Abdülaziz Bayındır

  1. ABDULAZİZ BAYINDIR’IN ŞEFAATİ İNKARI

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    ‘Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz; hiç kimseden ‘Allah izin vermedikçe’ şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yardım da yapılmaz.’ (Bakara s. 48) âyetinden ‘Ey Kureyş topluluğu! Kendinizi kurtarmaya bakın; Allah’ın yanında size bir faydam olmaz…’ (Buhârî, Vesâyâ, 11) hadîsinden yola çıkarak şefaatin olmadığını söyleyen ve ‘Şefaatçi, kişiyi Allah (c.c.)’ın vereceği cezadan kurtaracaksa, Allah (c.c.)’tan güçlü ve merhametli olmalı ve insanı daha iyi tanımalıdır.'(Abdulaziz Bayındır, Kur’ân Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2006) diyen kimselere verilecek cevap nedir?

    Tefsirlerde, bu âyette kendilerine şefaatin fayda vermeyeceği kimselerin, kâfirler olduğu bildirilmiştir.(2) Şefaatin varlığına delîl olan bazı âyetler ise şöyledir:

    “Rahmân nezdinde söz ve izin alandan başkalarının şefâata gücü yetmez.” (Meryem s. 87) Bu hususta Allahü Teâlâ, diğer bir âyette şöyle buyuruyor: “O gün, Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez.” (Tâhâ s. 109)

    “Allah (c.c.)’ın huzurunda, kendisinin izin verdiği kimselerden başkasının şefâati fayda vermez. Nihâyet onların yüreklerinden korku giderilince (birbirlerine): “Rabbiniz şefaat hakkında ne buyurdu?” dediler. (Şefaat edecek durumda olanlar): Hak olanı buyurdu, dediler. O, yücedir, büyüktür.” ( Sebe’ s. 23)

    Bu konuda, tevâtûr derecesine varan sahîh hadîsler vardır. Bu hadîslerden bazıları şu mealdedir: “Şefaatim, ümmetimden kebâir ehli olanlar (büyük günahlar işleyenler) içindir.” (Ebû Davûd, Tîrmîzi, İmâm Ahmed Enes ibn Malik’ten)

    “Hiçbir peygamber yoktur ki, kendisine müstecâb (kabul edilmiş) bir duâ verilmiş olmasın. Muhakkak ben, duâmı ümmetimin şefaati için sakladım. Şefaatim, ümmetimden Allah (c.c.)’a şerik tutmayanlara inşallah ulaşacaktır.” ( İmâm Müslîm, İmâm Ahmed Cabir (r.a.)’den

    [2] Ebû Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, c. 1, s. 204-206

  2. ABDULAZİZ BAYINDIR’IN VEFAT ETMİŞ KİMSELERLE TEVESSÜLÜ TÜRBE ZİYARETİNDEKİ FAYDALARI İNKARI

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Selefi’lerin ‘Tevessül hayatta olanlarla yapılır’  iddiasına ve ‘Ölülerden yardım istemek, ‘Sadece senden yardım dileriz.’ (Fâtiha s. 4)  âyetiyle çelişir.’ (Abdulaziz Bayındır, Kur’ân Işığında Tarîkatçılığa Bakış) şeklindeki iddialara verilecek cevap nedir?

    İmam-ı Nesefi hazretleri buyuruyor ki:

    Her mümin uykuda da mümin olduğu gibi, öldükten sonra da mümindir. Bunun gibi Peygamberler, öldükten sonra da Peygamberdir. Çünkü, Peygamber olan ve iman sahibi olan ruhtur. İnsan ölünce, ruhunda bir değişiklik olmaz. (Umdet-ül-itikad)

    Sahih-i Buhâri’de Hz. Ömer (r.a.)’den rivayet edilen hadîs-i şerifte Hz. Ömer (r.a) duasında diyor ki : “Ey Allah, Sana Peygamberin ile tevessül ediyorduk ve bize yağmur yağdırıyordun, şimdi de Peygamberinin amcası ile tevessül ediyoruz, bize yağmur yağdır!” Bu söz sahabe’nin Peygamberle tevessül ettiklerine bir delildir.

    Hz. Ömer’in Hz. Abbas ile tevessül etmesinden maksat, Sahabeye ve sonrakilere Evliya ile tevessül etmenin cevazını beyan etmek içindir yoksa irtihâl etmiş bulunan Nebi (s.a.v.) ile tevessül câiz olmadığı için değildir.

    Hz. Abbâs (r.a.), Hz. Ömer’in kendisiyle tevessülünün hakikatini açıklamış ve ön tarafa geçince “ Ey Allâh! Bu topluluk Senin Peygamberin indindeki yerim sebebiyle Sana benimle yöneldiler.” Buyurmuştur. “Yani  Peygamberin vefat ettiği için beni aracı kılıyorlar” dememiştir. Hâfız İbni Hacer bu hadîs hakkında der ki; Hz. Ömer (r.a.)’in Hz. Abbas (r.a.)’ı aracı kılmasından, salih kimseler ve Ehl-i Beyt ile şefaat talebinin câiz olduğu anlaşılıyor.

    “Yanlızca senden yardım isteriz.” âyetindeki yardım istemenin, her türlü yardımı kapsadığı kabûl ediliyorsa, o hâlde, sadece ölülerden değil; dirilerden de herhangi bir şekilde yardım istemek bile âyet ile çelişir. Hayâtımızda birilerinden mutlaka yardım istemişizdir.

    Abdulaziz Bayındır, Kur’ân Işığında Tarîkatçılığa Bakış kitabının, 53 ve 54. Sayfalarında vefat etmiş kimselerin ruhaniyetlerinden istifadeyi ve türbe ziyaretlerinin faydasını inkâr etmektedir.

    Bu görüşlerine verilecek cevap nedir?

    Ruhaniyetten istifadeyi inkar eden görüşler Kur’ân ve Sünnet’e aykırıdır. Şöyle ki: ‘Allah yolunda şehîd olanları ölü sanmayınız! Onlar, Rabblarının yanında diridirler, rızıklandırılmaktadırlar.’ (Âl-i İmrân s. 169) âyet-i kerîmesinde, şehîdlerin diri oldukları sabit olunca; peygamberlerin diri olması, öncelikli olarak sabittir.

    Beyhakî’nin Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyetle bildirdiği hadîs-i şerîfte, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: “Her ayın ilk üç gecesi ve günü, bana çok salevât okuyunuz. Çünkü bu ikisi, sizden bana ulaştırılır. Toprak elbette, peygamberlerin cesetlerini çürütmez.”

    Enes bin Mâlik’ten rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte şöyle buyruluyor: “Peygamberler; kabirlerinde diri olup, namâz kılarlar.” (İbn-i Adîy, el-Kâmil)

    Şehîdlerin bu şekilde diri olmaları, onlar için şerefli bir rütbedir. Bu, Allahü Teâlâ’nın onlara bir lütfudur. Ancak, peygamberlerin rütbesinden daha yüksek bir rütbe yoktur. Şüphesiz peygamberlerin hâli, bütün şehîdlerin hâlinden daha yüksek ve kâmildir. Dolayısıyla peygamberler için öldü denemez, mânevî bir hayatla diridirler.

    Âlimler, ölülerin birtakım tasarruflarda bulunabileceklerini ve dirilere faydalı olabileceklerini söylemektedirler. Özel ma’nâda velî olduğuna inanılan bir kimseden, kerâmet beklenilmesi ne kitap ne sünnet ve ne de icmâya ters düşen bir şeydir. Çünkü Allah (c.c.), bu âlemde yaptığı rızık ve benzeri yardımlardan birçoğunu kulları vâsıtasıyla yapar. O vâsıtalardan gördüğümüz rızık ve nîmetleri bizzat kendilerinden sayarsak, bu; tek Rezzâk’ın Allah (c.c.) olduğuna dâir inen âyete (Zâriyât: 58) ters düşmekle bir çeşit şirk sebebi olur. O  bakımdan doğrusu; kulları sebeb ve vâsıta, Allah Celle Celâlühû’yu da yaratan görmektir.

    Abdülkâdir Geylânî Hazretleri bir şiirinde buyururlar ki: ‘Mürîdim ister doğuda olsun ister batıda / Hangi yerde olsa da yetişirim imdâda’ ‘Kur’ân-ı Kerîm’in çok sayıda âyetine açıkça aykırıdır. Çünkü ‘Darda kalmış kişi duâ ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hâkimleri yapıyor? Allah  ile beraber başka bir tanrı mı var?’ (Neml s. 62) (Abdulaziz Bayındır, Kur’ân Işığında Tarîkatçılığa Bakış) iddialarına verilecek cevap nedir?

    Allah’ın kulları yine Allah’ın iradesi ve izniyle yardıma gelirler ki bunun şirk ile ilgisi olmadığı gibi bu husus Kur’an ve sünnet ile de sabittir.

    “Biriniz herhangi bir yerde yolunuzu şaşırırsanız, bir şeyde yardımcı, muhafaza edici arayıp bulamadığınız zaman, hiç kimsenin size yoldaş, arkadaş olmadığı ve çaresiz kaldığınız yerde deyiniz ki: Ey Allahü Teâlâ’nın has kulları! Beni muhafaza ediniz. Ey Allahü Teâlâ’nın has kulları! Bana yardım ediniz. Çünkü Allahü Teâlâ’nın öyle kulları var ki onlara yardıma gelirler,  görünmezler.” (Taberani, Mu’cem’ul Kebir, Hadîs No: 13737; Heysemî, Mecme’uz-Zevâid, 10. c, Hadîs No: 17103)

    Soruda yer alan beyit, kerâmet yoluyla yapılan bir işten haber vermektedir. Velîlerde görülebilecek bir kerâmet, yâni olağanüstü iş, ehl-i sünnet mü’minlerce hak olduğuna göre, mesele kalmaz. Abdu’l-Kadir-i Geylânî Hazretleri; İbn-i Teymiyye’nin de El-Furkân isimli kitabında dediği gibi şerîat imamlarındandır. Kerâmeti mütevâtirdir. O, bazen, Allah (c.c.)’ın izni ve yardımıyla, doğuda ve batıda mürîdlerine yardımcı olabileceğini, Allah (c.c.)’ın kendisine lutfettiği nimetlerden olduğunu anlatma kabilinden söylemiştir. Bunun; Kur’ân’la çelişmediğini, Kurân’a îmân edip kerâmetle alâkalı âyetleri ve husûsan Neml Sûresi kırkıncı âyeti de tasdîk edenler anlar, teslîm ve i’tirâf ederler.

    “Yanında kitaptan bir ilim olan (Sıddik), onu (Yemen’deki Belkıs’ın tahtını) sen gözünü kırpmadan sana (Şam’a) getiririm, dedi.) (Neml s. 40)

    Onca uzaklıktaki tahtı, fizik kanunlarını alt üstederek, göz kırpmadan Süleyman Aleyhisselâm’a getirebileceğini söyleyen Sıddîk ve Velî Asef’ten söz ediliyor…

    Hz. Ömer Radıyallahu Anh Medine’deki minberden Îran orduları karşısında hezimete uğramakta olan İslâm ordularının kumandanı Sâriye Radıyallahu Anh’ı uzaktan îkâz etti, (Ey Sâriye dağa yanaş, dağı arkana al, ey Sâriye…) dedi, Sâriye Radıyallahu Anh, bu çağrıyı işitti ve İslâm orduları bu îkaz sayesinde bozgundan kurtuldu.

  3. VESİLE KILMAYI İNKARI

    CEVABIN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Falan zâtın yüzü suyu hürmetine gibi ifadelerle, Allah (c.c.)’tan bir şeyler istenebilir mi?

    İddia: ‘Bu ifadeler, Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i gibi kitaplarda da yer alır. Ama böyle duâ olmaz.’ (A. Bayındır, Kur’ân Işığında Tarîkatçılığa Bakış, s. 51-52)

    Sahîh bir hadîste, Âdem Aleyhisselâm’ın, günah işlediğinde, “Rabbim! Senden Muhammed Sallallâhu Aleyhi ve Sellem hakkı için, beni affetmeni istiyorum.” dediği, haber verilmektedir.

    Ayrıca İbn-i Mâce, Nebî (s.a.v.)’den rivâyet edilen câmiye gidiş duâsı içinde yer alan şu rivâyeti zikretmiştir: “Ebû Saidi’l-Hudrî (r.anh) anlatıyor: “Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Kim evinden namâz kılmak üzere çıkar ve: “Ey Allah (c.c.)ım! Senden isteyenlerin senin katındaki hakkı için ve şu yürüyüşümün hakkı için senden istiyorum… (derse…)” bu örneklerde görüldüğü gibi hiçbir sakıncası yoktur. Hatta duâ için temiz ağız lâzım olduğundan, birileri vesile edilerek duâ edilmesi tavsiye edilmiştir.

  4. ABDULAZİZ BAYINDIR VE ADETLİ KADININ İBADETİ MESELESİ / Hüseyin Avni

    Kuyudan Çıkarılan Taşlar Cümlesinden Olarak Adetli Kadının Orucu ve Namazı

    Abdülaziz Bayındır Bey, Ümmet’in âlimlerinin tamâmının üzerinde söz birliği ettiği bir yanlışlığı bulmuş ve düzeltmiş(!): Müslümanlar, dünden bu güne âlimleri ve avâmıyla ittifak hâlinde ‘hayızlı kadın oruç tutamaz, temizlenince kazâ eder’ diyorlar ama bu yanlış imiş; ona göre hayızlı kadın oruç tutmalı, bu Kur’ân’ın emri imiş…1 Üç ciheti olan bu iddiânın tıbbî ve psikolojik yanlarını erbâbına havâle ediyor, ilmî tarafı üzerinde birkaç söz söylemek istiyoruz:

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Sayın Bayındır hayız gören kadının namaz kılamayacağını Kur’ân, Sünnet ve akıl ile isbât 1 Abdulaziz Bayındır, Kur’an Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar, Süleymaniye Vakfı Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2007, s: 196-199 (Altı çizili mavi rakamlar Bayındır’ın düştüğü dipnotlardır.) ettikten (!) sonra -ki, Ümmet’in inancı ve ameli budur – şöyle diyor:

    Bayındır:

    Muâze dedi ki, Aişe’ye sordum, dedim ki:

    “Neden âdetli kadın oruç tutuyor da namaz kılmıyor?”

    “Sen Harûriyye misin?” 1 dedi. “Hayır, Harûriyye değilim ama soru soruyorum” deyince şöyle dedi: “Bizim başımıza bu olay gelince orucu tutmamız emredilirdi ama namazı kılmamız emredilmezdi.” 2

    İnsanları yanıltan kaza kelimesidir. Bu kelime, Kur’an ve Sünnette ibadetler için kullanılmışsa eda yani ibadeti zamanında yapma anlamındadır “Hac ibadetini tamamladığınızda”3 “namazı kıldığınızda” 4 demek olur. 5 el-Feyyûmî (ö. 770/1368-69) 6 şöyle demiştir: “Alimler, ibadetlerde kazayı, vaktinin dışında yerine getirilen, edayı da vaktinde yerine getirilen için kullandılar. Bu, kelimenin sözlük anlamına aykırıdır ama iki vakti ayırmak için oluşturulmuş bir terimdir.” 7 Aişe validemiz zamanında böyle bir terim olmadığı için onun kullandığı kelimesine eda anlamı vermek gerekir.

    Cevâb:

    Bir: Yukarıdaki iki âyetteki ‘kadâ’ lafzı âlimlerin söz birliği ile ‘edâ’ manasındadır. Bunun içün ayrıca bir kaynak vermeye bile hâcet yoktur.

    İki: Ancak verilen lügat kaynaklarında iddiâ edildiği gibi ibâdetler ve ibâdet olmayanlar diye bir ayrım yoktur.

    Üç: Kitab’ul-Ayn’da sadece hükmetmek, vasıyyet etmek ve gelmek manaları verilmiştir.

    Dört: Lisan’ul-Arab’da, hükmetmek, kesmek ve fasletmek, bir şeyi bitirmek, yaratmak, bir şeyin kesilmesi ve tamamlanması, yapmak ve takdîr etmek, işlemek, bir işi bitirmek, hükmetmek ve emretmek, muhkem yapmak, vasıyyet etmek, edâ etmek ve sona erdirmek, tamamlamak, öldürmek, borcu ödemek, bir şeyi yapmak ve muhkem kılmak, ihtiyâcını tamamlamak ve ona ulaşmak gibi birçok ma’nâ verilir.

    Beş: Es-Sıhâh’da, hükmetmek ve hüküm, öldürmek, ölmek, ulaştırmak, yapmak ve takdîr etmek, manaları verilirken ‘(kadâ) bazan edâ manasında da olur’ denilmektedir.

    Hâsılı, verilen bu kaynakların hiçbirinde sözü edilen âyetlerden hiç bahsedilmez.

    Altı: El-Feyyûmî’nin el-Misbâh’daki ve ondan nakil yapan ez-Zebîdî’nin Tâcu’l-Arûs’daki sözleri anlaşılmamış veya çarpıtılmış. Nitekim aşağıda gelecektir.

    Kısacası kaynak gösterme sahtekârlığı işlenmekte, yalan söylenmektedir.

    Bayındır: Kaza kelimesi ilgili olarak İbn Teymiye şöyle der:

    Kaza, Allah’ın ve Resulü’nün sözlerinde ibadeti vaktinde tam yapmayı ifade eder. Şu ayetler bunu gösterir: “Namaz tamamlandığı zaman yeryüzüne dağılın ve Allah’ın ikramından arayın.” 8 “Hac ibadetini tamamladığınızda.” 9

    Fakihlerden bir kısmı daha sonra kaza sözünü, vaktinin dışında yerine getirilen, eda sözünü ise vaktinde yerine getirilen ibadete has terimler haline getirdiler. Resulullah’ın sözünde böyle bir şey asla yoktur. Hem diyorlar ki, “Kaza sözü bazen eda anlamına kullanılır.” Böylece kelimenin Kur’an-ı Kerim’in indiği zamanki anlamını pek az kullanılır diye gösterirler. Bu sebeple Peygamberin şu sözü ile neyin kastedildiğini tartışırlar: “yetiştiğinizi kılın, yetişemediğinizi kaza edin; bir rivayette tamamlayın.” O, bu sözlerden hiç biriyle ibadetin vaktinden sonra yapılmasını kastetmemiştir. Aslında Şari’in sözünde ibadetin vakti dışında yapılması ile ilgili bir şey bulunmaz. Ancak vakit iki türlüdür; biri genel, diğeri özürlüler için özeldir. Uyuyanın uyanınca, unutanın da hatırladığı zaman namazını kılması böyledir. Bu, Allah’ın onlar için belirlediği vakittir, diğerleri için ibadet vakti olmaz. 10

    Cevâb: Bayındır burada, davasına delîl olarak sahîh bir hadîs getiriyor ve onun bütün bir Ümmet tarafından yanlış anlaşıldığını ve ma’nâlandırıldığını iddiâ ediyor. Bu iddiâsını ayrıca lügat ile dahî delîllendiriyor ve kendisine yerine göre sened kabûl ettiği birinin sözüyle de pekiştirmeye çalışıyor. Lâkin kendisi ilimle alâkası olmayan ve yanlışın da ötesinde bir tahrîf cinâyeti işliyor. Öyle ki,

    Bir: El-Müfredât, Umdetü’l-Huffâz ve sâir Kur’ân Lügatları ile el-Fâik, en-Nihâye, Mecmau’l-Bihâri’l-Envâr ve diğer hadîs lügatlarında geçen değişik birçok manayı bir yana koyalım. Er-Râğıb’ın ve es-Semîn’in getirdikleri yirmiye yakın âyette geçen ‘kadâ’ kelimesine verdikleri onca değişik ma’nâyı hesaba katmayalım. ‘Kadâ’ kelimesinin, Halîl İbnu Ahmed’in (Ö:170) Kitâbu’l-Ayn’ı, Feyrûz Âbâdî’nin el-Muhît’i ve şerhi ez-Zebîdî’nin Tâcü’l-Arûs’u, el-Cevherî’nin es-Sıhâh’ı, İbnu Manzûr’un Lisânu’l-Arab’ı, el-Mutarrazî’nin el-Muğrib’i gibi nice lügatte birçok farklı manaları geçmektedir. Birçoğu yukarıda geçtiyse de onları teferruatıyla teker teker sayıp dökmek sözü uzatır.

    Bunlardan sadece el-Muhît’de geçeni tekrâr edelim: Hükmetmek ve hüküm, yapmak ve takdîr etmek, kesinleştirmek ve emretmek, açıklamak, (mecâz olarak) ölmek, öldürmek, tamamlamak, birisine bir şeyi vasıyyet etmek, bir şeyi bir şeye vardırmak ve ulaştırmak, alacaklıya borcunu ödemek.2

    Lisânü’l-Arab’da da şöyle denilmektedir: ‘(Ebû İshâk) kadâ kelimesi lügatte çok çeşit ma’nâlara gelir; hepsi de bir şeyin kesilmesi ve tamamlanması manasına döner, dedi.’ 3

    2 Zebîdî, Tâcü’l-Arûs (20/84-85), Dâru’l-Fikir,1414

    Hâsılı, bir şeyin ‘tamamlanması’, ‘bir işi bitirmek’ bazen asıl vaktinde bazen de o vaktin dışında ama yine Şâri’in kabûl edeceği başka bir vakitte olur. Zebîdî’nin nakline göre El-Mısbâhu’l-Münîr sâhibi el-Feyyûmî, Sayın Bayındır’ın O’ndan yaptığı nakilden önce “ ‘edâ’ ma’nâsındaki ‘kadâ’ bir lügattir (bir lügat ma’nâsıdır veya lehçedir)” demişti. Elimizdeki el-Mısbâh nüshasında ise ‘iki hasım arasında ve üzerinde hüküm verdim, ihtiyâcımı kadâ ettim, ona ulaştım ve nâil oldum, hâceti kadâ ettim, yani ayni şekilde, haccı ve borcu kadâ ettim, yani edâ ettim, Allah teâlâ hacc vazîfelerınizi kadâ ettiğiniz vakitte de, yani edâ ettiğinizde de…’

    El-Feyyûmî bu sözlerinin hemen ardından devâmla şöyle diyor: ‘şu hâlde kadâ burada edâ ma’nâsındadır.’ Öyleyse ortada ya nusha farkı veya ez-Zebîdî’nin yaptığı nakilde tasarrufu vardır. Her ne şekilde olursa olsun, O’nun, ‘Alimler ibadetlerde kadayı, vaktinin dışında, edayı da vaktinde yapılan için kullandılar. Bu, kelimenin lügat vaz’ına muhâliftir; lâkin (yanlış anlaşılmasın) bu, iki vaktin arasını ayırmak içün (konulmuş) olan bir ıstılâhtır’ demesi4 elbette doğrudur. Çünki lafzı, karşılığında îcâd edildiği asıl manalarından biri olan ‘edâ’dan çıkarmak, ‘o manaya gelmez’ demek ve sadece bir manasına hasretmek lügatın ilk manası olarak doğru değildir, ona muhâliftir.5 Zâten Fukahâ da böyle demiyor. Ancak el-Feyyûmî, câhillerin yanlış anlamalarına meydân vermemek içün, ‘ancak’ şeklindeki istidrâk lafzıyla onlardan yana mâzeret beyân ediyor.

    Evet, ‘kadâ’ kelimesi, fukahâ tarafından ‘edâ’ yani bir ibâdeti belirlenen asıl vaktinde yerine getirmek içün de, asıl vaktinde yapılmamakla borç olarak kalan şu ibâdetin Şeriât tarafından asıl vaktinin dışında ta’yîn edilip gösterilen bir başka vakitte yapılması içün de kullanılır. Bu umûm/genel kullanmak şekli lügat manasına ters düşmez ve Usûl-i Fıkıh ve Furû’-ı Fıkıh kitâblarında yazar. Amerika’yı yeniden keşfetmek nev’inden olan ayrı bir isbâta da muhtâc değildir. Ancak verilen âyetlerde geçen ‘kadâ’ kelimesinin aslında ‘bitirmek’ manasında olduğunu, bunun da ‘edâ edip asıl vaktinde bitirmek’ gibi ‘asıl vaktinin dışında gösterilen bir vakitte bitirmek’ manasında da olduğu dilden ve zevk-i selîmden nasîbi olanlara açıktır.

    3 İbnu Manzûr, Lisânu’l-Arab (6/3666), Dâru’l-Meârif

    4 Ancak Bay Bayındır burada ya bir ilim hiyâneti işlemiş ve ma’nâyı çarpıtmış veya bir tercüme hatâsı yaparken vaz’ ma’nâsının ne olduğunu bilmediğini de ortaya koymuştur. Zîrâ kelimenin, karşılığında îcâd edildiği ilk ma’nâ demek olan vaz’ ilk lügat ma’nâsı olacağı gibi, sonradan bizzat lügatta olan değişikliklerle ortaya çıkan manalar da lügat ma’nâsı olur. Dolayısıyla ‘vaz’-ı lüğavîye muhâlif düşmek’ ile ‘lügat manasına ters düşmek’ her zaman aynı şeyler olmayabilir.

    5 Hattâ, ‘edâ’nın bir ibâdetin asıl vaktinin dışında yapılması manasında kullanılmayacağını söylemek de böyledir.

    Nitekim Bay Bayındır, İbnu Teymiyye’den beğenerek aktardığı metinde geçen hadîsde yer alan şu kaçırdığınızı da sonra ara vermeden hemen kadâ ediniz’ ibâresindeki ‘hemen sonra’ ve ‘kadâ’ kelimelerinin üzerinde biraz akledecek ve düşünecek olsaydı, burada kaçırılan kısmın asıl zamanından hemen sonra yerine getirilmesinin emredildiğini görecekti. Burada tamamlanan kısma bu yanıyla ‘kadâ’, asıl vakit çıkmadan tamamlanmış olması yanıyla ise ‘edâ’ denilmiştir. O bakımdan bunun her yanıyla ‘edâ’ olduğunu iddiâ edene diğeri ‘hayır, edâ değil kadâ’dır’, mutlak ‘kadâ’dır diyene de beriki, ‘hayır, kadâ değil edâ’dır’ demiş olabilir. Dolayısıyla ortada bir çelişki olmadığı gibi ‘kadâ ediniz’ ile ‘tamamlayınız’ ifâdeleri arasında temelde bir fark yoktur.

    İki: Karışıklıklara meydân vermemek içün fakıhler, bir ibâdetin belirlenen asıl vaktinde yerine getirmesi içün ‘edâ’ kelimesini, asıl vaktinin dışında ta’yîn edilip gösterilen bir başka vakitte yapılması içün de ‘kadâ’ tabirini bir ıstılâh/terim olarak koymuşlar ve bilerek kullanmışlardır.

    Üç: Çokbilmiş bir akıllı çıkıp da ben bu ıstılâhı kullanmak istemiyorum diyebilir. Asıl vaktinde yapılamayan veya yapılmayan ibâdetlerin, Şerîat tarafından gösterilen bir başka vakitte yapılmasına birisi illâ ‘edâ’ demek istiyor veya diyorsa, işi biraz karıştırmış olsa da ona bir şey söylenmez. Ancak O da bu işi daha bir anlaşılır kılan ve düzenleyen İslâm âlimlerine i’tirâz ederek, bunu kabûl etmiyorum, bu yanlıştır diyemez; derse, câhillik ve geri zekâlılık yapmış olur… ‘Istılâhlarda tartışma olmaz’. Bu husûsta ya câhil kendini bilmez zavallılar veya nefis ve enâniyyet âbidesi, kibir ve gurur heykeli kimseler tantana çıkarırlar.

    Dört: Bay Bayındır’da, azıcık bir ilim emâneti ve iyi niyet varsa ve de hadîsi sadece kendi görüşüne destek yapmak gibi samîmiyyetsizlik yoksa dinlesin:

    Bizzat bu Muâze hadîsinin bir başka lafzı, yapılan şu tahrîfe aslâ geçit vermez. Şöyle ki;

    İmâm Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ’sında sahîh bir isnâdla şöyle rivâyet etmektedir:

    “Biz Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem’in yanında hayız olurduk. Sonra temizlenirdik de

    bize, orucu kazâ etmeyi emreder ama namazın kazasını emretmezdi.”6

    Sünnet’i kabûl eden bir Mü’min’in bu rivâyet karşısında söyleyebileceği hiçbir şey olamaz; artık kelime cambazlığı yapmaya takati kalmaz. Ancak, cehl-i mürekkebiyle bunun sahîh olmadığını, sahîh olsa bile Müslim rivâyetiyle çeliştiğini(!), dolayısıyla şâz olacağını söylemeye kalkabilecek rakkâseler çıkabilir; ilmin düstûrlarını bir tarafa atıp gelişigüzel konuşanlar meydana atlayabilir. Öyleyse devâm edelim:

    Beş: Mü’minler ‘hayızlı kadın oruç tutamaz, onu temizlendikten sonra kazâ eder’ derlerken sadece bu hadîsi delîl getirmezler. Kur’ân veya Kur’ân ve Sünnet metinleri üzerinde gelişigüzel oynamaya meraklı olanların hesâba katmadıkları husûslardan biri de şunların bize sırf metin olarak intikâl etmemeleridir. Aksine onlar bize Selef ve halef tarafından yaşanan, tefsîr edilen ve onlardan tevârüs eden bir amel olarak da intikâl etmişler, şu metinlerin ma’nâlarını açığa çıkaracak olan muktezâ-i zâhir ve muktezâ-i hâlleriyle gelmişlerdir.

    Altı: Mü’minlerin Sünnet delîlleri sadece Muâze radıyellâhu anhâ hadîsinden ibâret de değildir.

    İmâm Buhârî’nin ve diğerlerinin bir rivâyetinde, (Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem), “Kadın hayız gördüğü zaman, namaz kılmaz ve oruç tutmaz; öyle değil mi? buyurdu. Kadınlar da evet, öyle dediler. O, ‘işte bu onun/kadının dîninin (ibâdetinin) eksik-liğindendir’ buyurdu.”7

    İmâm Ahmed İbnu Hanbel, Müslim ve diğerlerinin yaptığı bir başka rivâyette, ‘Kadın günlerce namaz kılmadan ve ramazanda oruç tutmadan durur.’8

    Ebû Dâvud’un yine sahîh olan bir rivâyetinde ise ‘Zîrâ sizden (kadınlardan) biriniz, ramazanda oruç tutmaz; günlerce namaz kılmadan durur. İşte bu, dînin İbnu Ömer radıyellâhu anhumâ’dan.(ibâdetin) noksanlığıdır.”9

    6 Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ (2/113, H:2627), İlmiyye,1411

    7 Buhârî (304,1951), Müslim (80, ma’nâsıyla), İbnu Hibbân (5744, Buhârî’nin lafzına çok yakın olarak), Ebû Saîd el-Hudrî radıyellâhu anhu’dan.

    8 Ahmed İbnu Hanbel (2/66), Müslim (79), İbnu Mâce (4003),

    9 Ebû Dâvud (4679) İbnu Ömer radıyellâhu anhumâ’dan

    Demek ki, Muâze hadîsindeki Âişe radıyellâhu anhâ anamızın ‘hayız olurduk, bize orucu kazâ etmemiz emredilir ama namazı kazâ etmek emredilmezdi’ sözündeki ‘kazâ’, asıl vaktinde kılmak demek olan ‘edâ’ değil, şu vaktin dışında Şerîat tarafından tesbît ve ta’yîn edilen çerçevede herhangi bir zamanda ödenen bir borç manasındaki ‘kazâ’dır.

    Yedi: İbnu Teymiyye’nin sözleri ise O’nun alışık olduğumuz muğâlatalarından ve laf olsun diye yapılan uzatmalarından sadece biridir. Çünki Şerîat, bir ibâdet içün her hangi bir vakit ta’yîn etti ve o ibâdetin şu vaktin dışında bir zamanda da yerine getirilmesini istediyse, O buna ister edâ desin ister kazâ desin ister bir başka isim versin, değişmez. Anlaşmazlık özde değil, kelimede ve ifâde ediliş biçiminde olmuş olur. O bu ifâdeleriyle sadece ben biliyorum demiş ve meselenin daha kolay anlaşılmasının önünü kesmiş olur.

    Sekiz: Kaldı ki, İbnu Teymiyye’nin bu sözleri, sizin işinize yaramaz. O, hayızlı kadının orucunu tutabileceğini aslâ söylememiştir ve söylemez. Aksine burada, O da diğer Mü’minler gibi inanmaktadır. Hayız hâli İbnu Teymiyye’ye göre de bir ma’zeret hâlidir; dolayısıyla hayızlı şu ma’zereti sebebiyle tutamadığı orucunu sonradan tutar.10

    Hâsılı, O’nu bu noktada istismâr etmeniz boşunadır.

    Dokuz: Onun şu sözleriyle anlatmak istediği, unutarak, uyuyarak, hastalık, yolculuk ve benzeri özürlerle olmayan ve bilerek ve kasden terkedilen ibâdetlerin kazasının olmadığını anlatmaktır. İşi, birçok yerde Ümmet’in cumhûruna muhâlefet olduğu içün Zâhirîlerin kaybolan ve gömülen ve kemikleri çürüyen görüşünü çukurundan çıkarıp ihyâ etmekle ictihâd etmektir(!) Bu mes’ele de onlardan biridir.

    On: Dört mezheb, -özürle olsun özürsüz olsun- asıl zamanında yapılmayan ibâdetlerin mükellefin omuzlarında bir borç olarak durduğunu, ihmâl eseri terk edilmiş olsalar da onların -en azından bir cezâ olarak- ödenmeleri gerektiğini söylemektedirler.

    Burada İmâm Buhârî ve diğerlerinin yakın lafızlarla rivâyet ettikleri, “Allah’ın borcu, ödenmeye (babanın kullara olan borcunu ödemekten ve her bir borçtan) daha kadın hayız görünce, oruç ta tutmaz namaz da kılmaz’ hadîsini zikrettikten sonra, bu Allah celle celâlühû’nün emrettiği şeylerdendir’ dedi. lâyıktır”11 hadîsinin umûmu yeterlidir. O’nu delîlsiz bir şekilde sınırlandırmak hevâya uymaktır.

    10 İbnu Teymiyye, Mecmû’u’l-Fetâvâ’sında (13/54)/

    11 Ebû Dâvud (3310) Ayrıca, buna ve birbirine yakın lafızlarla, Buhârî (6699,2761,1852), Müslim (1148), , Tirmizî (716), İbnu Mâce (1758)

    Şu rivâyetlerden bazısı, tutulmayan oruçlar, bazısı yapılmayan hacc hakkındadır.

    Bayındır: Aişe validemiz “…orucu tutmamız emredilirdi…” dediğine göre âdet kanı oruca engel değildir. Zaten Bakara 187’de orucu bozan şeyler; yeme, içme ve cinsel ilişki olarak belirtildikten sonra şöyle denmiştir: “Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır; onlara yaklaşmayın.” (Bakara 2/187) Âdet kanının orucu bozduğunu söylemek sınırları aşmak olur.

    Oruc’un Arapçası savm=موص dır. Savm, imsak yani kendini tutma, kendine engel olma anlamına gelir. Oruç tutan, kendini yeme, içme ve cinsel ilişkiden engeller. 11 Âdet kanı ise engellenebilecek bir şey değildir. Bu sebeple de onu orucu bozan bir şey saymak mümkün olmaz.

    Cevâb:

    Bir: Burada hem, Âişe anamız radıyellâhu anhâ’ya hem Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem efendimize, hem de Allah’a iftirâ edilmektedir. Çünki Onlara söylemedikleri yakıştırılmaktadır.

    İki: Allah celle celâlühû ve Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem bir hüküm verince Mü’minlere söz düşmez. Yukarıdaki hadîsleri gördük.

    Üç: Kelimelerin vaz’ ve iştikâk ma’nâları mes’elenin anlaşılması içün elbette lâzımdır. Ancak Şerîat çok zaman şu lafızlarda tasarruflarda bulunmuş, kimilerini sınırlandırmış kimilerinin de sınırlarını genişletmiş böylece onları husûsî ıstılâhlar hâline getirmiş olabilir. Evet, şu ıstılâhların vaz’ veya lügat manalarıyla mutlaka alâkaları vardır ama Şer’î tasarrufları hesaba katmamak onların Şer’î manalarını katletmek olur. Hattâ bu vaz’ manalarına zamanla lüğavî değişiklikler de ârız olmuştur.

    Dört: Lügatta ‘savm’, ‘mutlak imsak’, yani her hangi bir geri durmak, (-meselâ- konuşmaktan geri durmak) demektir. Oruçta sözü edilen kişinin kendini yemek, içmek ve cinsî birleşmekten uzak tutması gibi husûslar ve vaz’ ma’nâsına Şerîat tarafından yapılan sınırlandırma ve ilâve olarak da bunun her hangi bir şeyden geri durmak olmayıp ancak belirlenen fiillerden geri durmak, ibâdet niyyetiyle olması bu ‘savm’ın hakîkatini ve şartını teşkil eder. Oruç tutacak kişinin Müslüman olması, -ramazan orucu ise- ramazan ayında ve sâdık fecrin doğuşu ile güneşin kavuşması arasında tutulması ‘imsak’ın vaz’ ma’nâsı ile alâkadar değilseler de ‘şart’tırlar. Oruç tutacak olan kadın ise, hayızdan ve nifastan temiz olması da aynı şekilde Şerîat tarafından konulan bir şarttır. İbâdetlerin rükün ve mâhiyyetleri ile bunlara yapılan Şer’î ilâveler ve şartlarını karıştıracak kadar zavallı câhilller ve akılsızlar bulunabilirse de Ümmet’in âlimlerini sollayabilecek ‘müçtehid’lerin(!) böyle bir boşluğa düşmeleri ayıp olmuyor mu Bay Bayındır?!.. Lügatın asl-ı vaz’ında düâ manasında olan bir ‘salât’ın, hadesden ve necesden temizlenmekle, avret yerini örtmekle, vakıtle, kıbleyle, rükû’ ile, sücûd ile ve sâir ilâvelerle ne alakası var mı diyeceksiniz, Bay Bayındır?!..

    Bayındır: Baştaki âyet, âdet halini eziyet saymıştır. Eziyet insana sıkıntı veren şeydir ama hastalık değildir. Hastalık vücuttaki tabii dengenin bozulmasıdır. Adet ise tabii dengenin gereğidir. Öyleyse hiçbir kadın, adetli olduğu için orucunu bırakamaz. Aişe validemizin söylediği şu söz önemlidir: “Bizim başımıza bu olay gelince orucu tutmamız emredilirdi…” Demek ki, Peygamberimiz âdeti hastalık saymadığı için bu haldeki kadının oruç tutmasını emretmiştir.

    Fakihler, âdetli kadının Ramazan’da oruç tutmasını yasaklar sonra da kaza ettirirler. Edasını yasakladıkları bir ibadetin kaza edilmesini isterken hangi delile dayandıklarını söylemezler. Hâlbuki Allah, oruç ibadetini, diğer ibadetlerden farklı olarak genişçe anlatmış ve şöyle demiştir: “Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır; onlara yaklaş-mayın. Allah âyetlerini insanlara böyle açıklar, belki sakınırlar.” (Bakara 2/187) Allah Kur’ân’da orucun sınırını belirlemiş ve âdeti oruca engel görmemiştir. Peygamberimizden de böyle bir rivayet yoktur. Öyle ise âdeti oruca engel görmek sınırlara yaklaşmak değil, onları aşmak olur. Buna da kimsenin hakkı yoktur.

    Cevâb:

    Bir: Âlimlerimiz, Allah’ın ‘mu’zî’/‘eziyyet veren’ değil de mubâlağa ifâdesiyle ‘eziyyet’, yani tam ve son derece bir rahatsızlık verici olarak vasfettiği hayız’ı bir çeşit ‘hastalık’ ____________saymışlar, siz ise bunu kabûl buyurmadınız; olsun, siz bilirsiniz. Oysa bu gün tıptan biraz haberi olanlar dahî bilirler ki, hayızlı olanlar bunaltan bir çeşit rûhî sıkıntı içinde olurlar. Hem, onun bir yandan tabiî bir hâl olması diğer yandan rahatsızlık verici bir çeşit hastalık olmasına nasıl mânî’ oluyormuş?!.. Anlayan beri gelsin… Yapılan, bâtıl düşüncelerin darbeleriyle örselenen bir zayıf aklın ölçüsüz mülâhazası… Büyükçe bir toz kaçan gözün, vücûdun tabiî dengesi îcâbı

    büyük bir çaba göstermesi, bu esnâda kan çanağına dönmesi ve nihâyet o tozu dışarıya atması, böylece de yaralanması, göremez olması ve tedâviye muhtâc hâle gelmesi, nasıl anlaşılacak?… Bu iş tabiî bir iştir. Gözün yaralanması hastalık sayılmaz mı denilecek!… Demek ki, akılcılık da bir seviye istiyor!…

    İki: Âişe vâlidemiz radıyellâhu anhâ’ya da, Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem efendimiz’e de iftirâ ediyorsunuz. Böyle bir ma’nâ verişiniz, Ehl-i Kitâb’ın kitâblarını tahrîf etmelerinden farksızdır. Nitekim yukarıdaki rivâyetlerde geçti.

    Üç: Belki Allah celle celâlühû, kadının o sıkıntıdan kurtulup rûhî bir rahata kavuşmadan oruç tutmasını istemiyor. Belki belli bir kan ve su kaybına ma’rûz kalan kadına merhâmet edip bedeni de rahata ve tabiî hâline kavuştuktan sonra bu yükün altına girmesini istiyor. Zorumuz nedir?!.. Sıkıntısına sıkıntı katmak mı?… Hasbunellâh….

    Dört: Evet doğru, fakıhler ilmin ve hidâyetin îcâbı öyle yaparlar… Haddini bilen câhiller onlara i’timâd edip uymakla kısmen kurtulsalar da haddini bilmeyen cühelâ sürüsü ne dediklerini anlayamazlar, kendileri bir şeyler yumurtlarlar, sapar giderler ve peşlerine takılan sürüleri de saptırırlar…

    Beş: “Fakihler, âdetli kadının Ramazan’da oruç tutmasını yasaklar sonra da kaza ettirirler. Edasını yasakladıkları bir ibadetin kaza edilmesini isterken hangi delile dayandıklarını söylemezler” şeklindeki seviyesiz ve süflî bir karalama, onların -hâşâ- Şâri’lik, yani ilahlık veya peyğamberlik tasladıklarını iddiâ etmektir. Ümmet’in âlimlerine böyle bir alçaklığı yakıştırmak edebsizlik ve terbiyesizlik olmanın ya-nında aynı zamanda apaçık bir zındıklıktır. Çünki ibâdetlerde ve diğer ilâhî hükümlerde işlenecek olan bu seviyedeki bir iptal, tebdîl, tağyîr ve ilâve’den12 biri veya bir kaçı, yâhud da hepsi ile yapılan bir tasarruf başka hangi vasıfla anlatılabilir?!.

    Nitekim bu Bay Bayındır tarafından sarf edilen ‘Hâlbuki Allah, oruç ibadetini, diğer ibadetlerden farklı olarak genişçe anlatmış ve şöyle demiştir: ‘Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır; onlara yaklaşmayın. Allah âyetlerini insanlara böyle açıklar, belki sakınırlar’ ‘ şeklindeki sözle de açıkça ifâde edilmektedir. Oysa onun Ümmet’e ve âlimlerine yakıştırdığı şu ilahlık veya peygamberlik iddiâsı, aynen şurada kendi yaptığı iptal, tebdîl, tağyîr ve ilâve işine tastamam uymaktadır.

    Fukahânın delîlleri ilim sâhibleri nezdinde çoktur ve gözü kör olmayanların görebilecekleri açıklıktadır. Onların delîli yoktur derken açıkça yalan söylenmiyorsa farketmeden kitâblarının okunmadığı i’tirâf edilmektedir.

    12 İptal, hükmü ortadan kaldırmak, tebdîl, hükmü kaldırıp yerine başka bir hüküm getirmek, tağyîr, hükmü eksiltmek veya vasfı yanıyla değiştirmek, ilâve de, hükme ekleme yapmak, demektir.

    Onların en sağlam delillerinden olan Sünnet delîllerinin, hadîslerin bir kısmını yukarıya aldık. Diğer bir delil de Ümmet’in İcmâı’dır. Onların hiçbir delîli olmasaydı bu yeter de artardı bile.

    Altı: Allah orucun sınırını icmâlen/kısa ve toplu olarak belirlemiş ise de açıklamasını Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’e havâle etmiştir. Artık buna karşı kimseye bir söz düşmez. Gösterilen âyetlerde tahsîs ve takyîd yoktur. Allah’a iftirâ edilmektedir. Bu da kimsenin haddine düşmemiştir.

    Yedi: Şu sünnetsizler gibi harbi delikanlı olsanız, bu kadar üzülmeyeceğiz. Ama siz, hem Sünnet’i kabûl ettiğinizi söyleyecek hem de işinize elverdiğini zannettiğiniz yerlerde de onu terkedip kendi kanaatlerinizi putlaştıracaksınız; işte bu delikanlılığa sığmaz.

    Netîce

    Sizin yaptığınız, ‘Kur’an Işığında Doğru Bildiğiniz Yanlışlar”ı düzeltmek değil, ‘Şeytanın ve Vatikan’ın Projektörünün Işığı Altında -yarım yamalak da olsa- Bildiğiniz Doğruları Tahrîf Etmek’ten ibârettir; vesselâm… Sünnet’e dayanan ve ayrıca üzerinde Ümmet’in İcmâ’ı da bulunan sahîh bir islâmî hakîkati, ‘ben bilirim’ meâlindeki bir edâ ve tavır ile katletmişsiniz. Yazık… Size de yazık, saptırdıklarınıza da yazık…

    [Aşağıdaki ifâdeler ve dipnotlar Sayın Abdülaziz Beye âiddir. Metin içindeki altı çizili dipnotlarıdır.]

    [1] Harûriyye, Harûrâlı demektir. Harûrâ, Sıffîn savaşında Ali’nin saflarından ayrılan Hâricîlerin toplandığı yerdir. (Bkz. Ethem Ruhi Fığlalı, “Hariciler”, DİA, c. XVI, s.169-175.) [2] 2. Müslim Hayz 65 [3] Bakara 200 [4] Nisa 4/103 [5] Kitab’ul-ayn, Tac’ul-Arus, Lisan’ul-Arab, es-Sıhah, el-Mısbah’ul-munir. يضق mad [6] Diyanet Vakfı İslam Ansk. Feyyumî md. İst. 1995 [7] Ahmed b. Muhammed el-Feyyûmî, el-Mısbah’ul-Munîr, Lübnan 2001, s. 519 [8] Cuma 62/10 [9] Bakara 200 [10] İbn Teymiye, Mecmuu Fetâvâ Teymiye 1. baskı, 1382 h. C. XII, s. 106 [11] Bkz. Müfredât, موص mad.

  5. ABDULAZİZ BAYINDIR’IN MÜ’MİNLERE ŞİRK İFTİRASI / Murat Yazıcı

    ‘Duada Evliyayı Aracı Koyma ve Şirk’, İstanbul, 2001.

    Kitap belli ki Sünnî Müslümanları şirk iftirasıyla karalamak için yazılmış. Bu tezini ispatlamak isterken mantık dışı ve zorlama yorumlar yapılmış

    Bayındır demiş ki:

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    “Ayet metninde geçen “min dûn’illah = Allah’ın dûnundan” ifadesi “Allah’ı bırakıp da…” şeklinde tercüme edilmiştir. Bu tercüme yanlış olmamakla birlikte Allah’tan başkasını çağıranların Allah’ı devre dışı bıraktıkları hissini vermektedir. Halbuki hiç bir müşrik, Allah’ın varlığını ve birliğini inkâr etmez. Onun farkı, Allah ile kendi arasında, yetkisi Allah tarafından verilmiş bir aracının varlığına inanması, onu Allah’a yakın sayıp yardımını ve şefaatini beklemesidir. Bu konu üzerinde daha sonra durulacaktır.” (sayfa 10)

    “Ali Eren’e Cevap” başlıklı yazısında bu görüşleri şöyle tekrar ediyor:

    “Hiçbir kâfir veya müşrik, hiçbir gayrimüslim Allah’ın varlığını inkâr etmez. Ama Allah ile kendi arasında, yetkisi Allah tarafından verilmiş bir kısım aracıların olduğunu kabul ederek Allah’a boyun eğer gibi onlara da boyun eğer.”

    http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/ali-erene-cevap.html

    Bakınız ne diyor, son kısmını tekrar okuyalım:

    “Hiçbir kâfir veya müşrik, hiçbir gayri müslim Allah’ın varlığını inkâr etmez.”

    Eğer sadece “müşrik” kelimesini kullanmış olsaydı, belki bu cümlesine anlaşılabilir bir ma’nâ verilebilirdi. Ancak, “hiçbir kâfir veya müşrik” ve “hiçbir gayrı müslim” diyerek, bütün kâfirlerin Allah’ın varlığına inandığını söylemiş oluyor. Nitekim bahsettiğim kitabında bunu tekrar etmektedir:

    “Allah’ın varlığını ve birliğini herkes anlayıp kavrar.” (sayfa 35)

    Buna göre, dünyada hiç dehrî veya ateist yokmuş! Bütün kâfirler de Allah’a inanıyormuş!

    “Zırva te’vil götürmez” diyelim ve bu iddianın saçmalığını okuyucunun değerlendirmesine havale edip, bir başka iddiasını ele alalım. Demiş ki:

    “Müşrik, Allah’ın hem varlığını hem birliğini kabul eder.” (sayfa 13)

    “Aracılık ve Şirk” isimli kitabında da şöyle yazmış:

    “Katoliklere göre Allah birdir; ondan başka Tanrı yoktur[Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 215, 216 ve 222.]”

    Herkesin ulaşabileceği bir kaynaktan okuyalım: Katolik Ansiklopedisi’nde diyor ki:

    “The Trinity is the term employed to signify the central doctrine of the Christian religion — the truth that in the unity of the Godhead there are Three Persons, the Father, the Son, and the Holy Spirit, these Three Persons being truly distinct one from another. Thus, in the words of the Athanasian Creed: “the Father is God, the Son is God, and the Holy Spirit is God, and yet there are not three Gods but one God.” In this Trinity of Persons the Son is begotten of the Father by an eternal generation, and the Holy Spirit proceeds by an eternal procession from the Father and the Son. Yet, notwithstanding this difference as to origin, the Persons are co-eternal and co-equal: all alike are uncreated and omnipotent.”

    http://www.newadvent.org/cathen/15047a.htm

    Görülüyor ki, Katolikler, Müslümanların söylediği ma’nâda (Ehad ma’nâsında) “Allah’ın birliği”nden değil, “Tanrı’nın birliği”nden (bir tane olmasından) bahsediyorlar. İlaveten, bahsettikleri “unity” (=birlik) içine üç ayrı şahsı koyuyorlar. Yani “Tanrının birliği”nden bahsederken, bu “bir”in içine “üç”ü de sokuşturuyor. Diyor ki:

    “Tanrının birliği içinde üç şahıs vardır: Baba, oğul ve kutsal ruh. Bu üç kişi birbirinden ayrıdır. Baba tanrıdır, oğul tanrıdır, kutsal ruh tanrıdır, ama üç tanrı yoktur, bir tane tanrı vardır.”

    Şimdi, şunu görelim: Bu çelişkili ve mantıksız ifadeyi kullanan Katolikler için, “Katoliklere göre Allah birdir; ondan başka Tanrı yoktur”şeklinde bir tespit yapmak, açık bir saptırmadır. Eğer Bayındır’ın bu sözü kabul edilirse, Katoliklerin “Allah Ehad’dır” (Allah birdir) ve “Lâ ilâhe illallah” (Allah’dan başka tanrı yoktur) inancında olduğu kabul edilmiş olur!

    el-Ehad isminin ma’nâsı şöyledir: “Hiç bir yönden benzeri olmayan, tek olan, ikilik tasavvur edilmeyen, hiç bir şeye muhtaç olmayan.” Daha uzun yazılabilirse de, burada bu açıklama kâfidir ve her Müslüman bu kadarını bilir.

    Katolikler “Allah Ehad’dır” inancına sahip olmadıkları gibi, “bir tek tanrı vardır” inancına da sahip değildir. “Biz tek tanrıya inanıyoruz” demelerine itibar edilmez. Çünkü bu sözleri açıkca yanlıştır. Basit bir toplama yapalım: 1+1+1=1 değildir, doğrusu 1+1+1=3 eder. Katolikler toplam üç ayrı tanrının varlığına inanıyorlar.

    Katolik Ansiklopedisi’nde ayrıca diyor ki, “Persons are co-eternal and co-equal: all alike are uncreated and omnipotent.” Tercümesi:

    “Bu üç şahıs beraberce ezelîdir ve birbirlerine eşittir: hepsi de yaratılmamışlardır ve sonsuz kudret sahibidirler.”

    Müslümanlar “Allah birdir (Ehad’dır ve Vâhid’dir)” dediği zaman, bunların hepsini reddetmektedir. Hıristiyanlar, “İsa aleyhisselam tanrıdır” diyorlar, ona tapıyorlar. Bundan dolayı müşriktirler. İsa aleyhisselamın aracı olduğuna inandıkları için değil, Allahü tealadan başkasını ilah bildikleri için müşrik oluyorlar. Yukarıda naklettiğim yazıya göre, İsa aleyhisselamın ezelî olduğunu, yaratılmış olmadığını, her şeye kaadir olduğunu söylüyorlar. Müslümanlar, Muhammed aleyhisselam her insan gibi aciz bir kuldur, mahluktur, yaratılmıştır, tanrı değildir, Allah’tan başka tanrı yoktur, diyorlar. Hıristiyanlar İsa aleyhisselama tapıyorlar, Müslümanlar Muhammed aleyhisselama tapmıyorlar.

    Hıristiyanların “Tanrı birdir (bir tanedir)” sözü ile kasdettikleri ile Müslümanların “Allah birdir (Ehad’dır)”dan kasdettiklerinin aynı ma’nâda olmadığı aslında izahtan varestedir.

    Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki: De ki: O, Allah’tır, Ehad’dır. (İhlâs sûresi: 1) Türkçe meâllerin hepsinde “Allah birdir” ve “Allah tektir” şeklinde yazılmış. Kısacası, Müslümanlar “Allah birdir” dedikleri zaman, “Allahü teâlâ Ehad’dır, Vâhid’dir” ma’nâsında söylüyorlar.

    Bilâl-i Habeşî radıyallahü anh, Ümeyye bin Halef’in kölesi iken İslâmiyet’le şereflenmişti. Hazret-i Bilâl’in müslüman olduğunu duyan Ümeyye, ona çok eziyet ve işkence yapardı. “İslâm dîninden dön! Lât ve Uzzâ putlarına tap” diye zorladıkça, Bilâl radıyallahü anh “Ehad Ehad” diyerek îmânını bildirdi. (İbn-i Sa’d)

    Türkçe konuşan her Müslüman “Allah birdir” veya “Allah tektir” dediği zaman, bunu “Allah’ın eşi ve benzeri yoktur, ortağı yoktur, O’ndan başka ilah yoktur, O’ndan başka yaratıcı yoktur, O’ndan başka ibadet edilmeye hakkı olan yoktur” ma’nalarında söylemektedir. Bunu Müslümanların âlimi de bilir, cahili de bilir. Yoksa, insanlar için, hatta her mahluk için “birdir” ifadesi kullanılabilir. Mesela, Ahmed ve Mehmed her bakımdan aynı gözüken ikiz iki kardeş olsa bile, “Ahmed birdir” ve “Mehmed birdir” sözleri yanlış olmaz. Çünki iki tane Ahmed yoktur, yani bahis konusu Ahmed sadece bir tanedir. Her insan bir tanedir. Hatta her nesne bir tanedir. Ama Ahmed’in de, Mehmed’in de, başka insanların da, diğer nesnelerin de benzerleri, emsalleri, ortakları vs. mevcuttur.

    Özetlersek: Katolikler açıkca şunları söylüyor:

    1. Baba, oğul ve kutsal ruh birbirinden ayrıdır. (Mesela, baba ile oğul aynı kişi değildir.)

    2. Baba tanrıdır.

    3. Baba yaratılmamıştır, ezelîdir.

    4. Baba her şeye kaadirdir.

    5. İsa aleyhisselam tanrıdır.

    6. İsa aleyhisselam yaratılmamıştır, ezelîdir.

    7. İsa aleyhisselam her şeye kaadirdir.

    8. Kutsal ruh tanrıdır.

    9. Kutsal ruh yaratılmamıştır, ezelîdir.

    10. Kutsal ruh her şeye kaadirdir.

    (Haşa.)

    Bunlara inanan, yani Katolik inancında olan birisinin, “tek tanrı” inancına sahip olduğunu, veya “Allah birdir” (Ehad’dır) ve “Allah’tan başka tanrı yoktur” (Lâ ilâhe illallah) dediğini kabul eder misiniz? Derim ki, bunu ancak aşırı derecede ahmak ve cahil bir kişi kabul edebilir. Bayındır gibileri takib ve taklid edenlerin zekâ seviyeleri hakkında iyi şeyler düşünemiyoruz.

    Murat Yazıcı

  6. KUR’AN IŞIĞINDA TARİKATÇILIĞA BAKIŞ KİTABINA CEVAP 1 -Hüseyin Avni

    Abdulaziz Bayındır’ın tarikatlere yaptığı saldırıya cevaplar

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    İfâde biçimlerinden, ilim, akıl, idrâk ve irfân seviyesi böylesine dibe vuran bir kimseye cevâb vermeğe değmezdi. Ma’rûf’u emretmek ve münkerden kaçındırmak veya teblîğ etmek maksadıyle, kendisine cevâb verildiği takdîrde, bu denli seviyesiz ilim ve uslûb sâhibi birisinin, ğalib ihtimâlle, enâniyeti daha da kabarabilir, nefs-i emmâresi son derece işi azıtabilirdi. Bu yüzden onu daha fazla zarara sokmamak ve de esas itibariyle cevâba değer birisi olmadığı için, O’na cevâb verilmedi. Zîrâ, “ma’rûf”u/dince güzel veya lâzım olanı emretmek ve münker’den/ dince kötü veya yasak olandan sakındırmanın da şartları, usûlü ve üslûbu vardı;

    Ağırlıklı zann ile denilenleri kabûl etmeyip daha da kötüye gitme ihtimâli bulunanlara ma’rûfu emretmek ve onları münkerden sakındırmak câiz bile değildi.[2]

    Daha sonra bir takım ısrarları ve de ma’hûd yazıyı öteye beriye gönderip yayması sebebiyle mes’elenin karşılıklı görüşülmesine karar verilmiş ve görüşme gerçekleşmişti. Ancak münâzarasından maksad hakkı ortaya çıkarmak olmadığı, kendinde kibir, inad ve mukâbere doruk noktada mevcûd olduğu için görüşmeden fayda hâsıl olmadığı gibi büyük bir zarar meydana geldi. Korkulan başa gelmişti.

    Mevlâ teâlâ ne güzel buyurdu:

    “Yeryüzünde haksız yere kibirlenenleri, âyetlerimden[3] çevireceğim. Her bir âyeti görseler, onu tasdîk etmeyecekler. Rüşd (ve salâh) yolunu görseler, onu bir yol edinmeyecekler. Azgınlık (ve taşkınlık) yolunu görseler, onu bir yol edinecekler…”[4]

    Bu âyetle anlatılanlar, kâfirler için kâmil ma’nâda, günahkâr mü’minler için kibirlenme vasfını üzerlerinde bulundurdukları nisbette tahakkuk eder.

    Daha sonra, söz konusu şahıs, bu görüşmeyi hasım bellediklerinin söylediklerinden bir çoğuna yer vermeden, bir takımlarını da değiştirerek, kendi sözlerinden bir çoğunu kendince düzelterek ve te’vîl götürmeyen zırvalardan bir kısmını da hepten hazfederek, bir takım ilâvelerle “düzgün” hâle getirerek yazıya dökmüş ve bu yazıyı hem muhâtablarına hem de başkalarına göndererek vazîfesini yapmış oldu. Daha sonra da bu yazının bir takım yerlerini metinden çıkararak ve de düzgün ilâveler yaparak kitâblaş-tırmış, muhtemelen bu mühim vazîfe’nin bir mükâfâtı olarak, hasmının zâtını ve çalışmalarını ortadan kaldırmaya çalışan sultadan payını almış oldu.

    Cevâb Mecbûriyeti ve Üslûbu..Böylece, bu ilim ayıbı yüz kızartıcı yazı(!)ya cevâb vermek kaçınılmaz olmuştur.

    Zehebî’nin Şeyhu’l-İslâm dediği, İmâm, Muhaddis ve Müctehid Sübkî, İbnu’l-Kayyim’e yazdığı bir reddiyesinin başında şöyle diyordu:

    “Bu akâid kitâbının beyitlerini yazan (İbn-i Kayyim), ismini ağzıma almaya değmez. Sözüm (tartışmam) keşke bir âlimle veya bir zâhidle, yahud dînini iyi koruyan veya haysiyyetini iyi muhafaza eden, hakkı arayan biriyle olaydı. Şu kadar var ki, kişi mü’minlerin inançlarını korumak için câhillerle ve bid’atçılarla (da) konuşmaya (tartışmaya) mecbûr kalıyor.”[5]

    İmâm Sübkî böyle derken, hakîkaten çok mühim bir noktaya parmak basıyordu.

    İmâm Celâleddîn Süyûtî de, şöyle diyor:

    Şübhesiz ki Allah celle celâlühû, eşsiz ve yüce Kitâb’ında, Benî İsrâîl’in ve diğerlerinin haddi aşanlarının dediklerini ve inandıklarını hikaye etmiş ve onları, hakkı açıklamak ve hidâyet üzere olanlara yol göstermek için reddetmiş, düşüklüklerinden dolayı bunu terk etmemiştir. Âlimler de buna uymuşlar ve onu yaptıkları şeyler husûsunda kendilerine delîl edinmişlerdir.[6]

    İmâm Sübkî’nin ve İmâm Süyûtî’nin şaşkın ve kifâyetsiz kimselere cevâb vermekteki ma’ze-retleri, burada bizim için de geçerlidir. Şöyle ki; ilk asırlardan günümüze varıncaya kadar gelmiş geçmiş ve hayâtta olan nice Allah dostuna yakıştırılan, “müşriklik”, “kula ibâdet etmek”, “Kur’ân’dan ve İslâm’dan uzaklaşmak”, “bâtıla dalmak,” “bilmemek”, “aklet-memek”, “aklını kullanmamak”, “bu yüzden tepesine pislik atılmış olmak,” “haddini aşmak”, “boyundan büyük işlere girişmek” ve “uydurmak” gibi îmân, ilim, hayâ, edeb, terbiye ve efendilik ile bağdaşmayan birçok ifâdeler karşısında bizden (yersiz bir) çelebilik ve üslûb nezâheti bekleyen, kendilerince ifâde nezîhliği ve konuşma nezâketi arayan çelebi kardeşlerimizin, bir takım sertmiş gibi görülen ifâdelerimizi ve uslûb sivriliklerimizi, gayret-i dîniyye ve asabiyyet-i îmâniyye îcâbı kabûl etmelerini istirhâm ediyoruz. Îmân, amel, ihlâs, salâh ve takvâda, numûnelerimiz olması gereken ve olan Allah celle celâlühû’nun dostlarını müdâfaada, köpekler kadar da mı sâdık olamayacağız? O köpekler ki, kendilerini besleyen sâhiblerine zarar vermek isteyenlere karşı, üzerine düşeni yapmakla gösterdiği sadâkat herkesçe ma’lûmdur. İşte bu kadarını bile bize çok görmemelerini, kibarlık ve efendiliği sırf bizden bekleyen çelebilerimizden beklemek hakkımız değil midir?

    Allah celle celâlühû, bir çok münkerden sakındırmak üzere, Kur’ân’a sırt çevirenleri, arslandan kaçan yaban eşeklerine,[7] Kitâb’ın içindekilerle amel etmeyenleri, kitâb yüklü eşeğe,[8] ğıybet edenleri de, ölü leşi yiyenlere,[9] benzetmiştir.

    Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem efendimiz, kezâ, kimilerini köpeğe,[10] kimilerini domuza,[11] kimilerini pislik böceklerine,[12] kimilerini de, eşek leşi yiyenlere[13] teşbîh etmiş, soyu ve ırkıyle böbürlenenlere, ‘babanınkini ısır’, deyiniz ve bu dediğinizi kinâyeli olarak değil de açıkça söyleyiniz” buyurmuştur.[14] Bunları ve benzeri bu vâdîde söylenmiş bir çok ilâhî ve nebevî sözü Kur’ân’dan ve Sünnet’ten haberi olanlar bilirler…

    Bu sebeble, benim bu cevâbta geçecek olan ağır ve sivri gibi gözüken ifâde ve uslûbumu, kâmil mü’minlere yakıştırılan müşriklik, kula ibâdet etme vs. gibi, hakîkaten çok ağır ve süflî hakaretlerle yan yana getirir, insaf terazisiyle tartarsanız, inanıyorum ki, az bile demişsin diyecek ve sözlerimi bir hakaret değil de iltifat bile kabûl edeceksiniz… Yapılan bunca seviyesiz hücum ve mübtezel hakaretler karşısında bizden nezaket budalalığı bekleyenlere artık diyecek bir söz bilemiyor ve bulamıyorum. Hem, benim buradaki muhâtabım belli bir kişi değildir; hükmî şahsiyet sayılabilecek bir zihniyet ve tarzdır. O cehâlet, anlayış, idrâk, edeb ve terbiye, sanki bir “ete kemiğe bürünmüş fülân(lar) diye görünmüş” de ben onunla veya onlarla konuşuyorum. Şahısların kendileriyle işim yoktur. Tıpkı, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in muayyen şahsa değil de, şu, şu işi işleyene Allah celle celâlühû la’net etsin demesi gibi.

    Tevfîk sadece Allah celle celâlühû’dandır.

    Allah Dostlarına Yapılan Seviyesiz ve Bayağı Ta’rîzler

    İddiâ:

    Bize Kur’ân’ı gönderen Allah teâlâ şöyle buyuruyor:

    “Allah’a ve Peygamberine inandık boyun eğdik” derler. Sonra da bunun ardından içlerinden bir takımı yan çizer. Bunlar inanmış kimseler değillerdir.

    Aralarında bir karar versin diye Allah’a ve elçisine çağrıldıkları zaman, içlerinden bir takımı bundan çekinirler.

    Ama hak kendilerinden yana olsa bu sefer ona içten bağlı olarak gelirler.

    Bunların kalplerinde bir hastalık mı var veya şüpheye mi düştüler? Yoksa Allah’ın ve elçisinin kendilerine haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, aslında onlar zâlim kimselerdir.” (Nur 24/47-50). (sh:3)

    Cevâb:

    Hâricîler de Ashâb’ı “Allah celle celâlühû’nun Kitâbına çağırıyorlardı; ama onunla hiçbir alâkaları yoktu.”[15]

    Onlar da tıpkı sizin gibi, Ashâb’ı dînden çıkmakla ithâm ediyor, Allah’ın açık âyetlerine çağırıyorlardı. Lâkin Ali radıyallâhu anhu efendimiz’den bu söz kendisiyle bâtıl murad edilen bir hak sözdür cevabını alıyorlardı. [16]

    Bu âyetler, yaşayan ve yürüyen Kur’ân olma cehd ve gayreti içerisinde olan ve hamdolsun -hüsn-i zannımızca- buna kemâl mertebede muvaffak edilen, ama hiçbir iddiâ sâhibi olmayan, yalnız, hayırlı seleflerine toz kondurmamayı, hakları olmanın ötesinde büyük bir vazîfe sayan hasım edindiğiniz kimseleri anlatmıyor; aksine, İbn-i Mesûd radıyallâhu anhu’nun ifâdesiyle,[17] Kur’ân’ı arkasına attığı hâlde Kur’ân’a çağıranları gösteriyor; kendileri bir vâdide, Kur’ân’da başka bir vadide olduğu hâlde başkalarını Kur’ân’a çağırıyormuş gibi yapıp dünyevi ikbal merdivenlerinin basamaklarında yükselmeye çalışırken o ölçüde alçalanları resmediyor; bir yanda da egolarını tatmîn eden kimseleri, tanıtıyor.

    Sanırsam bu kadarını sizler de biliyorsunuzdur. Ancak ihtimâl ki, biçilen rol ve iş mes’elesi bu bilginin îcâb ettirdiği tevbeyi engelliyor.

    Güldüren Kof Efelenmeler

    İddiâ: Bir şeyh efendi ve etrafında yer alan bazı hocaların görüşleri bana soruldu, yanlış buldum. Onlardan birine dedim ki; sizin bana ulaşan görüşlerinizde yanlışlıklar buluyorum, bir araya gelelim de bunları bana izah edin. O’da konuyu kendilerine yazılı olarak iletmemi ve yapacakları bir hazırlıktan sonra görüşmemizin daha uygun olacağını söyledi. Bunun üzerine onlara bir yazı gönderdim. Altı ay sonra, başta şeyh efendi olmak üzere Tarîkatın ileri gelen hocaları ile şeyh efendinin odasında buluştuk. O görüşmeyi küçük ilâvelerle yazılı hâle getirdim.(sh:7)

    Cevâb: Yani, burada, kendi eksiklik ve yanlışlıklarınızı telâfî edip, muhâtablarınızı câhil ve zavallı kimseler mertebesinde göstermek maksadıyla ilmî hıyânet sergilediğinizi siz de zımnen, hattâ açıkça i’tirâf etmiş oluyorsunuz.

    İddiâ: Elinizdeki kitapçık o görüşmeye yeni ilâveler yapmak sûretiyle hazırlanmıştır.(sh:7)

    Cevâb: Böylece çamurun suyunu artırmakla onu iyice sulandırmış, dehşetli bir ilmî sahtekârlık sergilemiş oldunuz. Tartıştığınız kimselerin -ki en az üç kişidirler- sözleri, kitâb’ınızın (!) onda biri kadar bile değil. Tuhaf değil mi? Sahi siz neymişsiniz öyle?!…

    İddiâ: İkinci baskı için yeniden gözden geçirmiş ve Müslümanları Batıran Şirk bölümüne küçük bir ilâve yapılmıştır. Bu ilâve Osmanlı Devletinin Birinci Dünya Savaşına girme kararı ile ilgili belgelerde yer alan bazı ifâdeleri kapsamaktadır. (sh:8)

    Cevâb: Bu sözleri okurken, şâir A’şâ’nın;

    “Bir gün bir kayayı süsen, onu zayıflatmak için,/

    Ama ona zarar vermedi o vuruşu boynuzunu zayıflattı” sözüyle,

    Husayn ibnu Humeyd’in,

    “Ey yüksek dağı süsen!../Başa acı, dağa değil” [18] dediğini hatırladım.

    Kur’ân’a mı Aykırı, Kur’anâ Dayandırılan Bâtıllara mı?

    İddiâ: Burada Kur’an-ı Kerim’e açıkça aykırı gördüğümüz husûslara yer verdik. Kendimize ait bir söz söylememeye gayret ettik. Âyet-i kerimeleri ve yer yer hadîs-i şerîfleri konuşturmaya çalıştık.

    Cevâb: Hayır, hayır, öyle değil… Bu kitâbçıkta, sadece, şeytânın, şeytânın dostlarının, câhilliğin ve nefs-i emmârenin size, Kur’ân’a aykırı gibi gösterdiği husûslara yer verdiniz ve âyetleri, çok kerre nefsânî kanaat ve düşüncelerinize mesned ettiniz. Bâtıllarınızı âyete ve hadîse dayandırdınız. Siz, Kur’ân’a ve Sünnete uymadınız; Kur’ân’ı ve Sünneti kendinize uydurdunuz. Ku’rân ve Sünnet ile amel edecek yerde, Kur’ân’ı ve Sünneti hevânıza uydurdunuz. Tıpkı Haricilerin Hz. Ali ve diğer Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim’i, Kur’an’ın açık âyetlerine karşı geldikleri iddiâsiyle tekfîr ederek Kur’ân’a çağırdıkları gibi,[19] Kur’ân’ın istediği hayâtı yaşamağa nefislerini ve dünyalarını kurban edenleri Kur’ân’a çağırmışsınız…. Daha doğrusu, Kur’ân’ı payanda ettiğiniz bâtıllarınıza çağırmışsınız.

    Hatâlarınızdan Gerçekten Dönebilecek misiniz? Göreceğiz…

    İddiâ: Ama ne yaparsak yapalım insan eseri kusursuz olmuyor. Hatâlarımızı gösterirseniz düzelteceğimizi ve bunu okuyucuya inşallah duyuracağımızı ifâde etmek isterim. (sh:8)

    Cevâb: Bu emmâre olan yani sürekli kötülüğü emredip duran, nefis ile şu ahlak sizde varken, bu çok zor bir şey… Hadi, imkânsız demeyelim. İnşallah ahdinizi yerine getirirsiniz.

    İddiâ: Bu çalışma yararlı olmuştur. Saplantılarına ve menfaatlerine esir olmayanlar, her fırsatta bunu ifade etmektedirler. (sh:8)

    Cevâb: Doğru, şeytâna ve dostlarına elbette faydalı olmuştur,

    İddiâ: Bizim yaptığımız sadece geleceğinden endişe duyanları Kur’ân ile uyarmak ve bir öğüt vermektir. (sh:8)

    Cevâb: Öyle değil… Yalan veya yanlış konuşuyorsunuz. Açık olan o ki, sizin yaptığınız, hizmet etmekte olduğunuz otoriteye hizmetinizi ikmâl edip dünyalıklardan en üst seviyede faydalanmaktan ibarettir. Yaptığınızın zâhiri bunu gösteriyor. İç yüzü bu şartlar altında bizi hiçbir şekilde alâkadar etmiyor. O, sizinle Rabbiniz arasında bir şey… Hüsn-i zannımıza esas ve mesned olabilecek bütün karîne ve alâmetlerden de bizi mahrum ettiniz… Hem, hizmetinizin karşılığını da pek kısa bir zamanda hizmetkârlığını yaptığınız otoriteden aldınız.

    İki cihânın Efendisi şöyle buyuruyor: “Şübhesiz ki, Ümmet’imden bir takım insanlar dînde fıkıh sâhibi olacaklar ve Kur’an okuyacaklar. İdarecilere varalım da dünya(lık)la-rından elde edelim, dînimizi onlardan uzak tutarız, diyeceklerdir. Hâlbuki bu olmayacak.[20] Diken ağacından dikenden başka bir şey elde edilemeyeceği gibi, onlara yaklaşmaktan da, günahtan başkası elde edilmez”.[21]

    Dînde fıkıh sâhibi olanları bu tehlike beklerse, ya bu işe, sizin gibi fıkıh sâhibi olduğunu sananlar, ama gerçekte fıkhın yanından bile geçmeyen câhil kimseler soyunursa ne olur, düşünebiliyor musunuz?!… Her yanıyla tastamam bir felâket…

    Tasavvuf

    İddiâ: Şeyh Efendi bir öğretmen, bir yol gösterici, örnek bir insan olmaya çalışmalıdır. Ama tutar onu Allah ile kul arasında bir yere yerleştirmeye, onu bir vesîle ve vâsıta kılmaya, onun ruhaniyetinden yardım istemeye, manevi himmetinden yararlanmaya kalkışırsanız aşırıya kaçmış olursunuz. Bizim karşı çıktığımız bu aşırılıklardır. Kur’ân ve sünnetin çizgisi dışına taşan aşırılıkları kim, hangi ad altında yaparsa yapsın kabul etmemiz söz konusu olmaz (sh:9)

    “Aşırı Gitmek” Ne Demektir, Ölçüsü Nedir?

    Cevâb: Tabiîdir ki, her şeyin bir ölçüsü vardır. Hâliyle bu aşırı gitmek ta’bîrinin de sınırları belli olmalıdır. Neyin aşırı gitmek olduğunun ölçüsü, elbette kimilerinin putlaştırdığı cüce aklı, esîri olduğu nefsi, hizmetkârı olduğu şeytân, şeytânın uşakları ve onların sistemlerinin resmi görüşü değildir. Şeytânın sistemi de hasmı olduğunuz Allah dostlarını, aynı aşırılık suçlaması ile suçlamaktadırlar. Bu paralelliğiniz gerçekten ibret verici bir husûstur.

    Aşırılığın ölçüsü Kur’ân, Sünnet ve bu ikisinden müctehidlerin çıkardığı hükümlerdir. Câhillerin, gafillerin, İslâm dışı mihrakların iş bitirici hâinlerin, yamuk, fâsid hattâ bâtıl anlayışları değil.. İleride Allah celle celâluhu’nun izni ile inşâellâh, Kur’ân, Sünnet, Akâid ve fıkıh ölçüleri ile yapacağımız tahlîllerle, aşırılık dediğiniz şeylerin gerçekte aşırılık olmadığını, aksine onların İslâm’ın mübâh gördüğü ve hattâ bazen de emrettiği şeyler olduğunu -görebilenlerle- hep beraber göreceğiz.

    Allah’a ve Kur’ân-ı Hakîmine Yapılan İftirâ…

    Delîlllerin ve İçtihadların Kıymet Dereceleri Nedir?

    İddiâ: Bizim karşı çıktığımız sadece Kur’âna açıkça aykırı olan şeylerdir. Eğer bunlar Hanefi, Mâlikî, Eş’ari, Maturîdî gibi herhangi bir mezhebin görüşüne aykırı olsaydı bunu gözümüzde büyütüp sert tavır ortaya koymazdık. Mütevâtir olamayan hadîs-i Şerîflere aykırı bulsaydık üzerinde bu kadar durmazdık. Siz Kur’ân-ı Kerimin çok açık ifadelerine aykırı şeyler söylüyorsunuz. (sh:10)

    Cevâb:

    Bir: Görünen o ki, siz Kur’âna ve Allah celle celâluhu’ya iftirâ ediyorsunuz. “Allah’a iftirâ edenlerden daha zâlim kimdir ki?”[22] “Aklınızı başınıza alsanız ya”[23]

    İki: Doğrusu, mezheb görüşlerinin, yani müçtehidlerin Kur’ân ve Sünnet’ten anladıklarının sizce ne ehemmiyeti var ki? Sizin Kur’ân’ın açık âyetlerinden edindiğiniz o yüksek anlayışınız (!) hepsini bir tarafa atmaya yeter de artar bile. Öyle değil mi?

    Üç: Mütevâtir olmayan hadîsler de, bâtılınızı pekiştirmiyorsa, hattâ onu ortadan kaldırıyorsa ne ifâde ederler ki? Kalan dört veya bir tane Mütevâtir hadîs’in de ma’nâsını yüksek ictihâdlarınızla hallediverirsiniz. Geriye, size karşı ileri sürülebilecek, mütevâtir olmayan (Haber-i Vahid nev’i’nden) meşhûr, sahîh, hasen ve zayıf hadîsler o kadar üzerinde durulmaya değer olmadığından, bunun yanında müçtehidlerin içtihadları zâten bir görüş ve zan olmaları sebebiyle, hevânıza uymuyorsa kıymet vermeye değmez. Hattâ onları kaâle almak yer yer çok zararlı olur. Böylece geriye, büyük müçtehid ve fakîhlerin (hâşa) hidâyet ve cehâlet körlükleri yüzünden göremedikleri, yâhud idrâksizlik şaşılığından yanlış gördükleri, fakat kimilerinin, TSE’ye uygun, kusursuz, net gösteren, gözlükleri yardımıyla açık ve berrak gördüğü, Kur’ânın açık âyetleri kalıyor…

    Zor Verilecek Hesab Hangisidir?

