Risale-i Nur

Cevşen’in Kaynağı Nedir?

Cevşen’in içeriğine girmeden evvel, cevşen kelimesi Farsça ‘zırh’ manasına gelir. Efendimiz (s.a.v.)’e vahyen gelmiş kendisi Arapça olan metnin, isminin Farsça olma durumu da düşündürücüdür. Zira Hz. Resulullah (s.a.v.)’a ait olduğunu söyleyen Said-i Nursî, bu isnadına da hiçbir hadis kaynağından delil getirememiştir. Biz söyleyelim bu Cevşen’in kaynağını: ŞİA. Evet, Said-i Nursî, Cevşen’i Şia kaynaklarından almıştır. Bunu Fethullah Gülen hem açıklıyor hem de mazeret beyanında bulunuyor:

“Daha çok Şiî kaynaklardan gelmiş olması, Ehl-i Sünnet’in Cevşen’e karşı soğuk davranmasına sebep olmuştur. (…) Sünnî kaynaklar Cevşen’e yer vermezler. Sadece Hâkim’in Müstedrek’inde Cevşen’den birkaç fıkrayı görebiliriz. Onun dışındaki eserlerde ben şimdiye kadar, Cevşen’e ait ibare ve ifadelerin birkaçının bile nakledildiğini görmedim. Ancak bu tamamen senede ait bir hususiyete dayanılarak alınmış müşterek tavrın tezahüründen başka bir şey değildir ve Cevşen’in değerine menfî yönde etki edecek bir ağırlığı da yoktur. Nitekim Buharî ve Müslim’in rivayet ettiği pek çok hadis var ki; aynı hadisleri çok küçük farklarla, hatta bazen aynı şekilde Küleynî’nin el-Kâfî’sinde yer almaktadır. Ne var ki Ehli Sünnet alimleri Küleynî’den tek bir nakilde dahi bulunmamışlardır. Halbuki onda yer alan hadisler, Buharî ve Müslim’de de yer aldıklarına göre hem senet, hem de lafız itibariyle cerhi söz konusu olmayan hadislerdir. Ancak, el-Kâfî’de yer alan hadisleri daha çok Şiî imamlar nakletmişler ve bu sebeple de Sünnîlerce, daha işin başında endişeyle karşılanmışlardır. Cevşen için de aynı durum söz konusu olmuştur. (…)” ( M. Fethullah Gülen, Prizma I, s. 119-120, Nil Yayınları, İzmir 2002)

Gülen’e göre; Ehl-i Sünnet hadis uleması, Şiilerin uyduruk kitaplarında mevcut olan Cevşeni tasdik etmeyip kabul etmedikleri için suçludur. Çünkü Risale-i Nur’da geçen bir dua asla inkâr edilemez. Hatta uydurukça ve Şia mesnetli olsa dahi.  Şia kaynaklarına göre Cevşen-i Kebir, alem yaratılmazdan 50 bin sene evvel Arş’a yazılmıştır. Şii muhaddisler,  Musa el-Kazımdan itibaren imamlar yoluyla Hz. Peygamber (s.a.v.) nispet edilmiş bir hadis olarak rivayet ediliyor.  Şimdi cevabını evvelden vermiş olduğumuz Cevşen’e dair Risale-i Nur’dan parçalar takdim ediyoruz:

“Kur’ân’dan ve münâcât-ı Nebeviye olan Cevşenü’l-Kebîrden aldığım bu dersimi, bir ibadet-i tefekküriye olarak Rabb-ı Rahîmimin dergâhına arz etmekte kusur etmişsem, kusurumun affı için Kur’ân’ı ve Cevşenü’l-Kebîri şefaatçi ederek rahmetinden affımı niyaz ediyorum.” (Şualar, s.48)

Her zamanki gibi Said-i nursi, kendi düşüncelerini Peygamber Efendimize söyletme çabasında olduğu için buradada Cevşen’in Peygamber Efendimizin münacatı olduğunu söylüyor.

“Hem binler dua ve münâcâtlarından Cevşenü’l-Kebîr ile, öyle bir marifet-i Rabbâniye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki, o zamandan beri gelen ehl-i mârifet ve ehl-i velâyet, telâhuk-u efkârla beraber, ne o mertebe-i marifete ve ne de o derece-i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki, duada dahi onun misli yoktur. Risale-i Münâcâtın başında Cevşenü’l-Kebîr’in doksan dokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir meâlinin beyan edildiği yere bakan adam, “Cevşen’in dahi misli yoktur” diyecek.” (Şualar, s. 110)

“Yani, bin bir esmâ-i İlâhiyeye sarîhan ve işareten bakan ve bir cihette Kur’ân’dan çıkan bir harika münâcât olan ve mârifetullahta terakki eden bütün âriflerin münâcâtlarının fevkinde bulunan ve bir gazvede: “Zırhı çıkar, onun yerine bu Cevşen’i oku” diye Cebrail vahy getiren Cevşenü’l Kebîr Münâcâtı içindeki hakikatler ve tam tamına Rabbine karşı tavsifler, Muhammed’in (a.s.m.) risaletine ve hakkaniyetine şehadet ettiği gibi; Kur’ân’dan tereşşuh eden ve bir cihette Cevşen’den feyiz alan ve tevellüd eden Resâili’n-Nuriye…” (Şualar, s. 484)

Görüldüğü gibi, Said-i Nursi, Cevşen’i sanki ümmet-i Muhammed’in zaten kabul ettiği bir dua ve Peygamber Efendimizin münacatı gibi göstererek kaynağının sorulmasını ve bu duanın sorgulanmasına mani olmaya çalışmıştır.

Halbuki, bu Cevşen duasına hadis koleksiyonlarında rastlamıyoruz. Zaten Fethullah Gülen’in de itiraf ettiği gibi Ehl-i Sünnet kaynaklarda değil, Şia kaynaklarda vardır bu. Ehl-i Sünnet kaynaklarının hiçbirinde olmadığı, sadece birincil konumdaki kaynaklarda değil, ikincil konumdaki kaynaklarda bile aslının olmadığı ortaya çıkıyor.

Şii alim Şeyh Abbas El Kummi’nin bildirdiğine göre bu dua Uhut savaşı sırasında savaşın kızıştığı bir anda Hz. Cebrail tarafından Resul-i Ekreme “büyük kalkan” manasında bir mükafat olarak verilmiştir.

Said-i Nursi, Cevşene; hem vahiy diyor hem mütevatir diyor. Peki siyerin şehadetiyle, Hz. Peygamberin yeme, içme ve yatma gibi en ince mahremine kadar hiçbir halini ihmal etmeyen, gözden kaçırmayan, onu tespit eden, kaydeden, ezberleyen sahabiler nasıl oluyor da böylesi “emsalsiz” bir münacatı göremiyorlar, duymuyorlar ve bilemiyorlar bu mümkün mü? Kur’an’ın senasına mazhar olan Ashab-ı Güzinin böylesine azim bir meselede gaflete düşmüş olabileceğine ihtimal verebilir mi?

Diyelim ki –haşa- bu olabilir, onların gözünden kaçmış, insanlık hali görememişler, ikinci nesil olan tabiin neslinde başta Hasan-ı Basri olmak üzere hiç kimsenin cevşen adında bir dua okuduğu varit olmamış. Ebu Hanife göremedi, Şafii göremedi, Malik göremedi, Hanbel göremedi, Buhari göremedi, Müslim göremedi, Tirmizi göremedi, Nesai göremedi, Beyhaki göremedi, Suyuti göremedi, Acluni göremedi Abdulkadir-i Geylani göremedi, Şah-ı Nakşibend göremedi, İbrahim Bin Ethem göremedi. Peki başta sahabelerin yüzde doksan beşi olmak üzere, görmemiş olması böyle bir duanın olmadığı anlamına mı gelir şeklinde bir itiraz gelebilir. O zaman bu din bize kimin eliyle geldi, Kuranı, Sünneti bize aktaranlar, ulaştıranlar kimler? Halbuki Peygamber Efendimiz “ümmetim dalalet üzerine ittifak etmez” diye güvence veriyordu bize.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu