İBN-İ KAYYIM EL CEVZİYYE

  1. İBN-İ KAYYIM EL CEVZİYYE

    Adı, Muhammed bin Ebu Bekir, künyesi Ebu Abdullah, lakabı Şemsüddin’dir. İbn-i Kayyım el Cevziyye ismi ona, Şam’da bulunan Cevziyye Medresesinin kayyımının oğlu olduğu için verilmiştir. 1292 yılında Şam’da doğup, 1350 yılında yine Şam’da vefat etti. Evvelden yüksek ilimlere sahip olması fikirlerinin bozulmasına engel olmadı. İbn-i Teymiyye’nin talebesi idi ve tek rehberi oydu. Bütün eserlerinde onu kaynak göstermiştir. Eserleri; İ’lam’ül Muvakkiin, Zat-ül Mead, Tefsir’ül Fatiha, El Miftah, Bedai-ül Fevaid. Eserlerinde felsefecilere, Hıritiyanlara ve Yahudilere karşı mücadele vermişsede hatalarının büyük olması sebebiyle Ehl-i Sünnet dışına çıkmıştır. Evvelce reddiye yazdığı felsefecilerin etkisinde kalmıştır.

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    İbn-i Kayyım, Bedai-ül Fevaid adlı eserinde öyle der: Allahu Teâla, arş ve kürsi semadadır.” Bu sözüyle hocası İbn Teymiyye’yi taklit etmiş ve Allah’a mekan isnat etmiştir. İbnu’l-Kayyım tarafından kaleme alınmış olan, el-Kasîdetu’n-Nûniyye adıyla maruf 6.000 kadar beyitten oluşan manzum eser, teşbih ve tecsim içeren ifadeleri sebebiyle Takiyyuddîn es-Sübkî’nin tenkidine maruz kalmıştır. es-Seyfu’s-Sakîl fi’r-Redd alâ İbn Zefîl adlı bu tenkit, “Selef Akîdesi” adı altında yayılmaya başlayan akımın tesirini kırmak maksadıyla 1937’de Mısır’da el-Kevserî merhumun kıymetli ta’likleriyle birlikte basılmıştır. O, akîdede, rahatlıkla, “zayıf”, hatta “uydurma” hadisleri delil olarak ileri sürebilmektedir. Ve İbn-i Kayyım El Cevziyye de şeyhi gibi Cehennemin ebedi olmadığını iddia etmiştir. “Cennet nimetleri sonsuz ise de kafirlere Cehennem’de azap sonsuz değildir.” Bu görüşü onlardan evvel, Cehm bin Safvan, onlardan sonra da Mustafa İslamoğlu serdetmişlerdir. Ve başka hiçbir kaynak bu söylediklerini iddia etmemiştir. Hatta bu, daha İbnu’l-Kayyım hayattayken yapılmıştır. Pek çok alim tarafından “müctehid” olduğu söylenen Takiyyüddin es-Sübkî, el-İ’tibâr bi Bekâi’l-Cenneti ve’n-Nâr adlı eserinde Hadi’l-Ervâh’taki hatalı yaklaşımı açık biçimde gözler önüne sermiştir.

    İbn-i Kayyım, Za’dul Mead adlı eserinin önsözünde, gök ile yer arasındaki faziletler bahsinde: “Göğün Allah’a yakın olmasından başka bir fazileti yok ise de, bu ona kâfidir.” diyor.

