DİN TAHRİPÇİLERİNİN ÖZELLİKLERİ

ALLAH (C.C.) VE RESÛLÜ (S.A.V.)’İ TARTIŞMAK!

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e saygıda kusur etmenin kişinin amellerinin yanmasına, hatta dîninden olmasına neden olduğunu Allah (c.c.), “Ey îmân edenler, seslerinizi peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın. O’na, sözle birbirinize bağırdığınız gibi bağırmayın ki siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.”  (Hucûrat s. 2) buyurarak beyan etmiştir. Bu hakikati hiçe sayan bâzı kimseler; Nebî (s.a.v.)’nin yüce makamına layık olmayan sözlerle onu anlatmaya kalkmışlar ve daha öte giderek Cenab-ı Hakk’ın “her şeyi bilen, sonradan yaratılmışlara benzemeyen, mekândan münezzeh” sıfatlarını bile tartışmaya açarak zehirli oklarıyla Müslümanları can evinden vurmuşlardır.

 

KUR’AN’I ÇARPITMAK VE SÜNNETİ TAHRİF!

Diğer yandan bazı kimseler; Kur’an’ı kendi görüşlerine göre te’vil etmeye kalkarak “Allah (c.c.)’ın kitabı yeter.” diyerek sünneti, dolayısıyla Nebî (s.a.v.)’yi aradan çıkarmak istemişlerdir. Hâlbuki Resûlullah (s.a.v.), “Sizden biriniz koltuğuna yaslanarak, Allah (c.c.)’ın şu Kur’ân’da haram kıldıklarından başka şeyleri haram kılmadığını mı zannediyor. Dikkat edin! Vallahi ben öğüt verdim, emrettim ve yasakladım. Bunlar (emirler ve yasaklar), Kur’ân’dakiler kadardır; hatta sayıca ondan da fazladır.”(Dârimî) buyurmuştur. Yine bazı kimseler; hadîs-i şerifleri, görünüşte kabul edip “Sahîh mi değil mi?” tartışması başlatarak bütün sünneti şüpheli göstermişler; hadîslerden ancak kendi indî görüşlerini destekleyecek kadar faydalanmışlardır.

 

MEZHEPLERE SALDIRI!

Bazı kimseler de “Resûlullah (s.a.v.)’ın sözleri varken mezheblere ne gerek var, İmâm-ı Azam’daki akılsa bizdeki de akıl.” diyerek Müslümanlara altın kupa içinde zehir sunmuşlar; mezheb imamlarının yüzyıllardan süzülerek gelen metodolojisini bir kenara iterek ne onların elindeki ilmî malzemeye ne de onlardaki keskin anlayışa ve günlük yaşantıya sahip olduklarını unutarak onlarla kendilerini kıyas etmişler, dağa toslayıp duran keçi misâli hem kendilerine hem de takipçilerine zarar vermişlerdir. Sorulduğunda “Hanefîyim.” deyip tatbikatta İmâm-ı Â’zâm (r.a.)’a aykırı fetva vermekten çekinmemişler; asırlardır gelen, dört mezhebe bağlı, Müslümanların büyük çoğunluğu tarafından güzel kabul görmüş âlimlerin sözlerini bırakarak kendi görüşlerini ikâme etmişlerdir. Hâlbuki mezheb imamları Müslümanlara lâzım olacak her meseleyi, Kur’ân ve sünnete göre en ince ayrıntısına kadar tesbit edip bize dev bir miras bırakmışladır. Hakkında “Ben sizi, gecesi, gündüzü gibi apaydınlık olan bir dîn üzerinde bıraktım.” (İbn-i Mâce) buyrulan dînimizin her meselesini tartışmaya açan bu kimselerin yazdıkları, İslâmî litaratürde bir değer taşımazken bazılarının taşıdığı profesör etiketleri de kendilerini âlim yapmaya yetmemiştir.  Maalesef bu halleriyle İslâmî ilimlere vâkıf olmayan pekçok Müslümanı kendilerine inandırabilmişlerdir.

 

KELİME-İ ŞEHÂDET’TEN TAVİZ!

Hatta bazı kimseler hiçbir asırda, hiçbir coğrafyada, hiçbir Müslüman tarafından tartışılmamış olan “Kelime-i Şehâdet”in bütünlüğünden ve îmânın 6 şartından, hakları olmayan bir ‘hoşgörü’ ile tavizler vermişler; mü’min-kâfir ayrımını ortadan kaldırmaya varacak kadar ileri gitmişlerdir.

 

ASHÂB-I KİRÂM’A DÜŞMANLIK!

Bazıları da, hiç biri istisnâ edilmeksizin haklarında “Ashâbım yıldızlar gibidir” buyurulan ashâb-ı kirâmı (r.a.e.) sıradan târihi şahsiyetler seviyesinde görmüşlerdir. Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz,”Yahudiler 71 fırkaya bölündü, Hıristiyanlar 72 fırkaya. Ümmetim ise 73 fırkaya bölünecek. Biri dışında hepsi ateşte olacak. Kurtulan fırka, benim ve ashabımın yolundan gidenlerdir.” (Tirmizi) şeklinde buyurduğu hâlde; ashâb-ı kirâmı eleştirenlerin ve onların arasındaki bazı ihtilafları kurcalayarak bazıları hakkında olumsuz hüküm vermeye kalkanların, “Ashâb’ın yolu”ndan gitmedikleri açıktır.

Bunun ötesinde, sahâbe olduğu Kur’ân âyetiyle sabit olan Hz. Ebûbekir (r.a.), ümmetin ikinci en büyüğü olduğu mütevâtir haberlerle bilinen Hz. Ömer (r.a.) ve iffetli oluşu âyetle açıklanmış ve tesbit edilmiş bulunan annemiz Hz. Âişe (r.anhâ)’yı dillerine dolayanların hükmünü; İslâm âlimleri daha yüzyıllar önce vermişlerdir. Buna rağmen bu topluluğu, “Ehl-i Beyt Mezhebi” adı altında 21. yüzyıla ait bir tabirle süsleyerek hoş göstermeye çalışan kimseler çıkmıştır.

 

“DİNDE REFORM” HAREKETİ!

Bazı kimseler de âdetâ akıllarını ilahlaştırarak ve dünyevî faydacılığı ön planda tutarak İslam’ı; Allah Teâlâ’nın emrettiği gibi değil, kendi an­ladıkları gibi yaşama ısrarındadır. Bu modernist düşüncenin sahipleri  için aslolan modern dünyaya yadırgatıcı, aykırı ve rahatsız edici gelmeyen bir İslam yorumudur. Dîni şu an ki konjönktöre  adapte etmek gayretiyle fıkıh ilmini ve mezhepleri bir kenara itmişler, sünnete “seçmeci” yaklaşım sergilemişler, Kur’ân’ı ise hevâ ve hevesleriyle yaptıkları yorumların nesnesi hâline getirmişlerdir.  Bu  “Hakk’ı batıla satma” hatasını geçmişte hristiyan ve yahudiler de işleyerek dinlerini tahrif etmişlerdir.

 

  1. DİNİ İSTİSMAR EDENLERİ NASIL TANIYACAĞIZ?
    Din, mukaddesat ve manevîyat konusunda ilim ehli iki kısımdır:
    1-Dine hizmet edenler.
    2-Dini istismâr edenler.
    Dinin yükselmesi ve yayılması için candan, gönülden ve büyük bir ihlas ile çalışanlar ve kazançlarını din yoluna harcayanlar.
    Dini ekmek teknesi haline getirenler. Dini siyasî çıkarlarına alet edenler. Maddî olarak yükselmek için din ve dinî duyguları merdiven olarak kullanan kötü niyetli kişiler…
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Dine Hizmet Edenler

    Dine hizmet edenler, iman ederek, sevabını Allâh’tan bekleyerek, ehl-i sünnet ve’l-cemaat itikadı ve fıkhı (İslâmî inanç ve emirler) üzere yaşayan, Kur’ân-ı kerimi ve İslâmî ilimleri sırf Allâh rızâsı için öğrenen, öğreten ve halka yayanlardır.
    Bunlar, Allâh (c.c.) hazretlerini emirleri ve yasaklarına riayet eden ve Resûlü (s.a.v.) hazretlerinin sünneti üzere yaşayan, âlimlerin ve evliâullah yolunda yürüyen kimselerdir.
    Bunlar, elleri öpülecek insanlardır.
    Ne mutlu onlara ve onlara uyanlara!

    Dini İstismâr Edenler

    Tarih boyunca, hep dinî, mukaddesatı ve maneviyatı istismar edenler olagelmişlerdir.
    Allâhü Teâlâ hazretlerinin ilk insan ve ilk peygamber Âdem Aleyhisselâm’a göndermiş olduğu ilk emirlerden biri, dini istismârın yasaklanmasıdır.

    Allâhü Teâlâ Hazretlerinin İnsanlara İlk Emri

    Rivayet olunur:
    Cenab-ı Allâh Âdem Aleyhisselâm’a bin türlü sanat, meslek ve bin lügat (konuşma dili) öğretti ve ona şöyle buyurdu
    -“Ya Âdem! Evladına de ki, eğer dünyayı istiyorsanız; onu bu sanatlar ile elde edin. Din ve şer’î hükümleri (maneviyat ve mukaddesâtı) alet ederek dünyayı kazanmayın ve dünyalık elde etmeye çalışmayın.”

    Dinî İlim Dünyaya Alet Edilmemelidir

    «مَنْ تَعَلَّمَ عِلْماً مِمَّا يُبْتَغَىٰ بِهِ وَجْهُ اللّٰهِ تَعَالَى لاَ يَتَعَلَّمُهُ إلاَّ لِيُصِيبَ بِهِ عَرَضاً مِنَ الدُّنْيَا لَمْ يَجِدْ عَرْفَ الْجَنَّةِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ».
    -“Kim, Allâhü Teâlâ hazretlerinin rızâsı için öğrenilmesi gereken ilmi; dünya (mal veya makamın)dan herhangi bir nasibi elde etmek için öğrenirse; o kişi kıyâmet günü, cennet kokusunu göremez… ”

    «مَنْ طَلَبَ الْعِلْمَ لِيُجَارِي بِهِ الْعُلَمَاءَ، أَوْ لِيُمَارِيَ بِهِ السُّفَهَاءَ، وَيَصْرِفَ بِهِ وُجُوهَ النَّاسِ إلَيْهِ أَدْخَلَهُ اللّٰهُ النَّارَ».
    -“Kim,
    1-Âlimlerle mücâdele etmek (ve yarışmak);
    2-Câhillerle münâkaşa etmek,
    3-İnsanların yüzlerini kendisine çevirmek (insanların sevgisini kazanmak) için ilim öğrenirse; Allâhü Teâlâ hazretleri o kimseyi cehennem ateşine sokar. ”

    «مَنْ تَعَلَّمَ عِلْماً لِغَيْرِ اللّٰهِ، أَوْ أَرَادَ بِهِ غَيْرَ اللّٰهِ فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ».
    -“Kim,
    1-İlmi Allâh’tan başka bir şey için öğrenir;
    2-Veya ilim ile Allâh’ın (rızasın)dan başka bir şey murad ederse;
    O kişi cehennemdeki (oturma) yerine hazırlasın. ”

    وَعَنْ عَلِيٍّ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ أَنَّهُ ذَكَرَ فِتَناً تَكُونُ فِي آخِرِ الزَّمَانِ، فَقَالَ لَهُ عُمَرُ:
    مَتَى ذٰلِكَ يَا عَلِيُّ؟ قَالَ:
    إذَا تُفُقِّهَ لِغَيْرِ الدِّينِ، وَتُعُلِّمَ الْعِلْمُ لِغَيْرِ الْعَمَلِ، وَالْتُمِسَتِ الدُّنْيَا بِعَمَلِ الآخِرَةِ.
    رواه عبد الرزاق أيضاً في كتابه موقوفاً، وتقدم حديث ابن عباس المرفوع وفيه:
    «وَرَجُلٌ آتَاهُ اللّٰهُ عِلْماً فَبَخِلَ بِهِ عَنْ عِبَادِ اللّٰهِ، وَأَخَذَ عَلَيْهِ طَمَعاً، وَشَرَىٰ بِهِ ثَمَناً فَذٰلِكَ يُلْجَمُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِلِجَامٍ مِنْ نَارٍ، وَيُنَادِي مُنَادٍ هٰذَا الَّذِي آتَاهُ اللّٰهُ عِلْماً فَبَخِلَ بِهِ عَنْ عِبَادِ اللّٰهِ، وَأَخَذَ عَلَيْهِ طَمَعاً، وَٱشْتَرَىٰ بِهِ ثَمَناً وَكَذٰلِكَ حَتَّى يَفْرُغَ الْحِسَابُ».
    186-Ali (r.a.) hazretlerinden rivâyet olundu. Hazret-i Ali (r.a.), âhır zamanda meydana gelecek olan fitnelerden söz etti. Bunun üzerine Hazret-i Ömer (r.a.) sordu:
    -“Ey Ali! Bu ne zaman olacak?” Hazret-i Ali (r.a.) buyurdu:
    1-Dinden başka bir maksatla fıkıh öğrenildiği;
    2-İlim amel etmekten başka bir düşünceyle öğrenildiği,
    3-Âhıret ameliyle dünya kazanıldığı zamandır…

    İbni Abbâs (radiyallahü anhümâ) hazretlerinden merfû (olarak rivâyet edilen) hadis-i şerif daha önce geçti. Ve orada buyruldu:
    Ve bir adam da Allâhü Teâlâ hazretleri kendisine ilim verdi. Cimrilik ederek, o ilmini Allâhın kullarına yaymadı. Karşılığından mal aldı. İlmini az bir dünya malına sattı. İşte bu alimde kıyâmet gününde ateşten yapılmış gemlerle ağzına gem vurulur. Ve bir münâdî seslenir:
    -“(Ey mahşer ehli) İşte bu adam Allâhü Teâlâ hazretlerinin dünyada kendisine verdiği ilimle cimrilik eden, ilmini Allâhın kullarına yaymayan; ilminin karşılığından mal alan (insanların ellerindekine göz diken), ilmini dünya malıyla satan kişidir!” denilir.
    Ve durum, hesap bitinceye kadar devam eder. ”

    DİNİNİ SATANLAR

    عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:
    بَادِرُوا بِالْأَعْمَالِ قَبْلَ أَنْ تَجِيئَ فِتَنٌ كَقِطَعِ اللَّيْلِ الْمُظْلِمِ يُصْبِحُ الرَّجُلُ مُؤْمِنًا وَيُمْسِي كَافِرًا أَوْ يُمْسِي مُؤْمِنًا وَيُصْبِحُ كَافِرًا يَبِيعُ دِينَهُ بِعَرَضٍ مِنَ الدُّنْيَا
    Ebû Hüreyre (r.a.) hazretlerinden rivâyet olundu. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:
    -“Amelleri süratle işleyin! Karanlık geceler gibi kesici olan fitneler çıkmadan önce amellere koşun! Fitneler çıktığı zaman, adam mümin olarak sabahlar; kâfir olarak akşamlar; veya mümin olarak geceler; kâfir olarak sabahlar. (Çünkü o dönemde kişi,) dinini dünya metâı (ve faydası) karşılığında satar.”

    İlim Ehlinin Dinî İstismâr Etmeleri

    İlim ehli, âlim veya hoca olarak geçinen bazı kişiler, dünyevî makam, mevki, mal, mülk veya insanların sevgisini kazanmak için dinî, alet edebilirler.
    Âlim ve din bilgini diye geçinen insanların dini istismar etmeleri iki kısımdır:
    1-Câhilce fetvâ verenler,
    2-Bilerek yanlış konuşanlar.

    Halk arasında hoca veya alim diye tanınan veya toplumda hoca sıfatıyla bilinen kişilerin çoğu, ilmî derinlikten yoksundurlar.
    Bu kişiler, kendilerine gelen dini soruları, kendi akıl, mantık ve kıt ilimileriyle ölçerek ve maslahatı göz önüne alarak kişiye göre fetva verirler.
    Câhilce ve işin hakikatini bilmeden fetva veren kişi, mel’undur.
    Yanlış fetva verip, aldattığı ve saptırdığı insanların günahlarının bir misli de onadır…
    مَنْ كَذَبَ عَلَيَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنْ النَّارِ
    -“Benim aleyhimde (bir hadisimi inkar eder veya hadis olmayan bir şeyi uydurup; bu hadis-i şeriftir diyerek) yalan söylerse; o kişi cehennem ateşinde yerini hazırlasın…”

    مَنْ أُفْتِيَ بِغَيْرِ عِلْمٍ كَانَ إثْمُهُ عَلَى مَنْ أَفْتَاهُ وَمَنْ أشَارَ عَلَى أخِيهِ بِأَمْرٍ يَعْلَمُ أنّ الرّشْدَ في غَيْرِهِ فَقَدْ خَانَهُ
    -“Kim ilimsiz olarak (bilmeden câhilce) fetvâ alırsa, onun günahı kendisine fetvâ verenin (müftînin) üzerinedir. Kim doğru olanında söylediğinin gayrisinde olduğunu bildiği halde; kardeşine bir işi işâret eder (bir tavsiyede bulunursa) o kişi, kardeşine ihânet etmiştir. ”

    Beşik Ulemâsı

    Günümüzde bazı insanlar, bütün ilimlere sahip olduklarını zannederler.
    Babalarının veya dedelerinin âlim, kâdî, şeyhü’l-İslâm veya değişik ilim payesine sahip olmasını ileri sürerek; din konusunda futursuzca fetvâ vermektedirler.
    Eskilerin “beşik ulâması” dedikleri, bu kişiler, okumadan, öğrenmeden ve işin hakikatine ermeden kendi akıl ve mantıklarına ve karşısındaki kişinin sosyal hayattaki konumuna göre fetva verirler.
    Onlar, bilmeyerek halkı sapıtırlar.
    Yanlış fetvâ verirler.
    Beşik ulemâsının tek düşünceleri, sahip oldukları makam, mevki ve yerleridir.
    قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:
    مَنْ قَالَ فِي الْقُرْآنِ بِغَيْرِ عِلْمٍ فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنْ النَّارِ
    Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdu:
    -“İlmi olmaksızın (Kur’ân-ı kerimin ilimlerini tam bilmeden) Kur’ân-ı kerim hakkında (yanlış) konuşursa; o kişi cehennem ateşinde yerini hazırlasın…” ve
    مَنْ أَفْتَى بِغَيْرِ عِلْمٍ لَعَنَتْهُ مَلَائِكَةُ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ
    -“Kim, ilmi olmaksızın (tam bilmediği bir konuda eksik konuşur ve yanlış) fetva verirse; gök ve yer melekleri ona lanet ederler…” hadis-i şeriflerinde gelen tehdidler, bu câhil hocalar, bilmeden yanlış fetvâ verenler hakkındadır.
    Ey din konusunda konuşan, fetva veren, ahkam kesen ve kanaat bildiren sevgili kardeşim, eğer sen alet ilimlerini ve dini ilimleri okumadıysan; lutfen önce oku. Öğren. Sonra doğruları en güzel bir şekilde dile getir…
    Yazıktır sana!
    Yanlış bilgiler verdiğin ve saptırdığın insanlara da yazıktır!
    Bilerek Halkı Dalâlete Düşürenler

    İlim ehlinin bazıları da bildikleri halde hakkı ve hakikati gizliyorlar…
    Bildikleri halde, dünyevî düşünceler, mal, makam, mevki, para veya halkın sevgisini ve ilgisini kazanmak için; yanlış yere fetva veriyor.
    Cahillerin istekleri doğrultusunda konuşuyorlar…
    Bunlar, halkı dalâlete düşüren, sapıklardır.
    Dini, siyasete alet ediyorlar.
    Dini, kendi çıkarlarına alet ediyorlar.
    Hâkim güçlerin veya bazı devlet adamların gözüne girmek, için dini saptırıyorlar.
    En büyük zalimlerdir.
    Bunlara “ulamâ-i sû” (kötü âlimler) denilir.
    Bunlar, dini dünya karşılığında satanlardır.
    Halbuki ilim zühd ve takvâyı gerektirir.
    Hadîs-i şerifte buyruldu:
    مَنِ ازْدَادَ عِلْماً وَلَمْ يَزْدَدْ في الدُّنْيَا زُهْداً لَمْ يَزْدَدْ مِنَ اللَّهِ إِلاَّ بُعْداً
    -“Kimin ilmi artar da (ziyâde ilme sahip olur da) dünya (ve dünya malına karşı) zühdü (ve takvâsı) artmazsa; o kişinin ancak Allâhü Teâlâ hazretlerinden uzaklaşması artar…”

    Din Düşmanları Tarafından Beslenen İslâm Düşmanı Kişiler

    Bilerek halkı saptıran âlimler, din düşmanı bazı kesimler (devletler) tarafından beslenmekdirler.
    İslâm tarihine baktığımız zaman, bozuk fikirleri ortaya atan, Kur’ân-ı kerim ve hadis-i şeriflere aykırı konuşan, dini bozmaya çalışan kişilerin umumiyetle din düşmanları (Yahudî, Hıristiyan ve bazı İslam düşamın mihraklar) tarafından desteklendikleri, beslendikleri ve hatta yetiştirildiklerini görürüz.

    Her Devrin Bir Bel’âmı Vardır

    Bilerek, hakkı saptıranlar, kendi zamanlarının “Bel’âm bin Baûrâ”larıdırlar.
    Bel’âm bin Baûrâ, İsrâil oğulları döneminde yaşamış; devrin büyük bir bilgin ve âlimi iken ilmini kötü kullanan bir kişidir. Ve hemen hemen bütün tefsir kitaplarında ve hadis-i şerif kitaplarında adı geçer. Bir rivâyete göre Musa Aleyhisselâm veya Yûşa Aleyhisselâm, cihad için yola çıkmıştı. Belkâ şehrine doğru geliyordu.
    Belkâ şehrine yaklaştıkça, hükümdâr Balâk ve askerî erkânın uykuları kaçıyordu.
    Savaş ile Yûşa Aleyhisselâm’a karşı koyamıyacağını anlayan, Balâk tebdirler düşündü.
    Vezirlerini ve askerî erkânı topladı. Yûşa Aleyhisselâm’a karşı nasıl koyabileceklerini ve memleketlerini nasıl savunabileceklerini danıştı.
    Baş veziri:
    -“Üzerimize gelenlere silâh ile karşı koyamayız!”
    -“Elimiz kolumuz bağlı mı kalacağız?”
    -“Hayır!”
    -“Tedbir nedir?”
    -“Biz de memleketimizde bulunan “Belâm bin Bâurâ’ya baş vurup, bilgisini kullanmasını ve zaferimiz için bir şeyler yapmasını kendisinden ricâ etmeliyiz.”
    Bir başka vezir:
    -“Ya yapmazsa?”
    -“Niçin bizden taraf olmasın?”
    -“Biliyorsun ki, Bel’âm da onlar gibi tek ilâh’a inanmakta ve bizim putlarımızı reddetmektedir.”
    Balâk söze girdi.
    -“Zorlarız!”
    Bir başka vezir:
    -“Gerekirse öldürürüz!” dedi.
    Kral Balâk yine söze girdi:
    -“Önce tatlılıkla anlatalım! Öldürme işi en sona kalsın.”
    Balâk, halkla ilişkileri iyi olan başvezirine döndü:
    -“Bu görevi sana veriyorum. Bel’âm bin Bâurâ ile senin aranın iyi olduğunu biliyorum. Kendisine git. Kıymetli hediyyeler götür. İşi hallet,” dedi.

    Bel’âm bin Bâurâ

    O devirde Şam civârında yaşayan Bel’âm bin Bâûra, adında büyük bir bilgin vardı.
    Bel’âm bin Bâurâ, dönemin büyük âlim ve velîlerindendi.
    Tam 400 (dört yüz) yıl, gece gündüz Cenab-ı Allâh’a ibadet etti.
    Duası makbuldü.
    Talebe okutuyordu.
    Kitaplar yazıyordu.
    Yazdığı kitaplar bir araya getirildiği zaman büyük bir kütüphâne meydana geliyordu.
    Cenab-ı Allâh’ın varlığı ve birliği hakkında tam 700 (yedi yüz) tane kitap yazmıştı.
    İnsanları irşad ile meşguldü.
    Bazen talebeleri ile birlikte havada uçuyordu.
    İsm-i Azam duasını biliyordu.
    Duası red olunmazdı.
    İnsanlar bu büyük alim, velî ve mürşide rağbet ediyor ve bir müşkilleri olduğu zaman, ona baş vuruyorlardı.
    Yûşa Aleyhisselâm, Şam tarafında bulunan Belkâ şehrinde oturan “Kavm-i Cebbârîn” denilen azgın ve zâlim kavim ile harbetmekle emir olundu.
    İnsanlara zarar veren, haksızlık yapan, hayvanları telef eden ve tabiatı tahrip edip, yeryüzünde Cenab-ı Allâh tarafından kurulmuş olan güzel dengeyi bozmaya çalışan bu zâlim insanların üzerine, Yûşa Aleyhisselâm, Cenab-ı Allâh’ın emri ile yürüdü.

    Bel’âm bin Bâurâ’ya Müracat Etmeleri

    Yûşa Aleyhissemâm’ın kendilerine doğru geldiğini işiten bu azgın millet’in acımasız temsilcileri, soluklarını Belam bin Bâûra’nın yanında aldılar. Münâsip bir dil ile:
    -“Efendimiz! Hazret-i Musa’nın halifesi Yûşa Aleyhisselâm, bu tarafa geliyor, dediler. Belâm bin Bâûra sevinçle cevap verdi:
    -İyi
    -Efendim! İyilik bunun neresinde?
    -Bunun her tarafı iyilik. Allâh’a şükür etmemiz gerekir… Cenab-ı Allâh’ın Peygamberi memleketimizi şereflendiriyor. Bundan daha büyük iyilik olur mu?
    Adamlar doğruluktan yana gözükerek;
    -Hazret-i Musa’nın halifesi Yûşa Aleyhisselâm’ın bu tarafa gelmesi bizim için büyük bir şeref. Lâkin Yûşa Aleyhisselâm, yalnız değildir. Yanında 600 (altı yüz) binden daha fazla askeri var. Bizim bütçemiz, onları yedirmeye, içirmeye yetmez. Onları onlara yakışır bir şekilde ağırlayamayız.
    Onlara tahammül edemeyiz.
    Azizlerimiz, zelil olur.
    Büyüklerimizin kıymeti kalmaz.
    Kıtlık olur. Geçim ve maişet sıkıntısı çekeriz. Lütfen siz, Yûşa Aleyhisselâm’ın bu tarafa gelmemesi için dua edin…
    Bel’âm bin Bâura,
    -“Allâh kerîm’dir. Elbette onları yedirir ve içirir,” buyurdu.

    Şeytanın İğvâsı

    Şeytan, boş durmadı.
    Kıskançlık tohumlarını ekti.
    Belâm bin Bâûra’nın içine hased tohumlarını ekmeye başladı. Şeytân:
    -“Ey Bel’âm bin Bâurâ! Halkın sana büyük bir sevgi ve saygısı var. Devlet adamları bile senin ayağına geliyorlar. Bunları kırma. İstekleri doğrultusunda dua et. Eğer Yûşa’ bu tarafa gelirse, o peygamberdir ve bütün insanlar O’nun yanına gider, sizin ise evvelki rağbetiniz kalmaz, diye iğvâ veriyordu.
    Belâm bin Bâûra, şeytana la’net okudu ve onlara şöyle seslendi:
    -Yûşa Aleyhisselâm, bir peygamberdir. Peygamberlerin seyr ve hareketi vahy-i İlâhî yani Cenab-ı Allâh’ın emri ile olur. Eğer Cenab-ı Allâh, Yûşa Aleyhisselâm’a bu tarafa gelmesini emretmiş ise, o mutlaka gelecektir. Yûşa Aleyhisselamın bu tarafa gelmemesi için dua etmek, azgınlık ve asîliktir. İnsanı dinden çıkarır. Yûşa Aleyhisselam büyük bir Peygamberdir. Hepimizin peygamberidir. Ben Yûşa Aleyhisselam’ın şeriatı üzere yaşadığım halde, nasıl olurda ona ve hakka muhalif dua edeyim? Onun bu tarafa gelmesi, sizin sandığınız gibi kıtlık veya yokluğa yol açmaz; bereket ve hayır getirir.
    Ey Aziz kavmim! Geliniz bu kötü düşünceleri bırakınız. Yûşa Aleyhisselam’ın emir ve kanunlarına bağlanın, Yûşa Aleyhisselam’ı beddua veya silah ile değil; gül ve çiçeklerle karşılayınız, dedi.

    Kadın ve Para
    Kadın ve para…
    Dünyanın en büyük imtihanı kadın ve paradır.
    Baş döndüren, câzibe ve sarhoş eden çil çil altınlar…
    Onların karşısında durmak her kişinin değil; er kişinin işidir.
    Onlar, Bel’am bin Bâura’dan ümidlerini kesip, Bel’am bin Bâûra’nın eşine koştular. Belam bin Bâûra’nın dünyada eşi ve benzeri bulunmayan çok güzel bir hanımı vardı. Belam bin Bâûra da ona deliler gibi aşıktı. Belam bin Bâûra’nın eşinin ayakları önüne servetler ve hazineler döktüler. Ve dediler ki;
    -Ey saygı değer hanımefendi! Memleketimizde kocanızdan daha büyük bir âlim ve evliyâ olmadığı gibi, sizden de daha iyi ve güzel bir hatun yoktur. Yûşa Aleyhisselam bu tarafa doğru gelmektedir. O peygamberdir, geldiği zaman bütün insanlar O’na giderler. Hocamız Belam bin Bâûra’nın izzet ve hürmeti ve sizin de rağbetiniz kalmaz. Toplumdan görmekte olduğunuz saygı, sevgi ve ikramın devamı için, mutlaka Hazret-i Yûşa buraya gelmemelidir. Biz, Belam bin Bâûra’ya bunu ifade ettik; razı olmadılar. Lütfen kocanızın izzeti ve kendi hürmetinizi düşünerek; Hazret-i Yûşa’nın gelmemesi için, kocanıza beddua ettirin. Duaları müstecab olduğu şüphesizdir. Eğer beddua ettirirseniz daha bir çok, mal, altın, gümüş ve değerli hediyeleri zat-ı muhteremelerine takdim ederiz, dediler.
    Kadın getirilen hediyelere baktı, gözleri kamaştı. Razı oldu.
    -Tamam, dedi. Siz bu işi bitmiş bilin. Ben kocamı muhakkak razı ederim. O, bu gün yarın Yûşa Aleyhisselamın aleyhinde dua edecektir. Onun duası sizin bildiğiniz gibi makbuldür. Yûşa Aleyhisselam buraya gelemez.
    Belam bin Bâûra akşamleyin eve geldiğinde, hanımı önüne sandıklar dolusu çil çil altınları, gümüşleri ve diğer kıymetli hediyeleri koydu.
    Belam bin Bâûra’nın gözleri fal taşı gibi açıldı. Hayretle:
    -Nereden?
    Hanımı cilveli bir sesle
    -Nereden olacak… Yûşa Aleyhisselam’dan değil ya, tabii ki, senin kadirşinas kavminden… Belam bin Bâûra:
    -Gerçekten benim milletim kıymetimi biliyor. Allâh kendilerinden razı olsun. 400 (dört yüz) yıldır bana bakıyorlar. Bu güne kadar beni krallar gibi yaşattılar. Allâh, mallarına bereket versin, mülklerini dâimî kılsın, diye dua etti. Kadın:
    -Mal ve mülklerinin sonu geldi.
    -Neden
    -Neden olacak? Yûşa Aleyhisselam 600 (altı yüz) bin kişilik ordusu ile buraya geldiği zaman, bu kavim onları besleyebilir mi? Fakir ve kıt kanaat geçinen bu mümtaz topluluk, Yûşa Aleyhisselam ve ordusunun ağır yükünü kaldırabilir mi? Az değil 600 bin kişi… Dile kolay. Cenab-ı Allâh, savaş için Yûşa Aleyhisselam ve ordusunu başka tarafa göndersin. Bizim bu kadirşinas ve temiz milletimiz ile savaş olmazsa olmaz mı? Bunlardan daha günahkâr ve azgın nice nice kavimler vardır.
    Belam bin Bâûra da doğru anlamında başını salladı. Hanımı ağlamaklı bir sesle devam etti:
    -Vallâhi eğer sen bu efendi, iyi niyetli ve temiz topluluğun üzerine gelen Hazret-i Yûşa’ya beddua etmezsen, bu andan itibaren bir saniye bile senin yanında duramam. Başımı alır giderim. Kimse bundan böyle sana saygı göstermez. Herkes sana lanet eder. Böyle bir günde de kavmine faydalı olmazsan, ne zaman hangi işe yarayacaksın. İlmini ve marifetini bu gün ortaya koy. İsm-i Azam duasını biliyorum diyorsun. Oku İsm-i Azamı, Yûşa Aleyhisselamın buraya gelmemesi için dua et. Yûşa Aleyhisselamın helaki için dua et demiyorum. Sadece buraya gelmemesi için dua edeceksin” dedi.
    Kadın hüngür hüngür ağlamaya başladı.
    Belam bin Bâûra eşinin göz yaşlarını sildi.
    -Tamam, dedi. Dua edeceğim. Yûşa Aleyhisselam buraya gelmesin, cihad için başka diyar ve kavimlerin üzerine gitsin.
    Belam bin Bâûra, eşrafın (memleketin ileri gelenlerin ve hatırı sayılır kişilerin) baskılarına, hediyelerin (altınların ve gümüşlerin) sıcaklığına ve hatunun cilvesine daha fazla dayanamadı.
    Merkep Dağ Taş ve Ağaçlar Dile Geldi

    Belam bin Bâûra’nın hakkı gören gözleri kör oldu.
    Doğruyu söyleyen dili lâl oldu.
    Hakkı ve hakikati ve güzel şeyleri düşünen beyni felç oldu.
    Feyz ve nur ile dolu olan kalbi bir anda köreldi.
    Bir anda aklı gitti. Cahil bir insan oldu sanki…
    Yûşa Aleyhisselam’a beddua etmek için, Salihiyye dağına tırmandı. Merkebine binerek dağa çıkarken gizliden bir ses geldi:
    -Ey Belam bin Bâûra nereye gidiyorsun? Geri dön. Cenab-ı Allâh’ın emri ile gelen Yûşa Aleyhisselam’a beddua etme. Duan dergah-i izzette makbuldür ve lakin sonu hayır değildir. Kadının cilvesine, dostların hatırına ve dünya malına aldanarak Yûşa Aleyhisselam’a beddua edecek olursan, Şeytan gibi ömür boyu pişman olursun. Dünya ve ahirette hüsrâna ve büyük zararlara uğrarsın.
    Belam bin Bâûra kendisine nasihat eden bu sese kulak vermedi.
    Kulak vermeye de niyeti yoktu.
    Dünyanın süsü onun gözlerini büyülemişti.
    Başta biraz durdu. Hanımı, hediyeleri ve dostlarının hatırını düşününce yoluna devam etti.
    Havada uçan kuşlar fesih bir dil ile Belam bin Bâûra’ya seslendiler.
    -Ey Belam bin Bâûra nereye gidiyorsun? Geri dön. Kuşlar ve bütün hayvanlar Yûşa Aleyhisselam’ın bu memleketi şereflendirmesine seviniyor ve O’nu heyecan ile bekliyorlar. Allâhu Teâlâ Hazretlerinden kork… Allâh’ın Peygamberine beddua etme. Son pişmanlık fayda vermez.
    Belam bin Bâûra başını kaldırdı. Kuşlara baktı. Sıra sıra kuşlar ona kanat çırpıyorlardı. “Bu sevdâdan vazgeç” diye …
    O biraz durakladı. Gökyüzünün mavisini kapatan kuşlara baktı. Bir an vazgeçer gibi oldu. Sonra eşini, altınları ve kavmini düşündü. Kendi kendine mırıldandı:
    -Vazgeçmek mi? Mümkün değil… Geri dönersem hanıma ve insanlara ne derim sonra? Bir kısım kuşların sözlerine kulak verdim ve döndüm dersem bana gülmezler mi? Deli demezler mi? Bizim değil de, kuşların sözlerine mi kulak verdin? Hiç kuşlar konuşur mu? Diye benimle alay etmezler mi? Hayır hayır… Gideyim. Yûşa Aleyhisselam’a beddua edeyim. Sonra tevbe ederim. Cenab-ı Allâh ğafûr ve rahîm’dir. O bütün günahları bağışlar.
    Merkebini “dehledi” yoluna devam etti. Dağdaki ağaçlar dile geldi:
    -Ey Belam bin Bâûra nereye gidiyorsun? Geri dön. Senin kendisine beddua etmek isteğin kişi Hazret-i Yûşa’dır. Allâh’ın peygamberidir. Ona beddua edersen sonun harap olur. Şeytan gibi lanete uğrarsın. Bizler ve bütün varlıklar Yûşa Aleyhisselama aşığız. Onun bir an önce gelmesini ve buraları şereflendirmesini bekliyoruz. Yûşa Aleyhisselam’a beddua etmek senin kerem, takvâ ve ilmine yakışmaz.
    Nafile…
    Belam bin Bâûra, ağaçlara hiç kulak asmadı. Merkebini dövüp, yoluna devam etmek istedi. Merkebi asla yerinden hareket etmedi. Belam bin Bâûra’nın didinmeleri ve uğraşmaları karşısında, merkebi dile geldi:
    -Ey mel’un, âsî ve azgın insan! Cenab-ı Allâh’ın emri ile buraya cihada gelen Hazret-i Yûşa’ya beddua etmeye gitmekten vazgeç. Bütün mahlukat Onun gelişine sevinirken sen, kötü kalbli eşinin ve azgın kavminin isteğine uyarak, O yüce Peygamberin buraya gelmemesi için dua etmeye gidiyorsun. Akibetinin şeytan gibi olacağı açıktır. Beni de bu kötü işe ve büyük günaha alet etme. Öldürsen bile bir adım ileri gitmem, dedi. Belam bin Bâûra merkebinden indi. Merkebine bir tekme atarak, yayan dağa tırmandı. Kendi kendine:
    -Hayvanların oyuncağı oldum. Şimdiye kadar ben insanlara vaaz ederken, şimdi de eşek beni irşad etmeye çalışıyor, bana nasihat ediyor. Bunu insanlara anlatsam, bana gülerler. Hem de katıla katıla gülerler.
    -“İnsanlara değil de, merkebe mi kulak verdin” derler.

    Ve… Beddua…

    Bel’âm bin Bâurâ, güzel dualar ettiği yere vardı.
    Belam bin Bâûra, Salihiyye dağında her zaman dua ettiği yere çıktı.
    Etrâfa baktı.
    Dağ, taş, ağaçlar, havada uçan kuşlar, gökte melekler, hep ona:
    -“Ey Bel’âm! Allâh’ın peygamberine beddua etme,” diyorlardı.
    Gözü dünya bürümüş, kadın ve paradan başka bir şey düşünemiyen Belâm bin Bâurâ, Yûşa Aleyhisselamın memleketine gelmemesi için dua etti.
    Cenab-ı Allâh hikmeti üzere duasını kabul etti.
    Belam bin Bâûra duasını ettiği sırada, Yûşa Aleyhisselam da ordusu ile Konkoçe sahrasına gelmişlerdi. Yûşa Aleyhisselam ordusu ile beraber, akşama kadar yol gitti. O gece istirahat etmek için konaklayıp sabah kalktıklarında, kendilerini tekrar hareket ettikleri yerde buldular. Bir rivayete göre bu hal tam 40 (kırk) gün devam etti. Yûşa Aleyhisselam:
    -“Ey bütün sırları ve gizlilikleri bilen Rabbim! Emrine uyarak “Kavm-i Cebbârîn” ile savaşmak ve onları yaptıkları zulüm, kötülük ve haksızlıktan vazgeçirmek ve onlara hak dini öğretmek için bu sahraya geldim. Bu kadar zamandır ilerlemek için gayret ediyoruz, fakat bir türlü olduğumuz yerden ileriye gidemiyoruz. Bunun hikmet ve sebebi nedir?” Cenab-ı Allâh vahiy eder:
    -Ey Yûşa! O azgın kavm-i cebbârîn büyüklerinden, duası dergâhımda kabul olunan Belam bin Bâûra, senin o diyara gitmemen için dua etti. İşte bundan dolayı, o sahrada ileriye gidemiyorsun, diye buyurur. Yûşa Aleyhisselam:
    -Ya Rabbi! O Belam bin Bâûra’nın en çok sevdiği ne ise emrine muhalefette bulunduğu için onu al, diye yalvarır.
    Böylece, biçare Belam bin Bâûra’nın duası aleyhine döndü ve Cenab-ı Allâh onun en sevdiği imanını aldı.
    “Kâfirlerin duası, kuşkusuz boşunadır” hikmetince Bel’âm bin Bâura’dan İsm-i Azam duasının alınması üzerine Müslümânlar, şehre büyük bir aşk ve heyecanla saldırdılar.

    Zinâ Edenlerin Kötü Sonu

    Yûşa Aleyhisselâm’ın ordusu Belkâ şehrine yaklaştı.
    Şehri mühâsara altına aldı.
    Şehrin hükümdârı Belkâ şehrini içerden savunmayı tercih etti.
    Yûşa Aleyhisselâm’ın ordusu şehrin surlarını zorladılar.
    Şehri savunamıyacaklarını anlayan Amalika Cebbârlarından Belkâ hükümdârı Bâlak, şehrin düşmemesi için hileler düşündü.
    Aklına bir şey gelmedi.
    Bel’âm onlara:
    -“Ben şimdi hem dünyamı ve hem de âhiretimi kaybettim. Bundan sonra bana hile yapmaktan başka bir şey kalmadı,” dedi.
    Kral sordu:
    -“Nasıl bir hile düşünüyorsunuz?”
    -“Zinâ hilesini!”
    -“Zinâ mı?”
    -“Evet zinâ!”
    -“Bunu nasıl temin edeceğiz?”
    -“Güzel ve genç kızları süsleyip Yûşa bin Nûn askerlerinin içine gönderin. Mü’min askerlerden biri zinâ ederse Allâh onlara vebâ hastalığını verir,” dedi.
    Şehrin bütün güzel kız ve genç kadınlarını süsleyip, İsrâil Oğullarının içine gönderdiler. Askerleri tahrik ettiler.
    Bir çok Yahudî asker onlarla zinâ ettiler.
    Bunun üzerine Allâh onlara vebâ hastalığını verdi.
    Yûşa Aleyhisselâm, bu hileye alet olan askerlere çok gadaplandı. Hârun Aleyhisselâm’ın torunlarından biri, zinâkâr askerlerden birini, beraber olduğu Amalikalı fahişe ile beraber mızrağa saplayıp:
    -“Zinâ edenlerin sonu budur!” diye ordu içinde ibret olsun diye gezdirdi.
    Yûşa Aleyhisselâm zinâ edenlere beddua etti. Zinâ edenlerin hepsi öldüler. Yûşa Aleyhisselâm’ın emriyle fahişeler ordudan uzaklaştırıldı.
    Askerler tevbe ettiler.
    İmanlarını tazelediler.

    Belkâ Şehrinin Fethi

    Günahlarından tevbe eden, imanlarını tazeleyen, İslâm ordusu büyük bir gayretle şehre saldırdılar.
    Şehrin surları muhkemdi.
    Mancınıklarla koca koca taşları kale’ye attıkları hâlde, şehrin kalesi bir türlü yıkılmıyordu.
    Yûşa Aleyhisselâm’ın duasının bereketiyle Cenab-ı Allâh, yere emretti.
    Yer sarsıldı.
    Depremle birlikte şehrin surlarının bir kısmı yıkıldı. Yıkılan yerden Yûşa Aleyhisselâm’ın ordusu kılıçlarını çekip şehrin içine girdiler.
    Yûşa Aleyhisselâm ve ordusuna karşı dayanabilecek hiçbir güç yoktu.
    Devrin bütün insanlarının kalbine korku salan ve herbiri birer insan azmanı olan Cebbârlar kavmi kaçarken birbirlerini tepeliyorlardı.
    Böylece şehir alındı.
    Şehrin alınmasıyla birlikte Bel’âm bin Bâurâ’yı getirip mahkemeye çıkardılar.
    Bel’âm bin Bâurâ’ya sordular:
    -“Senin hakkında nasıl bir hüküm verelim? Sence senin cezân ne olmalıdır?”
    Bel’âm bin Bâurâ kekeledi:
    -“İdâm!”
    Dünyâlık için, Allâh’ın peygamberi ve onun ordusuna beddua ederek, imanı bırakıp küfrü tercih eden kişi, kendi cezâsını kendisi verdi.
    Bel’am bin Bâurâ’yı asarak öldürdüler .

    Kötü Âlimler Deccâldirler

    أَنَا مِنْ غَيْرِ الدَّجَّالِ أَخْوْفُ عَلَيْكُمْ مِنَ الدَّجَّالِ» فقيل:
    وَمَا هُوَ يا رسول الله ؟ فقال:
    عُلَمَاءُ السُّوء
    ― “Ben sizin “Decccâl”dan çok deccâl olmayandan kormuyorum!” Denildi:
    ― “Ya Resûlallah (s.a.v.)! O nedir?” Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri buyurdu:
    ― “Kötü âlimlerdir!”

    İLİM İLE ZULÜM

    Zulüm kelimesi ظ ل م (zâ, lâm ve mîm) harflerinden meydana geliyor. Bu harflerden türüyen,
    الظُّلْمة zulmet, kelimesi nur ve ışığın zıddıdır. Karanlık demektir .
    Zulüm kelimesinin asıl manâsı, bir şeyi yerinden başka bir yere koymaktır .
    Darb-ı mesel’de buyuruldu:
    مَنْ اسْتَرْعَى الذِّئْبَ ظَلَمَ
    -“Kim, kurdu (kuzulara) çoban yaparsa; o kişi gerçekten zulüm etmiştir .”
    Çünkü bu kişi emânet işini hain olana teslim etmiştir. Emin kişiye vermedi. Emâneti koyması gereken yerin dışında başka yere koyduğu için zalimdir ve zulüm etmiştir .
    Zulüm, senin başkasının hakkını almandır .
    Zulüm haksızlıktır.
    Zulüm hakka mani olmaktır.
    Zulüm kelimesi ilim ıstılahında ise, bir şeyi asıl yerinin dışında başka bir yere koymaktır.
    Zulüm hak ve adâletten sapmaktır.
    Zulüm, yalan konuşmaktır.
    Zulüm, yanlış konuşmaktır.
    Zulüm, ilmî verilere göre konuşmamaktır.
    Zulüm, halkı sapıtmaktır.
    Zulüm, ilmi gizlemektir.
    Zulüm, cahilâne bir şekilde konuşmaktır.
    Zulüm, dinî konularda halkı dalâlete düşümektir.
    Zulüm, sadece sopa, silah, maddî güç ve kuvvetli olmaz.
    Zulüm bazen nüfûzü kötüye kullanmak ve bazen de ilim ile olur.
    Allâhü Teâlâ hazretlerinin sıfatlarından biri ve mahlukat için “âb-ı hayat” olan ilim, kötü niyetli insanların elinde bazen zulme vesile olur. İnsanların dünya ve ahret hayatını karartır.

    Halkı Sapıtmak Zulümdür

    فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا لِيُضِلَّ النَّاسَ بِغَيْرِ عِلْمٍ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
    -“Öyle ilimsiz, insanları saptırmak için uydurduğu yalanı Allah’a isnad edenden daha zâlim kim olabilir!? Her halde Allah zâlimler gürûhunu doğru yola çıkarmaz.”

    İlâhî Kelimeleri Değiştirmek Zulümdür

    فَبَدَّلَ الَّذِينَ ظَلَمُوا قَوْلًا غَيْرَ الَّذِي قِيلَ لَهُمْ فَأَنزَلْنَا عَلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا رِجْزًا مِنْ السَّمَاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ
    -“Derken o zulmedenler sözü değiştirdiler. Kendilerine söylenildiğinden başka bir şekle koydular. Biz de, o zâlimlere, fısk ve günah işledikleri için gökten bir murdar azap indirdik.”

    Allâhü Teâlâ hazretlerinin İndirdiğini Gizleyenler Mel’ûndur

    إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنْزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدَى مِنْ بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِ أُولَئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللَّهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَ (159) إِلَّا الَّذِينَ تَابُوا وَأَصْلَحُوا وَبَيَّنُوا فَأُولَئِكَ أَتُوبُ عَلَيْهِمْ وَأَنَا التَّوَّابُ الرَّحِيمُ(160)
    İndirdiğimiz beyyinâtı/açık delil ve mucizeleri ve sırf hidâyet olan ayetleri, insanlar için biz Kitâb’da beyan ettikten sonra gizleyenler, muhakkak ki onlara Allah lânet eder, lânet şanından olanlar da lânet eder…159
    Ancak tevbe edip, hâli düzeltip hakkı söyleyenler başka… Ben onlara bağışlarım, öyle rahîm –tevvâbım ben. ”

    Yedikleri Ateştir

    إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِهِ ثَمَنًا قَلِيلًا أُولَئِكَ مَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ إِلَّا النَّارَ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلَا يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ (174) أُولَئِكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدَى وَالْعَذَابَ بِالْمَغْفِرَةِ فَمَا أَصْبَرَهُمْ عَلَى النَّارِ (175) ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ نَزَّلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُوا فِي الْكِتَابِ لَفِي شِقَاقٍ بَعِيدٍ(176)
    Allah’ın indirdiği Kitâb’dan bir şeyi gizleyip de, bununla biraz para alanlar; muhakkak ki onlar karınlarında ateşten başka bir şey yemezler ve kıyâmet günü Allah onlara ne söyler, ne de kendilerini tezkiye eder. Onlara sâde bir azâb-ı elîm/gâyet acı bir azab vardır.174
    Onlar, işte hidâyeti verip dalâleti/sapıklığı, mağfireti bırakıp azâbı satın alan kimseler; bunlar, ateşe ne sabırlı şeyler!..175
    Zîrâ şüphesiz ki Allah, Kitâb’ı, sebeb-i hak ile indirdi. Kitâb’da ihtilâf edenler ise, şüphesiz haktan uzak bir şikâk/çekişme içindedirler .

    Halk Zâlim Âlimlerden Hakkını İsteyecektir

    إِذْ تَبَرَّأَ الَّذِينَ اتُّبِعُوا مِنَ الَّذِينَ اتَّبَعُوا وَرَأَوُا الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْأَسْبَابُ (166) وَقَالَ الَّذِينَ اتَّبَعُوا لَوْ أَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَتَبَرَّأَ مِنْهُمْ كَمَا تَبَرَّءُوا مِنَّا كَذَلِكَ يُرِيهِمُ اللَّهُ أَعْمَالَهُمْ حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْ وَمَا هُمْ بِخَارِجِينَ مِنَ النَّارِ (167)
    O vakit o metbû/reis olanlar –azâbı görerek- tâbi olanlardan teberri edip uzaklaşmışlardır. Aralarındaki bütün râbıtalar/bağlar didik didik kopmuştur.166
    Tâbi olanlar da şöyle demektedir: “Ah! Bizim için dünyaya bir dönüş olsaydı da onların bizden teberri ettikleri gibi biz de onlardan teberri etseydik/ uzaklaşsaydık!
    İşte böyle, Allah onlara bütün amellerini üzerlerine yığılmış hasretler halinde gösterecektir ve onlar, o ateşten çıkacak değillerdir.

    وَبَرَزُوا لِلَّهِ جَمِيعًا فَقَالَ الضُّعَفَاءُ لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا فَهَلْ أَنْتُمْ مُغْنُونَ عَنَّا مِنْ عَذَابِ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ قَالُوا لَوْ هَدَانَا اللَّهُ لَهَدَيْنَاكُمْ سَوَاءٌ عَلَيْنَا أَجَزِعْنَا أَمْ صَبَرْنَا مَا لَنَا مِنْ مَحِيصٍ
    Bir de hepsi toplanarak Allah’ın huzuruna çıkmışlardır. Zuafâ/zayıf kısmı, büyüklük taslayanlara şöyle demektedirler:
    -“Bizler sizlere tâbi idik; şimdi siz bizden Allah’ın azâbından zerrece bir şey defedebiliyor musunuz?” demişlerdir:
    -“Eğer, Allah bize hidâyet verse idi, elbette sizi hidâyete erdirirdik. Şimdi bizler sızlansak da sabretsek de müsâvîdir; bizim için kurtuluş yok… ”

    وَإِذْ يَتَحَاجُّونَ فِي النَّارِ فَيَقُولُ الضُّعَفَاءُ لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا فَهَلْ أَنْتُمْ مُغْنُونَ عَنَّا نَصِيبًا مِنَ النَّارِ (47) قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُلٌّ فِيهَا إِنَّ اللَّهَ قَدْ حَكَمَ بَيْنَ الْعِبَادِ
    Ve hele ateş içinde birbirlerine ihticac ederlerken/çekişirlerken, o vakit zayıflar kısmı o büyüklük taslayanlara diyorlardır:
    -“Hani bizler sizin tebeânız idik, şimdi siz bizden bir ateş nöbetini savabiliyor musunuz?” 47
    Büyüklük tasyalanlar da şöyle demektedirler: “Evet, hepimiz onun içindeyiz, çünkü Allah kulları arasında hükmünü verdi” .

    Halkı Saptıran İlim Ehlinin Tevbesi

    Gerek bilerek ve gerekse bilmeyerek halkı sapıtan kişiler, bu hatalarından hemen dönmelidir.
    Tevbe etmelidir.
    Halkı dalalete düşüren kişilerin tevbeleri, halkı yanılttığı konularda, düzeltmeler yapmaktır.
    Eğer yanlış makale, kitap ve benzeri çalışmalar yaptıysa; aynı usûl ile işin doğrusunu dile getirmelidir.
    Halktan apaçık özür dilemelidir.
    Ve sonra da hatasından dolayı Allâhü Teâlâ hazretlerine tevbe etmelidir…

    Dipnotlar

    1 Ruhul-Beyan Tefsiri c.1, s.100,
    2 Tergib ve Terhib tercümesi hadis no: 177, Ömer Faruk Hilmi,
    3 Tergib ve Terhib tercümesi hadis no: 178, Ömer Faruk Hilmi,
    4 Tergib ve Terhib tercümesi hadis no: 182, Ömer Faruk Hilmi,
    5 Tergib ve Terhib tercümesi hadis no: 186, Ömer Faruk Hilmi,
    6 Sahih-i Müslim: 169,
    7 Müsned-i Ahmed: 2820,
    8 Sünen-i Ebû Davud: 3173, Câmiu’s-sagîr: 8390
    9 Tirmizi: 2874,
    10 Kenzu’l-Ummâl: 29018,
    11 Camius’s-Sağîr: 8397,
    12 Daha geniş bilgi için bakınız.
    1- Yuşa Aleyhisselâm- Ömer Faruk Hilmi,
    2- Araisü’l-Mecâlis,
    3- Mir’ât-i Kâinat,
    4- Kısasü’l-Embiya,
    5 el-Kâmil fit-Tarih, ve benzeri kitaplara bakınız.
    13 İmam Ahmed, değişik lafızlarla…
    14 Muhtaru’us-Sihah: c. 1, s. 192,
    15 El-Muhît fi’lüğah: c. 2, s. 290,
    16 Mecmuatu’l-Emsâl: 4027,
    17 Kitabü’l-Cümeyhiratü’l-Emsâl: c. 1, s. 265, madde: 1660,
    18 Kitabü’l-Ayn: c. 2, s. 147,
    19 El-En’âm: 6/144,
    20 Bakara: 2/59, ve 246,
    21 Bakara: 2/159-160;
    22 Bakara: 2/174-176;
    23 Bakara: 2/166-167,
    24 İbrâhim: 14/21,
    25 El-Ğâfir: 40/47,