Ahmet Gelişgen Yazılarıislamda kadın

Psikososyal Ve Stratejik Açıdan Evlilik Ve Çocuk Yetiştirme

A-DİNİ BAĞLAMDA EVLİLİK VE MAKSADI

Evlilik, insanda fıtri bir ihtiyaçtır. İnsanı yaratan Allah, onun sair ihtiyaçları arasına evlenme ihtiyacını da koymuştur. İnsanın evlenme ihtiyacı içerisinde yaratılmasındaki maksat, genelde insan soyunun, özelde ise Müslüman neslin kıyamete kadar devam etmesi ve yeryüzünde iyilerin ve iyiliğin hâkim olmasıdır.[1] Sosyal ve biyolojik bir ihtiyaç olarak bu tarzda temayüz eden evlilik, tarih boyunca çoğu dinlerin ve hukuk sistemlerinin konusu olmuştur.

Kutsal kitabımız Kur’an’da, erkekle kadın arasındaki temayülden söz edilerek, “Sekinete ermeniz için size kendi cinsinizden eşler yaratıp da aranızda sevgi ve merhamet peyda etmesi de O’nun varlığının delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır“[2]  buyrulmuştur. Dinimiz, “Sizden bekar olanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden durumu uygun olanları evlendirin. Eğer onlar yoksul iseler, Allah onları lütfüyle zenginleştirir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir”[3] emriyle, bekarları evlendirmeyi topluma vazife olarak yüklemiştir.

Dinimizde evlilik genel itibarla sünnet görülmüş, durumu müsait olanların hemen evlenmeleri, müsait olmayanların ise gerekli imkânları sağlamak için gayret göstermeleri istenmiştir. İmkanları elverişli olan gençleri evliliğe teşvik eden ve evliliğin, namusu korumaya en elverişli yol olduğunu bildiren[4] Hz. Peygamber (s.a.v.), gücü yettiği halde evlenmeyenlerin sünnetine aykırı hareket ettiklerini bildirmiş,[5] ibadet maksadıyla bile olsa evlilik hayatından uzak durmanın yanlış olduğunu vurgulayarak bu konuda bazı kimseleri de uyarmıştır.[6] Bu bağlamda İslam bilginlerinin çoğunluğu; sorumluluğunu taşıyabilecek ve evlenmediği takdirde zinaya düşeceği kesin olan kimsenin evlenmesini farz, zinaya düşmesi ihtimal dahilinde olanın evlenmesini vacip,[7] eşine zulmedeceğinden endişe edilen kimsenin evlenmesini mekruh,[8] eşine haksızlık edeceği kesin görünen kimsenin evlenmesini ise haram olarak telakki etmişlerdir.

Ayette belirtildiği gibi kadın ve erkek arasındaki fıtri temayüle dayandırılan evlilik müessesesinde asıl maksat, ahlaki çözülmeyi önlemek, neslin devamını sağlamak ve bunun için çocuk dünyaya getirmektir. Kadın ve erkeğin birbirine karşı duygusal eğilimle yaratılmasının nedeni de budur. Hz. Peygamber (a.s.), evlenip çoğalmayı açıkça tavsiye ederek kıyamette ümmetinin çokluğuyla iftihar edeceğini haber vermiştir.[9] Kendisi bizzat evlenip çoluk çocuk sahibi olduğu gibi sahabeye de doğurgan kadınlarla evlenmeyi tavsiye etmiş,[10] evlenenlere, Allah’ın hayırlı çocuk ihsan etmesi için dua etmiştir.[11]

O halde meşru bir evlilik vasıtasıyla nesli korumak dinin ana gayelerindendir. Doğan çocuğun soyunun belirlenebilmesi ancak meşru evlilikle mümkündür. Nikâhsız beraberliklerden doğan çocuğun nesebi Dinimize göre belirsiz addedilmektedir. Böyle bir sonuç, çocuk ve toplum için yaralayıcı bir durumdur. Çünkü evlilik dışı beraberlikten doğan çocuk sahipsiz bir şekilde ortada kalır. Aile eğitiminden ve sıcak yuvadan mahrum kalır. Bu mahrumiyetin ister istemez çocuğun beden ve ruh dünyasında olumsuz etkileri olur. Meşru evlilik dışındaki yollarla dünyaya gelen çocuk, sevgiden ve şefkat kucağından mahrum olarak hayatın acımasız girdabına atılmış olur. Günün birinde bu kötü fiili işleyen kadınla birlikte suç ortağı erkek de felakete sürüklenen o çocukla aynı akıbeti paylaşır. Meşru nikah dışındaki beraberliklerde, fert ve toplum için gerekli olan hukuki neticeler de işletilemez. Akrabalık bağları yok olduğu için toplumda dayanışma ortadan kalkar. Fertleri ayrışmış, hatta birbirine düşmüş bir toplum meydana gelir. Gayri meşru beraberliklerin, AİDS gibi birçok amansız hastalığın yayılmasına da yol açtığı bilinen bir gerçektir. Bu yüzden dinimizde “zina” olarak adlandırılan nikâhsız kadın erkek beraberliği, insan haysiyetine hürmetin de bir gereği olarak kesin olarak yasaklanmış, bu yasağı ihlal eden failler hakkında zecri tedbirler alınmıştır.

Bu meşum fiilden korunmanın en iyi çaresi, geçlerimizi hızla hayata hazırlayarak tehlikeli maceralara sürüklenmeden mutlu bir yuvaya kavuşturmaktır. Maişet temin edilmesine rağmen çeşitli bahanelerle evliliği geciktirmek, geleceğin mutlu yuvasını riziko etmekle sonuçlanabilir.

Meşru evliliğin en güzel meyvesi olarak dünyaya getirilen ve güzel bir eğitimle terbiye edilen evlat sadece insanlığa ve kendi çevresine faydalı olmakla kalmaz. Aynı zamanda, alnında parlayan secde iziyle her namazın sonunda okunan duanın gereği olarak anne babasına hayır dua eder, ahirete irtihal eden ebeveynine de sürekli sevap yazılmasına vesile olur.

B-ÇOCUK YETİŞTİRME VE RIZIK ENDİŞESİ

Günümüzde, normal imkânlara sahip oldukları halde birçok kimsenin gerek hür yaşamak adına gerekse geçim sıkıntısı endişesiyle evlilikten uzak durduğu görülmektedir. Maneviyatla aralarındaki mesafenin gün geçtikçe artması yüzünden evli çiftlerin yaşadığı geçimsizlik ve kavgalar da durumu tetiklemektedir. Evlenmiş olan kimselerin ise, rahat etme arzusu ya da rızık endişesiyle çocuk yapmayı geciktirdikleri veya çok çocuk yapmaktan kaçındıkları müşahede edilmektedir. Dahası, üzülerek ifade edelim ki bazı ailelerin aynı amaçlarla anne karnında oluşan cenini kürtaj ettirme yoluna gittikleri de bilinmektedir. Halbuki rızık Allah’tandır. Canâb-ı Hakk’ın bir ismi de “razzâk”tır. Razzâk, her yaratığa bolca rızık veren demektir. Çoğu kere anne babalar, günahsız çocukları sebebiyle rızıklandırıldıklarını ve Allah tarafından korunduklarını unutacak olurlar.[12] Dünyada hiç kimse başkasının nasibini yiyemez. “Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin, onları da sizi de biz rızıklandırırız…”[13] ayeti oldukça manidardır. Hiç kimse dünyada rızkını tamamlamadan ölmeyecektir, eceli gelmeden ölmediği gibi.[14] Büyüklerin, “Ağılda oğlak doğmadan derede otu biter” sözü ise kulaklara küpe olacak cinstendir. Özellikle evlenecekler hakkında Allah Teâlâ’nın, “… Eğer onlar yoksul iseler, Allah onları lutfuyla zenginleştirir. Allah lutfu geniş olandır, hakkıyla bilendir”[15]  fermanı, halk arasındaki “ev yapanla evlenenin yardımcısı Allah’tır” sözünü doğrular niteliktedir. Bir kimsenin helâldan kazanarak ailesine harcadığı her kuruşun kendisine sadaka olarak yazıldığı da unutulmamalıdır.[16]

Unutmayalım ki insan dünyaya keyfine göre yaşamak için gelmemiştir. İstesek de istemesek de bize hükmeden bir “güç” vardır. İlahi bir tasarrufun kuşatması altında yaşadığımızı kabul etmek zorundayız. Doğmaya, ölmeye, genç ve dinç kalmaya, istediği cins ve renkte dünyaya gelmeye kadir olamayan insan, hayatı içerisinde kendini yaratan gücün emri dışında kalma lüksüne de sahip değildir. O halde, Yaradan’ın iradesine teslim olup, onun buyruklarına boyun eğer, bu tutumumuzu evlilik hayatımıza da yansıtırsak hem ibadet etmiş olur, hem de Allah’ın desteğini ve rızasını kazanmış oluruz.

Günümüzdeki yersiz rızık endişesinin, maneviyattaki yozlaşmadan kaynaklandığını söylemek zor değildir. “Eğer, o memleketlerin halkları iman etseler ve Allah’a karşı gelmekten sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereketler(in kapılarını) açardık”[17] ayeti buna açıkça işaret etmektedir. “Ailene namazı emret ve kendin de ona devam et. Senden rızık istemiyoruz. Sana da biz rızık veriyoruz. Güzel sonuç Allah’a karşı gelmekten sakınmanındır”[18]  “kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah onu ummadığı yerden rızıklandrır”[19] ayetleri de aynı anlamı ifade etmektedir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in, “tevekkül edildiğinde insanların kuşlar gibi rızıklandırılacağını”[20] haber vermesi ise bize ayrı bir güvencedir. Yeter ki insan yanlış tevekkül anlayışıyla, kendini tembelliğe sürüklemesin, çalışıp rızkını arasın.[21]

Öyleyse, ne sebeple olursa olsun evlenmekten ve çocuk yetiştirmekten kaçınmak, dinî, sosyal ve stratejik bir zaruret olan “neslin devamlılığı” ilkesine aykırıdır. “Yaradan”, herkesin rızkını ayrı ayrı takdir ettiğine göre, doğacak çocukların hayattakilerin rızkına ortak olacağını düşünmek, İslam inancıyla bağdaşmaz. Böyle bir düşünce, Allah’ın “Rezzâk” oluşunu unutmak kadar, çocuğun rızkına göz dikmek anlamına da gelir. Halbuki başkasının rızkına göz dikmek ayrıca yasaklanmaktadır.[22]

C- STRATEJİK AÇIDAN EVLİLİK VE ÇOCUK YETİŞTİRME

Nüfus planlaması ya da evlilikten uzak hayat, bize bizim dışımızdakilerden tarafından telkin edilen patolojik bir düşüncedir. Bu manzara böyle devam ederse, Allah korusun, günün birinde ihtiyarlamış bir nüfusla karşı karşıya kalmamız kaçınılmaz olacaktır.

İhtiyarlamış bir nüfus demek, üretim ve savunma gücü bitmiş, bakıma muhtaç bir toplum demektir. Bu nedenle, “iktisatlı olmak, hastalık, acizlik ve cehaletten uzak olmak ve müreffeh bir hayat yaşamak” adına bize dayatılan “nüfus planlaması” telkini, ülkemize ve İslam âlemine Siyonist güçler tarafından tezgahlanan tuzaktan başka bir şey değildir. Halbuki asıl acizlik ve cehalet, rahatı ve tembelliği tercih ederek mevcut varidatla yetinerek nüfus artışını engellemektir.[23]

Yerine göre nüfus planlaması, sağlık ya da başka nedenlerden ötürü şahsi ve hususi bir durum olabilir. Sadece eşler arasında karar verilmesi gereken bu özel durumun, genele yayılarak ülke politikası haline getirilmesi ve tüm topluma benimsetilmesi, stratejik olmaktan yoksundur.

Öte yandan ülkemiz, el değmemiş yer altı ve yer üstü zenginliklerle doludur. Bulunduğumuz coğrafya imkânları, mevcut nüfusumuza nispetle daha çok nüfusu beslemeye yeterlidir. Avrupa’daki birçok ülkede kilometrekareye düşen nüfus sayısı, ülkemize oranla daha fazladır. İslam dünyasına doğum kontrolü telkin eden Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, İngiltere, İtalya gibi birçok Avrupa ülkesinde nüfusun yüzölçümüne oranı bizdekinden daha fazladır.

Örneğin; Almanya’nın nüfusu 85 milyon, yüzölçümü 357 bin km. kare, nüfus yoğunluğu 238’dir. Belçika’nın nüfusu 12 milyon, yüzölçümü 33 bin 900 km. kare, nüfus yoğunluğu 353’dür. Hollanda’nın nüfusu 17 milyon, yüzölçümü 41.528 km. kare, nüfus yoğunluğu 409’dur. İngiltere’nin nüfusu 58 milyon, yüzölçümü 244 bin 110 km. kare, nüfus yoğunluğu 237’dir. İsrail’in nüfusu 8 milyon, yüzölçümü 27 bin 817 km. kare, nüfus yoğunluğu 287’dir. Fransa’nın nüfusu 68 milyon, yüzölçümü 547 bin km. kare, nüfus yoğunluğu 124’dir. Bu örnekler yanında Türkiye’mizin nüfusu ise, 75 milyon, yüzölçümü 783 bin 562 km. kare, nüfus yoğunluğu 95’dir.

Bu örneklerde görüldüğü gibi Almanya’nın nüfus yoğunluğu bizden 2,5 kat, Belçika’nınki 3,7 kat, Hollanda’nınki 4,3 kat, İngiltere’ninki 2,5 kat, İsrail’inki 3 kat, Fransa’nınki ise 1.3 kat daha fazladır.

Nüfus planlaması o kadar güzel bir şeyse neden kendileri yapmıyorlar da başkasına telkin ediyorlar acaba? Bugün Çin, gelişen teknolojisi yanında bir buçuk milyara yaklaşan nüfusuyla rakiplerine korku salmaktadır. Sözünü ettiğimiz bu ülkelerin kalkınma düzeyleri elbette bizden ileridedir. Ama dün Osmanlı Dedemizin çuluna muhtaç ve üzengisini öpmeye hasret olan “Batı”, çalışıp ilerledi de biz bugün neden onların gerisinde kaldık acaba? Bu durumun nedenleri üzerinde kafa yorup ona göre bir strateji belirlememiz gerekir.

Bir ülkede yeterli doğum olmadığında, genç nüfus sayısı gittikçe azalır. Buna bağlı olarak ihtiyar nüfus da artar. Zamanla o ülkede eli silah tutan, çalışıp kazanan ve nesli devam ettiren dinamik insan kalmaz. Bu durum, o toplumun kendi kendine yokluğa sürüklenmesi anlamına gelir. Böyle bir ülke, kişi başına düşen milli geliri yüksek ve her bakımdan kalkınmış düzeyde olsa bile, kendi beyin gücü ve dinamik gücü olmadığından başka ülkelerin insan ve beyin gücüne muhtaç olur. Kritik durumlarda bir ülke, diğer bir ülkenin insanına ne kadar güvenebilir?

O halde, rızık endişesinden uzak bir düşünceyle, çalışma ve ilerleme telakkisi içerisinde, donanımlı, sağlıklı ve dimdik ayakta olan dinamik bir nüfusu oluşturmanın bilinç ve kararlılığıyla hareket etmek zorunda olduğumuzun idrakine varmalıyız.

Temmuz/2010

Dr. Ahmet GELİŞGEN

www.ahmetgelisgen.com

[1] İbn-i Âbidin, III, 3.

[2] Rûm, 21.

[3] Nûr, 32.

[4] Buhâri, Savm, 1, Nikâh, 2 3; Müslim, Nikâh,1, 3.

[5] Buhâri, Nikâh, 1; Müslim, Sıyâm 74, 79.

[6] Buhâri, Nikâh, 1, 7; Müslim, Nikah, 1; Sıyâm 74, 79; Müsned, V,163.

[7] İbnül-Hümâm, a.g.e., II, 342; el-Kâsânî, el-Bedâyî’, II, 260.

[8] Mevsılî, el-İhtiyâr, III, 82.

[9] İbn Mace, Nikah, 8.

[10] Buhâri, Nikâh, 10; Müslim, Nikah, 16.

[11] Buharî, Daavat, 47; Savm, 61.

[12] Bkz. Buhârî, Cihad, 76; Tirmizî, Cihad, 24; Nesâî, Cihad, 43.

[13] En’am, 151, İsrâ, 31.

[14] Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 1; Kader, 1; Müslim, Kader, 1-4, 32; Ahmed, III,125.

[15] Nûr, 32.

[16] Ebû Dâvud, Zekat, 45; Nesâî, Zekat, 53.

[17] Â’râf, 96;

[18] Tâhâ, 131.

[19] Talak, 3; İbn Mâce, Edeb, 57; Ebû Dâvud, Vitr, 26.

[20] İbn Mâce, Zühd, 14; Tirmizî, Zühd, 33; Ahmed, I,30.

[21] Bkz. Tevbe, 105; Fâtır, 12; Cuma, 10; Mülk, 15.

[22] Tâhâ, 131.

[23] Muhammed b. Hasenî, Âdâbu’l-İslâm fî Nizâmi’l-Üsra, s. 164.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu