Ali Eren

Ashâb-ı Kirama Hürmetsizliğin Taşıdığı Tehlikeler

Bu mecmuanın okuyucuları, ilâhiyat profesörü Hayrettin Karaman’ın, Hazreti Muâviye hakkındaki menfî tavrını bilirler. Sayın Karaman hem ehl-i sünnet olduğunu söyler, hem de Hazreti Muâviye’nin aleyhinde konuşmaktan çekinmez.

Oysa ehl-i sünnet olan Hazreti Muâviye’nin aleyhinde olmaz ve olamaz. Hazreti Muâviye’nin aleyhinde olanlar ise ya şiîdir veya onların tesirinde kalanlardır.

Ehl-i sünnet içinde bulunup da bu konuda ehl-i sünnete uymayan başkaları da var. Bunlardan birisi de, ehl-i sünnet dışı bir itikada sahip olan Muhammed Hamidullah’ın talebesi ve hayranı olan Profesör İhsan Süreyya Sırma’dır.

Bu zat, -nasıl ilgi ve alâka kuruyorsa- bendenize Sultanahmed Câmii havlusundaki kitap fuarında birkaç sene önce şöyle demiştir:

“Muâviye, dünyaya ilk defa laikliği getiren kişidir.”

Derken aramızda hilâfet meselesi konuşulmaya başladı. Bu arada, “Hilâfet konusunda bütün haklar Hazreti Ali evlatlarındadır. Dolayısıyla Hazreti Ali’den sonra Hazreti Hasan’dadır” dedi.

Kendisine, “Peki hocam, Hazreti Hasan hilâfet meselesinde ne der, ne karara varırsa mutlaka kabul etmek mi lâzım?” dedim.

“Elbette” dedi ve bu hususta israr etti.

Bendeniz, tersini iddia eder gözükerek konuşmaya başladım. O da kendi iddiasında israr ettikçe etti.

Bunun üzerine kendi iddiası üzerinden şöyle cevap verdim:

“Madem hilâfet meselesinde Hazreti Hasan Efendimiz ne derse doğrudur, öyleyse Hazreti Muâviye’nin emirliği de doğru ve meşrudur. Çünkü Hazreti Muâviye’ye yönetimi Hazreti Hasan Efendimiz kendisi devretmiştir” dedim.

Sonra ne mi oldu?

Hiç böyle bir cevap beklemiyordu.

Febühite: Şaşırıp kaldı.

Bu konuşmaya, eski akit gazetesi yazarı Metin Hasırcı da şâhittir. O da yanımızdaydı ve konuşmaya o da katıldı…

Başka bir ilâhiyat profesörü var: Mustafa Öz.

Bu zat ashab-ı kiramı yalın ismiyle anmakta ve onlara Hazret dememekte israr ediyor. Meselâ Hazreti Osman’dan bahsederken sadece “Osman” diyor.

Bununla da kalmıyor, “Ashaptan bahsedilirken çok  fazla Hazret demenin doğru olmadığını” söylüyor.

Bu Sayın’a kendi talebeleri “Mustafa!” diye seslenseler ne yapar acaba? Normal karşılar mı?

Sayın Mustafa Öz, Hazreti Muâviye hakkında da “Hazret” dememekte israrlı. “Ben Muâviye b. Ebûsüfyan diyorum” diyor.

Değerli okuyucular, bu tip ilâhiyat profesörleriyle işimiz var.

Bu makâle işte böylelerine, kabul ederlerse ikaz, etmezlerse cevap olarak kaleme alınmıştır.

***

Esas meselemize gelelim.

Sevgili Peygamberimiz’de de, Hazreti İbrahim’de de Hazreti Nuh’da da tam olarak Cenab-ı Hakk’ın ilim sıfatının tesirleri tecelli etmiştir.

Musa Aleyhisselam’ın, Hazreti Allah ile Tur Dağı’nda mükâlemesi / konuşması malûm. Musa Aleyhisselam’da, Cenab-ı Hakk’ın kelam sıfatının, İsa Aleyhisselam’da da kudret sıfatının tecellileri daha fazladır.

İbrahim Aleyhisselam’ın şeriatı ve milleti bütün şeriatların ve milletlerin en üstünüdür. Onun için Sevgili Peygamberimiz’e, “Sonra sana, doğru yola yönelerek İbrahim’in dinine uy… diye vahyettik” buyuruldu. ( Nahl, 123)

Peygamberler arasında, nübüvvet / peygamberlik yani irşat vazifesi, Peygamberimiz’den sonra en mükemmel ve en tamam şekilde Musa Aleyhisselam’da gerçekleşmiştir.

Ona indirilen Tevrat da, Kur’an-ı Kerim’den sonra kitapların en üstünüdür.

Geçmiş ümmetler içinde, Peygamberimiz’in ümmetinden sonra cennete en fazla Musa Aleyhisselam’ın ümmeti girecektir.

***

Her peygamberin bir nebîlik bir de velilik ciheti vardır. Yani bütün peygamler hem nebî hem de velîdirler.

Hazreti Ebûbekir ve Hazreti Ömer radıyallâhü anh efendilerimiz, Sevgili Peygamberimiz’in ümmetleri içinde en üstün velîlik / evliyalık makamına ulaşan iki mübârek zattır. Yani, bu ümmetin evliyâsı içinde derecesi en üstün olan bunlardır.

Hazreti Ebûbekir ve Hazreti Ömer radıyallâhü anhümâ efendilerimiz, Resûlüllah Efendimiz’in peygamberlik vazifesinin ağırlığını taşımaktadırlar.

Peygamberimiz’e son derece bağlılıkları sebebiyle Muhammedî nurlarla nurlandıkları gibi, İbrahim Aleyhisselam’ın velîlik nurundan ve Musa Aleyhisselam’ın da nebîlik nurundan da nasiplenmişlerdir.

***

Hazreti Osman radıyallâhü anh efendimiz de, Muhammedî nurlardan başka, Nuh Aleyhisselam’ın nebîlik ve velîlik nurlarıyla şereflenmiştir.

Hazreti Osman radıyallâhü anh Efendimiz, Peygamberimiz’in her iki yönünden de orta vaziyette nasiplenmiş yani hem nebîlik hem velîlik nurlarıyla nurlanmıştır. Ona “Zinnûreyn / iki nur sahibi” denilmesinin diğer bir sebebi bu da olabilir.

***

Hazreti Ali Efendimiz ise, Muhammedî nurlardan başka İsa Aleyhisselam’ın nebîlik ve velîlik nurlarından nasiplenmiştir.

İsa Aleyhisselam’ın velîlik yönü nebîlik yönünden daha ağır olduğu için, onun nurundan nasibi olan Hazreti Ali Efendimiz’in de velîlik / evliyalık yönü daha yoğun ve daha baskındır.

Hazreti Ali Efendimiz, velîlik tarafı daha ağır basan İsa Aleyhisselam’ın velîlik nurlarından nasipdar olduğundan, Peygamberimiz’in velîlik / evliyâlık makamını temsil etmekte, o ağırlığı taşımakta ve o vazifeyi yerine getirmektedir. Onun içindir ki, üstün derecelere kavuşmuş olan evliyanın çoğu Hazreti Ali’yle irtibatlıdır.

O bakımdan, ehl-i sünnet Hazreti Ebûbekir ve Hazreti Ömer’in daha üstün olduğunda inanç birliği içinde olmasaydı, Hazreti Ali’nin daha üstün olduğu zannedilir ve ona hükmedilebilirdi.

***

Âhırzamanda geleceği vadedilen Hazreti Mehdî de ilim sıfatı ile kemâlat bulacak / olgunlaşacak ve Hazreti İsa ile irtibat ve münasebeti olacaktır. Şöyle denilebilir:

Hazreti İsa’nın bir ayağı mânen Hazreti Ali’nin başı üzerinde, diğer ayağı da Hazreti Mehdî’nin başı üzerindedir.

***

İmam- Rabbânî Hazretleri anlatıyor:

“Bir gün adamın biri, “Hazreti Ali’nin isminin cennetin kapısında yazılı olduğu kitaplarda geçmektedir” dedi. O zaman, Hazreti Ebûbekir ve Hazreti Ömer’in durumunun ne olduğu aklıma geldi. Bu hususta yaptığım teveccüh sonucunda, bu ümmetin cennete girmesinin, bu iki zatın izniyle olacağı bildirildi. Şöyle ki:

Hazreti Ebûbekir (r.a.) cennetin kapısında duracak, insanların cennetine girmesine izin verecek, Hazreti Ömer (r.a.) da onun izin verdiklerinin elinden tutup cennete girdirecektir.”

Hazreti Ebûbekir ve Hazreti Ömer’in, ashab-ı kiram arasında öyle seçkin bir makamı vardır ki, bu ümmet içinde başka hiçbir kimse o makama ulaşamaz.

Hazreti Ebûbekir (r.a.) Resûlüllah Efendimiz’le beraber makamca aynı evde gibidir. Şu kadar var ki, Hazreti Resûlüllah’ın (s.a.v.) makamı üst kat, Hazreti Sıddık’ın (Ebûbekir r.a.) makamı da alt kattır. Hazreti Ömer (r.a.) da Hazreti Ebûbekir’den sonra o beraberliğe ve o şerefe ortaktır.

Hazreti Ebûbekir’in derecesinin, Hazreti Ömer’in derecesinden yüksek olduğu malûm. Buna rağmen Hazreti Ömer’in derecesinin nasıl olduğunu Peygamberimiz’in (s.a.v.) şu hadis-i şerif      inden anlamak mümkün:

“Benden sonra peygamber gelecek olsaydı Ömer olurdu.”

Bu iki mübârek zat, Resûlüllah Efendimiz’le aynı evde kabul edilince, ashab-ı kiramın diğerleri de Peygamberimiz’e yakınlık bakımından aynı mahallede sayılırlar.

Hazreti Ömer’e suikast  yapıldığında, Abdullah b. Ömer (r.a.) “İlmin onda dokuzu öldü” demişti.

Bazıları bunu anlamamış, o zaman Abdullah b. Ömer (r.a.) “Benim bahsettiğim ilim ma’rifetüllah (Allah’ı bilme / anlama) ilmi” demiştir.

Hazreti Âişe radıyallâhü anhâ Vâlidemiz’den rivâyet ediliyor:

Bir gece, başı kucağımda olarak Resûlüllah’la beraberken, Yâ Resûlallah, gökteki yıldızlar kadar iyiliği / sevabı olan bir kimse var mıdır? diye sordum.

“Evet var. Ömer’dir” buyurdu.

Peki Ebûbekir’in iyiliği ne kadardır? Dedim.

“Ömer’in bütün iyilikleri Ebûbekir’in tek bir iyiliği kadardır” buyurdu.”

Hazreti Ebûbekir (r.a.) öyle yüksek bir dereceye mazhardır ki, Hazreti Ömer’in Hazreti Ebûbekir ile arasındaki derece farkı, Hazreti Ebûbekir ile Hazreti Resûlüllah arasındaki derece farkından daha fazladır.

Hayatlarında beraber oldukları gibi, vefatlarında da her ikisi de Hazreti Resûlüllah Efendimiz’le beraber olmuşlardır. Üçünün nurlu kabirleri de aynı yerdedir.

İbni Ömer’in (r.a.) rivâyetine göre, “Resûlüllah (s.a.v.) bir gün, Ebûbekir sağında, Ömer solunda onların ellerinden tutmuş olarak mescide girdi ve “Kıyamet günü de böyle diriltileceğim” buyurdu.” (Tirmizî, 3689)

Demek ki, ikisi de mahşerde de Peygamberimiz’le beraber olacaklardır.

Tâbiîn ve tebei tâbiînin müctehid âlimleri, mânevî keşif nuru, doğru anlayış ve rivâyetlere dayanarak, Hazreti Ebûbekir ve Hazreti Ömer’in ashabın en üstünü olduklarına hükmetmiş ve bu hususta söz, fikir ve kanaat birliği içinde olmuşlardır.

***

Esası sessiz, kalbî zikir olan Nakşibendî yolu, Hazreti Ebûbekir radıyallâhü anhe bağlıdır. Dolayısıyla, Hazreti Ebûbekir (r.a.) ashab-ı kiram içinde nasılsa, Nakşibendî silsilesine mensup mürşidler de diğer Allah dostlarının içinde onun gibidir. Nakşibendî büyüklerinin insanları irşadı da, yine ona göredir.

Âhırzamanda gelecek olan Hazreti Mehdî de Nakşibendî yolu üzerinde olacak ve bu silsileyi o tamamlayacaktır.

Diğer bütün velîler bu yüksek derecenin altındadırlar. Çünkü Hazreti Ebûbekir nübüvvet nurlarına tam tamına sahip olup, diğerlerinin bu üstünlükten payları azdır.

Tasavvufta uzlet yolunu seçip kendilerinde velîlik üstünlüğü fazla olan diğer Allah dostları ise, Peygamberimiz’in velîlik nurundan nasiplenmiş bulunan Hazreti Ali (r.a.) Efendimiz’in mânevî yardım ve desteğiyle yükselirler.

Allah’ın velîlerine yardımda, Hazreti Fâtıma (radıyallâhü anhâ) ile iki oğulları Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin (radıyallâhü anhümâ) de Hazreti Ali Efendimiz’e ortaktırlar.

***

Şu husus da bilinmelidir ki, ashab-ı kiramın istisnasız hepsi de muhterem olup hürmetle anılmalıdır. Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyorlar:

“Muhakkak ki, Allahü Teâlâ beni seçti. Benim için de ashab / arkadaşlar seçti. Onların içinden benim için akraba ve yardımcılar seçti. Kim onlar hakkında benim hakkımı korur, (onları sever ve hürmet ederse) Allah da onu korur. Kim de onlar hakkında (aleyhlerinde bulunarak) beni üzerse Allah da onu üzer.” (El-Câmî li Ahlâkir Râvî, 1391, Hılyetül Evliyâ, 2/11)

“Kim ashabıma söverse, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onun üzerine olsun.” (Taberânî, El-Kebîr, 13588)

“Ümmetimin en şerlileri, ashabım (aleyhinde konuşmak) hususunda cüretkâr olanlardır.” (Zehebî, Mîzânül İtidal, 7/ 342)

***

Tarihte ashab-ı kiram arasında bazı hadiseler olmuştur. Bu konuda herhangi bir tarafı tutarak karşı tarafın aleyhinde konuşmaktan kaçınmak lâzımdır. Çünkü, ehl-i sünnet âlimlerin ifade ettikleri gibi, ashab-ı kiram arasındaki ihtilaflar ictihad farklılığından ileri gelmiş olup, şahsî arzulardan değildir.

Hazreti Ali ile Hazreti Muâviye arasında geçen hadiselerde, haklı olan Hazreti Ali idi. Karşı taraf ise ictihâdî hata içinde olduğu için, onlar da mânen sorumlu değillerdir. Çünkü ictihad hatasında günah yoktur.

Kelam âlimlerinden Sâlim el-Âmidî, “Cemel ve Sıffîn hâdiseleri ictihada dayalı olaylardır” diyor. İctihad hatasında da günah olmak şöyle dursun, sevap vardır.

Şeyh Ebû Şekûr Sülemî, Temhîd isimli eserinde şöyle diyor:

“Ehl-i sünnet vel cemaat âlimleri, Hazreti Muâviye ve onunla beraber olan ashabın hatalı oldukları, fakat bu hatanın ictihad hatası olduğu görüşündedirler.”

Şeyh İbni Hacer, Es-Savâik adlı eserinde, “Hazreti Muâviye’nin Hazreti Ali ile çekişmesinin ictihâdî olduğunu ve ehl-i sünnet itikadının böyle olduğunu” söylemektedir.

İmam Gazâlî, Kadı Ebûbekir ve diğer ehl-i sünnet âlimlerin kitaplarının yazdıkları da hep böyledir.

Dolayısıyla, Hazreti Ali’nin muhaliflerini fâsıklıkla ve sapıklıkla suçlamak aslâ câiz değildir.

***

Şu hususa dikkat çok etmek icap eder:

Kadı Iyaz rahmetüllâhi aleyh Şifâ kitabında, İmam Mâlik Hazretleri’nin şu sözünü nakleder:

“Resûlüllah’ın ashabından her hangi birine, Hazreti Ebûbekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Muâviye veya Amr b. As’a dil uzatan bir kimse, bu sözü onların dalâlet / sapıklık ve küfür üzere olduklarına inanarak söylerse, öldürülür.”

Görüldüğü gibi, İmam Mâlik Hazretleri, Hazreti Muâviye ve Amr b. As (radıyallâhü anhümâ) Hazretleri’ne sövmeyi, Hazreti Ebûbekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman Efendilerimize sövmek gibi kabul etmekte ve bu suçu idamlık suç olarak görmektedir.

Ehl-i sünnet içinde yaşayıp, kendisinin ehl-i sünnet olduğunu söylediği halde, Hazreti Muâviye’nin aleyhinde olan ve onun aleyhinde konuşanların kulakları çınlasın.

Bir kimse bu zatları sapıklık ve küfürle değil de, insanların birbirlerini suçladığı şekilde suçlarsa, o zaman da çok ağır şekilde cezalandırılır.

Seyyid Şerif Cürcânî (rah. a.) şöyle diyor.

“Aşırı râfizîlerin iddia ettikleri gibi, Hazreti Ali ile harbedenler kâfir ve fâsık değillerdir.”  

Evet değillerdir. Hem nasıl olacak ki? Çünkü ashab-ı kiramdan Hazreti Âişe, Hazreti Zübeyr ve Hazreti Talha radıyallâhü anhüm, Hazreti Muâviye daha ortada yokken, 3000 kişinin öldüğü Cemel Hâdisesi’nde Hazreti Ali’nin karşısında idiler.

Bunların hepsi de sahâbî idi. Onun için, kalplerinde bozukluk olanlardan başka hiç kimse onlara dil uzatamaz.

***

Hazreti Muâviye’ye gelince…

Sağlam isnad ve rivâyetlerle gelen hadislerde Peygamberimiz (sa.v.) Hazreti Muâviye için şu şekilde duâ etmiştir:

“Allahım! Ona kitabı ve hesabı öğret. Onu azaptan koru.” (Ahmed b. Hanbel, 4/ 127, no: 17283)

“Allahım! Onu doğru yolu (hidâyeti) gösteren ve doğruya (hidâyete) eren biri eyle.” (Tirmizî, 3442, Ahmed b. Halbel, 4/146, no: 18055)

Biz Müslümanlar Hazreti Resûlüllah’ın (s.a.v.) diğer duaları gibi bu duâsının da kabul edildiğine inanırız.

Hazreti Muâviye’nin aleyhinde olanlar şunu bilmiyorlar mı:

Hazreti Muâviye faaliyetlerinde tek başına değildi. Tahmînen ashab-ı kiramın yarısı onun tarafındaydı. İslamın birçok meseleleri de bize onlar vasıtasıyla ulaşmıştır.

Eğer onlar kâfir ve fâsık iseler, İslam dininin yarısı bize kâfir ve fâsıklar vâsıtasıyla ulaşmış demek olur ki, o zaman bu dinin yarısına güvenilemez…

Onun için, böyle sözleri ancak maksadı dini ortadan kaldırmak olan zındıklar söylerler.

Bu meseleye samimi düşünceyle bakmayanlar, Hazreti Ali-Hazreti Muâviye çekişmesinin, maddî ve dünyevî çıkar ve menfaat düşüncesine bağlı olduğunu söylüyorlarsa da güvenilir âlimlerimiz öyle söylemiyor.

İmam Gazâlî (rah. a) Hazretleri, Hazreti Ali ile Hazreti Muâviye arasındaki anlaşmazlığın hilâfet meselesinden değil, Hazreti Muâviye’nin yakın akrabası olan Hazreti Osman’ın katillerine kısas yapılmasının gecikmesinden kaynaklandığını söylemektedir. İbni Hacer (rah. a.) da ehl-i sünnetin benimsediğinin bu görüş olduğunu kaydetmektedir.

Hanefî âlimlerinin büyüklerinden Şeyh Ebû Şekûr Es-Sâlimî de Hazreti Ali-Hazreti Muâviye arasındaki mücadelenin hilafet yüzünden olduğunu söylemekle beraber, Hazreti Muâviye’nin bunu şu hadis-i şeriften dolayı yaptığını izah eder:

Peygamberimiz (s.a.v.) Hazreti Muâviye’ye, “İnsanların idaresini ele aldığında onlara yumuşak davran.” (Ahmed b. Hanbel, 4/ 101 no. 17057)

Hazreti Muâviye (r.a.) bu hadis-i şeriften kendisinin halife olacağı kanaatına varmıştı.

Gerçi Hazreti Muâviye halifelik düşüncesinde hatalıydı. Çünkü dönem henüz Hazreti Ali’nin halifeliği dönemiydi.

Ama halifelik düşüncesine Peygamberimiz’in sözüyle vardığı için, erken davranma yanlışından dolayı aleyhinde bulunmak da câiz olmaz.

Evet, gerçekten onun nasibinde insanların yönetimini ele almak vardı. Nitekim öyle olmuş, Hazreti Hasan (r.a.) Efendimiz bazı şartlarla hilafeti Hazreti Muâviye’ye teslim etmiştir.

Hazreti Ali İle Hazreti Muâviye arasındaki anlaşmazlık, önce Hazreti Osman’ın katillerine kısas yapılmasının geciktirilmesi ile başlamış, sonra halifelik meselesi devreye girmiştir.

***

Hazreti Ali kim, Hazreti Muâviye kimdir?

Her ikisinin Peygamberimiz’e yakınlığı nedir?

Hazreti Ali (r.a.) Peygamberimiz’in damadı ve amcasının oğludur. Üstünlüğü tartışılmaz.

Hazreti Muâviye, Peygamberimiz’in kayın biraderidir. Onun için, kitaplarımızda ondan “Mü’minlerin dayısı” diye bahsedilir. O, Kur’an âyetlerini yazan iki dâimî vahiy kâtibinden biridir.

Onu vahiy kâtipliğine Cebrâil Aleyhisselam’ın tavsiyesi ile Resûlüllah Efendimiz bizzat kendisi getirmiştir.

Hazreti Muâviye güvenilmez biri olsaydı, Allah kelâmının kayda geçirilme vazifesi hiç ona teslim edilir miydi?

Hâşâ, ya âyetleri yanlış yazsaydı?

Böyle bir şey düşünülemez, zaten böyle bir ihtimal de yoktur.

Bugün Hazreti Muâviye’nin aleyhinde bulunanlar, okudukları âyetlerin, onun yazdığı âyetler olduğunu düşünmezler mi?

Hazreti Ali-Hazreti Muâviye meselesinde biz Müslümanların iki taraf arasına girmememiz gerekir. Bu konudaki tavrımızın nasıl olacağını, Peygamberimiz bildiriyor:

“Ashabım arasındaki kavgadan uzak durun.” (İbni Esir, En-Nihâye: 2/445)

“Ashabım anıldığında dilinizi tutun.” (Taberânî, El-Kebîr, 2/96, no: 1467)

“Ashabım hakkında Allah’tan korkun” (Ahmed b. Hanbel b. Hanbel, 4/ 87, no. 16926)

İmam Şâfiî Hazretleri’nin şu sözü pek meşhurdur:

“Allah bizim ellerimizi onların kanlarına bulaşmaktan korudu, biz de dillerimizi onların aleyhinde konuşmaktan koruyalım.”

Aynı sözü Ömer b. Abdülaziz Hazretleri’nin de söylediği rivâyet edilmektedir.

***

Netice:

Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki, en doğru hareket ashab-ı kiramı sadece hayırla anmak, onların hatalarını konuşmamaktır.

Birçok ehl-i sünnet âlimi Yezid’e bile lânet etme hususunda çekingen davranmışlardır. Çünkü Ebûcehil, Nemrut ve Firavun gibi kâfir olarak öldüğü kesin olarak bilinen kimseler hâriç, hiç kimse hakkında lânet okumak câiz değildir.

Yezid’in kâfir olarak öldüğüne dair de kesin bir bilgi yoktur.

Öbür taraftan, lâneti hak eden bir kimseye bile lânet etmemek günah da değildir.

Esasen kişinin dilini lânete alıştırmaması icap eder.

Kaldı ki, İslamda lânet okumak diye bir ibâdet de yoktur.

***

Zamanımızda, 1400 sene önceki meseleleri tekrar ele alarak, Müslümanların zihinlerini bulandırmak isteyen bazı kimseler var. Ehl-i sünnet içinde bulunan bu kimseler, Peygamberimiz’den sonraki hilâfet meselesini tekrar kurcalamakta, konuşma ve yazılarında da kaynak olarak ehl-i sünnet kaynaklarını değil, şiî / râfizî kaynaklarını esas almaktadırlar.

Ashab-ı kiram arasında geçen hâdiseleri devamlı canlı tutmakta, bunu da ehl-i sünnetin görüşüne uymayan bir üslupla anlatarak Müslümanları adeta şiîleştirmeye çalışmaktadırlar.

Bunun neticesi olarak, ortada fitneler meydana gelmektedir. Biz bu durum karşısında elimizden geldiği kadar üzerimize düşen vazifeyi yapmaya çalışıyoruz. Nitekim bu makâlenin yazılmasının sebebi de budur.

Çünkü Sevgili Peygamberimiz şöyle buyuruyor:

“Fitneler meydana çıktığında bilen bildiğini söylesin. Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti bunu yapmayanların üzerine olsun. Allah (c.c.) böyle kimselerin farz, nâfile hiçbir ibâdetini kabul etmez.”( El Câmi’ li-Ahkâmi’r-Râvî. 2/165. No: 1393)

Not: Bu makâle, İmam-ı Rabbânî (kuddise sirruh) Hazretleri’nin Mektûbâtı’nın birinci cilt, 251. mektubu esas alınarak hazırlanmıştır…

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu