Elbânî

elbani

  1. NÂSIRUDDÎN EL-ELBÂNÎ
    Nâsıruddîn el-Elbânî, günümüz Vehhabî ve Selefîleri arasında en önde gelen reformcudur. Meslek olarak saat tamircisidir. Kendi kendîni eğiterek (sadece kitap okuyarak) hadîs âlimi olmak iddiasında olan bir kişidir. İslâmî ilimlerden herhangi birinde bir hocası (ve icâzeti) yoktur. Kur’ân’ı Kerim’i veya herhangi bir hadîs, fıkıh, akaid, üsûl veya imlâ kitabını ezberlemediğini itiraf etmiştir. Büyük ehl-i sünnet âlimlerine hücum ederek ve fıkıh ilmini aşağılayarak meşhur olmuştur. Bilhassa, bir Hanefi fıkıhçısı olan babasının mezhebine karşı kötü niyet sergilemiştir.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Allahü Teâlâ’nın dostlarına ve tasavvuf ehline karşı aşırı saygısızdır. Önce Suriye’den, sonra Suudi Arabistan’dan çıkarılmış; 1999’da ölene kadar Amman-Ürdün’de ev hapsi altında yaşamıştır. (Dr. Cibril Fuad Haddad)Not: Köşeli parantez içindeki notlar mütercim tarafından eklenmiştir.Elbânî’nin, hadîs ilmi yönünden değerlendirmesi: Elbâni Tevessül ve şefaate delil olan Ebû’l-Cevzâ hadîsini inkâr ederken Hadîsin ravilerinden Saîd b. Zeyd’i (v. 167/783) zayıf ve makbul olmayan birisi olarak tanıtmıştır. Halbuki bu zâtın sika, sadûk, hâfız gibi (hadîs ilminde güvenilirlik ve dürüstlük ifade eden) farklı lafızlarla güvenilir olduğunu söyleyenler şunlardır:
    İbn Maîn, İbn Sa’d, Buhârî, Iclî, Ebû Ca’fer ed-Dârimî, Ahmed b. Hanbel ve İbn Hıbbân.

    Elbânî’ni, Saîd b. Zeyd’i zayıf bulup bu sebeple hadîsini kabul etmezken aynı Sâid b. Zeyd’in bulunduğu başka bir hadîs için şu değerlendirmeyi yaptığını da görmekteyiz: “Hadîsin isnadı hasendir. Râvîlerin hepsi de sikadır (Son derece güvenilirdir). Saîd b. Zeyd hakkında söz söylenmiştir ama bu, onun hadîsini hasen derecesinden aşağı düşürmez.

    Kabul edilmelidir ki bu tutum, biraz da taassup ve peşin hükümden kaynaklanmaktadır. O, kendi meşrebine, zihin ve fikir dünyasına aykırı bulduğu rivâyetleri özellikle sened bakımından bir şekilde çürütmeye çalışırken, sahip olduğu zihniyetle mutabakat arz eden rivâyetleri ise bazen -senedinde bir başka yerde zayıf olduğunu söyleyerek tenkit ettiği (Saîd b. Zeyd örneğinde olduğu gibi) râvî olsa bile- kabul edebilmektedir. Böylelikle Elbânî, kendisiyle çelişmektedir. Şüphesiz bu, ilmî zihniyet ve akademik nezaketle bağdaşmayan bir tutumdur. (Prof. Dr. Zekeriya GÜLER, Vesîle Ve Tevessül Hadîslerinin Kaynak Değeri, İlam Araştırma Dergisi, c. II, sy. 1)

    Elbâni’nin bazı görüşleri şöyledir:

    1. Elbânî el-Tevessül isimli kitapçıkta, Mu’tezile’yi taklit ederek Peygamberimiz (s.a.v.)’in veya evliyâdan birisinin şefaatini istemeyi ve vesile kılmayı İslâm’daki haramlardan biri olarak ilan etmekte ve şirke denk olduğunu söylemektedir. Elbâni’nin arkadaşları Abdulaziz Bin Baz ve Kahtani (bkz. el-Vela ve el-Bera) gibi kimseler de bu iddiadadırlar.

    Müslümanların çoğunluğuna müşrik damgası vuran bu kimselere verilecek cevap nedir?

    Peygamber (s.a.v.)’in şefaati; Kur’ân, Sünnet ve İcmâ ile sâbit bir husustur. Kur’ân’dan deliller daha önce izah edilmişti.

    İmâm Buhârî’nin İbn-i Ömer (r.a.)’den rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîf şöyledir: “Kıyâmet Günü güneş öylesine yaklaşacaktır ki, akan terler kulakların ortasına kadar erişecektir. Böyleyken (insanlar) Âdem Âleyhisselâm’dan yardım isterler (istigâse), sonra Mûsa Âleyhisselâm’dan ve sonra Hz. Muhammed (s.a.v.)’den. Hz. Muhammed (s.a.v.), onlar için şefaat edecektir (fe yeşfe’u)… Ve o gün Allahü Teâlâ, O’nu yüce bir makama çıkaracaktır, böylece ayakta duran herkes (kâfirler dahil) O’nu öveceklerdir.”

    Enes (r.a.)’den rivayetle Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Her peygamberin Allahü Teâlâ’dan bir dileği vardı veya her peygamberin (makbul) bir duâsı vardı. Onu ümmeti için yaptı. Ben ise duâmı kıyâmet gününde ümmetime şefaate tahsis ve tehir ettim.”

    Âvf İbn Mâlik el-Eşcaî (r.a.)’den rivâyete göre Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:“Az önce Rabbimin beni ne ile muhayyer kıldığını (hangi konuda serbest bıraktığını) size haber vereyim mi?” buyurdu. Biz:

    “Evet, Yâ Resûlullah!” dedik. Bunun üzerine Resûl-ü Ekrem (s.a.v.): “Rabbim beni, ümmetimin üçte ikisini hesapsız ve azâbsız cennete koymakla şefaat arasında muhayyer kıldı.” buyurdu. Biz:

    “Yâ Resûlullah, siz neyi seçtiniz?” dedik,

    Resûl-i Ekrem: “Ben şefaati seçtim.” buyurdu. Biz hepimiz bir ağızdan: “Yâ Resûlullah, bizi şefaat edeceklerinden kıl.” dedik. Resûl-ü Ekrem (s.a.v.):“Benim şefaatim, Müslüman olan herkesedir.” buyurdu.

    İmâm Sübkî de Şifâüs-sikâm adlı kitabında diyor ki: Şefâat hakkındaki hadîsler çoktur. Onların toplamı, tevâtür derecesine ulaşmaktadır.

    2. Başta Peygamber (s.a.v.) ile ve salihlerle tevessül (aracı kılmak) konusunun Kur’an ve Sünnet’ten delîlleri nelerdir?

    Mâide Sûresi’nin, “Allah (c.c.)’a yaklaşmak için vesile arayın.” mealindeki 35. âyet-i kerîmesinde, Allahü Teâlâ’nın yaratması için, vesileye (sebeplere) yapışmak emredilmektedir.

    Hz. Meryem de: “Yâ Rabbi! Bana hiçbir insan dokunmadığı hâlde çocuğum nasıl olur?” deyince, Cebrail (aleyhisselam): “Allah (c.c.)’ı Azim’uş-şan dilediğine böyle halk eder (yaratır). Bir şeyin olmasını istediği vakit: Ol, der. Hemen olur ve senin oğluna kitap, hikmet, Tevrat ve incil’i öğretir ve oğlunu İsrail oğullarına peygamber olarak gönderir.” dedi. Îsâ (aleyhis-selam) da: “Ben size Rabbinizden mucizat ile geldim. Ben size çamuru, kuş şeklinde yaparım ve ona üfürürüm. O da bi iznillah (Allah (c.c.)’ın izniyle) kuş olur, uçar. Anadan doğma körlerin gözlerini açar ve ebrasları (vücudunda beyaz lekeler çıkan hastaları) bu illetten kurtarırım. Ve Allah (c.c.)’ın izniyle ölüleri diriltirim. Yediğiniz ve evlerde sakladığınız şeyleri size haber veririm. Eğer îmân ederseniz, bunlar sizin için birer mûcizedir. Benden evvel nazil olan Tevrat’ı tasdik ve Tevrat’ta size haram olanlardan bir kısmının helal olduğunu beyan eder olduğum hâlde Allah (c.c.) tarafından apaçık âyetler ile size geldim. Allah (c.c.)’ı Azim’uş-şan’dan korkunuz ve bana itaat ediniz. Şüphesiz Allah (c.c.)’ı Azim’uş-şan, benim ve sizin Rabbinizdir. Ona itaat ve ibadet ediniz. Doğru yol budur.” dedi.

    Yine bu âyet-i kerîmede Hz. Îsâ (a.s.)’nın “Ben size çamuru kuş şeklinde yaparım ve ona üfürürüm. Anadan doğma körlerin gözlerini açar ve ebrasları (vücudunda beyaz lekeler çıkan hastaları) bu illetten kurtarırım. Ve Allah (c.c.)’ın izniyle ölüleri diriltirim.” diye ifade etmesi; vesilenin en bariz örneklerindendir. Öldüren ve dirilten ancak Allahü Teâlâ olmasına rağmen, Allahü Teâlâ diriltir demiyor. “Allah (c.c.)ın izniyle ben diriltirim.” demek suretiyle, bu olaya vesile olduğu, açık bir şekilde âyet-i kerîmede ifade edilmektedir.

    Sünnetten delil:

    Osman bin Huneyf (r.a)’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Peygamberimiz (s.a. v.)’in yanına gözleri görmeyen bir adam gelip; “Yâ Resûlullah gözlerimin açılması için bana duâ et.” deyince, Peygamberimiz (s.a.v.); “İstersen senin için duâ edeyim, istersen sabret, ahiretin için daha hayırlıdır.” buyurdular. Adamın “duâ et demesi” üzerine Peygamberimiz (s.a.v.); “Güzelce abdest al ve iki rek’at namâz kıldıktan sonra bu duâ ile duâ et.” diye emretmiştir.

    “Ey Allah (c.c.)’ım, sana (bütün masivalardan kesilip) rahmet peygamberi olan Peygamberimiz Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem ile yönelerek Sen’den istiyorum. Yâ Muhammed (s.a.v.), sana yöneldim ihtiyacımın giderilmesi için Sen’i vesile ederek Rabbime yöneldim. Allah’ım, O’nu bana şefaatçı kıl.”

    Osman bin Huneyf (r.a.) diyor ki: “Allah (c.c.)’a yemin ederim ki biz daha Resûlullah (s.a.v.)’ın huzurundan ayrılmıştık ki adam geri döndü, sanki gözleri hiç kör olmamıştı.”

    Osman bin Huneyf Radıyallahu Anh, sevgili Peygamber (s.a.v.) Efendimizin vefatından sonra müşkül ve sıkıntılı zamanlarda bu duâ ile sahâbe-i kirâmın Resûlullah (s.a.v.)’ı vesile ederek müşküllerinin hâllolduğunu rivâyet etmiştir. Hadîs-i şerifte görüldüğü gibi Nebi (s.a.v.)’in duası ile değil zâtı vesile kılınmıştır. (İlginçtir ki bu hadîsi rivâyet edenlerden Tâberâni Hazretleri, kitabında hiçbir hadîsin sıhhati hakkında özel bir beyanda bulunmadığı hâlde bu hadîs için sahîh-hasendir buyurarak bu hadîsi, tâbiri câizse, bu konuyu ileride inkâr edeceklere kerâmeten minallah cevap vermiştir.)

    3. Elbani’nin, ‘’Tevessül Peygamber zamanında ve huzurunda olur’’ sözüne verilecek cevap nedir?

    Bu mesnedsiz (delilsiz) bir sözdür. Çünkü Osman b. Huneyf hadîsinde geçen âmâ adam Efendimiz (s.a.v.)’in huzurunda olmadan O (s.a.v.) ile tevessül etmiştir. Yani bu sorunun cevabı hadîsin metnidir! Osman b. Huneyf şöyle demiştir ‘’Vallâhi biz daha dağılmadan ve meclis uzamadan, (âmâ olan) adam sanki hiç hasta olmamış gibi çıka geldi. ’’ Buradan anlaşılıyor ki Efendimiz (s.a.v.)’in huzurunda iken tevessül etmedi. Sorunu ikinci cevabı da şöyledir: Allâhu Te’âlâ bize ve sahabesine,Efendimiz (s.a.v.)’in yüzüne karşı ‘’Yâ Muhammed (s.a.v.)! ‘’ dememizi Nûr sûresi 63. âyette yasaklamıştır: ‘’O Peygamberi çağırmayı aranızda bir kısmınızın diğer bir kısmını çağırması gibi kılmayın !’’ Mânâsı: Yani yüzüne karşı ona ‘’Ey Muhammed (s.a.v.)’’ sözüyle hitap etmeyin. Bilakis ‘’ Ey Allâh’ın Nebisi, Ey Allâh’ın Rasûlu’’ deyin. Dolayısıyla burada âmâ ‘’Ey Allâh! Senden istiyorum ve sana Peygamberin, Rahmet Peygamberi ile yöneliyorum. Yâ Muhammed (s.a.v.)!’’ dediğine göre Efendimiz (s.a.v.)’in huzurunda değildi.

    (Hakk Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, Misvak Neşriyat, 2014, İst.)

  2. ELBANİ HAKKINDA KISA BİR REHBER – Dr. Cibril Fuad Haddad
    Nâsıruddîn el-Albânî günümüz Vehhabî ve ‘Selefîleri’ arasında en önde gelen bir bid’atçı ve reformcudur. Meslek olarak saat tamircisidir. Kendi kendisini eğiterek (sadece kitap okuyarak) hadîs âlimi olmak iddiasında olan bir kişidir.

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    İslâmî ilimlerden herhangi birinde bir hocası [ve icazeti] yoktur. Kur’an-ı kerimi veya herhangi bir hadîs, fıkıh, akaid, üsûl veya imlâ kitabını ezberlemediğini itiraf etmiştir. Büyük Ehl-i sünnet âlimlerine hücum ederek ve fıkıh ilmini aşağılayarak meşhur olmuştur. Bilhassa, bir Hanefi fıkıhçısı olan babasının mezhebine karşı kötü niyet sergilemiştir. Allahü teâlânın dostlarına ve tasavvuf ehline karşı aşırı saygısızdır. Önce Suriye’den, sonra Suudi Arabistan’dan çıkarılmış, 1999’da ölene kadar Amman-Ürdün’de ev hapsi altında yaşamıştır. Bid’atçıların, kendilerine has yeni yollar tutan reformcuların ve “Selefî” ve Vehhabî sempatizanlarının kıblesi olmaya devam etmektedir. Kitap tüccarlarının ve birçok eğitimsiz Müslümanın tercih ettiği bir yazardır. Çağımız Sünnî âlimlerinin ekserisi onun sapıklıkları hakkında ikazlarda bulunmuş ve birçokları onu reddeden makaleler veya kitaplar yazmışlardır. Bunlardan bazıları şunlardır:1 – Hindistanlı hadîs âlimi Habiburrahman el-A’zami: 4 ciltlik “el-Albânî Şudhudhuhu ve Ahtâ’uh” (Albânî’nin Sapmaları ve Hataları).

    2 – Suriyeli âlim Muhammed Sa’id Ramazan el-Buti iki klasik eser yazmıştır: “El lâ mezhebiyye ehtaru bid’atin…” (Bir Mezhebe Tâbi’’ Olmamak Şerî’atı Tehdid Eden En Büyük Tehlikedir) ve “Es Selefiyye Merhalatun Zemaniyyetun Mübareke lâ Mezhebun İslâmi” (Selefin Yolu Mübarek ve Tarihî Bir Çığırdı, İslâmî Bir Mezheb Değildi).

    3 – Faslı hadîs âlimi Abdullah ibni Muhammed ibni Sıddîk el-Gummari: “Irğam el mubtedi’ el ğabi bi cevazit tevessul bin Nebî fir Redd ‘alel Albânî el vabi” (Muzır el-Albânî’ye Reddiye: Akılsız Bid’atçının Peygamber aleyhisselâm ile Tevessülün Cevâzına Mecbur Edilmesi), “El kavlul mukni’ fir redd ‘alel Albânî’l mubtadi’” (Bid’atçı el-Albânî’nin Reddi için İkna Edici İzah) , “Itkan es-sun’a fiy tahkik ma’nal bid’a” (Bid’atın Ma’nâsının Tahkiki için Hassas Çalışma).

    4 – Faslı hadîs âlimi Abdulaziz ibni Muhammed ibni Sıddîk el-Gummari: “Beyan neks-el nekîs el mu’tadi” (İsyancının İhanetinin Teşhiri).

    5 – Suriyeli hadîs âlimi Abdu’l-Fettah Ebû Gudde: “Redd ‘alel ebatil vel iftiraât nasir el-Albânî ve sahibihi sabikan Zuheyr el-Şeviş ve mu’azirihima” (el-Albânî’nin ve eski arkadaşı Zuheyr el-Şeviş’in ve Destekçilerinin Yalanlarının ve Uydurmalarının Reddi).

    6 – Mısırlı hadîs âlimi Muhammed Avvame: “Âdâb el-İhtilâf” (Görüş Farklılıklarını Uygun Şekilde İfade Etme Adabı).

    7 – Mısırlı hadîs Âlimi Mahmud Sa’id Memduh: “Vusul et-Tahani bi isbat Sunniyet-üs subha ve-r redd ‘alel Albânî” (el-Albânî’ye Reddiye: Tesbihin Bir Sünnet Oluşunun Teyidi ve Karşılıklı Faydanın Varışı), Tenbih-ül Muslim ila ta’addi-l Albânî ‘ala Sahihi Muslim” (el-Albânî’nin Sahih-i Müslim’e Saldırısı Hakkında Müslümana İkaz).

    8 – Suudi hadîs âlimi İsma’il ibni Muhammed el-Ensâr: “Te’akkubat ‘ala “silsilet-ul Ehadîs ed-da’îfe vel mevdu’e” lil Albânî” (el-Albânî’nin Zayıf ve Mevdu Hadîsler Hakkındaki Kitabının Tenkidi), “Tashih Salat-ut Teravih ‘işrîne rek’aten ve-r redd ‘alel Albânî fi tad’îfih” (Teravih Namazının Yirmi Rekat Oluşunun Doğruluğunun Tesbiti ve el-Albânî’nin Bunu Zayıflatmasının Reddi), “İbahat et-tahalli biz’zeheb el muhallak linnisa verredd ‘alel Albânî fi tahrîmih” (Kadınların Altın Takıları Kullanmasının Cevâzı ve el-Albânî’nin Bunu Yasaklamasının Reddi).

    9 – Suriyeli âlim Bedreddin Hasan Diab: “Envar el mesabîh ‘ala zulumat el-Albânî fi salat-et teravih” (el-Albânî’nin Teravih Namazı Üzerindeki Karanlığının Aydınlatılması).

    10 – Dubai’ın Diyanet İşleri Reisi ‘İsa ibni Abdullah ibni Mani’ el-Himyâri: “El i’lam bi istihbab şedd er-rihâl li Ziyareti Kabri Hayr-il Enâm” (Mahlukatın En Hayırlısının Kabrini Ziyaret için Seyahatin Tavsiyesi Hakkında Bildirim), “El bid’a el hasene aslun min usul-it teşri’” (Bid’at-ı Hasene İslâm Hukukunun Kaynaklarındandır).

    11 – Birleşik Arap Emirlikleri’nin Diyanet İşleri Bakanı Şeyh Muhammed ibni Ahmed el-Hazreci’nin makalesi: ” el-Albânî: tetarrufâtuh” (el-Albânî’nin Aşırılıkları).

    12 –Suriyeli âlim Firas Muhammed Velid Veys’in neşre hazırladığı İbni Mulakkin’e ait Sünniyyatü’l-Cumu’atü’l-Kabliyye’deki bir yazısı (Cuma Namazından Önce Kılınması Gereken Sünnet Namazlar).

    13. Suriyeli âlim Semir İslâmbulî: el-Ahad, el-İcmâ’, en-Nesh.

    14. Ürdünlü âlim Es’ad Selim Tayyim: Beyanu Evhâmi’l-Albânî fî Tahkikihi li Kitâb Fazlu’s-Salâti ‘ale’n-Nebî sallallahu aleyhi ve sellem (el-Albânî’nin Fazlu’s-Salâti ‘ale’n-Nebî Kitabını Neşrederken Yaptığı Hataların Teşhiri).

    15 – Ürdünlü âlim Hasan Ali es-Sakkaf:

    1. Tanâkuzâtü’l-Albânî el-Vâdihati fî ma Vaka’a fî Tashîhi’l-Ahadîsi ve Tad’îfiha min Ahta’in ve Galtatin, iki cilt (Albânî’nin Hadîsleri Sahih veya Zayıf İlan Ederken Yaptığı Hatalarda ve Gaflarda Mevcut Açık Çelişkileri),

    2. İhticâcu’l-Ha’ibi bi ‘İbârâti men İdde’a el-İcmâ’a fe Hüve Kâzibun (Beceriksizin “İcma Vardır Diyen Yalancıdır!” İfadesine Sığınışı),

    3. el-Kavlü’z-Zabtu fî Siyami Yevmi’s-Sebt (Cumartesi Günleri Oruç Tutmak Hakkındaki Sağlam İzahat),

    4. el-Lecifu’d-Du’af li’l-Mutala’ib bi Ahkami’l-İ’tikaf (İ’tikafın Hükümleriyle Oynayan Kişiye Öldürücü Darbe),

    5. Sahih Sıfat Salat en-Nebî sallallahu aleyhi ve sellem (Peygamberimizin Namazının Doğru Tarifi),

    6. İ’lamu’l-Ha’id bi Tahrimi’l-Kur’ani ‘ale’l-Cünübi ve’l-Ha’idi (Hayzlıya ve Cünübe Kur’an-ı Kerimin [tutmanın ve okumanın] Yasaklığı Konusuna Burnunu Sokan İşgüzar Kişinin Değerinin Takdiri),

    7. Telkihu’l-Fuhumi’l-‘Aliyeti (Yüksek Anlayışın Sık Tekrarla Öğretilmesi),

    8. Sahihu Şerhi’l-‘Akideti’t-Tahâviyye (İmam Tahâvî’nin Akidesinin Doğru İzahatı).

    Albânî’nin bid’atları arasında şunlar vardır:

    1. Adabuz Zifaf [Evlenme Adabı] kitabında kadınların altın yüzük, bilezik, zincir vs. giymesini yasaklamaktadır; bu ulemânın icmâ’ına aykırıdır. [Mütercimin notu: Albânî’nin bahis konusu kitabının tercümesindeki yazı şöyledir: “Bazı erkekler nişan yüzüğü adı altında parmaklarına altın yüzük takarlar. Bu âdet bize Hıristiyanlardan geldiği için evvela onlara benzemek olur. Sonra da İslâm prensiplerine göre, altın takmak erkeklere zaten haramdır. İleriki sayfalarda zikrettiğimiz, altını kadınlara bile yasak eden nasslara muhalefet etmektir.” (N. Albânî, Hadîs-i Şeriflere Göre Evlenme Adabı, Arslan Yayınları, s. 64) Bu kitabın mütercimi Ali Arslan, bir not ilave etmiş: “Bu fetva, dört mezhebe muhaliftir. Dört mezhebe göre de altın kadınlara helaldir, bilinsin.” (s.66)]

    2. Ticaretten kazanılan paranın % 2,5’lik zekâta tâbi’ olmadığını iddia etmektedir. [Halbuki] Ticaret Müslümanların arasında parayı deveran ettiren en temel faaliyettir.

    3- Cumartesi günleri oruç tutmayı mutlak olarak yasaklamaktadır.

    4- Üç Mescid dışındaki herhangi bir mescidde i`tikaf yapmayı yasaklamaktadır.

    5. Ramazan ayında, şerî’atın tarif ettiği akşam vaktinden önce ve hakiki imsaktan sonra yiyip içmenin câiz olduğunu iddia etmektedir.

    6. Hanefî fıkhını [bugünkü] İncil’e benzetiyor. (Bkz. Münzirî’nin Sahih-i Müslim Muhtasarı’na yaptığı yorum, 3. Baskı, Beyrut: el-Mekteb el-İslâmî, 1977, s.548). Bu ifade sonraki baskılardan çıkarılmıştır.

    7- İnsanları, selef imamları (mesela, dört mezheb imamı) yerine kendisini taklid etmeye davet etmektedir. Takipçileri Albânî’nin görüşlerine uymayan hadîs-i şerifleri geçersiz kılmaya çalışmaktadırlar.

    8- Kasden terk edilen namazların kazâ edilmesini yasaklamaktadır.

    9. Hayızlı kadının ve cünübün Kur’an-ı kerîmi okumasının, tutmasının ve taşımasının câiz olduğunu iddia etmektedir.

    10. Peygamberimizin (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) kabrinin mescid içinde bulunmaya devam etmesinin Medîne’de mevcut bid’atlardan biri olduğunu tekrar tekrar iddia etmektedir.

    11. Peygamberimizin (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) kabrini ziyaret etmek veya O’ndan şefaat istemek maksadıyla seyahat edenin yanıltılmış bir bid’atçı olduğunu iddia etmektedir.

    12. Allahü teâlâyı hatırlamak için elinde tesbih taşıyanın yanlış yapığını ve bid’atçı olduğunu iddia etmektedir.

    13. Allahü teâlâ için Arş’ın üzerinde bir mekân uydurmuş ve buna el-mekân el-ademî (mevcut olmayan mekân) adını vermiştir.

    14. Tamamü’l-minne isimli kitabında istimnânın [masturbasyonun] orucu bozmadığını iddia etmektedir.

    15. Sahih-i Müslim ve Sahih-i Buhârî’nin “düzeltilmiş” baskılarını neşretmiş ve “muhtasar” [kısaltılmış] ismini vererek hileli bir yol izlemiştir. Böylece bu temel ve mühim kitabların bütünlüğünü [bozulmamış hallerini] ihlâl etmiştir.

    16. Dört Sünen’in, İmam Buhârî’nin Edeb-ül Müfred’inin, Münzirî’nin Tergib ve Terhib’inin ve Süyûti’nin Cami’üs – Sağir’inin değişik bir şablonla yeni baskılarını neşretmiş ve bunların her birini “Sahih” ve “Zayıf” adını verdiği iki kısma ayırarak bu temel kaynakların bütünlüğünü [bozulmamışlığını] ihlâl ve tahrif etmiştir.

    17. Diyor ki: “İlâhî sıfatları te’vil edenlerin bir çoğu zındık değillerdir, ama zındıkların söylediğini söylemektedirler.” Yine diyor ki: “Te’vil ile ta’til aynı şeydir.” (Fetâvâ (s. 522-523) ve Muhtasar el-Uluv (s. 23 vd.)).

    18. Kasas/88’deki “O’nun vechinden [zatından] başka her şey yokluğa mahkumdur” meâlindeki âyette geçen “vech” kelimesini hâkimiyet ve mülk olarak açıkladığı için Buhârî’nin kâfir olduğunu imâ etmektedir. İmam Buhârî Sahih’inin Tefsir Kitabı kısmında der ki: “Vechi hariç, mülkü hariç ma’nâsındadır. Şöyle de söylenmiştir: Sadece O’nun vechi için yapılanlar hariç…” [Mütercimin notu: Kurtubî Tefsiri’nde diyor ki: “Ebû’l-Aliye ve Süfyan da şöyle demişlerdir: Kendisi ile yalnızca O’nun Vechi dilenen şeyler… (kalıcıdır) demektir. Yani sadece O’na yakınlaşmak maksadı ile yapılan ameller kalıcıdır.”] Buna karşı Albânî şu lafı ağzından kaçırmaktadır: “Hiç bir gerçek mü’min böyle bir şey demez” ve “el-Buhârî’nin böyle söylemediğini düşünmeliyiz.” (Fetâvâ s. 523)

    19. Albânî el-Tevessül isimli kitapçıkda Mu’tezileyi taklid ederek, Peygamberimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) veya Evliyadan biri vasıtası ile tevessül, istigase ve teşeffü’yü İslâm’daki haramlardan biri olarak ilan etmekde ve şirke denk olduğunu söylemektedir. Arkadaşları İbni Baz ve el-Kahtani (bkz. el-Vela ve el-Bera) gibi taklidçileri ve başkaları da böyle iddia ediyorlar. Bunlar böylece çok sayıdaki sağlam ve açık rivâyeti inkar etmiş oluyorlar. Meselâ, İmam Buhârî’nin İbni Ömer’den (radıyallahü anh) rivâyet ettiği şu hadîs-i şerif böyledir: “Kıyamet Günü güneş öylesine yaklaşacaktır ki, akan terler kulakların ortasına kadar erişecektir. Böyleyken Adem aleyhisselâmdan yardım isterler (istigasu), sonra Musa aleyhisselâmdan, ve sonra Muhammed aleyhisselâmdan. Muhammed aleyhisselâm onlar için şefaat edecektir (fe yeşfe’u)… ve o gün Allahü teâlâ O’nu yüce bir makama çıkaracaktır, böylece ayakta duran herkes (kâfirler dahil) O’nu öveceklerdir (yehmeduhu ehlu el-cem’i küllühüm).”

    20 – Ölüm meleğinin isminin Azrâîl olduğunu inkâr etmekte ve bu ismin İsrailiyattan başka kaynağı olmadığını söylemektedir. Halbuki, Kâdî İyâd rahimehullah Şifâ-i Şerîf’de bu konuda icmâ’-ı ümmet olduğunu bildirmektedir.

    21 – Diğer Vehhabîler ve “Selefî” bid’atçılar gibi Albânî de Eş’arîlerin, Mâtürîdîlerin ve tasavvufçuların Ehl-i sünnet dışı ve hatta İslâm dışı olduğunu iddia etmektedir. Halbuki Allahü teâlâ ve Peygamberi (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) bunları övmüştür! “Allah onun yerine öyle bir kavim getirecek ki, Allah onları sever; onlar da Allah’ı severler…” (5:54) meâlindeki âyet-i kerîme indikten sonra, Peygamberimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) Ebû Musa el-Eş’arî’ye işaret etti ve dedi ki: “Onlar bu zatın kavmidir.” (İyad’dan rivâyet eden İbni Ebi Şeybe ve el-Hâkim bunun Müslim’in kıstasına göre sahih olduğunu söylemişlerdir. Ayrıca el-Heysemî’nin sahih olduğunu bildirdiği bir isnadla el-Taberânî tarafından rivâyet edilmiştir.) el-Kuşeyrî, İbni Asakir, el-Beyhakî, İbni Sübkî ve başkaları dedi ki: Ebû Hasen el-Eş’arî’nin takipçileri –yani Eş’arîler, ki ekserisi tasavvuf ehlidir- Ebû Musa’nın kavmine dahildir çünkü, bir Peygamberin kavminden bahsedilen her yerde kasdedilen o Peygambere tâbi’ olanlardır. [Mütercimin notu: Ehl-i sünnet i’tikâdındaki iki mezheb imâmından biri olan Ebû Hasen el-Eş’arî (Ali bin İsmâil) hazretleri Eş’arî kavmindendir. Şeceresi şöyledir: Ali bin İsmâil bin İshâk bin Sâlim bin İsmâil bin Abdullah bin Mûsâ bin Bilâl bin Ebî Bürde bin Ebû Musel-Eş’arî. Ayrıca bkz. Kurtubî Tefsiri, Mâide/54.]

    Mâtürîdîlere gelince, Hâkim, Zehebî, Süyûtî ve Heysemî’ye göre Bişr el-Ganevî veya Bişr el-Has’ami’den sahih bir zincirle gelen şu hadîs-i şerifde onlara atıfda bulunulmaktadır: “Kostantiniyye elbette feth edilecektir. O’nu feth eden kumandan (Fatih Sultan Mehmed, Allahü teâlâ ondan razı olsun), ne güzel kumandandır! Onu fetheden asker ne güzel askerdir!” Hem kumandan hem de asker klasik Hanefi Mâtürîdî idi ve biliniyor ki Fatih Sultan Mehmed tasavvufçuları sever ve sayardı, tevessül yapardı ve bir şeyhe bağlıydı.

    Üstelik, Mâtürîdîlere, Eş’arîlere ve Ehl-i Tasavvufa düşmanlık nifâktır ve İslâm ümmetine düşmanlıktır; çünkü İslâm âlimlerinin ekserisi bu tarife dahil [Mâtürîdî, Eş’arî ve tasavvuf ehli] idi.

    22- En az beş kitabında Medîne-i Münevvere’de Mescid-i Nebevî’deki Yeşil Kubbe’nin yıkılmasına ve Peygamberimizin (aleyhisselâm) kabrinin mescid dışına alınmasına çağrı yapmıştır (Ahkâmu’l-Cenâiz ve Bida`uha, Telhis Ahkâmu’l-Cenâiz, Tahziru’s-Sâcid, Hiccet el-Nebî, and Menasik el-Hac ve el-`Umre). [Mütercimin notu: Sevgili Peygamberimizin (aleyhisselâm) kabrinin mescid içine alınması Halife Velid zamanında, Ömer bin Abdülaziz Medîne valisi iken 87-88 senelerinde gerçekleşmiştir.]

    23 – Diyor ki: “Peygamberin (aleyhisselâm) kabrinin yanında kendisine selâm verenleri işittiğine dair hiç bir delil bulamadım” ve “İbni Teymiyye’nin (Mecmû’u’l-Fetâvâ (27:384)) Peygamberin (aleyhisselâm) yakında bulunanların selâmını işittiğine dair iddiasını nereden aldığını bilmiyorum.” (Numan Alusi’ye ait el-Âyât’ul-Beyyinât hakkındaki notlarında (s.80) ve Silsiletut Da’ifa isimli eserinde (No: 203).) Bu ve bir evvelki [22.] maddedeki görüşleri Albânî’nin en büyük anormallikleri arasındadır ve hiç şüphesiz bid’at ve sapıklık imzasını taşımaktadır.

    24. Bayram günlerinde akrabaları, komşuları ve arkadaşları ziyaret etmeyi bid’at sayıyor ve yasaklıyor (Fetâvâ, s. 61-63).

    25. Dar’ül-harb olması gerekçesiyle Müslümanların toplu olarak Filistin’i terk etmeleri ve yahudilere bırakmaları gerektiği yönünde bir fetva vermiştir (Fetâvâ, s. 18).

    26. Salat el-Nebî kitabında, teşehhüdde söylediğimiz “Allah’ın selâm, rahmet ve bereketi Senin üzerine olsun” ifadesi yerine “…O’nun üzerine olsun” ifadesini tavsiye etmektedir. Bu görüşü dört Sünnî mezhebe aykırıdır. Buna dayanak olarak Peygamberimizin vefatından sonra Sahabelerin dolaylı hitab formülünü kullandıklarından bahseden bir İbni Mesud hadîsini öne sürmektedir. Ancak Peygamberimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) bizzat kendisinin namaz kıldığı gibi kılınmasını emretmiş ve “Ey Nebî, Allah’ın selâm, rahmet ve bereketi Senin üzerine olsun” demiştir ve vefatından sonra bunu değiştirilmesini emretmemiştir. Üstelik, sünnetlerine tâbi’ olmamız emredilen Ebû Bekr ve Ömer (radıyallahü anhüm) gibi büyük sahâbîler de diğer sahâbîlere ve tâbi’îne böyle bir değişiklik öğretmemişlerdir!

    27. Teravih namazının 11 rekattan fazla kılınmasını yasaklamaktadır. Buna dayanak olarak Peygamberimizin (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) 11 rekattan fazla kılmadığını öne sürmektedir. Bu tavrıyla, Peygamberimizin (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) kendisinden sonra gelen Hulefâ-i râşidîn’in sünnetine uyulması yönündeki açık emrine küstahça karşı gelmektedir.

    28. On bir rekat teheccüd namazı kıldıktan sonra fazladan nâfile namaz kılmanın bir itaat fiili olmaktan ziyade bir bid’at olduğunu iddia etmektedir. Bu görüşüne gerekçe olarak Peygamberimiz “tüm hayatında hiç bir zaman 100 rekat namaz kılmamıştır” demektedir (Fetâvâ, s. 315-316). Halbuki âlimler Peygamberimizin belli bir miktar bildirmeden tavsiye ettiği bir iş için bir üst sınır olmadığı konusunda sözbirliği yapmışlardır. Üstelik, Peygamberimiz üç ayrı sahih rivâyette şöyle buyurmuştur: “Bilin ki iyi işlerinizin en iyisi namazdır” (İbni Mace ve İmam Ahmed), “Namaz nûrdur” (Müslim, Tirmizi, Nesai, İbni Mace, İmam Ahmed, Darimi) ve “Gece namazı ikişer (rekat) kılınır ve eğer biriniz sabah namazının vaktinin girmesinden korkarsa bir tek kılsın” (Dokuz hadîs kitabında mevcut İbni Ömer rivâyeti). Ayrıca, İmam Abdülhayy Leknevî’nin İkâmetu’l-Hücce alâ enne’l-İksâr fi’Ta’abbüd Leyse bi Bid’a kitabının ikinci kısmında derlediği birçok sahih rivâyetle sabit olmuştur ki Eshab-ı Kiram (aleyhimürrıdvan) ve Selef-i Salihin her gün yüzlerce ve hatta binlerce rekat namaz kılarlardı!

    29. Cuma’nın iki ezanı arasında ve namazdan önce dört rekat namaz kılmanın bid’at olduğunu kabul etmektedir. Halbuki, Peygamberimizden (aleyhisselâm) sahih olarak rivâyet edilmiştir ki Peygamberimiz Cuma’dan önce dört rekat ve Cuma’dan sonra dört rekat namaz kılardı (Hazret-i Ali ve İbni Abbas’tan (radıyallahü anhüm) hasen bir zincir ile: El-Irakî (Tarhu’t-Tesrib, 3:42), İbni Hacer (Telhîs’ül-Habîr, 2:74), el-Tahanavi (İlâu’s-Sunen, 7:9).)

    30. Sakalı bir tutamdan fazla uzatmanın haram ve bid’at olduğunu söylemektedir. Halbuki şerî’atte buna bir delil yoktur ve ulemâdan kimse böyle bir şey söylememiştir (Fetâvâ, s. 53) [Mütercimin notu: Sakalın bir tutamdan fazlasını kesmek sünnettir. Bkz. İbni Abidin.]

    31- Geçmiş ulemâyı ve çağdaşlarını aşağılamak ve kötülemek yönündeki meylinin dizginini salıvermektedir. Netice olarak, Albânî’nin yazılarını içlerinde mevcut menfur ve kötü niyetli yaklaşımdan etkilenmeden okumak zordur. Mesela, Buhârî’nin Edebü’l-Müfred’inin geçmişteki editör ve şarihlerini “günahkâr”, “dayanılmaz oranda cahil” ve hatta “yalancılar” ve “haydutlar” diyerek karalamaktadır. Bunlardan biri hakkında diyor ki: “(Onun seçimlerinde) O kadar çok zayıf hadîs var ki… bu İslâm dışı bir yaklaşımdır”. Bir başkası hakkında şöye diyor: “Bu müsamaha edilmemesi gereken cehalettir”. Bir başkası hakkında da “Uydurma ve açık yalan… Onun baskısı (geçmiş bir baskıdan) çalıntıdır.” (Sahihü’l-Edebi’l-Müfred, Giriş Kısmı, s. 15, 20, 26). Bunlar gibi misaller aslında Şeyh Hasan Ali el-Sakkaf tarafından derlenmiş olan “Albânî’nin Ümmetin Âlimlerine Karşı Sarfettiği Hakaretlerin ve Tiksindirici İfadelerin Sözlüğü” başlıklı bir kitabı doldurmaktadır.

    32. İbni Hazm’ın ihtilafların hiç bir zaman rahmet olamayacağı ve “Eğer o, Allah’dan başkası tarafından olsaydı, muhakkak ki içinde birbirini tutmayan birçok söz ve ifadeler bulurlardı” meâlindeki Nisâ/82 âyet-i kerîmesine dayanarak ihtilafların her zaman belâ olduğu şeklindeki mezheb düşmanı iddiasını tekrar gündeme getirmiştir (Silsiletut Da’ifa, 1:76 No: 57). Halbuki çok önceleri İmam Nevevî Sahih-i Müslim’e yaptığı şerhde bu görüşü çürütmüş ve şöyle demiştir: “Bir şey rahmet ise, onun zıddının rahmetin zıddı olması lazım gelmez. Kimse böyle bir şart öne sürmemiş ve hatta cahillerden ve cehaleti yayanlardan başka kimse böyle bir şey söylememiştir.” Bunun gibi, el-Münâvî Feyzü’l Kadir’de der ki: “Bu kalplerinde hastalık olan bazı kişilerde tezahür eden bir uydurmadır.”

    33. İmam Busayrî’nin Kasîde-i Bürde’sini okuyanlara kin kusmakta ve onlara, yani Kasîde-i Bürde’yi okuyan milyonlarca Müslümana (ki bunların içinde Kasîde-i Bürde’yi okunması şart eserlerden biri olarak İslâmî müfredata dahil eden İbni Hacer el-Askalanî, es-Süyûtî ve es-Sehâvî gibi imamlar vardır. Bkz. Es-Süyûtî, Hüsn-ül-Muhâdara, Kahire 1293 baskısı, 1:260 ve es-Sehâvî: A.J. Arberry, Sakhawiana: A Study Based on the Chester Beatty Ms. Arab. 773 (London: Emery Walker Ltd., 1951, s. 5-9)), “mehâbîl” [kreten] diyerek hakaret etmektedir (es-San’ânî’nin Ref’ul-Estâr’ının girişinde, s. 24-25).

    34. Eş’arîleri küçülten yalanları devam ettirmektedir. Mesela, İmam Seyfeddin el-Âmidî’nin namaz kılmadığını söylemektedir (Numan Alusi’nin el-Âyât’ul-Beyyinât’ına eklediği notlarda, s. 88). Halbuki, Dr. Hasan el-Şafii “el-Âmidî ve ârâuhu’l-kelâmiyye” isimli dev biyografide Âmidî’nin namaz kılmadığı şeklindeki bu hikayenin Şam’da mantık ve felsefe dersleri verdiği için kendisine karşı açılan bir kampanya sırasında yayılmış bir yalan olduğunu göstermiştir. [Mütercimin notu: el-Albânî’nin İmam Seyfeddin el-Âmidî hakkındaki çirkin lakırdısı şudur: “İtikadı bozuk olduğu için Şam’dan sürgün edilmiştir. Namaz kılmayı terk ettiği doğrudur.”]

    35. İlk olarak Mısır’daki Selefîyye Matbaası’nın kurucusu Münir Ağa tarafından öne sürülmüş olan ve İmam Muhammed el-Cüveynî’nin –İmam el-Haremeyn’in babasıdır- Eş’arî akidesinden “tevbe ettiği” ve güya “Risâle fî İsbâti’l-İstivâ ve’l-Fevkıyye” başlıklı bir eser yazdığı şeklindeki yanlış iddiayı sürdürmektedir (Muhtasar el-Uluv, s. 277). Bu uydurma iddia günümüz “Selefîleri” tarafından bâriz saiklerle ve delilsiz olarak yayılmaya devam etmektedir. “Selefîler” [Vehhabîler] bunu İmam Cüveynî’nin [kendileri gibi] tecsim ve teşbih fikirlerini benimsediğini göstermek için kullanmaktadırlar. Halbuki böyle bir risaleden bibliyografyaların ve biyografilerin hiç birinde bahsedilmemektedir. Hatta, Zehebî bile el-Uluv isimli mücessime görüşleri ansiklopedisinde böyle bir risaleden bahsetmemektedir. Daha da mühimi, mezkur risale modern tartışmacı üslub ile yazılmıştır ve çağdaşımız olan mücessimelerin tipik saplantılarını yansıtmaktadır.

    36. İctihad hakkındaki Muaz bin Cebel hadîsini –çok büyük bir ekseriyetle- sahih kabul ettikleri için fıkıh âlimlerini küçültmektedir. İslâm’da “ilim” tarifinde fıkıh değil sadece hadîs olduğunu iddia etmektedir (el-Kasımî’nin el-Mesh ala’l-Cevrabeyn’ine eklediği notlarda, s.38. Muaz hadîsi hakkında Mayıs 1999 tarihli “[4] Probativeness of the Sunna” [Sünnetin Hüccet Oluşu] başlıklı yazımıza ve o yazıdaki 5 numaralı nota bakınız. [Mütercimin notu: Bu yazı internette bulunabilir.]) Halbuki selef âlimleri açıkca ifade etmişlerdir ki, fıkıh bilmeyen bir hadîs âlimi sapıtmış bir bid’açıdır! Âlimi “elbette, Selefî âlim ma’nâsındadır, Halefî âlim (Mısırlı Şeyh) Gazalî değildir!” diyerek tarif etmektedir. (Tahrimu Alati’t Tarab, s. 160). El-Kurtubî der ki: “Allah adamlarından biri dedi ki: Zamanımızda henüz ortaya çıkmamış bir taife âhir zamanda ortaya çıkar, âlimlere lanet eder ve fakihleri aşağılar.” (El-Kurtubî, Tefsir, 7:191).

    [Bu yazının İngilizce orijinali şu adreste bulunabilir:
    http://www.livingislam.org/alb_e.html ]

    Not: Köşeli parantez içindeki notlar mütercim tarafından eklenmiştir.

    Not (21 Temmuz 2009): Bu tercümeyi tamamlamam için beni teşvik eden Mehmed Şevket Eygi Bey’e teşekkür ediyorum. Bu yazı ilk olarak 2004’de “Albani and His Friends” isimli eserde neşredilmiştir. Bu tercüme, yazının yukarıda bağlantısını verdiğim adresteki biraz kısaltılmış şekline göre yapılmıştır. Kendisi ile yazışmalarımda, Dr. Haddad kitabının 2. baskısının hazır olduğunu ve bir süre sonra satışa sunulacağını haber vermiş bulunuyor.

    Not (2 Ocak 2011): Kitabın ikinci baskısı çıkmış bulunuyor:

    Gibril Fouad Haddad, Albani & His Friends: A Concise Guide to the Salafi Movement, 2nd Ed. Revised and Expanded, AQSA Publications, UK, 2009.

    Murat Yazıcı

  3. ELBANİ MEZHEP TANIMAZLIĞI -Mehmet Ali Demirbaş

    Bilindiği gibi Türkiyeli mezhepsizler, alyans ismi verilen altundan mamül nişan yüzükleri kullanmaya cevaz vermişlerdi. Türkiye’de bu kapıyı ilk defa HAYRETTİN KARAMAN altun madeninin ucuzluğu herkesin kullanması gibi sebeplere dayanarak erkeklerin de kullanmasına cevaz vermişti. Bu İbni Teymiyeci prof.’tan sonra, talebeleri de altın yüzükleri erkeklere helâl kılmışlardır.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Elimize HADİS-İ ŞERİFLERE GÖRE EVLENME ÂDÂBI isimli İbni Teymiyeci koyu bir mezhepsiz olan Nasurid-din El-Elbânî’nin bir kitabı geçti. Bu kitapta Hadîs-i şerîfler meal olarak alındıkları için ve salâhiyetli bir muhaddisten de istifade edilmediği için Hadîs-i şerîflerin zahirlerine göre hükümler verilmiş, neticede dört mezhebe aykırı hükümler serdedilmiştir.
    Mezhepsizler, altun yüzüğü erkeklerin takmasına da cevaz verirken, mezhepsiz Elbânî tam Türkiyeli mezhepsizlerin aksine altunu kadınlara da harâm kılmıştır.
    Mezhepsiz Elbânî âdeta Türkiye’deki mezhepsizlere cevap olmak üzere şöyle yazıyor:
    «Bazı erkekler nişan yüzüğü adı altında parmaklarına altın yüzük takarlar. Bu âdet bize Hıristiyanlardan geldiği için evvelâ onlara benzemek olur. Sonra da İslâm prensiplerine göre, altın takmak erkeklere zaten harâmdır. İleriki sayfalarda zikrettiğimiz, altını kadınlara bile yasak eden naslara muhalefet etmektir.»

    (EVLENME ÂDÂBI S. 64)

    Mezhepsiz Elbânî, erkeklere altın yüzük takmanın harâm olduğuna dair altı tane Hadîs-i şerîf zikrettikten sonra kadınlara da altın yüzüğün harâm olduğuna dair şu hadis-i şerîfi zikretmektedir:

    «Dostuna ateşten bir halka giydirmek isteyen parmağına altın bir yüzük taksın. Mahbûbunun boynuna ateşten bir tasma takmak isteyen «altından bir gerdanlık taksın, Dostunun koluna ateşten bir çember takmak isteyen altından bir bilezik taksın.»

    (Aynı kitap S. 66)

    Kitabın mütercimi Ali Aslan, bu Hadîs-i şerîfin altına şöyle bir not ilâve etmiş :
    «Bu fetva, dört mezhebe muhalif bir fetvadır. Dört mezhebe göre de altın kadınlara helâldir, bilinsin.»
    Tuhafımıza giden husus, mezhepsiz Elbânî dört mezhebe aykırı fetva (!) verebildiğine göre, ayrıca bu husus bir notla açıklandığına göre nasıl olur da böyle bir mezhepsizin kitabı tercüme edilir?
    Kitabın sonuna mezhepsiz Elbânî’nin istifade ettiği kaynaklar sıralanmış Kur’ân, Hadîs, Tefsîr diye başlanmış, halbuki bu kaynaklardan ancak müctehidler istifade edebilir. Mezhepsiz Şevkâni ve mezhepsiz Reşit Rıza’nın kitaplarından faydalanılmış, ayrıca İbni Teymiyye ve İbni Kayyim gibi mezhepsizlerden de istifade edilmiştir. Bu şahıslar bile Elbânî’nin koyu bir mezhepsiz olduğunu gösteren delillerdir.
    Kitabın nâşiri İsmail Kazdal, mezhepsiz Elbânî için «Son devrin en büyük hadis otoritelerinden biri olduğunda ittifak vardır.» diyor. Dört mezhebe aykırı yazmak acaba otorite olmayı mı gerektiriyor ki. Acaba kim ittifak etmiş? Mezhepsiz Elbânî’yi kabul eden Ehl-i sünnet taraftarı tek kişi gösterilebilir mi? Elbânî’yi övenler tamamen İbni Teymiyecilerdir. İbni Teymiyeci olmayan bir kimse Elbânî’yi asla methedemez.

    Bu kitabın nâşiri İsmail Kazdal, TAKDİM yazısında diyor ki :
    «Kur’ân-ı kerîm, Müslümanın, her müşkülünde başvuracağı, tahrife uğramamış, yegâne ilâhî kitaptır.»
    Müctehidler hariç müslümanlar, Kur’ân-ı kerîm ve Hadîs-i şerîflerden hüküm çıkaramaz. Müslüman için her müşkülünü başvuracağı yer, mezhep hükümleridir, yani ilmîhallerdir. Herkes her müşkülü için Kur’ân-ı kerîme başvurursa başı yarılır, Elbânî gibi dört mezhebe aykırı hükümler çıkarır.
    Her müslümanı Kur’ân-ı kerîm’den hüküm çıkarmaya teşvik etmek mezhepsizliğe teşvik demek değil midir?

    Bay İsmail Kazdal, TAKDİM’ine devam ederken diyor ki :
    «Bilgiyi bize ancak insanı en iyi tanıyan Büyük Allah verebilir. O’nun lütfu inâyetiyle Resûlü bilebilir. Bu iki mehazdan başkasına itibar etmek sadece hüsran getirir. Nitekim de getirmektedir.»
    Halbuki bilgi Edille-i Erbaa’dan elde edilir. Müctehid olmayan bizim gibi müslümanlar için mezhebimizin hükümlerinden başka mehaz yoktur. Ehl-i Sünnet âlimlerinin bildirdiklerinden başka bir mehaza itibar etmek sadece hüsran getirir. Nitekim getirmektedir.
    Bay Kazdal, Kitab ve Sünnetten başka mehazlara itibar edenlerin hüsrana uğrayacaklarını zikrettiği halde, dört hak mezhebe de uymayan söz söylenebilen bir mezhepsizi bize hüccet gibi takdim etmektedir. Biz Kitab ve Sünnetle amel edeceksek ne diye araya Elbânî gibi bir mezhepsizi sokmaktadır. Doğrudan doğruya Kur’ân ve Hadîs-i şerîflerden hükümler çıkaralım. Bu iki mehazdan hüküm çıkarmaya gücümüz yetmiyorsa gücü yetmiş mezhep İmâmlarımız var, İmâm-ı A’zam var, İmâm-ı A’zam kâfi gelmiyor mu da, dört hak mezhebe aykırı konuşabilen bir mezhepsize itimat edelim? Dört hak mezhebden birisine uymak eğer Kitab ve Sünnete uymak değilse, Elbânî gibi mezhepsizlere uymak da Kitab ve Sünnete uymamak demektir.

    Bay Kazdal, TAKDİM yazısında kitaptaki bilgiler için şöyle diyor:
    «Bu kaideleri eskiler bizden iyi biliyorlardı, fakat gene de kendi örflerini bunlara üstün kılıp, bu mevzuda kendi bilgilerini Resûlullahın sünnetinden daha üstün tutmuşlardı.»
    Malumdur ki kendi bilgisini Sünnetten üstün tutan kâfir olur. Hem eskiler bu bilgileri bizden iyi biliyorlardı diyor, hem de onları küfürle suçluyor. Evlenirken Sünnete uymayan bir kimse kâfir olmaz. Fakat kendi bilgisini Sünnetten üstün tutan kâfir olur. Atalarımıza çalakalem küfür isnat etmek büyük bir cür’et değil mi? Vehhâbilere göre amel imandan bir cüzdür. Bazı amelleri işlemeyen kâfir olur. Ehl-i sünnete göre ise amel imandan cüz değildir. Bir insan birçok harâmları işlese, farzları terk etse de kâfir diye o şahsı suçlayamayız.
    Bay Kazdal, sünneti ihya için bu kitaptaki bilgileri hayatımıza tatbik etmemizi istiyor. Hadîs-i şerîflerden anladığımız manaya göre hareket etmek sünneti ihya etmek demek değildir. Mezhep hükümlerine uyan kimse sünnetleri ihya etmiş, bid’atları terk etmiş olur.
    Bay Kazdal da Kardavî, Mevdûdî ve Karaman gibi nedense hiç döِrt hak mezhebin hükümlerine uymak gerekir diye bir söz sarfetmemektedir. Kitab ve Sünneti biz mi iyi anlarız, yoksa dört hak mezhebin dört büyük imâmı mı? Mezhebe uymakla acaba sünnete uymuş olmuyor muyuz? Bu suallerin cevabına acaba Bay Kazdal cevap verme cesaretini göِsterebilir mi?
    «Onun bunun ne dediğine, ne diyeceğine kulak asmadan, sadece Resûlullah’ın sesine kulak verelim.»
    Bay Kazdal’ın ondan bundan kastı kimdir? Dört hak mezhebin imâmları mıdır? Sadece Resûlullah dedîğine göre Resûlullah’ın sözlerini nakledenlere de inanmamak gerekmez mi? Dört hak mezhebin imâmları sadece Resûlullah’a uymuşlar mıdır, yoksa uymamışlar mıdır? Uymuşlarsa onların bildirdikleriyle amel etmeyi bize niçin tavsiye etmemektedir? Biz mezhep imâmlarına itimat etmezsek Kütüb-i Sitteye de itimat edemeyiz. Bütün Hadîs-i şerîflerden şüphelenmeye başlarız. Maazallah böyle bir düşünce ise dinîmizin yıkılmasına sebep olur.
    Elbânî gibi mezhepsizler imâmları aradan çıkararak kendileri araya girmek istiyorlar.
    Allahü teâlâ bizleri dört hak mezhebden birisine uyanlardan eylesin ve mezhep tanımıyan mezhepsizlerin şerrinden muhafaza buyursun!

  4. NASURİDDİN ELBÂNÎ
    Nasirüddin Elbânî 1914’te Arnavutluk’un İşkodra şehrinde doğdu, 1999’da sürgünde ve ev hapsinde bulunduğu Amman’da vefat etti. Nâsıruddîn Elbânî bir saat tamircisidir. Bir hocası olmadan kendi kendine okuyarak hadis alimi olduğunu iddia etmektedir. İslâmî ilimlerden herhangi birinde bir hocası ve icazeti yoktur. Kur’an-ı Kerim’i veya herhangi bir hadîs, fıkıh, akaid, üsûl veya imlâ kitabını ezberlemediğini kendisi söylemiştir. Babası büyük bir Hanefî fâkihi olduğu halde kendisi Ehli Sünnet âlimlere saldırmaktan geri durmamıştır. Allahu Teâlâ’nın dostlarına ve tasavvuf ehline karşı aşırı saygısızdır.

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Önce Suriye’den, sonra Suudi Arabistan’dan çıkarılmış, 1999’da ölene kadar Amman-Ürdün’de ev hapsi altında yaşamıştır. Bid’atçıların, kendilerine has yeni yollar tutan reformcuların ve “Selefî” ve Vehhabî sempatizanlarının kıblesi olmaya devam etmektedir. Kitap tüccarlarının ve birçok eğitimsiz Müslümanın tercih ettiği bir yazardır. Çağımız Sünnî âlimlerinin ekserisi onun sapıklıkları hakkında ikazlarda bulunmuş ve birçokları onu reddeden makaleler veya kitaplar yazmışlardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

    1-Hindistanlı hadîs âlimi Habiburrahman el-A’zami: 4 ciltlik “el-Albânî Şudhudhuhu ve Ahtâ’uh” (Elbânî’nin Sapmaları ve Hataları).

    2-Suriyeli âlim Muhammed Sa’id Ramazan el-Bûtî iki klasik eser yazmıştır: “El lâ mezhebiyye ehtaru bid’atin…” (Bir Mezhebe Tâbi’ Olmamak Şerî’atı Tehdid Eden En Büyük Tehlikedir) ve “Es Selefiyye Merhalatun Zemaniyyetun Mübareke lâ Mezhebun İslâmi” (Selefin Yolu Mübarek ve Tarihî Bir Çığırdı, İslâmî Bir Mezheb Değildi).

    3-Faslı hadîs âlimi Abdullah ibni Muhammed ibni Sıddîk el-Gummarî: “Irğam el mubtedi’ el ğabi bi cevaz-it tevessul bi-n Nebî fi-r Redd ‘alel Albânî el vabi” (Muzır el-Albânî’ye Reddiye: Akılsız Bid’atçının Peygamber aleyhisselâm ile Tevessülün Cevâzına Mecbur Edilmesi), “El kavl-ul mukni’ fi-r redd ‘alel Albânî’l mubtadi’” (Bid’atçı el-Albânî’nin Reddi için İkna Edici İzah), “Itkan es-sun’a fiy tahkik ma’nal bid’a” (Bid’atın Ma’nâsının Tahkiki için Hassas Çalışma).

    4-Faslı hadîs âlimi Abdulaziz İbni Muhammed İbni Sıddîk el-Gummarî: “Beyan neks-el nekîs el mu’tadi” (İsyancının İhanetinin Teşhiri).

    5-Suriyeli hadîs âlimi Abdu’l-Fettah Ebû Gudde: “Redd ‘alel ebatil vel iftira-ât nasir el-Albânî ve sahibihi sabikan Zuheyr el-Şeviş ve mu’azirihima” (el-Albânî’nin ve eski arkadaşı Zuheyr el-Şeviş’in ve Destekçilerinin Yalanlarının ve Uydurmalarının Reddi).

    6-Mısırlı hadîs âlimi Muhammed Avvame: “Âdâb el-İhtilâf” (Görüş Farklılıklarını Uygun Şekilde İfade Etme Adabı).

    7-Mısırlı hadîs âlimi Mahmud Sa’id Memduh: “Vusul et-Tahani bi isbat Sunniyet-üs subha ve-r redd ‘alel Albânî” (Albânî’ye Reddiye: Tesbihin Bir Sünnet Oluşunun Teyidi ve Karşılıklı Faydanın Varışı), Tenbih-ül Muslim ila ta’addi-l Albânî ‘ala Sahihi Muslim” (Albânî’nin Sahih-i Müslim’e Saldırısı Hakkında Müslümana İkaz).

    8-Suudi hadîs âlimi İsma’il İbni Muhammed el-Ensâr: “Te’akkubat ‘ala “silsilet-ul Ehadîs ed-da’îfe vel mevdu’e” lil Albânî” (el-Albânî’nin Zayıf ve Mevdu Hadîsler Hakkındaki Kitabının Tenkidi), “Tashih Salat-ut Teravih ‘işrîne rek’aten ve-r redd ‘alel Albânî fi tad’îfih” (Teravih Namazının Yirmi Rekat Oluşunun Doğruluğunun Tesbiti ve Albânî’nin Bunu Zayıflatmasının Reddi), “İbahat et-tahalli biz’zeheb el muhallak lin-nisa ver-redd ‘alel Albânî fi tahrîmih” (Kadınların Altın Takıları Kullanmasının Cevâzı ve el-Albânî’nin Bunu Yasaklamasının Reddi).

    9-Suriyeli âlim Bedreddin Hasan Diab: “Envar el mesabîh ‘ala zulumat el-Albânî fi salat-et teravih” (el-Albânî’nin Teravih Namazı Üzerindeki Karanlığının Aydınlatılması).

    10-Dubai’ın Diyanet İşleri Reisi ‘İsa ibni Abdullah ibni Mani’ el-Himyâri: “El i’lam bi istihbab şedd er-rihâl li Ziyareti Kabri Hayr-il Enâm” (Mahlûkatın En Hayırlısının Kabrini Ziyaret için Seyahatin Tavsiyesi Hakkında Bildirim), “El bid’a el hasene aslun min usul-it teşri’” (Bid’at-ı Hasene İslâm Hukukunun Kaynaklarındandır).

    11-Birleşik Arap Emirlikleri’nin Diyanet İşleri Bakanı Şeyh Muhammed ibni Ahmed el-Hazreci’nin makalesi: “el-Albânî: tetarrufâtuh” (el-Albânî’nin Aşırılıkları).

    12-Suriyeli âlim Firas Muhammed Velid Veys’in neşre hazırladığı İbni Mulakkin’e ait Sünniyyatü’l-Cumu’atü’l-Kabliyye’deki bir yazısı (Cuma Namazından Önce Kılınması Gereken Sünnet Namazlar).

    13-Suriyeli âlim Semir İslâmbûlî: el-Ahad, el-İcmâ’, en-Nesh.

    14-Ürdünlü âlim Es’ad Selim Tayyim: Beyanu Evhâmi’l-Albânî fî Tahkikihi li Kitâb Fazlu’s-Salâti ‘ale’n-Nebî sallallahu aleyhi ve sellem (el-Albânî’nin Fazlu’s-Salâti ‘ale’n-Nebî Kitabını Neşrederken Yaptığı Hataların Teşhiri).

    15-Ürdünlü âlim Hasan Ali es-Sakkaf: 1. Tanâkuzâtü’l-Albânî el-Vâdihati fî ma Vaka’a fî Tashîhi’l-Ahadîsi ve Tad’îfiha min Ahta’in ve Galtatin, iki cilt (Albânî’nin Hadîsleri Sahih veya Zayıf İlan Ederken Yaptığı Hatalarda ve Gaflarda Mevcut Açık Çelişkileri), 2. İhticâcu’l-Ha’ibi bi ‘İbârâti men İdde’a el-İcmâ’a fe Hüve Kâzibun (Beceriksizin “İcma Vardır Diyen Yalancıdır!” İfadesine Sığınışı), 3. el-Kavlü’z-Zabtu fî Siyami Yevmi’s-Sebt (Cumartesi Günleri Oruç Tutmak Hakkındaki Sağlam İzahat), 4. el-Lecifu’d-Du’af li’l-Mutala’ibbi Ahkami’l-İ’tikaf (İ’tikafın Hükümleriyle Oynayan Kişiye Öldürücü Darbe), 5. Sahih Sıfat Salât en-Nebî sallallahu aleyhi ve sellem (Peygamberimizin Namazının Doğru Tarifi), 6. İ’lamu’l-Ha’id bi Tahrimi’l-Kur’ani ‘ale’l-Cünübi ve’l-Ha’idi (Hayzlıya ve Cünübe Kur’an-ı Kerimin [tutmanın ve okumanın] Yasaklığı Konusuna Burnunu Sokan İşgüzar Kişinin Değerinin Takdiri), 7. Telkihu’l-Fuhumi’l-‘Aliyeti (Yüksek Anlayışın Sık Tekrarla Öğretilmesi), 8. Sahihu Şerhi’l-Akideti’t-Tahâviyye (İmam Tahâvî’nin Akidesinin Doğru İzahatı).

    Nasuriddin Elbânî şöyle der: “Bazı erkekler nişan yüzüğü adı altında parmaklarına altın yüzük takarlar. Bu âdet bize Hıristiyanlardan geldiği için evvela onlara benzemek olur. Sonra da İslâm prensiplerine göre, altın takmak erkeklere zaten haramdır. İleriki sayfalarda zikrettiğimiz, altını kadınlara bile yasak eden nasslara muhalefet etmektir.”1  Kadınların altın yüzük, bilezik, zincir vs. giymesini yasaklamaktadır. Ehl-i Sünnet akidesine tam manasıyla muhalefettir.

    Ticaretten kazanılan paranın zekâta tabi olmadığını iddia etmektedir. Ticaret Müslümanların arasında parayı deveran ettiren en temel faaliyettir. Bundan dolayı ticaretten elde edilen kazancın da zekâta tabi olması gereklidir.

    Cumartesi günleri oruç tutmayı mutlak olarak yasaklamaktadır. Üç Mescid dışındaki herhangi bir mescitte i`tikaf yapmayı yasaklamaktadır. Hâlbuki üç mescid dışında itikaf yapmak değil, diğer mescidleri ibadet maksatlı ziyaret yasaktır. Bu hadis-i şerifle sabittir. Yine itikafların bulunan bölgedeki mescidlerde yapılması gerektiğini Rasulullah(s.a.v.) bildiriyor. Ramazan ayında, şerî’atın tarif ettiği akşam vaktinden önce ve hakiki imsaktan sonra yiyip içmenin câiz olduğunu iddia etmektedir.  Hanefî fıkhını İncil’e benzetiyor. (Bkz. Münzirî’nin Sahih-i Müslim Muhtasarı’na yaptığı yorum, s.548, 3. Baskı, el-Mekteb el-İslâmî,     Beyrut 1977). Bu ifade sonraki baskılardan çıkarılmıştır.  Kasden terk edilen namazların kazâ edilmesini yasaklamaktadır.  Hayızlı kadının ve cünübün Kur’an-ı Kerim’i okumasının, tutmasının ve taşımasının câiz olduğunu iddia etmektedir. Peygamberimizin (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) kabrinin mescid içinde bulunmaya devam etmesinin Medîne’de mevcut bid’atlardan biri olduğunu tekrar tekrar iddia etmektedir. Hz. Peygamberimizin (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) kabrini ziyaret etmek veya O’ndan şefaat istemek maksadıyla seyahat edenin yanıltılmış bir bid’atçı olduğunu iddia etmektedir.  Allahu Teâlâ’yı hatırlamak için elinde tesbih taşıyanın yanlış yapığını ve bid’atçı olduğunu iddia etmektedir. Allahü Teâlâ için Arş’ın üzerinde bir mekân uydurmuş ve buna el-mekân el-ademî (mevcut olmayan mekân) adını vermiştir. Tamamü’l-Minne isimli kitabında istimnânın [masturbasyonun] orucu bozmadığını iddia etmektedir.

    Dört Sünen’in, İmam Buhârî’nin Edeb-ül Müfred’inin, Münzirî’nin Tergib ve Terhib’inin ve Süyûti’nin Cami’üs Sağir’inin değişik bir şablonla yeni baskılarını neşretmiş ve bunların her birini “Sahih” ve “Zayıf” adını verdiği iki kısma ayırarak bu temel kaynakların bütünlüğünü (bozulmamışlığını) ihlâl ve tahrif etmiştir.

    Diyor ki: “İlâhî sıfatları te’vil edenlerin birçoğu zındık değillerdir, ama zındıkların söylediğini söylemektedirler.” Yine diyor ki: Te’vil ile ta’til aynı şeydir.”2

    Kasas Suresi 88. ayetinde geçen: “O’nun vechinden [zatından] başka her şey yokluğa mahkûmdur” meâlindeki âyette geçen “vech” kelimesini hâkimiyet ve mülk olarak açıkladığı için Buhârî’nin kâfir olduğunu imâ etmektedir. İmam Buhârî Sahih’inin Tefsir Kitabı kısmında der ki: “Vechi hariç, mülkü hariç ma’nâsındadır. Şöyle de söylenmiştir: Sadece O’nun vechi için yapılanlar hariç…”

    Albânî, el-Tevessül isimli kitapçıkda Mu’tezileyi taklid ederek, Hz. Peygamberimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) veya evliyadan biri vasıtası ile tevessül, istigase ve teşeffüyü İslâm’daki haramlardan biri olarak ilan etmekte ve şirke denk olduğunu söylemektedir. Arkadaşları İbni Baz ve el-Kahtani (bkz. el-Vela ve el-Bera) gibi taklidçileri ve başkaları da böyle iddia ediyorlar. Bunlar böylece çok sayıdaki sağlam ve açık rivâyeti inkâr etmiş oluyorlar. Meselâ, İmam Buhârî’nin İbni Ömer’den (radıyallahü anh) rivâyet ettiği şu hadîs-i şerif böyledir: “Kıyamet Günü güneş öylesine yaklaşacaktır ki, akan terler kulakların ortasına kadar erişecektir. Böyleyken Adem aleyhisselâmdan yardım isterler (istigasu), sonra Musa Aleyhisselâmdan ve sonra Muhammed Aleyhisselâmdan. Muhammed aleyhisselâm onlar için şefaat edecektir (fe yeşfe’u)… ve o gün Allahü Teâlâ O’nu yüce bir makama çıkaracaktır, böylece ayakta duran herkes (kâfirler dahil) O’nu öveceklerdir (yehmeduhu ehlu el-cem’i küllühüm).”

    Ölüm meleğinin isminin Azrâîl olduğunu inkâr etmekte ve bu ismin İsrailiyattan başka kaynağı olmadığını söylemektedir. Hâlbuki Kâdî İyâd rahimehullah Şifâ-i Şerîf’de bu konuda icmâ’-ı ümmet olduğunu bildirmektedir.

    Diğer Vehhabîler ve “Selefî” bid’atçılar gibi Albânî de Eş’arîlerin, Mâtürîdîlerin ve tasavvufçuların Ehl-i Sünnet dışı ve hatta İslâm dışı olduğunu iddia etmektedir. Hâlbuki Allahü Teâlâ ve Peygamberi (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) bunları övmüştür! “Allah onun yerine öyle bir kavim getirecek ki, Allah onları sever; onlar da Allah’ı severler…” (5:54) meâlindeki âyet-i kerîme indikten sonra, Peygamberimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) Ebû Musa el-Eş’arî’ye işaret etti ve dedi ki: “Onlar bu zatın kavmidir.” (İyad’dan rivâyet eden İbni Ebi Şeybe ve el-Hâkim bunun Müslim’in kıstasına göre sahih olduğunu söylemişlerdir. Ayrıca el-Heysemî’nin sahih olduğunu bildirdiği bir isnadla el-Taberânî tarafından rivâyet edilmiştir.) el-Kuşeyrî, İbni Asakir, el-Beyhakî, İbni Sübkî ve başkaları dedi ki: Ebû Hasen el-Eş’arî’nin takipçileri –yani Eş’arîler, ki ekserisi tasavvuf ehlidir- Ebû Musa’nın kavmine dâhildir. Çünkü bir peygamberin kavminden bahsedilen her yerde kasdedilen o peygambere tâbi’ olanlardır.  Mâtürîdîlere gelince, Hâkim, Zehebî, Süyûtî ve Heysemî’ye göre Bişr el-Ganevî veya Bişr el-Has’ami’den sahih bir zincirle gelen şu hadîs-i şerifde onlara atıfda bulunulmaktadır: “Kostantiniyye elbette feth edilecektir. O’nu feth eden kumandan (Fatih Sultan Mehmed, Allahü Teâlâ ondan razı olsun), ne güzel kumandandır! Onu fetheden asker ne güzel askerdir!” Hem kumandan hem de asker klasik Hanefi Mâtürîdî idi ve biliniyor ki Fatih Sultan Mehmed tasavvufçuları sever ve sayardı, tevessül yapardı ve bir şeyhe bağlıydı.
    Üstelik Mâtürîdîlere, Eş’arîlere ve Ehl-i Tasavvufa düşmanlık nifâktır ve İslâm ümmetine düşmanlıktır; çünkü İslâm âlimlerinin ekserisi bu tarife dâhil (Mâtürîdî, Eş’arî ve tasavvuf ehli) idi.

    En az beş kitabında Medîne-i Münevvere’de Mescid-i Nebevî’deki Yeşil Kubbe’nin yıkılmasına ve Peygamberimizin (aleyhisselâm) kabrinin mescid dışına alınmasına çağrı yapmıştır.3 Bayram günlerinde akrabaları, komşuları ve arkadaşları ziyaret etmeyi bid’at sayıyor ve yasaklıyor.4 Dar’ül-harb olması gerekçesiyle Müslümanların toplu olarak Filistin’i terk etmeleri ve Yahudilere bırakmaları gerektiği yönünde bir fetva vermiştir.5

    Teravih namazının 11 rekâttan fazla kılınmasını yasaklamaktadır. Buna dayanak olarak Hz. Peygamberimizin (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) 11 rekâttan fazla kılmadığını öne sürmektedir. Bu tavrıyla, Hz. Peygamberimizin (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) kendisinden sonra gelen Hulefâ-i Râşidîn’in sünnetine uyulması yönündeki açık emrine küstahça karşı gelmektedir.

    Cuma’nın iki ezanı arasında ve namazdan önce dört rekât namaz kılmanın bid’at olduğunu kabul etmektedir. Hâlbuki Peygamberimizden (aleyhisselâm) sahih olarak rivâyet edilmiştir ki Hz. Peygamberimiz Cuma’dan önce dört rekât ve Cuma’dan sonra dört rekât namaz kılardı.6

    Geçmiş ulemâyı ve çağdaşlarını aşağılamak ve kötülemek yönündeki meylinin dizginini salıvermektedir. Netice olarak, Albânî’nin yazılarını içlerinde mevcut menfur ve kötü niyetli yaklaşımdan etkilenmeden okumak zordur. Mesela, Buhârî’nin Edebü’l-Müfred’inin geçmişteki editör ve şarihlerini “günahkâr”, “dayanılmaz oranda cahil” ve hatta “yalancılar” ve “haydutlar” diyerek karalamaktadır. Bunlardan biri hakkında diyor ki: “(Onun seçimlerinde) O kadar çok zayıf hadis var ki… Bu İslâm dışı bir yaklaşımdır.” Bir başkası hakkında şöyle diyor: “Bu müsamaha edilmemesi gereken cehalettir.” Bir başkası hakkında da “Uydurma ve açık yalan… Onun baskısı (geçmiş bir baskıdan) çalıntıdır.”7 Bunlar gibi misaller aslında Şeyh Hasan Ali el-Sakkaf tarafından derlenmiş olan “Albânî’nin Ümmetin Âlimlerine Karşı Sarfettiği Hakaretlerin ve Tiksindirici İfadelerin Sözlüğü” başlıklı bir kitabı doldurmaktadır.

    İmam Busirî’nin Kasîde-i Bürde’sini okuyanlara kin kusmakta ve onlara, yani Kasîde-i Bürde’yi okuyan milyonlarca Müslümana (ki bunların içinde Kasîde-i Bürde’yi okunması şart eserlerden biri olarak İslâmî müfredata dâhil eden İbni Hacer el-Askalanî, es-Süyûtî ve es-Sehâvî gibi imamlar vardır.) hakaret etmektedir.8

    İlk olarak Mısır’daki Selefîyye Matbaası’nın kurucusu Münir Ağa tarafından öne sürülmüş olan ve İmam Muhammed el-Cüveynî’nin –İmam el-Haremeyn’in babasıdır- Eş’arî akidesinden “tevbe ettiği” ve güya “Risâle fî İsbâti’l-İstivâ ve’l-Fevkıyye” başlıklı bir eser yazdığı şeklindeki yanlış iddiayı sürdürmektedir.9 Bu uydurma iddia günümüz “Selefîleri” tarafından bâriz saiklerle ve delilsiz olarak yayılmaya devam etmektedir. “Selefîler” [Vehhabîler] bunu İmam Cüveynî’nin [kendileri gibi] tecsim ve teşbih fikirlerini benimsediğini göstermek için kullanmaktadırlar. Hâlbuki böyle bir risaleden bibliyografyaların hiç birinde bahsedilmemektedir. Hatta Zehebî bile el Uluv isimli mücessime görüşleri ansiklopedisinde böyle bir risaleden bahsetmemektedir. Daha da mühimi, mezkûr risale modern tartışmacı üslup ile yazılmıştır ve çağdaşımız olan mücessimelerin tipik saplantılarını yansıtmaktadır.

    El-Kurtubî der ki: “Allah adamlarından biri dedi ki: “Zamanımızda henüz ortaya çıkmamış bir taife âhir zamanda ortaya çıkar, âlimlere lanet eder ve fakihleri aşağılar.”10

Bu Konuda Ayrıntılı Bilgi İçin :

vahhabilik

NECED’DE DOĞAN FİTNE VAHHABİLİK KİTABINI ÜCRETSİZ İSTEMEK İÇİN Atik Altınkaya: 0537 315 80 20