Ali Eren

İslam ve Tasavvuf mu Batı ve Mistisizm mi?…

Tasavvuf, sofu olmak, sofulaşmak, gönlünü Allah sevgisine bağlamak, kendini ibâdete daha fazla vermek demektir.

Tasavvuf, mânevî hallere kavuşmak için gayret eden kimselerin yoludur.

Tasavvuf, mânevî duygulara yer veren ve temelinde Allah sevgisi olan ibâdet yoludur.

Tasavvufun sistemleşmesi tarikatlar şeklinde olmuştur. Eskiden beri âlimler arasında söylenegelen “Cümle turuk-ı aliyyenin (bütün tarikatların, yüce yolların) esası tasavvuftur” cümlesi meşhurdur.

İslam âlimlerinin büyük çoğunluğu tasavvuf yolunu benimsemişlerdir. Tasavvufu bizzat yaşamamış olanlar da tasavvuf yolunda olanlara dâima hürmetli davranmışlardır.

İslam çerçevesi içinde olmakla beraber fırak-ı dâlle denilen itikaden sapık guruplar tasavvufu toptan ret ve inkar edegelmişlerdir.

Peygamberimiz’den 8 asır sonra gelen ve birçok meselede ehl-i sünnet âlimlerine ters düşen İbn-i Teymiyye ve onun fikirlerini benimseyenler de tasavvufu kabul etmeyip reddedenler içinde yer alırlar.

Bunlar, zamanımızda Cemâleddin Efgânî, Muhammed Abdüh, Fazlurrahman ve benzerleri gibi her biri ya mason veya masonların oyuncağı olan kimselerin peşinden giden kimselerdir.

Böylelerini ağızlarının bozukluklarından anlamak mümkündür. Bunlar, ehl-i sünnet mensubu Müslümanlara meselâ, “Cemâleddin Efgânî’yi tenkit edenler onun tuvalet bezi bile olamaz” demekten çekinmezler.

Ehl-i sünnet mensupları ise, onların kendilerine revâ gördüğü böyle sözleri onlara revâ görmüyor, aksine onların söylediklerinin tam tersini söylüyorlar.. Onlar ehl-i sünnet Müslümanlara, “Siz Cemâleddin Efgânî’nin tuvalet bezi bile olamazsınız” deseler de ehli sünnet olanlar onlara, “Evet biz olamayız ama siz Cemâleddin Efgânî’nin tuvalet bezi olabilirsiniz” diyorlar.

***

Tasavvufu benimsemiş mutasavvıf âlimler, hem tasavvufu ret ve inkar edenlerin ilmine hem de mânevî ilimlere sahiptirler.

Abdülkadir Geylânî, İmam-ı Rabbânî, İmam Gazâlî Hazretleri gibi tarihte iz bırakmış âlimlerin her biri birer tasavvuf erbabı idi.

İstanbul evliyalarından mesir macununun mûcidi meşhur Merkez Efendi Hazretleri, Yavuz gibi şiddetli bir padişahı munis bir hale getiren Sünbül Sinan Hazretleri, padişah şeyhi Aziz Mahmud Hudâî Hazretleri, meşhur şeyhulislamlar İbni Kemal ve Ubüssuud Efendi Hazretleri, Kânûnî’nin sırdaşı, gönüldaşı ve süt kardeşi olan Beşiktaşlı Yahya Efendi Hazretleri gibi, türbeleri ziyaretçilerle dolup taşan mübârek zatlar hem zâhir hem bâtın ilimine yani tasavvuf ilmine sahip kimselerdi.

İstanbul’un mânevî fâtihi Akşemseddin Hazretleri de öyleydi.

Hacıbektaş’ta Hacı Bektaş Velî ve Ankara’da Hacı Bayram Velî Hazretleri, Bursa evliyalarından Şeyh Üftâde, İsmail Hakkı Bursevî ve Emir Sultan Hazretleri, Konya’da Mevlânâ Hazretleri ve daha niceleri…

Sayıları belki yüzbinlerle belki de milyonlarla ifade edilecek olan 14 asırlık tasavvuf ordusu âlimlerini teker teker saymak tabii ki mümkün değil. Öyleyse onlara hürmetlerimizi arz edip yazımıza devam edelim.

***

İslâmî bir kelime olan tasavvuf kelimesini Avrupalılar ve Hıristiyan âlemi pek kullanmaz. “Tasavvuf”un tam karşılığı olmasa da, bu kelimenin yerine, ona yakın bir mânâya gelen “Mistik” kelimesini kullanırlar. Mistik, doğuda yani İslam âleminde kullanılan “Tasavvufî” kelimesinin batıdaki karşılığıdır. Mistisizm de tasavvuf demek…

İslam toplumu içinde tasavvufu içine sindiremeyenler, tasavvufu yaşamamakla kalmaz, bu kelimeden de köşe bucak kaçarlar. Güpgüzel o İslâmî “tasavvuf” kelimesi varken, onu bırakır da gider elin Fransızca mistik veya mistisizm kelimelerini kullanırlar.

Nedir bunun sebebi? Batı hayranlığı mıdır, Avrupâî  kelime kullanma hevesi midir, yoksa “Bakın ben bu kelimeleri de biliyorum” düşüncesi midir bilmiyoruz.

Tasavvuf ve tasavvufî kelimelerinden kaçıp israrla mistik kelimesinin kullanıldığını, yazar Mustafa İslamoğlu’nun ÜÇ MUHAMMED isimli kitabında sık sık görüyoruz. O da tasavvuf veya tasavvufî demiyor ille de mistik diyor…

Tasavvuf kelimesini hiç kullanmıyor değil. Mistik demeyi unuttuğu zaman tasavvuf dediği de olmuş. Ama ille de mistik…

Kitabında, MİSTİK PEYGAMBER TASAVVURU başlığı altında, tasavvuf âlimlerinin Peygamber inancını şöyle tenkit ediyor:

“Buna “Resûlüllah’ın buharlaşması” da diyebiliriz.”

“Çünkü mistik peygamber tasavvurunda, Hz. Peygamber’in insanî varlığı garip bir biçimde ortadan kaldırılmaktadır.

…Hz. Peygamber’in insânî varlığını ortadan kaldıran bu tasavvur, bu işi yaparken kendisine özgü bir dil geliştirir. Bu dilde Hz. Peygamber gider, onun yerini Nur-u Muhammedî veya Hakikat-i Muhammediye adı verilen soyut kimlik alır.” (Sa: 204)

Yazar İslamoğlu, “Hz. Peygamber’in insânî varlığını ortadan kaldıran bu tasavvur” derken, tasavvufçuların “Peygamberimiz’in maddî vücudunu yok saydıklarını” söylemek istemiyor. O da biliyor ki, tasavvufçular Peygamberimiz’in bir insan olduğunu zaten kabul ederler. Tasavvufçuların kabul ettikleri başka bir şey var: Nur-u Muhammedî. Yani Peygamberimiz’in nur merkezi olduğu…

Değerli okuyucular! Tasavvufçular eğer Peygamberimiz’i diğer insanlardan farksız bir insan kabul etseler, İslamoğlu itiraz etmeyecek. Onun itirazı sadece Nur-u Muhammedî inancına. Bu itirazını da zaten gizlemeden açıkça ortaya koyuyor.

Ancak, bütün Müslümanlar bilir ve inanırlar ki, elbette Peygamberimiz’in nuru yani Nur-u Muhammedî vardır. Hatta onun vücudu baştan aşağı nurdur. Bunu isbat için uğraşmaya lüzum yok. Çünkü nihayet bu bir inanç meselesidir. İnanan inanır, inanmayan inanmaz. Biz İslamoğlu’nun bu itirazını bir ibretlik levha olarak okuyucularımıza sadece arz ediyoruz…

Ama şu cür’etine temas etmeden de geçemeyeceğiz:

Nur-u Muhammedî meselesini anlatırken,  Abdülkadir Geylânî Hazretleri’nin torununun oğlu olan Abdülkerim el-Cîlî Hazretleri’nin el-İnsanü’l-Kâmil isimli eserinden kısa alıntılar yapıp arkasından yapacağını yapıyor yani hükmünü basıyor.

Abdülkerim Cîlî Hazretleri’ne revâ gördüğü hüküm ve yaptığı suçlama şöyle:

“Gerçekten tipik bir Hıristiyanlaştırma örneği.” (Sa: 205)

Varsın o tasavvuf erbabını, “Kur’an’ın sunduğu Hz. Peygamber portresiyle çoğu zaman tam karşıt kutuplarda…” diyerek suçlamaya devam ededursun, biz de yavaş yavaş “tipik bir Hıristiyanlaştırma örneği” verenin Abdülkerim Cîlî mi yoksa esas yazarın kendisi mi olduğunu cevaplamaya hazırlanalım.

O hızını alamayıp, “Mistik tasavvura göre, Hz. Peygamber beşer kılığına girmiş bir nurdur” derken, bizim de kendisine cevap verme zamanımız gelmiş oldu.

Söze başlayalım…

Kur’an’ı Kerim’de şöyle buyuruluyor:

“Şüphe yok ki, size Allah tarafından bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir.” (Mâide sûresi, âyet:15)

Burada bahsedilen kitabın Kur’an-ı Kerim olduğu belli de “Nur” denilen nedir?..

İşte bu soru Mustafa İslamoğlu’nun dilini lal eder. Ama olsun. O lal olsa da, büyük âlim  Ömer Nasuhi Bilmen söyleyeceğini söylemiş. Mâide sûresinin 15. âyetinin tefsirinde şöyle diyor:

“Size Allah tarafından bir nur gelmiştir ki, o da bütün âfaka hidayet zıyalarını (ışıklarını) neşreden Hâtemü Enbiyâ Hazretleri’dir.” (Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsiri, cild 2, Sahife: 744)

Şimdi değerlendirmeye geçelim:

Hıristiyanlar’ın, Kur’an’ın ortaya koyduğu gerçekleri kabul etmediğini biliyoruz.

Bu âyette Peygamberimiz’in bir nur olduğu bildiriliyor ama İslamoğlu Nur-u Muhammedî’ye itiraz ediyor.

Öyleyse, İslamoğlu’nun yukarıdaki “tipik bir Hıristiyanlaştırma örneği” sözünü hatırlamanın tam zamanı değil mi?

Bay İslamoğlu, Ömer Nasuhi Hoca’ya sakın itiraz etmeye kalkışmasın. Çünki, kendisinin sık sık kaynak gösterdiği Tefsir-i Kebir de aynı mânâyı veriyor.

Celâleyn Tefsiri de aynı mânâyı veriyor.

Kurtubî Tefsiri de aynı mânâyı veriyor.

Ona göre kaynak sayılmasa da tasavvufî bir tefsir olan Rûhu’l-Beyan da aynı mânâyı veriyor…

***

On parmağında on kara olan yazar, iftira etmekten hiç çekinmiyor. Yazdığına bakılırsa, tasavvufçulara göre, “Hazreti Peygamber, ulaşılması ve anlaşılması mümkün olmayan bir masal kahramanı gibi algılanmakta” imiş. “Örnek alınmak yerine hayran olunmakta” imiş.

Görülüyor ki, insan yazdığını hırsla yazarsa, fikrî dengeyi tutturamayabiliyor…

Hazreti Resûlüllah’a ulaşmak ne demek? Hem belli değil hem mânâsız.

Resûlüllah hayattayken ona maddeten ulaşmak yasak değildi. Bunu tasavvufçular inkâr etmiyorlar. Vefatından sonra maddeten ulaşmak ise zaten mümkün değil.

Hayattayken olsun vefatından sonra olsun mânevî makamına ulaşmak ise yine mümkün değil

Öyleyse Bay Yazar’ın “Hazreti Peygamber’e ulaşmak” sözü laf ola beri gele…

Yoksa yazar, Peygamberimiz’in mânevî makamına ulaşmayı kastediyor da tasavvufçuların, “Peygamberimiz’in makamına ulaşmak mümkün değildir” dediklerini mi söylemek istiyor?

Bunu söylemek istiyorsa haklıdır. Gerçekten tasavvuf erbabı, hiçbir kimsenin Peygamberimiz’in makamına ulaşamayacağını söylerler.

Yoksa Bay İslamoğlu, diğer insanların Peygamberimiz’in makamına ulaşabilecekleri iddiasında mıdır?..

Tasavvufçular bir de güya Peygamberimiz’i anlaşılması mümkün olmayan bir masal kahramanı olarak görüyorlarmış.

Bu iddia ve iftirasının tarihte hiçbir nümûnesi yok…

Böyle bir iftirayı şimdiye kadar Avrupalı misyonerler yapmadı, tenezzül de etmediler. Bu masal kahramanı iftirasını sadece İslamoğlu’ndan gördük…

Efendim neymiş? Tasavvufçulara göre Peygamberimiz, “Örnek alınmak yerine hayran olunmakta” imiş.

Mantıksız bir iftira…

İftiradır, çünkü Peygamberimiz’e sadece hayranlık duymuş ama örnek almamış hiçbir tasavvuf erbabı yoktur.

Mantıksızdır, çünkü hayran olmak örnek almaya engel değildir. Aksine, insan hayran olduğu kimseyi elinden geldiği kadar örnek almaya çalışır.

Ama Bay Yazar, örnek almakla hayran olmayı birbirinden irtibatsız şeylermiş gibi gösterip bu bahaneyle tasavvufa ve tasavvuf erbabına hücum ediyor.

Ve sonunda iyice haddini aşıyor.

Hem Kur’an hem Peygamberimiz namına hüküm vermeye kalkışıyor. Şöyle diyor:

“Kur’an’a ve Hz. Peygamber’e sorsaydık “hangisini tercih edelim diye”, kesinlikle bize yukarıdaki mistik tasavvurun tam aksi bir “peygamber portresi” çizerlerdi.” (Sa: 206)

Böyle söylemekle, Kur’an’ın ve Peygamberimiz’in, kesinlikle tasavvufu reddettiğini de söylemiş olmakla 1400 senelik İslam tasavvuf kültürünü bir çırpıda yok sayıyor…

Yazarın, altını çizdiğim kesinlikle kelimesine dikkatinizi çekerim.

Sanki kesinlikle, Kur’an ve Hz. Peygamber, Bay Mustafa İslamoğlu’nun söylediğini söylerlermiş…

Haşâ! Milyon kere hâşâ!…

***

Nihayet yerinde bir şey yapıyor. “Sünnet ve hadis, Hz. Peygamber’in manevi şahsiyetini ayakta tutan ana sütunlardır” diyen yazar, oryantalistlerin (müsteşriklerin) sünnet ve hadis düşmanlığı yaptıklarını söylüyor ki elhak doğru.

Şu sözleri de doğru:

“O sütunları (hadis ve sünneti) parçalamak, Hz. Peygamber’in tarihsel kişiliğini manevi şahsiyetinden mahrum etmek anlamına geliyordu.”

Ne var ki, bu doğru cümlesiyle farkında olmadan bir tenakuza düşmüş. Şöyle ki:

Bu cümlesinde Peygamberimiz’in bir manevî şahsiyeti olduğunu söylüyor.

Bu doğru da yalnız kendisinin acımasız şekilde tenkit ettiği tasavvufçular da aynı şeyi söylüyorlar. Onlar da  “Nur-u Muhammedî” derken Peygamberimiz’in mânevî şahsiyetini yani tamamen nur olan mânevî vücudunu kastediyorlar.

İyi de, tasavvufçular mânevi şahsiyetten bahsedince neden suçlu oluyor da aynı tabiri kullanan Bay İslamoğlu söyleyince niçin suçlu olmuyor?

İşte tenakuz burada…

Neyse biz yine insaflı davranıp meselenin gerçeğini anlatalım:

Aslında Yazar, tasavvuf erbabının, Peygamberimiz’in mânevî kişiliği olduğunu söylemesine değil, Peygamberimiz’in mânen nur olduğunu söylemelerine itiraz ediyor. Ona göre mânevî kişilik diyebilirsin ama nur diyemezsin.

Sizin anlayacağınız, onun itirazı, “nur”a, nur kelimesine. Peygamberimiz’in isminin NUR kelimesiyle beraber anılmasına. Yani Nur-u Muhammedî denilmesine.

Peygamberimiz’in isminin yanından NUR kelimesi kaldırılırsa onun da itirazı kalkıyor…

Bay Yazar şöyle diyor:

“İnsanoğlu… kendisine yabancılaştığı oranda Allah’a ve onun mesajına yabancılaşmıştır. Kendisine, Allah’a ve eşyaya karşı yabancılaşan insanı, kendisiyle bilişik, barışık ve tanışık kılmak için, Allah peygamberler aracılığıyla mesajlar göndermiştir.” (Sa: 213)

Sayın İslamoğlu, söylediğiniz tamamen doğru.

Tasavvufun gayesi de zaten “İnsanı, kendisiyle bilişik, barışık ve tanışık kılmak.”

Onun için “Kim nefsini (kendini) bilirse rabbini bilir” buyurulmuş.

Ama siz bunu da kabul etmiyorsunuz…

Makalemizi, kendinizle ters düşen ve ardı arkası kesilmeyen çelişkilerinizden / tenakuzlarınızdan birisiyle kapatalım:

“Üstadım” dediğiniz Musa Carullah, “Peygamber ümmetin bir ferdi gibidir. Ümmetin her ferdi de Peygamber gibidir” diyerek, bir taraftan sıradan insanları Peygamberimiz’in makamında gösteriyor, diğer taraftan da Peygamberimiz’i sıradan insanların seviyesine indiriyordu. Siz de buna “Sarsıcı bir tesbit” diyerek övgü yağdırıyordunuz. (Sa: 28)

Kitabınızın sonuna doğru bu sözlerinizi unutup, tam tersini yani şâirin şu mısralarını yazıyorsunuz:

Muhammed beşerdir, fakat sanma ki sıradan beşer gibidir.

Onun değeri, değersiz taşlar içinde yakuta bedeldir. (Sa: 217)

Soruyorum: Sizin Peygamber tasavvurunuz bunların hangisine uygun Sayın İslamoğlu?

Önce, “Peygamber ümmetin bir ferdi gibidir” diyordunuz, sonra döndürüp “Muhammed beşerdir (insandır) ama sıradan kimseler gibi değildir. O, taşlar içinde yakut gibidir” diyorsunuz…

Kusura bakmayınız  ama tenakuzlarınız yazmakla bitmiyor. Onun için, bu konudaki makaleler mecburen devam edecek. Bilginiz olsun…

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu