Risale-i Nur

Hadis İlmi Ve Said Nursi

Said-i Nursi’nin hadis ilmindeki yanlışlarına temas etmeden herkesin anlayabileceği bir hatasını söyleyelim ve daha sonra naklettiği bazı hadislerdeki “tahrifleri” yazalım. Müceddi ile alakalı nakledeceği bir hadis-i şeriften evvel şunu yazmıştır: “Ashab-ı Kütüb-ü Sitte’den İmam-ı Hâkim’in Müstedrek’inde ve…

“Otuz birinci âyetin birinci mukaddemesi olan (Maide Suresi 5. Ayet veriliyor burada) cümlesi, bin beş yüz küsur olan makam-ı cifrîsiyle, ehl-i dalâlet tarafından aşılanan mânevî hastalıkların kısm-ı âzamı, Risaletü’n-Nur’un Kur’ânî ilâçlarıyla izale edilebilir diye işaret etmekle beraber; maatteessüf iki yüz sene kadar dünyanın ömrü bâki kalmışsa, bir fırka-i dâlle dahi devam edeceğine îmâ ediyor. صَعِيدً ا وفَتَيَمَّمُ ümlesi, mânâ-yı işarîsinde, ikinci emarenin birinci noktasında sin harfi sad harfinin altında gizlenmesi ve sad görünmesinin iki sebebi var. Birisi: Said, tam toprak gibi mahviyet ve terk-i enaniyet ve tevazu-u mutlakta bulunmak şarttır; tâ ki Risaletü’n-Nur’u bulandırmasın, tesirini kırmasın.” (Kastamonu Lahikası, s. 20-21)

“Haşiye: Tarihçe-i Hayatında yazılmamış, o rü’yada mazhar olduğu hakikatı sonradan şöyle anladık ki: Molla Said, Hazret-i Peygamberden ilim talebinde bulunmasına karşılık; Hazret-i Resul-ü Ekrem (a.s.), ümmetinden sual sormamak şartıyla İlm-i Kur’an’ın talim edileceğini tebşir etmişler. Aynen bu hakikat hayatında tezahür etmiş. Daha sabavetinde iken bir allame-i asır olarak tanınmış ve kat’iyyen kimseye sual sormamış, fakat sorlan bütün suallere mutlaka cevap vermiştir.” (Tarihçe-i Hayat, s. 35)

“İstanbul’daki ikametgahının kapısında şöyle bir levha asılı idi. Burada her müşkil halledilir; her suale cevap verilir, fakat sual sorulmaz.” (Tarihçe-i Hayt, s. 56)

“Kıymetli kardeşlerim, Said Nursî kırk sene evvel İstanbul’da iken, “Kim ne isterse sorsun” diye, hârikulâde bir ilânat yapmıştır. Bunun üzerine o zamanın meşhur âlim ve allâmeleri, Bediüzzaman’ın hücresine kafile kafile gidip, her nev’i ilimlere ve muhtelif mevzulara dair sordukları en müşkil, en muğlâk sualleri Bediüzzaman duraklamadan doğru olarak cevaplandırmıştır.

Böyle had ve hududu tayin edilmeyen, yani “şu veya bu ilimde veya mevzuda, kim ne isterse sorsun” diye bir kayıt konulmadan ilânat yapmak ve neticede daima muvaffak olmak, beşer tarihinde görülmemiş ve böyle ihâtalı ve yüksek bir ilme sahip böyle bir İslâm dâhisi, şimdiye kadar zuhur etmemiştir. (Asr-ı Saadet müstesna)” (Sözler, s. 702)

“Ne isterseniz benden sorunuz, haber vereyim size. Sorun bana maziden, halden ve istikbalden!” diye ashab-ı izam arasında, kendini aleme ilan ve her müşkülü izah ve beyan ve ‘Ben ilmin şehriyim, Ali ise kapısıdır.’ Hadis-i şerifini isbat ve ayan eden nâşir-i ilim ve irfan ve vakıf-ı esrar-ı Kur’an Cenab-ı hazret-i Haydar ise, (…) diye bağıran, müçtehidler sertacı İmam Cafer’den sonra İslam dünyasındasın.” (Zülfikar Mecmuası, s. 439)

Burada sual ile alakalı kısımdan daha tuhaf bir yer vardır ki; “müçtehidler sertacı İmam Cafer’den” ibaresi. Ne demek bu? İmam Cafer hazretleri başımızın tacı ve ehl-i beytin sultanı ve silsile-i aliyyenin ulularındandır lakin, var olan bir mezhebi ve içtihatlar mecmuası yoktur. Acaba, Said Nursi’nin İmam Cafer hazretleri hakkındaki algısı Şia algısı gibi midir ki, bu sözü kullansın.

“Herhangi ilme sorulan suale bilatereddüt derhal cevap verirdi.” (İçtimai Reçeteler, s. 11)

“Hiçbir ulemadan sual sormazdı. yirmi sene daima mucib kaldı. Bu hususta kendileri derlerdi ki: “Ben ulemanın ilmini inkâr etmem; binaenaleyh kendilerinden sual sormak fazladır. Benim ilmimden şüphe edenler varsa sorsunlar, onlara cevap vereyim.” (İçtimai Reçeteler, s. 23-24)

Soru sormamak ve herşeye cevap vermek hem Kur’an hem sünnet ve hem ilim açısından bir fazilet değil aksine eksikliktir ve hoş görülmeyen bir şeydir. Hazret-i Peygamber Efendimiz bile böyle bir iddiada bulunmamışken, Said-i Nursi’nin bu haddi aşan ilanı yapmaktaki maksat nedir?

İmam Buhari’nin, Sahih’inde; İtisam Bölümünün 8. Babını “Peygamber kendisine vahiy indirilmeyen konularda sual sorulduğunda ‘Bilmiyorum’ der yahut kendisine o konuda vahiy indirilinceye kadar, o soruya cevap vermezdi. Peygamber (s.a.v.): ‘Biz sana Kitabı hak ile indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği biçimde hüküm veresin; hainlerin savunucusu olma!’ (Nisâ, 4/105) kavlinden dolayı, rey ile de kıyas ile de söz söylemezdi.” şeklinde isimlendirmiştir. Hemen ardından da İbn Mesud (r.a.)’un şu sözünü rivayet etmiştir: “Peygamber (s.a.v.)’e ruhtan soruldu da, o konuda ayet indirilinceye kadar sükût etti.”

Hazret-i Peygamber Efendimize, sorulan birçok soruya “bilmiyorum” diye mukabelede bulunduğu nice hadisler vardır. Hatta Kur’an-ı Azimüşşan’da, Hazret-i Musa’nın ‘en alim benim’ iddiasına bir ibret olsun için meşhur Hızır kıssası anlatılmış ve bu ulu’l-azm olan Hz. Musa peygamberimiz dahi sualler sormuştu.

Resulullah (s.a.v.): “Uzeyr’in peygamber olup olmadığını bilmiyorum, Tübbeu’nun mel’un olup olmadığını bilmiyorum. Zülkarneyn’in peygamber olup olmadığını bilmiyorum.” buyurmuştur. (Ebu Davud, Sünnet, 14/4674)

Cübeyr b. Mut’ım (r.a.) dedi ki: Bir adam Resulullah (s.a.v.)’a: -Ey Allah’ın Elçisi! Allah, nereleri daha çok sever, nerelere daha fazla öfkelenir? dedi. Resulullah:

-Bilmiyorum, Cibril (a.s.)’e sorayım, buyurdu. Bunun üzerine Cibril ona gelerek:

-Allah’ın en çok sevdiği yerler mescitler, en fazla öfkelendiği yerler de çarşılardır, haberini verdi. (Abdülazîm b. Abdelganî b. Abdillah, Ebû Muhammed Zekiyyuddîn el-Munzirî, et-Tergîb ve’t-Terhîb: Hadislerle İslâm, çev. Heyet, Hikmet Yayınları, İstanbul 1989, 1/329.)

İmam Gazalî şöyle buyurdu:

“Ahiret âlimlerinde aranan diğer hususiyetlerden biri de, sorulduğunda fetva vermekte acele etmemek, ağırdan almak ve kurtuluş yolunu aramak için çekingen davranmaktır. Eğer, sorulan her suali, Kur’an’ın veya hadisin sarahatinden, icmadan veya kıyastan biliyorsa cevabını verir, yok eğer şüphe ettiği bir şeyden sorulmuşsa: “Bilmem” der. Eğer, kendi içtihadı ve tahmini ile zannettiği bir şeyden soruluyorsa ihtiyatî tedbir olarak, varsa daha iyi bilene havale eder. Akıllılık, bu anlattığımızdır. Çünkü, içtihat tehlikesini yüklenmek büyük iştir. Haberde şöyle gelmiştir: “İlim üçtür: Konuşan Kitap, yerleşen Sünnet ve üçüncüsü de ‘Bilmem’ demektir.” (İbn Mâce, Abdullah b. Ömer’den)

Şabî diyor ki: ‘Bilmem’ demek, ilmin yarısıdır. Bilmediğinde Allah için sükût edenin alacağı mükâfat, konuşandan az değildir. Zira bu, nefse en ağır gelen cehaleti kabul etmektir. Sahabenin ve ilk âlimlerin davranışı böyle idi.

Abdullah b. Ömer’den fetva istendiği zaman: İnsanların işlerini boynuna alan şu emîre git de, bu meseleyi onun boynuna geçir, derdi. İbn Mesud: İnsanların her sualini cevaplandıran, ahmaktır, derdi. Yine İbn Mesud: Âlimin kalkanı “bilmem”dir. Eğer kalkanı kullanmakta hata ederse, hasmının silâhına hedef olur, demiştir. İbrahim b. Edhem diyor ki: Şeytanın en çok gücüne giden şey, âlimin bazı meselelerde konuşup, bazılarında sükût etmesidir. Şeytan der ki: “Şuna bakın, bunun bu sükûtu yok mu, konuşmasından benim için çok daha fenadır.” (…)

Bazıları da: Hakikî âlime bir mesele sorulduğunda cevabın çetinliğini düşünerek, dişi yeni çekilen adamın vaziyetini alır, demişlerdir. İbn Ömer (r.a.): Üzerimizden geçip cehenneme gitmek için bizi köprü yapmak mı istiyorsunuz? derdi. Ebu Hafs Nisaburî: Hakikî âlim, suali cevaplandırırken, kıyamette “Bu cevabı nereden buldun” diye sorulacağından korkan zattır, demiştir. İbrahim-i Teymî kendisine bir mesele sorulduğu zaman ağlar ve: Başkasını bulamadınız da, bana mı muhtaç oldunuz? derdi. Ebu’l-Âliye, er-Riyahî, İbrahim b. Edhem ve Süfyan-ı Sevrî ancak iki-üç kişi veya bunu geçmeyen kimseyle konuşurlar ve cemaat çoğalınca dağılırlardı.

(…) İbn Ömer on meseleden sorulsa, dokuzuna sükût eder de ancak birine cevap verirdi. İbn Abbas (r.a.) dokuzuna cevap verir, yalnız birinde sükût ederdi. Fakihlerin “Bilmem” dedikleri, “Bilirim” dediklerinden çok fazla idi. Süfyan-ı Sevrî, Malik b. Enes, Ahmed b. Hanbel, Fudayl b. İyaz, Bişr b. Haris bunlardandır. Abdurrahman b. Ebu Leylâ diyor ki: Bu mescitte (Medine Mescidi) Resul-i Ekrem’in ashabından 120 tanesine yetiştim. Hepsi de kendilerine bir mesele sorulduğunda veya bir fetva istendiğinde, bunu başkalarına havale eder ve cevap vermek istemezlerdi. Hatta, birine bir şey sorulduğunda, onu diğerine havale eder, havaleden havaleye tekrar kendine gelirdi, kimse cevap vermek istemezdi. (…)

Bir de şimdiki âlimlere bak da, işlerin nasıl tamamen tersine döndüğünü gör. Çünkü, şimdi kaçınılması gereken aranıyor, aranması gerekenden kaçınılıyor.” (İhyau Ulumiddin, c.1, s. 177-180)

“Şüphesiz Allah Tealâ, ilmi insanlara ihsan ettikten sonra (hafızalardan) zorla söküp almaz. Lâkin insanlardan ilmi, bilgileriyle beraber âlimlerin ruhlarını kabzetmek suretiyle alır. Artık geride birtakım cahil insanlar kalır. Onlara halk tarafından dinî sorular sorulur, onlar da şahsî reyleri ve arzuları ile cevap verirler ve böylece hem halkı dalâlete sürüklerler, hem de kendileri saparlar.” (İbn Mace, İ’tisam, 3/22)

İbn Ömer (r.a.) demiştir ki: “Resulullah’ın: “‘Ben âlimim’ diyen, cahildir.” dediğini kesin olarak biliyorum.” (Munzirî, Tergîb ve Terhîb, 1/191. Hadisi, Taberânî rivayet etmiştir.)

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu