ABDÜLHAKİM ARVASİ HZ. , SAİD NURSİ’YE RİSALE-İ NUR’U YAKMASINI TAVSİYE EDİYOR
Ne Eksiği Var?
İstanbul’da bulunduğu sıralarda Said Nursî’nin, Seyyid Abdülhakîm Efendi’ye yaptığı bir ziyaret oldukça mühimdir. Abdülhakîm Efendi’nin ehibbâsından Kayserili tüccar Abdülkâdir Binbaşıoğlu anlatmıştır: Bir kış günü Efendi Hazretleri ile odada oturuyorduk. Soba yanıyordu. Kapı açıldı, içeriye Said Nursî girdi. Efendi Hazretleri ‘Buyurun’ dedi. Oturdu. Çay ikram ettik, içti. Efendi Hazretleri’ne, ‘Ben bir tefsir yazdım. Bastırmak istiyorum. Size de takdim edeceğim’ diye arzetti. Efendi Hazretleri de, ‘Öyle mi? Vah vah vah! Sen tefsir mi yazdın?’ dedi ve sonra devam etti; ‘İslâm âleminde Beydâvî, Ebussuud, Râzî, Hüseynî gibi yüzlerce tefsir yazılmış. Bunların ne eksiğini gördün? Söyle de bilelim. Sen bunlardan farklı ne yazabilirsin? Peygamber Efendimiz buyuruyor ki, (Men fessere’l-Kur’ane bi-re’yihi, fekad ahtaa) ve yine buyuruyor ki (Men fessere’l-Kur’ane bi-re’yihi fekad kefere). Bir kimse tefsir âlimlerinin tefsirini bir yere koyup da, kendi kafasından tefsir yazarsa, kendi kendine mânâ vermeye kalkarsa, verdiği mânâ doğru ise hatâ etmiş olur; değilse imanı gider. Yok, senin yazdığın, eğer o tefsir âlimlerinin tefsirine benziyorsa, onlardan alınmışsa, ne âlâ! Başımızın üzerinde yeri var. Ama onlar varken senin tekrar yazmana gerek yoktur. Şöhret alâmeti olur. Tefsir yazmak kim, biz kim? Bak Mele Said; biz bu karargâhta nöbetçi onbaşısı gibiyiz. O büyük kumandanlar gitti. Biz onların yerini tutamayız. Bizim vazifemiz karargâha ağyârı [yabancıları] sokmamaktır. Tefsirler yazılmış, bu iş bitmiştir. Zaman tefsirle meşgul olma zamanı değildir. Küfr, Ceyhun Nehri gibi akıyor; hergün insanlar imanlarını kaybediyor. Binaenaleyh her iki halde de senin getireceğin tefsirin yeri şu soba olur. Büker büker sobaya atar, ısınırım’ buyurdu. Said Nursî de huzurdan ayrıldı. Gidiş o gidiş oldu; bir daha Efendi Hazretleri’ne gelmedi. [Bunu Hilmi Işık Efendi, bizzat Abdülkâdir Efendi’den nakletmiştir. Aynı hâdise, çeşitli kimseler vasıtasıyla Abdülhakîm Efendi’nin oğlu Mekkî Efendi’den nakledilmiş; bu sırada orada bulunan Rauf Bey’den de bizzat işitilmiştir. Bahis mevzuu kitap da Fâtiha Sûresi Tefsiri veya İşârâtü’l-Îcaz olarak bildirilmektedir. Said Nursî, Risâle-i Nur dizisinin muhtelif yerlerinde Seyyid Abdülhakîm Efendi’den gâh isim vererek, gâh isim vermeden bahseder. Said Nursî’nin
1936’dan sonra ikamet ettiği Kastamonu’da kaleme aldığı Kastamonu Lâhikası’nda Abdülhakîm Efendi’den bahsedilir[257]: “İstanbul’da malûm itiraz hadisesi ima ediyor ki, ileride, meşrebini çok beğenen bazı zatlar ve hodgâm [egoist] bazı sofi-meşrepler ve nefs-i emmaresini tam öldürmeyen ve hubb-u cah vartasından kurtulmayan bazı ehl-i irşad ve ehl-i hak, Risale-i Nur’a ve şakirtlerine karşı kendi meşreplerini ve mesleklerinin revacını ve etbâlarının hüsn-ü teveccühlerini muhafaza niyetiyle itiraz edecekler; belki dehşetli mukabele etmek ihtimali var.”[258] Aynı yerde, ‘sen velî olsan bile, karşındakinin, yani benim manevî derecemi bilemezsin’ demeye getirilir. Mamafih ileride geleceği üzere, malum itiraza karşı kullanılan üslûp pek de mülayim değildir.
[Footnotes] 257 Said Nursî, Kastamonu Lâhikası, s.179. 258 Tasavvufta mutlak halîfe, yani mürşid-i kâmil ve mükemmil olmanın yolu, evvelemirde, hubb-i cah [makam sevgisi] vartasından kurtulmaktan ve nefs-i emmâresini öldürmekten geçtiğine göre, bu cümle Seyyid Fehim Arvâsî’nin mutlak halifesi olduğu herkesçe malum ve meşhur bulunan Abdülhakîm Efendi’nin sahte şeyhlikle itham edildiğini hatıra getirmektedir. 259 Ziya Yalçın (1941-2011), Gölhisarlıdır. İTÜ İnşaat Mühendisliğini bitirdi. Memuriyetten sonra
ESKİ SAİD’DİR
Tabakhâne şeyhi Hâfız Hüseyn Efendi anlattı: Said Nursî, “Tasavvuf öğrenmek isteyen Abdülhakîm Efendi’ye gitsin; feyz almak isteyen Es’ad Efendi’ye gitsin” derdi. Bir gün Efendi Hazretleri ile dergâhta oturuyorduk. Said Nursî geldi. “Efendi Hazretleri! Sizden feyz almaya geldim” dedi. Efendi Hazretleri tebessüm ederek, “Feyz almak istiyorsan Es’ad Efendi’ye gideceksin!” buyurdu. Said Nursî, hiç bir şey söylemeden ayrıldı. [Ziya Yalçın’dan[259]]
Seyyid Emin Garbi Arvas Bey anlattı: “Efendi Hazretleri, mütârekeden (1918) sonra, Şeyh Şefik ve Said Nursî’ye haber yollayıp, Kürd Teâli Cemiyeti ile münasebetin kendileri için hayırlı olmayacağını söyledi. Ancak nazara alınmadığını görünce, Şefik Efendi ile Said Nursî’den uzak durduğu gibi, yakınlarına da ‘Şeyh Şefik ve Mele Said ile ihtilât etmeyin! [görüşmeyin!]’ ikazında bulundu.”
Yine Emin Garbi Arvas Bey anlattı: “Said Nursî, Tevfik Demiroğlu ile görüşürdü. Bir defasında onun vasıtasıyla Efendi Hazretleri’ne selâm gönderip nasihat istedi. Efendi Hazretleri, ‘Ona üç nasihatim var: Sakal bıraksın, hacca gitsin ve evlensin!’ dedi. O da, ‘Sakal bırakmıyorum; çünki sakalı bıraktıktan sonra kesmek haramdır. Hacca gitmeye maddî imkânım yoktur. Evlenirsem, dine hizmet edemeyeceğimden korkuyorum.’ meâlinde cevap verdi. Efendi Hazretleri, ‘Din adamının sakal bırakması lâzımdır. Sakalını keserlerse günahı kesenlerindir, ona günahı yok. Sakalı bıraktıktan sonra kesmenin ayrı bir günah olduğu nerede yazıyor? İkincisi, onu hacca götürmek isteyenler var. Niçin kabul etmiyor? Sultan Reşad’dan aldığı altınlar nerede? Üçüncüsü, evlenip de çoluk çocuğuna hizmet etmekten korkan kimse, nasıl başkalarına faydalı olabilir?’ meâlinde cevap gönderdi. Bunun üzerine Said Nursî, ‘O beni hâlâ Eski Said zannediyor. Ama ben kendisine Eski Said lisanıyla, Eski Said kafasıyla cevap vermeyi de bilirim’ diye mukabelede bulununca; Abdülhakîm Efendi, ‘O hâlâ aynı Said’dir. Bir kimse istediği zaman eski, istediği zaman yeni olabiliyorsa, o hiç değişmemiştir’ şeklinde istihza ile mukabelede bulundu[260]. Bu hâdiseyi Abdülhakîm Efendi’nin ehibbâsından Rauf Bey, Hilmi Bey; ayrıca Tâceddin Bey babası Necmeddin Efendi’den ve başkaları da anlatmıştır. Sakal hâdisesine, Said Nursî, Kastamonu Lâhikası’nda işaret ediyor; bunun bir ictihad meselesi olduğunu yazıyor. Ancak dinin, sakal ve evlilik hususundaki hükümleri ortada iken ve Said Nursî’nin mütehidliğine dair bir emâre bulunmadığına göre, o devirde kendisinden başka sakalsız ve bekâr bir âlim duyulmadığı da nazara alınırsa, bu tavsiyelerin mahiyeti daha iyi anlaşılır. [261]
[Footnotes] 260 Meselâ Said Nursî, Mektubat adlı kitabının 28.mektubunda 6.risâlede bir suale verdiği cevapta: “Eski Said kafasını muvakkatten başıma sıkılarak giyerek… beyan edeceğiz” der. 261 Said Nursî, hayatının 1926’dan önceki devresini Eski Said; sonrasını Yeni Said olmak üzere ikiye ayırır. Eski Said, siyasetle meşgul; asabi mizaçlı, nefsine düşkün biri; Yeni Said, nefsin vesvesesinden kurtulmuş; siyasetle uğraşmayan; gazete bile okumayan; artık ilimle değil, ilhamla hareket eden adeta ruhanî bir hüviyettir. Meselâ, “Eski Said, bir miktar siyasete girdi” (16.Mektup); “Yazılan galip Sözler ve Mektuplar, ihtiyarsız, def’i ve âni bir surette kalbe geliyordu, güzel oluyordu. Eğer ihtiyar ile, Eski Said gibi kuvve-i ilmiye ile düşünüp cevap versem, sönük düşer, noksan olur” (23.Mektup); “Hakikî şahsiyetim, yani Eski Said’in bozması bir şahsiyetim var ki, o da Eski Said’den irsiyet kalma bazı damarlardır. Bazan riyâya, hubb-u câha bir arzu bulunuyor. Hem, asil bir hanedandan olmadığımdan, hısset derecesinde bir iktisat ile, düşkün ve pest ahlâklar görünüyor” (26.Mektup). Böylece ömrünün sonuna kadar Said Nursî’de, bu iki şahsiyet gelip gider.
Ayet-i kerîmelerde geçen lafızları, kendi tuttuğu yolun haklılığı ve doğruluğu istikametinde izah etmenin sebep olacağı tehlikeyi bir ilim sahibi rahatlıkla görür. Said Nursî, Seyyid Fehim Arvâsî için ‘silsile-i ilimdeki mühim üstadım’ tâbirini kullanır. Böyle iken onun mutlak halifesi olan, sadece bâtınî değil, zâhirî ilimlerde de üstad olup, Osmanlı Devleti’nin en yüksek maarif müessesesi Medresetü’l-Mütehassisîn’de müderris payesiyle ders veren Seyyid Abdülhakîm Efendi’nin irşad ve ikazına mutâvaattan içtinabı [uymaktan kaçınması] doğrusu şâyân-ı hayrettir.
Kastamonu Lâhikası’nın Said Nursî zamanında İslâm harfleriyle neşredilen nüshasında bu mektubun hemen arkasından gelen ve daha ağır üslûpla yazılmış iki mektup daha vardır. Bu iki mektupta amcazâdesi ve dâmâdı İbrahim Arvas’ın meb’usluğu, ayrıca ailesinden devlet memuriyetinde olanlar da ileri sürülerek Abdülhakîm Efendi, işbirlikçilik, bunaklık, vehhamlık, korkaklık ve taassupla itham edilir; ‘zındıkların’ bundan istifâde ile onu kendileri aleyhinde kullandığı ve eğer bundan vazgeçmezse, kendisine beddua edileceği ihtar olunur. Bu mektuplar, Lâtin harfleriyle basılan kitaplardan sonradan çıkarılmıştır[266]. Abdülhakîm Efendi gibi bir zâtı bunaklık, evhamlılık ve taassupla itham etmek bir yana, İbrahim Arvas Bey’in meb’usluğunun, Abdülhakîm Efendi’yi itham için ne derece makul bir delil olduğu insaf ehline meçhul değildir. İbrâhim Arvas Bey, 1920 tarihinden beri devam eden Ankara meclisindeki meb’usluğunu, hep müslümanların iyiliği için kullanmış ve dine hizmet etmiş bir kimse idi. İmam-hatib liselerinin kurulmasında mühim rol oynamıştır. O bile, kaimpederine âhir ömründe revâ görülen eziyetleri önlemeye kâdir olamamıştır.
Kastamonu Lâhikası’nda, bir başka mektubun, Abdülhakîm Efendi ile alâkalı kısmı, lâtin harfleriyle basılan nüshalardan çıkarılmıştır. Burada der ki:
“O hâdise ehemmiyyetsizdir. Ve ehemmiyyetini gayb ediyor. Sönüyor. Değil böyle sinek vızıltısı gibi hâdiseler, belki gökgürültüsü gibi hücumlarla Risâle-i nurun kahramanları sarsılmayacaklar inşaallah. O biçâre [Abdülhakîm Efendi] de hatasını anlamış. Fakat mevki-i ictimaiyyesi ve ehl-i dünya ile ve meb’uslarla ciddî münasebetdar olması ve Nazif’in rivâyetine göre üçbin banknotla gayet güzel
[Footnotes] 266 Said Nursî, Kastamonu Lâhikası, İslâm yazısı ile teksir, s.331-336. Talebelerinin, Risâle-i Nurlarda zamanın ve zeminin şartlarına muvafık görmedikleri hususları sonradan çıkardıkları bilinen bir keyfiyettir. [Ekler kısmına mürâcaat.]
İHTİYAR ZAT
Said Nursî, Risâle-i Nur adlı eserine ve bu arada şahsına dair Kur’an-ı kerîm âyetlerinden cifr hesaplarıyla bazı işaretler getirmiş[262]; bunu 1936’da kaleme aldığı Birinci Şua namındaki kitabında ifade etmişti. İstanbul’daki talebeleri, Abdülhakîm Efendi’nin buna karşı çıktığını mektup yazarak kendisine bildirmişlerdir. Kastamonu Lâhikası’ndaki bir mektupta Abdülhakîm Efendi’den ‘ihtiyar bir zât’ diye bahsedilir; Risâle-i Nur uzun uzun ve mübalağalı ifadelerle övüldükten sonra, Abdülhakîm Efendi’nin böyle bir hakikate itiraz etmesine şiddetle karşı çıkılır; bu âyete verdiği mânâların işârî mânâ olduğu ve müsamaha ile karşılanmak gerektiği söylenir[263]. Kendisinin silsile-i ilimde en mühim üstadı olan Şeyh Fehim’in tilmizi ve en ziyade merbut bulunduğu İmâm-ı Rabbânî’nin bir talebesi olduğu halde, Abdülhakîm Efendi’nin nasıl itiraz edebildiğine şaşılır ve derhal bu düşüncesini değiştirmesi tavsiye edilir[264]. Aynı kitabın başka bir yerinde Abdülhakîm Efendi’den “bir ihtiyar âlim ve vaiz, Risâle-i Nur’a zarar verecek bir vaziyette bulunmuş” denerek isim verilmeden bahsedilir[265]. Halbuki mesele âyet-i kerîmeye işârî mânâ vermek değildir.
[Footnotes] 262 Burada Nûr Sûresi’nin ‘Allah, göklerin ve yerin nûrudur. Onun nûrunun misâli, bir lâmba yuvası gibidir ki, onda bir kandil vardır. Kandil de cam fânus içindedir. Cam fânus ise, inci gibi parlayan bir yıldıza benzer ki, ne doğuya, ne de batıya âit olmayan mübârek bir ağacın yakıtından tutuşturulur. Onun yakıtı, kendisine ateş dokunmasa bile ışık verecek kabiliyettedir. O nûr üstüne nûrdur. Allah dilediğini nûruna kavuşturur. İnsanlara Allah böyle misaller verir. Çünkü Allah herşeyi hakkıyla bilendir.’ meâlindeki 35. âyeti; Şûrâ Sûresi’nin ‘Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!’ meâlindeki 15. âyeti; Ankebut Sûresi’nin, ‘Bizim uğrumuzda cihâd edenlere biz yollarımızı gösteririz. Muhakkak ki Allah iyilik eden ve iyi kullukta bulunanlarla beraberdir’ meâlindeki 69.âyeti; Hicr Sûresi’nin, ‘And olsun ki biz sana, her zaman tekrarlanan yedi âyetli Fâtiha’yı verdik’ meâlindeki 87.âyeti; En’âm Sûresi’nin, ‘Ölü iken îmân ile diriltip nûra kavuşturduğumuz ve halk içinde o nûr ile doğru yolda yürüyen kimse…’ meâlindeki 122.âyeti; Hûd Sûresi’nin, ‘Saîdlere gelince, onlar da Cennette kalacaklardır’ meâlindeki 108.âyeti; Tevbe Sûresi’nin, ‘Allah’ın nûrunu üflemekle söndürmek isterler’ meâlindeki 32.âyeti ve daha nicelerinin Risâle-i Nur’u ve onun müellifi olan kendisini haber verdiğini açıkça yazmaktadır. Arab alfabesinde her harfin bir rakam değeri vardır. Ebced adı verilen bir hesapla bulunan bu rakamların yardımıyla, o söze bâtınî [gizli] mânâ yüklemeye cifr ilmi denir. 263 Seyyid Fehim Arvâsî’nin mutlak halifesi olup, hocasından işârî tefsirlerin en meşhurlarından Rûhü’l-Beyân’ı okuyan; senelerce meşhur işârî tefsirlerin en meşhurlarından Nimetullah’dan ders veren; ayrıca Osmanlı Devleti’nin en yüksek medresesinde tasavvuf dersi veren ve zamanının en mühim tasavvuf âlimleri arasında kabul edilen Abdülhakîm Arvâsî’nin işârî tefsirden haberdar bulunmaması nasıl tasavvur olunabilir?! 264 Said Nursî, Kastamonu Lâhikası, s.149. 265 Said Nursî, Kastamonu Lâhikası, s.225.
UYUMLU ÇALIŞMA
Said Nursî ile alâkalı kitaplarda ve internet sitelerinde Risâle-i Nur’da isimleri geçenlerden bazılarının hâl tercemeleri verilmektedir. İhtiyar zât, ihtiyar vâiz gibi ifadelerden Abdülhakîm Efendi’nin kasdedildiği bunlardan da anlaşılmaktadır. Nur talebelerinin çıkarttığı Yeni Asya isimli gazetede “İstanbul’daki ihtiyar zât; yahut Şeyh Abdülhakim Arvâsî” başlıklı bir yazı neşredilmiştir. Bu yazıda şöyle diyor: “Osmanlı hükûmetleri ile uyumlu çalışan Şeyh Abdülhakîm’in, daha sonra Ankara’da kurulan Cumhuriyet hükûmetleri ile de herhangi bir zıtlaşması olmadı. Ancak, tek parti hükûmeti, Şeyh Efendiyi Bediüzzaman ve talebeleri aleyhine sevkettikten ve maksadına nâil olduktan sonra kendisini de rahatsız etmeye başladı”[270].
Makaleyi yazanın, Seyyid Abdülhakîm Efendi’yi hiç tanımadığı anlaşılıyor. Abdülhakîm Efendi, hiçbir siyasî faaliyette bulunmadığı ve kanunlara karşı gelmediği halde, tek parti devrinde devamlı polis kontrolünde yaşamış ve iki defa sürgün edilmiştir. Makale müellifinin işaret ettiği tarihten çok önce, 1931 senesinde Menemen hâdisesi vesilesiyle İzmir’e götürülmüş; idam talebiyle muhakeme olunduktan sonra beraat etmişti. Mamafih müellifin tenkid ettiği “uyumlu çalışma” hususu, II. Meşrutiyet ve Ankara hükûmetinin kuruluş zamanlarında siyasetle aktif şekilde meşgul olan, Risâle-i Nur’u yazmaya başladığı 1926’dan vefatına kadar devamlı rejimi ve devlet ricâlini çok ağır dille tenkid etmesine rağmen, hiç mahkûmiyet almayan Said Nursî için de, bu gibi başka âlimler için de câri olabilir. Zira o tarihlerde sudan sebeplerle nice ilim adamının darağacını boyladığı bilinen bir keyfiyettir. Said Nursî, İstanbul’daki Osmanlı hükümetine mukabil, hep Ankara’nın yanında olmuş; hatta Ankara hareketini destekleyen fetvâ bile vermiş[271]; öte yandan cumhuriyetçi olduğunu her fırsatta haykırmıştır [272]
[Footnotes] babasıdır. Şeyh Hacı Süleyman, Fâtih Vâizlerinden Taylasanlı Süleyman Efendi’dir. 1943’te Abdülhakîm Efendi, İzmir’e nefyedilirken, Abdülbâki Efendi Bursa’ya, diğeri Kütahya’ya sürülmüştür. Mektupta övülen Yeşil Şemsi, Hazret-i Peygamber’in sahâbesi hakkındaki ağır hakaretleri sebebiyle İstanbul müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen tarafından vâizlikten atılan kitapçı Şemsettin Yeşil; Dağıstanlı Ahmed ise, İttihatçı dalkavuğu olarak tanınan Hüsameddin Peçeli’dir. Şeyh Şefik de Said Nursî’nin Kürt Neşr-i Maarif Cemiyeti’nden arkadaşı Sultanahmed Câmii imamı Hizanlı Seyyid Şefik Efendi’dir. Sadreddin Yüksel’den rivâyet olunur ki, bu meselede hocası ve politika devrinden arkadaşı Said Nursî’nin yanında yer alarak, kendisi için hiç de münasip düşmeyen bir üslupla aile büyüğü olan Abdülhakîm Efendi’ye karşı tavır takınmıştır. İtikadı nasıl olursa olsun, Said Nursî’yi övenler, Risâle-i Nur’da övülmüştür. 270 Latif Salihoğlu, Yeni Asya, 26 Kasım 1997 271 Bediüzzaman, Tulûât, Evkâf-ı İslâmiyye Matbaası 1928, s. 15 272 “Daha sizler dünyaya gelmeden ben dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki bir zevceyi doksan yaşından sonra alması noktasından dünya ile ve haysiyet ve şeref-i dünyeviyye ile ziyâde alâkadar olmak sebebiyle kendini yalancı rezil etmemek için bütün bütün sözünü geri almıyor. Fakat onun ma’nasız itirazı söndü.”[267]
BİÇARE KURTULAMADI
Said Nursî’nin talebelerinden Mustafa Sungur anlatıyor: “1950’de Abdülhakim Arvasi’nin oğlu Emirdağı’na gelmişti. İkindi namazını eda etmiştik. 33 tesbihat bitmişti. Sıra La ilahe illalllah’a gelince Abdülhakîm Arvasi’nin mahdumu kalkmak istedi. Hazret-i Üstad ona işaret etti. ‘Otur’ dedi. O da oturdu. Tesbihattan sonra, Sikke-i Tasdik-i Gaybi’den[268] ‘E yuhibbu ehadüküm…’ diye başlayan mektubu okuttu. Ve ona: ‘Fakat baban evliyadandır. Biz Denizli hapsine, baban da kabre gitti’ dedi.” Kastamonu Lâhikası’nda da yer alan bu mektupta, Seyyid Abdülhakîm Efendi’nin sakalını kesmemesi ve başka hususlardaki tavsiyelerine isim zikretmeden cevap verilmektedir. Böylece, Abdülhakîm Efendi hakkındaki hissiyatını, vefatından senelerce sonra oğlu Seyyid Münîr Bey’e de bildirmiş oluyordu. Bu, Risâlelerde Abdülhakîm Efendi’nin vefatından sonra da kendisi hakkındaki menfi sözlerin devam etmesinden de anlaşılmaktadır.
1943-1944 yılları arasında te’lif edilen Şuâlar kitabında 13.Şua’da Abdülhakîm Efendi’den yine ağır bir lisanla bahsedilir; bu gibi muhalefetlerin, hizmetlerini güçlendirdiğini; muhaliflerin de Risâle-i Nur’un sillesini yediği söylenir. Abdülhakîm Efendi’nin, Şeyh Abdülbâki ve Hacı Süleyman Efendilerle beraber, “küfr-ü mutlakı müdafaa eden gizli komite” tarafından üzerlerine sevkedildiği iddia edilir; Abdülhakîm Efendi’nin tenkidi de, “aleyhimize çevrilen dolap” olarak vasıflandırılır. Bu yaptıkları da Said Nursî’ye göre cezasız kalmamıştır: “Hem bizimle uğraşan biçâre merhum Şeyh Abdülhakîm ve Şeyh Abdülbâki ve Süleyman kurtulmadılar, sürgüne gönderildiler.”
Said Nursî ile alâkalı kitaplarda ve internet sitelerinde Risâle-i Nur’da isimleri geçenlerden bazılarının hâl tercemeleri verilmektedir. İhtiyar zât, ihtiyar vâiz gibi ifadelerden Abdülhakîm Efendi’nin kasdedildiği bunlardan da anlaşılmaktadır. Nur talebelerinin çıkarttığı Yeni Asya isimli gazetede “İstanbul’daki ihtiyar zât; yahut Şeyh Abdülhakim Arvâsî” başlıklı bir yazı neşredilmiştir. Bu yazıda şöyle diyor: “Osmanlı hükûmetleri ile uyumlu çalışan Şeyh Abdülhakîm’in, daha sonra Ankara’da kurulan Cumhuriyet hükûmetleri ile de herhangi bir zıtlaşması olmadı. Ancak, tek parti hükûmeti, Şeyh Efendiyi Bediüzzaman ve talebeleri aleyhine sevkettikten ve maksadına nâil olduktan sonra kendisini de rahatsız etmeye başladı”[270].
Makaleyi yazanın, Seyyid Abdülhakîm Efendi’yi hiç tanımadığı anlaşılıyor. Abdülhakîm Efendi, hiçbir siyasî faaliyette bulunmadığı ve kanunlara karşı gelmediği halde, tek parti devrinde devamlı polis kontrolünde yaşamış ve iki defa sürgün edilmiştir. Makale müellifinin işaret ettiği tarihten çok önce, 1931 senesinde Menemen hâdisesi vesilesiyle İzmir’e götürülmüş; idam talebiyle muhakeme olunduktan sonra beraat etmişti. Mamafih müellifin tenkid ettiği “uyumlu çalışma” hususu, II. Meşrutiyet ve Ankara hükûmetinin kuruluş zamanlarında siyasetle aktif şekilde meşgul olan, Risâle-i Nur’u yazmaya başladığı 1926’dan vefatına kadar devamlı rejimi ve devlet ricâlini çok ağır dille tenkid etmesine rağmen, hiç mahkûmiyet almayan Said Nursî için de, bu gibi başka âlimler için de câri olabilir. Zira o tarihlerde sudan sebeplerle nice ilim adamının darağacını boyladığı bilinen bir keyfiyettir. Said Nursî, İstanbul’daki Osmanlı hükümetine mukabil, hep Ankara’nın yanında olmuş; hatta Ankara hareketini destekleyen fetvâ bile vermiş[271]; öte yandan cumhuriyetçi olduğunu her fırsatta haykırmıştır[272].
[Footnotes] babasıdır. Şeyh Hacı Süleyman, Fâtih Vâizlerinden Taylasanlı Süleyman Efendi’dir. 1943’te Abdülhakîm Efendi, İzmir’e nefyedilirken, Abdülbâki Efendi Bursa’ya, diğeri Kütahya’ya sürülmüştür. Mektupta övülen Yeşil Şemsi, Hazret-i Peygamber’in sahâbesi hakkındaki ağır hakaretleri sebebiyle İstanbul müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen tarafından vâizlikten atılan kitapçı Şemsettin Yeşil; Dağıstanlı Ahmed ise, İttihatçı dalkavuğu olarak tanınan Hüsameddin Peçeli’dir. Şeyh Şefik de Said Nursî’nin Kürt Neşr-i Maarif Cemiyeti’nden arkadaşı Sultanahmed Câmii imamı Hizanlı Seyyid Şefik Efendi’dir. Sadreddin Yüksel’den rivâyet olunur ki, bu meselede hocası ve politika devrinden arkadaşı Said Nursî’nin yanında yer alarak, kendisi için hiç de münasip düşmeyen bir üslupla aile büyüğü olan Abdülhakîm Efendi’ye karşı tavır takınmıştır. İtikadı nasıl olursa olsun, Said Nursî’yi övenler, Risâle-i Nur’da övülmüştür. 270 Latif Salihoğlu, Yeni Asya, 26 Kasım 1997 271 Bediüzzaman, Tulûât, Evkâf-ı İslâmiyye Matbaası 1928, s. 15 272 “Daha sizler dünyaya gelmeden ben dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki…
Yine köşe yazarının kaydettiğine göre, “Birinci Şuâ eline geçen Abdülhakîm Efendi, buna şöyle bir göz atıp, burada zikredilen 33 Kur’an âyetinin işarî ve remzî ma’nâlarına itiraz etmekle kalmaz; büyük bir öfke ve hiddetle bu risâleyi fırlatıp atar. Şayet gelen rivâyetler doğruysa, Birinci Şuâ’nın içinde yer aldığı bu eser, çok daha üzücü, hatta kahredici bir muameleye tâbi tutulur”. Yazar, bu muamelenin ne olduğunu anlatmıyor. Fakat Nur talebeleri arasında yaygın kanaate göre Abdülhakîm Efendi kitabı ateşe atıp yakmıştır. Bu hâdise doğru değildir. Yukarıda anlatılan “Büker büker sobaya atıp ısınırım!” sözünden çıkmış bir yanlış anlamadır.
Risâle-i Nur Enstitüsü adlı internet sitesinde, Abdülhakîm Arvâsî başlığı altında da şu ifadelere rastlamak mümkündür: “Risâle-i Nur’un yayılmasına engel olmaya çalışan CHP yönetimi, bu amaçla bazı din adamlarını art niyetlerine alet etmişlerdir. Şeyh Abdülhakîm de bu maksada alet olmaktan kurtulamamıştır… Yapılan haksız eleştirilere rağmen, Bediüzzaman’ın söz konusu tenkitçiler hakkında itinalı davranması ve onların hareketlerine benzer tavrı takınmaması dikkat çekicidir.”[273]
Abdülhakîm Arvâsî, risâlelerde geçen bazı ifadeleri ehl-i sünnet haricinde görerek tenkit etmek ve müellifine de aşırı bulduğu bazı hareketleri sebebiyle ikazda bulunmaktan öte bir şey yapmadığı hâlde, gerek zâhirî ve gerekse bâtınî ilimlerde en yüksek mertebeyi ihraz etmiş bir zâtı Nurculara yapılan baskının müsebbibi olarak görmek, kullanılmakla, hatta para ve şöhret için rejime ajanlık yapmakla itham etmek, trajikomik bir paranoya eseri olsa gerektir[274].
[Footnotes] tarihçe-i hayatım ispat eder. Hülâsası şudur ki: O zaman şimdiki gibi, hâli bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara verirdim, ekmeğimi onun suyuyla yerdim. İşitenler benden soruyordular. Ben de derdim: Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. O cumhuriyetperverliklerinden, tanelerini karıncalara verirdim.” Said Nursî, Şualar, 12. Şua. Tenvir Nşr, s.247. 273 Risâle-i Nurlarda Abdülhakîm Arvâsî Efendi için kullanılan tabirler: Biçâre, bunak, vehham, ajan, zındıka şebekesinin âleti, İstanbul’daki ihtiyar, ihtiyar vâiz, ihtiyar adam, ulema-i su, dünyaya düşkün, şuursuz, aç gözlü, kuruntulu, korkak, meşrebini çok beğenen hodgâm sofu-meşreb, nefs-i emmâresini tam öldürmeyen ve hubb-u câh vartasından kurtulmayan ehl-i irşâd… 274 Said Nursî, mütâreke devrinde İstanbulda iken âzâsı bulunduğu Dârü’l-Hikmeti İslâmiyye’den uzun zamandır muzdarip olduğu nevrasteni rahatsızlığı sebebiyle 19 Nisan 1919’da altışar aylık iki izin almış ve bundan sonra da vazifeye devam edememiştir. Buna dair vesika meşihat arşivlerinde mevcuttur. Necmeddin Şahiner, Bediüzzaman Said Nursî, İstanbul 1979, s.184. Abdülhakîm Efendi’nin tenkit ve ikazları, sadece muayyen bir meseleye münhasır değildir. Said Nursî’nin klasik din adamı hüviyetiyle imtizaç etmeyen hal ve tavırları, modernistlerle ihtilatı, Sultan Hamid’e muhalefeti, Jön Türklerle irtibatı, Kürd Teâli Cemiyeti’ndeki faaliyetlerini de ihtiva eder. Ancak adı geçen, âdeti vechiyle bunları istediği zaman dönüşebildiğini itiraf ettiği ‘Eski [Said Devresi’ne…]
Risâle-i Nur’a dair literatürde de, Seyyid Abdülhakîm Efendi’den çokça bahsedilir. Buna dair yazılan kitaplardan birinde, Tek Parti devrinde, hükûmetlerin Said Nursî’yi bazı tavizlerle yanına çekmeye çalıştığı; buna muvaffak olamayınca da, 1936-1944 arasında, Şeyh Sünusî, Abdülhakîm Arvâsî, Şerefeddin Dağıstanî gibi âlim ve velîleri aldatarak Said Nursî’nin ilmî itibarını çürütmek istediği iddia edilir. Buna göre 1936 yılında te’lif edilen 33 Kur’ân âyetinin Nurlar’a işârî olarak işâretini açıklayan Birinci Şu’a’yı vesile yapan ve ‘Mustafa Kemal’e yakınlığı ile bilinen’ Seyyid Abdülhâkim Arvâsî, ‘şuursuzca’ Said Nursî’ye itiraz eylemiş ve onun -Necib Fâzıl gibi- müridleri, kısmen de olsa, bu itirazda kendisini takip etmişlerdir. Gûyâ Şerefeddin ve Abdülhakîm Efendiler, makam ve imkânlar vaadiyle iknâ edilmiş. Bunun üzerine Abdülhakîm Efendi Birinci Şua’daki bazı ifadelere itiraz etmiş. Said Nursî de rencide olarak kendisine mektuplar göndermiş ve araya Şeyh Şefik Efendi’yi koymuş. Ama Abdülhakîm Efendi dinlememiş[275]. Said Nursî’nin biyografisi hemen hep bağlıları tarafından yazıldığı için, bunlarda bahis mevzuu hâdise hep şahsî perspektiflerinden ve kendi beyanları çerçevesinde hikâye edilir.
İNTİKAM
“Bediuzzaman hazretleri ile en çok uğraşanlardan birisi de; Türkiye’nin yakından tanıdığı, Necib Fâzıl Kısakürek’in de şeyhi olan Abdulhakim Arvasi (Üçışık)’tır” diye başlayan bir makalede şöyle hikâye ediliyor:
“Bulunduğu meclislerde Bediüzzaman’a ağır ithamlarda bulunan Arvasi hızını alamamış; hükümetin Nursî’ye yaptığı baskı ve zulümlerde de etkin rol oynamıştır. Bediüzzaman Barla’da ikamet ederken, bir kandil gecesi kaldığı evin altındaki mescid jandarmalar tarafından basılıyor ve içerdeki cemaat kaba kuvvetle dışarı çıkartılıyor. Bu husus Mektubat’ta (28. Mektup, 4. Mesele) anlatılıyor. Müellif sert bir üslubla cevap veriyor. Kızdığı zaman, ‘Eski Said lisanıyla, Eski Said kafasıyla cevap vereceğim’ diyen Said Nursî, burada da, ‘Eski Said damarıyla heyecana gelip, intikam almak istedim’ diyor. Namık Kemal’in ‘Muîn-i zâlimîn dünyada erbâb-ı denâettir / Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insâfa hizmetten’ beyitini yazarak, ‘Evet, bazıları yılanlık ediyor, bazıları köpeklik ediyor. Böyle mübarek bir gecede, mübarek bir misafirin, mübarek bir duada iken, ajanlık edip, güya cinayet işliyormuşuz gibi ihbar eden ve taarruz eden, elbette bu şiirin meâlindeki tokada müstehaktır’ diyor.
Aynı mektupta ifade ettiği “vicdansız bir muallimin teşvikiyle ve iştirakiyle” gerçekleşen bu hadisenin arkasından Abdülhakîm Arvâsî çıkıyor. İşte bunu da gayr-i münteşir (neşredilmeyen) Risaleler’den anlıyoruz. Emirdağ devrinde talebelerine yazdığı mektupta Said Nursî şunları ifade ediyor; “28. Mektubun 4. Mes’elesinin neşredilmeyen 3. Noktasıdır: Hayret edilecek, hem acınacak, hem çok üzüntü verecek bir mesele: Bir zât (Arvasi) ilim ehli iken bize karşı yardımı ve bize hücum edenlere karşı müdafaası dini bir vazifesi iken; aç gözlülüğü ve kuruntusu yüzünden ve korkaklığı sebebiyle, sonra evlada (o zamanlar müftü olan Ahmet Mekki Üçışık) şefkati (fakat uğursuz bir şefkat) cihetiyle bana karşı zındıkların hücumunu kolaylaştırdı. Belki bilmeyerek nüfuzumu kırmak arzusuyla Sözler namındaki nurlu kitapların kıymetini düşürtmek ve muhtaçları o Nurlardan soğutmak hizmetinde bilerek veya bilmeyerek âlet oldu. Ve zındıkların propagandasını yapan ve bu defaki gibi tecavüzü hazırlayan oğluna o uğursuz şefkat ile yardım ediyor. Çok defa müracaatla beraber imamlık vesikamı tasdik etmedi. Geçen sene bana hususî camiimde namazımı tatil ettiren (mescidi bastıran) yine bunlar imiş ve bunun kuruntusu sebebiyet vermiştir. Altı senedir sabrettim, sana bir şey demedim. Artık yeter! Bir iki kelime senin menfaatin için söyleyeceğim. Efendi! Eğer sen kuruntu yüzünden korkup böyle yapıyorsan, o korku pek ehemmiyetsizdir. Asıl şimdi kork ki, gayet dehşetli bir hataya düştün. Müthiş bir korkuyla karşı karşıyasın. Eğer makam sevdası yüzünden böyle yapıyorsan, inananlar nazarında bundan sonra bu vakaları işitenler sana karşı ne düşünecekler düşün, aklını başına al! O aç gözlülük, kuruntu ve şefkat yüzünden ne kadar ziyan ettiğini anla. Tevbenin kapısı açıktır. Zararın neresinden dönülse kârdır.”[276]
Bu yazıda, Said Nursî tarafından yılanlık ve köpeklikle itham edilen şahıs, gerçekten Abdülhakîm Efendi midir? Ve evlat şefkatinden kasıt nedir? Öyle ise, Abdülhakîm Efendi’nin oğlu Ahmed Mekkî Üçışık, bu tarihlerde müftü değil; Karamürsel Kumaş Fabrikası’nda memur idi. Namaz kıldığı için Tek Parti hükümetince muallimlikten tard edilmişti. Babasının vefatından çok sonra, 1949 tarihinde Üsküdar müftülüğüne müsevvid olarak girmiş; akabinde müftü olmuştur. Ya bir başkasıyla karıştırılıyor, ya da paranoyaya varan vahim bir vaziyet bahis mevzuudur.
[Footnotes] 276 Emre Asaf Doğan, Said Nursi Kime Beddua Etti, Yeniyön, 23 Ekim 2015. [Bediüzzaman ve Abdulhakim Arvâsi (Beddua ve Üslub Üzerine), Yeni Devinim, 5 Haziran 2016.]
EDEB VE HUDUD
Hâdiseye temas eden bir makalede şöyle bir değerlendirme yer alıyor: “Belirttiğimiz gibi Nurculuğun temel problemi, ‘paralel’ hareketleri besleyebilecek Eric Voegelin’in tabiriyle ‘âhirin içkinleştirildiği’ gnostik felsefesidir. [Yani bâtınîliğin yardımıyla Mehdî ve Mesîh inancının merkezine kendisini oturtmaktır.] Bu bağlamda Abdülhakîm Arvâsî başta olmak üzere Şerafeddin Dağıstanî, Abdülaziz Bekkine gibi Ehl-i sünnetin büyükleri, Said Nursî’nin Sikke-i Tasdîk-i Ğaybî başta olmak üzere eserlerindeki apokaliptik-mesiyanik [kıyamet hâlleri ve Mesîh’in inişine dair] iddiaların Ehl-i sünnete aykırı olduğunu bildirmişlerdir. Nursî’nin Kürt olmadığı kanıtlamaya ömürlerini adayan zavallılar ise bu hakikatlere kulak vermek yerine asrın kutupları sayılan bu velileri Kemalist ajanlıkla suçlamışlardır”.
Necib Fâzıl Bey, Said Nursî ile alâkalı evvela 1969’da Bugün gazetesinde tefrika edilen, bilahare de Son Devrin Din Mazlumları kitabı içinde basılan yazısındaki bazı sözleri sebebiyle reaksiyonla karşılaşmıştır. Bunun üzerine kitabın müteakip baskılarında şu notu ilâve etmiştir: “NOT – Bazı Nurcular, bu kitabın ilk baskılarında bana karşı cephe almış ve o kadar hürmet ve tevkirle bahsettiğim, fakat hak ve hakikat adına da herhangi bir tesire kapılmaksızın çapını ve hududunu dosdoğru tespite çalıştığım muhterem mücahid [Said Nursî] hakkında yerici bir tavır takındığımı vehmetmişlerdi. Üstatlar mevzuunda, bizzat onun kabul etmeyeceği bir (tabu) asabiyetiyle hareket eden böyle Nurculara derim ki: “Din sadece edepten ibarettir; ve edep, hududu korumaktan başka bir şey değildir!” İnsanlık ehramının son ve en yüksek taşı, son ve en yüksek Resule bile bir hudud çizilmiştir; o da Allah dememek şartiyle O’na ne denilse az geleceğini bilmektir. Sahabîye nebi, veliye sahabî, âlim ve fazıla veli dememek vesaire… Gerçek Nurcu da Üstadını kendi öz sınırları içinde gören ve onun bu sınırlar içinde büyüklüğünü teslim edendir! Bakisi hayal ve hüsran…”