    Aynı mesele için bir başka eserinde: “Göğün yerden faziletçe üstün tutulmasının sebebi, orada Allahu Teâla’nın bulunması, Arş’ı ve Kürsî’sinin orada olmasıdır. Bu göğün yerden daha faziletli olmasına kâfidir.”1

    Şeyhini ve kendisini bir çok alim tenkit etmiş ve reddiyeler kaleme almıştır. İmam Zehebî, “el-Mu’cemu’l-Muhtass”ta İbn-i Kayyim hakkında şöyle demektedir: “Hadis ve bir takım Hadis ricâli ilmiyle meşgul oldu. Fıkıhla da meşgul olur ve takririni iyi yapardı. Nahivle meşgul olur, onu öğretirdi. İki asılda da meşgul olurdu. Halîl (İbrahim) Aleyhisselâm’ın kabrini ziyaret etmek için yolculuk yapmaya karşı olan inkarı yüzünden bir müddet hapsedildi. Sonra ilimle meşgul olmak için meclisin baş köşesine oturdu ve ilmi yaydı. Lâkin O, görüşünü beğenen, her meselede çok cüretli olan biridir.”

    İbn-i Hacer, ed-Dürerü’l-Kâmine’de şöyle demektedir: “O’na, İbn-i Teymiyye sevgisi gâlip geldi. O kadar ki, O’nun sözlerinin hiç birinden dışarı çıkmaz, hatta bunların tamamında ona yardımcı olurdu. İbn-i Teymiyye’nin kitablarını tehzîb eden (ayıklayan) ve ilmini yayan O’dur. Zelîl hâle düşürüldükten, kuru hurma dalı ile ona vurularak deve üzerinde dolandırıldıktan sonra İbn-i Teymiyye ile beraber tutuklandı. İbn-i Teymiyye ölünce tutukluluktan kurtarıldı. İbn-i Teymiyye’nin fetvâları sebebiyle bir başka defa da imtihan geçirdi. Asrın(ın) âlimleri aleyhinde konuşur, onlar da onun aleyhinde konuşurdu.”

    İmâm Kevserî olarak şöyle diyor: “İbn-i Kayyim yaşarken de öldükten sonra da, Şeyhini bütün şâz/doğru olana muhâlif görüşlerinde ta’kib ediyor, ona uyuyor, onu hak ve batılda kör bir taklîd ile taklîd ediyordu. Her ne kadar kendini (iddialarına) delil getiriyor gibi gösterse de, bu “yapmacık deliller ileri sürme”si, Şeyhinin dediklerini, şazlarını tekrarlamaktan başka bir şey değildi. Bütün işi, karıştırmak, hile yapmak ve şu sapık düşünceleri müdâfâadan ibaretti. O kadar ki, ömrünü şeyhinin yalnız kaldığı düşünceler etrafında gürültü çıkarmakla tüketti… Her ne kadar mantıkçı ve felsefecilerin görüşlerini bol bol aktarsa da, aklî ilimlerden nasibi yoktu. Düşüşünün ve çelişkisinin nerelere vardığı, “Şifâu’l-Alîl”ini ve “Nûniyye”sini okuyana açıkça gözükecektir. “Hâlik” (en ağır şekilde cerh edilmiş râviler için kullanılan bir tabirdir. Böyle râvilerin rivayetleri hiçbir surette alınmaz) ravileri methetmesi de, ricâl ilminin olmadığının delillerindendir. Ne Hüseynî, ne İbn-i Fehd ve ne de Süyûtî “Tabakatü’l-Huffâz”a yazdıkları Zeyl’ler’de O’nu “(hadis) hafızlar(ı)” arasında saymadılar. “Zâdü’l-Meâd” ve başka kitaplarındaki, okuyanların hoşuna giden “hadisle alakalı bahisler”, yanında bulunan, hadis âlimlerine âit kıymetli eserlerden araklamadır, kesilip alınmadır. Kutbuddîn el-Halebî’nin “El-Mevridü’l-Henî Siyerü Abdi’l-Ğenî”si ve benzeri eserleri gibi. İbn-i Hazm’ın “el-Muhallâ”sı ve “el-İhkâm”ı, İbn-i Abdi’l-Berr’in “et-Temhîd”i olmasaydı, “İ’lamü’l-Muvakkıîn”deki tafralara ve muğalâtalara imkân bulamazdı. Şeyhi ile beraber nice defa tevbeye çağrıldı ve tazir gördü.”