    İddiâ: Bunlar karşısında susarsak hesap gününün tek yetkilisi olan Allah’a, bunun hesabını veremeyiz. (sh:10)

    Cevâb: Evet, Kur’ânî söz ve tavırları, Kur’âna tersmiş gibi görüp göstererek ma’lûm otoriteye yaptığınız yardımlardan dolayı vereceğiniz hesab çok çetin olacaktır. Bu noktada sadece haksızlık karşısında sustuğunuzdan dolayı değil, ilâve olarak, hakka karşı ve bâtıldan yana olanlar lehine, ökse kuşu gibi ötüp zâlim avcılara hizmet ettiğinizden dolayı da hesabınız çok çok zor olacak, Allah celle celâluhu’ya hesab veremeyeceksiniz. Sayyâd-ı bî insâ-fa hizmet etmekten zevk alan olmak, tabiî ki, her kişinin kârı değildir…

    Kabir Ehlinden Yardım İstenebilir mi?

    İddiâ: Kabir ehli kabirlerinde yatan ölülerdir.

    Mürîd: Şu hadîsi kabul etmediğinizi söylemişsin:

    İşlerinizde ne yapacağınızı şaşırdığınızda kabir ehlinden yardım isteyiniz (sh:10)

    Cevâb: Şu söz ve iş, tasavvuf ehline saldıranların can simid-lerinden biri…

    Mes’eleye girmeden önce, “Berzah, ölülerin hayâtı ve ölülerin işitmesi”, “kerâmet”, “keşif”, “ilhâm”, “firâset”, “sâlih rü’yâ”, “isnâd-ı mecâzî” veya “mecâz-i aklî” mes’elelerini Şer’î delîlller ışığında kısaca ele alalım ki, bunlarla yakın alâkası olan şu mes’elemizin anlaşılması daha da kolay olsun.

    Berzah, Ölülerin Hayâtı ve İşitmeleri

    Ölüm bir takım inkârcıların zannettıkleri gibi mutlak yok olmak değildir. Aksine dünyâ hayâtı ile Âhiret hayâtı arasında belli bir çeşit hayâttır.

    Seyyid Şerîf Cürcânî şöyle diyor:

    Berzah, mücerred ma’nâlarla maddî cisimler arasında olan meşhûr âlem…

    Berzah, iki şey arasındaki perde, engel. Âlem-i misâl bununla (Berzah kelimesiyle) ifâde edilir. Kesîf/maddî, yoğun cisimlerle mücerred rûhlar âlemi arasındaki perdeyi kasdediyorum. Dünyâ ve Âhiret (arasındaki perde) demek istiyorum.[24]

    İslâm, dünya hayâtı ile Âhiret hayâtı arasında bir çeşit âlemin ve hayâtın olduğunu açıkça bildirmektedir. Bu mes’eleyi birkaç fasılda ele almak nistiyoruz.

    Berzah Hayâtıyla Alâkalı Bir Takım Hadîsler

    Bir: Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem, Ehl-i Kalîb’e muttali’ oldu ve buyurdu ki,

    “Rabbinizin size va’dettiği (azâbı)ni hak/gerçek buldunuz mu?”

    O’na sallallâhu aleyhi ve sellem’e, ‘ölülere mi sesleniyorsun?’ denildi. Bunun üzerine,

    Siz, onlardan daha çok işiten kimseler değilsiniz. Ancak, onlar cevâb veremezler, buyurdu.[25]

    İki: Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem efendimiz ölen müşriklere seslenerek,

    “Ey Ebû Cehl İbn-i Hişâm!.. Ey Umeyye İbn-i Halef!.. Ey Utbe İbn-i Rebîa!.. Rabbinizin size va’dettiğini gerçek bulmadınız mı yoksa? Doğrusu ben, Rabbimin bana va’dettiğini kesinlikle gerçek buldum” buyurunca, Ömer radıyallâhu anhu, O’na, “Rûhsuz cesedlere nasıl konuşuyorsun, yâ Resûlellah?” dedi. Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem de, Canım elinde olan Allah celle celâlühû’ya yemîn ederim ki, söylemekte olduğumu siz onlardan daha iyi işitmiyorsunuz, buyurdu.[26]

    Yukarıda geçen ve onların benzeri olan hadîslerden, yani Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in tefsîr-lerinden şunu anlıyoruz:

    Mevlâ teâlâ’nın, Sen kabirlerdeki ölülere işittiren değilsin (onlara işittiremezsin)[27] ve şübhesiz ki sen, mevtâya işittiremezsin[28] âyetler-inden murâdı, âlimlerin çoğuna göre ölüler işitmez demek değildir.[29]

    Peki, hakîkatleri işittiremeyeceğimiz kâfirler, neden ölülere benzetiliyor? Buradaki Vech-i Şebeh/ benzeme yanı nedir? Müfessirlere göre, onların, işitmelerinden istifâde edememeleri, yahut işitip de cevâb verememeleridir. Yoksa, ölü-lerin işittiklerini Resûlüllah sallallâ-hu aleyhi ve sellem efendimiz haber veriyor. Ehl-i Sünnet ulemâsı da bu husûsta ittifak etmişlerdir. Bu tefsîri ve icmâ’ı, İbn-i Kesîr, Rûm sûresinin 52. âyetinin tefsîrinde birçok âlimden nakletmektedir.[30]

    Bir Takım Şübheler ve Âlimlerimizin Bazı Açıklamaları

    Ölülerin işittiklerine dâir sahîh hadîsleri bir takım bâtıl te’vîllerle geçiştirmeye çalışan bazı bi’atçı sapıklar da var tabii… Onların bazı şübhe ve vesveselerini burada ele almak istiyoruz.

    Birinci Şübhe: Ehl-i Kalîb hadîsi için, o, bir mu’cize idi diyenler var.

    Cevâb: Bu kimseler bilmiyorlar mı ki, m’ucize, sâhibinden başkası tarafından açıkca görülmedikçe mu’cize olmaz. Taşların tesbîhleri gibi… Sahâbe radıyallahu anhüm, Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in elindeki taşların tesbîhini işitmişti. Burada, ölülerin, Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in sözlerini işitmelerinin mu’cize olması da imkânsızdır. Çünkü bu, Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’den başkasına zâhir olmamıştır. Ayrıca, O, şübhesiz, na’linlerin seslerini işitir hadîsi de gösteriyor ki, onlar, Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in sözlerinden başkasını da işitiyorlar.

    İkinci Şübhe: “Resûlüllah sallal-lâhu aleyhi ve sellem’in onları konuşturmasının (onlarla konuşuyor gibi yapmasının) dirilere va’z olduğunu” da söylüyorlar.

    Cevâb: Öyle olsaydı, Hz. Ömer radıyallâhu anh şaşırarak, rûhsuz cesedlerle nasıl konuşuyorsun? der miydi?. Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in, siz onlardan daha iyi işitmezsiniz sözü, bu tutarsız anlayışa mâni’ değil midir?

    Üçüncü Şübhe: Bazıları da, Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sel-lem’in (haşa) böyle bir inancı vardı da âyet o inancı düzeltmek için gönderildi, diyorlar.

    Cevâb: Demek ki, şu zavallılar bu sözü diyebilecek kadar da şaşkınlaşabiliyorlar.

    Hele bakınız şu terbiyesizliğe… Hevâdan değil de vahiyden konuşan bir kimse, kanaatle alâkası olmayan bir haber verecek ve de bu eblehlerin dediği gibi olacak. Haşa ve kellâ… Üstelik, ölülerin işitmeyeceğini ileri sürenlerin delîl olarak ileri sürdükleri âyetlerin zâhirleri, ölülerin işit-meyeceğini değil de onlara işittirilemeyeceğini göstermektedir. İşitmek ile İşittirmek arasındaki farkı görebilmek için akıllı olmak kâfidir; ayrıca âlim olmaya ihtiyac yoktur.

    İmâm Sübkî rahmetüllâhi aleyhi şöyle diyor: Fakîh (ve muhaddis), Ebû Bekr İbnü’l-Arabî, “El-Eme-dü’l-Aksâ Fî-Tefsîr-i-Esmail-lahi’l-Husnâ” isimli eserinde şöyle der: Mükelleflerin kabirde diriltildikleri ve hepsine süâl sorulduğu husunda Ehl-i Sünnet arasında anlaşmazlık yoktur. Seyfuddîn el-Âmidî, “Ebkâ-ru’l-Efkâr” isimli kitâbda şöyle demiştir: “Ölülerin kabirde diriltildiği, iki meleğin onları hesaba çektiği, günahkârlar ve kâfirler için kabir azâbının var olduğu” husûsunda, muhâlif ortaya çıkmadan evvel Ümmet’in Selef’i ittifak etmişlerdi. Muhâlif (Mu’tezile) ortaya çıktıktan sonra, Ümmet’in çoğunluğu[31] bu inanç üzeredir.

    Kurtubî şöyle demiştir: “Buna inanmak Ehl-i Sünnet’in mezhebi ve dîni olan cemâatın üzerinde bulunduğu bir inançtır” Kur’ân, kendi dilleriyle inen Sahâbe radıyallâhu anh, Nebîsi sallallâhu aleyhi ve sel-lem’den, bundan başkasını anlamamıştır. Onlardan sonra gelen Tâbiîler de öyle… Mu’tezile’den bazısı da bu husûsta Ehl-i Sünnet’e muvafık olmuştur. Zırâr b. Amr, Bişr-el-Merîsi, Yahyâ İbn-i Kâmil ve Mu’tezile’den diğerleri, ölenin dirilene kadar ölü kalacağı kanaatini taşımışlardır.

    Bazıları da kabir azâbını kabûl etmişlerdir.[32]

    Yeryüzünde kalan (kabre gömülmeyen) ölülere gelince…

    Allah celle celâlühû, -nasıl ki, Nebîler alâ Nebiyyinâ ve aleyhimüsselâm’ın (ve bazı mü’minlerin) onları görmüş olmalarına rağmen melekleri görmekten perdelemiş ise,- mükellefleri onların başlarına gelenlerden perdelemiştir…

    Dördüncü Şübhe: Bid’atçıların tutunduğu delîlller de sen şübhesiz ölülere işittiremezsin ile sen kabirdekilere işittiren değilsin âyetleri ve Hz. Aişe radıyallâhu anha’nın Ehl-i Kalîb’in işittiğini inkâr etmesidir.[33]

    Şübhesiz sen ölülere işittiremezsin) âyetine gelince… Biz de o inançtayız. Bizim dediğimiz, rûhları onlara iâde edildiğinde işitiyorlar şeklindedır. Sen kabirdekilere işittiremezsin âyetinin ma’nâsı ise, mevta oldukları zaman demektir.

    Hz. Aişe radıyallâhu anha’nin sözüne gelince… Hz. Aişe radıyallâhu anha bilme’yi i’tirâf etmiştir.[34] O, şöyle demiştir: “Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem sadece, Onlar şu anda benim onlara dediğimin gerçek olduğunu biliyorlar, buyurdu.”

    Bilmek câiz olunca, işitmek de câiz olur. Çünkü, bilmek ve işitmek için hayât şarttır. Bu, Allah celle celâlühû’nun kudretinde mümkindir ve bunun hakkında sahîh rivâyetler gelmiştir. Bu yüzden, onları tasdîk etmek ve ölüye hayâtın geri döneceğine kesin inanmak vâcib olmuştur. Ondan sonra, ikinci kez ölecekler midir? Bu husûsta hadîslerde açık ifâdeler gelmemiştir. Kimi âlimler, hayât süreklidir, kimileri, zaman zamandır, demişlerdir…

    Bütün bunlardan şu hulasa ortaya çıktı: Rûh, süâl anında cesede geri çevrilir. O vakitten (haşr günü) diriltilene kadar kesintili veya devamlı olarak nimetlendirilir veya azâbla-ndırılır.[35]

    Büyük müfessir ve muhaddis İmâm Kurtubî de, ölülerin işiteceklerine dâir rivâyet edilen hadîsleri zikrettikten sonra, Hz. Aişe’nin radıyallâhu anh buna karşı çıkışını da anlattı ve şöyle dedi: (Bu görüşlerin) aralarında çelişki yoktur. Müm-kindir ki kimi vakitlerde işitir kimi vakitlerde işitmezler. Zîra, eğer geneli sınırlandıracak bir sınırlandırıcı delîl varsa, genelin sınırlandırılması mümkin ve doğrudur. (İşitmez genel hükmünü) burada sınırlandıracak olan şey andığımız delîllerle mev-cûddur.

    İbn-i Abdil Berr, et-Temhîd ve el-İstizkâr isimli iki kitâbında İbnu Abbâs radıyallâhu anhümâ’nın şöyle söylediğini rivâyet etmiştir: “Kim, dünyada tanıdığı bir kardeşinin kabrine uğrar da ona selâm verirse (ölü olan kardeşi) mutlaka onu tanır ve ona, ‘ve aleykümüsselâm’ der.” Abdu’l-Hakk, bu rivâyetin isnâdının sahîh olduğunu söyledi.[36] Hâfız İbn-i Receb el-Hanbelî, “bu rivâyetin ‘isnâdının sahîhliği’ demek râvî-lerinin tamamının güvenilir olduğu demektir. Öyledir de. Ancak hadîs ğarîb, hattâ münkerdir,” dedi.[37] İbn-i Receb’e göre sınırlandırma getirmeyen, İmâm Beyhekî ve Hâkim’in rivâyet edip de Sahîhdir dediği rivâyet daha sahîhdir.[38]

    Ben (H.Avni) de derim ki, İbn-i Receb’in bu hükmü, kendi mezhebi usûlüne göre doğru olabilir. Ancak, Mezhebimiz Hanefî Mezhebi usulünce iki rivâyet arasında, çelişki, birkaç cihetden yoktur.

    Birincisi, Mefhûm-i Muhâlif, Şâri’in kelâmında fâsid istidlâllerdendir.[39] O sebeble, tanıdığı bir kardeşinin kabrine uğrar da, ona selâm verirse, o da onu tanır ve selâmını alır, demek, tanımadığı kardeşinin kabrine uğrarsa ve ona selâm verirse, o, onu tanımaz ve selâmını almaz demek değildir.

    İkincisi: Mutlak Mukayyed’e hamlolunmaz. Zîrâ, (Delîlin i’mâli (amel ettirilmesi, atılmayıp delîl olarak kullanılması), ihmâlinden /terkedilmesinden evlâdır.) Ancak, (Nâtık (Konuşan) delîl, sâmit (susan) delîle tercîh edilir, dolayısıyla Mutlak Mukayyed’e hamledilir) diyenlere, (Tercih, tearuzun (çelişmenin) fer’i(dalı)dir, burada çelişki yok ki tercîhe gidelim,) deriz. Kurtubî’nin, bu (Umûm’un, bir mu-hassıs ile tahsîsi mümkin ve sahîhtir.) kaidesine dayanarak yaptığı şu te’lîf (delîllerin barıştırılması) isâbet ihtimâlinden uzak değildir.

    Böyle bir te’vîl, (Sûra üflenildiğinde artık aralarında hiç bir neseb yoktur ve de birbirlerine (hiç bir şey) soramazlar”)[40] âyeti ile (birbirlerine sorarak kimisi kimisine döndü (yani kesin dönecek))[41] âyetleri nasıl çelişmiyorsa, aksine (bazı zaman ve mekanlarda böyle, bazısında da şöyle) şeklinde anlaşılacaklarsa, cehennemliklerin yiyecekleri, bazı âyetlerde, (sadece darî),[42] (sadece ğislîn),[43] (zak-kûm)[44] olduğu söylendiğinde, aralarında bir çelişki görülmeyip yer, zaman ve şahıs ayrılığı ile te’lîf ve îzâh ediliyorsa, burada da aynıdır.

    İbn-i Receb şöyle diyor: (Şübhe-siz, ölülere işittiremezsin) ve (Sen kabirdekilere işittirici değilsin/ işittiremezsin) âyetlerine gelince… Bazen işitmek mutlak[45] kullanılır ve bununla, sözü idrâk edip anlamak, bazen de bununla, o sözden faydalanmak ve ona icâbet etmek, kasdedilir. Bu âyetlerle anlatılan, birinci kasdın değil de, ikincinin olmayacağıdır. Zîrâ bunlar, hidâyete ve îmâna çağrıldığında, hidâyet ve imân’a icâbet etmeyecek olan kâfirlere hitâb siyakındadır. Nitekim Allah celle celâlühû, “Onların kalbleri var, onlarla fıkhetmezler, onların gözleri var onlarla görmezler, onların kulakları var onlarla işitmezler”[46] buyuruyor. Bu âyetler, onların işitmediği ve görmediğini bildiriyor. Zîrâ, bir şey, faydası ve semeresi olmadığında, bazen, yok kabûl edilir. Kişi, işitmekte ve görmekte olduğundan faydalanmayınca, sanki, görmedi ve işitmedi gibi olur. “Ölülerin işitmesi” âyetleri de bu mesâbededir.”[47]

    İbn-i Receb’in şu sözüne iyi dikkat edilirse, O’nun, ‘ölülere işitti-rilmeyeceği’, kâfirlerden söz edilirken söylenmiştir; onlar işittiklerinden istifâde edemezler, ama işitirler, dediği görülür. Allah celle celâlühû ile Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’i karşı karşıya getirip birbirine yalanlatmamış olmak için bu hakîkate göz yumup kulak tıkamamak lâzım. Peki, mü’minler işittiklerinden istifâde ederler mi? Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’e, arkadaşları radıyallâhu anhum’a ve âlimlere göre evet… Hadîsler bunu gösteriyor.

    Kerâmet Ne Demekdir?

    Bu mes’eleyi iki fasılda ele alalım.

    Kerâmet’in Ta’rîfi

    Lüğatta, Kerâmet, kerem ma’nâ-sınadır ki, zikredildi.[48] Ve azîzlik ma’nâsınadır.[49] Istılâhta/terim olarak, “Kerâmet, nebîlik da’vâsı gütmeksizin velîden ortaya çıkan olağanüstü iş demektir.”[50] Veya “Nebîlik iddiâsı ile olmaksızın, bir şahıs tarafından zuhûr eden olağanüstü iş kerâmet, îmân ve amel-i sâlih ile beraber olmayan istidrâc, nebîlik iddiâsı ile olan da mu’cize olur.”[51] “Bu olağanüstü işler bazen, mihnetlerden ve istenmeyen şeylerden kurtulmak için sıradan mü’minlerden de sâdır olur ki, buna meûnet denir.”[52]

    Kerâmet’in Îzâhı

    Nebîlik iddiâsıyla Nebîden sâdır olan olağanüstü iş mu’cize, velî olmayan kâfirler veya âsîlerden sâdır olan olağanüstü iş istidrâc (yahut ihânet) olarak isimlendirilir.

    “Velînin kerâmeti nebîsinin mu’cizesidir”.[53] Yani, o olağanüstü iş velîye bakan tarafıyla kerâmet, nebîsiyle alâkası bakımından da mu’cizedir. Zîrâ, velînin kerâmeti, nebîsine bağlılığı sayesindedir.

    Bu olağanüstü işler, az bir zamanda uzun mesâfeleri aşmak, ihtiyâc hâlinde yiyecek, içecek ve giyecek gelmesi, su üstünde yürümek ve havada uçmak gibi şeylerdir.[54]

    Fahruddîn-i Râzî, “Em Hasibte enne Ashâbe’l-Kehfi” âyetinin tefsî-rinde şöyle diyor: “Aynı şekilde, kul tâatlara devâm edince, Allahın “onun için bir kulak ve bir göz olurum” demekte olduğu makâma varır. Allah’ın celâlinin nûru onun için bir kulak olunca yakını ve uzağı işitir. Şu nûr onun için bir göz hâline gelince yakını ve uzağı görür. Şu nûr onun için bir el olunca zorda, kolayda, yakında ve uzakta tasarrufa/iş görmeğe muktedir olur.”[55]

    Keşf Ne Demekdir?

    (Keşf), Lügatte, perdeyi kaldırmak, Istılâhta ise perde ardındaki ğaybla alâkalı ma’nâlar ile varlığı ve müşâhedesi gizli işleri görmektir”[56]

    İbn-i Teymiyye de şöyle diyor: “Olağan üstü hâllerden bir takımı, mükâşefeler[57] gibi ilim, bazıları, olağan üstü tasarruflar gibi kudret ve mâlik olmak, bazıları ise, insanlara görünürde verilmekte olan ilim, otorite, mal ve zenginlik cinsinden şeylerdir.”[58]

    İlhâm Ne Demekdir?

    (İlhâm), lügatte feyz yoluyla rûha atılan (bildirilen) şey (bilgi) demektir. Denilmiştir ki, bir âyet (veya hadîs) ve bir nazar ile delîl getirmeksizin kalbde meydana gelen ve amele sevk eden bir ilimdir. Bu, âlimlerce hüccet (kesin delîl) değildir. Ancak Sûfîlerce hüccettir”.[59]

    Lâkin hüccet olup-olmamasının ne demek olduğu ve hiçbir şeye yaramaz demek olmadığı ve bazen ilhâmla da ilim hâsıl olduğu, ileride gelecektir.

    Burada şunu da ifâde edelim ki, âlimlerce hüccet (kesin delîl) değildir; ancak Sûfîlerce hüccettir ifâdesi küllî bir kadıyye olmayıp, cüz’iyye kuvvetinde mühmel bir kadıyyedir. Nitekim ilhâm, bir yanda Seyyid Şerîf’in de işâret ettiği gibi, aynı zamanda da Sûfiyye’nin imâm-larından olan İmâm Rebbânî gibi bir çok büyük âlime göre de hüccet değildir.[60]

    Kerâmet, Keşf ve İlhâm’ın Şer’î Delîllerinden Bir Kısmı

    Kerâmet, Keşif ve İlhâm, Kitâb, Sünnet ve Ehl-i Sünnet’in İcmâıyla sâbittir. Bu mes’eleyi de birkaç fasılda inceleyeceğiz.

    Kur’ân’da Kerâmet, İlhâm ve Keşif

    Burada Kerâmet’in hakk/mevcûd olduğunu gösteren dokuz âyet getireceğiz.

    Birinci Âyet: “Hani melekler, ey Meryem! Şübhesiz Allah seni seçti, seni tertemiz etti, seni (zamanındaki) bütün âlemlerin kadınları üzerine seçti, dediler.”[61]

    Melekler, Peygamber olmayan Hazreti Meryem’e bir şeyler söyledi, o da bu sözleri işitti.

    İkinci Âyet: “Hani, ey Meryem! dediler, şübhesiz ki, Allah kendisinden (gelen) bir kelimeyi sana müjdeliyor, O, ismi Meryem oğlu Îsâ (aleyhisselâm) olan Mesîh (aley-hisselâm)’dir…”[62]

    Üçüncü Âyet: “O’na (Hz. Meryem’e), rûhumuzu (Cebrâil’i) gönderdik. Rûhumuz O’na tam bir insan şekline büründü…”[63]

    Demek ki, Hz Meryem’in gözünden perde kaldırıldı. Sizin ve bizim göremediğimiz meleği gördü. Bu, perdenin kalkıp arka tarafın görülmesi demek değildir, diyorsanız, hitâba ehil olmayana biz de bir şey demeyiz, olur biter. Şurası da muhakkaktır ki, (âlimlerin cumhûruna göre) kadından Peygamber olmaz. Çünki Mevlâ teâlâ, “Biz senden önce ancak vahyetmekte olduğumuz erkekleri (Resûller olarak) gönderdik.” buyurdu.[64] Meleğin Hz. Meryem aleyhesselâm’a insan şeklinde (temessül ederek) gözükmesi ve ona konuşması ne oluyor? Böyle bir şey sizde vâki’ oluyor mu?

    Dördüncü Âyet: “Hani Havârî-lere, bana ve Peygamberime îmân edin, diye vahyettim (ilhâm ettim)”[65]

    Havârîlerin Peygamber olmadığı bilinen bir gerçektir.

    Beşinci Âyet: “Mûsâ aleyhisse-lâm’ın anasına, ‘O’nu (Mûsâ aleyhis-selâm’ı) emzir’, diye vahyettik/İlhâm ettik.”[66]

    Altıncı Âyet: “Her ne zaman Zekeriyâ aleyhisselâm O’nun (Meryem aleyhesselâm’ın) yanına, mihrâ-ba girdiyse, yanında bir rızık buldu. Ey Meryem! Bu sana nereden (geldi)? dedi. (Meryem aleyhesselâm) o, Allah’ın katındandır, dedi.”[67]

    Yedinci âyet: “Onlar mağaralarında üç yüz sene kaldılar ve (kalışları) dokuz (sene) de fazla oldu.”[68]

    Ashâb-ı Kehf kıssası[69] olağanüstü bir iştir. Zîrâ yemeden içmeden üç yüz dokuz sene uyumak ve ölmemek herhâlde fizik üstü bir şeydir. Ve bunlar Peygamberler de değillerdi.

    Sekizinci Âyet: “Süleyman aley-hisselâm, yanında bulunanlara (şöyle) dedi: “Ey azîzler, ileri gelenler topluluğu!.. Onlar bana teslîm olan kimseler olarak gelmeden evvel, hanginiz bana onun (Belkıs’ın) tahtını getirebilir”?… “Yanında Kitâb’dan ilim bulunan birisi[70] ise, ‘sen gözünü yumup açmadan ben sana onu getiririm’, dedi…”[71]

    Allah celle celâlühû haber veriyor: Süleyman aleyhisselâm onlardan olağanüstü bir şey istiyor, bir Sıddîk da bu olağanüstü işi, “göz yumup açıncaya kadardan daha da az bir zamanda yapabileceği”ni söylüyor.

    Dokuzuncu ve müteâkıb âyet(ler): Derken kullarımızdan (öyle) bir kul buldular ki biz ona tarafımızdan bir rahmet vermiş, kendisine nezdimizden (hâs) bir ilim öğretmiştik. Mûsâ ona:”Sana öğretilen ilmden bana da öğretmek üzere sana tâbi’ olayım mı?” dedi. O da (Mûsâ-ya):”Doğrusu sen benim berâberim-de asla sabr edemezsin. (İç yüzünü) kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabr edersin”? dedi. O da: “Allah celle celâlühû dilerse, beni sabredici bulacaksın, sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim” dedi. (O da), “Bu sûretle bana tâbi’ olursan artık ben, sana söylemedikçe, bana hiçbir şey sorma” dedi. Bunun üzerine kalkıp gittiler. Nihâyet (bir) gemiye bindikleri zaman o, bunu deldi. (Mûsâ) dedi ki: “İçindekileri boğasın diye mi onu deldin? Yemîn olsun, büyük bir iş yaptın.” (Hızır) “Sen benimle asla sabredemezsin demedim mi”? dedi. (Mûsâ):”Unuttuğum şeyden dolayı beni muâheze etme. Şu arkadaşlığımızda bana güçlük yükleme” dedi. Yine gittiler. Nihâyet bir oğlan çocuğuna rast geldikleri zaman, (Hızır) hemen onu öldürdü. (Mûsâ), “Tertemiz (ma’sûm) bir canı, bir can karşılığı olmaksızın öldürdün ha! Yemîn olsun ki, sen çok kötü bir şey yaptın”! dedi. (Hızır) “Sen benimle asla sabredemezsin demedim mi”? dedi. (Mûsâ): “Eğer, bundan sonra sana bir şey sorarsam artık benimle arkadaşlık etme. (O takdirde) tarafımdan muhakkak özre ulaşmışsındır. (Benden ayrılmakta ma’zûr sayılmışsındır) Yine gittiler. Nihâyet bir memleket halkına vardılar ki, ora ahâli-sinden yemek istedikleri halde kendilerini misâfir etmekten imtinâ’ etmişlerdi. Derken, yıkılmak isteyen bir duvar buldular. O, bunu derhal doğrulttu. (Mûsâ) “İsteseydin” elbet buna karşı bir ücret alırdın” dedi. (Hızır şöyle) dedi: “İşte, bu, benimle senin ayrılışımızdır. Sana üzerinde asla sabredemediğin şeylerin iç yüzünü haber vereceğim. O gemi, denizde iş yapan yoksullarındı. Onun için ben onu kusurlu yapmak istedim ki arkalarında her (sağlam) gemiyi zorla almakta olan bir hükümdâr vardı. Oğlana gelince: Onun anası da, babası da îmân etmiş kimselerdi. Bunun için onları bir azgınlık ve kâfirlik bürümesinden endişe ettik de, İstedik ki onların Rabbi bunun yerine kendilerine temizlikçe daha hayırlısını, merhâmetçe daha yakınını versin. Duvara gelince: Bu, o şehirde iki yetîm oğlancığındı. Altında da onlara aid bir defîne vardı. Babaları iyi bir adamdı. Binâenaleyh Rabbin diledi ki, ikisi de rüşdlerine ersinler, defî-nelerini çıkarsınlar. Bu, Rabbinden bir merhâmetdi. Ben bunları kendi re’yimle yapmadım. İşte üzerlerine sabredemediğin şeylerin iç yüzü”![72]

    Hızır aleyhisselâm’ın İslâm ule-mâsının çoğunluğuna göre peygamber olmadığı kabûl edilmiştir. Bu takdîrde bu görüşte olan âlimlere göre O’nun olağanüstü bir şekilde bilebildiği şu ğaybî haberler kerâmet değilse nedir?

    Sünnet’te Kerâmet, İlhâm ve Keşif

    Kerâmeti isbât eden bir çok hadîs ve rivâyet varsa da biz sadece on bir tanesini buraya alacağız:

    Birinci Hadîs: “Şâyet kalblerini-zin ağnanıp yuvarlanması (Allahu a’lem ğafleti) ve çokça konuşmanız olmasaydı elbette, benim işitmekte olduğumu (kabirde olup biten şeyleri) siz de işitirdiniz.”[73]

    İkinci Hadîs: “Yanımda olduğunuz hâl üzere ve zikirde devamlı olsanız, elbette yataklarınızda ve yollarınızda melekler sizinle musâfa-halaşırdı.”[74]

    Sahâbe radıyallahu anhüm anlatıyor:

    Üçüncü Hadîs: Usayd b. Hudayr Bakara Sûresini okurken gökten gölge gibi bir şey indi. İçinde kandillere benzer şeyler vardı. Onlar meleklerdi.[75]

    Dördüncü Hadîs: Selmân ve Ebû’d-Derdâ radıyallâhu anhümâ bir çanaktan yerlerken sahan yahut içindekiler sübhânellah dedi.[76]

    Beşinci Hadîs: Abbâd İbn-i Bişr ve Useyd İbn-i Useyd radıyallâhu anhümâ karanlık bir gecede Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sel-lem’in yanından çıktılar. Bir nûr, kamçı ucu gibi onlara ışık verdi. Ayrıldıklarında ışık da onlarla beraber ayrıldı.[77]

    Altıncı Hadîs: Hz. Ebûbekir radı-yallâhu anh evine üç misâfir götürmüştü. Onlar yedikçe, yemek artıyordu. O yemekten doymuşlardı; ama yemek ilk konulduğundan da çoktu. Hz. Ebûbekir radıyallâhu anh yemeğe bakmıştı ki, yemek olduğundan fazla idi. Onu Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’e götürdüler, birçok kimse gitmiş ondan yemiş doymuştu.[78]

    Yedinci Hadîs: Hubeyb İbn-i Adıyy radıyallâhu anh Mekke’de müşriklerin elinde esirdi. Mekke’de üzüm olmadığı hâlde ona yiyeceği üzüm veriliyordu.[79]

    Sekizinci Hadîs: Resûlüllah sal-lallâhu aleyhi ve Sellem’in kölesi Sefîne, arslana, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve Sellem’in, Allah’ın Resûlü olduğunu haber verdi de, arslan O’nunla yürüyerek O’nu varmak istediği yere kadar ulaştırdı.[80]

    Dokuzuncu Hadîs: Nice, saçı başı karışık, iki eski elbiseli ve hiçbir kimseni dönüp bakmayacağı ama Allah’a yemîn etse Allahın yemînini yerine getireceği kimseler vardır. Berâ İbn-i Mâlik radıyallâhu anh onlardandır.[81]

    Onuncu Hadîs: Hz. Ömer radı-yallâhu anh bir orduyu Îrân’a gönderdiğinde, başına Sâriye isminde birini kumandan ta’yîn etmişti. Hz. Ömer radıyallâhu anh hutbe esnasında (hutbesini kesip) bağırmaya başladı: Ey Sâriye dağa, dağa… Sonra ordu elçisi geldi. Hz. Ömer radıyallâhu anh ona vaziyeti sordu. O da, “Ey Mü’minlerin emîri! Bir düşmanla karşılaştık. Bizi hezîmete uğrattı. Bir de bir bağıranı işittik. “Ey Sâriye, ey Sâriye dağa, dağa!..” diye bağırıyordu. Sırtımızı dağa verdik de Allah celle celâlühû onları hezîmete uğrattı,” dedi.[82]

    On birinci Hadîs: Saîd İbn-i Zeyd radıyallâhu anh, Ervâ binti Hakîm’e, kendine yalan iftirâ ettiğinde, beddüâ etti, gözünü kör etti. Şöyle dedi: “Ey Allah’ım!.. Eğer yalan söylüyorsa gözünü kör et ve onu toprağında öldür.” Kör oldu ve toprağındaki çukura düşüp öldü.[83]

    Tâbiîn, Tebe-i Tâbiîn ve sonraki sâlih kimselerden aktarılan nice ola-ğanüstü iş ve hâl, hadîs mecmû’-alarında, Ebû Nüaym’ın Hılyetü’l-Evliyâ’sında, Hallâl’ın Keramâtü’l-Evliyâ’sında, Lâlikâî’nin es-Sünne-sinin son cildinde (bütün cild), İbn-ü’l-Cevzî’nin Sıfetu’s-Safvesi, Neve-vî’nin Riyazu’s-Sâlihîni, İbn-i Teymiyye’nin El-Furkân’ı, Kândeh-levî’nin Hayâtü’s-Sahâbe’si ve başka kitâblarda bolca mevcûddur. Yüzlerce hattâ binlercesi…[84]

    Tefsîrlerde Kerâmet

    Evliyânın kerâmetinin hakk olduğu, Tefsîr kitablarında da yazılıdır.[85]

    Meselâ, Kurtubî [sâbit haberlerin ve mütevâtir âyetlerin gösterdiğine göre velîlerin kerâmetleri sâbittir. Onları ancak inkârcı bir bid’atçı veya yoldan çıkmış bir fâsık inkâr edebilir.];[86] Tefsîr-i Kebir,[87] El-Bahru’l-Muhît’[88] İbn-i Kesir,[89] Nesefî [şâyet velî (ğayb’dan) bir şey haber verirse ve verdiği haber ortaya çıkarsa, o, kesin konuşmamıştır; fakat, rüyasına veya firâsetine dayanarak haber vermiştir. Üstelik velînin her bir kerâmeti Resûlün mu’cizesidir.],[90] Envâru’t-Tenzîl[91] Ebû’s-Suûd,[92] Rû-hü’l-Meânî,[93] Nazmu’d-Dürer,[94] es-Sirâcü’l-Munîr,[95] Sâvî,[96] ve başka bir çok tefsîrde açıkça bildirilmektedir.

    Akâid Kitâblarında Kerâmet

    Kerâmetin hak olduğu, Akâid ve Kelâm kitâblarında da açıkça söylenir. Bazıları:

    Akâid-i Nesefî ve Şerh-i Akâid,[97] Şerh-i Şerh-i Akâid Nibrâs,[98] Şerhu Akîdeti’t-Tahâviyye[99] Şerh-i Fıkh-ı Ekber,[100] Şerhu Cevhereti’t-Tev-hîd,[101] Usûlüddîn-i Bağdâdî,[102] El-irşâd.[103] Şerhu Usûli İ’tikâdi Ehl-i Sünneh,[104] Keramâtü’l-Evliyâ,[105] A-kâid-i Adudiyye ve Şerh-i Adudiyye (Celâl),[106] Nûniyye ve Şerhleri Karsî[107] Hayâlî,[108] Uryânî[109] ve Metâlib-i İrfâniyye[110] ve bunların yanında bir çok akîde kitâbı…

    Fıkıh ve Usûl-i Fıkıh Kitâblarında Kerâmet

    Kerâmet Fıkıh Kitâblarında da kabûl edilir ve üzerine bir çok fıkhî hüküm binâ edilir. Bu kitâblardan bir kaçı: İmâm Şâtıbî, El-Muvâfakât’da bir münâsebetle, Nebîler ve velîlerin hâriku’l-âdet/olağan üstü işlerinin olduğunu kabûl ve îzâh ediyor.[111] Bu da velî için kerâmet demektir.

    Fethu’l-Kadîr, Tatarhâniyye, Val-vâliciyye, Cevâhiru’l-Fetâvâ, Şerh-i Vehbâniyye, İddetü’l-Fetâvâ ve Fetâ-vâ-i İbn-i Hacer.[112] Dürrü’l-Muhtâr, Reddü’l-Muhtâr[113] ve diğerleri…

    (Bir fetvâ:) “Bir kişinin üzerine bir beldede güneş kavuşsa ve (kerâmet îcâbı hızlı) adım sâhibi ise ve başka bir güneş kavuşan ufka varsa birinci beldede akşamı kılmadıysa (kıldıysa mı?) onu iade etmek ona lâzım gelmez.”[114]

    İbn-i Âbidin şöyle diyor: El-hâsıl kerâmetin sübûtunda bizce hılâf yoktur. Hılâf ancak, büyük mu’cizeler cinsinden olanlardadır. İ’timâd edilen görüş de, bir sûre getirmek gibi, imkânsızlığı (Şer’î) delîlle sâbit olanlar hâric, her türlü (olağanüstü işin) kerâmet olmasının câiz olduğudur. Sözün tamâmı Fethu’l-Kadîr’dedir.[115]

    Yani, bir velîden her türlü olağanüstü hâl, kerâmet olarak sâdır olabilir. Hattâ ölüleri diriltmek bile…[116]

    “Firâset” Ne demektir?

    Avâm tarafından çoğu zaman yanlış olarak “ferâset” şeklinde telaffuz edilen bu “firâset” kelimesi; “lüğatta, teşebbüs ve nazar (dikkatli bakmak) demektir. Hakîkat ehlinin (Tasavvuf ehlinin), Istılâhında ise, yakînin mukaşefesi ve ğaybin muâ-yenesidir.”[117]

    Yani, lüğatte bir şeye tutunup dikkatli bakmak… Tasavvufta da kâmil îmân’ın, gizli olanı açığa çıkarması ve gaybın gözle görülmesi…

    Aliyyu’l-Kârî şöyle diyor: Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem, Mü’minin firâsetinden korkunuz. Zîrâ o, Allah’ın nûru ile bakar buyurdu. Sonra da “Şübhesiz bunda mutevessımler (üstün firâset sâhibleri) için elbette bir takım âyetler, dersler ve ibretler vardır”[118] âyetini okudu.[119]

    Burada tenbîhte bulunulması gereken husûslardan biri de şudur; Firâset üç türlüdür: Birincisi, îmân-dan kaynaklanan firâset. Bunun sebebi Allah celle celâlühû’nun, kulunun kalbine atacağı bir nûrdur. Bunun hakîkati, kalbe hücûm eden ve arslanın ata saldırışı gibi ona saldıran bir hâtırdır… Bu firâset, îmânın kuvveti nisbetindedir. Îmânı en güçlü olan, firâseti keskin olandır… İkincisi, Riyâzî firâsettir ki; açlık, uykusuzluk ve (nefsin istek ve ihtiyaçlarından) boşalmak (uzak kalmak) ile hâsıl olur… Bu, mü’minle kâfirin müşterek olduğu bir firâsettir; ne îmâna ne de velîliğe delâlet etmez…. Üçüncüsü, Yaradılışla ilgili firâsettir… Normalin dışında küçük olan bir baş ile aklın küçüklüğüne delîl getirmek gibi…[120]

    Benzer bilgi ondan evvel, Hanbelî ulemâsından olan Abdurrahman İbnu Ebî Bekr İbnü Dâvûd es-Sâlihî ed- Dimeşkî el-Hanbelî (ö:856) tarafından yazılan iki cilt hâlinde basılan “El-Kenzü’l-Ekber” isimli eserde daha genişçe yer almaktadır.[121]

    “Şâyet şeytânlar Âdemoğullarının kalbleri üzerinde dönüp durmasalar, elbette (insanlar) semânın melekûtuna[122] bakarlardı.”[123]

    Muhakkıklar şöyle demişlerdir: Şeytânlar kalbler üzerinde, kalbler ancak kötü sıfatlarla dolu olduklarında feverân ederler, dönüp dolanırlar. Zîrâ o kalbler şeytânın mer’ası (otladıkları yer)dır. Kim ki kalbini şu (kötü) sıfatlardan temizleyip sâfî hâle getirirse, şeytân, onun kalbinin etrafında dolanamaz. Artık (kalbinin) nûru ortaya çıkıp eşyayı olduğu gibi görür.[124]

    “Şübhesiz ki,, Allah’ın öyle kulları vardır ki insanları tevessüm/firâsetli bakış ile tanırlar”[125]

    Muhaddis ve fakîh Münâvî, bakınız bu hadîsi açıklarken ne diyor: O (Allah celle celâlühû)’nun müşâhede denizinde boğuldular, Allah celle celâlühû gözlerinden perdeyi kaldırmakla onlara cömert davrandı da, o gözlerle insanların iç dünyalarını gördüler.[126]

    “Ömer İbn-i Hattâb radıyallâhu anh adamın birisine, ismin nedir? dedi. O, “Cemera”dır (tutuşan ateş), dedi. Kimin oğlu? Diye sordu. (Adam) Şihâbın (yakıcı bir şeyin) oğlu, dedi. Kimlerdensin, diye sordu. (Adam), Huraka(yakmak)dan, dedi. (Ömer) evin nerdedir? Dedi. (Adam) Harretu’n-nâr’da[127] dedi. (Ömer bu yerin) neresinde diye sordu. (Adam) Zâtu lezâ’da (alevli yerinde), dedi. (Ömer) Ailene yetiş; yandılar, dedi. Dediği gibi oldu”.[128]

    Câhillerin mes’eleyi karıştırmalarına meydan bırakmamak için, sözü doğru söylemek ve söyleneni de doğru anlayabilmek maksadıyla burada çok mühim bir husûsa parmak basmak isteriz:

    Hükmün Bir Varlığa İsnâdı

    Kur’an’da, bir çok âyette, hüküm mecâzî olarak hakîkî fâili ve sâhibinden başkasına dayandırılır. Buna dâir buraya yedi âyet alacağız.

    Birinci âyet: “Onlara (mü’minlere Allah celle celâlühû’nun) âyetleri okunduğunda, âyetler onlara îmânı arttırır (kuvvetlendirir)”[129]

    Îmânı arttıran/kuvvetlendiren Allah celle celâlühû olduğu hâlde arttırır hükmü, şu artırmaya sebeb olduklarından âyetlere dayandırıldı.

    İkinci Âyet: “Ya nasıl sakınıp korunacaksınız, küfrederseniz, çocukları kocaltan günden?”[130]

    Çocukları kocaltan Allah celle celâlühû’dür. Ancak bu iş o gün olacağından hüküm, mahalline veya vaktine isnâd edilmiştir.

    Üçüncü Âyet: “Hâlbuki kesinlikle, (Vedd, Suvâ’, Yeğûs, Yeûk, Nesr) bir çoklarını saptırdılar.”[131]

    Hakîkatte saptıran Allah celle celâlühû’dur. Ancak, bu sapmaya onlar sebeb olduğundan hüküm onlara isnâd edilmiştir.

    Dördüncü Âyet: “Ey Hâmân bana bir saray inşâ et.”[132]

    Binayı hakîkatte yapacak olan ustalar ve ameleler olmasına rağmen burada yapmak onlara yaptıracak olan Hâmân’a isnâd edilmiş. Zîrâ emredip yaptırtan Hâmân olmakla yapılmaya sebeb olmuştur.

    Beşinci Âyet: “Yerin bitirdiklerinden, çiftleri yaratan Allah’ı tesbîh ederim”[133]

    Bitkileri bitiren gerçekte Allah olmasına rağmen burada bitirmek “yer”e isnâd edilmiş.

    Altıncı Âyet: “Ey Rabbim! Gerçekten bunlar (putlar) insanlardan bir çoğunu saptırdılar”[134]

    Saptıran gerçekte putlar değil Allah celle celâlühû’dur. Ama onlar sebeb oldular. Yoksa İbrahim aleyhisselâm cansız putları Allah celle celâlühû’ya ortak etmedi.

    Yedinci Âyet: “De ki, canınızı ölüm meleği alır”.[135]

    Ama çoğu kez hakîkî sâhibine dayandırılır ve sebeblere isnâd edilmesi, hakîkat itibariyle reddedilir:

    İşler bazen de gerçek sâhiblerine dayandırılırlar.

    Bir: “Canları, -başkası değil- Allah celle celâlühû alır.”[136]

    Hâlbuki biz yukarıda da geçtiği gibi, Kurân’dan biliyoruz ki, sebeb olarak “onların canlarını melekler alır.”

    İki: “Onları sen öldürmedin fakat onları Allah celle celâlühû öldürdü”.[137]

    Yine Kurân’dan biliyoruz ki, sebeb olarak adam öldürene kâtil/ öldüren denilir ve bundan dolayı da cezalandırılır:

    “Kim bir mü’mini kasden öldürür (ve bu işini mübâh sayar) ise onun cezâsı ebedî cehennemdir.”[138]

    Üç: “Sen attığında sen atmadın lâkin Allah celle celâlühû attı”.[139]

    Sebeb olarak sen attın, ama hakîkat olarak sen atmadın,

    Şu üç âyette işler hakîkî sâhib-lerine isnâd edilmiş, diğerlerinde ise sebeblerine veya yerlerine mecâz olarak dayandırılmış.

    Hadîslerde de aynen öyledir. Bazen hakîkat, bazen mecâz olarak kullanılırlar.

    Nitekim hadîsde gelmiştir:

    “Kim kaymışa, düşmüşe, ğevs/ meded ederse, Allah celle celâluhû ona yetmiş üç mağfiret yazar.”[140]

    Hakîkatte ğevs/meded eden Allah celle celâlühû’dur.

    Hâsılı, mü’minleri Kur’ân ve Sünnet istikâmetinde mecâz kullanmalarından dolayı şirkle suçlamak câhillik ve sapmışlık olduğu kadar, idrâk-sizlik ve beyinsizliktir. Elverir ki me-câzî fâili sadece sebeb bilip hakîkî fâil ve müessir kabûl etmesinler…

    Mübeşşirât Olan Sâlih Rü’yâlar

    Yusuf aleyhisselâm sûresinde rü’yâdan ne denli fazla bahsedildiğini Kur’ana dönme ihtiyacı hisseden, açık âyetleri gören her mü’min gözlüksüz bile görür, Allah celle celâlühû’nun asla kıymetsiz ve fuzûlî işlerle uğraşmadığını bilir ve tasdîk eder.

    Rü’yâ ve rü’yâ ta’bîrleri hakkında onlarca âyet, yüzlerce, hattâ, isnâd-ları i’tibâriyle binlerce hadîs mev-cûddur. Hadîs mecmûaları bunlarla doludur. Meselâ, Buhârî’nin Sa-hîh’inin Rü’yâ Tabiri Kitâbı[141]’na bakabilirsiniz. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in boş şeylerle uğraşacağını zann ve iddiâ edebilecek edebsiz ve terbiyesiz zındıklardan olmaya hiçbir mü’min cesâret edemez.

    Rü’yâ ile Alâkalı Bazı Âyetler

    Bir: Yûsuf aleyhisselâm sûresin-de bir çok âyet.[142]

    İki: “Dünyâ hayâtında ve Âhiret’te işte onlar için müjde vardır.”[143]

    Resûlüllah sallâhu aleyhi ve selem de bu âyeti Sâlih rü’yâ olarak tefsîr etmiştir.[144]

    Üç: Yûsuf aleyhisselâm sûresin-de bir çok âyet.[145]

    Rü’yâ İle Alâkalı Bazı Hadîsler

    Sâlih rü’yâ ile alâkalı bir çok hadîs gelmiştir. Bir kaçı:

    Bir: “Nebîlikten ancak mübeşşi-rât, müjdeciler kalmıştır. Mübeş-şirât nedir? dediler. Sâlih rü’yâdır, buyurdu.”[146]

    İki: “Sâlih rü’yâ Nübüvvet’ten kırk altıda bir parçadır.”[147]

    Üç: Mü’minin rü’yâsı Nübüvvet’ten kırk altıda bir parçadır.[148]

    Dört: Sâlih adamdan (sâdır olan) güzel rü’yâ Nübüvvet’ten kırk altıda bir parçadır.1

    Beş: “Zaman (Âhir zaman ve Kıyâmet) yaklaştığında2 mü’minin rü’yâsı nerdeyse yalan söylemez.”3

    Altı: Ubâde ibnü’s-Sâmit şöyle dedi: Allah celle celâlühû’nun, dünyâ hayâtında ve Âhiret’te işte onlar içün müjde vardır4 âyeti hakkında Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’e sordum da, O (müjde), kişinin göreceği veyâ ona gösterilecek rü’yâdır, buyurdu.5

    Rü’yâ, İlim Elde Etme Sebeblerinden midir, Değil midir?

    Rü’yâ’nın bir çeşit ilhâm olduğu inkâr edilmez bir hakîkattir. O sebeble aynı çerçevede düşünülmeleri gerekir. İlim sebeblerinden olmaması mes’elesi ise ayrı bir mes’eledir, ki bu söz ulemâ tarafından belli bir ma’nâ için ifâde edilmiştir… Teftezânî’nin de ifâde ettiği gibi ilhâm (ve bu arada bunun bir çeşidi olan rüyâ) ilim bildirmese de zann bildirir. Kesin değilse de kesin olmayan bilgi kazandırır.6

    Bizce bu söz âyetler ve hadîslerle çelişmez. Ancak sizce bu açık âyet-ler ve açık hadîsler karşısında bir kıymet ifâde etmemesi gerekirdi, öyle değil mi? Tabii neyin ne kadar açık yahut kapalı olduğunu tesbit etmek de ayrı bir ilim mes’elesidir. Orası da ayrı bir bahistir.

    Vâkıa, muhakkik Sûfîlerce rü’yâ-ya pek de i’timâd ve iltifât edilmez. Nitekim İmâm Rebbânînin Mektûbâ-tındaki mektûbların birçoğunda bu-nu açıkça görebiliriz. Bu, rü’yânın, aslı bakımından değil de sâlihlerin-den olup olmadığında tereddüdün bulunmasındandır. Sâlikin mertebesine göre rü’yâlarının sâlih olma şansı artar ve eksilir. Abdü’l-Hakîm-i Arvâsi rahimehullah, er-Rıyâdu’t-Tasavvufiyye isimli risâlesinde bunu vecîz bir biçimde ele alır. O, işin ba-şındaki sâlikin rü’yâsının onda bir nisbetde net, onda dokuzu bakımından ise te’vîle açık olduğunu söyler.7

    Hâsılı, Allah celle celâlühû, ve Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem sâlih rü’yâyı aslı i’tibârıyla değerli buluyor ni’met ve lütuf kabûl ediyorsa, kimseye bir şey düşmez. (Devâm edecek)

    [1] Buhârî, (6987) Ubâde İbnü’s-Sâmit radiyellâhu anhu’dan, (6988) Ebû Hureyre’den.

    2 Buhârî (6983) Enes b. Mâlik radiyellâhu anhu

    3 Veya, “günlerle geceler denkleştiğinde…”

    4 [Buhârî, Tâ’bîr,26 Müslim, Rü’yâ, 6, Tirmizî, Rü’yâ,1,10 İbnü Mâce, Rü’yâ, 9 Dârimî, Rü’yâ,7 Ebû Hureyre ], Mu’cem:2/206

    5 Yûnus aleyhisselâm sûresi:63

    152 Hâkim, El-Müstedrek: 2/340. Hâkim, bu rivâyet Buhârî ve Müslim’in şartına göre sahîhtir, dedi ve Zehebî, Müstedrek Telhîsinde O’nu doğruladı.

    6 Teftâzâzânî, Şerhu’l-‘Akâid:37

    7 Abdü’l-Hakim-i Arvâsi, Er-Rıyâdu’t-Tasavvu-fiyye:92-93

    [1] Bu profösör Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış adlı kitabın yazarı Abdulaziz Bayındır adlı şahıstır.

    [2] Fetâvâ-i Hindiyye: 5/352-353

    Abdurrahmân İbnü Ebî Bekr es-Sâlihî el-Hanbelî’nin El-Kenzü’l-Ekber isimli Emr-i Bi’l-Ma’rûf ve Nehy-i Ani’l-Münker’e dâir yazdığı eserinde, bu husûsun hadîslerden delîlleri de zikredilmektedir. El-Kenz’de ayrıca büyük bir zarardan, -başka zararsız bir şekilde kaçınılamayacaksa- daha küçük bir zarar seçilerek kaçınılacağı’na dâir de hadîs vardır: (2/662-666)

    [3] Mu’cize ve Kuran âyetlerini anlamak ve idrâk etmekten

    [4] A’râf: 146.

    [5] Sübkî, es-Seyfu’s-Sakîl (Kevserî’nin Tebdîdü’z-Zalâmi’l-Muhayyim Tekmilesi ile):20-21

    [6] [İmâm Süyûtî’nin Et-Tenbie Bi Men Yeb’asühullâhu ‘Alâ Re’si Külli Mie isimli eserinden], Süyûtî’nin Keşfu’s-Salsale isimli kitabına muhakkık tarafından yazılan mukaddime:49

    [7] Müddessir:51

    [8] Cümua:5

    [9] Hucurât:12

    [10] “Secdede mu’tedil olunuz. Sizden biriniz, kollarını köpeğin yere yayması gibi yere yaymasın.” ([Kütüb-i Site’nin tamâmı], Âsâru’s-Sünen:148

    [11] “İlmi, ehli olmayana veren kimse, cevheri, inciyi ve altunu domuzun boynuna asana benzer.” (İbn-i Mâce, Sünen, Mukaddime:17, 1/146)

    Buradaki iki benzetmenin ikincisi “ilme ehil olmayanın domuza benzetilmesidir.

    [12] “Bir takım kavimler/topluluklar bir takım adamlarla öğünüp böbürlenmelerini ya bırakırlar veya kesinlikle Allah celle celâlühû katında burnuyla pisliği yuvarlayan pislik böceğinden daha da düşük olur.” [Ebû Dâvûd, Edeb:111, Tirmizî, Menâkıb:73, Ahmed İbn-i Hanbel:2/361,524], El-Mu’cem:1/350

    [13] Allah teâlâ’yı zikretmeyecekleri bir meclisden kalkan bir topluluk, ancak eşek leşi gibi bir şey(i yemek)den kalkmışlardır.” ([Ebû Dâvûd ve Hâkim], Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr:1/158. Sahîhdir.

    Burada, bir meclisde zikretmeden kalkanlar, eşek leşi gibi bir leş yiyenlere benzetilmişlerdir.

    [14] “Adamı Câhiliyye/İslâm öncesi zamân (ırkçılık) izzeti ile izzetlenirken görürseniz, O’na ‘babanınkini ısır’ deyiniz ve (bu sözünüzü) kinâyeli de söylemeyiniz.(Açıkça söyleyiniz.): ([Ahmed İbn-i Hanbel ve Tirmizî, Ubey radıyallâhu anhu’dan. Sahîhdır.], Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr:1/27)

    [15] [Ebû Dâvud, Ebû Zerr radıyallâhu anhu’dan], Tâc:5/314

    [16] [Müslim, Abdullâh İbn-i Râfi’ radıyallâhu anhu’dan], Tâc:5/314

    [17] Dârimî, Sünen:1/66 H:143

    [18] İbnu Abdi’l-Berr, Câmi’u Beyâni’l-İlmi ve Fazlihî:2/1115-1116

    [19] İbn-i Hibbân, Es-Sîretü’n-Nebeviyye: 545.

    [20] Dinlerini onlardan uzak tutamayacaklar.

    [21] İbn-i Mâce, Sünen, İbn-i Abbâs radıyallahu anhümâ’dan: 1/166, H:255

    [22] En’âm: 21, 93

    [23] Bakara: 33 v.d.

    [24] Seyyid Şerîf Cürcânî, Ta’rîfât: “Berzah” maddesi

    [25] [Buhârî, (1370) Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn-i Mâce, İbn-i Ömer radıyallâhu anhümâ’dan], İbn-i Receb, Ehvâlü’l-Kubûr:133

    [26] [Buhârî (3976) ve Müslim (2875), Enes radıyallahu anhu’dan], İbn-i Receb, Ehvâlü’l-Kubûr :132

    [27] Fâtır: 22

    [28] Rûm: 52, Neml 80.

    [29] İbn-i Receb el-Hanbelî, Ehvâli Kubûr: 133.

    İbn-i Receb Katâde’nin de dahil olduğu ulemâdan bir taifenin şu Hadîste geçen işitmenin bir mu’cize olduğu, başkalarınınsa işitemeyeceği görüşünde olduğunu, ama âlimlerden ekserîsinin ölülerin işitebileceği kanaatinde olduğunu söylemiştir.

    [30] İbn-i Kesîr, Tefsîru’l-Kurâni’l-Azîm: 3/439-440

    [31] Ehl-i Sünnet’in hepsi, Ehl-i Bid’at’ın da çoğu.

    [32] Ancak, Zeydiyye Mezhebinden olan Allâme Emîr San’âni şöyle diyor: Kabir azâbının inkâr edilmesi’nin Mu’tezile’ye isnâd edilmesi haksız bir isnâddır. Mu’tezile, kabir azâbını kabul etmektedir. Kitaplarında bunun varlığı benimsenmektedir; ancak, o, Dırâr İbn-i Amr tarafından inkâr edilmiştir. Oysa, bu kimse Mu’tezile tarafından Mu’tezi-le’den kabul edilmemektedir. Aksine O, Cehmiyye’nin dallarındandır. Onlardan (Mu’tezile’den) olsa bile, bir kimsenin görüşü bütün bir mezhebi bağlamaz.” (Emîr San’ânî, Cem’u’ş-Şetît Fî Şerhi Ebyâtı’t-Tesbît: 33-34’den kısaltılarak).

    [33] [Buhârî, Kitâbu’l-Meğâzî, Bâb, 8 Katlü Ebî Cehl, H. 3979-3981, c. 7/301, Müslim, Kitâbu’l-Cenâiz, Bâb:9, el-Meyyit yüazzebu bi bükâi ehlihi. H: 932. 2/643], Ehvâlü’l-Kubûr dip notu:132,

    [34] Yani, O’na göre, kabirdekiler konuşulanları bilir.

    [35] İmâm Sübkî, Şifau’s-Sikâm, 169-171’den kısaltılarak.

    [36] İmâm Kurtubî, Tezkiretü’l-Kurtubî:145

    [37] İbn-i Receb, Ehvâlü’l-Kubûr:82

    [38] İbn-i Receb, Ehvâlü’l-Kubûr:83

    [39] Yani âyet ve hadîslerin tersinden hüküm çıkarmak, yanlıştır.

    [40] Mü’minûn:101

    [41] Sâffât:27

    [42] Ğâşiye:6,

    [43] Hâkkah:36,

    [44] Vâkıa:52, Dühân:43-44,

    [45] Şöyle işitmek yâhud böyle işitmek değil de, sadece, işitmek şeklinde kullanılır.

    [46] A’râf:179

    [47] İbn-i Receb, Ehvâlü’l-Kubûr:134-135

    [48] “Kerem” nefâset ve izzet ve şeref ma’nâsınadır ki, leîmlik ve düşüklük’ün mu kâbilidir/karşıtıdır. (Âsım Efendi, Okyanus:3/548)

    [49] Âsım Efendi, Okyanus:3/549

    [50] Teftâzânî, Şerh-i Akâid:175

    [51] Seyyid Şerîf Cürcânî, Ta’rîfât: 113

    [52] [Teftâzânî, Şerh-i Mekâsıd], İbn-i Âbidîn, Mecmûatü’r-Resâil: 2/294

    [53] Nesefî, Medârik: 4/1312 (Dâru’l-Edâ) [Cin Sûresinin 26. âyetinin tefsîri], Teftâzânî, Şerh-i Akâid:177, İbn-i Teymiyye, El-Furkân:124

    [54] Teftâzânî, Şerh-i Akâid:177

    [55] [Tefsîr-i Kebîr, (yeni baskı, Abdurrahmân Muhammed, Mısır): 21/891], Abdü’l-Hakîm Şeref, Min Akâid-i Ehli’s-Sünneh:50, Münazzama-tü’d-Da’veti’l-İslâmiyye, Lahor-Pâkistân

    [56] Seyyid Şerîf Cürcânî, Ta’rîfât:113

    [57] Perdelerin açılıp ardlarındakilerin görünüp bilinmeleri

    [58] [İbn-i Teymiyye, Kitâbu’t-Tasavvuf: 298], D. Es’ad Şahmerânî, et-Tesavvuf: 155

    [59] Seyyid Şerîf Cürcânî, Ta’rîfât: 18

    [60] Bu dediğimiz Mektûbâtının bir çok yerinde yer almasına rağmen, Meselâ, birinci cildin 273. mektûbuna da bakılabilir.

    [61] Âl-i ‘İmrân:42

    [62] Âl-i ‘İmrân:45

    [63] Meryem aleyhesselâm sûresi:17,18,19,21

    [64] [Yûsuf aleyhisselâm sûresi: 109], Saîd Havvâ, Rûh Terbiyemiz:196-197

    [65] Mâide :111

    [66] Kasas: 7

    [67] Âl-i ‘İmrân: 37

    [68] Kehf:24

    [69] Kehf:16-26

    [70] Âsef ibn-i Berhıyâ isimli bir sâlih bir kişi.

    [71] Neml:39-41

    [72] Kehf:65-82

    [73] [Ahmed İbn-i Hanbel, (5/266), Ebû Umâme radıyallahu anh’dan], Mu’cem: 6/203

    [74] [Müslim, (Tevbe, 12,13), Tirmizî, (Kıyâme, 59), İbn Mâce, Zühd, 28, Ahmed, 2/203, 3/175, 4/178,246, Hanzala radıyallâhu anhu’dan], Mu’cem:3/325

    [75] Buhârî (5018)

    [76] [Beyhekî, Delâilü’n-Nübüvveh, (Mişkât: 546, Pâkistân baskısı) Ebû Nüaym, Delâilü’n-Nübüvveh (2/579-580, H: 526,527,528)]

    İbnü Hacer, “bunu, Vâkîdî, Beyhekî delâil’de, Lâlikâî Şerhu’s-Sünn’de, ez-Zeyn ‘Âkûlî Fevâid’inde, İbnü’l-A’râbî, Kerâmâtü’l-Evliyâ’da rivâyet etmiştir” dedikten sonra, “Harmele de bunu İbnü Vehb hadîısini topladığı eserinde böylece zikretmiştir ki bu Hasen bir isnâddır” dedi. (El-Isâbe: 2/3, Sâriye tercümesi,)

    [77] Buhârî, (Mişkât:544, Pâkistân baskısı)

    [78] [Buhârî, Menâkıb: 25, Müslim, Eşribe: 176], Mu’cem:3/59

    [79] Buhârî, (3989)

    [80] Hâkim, Müstedrek (3/606) Hâkim bu hadîs, Müslim’in şartına göre sahîhdir dedi ve Zehebî O’nu tasdîk etti.

    [81] Tirmizî, (3854) Ebû ‘Îsâ (Tirmizî), “bu, bu vecihden Sahîh Hasen bîr hadîsdir” dedi.

    [82] Beyhekî, Delâilü’n-Nübüvveh. İbn-i Hacer (rh) el-İsâbe’de(2/3) bu haberin isnâdının Hasen olduğunu söyledi. Haberi, ayrıca, Ebû Nüaym, Hatîb ve İbn-i Merdûye de rivâyet ettiler. (En-Nibrâs:482)

    [83] [Müslim, Müsâkât,138], Mu’cem:4/388

    [84] Yukarıdaki Sahâbe kerâmetleri -bir kaçı hariç- şu hususta kraldan çok kralcılar belki insaf eder diye, İbn-i Teymiyye’nin kitâbı el-Furkân(125-128)’den alınmıştır.

    [85] Olağanüstü iş ve hallerinin gerçek olduğu…

    [86] 11/20,

    [87] 10/678

    [88] 2/443

    [89] 1/360

    [90] 4/1312 (Dâru’l-Edâ) [Cin Sûresinin 26. âyetinin tefsîri]

    [91] 1/157

    [92] 2/30

    [93] 3/140

    [94] 8/199

    [95] 4/409

    [96] 6/273

    [97] 175

    [98] 475-484

    [99] 745-754.

    [100] Aliyyü’l-Kârî, Şerhu Fıkhı’l-Ekber:144, 145, 146, 147

    [101] Lekkânî, Şerhu Cevhereti’t-Tevhîd:153-154

    [102] Üstâz Ebû Mansûr Abdü’l-Kâhir el-Bağdâdî:184-185

    [103] İmâm-ul Haremeyn, el-İrşâd: 129

    [104] Lâlikâî, Şerhu Usûli İ’tikâdi Ehli’s-Sünne’nin dokuzuncu cildinin tamamı.

    [105] Hallâl, Kerâmâtü’l-Evliyâ’nın tamâmı.

    [106] Adudıddîn el-‘Îcî, Metn-i Adud ve Celâleddîn ed-Devvânî, Şerh-i Adud (Celâl):123

    [107] Dâvûd-i Karsî, Şerh-i Nûniyye: 95

    [108] Ahmed İbn-i Mûsâ el-Hayâlî, Hâşiyetü’n-Nûniyye: Karsî kenarı: 95

    [109] Osmân el-Kilisî el-Uryânî: 124

    [110] Manastırlı İsmâil Hakkı, Metâlib-i İrfâniyye:95

    [111] İmâm Şâtıbî, el-Muvâfakât: 2/207-208

    [112] Abdu’l-Ğanî en-Nablusî, el-Hadîka: 1/293

    [113] İbn-i Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr: 2/867-868

    [114] Aynı yer

    [115] İbn-i Abidîn: 2/868

    [116] [İbn-i Hacer, Fetâvâ-ı- Hadîsîyye], İbn-i Abidîn Sellü’l-Hüsâmi’l-Hindî.

    [117] Seyyîd Şerîf Cürcânî: Ta’rîfât:100

    Yani, şeksiz bilginin keşfedilmesi, perdenin kaldırılması ve bilinmeyenin görülmesidir.

    [118] Hicr:75

    [119] [Buhârî (Târîh), Tirmizî (Sünen), Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh’dan, Hakîm-i Tirmizî, Semmûye (Fevâid), Taberânî (el-Kebîr), Ebû Ümâme el-Bâhilî’den, İbnü Cerîr İbnü Ömer radiyellâhu anhumâ’dan

    [120] Şerhu Fıkhı’l-Ekber: 146-147

    [121] El-Kenzu’l-Ekber: 2/544

    [122] Çok büyük ma’nevî saltanatına

    [123] [Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned:2/353], El-Kenzu’l-Ekber 2/543

    [124] Aynı yer

    [125] [Hakîm-i Tirmizî Nevâdırü’l-Usûl, Bezzar, Musned, Ebû Nüaym, Enes radıyallahu anh’dan, Hasen bir isnâd ile], Munâvî, et-Teysîr: 1/328

    [126] Aynı yer.

    [127] Ateşte yanmış gibi ufalanmış kara taşların bulunduğu yer.

    [128] [Muvatta, İsti’zân, (2/25)], El-Kenzü’l-Ekber: 2/546-547

    [129] Enfâl:2

    [130] Müzemmil:17

    [131] Nûh aleyhisselâm sûresi:7/24

    [132] Ğafir:36

    [133] Yâsîn:36

    [134] İbrâhîm:36

    [135] Secde:11

    [136] Zümer:42

    [137] Enfâl:17

    [138] Nisâ:93

    [139] Enfâl:17

    [140] [Buhârî, Târîh, Beyhekî, Şüabu’l-Îmân, Enes Radıyallâhu anhu’dan], Kenz: 3/415, H:7215.

    Hadîs, başka nice değişik zayıf isnâdlarla ve farklı lafızlarla, bir çok eserlerde gelmiş olup, -Allahu a’lem- Hasen Li Ğayrihî seviyesine ulaşmıştır. Âlimlerce ba’zı isnâdları için sarfedilen uydurmadır ifâdesiyle hepsini karalayan Sünnet kasablarına kimse kanmamalıdır.

    [141] H: (6982-7047)

    [142] Yûsuf aleyhisselâm sûresi: 4, 5, 6, 36, 37, 43, 44, 45, 46, 47, 48, 49

    [143] Yûnus aleyhisselâm sûresi: 63

    [144] Aşağıda gelecek dördüncü hadîs

    [145] Husûsan, 4-6, 36,37, 43-49. âyetler.

    [146] Mâlik ve Buhârî, (6990) Ebû Hureyre radıyallahu anhu’dan.

    [147] Buhârî, (6989) Ebû Saîd radiyellâhu anhu

    [148] Buhârî, (6987) Ubâde İbnü’s-Sâmit radiyellâhu anhu’dan, (6988) Ebû Hureyre’den.

  1. KUR’AN IŞIĞINDA TARİKATÇILIĞA BAKIŞ KİTABINA CEVAP 2 -Hüseyin Avni

    Kuyudan Çıkarılan Taşlar 2

    Geçen sayımızda başladığımız Kuyudan Çıkarılan Taşlar başlıklı yazı serimizin birinci kısmını neşretmiş, Allah dostlarına yapılan salya sümük hakâretlerin Allah’a ve Resûlüne yapılan iftirâlarla nasıl pekiştirilmeye çalışıldığını göstermiştik; Kur’ân ve Sünnet’in Hevâ ve Heves istikâmetinde nasıl tahrîf edildiğini sergilemiştik. Muhâtabımız esâsen bir tiptir.

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Sözümüz birilerinin şahsına değil İslâm düşmanı malüm şartların nemli ve münbit zemîninin nerdeyse bir iki günde ortaya çıkardığı anaç mantarlaradır. Bu sıkıntılarımızın asıl kaynağının daha çok, İslâm’a yeni bir şekil vererek O’nu yok etmeye çalışan dış ve iç siyâsî otoriteler ile dünyevîleşme temâyülünün meşrû olmayan izdivâcı olduğunu bilebilmek içün dâhî olmaya da ihtiyâc yoktur. Âlemşümûl/evrensel siyâset-i zâlime çarkının birer gönüllü dişlisi hâline gelenlerin ilmî gibi gösterilen münâkaşalarının esâsen hiç de ilmî olmayıp, ideolöjik soğuk muhârebenin en mühim bir unsuru olduğunu unutmamak lâzımdır. Bay Profesör’ün[1] her biri birer ilim sefâleti olan cinâyetlerine belki kendisi için değmese de umûmun menfaati için cevâb vermeye devâm ediyoruz…

    Yine Kabir Ehli Mes’elesi

    İddiâ: Kabir ehli kabirlerinde yatan ölülerdir.

    Mürîd: Şu hadîsi kabul etmediğinizi söylemişsin:

    İşlerinizde ne yapacağınızı şaşırdığınızda kabir ehlinden yardım isteyiniz (sh:10)

    Cevâb: Şu rivâyet hakkında uzunca bir makâlemiz Ğurabâ’nın geçmiş sayılarında neşredilmiş idi. Orada, sahîh hadîslere dayanarak sâlih rü’yâ, keşif ve ilhâmlarla veyâhud da ehli olanlarca uyanık iken dahî Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem’den bir takım rivâyetlerin yapılmış olabileceğini, bunun Kerâmet yoluyla olağan üstü bir yolla meydana gelebileceğini, Kerâmetin ise âyetler ve hadîslerle hak olduğunu bu çerçevedeki bir rivâyette bir yalan ve iftirânın olmayacağını, ama bunun herkesi değil de bu rivâyeti yapanları veya onlara i’timâdı olanları bağlayacağını, bu gibi rivâyetlerin ahkâm husûsunda değil de bir takım fazîletler, sırlar ve incelikler hakkında olduklarını, bunların çok sınırlı ve az olduğunu anlatmış idik. Sonra da bu ibârenin bir takım sahîh ve sâbit hadîslerin ma’nâ ile yapılan rivâyetleri veyâ rü’yâ yâhud keşif ve ilhâm yoluyla sâbit olabileceğini tahkîk etmiştik. Sözü edilen mâkâlede netîce olarak şöyle demiştik:

    [İşlerinizde Ne Yapacağınızı Şaşırdığınızda Kabir Ehlinden Yardım İsteyiniz,] Sözü Bir Hadîs midir

    Sûfîlerin dilinde, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki… diye başlayarak çokça söylenen bu sözün, hadîs mecmûalarında bulunamadığı bir hakîkattir. Allah celle celâlühû en iyisini bilir. Böylesi bir sözün Büyük Fakîh ve Usûlcü İbnü Kemal’in Erba’în’inde isnâdsız olarak bulunması ve Allâme Muhaddis Aclûnî’nin Keşfu’l-Hafâ’sında, onu zikredilen kitâbdan nakletmesi hadîs ilimlerinden nasîbi olanları elbette tatmîn etmez. Lâkin İslâm’da yüksek mertebelere ulaşmış kimselere hüsn-i zann etmek ve onları bir kalemde yalanlamamak, elden geldiğince mes’elenin sahîh bir te’vîline gitmek de ilmin ve İslâm ahlâkının îcâblarından olduğundan olmalı ki, Aclûnî zamâne kendini bilmezleri gibi bu söz için birden uydurmadır diye kestirip atmamış, hüsn-i zannın îcâbını yerine getirmiştir.[2]

    Burada, bahis mevzû’u sözü nakledenlerin hâfıza kirliliğinden uzak olmaları, adâlet ve diyânetlerine olan i’timâd îcâbı üç cihetle, hatta bunlardan biriyle bile sâbit olabileceği kanâatindeyiz:

    Birinci Cihet: Rivâyet bi’l-Ma’na

    Şurası da bir hakîkattir ki, hadîs ilimlerinde ma’nâ ile rivâyet -belli şartlarla- Cumhûra göre câiz ve herkese göre vâki’dir. Evet, şu sözün belli lafızlarının kimi hadîs âlimlerince bilinen Hadîs Usûlü ilmi ölçülerine göre sâbit olmadığı söylenmiştir. Lâkin büyük muhaddis ve fakîh Abdü’l-Hayy el-Leknevî rahimehullah bu sözün ma’nâsının, aslında, geçmiş sâlihlerin fetvâsına mürâcaat etmek, demek olduğunu söylemiştir. Bu arada, ma’nâsının birçok bakımdan doğru olduğunu da ifâde ettikten sonra, bu doğru dediği tevcîhlerin bir kaçını zikretmiştir.[3] Büyük Muhaddis, koca fakîh, asrının İmâmı Leknevî’nin, bu sözü, zamane hâricîleri gibi şirk saymayıp sahîh ma’nâlara hamletmesi, yorması ilim, akıl ve idrâk sâhibleri için ibret alınacak bir husûstur. Kendini bilmez câhillere ise her yol asfalt…

    Leknevî’nin bu mes’eleyi değişik yanlarıyla değerlendirip îzâh edişleri bize, aşağıdaki rivâyetleri hatırlattı:

    Dârimî Hazreti Ömer radıyallâhu anhu’dan rivâyet etti: “Ömer radıyallahu anhu Şüreyh’e şöyle yazdı: Sana (hükmü) Allah’ın Kitâbında bulunan bir mes’ele gelirse onunla (Allah’ın kitâbı ile) hükmet… Eğer sana Allah’ın Kitâbında (açık bir şekilde) bulunmayan bir mes’ele gelirse Resûlüllah’ın Sünnet’ine bak ve onunla hükmet. Eğer sana Allah’ın ve Resûlüllah’ın Sünnetinde bulunmayan bir mes’ele gelirse, İnsânların üzerinde toplandıklarına bak ve onu al….” [4]

    Dârimi ve Nesâî, Abdullah ibn-i Mes’ûd radıyallahu anhu’dan rivâyet etti: (Bu günden sonra kime bir hüküm mes’elesi gelirse, Allah azze ve celle’nin Kitâbındaki ile hükmetsin. Eğer ona Allah’ın Kitâb’ında (açıkça) bulunmayan mes’ele gelirse Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in hükmettiğiyle hükmetsin. Kime de Allah’ın Kitâb’ında bulunmayan ve Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in hüküm vermediği bir mes’ele gelirse sâlihlerin hükmettikleriyle hükmetsin….)[5]

    Yine Dârimî Abdullâh b. Mes’ûd radıyallâhu anhu’nun kendinin şu sözünü rivâyet etti: (Eskiye sarılın.)[6]

    Kabirdekilerden yardım isteyin sözünün aslının, Hz. Ömer radıyallahu anhuu’nun ve Abdullah b. Mes’ûd’un yukarıdaki sözleri olabileceğini düşünüyorum. Râşid halîfelerin sözlerinin, geniş ma’nâsı ile Sünnet’e dâhil olduğu ilim erbâbınca bilinen bir şeydir. Üstelik bu sözün Merfû’/Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e âid olma ihtimâli de vardır. Olmadığı farzedilse bile, (Sünnet’ime ve hidâyet üzere olan, Râşid Halîfelerimin Sünnet’ine uyun),[7] hadîsi bu sözün bir cihetle Hükmen Merfû’ olduğunun açık delîlidir.

    Hasılı, bu cihetten bakarsak diyebiliriz ki, kabirdekilerden yardım isteyiniz, sözü, muhtemelen Ömer ve İbnü Mes’ûd radıyallahu anhumâ’nın yukarıdaki sözlerinin ma’nâ ile yapılan rivâyetleri netîcesinde bu şekli almıştır. Allahu a’lem…

    Ancak, Sûfiyye’nin bu sözden (sadece) bu ma’nâyı anlamadıkları da bir hakîkattir. Öyleyse devâm edelim:

    İkinci Cihet: İş’ârî Ma’nâ

    Bu noktada dahi deriz ki, Sûfiyye’nin kullana geldikleri bu söz, muhtemelen, Dârimî ve Nesâî’nin yukarıdaki rivâyetlerinin işârî mâ’nâsıdır.[8] İşârî ma’nâlara Ehl-i Sünnet’in tefsîrlerinde[9] sıkça rastlanır.

    Asrımızın yaşayan Müfessirlerinden Muhammed Ali es-Sâbûnî, Et-Tibyân isimli, tefsîr Usûlüne dâir yazdığı eserinde bu bahse genişçe yer verir. O, sözü edilen eserinde, Zerkeşî’nin el-Burhân’ından, Taftazânî’nin Şerh-i Akâid’inden ve Süyûtî’nin el-İtkân’ından nakiller yaparak zâhir ma’nâya zıt olmayan işârî ma’nâların makbûl olduğunu isbât eder. [10]

    Üçüncü Cihet: Keşif veyâ Sâlih Rü’yâ[11]

    Şâyet bu söz, hadîs mecmualarında isnâd ile gelen rivâyetlerde lafzan veya ma’nen veya işâreten yoksa, deriz ki, muhtemeldir ve mümkindir ki, velîlerin keşfi ve ilhâmı ile sâbittir. Süyûtî’nin ve risâlesinde ismi geçen bir nice âlim yanında Hâfız Muhaddis Zebîdî, Müfessir Âlûsî, Allâme Ebyârî ve nice âlimler tarafından bu kabûl görmektedir. Bu takdîrde elbette muhâlifi bağlamaz. Münkire şifâ yerine maraz olur; ancak Onlara i’timâdı olanlar için bir kıymet ifâde eder. Fakat şunu da burada söyleyelim ki, sadece keşif ve ilhâm kaynaklı hadîs(olduğu söylenen söz)ler, Şer’î bir hüküm isbâtında değil, bazı fazîletler, teberrükler, veya sırlar yâhud irşâd noktalarında gelirler. Sadedinde olduğumuz bu sözü de Sûfiyye-i Aliyye Şer’î bir hüküm isbâtında değil de, bir takım fazîlet ve sırlar isbâtı veya kolaylığa sebeb olması maksadıyla telaffuz etmektedirler. Öyleyse ortada hiçbir yanıyla mahzûr yoktur.

    Artık konuşmamıza devâm edebiliriz:

    Ölülerden yardım istemek, Sadece senden yardım dileriz âyetiyle çelişir mi?

    Mürîd: Bunun nesine karşı çıkıyorsun. Kabir ehlinden yardım istemek demek onlardan ibret almak demektir.

    İddiâ: Öyleyse neden kabir ehlinden ibret alın, denmiyor da onlardan yardım isteyin deniyor. Hadîs diye uydurulmuş sözün Arapça’sında “Festeînu” إستعينوا istiânede bulunun, yani yardım isteyin ifadesi geçer. Halbuki fatiha sûresinde “yalnız senden istaianede bulunuruz” anlamında “İyyâke nestaîn” إياك نستعين âyeti vardır. Bu âyet, yardımı bir tek yerden yani yalnız Allahtan dilememiz gerektiğini ifade eder. O zaman yukarıdaki bu sözle bu âyet çelişmiyor mu?

    Fatihayı her namazda okuyup bu anlamı hep zihnimizde diri tutmamızın bir anlamı yok mudur?

    Yukarıdaki sözü Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e mal edenlerin yanında yer almak size ağır gelmiyor mu? Hiç düşünmez misiniz, temel görevi, Kur’ân’ı anlatmak olan Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in Kur’ân’(a) aykırı bir sözü olabilir mi? Sonra bu sözü Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’den duyan yok. Onunla birlikte ya da ondan sonra yaşayanlardan böyle bir sözü söylemiş olan yok. Bunu nakletmiş sahîh bir hadîs kitâbı da yok. Bunların hiçbiri yok.

    Bunu size duyuralı çok oldu ama bu konuda sizde bir şey getirmediniz. Çünkü olmayan şey getirilemez.

    Mürîd: Aclûnî’nin Keşf’ül- Hafa adlı kitâbında var ya. Onun kitâbında olması bizim için yeterlidir. Aclûnî büyük bir hadîs âlimidir. O da İbn-i Kemal’in el-Erbain’inden almış.

    İddiâ: Aclûnî bu eserini halk arasında hadîs diye bilinen sözlerin doğrusu ile asılsız olanını ortaya koymak için yazmıştır. Bu sebeble kitâbta çok sayıda uydurma hadîs vardır. Aclûnî kitâbının başında Hâfız ibn-i Hacer’in şu sözünü naklediyor: “Aslı olmayan hadîsi kim nakletmişse Buhârî’nin Sülasiyyatında rivâyet ettiği, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in şu sözünün kapsamına girer: “Kim benden söylemediğim bir şeyi naklederse cehennemde oturacağı yere hazırlansın.”

    Sonra alfabetik olarak hazırladığı kitâbında hadîslerin kaynaklarını veriyor. Ama bu sözle ilgili olarak: “İbn-i Kemal Paşa’nın el-Erbain’inde böyle geçmiştir.” İfadesini kullanıyor. İbn-i Kemal Paşa’nın bu eserine baktığımızda da hadîs diye diye söylediği o söz için hiçbir kaynak göstermediğini görüyoruz. Bu sebeple aslı astarı olmayan bu sözü hadîs diye nakledenlerin “Cehennemde oturacakları yere hazırlanmaları” gerekir. (sh:11-12)

    Cevâb:

    Bir: Ölülerden yardım istemek, Sadece senden yardım dileriz[12] âyetiyle çelişir, diyorsunuz. Biz de süâl ederiz ki; tenâkuz/çelişki nedir, nasıl olur? Mantık ilminde çelişkinin ne demek olduğunu bilmem biliyor musunuz? Bu iddiânız kasıdlı ve inâdî bir iddiâ değilse, demek ki bilmiyorsunuz. O hâlde iş kötü… Aksi hâlde daha da kötü. Mevlâ hidâyet versin. Şâyet bilmiyorsanız hiç değilse bir Türkçe mantık kitâbına müracaat ediniz. Orada göreceksiniz ki çelişkinin gerçekleşmesi için bir çok şartı vardır. O şartların tamamı veya bir kısmı buradaki iki kadıyyede mevcûd değildir. O hâlde ortada çelişki olamaz. Çelişki iddiâsını âyetin ma’nâsını mutlak kabûl ederek ileri sürüyorsanız, yani âyetteki yardım istemeyi her türlü yardıma şamil kabûl ediyorsanız, işiniz zor… Zîrâ, kendiniz de dahil (sebeb olarak) kullardan yardım isteyen herkesi tekfîr etmiş oluyorsunuz. O hâlde, sadece ölülerden değil dirilerden de herhangi bir basît yardım istemek bile âyet ile çelişir. Hayâtınızda birilerinden mutlaka yardım istemişsinizdir.

    İki: Eğer, basît dünyevi ihtiyacları istemek âyetin umûmundan hâricdir, diyorsanız, âyetin mutlak veya umûmî olmadığını söylemiş oluyorsunuz. Yani, âyetten her nevi yardım istemek kastedilmiyor demek istiyorsunuz. Öyleyse, âyeti sınırlamaktaki ölçünüz nedir? Bu sınırlandırıcı nedir? Aklınız ve nefsiniz ise, onlar sizin olsun. Zîrâ onlar bizim işimize, hatta hiç kimsenin işine yaramaz beş para etmez metâ’lardır.

    Haydi siz bana kuvvetle yardım ediniz,[13] ve İyilik ve takvada yardımlaşınız”[14] âyetleri ve benzeri âyetler bir de bunların ma’nâları doğrultusundaki hadîsler, sadece senden yardım dileriz âyetinin mutlak olmadığını gösteriyor, değil mi?

    Üç: Bu tür yardımlar beşerin gücü dâhilindeki yardımlardır diyorsanız ve beşerde Allah celle celâlühû’dan müstakil güç, kudret ve îcâd kabiliyeti görüyorsanız, bu, şimdilerde hortlatılmaya çalışılan ve necâsetinde boncuk aranılan sapık Mu’tezile’nin görüşünden başka bir şey değildir.

    Abdullah İbnü Mes’ûd anlatıyor: Bir gün Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanındaydım ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh dedim. O, biliyor musun onun tefsîri nedir? buyurdu. Allah celle celâlühû ve Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem en iyi bilir, dedim. Günâh işlememek ancak Allahın korumasıyladır; Allah’a tâat da ancak Allâh’ın yardımıyladır; Cibrîl bunu bana işte böyle haber verdi, buyurdu.[15] Biz de bu ma’nâda, lâ havle vela kuvvete illa billah diyoruz. Yani, Allah güç vermedikçe hiçbir kimsede en küçük bir güç bile yoktur, o bâsît yardımlar bile hakîkatte Allah’tandır; kullar onlara sebeblerdir, diyoruz..

    Dört: Ölülerden, vesîle olarak büyük yardım istemek mi şirke daha çok yakışıyor, dirilerden müstakil, onlara ait, hakîkî olarak küçük bâsît yardımı istemek mi? Bir düşününüz. Şirk ile suçladıklarınız, basît dünyevî yardımları hakîkî ma’nâda kullardan istemeyi de âyete ters görüp tevhide zıt kabûl ediyorlar. Ya siz?!..

    Beş: İbnü Hacer el-Askalânî’nin, Fethu’l-Bârî’de zikredip isnâdının sahîh olduğunu söylediği, İbnü Ebî Şeybe ve Beyhekî’nin rivâyet ettiği, Sahabî’nin şu yaptığına insafla bakınız: Bilâl İbnü Hâris radıyallahu anh, Hz. Ömer radıyallahu anhu’nun zamanındaki bir kıtlıkta, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in kabrine giderek, (Ya Resûlellah sallallâhu aleyhi ve sellem Ümmet’in için Allah celle celâlühû’dan yağmur iste zîrâ onlar helak oldular)[16] dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem kabrinde olduğu hâlde, ondan bir şey istedi, yardım istedi. Bu istemeyi ne kendisi, ne Hz. Ömer radıyallahu anhu, ne diğer Ashâb radıyallahu anhum ve Hadîs İmâmları, ne müfessirler, ne akâid âlimleri ne açık ne de kapalı âyete ters görmediler ve şirk ameli kabûl etmediler.

    Altı: İmâm Zehebî’nin, Şeyhü’l-İslâm lâkabı ile andığı, İmâm, Muhaddis ve Müctehid Sübkî şöyle diyor: “Bil ki Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’i Allah celle celâlühû’ya aracı yapmak, ondan yardım istemek ve onu şefaatçı yapmak câizdir ve güzeldir. Bunun câiz ve güzel oluşu, dini olan herkes için. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ve Resûller aleyhimusselâm’ın işlerinden Selef-i sâlihîn, İslâm âlimleri ve sıradan Müslümanların hayât tarzlarından bilinen işlerdendir. Bunu dîni olan hiç kimse inkâr etmemiştir. Ve bu inkâr hiçbir zaman işitilmemiştir. Nihâyet İbnü Teymiyye geldi bu husûsta öyle sözler söyledi ki, o sözler içerisinde (bocalayan) zayıf, câhil ve ğafil kimseler mes’eleyi iyice karıştırdı.”[17]

    İmâm Sübkî zamanının kendini bilmezlerini ne de güzel anlatıyor, değil mi? Üstelik onun zayıf, câhil ve ğâfil dedikleri zamânımızın müctehidlerinin kılavuzları… Varın siz hesab edin gerisini…

    Evet, kerâmet sâhibi büyüklerden sebeb olma yoluyla, ölüyken de yardım istenebîlir. Onlar da kerâmet yoluyla Allah celle celâlühû’nun yardımına vesîle olabilirler. O yardım gerçekte Mevlâdan, vesîle alâkasıyla mecâz olarak o velîden gelmiş olur ve bu âyetle de çelişmez. Ancak, değil bu yardım isteme, en basît dünyevi yardım isteme bile, hakîkaten Allah celle celâlühû’dan başkasından istenir ve meşrû’ görülürse işte bu yardım isteme âyet ile çelişir. Yani dünyevî basît küçük yardımların diri kullardan istenmesi ile (bu mecâzî değilse) âyetin hükmü çiğnenmiş olur.

    Yedi: Evet, Aclûnî, Keşf’inde bir çok hadîs diye bilinip de başkalarına âid sözleri, nice uydurma, birçok uydurma olduğu iddiâ edilen ama hakîkatte uydurma olmayan ve nice sahîh rivâyetleri getirmiştir. Ancak orada getirdiği şu rivâyet için sâbit olmadığına dâir yaptığı nakillerin yanında İbnü Kemâl Paşâ’nın da sözlerini aktarması ve onlara i’tirâz etmemesi hiç mi bir şey ifâde etmiyor? Şu sözle alâkalı olarak sarfettiği ifâdeler, esâsen Fahruddîn er-Râzî’den nakledilmiştir. İyi bilemem ama, zirveye varan büyük bir Fıkıh ve Usûl-i Fıkıh âlimi olan İbnü Kemâl Paşâ’ya cehennemden ayırdığınız o arsa size tahsîs edilmiş de olabilir.

    Sekiz: Buhârî’nin Sülâsiyatında… şeklindeki tercümemiz ibretlik bir tercüme. Zîrâ büyük harfle (S) yazdığınıza göre Sülâsiyyât’ı -eğer ortada bir matbaa hatâsı yoksa- kitâb zannettiğiniz anlaşılıyor. Oysa, onun Sülâsiyyât isimli bir kitâbı yoktur. Sülâsiyyât’ı demek, (O’na göre âlî isnâd olan) üç râvili rivâyetler demektir ki, bunlardan Sahîh’inde sâdece yirmi iki tâne vardır.[18] Değil âlimlerin, yeni talebelerin bile bilebilecekleri şu husûsun bile farkında değilken boyunuzdan büyük mes’elelerde gelişi güzel ahkâm kesiyorsununuz. Sizin şu hâlinize bakarak diyoruz ki; Allah celle celâlühû Bekrî Mustafaya rahmet eylesin; haddini bilen biriydi…

    Ölü Bir İş Yapabilir mi ve Diriye Yardım Edebilir mi?

    Mürîd: Yaşayan bir insandan yardım istemiyor muyuz? Bir velî ölünce rûhu kınından çıkmış kılınç gibi olur ve daha çok yardım yapma imkânı elde eder. Bunlar birçok tasarruflarda bulunurlar.

    İddiâ: Yaşayan insandan yardım istememe konusuna biraz sonra geleceğiz. Ama bir velî ölünce rûhunun kınından çıkmış kılınç gibi olduğunun Kur’ân’dan ve Sünnet’ten bir dayanağı var mıdır? Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve selem de ölmüştür. Onu hatırladığımızda ve kabrini ziyâret ettiğimizde ona salat ve selâm veririz. Yani Allah’ın rahmeti ve ebedi mutluluk onun olsun deriz. Böylece, Allah’tan peygamberimize olan ikramını daha da arttırmasını isteriz. (sh: 12-13)

    Cevâb: Yaşayan insandan hakîkat ma’nâsı ile basît yardımlar istemek de âyetin ma’nâsı ile çelişir.

    İddiaların her bakımdan edebî ve de ilmi bir uslüb ile ortaya konulmaması sebebiyle gereksiz hattâ bıktırıcı ve usandırıcı tekrarlamalara mukabil aynı minvâl üzere verilen mükerrer cevâbların okuyucu tarafından hoş karşılanmasını istirham ediyoruz. Birçok yönden buna mecbûr kalıyoruz. Ve bir daha tekrar ederek şöyle diyoruz:

    Kerâmet sâhibi bir kişi tıpkı mu’cize sâhibi bir Nebî aleyhisselâm (hattâ sıradan insanların sıradan işlerinde olduğu) gibi Allah celle celâlühû’nun izni, yaratması ve var etmesi ile sebeb olma yoluyla yardım isteyene yardımda bulunabilir. Bunun, birazcık akla, insafa, cüz’î ilme ve irfâna, asgarî Ehl-i Sünnet akîdesi ve anlayışına, sâhib olana göre Kur’ân ve Sünnet’ten delîlleri çoktur.

    Müfessir Âlûsî, Rûhu’l-Meânî’sinde,[19] işleri tedbîr edenler hakkı içün[20] âyetinin tefsîrinde, O’na göre bazı yanlış anlamalara cevâb verdikten sonra şöyle diyor:

    “Evet, Allah celle celâlühû bazen dostlarından dilediklerine, ölmeden evvel olduğu gibi, öldükten sonra da dilediği kerâmeti verir ve (Hakk) Sübhanehu ve teâlâ hastayı iyileştirir, boğulmakta olanı kurtarır, düşmana karşı yardım eder, yağmur yağdırır ve bunu kerâmet olarak verir. Bazen de o kişiye benzeyen bir sûret ortaya çıkarır ve o sûret o kişinin hürmetine, günah olmayan şeylerden (Allah celle celâlühû) istenileni, isteyenin istediğini yerine getirmek için yapar…” (Âlûsî’nin sözü bitti.)

    Âlûsî merhûm, muhtemelen, Fahr-i Râzî’nin Tefsîr-i Kebîr’indeki[21] bu âyeti tefsîr ederken yaptığı îzâhâttan anlaşılabilecek yanlışlıklara dikkati çekiyor. Râzî şöyle diyordu: “Sonra bu şerefli rûhlar, kuvvet ve şereflerinden dolayı, olmakta olanların, onlarda olması ihtimâlden uzak değildir. Bu âlemin hâllerinde (dünyada olup biten şeylerde) onlardan eser zuhûr eder. Bu sebeble onlar işleri tedbîr edenler(den)dirler.” (Râzînin sözü bitti.)

    Burada esas mühim olan, Râzî’nin bu tefsîrinin isâbetli olup olmadığından çok, ölen fazîletli kişilerin öldükten sonra da tasarrufta bulundukları’na inanması ve bunu beyân etmesidir. Müdebbirât olup olmamaları ise ayrı mes’ele… Kerâmet sâhibi kimselerin rûhlarının öldükten sonra da bu âlemde tasarrufta bulunmaları, (gerek işleri tedbîr edenlerden olmaları, gerekse kerâmet îcâbı olarak) iki müfessir tarafından kabûl edilmesi, zamane şaşkınları gibi şirk olarak ilan edilmemesi… Asıl mühim olan işte bu…

    Mü’minlerin Kabrinde Yatan Efendimiz Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem’den Bir İsteği Olmaz mı?.

    İddiâ: Ama hiçbir düâmızda Hz. Muhammed’den (Sallallâhu aleyhi ve sellem) bir isteğimiz olmaz. Çünkü o zaman Hıristiyanların Hz. İsa’ya (a) yaptığını biz Hz. Muhammed’e yapmış oluruz ki; bu, yoldan çıkmaktan başka bir şey değildir. (sh: 13)

    Cevâb: Sizin hiçbir düânızda Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’den bir isteğiniz olmaz’sa ve de yoksa da Ashâb radıyellâhu anhum’un ve mü’minlerin var…

    Bilal İbnü Harisler, Osman İbnü Huneyfler, Ashâb radıyallahu anhum, Sübkîler, Âlûsiler, yüzlerce fıkıh, tefsîr, akâid ve hadîs âlimi, hattâ birkaç şâzz şahsiyetten hâric Ehl-i Sünnet ulemâsının tamamı, Hristiyanların Hz. Îsâ aleyhisselâm’a ibâdet ettikleri gibi Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’e ibâdet ediyorlardı, öyle mi?.. Yazıklar olsun… Binlerce yazıklar olsun. Bu, ilim ve edeb diyarından çok çok uzak olan üslûb ve ifâdelerinize karşı size yapılacak en ğaliz hakaretin bile iltifat ve tezkiye olacağından böyle bir yola gitmiyor, böylece T.C.’nin bugünkü mer’î kanunlarının pençesinden de kurtulmuş olmayı hedeflemiş oluyoruz…Yoldan çıkmanın ne olduğunu pek yakında öğreneceksiniz. Hayırlı Selef’in çizgisinde yürümek mi, İslâm düşmanlarına çorbacı olmak mı?…

    Ölmüş Bir Velînin Bir Çok Tasarrufta Bulunduğu Doğru mudur?

    İddiâ: Ölmüş bir velînin bir çok tasarrufta bulunduğunu, yani daha birçok iş çevirebildiğini ifade ettiniz. Bu konudaki dayanağınız nedir?

    Mürîd: Bir velî ölünce rûhunun kınından çıkmış bir kılınç gibi olduğunu söyleyen bazı büyük âlimler var.

    İddiâ: Ama her şeyi bilen Allah’ın kitâbında bunun böyle olmadığına dâir açık âyetler vardır. (sh: 13)

    Cevâb: Allah’a yalan iftirâ ediyorsunuz; O’nun indirdiği bizim Kur’ânımızda öyle bir âyet yok. O’nda tam aksine inkâr ettiklerinize işâret vardır. Râzî ve Âlûsî’den, velîlerin kerâmet olarak, öldükten sonra bir takım tasarruflarda bulunabileceğini (Naziat:5) âyetinin tefsîrinde beyan ettiklerini nakletmiştik. Rûh, kabir ve Âhiret mevzû’larında ya hiç ciddi bir kitâb okumamışsınız, yahut inâd îcâbı laflar sarfediyorsunuz. Kurtubî’nin Tezkiresini, Sübkî’nin Şifâu’s-Sikâm’ını, İbnü’l-Kayyim’in Er-Rûhunu, İbnü Receb el-Hanbelî’nin Ehvâlü’l-Kubûrunu, Süyûtî’nin Şerhu’s-Sudûr’unu ve El-Büdûrü’s-Sâfire’sini, Necmuddin el-Ğaytî’nin, el-Esile ve’l-Ecvibe’sini okumuş olsaydınız, Kur’anın açık âyetlerini, açık sünnet’i gözünüzü açarak okusaydınız elbette böyle câhilane sözler edemezdiniz. Şu kitâbların müelliflerinden her biri kocaman hadîs âlimi, bazıları aynı zamanda müfessir, bazıları aynı zamanda müctehid.

    Fahruddîn-i Râzî, Tefsîr-i Kebîr’inde[22] ve El-Metâlibu’l-Âliyye’de…[23] Allâme Teftâzânî, Şerhu’l-Mekâsıd’da,[24] Allâme Seyyid Şerîf Cürcânî, el-Metâli’[25] üzerine yazdığı haşiyesinin başlarında, İbnu’l-Kayyim de er-Rûh isimli kitâbında[26] ölülerin bir takım tasarruflarda bulunabileceklerini ve dirilere faydalı olabileceklerini söylemektedirler. Hâs ve dar ma’nâda Velî olduğuna inanılan bir kimseden, kerâmet beklenilmesi ne Kitâb ne Sünnet ve ne de İcmâ’a ters düşen bir şey değildir. Hattâ bu kıyasa bile uyar. Şöyle ki, Allah bu âlemde yaptığı rızık ve benzeri yardımlardan bir çoğunu kulları vâsıtasıyla yapar. O vâsıtalardan gördüğümüz rızık ve ni’metleri bizzat kendilerinden sayarsak, bu, tek Rezzâk’ın Allah olduğuna dâir inen âyete[27] ters düşmekle bir çeşit şirk sebebi olur. O bakımdan doğrusu kulları sebeb ve vâsıta Allah celle celâlühû’yu da yaratan ve îcâd eden görmektir.

    Bir de bu husûsta mecmûamızda bir makâle neşredilmişti. Ona bakılmasını tavsiye ediyoruz.

    Allah, Ölülerin Rûhunu, Belli Bir Yerde Berzah Aleminde mi Tutmaktadır?.

    İddiâ: “Allah ölüm esnasında rûhları alır, ölmeyenlerinkini de uykuda alır. Ölümüne hükmettiğini tutar, ötekileri belli bir vakte kadar salıverir.” (Zümer 39/42)

    Bu âyete göre Allah, ölülerin rûhunu, belli bir yerde berzah aleminde tutmaktadır.

    Kabirdekilerle ilgili olarak Allah teâlâ şöyle buyuruyor: (sh: 13)

    Cevâb: Bu âyetleri, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’e, Ashâb’ına ve İslâm ulemâsına danışmadan sormadan, kendi reyinizle gelişigüzel yorumlamışsınız. Bu açık âyetlere gözlerinizi kapayarak bakmış, Allah celle celâlühû’ya söylemediğini yakıştırmış yani iftirâ etmişsiniz.

    Bu âyetler bu husûstaki hadîsler gözönünde bulundurulduğunda, rûhların bedenden ne şekilde alındığını, Allah celle celâlühû’nun rü’yâda aldığı rûhları, uyandığında eskisi gibi saldığını, ölümle aldığı rûhları ölmeden evvelki şekilde bedenlerine geri çevirmediğini, tuttuğunu anlatıyor. Yoksa, ölenlerin rûhlarının bedenle hiçbir şekilde alâkalarının kalmadığını, rûhların hiç bir şey yapamayacağını, hiç bir şekilde tasarrufta bulunamayacağını göstermiyor. Hele, açık bir şekilde hiç… Hâsılı, Allah celle celâlühû’ya iftirâ etmişsiniz. Söylediğiyle alâkasız şeyleri O’na yakıştırmışsınız. “Haya îmândandır.”[28]

    Bu âyetleri, onları getiren ve en iyi anlayan Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in hadîsleri ışığında nasıl anlayacağız? Biz burada, ölenlerin rûhlarının hâlleri, yerleri ve işitip işitmemeleri ile alâkalı bir takım hadîsleri ve onların şerh ve îzâhı olan ulemâ sözleri ve îzâhlarından bir kısmını yazalım ki, Sünnet ve Ehl-i Sünnet çizgisinden, yani haktan ve hidâyetten ne denli uzaklaştığınız görülsün. Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem, Ashâb radıyallahu anhum ve ulemâ rahmetüllâhi aleyhim mi hâşa açık âyeti görüp anlayamadılar, siz mi saçmalıyorsunuz belli olsun.

    Ölenlerin Rûhlarıyla Alâkalı Bir Takım Hadîsler

    Bir: (Nebîler aleyhimusselâm kabirlerinde diridirler, namaz kılarlar.)[29]

    İki: (İbnü Abbas radıyallahu anhmâ anlatıyor: Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in Ashâb’ı radıyellâhu anhum’dan biri bir kabrin üzerinde bir çadır kurdu. (Orasının) kabir olduğunu bilmiyordu. Bir de ne görsün ki, kabirde bir insan var, Mülk sûresini okuyordu…)[30]

    Üç: (Zîrâ, onlar (ölülerin rûhları) kabirlerinde birbirlerini ziyâret ederler.)[31]

    Dört: (Ca’fer İbnü ebî Tâlib’i, bir melek olarak (şeklinde) Cennet’te meleklerle uçarken gördüm.)[32]

    İbnü Receb, bu eserler, rûhların öldükten sonra bedenlere bitişmeyeceğini anlatmaz, diyor.[33]

    Beş: (Kim dünyada tanıdığı bir mü’min kardeşinin kabrine uğrar da ona selâm verirse, o kardeşi onu tanır ve selâmını alır.)[34]

    Altı: (Hz. Aişe radıyallahu anhâ buyurdu: Eve giriyor elbisemi çıkarıyordum ve diyordum ki, bunlar sadece benim babam ve kocam. Ne zaman ki Ömer radıyallahu anhu onlarla defnedildi. Ömer radıyallâhu anhu’dan haya ettiğimden elbiselerimi üzerime sıkı sıkıya bağlamadan eve girmedim.)[35]

    Sübkî şöyle diyor: “Şehîdlerin dışındaki rûhların, ölüye kabirde geri dönmesi sahîh(hadîsler)de sâbittir. Tereddüt sadece, bedende devamlı durması, bedenin onunla dünyadaki gibi canlanması veya o rûh Allah’ın istediği yerdeyken bedenin canlı olacağındadır,”

    Yâfiî, şöyle dedi: “Ehl-i Sünnet’in mezhebi, ölülerin rûhlarının Allah murâd ettiğinde bazı vakitlerde İlliyyîn’den veya Siccîn’den kabirlerindeki cesedlere geri çevrileceği ve husûsiyyetle Cumu’a geceleri oturup konuşacakları, ni’met ehlinin ni’metleneceği, azâb ehlinin de azâb göreceği, şeklindedir.”

    İbnu’l-Kayyim şöyle diyor: Hadîsler ve eserler, ziyâretçi geldiğinde, ziyâret edilenin (ölünün) onu bildiğini, sözünü işittiğini, onunla yalnızlığını giderdiğini, selâmını aldığını, bunun şehîd olanları da olmayanları da içine aldığını ve bunda bir zaman ta’yîni olmadığını gösteriyor.

    Yedi: (İbnü Mes’ûd şöyle dedi: (Şehîdler) yeşil kuşların kursak boşluğundadırlar. Onların arşa asılı kandilleri vardır. Cennetten istedikleri yere uçarlar, sonra o kandillere geri dönerler.)[36]

    Sekiz: (Vehb İbnü Münebbih anlatıyor: Allah’ın yedinci kat göklerde Beyzâ diye bir evi vardır. Mü’minlerin rûhları (Allahu a’lem, bazen) onda toplanır. Dünyadakilerden biri ölünce rûhlar onu karşılar, ona dünya haberlerinden sorarlar.)[37]

    Dokuz: Ömer radıyallahu anhu, Esmâ radıyallâhu anha’ya, oğlu Abdullah İbnü Zübeyr radıyallahu anhu için cesedi asılıyken tâ’ziyede bulundu ve dedi ki, rûhlar sadece semada Allah celle celâlühû’nun katındadır. Bu yalnızca bir ceseddir.[38]

    On: (Selmân şöyle diyor: “Mü’minlerin rûhları, yeryüzünde Berzahtadırlar; diledikleri yere giderler. Kâfirin rûhu da Siccîn’dedir”).[39]

    Demek ki, Berzah, Dünya ile Âhiret arası bir âlemdir. Zamâne câhillerinin zannettikleri gibi rûhların hapishânesi değildir.

    On Bir: (Mâlik İbnü Enes radıyallahu anhuu şöyle dedi: Bana gelen habere göre, Mü’minlerin rûhları salınıktırlar, diledikleri yere giderler.)[40]

    Rivâyetler çok fazla… Bunlar, onlardan küçük bir kısmı.

    Peki âlimlerimiz bu husûsta ne diyorlar?

    Âlimlerin, Ölenlerin Rûhlarıyla Alâkalı Olarak Söyledikleri Sözlerden Bir Kısmı

    Kurtubî:

    Sadece şehîdlerin rûhları cennettedirler. Diğerleri bazen cennette olmayıp gökte, bazen de kabir boşluğunda olurlar.

    İbn-i Hacer:

    Fetâvâ’sında (kısaca) şöyle der:

    Mü’minlerin rûhları İlliyyîn’de, kâfirlerin rûhları da Siccîn’dedir. Her bir rûhun cesedi ile ma’nevî bir bağı vardır ki dünya hayâtındaki bağa benzemez. Aksine ona en çok benzeyen, uyuyanın hâlidir. Her ne kadar ölenin rûhunun, bedeni ile bağlantısı uyuyanınkinden daha kuvvetli ise de. Böylece “İlliyyîn’dedir,” “Siccîn’dedir,” “kabir boşluğundadır” gibi değişik rivâyetler te’vîl edilmiş (araları bulunmuş) olur. Bununla beraber tasarrufta (bir şeyler yapmakta) izinlidirler. Sonra, İlliyyîn’deki ve Siccîn’deki yerlerine geri dönerler. Ölü bir kabirden diğer bir kabire nakledilirse, azalar ayrılsa bile bu bağlantı yine de sürer.[41]

    Nesefî

    O, Bahru’l-Kelâm’da şöyle dedi: Rûhlar dört türlüdür:

    Bir: Nebîlerin aleyhimusselâm rûhları: Misk ve kâfûr gibi cesedlerinden çıkarlar, kendi sûretleri gibi olurlar, cennette bulunur, yer içer nimetlenirler…

    İki: Şehîdlerin rûhları: Cesedlerinden çıkarlar, cennette yeşil kuşların (kursak) boşluğunda bulunurlar. Yerler nimetlenirler. Gece arşın altında asılı kandillere geri dönerler.

    Üç: İtâatkâr (sâlih) Mü’minlerin rûhları: Cennet’in çevresinin dışındadırlar. Yeyip faydalanamazlar. Ancak cennete bakarlar.

    Dört: Âsî (günahkar) Mü’minlerin rûhları: Yerle gök arasında havadadırlar.

    Beş: Kâfirlerin rûhları, Siccîn’dedirler… Bu rûhlar bedenlerine bağlıdırlar. Bu yüzden rûhlar azab görür, cesedler acı duyar…[42]

    Evet, Şerhu’s-Sudûr’da yer alan yüzlerce rivâyete ve onlarca büyük müfessir ve muhaddisin îzâhlarına bakabilirsiniz. Ayrıca, er-Rûh, Tezkire, el-Budûrü’s-Sâfire, Ehvalü’l-Kubûr, El-Es’ile ve’l-Ecvibe ve diğer kitâblara müracaat edebilirsiniz. Bunlara ilâve olarak Şifâu’s-Sikâm’ı iyi mutalâa etmelisiniz. Desteksiz atmamış olmak için buna katlanmalısınız. Çünki, “Şübhesiz ki insan, kendini müstağni olarak gördüğünden dolayı elbette azmakta, azıtmaktadır.”[43]

    İbnü’l-Kayyım (Hulasa olarak) şöyle dedi:

    Bir: Denilmiştir ki, şehîd olsun olmasın mü’minlerin rûhları cennettedirler…

    İki: Ruhların kabirlerin boşluklarında oldukları da söylenmiştir. İbnu Abdi’l-Berr, “bu, söylenenlerin en doğrusudur,” dedi… Eğer bu sözle hep oradadırlar oradan (hiç) ayrılmazlar denilmek isteniyorsa bu yanlıştır. Kitâb ve Sünnet bu görüşü reddeder. Zîrâ, rûhun öyle bir husûsiyeti vardır ki, Refik-i Â’lada olur ama bedeniyle bağlantısı bulunur. Öyle ki, birisi o rûhun sâhibine selâm verince selâmını alır

    Rûhun bedenle beş türlü irtibâtı/bağlantısı vardır: Birincisi, ana karnındayken, İkincisi, doğduktan sonra, Üçüncüsü, uyurken, Dördüncüsü, Berzah’tâ. Zîrâ, rûh her ne kadar ölümle bedenden ayrıldıysa da, ona iltifâtı kalmayacak şekilde ondan tamamen ayrılmaz. Beşincisi, diriltilme gününde…

    Üç: Mü’min rûhların Câbiye’de veya Zemzem Kuyusu’nda, kâfir rûhların ise Berhut’da olduğu da söylenmiştir.

    Bu görüşlerden birinin doğru diğerlerinin de yanlış olduğu söylenemez. Doğru olanı, rûhların berzahtaki yerlerinin çok farklı olduğudur. Delîller arasında da çelişki yoktur. Kimisi A’lâ-i İlliyyîn’de, kimisi kuşların kursaklarında, cennette diledikleri yerlere giderler. Kimisi cennet’in kapısında, kimisi kabrinde hapsolmuş, kimisi yeryüzünde hapsolmuş, mele-i Ala’ya ulaşamaz. Kimisi zinakârların tandırında, kimisi kan nehrinde veya başka yerlerdedir. Mü’min ve kâfir rûhlarının tek bir yeri yoktur. Yerlerinin değişik olmasına rağmen hepsinin kabirlerindeki cesedleri ile bağlantıları vardır. Böylece kendileri için yazılan ni’met ve azâb hâsıl olur.[44]

    Îsâ Aleyhisselâm Hâşâ Öldü mü?

    İddiâ:“Dirilerle ölüler bir olmaz. Şübhesiz Allah dilediğine işittirir. Ama sen kabirdekilere bir şey işittiremezsin.” (Fatır 35/22)

    Hz. İsa’nın ahirette yapacağı konuşmayı veren şu âyet üzerinde düşünmek gerekir.

    “…İçlerinde bulunduğum sürece onları gözetiyordum. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeyi görüp gözetirsin.” (Maide 5/117)

    Büyük Peygamber Hz. İsa (a) öldükten sonra Ümmetinden habersiz oluyorsa, ölen bir velînin rûhunun kınından çıkmış kılınç gibi olması nasıl kabul edilebilir. (sh: 13)

    Cevâb: Hz. Îsâ aleyhisselâm hakkındaki bu görüşlerinizle büyük bir câhillik ve sapıklık sergilemektesiniz. Âyeti, Ehl-i Sünnet, (hattâ, Ehl-i Bid’at) tefsîrcilerin anlayıp anlattığı gibi değil de, Yehûdî ve bir kısım Hıristiyanların ve onların yolunda giden iki yüz seneyi bulmayan bir geçmişi bile olmayan sapık zındıkların tanıyıp tanıttığı bir Îsâ aleyhisselâm’a göre ma’nâlandırmışsınız.

    Hakîkatte, Hz. Îsâ aleyhisselâm ne öldürüldü ne de öldü. Öldürülmediği Kur’ân’la,[45] ölmediği de Sünnet ve İcmâ’ ile, hattâ Kurân’ın işâreti ile sâbittir. Öldürüldüğü, Yehûdî’lerin, öldüğü Hıristiyanların, ölmediği ve öldürülmediği, aksine yaşadığı Âhir Zaman’da ineceği de, yüzleri aşan hadîsin bildirdiğine göre Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’in haber verdiği ve söylediği, mü’minlerin de îmân ettiği bir husûstur.

    Allah celle celâlühû’nun O’nu öldürdüğü sonra da dirilttiğine dâir Abdullah İbnü Abbas radıyallahu anhumâ’ya nisbet edilen[46] söz, senedindeki inkıtâ’/kesiklik ve râvîlerindeki cerh sebebiyle zayıf bir rivâyettir.[47]

    توفي Teveffi kelimesinin Arapça’da değişik ma’nâları vardır; falancıdan hakkımı teveffî ettim sözündeki gibi tamamen almak, uyku ve öldürmek,[48]manalarına gelir.

    Evet, mü’minlerin inancına göre, Hz. Îsâ aleyhisselâm sağdır ve Âhir Zaman’da yeryüzüne inecektir. Bu Ümmet’in âlimlerinin hiçbiri ineceğini inkâr etmemiştir.[49] Onun yaşadığına ve yeryüzüne ineceğine dâir İcmâ’ bulunduğunu açıkça ifâde edenlerden biri de Müfessir Ebû Hayyan’dır. Üstelik, O’nun öldürüldüğünü ve (göklere) öyle kaldırıldığını söyleyenler de takdîr edilen müddetin geçmesinden sonra, canlı olarak yeryüzüne ineceğini söylemektedirler.[50] Hattâ âlimler onun ineceğinde İcmâ’ etmişlerdir. Nitekim buna Kur’ân, Sünnet ve İcmâ’ delâlet etmektedir.

    Alimler bu husûstaki rivâyetlerden zikrettikten sonra, bu zikrettiğimiz rivâyetlerin tamâmı tevatür haddine ulaşmıştır demiştir. Benzeri ifâdeler, Hind’li Muhaddis Sıddîk Hasan Hân el-Kannûcî’’nin[51] el-İzâe’sinde vardır. Onlardan evvel bu rivâyetlerin Mütevâtir olduğu, İbn-i Cerîr, Büyük İbnü Rüşd ve diğerleri tarafından belirtilmiştir. Hattâ, Muhaddis Enver Şâh el-Keşmîrî’nin Et-Tasrih Bimâ Tevâtere Fî Nüzûli’l-Mesîh[52] isimli kitâbında, Hz. Îsâ aleyhisselâm’ın ineceğine dâir yüz civârında Merfû’ ve Mevkûf hadîs zikretmektedir.

    Tirmizî’de zikredildiğine göre, Hz. Îsâ aleyhisselâm’ın ineceği yirmi civarında Sahâbî tarafından rivâyet edilmiştir.[53] Sadece, Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde birçok rivâyet vardır.

    İmâm Celâleddîn es-Süyûtî, el-İ’lâm isimli risâlesinde Mütevâtir habere istinad eden Hz. Îsâ aleyhisselâm’ın ineceğini inkâr edenin kâfir olacağını söylüyor.[54]

    Tefsîrler, hadîs kitâbları ve onların şerhleri, Kıyâmet alametleriyle alâkalı kitâblar, akâid kitâbları bunu açıkça ortaya koymaktadır.

    Yukarıdaki ifâdelerin birçoğu büyük muhaddis İmâm Zahid-i Kevserî’nin makalesinden alınmıştır.[55] O’nun bu mevzû’da müstakil matbû’ bir eseri de vardır ki ismi, Nazratün Âbireh Fî Mezâimi Men Yünkiru Nüzûle Îsâ Aleyhisselâm Kable’l-Âhireh’dir.[56]

    Îsâ aleyhisselâm’ın ölü olduğu, Yehûdîler ve izlerinden gidenlerin inancıdır.

    Maide,117. âyetten neler de çıkarıyorsunuz, maşaellah… Bu âyetin doğru ma’nâsı, Beni teveffî ettiğinde, yani aldığında, katına çıkardığında şeklindedir, beni vefat ettirdiğinde (öldürdüğünde) değil. Sizin ma’nânız sapık Nasârâ’nın inancından da sapıkça olup Yehûdîler’in inancına münâsibdir.…Hem, bu âyetten Ümmet’inden habersiz olduğunu nasıl çıkardınız? Ama sahi bu, apaçık bir âyet idi… Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem ne güzel buyurdu: Haya îmândandır.[57] Utanmıyorsan dilediğini yap.[58]

    Hz. Îsâ aleyhisselâm, (haşa ölmeden değil de) göğe çıkarılmadan evvel, ( رقيب)raqîb kimdi de, O (Müslümanlara göre) göğe çıktıktan (size göre ise öldükten) sonra rakîb Allah celle celâluhu oldu. Allah celle celâluhu, O (haşa) ölmeden ( رقيب)rakib değil miydi? Yoksa rakîblıkta Hz. Îsâ aleyhisselâm ona ortak mı idi? Haşa ve kella… Öyleyse, Îsâ aleyhisselâm’nın onların aralarındayken onlara şâhid olması ne demekti?…

    Sanki -Allahu a’lem- şöyle demek istedi: Ben aralarındayken, onların Hz. Îsâ aleyhisselâm ve anası ilâhtırlar, demediklerine şâhid idim. Böyle demediler. Böyle demekten onları engelliyordum. Beni alınca ise, (önceden olduğu gibi şimdi de) başkası değil sensin raqîb olan, onların amellerini muhafaza eden saklayan murakabe ve şâhidliğine göre onlara muamele edecek olan sensin. Sen bilirsin, Rabbim! Nasıl dilersen öyle yap..) Veya, -Allahu a’lem- (Ben aralarındayken üzerime düşeni yaptım, şimdi ise önceden olduğu gibi sen onları pek güzel görmektesin kurtuluş sebeblerini sen hazırla Allahım!..) demeye getirmiş olabilir. Nitekim, belki de, Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’i resûl göndermekle Allah onları bu inançtan vazgeçirmek için onlara âyetler gönderdi. Allahu a’lem…

    Hâsılı, Hz. Îsâ aleyhisselâm’nın şâhidliği ve nezâreti, bazen mu’cizevî, çoğu zaman da mu’cizevî olmayan bir şâhidlik ve nezaret. Tebliğ, emr-i bil ma’rûf ve nehy-i anil münker, yani esbab dâiresinde bir şâhidlik ve nezaret ma’nâsına bir şâhidlik ve nezaret. Allah celle celâlühû’nun raqîbliği ise, Hz. Îsâ aleyhisselâm göklere çıkarılmadan da çıkarıldıktan sonra da hakîkî bir muraqıblık’tır ki, her zaman mevcûd olan bir raqîblik ve şâhidlik…

    Bu kadar İslâm âlimi bir tarafta, birkaç kendini bilmez câhil bir tarafta. Âlimler adam değil, câhiller adam, öyle mi? Adam olmak için yoksa Tortum Eşeği mi olmak îcâb ediyor?

    Düâ Ne Demektir, Min Dûnillah’ın Ma’nâsı Ne Demektir?

    İddiâ: Herhâlde şu âyet konuya nokta koyacaktır.

    “Allah’ın berisinden Kıyâmete kadar kendisine cevâb veremeyecek olana düâ edenden daha sapık kim olabilir? Oysa ki bunlar onların düâsından habersizdirler.” (Ahkaf 46/5)

    Bazı mealler, âyetlerde geçen düâ kelimesini ibâdet diye tercüme ederek çok garip bir tutum içine girmişlerdir. Mesela bu âyette düâ ma’nâsına iki ifade vardır. Bunlar يدعو ve دعاء kelimeleridir. Bu kelimeleri يعبد “Ya’budu” ve عبادة “İbâdet” diye tercüme etmek doğru olmaz. Çünkü Kur’ân ı kerimde o iki kelime de geçer. Her şeyi bilen ve yerli yerine koyan Allah dileseydi burada kelimeleri kullanırdı. Örnek olarak Hasan Basri ÇANTAY’ın âyete nasıl meal verdiğine bakalım…

    Bu mealde, âyet metninde: “Allah’ın dunundan” ifadesi “Allah’ı bırakıp ta…” şeklinde tercüme edilmiştir. Bu tercüme de yanlış anlamalara yol açar. Yani bu tercümede Allah’tan başkasına düâ edenlerin Allah’ı büsbütün devre dışı bıraktıkları anlaşılabilir. Hâlbuki Allah’tan başka velîlere tutunanlar, onların hep Allah’a (Celle celâluhu) çok yakın olduklarına inanmışlardır. Hiç bir kâfir veya müşrik, hiçbir gayrimüslim Allah’ın varlığını inkâr etmez. Ama Allah ile kendi arasında, yetkisi Allah tarafından verilmiş bir kısım aracıların olduğunu kabul ederek Allah’a (Celle celâluhu) boyun eğer gibi onlara da boyun eğerler. (sh: 14-15)

    Cevâb: Önce (Ahkaf: 5) âyetini, âyet ve hadîsler doğrultusunda yaşayan kimselere yakıştırmak için Allah celle celâlühû’ya iftirâ eden koca bir zâlim olmanın yanında câhil ve geri zekâlı olmak da yetmez, çok daha düşük hasletlere ihtiyaç var. Bu yüzden her şeye rağmen bunu bir kalem sürçmesi olarak kabûl etmek istiyoruz.

    Bu bir…

    İkincisi, âyetin tercümesindeki ilim, ciddiyet ve Allah korkusundan uzak oynamalar bir cihetle kahredici, diğer bir cihetle de güldürücü… Burnunun ucunu göremeyenlerin memleket aşırı yerleri görme iddiâsından da kahredici ve öldürücü…

    Üçüncüsü, sözlerinizden terâdüfü/bazı lafızların eş ma’nâlı olmasını inkâra kalkıştığınız anlaşılıyor. Böylece farkında olmadan ve câhilce evvelâ, Kur’ânın kendi diliyle tefsîrini, sonra da başka dillere tercümesini kabûl etmediğinizi ilan etmiş oluyorsunuz.[59]

    Terâdüf, müteradiflik yani iki kelimenin bir nisbette aynı ma’nâlı olması dilde bir vâkıadır. Azıcık dil tahsîli olanlar bunu kabûl ve teslîm ederler. Evet, müterâdif kelimelerin temel medlûlü (değişik i’tibârlara göre, ma’nâ, mefhûm ve maksadı) aynı olmakla beraber, ifâde ettikleri zâid/artık değişik ma’nâ ve nükteler de olabilir. Bazen de bir ma’nâ, onu ve başka ma’nâları içinde bulunduran lafızlarla ifâde edildiği olur. Bir lafız başka lafızlarla müşterek ma’nâlı olabileceği gibi, onlarla arasında umûm husûs mutlak, umûm husûs min vechin ve musâvâtlık nisbetleri de bulunabilir.[60] Bu şekil kullanmalarda birçok engin dil incelikleri vardır ki, bunlar erbabına ma’lûmdur.

    ( يعبد ) Ya’budü ile (يدعو) yed’û kelimelerinin ifâde ettikleri ibâdet ma’nâlarında değişik cihetler ve nükteler vardır.

    Mesela, denilebilir ki, ( يعبد) ya’budü ile, mutlak (yani, her her çeşit) ibâdet,(يدعو)yed’û ile de, seslenip çağırma ile olan ibâdet kastedilmiş olabilir. Aralarında umûm husûs min vechin” nisbeti bulunmuş olabilir. Yani, ( يعبد )ya’budü çağırma ile olan ve olmayan ibâdetleri içine almakta, ( يدعو )yed’û’den eam/daha genel,( يدعو )yed’û ise ondan daha husûsi, يدعو Yed’û da, ibâdet olan çağırma ile, ibâdet olmayan çağırmayı içine almakta,( يعبد )ya’budu dan daha umûmî (genel), ( يعبد )ya’budu ise bu bakımdan ondan daha husûsî/özel olmuş olabilir.

    Hâsılı, (يدعو)yed’û kelimesine bu âyette ( يعبد )ya’budu ma’nâsı verenler, lafızlar arasındaki dört nisbeti bilen ilim ehli, her yanıyla musâvât (denklik) nisbeti iddiâ etmezler. Bir veya daha çok nükte ve hikmet îcâbı, burada, ( يعبد )ya’budu yerine ( يدعو )yed’û lafzının kullanıldığını bilirler.[61]

    Hem, burada düânın ibâdet olarak tercüme edilemeyeceğini iddiâ ederken kitâbınızın bir sonraki ve (124) sahifesinde düânın, ibâdetin özü olduğuna ta kendisi olduğu’na dâir hadîsler naklediyorsunuz. Rüzgar gülü gibi hevânızın estiği tarafa yelken açıyorsunuz. Biz ise, her düânın değil de bazı düâların ibâdet, bazı ibâdetlerin de düâ (şeklinde) olduğuna inanıyoruz.[62]

    Asıl mes’eleye dönecek olursak…

    Meselâ, putun karşısında her nevi ibâdet etme için ( يعبد )ya’budü lafzı kullanılır, ama bunu seslenerek, çağrılarak yapılan bir ibâdet olduğu ( يدعو )yed’û ile ifâde edilirse ibâdetin nev’i/türü ve şekli de anlaşılmış olur. Yani temel ma’nâya ilâve ma’nâlar da anlatılmış olur ki, bunlar arasında tebâyun (zıtlık-çelişiklik) olmaz.

    (دون )/Dûn Kelimesinin Ma’nâsı Nedir?

    ( دون)(Dûn) kelimesinde de kaş yapayım derken göz çıkarmayıp, kafayı koparmışsınız… Evet, ( دون )(Dûn) lafzının çok ma’nâları vardır. Ancak, burada ( اقرب )akreb/“en yakın” ma’nâsı verişiniz akîdenizi bozar. Tabiî önceden bozuk değilse… Bozuksa bozukluğunu arttırır. Hadi şirke sokar demeyelim. Zîrâ azınlıkta da olsalar, bazı âlimlere göre, bazı küfür noktalarında câhillik mazerettir.[63] Ancak şirk korkusu bâkidir. Hele, Cumhûr’a göre vay geldi başınıza. Niye mi? Çünkü; Putların, Allah celle celâlühû’ya ( دون )akreb en yakın şeyler olduğu mü’minlerin değil müşriklerin inançlaştırılmış bir görüşüdür. Hâlbuki âyette geçen bu kelime Allah celle celâlühû’nun makûlü’dür/dediği sözdür. Ya’ni müşriklerden hikâye edilen bir kelime değil, Allah celle celâluhû’nun kendi sözüdür. Allah ise, O’na en uzak olan putların kendine akreb/“en yakın” varlıklar olduğunu söylemez. Zîrâ O, çelişkili veya yalan bir söz söylemez. Sizin ifâdenizle diyoruz: Aklınızı başınıza alınız. Ve tezden tevbe edip îmânınızı tazeleyiniz; zarar etmez kâr edersiniz.

    Bu, mes’elenin akîde ve ma’nâ tarafı…

    Kelimenin tahlîline gelince… Buna burada lüzûm görmüyoruz.

    Arabî tefsîrlerde her düâya ibâdet ma’nâsı verilmez; bazı düâlara ibâdet ma’nâsı verilir. Düâ ibâdetin tâ kendisidir ibaresinden de her düâ (çağırma) ibâdettir, ma’nâsı çıkmaz.

    Lafızların anlaşılması, delâletlerinin doğru ifâde edilmesinde Arab ile Arab olmayanın farkı olmaz; yanlış yanlıştır. Sadece ( من دون الله )min dûnillâh/“Allah’ı bırakıp da” ifâdesi değil, hemen hemen bütün mealler yanlış anlaşılmaya sebeb olabilir. Zîrâ, ma’nânın doğru anlaşılması için lüzûmlu Meânî ve Beyân inceliklerinin tercümeye tamamen aksettirilebilmesi imkânsızdır.[64] O yüzden bir takım açıklayıcı, (tefsîri) bilgilere ihtiyac vardır. Bunlar da hiç olmazsa kavseyn/parantez arası îzâhlarla yapılmalıdır… Yoksa, bir yanlışa düşmemek için başka daha bir nice büyük yanlışlara saplanmak akıllıların işi değildir.

    Evet, müşrikler ve bir takım kâfirler Allah’ın varlığını inkâr etmezler. Ancak, Hiçbir kâfir Allah’ın varlığını inkâr etmez sözü güldürücü ve öldürücü bir câhilliktir. Zîrâ, kimi kâfirler Âlemi’in Yaratıcısını inkâr ederler. Dehrîler ve (sıfatları kabûl etmeyen değil de Allah’ın zât’ını inkâr eden) Muattıle bunlardandır. Ayrıca, bunların felsefî ekolleri de vardır. İsterseniz, Niçhe’yi ve başkalarını zahmet buyurub üstün körü bir okuyuveriniz.. Arzu ederseniz, felsefe kitâblarındaki, Platon’un, ideler âlemi mes’elesinin yanındaki bölüme de, şöyle bir bakıveriniz…

    Kabirlere Gidilip Şifâ Bulunabilir mi?

    Mürîd: Kabirlere giderek hastalıklara şifâ bulanlar var. Bunlar en güvenilir zatların ağızlarından anlatılıyor, ona ne diyeceksin?

    İddiâ: Benim bu gibi konularda bir şey söylememe gerek yok. Çünkü okuduğumuz âyetler bunun olamayacağını haykırıyor. (sh: 16)

    Cevâb: Allaha yalan iftirâ etmek terbiyesizliği tabiîdir ki herkesin harcı değildir!…. Âlûsî’den naklettiğimiz bilgileri bir daha okuyunuz.[65] Sâlih bir zâtın kabrine gidilerek düâ edilse ve onun veya ona olan sevginin hâtırına Allah celle celâlühû’dan şifâ istense şifâ elde edilebilir. Bunda ne Kur’ân ve ne de Sünnet açısından hiçbir mahzûr olmadığı gibi onlarda buna dâir açık ve işâret yoluyla teşvîk dahî vardır. Nitekim bu husûs husûsan şu ölçüsüz i’tirâzlar sebebiyle kaleme aldığımız ve mecmûamızda neşredilmekte olan Vesîle ve Tevessül isimli yazılarımızda açıkça ortaya konulmuştur. Onların dikkatle okunmasını tavsiye ettikten sonra diyoruz ki,

    İmâm Muhaddis Kevserî şöyle diyor:

    Abdülğenî el-Makdısi el-Hanbelî rahmetüllâhi aleyhi’nin doktorları şaşkınlık ve çaresizlikte bırakan yaralardan dolayı şifâ bulmak için Ahmed ibn-i Hanbel’in kabrine kendini sürdüğü, Hâfız Ziyâ el-Makdısî[66]nin, zikredilen şeyhinden (Abdülğenî el-Makdisî’den) işitmek sûretiyle, el-Hikâyâtü’l-Mensûre’sinde anlatılmaktadır. Bu kitâb, Zâhirıyyetü’d-Dimeşk’de korunmaktadır ki müellifin kendi hattıyladır.[67]

    Biz böyle yapmıyoruz ve böyle yapılmalı da demiyoruz. Ancak, bu iki büyük hadîs İmâmı ve O’nlar gibiler, sizin kadar âyeti anlayamadı, öyle mi? Edeb… Yâ Hû…

    Nasıl ki mü’minler, şifâyı doktordan, ilaçtan ve tedâvîden değil de sadece Allah celle celâlühû’dan beklerlerse, burada da öyle… Bu büyük zâtlar da şifâyı kabre sürünmekten değil de Mevlâ’dan beklerler… Ancak nasıl doktora gitmeyi, tedâvî olmayı ve hapı yutmayı Allah celle celâlühû’nun şifâsına sebeb sayarlarsa, kendilerini sâlihlerin kabrine sürmeyi de sebeblerden bir sebeb görmüşlerdir. Siz eğer doktoru, hakîkatte şifâ veren kabûl ediyorsanız hapı yuttunuz demektir; artık şifâ bulamazsınız. Tevbe eder, îmân ederseniz o başka.

    Okuduğunuz âyetlerde, sizin iddiâlarınızla alâkalı hiçbir şey yoktur; Allah celle celâluhu’ya iftirâ ediyorsunuz. Allah’ın âyetlerini hevânıza âlet ediyorsunuz. Bir de, ilmi aklı ve idrâki zayıf olanları kandırmış oluyorsunuz; okadar.

    Ölüler Diriler İçin Düâ Etmezler mi?

    İddiâ: Anlattığınız olayda “Allah’ın izniyle o zatın düâ ve rûhaniyeti şifâ vesîlesi olur” diye bir söz geçti. Ölülerin diriler için düâcı olmaları diye bir şey yoktur. Bu olabilseydi herkes hastasını Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in kabrine götürürdü. Herhâlde onun düâ ve rûhaniyeti daha etkili olurdu. (sh: 17)

    Cevâb: Siz zâten sürekli ya Allah celle celâlühû celle celâlühû’ya Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’e i’tirâz ediyorsunuz. Burada da öyle … Oysa Nebîmiz sallallâhu aleyhi ve selem efendimiz şöyle buyurdu:

    Bir: ((Ben öldükten sonra) Amelleriniz bana arzolunacaktır. (Onları) hayırlı (ameller) bulursam Allah celle celâlühû’ya hamd edeceğim, şer bulursam sizin için mağfiret isteyeceğim (affınız için düâ edeceğim).)[68]

    İki: (Bir adam Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in kabrine geldi ve ‘Ya Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve selem! Ümmet’in için yağmur düâsı et’ dedi.)[69]

    Üç: (Kim bana selâm verirse Allah celle celâlühû bana rûhumu geri çevirir, tâ ki selâmını alırım (ona ve aleykümüsselâm, derim).)[70] Yani ona, (selâmet/her türlü âfet ve musîbetten kurtuluş üzerine olsun) diye düâ eder.

    İbnü Teymiyye, bu, hadîs Muslim’in şartına göre sahîhtir, dedi.[71]

    Dört: ((Hz. Îsâ aleyhisselâm) şâyet kabrimin başında dikilir ve yâ Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem!.. derse, elbette ona cevâb vereceğim.)[72]

    Beş: (Nebîler aleyhimüsselâm kabirlerinde diridirler.)[73]

    Demek ki kabrinde (bir çeşit) diri olan Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem, O’na seslenenlere cevâb verir ve onlara düâ eder. Siz ise, etmez diyorsunuz. Bunu Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem kendisi söylüyor. Cehâletinize ağlayın. Lütfen boyunuzdan büyük laflar etmeyin…

    Ayrıca, Ebû Dâvûd et-Tayâlîsî, Müsned’inde,

    Altı: (Cabir İbnü Abdillah’dan rivâyet ettiğine göre, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: Şübhesiz amelleriniz kabirlerinizdeki akrabalarınıza bildirilir. (O ameller) hayır ise(ler) sevinirler; hayır değilseler, “Ey Allah’ım!.. O’nlara sana itâat etmeyi ilhâm eyle” diye düâ ederler.)[74]

    Demek, ölü diriye düâ ediyormuş. Veyl olsun edebsiz câhillere

    Allah Celle Celâlühû’ya İftirâ Kime Ne Kazandırır?!…

    İddiâ: Benimkisi bir iddiâ değildir, âyet ve hadîslerin hükmüdür. (sh: 18)

    Cevâb: Bu da iftirâ ve hezeyan… Lütfen Allah celle celâlühû’nun âyetlerini nefsinizin hevâsına uydurmayınız ve onlarla oynamayınız!..

    Vesîle ve Tevessül Ne Demektir, Câiz Değil midir?

    Şeyh Efendi: Sen vesîleyi kabul etmiyorsun. Vesîleye dâir delîlimiz vardır. Bir zatın gözleri âmâ olmuştu. Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve selleme geldi, ona düâ etmesini söyledi. O da ona, “Abdest al, iki rekat namaz kıl ve “Ya Rabbi elçini vesîle ederek senden şifâ istiyorum” diye düâ et, buyurdu. O Şâhıs bu düâ ile beraber “Ya Rabbi Peygamberini hakkımda şefaatçi kıl” dedi. Bu sahîh hadîstir. Bu hadîsi kabul etmezsen biz de seni kabul etmeyiz.

    İddiâ: Bu hadîs-i Şerîf, hadîs kitâblarından Tirmîzî’de, İbn-i Mâce’de ve Ahmed b. Hanbel’in Müsnedinde geçer.

    “Gözleri kör bir adam Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve selleme gelir ve şöyle der:

    Allah’a düâ et bana şifâ versin. Allah’ın elçisi buyurur ki,

    İstersen düâ ederim, istersen durumuna sabredersin daha iyi olur. Adam der ki,

    Düâ et.

    Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem ona, güzelce abdest almasını, iki rekat namaz kılmasını ve şöyle düâ etmesini emreder: “Allah’ım senden istiyorum, rahmet peygamberi muhammed ile birlikte sana yöneliyorum.”

    Ya Muhammed, şu ihtiyacımın görülmesi için seninle Allah’a yöneldim. Ya Rabb! Onu benim hakkımda şefaatçi kıl.”

    Bu bir düâ isteğidir. Bir mü’min başkası için düâ edebilir. Burada Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem o Şâhıs için düâ etmeye söz veriyor ve onun kendisiyle birlikte düâ ederek şöyle demesini istiyor:

    Nebî kelimesinin başındaki bâ harf-i cerr’i yanıltıcı olabilir. Bu harf ilsâq anlamı verir. İlsâq yapıştırmak ve birşeyi öbürünün parçası hâline getirmek demektir. Bu sebeple düânın doğru ma’nâsı şudur: “Allah’ım senden istiyorum, rahmet elçisi Muhammed ile birlikte sana yöneliyorum”

    Aksini düşünmek şu âyete aykırı olur:

    “(Ya Muhammed)De ki: “Allah’ın dilemesi dışında ben kendime bile bir fayda ve zarar verecek durumda değilim.” (Araf 7/188) (sh: 19-20-21)

    Cevâb:

    Bu Mes’eleyle alâkalı olarak ayrıca başlı başına makâleler neşretmekteyiz; onların dikkatlice okunmasını tavsiye ediyoruz. Burada da kısaca şöyle diyoruz:

    Bir: Evet, bu aynı zamanda ondan bir düâ isteğidir. Lâkin Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ondan yapmasını istediği düâ nedir, şekli nasıldır? Mühim olan nokta işte burasıdır: (Nebîn Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem ile sana yöneliyorum ifâdesi ile, Ey Muhammed! (sallallâhu aleyhi ve sellem) seninle Rabbime yöneldim) ifâdesini bir tahlîl edelim:

    Bu kelâmlar ya haberdirler, ya inşâ’dırlar, bir üçüncü ihtimâl örfen mümkin değildir.

    Bunlar haber cümlesidir, diyorsanız, Arab’ın en güzel Arabça bileni Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’i câhillikle suçlar, boş konuşmakla ithâm etmiş olursunuz. Zîrâ bu cümlede haberin faydası[75] yoktur. Zîrâ, Allah tevessül edenlerin tevessülünü bilir. O’na bunu bildirmek abesdir. Haberin faydasının lâzımı[76] da yoktur. Zîrâ, Allah celle celâlühû, tevessül edenlerin, kendilerinin tevessül ettiklerini bildiklerini de bilir.

    Öyleyse, (Nebîn Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile sana yöneliyorum) sözü bir haber değil, (burada düâ olan) bir inşâ’dır. Yani, (O’nun hâtırına beni bağışla), demektir. Nitekim, (Ey Allah’ım onu benim için bir şefaatçi yap) sözü ile de bu daha bir açıklık kazanıyor.

    Kezâ, (Ey Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem! Seninle Rabbime yöneldim) sözü, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in ğıyâbında sarfedilen bir sözdür. Haber olamaz. Zîrâ burada da ne haberin faydası ne de haberin faydasının lâzımı yoktur.. Yani, ne, yaptığı tevessülü, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e bildiriyor, ne de bunu kendisinin bildiğini bildiriyor. Öyleyse, bu cümle de bir inşâ cümlesidir. Yani, bu husûsta benim için şefaatçi ol demek oluyor ki, bu bir taleb ve tevessüldür. O taleb bereketiyle de Mevlâ’dan kabûlünü istemiş oluyor.

    Hâsılı, bu ifâdeler, haber sûretinde inşa ifâdelerindendir.

    Bilmiyorsanız, bakmaya gücünüz varsa geniş bilgi için, meselâ, Muhtasaru’l-Meânî ve haşiyesi Düsûki gibi eserlere bakabilirsiniz.

    İki: Bu rivâyetin başka bir tarîki olan İbnü Ebî Hayseme’nin sahîh isnâdlısında Eğer yine ihtiyacın olursa böyle yap ilâvesi -ki sikanın ilâvesi olduğu için makbûldür- bu anlattığımızı te’yîd eder.

    Üç: Aynı düânın Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in ölümünden sonra Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim tarafından yapılması ise, mes’elenin sadece, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’den düâ istemek olmadığını gösteriyor. Ki, bu rivâyet tevessül delîli olarak zikrettiğimiz hadîslerin tahlîlinde de ifâde ettiğimiz gibi, Taberânî, Beyhekî ve Ebû Nüaym tarafından sahîh isnâdlarla gelmiştir. Şu isnâdların sahîhliğini İbnü Teymiyye bile Kâidetün Celîle isimli eserinde itiraf etmiştir.[77]

    Dört: Buna rağmen yine de düâ istemektir diyorsanız. Bir an için tenezzül ederek deriz ki, bizce bir zâttan sağ iken de öldükten sonra da düâ istemek zâten Tevessüldür. Merhaben bil vifak?.. Ne diyelim?

    Beş: Nahivcilerin bir kısmı bâ harf-i cerr’inin on dört civarında olan ma’nâlarının hepsinde ilsâq[78] ma’nâsının bulunduğunu, bu ma’nânın (ilsâq’ın) diğer mânâlarla beraber bulunduğunu, [79] (istiâne[80] ve musâhabe[81] gibi ma’nâlarla birbirinden, ayrıldığını) söyleseler de, anlaşılıyor ki, sizin bundan haberiniz yok. “llsâq diyor, istiâne veya musâhabe ma’nâsı veriyorsunuz. Bu ifâde O düâ ediyor, onunla ben de düâ ediyorum veya ben düâ ederken, onu (düâ ile istediğimi) O’nunla beraber, yani O’nun hâtırını ileri sürerek senden istiyorum ma’nâsına gelmiş olabilir ki, cümlenin,Cümle-i Haberiyye olmayıp Cümle-i İnşâiyye olması, ikinci ma’nâda olduğunun karînesi olup birinci ihtimâli ortadan kaldırır.

    Altı: Şu düâyla tevessül etmek ile, buraya aldığınız, Allahın dilediği şeyden başka kendim için ne bir menfâate ne de bir bir zarara mâlik değilim[82] âyeti arasında zıdlık/aykırılık yoktur. Zîrâ, âyetin mes’eleyle hiçbir alâkası yoktur. Çünkü tevessül bir talebdir. Allah celle celâluhu dilerse gereği olur dilemezse olmaz. Allah celle celâluhu dilemese de yapılacak ve gereği yerine getirilecek olan bir taleb değildir.

    Hem şu âyetin burada ne işi var?.. Laf olsun. Âyetle konuşuyor desinler. Sana hayızdan soruyorlar… veya Hırsız erkek ve hırsız kadının ellerini kesiniz… veya Zinâ eden kadın ve zina eden erkek… âyetlerine de zıt olur mu bu, ne dersiniz? Olur ya… Dime, olmaz olmaz, zîrâ olmaz olmaz, demişler.

    Yedi: Hazreti Osman’ın halîfeliği zamanında Osman İbn-i Huneyf’in, zor hâlde olan bir kimseye, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’den naklederek öğrettiği, Ey Allahım! Rahmet Nebîsi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem ile beraber sana yöneliyorum ifâdesi, düâ yani, zikir esnâsında yapılan bir çeşit RÂBITA olmasın?!.. Zîra, bu ifâde, ğıyâben olan bir birliktelik ma’nâsı anlatıyor…

    (Devam edecek inşaallah)

    [1] Abdulaziz Bayındır.

    [2] Keşfu’l-Hafâ: 1/88

    [3] [Abdulhayy el-Leknevî, Fetâvâ: 141,142], Hamdullah ed-Dacvî, El-Besâir: 91

    [4] Dârimî, Şüreyh yoluyla Ömer radıyallâhu anhu’dan, Müsned: 171. H:167

    [5] Nesâî, Kitâbu Âdâbi’l-Kudât: 2/305, Kadîm-i Kütübhâne-Karaçi-Pâkistân. Dârimî, Müsned (benzer bir lâfızla ve az bir fazlalıkla): 1/71, H:165. Dârü’l-Kitâ bi’l-‘Arabî.

    [6] Dârimî, Müsned:1/66. H:143

    [7] İbnü Mâce: 4/42, Benzerini Ebû Dâvud, H:4607, Tirmizî, H: 2676, 2677

    [8] Sözün nazmı, bir ma’nâyı anlatmak için söylenmemesine rağmen o ma’nâyı da gösteriyorsa, buna İş’ârî Ma’nâ denir. (Mir’âtü’l-Usûl: 43) Vâkı’a Fıkıh Usûlündeki İşârî Ma’nâ ile sözünü ettiğimiz işârî ma’nâ farklı ise de bunun Fıkıh Usûlünde bile bir başka şekilde mevcûd olduğuna dikkati çekmek istedik.

    [9] Envâru’t-Tenzîl, Tefsîr-i Kebîr, Âlûsî vd. Bunlara misâl verip sözü uzatmak istemiyoruz. İsteyen rast gele bir şekilde şu tefsîrlere bakabilir.Çok merak edip bizden isteyenler olursa inşâellâh ileride bol bol misâl veririz.

    [10] Muhammed Ali es- Sâbûnî, Et-Tibyân:169-184

    [11] Keşif ve sâlih rü’yâ ile alâkalı onlarca âyet ve hadîs vardır ki onlar hakkında şimdi değil de inşâellâh ileride yazılar yazacağız.

    [12] Fatiha:4

    [13] Kehf:95

    [14] Mâide:2

    [15] [Ebû Ya’lâ, İbnü Mes’ûd radıyallâhu anhu’dan. Zayıf bir senedle.], El-Metâlibu’l-Âliyye ve dipnotu:3/262, Kezâ, [Bezzâr, İbnü Mes’ûd radıyallâhu anhu’dan birisı kopuk ve içinde Zayıf bir râvî bulunan, diğeri de muttasıl/bitişik ve Hasen olan iki isnâdla.], Heysemî, Mecma’u’z-Zevâid:10/99 Rivâyetlerden Ebû Ya’lânın rivâyet zayıf, Bezzâr’ın iki rivâyetinden biri zayıf diğeri de Hasen. Hâsılı hadîs mu’teber bir rivâyetle gelmiştir.

    [16] [İbnü Ebi Şeybe, el-Musannef (6/356-357 H:32002), İmâm Beyhekî (İbnü Kesîr, el-Bidâye:8/93-94 İbnü Kesîr burada bu rivâyetin isnâdının sahîh olduğunu da söylemiştir.), (Beyhekî yoluyla) İmâm Sübkî (Şifâu’s-Sikâm:144-145), Ayrıca, Buhârî (kısaltılmış olarak), et-Târîhu’l-Kebîr’inde (7/304, Md:1295, Dâru’l-Fikir), İbnü Ebî Hayseme, -ki bu zât, Hâfız, Hüccet ve sika biridir- Ebû Sâlih Zekvân’dan rivâyet etmişlerdir. İbnü Hacer, el-Feth’de, İbnü Ebî Şeybe’nin rivâyetin isnâdının sahîh olduğunu söylemişdir. (El-Feth:3/183-185, Dâru’l-Fikir), Kevserî, Mahku’t-Tekavvul’den kısaltarak ve bir takım tasarruflarla, Makâlât: (388-389)

    [17] İmâm Sübkî, Şifâu’s-Sikâm:133

    [18] Muhammed Zekeriyyâ el-Kândehlevî, Lâmiu’d-Derârî Mukaddimesi:29 (Şu eser, Muhammed Yahyâ el- Kandehlevî’nin üstâdı Reşîd Ahmed Cüncûhî’nin verdiği Buhârî derslerinden aldığı notlardan meydana gelen Sahîh-i Buhârî Hâşiyesi’dir. Muhammed Yahyâ’nın oğlu Muhammed Zekeriyyâ’nın onun üzerine çok değerli ta’likleri vardır.)

    [19] Âlûsî, Rûhu’l-Meânî:30: 25

    [20] Nâziât: 5

    [21] Fahruddîn er-Râzî, et-Tefsîrü’l-Kebîr:11/31

    [22] Fahruddîn-i Râzî, Tefsîr-i Kebîr:11/31

    [23] Fahruddîn-i Râzî, El-Metâlibu’l-Âliyye:7/228,261,262

    [24] Allâme Teftâzânî, Şerhu’l-Mekâsıd:3/338

    [25] Allâme Seyyid Şerîf Cürcânî, Hâşiyetü’l-Metâli’ (Levâmi’u’l-Esrâr): Bir baskısında):5 Başka bir baskısında:6-7 Yine aynı kitâb’ın bir baskısında:17, başka bir baskısı:19

    [26] İbnu’l-Kayyim er-Rûh:237

    [27] Zâriyât:58

    [28] [Müslim, Tirmizî İbnü Ömer radıyellâhu anhu’dan], Et-Teysîr:1/510…

    [29] Ebû Ya’la, (Beyhekî, İbnu Mende), Enes radıyellâhu anhu’dan. Semhûdî Ebû Ya’lanın râvîleri güvenilir kimselerdir, dedi. Beyhakî bu rivâyetin Sahîh olduğunu söyledi.], Et-Teysîr:1/426

    [30] [Tirmizî (2890), (Hasendir dedi), Hâkim (2/498 Hâkim bu rivâyetin isnâdının Sahîh olduğunu söyledi ve Zehebî Ona muvâfakat etti), İbnü Merdûye, İbnü Nasr ve Beyhekî, İbnü Abbas radıyallahu anhumâ’dan.],Ed-Dürrü’l-Mensûr:8/231, ve Şerhu’s-Sudûr:257

    [31] [Tirmizî (995), İbnü Mâce(1474), Muhammed İbnü Yahyâ el-Hemedânî, Sahîh’inde, İbnü Ebî’d-Dünyâ, Beyhekî Şüabu’l-Îmân’da, Ebû Katâde radıyallahu anhuu’dan.], Süyûtî, Şerhu’s-Sudûr (Dârü İbni Kesîr, Mektebetü Dâri’t-Türâs) :262

    [32] [Tirmizî ve Hâkim, Ebû Hureyre radıyallahu anhuu’dan. Hâkim Sahîh olduğunu söyledi ve bü (ictihâdı) reddedildi.], Et-Teysîr:2/36 Benzerini, [Hâkim ve Taberânî, İbnü Abbas radıyallahu anhumâ’dan. Ondan benzer başka bir rivâyette de vardır. Bu İsnâd ceyyiddir/iyidir. İbnü Hacer, Feth: (7/76)], Ehvâlü’l-Kubûr (Dârü’t-Türâsi’l-‘Arabî) hâmişi/dipnotu:166

    [33] Süyûtî, Şerhu’s-Sudûr:270

    [34] [İbnü Abdi’l-Berr, El-İstizkâr ve et-Temhîd, İbnü Abbâs radıyallahu anhümâ’dan. Abdulhakk, bu rivâyet, sahîhtir dedi.], İbnü Receb, Ehvâlü’l-Kubûr (Dârü’l-Kitâbi’l-Arabî):141

    [35] [Ahmed İbnü Hanbel, Hâkim (3/61)], Süyûtî, Şerhu’s-Sudûr:274

    [36] [Müslim (1887), İbnü Mes’ûd’dan.], Süyûtî, Şerhu’s-Sudûr:304

    [37] [Ebû Nüaym, Hılye], Süyûtî, Şerhu’s-Sudûr:311

    [38] [Saîd İbnü Mensûr, İbnü Ömer radıyallahu anhumâ’dan.], Süyûtî, Şerhu’s-Sudûr:31

    [39] [İbnü Mübârek, ez-Zühd, Hakîmu’t-Tirmîzî İbnü Ebî’d-Dünyâ ve İbnü Mende, Selmân radıyallahu anhu’dan.], Süyûtî, Şerhu’s-Sudûr:311

    [40] [İbnü Ebî’d-Dünyâ, Mâlik İbnü Enes rahimehullah’dan], Süyûtî, Şerhu’s-Sudûr:312

    [41] İbnü Hacer el-Askalânî, Fetâvâ (Mecmûatü’r-Resâili’l-Münîriyye içinde): 4/ 40-41

    [42] Yukarıdaki bilgiler ve daha geniş ma’lumât için İmâm Süyûtî’nin Şerhu’s-Sudûr’una (255-340) bakabilirsiniz.

    [43] Alak:6-7

    [44] Şerhu’s-Sudûr:255-340 arasıından seçme.

    [45] Nisâ:157

    [46] Râğib, Müfredât:528-9, Semîn, Umdetu’l-Huffâz: 637-638

    [47] Kevserî, Makâlât: 355

    [48] Zümer: 42, Enam: 60 vd…

    [49] Kevserî: Makâlât:355

    [50] İbnü Hacer, Fethu’l-Bârî:6/317

    [51] Kannûc, Hindistan’da bir beldenin ismidir. (Yâkût el-Hamevî, Mu’cemu’l-Büldân: 4/463)

    Sıddîk Hasan Hân, Kannûc isimli beldeli bir hadîs âlimidir. Merhûm Abdulfettâh Ebû Ğudde bu kelimeyi Kınnevc şeklinde zabt etmiştir. Hüsn-i zannımıza göre O’nun mutlaka bir mesnedi varsa da biz onu bilmiyoruz. O yüzden, Yâkût el-Hamevî’nin, Mu’cemu’l-Büldân’ındaki zabt’ını esas aldık.

    [52] Mesîh aleyhisselâm’ın ineceğine dair tevâtürle gelen rivâyetlerin açık bir şekilde ortaya konulması.

    [53] Tirmizî, Sünen:4/516 (Burada 16, Mecma’ İbnü Câriyeden rivâyet ettikten sonra bu babda 16 Sahâbî’nin daha rivâyeti olduğunu, bildirerek toplam 17 Sahâbî’den nüzû lün sâbit olduğunu anlatmış oldu. Diğerlerini bulamadım)

    [54] İmâm Süyutî, El-İ’lâm, (El-Hâvî zımnında): 2/297

    [55] Makâlât:352-356

    [56] Şu hususta biz de İsâ Mesîh Aleyhisselâm İnmeyecek mi isminde henüz neşredilmemiş müstakil ve geniş bir eser kaleme aldık.

    [57] [Müslim, Tirmizî, İbnü Ömer radiyellâhu anhu’dan], El-Fethu’l-Kebîr:1/557, H:5996

    [58] [Buhârî, Enbiyâ/54, Edeb/78, Ebû Dâvûd, Edeb/6, İbnü Mâce, Zühd/17, Muvatta, Sefer/46, Ahmed İbnü Hanbel, 4, 121,122,5/273], Mu’cem:1/540

    [59] Âyetleri yalan yanlış bozuk bir şekilde tercüme edebilirken bunu nasıl dersiniz, böyle nasıl konuşabilirsiniz?. Sübhânallah… Yoksa ne dediğinizden haberiniz mi yok?

    [60] Eğer bir lafzın ma’nâsı başka bir kelinin ma’nâsını da içine alıyor ama ikinci lafız birinci lafzın ma’nâsını tamamıyla kapsamıyorsa bu nisbete Umûm ve Husûs mut lak denir.

    [61] Esma-i Hüsnâ’nın doksan sekizinin de medlûlü/gösterdikleri ma’nâ Allah’dır. Lâkin, her birisi, Allah celle celâlühû”nun ayrı bir vasfını ifâde ediyor. Burada da öyle; ibâdet ma’nâsında olan düâ ibâdetin bir vasfını ifâde etmiş oluyor.

    [62] Düâ bahsi ileride gelecektir.

    [63] Aliyyu’l-Kârî, Şerh-i Emâlî:29

    [64] Bunun için sırf meallerin okunmasının Allah celle celâlühû’nun murâdını anlamak için yeterli olmayacağını, ancak tefsîr bilgileri ile doğru anlaşılabileceğini, bu yüzden meallerin yer yer büyük zararlar vereceğini söylüyoruz. Ya siz?..

    [65] Âlûsî, Rûhu’l-Meânî:30/25

    [66] El-Muhtâreh isimli Sahîh hadîsleri bulunduran çok değerli bir hadîs kitabının sâhibi büyük muhaddis.

    [67] Kevserî, Makâlat:381

    [68] [Bezzâr], Mecmauzzevâid: 9/24, Râvileri sağlamdır.

    Süyûtî, Kastalani, Münâvî, Zürkânî, Şihâb (Şerh-i Şifa:1/102), Aliyyu’l-Kârî (Şerh-i Şifa:1-102. Aliyyu’l-Kârî, bunu Haris b. Ebî Usame Musnedinde Sahîh bir senedle rivâyet etti, dedi), (İbnü Teymiyye’nin koyu mukallidlerinden olan talebesi) İbnü Abdi’l-Hâdî, hadîsi sahîh kabul etti. ‘Irâkî, isnâdı güzeldir dedi.

    [69] [İbnü Ebi Şeybe, el-Musannef, İmâm Beyhekî, (Beyhekî yoluyla) İmâm Sübkî, Ayrıca, Buhârî (kısaltılmış olarak), Târîh’inde, İbnü Ebî Hayseme, -ki bu zât, Hâfız, Hüccet ve sika biridir- Ebû Sâlih Zekvân’dan rivâyet etmişlerdir. İbnü Hacer, el-Feth’de, İbnü Ebî Şeybe’nin rivâyetin isnâdının sahîh olduğunu söylemişdir. (El-Feth: 3/183-185 (Dâru’l-Fikir),] Kevserî, Mahku’t-Tekavvul’den kısaltarak ve bir takım tasarruflarla, Makâlât: 388-389

    [70] [Ebû Dâvûd, Menâsik:96, Ahmed İbnü Hanbel:2/527 (Ebû Hureyre radıyallahu anhu’dan)]

    [71] Mefâhîm: 259

    [72] [Ebû Ya’lâ, Ebû Hureyre radıyallahu anhu’dan], İbnü Hacer, el-Metâlıbu’l-Âliyye: 4/23

    [73] [Ebû Yala, Enes’den radıyallahu anhu. Hâfız Semhûdî râvileri sağlamdır, dedi. Beyhekî, Sahîhtir, dedi.], Et- Teysîr:1/426

    [74] Ebû Dâvûd et-Tayâlîsî, Müsned:248 H: 1794, Hadîsi, ayrıca, Ahmed İbnü Hanbel, (10/532, H:12619)

    [75] Haberin faydası, o’nu muhâtaba bildirmektir.

    [76] Ki o, haber verenin o haberi bildiğini muhâtâba bildirmesidir.

    [77] İbnü Teymiyye, Kâidetün Celîle: 98

    [78] Başına geldiği isime bitişme, yapışma, ondan ayrılmama

    [79] Muğni’l-Lebîb (El-Matbaatü’l-Ezheriyye el-Mısrıyye,1317):1/88

    [80] Başına geldiği isim vâsıta ve yardımı ile

    [81] Başına geldiği isim ile berâber olma

    [82] A’râ:188

  2. KUR’AN IŞIĞINDA TARİKATÇILIĞA BAKIŞ KİTABINA CEVAP 3 -Hüseyin Avni

    Kuyudan Çıkarılan Taşlar 3

    Birilerine Ku’ân’ı ve Dîn’i Öğreten Bir Kimse Öğrettikleriyle Allah Arasında Bir Vâsıta mıdır?

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Şeyh Efendi: İlâhiyat fakültesinden iki kız talebe geldi ve bana aynı şeyi sordular. Dediler ki, “Allah bize şahdamarımızdan daha yakın olduğuna göre neden şeyhler araya giriyorlar?”

    Ben de dedim ki, “Siz Kur’ân-ı Kerim okuyor musunuz?” “Evet dediler.” Dedim ki, “Kur’ân’ı size kim okutuyor?” “Kur’ân hocası” dediler. “Allah size Kur’ân hocasından daha yakın değil mi, neden O okutmuyor da Kur’ân öğrenmek için bir başkasına ihtiyaç duyuyorsunuz?” diye sordum, tamam, haklısın, dediler.

    İddiâ: Birisine Kur’ân öğretmenin Allah ile kul arasında aracılık yapmakla ne ilgisi var? Bunun nesi tevessüldür? Bir başkasına bir şey öğreten herkes Allah ile kul arasında vesîle kılınmış mı olur?)

    Cevâb: Bu güzel misâl karşısında gene de bildiğinizi okuyabiliyorsunuz. Şu tavrınız, mes’eleyi anlayabilecek bir seviye sahibi olmadığınızı veya daha da kötüsü anlamak istemediğinizi gösteriyor. Belli ki, temsîl ve teşbîhin ne olduğunu dahî bilmiyorsunuz.

    Bu temsîl, herhangi bir vâsıtanın varlığını, hattâ, bazen lüzûmunu göstermekle tevessüldeki vesîle ile bir ölçüde benzeşir. Bu da temsîlde ve teşbîhte kâfidir. Yoksa, üstâd talebe münâsebeti, sadedinde olduğumuz tevessül ve vesîle ile her bakımdan aynıdır, demek değildir..

    Meselâ, Bay İddiâ sâhibi aslan gibidir desek, ne alâkası var, hani kuyruğu, hani yelesi, hani üçüncü ve dördüncü ayağı? diye i’tirâz edilmez. Yiğitlik ve cesareti şu teşbîhte yeterlidir, değil mi?. Ehlüllâha hücumdaki bu yiğitliği ve cesâreti, elbette bu teşbîhte yeter de artar bile.

    -Tevessül, (bir ibâdette her ne şekilde olursa olsun aracı edinmenin yasaklığı) temel sebebiyle yasaktır, diyene,

    -Kur’an öğrenmek de bir ibâdettir. Onu da bir vâsıta ile öğreniyorsunuz, öyleyse bu da mı yasaktır? derler. O,

    -Bu da yasaktır. Çünki biz hiçbir vesîleyi kabûl etmiyoruz, derse, Ona,

    -Siz hitâb seviyesinden düşmüşsünüz; sizinle konuşacak bir şeyimiz ve zây’i edecek bir vaktimiz yoktur derler. O,

    -Yok, biz her vâsıtayı ve vesîleyi inkâr etmiyoruz, meşrû’ olanı kabûl ediyor, meşrû’ olmayanı kabûl etmiyoruz, derse, Ona,

    -Bu noktada biz de sizin gibiyiz, derler. O,

    -Yok, sizin vâsıtalarınız çirkin, bizimkiler ise cici, derse, Ona, hangi ölçülere göre? diye, sorarlar. O,

    -Kafama göre… derse, Ona,

    -Sizinki kafa da, bizimki su kabağı mı? diye, cevâb verirler. O,

    -Yok, benim elimde “bilgi ve belgeler” ile “açık âyetler ve hadîsler” var derse, Ona,

    -Bizde dahî var. Üstelik siz o âyet ve hadîsleri delîl getirmiyor, tahrîf ediyorsunuz derler. Yok eğer O,

    -Siz yanlış anlıyorsunuz onları, biz doğru anlıyoruz derse, Ona,

    -Şu anlayışınızın doğru olduğunu ne ile anlıyorsunuz? diye sorarlar. O,

    -Kafamla… derse, Ona biz de de var ondan, hem de a’lâsı, derler…

    O ısrar eder karşısındakiler de ısrar ederse, köprünün ortasında o kafaları toslarlar ve suya düşerler. Vesselâm… Gördünüz mü olanı?.. Ama merak etmeyiniz; siz pek hevesli görünseniz de, herkes sizinle çok uzaklara taş atma yarışına girmez…. Meselâ dedük…

    İddiâ: Ben Kerim olan Allah’ın verdiği aklı, öncelikle, Dinimi anlamak için kullanmayı tercih ederim.(23)

    Cevâb: Kitabçığınıza bakılırsa hiç de öyle görünmüyor. Aksine, işinizin zâhirinden, esasen pek de ma’lûm olan aklınızı dîni tahrîb etmekte kullandığınız anlaşılıyor.

    Velî Ne Demektir -Veli Kimlere Denir?

    Şeyh Efendi: Biz velîlerden bahsediyoruz, sıradan insanlardan değil. Herkes Allah’ın velîsi, hakîkî dostu olamaz.

    İddiâ: Kim Allah’ın velîsidir?

    Şeyh Efendi: İşte anlatıyorum dinle. Velî olmanın başlangıcı kul ile Mevlâ arasına giren düşüncelerin ve kulun Allah’a olan yabancılığının ortadan kaldırılmasıdır. Mevlâ’nın ikramıyla Allah Teâlâ’nın dışında kalan her şey sâlikin (tarîkata girmiş kimse) gözünden silinir, Allah celle celâlühû’dan başkasını görmez hâle gelirse, Fenâ Fillâh yani, Allah Teâlâ’da eriyip gitme, adı verilen devlet hâsıl olur ve hâli sona erer. Böylece Seyr İlallâh yani Mevlâ’ya doğru olan yürüyüş tamamlanmış olur. Bundan sonra Seyr Fillâh (Allah celle celâlühû’da yürüyüş) denilen isbât makamına girilir ve kalbe sadece Allah celle celâlühû yerleşir, işte bunları kazanan kişiye Velî yani hakîkî Allah dostu demek doğru olur. Nefs-i Emmâre (sürekli kötülük emreden nefis) mutmainneye dönüşür, küfründen ve inkârından vazgeçer. O, Mevlâsından, Mevlâsı da ondan razı olur. Nefsin tabiatında bulunan ibâdetlere karşı isteksizlik hâli ortadan kalkar.

    “Fenâ Fillâh”, “Seyr İlellah,” – “Seyr Fillâh” Ne Demektir?

    İddiâ: “Fenâ Fillâh”dan “Seyr ilellah”dan ve “Seyr Fillâh”dan bahsediyor ve bunları önemli birer mertebe gibi gösteriyorsunuz. Bunun Kur’ân’da ve Sünnet’te bir delîli var mıdır? Asr-ı Seâdet’te böyle bir şeyden bahseden olmuş mudur?

    Mevlâ’ya doğru olan manevî yürüyüşün daha hayâtta iken tamamlanmış olması ne ile açıklanabilir? (24)

    Cevâb:

    Bir: Bu mevzû’ya girmeden önce birkaç noktayı açıklığa kavuşturmak zorundayız; lafızların kullanış şekilleri… Zîrâ görülüyor ki, siz ya mes’eleyi bilmiyorsunuz, yahud biliyor da cidâl îcâbı bilmezden geliyorsunuz. Her iki ihtimâl dahî kötü ise de, ikincisi daha da kötüdür. Allahu a’lem.

    İki: Eğer lafız hangi ma’nâyı ifâde etmek için îcâd edildi ise o ma’nâda kullanılsa, buna hakîkat, kullanılmaz da bir alâka sebebiyle başka bir ma’nâda kullanılır ve bu alâka hakîkî ma’nânın kullanılmasına mâni’ bir karîne ile olursa mecâz, hakîkî ma’nâda kullanılmış olduğuna mâni’ bir karîne bulunmazsa kinâye denir.

    Üç: Bazen de lafızlar, kendilerinden ilk anlaşılan ma’nâda kullanıldığı gibi, onlara tereddüb edecek fayda ve semerelere veya kemâline göre de kullanılır. Meselâ; günahkâr olsa da mü’min mü’mindir. Ona kâfir denmez. Elverir ki, bunu helâl kabûl etmesin, hafîfe almasın, onunla alay etmesin.

    Dört: Ancak işin bir tarafı da şudur:

    (Emâneti olmayanın hiçbir îmânı yoktur.)[1] (Şerrinden komşusu, emin olmayan kişi îmân etmez.)[2] (Kur’an ile teğannî etmeyen[3] bizden değildir.)[4] (Bizden başkasına kendisini benzeten bizden değildir.)[5] (Kim kendini bir topluluğa benzetirse o, onlardandır.)[6] (Güreşçi olmak başkalarını yenmekle değildir, pehlivan ancak kızdığında kızgınlığına mâlik olandır.)[7] (Müflis sadece Kıyâmet gününde iflâs edendir.)[8] (Muflis, parası pulu olmayan, kalma-yandeğildir.[9])[10] (Aldatan bizden değildir.)[11] Ve daha birçok hadîs…

    Hâlbuki, şübhesiz ki, emânete hıyânet eden mü’min, bu işi helâl kabûl etmez, veya hafîfe almaz veya onunla alay etmezse kâfir olmaz. Şerrinden komşuları illallah eden mü’min de böyledir. Değil güzel sesle okumayan, hiç Kur’ân okumayana da bu şartlarda kâfir denmez. Bir şekilde kendini kâfire benzeten her zaman kâfir olmayabilir. Harâm veya mekrûh işlemiş de olabilir. Güreşip başkasını yenen kimseye güreşçi denir. Güreşmekte olanları gören “vallahi şunlar güreşçidir” dese yalan yemîn etmiş olmaz. Ancak, esas kızgınlığına ğâlib ve mâlik olan pehlivana göre şunlara güreşçi bile denmez. Malını, mülkünü, parasını pulunu kaybeden tacire müflis denir, ama. Kadı/hâkim ona hukûken müflis muâmelesi yapar. Nitekim Fıkıhdaki İflâs bahsini okuyan bu dediğimizi bilir. Lâkin o, Ahiret müflisi yanında müflis bile sayılmaz.

    Beş: Kezâ; (Kalbleri var, onlarla anlamazlar, gözleri var onlarla görmezler, kulakları var onlarla işitmezler.)[12] Çünki bu kâlb, göz ve kulak işe yaramayınca, anlasa, görse ve işitse de anlamadı, görmedi ve işitmedi gibi olur. Ancak hukûk nazarında mes’ûliyyetten düşmezler. Görmüş, duymuş ve anlamış muâmelesi görürler.

    (Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’tan söz edilince kalbleri titrer. Allah’ın âyetleri onlara okunduğunda da, (âyetler) onlara îmânı artırırlar/kuvvetlendirirler.)[13] Burada sözü edilen mü’minler elbette kâmil mü’minler olmalıdır. Aksi hâlde âyeti işittikten sonra yerinde sayan, hattâ belki de geri giden her mü’mine kâfir diyemeyiz.

    (Mü’min insanların emniyet duyduğu, Müslim de Müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.)[14] Tabiî ki, kâmil mü’minler. Yoksa diliyle ve kalemiyle Allah dostlarına saldıran hokkabaz mü’minimsilere kâfir dememiz gerekecekti ki, sanırım buna önce siz karşı çıkarsınız.

    Bu misâlleri daha da çoğaltmak mümkündür. Lâkin buna burada gerek yok.

    Altı: Bir de şu vardır:

    Lâfızlar bazen ifâde ettikleri ma’nânın en aşağısı, bazen ortası, bazen de kemâli için kullanılırlar. Bu takdîrde murâdın hangisi olduğu ise, karînelerden/alamet ve işaretlerden anlaşılır. Murâd-ların farklılığı hâline göre selb ve îcâb (yoktur ve vardır demek) aynı kazıyyede (hükümde) doğru olabilir.

    (Komşusu açken kendisi tok yatan mü’min değildir) hükmü ile, Îmân esaslarını tasdîk eden ama, komşusu açken kendisi tok yatan cimri bir kimse için söylenen mü’mindir kazıyyeleri-nin/hükümlerinin murâda göre ikisi de doğrudur. Birincide murâd, kâmil mü’min değildir, ikincide de murâd, günahkar mü’mindir, demek ise… Komşusu açken kendisi tok yatan önceki kadıyyede üst mertebe mü’min değildir, ikincisinde de alt mertebe mü’mindir denilmek isteniyor.

    Musîbet, cehâlet, ğabâvet ve bedevîlik’in hâsılası olan Haricî mantığı; başka değil…

    Yedi: (Fenâ Fillah), (Seyr ilellah), (Seyr Fîllâh) vs… Bunlar da birer ıstılahtır. Her zaman aktardığımız gibi ıstılâhlarda tartışma olmaz. Şu ıstılâhlardan her birinin lügat ma’nâlarıyla alâkası noktasında dayandığı bir değil, bir çok delîller vardır. Ancak delîli onu anlayabilecekler ister ve ona delîl verilir. Siz ne yapacaksınız delîli? Ard niyyetli değilseniz, evvelâ muhâtabınızın bu kelimelerle neyi murâd ettiğini sorar, aldığınız cevâba göre hareket edersiniz. Becerebilirseniz, tartar, hükmünüzü verirsiniz. Değilse, aynı zamanda büyük bir hadîs ve fıkıh âlimi olan Kelâbâzî’nin Tearruf’unda,[15] hattâ, İbnü’l-Kayyim’ın dahî Tehzîbu Medârici’s-Sâlikîn’inde[16] geçen ve benimsenen, islâm ulemâsının birçoğunun kabûllenmesi bir çoğunun da susmasıyla meşrûiyetinde âdetâ sözbirliği edilen lafız ve ıstılahlarda şamata yapmanın ne âlemi var? Kendinize göre bir ma’nâ verip kesip doğramanız, kendi başınıza çalıp oynamanız, muhâtabla-rınızı değil sizi küçültür.

    İmâmımız İmâm Rebbânî kuddise sirruhû şöyle buyuruyor:

    Zîrâ, (Fenâ Fillâh), Hakk Sübhânehû’nun râzı olduğu şeylerde yok olmaktan ibârettir. (Seyr İlallâh), (Seyr Fillâh) ve benzerleri buna kıyâs edilsin.”[17]

    Yani Allah celle celâlühû’nun rızâsı olan şeylerde kişinin irâ-desinin yokolması, aksini yapmak şöyle dursun, onu irâde etmesi ve düşünmesinin bile bulunmaması, o hâldeyken bunun mümkin olmaması… Kur’ân’ın bütün âyetleri, hadîslerin tamamı kuldan irâdesini alıp ilâhî irâde içinde onu yok etmeyi hedefler. Biri veya birkaçı değil… Husûsan, Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verince, erkek ve kadın hiçbir mü’minin, işlerinde (işleyeceklerinde) seçmek hakkı yoktur[18] âyeti, Allah celle celâlühû ve Resûlü’nün hükmü ve irâdesi mü’minlerin irâdelerini büsbütün ortadan kaldırıyor, yok ediyor.[19] İşte bu hâl kulda, kâmil ma’nâda gerçekleşirse (Allah(ın irâde ve rızâsın)da, kul(un irâde ve rızası) yok oluyor.)

    Hem, (ben kulumu, (kâmil ma’nâda) sevince, onun gören gözü, işiten kulağı, vuran eli, yürüyen ayağı olurum)[20] buyuran Allah celle celâlühû neyi anlatmak istiyor? Artık kulun gözü, kulağı, eli, ayağı (hâsılı her azası) bir ma’nâda ortadan kalkıyor, yok oluyor. Bu uzuvların yaptıklarının gerçek sâhibi Allah oluyor. Artık bundan sonra, severek ve razı olarak bunları yapmakla, sebeb yani mecâzi fail hesabdan âdeta düşüyor. İlâhî tevfîk, öylesine onunla oluyor ki, kendi varlığı gözükmüyor bile. Bu mertebeyi yakalamak ve ona erişmek için yapılan çalışma ve atılan adımlara (Seyr ilellâh), yani (Allah(ın razı olduğu şeylere veya makamlar)a doğru (bunu engelleyecek her şeyden kaçarak) yürümek), denir. Zîrâ Allah Teâlâ, (Allah’a firâr ediniz)[21] buyurdu. Yani Allah celle celâlühû’nun rızâsı ve himayesine… Yani siz şu âyetin kendi lafzıyla Firâr ilellâh da diyebilirsiniz. (Hiç şübhe yok ki ben Rabbime gidiyorum….)[22] Allah celle celâlühû’nun lütfüyla bu mertebeye (en alt noktası itibariyle) ulaşınca kemâline doğru yolculuk devam eder. Artık yürüyüş, (durmayıp) Allah’ın razı olduğu şeylerde ve iklimde sürer. Bunun kemâline nihâyet yoksa da buna, (Allah(ın razı olduğu şeylerde ve makamlar)da yürümek) denir.

    Vazîfeleri en güzel şekilde yürütüp perhizlere a’zamî dikkat edilerek, kemâl mertebede, (Allah(ın rızâsın)a vasıl) olununca, bu devletin sâhibi bazen umûmi vazîfe-lendirmekden ayrı ve daha hâs bir dâirede vazîfelendirilince, henüz bu nimetlerle nimetlendirilmemiş kimselerin de bunu tatması ve onlara kılavuz olmak için bu (vâsıl) olan kişi kullar arasına girer… Yürüyüş bitmez… Bu yürüyüşü kullar ve eşyâ arasında devam ettirir. Buna da (Seyr Fi’l-Eşyâ)/eşyada yürümek, denir.

    Bilmiyorsunuz ve sormuyorsunuz. Hattâ, belki de sormak ve bilmek istemiyorsunuz. Üstelik biliyor gibi görünüp kesip doğruyorsunuz. Belli ki niyetiniz üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek… Ama bilirsiniz ki, sizin diyârda bir söz vardır:

    Ele (öyle) ururlar ki danaya döne ahurini tanıya. Yani, kaçan danaya öyle vururlar ki, nihâyet döner, ahırını tanır…

    “Velî” Kime Denir?

    Sekiz: Velî: Bir mü’min günahkâr ve âsî ise de günahı mübâh ya da hafîf görmüyorsa velîdir. Ancak, aşağı mertebede. Akla geldiğinde veya, kendinden söz edildiğinde Allah hatıra gelmiyor ve Allah akla geldiğinde veya Allah celle celâlühû’dan söz edildiğinde, o akla gelmiyorsa velî değildir. Fakat, kâmil ma’nâda… Zîrâ, Allah celle celâlühû, Hadîs-i Kudsî’de şöyle buyurdu: (Kullarımdan velîlerim, yarattıklarımdan seçkin kullarım o kimselerdir ki, benim zikredilmemle onlar zikredilir, onların zikredilmesiyle de ben zikredilirim.)[23]

    İşte bu yüzden Sûfiyye tâifesi bir taksîminde şu hadîsden hareketle velîliği, Velâyet-i Âmme ve Velâyet-i Hâsse diye ikiye ayırdı. İşte bu kemâl mertebeden kalkarak Velî kelimesi, İslâm âlimlerince ıstılâh oldu. “Istılahlarda tartışılmaz.”

    Muttekî Kime Denir?

    Dokuz: Muttekî de öyle… Birçok âyet ve hadîsten biliyoruz ki küfür ve şirkten korunup kurtularak îmâna giren bir kişi, hiç bir ibâdeti yapmayıp (şirkin ve küfrün dışındaki) bütün günah ve isyanları işlese ve bunları mübâh ve hafîf görmese de muttekîdir. Ama, ilk ve en aşağı yani zayıf mertebesi itibariyle.. Lâkin, muttekî değildir; kemâl (üst) mertebesi i’tibâriyle. Zîra, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem, (kul, zarar veren şeyden sakınmak için zararsız şeyi terk etmedikçe, muttekîlerden olma seviyesine ulaşamaz) buyurdu.[24]

    Hz. Ömer radıyellâhu anhu, (harâma düşeriz korkusu ile helallerin onda dokuzunu terk ederdik), dedi.[25] İşte bundan dolayı, İslâm ulemâsi herbir günahkar mü’mine değil de yukarıdaki hadîste anlatıldığı şekilde dikkatli olan mü’minlere, muttekî demeyi ıstılahlaştırmışlardır.

    Şurası inkâr edilemez bir hakîkattır ki, ıstılah (terim), hem din’de, hem de ilimlerde bir vâkıadır. Mesela, salât lügatte düâ ma’nâsında ise de çoğunlukla dinde belli bir ibâdet şekli için bir çeşit ıstılahtır. Hacc, her ne şekilde olursa olsun, ziyâret demek ise de, İslâm’da, belli bir ibâdet için ıstılahtır. Teyemmüm de, mutlak yönelmek kasdet-mek,[26] ise de, dinde, belli bir taharet için ıstılâhdır. Bu vasıflarda olmayıp îmân eden ama günahkâr olan göruldügünde; hokkabazlar, madrabazlar, sahtekârlar, akla gelen de velîdir. Çünkü (Allah, (sadece kusursuzların değil, günahkâr olan) mü’minlerin (de) velîsidir)[27]

    Küfr ve kâfir örtmek ve örten (çiftçinin tohumu örtmesi çiftçi) manasında ise de, Dinde başka bir ma’nâda ıstılahtır. Bunlar ve benzerleri lügat kitâblarında ilk ma’nâları için hakîkat ikinci ma’nâları için mecâz, Din kitâblarında ise ikinci ma’nâları için hakîkat, birinci ma’nâları için mecâzdır. Yani salat Kur’ân’da bildiğimiz namaz için hakîkat, düâ ve istiğfar için mecâzdır. Kâfir Kur’ânda bildiğimiz ma’nâda hakî-kat, çiftçi için mecâzdır. Bunlara Dînî eserlerde Hakîkat-i Örfiyye ve Mecâz-i Lüğevî, dil kitâbların-da ise Hakîkat-i Lüğaviyye ve Mecâz-i Örfî denir.

    Fâsık ta’bîri Kur’ânda çoğunlukla kâfir, hadîslerde çoğunlukla lügat ma’nâsına paralel olarak zarar veren, ziyankâr ma’nâsınadır. Karga fâsıktır gibi.. Fıkıhta ise, günâhkar mü’min ma’nâsında ıstılahtır.

    Kur’an’da Münâfık örtülü, gizli kâfir ma’nâsında ise de Hadîslerde çoğunlukla samimiyetsiz mü’min ma’nâsındadır. Münafığın alameti üçtür, konuştuğunda yalan söyler, vaat ettiğinde vadini yerine getirmez, kendisine (bir şey) emanet edildiğinde hainlik eder.[28]

    Bu hadîsteki münafık, bu günahları işlerken onları mübâh kabûl edip hafîfe almıyorsa mü’mindir. Kur’ânda sözü edilen cehennemin en alt derekesindeki kişi değildir.

    Fitne de öyle…

    Elbette bu değişik ma’nâlarda kullanmalarda mutlaka bir câmi’, ortak payda vardır.

    Hâsılı, Velî ve kerâmet kelimeleri, sadece Tasavvuf ehlince değil, bütün İslâm âlimlerince, kendilerine belli ma’nâlar yüklenen ıstılahlardır. Tefsîr, Fıkıh, Hadîs ve Akîde âlimlerinin dilindeki bu lafızlar umûmiyetle ıstılah ma’nâsındadırlar. Onun için, kerâmet’e, belli bir harikulade iş ve hâl, velîye de, belli kemâlâtı taşıyan kâmil mü’min, ma’nâsını vermişlerdir ki, (velînin kerâmeti Nebîsinin mu’cizesidir) şeklindeki sözleriyle bunu kastediyorlar.

    Hem, sık sık nakiller yaptığınız Ta’rîfât bir lügat kitâbı değil, Istılah kamusudur. Ona bakabilirdiniz. Maksad bulunan doğruyu alıp ona sâhib olmak olmaz da aranılan her neyse -zayıf, hattâ asılsız bile olsa- onu bulup doğru diye yutup yutturmak olursa, iş sizin bu saçmalıklarınızla noktalanır.

    Tefsîrde, Hadîsde, Fıkıhda, Akîdede ve Dünyevî fenlerde nice ıstılahlar vardır ki, bunlar Asr-ı Seâdet’te yok idi. Ama bunları kullanmakta âlimler İcmâ’ ile bir beis görmemişlerdir. Aksine karışıklıklara meydan vermemek için faydalı, hattâ lüzûmlu bile görmüşlerdir. Hattâ, dînî ve dünyevî ilimlerde ıstılâhlar/Teknik terimler, olmazsa olmaz seviyede lüzûmludur. Fıkıh, Hadîs, Tefsîr, Akâid, Mantık, Matematik, Fizik, Kimyâ, Astronomi, Biyolöji, Anatomi, Tıp ve benzeri ilimlerde ıstılâhların/teknik terimlerin ne derece faydalı ve mühim olduğunu kaz kafalı olmayan her akıllı mü’min bilir ve kabûl ederken, Tasavvuf ıstılahlarını nasıl inkâr eder? Yukarıda anılan ilimlerden hangisinin terimleri Seâdet asrında vardı ve hangisi İslâm âlimlerince inkâr edilmiştir? Dîvâne olmayan câhiller bile bu mecbûriyeti kabûl ederler.

    Ta’rîfât’ın yanında, Külliyyâ-tü Ebî’l-Beka, Keşşâfü Istılâhâ-ti’l-Fünûn, Düstûrü’l-Ulemâ ve benzeri değişik ilimlere, bu arada Tasavvufa da âid Teknik Terimleri ihtivâ eden mükemmel birer Ansiklopedilerdir. Nesefî’nin Tıl-betü’t-Talebe’si, Seyyîd Amî-mu’l-İhsân el-Müceddidî’nin Ka-vâidü’l-Fıkhı, Sa’dî Ebû Ceyb’in el-Kâmûsü’l-Fıkhî Lüğeten ve Istılâhen isimli eseri, Prof. Dr. Muhammed Revvâs Kal’acî’nin Lüğatü’l-Fukahâ’sı, Ömer Nesû-hî Efendi’nin Hukûk-i İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kâmûsu isimli kitâbı Fıkh’a, Tearruf ve Letâif gibileri de Tasavvufa dâir olan ıstılâh kitâbları ve kâmûsla-rıdır.

    Mecelledeki, mevzû’ başlarındaki ıstılâhlar… Sünnet’i korumak için, Hadîs Usûlüne dâir yazılan, yüzlerce ıstılâhı ihtivâ eden eserler… Usûl-i Fıkıh kitâbları… Bunların tâmâmı Istı-lâhlarla doludur ki şu ıstılâhların lügat ma’nalarıyla tercüme edilmeleri güldürecek bir maskaralık olur. Nitekim kifâyetsizlerce yapılan birçok tercümede bu olmaktadır. Deli olmamak elde değil… Şu ıstılâhların/teknik terimlerin kaç tanesi aynı kelimeler olarak Sahâbe zamanında vardı?.. Akıllıların ve ilim sâhiblerinin ince mes’elelelerde karışıklığa meydan vermemek ve iyi anlaşabilmek için ilmî ıstılahlara ihtiyâcı çoktur. Akılsız câhillere ise her yol asfalt…

    Tabiî bir yandan bu lafızları ıstılah ma’nâları ile kullanılırken diğer yandan lügat ma’nâları inkâr edilmeyip yeri geldikçe zaman zaman kullanılırlar. Dolayısıyla hâlt emenin/ karıştırmanın âlemi yok…

    Bakara (2-4) âyetleri, sizin iddiâ ettiğiniz gibi muttakîyi asgari ma’nâsıyla ta’rîf etmiyor; îzah ediyor. Anlaşılıyor ki, ta’rîf’in ve îzâh’ın da ne demek olduğunu bilmiyorsunuz. Âyette sayılan vasıflar sıfat olarak gelmiştir ki, sıfatla ta’rîf olmaz. Sıfat ma’rifenin ise onu îzaha, nekrenin ise onu tahsîse yarar. Burada marifeye sıfat gelmiştir. Öyleyse ortada ta’rîf değil îzâh vardır.

    Hem, bu sizin dediğiniz gibi ta’rîf ise (haşa) bu ta’rîf ya efrâdını câmi’, ya da ağyârını mâni’ değildir. Çünki, amelsiz muttekî (dolayısıyla velî) olunabiliyorsa. ameller getirilmiş, -hâşâ- lüzûmsuz!.. Olunamıyorsa, zikredilmeyen oruç, hacc, cihad gibi birçok amel var; dolayısıyla -hâşâ- eksik….

    Malını yerli yerince harcamayan, isrâf eden, zekât vermeyen her bir mü’min muttakî, yani velî değil midir? Şâyet velî ise, ta’rîfiniz ta’rîf değildir. Değilse, bütün mü’minler Allah’ın velîsidir dediğinize göre mü’min değildir. Şu ifâdenize bir daha bakınız: Kur’ânda velî tanımı (ta’rîfi) bu iken… Ne bu câhillik, ne bu ciddiyetsizlik, ne bu ve susuluk Allah aşkına?!…

    Bir de, meselâ, âyetlerde geçen (يقين )/yakîn ve( ايقان)/îkan ne demektir? Semîn el-Halebî’nin ed-Dürrü’l-Masûn’una[29] bir bakıveriniz. Bu lafzın iştikâkına bir göz atıveriniz. Bakayım, utanmadan sıkılmadan, dalgalanması tamamen durup dibindeki kum taneciklerini net ve berrak bir şekilde gösterdiği için, yakîne ulaştı denilen duru su misâli, siz de net ve açık bir şekilde, Haşr’ı, Mîzân’ı, Sırât’ı, Cennet’i, Cehennem’i, En Büyük Paniği, körlük olmayan çıplak bir gözle görür gibi gördüğünüzü ve müşâhede edebildiğinizi iddiâ edebilecek misiniz?

    Yakînin dahî bir alt, bir orta, bir üst, bir de bunların arasında nice mertebelerinin olduğunu bilmem ki size nasıl anlatsak?

    Necib Fâzıl merhûma bir nazîre:

    Benimse alın yazım, körlere ayna satmak!…

    Nefs-i Emmâre Mutmaine Olur mu?

    Her ma’nâsı ile Fotokopinizde ve yazınızı neşrettiğiniz dergideki bu bahsi nedense Kitâbınıza almamışsınız; biz ilâve edelim:

    İddiâ: “Nefs-i emmâre Mutmainne’ye dönüşür, küfürden ve inkârdan vazgeçer” deniliyor. Nefs-i Emmare’ye ve Nefs-i mutmainne’ye Kur’ân-ı Kerim’in dışında nasıl ma’nâ verilebilir?

    Kur’ân-ı Kerim’de, Nefs-i emmare ile ilgili olan âyet şudur: “Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü nefis Rabbimin esirgemesi olmadıkça kötülüğü emreder durur.” [Yûsuf aleyhiselâm sûresi:12/53] Burada Hz. Yusuf aleyhisselâm emmâre diye kendi nefsinden bahsetmektedir. Bir büyük peygamberin nefsi için “Nefs-i emare” deniyorsa hiç kimse Nefs-i emmâreden kurtulamaz demektir. Âyette, Nefs-i emmare’yi ifade eden cümle isim cümlesidir. Arapça isim cümleleri devam ve sübût ifade eder. Yani nefsin kötülüğü emretmesi devamlı olur. Ayrıca bu konulardaki şüpheleri gidermek için âyette cümlenin başına “inne” haberinin başına “te’kid lam”ı getirimiştir.

    Nefsin mutmainne olması emmare olmaktan vazgeçmesi anlamına gelmez. Mutmainne demek, îmânında hiçbir şüphesi kalmamış demektir.

    Cevâb: Kur’ân’ın açık âyetle-rinden biri de, Hakkında ilmin olmayan şeyin ardına takılma[30] âyetidir. Bu mes’elede de bu âyetin hükmünü unutmuşsunuz. Sarf, Nahiv ve Belâğet ilminde şecâat arzedeyim derken cehâlet sirkatinizi sergilemişsiniz. Şöyle ki; önce Osmanlı paşalarından Allâme Sırrî-i Girîdî’den bir nakil yapalım:

    Bu âyetin[31] tefsîrinde Ebus-suûd Efendi şöyle diyor:

    Yûsuf aleyhisselâm bu sözü Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in Ben Âdemoğlunun seyidiyim/efendisiyim, hâlbuki öğünülecek hiçbir şey yoktur hadîs-i şerîflerinin uslûbunca, sırf şerefli nefsini kırmak, yani tevazu îcâbı, bir de (herkesçe) kabûl ve teslîm edilen paklığının ortaya çıkması anında nefsi(ni) temize çıkartmaktan ve kendini beğenmişlikten sakınmak için söylemiştir.

    (Allah’ın ona verdiği) nimeti söyleme (ve i’tirâf etmek) yoluyla da söylenmiş olabilir. (Yani), “Ben nefsimi nefis olduğu müddetçe kötülükten pak görüp göstermem. Bu (zina/davetini işlememe) fazîleti(ni) de sırf Allah celle celâlühû’nun (buna) muvaffak kılmasından bilir, (“bu paklık nefsimin) tabiatı gereğidir”, diyerek (anılan kötülükten uzak kalmasını) nefsime mâl etmem. Zîrâ, hiç şübhesiz ki insan nefsi, aslında elbette kötülüğü çok çok emredici, şehvetlere meyledicidir -ki benim nefsim de, bir insan nefsidir… Belki benim bu (nefs) emanetim (e hıyanet etmemem) ve (Allah’ın emrine yahut efendime) sadık oluşum, Allah Teâlâ’nın muvaffak kılması, koruması ve merhamet etmesi ile olmuştur. Ancak Rabbimin, helak noktalarına düşmekten koruduğu, muhafaza ettiği insan nefisleri kötülüğü emretmek ve şehvetlere meyletmekten müstesnadır. O (Allah celle celâlühû tarafından) merhamet edilen nefislerden biri de benim nefsimdir”.

    Yahud; “insan nefsi her vakit çirkinlikleri emreden ve kötülüklere meyleden bir şeydir. Ancak Rabbimin merhametine ve korumasına mazhar olan vakit bundan ayrıdır. O zaman (nefs) kötülüğe meyletmekten döner, meyletmez. (Ebussuud’un Sözü Son Buldu)

    Konevî, buradaki (tevâzû’ îcâbı idi) îzâhını kabûl etmiyor.

    (الا ما رحم)/ (İllâ ma rahime) deki ( الا )/(illâ) ya istisnâ-i muttasıl veya istisnâ-i munkatı’ için olan (الا) (illâ)dır. (ما)/(mâ) dahî, ya, devâmiyye, ya masdariyye veyahud (من)/(men) ma’nâsında mevsûledir.

    İstisnânın muttasıl olduğu kabûl edilirse;

    İstisnânın Muttasıl olduğu kabûl olursa, âyete iki şekilde ma’nâ verilir.

    (Bir:) (Ancak Rabbimin merhamet ettiği vakit müstesna… (bu, hükümden ayrıdır.))

    (İki:) (Ancak Allah’ın, nefislerden merhamet etmiş olduğu ve bu (kötülük) ten koruduğu nefis bundan müstesna.)

    Birinci ma’nâya göre, istisna, istisna-i müferreğ’dir (ما رحم)/ (mâ rahime)ye muzaf olarak, bir (وقت)/(vakt) lafzı takdîr edilmiştir. O zaman ma’nâ, (Şübhesiz ki nefs (bütün vakitlerde) kötülüğü çokça emredicidir. Ancak Rabbimin rahmet(inin vakt)i müstesna. Zîrâ o nefs, o (rahmet edilen) vakitte kötülüğü emretmez.) demek olur.

    İkinci şekle göre, (رحم ما )/ (mârahime)’den evvel, (وقت)/vakt takdîr edilmez. Bu takdîrde, istisn (نفس)/nefsden, veya (امارة)/emmâ re altındaki (هي)/(hiye zamîrinden, yahud, (امارة)/emmaretün kelimesinin mukadder mef’ûl (صاحبها) /sâhibehâ’dan (استثناء)/İstisna olmuş olur. Buna göre mâna, (Muhakkak ki nefs (cinsi) elbette kötülüğü çokça emredib durandır. Ancak Rabbimin rahmet ettiği nefs (bundan) müstesnâdır. O, kötülüğü emretmez) demek olur.

    (ما)/(Mâ) ism-i mevsûlü ekseriyetle akılsızlar içün kullanılırsa da bazen vasf murâd edilmesiyle akıllılar içün de kullanıldığı yaygındır. (فانكحو ما تاب)/(Fenkihû mâ tâbe…) (Öyleyse sizin içün tayyib olan kimseleri nikâhlayınız) âyetinde olduğu gibi.

    Akıllılar içün olan (من)/(men), bazen de akılsızlar içün kullanılır.

    (و منهم من يمشي علي اربعين )/ (Ve minhüm men yemşî alâ erbein) “Onlardan dört ayak üzerinde yürüyen de var” âyetinde olduğu gibi..

    Şimdi, (ما)/(mâ)nın vasıf irâdesiyle akıllılar içün kullanılması câiz olunca, ma’nâ,

    (الا المرحوم الذي رحمه الله )/ (ille’l-merhûme’llezi rahimehul-lâh) “Allah Teâlâ’nın merhamet ettiği merhamet edilen kimse müstesnâ” demek olur.

    İstisnâ Munkatı’ olur ise,

    İstisnâ, Munkatı’ olur ise, (ما رحم ) (mâ rahime)’deki (ما)/(mâ) masdariyye, (الا ) /(illâ) ise, (لكن)/ (Lâkin) ma’nâsınadır.(الا)/(İllâ)’dan sonrası da mubtedâ olub, haberi mahzûfdur ki, (هي التي)/(hiyelletî) lâfzıdır. Buna göre ma’nâsı,

    “Lâkin Rabbimin rahmeti… (odur) kötülüğü geri çeviren (başkası değil).”

    Yani, (Muhakkak ki, her insan nefsi, ister, çoğu insanlardaki gibi kararlı ve samîmî, ister masumlardaki (ve mahfûzlardaki) gibi kararsız ve istemeyerek olsun kötülüğü (çokça) emreder. Yani kötülüğü düşünür. Lâkin Rabbimin merhameti onu bundan engeller) demek olur. (Sırrî-i Girîdî’den Nakil Son Buldu)[32]

    Görüldüğü gibi, bu iş, sizin işiniz değilmiş.

    Cümle-i ismiyye devâm ve sübût ifâde eder, İnne ve te’kid Lâm’ı, tekid bildirir, doğru. Ya gerisi?… Yoksa hâfız olmadığınız için mi, gerisi yok? Bu hâlinizi bir Arab ata sözü, (وجدت شيئا غاب عنك اشياء)/ vecette şey’en ğâbe anke eşyâ/“Bir şey buldun ama birçok şey kaybettin…” şeklinde anlatır.

    Ne kıymeti var? Öyle değil mi?

    Hâsılı,

    Bu âyet sizin değil, hasım edindiklerinizin lehine bir delîl. Lâkin farkında bile değilsiniz. Bu da cehlin ve çok yükseklerde uçmanın alâmet-i fârikası herhalde..

    Evliyânın Mü’minlere Yardımı Olur mu?

    Şeyh Efendi: Abdülkâdir Geylânî Hazretleri bir şiirlerinde buyururlar ki:

    “Mürîdim ister doğuda olsun ister batıda

    Hangi yerde olsa da yetişirim imdâda”

    İddiâ: Bu, Kur’ân-ı Kerim’in çok sayıda âyetine açıkça aykırıdır.

    “Darda kalmış kişi düâ ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hakimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var?” (Neml 27/62) (27)

    Cevâb: Şu âyeti dahî bâtılınıza âlet etmekle bir kez daha Allah celle celâlühû’ya iftirâ etmişsiniz.

    Bu beyt, nihâyet kerâmet yoluyla yapılan bir işten haber vermektedir. Velîlerden sudûr edecek kerâmet, yani olağan üstü iş, Ehl-i Sünnet mü’minlerce hak olduğuna göre, mes’ele kalmaz. Aklını putlaştırmış cüce beyinlilerin Kerâmet’e (yani velî’nin bağlı olduğu nebînin mu’cizesine) karşı çıkmaları mühim değildir. Abdu’l-Kadir-i Geylânî, İbnü Teymiy-ye’nin de el-Furkân’ında dediği gibi Şerîat meşâyihındandır. Kerâmeti mütevâtirdir. O, bazen, Allah’ın izni ve yardımıyla, doğuda ve batıda mürîdlerine yardımcı olabileceğini, Allah’ın kendisine lutfettiği nimetlerden olduğunu anlatma kabilinden, söylemişse ne olmuş? Bunun Kur’ân’la çelişmediğini, Kurân’a îmân edip kerâmetle alâkalı âyetleri ve husûsan Neml sûresi kırkıncı âyeti de tasdîk edenler anlar, teslîm ve itiraf ederler. (Yanında kitâbtan bir ilim olan (Sıddik), onu (Yemen’deki Belkıs’ın tahtını) sen gözünü kırpmadan sana (Şam’a) getiririm, dedi.)[33]

    Onca uzaklıktaki tahtı, fizik kanunlarını alt üstederek, göz kırpmadan Süleyman aleyhis-selâm’a getirebileceğini söyleyen Sıddîk ve velî Asef’ten söz ediliyor…

    Mü’minler, bu sözün hadîsle de çelişmediğini bilir ve buna inanırlar. Zîrâ, hadîsde şöyle buyruldu: (Allah bana yeryüzünü dürdü bir araya topladı. Doğusunu ve batısını gördüm)[34] Yine buyruldu: (Yûsuf aleyhisselâm Züleyhâ ile olan imtihanında, uzaklardaki Ya’kûb aleyhisselâm orada temessül etti. Parmağını ısırıyordu.)[35]

    Hâfız Ebû Nüaym’ın ve İmâm Beyhekî’nin Delâilu’n-Nübüv-ve’lerinde de rivâyet ettikleri ve Hâfız İmâm İbnü Hacerü Askalânî’nin el-İsâbe’de isnâdının Hasen olduğunu söylediği hadîsde haber verildiğine göre, Hz. Ömer radıyallahu anhu Medine’deki minberden Îrân orduları karşısında hezimete uğramakta olan İslâm ordularının kumandanı Sâriye radıyallahu anhu’yu o denli uzaktan îkâz etti, (Ey Sâriye dağa yanaş, dağı arkana al, ey Sâriye…) dedi, Sâriye radıyallahu anhu bu feryâdı işitti ve İslâm orduları bu îkaz sayesinde bozgundan kurtuldu. [36]

    Ve daha niceleri …..

    Demek ki, olağan üstü olarak çok uzaklar görülebilir ve uzaktakilere olağan üstü yollarla yardım edilebilir.

    Beytin Kısa Bir Tahlîli

    Konevî, Kâdî Hâşiyesi’nde bir münâsebetle şöyle diyor: Bu (tefsîr şekli), meşhur olan şu görüş üzerine kuruludur: (كلما)/اKüllemâ/“her ne zaman ki” kelimesi umûm/genellik, (اذا)/ (izâ) kelimesi de ihmâl/mühmellik[37] içindir. (اذا) (İzâ) bazen umûm için de kullanılır. Ancak Musannif (Kâdî) sözünü, onlara göre seçilmiş olan görüş üzerine kurmuştur.

    Ebû Hayyân’ın, (Bence (كلما) (küllemâ) ile (اذا)/(izâ) arasında ma’nâca bir fark yoktur) şeklindeki sözü rededilen bir sözdür. Çünki,[38]

    (Müfessir ve Muhaddis) Şihâb da, Envâru’t-Tenzîl Haşiyesi’nde şöyle diyor:

    (كلما)/Küllemâ’nın tekrar bildirdiğini Usûl âlimleri açıkça ifâde ettiler ve bazı Nahiv ve Lüğet âlimleri bu görüşü benimsediler.

    El-Mısbâh’da şöyle dedi:

    كلما/ Küllemâ tekrar ifâde eder ama diğer şart edatları etmez.

    Bu yüzden, Ebû Hayyân’ın aşağıdaki sözü nakle muhâlif olduğu gibi aklen bilinene de tersdir:

    Bence (كلما) /küllemâ ile (اذا) /izâ arasında ma’nâ bakımından bir fark yoktur. Çünki, ne zaman ( كلمااضاء)/Küllema edâe/“her ne zaman ışık verirse”, sözünden tekrar anlaşılırsa, bundan, ( و اذا اظلم عليهم قاموا) /ve iza ezleme aleyhim kâmû/“şimşek yokolub karanlık yapınca da dikilip kalırlar” kelâmından da tekrâr lâzım gelir. Zîrâ, iş şimşeğin ışık vermesi ile karanlık yapması arasında dönüp dolaşmaktadır. Şu bulununca bu bulunmaz.

    Bu yüzden şunun varlığının tekrarlanmasından bunun yokluğunun tekrarı lâzım gelir. Üstelik, Nahivcilerden bir kısmı (اذا)/izâ’nın da (كلما )/küllemâ gibi “tekrâr” bildirdiği görüşündedir. Şairin şu sözü gibi:

    (اذاوجدت)/İzâ vecedtü./“Aşk ateşini eğer (veya ne zaman) ciğerimde bulursam, /Topluluğun sulaması tarafına yonelirim, serinlenmeğe.

    Çünki bunun ma’nâsı, (كلما) /küllemâ/”her ne zaman” demektir. Usûlcülerin ve Fakîhlerin (كلما) (küllemâ)daki sözünü ettikleri tekrar, sadece (كل)/küllü’nün umûmundan/genelliğinden gelmiştir, (كلما)/küllemâ’nın vaz’ından/tekrar ma’nâsı için îcâd edilmesinden değil. (Ebû Hayyân’ın Sözü Bitti.)

    Nakle ters oluşu, önceki nakiller sebebiyledir. Akılla bilinene zıd oluşu da şundandır:

    Nahivciler açıkça şöyle demektedirler: Bu ve benzeri âyetlerde (كلما)/küllemâ zarfiyyet üzere mensûbdur. Nasbedeni de, ma’nen cevâb olan şeydir. ما/Mâ masdarla alâkalı bir harf, veya “vakit” ma’nâsına nekre bir isimdir. Ondan sonraki cümle de, “sıle” veya “sıfat”tır ve kendinde şart ma’nâsından bulunduğu için “şart” yapıldı. Şu şart yapılan “sıle” kendinden sonrasının nekre takdîr edilmesinden dolayı bedeli bir umûm ifâde eder. Tekrarın ma’nâsı da bundan başkası değildir. O hâlde vaz’ bakımından nasıl tekrâr ifâde etmez.

    (اذا)/İzâ ve sâir şart edatlarının da tekrâr ifâde ettiğini söylemek ise doğru değildir. Eğer ondan tekrar ma’nâsı anlaşılırsa bu hâricî karinelerledir.

    (اضائة)/İdâet’in/“ışıklandırma”nın (اظلام)/ızlâmı/“karanlık yapma”yı gerektireceğine dâir i’tirâzı ise murâd ettikleri kinâyeli ma’nâyı hesaba katmamaktır….[39]

    İmâm Kevserî deاذا /izâ için başka bir mevzû’ münâsebetiyle şöyle diyor:

    (اذا)/İzâ Lâfzında umûm’a, genele delâlet yoktur. Aksine o, şart ma’nâsında kullanıldığında Mantıkçılara göre, (ان) /in/eğer gibi ihmâl edatlarındandır. Hattâ, (اذا) /İzâ şart ma’nâsında kullanıldığında, Kûfelilere göre onda zarf (zaman) ma’nâsı kalmaz. Ebû Hanîfe rahmetüllâhi aleyh işte bu görüştedir. Basralılar da aksi görüştedirler.[40]

    Yani (اذا)/izâ kelimesi umûm/genellik ma’nâsı vermez. Aksine, Kadıyye-i Mühmele lafızlarındandır ki bu kadıyye, Küllîlik ve Cüzîlikten boş bırakılan kadıyye demek olub Cüz’iyye kuvvetindedir.

    Hâsılı, Ebû Hanîfe rahmetül-lâhi aleyh’ye göre (اذا)/izâ şart, yani eğer ma’nâsında kullanılırsa, onda zarf yani zaman ma’nâsı hiç bulunmaz. Nitekim bu husûs Mantık ve Fıkıh bilgisi olanlarca bilinen bir şeydir.

    Sözün özü, Beyt’deki (اذا)/izâ burada zarf ma’nâsında kullanılmış olmayıp şart ma’nâsındadır ve buna göre, ma’nâ şöyledir: Mürîdim doğuda ve batıda bulunursa, (bazen) ben ona yardım ederim. Yoksa ma’nâ, (Mürîdim her ne zaman doğuda ve batıda bulunursa, ben ona mutlaka her zaman yardım ederim) demek, değildir.

    Bir âyetin tefsîri ve bir hadîsin îzâhı esnasında sarfedilen şu ilmî îzâhların, esâsen bu beyti, tekfîr kahramanlarından kurtarmak maksadıyla yapılmadığı, başka münâsebetlerle yapıldığı, ama burayı da tastamam açığa çıkardığı yeterli aklı olan insaf sâhiblerince inkâr edilmez bir hakîkattir.

    İslâm Büyükleri İçin Ğayretli ve Hamiyetli Olmak Nerde Kaldı?

    Sâlih mü’minleri tekfîr edebilmek aşkına binbir türlü câhillik ve zorakiliklerle şu açık hakîkatları göz ardı etmek hangi kelimelerle ifâde edilebilir? Siz söyleyin, ey çelebiler tâifesi… İlim esaslarına karşı yapılan bu denli bir lâubâlîlikle sâlih kimseleri küfürle itham etme çabaları karşısında sizler kibarlık ve nezaketinizle susun bakalım…

    Ebû’d-Derdâ radıyallâhu anh’a hakâret eden adamı Hazreti Ömer radıyallâhu anh efendimiz in nasıl elbise ve gırtlağından tutarak yaka paça Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem efendimizin yanına getirdiğini,[41] Yine Hazreti Ömer efendimiz’in kendini Ebû Bekr radıyallâhu anh efendimiz’den üstün tutan birine yalan dedin deyip, O’na ne denli sert çıkıştığını,[42] Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim’in ileri gelenlerine hakâret eden birisini Sa’d radıyallâhu anh’ın nasıl îkâz ettiğini ve vaz geçmeyince ona nasıl bedduâ ettiğini ve bu beddua üzerine hayvanının onu orada nasıl helâk ettiğini,[43] Yine, Sa’d İbnü Mâlik’in Hazreti Ali radıyallâhu anhu efendimize hakâret edeni nasıl îkâz ettiğini, vazgeçmeyince de kıbleye dönerek ellerini açıp, (ey Allahım! Şu herif, dostlarından birine hakâret ediyor; kudretini bu topluluğa göstermeden, onları buradan ayırma!) diye bedduâ ettiğini ve hayvanının, o herifin beynini dağıtarak O’nu nasıl helâk ettiğini,[44] biz akla getirmiyoruz. Îcâbına göre bir tavır takınmaya ise efendilik ve kibarlığımız müsâade etmiyor(!)… Öte yanda da şu evliyâullah’a hakâreti tiynet hâline getirip onlara hakâretle meşğûl olurken Allah celle celâlühû’nun düşmanlarına sırayı getiremeyenler, böyle bir bedduâdan hiç mi hiç çekinmiyorlar. Çünki ne de olsa bizde duâsı kabûl edilecek bir dudak ve ağız kalmadığını biliyor ve görüyorlar. Vâ esefâ!… İlellâhi’l-Müştekâ…

    Kulluk dâiresinde en nezîh hakk ve hakîkat rehberlerimiz olan büyüklerimizin, İslâm ve îmân kahramanlarının etleri ısırılır ve yenilirken susalım bakalım…. (Kimin yanında bir mü’min kardeşinin ğıybeti yapılır da, O’na yardım etmeye gücü yettiği hâlde, yardım etmezse, Allah celle celâlühû onu dünyâda ve Âhirette zelîl eder)[45] tehdîdinin bizim için bir ehemmiyeti yoksa tabiî…

    Bu Beyt, Kurân’a Aykırı mıdır?

    Tekrâr ederek diyoruz ki, bu beyt, Kur’ân’ın, değil çok sayıda âyetine, bir âyetine bile ters düşmediği gibi, şu âyetler istikâmetindir: (Süleyman aleyhis-selâm, ey ileri gelenler topluluğu!. (Yemen Melikesi Belkıs ve kavmi) itâat ederek gelmeden evvel, hanginiz bana O’nun tahtını getirecek, dedi. Cinlerden bir ‘ifrît, sen yerinden kalkmadan evvel ben sana o tahtı getiririm, dedi. Yanında Kitâbdan (Levh-i Mahfûz’dan) bir ilim bulunan bir zât da, sen göz yumub açmadan evvel ben onu sana getiririm, dedi. Süleyman aleyhisselâm (Belkıs’ın) tahtını, yanında durur halde görünce, bu Rabbimin nimetidir ki,…….dedi.)[46]

    Neml sûresinin 62. âyetini okumadan evvel, bu âyetleri okumadınız mı, bilmiyorum? Bunlar ve benzeri âyetler, Âsef’in yaptığının gerçek fâilinin Allah olduğunu, bu gücü ona Allah’ın verdiğini, mes’elenin yanlış anlaşılmaması lâzım geldiğini, hakîki yardımcının Mevlâ olduğunu ve başka nice şeyleri anlatıyor.

    İlim ve akıl sâhibleri bilirler ki, Mevlâ’nın yardımları bu sebebler âleminde umûmiyyetle değişik sebeb ve vâsıtalarla gelir, kullara ulaşır. Meselâ sıkışıp parasız kalsanız, Mevlâ’ya yalvarıp yakarsanız, O da bir kuluna ilhâm etse, o kul da, durup dururken hâlinizi sorsa ve size yardım yapsa, para verse ve (bana Rabbim yardım etti) deseniz, o kulu Allah celle celâlühû’nun yerine koymadığınız gibi, (bana şu kişi yardım etti) deseniz Mevlâ’yı da kul yerine koymuş olmazsınız. Her iki sözünüz de, i’tibârınızın (burada bakış açınızın) doğruluğuna göre doğrudur. Birinci sözde, fiili, hakîkî sâhibine, ikincide de sebebine isnâd etmiş (dayandırmış) olursunuz. Bu bir çelişki olmaz. Kezâ basît bir maddî yardımı bir kuldan istediğinizde, o kişi size bu yardımı yapınca, Allah celle celâlühû bana yardım etti deseniz de olur şu kul bana yardım etti de deseniz doğru olur. Birincisi hakîkî diğeri de mecâzî yardım demek olur.

    Kahrolsun şu câhillik ve kendini bilmemek… Yâhud, hâinlik ve Allah celle celâlühû’dan korkmamak…

    Güç Yetirilemeyen İşlerde Kuldan Yardım İstenir de, O da Yardıma koşarsa Artık Allah’a Sığınma İhtiyacı Kalmaz mı?

    İddiâ: Güç yetirilemeyen konularda Allah’tan başkasından yardım istenir, o da yardıma koşarsa artık kim Allah’a sığınma ihtiyacı duyar?(27)

    Cevâb:

    Bir: Kulun hangi işe gücü yeter?… Yalnız başına, küçük büyük hiçbir işe gücü yetmez. Çünki,

    (لا حول و لا قوة الا باالله/Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh)/(Güç ve kuvvet ancak Allah celle celâlühû’nın muvaffak kılması iledir.)[47]

    Yoksa Allah celle celâlühû vermedikçe kulda güç var olduğunu mu zannediyordunuz?

    İki: Ya, (Sebeb ve vesîle olarak) birisi size dünyalık bir küçük bir yardım edince, artık Allah celle celâlühû’ya ihtiyâcınız kalmıyor mu? Bu yardımı hakîkatte Allah’ın yaptığına inanmıyor musunuz? Pes doğrusu… Bu denli sapıklığa bilmem ama, kul fiilinin yaratıcısıdır diyen Mu’tezile bile cesâret edemez.

    Üç: Büyük denilen yardımlar, mu’cize ve kerâmet yoluyla istenirse, bu Kur’ân’ın ve Sünnet’in şehâdetleriyle câizdir. Süleymân aleyhisselâm’ın, Ey ileri gelenler topluluğu, Belkıs’ın tahtını bana kim getirecek? diyerek çevresindekilerden, büyük bir iş istemesi bunu gösteriyor. Şu talebi sebebiyle, herhalde Süleymân aleyhisselâm’ı şirkle, bu haberi nakleden ve şirk olduğunu söyleyip reddetmeyen, Allah celle celâlühû’yu da yanlış yapmakla suçlamazsınız?

    Şeyh Efendi: Sen Abdulkadir Geylânî’ye inanmıyorsan seninle konuşacağımız bir şey yoktur.

    İddiâ: Abdulkadir Geylaniye inanmak îmânın şartlarından değildir ama Kur’ân-ı Kerim’e inanmak gerekir. Bana göre bu zatlarla ilgili bilgilerin çoğu uydurmadır. Yukarıdaki şiir (şiir değil, beyt), o uydurmalardan biridir. Allah’ın Peygamberi için milyonlarca hadîs uyduranlar Abduikadir Geylani için, Mevlana için, İmâm Rabbani için niye bir şeyler uydurmasınlar ki? Ama Abdulkadir Geylani’nin kendisi gelip bu sözü söylese, bir bildiği vardır, demez tereddütsüz reddederiz. (27)

    Cevâb: Şu söz şeklindeki şeytânî vesvesede bir kaç ğaflet veyâ hıyânet var:

    Bir: Evet, Allah dostlarının sözlerine sokuşturmalar olabilir. Bu, mümkin, hattâ vâkı’/olan bir şeydir.

    İmâm Şa’rânî şöyle diyor: Nitekim bunu (İbnü Arabî’nin kitâblarına sokuşturmalar olduğunu) bana Mekke’de oturan Efendim Ebû’t-Tâhir el-Meğrîbî haber verdi. Sonra da bana, Şeyh’in (İbn-i Arabî’nin) Konya’da kendi eliyle yazdığı nüshası ile karşılaştırdığı Fütûhât nüshasını çıkardı. Fütûhât’ı kısaltırken tevakkuf ettiğim/kabûl etmekte duraksadığım ve hazfettiğim/çizip sildiğim ifâdelerden hiç birini onda görmedim.[48]

    Şâ’rânî, bu sokuşturmaların Ahmed İbn-i Hanbel’in, Kâmûs sâhibi Feyrûz Âbâdî’nin ve kendisinin eserlerine de yapıldığını uzun uzun anlatır.[49] Lâkin, aklımızın, anlayışımızın ve ilmimimizin kuşatamadığı her şeye hemen bu damgayı vurmamak ve her dînî eserde tereddüt etmemek, şübheler uyandırmamak dahî gene aklın, idrâkin, fehmin, edebin ve nihâyet ilmin bir îcâbıdır.

    İlk bakışta biribirine zıtmış gibi görünen nice âyetler vardır ki, -hâşa ve kellâ- böyle ilk görüldüğü gibi çelişik değildirler. Hattâ bu husûsda, Müşkilü’l-Kur’ân veya Müşkilâtül-Kur’ân nâmıyla başlı-başına ayrı nice kitâblar yazılmıştır. Nitekim İbnü Kuteybe’nin (ö:276) Te’vîlü Müşkili’l-Kurânı bunlardan biridir.

    Nice âlimlerce çeliştiği zannedilip kimisi tercîh edilip alınan kimisi zayıf veya asılsız ve uydurma zannedilib bir tarafa konulan veya atılan nice hadîs rivâyetleri vardır ki, bunların diğer bir takım muhakkık âlimlerce çeliştiği zannedilen rivâyetlerle hakîkatte çelişmediği açık açık isbât edilmiştir. Bu husûsta da Müşkilü’l-Hadîs ismiyle eserler verilmiştir. İmâm Şâfiî’nin İhtilâfu’l-Hadîs, İmâm Tahâvî’nin Müşkilü’l-Âsâr, İbnü Kuteybe’nin Te’vîlü Muhtelifi’l-Hadîs isimli eşsiz eserleri gibi. Hattâ İbnü Cerîr’in Tehzîbu’l-Âsâr’ı ve Tahâvî’nin Şerhu Meânî’l-Âsâr’ı bir bakıma bu sâhada te’lîf edilmiş iki büyük ve kıymetli eserdir. Öyleyse, büyükler, görünürde nasslarla çelişir gibi olan bir şeyler söylediklerinde, akıllı ve edebli kimselere düşen, önce hüsn-i zann’dır.

    Sonra, onların bu sözlerini, mümkin mertebe ilmî ve ma’kûl/selîm akla uyan tevcîhlerle/gerçek yüzünü bulup göstermelerle te’vîl etmekdir. Hattâ bu, değil büyüklerin, sıradan mü’minler için bile aslolan bir tavırdır. Zîrâ, Aslolan, Mü’minle-rin işlerinin, aksi ortaya çıkmadıkça salâh ve sedâda/doğru ve düzgün ma’nâlara yorulmasıdır[50] şeklinde söylene gelen Usûl-i Fıkh kâidesi, değil âlimler, yeni ilim talebeleri tarafından bile bilinen bir şeydir. Bu da mümkin olmuyorsa, bir mikdâr tevakkuf etmeli, yani durmalı, hemen hüküm vermemeli ve işi çözebileceği bir başka zamana bırakmalı veya erbâbına havâle etmeli. Yani, ben bunu anlayamamış olabilirim deyip bir müddet susmalı. Zâhirinden kendi anladığı Şerîat’e ters olan ma’nâyı kabûl etmemeli ama, sözün yahud işin hakîkatine hemen i’tirâz etmemeli.

    Büyük fakîh, koca akâid âlimi İmâmu’l-Harameyn bakınız ne diyor:

    Eğer bize, “Sûfiyyenin aşırı gidenlerinin sözlerinden küfrü gerektirip gerektirmeyenlerini açıklayınız”, denilse, Kesinlikle şöyle deriz: Bu, hırslanılmayacak yerde hırslanmaktır. Zîrâ Sûfîlerin sözleri, (ma’nâlarına) ulaşılacak nokta olarak uzak, ve (mu’tâd olarak) gidilen yoldan (ve uslûbdan) başkadır. Tevhîd denizlerinin dalgalarından avuçla alınmışlardır. Kimin ilmi, hakîkatlerin nihâyetini kuşatmamışsa, güvenilir esaslara dayanan tekfîr delîllerini elde edemez.[51]

    Ama siz, ey kendini bilmez edebsiz câhiller!.. Sizin için, delidir, ne derse yeridir, veya câhildir ve ğebîdir, ne derse yeridir demekten başkası gelmiyor elden…

    İki: Bana göre, bu zâtlarla ilgili bilgilerin çoğu uydurmadır gibi dayanağı ve isbâtı olmayan mide gurultusu nev’inden/türün-den, söz bile olamayacak gürültüler, câhillere ve şaşkınlara çok değil…Hem, siz kim oluyorsunuz ki, onca cehâletinizle âlimlerin söz sâhâsında bana göre diyebiliyorsunuz?!.. Mine’l-Ğarâib… Evet, bir takımları uydurma olabilir; bu Aklî bir Mümkin’dir; hattâ vâkı’dir; tamam da, mikdârını tâ’yîn ederek, çoğu diyorsunuz; bunu nerden bildiniz ve çıkardınız? Sizin sık sık ve gelişi güzel yaptığınız usulle, yani atmasyon bir usulle mi? Onda ne şübhe? Tabiî ki…

    Netîce

    Sözün özü, ortada ilim, edeb, terbiye, samîmiyet ve hidâyet kıtlığı hatta yokluğu olduğundan hak ve hakîkat hedef alınıb tahrîb edilmek istenmiş; yüce dağlar süsülmeye çalışılmış ve kafalar gözler dağılmış. Allah celle celâlühû, hedef alınan şu yüce kervânın ardından tek ayakla seken topal köpekliği dahî şeref bilen bizim gibilerle bile evsâfı geçen ve vasfında âciz bile kalınan gürûhun sefâletini işte böyle sergiler. İnşâellah devâm edeceğiz.

    [1] [Ahmed İbnü Hanbel, Müsned: 3/135,154,210,251], Mu’cem:1/120

    [2] [Buhârî, Edeb:29, Müslim, Îmân:73, Tirmizî, Kıyâme: 60, Ahmed İbnü Hanbel: 1/387, 2/288, 336, 373, 3/154, 4/31, 6/385 ], Mu’cem: 1/232

    [3] Açık, güzel ve mahzun bir sesle Kur’ân okumayan veya onunla yetinmeyen.

    [4] [Buhârî, Tevhîd: 44, Ebû Dâvûd, Vitr:20, Dârimî, Salât:171, Fedâilü’l-Kur’ân:34, Ahmed: 172,175,179], Mu’cem:5/16

    [5] [Tirmizî, İsti’zân:7], Mu’cem:3/62

    [6] [Ebû Dâvûd, Libâs:4, Ahmed, 2/50], Mu’cem:3/62

    [7] [Buhârî, Edeb;76, Müslim, Birr:107-108, Muvattâ, Husnü’l-Huluk:12, Ahmed:2/236,268,508]], Mu’cem:3/79

    [8] [Buhârî, Edeb:102], Mu’cem:5/197

    [9] Dünyada işlediği sevâblar, Âhiret’te hakkını yediği kimselere verilip de sevâbsız kalan, hattâ hak sâhibinin günahını üstlenendir.

    [10] [Müslim, Birr: 60, Ahmed İbnü Hanbel, 302,334,372], Mu’cem:5/197

    [11] [Müslim, Ahmed İbnü Hanbel, Ebû Dâvûd, İbnü Mâce, Hâkim, Ebû Hureyre radıyellâhu anhu’dan], Et-Teysîr:2/330.

    [12] A’râf:179

    [13] Enfâl:2

    [14] [Ahmed (3/154), Ebû Ya’lâ (4187), Bezzâr (El-Keşf:21), Ahmed’in isnâdı ceyyiddir/ iyidir. ], Münzirî, Et-Terğîb ve’t-Terhîb (Dârü’l-Kitâbi’l-Arabî):450-451, H:3762

    [15] Kelâbâzî, et-Tearruf:142-151 (Fenâ)

    [16] İbnü’l-Kayyim, Tehzîbu Medârici’s-Sâlikîn (Sefer İlellâh, Sefer Billâh, Sefer Fîllâh) :2/1011

    [17] İmâm Rabbanî, Mektûbât:1/103, 97. mektûb,

    [18] Ahzâb:36

    [19] Kulun şahsî irâdesi sadece, Kitab ve Sünnet’in serbest bıraktığı sâ hâlarda bulunabilir.

    [20] [Buhârî, Rikâk:38, İbnü Mâce, Fiten: 16], Mu’cem:7/330, [(Benzeri lafızla) Ahmed İbnü Hanbel:6/256], Mu’cem:1/443

    [21] Zâriyât:50

    [22] Sâffât:99

    [23] [Ahmed İbnü Hanbel: 3/430], Mu’cem:7/331, Benzer lafızlarla [Taberânî el-Kebîr ve el-Evsât], Kenzü’l-‘Ummâl:1/42-43, H:98-99] ve [Hakîm-i Tirmizî, Ebû Nüaym, Hilye, Amr b. Cemûh radiyellâhu anhu’dan], Kenzü’l-‘Ummâl:1/440

    [24] [Tirmizî, İbnü Mâce ve Hâkim, Atıyyetü’s-Sa’dî radıyellâhu anhu’dan. Tirmizî Hasen ve Ğarîb’dir dedi], Et-Teysîr:2/503 (Yani harâmdan korunmak için fuzûlî helalleri terk etmedikçe…)

    [25] Münâvî, et-Teysîr:2/503

    [26] Bir şeyi Tammud ve Kasd etmek (Ya’ni her ne şekilde olursa olsun) yönelmek ve kasdetmek (Muğrib: emm maddesi)

    [27]. Bakara:257

    [28] Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Nesâî, Ebû Hureyre radiyellâhu anhu’dan], el-Fethu’l Kebîr:1/26 H:36

    [29] Semîn el-Halebî, ed-Dürrü’l-Masûn:1/100

    [30] İsrâ:36

    [31] Yûsuf:53

    [32] Sırrî-i Girîdî, Ahsenü’l-Kasas:(2/327-341)’den kısaltarak.

    [33] Neml:40

    [34] [Ahmed İbnü Hanbel, Ebü Dâvûd, Tirmîzi, İbnü Mâce, Sevbân radıyellâhu anhu’dan.], El-Fethu’l-Kebîr:1/307-308

    [35] Hâkim el-Müstedrek’inde Abdullah İbnü Abbas radıyallahu anhumâ’dan Sahîh bir isnâdla rivâyet etti ve İmâm Zehebî, Muhtasar’ında bu hükme i’tirâz etmedi:2/346

    [36] Beyhekî, Delâilü’n-Nübüvveh. İbn-i Hacer (rh) el-İsâbe’de(2/3) bu haberin isnâdının Hasen olduğunu söyledi. Haberi, ayrıca, Ebû Nüaym, Hatîb ve İbnü Merdûye de rivâyet ettiler. (En-Nibrâs:482)

    [37] “Hepsi” ve “bir kısmı” ma’nâlarından boş bırakılmışlık

    [38] Konevî, Hâşiye-i Beydâvî:1, İkinci kısım:72

    [39] Şihab, İnâyetü’l-Kâdî:1/407

    [40] İmâm Kevserî, En-Nüketü’t-Tarîfe:87

    [41] [Hilyetü’l-Evliyâ: 1/210], Kândehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe: 2/448-449

    [42] [Ebû Nüaym, Fedâilü’s-Sahâbe, Müntehabu’l-Kenz: 4/350], İbn-i Kesîr bunun isnâdı sahîhdir, dedi. Kândehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe: 2/449

    [43] [Taberânî, Mecma’u’z-Zevâid:9/154. Râvîleri sağlamdır.], Kândehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe:2/454-455

    [44] Hâkim, el-Müstedrek:3/500’de rivâyet etti ve Buhârî ve Müslim şartına göre sahîhdir dedi. Zehebî de, O’nu tasdîk etti.], Kândehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe: 2/455-456

    [45] [İbn-i Ebî’d-Dünyâ, Enes radıyallâhu anhu’dan], Râmûz: 406

    [46] Neml: 39-41

    [47] Tahrîci, 14. dipnotta geçti.

    [48] İmâm Şa’rânî, el-Yevâkît ve’l-Cevâhîr:8

    [49] Aynı yer.

    [50] [Kerhî, Usûl-i Kerhî], Usûl-i Pezdevî Zeylinde: 368 (Pâkistân Baskısı)

    [51] Nablûsî, el-Hadîka: l/301

  3. KUR’AN IŞIĞINDA TARİKATÇILIĞA BAKIŞ KİTABINA CEVAP 4 -Hüseyin Avni

    Kuyudan Çıkartılan Taşlar 4

    Ehlüllaha hücüm eden câhil ve edebsizler cebhesine karşı kaleme aldığımız cevablarımıza devâm ediyoruz…(1)

    Şeyhin Mürîdine Himmeti Olur mu, Olursa Bu Nedir ve Nasıl Olur?

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    İddiâ: Himmet, Arapça’da bir işi yapmaya azmetmek ve güçlü bir kararlılık içinde olmak ma’nâlarına gelir. Türkçede rûhani ve manevi yardım, kayırma ve lütuf ma’nâlarında kullanılır. (28)

    Cevâb: Himmet, sık sık nakiller yaptığınız Ta’rîfât’ta nasıl ta’rîf edilmiş, merak etmediniz mi acaba? Yahut baktınız da murâdınıza münâsib düşmediğinden mi oradan nakil yapmayıp ıstılâh/terim ma’nâsını es geçerek -kendinizce- lügat ma’nâsını vermekle yetindiniz. Halbuki, Seyyid Şerîf Cürcânî, Himmeti şöyle ta’rîf ediyor: (Himmet, kendisi ve(ya) başkasına bir şey hâsıl olması için, kalbin bütün rûhanî güçleriyle Hakk Teâlâ tarafına yönelmesidir.)[2] Yani, himmet, bir çeşit duâ…

    Nice defa tekrar ettik, yine tekrar edeceğiz. Zîrâ muhâtâbın ilim ve akıl seviyesini hesaba katmak zorundayız: Allah celle celâlühû muktedir kılmadıkça kul bir iğneyi bile yerinden kaldırabilecek güce sâhib değildir. Allah muktedir kıldıktan sonra da, gücün küçüğü buyüğü bahis mevzûu olmaz. Gücün bir kısmını (mutlak ma’nâda) kulda görüp bir kısmını görmemek, hakîkatte güçde kulu Allah’a ortakçı yapmaktır.

    Esas şirk işte buradadır. Allah celle celâlühû, kainatta yerleştirdiği kanunu ve âdeti îcâbı yaptığı işlere bir takım yarattıklarını sebeb eder. O, sıradan işleri kesbe (kazanmağa) onları muktedir yapar. Nâdiren de olsa bazen bu âdetinin dışına çıkma âdeti de vardır. Mu’cize, kerâmet, istidrâc, gibi olağandışı yollarla yarattıklarına bazı kişileri vesîle ettiği de olur. Allah celle celâlühû’nun izniyle ve güç vermesiyle Sâlih aleyhisselâm’ın kayadan deve doğurtması, Îsâ aleyhisselâm’ın ölüleri diriltmesi, Mûsâ aleyhisselâm’ın asasını ejderha yapması, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in işaretiyle Ay’ı ikiye ayırması, İbrahim aleyhisselâm’ın kuşları kıyma yapıp yoğurması ve dağların başına o kıymalardan koyup sonradan çağırdığında onların canlanıp kuş olmaları, bunların hangisine beşerin gücü yeterdi?.. Bütün bunların hakîkî fâili Allah celle celâlühû sebeb olma bakımından bunları yapan da ismi geçen peyğamberler… Hz. Ömer radıyalllahu anh’ın İran’daki İslâm askerine Medine’deki minberden komut verip himmet etmesi, hangi beşerin olağan takatinin yeteceği şeylerdendir.

    Mu’cizeyi kabûl etmiyorsanız, muhâtab bile olamazsınız; pozitivist ve materyalist derekesine düşen bir zavallı olursunuz. Mu’cizeleri kabûl ediyorum, ama onu bu mes’eleyle karıştırmayın, derseniz, bu, cehâletinizi gösterir. Çünki, Kerâmet de, velînin kerâmeti olmasının ötesinde aynı zamanda da bağlı bulunduğu Nebî’nin mu’cizesidir. Zîrâ, Nebîler dünya değiştirmekle (ölmekle) gerçekte, bir bakımdan ölmemişlerdir. Çünki Kâinât’ın Efendisi sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular: (Nebîler kabirlerinde diridirler, namaz kılarlar.) [3] Onlardan nebîlik sıfatı öldüklerinde alınmaz. Bu yüzden mu’cizeleri dünya değiştirdiklerinde dahî devam eder. Velîlerden, öldükten sonra velîlik alınmaz, kerâmetleri öldükten sonra da devam eder.[4]

    Anlaşılıyor ki hastalık, mu’cize ve kerâmeti kabûl edememe ve sindirememe hastalığı… Başkası değil… Felsefedeki şu Determinizm mikrobu… Vasat/ortam, mikrob i’mâlâtına pek münâsib bir vasat…

    Şeyh, Mürîdlerine Olağandışı Yollarla, Kerâmet Yoluyla Yardım Edebilir mi?

    İddiâ: Tarîkatlarda müritlerine olağandışı yollardan yardımda bulunduğuna ve onların bazı sıkıntıların giderdiğine inanılır. (28)

    MÜRİD: Sen Şeyhin himmetini de mi kabûl etmiyorsun? İster inan, ister inanma, şeyhimin himmeti sayesinde her yerde işlerim gâyet iyi gidiyor. Ben bunu görüyor ve yaşıyorum.

    İddiâ: Şeyhinizin himmeti derken onun size özel ilgi göstermesini kastetmiyorsunuz herhâlde. Kasdınız onun size olan manevi yardımı değil mi?(28)

    MÜRİD: Evet, doğru. Mesela ben hacca gittiğimde Arafat’tan inerken şeyhimin himmetini gördüm. Hâlbuki o Türkiye’deydi. Arafat’tan o kadar kolay indim ki, Şeytânı da taşladıktan sonra sabahın sekizinde otelde idim.

    İddiâ: Niye Allah’ın yardımı değil de Şeyhimin himmeti?(28)

    Mürîd: Şeyhimin Allah katındaki değerinden dolayı Allah mürîdlerine yardım ediyor.

    İddiâ: Peki ya saat sekizden önce otele gelenlere kim himmet etti?(28)

    Cevâb: Evet, kerâmet sâhibi olan mürşidler, hattâ ehl-i kerâmet her mü’min birilerine olağan üstü yollarla yardım edebilir. Nebîlerin Ümmetlerine mü’cize yoluyla yardımı nice âyetlerle ve hadîslerle sâbittir. Kezâ nebî olmayan sâlih mü’minlerin yardımı da sayılamayacak kadar çok sahîh rivâyetlerle bildirilmiştir. Bu mes’ele değişik yanlarıyla çok geçmiştir.

    Mürîdler başarı kazandıklarında, Allah yardım etti demeyip şeyhim himmet etti diyorlar imiş. Allah’ı tenzih ederim, bu büyük bir iftirâ. Nerden bildiniz? Yoksa, ğayb onların yanındadır da, onlar yazıyorlar, öyle mi? Merak etmeyin, istikâmet üzere olan her mürîd, her lahza Allah’ı zikreder, onu unutmaz, mesleği zâten budur… Sâlik, Benim muvaffakiyetim veya mazhar olduğum şu nimet, şu ilahi lütuf, mürşidimin yüksek irşad ve gayretleri, benim için yaptığı duâ ve niyazlar berekâtiyle oldu. Bu benden değildir. Sebebler dâiresinde buna birinci ve en şerefli sebeb şeyhimdir gıbi ma’nâlar ifâde eden himmeti şeyhi için kullandıysa, böyle bir hüsni zannda bulunsa ne olmuş?.. Üstelik bu bir şükran ifâdesi değil midir?

    (Kim insanlara teşekkür etmese, Allah celle celâlühû’ya şükretmemiş olur)[5] sözünden korkarak ve (İnsanların Allah’a en çok şükredeni, onların insanlara en çok teşekkür edenidir.)[6] nebevî haber gereği, o zümreden olmaya çalışsa fenâ mı olur?.. Hakîkî fail olan Allah celle celâlühû’nun ve de O’nun Resûlü’nün emir ve irşâdları istikâmetinde vâsıtalara sarılmanın ilâhî ve Nebevî emir olmanın yanında hikmet îcâbı olduğunu bilmeyen ve bilmek istemeyenlere Allah celle celâlühû basîret ve iz’ân versin. Kim, kimlere, neyi öğretiyor? Şu karşısına dikildiklerinizin bildiklerinin zekatı sizin gibilerin nicelerine yeter de artar bile. Önlerinde onlarca sene okusanız, arayı kapatmanız için şu zaman az bile gelir. Sizin bildiğinizi zannettiğiniz saha onların asıl sahası… Başka bir dünyaları daha vardır ki, o dünyadan sizin hiç bir haberiniz yoktur… Bu cihetle ayrı ayrı âlemlerdesiniz. Değişik buudlardasınız/boyutlardasınız…

    Ölüye veyâ Ğâibdeki Birine Seslenmek ve Onları Çağırmak

    İddiâ: De ki, Allah’ın dışında kuruntusunu ettiklerinizi çağırın bakalım; onlar, sıkıntınız ı ne gidermeye, ne de bir başka tarafa güç yetirebilirler. Çağırıp durdukları bu şeyler de, Rablarına hangisi daha yakın diye vesîle ararlar, rahmetini umar, azâbından korkarlar. Çünkü Rabbinin azâbı cidden korkunçtur. (28-29)

    Cevâb: Bu âyetlerin meâlinde, affedilmez bir çok mühim yanlış veya tahrîfler var. Bir kaçı:

    (Birincisi); Burada kör bir câhillik yatmış olabileceği gibi, kasıdlı bir şeytâni telbis (karıştırma) ve şaşırtma da bulunabilir. Allahu a’lem. Âyette geçen yed’û’nun, yani da’vet’in ma’nâsı, şurada ibâdet demektir. Çünki, ilim sâhibleri bilirler ki, da’vet ve duâ, kavl, söz, nida/seslenmek, yardım isteme, süâl-istifham, sual-taleb, tesmiye/isim verme, bir şeye çağırma ve teşvîk ve ibâdet ma’nâlarına gelir. Nitekim bu husûsta geniş açıklama önceden geçti.[7] Bu değişik ma’nâlardan Şeytânın ve Nefs-i Emmâre’nin, seç dediğini seçmek ve muhâtâbı câhilce hattâ haince tekfir etmeye gayret etmek, elbette herkesin harcı değildir. Bunun için ayrıca, üstün ve farklı başka meziyyetlere de ihtiyac vardır,

    (İkincisi); Mealde geçen hangisi daha yakın diye vesîle ararlar ibaresinin ne ma’nâ ifâde ettiğini bilen beri gelsin. İnanıyorum ki bunu siz de bilmiyorsunuz. Allah aşkına, bu ne demek?… Doğrusu, bu kadar da ciddiyetsizlik olmaz. Hadi başka ifâde kullanmayalım.

    Şu, diye ta’bîri, ya mefülün leh’dir, yani için ma’nâsınadır. O, takdîrde ma’nâ, (hangisi daha yakın olduğu için) olur ki, sözün bütünü içinde hiçbir ma’nâ ifâde etmeyen bir zırva… Veya, kavl yahud o ma’nâda bir lafzın mefülün bihi olarak makul-ı kavlı olur, (diye) şeklinde gibi; (gel diye bağırdı, gel diye söyledi) benzeri. O takdîrde de meal bir ma’nâ ifâde etmiyor. Yani şu meâl bir şey anlatmayan, mühmel meal, ma’nâsız tercüme…

    Müfessirlerin cumhûruna göre âyetteki eyyühüm lafzı, yebteğûne deki (vav)dan, yani, fâilden bedeldir. Bu takdîrde ma’nâ, Onların ibâdet etmekte oldukları kimseler(den), hangileri (O’na/Rablerine) daha yakınsa, onlar, Rabblerine (varmaya) vesîle ararlar, veya, İbâdet etmekte oldukları(dan) hangileri (O’na/Rablerine) daha yakınsa, onlar Rablerine (varmaya) vesîle ararlar şeklinde olur.

    Bazı tefsîrciler de, vesîle ararlar lafzında şiddetli hırs ve istek duymak ma’nâsının bulunduğunu, bu takdîrde ma’nânın, hangilerinin daha yakın olacaklarına şiddetli hırs ve istek duyarlar şeklinde olduğunu, söylerler.[8] Bu takdîrde ise ortaya, bilinen Vesîle ve Tevessülün dışında (lehinde veya aleyhinde olmayan) bir ma’nâ çıkar.

    (Üçüncüsü): (Çağırıb durdukları bu şeyler) dediğiniz, Îsâ ve Uzeyr aleyhimesselâmdırlar. Onlar için, her hangi bir şey için Türkçe’deki ma’nâsıyla kullanılan şey ta’bîri kullanılmaz. Aksine, kimseler veya, zâtlar gibi ifâdeler kullanılır.[9] Yok, eğer, o, şeyler dediğinizin cansız putlar olduğunu iddiâ edecek olursanız, onlar, nasıl vesîle ararlar? Bu ne lâubâlîlik?..

    Şeyhler Âhiret’te Mürîdlere Şefâat Edebilir mi?

    İddiâ: Siz, Şeyhinizin Âhirette size şefaat edeceğine de inanıyorsunuz. Eğer şeyhler mürîdlerini hem dünyada hem de Âhirette kurtarabiliyorlarsa onlar için Şeyhlerini memnun etmek her şeyden önemli olur. Artık Allaha yalvarma gereği ortadan kalkar. Bu batıl bir yoldur. Eğer hak yola gelmezseniz sonunuzun çok kötü olacağından endişe ederim.(29)

    Cevâb

    Bir: Evet, Mevlâmız celle celâlühû izin verirse büyüklerimizden olan şeyhlerimiz de, inşaallah bize şefâat edeceklerdir. Allah celle celâlühû’nun bizi kurtarmasına veya dereceler kazanmamıza sebeb olacaklardır. Bunu umuyoruz. Ancak, şuna lâyık olamamaktan da korkuyor ve endişe ediyoruz. Niye mi umuyoruz? Çünkü, Hanefî âlimlerinden İbnü Ebî’l-İzz, şu hadîsi naklediyor: (Allahu Teâlâ buyuracak; melekler, şefaat etti, nebîler şefâat etti, mü’minler şefâat etti…)[10]

    Ve başka daşka nice Şefâat hadîsleri… Kimileri çatlasa da patlasa da, Allah’ın dostları, Allah’ın izniyle mü’minlere şefâat edeceklerdir. Bizim onların şefâatine ihtiyacımız vardır. O yüzden, sizin gibi -Allah celle celâlühû ile muhârebe etmek pahâsına da olsa-[11] onlara düşmanlık etmeye cesaret edemeyiz. Biz onları nasıl darıltırız?!… Buna her şeyden önce Allah celle celâlühû darılır. Bu ma’nâda onları darıltmak Allah’ı darıltmaktır.

    Şeyhi Râzî Etmek Mühim Değil midir? Yasak mıdır?

    İki: Evet, evet… Şer’î ölçüler içerisinde ve istikâmette, Şeyhleri razı etmek, hakîkatte onların Rabbini râzı etmektir. Zîrâ, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: (İbnü Âmir, kadının kocasını râzı etti…),[12] (Rabbin rızâsı babanın rızâsındadır),[13] (Tasdîkçilenizi razı ediniz.)[14] Bunlar ve bunlar gibi hadîslerden de anlıyoruz ki, kulu razı etmek her zaman ve halde, Mevlâyı razı etmekle çelişmez. Hattâ bazen kulu razı etmek, Mevlâ’yı razı etmek demektir.

    Şefaatçilerin Şefâat Edecek Olması, Allah Celle Celâlühû’yu Unutmayı mı Gerektirir?

    Lakin bu, onlara şefâat etme izni verecek olan Allah celle celâlühû’yu unutmayı gerektirmediği gibi, tam aksine, kendini O’na daha çok muhtâc görmeyi ve yalvarıp yakarmayı îcâb ettirir. Çünki şefâat izni nihâyet O’ndan çıkacaktır. Ğaliba siz basît dünyevî yardımlar gördüğünüz kişileri veya mercileri hakîkî yardımcı bılıp Allah celle celâlühû’yu unutuyorsunuz. Yazık… İfadeniz bunu gösteriyor…

    Kimler Râzı Edilmemelidir?

    Ha, râzı edilmeyecekler de var. Küfür otoritelerininin Müslümanlara saldırmaya memur ettiği av köpeklerinden olarak onları râzı etmeyi sorarsanız, işte orası kötü… Çünki Allah celle celâlühû onları râzı edenleri şiddetle tehdîd ediyor. Onların râzı edilmesinden râzı olmuyor: (Kim Rabbini darıltmakla bir sültânı/otorite sâhibini râzı ederse Allah celle celâlühû’ın dîninden çıkmıştır.)[15] (Kim Rabbini darıltmakla insanları râzı ederse şübheniz olmasın ki Allah celle celâlühû onu insanlara havâle eder. Kim de İnsanları darıltmakla Allah celle celâlühû’yu râzı ederse, insanların meşakkatlerine karşı Allah celle celâlühû ona kifâyet eder.)[16]

    Ancak, yukarıdaki hadîslerde de geçtiği gibi, bazılarının dahî râzı edilmesinden râzı oluyor.

    Üstelik, bir çok kez de dediğimiz gibi, velîler zikredilmekle[17] Allah zikredilmiş olur. Şeyhimin himmeti… deyip (deli olan değil de) velî olan Şeyh zikredilince (akla gelince, veya anılınca), Allah zikredilmiş olur. Bunu ben demiyorum, Mevlâ buyuruyor: (Zîrâ kullarımdan benim velîlerim ve yarattıklarımdan benim seçkin kullarım o kimselerdir ki benim zikredilmemle onlar zikredilmiş olur, onlar zikredilmekle ben zikredilmiş olurum.)[18]

    “İşim, Şeyhimin Himmeti İle Oldu” Demek Ne Demektir, Bu Söz Câiz midir?

    Hâsılı, bu, şeyhimin himmetiyle oldu sözü, dediğimiz ölçülerde olursa, hem hüsn-i zann, hem teşekkür, hem de bir velî anıldığı için, Allah’ın zikrine sebeb olmakla, zikir, olmuş olur. Yani bu söz -yerinde söylenmişse- çok yönlü meşrû’ bir ibâdettir.

    Tevessül Amelini Kabûl Eden Tarîkat Nasıl Bir Yoldur?

    Bu yol, şeytân ve dostlarınca bâtıl bir yol olabilir; ama, Allah celle celâlühû, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem ve onların dostlarına göre hakk yoldur, elhamdülillah. Bunun böyle olduğu, Kur’ân ve Sünnet’ten anlaşılacağı gibi, (ilim ve idrâki onlardan bunu çıkaramayacak avâm için), Allah düşmanlarının onlara olan şiddetli buğz, nefret ve düşmanlıklarından da anlaşılabilir.

    Vakıa, Allah düşmanlarının her düşmanı Allah dostu olmayabilir. Ancak, onların düşmanlıkları dünyevî olmayıp, dinden dolayı olunca, mes’ele anlaşılıyor.. Kimin yolunun batıl yol olduğunu pek yakında çok açık ve net anlayacaksınız….

    “Falan Zâtın Yüzü Suyu Hürmetine” Allah Celle Celâlühû’dan Bir Şeyler İstenebilir mi?

    Mürîd: Bazı Büyük zatların yüzü suyu hürmetine duamızı kabûl etmesini Allah’tan istemiyor muyuz? Ya Rabbi Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem hakkı için veya evliya–ı kiram, şehîdler ve sâlihler hürmetine düâmı kabûl et diye dua etmiyor muyuz?

    İddiâ: Evet böyle duâ edenler vardır. Bunlar Süleyman Çelebi’nin mevlidi gibi kitaplarda da yer alır. Ama böyle duâ olmaz. Bu konuda Hanefi âlimlerinden İbn Ebi’l-İzz şöyle diyor:

    Kişinin, Allah celle celâlühû’dan başkasını duasının kabûlüne sebeb kılması ve onunla tevessülde bulunması câiz değildir… O şöyle demek ister, falanca salih kullarından olduğu için düamı kabûl eyle. Onun Allah’ın Sâlih kulu olmasıyla berikinin duası arasında ne ilgi, ne bağlantı olabilir? Bu duada taşkınlık yapmaktır. Allahû Teâlâ şöyle buyuruyor:

    Rabbinize için için yalvararak dua edin. O taşkınlık yapanları gerçekten sevmez. (ARAF 7/55)

    Cevâb: İbnü Ebî’l-İzz, fıkıhta Hanefî ise de, akîdede, kendisinin, kendisi gibilerin ve câhillerin zannettiği gibi Selefî değil, İbnü Teymiyye ve İbnü’l-Kayyim’ın mukallidiydi. Mevlâ’ya cisim isnâd etmeye meyilli, O‘na mekân ve had ta’yîn eden bir kimseydi. Onca açık âyet ve hadîsleri isabetsiz te’vîllerle devre dışı bırakarak cehennem’in fânîliğine dair olan Cehmiyye’nin görüşünü benimsemişti. Üstelik bunu, Ehl-i Sünnet’e âid bir görüşmüş gibi göstermişti. Hâsılı, kitabını İbnü Teymiyye ve İbnü’l-Kayyim’ın şaz görüşleriyle doldurmuştur. Gerçekte Selef ve Selefî’likle alâkası yoktu. O büyük bir âlim olmasına rağmen, Ehl-i Sünnet’ten büyük ölçüde sapan, bir Hanefî’dir. Allah celle celâlühû O’nu affetsin. O, bir bakıma, akîdede Mu’tezilî fıkıhda da Hanefî olan Zemahşerî gibi bir Hanefî’dir. Böyle bir kişinin sözünün, -bilhassa Ehl-i Sünnet’çe ithâm edildikleri/suçlandıkları me’selede- Ehl-i Sünnet mü’minlerce hiçbir ehemmiyeti yoktur.

    Üstelik, İbnü Ebî’l-İzz’in, sözlerinin makaslanan kısımda sizin da’vânızı kökünden kazıyan çok mühim noktalar var. Şöyle ki, Ahmed İbnü Hanbel,[19] İbnü Mâce,[20] İbnü Huzeyme, İbnü’s-Sünnî,[21] Ebû Nüaym Fazl İbnü Dükeyn ve İbnü Menî’inEbû Saîd-i Hudrî radıyallâhu anhu’dan rivâyet ettikleri, (Bu yürüyüşüm ve senden isteyenlerin sendeki hakkıyla[22] senden istiyorum)[23] şeklindeki hadîsi, İbnu Ebî’l-İzz kitâbına almıştır; lâkin onu hevâsına göre bir şekilde ma’nâlandırmıştır. (Falancanın hakkı için) istenilmeyeceğini, fakat (isteyenlerin hakkı için) istenilebileceğini, bu iki ifâdenin arasında fark olduğunu iddia etmiştir.

    İsteyenlerin sende olan hakkı için demenin sen isteyenlerin duâsını kabûl edeceğini kabûllendin, ben de isteyenlerdenim; düâmı kûbul et demek olduğunu, ancak, falancanın hakkı için istemenin böyle olmadığını söylemiştir. O’na göre, her ne kadar Allah celle celâlühû’nun sâdık va’di sebebiyle, onun (şu falanca kişinin) Allah celle celâlühû üzerinde hakkı varsa bile, o hak ile isteyen kimsenin düasının kabûl edilmesi arasında bir münasebet yoktur; zîra, bu şekilde sanki, Falanca sâlih kullarındandır, duâmı kabûl et gibi söylemiş olacağını iler sürüyor. Tabiî bu bâtıl te’vîli ile maskara durumuna düşüyor. Zîrâ, Hâkim ve Taberânî’nin Hz. Ömer radıyallâhu anhu’dan rivâyet ettikleri, Hâkim’in el-Müstedrek’te[24] Sübkî’nin Şifâu’s-Sikâm’da,[25] Süyûtî’nin El-Hasâisü’l-Kübrâ’da,[26] Kastallânî’nin el-Mevâhib’de[27] sahîh olduğunu söylediği bir hadîste,[28] Adem aleyhisselâm’ın, günah işlediğinde, (Rabbim! Senden Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem hakkı için, beni affetmeni istiyorum) dediği haber verilmektedir. Şimdi, Âdem aleyhisselâm ve Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’e i’tirâz edip, (Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in sâlihliği ile Âdem aleyhisselâm’ın düâsının kabûl edilmesinin ne alâkası var?) mı, diyeceğiz? Sübhanallah! Hevâ, kör ve sağır, rezîl ve maskara ediyor…

    Bu hadîsteki mühim noktaların, ikisinden (birincisi), birinin hakkı için Allah celle celâlühû’dan bir şeyler istenilebileceği, (ikincisi) de, falancanın hakkı için tâ’bîrindeki hakk kelimesinin ne ma’nâ ifâde ettiğidir?

    “Falancının Hakkı İçin” Bir Şey İstemek Ne Demektir?

    Evet, Hanefî fıkıh kitaplarının Kerâhiyye ve İstihsân yâhud, Hazar ve İbâhe bahislerinde falancanın veya falan şeyin hakkı için, Allah celle celâlühû’dan bir şeyler istemenin Ebû Hanîfe’ye göre mekrûh olduğu geçmektedir. Lâkin, Hanefî âlimlerinden ve muhaddislerinden İmâm Aliyyü’l-Kârî öz olarak şöyle demiştir: Bu mekrûhluk hakk sözüne vâciblik/mecbûriyyet ma’nâsı yüklendiği takdîrdedir. Zîrâ, vâciblik veya mecburiyet manasında kimsenin Allah celle celâlühû üzerinde hakkı yoktur. Ancak hürmet ve tâ’zîm manasında kullanıldığı zaman bu tevessül babındadır. Allah celle celâlühû, Ona varmaya vesile arayın,[29] buyurmaktadır. Bu Hısnu’l-Hasîn’de[30] de söylenildiğine göre, düânın adabından kabûl edilmiştir. Şu hususta (yukarıdaki) hadîs gelmiştir.[31] Yine, Hanefi âlimlerinden İbnü Abidîn Reddü’l Muhtâr’ında,[32] bunu, O’ndan kabûllenerek naklediyor. Bunlardan önce, Falancanın hakkı için ifadesinin hürmetine demek olduğunu, vaciblik demek olmadığını ve bunun hadîslerle sabit olduğunu İmâm Sübkî de söylemiştir.[33]

    Demek ki, falancanın hürmetine, demek câiz değildir, sözü, mutlak ma’nâda ise, boş bir gürültüdür… Aksine bunun Sünnet’e uyan şekli mevcûddur ve düânın âdâbındandır; sünnet veya müstehâbdır.

    Ulemânın küçük bir kısmının, belli şart ve kayıdlarla sınırlı olarak, en çok mekrûhdur dediği, başka yönlerle ise mahzûrlu olmayan, hatta Sünnet olan bir mes’eleye şirktir damgasını vurmak, herhalde çağdaş mukavva muctehidlik îcâblarından olmalıdır…

    Hem, Süleyman Çelebi’yi küçümsemek sizi büyütmez; alçaltır.

    Olağan Dışı Yollarla,Mu’cize Yâhud Kerâmet Yoluyla Birine Yardım Yapılabilir mi?

    İddiâ: Bu ve benzeri duâlar, sonradan uydurulmuştur. Böyle bir düâ ne Hz. Muhammed (sav)’den, ne sahabeden, ne tabiinden, ne de imamların birinden aktarılmıştır. Allah onların hepsinden razı olsun. Bu, ancak cahillerin ve bazı tarîkatçıların yazdığı tılsımlarda bulunabilir.

    Cevâb: Bunca âyet, bunca hadîs ve bunca ictihâda rağmen böyle diyebilene, Utanmıyorsan dilediğini yap[34] demekten başka ne gelir elden? (30)

    Mürîd: İnsanlar birbirinden yardım istemezler mi? Bu da Allah’tan başkasından yardım istemek olmaz mı?

    İddiâ: Yardımlaşmayı emreden çok sayıda âyet ve hadîs-i Şerif vardır. Ama herkes bilir ki, Rûhânîlerden beklenen yardım farklıdır. Onlardan insanların güç yetiremediği konularda ve olağan dışı yollarla yardım istenir. Bu, ya bir korkudan kurtulmak, veya bir isteğe kavuşmak için olur.

    Mesela, İstanbul Tuzla’da bindikleri bir otomobille sele kapılıp sürüklenen biri, ya seyyidena Hamza diye, Hz. Hazma radıyallâhu anhu’yu yardıma çağırıyor. Eğer bu zat orada bulunan kişileri yardıma çağırıyor olsaydı yadırganmazdı. Ya da her şeyi görüp gözeten Allahu Teâlâ’dan yardım isteseydi güzel bir şey yapmış olurdu. Ama o İstanbul’dan binlerce kilometre uzaktaki kabrinde yatan Hz. Hamza radıyallâhu anhu’yu yardıma çağırıyor. Demek ki, Hz. Hamza radıyallâhu anhu’’nun çağrıyı işittiğine ve derhal oraya gelip kendisini kurtaracak güç ve kudrete sâhib olduğuna inanıyor. Yoksa dar zaman da Hz. Hamza radıyallâhu anhu’yu hatırlar mıdı? Demek ki, bu zat, Hz. Hamza radıyallâhu anhu’da bazı insanüstü sıfatların var olduğunu hayal ediyor. Bunlar hayat, ilim, semi, basar, irade ve kudret sıfatlarıdır.

    Hayat, dirilik demektir. Hz. Hamza radıyallâhu anhu’yu diri saymasaydı yardıma çağırmazdı.

    Mürîd: Ama şehîdler ölmez.

    İddiâ: Doğru, şehîdler ölmez. Âyette şöyle buyuruyor: Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin, zîrâ onlar diridirler, ama siz (bunu) anlayamazsınız. (Bakara 154)

    Bu bizim anlayabileceğimiz bir dirilik değildir. Eğer anlayabileceğimiz gibi olsaydı, Hz. Hamza radıyallâhu anhu’nun şehîd olmasına Hz.Muhammed (sav) o kadar üzülür müydü? Çağırınca geliyorsa zaman zaman onu çağırır ve ondan bazı şeyler isterdi.

    Cevâb: Allah celle celâlühû’nun (.Allah yolunda öldürülenler için ölülerdirler, demeyin; aksine onlar dirilerdirler)[35] buyurduğu, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in de, (Şehîdler cennette yeşil kuşların havsalalarındadırlar, oradan diledikleri yere uçar giderler)[36] dediği kimselerden, ihtimal ki, sebebler âleminde Mevlâ’nın yardımını bazı sebeblerle istemek Şer’an ve aklen câiz ve vâkı’ olduğu için, sözünü ettiğiniz kişi tevessül etmiş. Allah celle celâlühû’dan şifâ elde etmek için doktora gider gibi bir iş yapmışsa ne olmuş?.. Allah hidâyet ve akıl vere… Her çağırılınca gelir diyen yok. Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem’in, mana âleminde onunla görüşmediğini nereden bildiniz? Allah celle celâlühû mu, yoksa Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem mi söyledi? Allah idrâk versin.

    İddiâ: Abdullah İbn-i Mes’ud diyor ki: Biz Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’ın Hz. Hamza radıyallâhu anhu’ya ağladığı kadar bir şeye ağladığını görmedik. Onu kıbleye doğru koydu, cenazesinin başında durdu ve sesli olarak hıçkıra hıçkıra ağladı.

    Hz. Hamza radıyallâhu anhu’yu şehîd eden vahşi, yıllar sonra Müslüman olunca Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem ondan kendisine görünmemesini istemişti.

    Cevâb: Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’ın öldüğüne kimse i’tirâz etmiyor; ama, O’nun, “Nebiler (bir çeşit) diridirler”[37] sözüne bazı sapıklar i’tirâz ediyorlar… Ölmenin, her zaman ve her bakımdan ölü olmayı gerektirmediğini biz Allah celle celâlühû’dan ve Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellemden öğrendik. Nitekim yukarıda geçti: (Allah yolunda öldürülenler içün (onlar) ölülerdirler, demeyin; aksine onlar dirilerdirler…)[38] Hem öldürülmüş olan bir ölü, hem de diri…

    Aksi bir düşünce, inkârcı olmayanlar için ya câhillik yahud da sapıklıktır.

    İddiâ: Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem ölünce, Allah (c) ondan razı olsun Ebu Bekir radıyallâhu anhu’nun yaptığı önemli bir konuşma vardır. Abdullah b. Abbas radıyallâhu anhu’nun bildirdiğine göre Hz. Ebubekir radıyallâhu anhu şöyle dedi:

    Bakın, sizden kim Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e kulluk ediyorsa işte Muhammed ölmüştür. Kim de Allah (c)’a kulluk ediyorsa şüphesiz O diridir, ölmez. Allahu Teâlâ buyuruyor ki; Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce ne elçiler gelip geçmiştir. O ölür veya öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz? Her kim gerisin geriye dönerse, o Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenlere mükafat verecektir.[39]

    Abdullah b. Abbas radıyallâhu anhumâ diyor ki, Ebu Bekir radıyallâhu anhu okuyuncaya kadar Allahu Teâlâ’nın böyle bir âyet indirdiğini sanki hiç kimse bilmiyordu. Artık insanlardan kimi dinlesem bu âyeti okuyordu. Said b. El-Müseyyeb de bana Ömer’in şöyle dediğini bildirdi: Vallahi Ebubekr’in o âyeti okuduğunu işitince öyle oldum ki, kendimden geçtim. Ayaklarım beni taşıyamaz oldu. Âyeti okuduğunu duyunca yere yığıldım. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ölmüştü.

    Şu iki âyette Hz. Muhammed (sav) ile ilgilidir.

    Senden önce hiçbir insanı ölümsüz kılmadık şimdi sen ölürsen onlar ölümsüz mü kalacaklar? (Enbiya 21/34).

    Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da öleceklerdir. (Zümer 39/30)

    Buna göre Hz. Hamza radıyallâhu anhu’nun anlayabileceğimiz mana da diri olduğunu kim söyleyebilir?

    Cevâb: İ’tirâz eden hiçbir kimse bulunmadığına göre, şu kelimeler, lüzûmsuz uzatmalar, me’seleyle alâkasız malumatfuruşluklar ve bilgiçliklerden ibârettir…

    İddiâ: Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: Allah neyi gizlediğinizi neyi açığa vurduğunuzu bilir.

    Allah’ın berisinden çağırdıkları ise bir şey yaratmazlar; esasen kendileri yaratılmıştır.

    Onlar ölüdürler, diri değil. Ne zaman dirileceklerini de bilemezler. (Nahl 16/19-21)

    Cevâb: Allah celle celâlühû’nun pak kelâmını, bu denli cahilce tercüme etmek, her yiğidin kârı değildir. Bir kere, müşriklerin ibâdet ettikleri (yahud size göre çağırdıkları) putlar idi. Şehîdlerle putları her bakımdan kıyaslamak bazı ehliyet ârızaları ve ma’ziretler sebebiyle zındıklık değilse, en azından terbiyesizliktir. Allah celle celâlühû putlara ölüler, şehîdlere ise diriler diyor. İkincisi, putlar, -hâşâ- Allah’ın berisinde, yani yakınında değildirler. Bu inanç müşriklerin inancıdır. Üçüncüsü, onlar yaratılmıştır sözü, geçmiş zaman bildirir; oysa âyette şimdiki zamandan söz ediliyor. Dördüncüsü, müsned olan fiil eğer sebebe isnâd/nisbet edilirse, Onlara şekil ve sûret verilmektedir, yani yontulmaktadırlar, eğer hakîkî fail olan Allah celle celâlühû’ya nisbet edilecekse yaratılmaktadırlar, denmeliydi. Beşincisi, mes’eleyle hiçbir alâkası olmayan bir âyeti tevessül ve istiğase eden mü’minleri müşriklikle suçlamak için getirmek bu iddiânın sâhibinde ne kadar îmân bırakır? bilemem. Tabiî henüz varsa…

    İddiâ: Maalesef kendi kötü emellerine Hz. Muhammed (sav)’i âlet edenler bile vardır.bunlar insanlar üzerinde kurdukları baskının devam etmesi içinhabire yalan ve iftirâ ile meşgul olurlar. Bunca âyete rağmen Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in sağ olduğunu ve onunla görüştüklerini ileri sürerek insanları saptırırlar. Hatta haşa onun, baş müfettiş gibi etrafındaki insanları teftiş ettiğini ve yaptığı hizmetleri denetlediğini iddia edenler dahi vardır. Evliya ölünce rûhu kınından çıkmış kılıç gibi olur, diyen veya bir kısım rûhanilerden yardım isteyen kişilerden başka ne beklenebilir?

    Cevâb: Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’ın bir çeşit diri olduğunu, onunla ehli olanların uyanıkken görüşebileceğini, Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem kendi söylüyor. O’na hırlayan biri olmaktan Allah celle celâlühû’ya sığınırım. Tabii bu hakîkati istismâr edip kötüye kullanan ve insanları tezgâha getiren sahtekâr hâinlerden olmaktan da… Evliyâ ölünce rûhu kınından çıkmış kılıç gibi olur sözünü söyleyen büyük dağları süsen, ancak kendi boynuzuna acısın…

    İddiâ: Gözlerini hırs bürümüş bu insanların uslanması zor ama birazcık aklını kullananlar için Hz. Ömer radıyallâhu anhu’nun şu sözünü nakletmek isterim:

    İsterdim ki, Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem yaşasın da bizden sonra ölsün. Her ne kadar Hz. Muhammad (sav) gerçekten ölmüş ise de Allah aranıza bir nur koymuştur, onunla hak yolu bulursunuz. Allah Hz. Muhammed (sav)’i de hak yola sokmuştur.

    O nur, Kur’an-ı Kerim’dir. Hz. Muhammed (sav)’de Veda hutbesinde konuya değinerek şöyle buyurmuştur:

    Aranızda, sıkı sarılırsanız artık sapıtmayacağınız bir şey bıraktım. Allah’ın kitabını.

    Cevâb: Allah celle celâlühû dostlarına düşmanlıktan gözleri kızaranlara ne desek ki?!…

    Müfessir Âlusi’yi bir hayli düşündüren, Hz. Ömer radıyallâhu anhu’nun bu sözünün ne şekilde anlaşılacağını anlayabilmek için ilim ve akıl sahibi olmak lâzım. Nitekim Âlûsî, İmâm Buhârî’nin hadîsini, ulemânın sözlerini ve sâlih zâtların şehâdetini göz önünde bulundurarak bunun doğru olmadığını söyleyemeyeceğini ifâde ediyor.

    Yaşayan Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’le her zaman buluşup görüşmek ile nadir olarak, rûhaniyyetiyle görüşmek elbette kıyas edilemez. Hele ne zaman vuku bulacağı belli değilse… Hz. Ömer radıyallâhu anhu’nun sözü bu çerçevede de düşünülmeli…

    Dolayısıyla burada aldanma ve aldatma ile sapma ve saptırma var.

    İddiâ: İşte hak budur. Hakkın ötesi sapıklık değildir de ya nedir? (Yunus 10/31-32)

    Cevâb: Doğru… Âmennâ… Hakkın ötesine geçmiş sizi ve düşüncelerinizi de anlatıyor… Teşekkürler…

    İddiâ: Sözü geçen şahsın Hz. Hamza radıyallâhu anhu’da varsaydığı sıfatların ikincisi ilim sıfatıdır. İlim, bilmek ve kavramak demektir. İnsanlarda da ilim sıfatı vardır ama bu, öğrenebildiği ve kavrayabildiği şeylerle sınırlıdır. Onları da zamanla unutur. Allah’ın ilmi sınırsızdır. O, her şeyi en ince ayrıntısına kadar en doğru biçimde bilir ve asla unutmaz.

    İstanbul’a hiç gelmemiş olan Hz. Hamzaradıyallâhu anhu’nun çağrıldığı yere gelmesi için, olayın geçtiği İstanbul-Ankara yolunun Tuzla’daki bölümünü bilmesi gerekir. Bu şahıs Hz. Hamza radıyallâhu anhu’nun bilgisinin şüphesiz ALLAHU Teâlâ’nın bilgisi gibi sınırsız olduğunu kabûl etmez. Ama onu böyle bir yardıma çağırdığına göre, Hz. Hamza radıyallâhu anhu’yu Allahu Teâlâ’nın sınırsız bilgisinin bir bölümüne ortak saymış olur.

    Cevâb: Muhâtablarınızdan kimse, Hz. Hamza radıyallâhu anhu’nun ilmi sınırsızdır, demedi. Ancak, (Allah’tan korkun, sakının ki Allah size öğretsin)[40] buyruldu. Bu âyette, Allah’tan sakınanı Allah’ın öğreteceği (müjdesi) vardır.[41] Neyi öğretsin? Bildirmemiş… Umûm ifâdesi… Yani, dileyeceği her şeyi… Sizin hayâl bile edemeyeceklerinizi. Âyette geçen, (ve yuallimukümullâh)daki (vâv) müfessirlerin kimisine göre zâide’dir. Kimilerine göre de, cümle, müstenefe’dir. (Kim bildikleriyle amel ederse, Allah celle celâlühû ona bilmediklerini öğretir.)[42]

    Bilmedikleri neyi onlara öğretecek? Belirtilmemiş. Öyleyse umûm/genellik ifâde eder… Allah celle celâlühû’nun dileyeceği her şeyi… Bunun, Allah celle celâlühû’nun ilmine ortak olmakla alâkası yoktur. Yoksa siz, insanlar için mümkün gördüğünüz ilimde, onları Allah’a ortak mı görüyordunuz? Allah verdikten sonra ilmin azı çoğu olmaz. İnsan kılıklıların kuş beyinleri almasa da… (Allah bilir, ama siz bilmezsiniz.)[43]

    İddiâ: Üçüncü sıfat Semi’dir. Semi işitme gücüdür. Allah insansa işitme gücü vermiştir, ama bu belli mesafeden ve belli titreşimdeki seslerin işitilmesiyle sınırlıdır. Hele Hz. Hamza radıyallâhu anhu gibi kabirde bulunanlara bir şey işittirmeye bizim gücümüz yetmez. Her şeyi işiten Rabbimiz, elçisi Hz. Muhammed (sav)’e hitaben şöyle buyuruyor: Şüphesiz Allah dilediğini dilediğine işittirir. Ama sen kabirdekilere bir şey işittiremezsin. (Fatır 35/22)

    Allah her şeyi işitir. En gizli sesler, hareketler, içten yakarışlar ve her şey onun tarafından işitilir. Şimdi bu zat, İstanbul’dan, Ya Seyyidena Hamza! dediği zaman Hz. Hamza’nın bu sesi işittiğini hayal ettiğine göre onu Allah’ın işitme sıfatına ortak etmiş olmaz mı? Çünkü bu şekilde bir işitme, Allah’tan başkası için söz konusu değildir.

    Cevâb: Aynı terâneler, aynı cehâletler… Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem, (Kabirdekiler işitir,)[44] buyuruyorsa, akıllı mü’min düşünür; O’nun getirdiği âyeti O’ndan daha iyi mi anlayacağım? O’na bir sorayım, ‘şu âyet ne ma’nâya gelir’? der. Akılsız sapıklar da âyetin başını görmeyip kafayı sonuna takarlar. Allah celle celâlühû dilemedikçe, elbette ne diri işitebilir, ne de ölü. Allah celle celâlühû dilemese, siz diriye işittirebileceğinizi mi sanmıştınız? Neyse, bu me’sele uzunca geçti. Mü’minler için bu kadarı kâfîdir. Basît vâsıtalarla, âletlerle dünyanın öbür ucundaki fısıltıyı bile işitebilen zavallılar, acaba, işitme sıfatında kendilerini Allah’a ortak mı görüyorlar? Evet, Allah celle celâlühû işittirirse kul işittirebilir, öteki de işitebilir. Hz. Ömer ve Sâriye radıyallâhu anhümâ gibi. Elektronik cihâzlar vâsıtasıyla dünyanın öbür ucundaki fısıltıyı duyabileceğimize inanmanıza rağmen mu’cize veya kerâmet vasıtasıyla işitilemeyeceğine i’tikâd edersiniz, öyle mi? Yazık, bu akla!… Vah bu îmâna!…

    İddiâ: Dördüncü sıfat Basar’dır. Basar, görme gücü demektir. İnsanlarda da görme gücü vardır, ama bu çok sınırlıdır. Allahu Teâlâ, en küçük şeyleri bile en ince ayrıntısına kadar görür.

    Kilometrelerce uzakta kabirde yatan birini yardıma çağıran kişi, onun kendini gördüğünü kabûl etmiş olur. Yoksa onun durumunu nasıl kavrayıp yardım edebilir? Bu şekilde bir görme, yalnız Allah’a mahsus olduğundan bu şahıs Hz. Hamza radıyallâhu anhu’yu Allah’ın görme sıfatına da ortak saymış olur.

    Cevâb: Görmek de öyle… Mu’cizevî olarak yerin doğusunu ve batısını gören Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem görme sıfatında -haşa- Allah celle celâlühû’ya ortak mıydı? Öyle ya,

    (Şübhe yok ki Allah yeryüzü bana dürdü, doğusunu batısını gördüm)[45] buyuran O… Yok, eğer, bu dediğin ayrı, bu bir mu’cizedir diyorsanız. Hz. Hamza radıyallâhu anhu’nunki de kerâmet, dolayısıyla Nebîsinin mucizesidir; ne fark eder?

    Hem, tevessül eden bir kişi, her hâlükarda tevessül ettiği kişinin kendini gördüğüne ve işittiğine inanması şartı da yoktur. Söylenileni Allah celle celâlühû’nun O’na ulaştırmasına kanâat getirmesi bu noktada yeterlidir. Amellerin arzı hadîsi[46] bu dediğimizin bir delîlidir. Hattâ şu sözden hiçbir şekilde haberdar olmaması ve Allah’ın duyup onun hatırına o işi görmesi de olur. Maksad zâten buydu. Allah’ın duyup îcâd etmesinin sebeblerine sarılmaktan başkası değildi…

    İddiâ: Beşincisi İrade, altıncısı da Kudret sıfatıdır.İrade, dilemek ve tercih etmektir.

    Kudret de bir şeye güç yetirme anlamına gelir. İnsanın iradesi de kudreti de sınırlıdır. Ölünce bu konuda hiçbir şeyi kalmaz. Bu şahıs Hz. Hamza radıyallâhu anhu’nun kendi çağrısını kabûl ettiğini ve gerekli yardımı yapabildiğine göre Hz. Hamza radıyallâhu anhu’ya bu iki sıfatı da vermektedir. Bu, olağan dışı bir irade ve kudret yakıştırmasıdır. Bu anlamda irade ve kudret sahibi tek varlık Allahu Teâlâ’dır. Demek ki o şahıs Hz. Hamza radıyallâhu anhu’yu Allah’ın bu iki sıfatına da ortak saymış olmaktadır.

    Cevâb: Bunlar da aynı câhilce gürültüler… İnsanın irâdesi de kudreti de sınırlıdır dediğinize göre insânın bir ölçüde de olsa irâde ve kudret sâhibi olduğunu siz de kabûl ediyorsunuz, demek oluyor. O yüzden, bunları âyet ve hadîslerle isbâta lüzûm görmüyoruz.

    Geriye bunların mikdârları kalıyor…. Karşınızdakiler, insânın bu sıfatlara Allah celle celâlühû ile ayni mâhiyet ve ölçüde sâhib olduğunu söylemediler. Bu sizin kendinizin çalıp kendinizin oynamasıdır. Aksini isbât gerekir. Meselâ, Türkiyede internet başındaki bir şahıs karşısında Amerika’da bulunan falanca insân, dünyânın bir ucundan diğer bir ucunu görebilir veyâ dünyânın bir yanındaki sesi diğer yanından işitebilir diyen kimseye, hemen hiç düşünmeden sen o kişiyi Allah celle celâlühû’ya denk tuttun şeklinde karşılık verirse, ondan alacağı cevâb höst, höst, kendine gel, dediğinin farkında mısın, senin yaptığın nedir, kendini Allah celle celâlühû’ya ortak mı görüyorsun? biçiminde de olabilir. Bir noktaya kadar irâde ve kudreti kullarda görmekle kulları bunlarda Allah’a ortakçı mı yapıyorsunuz? Yoksa siz, Allah celle celâlühû’ya, küçük ortakçı kabûl ediyor, ama büyük ortakçı mı kabûl etmiyorsunuz? Oysa biz, O’nun için küçük büyük hiçbir ortakçı tanımıyoruz. Allah celle celâlühû, kullarından bir kısmına mu’cize vererek Ay’ı ikiye yardırmak ile,[47] bazılarına da ölüyü diriltme gücü verdiyse[48] bile, biz kulları O’nun bu gücünü kullanmaya birer vâsıta görür, bu zâtların gücünün tamamının Allah’a âid olduğuna inanırız; Allah celle celâlühû(nun vermesi) ile olmadıkça (kullarda) ne bir güç ne bir kuvvet yoktur,[49] deriz.

    (Rûhda irade ve kudret noktasında) ölünce hiçbir şey kalmaz diyorsunuz. Oysa bu inanç mü’minlerin değil müşriklerin inancıdır. Ölünce her şeyin biteceğine inanan kâfirlerin inancıdır.

    İddiâ: Hiçbirşey yaratmayan ama kendileri yaratılmış olanı ortak mı sayıyorlar?

    Onları doğru yola çağırsanız, size uymazlar; çağırmanız da susmanız da sizin için birdir.

    Allah’ın yakınından çağırdıklarınız da, sizin gibi kullardır. Eğer haklıysanız onları çağırın da size cevap vesinler bakalaım. Onların yürüyecek ayakları mı var, yoksa tutacak elleri mi var, ya da görecek gözleri mi var veya işitecek kulakları mı var? Deki: Ortaklarınızı çağırın sonra bana tuzak kurun, hiç göz açtırmayın.

    Çünkü benim velim kitabı indiren Allah’tır. O iyilere velilik eder. Onun berisinden çağırdıklarınız kendilerine yardım edemezler ki size yardım etsinler. (Araf 7/191-197)

    Belki kendilerine yardımı dokunur diye Allah’ın berisinden tanrılar edinirler. Ama onların yardıma gücü yetmez. Oysaki kendileri onlar için hazır askerdirler. (Yasin 36/74-75)

    Kendilerine dayanak olsun diye, Allah’ın berisinden tanrılar edindiler. Tam tersi; onlar bunların ibâdetlerini tanımayacak ve bunlara düşman olacaklardır. (Meryem 19/81-82)

    İşte şirk budur. Yani Allah’ın vermediği bir kısım yetkileri, bir kısım varlıklarda veya rûhanilerde var sayıp onlardan yardım istemek şirktir. Deki, Allah’ın berisinden çağırdıklarınıza bakın bakalım. Gösterin bana, yeryüzünde yaratmış oldukları ne vardır? Yoksa onların göklerde bir ortağı mı bulunuyor? Eğer doğru iseniz bu konuda bana, bundan önce gelmiş bir kitap veya bilgi kalıntısı getirin bakalım. Allah’ın yakınından kendisine kıyamete kadar cevap veremeyecek olanı yardım çağırandan daha sapık kim olabilir? Oysaki bunlar onların çağrısından habersizdirler. (Ahkaf 46/4-5)

    Cevâb: Müşrikler ve putlar hakkında inen bu âyeti celîlelere îmân ediyor, şunları mü’minler için de kullanıp onlara müşrik, îmâna da şirk damgası vurarak pis nefislerini tatmîn eden alçak şerefsizlerden olmaktan Allah celle celâlühû’ya sığınıyoruz. Putları Allah’ın yakınında bilen habis müşriklerden dahî olmaktan bizi, -dostları- hâtırına, korumasını diliyoruz…

    Mürîd: Allah istese Hz. Hamza radıyallâhu anhu’ya bu özellikleri veremez mi?

    İddiâ: Allah’ın gücü her şeye yeter ama Allah’ın gücü ile delîl getirilmez. Bunca âyet varken Hz. Hamza radıyallâhu anhu’ya özel bir güç verildiğini kim iddia edebilir? Bakın, Allah’ın elçileri dahil hepimiz Allah’ın kulu, yani kölesiyiz. Allah’ta bizim Rabbımız, yani efendimizdir. Köle efendisi karşısında hiçbir güce sâhib değildir. Bu sebeble elçiler de dahil hiç bir insanın Allah karşısında yetkisi olmaz. Allah’ın verdiği yetkiler olursa o başka. Hele yukarıdaki âyetlerde olduğu gibi Allah’ın kimseye yetki vermediğini açıkça belirttiği bir konuda bazılarını yetkili saymak affedilemeyecek bir suç olur.

    Cevâb: Hangi bunca âyet Hz. Hamza radıyallâhu anhu’ya (kerâmet gibi) özel bir güç verilmediğini söylüyormuş? Bir kimse Allah celle celâlühû’ya iftirâ atmaktan korkmuyorsa, ondan kuldan utanmayı beklemek de beyhûdedir. (Allah’ın gücü ile delîl getirilmez)miş… Lafa bakınız. Ölülerin diriltilmesini akılları almayanlara, Allah celle celâlühû, (Şunları şunları yapmaya gücü yeten bu) Allah celle celâlühû, ölüleri diriltmeye kadir değil midir, yoksa?[50] buyurarak, kudretiyle kendisi delîl getiriyor. Böyle bir saçma kaide yoktur. Mu’cize, kerâmet ve istidrâc Allah celle celâlühû’nun kudretiyle delîl getirileceğinin delîlidirler. Allah celle celâlühû’nun olmaz dediği, gücümü şu noktada kullanmam buyurduğu noktalar elbette ayrıdır… Ama bunlarla, câhillerin bunlardan zannettiği mümkinât başka başka şeylerdir. Zâten câhiller hep karıştırırlar. Ya’ni halt ederler…

    Mürîd: Ama, bu zât başka bir yerde Hz. Hamza radıyallâhu anhu’nun yardıma geldiğini bizzât görmüş. Diyor ki; Cin diyebileceğim bir yaratık beni elimden tuttu ve götürmeye çalıştı. Çok bunaldım. Birden istimdâd ile Ya Hz. Hamza! dedim. O şanlı sahâbî benim da’vetime icâbet etti ve âdeta odanın içinde beliriverdi… Cin onu görünce korkudan geri geri gitti ve duvardan süzülerek gözden kayboldu.

    İddiâ: Her dara düşene yardım eden Allahu Teâlâ demek ki onun bu sıkıntısını giderince, Hz. Hamza radıyallâhu anhu’nun yardıma geldiğini sanıyor. Yaşayan yada ölmüş bir kimsenin ruâniyetinden yardım istemek onlara, Allah’ın vermediği yetkiyi vermeye kalkışmak olmaz mı?

    Şunu bilin ki; göklerde kim varsa ve yerde kim varsa hepsi Allah’ındır. Allah’ın yakınından birtakım ortaklar çağıranlar neyin peşindedirler? Bunların peşine takıldığı belli bir kuruntudan başka bir şey değildir.onlarınki sadece saçmalamadır. (Yunus 10/66)

    Cevâb: Pâk âyetlerin âlet edildiği aynı habîs zırvalar… Köre bir şeyler göstermeye, sağıra bir şeyler işittirmeye, beyinsize bir şeyler anlatmaya çalışmak akıllıların işi olmasa gerek. Ğâliba biz de üşüttük… Ama biz, görebilecek, işitebilecek ve anlayabileceklere gösteriyor, sesleniyor ve anlatıyoruz, diye teselli buluyoruz. Putlar, müşriklerce, Allah’a yakın kimseler ise de, mü’minlerce, Allah celle celâlühû’dan çok uzak varlıklardır…

    Yaşayan veya ölenin rûhâniyetinden istimdâd mes’elesi defalarca geçti. Allah celle celâlühû’ya iftirâ ediyorsunuz. Allah celle celâlühû’nun yetki taksimât âmirliğine soyunup, bazen Allah celle celâlühû’ya, bazen Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’e, bazen de her ikisine kafa tutar gibi bir tavır sergiliyorsunuz. Sizin ifâdenizle size sesleniyor ve diyoruz ki, Aklınızı başınıza almazsanız fenâ olur. Bu âyetin mes’eleyle alâkasın olmadığını bilmeyecek çapta birisi olmak hakîkaten çok kötü bir şey…

    Mürîd: Ya Seyyidena Hamza diyerek Hz. Hamza radıyallâhu anhu’yu yardıma çağıran kişi onun kendinden kaynaklanan bir gücü olmadığını biliyor. O’nun istediği Allahu Teâlâ’nın yardıma Hz. Hamza radıyallâhu anhu’yu göndermesidir. Bunun Allah’tan başkasını tanrı edinmekle ne ilgisi var?

    İddiâ: O sözü inceleyelim:

    1. O zat bir yerde diyor ki; Büyük mukaddes rûhlardan istimdâd talebinde bulunulabilir. Fakat her dara düşene yardım eden Rabbımız şöyle buyuruyor:

    Deki; Sizi karanın ve denizin karanlıklarından kurtaran kimdir? Bundan bizi kurtarırsan şükredenlerden olacağız diye ona gizli gizli yalvarır yakarırsınız.

    Deki: Allah sizi ondan ve her sıkıntıdan kurtarır, sonra da ona ortak koşarsınız. (En’am 6/63-64)

    Cevâb: Tevessül, âyetlerle ve hadîslerle meşrû’ bir ameldir. Âyetin mes’eleyle alâkası yoktur. Allah celle celâlühû’ya iftirâ ediyorsunuz. Denizde boğulmakla veya yıkık altında ölmekle karşı karşıya geldiğinizde, cep telefonuyle kurtarma ekiplerine ulaştığınız ve sizi kurtarmalarını istediğinizde gelip sizi o karanlıklardan kurtarırlarsa, Allah celle celâlühû’yu bırakıp da başkalarını çağırmış mı olursunuz, yâhud sizi, kim kurtarmış olur, O ekip mi, yoksa Allah celle celâlühû mu? Elbette Allah celle celâlühû… Gerçekte, ekip kurtardı, diyorsanız, şirk olan işte budur. Ama kurtuluşunuza sebeb olmaları bakımından bizi ekip kurtardı da diyebilirsiniz.

    İddiâ: Hz. Hamza radıyallâhu anhu’nun bu gücü Allah’tan aldığını hayal etmek neyi değiştirir? Çünkü Hz. Hamza radıyallâhu anhu’nun elinde bir şey yoktur. Onun bu çağrıdan haberi bile olmaz. Ahkaf sûresinin yukarıda meali verilen 4. ve 5. âyetleri bunun delîlidir.

    Müşrikler, tanrılarının gücünü Allah’tan aldığını hayal ederlerdi. Ama bu dayanaksız bir iddiaydı. Müşriklerle ilgili âyetleri biraz düşünmek gerekir.

    Desen ki: Gökten ve yerden rızkı veren kim? Ya da işitmenin ya da gözlerin sahibi kim? Kimdir o diriyi ölüden çıkaran, ölüyü de diriden çıkaran? Ya her işi düzenleyen kim? Onlar: Allah’tır diyeceklerdir. De ki; ‘O halde O’na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?’

    İşte Rabbiniz Allah budur. Hakkın ötesi sapıklık değil de ya nedir? Nasıl da çevriliyorsunuz? (Yunus 10/31-32)

    Müşrikler Kabe’yi tavaf ederken böyle söylerlerdi:

    Lebbeyk la şerike lek illa şerikun huve lek temlikuhu ve mamelek

    Emret Allah’ım, senin hiçbir ortağın yoktur. Yalnız bir ortağın vardır ki, onun bütün yetkilerinin sahibi de sensin.

    Bunu bize nakleden İbn Abbas diyor ki, onlar Lebbeyk la şerike lek = Emret Allah’ım senin hiçbir ortağın yoktur. Dediklerinde Hz. Muhammed (sav), yazıklar olsun size burada kesin, derdi.

    Allah’ın vermediği bir yetkiyi putlarında var saymaları müşrik olmaları için yetiyordu. Puta bu yetkiyi verenin Allah olduğunu söylemeleri bir şeyi değiştirmiyordu.

    Âyette şöyle buyruluyor:

    Allah’tan önce öyle şeye tapıyorlardı ki, Allah onun hakkında hiçbir kanıt indirmemiştir. Onunla ilgili kendilerinin de bir bilgisi yoktur. Zâlimlerin yardımcısı olmaz. (Hacc 22/71)

    Cevâb: Yine (âyetler ve hadîs hariç) boş sözler, âyetleri ve hadîsi sapık düşüncelere âlet edişler…

    Müşriklerin, ilahlarının gücünü Allah’tan aldıklarını iddia etmeleriyle, sizin yerken, içerken, bir paketi yerden kaldırırken, birine yumruk sallarken, düşüp yerde uzanan yahud çukura yuvarlanan birini elinden tutup kaldırırken, gücünüzü Allah celle celâlühû’dan aldığınızı söylemenizi birbirne kıyaslarsak, ve size müşrik desek olur mu?

    Ya, bir mu’cize olarak ayı ikiye ayıran,[51] Allah celle celâlühû’nun izni ve muktedir kılmasıyle ölüyü dirilten,[52] Yemen’deki tahtı bir anda Şam’a getiren[53] kimselerin, güçlerini Allah’tan aldıklarını söylemeleriyle, müşriklerin, ilahlarının, güçlerini Allah’tan aldıklarını iddia etmelerini birbirine kıyas edebilir misiniz? Akıl ne büyük ni’met… Allah celle celâlühû kimsenin aklını zayi’ etmesin… Şu elli kiloluk taşı yerinden kaldırmaya gücüm yeter, ama bu gücü bana Allah verdi demeniz müşriklerin o sözüne benziyor mu? Ne o? Benzemiyor mu yoksa? Niye?… Çünki, Allah celle celâlühû gerçekten size o gücü verdi, ama, onların ilâhlarına vermedi de ondan, deği mi? Doğru… Öyleyse sizin sözünüzün onların sözü ile kıyaslanması kıyâs meal fârık/farklı temel husûsiyete rağmen bir kıyâsdır, ki bâtıldır.

    Ama, birisi çıkar da sizin sözünüzün asılsız olduğunu, sizde bu gücün olmadığını, Allah celle celâlühû’nun size böyle bir güç vermediğini, yalan söylediğinizi hatta bu sözünüzle şirke girdiğinizi söylerse ne dersiniz? Höst, höst, yavaş ol, dersiniz, değil mi? Serseriliğin âlemi yok, benim o âyetlerle ne alâkam var?! dersiniz değil mi? Bu sözlerinizle doğruyu söylersiniz, haklısınız. Ya, sizin gücünüzün çok üstünde bir gücü, mu’cize, kerâmet veya istidrâc yoluyla başkasına verildiğini iddiâ edenlere siz bu âyetleri delîl getirseniz, size nasıl hitab edileceğini beklersiniz? Asâyı denize vurup, onda on iki yol yapmaktaki[54] güçle, sahîh hadîslerde, cennet’te olduğu, oradan diledikleri yere uçabildikleri[55] haber verilen şühedâ rûhlarının İstanbul’a gelmekte muhtaç oldukları gücün hangisi daha büyük? Ya, Yemen’deki tahtı göz açıp kapayıncaya kadardan daha kısa bir süre içerisinde Şâm’a getirmekte kullanılan güç, Hz. Hamza radıyallâhu anhu’nun rûhunun istanbul’un yollarını bilebilip anında oraya yetişmesinde kullanılan güçle kıyaslandığında hangisi daha fazla? Aylarca mesâfe uzaktaki Sâriye radıyallâhu anhu’ya sesini işittirmekte,[56] veya o sesi işitmekteki Sem’i=İşitme gücüyle Hz. Hamza radıyallâhu anhu’nun işitme gücü kıyaslandığında?

    Açıkçası, mes’ele, maddecilik girdâbında boğulup geberme mes’elesi… Hatta, tahâretsizlerin, îcâd ettikleri vâsıtalarla, saniyeler zarfında dünyanın diğer ucundakilerle haberleştikleri ve füze hızıyla birkaç dakîka içerisinde dünyanın kuturlarını aşabildikleri göz önünde bulundurulduğunda, bu kafanın meteryalistlik hastalığından daha düşük, daha suflî ve henüz denâetini ifâde etmekte ismi bulunamamış bir hastalıkla ma’lûl/hasta olduğu söylense yeridir.

    Jül Vern’nin ‘Seksen günde devr-i âlem’ini, beyin çeperlerini zorlayan bir hayâl etme olarak kabûl eden bir asır öncesi insanının, maddî fenlerin şimdiki inkişâfına ne isim vereceklerini hesâba katarsak, insanlığın bir asır sonrasına göre bir cihetle ne kadar geri düşünceli olduğunu göreceğiz. Akıl sâhibleri olarak, çağları ve her şeyi kuşatan ilâhî kudretin madde âleminde sebeblere neleri neleri yükleyebileceğini anlayacak, bunda zorluk çekmeyeceğiz… Fünûn-i müsbetenin/isbât edilebilen pozitif ilimlerin insanlığı sarhoş eden fırtınalarına, îmân saraylarının kapılarını ve pencerelerini açan ve böylece içerisinin alt üst olmasına sebeb olan, çağlar üstünü çağa hapseden kompleksli zavallılara ibretle bir bakın… Şunların, Fil ordusuna atılan mercimek büyüklüğündeki yakıcı ateş taşların, kuşların ayak ve gagalarını yakacaklarını, dolayısıyla bunun imkânsız olduğunu, düşünerek, su çiçeği hastalığı ile te’vîl etmeye kalkışmalarındaki maskaralıklarının zamanının artık geçtiğini sanıyorduk. Heyhât… Yanılmışız…

    Nâmütenâhî/sonsuz ma’neviyyât âleminin, o ölçüdeki sonsuz mâcerâlarını, incir çekirdeğini doldurmayacak beyinlerine sığdırmaya çalışan şu devrin bakiyyesi, nesli tükenen kelaynaklar nevinden, garip varlıkların mevcûdiyetini pek de öyle garipsemedik. Lâkin hamiyyet-i diniyye ve asabiyyet-i îmâniyyemiz îcâbî üzüldük ve sıkıldık… İşin daha süflî ve hazîn tarafı ise, hiç şübhesiz ki, Allah celle celâlühû’nun âyetlerini bu zavallı anlayışlarına âlet ve kurbân etmek hokkabazlıklarıdır…

    Lafızların dalâletini/manayı göstertmelerini, ne dil, ne mantık, ne din ilimleri noktasında gerekli zabıtalarıyla anlayabilecek ve görebilecek ehliyete sahib olmayan kanayaklı zavallıların, âyetleri delîl getirmekdeki lâubâlîlik ve lâkaydîlikleri cidden kahredici bir keyfiyettir. Köylü Hasan ağanın sözünü bile anlamaktan âciz biçarelerin, fesâhet ve belağetin zirvesine ulaşmış kimseleri bile acze düşüren ilâhî kelâm’ı kifâyet edecek mertebede kavrama iddiaları, öldürücü bir zevzeklik ve güldüren bir maskaralıktır.

    Hâsılı, Allah celle celâlühû tarafından, İsnâd-ı Mecâzî-i Lüğevî veya Hakîkat-i Örfiyye nevinden bir güce muktedir kılınan mahlûklar ile, böyle bir güç bile kendisine verilmeyen mahlûklar olan putları birbirine kıyaslayabilmek akıllıların yapabileceği bir iş değildir; nerde kaldı âlimlerin yapacağı bir iş olsun. İnsanlar, cinler ve meleklerin, Allah celle celâlühû’nun kısmen muktedir kılması, bazı şeylere güçlerinin yetmesi, ama bunu Allah celle celâlühû’dan almaları ile, Allah celle celâlühû’nun böyle bir güç vermediğini açıkça söylediği putları, akıl ve iman sâhibi bir kimse birbirine kıyaslayıp âyetlerle ve hadîslerle alay edemez.

    İddiâ: Şehîdlerin bir hayatı olduğu doğru ama Allah Teâlâ, siz onu anlayamazsınız dediği halde anladığımızı iddia etmemiz nasıl bağışlanabilir? Şehitlerle ilgili bir bölüm ayrıca gelecektir.

    Cevâb: Evet, siz onu hissedemezsiniz diyen Allah celle celâlühû bize, bizzât Kur’anla veya Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem vasıtasıyla, yahut sâlih rü’yâlarla, yahut da sahîh/doğru keşf ile bildirirse, bildirdiği kadarıyla bilebiliriz. Kur’ânla ve Sünnet’le bildirdiklerini, delâletlerinin açıklığı nisbetinde kesin, nasslara zıt olmayan rü’yâ ve keşif ile bildirdiklerini de kesin olmayan, bir şekilde bilebiliriz. Nitekim, şehîdler için, (Rableri katında diridirler, rızıklandırılmaktadırlar.),[57] (Yeşil kuşların kursaklarında… Cennet’ten diledikleri yere giderler…),[58] (Ca’fer İbn-i Ebî Tâlib’i, cennet’te iki kanatlarıyla meleklerle beraber uçan bir melek olarak gördüm)[59] buyrulmaktadır.

    Enes radıyallâhu anhu annatıyor: (Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem güzel rü’yâyı beğenir(sever)di. Sözü arasında, ‘sizden rü’yâ gören var mı?’ buyururdu… Bir kadın geldi ve, Yâ Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem! Rü’yâda, ben sanki, çıktım cennet’e sokuldum. Bir de ne göreyim. Falanca ve falanca ileyim dedi ve on iki kişi saydı. Bundan önce de Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem bir seriye göndermişti. (Kadın devâmla şöyle dedi:) Üzerlerinde mahvolmuş elbiseler olduğu halde, şahdamarlarından kan akar şekilde getirildiler. ‘Onları berzah nehrine götürün,’ denildi. Onları o nehre daldırdılar. Yüzleri dolunay gecesindeki ay gibiydi. Onlara altından kürsüler getirildi ve üzerlerine oturtuldular; kendilerine içinde hurma bulunan altından bir tas getirildi. Ondan diledikleri kadar yediler… Ben de onlarla yedim. O seriyyeden müjdeci geldi, Yâ Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem şu şu öldü, falanca ve falancada isâbet aldı, dedi. Tâ ki, on iki kişi saydı. Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem, Kadını bana getirin buyurdu. (Kadın geldi ve ona), şuna rü’yânı anlat, buyurdu. Adam da, o kadının dediği gibidir, falancı ve falancı isâbet aldı (şehîd oldu) dedi.)[60]

    Demek ki, şehîdleri ve yaşadıklarını bilemeyiz, lâkin her şeyi bilen tarafından bildirilirse, bildirilen kadarını bilebiliriz. Melekleri de göremeyiz, lakin Allah celle celâlühû gösterirse görürüz. Nitekim, Cebrail aleyhiselâm’ı, Ashâb radıyallâhu anhum bir insan sûretinde görmüştü.[61] Hazreti Meryem meleği gördü.[62] Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem meleği defalarca gördü. Bazen asli sûretinde gördü.[63] İsterseniz, El Mebar Kefuri(!)nin er-Rahîku’l-Mahtûm’una bakınız(!..)[64] Ancak, bu kelimenin el-Mübârekfûrî olduğunu hiç olmazsa yeni bir ilim talebesinden kısa zamanda öğrenmelisiniz.

    Hâsılı, biz bilemeyiz; ama mu’cize, kerâmet, yahut rü’yâ yoluyla bildirilenler bildirildiği kadar bilinebilir.

    İddiâ: Hz. Hamza radıyallâhu anhu’nun, kendisine sığınanlara yardım edemeyeceği hususunda hâla şübheniz varsa lütfen yukarıdaki âyetleri bir defa daha, yavaş yavaş ve düşünerek okuyun. Eğer inanıyorsanız böyle bir şeyi aklınızın ucundan bile geçiremezsiniz.

    Cevâb: O âyetler, Allah’ın muktedir kılmasıyla birilerinden hiçbir şekilde yardım istenilemeyeceğinin ve birilerine yardım edilemeyeceğinin delîli ise, sizin bir takım dünyevî yardım istemelerinizi ve yardım edişlerinizi de içine alır. O halde kâfirlikle suçladıklarınızın arasına kendinizi de katmış olursunuz. Zîrâ, putlar ve putlaştıranlar için inen âyetleri inanan insanlara tatbîk edecekseniz, yardım türlerinde de ayrıma gidemezsiniz. Çünkü âyetlerde ayrım yoktur. Âyetleri tahrîf etmenin de âlemi yoktur… Evet, âyetleri düşüne düşüne bir daha okuyunuz. Tevessül, tevessül edilene sığınma değil, onun hatırı ileri sürülerek Rabbına sığınmadır. Gerisi geri zekalılıktır. Yahud sapıklık.

    Muhâtablarınız, inanıyorlar, siz kendi sapmışlığınıza ve inançsızlığınıza bakınız.

    Hızır, İlyâs ve İdrîs Aleyhimüsselâm Şimdi Yaşamıyorlar mı?

    İddiâ: Soruyu benim sormam gerekir. Siz Hz. Hızır ve Hz. İdris ve Hz. İsa aleyhisselâm’ın hayatta olduğunu söylerken neye dayanıyorsunuz?

    Cevâb: Şu husûsu, bir mukaddime yedi fasıl ve bir netîce ile açıklığa kavuşturmak istiyoruz:

    Evet, sağdır diyenler, bunu söylerken bir çok delîle dayanmaktadırlar… ‘Îsâ aleyhisselâm’ın diri oluşu ile alâkalı îcâb eden bilgi, gerek bu kitâbda gerekse ‘Îsâ Aleyhisselâm Gelmeyecek mi? isimli müstakıl bir kitâbımızda uzunca geçti. O yüzden bu husûsta burada bir şey söylemeyeceğiz. İdrîs ve Hızır aleyhimesselâm’ın diri olup olmadıklarına gelince… İdrîs aleyhisselâm hakkında vereceğimiz bilgi kısa olacağından, onu bahsimizin sonuna bırakmayı münâsib gördük.

    Hızır aleyhisselâm’ın diri oluşu ise… Hâfız İbnü Hacer el-Askalânî, el-İsâbesinde, daha sonra da, ez-Zehrü’n-Nadr fî Nebei’l-Hadr[65] isimini verdiği bu husustaki müstakil bir risâlesinde Hızır aleyhisselâm’ı her yönüyle uzun uzun inceledi; Hâsılı, Nebî olup olmadığında, ömrünün uzunluğunda ve hayatının devam edip etmediğinde, -âlimlerce- ihtilâf edildiğini, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’ın zamanına kadar ömrü devâm ettiği ve ondan sonra da yaşadığı taktîrde, görüşlerden birine göre Sahâbî tâ’rîfine dâhil olduğunu, ama, -rivâyet ve nakıl âlimlerinin çoğunluğunun, ömrünün uzun kılındığı ve hayâtının devâm ettiğine dâir gelen haberleri alma cihetine gitmelerine rağmen,- eski âlimlerden O’nu Sahâbe radıyallâhu anhum arasında zikredeni görmediğini, şu husûsda bilinebilen haberleri toplayıp doğru olup olmayanları ayırdığını söylemiştir.

    Hulâsa, İbnü Hacer’e göre, Hızır aleyhisselâm’ın,

    Bir: Hâlen yaşayıp yaşamadığı ihtilâflıdır.

    İki: Nakil âlimlerinin çoğu yaşadığı görüşündedir.

    Üç: Bu ihtimâl, hatta Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem zamânına kadar yaşayıp sonra ölmesi ihtimâli doğruysa, O, bir görüşe göre Sahâbîdir.

    Dört: Yaşayıp yaşamadığı hakkında bir takım rivâyetler bulunup şunların doğru olanları ve olmayanları vardır.

    İbnü Hacer gibi, hadîs ilmindeki üstünlüğü âlimlerce tartışmasız olan bir zâtın söyledikleriyle kendini bilmez câhillerin hezeyanları hiç kıyâs götürür mü?

    Her neyse; biz, mevzûu, el-Isâbesinden ve ez-Zehr isimli risâlesinden hulâsa etmekle yetineceğiz.[66]

    Hakkında Eser Yazanlar

    İbnü Hacer’den önce, Bir: Ebû Ca’fer İbnü’l-Münâdî. İki: Ebû’l-Ferec İbnü’l-Cevzî. Sonra da, Üç: İbnü Hacer el Askalânî’nin kendisi.

    Yaşadığını Söyleyenler

    Bir: Dârekutnî, İbn-i Abbâs radıyallâhu anhümâ’dan. İki: Ebû Mahnef Lût İbn-i Yahyâ.[67] Üç: İbnü Asâkir. Zülkarneyn kıssasında. Dört: İbnü Asâkir, Ka’bu’l-Ahbâr ve Hasen el-Basrî’den. Beş: Hâris İbnü Üsâme, Müsned’inde, İbnü Abbâs radıyallâhu anhümâ’dan. İki râvîsi metrûktür. Altı: Ukaylî, Abdullah İbn-i Muğîre yoluyla, Ka’bu’l-Ahbâr’dan. Ukaylî, İbnü Muğîre’nin asılsız rivâyetlerinin olduğunu söyledi. İbnü Yûnus, münkerü’l-hadîsdir, dedi. Yedi: İbnü Şâhîn, Husayf’den zayıf bir isnâd ile. Sekiz: Sa’lebî, Hızırın, Âhir zamanda, Kur’ân kaldırıldında öleceğim dediğini nakletti. Dokuz: İmâm Nevevî, Tehzîbinde, şöyle dedi: Ulemânın ekserîsi, Hızır’ın diri olduğunu ve aramızda bulunduğunu söylediler. Bu Sûfîlerin salâh ve ma’rifet sâhibi olanlarının yanında söz birliği edilen bir husûsdur. Onu görmek, O’nunla buluşmak, O’ndan (ilim) almak, O’na sormak ve şerefli yerler ile hayır mahallerinde bulunmasına dâir hikâyeleri sayılamayacak kadar çok ve anlatılamayacak kadar meşhûrdur. On: Muhaddislerin imâmlarından Hâfız İbnü’s-Salâh, Fetâvâsında şöyle demiştir: Hızır aleyhisselâm âlimlerin çoğuna, Sâlihlerin de hemen hemen hepsine göre diridir. Bunu inkâr atmekle sadece bazı muhaddisler şâzz kalmıştır. On Bir: Süheylî, Kitâbu’t-Tâ’rîf ve’l-İ’lâmda şöyle dedi: Hızır aleyhisselâm’ın ismi ve nesebinde ihtilâf edildi. Deccâl’ın zamanına kadar diri olacak. Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem zamanına yetişmediğini söyleyenler dahi varsa da, bu doğru değildir. İmâm Buhârî, Hızır aleyhisselâm’ın hicretin yüzüncü senesinden evvel öldüğünü söyledi ve Ebû Bekr İbnü’l-Arabî bu görüşü destekledi. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ile buluştu. Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in ölümünden sonra ev halkına tâ’ziyede bulundu. Bu tâ’ziye sahîh rivâyetlerle nakledilmiştir. Şu sahîh rivâyetlerden birisi de hadîs âlimlerinin imâmı İbnü Abdi’l-Berr’in et-Temhîddeki rivâyetidir. (Süheylî’nin Sözü Bitti.)

    Ancak Ebû’l-Hattâb İbnü Dihye, Süheylî’yi bu sözlerinden dolayı tenkîd etti ve işâret ettiği rivâyetlerin hiçbirinin sahîh olmadığını, Mûsâ aleyhisselâm dışında hiçbir nebî ile buluştuğunun sâbit olmadığını, nakil âlimlerinin ittifâkıyla, yaşadığına dâir olan rivâyetlerin hiçbirinin sahîh olmadığını, tanımadığı bir kişinin kendisine, ben falanca kişiyim dediğinde, akılı birisinin onu doğrulamasının câiz olamayacağını, İbnü Abdi’l-Berr’in rivâyetinin uydurma olduğunu ve onu metrûk bir râvînin rivâyet ettiğini, söylemiştir.

    Hızır aleyhisselâm’ın yaşadığını söyleyenler, Hayat Pınarı kıssasına tutunmuşlar ve bu kıssanın Buhârî’de ve Tirmizî’de zikredildiğine dayanmışlardır. Ancak bunlar, Merfû’ değildir.[68] (İbnü Dihye’nin Sözü Bitti.)

    Buhârî’de bulunan Hızır aleyhisselâm kıssasında yer almayan ilâveleri, Fethu’l-Bârî’de zikrettim. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in, Buhârî’de ve Müslim’de, İsterdim ki, Mûsâ aleyhisselâm sabretseydi de işlerinden bize anlatsaydı meâlinde bir sözü vardır. Hızır aleyhisselâm’ın sağ olmadığını söyleyenler bu sözü delîl olarak ileri sürmüşler ve mevcûd olsaydı, Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim’in büyüklerinden bir takımı O’nunla arkadaş olur ve Mûsâ aleyhisselâm’ın O’nda gördüğü gibi şeyler görürlerdi demişlerdir. Halbuki (hadîsdeki) şu temennî, Hızır aleyhisselâm ile Mûsâ aleyhisselâm’ın arasında geçecek şeyler içindi. (Şu husûsda) Mûsâ aleyhisselâm’dan başkaları, O’nun yerini tutamaz.

    Mûsâ aleyhisselâm’dan başka kimselerle alâkalı (Hızır aleyhisselâm arkadaşlığı) haberler(in)den biri de, Taberânî’nin, el-Kebîrde, Ebû Umâme’ radıyallâhu anhu’dan, Bekıyye İbnü Velîd yoluyla yaptığı rivâyettir. Derim ki, Bakıyye’nin ‘an’anesi[69] olmayaydı, bu hadîsin senedi Hasen olurdu. Bu haber sâbit olsaydı, Hızır aleyhisselâm’ın peygamber olduğuna dâir bir nass olurdu.

    “Hızır Aleyhisselâm Öldü” Diyenler Kimlerdir?

    Bir: İmâm Buhârî. Bu husûsda, (Hicrî) Yüz yıl başında, yeryüzünde, (şu anda yaşayan) hiçbir canlı insân kalmayacaktır[70] hadîsini delîl göstermiştir.[71] İki: Ebû Hayyân. Cumhûr’a göre, yaşamadığını söyledi.[72] Üç: İbnü Ebî’l-Fadl el-Mürsî. Dört: İbnü’l-Münâdî İbrâhîm el-Harbî. Beş: İbnü’l-Cevzî. Altı: Ebû Ya’lâ İbnü’l-Ferrâ el-Hanbelî. Yedi: Ebû Tâhir İbnü’l-‘İmâdî. Sekiz: Ebû’l-Fadl İbnü Nâsır. Dokuz: Ebû Bekr İbnü’l-Arabî. On: Hasen-i Basrî (Tefsîr-i İsfehânî’ye göre). On Bir: Ebû Bekr İbn-i Muhammed İbn-i Nakkâş.

    “Hızır Aleyhisselâm Öldü” Diyenlerin Delîlleri

    Bir: Diri olsaydı, cesedi o zamanki insanlar gibi (büyük) olurdu. Danyâl aleyhisselâm’ın burnunun bir zirâ’ (yarım metre civârında) olduğu sâbittir. Oysa O’nu (Hızır’ı) gördüğünü söyleyenler böyle demiyorlar.[73]

    İki: Ahmed İbnü Hanbel’in rivâyet ettiği bir haberde, Mûsâ aleyhisselâm sağ olsaydı bana tâbi’ olurdu denilmektedir. Hızır aleyhisselâm için bu haydi haydi olurdu. Ama tâbi’ olmadı.[74]

    Üç: Hani, Allah celle celâlühû, Nebîlerden (aleyhimüsselâmdan) söz aldı; O’na (Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e) elbette îmân edecekler ve elbette yardım yapacaklar[75] âyeti için İbn-i Abbâs radıyallâhu anhümâ, Allah (celle celâlühû) her bir nebî(aleyhisselâm)’dan, O, canlıyken Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) resûl olarak gönderilirse, O’na îmân ve yardım edeceğine dâir, söz aldı (şeklinde tefsîr eden bir söz) söylemektedir. Halbuki Hızır aleyhisselâm böyle yapmadı.[76]

    Dört: İbnü’l-Münâdî, Hızır aleyhisselâm’ın yaşadığıyla alâkalı rivâyetlerin tamâmı asılsızdır dedi.[77]

    Beş: Hızır aleyhisselâm, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında sağ olsaydı, O’ndan geri kalmaz, O’nunla hicret ederdi; ama etmedi.[78]

    Altı: İmâm Buhârî’nin, Nasıl sağ olabilir?! Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem yüz yıl başında yeryüzünde (şimdi yaşamakta olan) hiçbir canlı (sağ) kalmayacaktır,’ buyurmuştur sözü.[79]

    Yedi: (Buhârîde yer alan) Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in Bedir gününde, Ey Allahım!.. Bu topluluğu helâk edersen, yeryüzünde ibâdet eden topluluk kalmaz dediğine dâir hadîs.[80]

    Sekiz: Benden sonra hiçbir nebî yoktur[81] hadîsi.[82]

    “Hızır’ın Sağ Olduğu”na Dâir gelen Rivâyetlerden Bir Kısmı

    Bir: İbn-i Adiyy, el-Kâmilde, Kesîr yoluyla, dedesi Amr İbn-i Avf radıyallâhu anhu’dan. Kesîri imâmlar zayıf bulduysa da, bu haber başkalarının rivâyetiyle dahî gelmiştir. İki: İbn-i Asâkir, Enes radıyallâhu anhu’dan. Üç: Taberânî, el-Evsatde, Enes radıyallâhu anhu’dan. İbnü’l-Münâdî, bu rivâyeti çok zayıf bulduysa da başka iki şekilde de gelmiştir. İbnü’l-Cevzî de, bu rivâyetin sihhatini ihtimâlden uzak buldu. Dört: İbn-i asâkir, benzerini başka bir yolla, yine Enes radıyallâhu anhu’dan. Beş:İbn-i Şâhîn, başka bir yolla yine Enes radıyallâhu anhu’dan. Altı: Dârekutnî, benzerini, Muhammed İbn-i Abdillâh’dan. Muhamme İbn-i Abdillâh, hadîsi zayıf olan bir râvîdir. Yedi: Ebû İshâk, Fevâidinde, İbn-i Abbâ radıyallâhu anhümâ’dan. Bu rivâyet, Dârekutnî, Ukaylî, İbnü’l-Münâdî, İbnü’l-Cevzî ve İbn-i Hibbân tarafından zayıf bulunmuştur. Hattâ İbn-i Hibbân, râvîlerinden biri olan Mehdînin uydurma rivâyetlerinin olduğunu söylemiştir. Sekiz: Abdullâh İbn-i Ahmed, ez-Zühdün Zevâidinde, İbnü Ebî’r-Revvâd’dan. Bu Mu’dal/senedinden peşpeşe iki yâhud daha çok râvîsi düşen bir rivâyettir. Dokuz: İbn-i Şâhîn, Vâsıle radıyallâhu anhu’dan. İbnü’l-Cevzî, şöyle dedi: İhtimâl ki, Bakıyye bunu yalancı birinden duyup gizledi ve Evzâî’den dedi. Haber İbn-i Arfe’nin de kim olduğu, belli değildir. Ben (İbnü Hacer), derim ki; O mısırlı meşhûr bir hadîs âlimidir. (Biz de deriz ki, ihtimâle dayanarak bir kişi yalancılıkla suçlanamaz.) On: İbnü Ebî’d-Dünyâ, Enes radıyallâhu anhu’dan. İbnü’l-Cevzî, râvîlerinden iki mechûl/bilnmeyen kimse vardır dedi. On Bir: İbn-i Asâkir, İbnü Ebî’r-Revvâd’dan. On İki: Abdullâh İbn-i Ahmed, Zevâidü’z-Zühdde, babası yoluyla, İbnü Ebî’r-Revvâd’dan. On Üç: Abdullâh İbn-i Ahmed, İbn-i Râfi’ yoluyla, İbn-i Ebî’r-Revvâd’dan. On Dört: İbn-i Cerîr, Târîhinde Abdullâh İbn-i Şûzeb’den. Ve başkaları…

    Hızır’ın Yaşadığını, O’nu Görüp O’nunla Konuştuğunu Söyleyen Kimselerden Yapılan Bir Takım Rivâyetler

    Bir: Fakîhî, Kitâbu Mekkede, Câfer-i Sâdık’dan.

    İki: İbn-i asâkir, İbrâhîm İbnü Abdillâh İbni Muğîre’den.

    Üç: İbnü Ebî Hâtim, Tefsîrinde, Hz. Ali Radıyallâhu anhu’dan. (Tâ’ziye rivâyeti)

    Dört: Muhamme İbn-i Mensûr el-Cez zâr, Hz. Ali Radı yallâhu anhu’dan. (Tâ’ziye rivâyeti) İbnü’l-Cevzî, O’na Muhamme İbn-i Sâlih mütâbeet etti; ama O da zayıfdır dedi.

    Beş: Muhammed İbn-i Ebî Ömer, Ca’fer-i Sâdık’dan. İbnü’l-Cevzî, İbnü Ebî Ömer’in mec hûl olduğunu söylediyse de bu yanlışdır. O, güvenilir bir hâfızdır ve meşhûr Müsnedin sâhibidir. Bu Müsned deki şu hadîsi Şeyhimiz ‘Irâkî bize haber verdi.

    Altı: Beyhekî, Delâilü’n-Nübüvvede, Câbir İbn-i Ab dillâh radıyallâ hu anhu’dan. (Tâ’ziye rivâyeti)

    Yedi: Beyhekî, Delâilü’n-Nübüvvede, Muhammed İbn-i Ali(İbn-i Hüseyn İbn-i Ali)den. (Tâ’ziye rivâyeti.)

    Sekiz: Seyf İbn-i Ömer et-Temîmî, Kitâbu’r-Riddede, İbn-i Omer radıyallah’dan. (Tâ’ziye rivâyeti) Senedinde şâzz bir râvî olup, şeyhi mechûldür.

    Dokuz: İbnü Ebî’d-Dünyâ, Abbâd yoluyla, Enes Radıyallâhu anhu’dan. (Tâ’ziye rivâyeti)

    On: Taberânî, el-Evsatda, Enes radıyallâhu anhu’dan. (Taberânî, haberin râvîlerinden olan) Abbâd, Enes radıyallâhu anhu’dan rivâyette tek başına kaldı, dedi.

    On Bir: Zübeyr İbn-i Bekârr, Kitâbü’n-Nesebde, Ca’fer-i Sâdık’dan.

    On İki: İbnü Şâhîn, Kitâbü’l-Cenâizde, Hz. Ömer radıyallâhu anhu’dan.

    On Üç: İbnü Ebî’d-Dünyâ, Ömer İbn-i Muhammed İbn-i Münkedir’den.

    On Dört: Ebû Amr İbn-i Semmâk, İbn-i Ömer radıyallâhu anhümâ’dan.

    On Beş: İmâm Beyhekî, Delâilde, İbn-i Ömer radıyallâhu anhümâ’dan.

    On Altı: İbnü Ebî’d-Dünyâ ve ed-Dînûrî, el-Mücâlesede, Hz. Ali radıyallâhu anhu’dan.

    On Yedi: Seyf, el-Fütûhda, bir topluluğun Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs radıyallâhu anhu ile olduğunu ve Ebû Mihcen’i harb ederken gördüklerini rivâyet etti ve Ebû Mihcen’in kıssasını uzunca anlattı; Onu tanımadıklarını ama Hızırdan başkası olmadığını, söyledi. Bu, O’nların Hızır’ın o vakitte yaşadığına kesin olarak inandıklarını gösterir.

    On Sekiz: Ebû Abdillâh İbn-i Bekke el-Hanbelî, Hasen-i Basrî’den. İsnâdında metrûk bir râvî vardır.

    On Dokuz: Ahmed İbnü Hanbel, ez-Zühdde Avn İbn-i Abdillâh İbn-i Utbe’den yaptığı bir rivâyette, Avn İbn-i Abdillâh, şöyle dedi: İbn-i Zübeyrin başına gelen dertlenmiş bir kişiyle esrârengiz bir zâtın konuşması ve O’nun güzel sözleri geçmektedir. (Haberin râvîlerinden olan) Mis’ar, kendilerinin O (esrârengiz) kişinin Hızır aleyhisselâm olduğu kanâatini taşıdıklarını, söyledi.

    Yirmi: Bu rivâyeti Ebû Nüaym da el-Hilyede nakletti.

    Yirmi Bir: Abdürrezzâk, Deccâl’in öldürülmesi kıssasında, Ma’mer’den, O’nun gırtlağına geniş bir bakır geçirecek olanın Hızır aleyhisselâm olduğunun kendisine ulaştığını rivâyet etti. Nevevî, bu haberi, Ma’mer’in Müsned’ine nisbet etmekle, sanki onda bir senedinin bulunduğu zannını uyandırdı. Halbuki o, kendi sözüydü.[83]

    Yirmi İki: Ebû Nüaym’ın, Hilyede, Süfyân İbn-i Uyeyne’den yaptığı rivâyet: Süfyân İbn-i Uyeyne ile Ka’be’de düâ eden bir kişi arasında bir takım konuşmalar geçti. Sonra o kişi kayboldu. Hâdiseyi Süfyân-i Sevrî’ye anlattı. O da, Hızır aleyhiselâm veya Ebdâl’dan birisi olabilir dedi. Bunu/haberi, İbn-i Ebî’l-Ceda ve İbn-i Ebî’l-Asba dahî Süfyân’dan rivâyet ettiler. (Kezâ), Muhammed İbn-i Hasen el-Ezherî de, Abbâs İbn-i Yezîd’den, O da Süfyân-i Sevrî’den benzerini rivâyet etti.

    Yirmi Üç: Ebû Saîd, Şerefu’l-Mustafâda.

    Yirmi Dört: Taberânî, ed-Düâda, Ebû abdillâh İbn-i Tev’em er-Rıkâşî’den.

    Yirmi Beş: Ebû Nüaym, Hilyede, Recâ İbn-i Hayve’den.

    Yirmi Altı: Zübeyr İbn-i Bekkâr, Murakkıkıyyâtda, Mus’ab İbn-i Sâbit İbn-i Abdillâh İbn-i Zübeyr radıyallâhu anhu’dan.

    Yirmi Yedi: İbn-i Asâkir, İbrâhîm et-Teymî’den.

    Yirmi Sekiz: Ebû Huseyn İbnü’l-Münâdî, Ömer İbn-i Abdi’l-Azîz’den.

    Yirmi Dokuz: Ebû Bekr ed-Dînûrî, el-Mücâlesede, Ömer İbnü Abdi’l-Azîz’in Hızır aleyhisselâm’ı gördüğünü rivâyet etti. Bu mevzû’da gördüğüm en sağlam rivâyet budur.

    Otuz: Ebû Arûbe el-Harrânî, Târîhinde. (Aynı rivâyeti biraz değişik olarak)

    Otuz Bir: Ebû Nüaym, Ebû Muhammed el-Harîrî’den.

    Otuz İki: İbn-i Asâkir, Ebû Zür’a er-Râzî’den, sahîh bir senedle.

    Otuz Üç: İbnü Ebî Hâtim, el-Cerh ve tâ’dîlde, Abdullah İbn-i Bahr’dan.

    Otuz Dört: Abdü’l-Muğîs İbn-i Züheyr el-Harbî el-Hanbelî, Hızır ile alâkalı bir cüzde, Ahmed İbnü Hanbel’in Hızır ile İlyâs aleyhimesselâm’ı gördüğünü naklediyor.

    Otuz Beş: Ebû Hayyân, Tefsîrinde, Şöyle dedi: Sâlih bir çok zât Hızır aleyhisselâm’ı gördüklerini, söylediler. İmâm Ebû’l-Feth el-Kuşeyrî, bir şeyhinin, Hızır aleyhisselâm’ı gördüğünü ve O’na hadîs rivâyet ettiğini, söyleyince, O’na, (Kuşeyrî’ye) Hızır aleyhisselâm olduğunu sana kim öğretti de sen O’nu bildin diye sorulunca, sustu.[84]

    Otuz Altı: Ebû Hayân, O’nun hadîs üstâdlarından olan Abdü’l-Vâhid el-Abbâsî el-Hanbelî’nin talebelerinin, O’nun (Abdü’l-Vâhid el-Abbâsî’nin) Hızır aleyhisselâm’la buluştuğu inancında olduklarını söyledi.

    Otuz Yedi: Şeyhimiz Hâfız ‘İrâkî bana şöyle dedi: Abdullâh İbn-i Es’ad el-Yâfiî, Hızır aleyhisselâm’ın diri olduğu inancındaydı. O’na, Buhârî, Harbî ve diğerlerinden, bunun inkârına dâir nakiller olduğunu, söyledim. Bunun üzerine kızdı ve O’nun ölü olduğunu söyleyene kızarım, deyince, O’nun ölü olduğu i’tikâdından döndük dedim.

    Otuz Sekiz: Hızır aleyhisselâm’la buluştuğunu ileri sürenlere yetiştik. Melik Zâhir zamânında, Mâlikî kadılığını üstlenen Kadı Alemuddîn el-Bisâtî, onlardandır. (İbnü Hacer’den kısaltarak yapılan nakil bitti.)[85]

    Allâme Hâfız Muhaddis Abdülazîz İbnü’s-Sıddîk el-Ğumârî, et-Tehânî[86] isimli eserinde şöyle dedi:

    Cumhûr’un görüşü, Hızır aleyhisselâm’ın diri olduğudur. Ömer İbnü Abdi’l-Azîz ile olan kıssasını Hâfız Zehebî, Tezkiretü’l-Huffâzına koydu ve isnâdı güzeldir dedi.[87]

    Ben (Ğumârî) de şöyle derim:

    Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in, Hızır aleyhisselâm ile buluşması ve Deccâl mes’elesinde O’ndan bir hadîs işitmesi hakkında neredeyse apaçık olan sahîh bir hadîs buldum. Bu hadîs Buhârî ve Müslim’in Sahîhlerinde, Ebû Saîd-i Hudrî radıyallâhu anhu’dan yaptıkları rivâyettir.

    Öldüğü görüşünde olanların ileri sürdükleri delîllere gelince, bunlar şu mes’elede hiçbir şekilde nass değildirler.[88] (Abdü’l-Azîz el-Ğumârî’nin Sözü Bitti.)

    İmâm Süyûtî, el-Câmi’inde naklediyor: (Hızır aleyhisselâm, denizde, el-Yesa’ da karadadır. Her gece buluşurlar.)[89] (Hızır aleyhisselâm, denizde, el-Yesa’ da karadadır. Her gece buluşurlar.)[90]

    Hızır aleyhiselâm’ın Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in ölümünde tâ’ziyyeye geldiğine dâir gelen haber, İbnü Hacer’in de naklettiği gibi, bir çok yollardan gelmiştir. Bu haberi, İmâm Beyhekî’nin rivâyetinden, Mişkât sâhibi, Hâfız Muhaddis Şâh Veliyyuddîn Ebû Abdillâh Muhammed İbni Abdillâh el-Hatîb tarafından, Mişkâtü’l-Mesâbîhe konulmuştur.

    Üzerine şerh ve hâşiye yazanlar, Allâme Tîbî, Muhaddis ve Fakîh Aliyyu’l-Kârî, Muhaddis ve Fakîh Abdü’l-Hakk ed-dihlevî, Allâme Muhaddis, Ahmed Ali es-Sihârenfûrî ve Allâme Muhaddis İdrîs el-Kandehlevî şu rivâyete i’tirâz etmemişlerdir. Hattâ Allâme Muhaddis Abdü’l-Hakk ed-Dihlevî, Lemaâtü’t-Tenkîh isimli eserinde şöyle demiştir:

    Hızır aleyhisselâm’ın, Hicrî yüzüncü yıldan önce, sağ olduğu husûsunda âlimlerce bir anlaşmazlık yoktur. İhtilâf edenler, ondan sonrası için ihtilâf etmişlerdir.[91] Büyük Akâid ve İlm-i Kelâm âlimi Allâme Hayâlî de, Hızır aleyhisselâm’ın, diri olduğunu büyük âlimlerin söylediğini ifâde ederek buna karşı çıkmıyor ve açık âyetlerle Sünnet’e ters bulmuyor.[92]

    İmâmımız İmâm Rebbânî de, Hızır aleyhisselâm’ın yaşamakta oluşunun bizim bidiğimiz bir hayât ile olmadığını, aksine rûhânîlere karışmış olduğunu bizzât Hızır aleyhisselâm’ın kendisinden keşfen naklediyor.[93] Bu da iki görüşün bir te’lîfi/barıştırılması olmuş oluyor. Allahu a’lem.

    İdrîs Aleyhisselâm Sağ mıdır, Değil midir?

    İdrîs aleyhisselâm’a gelince…

    O’nun da sağ olduğu ile alâkalı olarak, İbnü Ebî Şeybe, İbnü’l-Münzir, İbnü Ebî Hâtim ve Abd İbnü Humeyd’in Mücâhid’den rivâyet ettikleri şu söz vardır: (İdrîs aleyhisselâm da, Îsâ aleyhisselâm gibi, ölmedi ği halde semâya kaldırıldı.)[94] Bu söz, İbnü Abbâs radıyallâhu anhümâ’nın talebesi Mücâhid’den Mevkûf/kendi sözü olarak rivâyet edildiyse de Merfû/Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e âid bir hadîs hükmündedir. Nitekim bu erbâbına gizli değildir. İşte bu ve benzeri muhtemel rivâyetlere dayanarak, İdrîs aleyhisselâm’ın da diri olduğunu söyleyen âlimler vardır. Allâme Hayâlî de onlardan biridir.[95] Bu arada O’nun semâda öldüğüne dâir de rivâyet vardır.[96] Allah celle celâlühû en iyisini bilir.

    Netîce

    Kısaca ifâde edecek olursak; İlim ve insâf sâhibi her bir mü’min kabûl ve teslîm eder ki, Hızır aleyhiselâm için, öldü diyenlerin şu iddiâları bir çeşit ictihâda dayanmaktadır. Diridir diyenlerin bu görüşleri de ne kadar düşse, bir çok Zayıf, hatta bir kısmı Hasen ve -hatta bazı hadîs âlimlerince- Sahîh rivâyetlere dayanmaktadır. Selef’den bir çoklarının O’nunla buluştuklarına ve görüştüklerine dâir de bir nice Sahîh, Hasen ve Zayıf rivâyetler vardır. Bütün bunlara dayanarak İmâm Nevevî ve İbnü Salâh’ın da dediği gibi, âlimlerin çoğu yaşadığı, bir kısmı dahi öldüğü görüşündedirler.

    İşi Materyalist bir kafa ile değil de, bir Mü’min gözüyle değerlendirmek ve ilmî bir üslûbla hulâsa etmek gerekirse, Bir: İnsaflı davranarak, en azından yaşadığı’nın imkân’ını/olabilirliğini inkâr etmemek, İki: Şu yaşama’nın, vukûu ve adem-i vukûu’nda/ meydana gelip gelmediğinde kesin konuşmamak, Üç: Ağırlıklı görüş olarak bir kanâat bildirilecekse, bir çeşit hayatla yaşamakta olduğu’nu kabûl etmek, Dört: Ve nihâyet, bunun hakîkatinin ilmini, Allâhu a’lem deyip Allah celle celâlühû’ya havâle etmek, gerekir.

    İdrîs aleyhisselâm’ın yaşayıp yaşamadığına gelince… İslâm âlimleri, muhtemelen Kıyâmet alâmetleri’nden olmadığı için bu husûsta pek de öyle fazla bir şey söylememişlerdir. Ortada, öyle sağlam delîller de yoktur. O bakımdan, şu mes’ele dînî tarafıyla -Allahu a’lem- çok da mühim değildir. Ancak, İdrîs aleyhisselâm’ın da diri olduğu’nda ne Şer’î ne de Aklî bir İmtinâ’/olamazlık yoktur. Bunun inkârını îcâb ettirecek her hangi bir nass dahî bilinmemektedir. Aksine, zayıf kabûl edilse bile, yaşadığına dâir, nasslar vardır. Bu yüzden olacaktır ki, Allâme Hayâlî gibi bazı büyük İlm-i Kelâm ve sâir ilimlerin âlimleri şu inancı kabûl ederlerken diğerleri de inkâr etmemektedirler. Allâhu a’lem.

    Mühim Bir Tenbîh:

    Günümüz cühelâsı artistlerin ise, âlimlerin şu münâkaşalarına burunlarını sokmamaları ve münâkaşa meydanlarına atılmamaları gerekir. Hele, onların bilgiç pozlarla ve alaycı ifâdelerle, bunca büyük ilim sâhibi zâtların bu denli güçlü sesleri yanında sinek vızıltısı rütbesinde bile olmayan ses ve sazlarıyla arz-ı endâm etmeleri gülünçlüklerini son derece artırmaktadır. İlim adamlığıyla cazgırlığı ve amigoluğu lütfen kimse karıştırmasın…

    [1] Husûsan Bay Abdülaziz Bayındır’a.

    [2] Ta’rîfât, (himmet) maddesi: 165…

    [3] Ebû Ya’lâ, Enes’den. Semhûdî, “râvîleri sağlam kimselerdir” dedi. Beyhekî de “sahîh olduğunu” söyledi. Et-Teysîr (1/426)

    [4] Abdülğanî en-Nablûsî, el-Hadîka (l/292)

    [5] [Ahmed (Müsned), Tirmizî (Sünen), Zıyâ (el-Makdisî, el-Muhtâreh), Ebû Saîd el-Hudrî radıyellâhu anhu’dan], El-Fethu’l-Kebîr:2/458, H:12355

    [6] [Ahmed (Müsned), Taberânî, el-Kebîr, Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, Zıyâ (el-Muhtâreh), Eş’as İbnü Kays radıyellâhu anhu’dan….],El-Fethu’l-Kebîr:1/176, H:1886

    [7] Râğıb, Müfredât: (169-170), Semîn, Umdetü’l-Huffâz: ( 175-176), Süyûtî, Mu’tereku’l-Akrân: (2/175) ve Mukâtil İbnü Süleymân’ın, el-Vucûh ve’n-Nezâir’i: (149-150)

    [8] Semin, ed-Durrü’l-Mesûn:7/ 372-373

    [9] Kelâm kitablarında Allah celle celâlühû için kullanılabileceği söylenilen (şey) kelimesi ise, Arabçadaki ma’nâsı itibariyle (mevcûd) demektir ki, Türkçedeki ma’nâsından farklıdır.

    [10] [Müslim ve Ahmed İbnü Hanbel, Ebû Said-i Hudrî radıyallâhu anhu’dan.], Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye:293

    [11] (Kim benim bir dostuma düşmanlık ederse, hiç şübhesiz ben ona harb i’lân ederim. Kulum, kendisine farz kıldıklarımdan benim içün daha çok sevilmeye değer şeylerle bana yaklaş(a)maz. Kulum bana nâfilelerle yaklaşmağa devâm eder; nihâyet ben onu severim. Ben onu sevince de, onun işiteceği kulağı, göreceği gözü, tutacağı ve vuracağı eli ve yürüyeceği ayağı olurum. Benden isterse, ona verir, bana sığınırsa onu korurum.). Buhârî, Rikak:38, Ahmed İbnü Hanbel (6/256) Ahmed İbnü Hanbelin rivâyetinde “ben onu sevince de onun işiten kulağı olurum….” Kısmı yoktur.

    [12] Muvatta, Buyû’:7

    [13] [Tirmîzi (Sünen), Hâkîm (el-Müstedrek), Abdullah İbnü Amr radıyallâhu anhümâ’dan, Bezzâr, İbnü Ömer radiyellâhu anhumâ’dan.], El-Fethu’l-Kebîr:1/611, H:6626

    [14] [Ahmed İbnü Hanbel (el-Müsned), Müslim (es-Sahîh), Ebû Dâvûd (es-Sünen) ve Nesâî (es-Sünen), Cerîr radıyallahu anhu’dan], El-Fethu’l-Kebîr:1/162, H:1679

    [15] [Hâkim, Câbir radıyallâhu anh’dan], Süyûtî, Hasendir. El-Câmiu’s-Sağîr:2/169

    [16] [Tirmizî, (Sünen), Ebû Nüaym Hilye, Âişe radıyallâhu anhâ’dan], Süyûtî, Hasendir. El-Câmiu’s-Sağîr:2/169

    [17] Onları hatırda tutup unutmamak veya onlardan bahsetmekle

    [18] [Ahmed İbn-i Hanbel, (12/226 H:15486), Taberâni, el-Kebîr (Mecmau’z Zevâid:1/89), el-Evsat, (Mecmau’z-Zevâid: 1/58),], Kenzü’l-‘Ummâl:1/42 H:101 Kezâ, [Hakîm-i Tirmizî, Nevâdiru’l-Usûl, Amr İbn-i Cemûh radıyallahu anhu’dan, “Hey!.. Şübheniz olmasın ki, kullarımdan dostlarım, yarattıklarımdan da sevdiklerim…..” lafzıyla.] Kenzu’l-‘Ummâl: 1/440. H:1902

    [19] Ahmed İbnü Hanbel (3/21),

    [20] İbnü Mâce (778),

    [21] İbnü’s-Sünnî, Amelü’l-Yevm ve’l-Leyle: (84-85)

    [22] Veya hakkı için veyahud da, hürmetine şeklindeki

    [23] [Ahmed İbnü Hanbel (3/21), İbnü Mâce (778), İbnu’s-Sunnî (84-85) ve [İbnu Huzeyme, İbnu Menî’, Ebû Nüaym Fazl İbnü Dükeyn, Ebû Nüaym,,.], Kevserî, Makâlât:393-395

    İmâm Kevserî şöyle diyor:

    Şihâb el-Bûsîrî Misbahu’z-Zücâce’de, İbnü Mâce’nin bu isnâdında peşpeşe zayıf râvîlerin bulunduğunu, Atıyye -ki Avfîdir-, Fudayl İbnü Merzûk ve Fadl İbü Muvaffık’ın zayıf râvîler olduğunu söylemiştir. Fadl İbnü Muvaffık, İbnu Uyeyne’nin dayı oğludur. Hakkında Ebû Hâtim, sâlih bir kimse olup, hadîsi zayıftır, demiştir. O’nun dışında bu râvînin zayıf olduğunu söyleyen de yoktur.

    Zayıflıkla suçlanmasının sebebi de açıklanmamıştır. Belli de değildir. Hattâ Büsti (İbnü Hıbbân), bunun sağlam olduğunu söylemiştir. Ancak, İbnü Huzeyme, bu hadîsi, Sahîh’inde Fudayl İbnü Merzûk yoluyla rivâyet etmiştir ki, şu rivâyet O’na göre Sahîhtir. Rizzîn böyle dedi. Ahmed İbnü Menî’, Müsned’inde bu hadîsi isnâdı ve metni ile rivâyet etti. Alâuddin Muğlatay, El-İ’lâm Şerhu Süneni İbni Mâce de şöyle diyor: Bu hadîsi Ebû Nüaym el-Fadl İbnü Dükeyn Kitâb-us-Salât’da Fudayl İbnü Merzuktan, (O) Atiyyeden, (O) Ebû Said-i Hudrî radıyallâhu anhu’dan mevkûf olarak rivâyet etti. (Muğlatay’ın sözü bitti.)

    Atıyye, Ebû Said el-Hudri radıyallâhu anhu’dan rivâyet etmekte yalnız değildir. Aksine, Abdulhakem İbnü Zekvân’ın rivâyetinde, Ebû’s-Sıddîk, Ebû Said’den rivâyette, Atıyye’ye mutâbeet etmiştir. Bu zât da, her ne kadar Ebû’l-Ferec İbnu’l-Cevzî, hadîsi, El-‘İlelu’l-Mutenâhiyye’de onunla illetli kabûl ettiyse de, İbnü Hıbban’a göre sağlam bir râvîdir… Hadîsin sağlamlık derecesi ne kadar düşse, delîl olma mertebesinden aşağı düşmez. Hattâ, mütâbi’ ve şâhidlerinin çokluğu sebebi ile, Sahîhlikle Hasenlik arasındadır. ‘Irâkî, İhyâ Tahrîci’nde İbnü Hacer de Emâli’l-Ezkâr’da hadîsin Hasen olduğunu söylemişlerdir. (Aynı yer)

    [24] Hâkim’in el-Müstedrek: 2/615

    [25] Sübkî’nin Şifâu’s-Sikâm:134/135

    [26] Süyûtî’nin El-Hasâisü’l-Kübrâ: 1/17-19,

    [27] Kastallânî’nin el-Mevâhib: 1/62

    [28] Aralarında müctehidlerin de bulunduğu şu büyük zâtların bu hükümleri karşısında, hadîsin zayıf, hattâ uydurma olduğunu söyleyen bilhassa zamanımızıncâhillerinin dedikleri ise hiç de mühim değildir.

    [29] Mâide:35

    [30] El-Hısnu’l-Hasîn (Hazînetü’l-Esrâr Hâmişi):14 (Eski Baskı, Târîhsiz)

    [31]Fethu Babi’l-İnâye (3/30)

    [32] İbnü Abidîn, Reddü’l-Muhtâr (5/540)

    [33] Şifâu’s-Sikâm (138)

    [34] Buhârî, Ettefsir (1/351)

    [35] Bakara:154

    [36] [Müslim (1887), İbnü Mes’ûd’dan.], Süyû tî, Şerhu’s-Sudûr (304)

    [37] Ebû Ya’lâ ve diğerleri. Geçti.

    [38] Bakara:154

    [39] Âlü ‘İmrân: 3/144

    [40] Bakara: 2/282

    [41] Kurtubî:3/262, Şekvânî, Fethu’l-Kadîr (1/303)

    [42] Ebû Nüaym, Hilye:10/33

    [43] Bakara:216

    [44] Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem, Ehl-i Kalîb’e muttali’ oldu ve buyurdu ki, “Rabbinizin size va’dettiği (azâ-bı)ni hak/gerçek buldunuz mu?” O’na sallallâhu aleyhi ve sel-lem’e, ‘ölülere mi sesleniyorsun?’ denildi. Bunun üzerine, (Efendimiz) Siz, onlardan daha çok işiten kimseler değilsiniz. Ancak, onlar cevâb veremezler, buyurdu. [Buhârî, (1370) Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn-i Mâce, İbn-i Ömer radıyallâhu anhümâ’dan], İbn-i Receb, Ehvâlü’l-Kubûr:133

    Yine: Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem efendimiz ölen müşriklere seslenerek, “Ey Ebû Cehl İbn-i Hişâm!.. Ey Umeyye İbn-i Halef!.. Ey Utbe İbn-i Rebîa!.. Rabbinizin size va’dettiğini gerçek bulmadınız mı yoksa? Doğrusu ben, Rabbimin bana va’dettiğini kesinlikle gerçek buldum” buyurunca, Ömer radıyallâhu anhu, O’na, “Rûhsuz cesedlere nasıl konuşuyorsun, yâ Resûlellah?” dedi. Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem de, Canım elinde olan Allah celle celâlühû’ya yemîn ederim ki, söylemekte olduğumu siz onlardan daha iyi işitmiyorsunuz, buyurdu. [Buhârî (3976) ve Müslim (2875), Enes radıyallahu anhu’dan], İbn-i Receb, Ehvâlü’l-Kubûr :132

    Yukarıda geçen ve onların benzeri olan hadîslerden, yani Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in tefsîrlerinden şunu anlıyoruz: Mevlâ Teâlâ’nın, Sen kabirlerdeki ölülere işittiren değilsin (onlara işittiremezsin) ve şübhesiz ki sen, mevtâya işittiremezsin âyetlerinden murâdı, âlimlerin çoğuna göre ölüler işitmez demek değildir. Peki, hakîkatleri işittiremeyeceğimiz kâfirler, neden ölülere benzetiliyor? Buradaki Vech-i Şebeh/ benzeme yanı nedir? Müfessirlere göre, onların, işitmelerinden istifâde edememeleri, yahut işitip de cevâb verememeleridir. Yoksa, ölü-lerin işittiklerini Resûlüllah sallallâ-hu aleyhi ve sellem efendimiz haber veriyor. Ehl-i Sünnet ulemâsı da bu husûsta ittifak etmişlerdir. Bu tefsîri ve icmâ’ı, İbnü Kesîr, Rûm sûresinin 52. âyetinin tefsîrinde birçok âlimden nakletmektedir.

    [45] Ahmed (el-Müsned), Müslim (es-Sahîh), Ebû Dâvûd (es-Sünen), Tirmizî (es-Sünen), İbnü Mâce (es-Sünen) Sevbân radıyellâhu anhu’dan], El-Fethu’l-Kebîr (1/207-208, H:3382)

    [46] Hâfız Abdullah İbnü’s-Sıddîk el-Ğumârî kısaca şöylediyor: Bu hadîs Sahîh bir hadîs olup, hakkında hiçbir tâ’n ve ayıblama yoktur. İbnü Mes’ûd’un ve Enes İbnü Mâlik’in hadîsinden, bir de Bekr İbnü Abdillâh el-Müzenî’nin Mürsel’inden gelmiştir. İbnü Mes’ûd’un rivâyetine gelince… Bezzâr onu Müsned’inde rivâyet etti ve bunun Abdullâh İbnü Mes’ûd’dan ancak bu yolla rivâyet edilmekte olduğunu bilmekteyiz, dedi. Hâfız ‘İrâkî, Tarhu’t-Tesrîb Şerhu’t-Takrîb isimli kitâbın Cenâze bahsinde, İsnâdı ceyyiddir/iyidir, dedi. Hâfız Heysemî ve Muhaddis Kastallânî, isnâdının ricâli/râvîleri Sahîh’in râvîleridir, dediler. Hâfız Süyûtî, el-Mu’cizât ve’l-Hasâis kitâbında İsnâdı Sahîhdir dedi.

    Kezâ, Aliyyü’l-Kârî ve Şihâb el-Hafâcî de Şifâ Şerhlerinin başlarında böyle dediler. Enes Hadîsini ise Hâris İbnü Üsâme Müsnedinde ve İbnü ‘Adiy el-Kâmil’de rivâyet ettiler. Hâfız ‘İrâkî isnâdının Zayıf olduğunu söyledi. (Ben Ğumârî) derim ki; Bu hadîsi Hâfız Ebû Nasr da zayıf bir isnâdla Enes radiyellâhu anhu’dan rivâyet etti. Onu ayrıcâ İbnü’n-Neccâr da yine zayîf bir isnâdla Ebû Nasr’dan olmak üzere Enes’den rivâyet etti. (Hâsılı Ğumârî, birinci zayıf isnâd’ın şunlarla kuvvet kazandığını söylemek istiyor.)

    Bekr İbnü Abdillâh el-Müzenî’ınin Mürseline gelince. Onu Hâris İbnü Üsâme Müsned’inde, Bekr İbnü Abdillâh el-Müzenî’den (O da Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’den) zayıf bir isnâd ile rivâyet etti. Lâkin bu hadîsi bir başka yolla Mâlikî Kadı İsmâil de rivâyet etmiştir ki bu isnâd Sahîhdir. İbnü Abdi’l-Hâdî, hasmını zor vaziyete düşürme fikri olmasına rağmen, bunun sahîh olduğunu söyledi. (Kadı İsmâîl) bunu birbaşka Sahîh isnâdla da rivâyet etti…(Ğumârî, er-Reddü’l-Muhkem (180-181)

    Merhûm Muhammed Alevî el-Mâlikî de benzer nakiller yapıyor: “Bezzâr, Mecmauzzevâid: 9/24, Râvileri sağlamdır. Süyûtî, Kastalani, Münâvî, Zürkânî, Şihâb (Şerh-i Şifa:1/102), Aliyyu’l-Kârî (Şerh-i Şifa:1-102. Aliyyu’l-Kârî, bunu Haris b. Ebî Usame Musnedinde Sahîh bir senedle rivâyet etti, dedi), (İbnü Teymiyye’nin koyu mukallidlerinden olan talebesi) İbnü Abdi’l-Hâdî, hadîsi sahîh kabul etti. ‘Irâkî, isnâdı güzeldir dedi.” Mefâhîm:

    [47] [Kamer Sûresi tefsîrınde birinci âyetin iniş sebebi olarak vâkı’ olan ayın ikiye ayrılması. (Buhârî, Müslim ve Hâkim Abdullâh İbnü Mes’ûd’dan, Tirmizî, Enes’den)], Süyûtî, Ed-Dürrü’l-Mensûr:7/670 Buhârî, Müslim ve İbnü Cerîr’in Abdullah İbnü Abbâs radıyallâhu anhumâ’dan yaptıkları rivâyette, Enes, (Mekke halkı Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem’den kendilerine bir mu’cize göstermesini isteyince, onları Ay’ı iki parça hâ linde gösterdi) dedi. (Aynı yer)

    [48] Îsâ aleyhisselâm’ın, (Allah’ın izniyle ölüyü diriltirim) demesinde olduğu gibi.

    [49] [Ebû Ya’lâ, İbnü Mes’ûd radiyellâhu anh’dan. Zayıf bir senedle.], El-Metâlibu’l-Âliyye ve dipnotu: 3/262, Kezâ, [Bezzâr, İbnü Mes’ûd radıyellâhu anh’dan birisı kopuk ve içinde Zayıf bir râvî bulunan, diğeri de muttasıl/bitişik ve Hasen olan iki isnâdla.], Heysemî, Mecma’u’z-Zevâid:10/99. Rivâyetlerden Ebû Ya’lâ’nın rivâyet zayıf, Bezzâr’ın iki rivâyetinden biri zayıf diğeri de Hasen. Hâsılı hadîs mu’teber bir rivâ yetle gelmiştir.

    [50] Yâsîn:81

    [51] Kamer:1 Bir de şu âyetin tefsîrinde geçen sahîh ha dîsler. Yukarıda geçti.

    [52] Âlü ‘İmrân:49

    [53] Neml:39-41

    [54] A’râf:160

    [55] [Müslim, Abdullah İbn-i Mes’ûd’dan.], İbn-i Receb, Ehvâlü’l-Kubûr:95

    [56] Beyhekî, Delâilü’n-Nübüvveh. İbnü Hacer, el-İsâbe’de (2/3) bu haberin isnâdının Hasen olduğunu söyledi. Haberi, ayrıca, Ebû Nüaym, Hatîb ve İbnü Merdûye de rivâyet ettiler. (En-Nibrâs:482)

    [57] Âlü ‘İmrân:169

    [58] [Müslim, Abdullah İbn-i Mes’ûd’dan.], İbn-i Receb, Ehvâlü’l-Kubûr:95

    [59] Tirmizî, Hâkim, İbn-i Abbas radıyallâhu anhümâ’dan

    [60] [Ahmed, Ebû Ya’lâ, İbn-i Ebî’d-Dünyâ, Enes radıyallâhu anhu’dan], İbnü Re ceb, Ehvâlü’l-Kubûr (98)

    [61] Buhârî (50), v.d. Meşhur Cibril hadisi.

    [62] Meryem:17

    [63] Ahmed v.d. İbnü Mes’ûd’dan, Kezâ, baş ka bir lafızla, Buhârî, Müslim v.d. İbnü Mes’ûd’dan], Ed-Dürrü’l-Mensûr (7/644) (Dârü’l-Fikr)

    [64] Mübârekfûrî, er-Rehîku’l-Mahtûm (65)

    [65] Mecmûatü’r-Resâili’l-Münîriyye (içinde) (2/195-234)

    [66] Anlaşılması daha da kolaylaşsın diye, Fasıllar tarafımızdan, mevzû’ başlıkları da ez-Zehru’n-Nadrdan alınarak konulmuştur.

    [67] Bu zât zayıf bulunan ve güvenilmeyen bir Şiîdir. (Mîzânü’l-İ’tidâl:3/419-420)

    [68] Lâkin, İsrâiliyyât’tan değilse Merfû’ hükmündedir.

    [69] An’ane, bir kimsenin,bize falancı rivâyet etti bir gibi ifâde kullanmayıp, sadece, falancıdan demesidir. Râvî atlayarak rivâyet yapan, yani müdel lis olan kimselerin an’anesi de rivâyetin zayıf olmasının sebeblerindendir.

    [70] [Ahmed, Buhârî, Müslim, Câbir radıyellâhu anhu’dan], El-Fethu’l-Kebîr:247

    [71] Oysa bu hadîs, O’nun hicrî yüzüncü yıldan önce canlı olmadığını göster mez.

    [72] Bu iddiâ, İbnü salâh ve Nevevî’nin dedikleriyle çelişmektedir. Rivâyet ve na kilde, şu iki imâmın sözü, Ebû Hayyan’ın sözünden ağır gelir.

    [73] Bu zan, delîl olmaya yeterli değildir. Çünki, sağ olup rûhânîlere karışan bir kimse, hikmete münâsib bir şekle girebilir. Nitekim Cebrâil aleyhisselâm’ın bir beşer şekline büründüğü nassla sâbittir. (Nesâî’den naklen, et-Tevşîh:1/222, Mektebetü’r-Rüşd baskısı,1419)

    Üstelik, aksi vârid değildir; güvenilecek ve mesned olabilecek isnâdlı haberlerle gelmemiştir.

    [74] Lâkin, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’e îmân edip tâbi’ olmadığını nereden bileceğiz? Bu husûsta elimizde bir nass mı var? Varsa, nedir? O’na îmân edip tâbi’ olan, ama herkese ve her zaman görünmeyen cinleri tanıyor muyuz? Şu halde bu da bir delîl değil, zayıf bir zann demek olan vehimdir.

    [75] Âlü ‘İmrân:81

    [76] Rûhânîleşen Hızır aleyhisselâm’ın böyle yapmadığını nereden biliyoruz, elimizde nass mı var? Varsa nedir? Yok. Öyleyse, bu da bir delîl olamaz.

    [77] İbnü’l-Münâdî böyle diyorsa da, Ondan aşağı kalmayacak Hadîs hâfızlarından bir takımları dahî, rivâyetlerin bir kısmının sahîh olduğunu söylüyor. Şimdi ne yapacağız? O halde bu da herkesi bağlamaz.

    [78] Nereden biliyoruz, elimizde bir nass mı var? Yok. Şu halde bu da bir delîl olamaz.

    [79] Bu hadîsin, gizli olmayıp da görünen ve tanınan Sahâbe için olma ihtimâli vardır.

    [80] Bu hadîs de, orada bulunan, herkesin görebildiği, tanınan Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim için idi. Çünki, mü’min cinler sözbirliğiyle buna dâhil değildir. Nitekim müşrikler onları görüp öldüremez, Allah celle celâlühû’ya ibâdet ederlerdi.

    [81] Bu hadîs de, yeni bir nebî gelmeyecek, demektir. Yoksa, Mü’minlere göre, Îsâ aley hisselâm Âhir Zaman’da gelecektir. Bununun böyle olduğu şu delîli getirenlerce de kabûl edilen bir husûsdur. Veyâ bir kavme, nebîlik vazîfesiyle gönderilen nebî olmayacak manasındadır. Halbuki O, -Nebî olduğu kabûl bile edilse- Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem efendimizden önce ne de sonra, bir kavme peyğamber olarak gönderilmemiştir; aksine kendi başına idi. Dolayısıyle şu anlayışta olanlara sözü edilen hadîs delîl olmaz. Üstelik, O’nun sağ olduğunu söyleyenlerin çoğu, Nebî değil de bir velî olduğuna inanmaktadırlar. O bakımdan şunlara bu hadîs hiçbir şekilde delîl olmaz.

    [82] Diri olduğunu bildiren rivâtler, bir ân için yok sayılsa bile, azıcık bir dü- şünmeyle, şu öldü iddiasının delîllerinin bir kısmının, nassların umûmundan çıkarılan ictihâdî hükümler, diğer bir takımlarının da ictihâd bile olamayacak za yıf ihtimâlli reyler/görüşlerden ibâret oldukları anlaşılacaktır.

    [83] İbn-i Hacer, kanâatimce burada yanılmaktadır. Çünki Ma’mer, bana ulaştı demesine rağmen, bu söz, O’nun kendi sözü nasıl olabilir? Nihâyet bu, O’nun Belâğlarındandır; onların hükmünü alır. Hadîs ulemâsının, bir takım kimselerin belâğlarını müsned kabûl ettiği de erbâbına ma’lûmdur.

    [84] Kemâl ehli büyükler münâsebetsiz kimselerin yerinde olmayan sözlerine ve süâllerine çok kere susmakla cevâb verirler. Yoksa bu susmak âcizlikten değildir. Biz olsak, Hızırı görebilecek göz onu, başkasıyla karıştırmaz, derdik.

    [85] İbn-i Hacer el-Askalânî, el-Isâbe (1/429-452) (Kısaltarak), ez-Zehrü’n-Nadr fî Nebei’l-Hadr, Mecmûatü’r-Resâili’l-Mü nîriyye (içinde):2/195-234

    [86] Sâğânî’nin Mevzûâtı üzerine tenkîd olarak yazdığı bir eserin Muhtasarı

    [87] Zehebî, Tezkiretü’l-Huffâz:1/119-120

    [88] Abdülazîz İbnü’s-Sıddîk el-Ğumârî, Et-Tehânî fî’t-Teakkubi Alâ Mevdûâti’s-Sâğânî (34)

    [89] [Hâris, Enes’den], Kenzü’l-Ummâl (12/71-72, H.34047)

    [90] [Hâris; Enes’den], Kenzü’l-Ummâl (12/72 H.34051)

    [91] Ahmed Ali es-Sihârenfûrî, Hâşiye-i Mişkât (550), Pâkistân baskısı.

    [92] Hâşiyetü’l-Hayâlî alâ Şerhi’l-Akâid (101)

    [93] İmâm Rebbânî, Mektûbât (1/282)

    [94] İmâm Süyûtî, Ed-Dürrü’l-Mensûr (5/519)

    [95] Hâşiyetü’l-Hayâlî Alâ Şerhi’l-Akâid, yukarıdaki yer (101)

    [96] İbnü Ebî Hâtim ve İbnü Merdûye, İbnü Abbâs radıyellâhu anhumâ’dan], İmâm Süyûtî, Ed-Dürrü’l-Mensûr (5/518)

  4. KUR’AN IŞIĞINDA TARİKATÇILIĞA BAKIŞ KİTABINA CEVAP 5-Hüseyin Avni

    Kuyudan Çıkarılan Taşlar 5

    İslâm ve Kur’ân adına ahkâm kesen, sâhibinin sesi, ilmin ve edebin yüz karası zavallı(1) iddiâlarına devâm ediyor; biz de kuyuya attığı taşları teker teker çıkarmak zorunda kalıyoruz…

    İddiâ: Gayb ile ilgili bir konu hiçbir ilmi değeri olmayan keşf’e dayandırılamaz…(41)

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Cevâb: Bunu nereden bildiniz? Âyetten mi, hadîsden mi? Daha doğrusu, nereden uydurdunuz? Kaldı ki böyle inanan da yapan da yok..

    ‘Îsâ aleyhisselâm ile alâkalı tekrarladığınız açık yanlışlara, önceden neşrettiğimiz iki makâlede cevâblar vardır. Bu husûsta henüz yayınlamadığımız bir kitâb da yazdık. O yüzden burada ayrı bir cevâbı lüzûmsuz buluyoruz.

    Ölüm Bir Uyku mudur?

    Mürit: Kabir hayâtı konusunda ne diyeceksiniz?

    İddiâ: Allahu Teâlâ ölümü bir uykuya benzeterek şöyle buyuruyor:

    Allah ölüm esnâsında rûhları alır, ölmeyenleri de uykuda alır. Ölümüne hükmettiğini tutar, ötekileri de belli bir vakte kadar salıverir. (Zümer: 39-42)

    Bu âyete göre, Allah celle celâlühû ölülerin rûhunu belli bir yerde tutmaktadır.

    Geceleyin sizi öldüren ve gündüzün ne yaptığınızı bilen O’dur. sonra belli bir süre doluncaya kadar gündüz sizi kaldırır. (En’am: 6/60)

    Kıyametin kelime anlamı kalkıştır. Öldükten sonraki dirilme yataktan kalkışa, Sûra üflenmesi de kalk borusuna benzer. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

    Sûra üflenmiştir. İşte o zaman kabirlerinden Rablerine doğru koşup giderler.

    ‘Yazık oldu bize! Bizi yattığımız yerden kim kaldırdı, diyeceklerdir. (Yâsîn 36/51-52)

    Kur’ân’a göre ölüm bir uyku, kabir uyuma yeri, öldükden sonra dirilme ise uykudan sonra uyanmaktan başka bir şey değildir.

    Hadîs-i şeriflerde belirtilen kabir azâbı da uykuda görülen kötü rüyalar gibi olmalıdır.

    Uyuyan kişi aradan ne kadar zaman geçtiğini anlamaz. Ölenin durumu da aynıdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de biri ölen diğeri uyuyanla ilgili iki örnek vardır.(42)

    Cevâb: Hakîkatte, ölüm bir çok bakımdan uyanıştır. Uyku ise, kimi yanlarıyla ölüm gibidir. Âyetlerin ma’nâsı tepetaklak edilmiş. ‘Îsâ aleyhisselâm ile alâkalı âyetlerde geçen teveffî burada da geçmektedir. Buna göre,

    Allah celle celâlühû nefisleri/ rûhları/canları ölümleri ânında te veffî eder/vefât ettirir/tastamam alır. Ölmeyenleri de, uykularında (teveffî eder/vefât ettirir).

    Geceleyin sizi teveffî eden/ vefât ettiren/rûhunuzu alan, gündüzün de ne kazandığınızı bilen, son ra da onda/gündüzde (rûhlarınızı geri çevirmekle) belli bir müddet tamamlanması için sizi diriltir/uyan dırır.

    Hâsılı, Geceleyin sizi öldüren değil, teveffî eden. Yani, tastamam alan. Zîrâ, teveffî, dil üstâdı Zemahşerî’nin de dediği gibi, tastamam almak ma’nâsında hakîkat, ölüm ve uykuda ise mecâzdır.[1]

    Getirdiğimiz âyetlerdeki teveffî, öldürmek değil, almak ma’nâ-sındadır ki, kimisinde öldürmek ile almak, kimisinde de uyutmak sûre tiyle almak demektir.

    Ölümün bazı taraflarıyla uykuya benzemesi ile uyku olması akıl lılarca aynı şey değildir. İddiâ sâhibinin bazı yanlarıyla arslan gibi olması ile hakîkaten arslanisimli bir hayvan olması bizce farklıdır. Birincisi, doğru olabilirse de, ikincisi kat’iyyen yalan olur. Zannederim ki, bu husûsta siz de bizim gibi düşünüyorsunuzdur. Yoksa, yanılıyor muyuz?

    Dolayısıyla, Ölüm Kur’ân’a göre değil, size göre, uyku…

    Öyleyse,

    Burada geçen merkadden/ uyku veya uyku yerinden ne anlayacağız? Bu husûsda müfessirler ne dediler? Onların hiçbiri ne bu âyetin tefsîrinde, ne de başka bir yerde ölüm bir uykudur, dememiştir. Ak sine,

    Bir: Bu merkad ifâdesi, kabirde gördükleri azâbı ortadan kaldırmaz. Çünki şu azâb daha sonraki azâbın şiddetine göre uyku gibidir.[2]

    İki: Gördükleri dehşet sebebiyle akılları karıştı ve uyuyanlar olduklarını zannettiler.[3]

    Üç: Übeyy İbnü Ka’b radıyallâ hu anhu, Mücâhid, Hasan ve Ka tâde, (Kıyâmet günü) diriltilmeden evvel biraz uyutulacaklardır, dediler.[4]

    Ebû Hayyân, her ne kadar bu rivâyetin isnâdı sahîh değildir dediyse[5] ve Şihâb ile Âlûsî bunu O’ndan naklettiyseler de, Müfessirlerin, muhaddislerin ve fakihlerin imâmı İbnü Cerîr, bu rivâyetleri benimsedi ve başka bir görüş ve ihtimâl de zikretmedi. İbnü Kesîr ise Selef’ten birçoklarının bu görüşte olduklarını söyledi.[6]

    Dört: Katâde, bu uyku, iki Sûr arasındadır,[7] Ebû Sâlih de iki Sûr arasındaki müddet, kırk yıldır, dedi.[8]

    Beş: (Selef), iki Sûr arasında azâbın onlardan hafîfletildiği görüşündeydiler. Sûr’a ikinci kez üflenince, ey helâkımız, çık gel!.. Bizi merkadimizden kim kaldırdı? dediler. (Kesin diyecekler.)[9]

    Altı: Merkad ölünün yattığı yerden istiâre’dir.[10]

    Bu istiare takdîrinde, eğer mer kad masdar mîmi ise İstiare-i Asliy ye, ism-i mekânsa, İstiare-i Tebeiy ye olur.

    Bu takdîrde burada, ölüm uykuya benzetilmiştir. Vech-i Şebeh /benzeme yanı dahî, ihtiyârî işlerden istirâhat etmektir/irâdeye bağ lı ve elde olan işlerden dinlenmektir.[11]

    Kısâcası,

    (Bir:) Birinci Sûra üflenilip Kıyâmet kopmadan evvelki zaman için hiçbir âlim, ölüme her bakımdan veya çoğu yanıyla uyku dememiştir.

    (İki:) Âlimlerden bir kısmı sâdece belli noktalarda ölümü uykuya benzetmişlerdir.

    (Üç:) Çokları da -hakîkî manasında kabûl edilecekse- şu uykunun iki Sûr arasında olacağını söylemişlerdir.

    Dolayısıyla, Kıyâmetin kopuşuna kadar olacak olan ölümler için Kur’ân’a göre ölüme uykudur demek cehâlettir.

    Nasıl öyle olmaz ki… Ölüm ile uykunun vaz’ ve lügat ma’nâları tamâmen ayrı iken, en fasîh Arabça ile inen Kur’ân, ölüme hakîkî ma’nâsı ile nasıl uykudur der?!… Böyle bir iddia en hafîfinden dili bilmemektir. Ama benzetmede, benzetilen’in, benzetildiği şey’e her bakımdan benzediği iddia ediliyorsa, şunu söyleyene, yaşa be koçum, yâhud, var ol be aslanım derler; O da sevinir veya sevinemese de netîcesine katlanır.

    Anlayacağınız, âyetlere göre ölüm bir uykudur demek, Allah celle celâlühû’ya bir iftirâdır…

    Ölümün bir uyku olup olmadığını, öldüğümüzde, hep berâber göreceğiz.

    Kabir Azâbı Âyetlerle Sâbittir.

    Hem, kabir azâbı, sâdece hadîslerle değil, onlardan önce, âyetlerle sâbittir:

    “Âl-i Fir’avn’a en kötü azâb indi. Ateş sabah akşam onlar üzerine arz olunur. Kıyâmet’in kopacağı günde de Âl-i Fir’avn’ı azâb’ın en şiddetlisine sokun.”[12]

    Akıllı olan fakat az da olsa Kur’ân meâli okuyan câhiller bile bilirler ki, cehennemdeki azâb, sabah akşam değil, devâmlıdır,[13] kesilmez, hattâ hafifletilmez de.[14]Yine Mü’minlerin deli olmayanları anlarlar ki, Âl-i Fir’avn’ın sabâh akşam azâb gördükleri anlatıldıktan sonra “Kıyâmet’in kopacağı günde de Âl-i Fir’avn’ı azâb’ın en şiddetlisine sokun” denilmesi, şu iki azabın aynı olmayıp ayrı olduklarını açık bir şekilde gösterir.

    “O halde bırak onları; tâ ki, feryâd ettirilecekleri günleriyle, hîle ve tuzaklarının azıcık bir şey fayda vermeyeceği ve yardım da görmeyecekleri gün ile karşılaşsınlar. Zâlimler içün bunun aşağısında (veya bundan başka) bir azâb daha da vardır.”[15]

    Şuradaki “feryâd ettirilecekleri günleriyle, hîle ve tuzaklarının azıcık bir şey fayda vermeyeceği ve yardım da görmeyecekleri gün” ile anlatılmak istenen dünyada onlara öldürülme ve başka şeylerle azâb edilmek ve kabirde berzahtaki görecekleri azâb kasdedilmiş olabilir. Hattâ kabir azabı kasdedilmiş olması en açık olandır. Çünki, onlardan birçoğu dünyada azâb görmemişlerdir. Allah celle celâlühû yalan söylemeyeceğine göre bu azâb kabirdedir. Veya murâd edilen bu ikisini (dünyada ve kabirde azâb görmesini) de içine alır…

    İddiâ: Ashâb-ı Kehf, mağarada tam 309 yıl uyumuştu.(Kehf 18/25) Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

    Birbirlerine sorsunlar diye, onları uyandırdık. İçlerinden biri, ‘ne kadar kaldınız’ diye sordu. ‘bir gün belki de daha az kaldık,’ dediler. (Kehf 18/19) (42)

    Cevâb: Ashâb-ı Kehf’in uyandırılmasının mes’elemizle hiçbir alâkası yoktur. Zîrâ, onlar ölmemişler idi ve uyumakta olduklarını Kur’ân söylüyor:

    (وهم رقود)/Halbuki onlar uyuyan/uyumakta olan kimselerdi.[16]

    Uyuyan ise -Allah celle celâlühû isterse- pek tabîî olarak uyanabilir.

    Ama doğru ya, siz ölümü her bakımdan bir uyku gördüğünüze göre, uykuyu da ölüm kabûl edebilirsiniz. Neden olmasın? Ölçüler kaybolup ölçüsüzlükler ölçü hâline geldikden veya getirildikten sonra, her şey -ef’âl-i âdiyyeden olarak- vuku bulabilir…

    Hâsılı, pâk âyeti, pâk olmayan, kirli, mülevves ve sakat anlayışlara âlet etmeyle karşı karşıyasınız.

    İddiâ: Ölümle ilgili âyet şudur:

    Şuna da bakmaz mısınız? O, tavanları çökmüş, duvarları yıkılmış bir kente uğradı da, ‘Allah burayı ölümden sonra nasıl diriltecek?’ dedi. Bunun üzerine Allah O’nu yüz yıl ölü bıraktı, sonra da kaldırdı ve ‘ne kadar kaldın’? diye sordu. O da, ‘bir gün belki bir günden az’ dedi. Allah buyurdu ki, ‘yok, tam yüz yıl kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine baksana bozulmamışlar bile. Bir de şu eşeğine bak. Seni insanlara bir ibret yapalım diye bunu yaptık. Kemiklere bak, onları nasıl birleştirecek, sonra onlara nasıl et giydireceğiz’? Bunlar apaçık olunca şöyle dedi; Ben artık anladım ki, Allahın gücü gerçekten her şeye yeter. (Bakara 2/259)

    Yüz sene ölü kalıp dirilen ve 309 sene uykuda kalanlar da bir gün veya bir günden az kaldıklarını sanıyor.

    Cevâb: Burada, hem tercüme, hem de anlayış yanıyla ibretlik iki cinâyet ve lâubâlîliğe dikkat çekeceğiz.

    Birinci Cinâyet: Tercüme Cinâyeti:

    Bir: ‘Şuna da bak…’

    Burada sözü edilen zât, Üzeyr aleyhisselâm’dır. Şuna da bak gibi bir ifâde, bilhassa Türkçe’de, ya cansız, veya akılsız, yâhud da akılsızca hareket etmek veya aklındaki kıtlık sebebiyle akılsız makamında görülen ve gösterilen düşük bir kimse için kullanılır. Allah celle celâlühû’nun Nebîsi veyâ çok üstün bir velîsi olan Üzeyr aleyhis selâm için böyle bir ifâdenin sarf edilmesi en hafifinden edeb ve ter biye dışı bir iştir.

    İki: ‘Bir gün, belki bir günden az’.

    Âyette geçen (او بعض يوم)’deki بعض /ba’z, cüz/parça manasında olmanın yanında, aksi vârid olmadıkça ve çok kere küçük parça için, hatta sayı ve ferdlerde kinâye olarak tek sayı veya tek ferd için kullanılır. O yüzden mümkin mertebe en doğru tercüme, günün bir parçasında şeklinde olmalıdır ki, bundan küçük bir parça anlaşılsın. Lâkin, belki bir günden az ifâdesinde bu incelik bulunmadığı gibi, tam tersine daha çok bir günden biraz az ma’nâsı anlaşılır.

    Üç: ‘Kemiklere bak, onları nasıl birleştirecek…’?

    (ننشزها)/Nünşizühâ’daki (نشوز)/ nüşûz ‘toplanmak’, (انشاز)/inşâz da, ‘toplamak’ demek değildir. Aksine, yükselmek ve yükseltmek, ayağa kaldırmak, demektir. Buna göre, olabildiğince doğruya en yakın meâl, ‘onları nasıl yükseltecek ayağa kaldıracak ve…’ şeklinde olmalıdır. Hasılı uyduruk ve lâubâlice bir tercüme yapılmış…

    Dört: ‘Burayı nasıl diriltecek?’

    Böyle meâlsiz veya tefsîrsiz çıp lak bir tercüme, sonraki ‘artık anladım ki Allahın gücü her şeye yeter’ şeklindeki ifâdenin de yardımıyle, O’nun buna daha önce -hâşâ- inanamadığını gösterir. Halbuki makam hayret ve teaccüb makâmıdır. O halde -Allahu a’lem- doğruya en yakın meâl, (ben buna zaten kesin inanıyordum; fakat) bunu nasıl diriltecek (olduğunu bizzât görmeyi, seyretmeyi ve yakînimin artmasını isterdim) şeklinde olabilir.

    Beş: Ben artık anladım ki, Allah celle celâlühû’nun gücü gerçekten her şeye yeter demek, ne demek? Burada bulunan birçok câhillik ve lâubâlîlikten bir kaçı:

    Birincisi: Şu tercümeden açıkça anlaşılan, -hâşâ- Allah celle celâlü hû’nun gücünün gerçekten her şeye yeteceğine önceden inanmıyordu da şimdi inanmaya başladı; yâhud, önceden her şeye kâdir olduğunu anlamamıştı da şimdi anladı; öyle değil mi? Sonra (اعلم)a’lemu demek, ‘artık anladım’ demek midir? Burada tercüme ye sokulan ‘artık’ da nereden çıktı, yoksa (فلماتبين)/iyice ortaya çıkıp belli olunca ifâdesinden mi? Saçma!..

    İkincisi: (اعلم)/A’lemu kelimesi, bilirim veya biliyorum demek olup, geçmiş zaman sîğasıyla bildim demek değildir. Şurada verilen ma’nânın tam karşılığı olan (فهمت)/fehimtü/‘anladım’ demek, hiç değil.

    Üçüncüsü: Kelâmın/sözün mef’ ûlü olan (ان الله قادر)/ennellâhe qâ dirun cümlesi aslı bakımından bir isim cümlesi olup ‘devâm sübût bildirir.’ Halbuki ‘gücü her şeye yeter’ cümlesi ise fiil cümlesi olmakla devâm sübût değil teced düd bildirir. Üstelik Kadıyye-i Müh mele olmakla da cüz’iyye kuvvetinde olacağından,bazen veya bir zaman gücü yeter demek olur.

    Şu halde ilâhî kelâmı budamış oluyorsunuz.

    Öyleyse, doğruya en yakın meâl, ‘biliyorum ki, Allah celle celâlühû kesinlikle her bir şeye gücü (sürekli) hakkıyle yetendir’ şeklinde olabilir.

    İkinci Cinâyet: Anlayış Cinâyeti:

    Âyetten varılan yanlış netîceler den bir kaçı:

    Birincisi: Uykuda kalanlar derken, buradaki öldürmenin uyut ma olarak anlaşılması…

    Oysa, âyette, (اماته الله)/Allah O’nu öldürdü,’ buyruluyor, ‘uyuttu’ buyrulmuyor; ortada Yehûdi ve Hris tiyân usûlü bir tahrîf var.

    İkincisi: Bu âyette, sâdece öldürme ve diriltmenin nasıl olacağı gösteriliyor, bunların teferruatları değil… Zîrâ sorulan oydu. Âhiret’teki diriltmeden sonraki safhalar nasıl gösterilmediyse, ölüp kabre girdikten sonraki kabir safhaları da gösterilmedi. Çünki bunlar sorulmadı.

    Dolayısıyla, yapılan bâtıl kıyasla varılan netîce de bâtıl ve asılsızdır.

    Üçüncüsü: ‘Burayı nasıl diriltecek’ ve ‘artık anladım ki Allahın gücü her şeye yeter’ şeklindeki tercümelerden kalkarak, âyetten, ‘bunlara önceden inanmadığı,’ yâhud ‘inkar içinde olduğu’nu veya ‘bu husûslarda şübhe yâhud şübhelerinin bulunduğu’nu anlamak…

    Oysa O, bunları biliyor ve bunlara inanıyordu; lâkin ‘nasıl olacağı’nı merak ediyor, onu gözle görmek istiyordu. Gördükten ve yaşadıktan sonra da değişen bir şey olmadı, sadece inancında kuvvet ve itmi’nân hâsıl oldu, o kadar.

    Hâsılı, tekrâr bile olsa söylemekte fayda görüyoruz: Teşbîhte, müşebbehin/benzetilen’in, müşeb behun bih’e/benzetildiği şeye her bakımdan benzemesi lâzım gelmez. Bunun gibi, buradaki öldürme ve diriltme de Kıyâmet’ten ön ceki öldürme ve diriltme olmadığın dan her bakımdan ona benzemesi lâzım gelmez. Yoksa ‘İddiâ sâhibi arslan veya koç gibidir’ teşbîhinde her yönüyle bir benzeme lâzımdır mı, diyorsunuz?!..

    Mürit: O zaman kabrin cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukur ol masını nasıl îzâh ederiz?

    İddiâ: Kabir hayâtını rüyâya benzetebiliriz. Güzel rüya gören bu rüyanın hiç bitmemesini ister. Sıkıntılı rüya görenler de uyanınca iyi ki rüyaymış derler. Doğrusunu Al lah celle celâlühû bilir.

    Cevâb: Tokmaklar yenilip gözler dışarıya fırlayınca, o azâblarla karşılaşınca, kabir hayâtının rüyâ mı hakîkat mi olduğu çok iyi anlaşılacaktır. Kabir hayâtı ve ondaki mâcerâlar hakkında gelen ve rüya olduğu söylenmeyen yüzlerce hadîs den sâdece birkaç tânesi:

    Bir: “Kul kabre konulduğunda ve arkadaşları dönüp gittiğinde onların na’lin seslerini kesinlikle işitir. O’na iki melek gelip onu oturturlar. (Kabir süâlini sorarlar.)”[17]

    Kabir süâlinin rüyâ olup olmadığını anlayacağız. Bu nasıl rüyâdır ki, söylenileni işitiyor, selâma cevâb veriliyor?.. Yoksa, meleklerin gelmesi ve süâller de mi rüyâ?

    İki: Berâ İbnü Âzib radıyallahu anhu hadîsi.[18]

    Üç: İbnü Abbâs radıyallahu anhumâ hadîsi.[19]

    Dört: Ebû Hureyre radıyallahu anhu hadîsi.[20]

    İddiamız çürümesin diye şu ve benzeri onlarca sahîh rivâyetleri inkâr mı edeceğiz?.. Allah celle ce lâlühû akıl ve îman versin.

    Mürit: Yetmiş yıldır bu ülkede yeterli dini eğitim yapılamadığı için hocalarımız bazı yanlışlar yapabiliyor. Biliyorsunuz 1924’te Şerîat kaldırıldı. Bütün yasalar batıdan alındı. Bir zamanlar din eğitimi tamamen yasaklandı. Ezan Türkçe okundu. Bunları uzatmak mümkün.

    İddiâ: Bütün suçu başkasının üstüne at ve sen aradan çekil. Ne kolay bir yaklaşım tarzı! Yetmiş yıl önceki şartlara durup dururken mi gelindi? İslam alemi Birinci Dünya Savaşında batı karşısında niye kesin bir yenilgi aldı?

    Mürit: Bunun siyasi, sosyal, ekonomik ve askeri birçok sebebi var. Şimdi sen bunu da mı tarikatlara bağlıyacaksın?

    İddiâ: Bunu tarikatlara bağlamak da kolaya kaçmak olur. Bu yenilginin siyasi, sosyal, ekonomik ve askeri sebeplerini uzmanlarına bırakalım. Biz burada Kur’an’a uyma yerine Kur’an’ı kendimize uydurmadan bahsediyoruz. (45)

    Cevâb: Kısacası ve âmiyane ta’bîrle, iyi ağababaları darıltmamak yâhud onlara yaranabilmek için, ustaca yapıldığı zannedilen, fakat acemice olmakla kendini ele veren güldürücü bir kıvırtma… Bir yanda hiçbir şekilde sâhan olmayan husûslarda bıktıran çeneler yap, öte yanda birazcık aklı ve târih bilgisi olanın tahlîlde zorlanmayacağı noktada ise işi uzmanına bırakma raksı yap!.. Kim yutar?.. Muhâtabınız size, ilim öğrenme imkânlarının kesintiye uğraması sebebiyle âlimlerin azaldığını, yapılan yanlışlıkların yeterli ilme sâhib olmamaktan veyâ kâfî mikdarda gerçek ilim adamı bulunmamaktan kaynaklandığını, söylüyor. Sebeb şu yâhud bu, değişmez. Böyle bir söze sizin şu şekilde bir cevâbınız, rakkaselik, köçeklik yapmak veya birilerine yaranmaktan başka bir şey olamaz.

    İddiâ: Kur’ân’a taban tabana zıt nice sözler hadis diye ortaya atılabilmiş ve müslümanlar arasında kabul görmüştür. Şu söz onlardan biridir: (45)

    Cevâb: ‘Bunlar nelerdir’ denildiğinde çakılıp kalacağınız veya anlayış kıtlığınız veya ard niyetinizle hakîkatte Kur’ân vâdisinde olan nice sahîh ve hasen hadîsi dahi bu yafta ile yaftaladığınız görülecektir. Evet bir takım sözler hadîs diye uydurulup ortaya atıldı. Lâkin Allah celle celâlühû’nun “zikri” koruyacağına dâir bir va’di vardı. Kur’ân hem lafız hem de ma’nâ bakımından korunacaktı. Bu koruma onun açıklayıcısı ve manalandırıcısı olan Sünnet’in korunmasını da içinde bulunduruyordu. Bu yüzden, -nihâyetsiz hamdolsun ki,- Rebbânî âlimler, bunları bahane ederek ileri sürüp uydurma olmayanlar üzerinde de tereddütler uyandırmaya çalışan müsteşriklerin ve onların oltasına takılmış Müslüman yaftalı besleme ve çorbacı şaklaban şapşalların heveslerini kursaklarında bırakmışlardır. Mevla sa’ylerini meşkûr etsin. Artık hiçbir hokkabaz kendi nefsânî görüşünü kılıflamak için bu mazeret kalkanının ardına sığınamaz.

    İddiâ: İşlerinizde ne yapacağınızı şaşırdığınızda kabir ehlinden yardım isteyiniz.[21] Bu sözü hadis diye ortaya atan, Yavuz Sultan Selim’in meşhur Şeyhülislamı İbnü Kemal Paşazade’dir. O, bu sözü hadis diye ortaya atmakla kalmamış, doğruluğunu ispat için felsefi izahlara girmiştir. Bu sebeple sıkıntı çok ciddi boyutlardadır. Bu konu Kabir Ehlinden Yardım başlığı altında anlatılmıştı. (45)

    Cevâb: Bu sözle alâkalı tahkîk mecmûamızın üçüncü sayısında yazdığımız uzunca bir makalede geçmişti. Söyleyecek sözü olmayanlar, ya mes’eleyle alâkasız sözleri ağızlarında gevelemekle veya alâkalı ama çarpıtılmış, artık söz haysiyetinde bile olmayan gürültüleri tekrar tekrar ileri sürmekle zaman öldürürler ve vasatı kokuturlar. Bir nev’i hezeyan sergilerler…

    Şeyhler ve Mezheb

    İmamları Denildiği Gibi Kutsallaştırılmışlar mıdır?

    İddiâ: Şeyhler gibi mezheb imâmları da kutsallaştırılmış, onların sözleri Kur’ân ve sünnet ışığında yeni fikirler üretmeyi büyük günahlardan sayar hale gelmişlerdir. Son bölümde, Kur’ân’a Dönmek başlığı altında bu konuya da girilecektir.(46)

    Cevâb: Aslında, ne şeyhler, ne de mezheb imamları kutsallaştırılmadığı gibi, tam tersi, çoklarınca, onlar yerleştirilmeleri gereken üstün yerlere yerleştirilemeyip yeterince takdîr bile edilemediler.

    Evet, kimi câhiller veya hidâyet mahrûmları bir takım sapıkları, hatta zaman zaman istikâmet sâhibi büyük zâtları ilâhlaştırdıkları olmuştur ve olabilir. Bütün bunlar sağlam kimselere çamur atmamızı hiç mi hiç gerektirmez. Görmez misiniz ki, Yahûdîler ‘Uzeyr (aley hisselâm) Allah’ın oğludur dediler. Hristiyânlar da Mesîh (aleyhisselâm) Allah’ın oğludur dediler. Onlar böyle yaptılar diye, şu zâtları Allah celle celâlühû’nun birer kulu ve resûlü kabûl edenlere, hatta kendilerine, -hâşâ- çamur mu atacaksınız. Veyl olsun, O’nlara çamur atan çamurlara… Halbuki, insanları (kendi) yerlerine yerleştiriniz[22] em ri vardı. Buna riâyet edilmedi. Hem, bu büyüklerin büyüklükleri yeterlidir. Daha fazla büyütülmeye muh tac değildirler. Ancak gerçekte büyük olmayıp kendini büyük diye pazarlayan ve kör atın kör alıcısı olur kabilinden câhil ve sapık müşteriler bulan ve onlar tarafından şişirilen ve uçurulanlar, mes’elenin dışındadırlar ki, şimdiki naylon müçtehidler bu sınıftadır. Bunlara ne kadar karşı çıksanız yeridir.

    Nihâyet, son asırlarda, hususiy-yetle de günümüzde, müsteşrik kargaları kendilerine kılavuz edinen bir takım şaklaban Müslüman müsveddesi, dinde önder kabûl edilen câhillerin, nefsi emmâreleri, hevâ ve hevesleri istikâmetinde söz söyleyebilmeleri için onları devreden çıkarmaları Allah’ın yer yüzündeki emin kişileri,Hidâyet lambaları ve Peygamber vârislerini, yani muhaddisleri, müfessirleri, mücte-hidleri ve fakihleri köylü Mehmed ağa mertebesinde görüp göstermeleri gerekiyordu… Öyle yaptılar… Onlar adamsa biz de adamız gibi, adamlara aid o büyük sözleri, onca cücelik ve bücürlüklerine rağmen sarf edebildiler. Ve olan oldu. Şimdi biz kimlerle neyi, nasıl konuşmaya mecbur kalıyor ve de konuşuyoruz? Acı… Cidden çok acı…

    Birinci Dünya Savaşı’ndaki Kesin Yenilginin Sebebi Neydi?

    İddiâ: Birinci Dünya Savaşı’ndaki kesin yenilgi bir başlangıç değil, bir sonuçtur. Sizin o yetmiş yıllık uygulama diye tenkit ettiğiniz şeyler de bir sonuçtur. Birinci Dünya Savaşında olan yenilgiyi bir askeri yenilgi saymak kolaycılık olur. O, kendine güvenini yitirmiş olan bir toplumun yenilgisidir.(46)

    Cevâb: Kendince güya, tumturaklı laflar… Peh… ‘O, kendine gü venini yitiren bir toplumun yenil gisidir’ sözüne, ‘kendine güvenden maksadım, kişinin inandığı değerlere güvenmesi…’ sözünü, sonuna da ‘zaten inandığı değerlere inanmayanın îmânı olmaz’ hükmünü ilâve ederseniz, bu kadıy yelerin kıyâsıyla, ‘Birinci Dünya Savaşındaki yenilginin îmânsızlıktan, yani mürtedlikten kaynaklandığı’nı anlarsınız. Gördünüz mü kıyâsın neticesini?!. Sübhânellah!.. Hadi îmân zayıflığı deseniz neyse…

    Oysa doğrusu, bu yenilgi, çıktığı kabuğu beğenmeyip ona tüküren civcivlerin, yabancı hayranlığı zebûnlarının, müsteşrik ökse kuşlarının, ehli dünya olanların sebeb ol duğu yenilgidir… Huneyn muhârebesinde belki bir kaç kişinin bu or du da yenilir mi hiç? demeleri sebebiyle, en güzîde velîler ordusuna dünya dar gelmişti.[23]

    Bence böyle… Hadi elimde bilgi ve belgelerim, ve dahî açık âyetlerim var, demeyeyim. Benimkisi, dolaylı olarak onlara dayansa bile nihâyet bir kanâat… Öyleyken böyle nasıl derim. Ben âlemlerin rabbi olan Allah celle celâlühû’dan korkarım… Yetmiş yıllık uygulama, diye tenkîd edilen (ama, ifâdelerinizden, sizin tenkîd etmediğiniz veya edemediğiniz, anlaşılan), bir sonuç imiş! Öyle olsun; ne olmuş? Bir şeyin başka bir şeyin veya şeylerin sonucu olması, diğer başka şeylerinilleti veya sebebi olmasına mâni’ mi olur? Elbette ol maz… Yani, gelinen şu hazîn tablo yetmiş seksen bu kadar yıllık bir tatbîkât sebebiyle, yetmiş şu kadar yıllık tatbîkât, Avrupa hayranlığı, dünyâ zevk ve sefâsına dalarak geri kalmış olmak, zevk ve sefâya dalmak da hâkimiyet psikolojisi ve benzeri sebeblerle olmuş olabilir. Bu sebeblerin sebebleri zincirleme devâm eder gider ve bunların teselsülü, hiç kimseden mes’ûliyeti kaldırmaz. Sebeb olanlar her hâl ü kârda mes’ûl olurlarken, kurbanları da yerine göre mes’ûl olurlar.

    Siz, yetmiş yıllık uygulamayı, dayandığını iddia ettiğiniz sebebleri ileri sürerek ma’sûm göstermeye kalkarsanız, başkaları da bunu zincirleme bir şekilde gerilere götürürler ve ortada, yasak ağacın meyvesinden yediği için cennet’ten çıkarılan Âdem aleyhisselâm’dan başka -hâşa- suçlu kimse kalmaz. Yok, eğer ma’sûm göstermiyorum diyorsanız, şu yersiz lâf kala balıklığı ile niye mevzû’ saptırmalarına yelteniyorsunuz?

    Sizinkisi, bilerek yapılan bir saptırma ve raks değilse, harbi bir anlayış seviyesizliği ve câhillikdir.

    İddiâ: Kendine güvenden maksadım, kişinin inandığı değerlere güvenmesi ve bu değerlerin kendine yüklediği görevi iyi bilmesidir. Bu çok önemlidir. Zaten inandığı değerlere güvenmeyenin imanı da olmaz.

    Mürit: Bunu biraz daha açar mısınız?

    İddiâ: Bakın, Hz. Muhammed Allah’ın Elçisi olduğunu söyleyince ona gülenler, deli diyenler, sihirbaz diyenler, onu alaya alanlar ve hakaret edenler olmuştu. Eğer, bu davranışlar onun inandığı değerlere olan güvenini sarssaydı da bunun etkisiyle Ya bunlar haklıysa? deseydi halkın içine çıkıp bir iş ya pabilir miydi?…. (46-49)

    Cevâb: Mes’eleyle alâkasız yâhud çok uzak mesafeli hak sözlerin bâtıl anlayışlara âlet edilmesiyle hâsıl olan lüzumsuz uzatmalar, kafa şişirmeler… O yüzden, şunları buraya almayacağız.

    Üstelik size şu çanak soruyu soran mürit, -Allahu a’lem- sizin müridiniz. Öyle anlaşılıyor… Zâten kitabçığınızdaki diyaloğun ne kadarının hayâlî olduğunu net bir biçimde ayırabilmek zor…

    İddiâ: Ayette şöyle buyurulur: Bir millet kendinde olanı bozmadıkça Allah onlarda olanı bozmaz. Allah bir millete ceza vermek istedi mi artık onun önüne geçilemez. Zaten onların ondan başka bir koruyucuları da yoktur.[24] (48)

    Cevâb: Bozuk bir tercüme… Tağyir her zaman bozmak demek değildir. Esâsen zâtında değiştirmek, başka yapmak, başkalaştırmak bazen da, vasfında farklı hâle getirmek gibi ma’nâlara gelir. Bu değiştirme, mef’ûlüne (nesnesine), göre mahiyet kazanır. Yani, değiştirmeyi, ne hâline getirileceği, bozmama’nâsına da getirir. Yapma, tamir etme ma’nâsına da…

    İstikrâ ile/iyi bir araştırma ile diyebiliriz ki,

    Bir: İyiyi daha iyiye, İki: İyiyi benzer bir iyiye, Üç: İyiyi daha az iyiye, Dört: İyiyi kötüye, Beş: Kötüyü daha kötüye, Altı: Kötüyü benzer kötüye, Yedi: Kötüyü daha az kötüye, Sekiz: Kötüyü iyiye değiştirme- gibi, birçok çeşit değiştirme şekli vardır. Bunlardan, iyiyi kendisi gibi iyiye çevirmek ve kötüyü kendisi gibi kötüye çevirmek şeklinde değiştirmek, gerçekte değiştirmek olmasa da, bir renklendirmektir. İyiyi daha iyiye ve kötüyü iyiye değiştirmek çok iyiyse de, ikinci daha iyidir. Her ne kadar görünüşte ikincinin iyiliği birincinin iyiliğinden aşağı ise de zararın giderilmesi kâr elde etmekten iyi olacağından aslında ondan kıymetlidir.İyiyi daha az iyiye çevirmek, görünüşte iyi netîce elde edildiğinden iyi gibi görünse de kaybı bakımından nisbeten kötüdür. Kötüyü daha az kötüye değiştirmekgörünürde kötü netîce yüzünden kötü ise de iyiye yaklaşıldığından nisbe ten iyidir.

    Bu sekiz farklı netîceden sadece, İyiyi kötüye çevirmek tam bozmaktır.

    İyiyi daha az iyiye ile kötüyü daha kötüye çevirmek kısmen ve nisbeten bozmakdır. Dolayısıyla sekiz türlü teğiştirmenin/ çevirmenin, ikisi olan birinci ve sekizinci madde tam iyi yapma, yedinci madde olan birisi nisbeten iyi yapma… Yani, birinci, ikinci ve üçüncü maddelerde hiç bozma yok. Altınci ve yedincimaddelerde nisbeten bozma yok. Ama dördüncü maddede tam bir bozma var. Üçüncü ve beşinci maddelerde ise nisbeten bozma var…

    Hâsılı, bir Ümmetin kendindekini değiştirmesi, kendindeki şâyet güzellikse, bozmak, kötülükse, tamir etmek ve iyi yapmak olur. Diğer kısımlar bunların altındadır.

    Gerçi ikinci cümle müstenefe olmakla buradaki değiştirmenin kötüye doğru olduğuna karîne olsa bile, tefsîrlerde daha umumi îzâhlar vardır; âyetin ma’nâsını budamak kimsenin haddine düşmemiştir…

    Yenilgide Asıl Suç Gerçekten Âlimlerin midir?

    İddiâ: Bana göre asıl suç âlimlerindir. Onlar Kur’ân’ı anlayıp, yaşadıkları çağı ona göre yorumlama yerine sırf eski alimlerin eserleri ile meşgul olmuşlardır. Eğer Kur’ân’ı anlamak için uğraşsalardı zorunlu olarak Hadîs-i şeriflerden de yeterince yararlanacaklardı. İşte o zaman eski alimlerin eserleri doğru anlaşılacak ve ufuk açıcı olacaktı. Çünkü müctehid İslam alimlerinin yaptığı, kendi çağlarını Kur’ân’a göre yorumlamaktan ibarettir. (49-50)

    Cevâb: Bu ‘bana göre asıl suç alimlerindir; onlar Kur’ân’ı anlayıp, yaşadıkları çağı ona göre yorumlama yerine sırf eski alimlerin eserleri ile meşgul olmuşlardır’ sözü, pek tanıdık, aşinâ olduğumuz efsûnlu ve yaldızlı bir sözdür. Hüseyin Câhidlerin, Celâl Nûrîlerin, Seyyîd Beylerin, M. Şemseddînlerin ve bil cümleyetmiş(seksen) yıllık uygulamanın müdâhil kahramanlarının ve yağdanlıklarının önceki sözleriydi. İsterseniz, Celâl Nûrî’nin İttihâd-ı İslâmını, Seyyîd Bey’inMedhal’ini ve başka kitâblarını bir okuyunuz. Ama sizin bunları okumaya ne vaktiniz var, ne de bunlara kafanız basar… Onların girdikleri otobanın ucunun nereye çıktığını akıllılar olarak hep beraber ibretle seyretmekteyiz. Sizin ve sizin gibi onlardan çok daha çapsız kimselerin âkıbetini düşünmek bile dehşet verici… Kaldı ki, aldığınız mesâfe bile delirtecek ve kahredecek çapta… Vatikan ile yapılmakta olan or tak çalışma her şeyi açıklamakta!…

    Eski ama eskimez âlimlerimizin kendileri gibi değerli olan muhalled eserleri günümüz hokkabazlarının önündeki en büyük mâni. Zamânımızın negatif Lüther’lerinin[25] putlaştırıp etrafında raksettikleri çağdaş hevâlara geçit vermeyen eserler karalanmalıydı ki, zırvalar kesad yerine revâc bulsundu… Sizi iyi an lıyoruz. Ama sırtınızı dayadığınız zâlimleri o kadar da güçlü zannetmeyiniz. Allah’ımızın hesâbının her an bütün hesabları birden allak bullak edebileceğini unutmayınız. Aklınızdan çıkarmayınız ki, bazı nimetler hak edilmese de lütfen veya kahren verilir…

    Ulemâ neyi nasıl yapacaklarını câhil cücelerden değil, ya kendi ilimlerinden, yâhud kendilerinden daha âlimlerden, yâhud da en azından kendileri gibi âlimlerden öğrenirler…

    Onların bir çoğu gerekeni zaten yaptılar. Ama tabiîdir ki, geridekiler de boş kalmadılar. Darb-ı meselde, ‘öncekiler sonrakilere nicelerini bıraktılar’ denir. Onlara ve eserlerine, çatallı yılan dillerin uzatılmasının -kanaatimce- temel sebeble rin-den biri de onların ve eserlerinin gereken kıymetinin görünüp anlaşılması halinde, zamane şarlatan ve cazgırlarının esas yüzünün anla şılacak ve böylece sonlarının gelecek olmasıdır.

    Müctehidlerin yaptıkları, kendi çağlarını Kur’ân’a göre yorumlamaktır sözüne bakın ve iyi dikkat edin… Bu söz cehâletten değilse hı yânetten doğma bir sözdür. Zîrâ bu, Kur’ân’ın çağa göre yorumlanması zırvasının hemen hemen değişik bir ifâdesidir. İslam çağlar üstü, her çağı yücelerden ve yükseklerden aydınlatan bir dindir… Onun değişecek hiçbir hükmü yoktur…

    Kur’ân ve İslâm, ufûl edenleri/kaybolup yok olan(değer)leri sev mez. Zamanın değişmesi ile ahkâmın değişeceği’ne dâir söz, Örf’ün bir kısmı için geçerlidir ki bu esasta değil, şekilde ve görünürde bir değişme olup dinin içinde çok çok cüz’i bir yer kaplar. Hatta bunlara değişme bile denmez. On binler, hatta yüzbinlere varan İslamî hüküm içinde, zaman îcâbı yüz müşkil ana mes’ele sayılamaz. Sa yılanların da hemen hemen hepsi İslamdışılıkların mahsûlü olup, İs lâm’a dönülme ilacıyla ortadan kaybolacak hastalıklardır. O yüzden İslâm’dan onlara çare arayayım derken Onun (İslamın) çeperlerini zorlamak akıllıca bir iş olmaz. Binde bir bile olmayan örfî ahkâmla müçtehidliği sınırlamak, âlim işi olmak şöyle dursun, sıradan akıllı işi bile değildir.

    Âlimlerin, mes’ûliyyetlerini müdrik olmak ayrı, onlara kara çalmak ve acâib sesler çıkarmak daha bir ayrıdır.

    Bana göre ise, asıl suç âlimlerin değil âlim pozlarındaki câhil ve müstağrib bilim adamlarınındır. Ni tekim Nebî sallellâhu aleyhi ve sel lem efendimizin ‘şübheniz olmasın ki, Allah celle celâlühû ilmi kullardan söküp çıkararak almaz; aksine ilmi âlimleri(in ruhlarını) almakla alır; nihâyet (Allah) hiçbir(gerçek) âlim bırakmayınca, insanlar câhil başlar edinirler; onlara sorulur; onlar da ilimsiz olarak cevâb verirler; böylece saparlar ve saptırırlar’[26]hadîsi bu nu gös teriyor.

    ‘Yaşadığı Çağı Kur’ân’a Göre Yorumlamak’ da Nasıl Oluyor?

    İddiâ: Yaşadığı çağı Kur’ân’a göre yorumlama zorunda olan bir âlim, çağının bilimsel teknik ve sosyal gelişmelerini de iyi bilmek zorunda olur. Yapılacak yorumlar herkesi tatmîn edeceğinden, kimse bir başka arayış içinde olmazdı.

    Ama onlar, şartlarını iyi bilmedikleri bir çağı yorumlamak için yazılan kitaplarla meşgul oldukları için o kitapları bile gereği gibi anlamaktan mahrum kalmışlardı. Böylece, Kur’ân’a, sünnete ve çevresine kapalı, çağın gerisinde bir ilim anlayışı ile kendi intiharlarını hazırlamışlardır.

    Sultan II. Abdulhamid’in bu konu ile ilgili çok acı hatıraları nakledilir.

    Japon İmparatorluk ailesine mensup bir Prens, kendisini ziyarete gelir. İmparatorundan özel bir mektup getirir. Ondan İslam dininin muhtevasını, îmân esaslarını, gayesini, felsefesini, ibâdet kaidelerini açıklayacak güçte bir dînî-ilmî heyet ister. Sultan, Japonya’da İslam’ın yayılması için maddî sahada mümkün olan her şeyi yapar ama İmparator’un istediği dînî-ilmî heyeti gönderemez. O Sultan’ın içinde hicran olmuş bir hatıradır. Bunun sebebini şu cümlelerle ifâde eder:

    Düşündüm ki, Japon İmparatorunun istediği Müslüman din alimleri kendi ülkemizde olsa ve onları ben bulabilseydim Japonlardan evvel kendi milletimin ve halife olarak İslam âleminin istifadesini temin ederdim…

    Sultan’a göre o alimlerin ilmî kudretleri kadar dünyayı algılama tarzları da İslam’ın geleceği üzerinde bu kadar büyük etki yapacak bir konuyu ele almaya ve sonuçlandırmaya müsait değildir. O, bunun sebebini şöyle açıklar:

    Japon İmparatorunun istediği Müslüman din alimlerini yetiştirecek feyyaz menbâlar da artık mevcut değildi. Medreselerimiz birer ilim-irfan kaynağı olmaktan mahrumdu..[27] (50)

    Cevâb: Bu denli yüksek perdeden konuşan birinin, pozitif ilim, teknik, sosyoloji ve psikolojiden ne denli muazzam nasîbi vardır, değil mi? Doğrusu bunu ben bile merak ediyorum desem asla inanmayınız. Zerre kadar merak etmiyorum. Çün ki komplekse bakılırsa bu ihtimâlin sıfır olduğu zâhir.

    Başka bir şey olamadıkları için, dînî veya başka bir sâhada bilim adamı olanların bütün hücrelerini saran aşağılık kompleksi mikrobu… Şu tipler, başka bir şeyolabileceklerini gördükleri, hatta bildikleri, hatta umdukları bir ânda baş döndürücü bir sür’atle -o başka şey yerine göre en süflî bir şey de olsa- o olmak istediklerini olmaya çaba sarfederlerken harcamadık değer bırakmazlar. Hattâ dehşetli bir borc altına bile girerler.

    İslami hükümler, kainatta Allah celle celâlühû’nun yerleştirdiği ka nunun tamamının da tercümesi olup, İslâmî ilimler onları da bir cihetle tefsîr ve şerh eden onlara hakim esaslardır. Lâkin denilebilir ki, şunlar İslami ilimlerin çeperi içinde ancak bir nokta mesabesindedirler.

    Sırf tabiat ilimleriyle bir yere varılabilecek olsaydı, filozoflar ve pozitif ilim sahibleri nebîleri ve âlimleri geride bırakacak bir hidâyette olurlardı. Evet, halledilen İslami meseleler ışığında bunlar tefekküre katkıda bulunurlar ve bir takım hikmetleri yakalamakta faydaları olabilir. Hatta, Allah celle celâlühû’yu ve dini bilmeyenler için Allah’ın varlığını bulmaya yaramakla çok ehemmiyet arz ederler. Lâkin ondan sonra, İslamı, îmânı, kitabı bilmeye yetmezler.

    Bundan evvel ne kitab, ne de îmân bilmiyordun[28] Allah celle celâlühû’yu biliyor, belli usullerle ona ibâdet ediyor, tefekkürden geri kalmıyordu, ama âyette anlatıldığı gibiydi…

    Hâsılı ictihâd’ın ve sayılan bilimlerin alâkasının yeri ve nisbeti ne kadardır?.. Tâlî noktalarda ve çok çok az…

    O tenkîd edilenler, zamane türedilerince bir hiç idiyse, şimdiki cazgır ve amigolar hiçten de içeri birer hiç… Mes’ele işte burada… Bu hiç içre hiçler, tenkîd ettiklerine göre gerçek hayata nisbetle rüya içindeki rüya mesabesinde varlık gerçeği olan kimselerdir. Bu zavallılar konuştukça batıyorlar; sapıyor ve saptırıyorlar… Nassları delîl olarak ileri sürerlerken, ne dil ve belâğat, ne mantıkî delâlet, kıyâs ve ne de usûlî delâlet, istinbat ve kıyâs bilgisinden hiçbirisi yok. Bir yanda mes’eleyle hiç alâkası olmayan delîl yaftalı şübhe ve tereddütler delîl diye ileri sürülebilirken, diğer yandan gerçek delîllere trene bakar gibi bakılıp bunların neresi delîl? denilebiliyor. Zîrâ delîl nedir, ne değildir? Bilen yok. Delîllerdeki ihticâc veya istişhâd noktalarını görebilecek ve bilebilecek seviye sıfır sıfır…

    Bütün bu acı keyfiyyete rağmen boyundan büyük laflar etme’ye kalkışmalar ve maskara duruma düşmeler… İşin bir cihetle güldürücü, diğer bir cihetle de kahredici yanı, üç yaşındaki çocuğun kaşlarını çatması, hışımla şehâdet parmağını kaldırması ve koca pehlivanlara yâhud boksörlere o parmağını kaldırıp indirerek,sizin kemiklerinizi kırarım, diye, hiddetle tehdîdler savurması tablosu… Arslanvâri kükreyen serçenin güldüren bir manzarası…

    Sultân Abdülhamid ile alâkalı nakil ise, pek de su götürür mâhiyette. Bil farz aslı doğru olsa bile, tahrîf edilmiş olma ihtimâli yüksek olan bir nakil… Bu vâdideki serzenişleri gerçekten sâbitse, O’nun asıl derdi, ilim seviyesizliğinden çok, o zamânın âlimlerinde zuhûr eden asrî/çağdaş şahsiyetsizlik mikrobunun hâsıl ettiği zihniyet bozukluğu idi ki, şu mikrob o zamanın ilim adamlarının bir çoğununun bünyesini sarmıştı. Allahu a’lem Sultân’ın derdi ve şikâyeti, ilmiyle âmil, ihlâslı ve Rabbânî âlimlerin çok enderleşmesiydi.

    Yoksa, o zamanlar neşredilen Beyâhü’l-Hakk, Sebîlü’r-Reşâd ve Cerîde-i Sûfiyye gibi ilmî Mecmûaları okursanız, en kemiklileriniz de dâhil olmak üzere şu devrin dev âlimlerinin dizlerine, hatta topuklarına bile gelmediğinizi açık seçik siz de görecekseniz.

    Âlimler ve Tarîkat Ehli Kur’ân’dan Uzaklaştılar mı?

    Mürit: Öyleyse tarîkatlara bu kadar yüklenmek doğru olmaz. Âlimlerin Kuran’dan uzaklaştığı bir yerde tarikat mensuplarının yanlışları görmezden gelinebilir.

    Cevâb: Bu söz, şu şekliyle gerçekten sarfedildi mi, edilmedi mi? bilmiyoruz. Sarf edildiyse, yanlış. Zîrâ ne hakîkî âlimler ne de Şerîat üzere olan Tarîkat mensûbları Kur’ândan uzaklaşmazlar. Zîrâ biz âyetlerden ve hadîslerden biliyoruz ki, hakîkî ilim ve Tasavvuf, istikâmetin garantisidir. Şunların hakîkî olabilmesi ise amel ve ihlâsa da bağlıdır.

    Şerîat üzere olmayanlar ise ne mensûbu olurlarsa olsunlar, er veya geç bir gün sapıtırlar. Hâsılı, şu söz bâtıl bir iddiâya dayandırılan son derece hatâlı bir sözdür.

    İddiâ: Allah’ın kabûl etmeyeceği bir özrü biz kabûl edemeyiz. Çünkü âlim ve câhil ayırımı olmadan herkes, Kur’ân’a aykırı davranışlarının hesabını Allah’a verecektir. Alimlerin suçu tabii ki, daha ağırdır.

    Kur’ân’dan uzaklaşmak alimleri de zamanla hurafelere alıştırmış ve onların Kur’ân’a temelden aykırı nice şeyleri normal görür hale gelmelerine sebep olmuştur. Buna, şu çarpıcı örneği verelim:

    Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesi ile ilgili resmi belgelerde, savaşı kazanmak için Allah’ın yanında Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellemin de yardımı beklendiği görülmektedir. Sanki o, Allah’ın elçisi değildir de haşa, Allah’ın yanında ikinci bir tanrıdır. Sanki o, ölmemiştir de diridir. Sanki o, kendine yapılan çağrıları işitme, olayın geçtiği yeri görme ve istediğine istediği yardımı yapma yetkisine sâhibtir.[29]

    Allah’ın berisinden[30] Kıyamete kadar kendisine cevap veremiye cek olanı çağırandan daha sapık kim olabilir? Oysaki bunlar onların çağrısından habersizdirler.[31]

    Şimdi belgelerdeki ifadelere bakalım:

    a- Sultan Reşat’ın savaş ilanı ile ilgili beyannâmesinin son bölümünde yer alan ifadeler:

    …Hak ve adl bizde zulüm ve udvan düşmanlarımızda olduğundan düşmanlarımızı kahretmek içün Cenab-ı âdil-i mutlakın inâyet-i samadâniyesi ve Peygamber-i zîşânımızın imdâd-ı maneviyesinin bize yâr u yaver olacağında şüphe yoktur..,[32]

    Bu ifadeyi şöyle sadeleştirebiliriz:

    Biz haklı ve dürüst, düşmanlarımız ise zalim ve saldırgan olduğundan düşmanlarımızı yere sermek için adaleti şaşmaz olan Allah’ın yüce desteğinin ve Peygamberimizin manevi yardımının bize yar ve yardımcı olacağında şüphe yoktur…

    b- Başkumandan vekili[33] Enver Paşa’nın beyannamesi şu ifadelerle başlamaktadır:

    Allah’ın inayeti, Peygamberimizin imdâd-ı rûhâniyesi ve mübarek Padişahımızın hayır duasıyla ordu muz düşmanlarımızı kahredecekdir.

    Beyannâme’nin orta kısımda şu ifadeler vardır:

    Hepimiz düşünmeliyiz ki, başımızın ucunda Peygamberimizin ve sahâbe-i Güzîn efendilerimizin ruh ları uçuyor…[34]

    c- İslam ülkelerini cihada davet beyannamesi:

    Bu beyanname Meclis-i Ali-i İlmî (Yüksek İlim Kurulu) tarafından hazırlanmış ve Halife sıfatıyla Sultan Reşad tarafından imzalanmıştır. Beyannamenin altında en üst seviyeden toplam 34 alimin imzası da vardır. Bunların arasında üçü eski birisi görevde olmak üzere dört şeyhülislam ve Fetva Emini Ali Haydar Efendi de vardır.

    Beyannamenin dördüncü paragrafı şu ifadelerle bitmektedir:

    Dîn-i mübîn-i ilâhisi namına cihada şitâbân olan müslimîni her bir hususta mazhar-ı fevz ve dânîden mev’ûd ve şerîat-ı garrây-ı Ahme-diyyenin i’lây-ı şânı içün fedây-ı cân ve mal eyleyen ümmet-i nâci yesine zahîr ve destgîr olmak içün ruhâniyet-i mukaddese-i nebeviyye hazır ve mevcuddur.

    Beyannâme’nin son paragrafı da şöyledir:

    Ey mücâhidîn-i İslâm. Cenab-ı Hakk’ın nusret ve inâyeti ve Nebiy y-i muhteremimizin meded-i ruhâniyetiyle a’dây-ı dîni kahr ve tedmîr ve kulûb-i müslimîni sermedî seâ detlerle tesrîr eylemeniz va’d-ı ce lîl-i İlâhî ile müeyyed ve mübeş şerdir[35].

    Bu ifadeleri şu şekilde sadeleştirebiliriz:

    Allah’ın açık dini adına hızla savaşa çıkan Müslümanları her konuda başarılı kılıp yardım edeceğine onun yüce lutuflarıyla söz verilmiştir. Hz. Ahmed’in[36] aydınlık Şer’î atını yüceltmek için canını ve malını feda eden ümmet-i nâci yesine[37] arka çıkıp elinden tutmak için Hz. Peygamberin mukaddes ruhu hazır ve mevcuttur… (50-53)

    Cevâb: Gene sapla saman karıştırılmış… Bu nihâyet, Allah celle celâlühû’nun takdîriyle bir mu’cize ve kerâmet beklenilmesi kabîlinden olan bir tevessül idi… İmâm, müfessir, muhaddis ve fakih İbnu Ke sîr el-Bidâye isimli eserinde,[38] Halid İbnu Velîd radıyallâhu anhu’ nun Yemâme gününde Müslümanların o günkü ‘EyMuhammed yetiş!’ şi ârını yüksek sesle bağırdığını rivâyet etmektedir.

    İbnü Kesîr, bu kadar açık Kur’ ân ayetini, şirke batacak kadar anla yamadıysa, geriye ne kaldı, ey ahmak sürüleri, söyleyin?..

    Âlimlerin, Şeyhu’l-İslâmların, Ali Haydarların -hâşa- müşriklikleri isbât edildi (!) Bu büyüklere müşriklik yaftasını revâ görenlere her türlü hakaret onlara iltifât ise de, bunu yapmak bize bir irtifâ’ kaybı ve belâ olacağından, ağzımızı kir letmeyeceğiz.

    Mürit: Müslümanlar kafirlere karşı cihada çıkıyorlar. Bu, Hz. Pey gamberi memnun edecek bir davranıştır. Elbette o, rûhaniyetiyle Müslümanara yardım edecektir. Onun seçkin Sahabîlerinin rûhlarının Müslümanların başları ucunda uçması da yadırganamaz. Çünkü bu savaşta Sahabiler de yer almak isterler.

    İddiâ: Eğer Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem ve onun seçkin arkadaşları hayatta olsaydı elbette bundan çok memnun olur ve Müslümanların başarısı için ellerinden gelen her şeyi yaparlardı. Ama artık onlar ölmüşlerdir. Bizim yapmamız gereken, kendi hayallerimize göre davranmayı bırakıp Hz. Muhammed’in getirdiği Kur’ân-ı Kerim’e uymaktır. ‘Allah Teâlâ kendinden başkasının yardıma çağrılmasını Kur’ân’da şirk saymış ve kesinkes yasaklamıştır.’

    İşte böyle. Kuşkusuz Allah haktır ve O’ndan başkasını çağırmanız ise batıldır.[39]

    Zâten Allah’tan başka yardıma çağrılan kim olursa olsun onun hiçbir şeye gücü yetmez.

    İşte Rabbiniz olan Allah, hakimiyet onundur. Ondan başka çağırdıklarınız bir çekirdek zarına bile hükmedemezler.

    Onları çağırsanız, çağrınızı işitmezler; işitmiş olsalar bile size karşılık veremezler; kıyâmet günü de sizin ortak koşmanızı tanımazlar. Hiç kimse sana, her şeyi bilen Allah gibi, haber vermez.[40]

    Allah’tan başkasını olağan dışı yollarla yardıma çağırmak şirktir. Allah böylelerine yardım etmez. İnananlar ve imanlarını şirkle[41] bulandırmayanlar var ya işte güven onların hakkıdır; doğru yolu tutturanlar da onlardır.[42] (53-54)

    Cevâb: Gene bahsimize yabancı ayetler alâkasız bir şekilde getirilmiş ve Ehl-i Kitab’ın Tevrât ve İncîl’i tahrîf edip kelimeleri yerinden oynatmaları gibi, tahrîf edilerek tercüme edilmiş…

    ‘Allahu teâlâ kendinden başkasının (her çeşit) yardıma çağrılmasını Kur’ânda şirk saymış ve kesinlikle yasaklamıştır’ sözü, daha doğrusu zırvası Allah celle celâlühû’ya yapılan süflî bir iftirâdan ibârettir. Çünki, sebeb olarak hayırlı şeylerde yardım istenmesi, (yardım istenmesi nass ile yasaklanmayanlardan olursa) bazen mübah, bazen vâcib, bazen de farz, (yasaklananlardan olursa) bazen mekrûh, bazen haram, bazen de şirk ve küfür olur.

    Süleymân aleyhisselâm’ın, Yemen Kraliçesi Belkıs’ın tahtını, çev resindekilerden Yemen’den Şam’a getirmelerini istemesi?!.. Kimilerinin Îsâ aleyhisselâm’dan bazı ölüleri diriltmelerini istemeleri, O’nun da, onlara zamanımız şaklabanları gibi siz şirke girdiniz demeyip, diriltilmesi istenilen kişileri Allah’ın izniyle diriltmesi?!… Bir insan şaşırmaya görsün… Nereden ve nasıl konu şacağı hiç belli olmaz!… Bu iddiâlar Allah’a yapılan birer düşük iftirâ olmanın yanında, mükellefiyet ehli yetlerini yeterince bulunduranlara nisbetle açık âyetleri inkârı da gerektiren bir kâfirlikten başka şeyler değillerdir.

    Hâsılı, halt etmemek, yani karış tırmamak lâzım… İnşâellah devâm edeceğiz…

    و صلى الله تعالى عليه و على آله

    وصحبه وسلم تسليما

    كلما ذكره الذاكرون و غفل عن ذكره الغافلون والحمد لله رب العالمين

    [1] Zemahşerî, Esâsü’l-Belâğe: (V-F-Y) maddesi.

    [2] İbnü Kesîr, Tefsîr-i Kurân-ı Azîm: (3/574) ve diğerleri.

    [3] Kâdı Beydavî ve Hâşiyesi Şihâb:7/ 246 ve diğerleri.

    [4] İbnü Cerîr, Câmiu’l-Beyân: 23/12, İb nü Kesîr, Tefsîr-i Kurân-ı Azîm: 3/574 [Abd İbnü Humeyd, İbnü’l-Münzir İbnü Ebî Hâtim, Übey İbnü Ka’b’dan.], Süyûtî, ed-Dürrü’l-Men sûr:7/63

    [5] Ebû Hayyân, el-Bahr: 7/341

    [6] İbnü Kesîr, T. Kur’ân-ı Azîm: (3/574)

    [7] İbnü Cerîr, Câmiu’l-Beyân: 23/12.

    [8] Kurtubî: 15/29

    [9] [İbnü Ebî Şeybe ve İbnü’l-Münzir, Ebû Sâlih’den.], es-Süyûtî, ed-Dürrü’l-Men sûr:7/64

    [10] Ebû Hayyân, el-Bahr: 7/341

    [11] Şihâb: 7/246

    [12] Ğâfir:45-46

    [13] Furkan:77 “(O azâb, azâb edilenden) ayrılmayacak ve dâim olacaktır.”

    [14] Zuhruf:74-75 “Şübhesiz ki, mücrimler cehennem azabında ebedîdirler. Azâb onlardan hafifletilmeyecek…”

    [15] Tûr:45-47

    [16] Kehf:18

    [17] [Ahmed (3/126), Buhârî (1338,1374), Müslim (2870), Ebû Dâvûd (4751), Nesâî (4/87-98) ve başkaları. Enes radıyallâhu anhu’dan], Şerhu Akıde ti’t-Tahâviyye (Müessesetü’r-Risâle baskısı,1413) dipnotu:576

    [18] [Ahmed (4/287,295,296), Ebû Dâvûd (47539), et-Tayâlisî (7539), Hâkim (1/37-40) ve başkaları], Şerhu Akıde ti’t-Tahâviyye (Müessesetü’r-Risâle baskısı,1413) dipnotu:573-576

    [19] [Ahmed (1/225) Buhârî (216,218 ve diğerleri), Müslim (292), Ebû Dâvûd (20), Tirmizî (70), Nesâî (1/28-30), İbnü Mâce (347) ve başkaları], Şerhu Akıdeti’t-Tahâviyye (Müessesetü’r-Ri sâle baskısı,1413) dipnotu:576-577

    [20] [İbnü Hibbân (780)] Şerhu Akıdeti’t-

    Tahâviyye (Müessesetü’r-Risâle bas

    kısı,1413) dipnotu:577

    [21] [Ruhu’l Furkan Tefsîri, Cilt II, Sahife 82]

    [22] Ebû Dâvûd (4842) vd. Aişe radıyal-âhu anhâ’dan

    [23] Tevbe:25

    [24] [Ra’d 13/11]

    [25] Lüther Hristiyanlık’tâ yaptığı değiştirmelerle onu biraz da olsa doğruya yaklaştırmıştı. O’nun işi kısmî de olsa tecdîd’-e/asla döndüren yenilemeye, yeni hâline çevirmeye benziyordu. O bakımdan O’na (kısmî) pozitiflik vasfı verilebilirse de bizim reformistler, İslâm’a, ilk yeni hâliyle alâkalı olmayan yeni bir şekil ve muhtevâ kazandırmakla Lüther kelimesinin tâm ma’nâsıyla negatifi olmakta-dırlar.

    [26] Ahmed (6511,6787), Buhârî (100), Müslim (2673), Tirmizî (2652), İbnü Mâce (52) Abdullah İbnü Amr radı yallahu anhümâ’dan

    [27] [Fethi OKYAR, Üç Devirde Bir Adam, İstanbul, 1980, s. 101-103.]

    [28] Şûrâ:52

    [29] [Bu konu ile ilgili geniş bilgi, Olağan Dışı Yollarla Yardım başlığı altında verilmiştir.]

    [30] [Ayette ون د geçmektedir. Bu فوق ‘in zıddıdır, en üst mertebeden beri demektir, ondan aşağıca tabir olunur.]

    [31] [Ahkaf: 46/5]

    [32] [22 Zilhicce, 1332 tarihli Beyannâme-i Hümâyûn, Cerîde-i İlmiyye, Muharrem 1333 tarihli nusha, Sayı 7, s.436]

    [33] [Başkumandan padişah olduğu için Enver Paşa padişahtan sonra en yetkili askerdir.]

    [34] [Başkumandanlık Vekaletinin Beyannamesi, Cerîde-i İlmiyye, Muharrem 1333 tarihli nusha, Sayı 7, s. 436 ve 437]

    [35] [4 Muharrem 1333 (23 Kasım 1914) tarihli Beyannâme, Cerîde-i İlmiyye, Muharrem 1333 tarihli nusha, Sayı 7, s.456 ve 457]

    [36] [Ahmed, Hz. Muhammed’in isimlerinden biridir.]

    [37] [Ümmet-i Nâciye, Kur’ân’ın istediği inanç ve davranış içinde bulunan anlamınadır.]

    [38] [6/324]

    [39] [Hacc 22/62]

    [40] [Fatır 35/13-14]

    [41] [Ayette şirk diye tercüme edilen kelime ‘zulüm’dür. Bu anlam hem bir önceki ayetten, hem de Lokman suresinin 13. ayetindeki Şirk gerçekten büyük bir zulümdü ifadesinden anlaşılmaktadır.]

    [42] [En’am: 6/82]

  5. KUR’AN IŞIĞINDA TARİKATÇILIĞA BAKIŞ KİTABINA CEVAP 6 -Hüseyin Avni

    Âlimlere ve velîlere câhilâne i’tirâzlarda bulunan bir zavallının(1) bâtıllarını nakletmeye, ona ve onun şahsında aynı câhillik ve sapıklığı benimseyenlere kısaca da olsa şu bâtıl düşünceleri husûsunda cevâb vermeye devâm ediyoruz:

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    İddiâ: Mezhebler, ulaşabildikleri hadis-i şerifleri kendi usullerine göre değerlendirirler. Bakarsınız ki, aynı konuda mezheblerden biri bir hadise, diğeri başka bir hadise dayanmıştır. Üçüncüsü de bunlardan hiçbirini kabul etmemiştir. Zayıf bir hadis kabûl edildiği halde sahih bir hadisin kabul edilmediği durumlar da olur.

    Cevâb:

    Bir: Mezhebler hadîsleri usûllerine göre değerlendirirler, sözü yanlış anlamalara sebebiyet verebilecek eksik, hattâ, bazı yanlarıyla yanlış bir sözdür. Böyle bir ifâdeden ‘hadîsler mezheblere uydurulur, mezhebler hadîse uymazlar’ gibi haksız bir sû-i zann doğabilir. Tabiî esâs maksad bu zannı uyandırmaksa ortada bir de hâinlik var; değilse, câhillik, beyinsizlik ve geri zekâlılık… Oysa hakîkat aslâ öyle değildir. Doğrusu, her hak mezheb, sahîh ve hasen hadîsin kurbanıdır; ona canı fedâdır. Hattâ, İmam Zehebî’nin İbnü Hazm’dan naklettiğine göre, Ebû Hanîfe’nin arkadaşlarının hepsi, Ebû Hanîfe’nin mezhebinin, ‘O’na göre zayıf hadîsin kıyâs ve reyden daha evlâ olduğu’nda müttefıktirler.[2]

    Her mezheb imâmından, kim, ictihâdıma ters bir sahîh hadîs görürse ictihâdımı terk edip o sahîh hadîsi alsın, benim mezhebim o kavlim değil, sözü edilen o sahîh hadîstir, gibi rivâyetler vardır.[3] Yalnız bu söz de, kimi câhillerin ve sefîhlerin çarpıttığı, yukarıda sözü edilen câhillik, beyinsizlik ve geri zekâlılığa âlet edilen, ama, doğru ve kıymetli olan sözlerdendir. Câhillerin şu ictihâd, şu sahîh hadîse aykırıdır sözü ile, yukarıdaki sözün hiçbir alâkası yoktur. Müctehidlerin şu sözleri, kendilerine ulaşmayan fakat her cihetle sahîhliğine hükmedilecek hadîsler içindir. Görünürde sahîh olan isnâdlarla kendilerine ulaşan, fakat, şâzz[4] ve mensûh[5] olmak gibi değişik ma’kûl ve meşrû sebeblerle ictihâdlarına mesned yapmadıkları rivâyetleri için değil…

    Hâfız ve Fakîh İmâm Nevevî şöyle demiştir: “Bize imâmlar İmâmı Ebû Bekr b. İshâk b. Huzeyme’den -ki O, hadîs ezberi ve Sünnet bilmek husûsunda yüksek bir rütbedeydi- şöyle bir rivâyet geldi: Ona, Şâfiî’nin, kitâblarına koymadığı sahîh bir sünnet var mıdır? diye soruldu da, O, hayır, yoktur, dedi. Buna rağmen, -(her şeyi) kuşatmak beşere imkânsız olduğundan- Şâfiî (rahimehullâh), kendinden değişik şekillerle sâbit olan Sahîh hadîsle amel edilmesi ve açık olan sâbit nassa muhâlif sözünün terk edilmesi, şeklindeki sözünü söyledi: Arkadaşlarımız (rahimehumullah) Şâfiî’nin vasiyyetine uyup birçok meşhûr mes’elede onunla amel ettiler…. Ancak, bunun, bu zamanlarda az kişinin üzerinde bulunan bir şartı vardır.[6] Ben bunu Şerh-i Muhezzeb’in mukaddimesinde îzâh ettim.”[7]

    İmâm Nevevî, “Muhezzeb”in şerhi olan “el-Mecmû’”un Mukaddimesinde bu şartı açıkladı ve şöyle dedi: “Şâfiî’nin dediği bu söz, her sahîh hadîs gören kimse, bu Şâfiî’nin mezhebidir diyecek ve o hadîsin görünürdeki ma’nâsıyla amel edecek, demek değildir. Bu, ancak mezhebde ictihâd rütbesi olan kimse hakkındadır. Nasıl olduğu geçmişte anlatıldığı, veya ona yakın bir şekilde olarak. Şartı da, galip zannıyla, Şâfiî rahimehullah’ın bu hadîse vâkıf olmaması, veya, sahîh olduğunu bilmemesidir. Bu da ancak, Şâfiî’nin bütün kitâblarını ve ondan alan talebelerinin benzeri kitâbları ve onlara benzeyenleri mutâlaadan sonra olur. Bu, az kişinin üzerinde bulunan zor bir şarttır. Bu anlattığımızı, sadece şundan dolayı şart koştular: Çünkü Şâfiî, gördüğü ve bildiği, fakat kendine göre ondaki ayıblamayı veya hükmünün kaldırıldığını, yahut sâhasının sınırlı görülmesini veyâ te’vîlini ve bunlara benzer bir şeyi gösteren bir delîl bulunduğunda, bir çok hadîsin görünürdeki ma’nâsıyla amel etmeyi terk etmiştir.

    Ebû Amr (Hâfız İbnu Salâh rahimehullâh) söyle dedi: İmâm Şâfiî’nin dediği sözün zâhiri ile amel etmek öyle kolay değildir. Her fakîhe hüccet gördüğü hadîsle müstakil olarak amel etmesi câiz değildir…”[8] (Nevevî’den Nakil Bitti.)

    İki: Hadîslerin sahîh kabûl edilmeleri için gerekli görülen şartlar içinde, üzerinde söz birliği edilenler ve edilmeyenler vardır. İttifak edilen şartlar, ya nassa, yâhud nassın varlığına delâlet eden icmâ’a dayanır. İhtilâflı şartlar ise, ictihâd kabûl eden nasslara ve ma’kûl sebeblere dayanır. Hâsılı, mütevâtir olmayan hadîslerin sahîh olup olmaması, birçok bakımdan, ictihâda dayanır. Dolayısıyla, bunların sahîhlik hükmü de (mütevâtir olmayanlarda) zannîdir.

    Kısacası, hiçbir hak mezheb, sahîh olduğuna hükmettiği ve inandığı bir hadîse ters bir fetvâ veremez, ictihâd yapamaz, sahîh hadîsle amel etmeyi terk edemez. Zâhirde sahîh olup, daha sahîhlere muhâlif olmak, yâhud âyetlere, yâhud Şer’î delîllerin umûmâtına ters düşmekle haddizâtında zayıf, hattâ sâbit olmayan delîller câhilleri yanıltmamalıdır. Aksi halde, hak mezheb olmak husûsiyyetini kaybeder. Hiçbir hak mezheb, sahîh hadîsi usûlüne kurban edemez; usûlüne uymuyor diye gelişigüzel reddedemez. Hattâ hasen, hattâ bir ölçüde zayıf hadîsi bile bir kenara itemez.

    Hak bir mezheb, sahîh ve hasen bir rivâyeti, gördüğü halde onu almadıysa, ya başkalarının sahîh bulduğu bu rivâyeti o sahîh kabûl etmiyor, ya onu ondan daha kuvvetli rivâyet ve nassa veya rivâyetlere ve nasslara zıt görüyor, ya da mensûh olduğuna inanıyor. Sahâbe radıyellâhu anhum ve Selef’de, tahsîs[9] ve takyîd[10] dahî nesh[11] sözü ile de ifâde ediliyordu; Nesh derken, bunların kabûl edildiği de oluyordu. Ya, tahsîs edilen ‘âmm,[12] takyîd edilen mutlak, ya, aynı kuvvette diğer rivâyetleri onunla çelişir halde görüyor, ya, husûsi, zamân, mekân ve şart, yâhud kişilerle alâkalı görüyor, ya gösterdiği ma’nâyı farklı anlıyor, ya irşâd, ya mübâhlık, ya rûhsat, ya mecâz, ya seddüzzerîa[13] kabîlinden, ya işfak[14] îcâbı olarak anlıyor veya başka meşrû’ ve ma’kûl birtakım sebebleri göz önünde bulunduruyor da ondan dolayı o hadîsi almıyordur.

    Üç: Mezhebler, zayıf hadîslerle de belli şartlarla belli mevzûlarda amel ederler. Müstehâb isbâtı halinde, fazîletler mevzûunda, hakkında başka ondan daha kuvvetli bir rivâyet bulunmadığında, helâl ve harâm isbâtında değil de tefsîr ve îzâh için, sahîh rivâyetleri te’yîd ve takviyede kullanıldığı gibi… Yoksa, durup dururken sahîh hadîs varken, ona zıt olan zayıf hadîsle amel eden hevâsına uymuş olur ki, bunu mezheblerin âlimleri değil, zamanımızın âlim pozlarındaki câhilleri ve sapıkları yapar. Anlayacağınız, hiçbir hak mezheb, meşrû’ ve ilmî, en azından yeterli tek bir sebeb bulunmadan, sahîh hadîsi atıp, zayıf hadîsle amel etmez. Ederse, hak mezheb olma hüviyetini yitirir. Şu ifâdelerle mezhebler gelişigüzel hareket etmekle karalanmak isteniyor. Bu husûsta verilen misâl, mes’eleyi bilmekteki sathîliği ve ciddiyetsizliği dahi göstermektedir. Biraz ileride göreceğiz…

    Şu Hadîs Sahîh midir?

    İddia: Mesela, Şafii mezhebi, köpek tarafından yalanmış bir kabın, biri toprakla, diğerleri de su ile olmak üzere, yedi kere temizlenmesini, şart koşar. Bu konuda dayandığı hadis şudur: “Birinizin kabını köpek yalarsa, onu yedi kere yıkasın, bunlardan biri temiz toprakla olsun.”

    Cevâb: “…Yedi kere yıkasın, biri toprakla olsun” hadîsi, asla sahîh olmayıp, ne Kütüb-i Sitte’de, ne Dârimî’de, ne Müsned-i Ahmed’de ne de Muvatta’da rivâyet edilmemiştir; yalan veya yanlış söylenmektedir. Nitekim geniş açıklama aşağıda gelecektir.

    Hanbelîlerin Delîl Aldığı Hadîs

    İddia: Hanbeli mezhebinin görüşü de aynıdır. O da aynı hadis-i şerife dayanır.

    Cevâb: Aslâ doğru değil, yalan. Hanbelîler yukarıda nakledilen hadîsi delîl almıyorlar. Zîrâ, nakledilen rivâyet, Dârekutnî’nin yaptığı zayıf bir rivâyettir. İbnu Kudâme, el-Muğnî’de kısmen buna benzer bir metin verse de, bu rivâyete aslâ yer vermez. Aksine Buhârî ve Müslim’in “…onu yedi defa yıkasın” rivâyeti ile, Müslim ve Ebû Dâvûd’un rivâyet ettiği “… Birincisi toprakla..” hadîsi delîl alır.[15]

    Bu Hadîsin “Sahîh” Olduğunu Söyliyen Âlim Var mıdır?

    Mürid: Peki, bu hadis-i şerif sahih mi? Çünkü Hanefi mezhebine göre köpeğin yaladığı kabın üç kere yıkanması gerekir.

    İddia: Hadis-i şerif sahihtir. Altı sahih hadis kitabının (Kütüb-i Sitte) tamamında vardır. Ayrıca, Darimi ve Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inin birçok yerinde geçer. Hanefiler ile Malikiler de bu hadisin varlığını kabul eder.

    Cevâb: Hayır, asla… Bu hadîse, hiç kimse “sahîhdir” dememiştir. Kütüb-i Sitte, Dârimî, Muvatta’ ve Müsned-i Ahmed’de dahî yoktur. Yani, “…Yedi kere yıkasın bunlardan biri temiz toprakla olsun”, rivâyeti yukarıdaki hiçbir kaynakta mevcûd değildir. Hanefîler ve Mâlikîler bu lafzın varlığını sahîh bulmazlar. Nitekim gelecek…

    Mürid: Sahih hadis kitablarının hemen hepsinde olmasına rağmen Hanefiler neden o hadis-i şerife uymamışlardır? Sahih hadise uymamak olur mu?

    İddia: Evet, bu hadis sahihtir. Hz. Muhammed sallellahu aleyhi ve sellem, böyle bir söz söylemiştir, ama, bu konuda bir icma olmamıştır. Yani Peygamberimizle birlikte yaşamış olan Müslümanlar, köpek tarafından yalanmış bir kabın, biri toprakla diğerleri suyla olmak üzere yedi kere temizlenmesi ile ilgili bir görüş ve uygulama birliği içinde olmamışlardır.

    Cevâb: Yukarıda geçtiği gibi, nakledilen bu lafzın bulunduğu rivâyet, asla sahîh değildir; aksine zayıftır.

    Sahîh bir hadîsle amel etmek için, üzerinde icmâ’ edilme şartı da, hiçbir âlimin ileri sürdüğü bir şart değildir. Nitekim Hanefîlerin ve sâir mezheblerin kitâblarını okuyacak olanlar bu dediğimizi göreceklerdir. Bu, asılsız bir yakıştırma ve temelsiz bir iddiâdır. Hanefîlerin dediği, İmâm Kâsânî’nin söylediği, şunların da anlayamadıkları sözlerinden de ibâret değildir. Ondan evvel, İmâm Tahâvî’nin bir müctehid ve muhaddis olarak yaptığı îzâhlar elbette Kâsânî’den evvel gelmeliydi. Kâsânî, icmâ’ yoktur, derken, aynı lafızda söz birliği bulunmamakla hadîsde ıztırâb olduğunu, yani metinlerin cevherde farklı ifâdeler ihtivâ ettiğini, üstelik hükmünün vâcibliğinde ittifâk olmadığını, bunun da hadîsin sübûtu yanında ma’nâyı göstermesinde kat’îyyet olmayıp zann bulunduğunu gösterdiğini, anlatmak da istiyor, olabilir. Hattâ bu ihtimâl kuvvetli olan bir tevcîh, hattâ kesinlik kazanmış bir te’lîfdir.

    Hanefîlerin Delîl Aldıkları Hadîs Zayıf mıdır?

    İddiâ: Hanefilerin dayandıkları hadis zayıftır. Ama prensiplerine uyduğu için onu tercih etmişlerdir.

    Cevâb: Hanefîlerin dayandıkları hadîs zayıftır derken, ya yalan, yâhud yanlış konuşuluyor. Zayıf olduğu nereden bilindi? Vahiyle değil. Rahmânî ilhâm ise şunlara gelmez. Gelse bile, bu noktada ilim ifâde etmez. Sarf edilen sözlerden de anlaşıldığı ve Hadîs Usûlü ilminin câhili olduğuna göre, kendileri dahî bunu tahkîk edip ortaya koyamazlar. Hadîsin isnâdındaki râvîlerinden de büyük ihtimâlle haberleri yoktur. Çünki olsaydı, böyle kestirilip atılmazdı. İsnâddan ve râvîlerden, farz-ı muhâl haberleri olsa bile, râvîlerin güvenilir olup olmadığı kimden öğrenildi? Râvîler hakkındaki bu kanâatler, ittifakla mıdır, ihtilâfla mı? İttifakla ise, bu husûstaki mesnedleri nedir? İhtilâflı ise, tercîh sebebleri hangileridir? Onu da bırakınız, bu husûsta beş tane tercîh sebebi sayılabilir mi? Bunlar da bir yana, isnâdı muttasıl mıdır, değil midir? Rivâyetin başka tarîkleri var mıdır, yok mudur? Şâhid veya mutâbi’leri mevcûd mudur, değil midir? Bütün bunlar biliniyor mu, bilinmiyor mu? Biliniyorsa, başkalarının sözlerini taklîd ile mi, kendi tahkîkleriyle mi biliniyor? Müctehidlerin, gördükleri hadîslerle amel etmesinin (târîhî hâdiseler, fazîletler ve müstehâbların dışında) onu sahîh, yâhud hasen kabûl ettikleri, amel etmemeleri ise onu zayıf yâhud şâzz yâhud mensûh, yâhud müşkil, yâhud bir başka illet-i kâdiha (rivâyeti ayıblı yapan sebeb) ile ma’lûl bulmaları ma’nâsına geldiği biliniyor mu?

    Hulâsa, “bu hadîsin zayıf olduğu”nu Hanefîler i’tirâf ettilerse, nerede ettiler ve bunun delîli nedir? Bunu i’tirâf etmediklerine, aksine sahîh olduğunu söylediklerine ve bu mes’ele şunların mes’elesi olmadığına göre, bu hüküm ya başkaları taklîd edilerek veya mesnedsiz bir kanâatle verildi.. Taklîd edilerek verildiyse, niye Hanefîler değil de başkaları taklîd edildi?.. Tercîh sebebi var mıydı? Var idiyse, neydi ve hüccet seviyesinde miydi? Bu şartlarda mücerred kanâatle böyle bir hükme varıldıysa, hevâya uyulmuş. O da câiz olmayıp harâmdır. “Hevâya da uymayınız.”[16]

    Sadede gelecek olursak… Verilen kaynaklar okunsaydı, bu cehâlet ve ciddiyetsizlik sergilenmezdi. Zîrâ;

    Bir: Hanefîlerin bu mes’eledeki delîli sadece bir tane değildir.

    İki: Hanefîlerin, Ebû Hureyre radıyallâhu anhu’dan, Mevkûf olarak yapılan bir rivâyetleri daha vardır. İmâm Tahâvî ve İmâm Dârekutni’nin, Ebû Hureyre radıyallâhu anhu’dan yaptıkları bir rivâyetin isnâdı kuvvetli ve sahîhtir. Bunu Şâfiî ve Mâlikî imâmlarından hâfız, müctehid İbnu Dakîk el-‘Îd sağlam buldu.[17]

    Üç: İbnu Adiyy’in yine Ebû Hureyre radıyallâhu anhu’dan yaptığı Merfû’ rivâyet ise sahîh veya hasendir; denildiği gibi zayıf değildir. Çünki, şu hadîsin sahîhliğine yapılan i’tiraz, Kerâbisî’den kaynaklanıyor ki, O, hüccet bir imâmdır. İmâm Şâfiî’nin arkadaşlarından, yani talebelerinden biridir. İbnu Adiyy O’nu sağlam buldu. Hakkındaki kınama, Ahmed İbnu Hanbel’in onu zayıf kabûl etmesine dayanıyor ki bu, “Kur’ân’ın telaffuzu (mahlûktur)” dediği içindir. Bu gibi bir te’vîl, İmâm Şâfiî ve İmâm Buhârî’den de sâbittir[18] ve gerçekte cerh (zayıflıkla kınama) sebebi değildir.

    Dört: İmâm Tahâvî, Ebû Hureyre radıyallâhu anhu’nun rivâyet ettiği, yedi kerre yıkamak ile alâkalı hadîsin (sahîh bile olsa) mensûh olduğunu söylüyor.[19]

    Beş: Kimi âlimlere göre, üç defa yıkamak vâciblik, yedi defa yıkamak da, müstehâblık hükmünü ifâde etmektedir. Çünki, Ebû Hureyre radıyallâhu anhu, hem yedi defa yıkanılmasının gerekliliğini Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem’den rivâyet eder, hem de vâcib olmasına rağmen, üç defa yıkamaya fetvâ verirse, adâleti düşer.[20] Öyle olmadığına göre, rivâyetlerden biri (yedi defa yıkanacağını bildireni) müstehâblık, diğeri de vâciblik bildiriyor.[21] Bu, hakîkaten güzel bir te’lîf olup, böylesi bir te’lîf ile İmâm Beyhakî’nin İbnu Adiyy’in rivâyetlerini şâzz olmakla ithâm etmesi ortadan kalkıyor. Çünki, bu rivâyeti kabûl etmeyenlerin de içinde bulunduğu cumhûr’a göre, te’lîfin mümkin olduğu yerde tercîhe gidilmez. İşin bu kadarı ilzâmî olsun. Üstelik Hanefîlerden İbnu Emîri’l-Hâcc ve Abdülhayy el-Leknevî gibi muhakkik imâmlar da bu görüştedirler.[22]

    Altı: Demek ki, Hanefîlerin delîli zayıftır sözü, bay Bayındır’a nisbetle örümcek ağı gibi zayıf ve câhilâne bir sözdür…

    Mâlikîlere İftirâ Yahud Kahredici Bir Cinâyet

    Mürid: Çok ilginç.

    İddia: Daha ilginci Malikilerin görüşüdür. İmam Malik köpeğin yaladığı kabın yıkanmasını gerekli görmemiştir. O’na, yukarıdaki hadis sorulduğu zaman demiştir ki, “bu hadis gerçekten vardır ama işin aslı nedir bilemiyorum”

    Mürid: Malikî mezhebi hem de hak mezhebtir değil mi?

    Cevâb: Şu ilginç bulmalar, hakîkaten ilginç… Bu nokta da ya anlaşılamamış, yâhud Mâlikîlere kasten iftirâ edilmiştir. Halbuki, Mâlikîlerden bu mevzû’da dört rivâyet vardır ki, en meşhûru, “kaptaki su veya sütten köpek içmekle bunların pis olmayacakları, ama Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem’e uymuş olmak, yani ibâdet etmiş olmak için, kabın yıkanacağı”dır… Veya, kabın yıkanması, suyun yâhud sütün pis olmasından değil, köpekte kuduz tehlikesi olabileceğindendir. Kısacası, bu ‘kabın yıkanması Mâlikîler’e (veya İmâm Mâlik’e) göre gerekli değildir’ sözü, onlara atılan bir iftirâdır.

    El-Müdevvene’nin ibâresi de doğru anlaşılmamıştır. Çünki, hadîs sâbittir dedikten sonra, kabın yıkanması nasıl gerekli olmaz?.. Aksine bu hadîs, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlerce, kabın yedi kere yıkanmasının vâcib oluşunun delîlidir.[23] El-Müdevvene’de[24] söylenen, hadîs sâbittir, ancak (hadîsin) hakîkatini (yedi kere yıkama illet veya hikmetini) bilmiyorum şeklindedir. İşin hakîkati şeklinde değil… İşin hakîkatini bilmese idi kap yedi kere yıkanacak (sizin naklinize göre ise yıkanmayacak) demeyip tevakkuf eder, ictihâdî bir hüküm bildirmezdi. Hakkında bilgin olmayan şeyin ardından gitme[25] âyetiyle amel ederdi. O, hâşâ, zamâne câhilleri gibi kendini cehennem ateşine sabırlı ve dayanıklı sanmaz ve bilir-bilmez gevezelik yapmazdı. Bir yanıyla işin hakîkatini biliyordu ki, kabın yıkanıp yıkanmayacağı husûsunda ictihâdî hükmünü verdi: İçindeki su veya sütün pislenmediğini temiz olduğunu söyledi. Ama, hadîsin hakîkatini, yani yedi kere yıkanmasının istenmesindeki hikmeti bilmiyor. Ona göre, İçinden köpeğin içtiği sıvılar temiz, ama kap niçin pis olsun ve yıkansındı? Bilmediği hakîkat buydu… Ancak, mâdem emir var, bir ibâdet (yani ittibâ’) olarak emrin îcâbını yerine getirir, kabı yıkarız, demek istiyordu.

    Eğer Mâlikîlerin Bidâyetü’l-Müctehid,[26] el-İstizkâr[27], Zehîre,[28] İrşâdü’s-Sâlik[29] ve Şerhu Muhtasari’l-Halîl[30] ve bunlar gibi diğer kitâbları da ilim adamı ciddiyetiyle okunsaydı, El-Müdevvene’nin bu ibâresi daha da kolay anlaşılacaktı.

    Kaldı ki, El-Müdevvene’deki ma’lûmât, sadece Sehnûn’un İbnu’l-Kasım’dan, O’nun da Mâlik’ten yaptığı bir rivâyettir ki, İmâm Mâlik’ten bu husûsta yapılan rivâyetler bundan ibâret değildir. Üstelik yine bizzat el-Müdevvene’de İbnu’l-Kasım, Mâlik’in, hadîsi, rivâyet edilmiş olmakla beraber zayıf bulduğunu söylüyor.[31] Buna göre sâbittir sözü, böyle bir rivâyet yapılmıştır, ma’nâsını ifâde eder; sahîhtir demek değildir. Ayrıca, İbnu Vehb, Mâlik’den, kabın yedi kere yıkanacağını söylediğini de rivâyet etmiştir.[32]

    Bir de şurada iki husûsa tenbîhte bulunmak istiyoruz:

    Birinci Tenbîh

    Mehaz[33] Sefâleti ve Kepazeliği…

    132. sayfadaki 144 numaralı dipnottaki şu ilmî sefâlete bakınız:

    Şâfiîlerin dayandığı sahîh rivâyet denilen şu, Birinizin kabını köpek yalarsa onu yedi kere yıkasın, bunlardan birisi toprakla olsun şeklindeki rivâyete ve onun için verilen me’hazlara/kaynaklara şöyle bir bakalım: Ortada biri şart, diğeri cevâb ve ötekisi tafsîlât cümlesi olmak üzere üç cümle var.

    Yukarıdaki şekilde ve lafızda bir rivâyet, 144 no.lu dipnotta verilen hiçbir kaynakta yoktur. Belli ki bu kaynaklara bakılmamış; muhtemelen, ya birilerinin dolmuşuna binilmiş veya el-Mu’cemu’l-Mufehres gibi fihrist kitâblarından gelişigüzel istifâde edilmiş.

    Çünki,

    Bir: Verilen hiçbir kaynakta, sizden birinin kabını köpek yalarsa lafzı yoktur. Aksine, sizden birinin kabından köpek içerse ibâresi vardır. Zîrâ, Buhârînin bir rivâyetinde (شرب)/“içerse,” rivâyetle-rin çoğunda ise (ولغ)/“veleğa” kelimesi vardır. “Vuluğ,” içti,[34] dilin ucuyla kaptakini içti,”[35] bazılarına göre de kap boş ise, yalamak, (değilse, içmek) demektir.[36] Şu halde, içinde sıvı madde bulunan kap yalanmaz, ondan şurb edilir/“içilir” veya vulûğ edilir, içilir.[37]

    İki: Buhârî, vudu, 33’te, topraktan hiçbir bahis yoktur.

    Üç: Müslim, 91 no.lu hadîste birincide toprakla, 93 no.lu hadîste de sekizincide toprakla lafızları vardır. Hiçbirisinde biri temiz toprakla ifâdesi yoktur.

    Dört: Ebû Dâvûd, Tahâret, 37’de, yedincisinde toprakla ifâdesi bulunup, biri temiz toprakla ifâdesi yoktur.

    Beş: Tirmizî, Tahâret 68’de “Birincisinde veya sonuncusunda” ifâdesi var. “Biri temiz toprakla ifâdesi yoktur.

    Altı: Müctehidimizin(!) yazdığı gibi Neseî’de değil de, Nesâî’de topraktan hiçbir bahis yoktur.

    Yedi: İbnu Mâce’deki üç rivâyette topraktan bahis yoktur. Bir rivâyette ise, sekizincisinde toprakla ifâdesi vardır.

    Sekiz: Dârimî’de “sekizinci toprakla” ifâdesi vardır.

    Dokuz: Ahmed İbnu Hanbel’in on dört rivâyeti verilmiş. Bunlardan son ikisinde sekizincide toprakla, dokuz ve on ikinci rivâyetlerde birincide toprakla ibâreleri bulunup, kalan on rivâyette ise topraktan bahis yoktur. Yani hiçbir rivâyetinde “biri temiz toprakla ibâresi yoktur.

    On: Evet, Dârekutnî’nin Sünen’indeki rivâyette[38] birisinde toprakla? ifâdesi vardır. Bu rivâyet, râvîlerinden biri metrûk olan zayıf bir rivâyet olup, kitâbınıza başka bir yerden bilmeden aldığınız ve Sahîhtir dediğiniz rivâyettir.

    Görüldüğü gibi, hadîs, gösterdiğiniz hiçbir kaynakta yoktur. Göstermediğiniz kaynakta, Dârekutnî nin Sünen’inde zayıf bir isnâdla mevcûddur. Bu kaynak, muhtemelen elinize tutuşturulan fihristde olmadığından gözünüzden kaçmış olmalı…

    Evet, bu husûsta da, kendi ifâdenizle boyunuzdan büyük laflar etmişsiniz…

    İkinci Tenbîh

    Tamam, rivâyetlerin cevheri aynı olduktan sonra, bazı ufak tefek lafız farklılıkları olsa da, veya lafızların çoğu aynı olan bir metin için, bunu falan falan kimseler rivâyet etti denilebilir; doğru. Lakin bu husûs sizi kurtarmaz. Zîrâ, sizin ileri sürdüğünüz rivâyette en mühim iki (cevherî) noktada farklılıklar, eksiklikler ve fazlalıklar vardır. Onlar da temel iki ihtilâf noktasıdır: Yıkama sayısı ve toprak kullanmak veya kullanmamak…

    Sünnet de Kur’ân Gibi Korunmadı mı?

    Mürid: Mâlikî mezhebi hem de hak mezhebdir değil mi?

    İddia: Elbette hak mezhebtir. İşte bu noktanın anlaşılmasını istiyorum.

    Allah Teâlâ’nın koruma altına aldığı ve Müslümanların tartışmadıkları tek metin Kur’ân-ı Kerîm’dir. Farz namazların vakitleri, rekatları ve nasıl kılınacağı gibi Allah’ın elçisinin Kur’ân-ı Kerîm kadar kuşku götürmez yollarla bize ulaşan uygulamaları da vardır. Bunlar üzerinde tartışma olmaz. Onlar da mütevatirdir. Bu şekilde gelen helaller helal, haramlar da haramdır. Bunlar bütün mezheblerde aynıdır. Mezheb farkı bunların dışındaki konularda olur.

    Cevâb: Bu iddiâda Sünnet’in korunmadığı anlatılmaktadır. Hâlbuki Kur’ân-ı Kerîm nasıl korundu ise Sünnet de korunmuş olup, zâyi’ olmamıştır. Rivâyetlerdeki farklılıklar ve aralarındaki bazı uydurma rivâyetler bu korunmuşluğa mâni’ değildir. Uydurmaların belirlenip ayıklanmış olması bu korunmanın gereği ve delîlidir. Zîrâ, Kur’ân’ın korunmuşluğu âyetle haber verilmiştir. Bu korunmuşluk, lafız ve ma’nâ bakımındandır. Lafzın korunup ma’nânın korunmamış olması, Kur’ân-ı Kerîm’in gerçekte korunmuşluğu için kâfî değildir. O halde, Kur’ân-ı Kerîm’in ma’nâsının da doğru anlaşılması, korunmuşluğunun kaçınılmaz îcâbıdır. Kur’ân-ı Kerîm’in korunmuşluğu, ma’nâsının korunmuşluğunu, ma’nâsının doğru anlaşılması ise Sünnet’in de korunmuşluğunu îcâb ettirir. Zîrâ, âyet iltizâmî delâletle[39] bunu göstermektedir. Bir de lafzın doğru anlaşılması muktezâ-i zâhirin[40] yanında muktezâ-i hâlin[41] de bilinmesine, Muktezâ-i Zâhir’in ve muktezâ-i hâlin bilinmesi ise o lafzın hangi şartlarda sarf edildiğini bilen ve bunlara şâhid olanların şehâdetine muhtâctır. O halde âyetlerin ma’nâsını ve murâdını bilmek için, bunu bilen Allah celle celâlühû ve O’nun bildirdiği Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem ile bunlara şâhid olan ve bunları yaşayıp tatbîk eden Sahâbe radıyellâhu anhum’un şehâdetine ihtiyâc vardır. Allah’ın şehâdeti diğer âyetler ve dostlarına yaptığı sahîh ilhamlar ile, Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’in şâhidliği ise, Allah’ın kendisine bildirmesiyle ve firâsetiyle, Ashâbın şâhidliği de hâdiseler ve şartları görmesi ve sahîh ilhamlarıyla ve başka yollarla olur.

    Hâsılı, Kur’ân-ı Kerîm’in korunmuşluğu Sünnet’in korunmuşluğuna da bağlıdır ve şu korunmuşluğun kemâli onunla mümkindir. Zîrâ, erbâbı bilir ki, Kur’ân-ı Kerîm’in, kendinden sonra birinci müfessiri Sünnet’tir. Sünnet olmazsa Kur’ân-ı Kerîm de tam ma’nâsı ile anlaşılamaz. Ma’nâsı büyük ölçüde zâyi’ olur.

    Hattâ, -Allahu a’lem- denilebilir ki, Kur’ân-ı Kerîm’in ma’nâsının her cihetle korunmuşluğu, belli noktalarda ve ölçülerde ictihâdların da korunmuşluğunu gerektirir. Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet üzerinde yapılan ictihâdlar, onların doğru anlaşılması, belli seviyedeki ilmin bütünüyle sarf edilmesi netîcesi olduğuna göre, Kur’ân-ı Kerîm’in ma’nâsının doğru anlaşılması, bazı noktalarda doğru ictihâdları dahî gerektirir. Şu halde ictihâdların tamâmı isâbetli değilse bile, isâbetli/doğru ictihâdları, mutlaka içinde bulundurur.

    Bizce doğru olan görüşe göre, “müctehid bazen hata eder, bazen de isâbet eder.”[42] Ancak, ictihâdların tamâmı içinde hatâlar varsa da, o husûslardaki doğru ictihâdlar mutlaka vardır. Aksini düşünmek, Ümmetin bir husûsta yanlışta icmâ’ etmesi demek olacağından, bu Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’i bilerek yâhud bilmeyerek yalanlamak olur.

    Zîrâ O; “Ümmetim asla bir sapıklık üzerinde icmâ’ etmeyecektir”[43] buyurmuştur. “Zîrâ Allah celle celâlühû Ümmetimi ancak hidâyet üzere bir araya getirecektir”[44] “Ümmetimden bir tâife her zaman hak üzere devâm ede gelmiştir”[45] hadîsleri dahî şu dediğimizi te’yîd etmektedir.

    Âlimlerin anlaşmazlığı, Kur’ân-ı Kerîm’in ve Sünnet’in ma’nâsının anlaşılmasında ve mütevâtir olmayan Sünnet’in sübûtunda ve ma’nâyı göstermesinde olabilir. Tabiîdir ki, “mevrid-i nassda ictihâda mesağ yoktur”; yani, te’vîl ve yorum kaldırmayacak kuvvette ve açıklıktaki sâbit olan Şer’î delîllerin bulunduğu noktalarda ictihâd edilmez. Bunlar icmâ’ın mühim bir kısmını teşkîl eder.

    Helâl veya harâm olduğu icmâ’ ile sâbit mes’eleler olduğu gibi, şübheli olup herkesin, insanlardan bir çoğunun bilemediği, birtakımların (müctehidlerin) bilebildiği, helâl veya harâm oluşu müctehidlerce tartışmalı helâller ve harâmlar da vardır. Yani ictihâdî harâmlar veya helâller gibi. Bunlarda mezheb farklılıkları vardır. Bunu inkâr eden kara câhildir.

    Câhillerin âyetlerle tartışması şöyle dursun, sıradan insanların sıradan sözleri üzerinde ve sıradan mes’elelerde tartışması, yâhud câhillerle tartışması hiç de hoş olmaz. Zîrâ, bir Arab atasözünde de denildiği gibi, câhil yellenme böceğine benzer, onu her ne vakit kurcalarsan yellenir. Yani ondan yellenmeye benzer kötü kokular salan düşünceler, tavırlar ve sözler sâdır olur. Esâsen, şu mevzû’larda, burunların haddinden fazla rahatsız olması bu hakîkatin tabiî bir netîcesidir, desek yeridir.

    Hâsılı, atasözünün gerçekliği tecrübeyle ve önümüzdeki manzaranın kat’î şehâdetiyle yakînen sâbittir.

    “Bilimsel Hürriyet” Ne Demektir?

    Mürid: Yani onların dışında her şey tartışılabilir diyorsunuz.

    İddia: Elbette. Zannederim bu örnek ne anlatmak istediğim konusunda bir fikir verir. İşte bu, Müslümanlara geniş bir bilimsel hürriyet sağlar. Bu sınırları aşmayan her mezheb hak mezhebtir.

    Cevâb: Yanlış bilgi ve yanlış anlayışlar üzerinde kurulan seviyesiz ve endâzesiz fanteziler…

    Bilimsel Hürriyet ne demektir?.. Dileyenin dilediği gibi hareket edip konuşması mıdır? Belki, bunu kasdetmiş olmayabilirsiniz. Ama zamânımızda şu söz bu şekilde anlaşılmış, bunu böyle anlayan zamâne müctehidlerine söz anlatabilmek için, Şeyhu’l-İslâm Mustafa Sabri Efendi ile Allâme Zâhidü’l-Kevserî’nin başına neler geldiğini, akla karayı nasıl seçtiklerini Mevkıfu’l-Akl ve’l-İlm ile Makâlâtul-Kevserî, Te’nîbu’l-Hatîb, el-Işfâk, Tebdîdü’z-Zalâmi’l-Muhayyim gibi eserlere bakabilirsiniz. İlim hürriyeti ile ilim ipsizliğini karıştıran beyinsizlere esâsen söylenebilecek pek fazla söz de yoktur.

    Burada, Hak Mezheb anlayışına getirilen nevzuhûr bir tâ’rîf veya îzâh vardır. Oysa bilenler bilir ki, hak mezheb olmak, Kur’ân’ı ve Sünnet’i, Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem, Ashâb ve diğer Selef’in anladığı gibi anlamak ön şartına bağlıdır. Çok sınırlı icmâ’ noktalarının dışında, sınırsız münâkaşa hürriyeti ise birçok sapık mezhebin yerden mantar biter gibi bitmesinin ilk ve en mühim sebebidir. Halbuki, ilim adamları delîllerin mahkûmudurlar. Her ne kadar canları ve akılları aksini istese ve söylese bile, onlar delîllere esîrdirler. Nefislerden hür olup, delîllere esîr olmak mı daha hayırlıdır, nefislere esîr, delîllerden hür olmak mı? Elbette birincisi.

    Hattâ, bir ma’nâda denilebilir ki; ilim kadar hürriyetlerin sınırlı olduğu bir saha yoktur.

    Câhillik Temeli Üzerinde Kurulan Sakat Bir Binâ

    İddia: Köpeğin yaladığı kap husûsunda da o sınırlar aşılmamıştır. Bu görüşlerin hiçbiri, ne Kur’ân-ı Kerîm’e, ne mütevatir hadislere, ne de icma’ya aykırıdır. Allah teâlâ şöyle buyuruyor: “Allah’ın size öğrettiğinden öğreterek eğittiğiniz av köpeklerinizin tuttukları size helal kılınmıştır. Onların sizin için tuttuklarını yiyin. Üzerine Allah’ın adını anın. Allah’tan sakının, çünki Allah hesabı çabuk görendir” (Maide: 5/4)

    Köpek tuttuğu av hayvanını ısırır. Isırdığı yere ister istemez salyası bulaşır. Köpeğin ısırdığı yerin temizlenmesi emredilmediği için âyet, en uçta gözüken Maliki mezhebinin görüşüne haklılık vermektedir.

    Cevâb: Bu da bozuk temel üzerine kurulan çürük bir bina. Çünki;

    Bir: Önceden de geçtiği gibi, Mâlikîlerin ictihâdı, kabın yıkanmayacağı değil, içinden köpeğin içtiği sıvının pis olmayacağı, ama kabın yıkanacağı şeklindedir ki, bu yukarıda geçti. Bunda icmâ’ vardır.

    İki: Mâlikîlerin ictihâdında, kabın yıkanmasının gerekliliğinin, Kur’ân-ı Kerîm’e ve (âhâd ve mütevâtir) Sünnet’e aykırı olmadığı açık ve kesindir. Lâkin, sıvının necis olmadığının, Kur’ân’a, mütevâtir ve âhâd yolla gelen Sünnet’e aykırı olmaması ise zayıf bir ihtimâldir.

    Üç: Mes’ele, (Mâide: 4) âyetine kıyâs edilmesi ile kendi başına kuvvetli bir zann ifâde etse de, başka sem’î ve aklî delîller göz önünde bulundurulduğunda zayıf bir zann olarak kalır. Âyetler hâricî delîllerden ayrı olarak kendi başına ma’nâlandırılamazlar. O sebeble, bu âyet Mâlikîlere haklılık vermektedir, sözü, size nisbetle, gelişi güzel sarf edilmiş, ilmî bir değeri olmayan sıradan bir sözdür.

    Dört: Eğitilen ve öğretilen, yani av mes’elesinde âlim olan köpek, tuttuğu avı ısırmadan sâhibine getirir; böylece salyası avına sirâyet etmez. Kazârâ, kasıtsız ısırsa bile, orası kesilip atılabilir. Zîrâ, av katı olup necâset, ısırılan yerden başka taraflara umûmiyetle sirâyet etmez. Bu yüzden sıvılar katılara kıyâslanamaz. Kıyâslanırlarsa bu mühim bir fârık’a rağmen kıyâs olur.

    Beş: Hâsılı, Mâlikîlerin kıyâsı, daha güçlü (hattâ doğru olan) kıyâslara ters olmanın yanında, ağırlıklı bir ihtimâlle başka birçok âyet ve hadîse ters olmakla istihsânen de onların kıyâsları terk edilir.

    Yanlış Bir Misâl

    İddia: Zannederim bu örnek ne anlatmak istediğim konusunda bir fikir vermiştir.

    Cevâb: Bu örnek, hem yanlış verilmiş, hem de anlatılmak istenileni anlatamayacak bir örnek. Çünki,

    Bir: Mâlikîlerin kabın yıkanmasına dair ictihâdlarına tamâmen zıttır.

    İki: Mâlikîlerin, köpeğin içtiği sıvıların pis olmayacağına dair fetvâları ve bu husûstaki münâkaşaları, ilim ipsizliğine misâl olmaz. Zîrâ, müctehidlerin tartışmaları ile câhillerin, çenesi düşük kocakarıların kavgaları türünden münâkaşalar’ı, birbirine kıyâs edilemez. Edilirse, kıyâs meal fârık[46] olur.

    Netîce

    Câhiller dînî hiçbir husûsta tartışamaz ve tartışmamalıdır. Tartışırlarsa, zamânın naylon müctehidlerinin düştükleri gülünecek hallere düşerler. Cenâb Şehâbeddin; fikirlerin çarpışmasından hakîkatler doğar diyen bir mübtedî felsefe âşığına, kabakların çarpışmasından da çekirdekler ortaya çıkar demiş. O, bu sözüyle, Allahu a’lem, câhil ve sapık kafaların tokuşmasından ortaya samanlar dökülür demek istemişti. Samanların ise hangi varlıkların işine yaradığı bellidir.

    Allah celle celâlühû en iyisini bilir ya, Mâide sûresinin dördüncü âyetinden işâret yoluyla böyle bir ma’nâ da anlaşılabilir. Zîrâ,

    Ebûlleys es-Semerkandî Tefsîrinde, şöyle diyor:

    “Bu âyette, âlimde, câhilde bulunmayan bir fâzîletin mevcûd olduğu vardır. Zîrâ, köpek (av işinde) âlim yapılırsa, diğer köpeklere bir üstünlük sâhibi olur. İnsanın da ilmi olduğu zaman diğer insanlara karşı bir üstünlüğü olacağı evlâdır.”[47]

    Hâsılı, âlim köpeğin tutup getirdiği av, ondan yemediği takdîrde, ağzında ölse de helâl, câhil köpeğin tutup öldürdüğü ise murdardır denilmek isteniyor. (Av işinin) Âlim(i hâline gelen) köpek, tuttuğu avı, sâhibi için tuttuğundan ağzında ölse bile temiz ve helâl olur. Câhil köpek ise sâhibi için tutuyor gözükse dahî tuttuğunu kendi (nefsi) için tutar ve ısırır yerse, tutup ısırdığı, murdâr ve harâm olur. Köpeğin âlimi ile câhili arasındaki mâhiyyet ve hüküm farklılığına bakınız!.. Biri temiz ve helâl, diğeri ise pis ve harâm. Ne büyük fark değil mi? İnsanlar da bir bakıma böyledirler.[48] Âlim ve ârif olanlar, konuşmalarını ve münâzara-larını, sırf sâhibleri olan Allah celle celâlühû rızâsı için yaptıklarından ve nefisleri için yapmadıklarından, hâsıl olan netîceler, avlar, temiz ve helâl olurlar. Çünki onlar ısırıcı olmadıklarından, avlarını ısırıp yemezler. Câhiller ve sefîhler öyle mi? Onlar, avlarının üzerine sâhibleri için gidermiş gibi hareket ederler; ama öğretilmiş ve terbiye edilmiş olmadıklarından dayanamayıp avı ısırırlar ve ondan yerler; yani onu esâsen kendileri için tutmuş olurlar. Sâhibleri bahâne… Ben bilirim, sen bilmezsin, müşriksin, puta tapıyorsun, açık âyetlerle konuşuyorum, açık âyetlere ters düşüyorsun, boyundan büyük işlere lütfen girişme gibi ısırmalar ve yemeler… Ama, güya sâhibi (olan Allah) için av tutuyormuş havaları… İşte bu yüzden câhil terbiyesizler, tartışma şöyle dursun, hiç konuşmayıp susmalı. Hattâ konuşmak onlara yasak olmalı…

    İmam A’zam Ebû Hanîfe rahimehullâh, hep ruhsatları arayıp bulan ve gelişi güzel fetvâ veren müftî demek olan ‘Müftî-i Mâcin’in hacr edilmesi, yani fetvâ vermekten menedilmesi ictihâdında bulunmuştur.[49] Allah celle celâlühû için söyleyin, o koca imâm, ya münâkaşa etmek zilletine mübtelâ olduğumuz şu câhil-i mâcın için ne derdi?

    “Şübhe yok ki kul sözü konuşur ve ondaki inceliği anlamaz ve onunla mağrible maşrik arası kadar cehenneme kayar.”[50] “Adam, elbette bir zarar görmeyerek bir söz söyler; onunla yetmiş sene cehenneme yuvarlanır.”[51] “Hiçbir topluluk, hidâyet üzere olduklarından sonra, kendilerine tartışma verilmedikçe sapmaz.”[52]

    Hele samîmîyetsiz, benliği heykelleşmiş, sırtına bineceği bir merkeb yapmaya münâsib olan nefsine merkeblik ederek, onu sırtına alan, zavallı eblehler yok mu? Allah korusun, onların, dînî mes’elelerdeki tartışması, dînle oynamak ve onu tahrîb etmek demektir.

    Hz. Ömer radıyallâhu anhu ne güzel buyurmuş:

    “İslâm’ı, âlimin ayak kayması, münâfığın[53] Kitâb[54] ile tartışma yapması ve saptırıcı olan imâmların [55] hükmü (idâresi) yıkar.”[56]

    Sayın Bayındır, hadîsde geçen ‘âlimin ayak kayması’ ibâresinden sakın çelişkiye düştüğümüzü ve kendisini âlim kabûl ettiğimizi zannetmesin; çok kötü bir şekilde yanılmış olur. Bizce âlimlik o kadar da düşmedi…

    وَصَلَّى الله عَلَى نَبِيِّنَا وَ عَلَى اَلِهِ و سَلَّمَ تَسْلِيمًا كلما ذكره الذاكرون و غفل عن ذكره الغافلون وَ الْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالمِينَ

    [1] Prof. Abdülaziz Bayındır.

    [2] Zehebî, Menâkıbu Ebî Hanîfe (21)

    [3] İmam Şa’rânî, el-Mîzânü’l-Kübrâ, [el-Matbaatü’l-Behiyye, Mısır, 1302] (1/57)

    [4] Şazz: Sahîh olmakla beraber, daha sahîhlere ters düşmüş olan rivâyet.

    [5] Mensûh: Başka şer’î delîllerle hükmü kaldırılmış olan.

    [6] Dikkat buyurulsun!.. Bu Nevevî’nin zamanında, 631-676 hicrîde idi; câhilliğin yayıldığı ve bir belâ olarak ortalığı sardığı zamanımızda değil.

    [7] Nevevî, Tehzîbü’l-Esmâ ve’l-Lüğât (1/51)

    [8] İmâm Nevevî, ‘el-Mecmû’, [Mektebetü’l-İrşâd] (1/104-105)

    [9] Tahsîs: Sınırlandırmak

    [10] Takyîd: Kayıdlandırmak, belli şeylerle bağlamak

    [11] Nesh: Hükmü kaldırmak

    [12] ‘Âmm: Genel

    [13] Seddüzzerîa: Suça götüren yolları kapamak

    [14] İşfak: Muhâtaba bir şefkat ve acımak

    [15] İbnu Kudâme el-Muğnî [Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî-1392] (1/43-44)

    [16] Nisâ:135,

    [17] Zeylaî, Nasbu’r-Râye: 1/131, el-Aynî, el-Binâye [Dâru’l-Fikr,1411](1/433-434), Nühabu’l-Efkâr [el-Vakfu’l-Medenî, Düyûbend-Hind,1423](1/110-111)

    [18] [Hafız Bedreddîn el-Aynî, Umdetü’l-Kâri:1/782-786], el-Bennûrî, Meârifü’s-Sünen: 1/324-325

    [19] Tahâvi, Şerhu Meâni’l-Âsâr [Matbaatü’l-Envâri’l-Muhammediyye, Mısır] (1/23). Aynî, Umde [Matbaa-i Âmire,1308] (1/784-785)

    [20] Yani Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem’in hükmüne muhalefet ettiği ve sesini onun sesi üzerine çıkardığı için güvenilirliğini yitirmiş olur.

    [21] El-Bennûrî, Meârifu’s-Sünen (1/324)

    [22] Leknevî, el-Ecvibetü’l-Fâdıle (197-198)

    [23] El-Bennûrî, Şerhu Tirmizî, Meârifü’s-Sünen (1/323)

    [24] El-Müdevvene (1/115)

    [25] İsrâ:36

    [26] İbnu Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid (1/22-23)

    [27] İbnu Abdi’l-Berr, El-İstizkâr (2/208)

    [28] Karâfî, Zehîre (1/181-182)

    [29] Şihâbuddîn Abdurrahmân İbn-i Muhammed İbnu Asker el-Mâlikî, İrşâdu’s-Sâlik [Mültezimu’t-Tab’ Abdu’l-Hamîd Ahmed Hanefî] (10)

    [30] Zerkânî, Şerhu Muhtasari’l-Halîl [Dâru’l-Fikr] (1/16)

    [31] El-Müdevvene (1/115)

    [32] İbnu Abdi’l-Berr, El-İstizkâr (2/208)

    [33] Kaynak

    [34] El-Mısbahu’l-Munîr (ولغ)/“v-l-ğ” maddesi.

    [35] Muhtaru’s-Sıhah (ولغ)/“v-l-ğ” maddesi.

    [36] Umdetü’l-Kârî (1/782)

    [37] Şeribe fiilinin ifâde ettiği içmek, bir sıvıyı her ne şekilde olursa olsun içmek ma’nâsına gelirken, vuluğ fiili belli bir şekilde içmek ma’nâsına kullanılır. Meselâ dilinin ucuyla içmek ma’nâsına kullanılır. Buna göre birinci içmek genel, ikinci içmek özel bir içmektir.

    [38] Dârekutnî, râvîlerinden biri olan Ebû Yezîd el-Cârûd’un metrûk/terkedilen biri olduğunu söylemektedir es-Sünen, (1/65)

    [39] Bütünü veya bir parçası ile değil de bir gerektirmeyle… (Burada yaptığımız kelimeleri basit bir şekilde günümüz Türkçesine çevirmekten ibârettir. Istılâhî ma’nâları ise erbâbına ma’lûmdur.)

    [40] Görünürün gerektirdiği şeyin göstermesiyle. (Yine ıstılâhî manaları erbâbına ma’lûmdur.)

    [41] Hâlin gerektirdiği şeyin göstermesiyle. (Yine ıstılâhî manaları erbâbına ma’lûmdur.)

    [42] İmam Nesefî, Metn-i Akâid-i Nesefî, [Mecmû’a fî’l-Akâid] (7)

    [43] Taberânî, el-Kebîr (12/342 H:13623) Heysemî, ‘Taberânî bunu iki isnâd ile rivâyet etmiştir ki, birisinin, Âlu Talha’nın kölesi Merzûk’un dışındaki râvîleri,sağlam olup sahîh’in râvîleridir ve Merzûk da sağlamdır. (Mecmau’z-Zevâid:5/282, H:9100, İlmiyye,1422)

    [44] Ahmed (5/145) Heysemî, “bunu Ahmed rivâyet etmiştir ve isnâdında Buhterî b. Ubeyd vardır ki, o zayıf bir râvîdir” dedi. Biz de deriz ki: Yukarıdaki sahîh rivâyetin ve başka isnâdların şâhidliği ile hadîs hasen olmuş olur.

    [45] Ahmed (5/278), Müslim (1920), Ebû Dâvûd (4252), Tirmizî (2229), İbnu Mâce (3952), İbnu Hibbân (7238), Sevbân radıyellâhu anhu’dan

    [46] Mühim ayırıcı özelliğine rağmen kıyâs.

    [47] Ebû’l-Leys es-Semerkandî, Tefsîru Bahri’l-Ulûm [İlmiyye,1413] (1/417)

    [48] Burada da, doğrusu, korkuyorum; bu adam, insanı köpeğe benzetiyor, bu nasıl benzetme, diyeceksiniz. Olur ya, ilim ve anlayış meselesi…

    Teşbih, müşebbeh, müşebbehun bih, vech-i şebeh. Bütün bunlar, kimilerine nisbetle hoşaf…

    [49] Bedruddîn el-‘Aynî, Şerhu’l-‘Aynî, Remzü’l-Hakâık alâ Kenzi’d-Dekâık [İdâretü’l-Kur’ân ve’l-Ulûmi’l-İslâmiyye-Karaçi] (1/173)

    [50] Ahmed (2/374), Buhârî (6477,7098), Müslim (2988), İbnu Hibbân (5707), Ebû Hureyre radıyallâhu anhu’dan.

    [51] Muvatta’ (2/985), Ahmed (2/355), Buhârî (6478), Tirmizî (2314), İbnu Mâce (3970), İbnu Hibbân (5706)

    [52] Ahmed (5/256), Tirmizî (3253, sahîh), İbnu Mâce (48), Hâkim (2/447-448, Sahîh), Ebû Umâme radıyallâhu anhudan, sahîh (Azîzî,3/273)

    [53] Samîmîyetsizin ve sahtekârın

    [54] Âyetlerini diline dolayarak

    [55] Önderler ve idâreciler

    [56] Dârimî, Sünen (H:220) Hz. Ömer radıyallâhu anhu’dan kendi sözü olarak.

  6. ABDÜLAZİZ BAYINDIR’IN RECMİ İNKARINA CEVAP

    Hadislerde Recm Cezası

    Muhammed aleyhisselamın önünden yüzü karartılmış ve değnekle dövülmüş bir Yahûdi geçirildi. Onları çağırdı, dedi ki; ‘Kitabınızda zinanın cezası böyle midir?’ ‘Evet’ dediler. Sonra onların alimlerinden birini çağırdı ve ‘Musa’ya Tevrat’ı indiren Allah adına soruyorum, Kitabınızda zina cezası bu şekilde midir? dedi. Dedi ki; ‘Eğer böyle sormasaydın söylemezdim, orada recm cezası vardır. Ama üst düzey kişiler arasında zina çoğaldı. Onlardan birini yakalarsak serbest bırakırdık, zayıfı yakalarsak ona o cezayı uygulardık. Dedik ki; gelin, üst düzeye de zayıfa da uygulayacağımız bir ceza üzerinde anlaşalım. Sonra recmin yerine yüz karartma ve değnek cezası koyduk. Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dedi:

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    “Allah’ım! Senin emrini ilk hayata sokan ben olacağım, çünkü onlar öldürmüşler.”

    Hemen emir verdi, o Yahûdi recmedildi, yani taşlanarak öldürüldü. Sonra Allah Teâlâ şu âyeti indirdi:

    “… Kimi Yahûdiler … sözleri yerleşik manasından kaydırır, Tahrîf ederler. Derler ki; hakkınızda şu karar verilirse uyun, bu karar verilirse uymayın…” (Mâide 5/41)

    Çünkü diyorlardı ki, “Muhammed’e gidin; yüz karartma ve değnek cezası verirse uyun, recm yani taşlayarak öldürme cezası verirse kaçın.” Sonra bütün kafirlerle ilgili şu âyetler indi:

    “… kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse onlar kafirlerin ta kendileridir.”

    “… kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse onlar zalimlerin ta kendileridir.”

    “… kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse onlar fasıkların ta kendileridir.” (Mâide 5/44-47) [6]

    Bir Yahûdi kadınla erkek zina etmişlerdi. Biri birine dedi ki; “Bizi şu peygambere götürün. Çünkü o, hafifletici hükümlerle gönderilmiştir. Eğer recmden hafif bir ceza verirse kabul ederiz, Allah’ın yanında bize bir dayanak olur, deriz ki; “Peygamberlerinden birinin kararına uyduk”. Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme geldiler. Mescitte ashabı arasında oturuyordu. Dediler ki; “Ebû’l-Kasım [7]! Zina etmiş bir erkekle kadın hakkındaki görüşün nedir?” O, hiçbir şey söylemeden Beyt-i midraslarına yani Tevrat eğitim ve öğretimi yaptıkları kuruma [8] geldi. Kapıda durdu ve dedi ki: “Musa’ya Tevrat’ı indiren Allah adına soruyorum, evli iken zina edenin cezası, Tevrat’ta nedir?” Dediler ki; yüzü kül ile karartılır, değnek vurulur ve eşeğe ters bindirilerek dolaştırılır. İçlerinden bir genç sessiz kaldı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onun suskunluğunu görünce yemin verdirerek ısrar etti. O genç dedi ki: “Allahım! … Sen bize yemin verdin… Biz Tevrat’ta recm cezasını görüyoruz…” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dedi: “Allah’ın emrine karşı ilk çıkışınız nasıl oldu?” Dediler ki: Başkanlarımızdan birinin bir yakını zina etti. O, ona recm uygulamayı erteledi. Sonra halktan biri zina etti. Başkan onu recmetmek istedi. Onun kavmi araya girdi ve dediler ki, “Senin yakınını getirip recmetmezsen bizim yakınımız recmedilemez.” Sonra uygulanacak ceza konusunda anlaştılar. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki: “Ben Tevrat’ta olan ile hükmediyorum.” Emir verdi, ikisi de recmedildi.

    Zührî dedi ki: Bizdeki bilgiye göre şu âyet bu konuda inmiştir:

    “Biz Tevrat’ı indirdik. Onda doğru yol ve nur vardır. Allah’a teslim olmuş peygamberler onunla hükmederler.” (Mâide 5/44) Peygamberimiz de onlardandır [9].

    Bir gün Muhammed aleyhisselama bir Yahûdi erkek ile bir Yahûdi kadın getirilmişti. Birlikte suç işlemişlerdi. Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki: Bu konuda Kitabınızda ne buluyorsunuz? Alimlerimiz yüzlerinin külle karartılması ve hayvana ters bindirilmeleri cezası koydu dediler.

    Abdullah b. Selam dedi ki: “Ey Allah’ın Elçisi, söyle, Tevrat’ı getirsinler.” Tevrat getirildi. Biri elini recm âyeti üzerine koydu. Öncesini ve sonrasını okumaya başladı. Abdullah b. Selam; “Kaldır elini” dedi. Elinin altında recm âyeti hemen göründü. Allah’ın Elçisi emir verdi, ikisi de taşlanarak öldürüldü [10].

    Allah’ın Elçisi’nin Yahûdi lere hükmü, ancak Allah’ın hükmü olabilirdi. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

    “Sana bu Kitab’ı; önceki kitapları haklı bulur ve onları güven altına alır biçimde, doğrularla dolu olarak indirdik. Öyleyse onların arasında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen bu doğruları bırakıp onların arzularına uyma…” (Mâide 5/48)

    Aşağıdaki âyetin, bu zina olayı ile ilgili olduğu bildirilmiştir [11]:

    “Seni nasıl hakem yapıyorlar? Yanlarında Tevrat var ve onda Allah’ın hükmü var. Sonra bunun arkasından sırtlarını çeviriyorlar! Onlar inanan kimseler değillerdir.” (Mâide 5/43)

    Bu âyet, Tevrat’taki zina hükmünün Allah’ın hükmü olduğunu kesinleştirmiştir. Yahûdi lerin Peygamberimize gelmeleri, bu cezadan kaçmak içindi. Bu yüzden gönderdikleri kişilere; “… Hakkınızda şu karar verilirse uyun, bu karar verilirse uymayın…” (Mâide 5/41) demişlerdi [12].

    Tevrat’taki hüküm, Allah’ın hükmü olduğuna göre Peygamberimiz başka bir ceza veremezdi. O, bir süre, zina eden müslümanlara da Tevrat’ı uygulamıştır. Şu hadis bunu göstermektedir:

    Ebû Hureyre ve Zeyd b. Halid dediler ki, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin yanındaydık. Bir adam kalktı ve şöyle dedi: “Allah için, aramızda sadece Allah’ın kitabıyla hükmetmeni istiyorum.” Davalısı daha anlayışlıydı, o da kalktı ve şöyle dedi; “Aramızda Allah’ın kitabı ile hükmet ve beni dinle.” Peygamberimiz, “konuş” dedi, o da şöyle konuştu:

    “Oğlum bunun işçisiydi, karısıyla zina etti. 100 koyun ile hizmetçi köleyi fidye olarak verdim. Bilenlere sordum, oğluma 100 değnek ve bir yıl sürgün, kadına da recm gerektiğini söylediler.”

    Peygamberimiz dedi ki: Canım elinde olana and içerim, aranızda elbette şanı yüce Allah’ın kitabı ile hükmedeceğim. 100 koyun ile köle geri alınır. Oğluna 100 değnek ve bir yıl sürgün gerekir. Üneys, şu adamın karısına git, suçu kabul ederse recmet. Gitti kadın suçu kabul edince recmetti [13].

    Burada sözü edilen “Allah’ın kitabı”nın Tevrat olduğu kesindir. Çünkü Kur’ân’da zina ile ilgili bir âyet henüz inmemişti. İnen âyetlerin hiçbirinde de recm cezası bulunmamaktadır.

    Elimizdeki Tevrat’ta değnek cezası yoktur. Bu ceza, Medine Yahûdi lerinin elindeki nüshada olabilir.

    Recm Cezasının Kaldırılışı

    Nisa Suresindeki âyetlerle recm, yani taşlayarak öldürme cezası, kadınlar için ev hapsine çevrilmiş ayrıca kadın ve erkeğe, kendilerini düzeltinceye kadar eziyet edilmesi, hükme bağlanmıştır. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur:

    “Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse onları evlere kapatın. Bu, ölüm canlarını alıncaya, ya da Allah onlara bir yol açıncaya kadar böyle gitsin.

    İçinizden bu suçu işleyen çiftlere eziyet edin. Eğer tevbe edip kendilerini düzeltecek olurlarsa bırakın. Allah tevbeleri kabul eder, ikramı boldur.” (Nisa 4/15-16)

    Bu âyetler hem Tevrat’taki recm, yani taşlanarak öldürme cezasını kaldırmış, hem de bekârlara verilen 100 değnek ve sürgün cezasını hafifletmiştir. Bakire bir kadının bir yıl sürgünde kalması, yeni bir âyetle önünün açılmasına kadar evinde kalmasından zordur. Burada evli – bekâr ayrımı da yapılmamıştır.

    Birinci âyette geçen, “…Allah onlara bir yol açıncaya kadar…” ifadesi, cezanın daha da hafifletileceğini gösterir. Hafifletme Nur Suresinin ikinci âyetiyle olmuştur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    “Zina eden kadınla zina eden erkekten her birine yüz değnek vurun. Eğer Allah’a ve o son güne inanıyorsanız, Allah’ın verdiği cezayı yerine getirirken onlara karşı yumuşamayın. İnananlardan bir takım da onlara yapılan azabı gözleriyle görsün.” (Nur 24/2)

    Bu âyet, kadın-erkek, evli – bekâr ayırımı yapmadan zina cezasını 100 değnek olarak hükme bağlamıştır. Bu ceza, Nisa suresinde geçen, ölünceye kadar ev hapsinden ve kendini düzelttiği kanaati doğuncaya kadar eziyet görmekten hafiftir.

    Kur’ân, Tevrat’ta yer alan, Peygamberimizin de bir süre uyguladığı zina ile ilgili hükümleri neshetmiştir. Peygamberimizin önceki uygulamalarına bakarak Nur Suresinin, bekârlara verilecek cezayı düzenlediği, Kur’ân’da evlilerle ilgili hüküm olmadığı, onlara recm cezası gerektiği kanaatine varanlar olmuştur. Halbuki üç âyette, evlilere verilecek cezanın da 100 değnek olması gerektiği açıkça gösterilmiştir.

    Karısına Zina İftirası

    “Karılarına zina suçu atan ve kendileri dışında şahitleri olmayanlar… Böyle birinin şahitliği, kesinkes doğru söylediğine dair dört defa Allah’ı şahit tutması ile olur.

    Beşincisinde, eğer yalan söylüyorsa Allah’ın lanetine uğramayı diler.

    Kadından o azabı (el-azab) giderecek olan şu şekilde dört defa şahitlik etmesidir: Allah şahit, kocası kesinkes yalan söylüyor.

    Beşincisinde, eğer doğru söylüyorsa Allah’ın gazabına uğramayı diler.” (Nur 24/6-9)

    8. âyetteki “o azab = el-azab” ifadesi, dört âyet önceki 100 değnek cezasını gösterir. “el” takısı ahd içindir; başında bulunduğu kelimeye, önceden belirlenmiş bir anlam yükler. Zina konusunda Kur’ân’da belirlenmiş azab 100 değnektir. Arapça bakımından o kelimenin başka bir şeyi göstermesi mümkün değildir. Yukarıdaki kadının evli olduğu da kesindir.

    Peygamber Eşleriyle İlgili Âyet

    “Ey peygamberin hanımları! İçinizden kim açık bir fahişelik yaparsa onun için o azab (el-azab) ikiye katlanır.” (Ahzab 33/30)

    Peygamber hanımlarının evli olduğu açıktır. Onlara verilebilecek bir cezanın katlanabilir cinsten olması gerekir. Ölüm cezasının iki katı olmaz ama 100 değnek ikiye katlanabilir.

    Bu âyetlerde geçen el-azab kelimesi de, sadece Nur suresindeki 100 değneği gösterir. Çünkü onlardaki “el” takısı da ahd içindir.

    Evli Cariyelerin Zinası

    “… ellerinizin altındaki mümin cariyeler… Evlendikleri zaman fahişelik yaparlarsa hür kadınlara verilen o azabın (el-azab) yarısı gerekir…” (Nisa 4/25)

    Evli hür kadınların cezası recm olsa, taşlanarak öldürmenin yarısı olmaz. Çünkü bazıları tek taşla ölür, bazıları için çok sayıda taş gerekir. Yarıya bölünebilecek olan, sadece yüz değnektir.

    Sonuç olarak zina suçunun tek cezası 100 değnektir. Bu kadar açık delillerden sonra bunun aksi iddia edilemez. Zaten Allah’ın Elçisi şöyle demiştir: İmkan buldukça şüphelerle had cezalarını düşürün [14]. Bu kadar açık delil varken şüpheli delile dayanarak recm cezası savunulamaz.

    Böylece Kur’ân, zina cezası konusunda hem Tevrat’ı, hem de İncil’i neshetmiş olmaktadır.

    Recmin Kalktığını Gösteren Hadisler

    Bir erkek zina itirafında bulunmuştu. Allah’ın Elçisi sopa istedi. Kırık bir sopa getirildi. “Daha iyisi olsun” dedi. Yeni bir sopa getirildi, budakları yontulmamıştı. “Bundan hafif olsun” dedi. Düzgün, yumuşak bir sopa getirildi. Allah’ın Elçisi emretti, sopa vuruldu. Sonra şöyle dedi:

    “Ey insanlar! Artık Allah’ın koyduğu sınırlardan kaçınmanızın zamanı geldi. Kim bu pisliklerden bir şey yaparsa Allah’ın örtüsüyle örtünsün [15]. Çünkü bize yüzünü gösterene Allah’ın Kitabını uygularız [16]”.

    Burada evli, ya da bekâr olduğuna bakılmaksızın, suçluya 100 değnek vurulması, sonra Allah’ın kitabının uygulandığının söylenmesi, bütün şüpheleri kaldıracak mahiyettedir. Çünkü Allah’ın Kitabı’nda 100 değnek dışında bir ceza yoktur.

    Eş-Şeybânî dedi ki; Abdullah b. Ebî Evfâ’ya “Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem recm cezası uyguladı mı?” diye sordum. “Evet” dedi. “Nur suresinden önce mi, sonra mı” dedim. “Bilmiyorum” dedi [17]”

  7. ABDULAZİZ BAYINDIR’A MUHTELİF KONULARDA AYRINTILI CEVAPLAR – Avni Özmansur

    Bundan önce yayınlanan “Kur’an’daki Asıl İslam Bu” isimli kitabımda; dini tahrif eden masum ve tertemiz müslüman kardeşlerimizin; inancında olmayan şeyleri icad ederek; inançlı insanları tereddütlere düşüren, (çoğunluğunu tenzih ederim); sözüm ona bazı ilahiyatçı ilim adamlarına en kısa zamanda cevap ikinci kitabı hazırlayacağımı Rabbımın lütfuna güvenerek, sizlere söz vermiştim. Zaman zaman birçok okuyucularımdan “hocam ikinci kitap ne zaman çıkacak” diye sorular geliyordu.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Rabbime sonsuz şükürler olsun bu fakir kulunu mahcup etmedi ve büyük lütuflarıyla yalnız ikinci kitabı yazmakla bırakmadı; dağıtımda kolaylık olmasını arzuladığım için üç kitabı birden hazırlayıp yayınlayabilmemi ihsan etti.

    Şöyle ki:

    Malum ilahiyatçılara cevap olarak ikinci kitabı hazırlarken; sayın “Ahmet Hulusi” nin:
    “dini yanlış algılama” isimli son kitabı elime geçti, dikkatle okudum. Baştan başa yanlışlarla dolu olduğunu gördüm. Diğer on üç kitabını temin ettim. Dört beş kitabını kendimi zorlayarak okudum.

    Diğerlerini gözden geçirdim:

    1400 senedir tahrif edilmeden gelen tertemiz İslam inancını, ters yüz edercesine baş aşağı çeviren, İslam dışı ve akla hayale gelmeyecek, kur’an ve hadislere taban tabana zıt, kurgu masallarına benzer:“İlah yoktur, Allah ilah değildir, ilah mabud demektir, Allah ilah yani mabud olmadığı için, Allah’a ibadet edilmez, O her zerrenin içindedir.” gibi sapık fikirler ve iddialarla dolu olduğunu gördüm. Üstelik kendisini ermişlerden sayan sayın Ahmet Hulusi: “bu benim keşfimdir 1400 seneden beri anlaşılamamış, açıklanmamış olan sırları sizlere açıyorum. Bazı büyük keşif sahibi zatlar da böyle düşünmüşlerdir.” Diyerek. Kendi yanlışlarına yandaşlar arıyor; ayrıca islamın dışında bulunan “Stanford Üniversitesi profesörlerinden Karl Pribram ve ünlü fizikçi David Bohm” gibi bilim adamlarının da aynı görüşleri paylaştıklarını söyleyerek, kur’an dışı yanlışlarını desteklemeye çalışıyordu.

    İkinci kitab sonlara yaklaşmışken; bu defa: beni derinden yaralayan bu yanlışlara, hiç tahammül edemediğimden ikinci kitabı öyle bırakıp Ahmet Hulusi’nin yanlışlarına cevap olan üçüncü kitabın yazımı devam ederken; Abdülaziz Bayındır’ın “Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış” ile “Din ve Devlet İlişkileri”.isimli iki kitabını getirdiler. O kitapları okudum. Ne göreyim: Tarikat şeyhleri ile yani; meşhur Mahmut efendi, Esat Coşan hoca efendi ve Mehmet Zahit Kotku efendinin kitaplarını eleştirerek ve Mehmet Zahit Kotku’nun dışında ki her iki şeyh efendi ve meşhur cübbeli Ahmet hoca efendi ile yüz yüze tartışırlarken: (Banda alınan bu konuşmaları sonra kitap haline getirdiğini bildirmektedir.) bu zatları tenkit ederek; solu gösterip sağa vururcasına tüm resullerin ve peygamberimiz efendimizin itibarını o kadar düşürmeye çaba sarf ediyordu ki, ancak resulullaha rakip olan bir kişi bunu yapabilirdi.

    İstanbul müftülüğünde 9 sene fetva dairesinde başkan olarak görev yapan ilahiyatçı Doçent Doktor sayın Abdülaziz Bayındır can evimize el atarak; tüm resullerin yani peygamberlerin ve kainatın efendisinin, görev ve yetkisini tanzim edercesine, yetkili olduğu konular ve yetkisiz olduğu konuları belirtmeye çalışarak kitaplarında “Resulullahın yetkisi dışında kalan hususlar” başlığı altında: Resulullahın görevini tanzim ediyor ve kendisine göre sınırlama getiriyor.

    Rahmeten lil alemin olan; Allah Resulünün şahsında diğer insanları uyaran ne kadar tehdit ayetleri varsa hepsini sıralıyor ve nihayet öfkesi geçmeyince, daha da ileri giderek, “Resullerde aynen bizim gibi birer insandır. Mucize onlara verilen bir belgeden ibarettir, onlara olağanüstü kişilik vermek için değildir.” Daha da ileri giderek, “Resulullah Allah’ın kölesidir” diyerek; herhangi bir kimsenin kendisine söylemesine müsaade etmeyeceği bu küçültücü sıfatı, peygamberimiz efendimize layık görüyor, o ulu zatı mele-i ala’dan indirip sıradan bir köle durumuna düşürüyordu:

    Tabi Ahmet Hulusi’ye karşı hazırlanan kitabımın yazımını yarıda kesip sayın Bayındır’a cevap yazmaya başladım:

    Bundan dolayı ikinci kitab gecikti. Ama Rabbime sonsuz şükürler olsun bu üç kitabın, aynı anda yayınlanması nasib oldu. Büyük lütuflarını esirgemeyen Rabbime sonsuz hamdü senalar olsun. Bütün övgülerin hepsi O’na mahsustur. O’nun Resul-ü Kibriyasına; temiz ve yüce aile halkına, Ehl-i Beytine ve Ashab-ı Kiramına sonsuz salat-ü selamlar, esenlikler olsun. O’nun sünnetini takip eden tüm inananlara, sonsuz kurtuluşlar ve Rabbime yakınlıklar diler, bu yanlışlıklara düşmüş kardeşlerimize ve bütün insanlığa hidayetler dilerken; bu kitabın dizgisinden baskısına kadar maddi ve manevi yardımlarını esirgemeyen bütün dostlarımıza teşekkürlerimi bildirir, değerli okurlarımın olumlu tenkitlerimi beklerim.

    18.09.2002 İstanbul. Avni (Avnullah) ÖZMANSUR
    Araştırmacı–Düşünür-Yazar

    GİRİŞ

    Sayın Bayındır;

    1997 yılında yayınladığınız :“Kur’ an Işığında Tarikatçılığa Bakış” isimli kitabınız ile 1999 yılında yayınladığınız “Din ve Devlet İlişkileri” isimli kitabınız elime geçti. Önceki kitabınızın kapağının üst kısmına “Şeyh Efendilerle Görüşme” diye yazmışsınız.

    Kitaplarınızı, altını çize çize dikkatle okudum. Ve hayretle şunlara şahit oldum ki:
    İddialı olduğunuz hemen her konuda tarikat şeyhleri ve bazı şii’leri bahane ederek; solu gösterip sağa vururcasına; milyarlarca inançlı insanın, Müslümanların göz bebeği olan, şahsında peygamberlik son bulup, kalbine indirilen Kur’an-ı Kerim ile, önceki kitapların tüm hükümleri kaldırılan ve şeriatı kıyamete kadar baki kalacak olan, Cenab-ı Allah tarafından, bizzat huzura davet edilip, miraç ile Rabbi’ne iki yay arası yahut daha az mesafe kalacak kadar yaklaşıp; Rabbi’ni ve Rabbi’nin bir çok ayetlerini gören, Rabbi ile konuşan ve ağırlanan Resulullah (s.a.s)’ı yücelten onlarca ayet varken, o onlarca medih ayetlerinden hiç bahsetmeden:”Hz. Muhammed’ de bizim gibi bir insandır, bizden farkı Allah’ın elçisi olmasıdır.Kur’an’da şöyle buyuruluyor; “Deki bende tıpkı sizin gibi bir insanım. Bana sizin Tanrınızın bir Tanrı olduğu vahyediliyor. Artık kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa hemen iyi bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak etmesin.” (Kehf suresi ayet: 110) (Din ve Devlet ilişkileri Sh.66) buyuran ayeti kerimeyi almışsınız.

    Ayrıca Allah’ın elçilerini tarif ederken; “Elçiler mucize gösterirler,mucize onlara olağanüstü bir kişilik vermek için değil; Allah’ın elçisi olduklarını belgelemek içindir. (A.A.Bayındır Din ve Dev.s.66) demektesiniz.

    Şu sözlerinizle de, mucizeyi ve Allah’ın elçilerini küçümsemiş olmuyor musunuz!

    Sayın Bayındır;

    Kehf suresinin: 110 uncu ayetindeki amacın, “ihlas” yani “kulhüvellahü ehad” suresinin amacı ile aynı olup; Allah’ın bir tek Allah (c.c.) olduğunu pekiştirmek değil midir.? Yine bunlar gibi Tevbe suresinin 30-31 nci ayetlerinde görüleceği gibi “Uzeyr Allah’ın oğludur” diyen Yahudiler, “İsa Mesih Allah’ ın oğludur” diyen ve rahiplerini Rabler edinen Hıristiyanların düştüğü hataya düşmemeleri için inananları uyarmak değil midir?

    Bu ayetin altında yatan mana: “Sizler de benim gibisiniz. Ben de sizin gibiyim” demek değildir. Ancak: “Yahudi ve Hıristiyanlar gibi aldanmayasınız ! Ben Allah’ın (c.c.) oğlu değilim. Ben de sizin gibi Allah’ın kulu ve resulüyüm. Bana tabi olunuz” demektir.

    Konuyu anlamak bakımından şu ayeti kerimeler çok önemlidir:

    İşte ayeti kerimeler:

    “Ve Yahudi’ler dedi ki: Üzeyr Allah’ın oğludur. Hıristiyanlar da dedi ki: Mesih, Allah’ın oğludur. Bu onların ağızlarıyla söyledikleri lâkırdılarıdır. Evvelce kâfir olanların lâkırdılarına benzetiyorlar. Allah Teâlâ kendilerini kahretsin!. Nasıl -Haktan- çevriliyorlar. -Onlar- bilginlerini, rahiplerini ve Meryem’in oğlu Mesih’i de Allah Teâlâ’dan başka tanrılar edindiler. Halbuki: Allah Teâlâ’dan başkasına ibadet etmekle emir olunmamışlardır. Ondan başka ilâh yoktur. Allah, onların ortak koştukları şeylerden yücedir.” (Tevbe suresi ayet: 30-31)

    “De ki: Eğer Allah Teâlâ’yı seviyor iseniz bana uyunuz ki, Allah Teâlâ’da sizi sevsin ve sizin için günahlarınızı yarlığasın,bağışlasın ve Allah Teâlâ gafurdur, râhimdir.”

    “De ki: Allah Teâlâ’ya ve peygambere itaat ediniz, eğer yüz çevirirlerse şüphe yok ki Allah Teâlâ kâfirleri sevmez.” (Al-i İmran Suresi.ayet: 31-32)

    Sayın Bayındır;

    “Hz.Muhammed de bizim gibi bir insandı” diyorsunuz. Sahi sizler de onun gibi bir insan mısınız, ne büyük bir iddia ve ne büyük bir iftira! Sayın Bayındır! Bu yaptığınız yetmiyormuş gibi, Allah’ın Resulü ile muhakeme oluyormuşsunuzcasına! İnananların aşk derecedeki sevgilerini kırmak için; “elçinin yetkisiz olduğu durumlar” diye de, bir başlık atarak; doğru olmayan basit ve kısır görüşlerle Allah’ın (c.c.)siracen münir yani nurlar saçan bir kandil, bir güneş dediği; Alemlere rahmet ve kıyamete kadar gelecek bütün insanlara ve cinlere peygamber olarak gönderilen, O en büyük insan ve tüm insanlığın efendisine olan yüce bağlılığı gidermek için elinizden gelen tüm çabayı sarf etmiş, çok büyük veballere girmişsiniz.Ve, peygamberimizi yücelten onlarca ayetten kitaplarınıza hiçbir ayet almamışsınız. İnşallah aşağıda kitaplarınızı irdeleyip cevaplandıracağız.O ayetleri göreceksiniz; Bakalım kainatın efendisi sizlere, sizler de Allah’ın Resulüne benziyor musunuz ! Allah size ve sizin gibi düşünenlere hidayet versin. Allah ve Resulü sizleri affetsin.

    Sayın Bayındır!

    “Resulullah da, bizim gibi bir insandır.” diyorsunuz. Sizler, O’nun gibi değil, O’nun ashabı gibi de olamazsınız. Hatta Allah’ın elçisinin hanımları dahi sıradan insanlar gibi değildir. Aşağıda okuyacağınız ayeti kerimelerde görüleceği gibi: Onlar tüm müminlerin anneleridir. Resulullah’ın vefatından sonra, O’nun dul kalan eşleriyle evlenmek bütün müminlere haramdır. Aynı zamanda, Onların iyi işlerine iki misli mükafat vardır…

    Önce Resulüllah’ın ashabıyla ilgili ayeti görelim:

    “Muhacirler ile Ensardan ilk önce -İslâmiyet’i kabul ile başkalarından öne geçenler ve -onlara güzellikle tâbi olanlar- var ya! Allah Teâlâ onlardan razı oldu, onlar da O’ndan razı oldular. Ve onlar için altından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İçlerinde ebediyen bâki olacaklardır. İşte bu, en büyük bir kurtuluştur. (Tevbe Suresi.ayet: 1)

    Sayın Bayındır ! yoksa, sizler de ayette tanımları ve üstünlükleri bildirilen,ashabı kiram gibi cennetle müjdelendiniz mi !

    Şimdi Resulullah’ın eşleri ile ilgili ayetlere gelelim:

    İşte ayetler:

    “Peygamber, müminlere kendi nefislerinden daha önce gelir. Ve onun eşleri de müminlerin anneleridir. Akraba olanlar da Allah’ın kitabında birbirlerine diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındır. Ancak dostlarınıza bir iyilik yapacak olmanız müstesnâ. Bu, kitapta yazılmış bulunmaktadır.” (Ahzab Suresi. Ayet: 6)

    “(Ey peygamber eşleri) Kim ki, sizden Allah için ve Peygamberi için itaat ederse ve güzel amelde bulunursa ona mükâfatını iki defa veririz ve onun için bol bir rızk hazırlamışızdır.”(Ahzab Suresi. Ayet:31)

    “Ey Peygamberin eşleri!. Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsinizdir, eğer takva sahibi bulunuyor iseniz. Lâkırdıyı yumuşakça yapmayınız, sonra kalbinde bir fesat bulunan, tamaa düşer ve güzel söz söyleyin.” (Ahzab Suresi. Ayet:32)

    “Ve hânelerinizde oturunuz ve evvelki cahiliye zamanındaki açılış gibi açılıvermeyiniz ve namazı dosdoğru kılınız ve zekâtı veriniz ve Allah’a ve Peygamberine itaat ediniz ve ey ehli beyt!. Allah sizden ancak kiri götürmek ve sizi tertemiz kılmak dilemektedir.” (Ahzab Suresi. Ayet: 33)

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Müminlerin onun evine nasıl girilip çıkılacağı, ne miktar oturulabileceği, O’nun eşleri ile nasıl konuşulabileceği (O üzülmesin diye) Allah tarafından tanzim edilendir…
    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” O’nun hanımları İnananların Anneleri olan O’nun vefatından sonra da; hanımlarıyla müminlerin evlenmesi haram olup kendisi müminlere, canlarından evla olduğu Allah tarafından bildirilendir. ???

    “Ey iman edenler! Siz zamanını gözetlemeksizin, bir yemeğe davet edilmedikçe, Peygamber’in evlerine girmeyin. Ancak davet edildiğiniz vakit girin. Yemeği yediğinizde hemen dağılın, sohbete dalmayın. Çünkü bu hareketiniz Peygamber’i üzmekte, fakat o, (size bunu söylemekten) utanmaktadır. Ama Allah, hakkı söylemekten çekinmez. Peygamber’in hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temiz bir davranıştır. Sizin Allah’ın Resûlünü üzmeniz ve kendisinden sonra onun hanımlarını nikâhlamanız asla caiz olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük (bir günah) tır.” (Ahzab Suresi ayet: 53)

    Ayeti kerimelerde görüldüğü gibi; Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin eşleri; müminlerin anneleridir ve diğer insanlara benzemez onların iyiliklerine iki defa mükafat veririz, buyurulmaktadır. Ayetleri tekrar okuyalım!

    “Peygamber, müminlere kendi nefislerinden daha önce gelir. Ve onun eşleri de müminlerin anneleridir. (Ahzab Suresi Ayet: 6)

    “Ve kim ki, sizden Allah için ve Peygamberi için itaat ederse ve güzel amelde bulunursa ona mükâfatını iki defa veririz” (Ahzab Suresi. Ayet:31)

    “Ey Peygamberin eşleri!. Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsinizdir,” (Ahzab Suresi. Ayet:32)

    Sayın Bayındır! Sizlere de, mükafat iki defa veriliyor mu? Ne dersiniz!

    ALLAHIN (C.C) RESULÜ VE NEBİLERİN SONUNCUSU OLAN HZ. MUHAMMED MUSTAFA (S.A.V) KİM Mİ? DİR! ???

    Diğer Peygamberler birer topluma gönderildiği, bir şehirde, hatta aynı zamanda ve aynı evde bulundukları halde (Hz. İbrahim, Hz. Lut, Hz. İsmail, Hz. İshak, Hz. Yakup, Hz. Yusuf, Hz.Eyyüb, Hz. Zekeriyya, Hz. Yahya ve Hz. İsa (selam onlara olsun) gibi Allah’ın son Nebisi ve Resulü Hz. Muhammed’den önce 500 yıl içinde Cercis (a.s) başka hiçbir nebi ve resül (Peygamber) gönderilmemiştir. “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Kıyamete kadar, kendisinden sonra da Peygamber gönderilmeyecek ve Şeriatı kıyamete kadar baki kalacak olan; tüm insanlara ve cinlere son Peygamber olarak gönderilmiş bulunandır.

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Kendisinde müminler için en güzel bir örnek olan, fakat, bütün müminler için değil ancak Allah’ı uman, ahireti uman ve Allah’ı çok zikredenler için olduğu Allah tarafından bildirilendir.

    “(Ey müminler) Andolsun ki, sizin için Rasûlullah’da güzel bir örnek vardır,(Fakat sizden) Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’ı çokça zikredenler içindir.” (Ahzab Suresi. Ayet: 21)

    Sayın Bayındır!

    Yukarıdaki ayeti kerimede görüldüğü gibi; en güzel ahlakıylâ müminlere örnek olduğu bildirilen Resulullah’ın, o en güzel ahlakındân sıradan müminler yararlanamayacak, yararlanmanın da bir bedeli var. O da: “Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’ı çokça zikredenler için” mümkün olacaktır. Acaba sizlerde de o örnek var mıdır? Sizleri örnek almak için böyle bir bedel gerekli midir (?) Yoksa Hz.Allah, sizin ömrünüze de mi yemin ediyor (?)

    “(Ey Resulüm) Ömrüne andolsun ki, şüphe yok onlar, kendi sarhoşlukları içinde şaşırıp duran kimseler idi.”(Hicr Suresi. Ayet: 72)

    Burada kitaplarınızdan bölümler alıyorum :

    ABDULAZİZ BAYINDIR’IN, DİN VE DEVLET İLİŞKİLERİ ADLI KİTABINDAKİ YANLIŞLAR

    Abdülaziz Bayındır Diyor ki:

    “Kur’an’a göre “Hz.Muhammed sadece bir resuldür.” (Al-i İmran 3/144) Arapça’da bir sözü ve elçiliği yüklenen kişiye resul denir. Yani resul, işe kendini karıştırmadan birinin sözünü bir başkasına ulaştırmakla görevli kişidir.

    Dini terim olarak da Allah’ın, kendi hükümlerini halka ulaştırmak üzere görevlendirdiği insana resul denir. Bunun Türkçe karşılığı elçidir.

    Allah’u Teala elçilerinin görevini üç şekilde belirlemiştir:

    Elçinin birinci görevi emri tebliğdir. Allah Teala şöyle buyurur:

    “Elçilere apaçık tebliğden başka ne düşer?” (Nahl 16/35)

    “Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun.” (Maide 5/67)

    Elçinin ikinci görevi emri açıklamadır. Ayette şöyle buyurulur:

    “Biz ne elçi gönderdiysek sadece kendi halkının diliyle gönderdik ki, onlara açık açık anlatsın.” (İbrahim 14/4)

    Allah’ın elçisinin üçüncü görevi müjdeleme ve uyarmadır. Bu konuda şöyle buyurulur:

    “Biz seni bütün insanlara sadece bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak göndermişizdir.” (Sebe 34/28)

    Elçi baskı yapamaz. İnsanlara tam bir inanç hürriyeti tanıyan Allah şöyle buyuruyor:

    “Sen öğüt ver! Esasen sen sadece bir öğütçüsün.
    Sen onların tepesine dikilecek değilsin.” (Ğaşiye 88/21-22)

    Allah’ın elçileri mucize gösterirler. Mucize, onlara olağanüstü bir kişilik vermek için değil, Allah’ın elçisi olduklarını belgelemek içindir.

    İtibarlı bir kişi, günün birinde kalkıp ben Amerika’nın Ankara büyükelçisi oldum dese, Türk devleti Amerikan hükümetinin onu elçi olarak görevlendirdiğine dair belge ister. İşte mucize de Allah’ın elçisinin görevlendirme belgesidir. İnsanların böyle bir belge düzenleme imkânı olmadığı için adına mucize denmiştir.
    Hz. Muhammed tıpkı bizim gibi bir insandır. Bizden farkı, Allah’ın elçisi olmasıdır. Kur’an’da şöyle buyuruluyor:

    “De ki, ben de tıpkı sizin gibi bir insanım. Bana, sizin Tanrınızın bir tek Tanrı olduğu vahyediliyor. Artık kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa hemen iyi bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak etmesin.” (Kehf 18/110)

    İşte bir tarafta imamlarını kutsal bir kişiliğe büründüren Şiilik, diğer tarafta Hz. Peygamberi bile herkes gibi bir insan sayan ehl-i sünnet inancı… (Din ve Devlet İlişkileri Abdülaziz Bayındır S. 64/67)

    KUR’AN IŞIĞINDA TARİKATÇILIĞA BAKIŞ KİTABINDAKİ YANLIŞLAR

    Abdülaziz Bayındır diyor ki:

    KUR’ANDA ELÇİLER

    Allah Teala Hz.Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme şöyle buyuruyor:

    Seni insanlara resul olarak gönderdik, şahid olarak Allah yeter (Nisa 4/79)

    Arapça’da bir sözü ve elçiliği yüklenen kişiye resul denir. Bir fıkıh terimi olarak resul, işe kendini karıştırmadan birinin sözünü bir başkasına ulaştırmakla görevli kişidir. Dini terim olarak da Allah’ ın hükümlerini halka ulaştırmak üzere görevlendirdiği insana resul denir. Bunun Türkçe karşılığı elçidir.

    a- GÖREVLERİ:

    Allah Teala elçilerinin görevini üç şekilde belirlemiştir:

    1) Emri yerine ulaştırma (tebliğ): Rabbımız şöyle buyuruyor:

    “Elçilere apaçık tebliğden başka ne düşer?” (Nahl 16/35)

    “Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan O’ nun elçiliğini yapmamış olursun” (Maide 5/67)

    2) Emri açıklama (beyan):

    Ayette şöyle buyuruluyor:

    “Biz ne elçi gönderdiysek sadece kendi halkının diliyle gönderdik ki, onlara açık açık anlatsın..” (İbrahim 14/4)

    “Biz kitabı sana, başka değil, sadece ayrılığa düştükleri şeyi onlara açıklayasın ve bir de inanan kimselere yol gösterici ve rahmet olsun diye indirdik.” (Nahl 16/64)

    3) Müjdeleme ve uyarma:

    Bu konuda şöyle buyuruluyor:

    “Biz elçileri, başka değil, sadece müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim inanır ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur, ve onlar üzülmeyeceklerdir.” (En’am 6/48)

    “Biz seni bütün insanlara bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak göndermişizdir.” (Sebe 34/28) (Abdülaziz Bayındır.Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış.s.69-70)

    Sayın Bayındır!

    Allah’ın resullerini: Sizin ifadenizle (Elçilerini) bu kadar sıradan bir kişiliğe indirdikten sonra, hâla tatmin olmamışsınız ki; ayrıca aşağıdaki “Elçilerin yetkisiz olduğu durumlar” başlığını atarak; O Allah’ın (c.c.) Resullerini, birer aciz, çaresiz, yetkisiz kimselermiş gibi göstermeğe çaba sarf ediyorsunuz!

    ELÇİNİN YETKİSİZ OLDUĞU DURUMLAR(!)

    Abdülaziz Bayındır diyor ki:

    “b) Elçinin yetkisiz olduğu durumlar:

    1) Elçinin koruma görevi yoktur. Allah Teala şöyle buyuruyor:”Eğer yüz çevireceklerse çevirsinler, biz seni onlara bekçi göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir.” (Şura 42/48)

    2) Elçinin vekillik görevi yoktur. Ne halka karşı Allah’ın vekilliğini, nede Allah’a karşı halkın vekilliğini yapar.

    Vekilimiz Allah şöyle buyuruyor:

    “Allah dileseydi şirke düşmezlerdi. Biz seni onların üzerine bir koruyucu yapmadık. Sen onların üzerine bir vekil de değilsin.”(Enam.6/107)

    “Sen sadece bir uyarıcısın.Her şeye vekil olan Allah’tır.”(Hud 11/12)

    3) Elçi kimseyi yola getiremez.Bizi yoluna kabul eden Rabbımız şöyle buyuruyor:

    “Sen sevdiğini doğru yola getiremezsin, ama Allah, dilediğini doğru yola getirir.Doğru yola girecekleri en iyi o bilir.”(Kasas 28/56)

    “Elçi sadece doğru yolu gösterir.Hz. Muhammed’e çok değer veren Allah şöyle buyuruyor:” Kuşkusuz sen kesinkes doğru yolu gösterirsin.”(Şura 42/52)

    4) Elçi baskı yapmaya yetkili değildir. İnsanlara tam bir inanç hürriyeti tanıyan
    Allah şöyle buyuruyor:

    “Sen öğüt ver! Esasen sen sadece bir öğütçüsün.
    Sen onların tepesine dikilecek değilsin.”(Ğaşiye 88/21-22)

    5)Elçi kalpten geçenleri bilmez.Şu ayetler onu gösteriyor:

    “Çevrenizdeki kimi çöl Arapları münafıktır.Medine halkından da münafıklığa iyice alışmış olanlar vardır. Sen onları bilmezsin. Onları biz biliriz. Onlara iki defa azap edeceğiz; sonra da onlar büyük bir azaba itileceklerdir.” (Tevbe.9/101)

    “Münafıkları, gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa dinlersin.Onlar dayalı odunlara benzerler. Her kopan gürültüyü kendilerine karşı sanırlar. İşte düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onları kahretsin. Nasıl döndürülüyorlar” (Münafıkun.63/4)

    6) Elçi gaybı bilmez, o sadece Allah’ın kendine vahyettiği şeyleri bilir.

    “De ki:”Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmem. Size İşte “ben bir meleğim” de demiyorum. Ben bana vahyolunandan başkasına uymam.” De ki” Görenle görmeyen bir olur mu? Hiç zihninizi yormaz mısınız?”(Enam.6/50)

    “De ki”Eğer gaybı bilseydim, daha çok iyilik yapmak isterdim.Ve bana kötülük de gelmezdi. Ben inanan kesim için bir uyarıcı ve bir müjdeciden başka bir şey değilim.”(Araf.7/188)

    Peygamber bu durumda ise ya veliler ne durumda olur?”(Abdülaziz Bayındır,Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış.s.71-72)

    ABDÜLAZİZ BAYINDIR’A GÖRE “HZ.MUHAMMED ALLAH’IN KÖLESİYMİŞ” (!)

    Sayın Bayındır,

    Peygamberimiz Efendimizi her iki kitabınızda da yetkilerini kısıtlaya kısıtlaya geldiniz, O’nun şahsında insanlara yöneltilen bütün tehdit ayetlerini aldınız, öfkeniz geçmedi ve nihayet kainatın efendisini köleliğe kadar indirdiniz. İşte ifadeniz:

    Abdülaziz Bayındır diyor ki;

    “Türkçe de, “kul “ile “köle” aynı anlamdadır. Yunus Emre;

    Tabduğ’un tapusunda, kul olduk kapusunda
    Yunus miskin çiğ idik, piştik elhamdülillah.

    Derken “köle olduk kapusunda” demek istiyor. Kul ve kölenin Arapçası “abd” kelimesidir. Hz. Muhammed’de Allah’ın abd’ıdır. Kelime-i şahadette “eşhedüenne Muhammeden abduhu ve Resuluhü” “Şunu kesinkes bilirim ki, Muhammed O’nun kölesi ve elçisidir” deriz.

    Yalnız Allah’a köle olup başkasına köle olmamak hürriyetin doruk noktasına ulaşmak demektir.
    Hz.Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile ilgili yine şu ayeti okumak yerinde olur.

    “Az kalsın baskı ile seni, sana vahyettiğimizden ayıracaklardı ki, başkasını uydurup üstümüze atasın. Böyle yapsaydın, kuşkusuz seni dost edinirlerdi.

    Eğer seni sağlamlaştırmış olmasaydık, andolsun onlara bir parça yanaşacaktın. O zaman bizde sana, hayatın kat kat azabını ve ölümün kat kat azabını tattırırdık. Sonra bize karşı kendine bir yardımcı da bulamazdın” (İsra, 17/73-75).

    Sayın Bayındır,

    Yukarıdaki yazınızda “abd” kelimesi “kul” manasına da gelir “köle” manasına da gelir, diyorsunuz. Gayet tabii ki, “kul” olmak, köle olmaktan daha üstün; “köle” olmak, kul olmaktan mukayese kabul edilemeyecek derecede daha aşağıdır. Köle, satılık insandır. Bir meta gibi alınır, satılır.

    Köleye, Cuma namazı farz değildir, hac farz değildir, cihad, zekat gibi İslam’ın bir çok vecibeleri onlara farz değildir. Onlara yapılan kısas hürlere yapılanın yarısıdır. Onlardan zina edene yüz değil, elli sopa vurulur. Sizin, “Rahmetenlil Alemin” olan Allah’ın Resulü(s.a.v)’nü bu duruma düşürmeye ne hakkınız var? Bu yetkiyi kimden aldınız! Sizdeki bu duyguların (!) nereden geldiğinin farkında mısınız?

    İşte! Sizin gibi düşünenleri manen ezecek bir ayeti kerime; “sizin köle dediğiniz O Allah’ın Resulüne Allah Azimüşşan bakın nasıl yetki vermiş ve tüm insanlara ve size nasıl hitap ettiriyor!

    İşte ayet:

    “(Ey Resulüm), De ki: Ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım!.(Kölelerim)! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz. Şüphe yok ki, Allah bütün günâhları bağışlar. Muhakkak ki, O -evet..- O, çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir.” (Zümer Suresi. Ayet:53)

    Yukarıdaki ayette: “Ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz.”tavsiyeleri kime aittir ? Tabii ki, Resulullah (s.a.v.)’a aittir.

    Resulullah, Allah olmadığına göre: Tüm aşırı günah işleyen insanlara nasıl; “Ey nefisleri aleyhine haddi aşan KULLARIM !” diyebiliyor ? Resulullah Efendimiz, nasıl bir köleymiş ki, Allah Azimüşşan O’na, bütün insanlara hitaben “ey kullarım, ey kölelerim” dedirtiyor. Bu ayete göre, bütün insanlar, Resulullah Efendimiz Hz.Muhammed’in kölesi olmuyor mu ? Sayın Bayındır, yoksa siz de o’nun gibi bir insan mısınız?

    Hz. Peygamber(s.a.v.)’in yüceliği hususunda kimsenin tasdikine ihtiyaç yoktur. İnsanların methü senaları nedir ki ? O’nu bizzat Allah (c.c) methetti. Aşağıdaki sözler, başka dinlere mensup olanların bile O’nun şahsiyetinin eşsizliğini itiraf etmek mecburiyetinde kaldıklarını göstermeleri bakımından seçilmiş birkaç örnektir.

    Bakın Prens Bismark ve diğer meşhurlar ne demişler !

    “Sana muasır bir vücut olamadığımdan dolayı müteessirim, ey Muhammed! Muallimi ve naşiri olduğun bu kitap senin değildir. O, lahutidir, ilahidir. Bunun lahuti olduğunu inkar etmek, mevcut ilimlerin batıl olduğunu ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için beşeriyet, senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra da göremeyecektir. Ben huzuru mehabetimde kemali hürmetle eğilirim”.
    PRENS BİSMARK

    “Keşke şu saltanata bedel Muhammed-i Arabi aleyhissalatü vesselamın hizmetkarı olsaydım. O’nun hizmetkarı olsaydım. O hizmetkarlık, saltanatın pek fevkindedir”
    HABEŞ KRALI NECAŞİ

    “Hakimdi, hatipti, Peygamberdi, muharipti, fikirler fatihiydi. Makul itikatların muhyisi (dirilticisi) ve nihayet din kurucusu idi. Yirmi dünyevi imparatorluk kurmasına rağmen tek bir ruhani millet yaratmıştı. Muhammed (s.a.s.) budur. İnsanların büyüklüğü hangi ölçü ile ölçülürse ölçülsün, acaba O’ndan daha büyük bir insan bulunur mu ?”
    A.D.LAMARTİNE

    “Biz Avrupa milletleri, medeni imkanlarımıza rağmen Hazreti Muhammed’in (s.a.s.) son basamağına varmış olduğu merdivenin, daha ilk basamağındayız. Şüphe yok ki hiçbir kimse, bu yarışmada O’nu geçemeyecektir.”
    GOETHE

    RESUL ELÇİ DEĞİLDİR !

    Sayın Bayındır !

    Önce “Resul”kelimesini :”Elçi” diye tercüme ettiniz: sonra sözlükteki elçi’nin görevlerini üç olarak saydınız, daha sonra da: Elçi’nin görevleri şunlardır. Allah’ın elçileri ancak şu üç şeyi yapar. Bunların dışına çıkamaz. Bilhassa şu altı şey de elçilerin görevi dışındadır.”diyerek; Allah’ın (c.c.) Resullerine birer vazife taksimi yaptınız. Onlar sizin memurlarınızmış gibi; Allah’ın (c.c.) Resullerinin yetkilerini kısıtladınız. Ve nihayet Yaşar Nuri Öztürk ve emsallerin söylediği gibi: Aldığı emaneti hiçbir şeye karışmadan yerine ulaştıran bir posta müvezzii durumuna getirdiniz! Sünnet ve hadisleri de yok sayınca gayet tabii, Kur’an’ı ve İslam’ı yorumlama, anlama ve anlatma görevini sizlere bıraktınız.

    Halbuki: Resullerin görevlerini anlamak için:Allah tarafından, gönderiliş sebeplerini iyice öğrenmek gerekmez mi?

    O sebepler nelerdir (?) :

    İşte Ayetler:

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Yalnız insanlara, meleklere, cinlere değil, Allah’dan başka ne varsa böceklerden, çiçeklerden yıldızlara kadar tüm alemlere Rahmet olarak gönderilmiş olandır.

    “(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya suresi ayet: 107)‌

    “Biz her peygamberi -Allah’ın izniyle- ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Resûl de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı.” (Nisa suresi ayet: 64)

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Tüm insanları Allah’ın izniyle Allah’a davet eden uyarıcı, müjdeleyici ve güneş gibi nurlar saçan aydınlatıcı bir kandil olarak gönderilendir.

    “‌Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Allah’ın izniyle, bir davetçi ve nûrlar saçan bir sirac (Güneş) olarak gönderdik.” (Ahzab suresi ayet: 45-46)

    “Gökte burçları var eden, onların içinde bir sirac (güneş) ve nurlu bir ay barındıran Allah, yüceler yücesidir.” (Furkan suresi ayet: 61)

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” İnananlara Allah’ın (c.c.) ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti ve daha bilmedikleri şeyleri öğretendir.

    “Nitekim sizin içinizde sizden bir peygamber gönderdik ki size bizim ayetlerimizi okuyor ve sizleri tezkiye ediyor (Temizliyor) ve sizlere kitap, hikmet öğretiyor. Ve sizlere bilmedikleriniz şeyleri öğretiyor.” (Bakara suresi ayet: 151)

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Allah tarafından ümmetine, inananlara dua etmesi istenendir.???

    “Onların mallarından bir sadaka al, onunla kendilerini temizlemiş, tezkiye etmiş olursun. Ve onlara dua et, şüphe yok ki, senin duan onlar için bir sükûnettir ve Allah Teâlâ tam mânâsıyla işiticidir, bilicidir.” (Tevbe suresi ayet: 103)

    “Bedevîlerden öylesi de vardır ki, Allah’a ve ahiret gününe inanır, (hayır için) harcayacağını Allah katında yakınlığa ve Peygamber’in dualarını almaya vesile edinir. Bilesiniz ki o (harcadıkları mal, Allah katında) onlar için bir yakınlıktır. Allah onları rahmetine (cennetine) koyacaktır. Şüphesiz Allah bağışlayan, esirgeyendir.” (Tevbe Suresi ayet: 99)

    Bu ayette : “onunla kendilerini temizlemiş, tezkiye etmiş olursun. Ve onlara dua et, şüphe yok ki, senin duan onlar için bir sükûnettir” buyurulmaktadır.

    Sayın Bayındır: Onları temizleme, onlara dua ederek onları sükunete kavuşturma, onları korumak değildir de nedir ?
    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Tüm inananlara Rauf, Rahim olandır. (çok şefkat ve merhamet edendir.)

    “And olsun, size kendi cinsinizden bir Peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız onun üzerine pek güç gelir, üzerinize çok düşkündür. müminler hakkında pek şefkatli ve pek merhametlidir.” (Tevbe suresi ayet: 128)

    “Andolsun ki, Allah Teâlâ müminlere lütufda bulundu. Çünkü içlerinde kendilerinden bir peygamber gönderdi ki: Onlara Hak Teâlâ’nın âyetlerini okuyor ve onları temizliyor ve onlara kitap ve hikmeti öğretiyor. Halbuki bundan evvel apaçık bir dalâlet içinde bulunmuş idiler.” (Ali İmran suresi ayet: 164)

    Yine bu ayette:“Onlara Hak Teâlâ’nın âyetlerini okuyor ve onları temizliyor ve onlara kitap ve hikmeti öğretiyor.” Buyurulmaktadır. Onlara : Ayetleri okumak, onları temizlemek ve Onlara kitap ve hikmeti öğretmek, Onları korumak değil midir?

    İşte Ayetler:

    “(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir. De ki: Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” (Ali İmran Suresi ayet: 31-32)

    “Kim Allah’a ve Resûl’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” (Nisa suresi ayet: 69)

    “De ki: Cebrail’e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki Allah’ın izniyle Kur’an’ı senin kalbine bir hidayet rehberi, önce gelen kitapları doğrulayıcı ve müminler için de müjdeci olarak o indirmiştir.” (Bakara Suresi ayet: 97)‌‌

    “Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler”(Sebe Suresi. Ayet:28)
    ‌ ‌
    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Mutlak manada Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesi gerekendir:

    “Namazı kılın; zekâtı verin; Peygamber’e itaat edin ki merhamet göresiniz.” (Nur suresi ayet: 56)

    “Kim Resûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, (Sen üzülme) seni onların başına bekçi göndermedik!” (Nisa suresi ayet: 80)

    “De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın elçisiyim. Ondan başka tanrı yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyle ise Allah`a ve ümmî Peygamber olan Resûlüne ‘ki o da, Allah’a ve onun sözlerine inanır’ iman edin ve O’na uyun ki doğru yolu bulasınız.” (Araf suresi ayet: 158)

    “Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab’ı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resûl gönderdik.” (Bakara suresi ayet: 151)

    “Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Al-i İmran suresi ayet: 164)

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” İnananlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılan, ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri atandır.

    “Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber’e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber’e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr’a (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.” (Araf suresi ayet: 157)

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Allah’ın izni ile sırtı ile de gören, namazda iken arkadaki safların düzgün olması için onları gözetendir.

    “O ki, (namaza) kalktığın zaman seni görüyor. Secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor). (Şuara suresi ayet: 218-219)

    Resulullah efendimiz, sırtıyla da gördüğü için: Sırtıyla namaz kılanların saflarını görürdü.

    İşte Hadisi Şerif :

    EBU HUREYRE (R.A.) HADİSİ: Şöyle dedi:

    Resulullah (s.a.s.)Şöyle buyurdu:”Siz benim kıblem (Yalnız) şurasıdır (Ve namazda önümden başka yeri göremem) mi sanıyorsunuz.? Allah’a (c.c.) yemin ederim ki, sizin ne huşunuz bana gizli kalıyor, ne rukunuz. Yemin olsun ki, sizi arkamdan da görüyorum.” (Buhari ve Müslim Ellülü ve’l Mercan terc.c.1.h.No:245)

    ENES İBN-İ MALİK (r.a.) HADİSİ: Şöyle dedi :Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ruku ve sücudu dosdoğru yapınız. Vallahi ben sizi ruku ettiğiniz ve secdeye vardığınız zaman arkamdan da, yahut sırtımın arkasından da muhakkak görürüm..”(Buhari ve Müslim Ellülü ve’l Mercan terc.c.1.h.No:246)

    “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (Ahzab suresi ayet: 40)

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Bir hükme karar verdiği vakit onun hükmüne itiraz edilmeyeceği Allah tarafından bildirilendir.

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Hz. Zeynep ile evlendiği zaman nikahının Allah (c.c.) tarafından kıyıldığı ayetle bildirilendir,

    “Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”

    (Resûlüm!) Hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye: Eşini yanında tut, Allah’tan kork! diyordun. Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana lâyık olan Allah’tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikâhladık ki evlâtlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir. (Ahzab suresi ayet: 36- 37)

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed: Allah tarafından okutulan ve unutmayacağı Allah tarafından bildirilendir.

    “Sana (Kur’an’ı) okutacağız; sen hiç unutmayacaksın.” (A’la suresi ayet: 6)

    “Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni, övgüye değer bir makama göndereceğini umabilirsin.” (İsra Suresi ayet: 79)

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Kendisine Allah (c.c) tarafından salat edilen, övülen ve kesintisiz ecir verildiği bildirilendir.

    “Hiç şüphesiz senin için bitip tükenmeyen bir mükâfat vardır. ‌Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin” (Kalem suresi ayet: 3-4)‌

    “Rabbin, göklerde ve yerde olan herkesi en iyi bilendir. Gerçekten biz, peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık; Davud’a da Zebur’u verdik.” (İsra Suresi ayet: 55)

    “Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.”(İsra Suresi ayet: 1)

    “O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu. Bunun üzerine Allah, kuluna vahyini bildirdi. (Gözleriyle) Gördüğünü kalbi yalanlamadı. Onun gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışacak mısınız? Andolsun onu, önceden bir defa daha görmüştü,‌ Sidretü’l-Müntehâ’nın yanında. Cennetü’l-Me’vâ da onun yanındadır. Sidre’yi kaplayan kaplamıştı. Gözü kaymadı ve sınırı aşmadı. Andolsun o, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü.” (Necm Suresi ayet: 9-18)

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Kendisi hayatta iken henüz dünyaya gelmemiş olup, kıyamete kadar gelecek olan müminleri de manen temizleyen, onlara da manen kitabı, hikmeti öğretendir.

    “Göklerde ve yerde olanların hepsi, mülkün sahibi, eksiklikten münezzeh, Azîz ve Hakîm olan Allah’ı tesbih eder. Çünkü ümmîlere içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitab’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O’dur. Kuşkusuz onlar önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler. (Peygamberi) Müminlerden henüz kendilerine katılmamış bulunan diğer insanlara da (kitab’ı hikmeti öğreten ve onları temizleyen bir peygamber olarak) göndermiştir. O, Azîzdir, Hakîmdir. Bu, Allah’ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Cuma Suresi ayet: 1-4)

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Elleri ile taşları kafirlere attığı zaman o taşları Allah’ın atmış olduğu bildirilendir.

    “(Savaşta) Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü onları; attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı (onu). Ve bunu, müminleri güzel bir imtihanla denemek için (yaptı). Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.” (Enfal Suresi ayet: 17)
    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Kendisinin razı oluncaya kadar istekleri Allah tarafından verilecek olandır.

    “Andolsun kuşluk vaktine. Ve sükûna erdiğinde geceye ki, Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı. Gerçekten seniniçin ahiret dünyadan daha hayırlıdır. Pek yakında Rabbin sana verecek de hoşnut olacaksın.” (Duha Suresi ayet: 1-5)

    “O, Allah’ın son Reulü Hz.Muhammed:” Dünyada ve ahirette şefaati geçerli olandır.???

    Allah’ı bırakıp da taptıkları putlar, şefâat edemezler. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler bunun dışındadır. Onlar şefaat edeceklerdir.” (Zuhruf Suresi ayet: 86)

    O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Geçmiş ve gelecek günahlarının af olduğu Allah tarafından müjdelenendir.

    “Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik. Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru bir yola iletir. Ve sana şanlı bir zaferle yardım eder” (Fetih Suresi ayet: 1-3)

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Allah ve melekleri tarafından kendisine salat edilen ve müminlerinde salat ve selam ederek teslim olması farz olandır.

    “Allah ve melekleri, Peygamber’e çok salavât getirirler. Ey müminler! Siz de ona salavât getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.” (Ahzab Suresi ayet: 56)

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Mahşerde her ümmetin şahitleri, şahitlik için getirildikten sonra kendisinin de tüm şahitlere şahitlik edeceği Allah tarafından bildirilendir.???

    “O gün her ümmetin içinden kendilerine birer şahit göndereceğiz. Seni de hepsinin üzerine şahit olarak getireceğiz. Ayrıca bu Kitab’ı da sana, her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.” (Nahl Suresi ayet: 89)

    Sayın Bayındır, bu ayeti kerimede :Mahşer günü her ümmetin Peygamberinin şahid olarak huzurda bulunacağı bildirildikten sonra “Seni de hepsinin üzerine şahit olarak getireceğiz.” Buyurulmaktadır. Önce şunu sorayım, sizin de böyle bir yetkiniz var mı (?) Ayrıca şu soruma ne diyeceksiniz; Soruyorum :

    1- Peygamberimiz efendimiz, vefat ettikten sonra dünyayla ilişiği kesildi ise (!) Kıyamete kadar gelecek insanlara nasıl şahitlik edecek ?

    2- Resulullah efendimizin ruhu Hz. Ademden önce ; ruhlar aleminde yaşayarak: Olayları izlemiyor ise, Hz. Adem ile başlayan ve kıyamete kadar devam eden, her peygambere, ümmetlerine ve kıyamete kadar yaşayacak olan tüm insanlara, mahşerde Allah’ın (c.c.) huzurunda nasıl şahitlik yapacak ?

    “Allah’ın, (fethedilen) ülkeler halkından Peygamberine verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.” (Haşir Suresi. Ayet: 7)

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Öyle bir zattır ki, Arzusu üzerine müminlerin kıblesi Mescid-i Aksadan Haremi Şerif’ e değiştirilendir.

    “(Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (yücelerden haber beklediğini) görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki, ehl-i kitap, onun Rablerinden gelen gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah, onların yapmakta olduklarından habersiz değildir.” (Bakara Suresi ayet: 144)

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Göğsü Allah tarafından açılıp, sırtındaki ağır yükleri atılan ve ismi Arş’ı Ala’ya kadar yükseltilendir. Çünkü Arş’ı taşıyan melekler ve tüm melekler ona salat etmektedirler.

    “Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi? Yükünü senden alıp atmadık mı? O senin belini büken yükü. Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?” (İnşirah Suresi ayet: 1-4)

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Müminlere babalarından, çocuklarından, kardeşlerinden, eşlerinden daha önce gelendir

    “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tevbe Suresi ayet: 24)

    “Battığı zaman yıldıza andolsun ki; Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve bâtıla inanmadı. O, arzusuna göre de konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir.” (Necm Suresi ayet: 1-4)

    “Şüphesiz ki o (İsa), kıyametin (ne zaman kopacağının) bilgisidir. Ondan hiç şüphe etmeyin ve bana uyun; çünkü bu, dosdoğru yoldur.” (Zuhruf Suresi ayet: 61)

    “Allah o zaman şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve annene (verdiğim) nimetimi hatırla! Hani seni mukaddes ruh (Cebrail) ile desteklemiştim; (bu sayede) sen beşikte iken de yetişkin çağında da insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı (okuyup yazmayı), hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğretmiştim. Benim iznimle çamurdan, kuş şeklinde bir şey yapıyordun da ona üflüyordun, hemen benim iznimle o bir kuş oluyordu. Yine benim iznimle anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiriyordun. Ölüleri benim iznimle (hayata) çıkarıyordun. Hani İsrailoğullarını (seni öldürmekten) engellemiştim; kendilerine apaçık deliller (mucizeler) getirdiğin zaman içlerinden inkâr edenler, “Bu, apaçık bir sihirden başka bir şey değildir” demişlerdi.” (Maide suresi ayet: 110)

    “Allah’a ve Resûl’üne itaat edin ki rahmete kavuşturulasınız. Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!” (Ali imran suresi ayet: 132-133)
    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Kur’an kalbine Allah tarafından toplanandır.

    “(Resûlüm!) onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma. Şüphesiz onu, toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir. O halde, biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et. Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da bize aittir.” (Kıyame suresi ayet: 16-19)

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Huzurunda yüksek sesle konuşulması haram olan ve O’nu yüksek sesle çağırarak saygılı davranmayanların amellerinin, iyiliklerinin boşa gideceği Allah tarafından bildirilendir.

    “Ey iman edenler! Allah’ın ve Resûlünün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir. Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin.Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan, amelleriniz boşa gidiverir. Allah’ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar, şüphesiz Allah’ın kalplerini takvâ ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır. (Resûlüm!) Sana odaların arka tarafından bağıranların çoğu aklı ermez kimselerdir. Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için daha iyi olurdu. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Hucurat suresi ayet: 1-5)

    “Hem bilin ki, içinizde Allah’ın elçisi vardır. Şayet o, birçok işlerde size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” (Hucurat suresi ayet: 7)

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Müminlerin kendisine soru sorabilmeleri için daha önceden yoksullara sadaka vermeleri emredilendir.

    “Ey iman edenler! Peygamber ile gizli bir şey konuşacağınız zaman bu konuşmanızdan önce bir sadaka veriniz. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şayet bir şey bulamazsanız, bilin ki Allah bağışlayandır, esirgeyendir. Gizli bir şey konuşmanızdan önce sadakalar vermekten çekindiniz mi? Bunu yapmadığınıza ve Allah da sizi affettiğine göre artık namazı kılın, zekâtı verin Allah’a ve Resûlüne itaat edin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Mücadele suresi ayet: 12-13)

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Allah (c.c.) tarafından kalbi açtırılıp kalbi nurla yıkanıp masiva çıkarıldıktan sonra, nur ile doldurulan Arş’u Ala’ya, Rabbinin huzuruna çıkması için: Cebrail (a.s.) tarafından manen ameliyat edilen ve ismi de cismi gibi en yücelere ufuki alaya yüceltilendir.

    “Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi? Yükünü senden alıp atmadık mı? O senin belini büken yükü. Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?” (İnşirah suresi ayet: 1-4)

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Kendisi hayatta iken kafirlere dahi toplu azapların yapılmayacağı Allah tarafından bildirilendir

    “Hani (o kâfirler) bir zaman da: Ey Allah’ım! Eğer bu Kitap senin katından gelmiş bir gerçekse üzerimize gökten taş yağdır, yahut bize elem verici bir azap getir! demişlerdi. Halbuki sen onların içinde iken Allah, onlara azap edecek değildir. Ve onlar mağfiret dilerlerken de Allah onlara azap edici değildir” (Enfal suresi ayet: 32-33)

    RESULLERE YETKİSİZLİK İDDİALARI ELÇİNİN VEKİLLİK GÖREVİ YOKMUŞ (!)

    Bayındır diyor ki :

    1) “Elçinin vekillik görevi yoktur. Ne halka karşı Allah’ ın vekilliğini, ne de Allah’a karşı halkın vekilliğini yapar.

    Vekilimiz Allah şöyle buyuruyor:

    “Allah dileseydi şirke düşmezlerdi. Biz seni onların üzerinde bir koruyucu yapmadık. Sen onların üzerinde bir vekil de değilsin.” (Enam 6/107)

    “Sen sadece bir uyarıcısın. Her şeye vekil olan Allah’tır.” (Hud 11/12)

    Sayın Bayındır ! Bu ayetlerin hedef manası “Ey Resulüm! Sen onların hallerinden mesul, sorumlu değilsin, üzülme nurlar saçan bir kandil olarak uyarı ve aydınlatma görevine devam et “demektir.

    Cevabi ayetler:

    RESULULLAH (S.A.V) İNANANLARIN BİR NEVİ VEKİLİDİR

    Sayın Bayındır ! Resulullah efendimize : Vahye uyarak:

    “Ey Allah’ım,yalnız sana ibâdet ederiz ve ancak senden yardım dileriz.”

    Ve de

    “Bizleri doğru yola ilet,” diyerek, Allah’a (c.c) hitab ederken, tüm inanan insanlara yani Müslümanlara vekaleten Hz.Allah’a (c.c) söz vermiyor mu? Ve tüm inananlar namına onlara vekaleten Hz. Allah’tan (c.c) yardım istemiyor mu?

    Eğer yalnız kendi başına tekil olarak” Ya Rabbi, yalnız sana ibadet ederim, yalnız senden yardım dilerim” deseydi bizlere vekaleti söz konusu olmayabilirdi.

    “De ki: Biz Allah Teâlâ’ya, ve bize indirilene, ve İbrahim’e, İsmaîl’e, İshak’a, Yakub’a ve Esbate indirilmiş olana ve Musa’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rableri tarafından verilmiş olanlara imân ettik, onlardan hiç birinin arasını ayırmayız. Ve biz ona teslim oluruz.” (Al-i İmran Suresi. Ayet: 84)

    Aynı şekilde bu ayette de: Allah’a tüm mü’minler adına arzda bulunmuyor “ben” yerine”Biz” demiyor mu? Ve bu ifade tarzları: Kur’an ayetleri olduğuna göre, bunlar birer ilahi tesbit değil midir?

    RESULLER ALLAH’IN DÜNYADA BİR NEVİ VEKİLİDİRLER

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” İnananlardan: sadaka alarak, onları temizleyen ve duasıyla müminleri sükuna erdireceği için inananlara dua etmesi Allah (c.c) tarafından istenendir.

    “Onların mallarından bir sadaka al, onunla kendilerini temizlemiş, tezkiye etmiş olursun. Ve onlara dua et, şüphe yok ki, senin duan onlar için bir sükûnettir ve Allah-u Teâlâ tam mânâsıyla işiticidir, bilicidir.” (Tevbe Suresi. Ayet: 103)

    Sayın Bayındır ! Size sorarım. İnsanları temizlemek kimin gücü dahilindedir. Tabii ki Allah’ın! Peki; temizlemeyi Peygamberimiz yapıp; insanlara ilim ve hikmet öğreteceğine göre bunu kimin namına ve kime vekaleten yapabilecek hiç düşündünüz mü? Yoksa kendi öz gücüyle mi yapacak?

    “Onlar bilmediler mi ki, muhakkak Allah Teâlâ, o kullarından tövbeyî kabul eder ve sadakaları alır. Ve şüphe yok ki tövbeleri kabul eden, pek merhametli olan ancak -Yüce Yaratıcıdır -” (Tevbe Suresi. Ayet: 104)

    Sayın Bayındır! Bir üstteki ; yüz üçüncü ayette “Onların mallarından bir sadaka al, onunla kendilerini temizlemiş, tezkiye etmiş olursun.” Buyurulmuş olmasına rağmen, yüz dördüncü ayette “Onlar bilmediler mi ki, muhakkak Allah Teâlâ, o kullarından tövbeyî kabul eder ve sadakaları alır.” Buyurulmaktadır. Yine soruyorum. Sadakaları Allah (c.c) aldığına göre; Peygamberimiz efendimiz sadakaları kendi namına mı alıyor, yoksa bir nevi Allah’a (c.c) vekaleten mi alıyor ?

    “Ey Peygamber.. İman etmiş olan kadınlar, sana gelip de: Allah’a bir şeyi şirk koşmamaları ve hırsızlık yapmamaları ve zinada bulunmamaları ve çocuklarını öldürmemeleri ve elleri ile ayakları arasında uyduracakları bir iftira ile gelmemeleri ve iyi iş işlemekte sana karşı gelmemeleri üzerine biatta bulunacakları zaman artık sen de onlar ile biatta bulun ve onlar için Allah’tan mağfiret dile, şüphe yok ki: Allah, gâfurdur, rahîmdir.” (Mümtehine suresi ayet: 12)

    Şüphe yok, sana bîy’at edenler, muhakkak ki, Allah’a bîy’at ederler. Allah’ın eli, onların ellerinin üstündedir. Artık kim -ahdını- bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse ona da -Allah Teâlâ- büyük bir mükâfat verecektir.(Fetih Suresi âyet:10)

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Hudeybiye de müminlerin biatlerini kendisi alırken, kendi elini ashabın elleri üzerine indirdiği halde; Allah tarafından “Sana yapılan biat bana olmuştur (senin elin onların elinin üzerinde idi ama) Allah’ın eli onların elleri üzerinde idi “buyurulandır.

    “Şüphe yok, sana bî’at edenler, muhakkak ki, Allah’a bî’at etmektedirler. Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Artık kim -ahdini- bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah ona, büyük bir mükâfat verecektir.” (Fetih Suresi.ayet:10)

    “Yemin olsun ki, Allah, müminlerden râzı oldu, o vakit ki, ağacın altında sana biat ederlerken ki, onların kalblerinde olanı bildi de üzerlerine o sekiyneti -o huzur ve sükûneti- indirdi ve onları bir yakın feth ile mükâfatlandırdı.” (Fetih Suresi.ayet:18)

    Sayın Bayındır, biat olayını biliyoruz. Ağacın altında Resulüllah efendimiz ashabı kiramdan biat alırken, ashabı kiram ellerini üst üste uzatmışlar Resulullah efendimiz de kendi elini onların ellerinin üzerine koyarak, onların biatlarını kabul etmiş. Her halükarda Allah’ın emirlerini yerine getireceklerini, Resulüllah efendimizi sonuna kadar nefisleri gibi koruyacakları hususunda söz vermişler, ahitlerde bulunmuşlardı. Netice olarak zahirde onların ellerinin üstünde biat anında peygamberimiz efendimizin eli vardı; buna rağmen ayeti kerimede bakın ne buyuruluyor: “Şüphe yok, sana bîat edenler, muhakkak ki, Allah’a bîat etmektedirler. Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir.”

    Sayın Bayındır! Allah’ın eli onların elinin üzerinde olduğuna göre ; Peygamberimizin eli o anda, kendi namına mı, yoksa, bir nevi Allah’a vekaleten mi, onların ellerinin üzerinde idi ?

    Ayrıca, bildiğimiz gibi biat’ı yani ahdi alan Resulullah efendimiz olduğu halde bakın Ayeti Kerimede Allah (c.c.) ne buyuruyor:” Artık kim -ahdini- bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah ona, büyük bir mükâfat verecektir.”

    Sayın Bayındır! Bu ahitleşmeyi Resulullah efendimiz kendi namına mı yaptı yoksa yine dediğimiz gibi bir nevi Allah’a (c.c.) vekaleten Allah (c.c.) adına mı yaptı,buna nasıl cevap vereceksiniz ! Kendi namına derseniz, bunu Allah (c.c.) kendi üzerine alıyor “Bana verilen söz” ve de “onların ellerinin üzerinde olan benim elimdi” buyuruyor. Elbette ki Resulullah efendimiz dini konularda kendiliğinden hiçbir söz söylemez, vahiysiz konuşmaz. Öyleyse bu biatları da, bir nevi Allah’a (c.c.) vekaleten almış olmuyor mu?

    “Sonra onları siz öldürmediniz ve lâkin Allah-u Teâlâ öldürdü. Ve attığın vakit sen atmadın, fakat Allah-u Teâlâ attı. Hem de müminleri Allah tarafından güzel bir imtihan ile imtihan etmek için. Şüphe yok ki. Allah-u Teâlâ, hakkıyla işiticidir, tam mânâsıyla bilicidir. (Enfal Suresi: Ayet:17)

    Sayın Bayındır ! Bu ayette de; “Ve attığın vakit sen atmadın, fakat Allah-u Teâlâ attı.”buyuruluyor. Halbuki Cibril’in (a.s) tavsiyesi üzerine, Kureyş kafirlerinin yüzlerine toprağı atan peygamberimiz efendimizdi. Kafirlerin ölmesine sebep olan bu toprağı kendi namına mı attı; yoksa Allah’a (c.c.) bir nevi vekaleten mi attı?

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Bütün İnsanlara: “Ey günah işlemekte haddi aşan kullarım” Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin” demesi, Rabbi tarafından istenendir.

    Bu ayeti dikkatle okuyalım:

    “(Ey Resulüm), De ki: Ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım!. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz. Şüphe yok ki, Allah bütün günâhları bağışlar. Muhakkak ki, O -evet – O, çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir.” (Zümer Suresi. Ayet:53)

    Yukarıdaki ayette: “Ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım!. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz.” tavsiyeleri kime aittir ?

    Resulüllah’a aittir. Öyle ise Resulüllah, Allah (c.c.) olmadığına göre: Tüm aşırı günah işleyen insanlara nasıl: “Ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım !” diyebiliyor ?

    Ve de, bu bir ayet olduğuna göre: bunları kendi namına mı söylüyor ; yoksa Allah (c.c.) onu bir nevi vekil olarak mı o şekilde hitab ettiriyor!

    “O öyle bir Kerem sahibi yaratıcıdır ki yer yüzünde her ne var ise hepsini sizin için yarattı, sonra da semaya yönelip onları yedi gök olarak düzenledi, o her şeyi hakkıyla bilicidir. Hatırla o zamanı ki. Rabbin meleklere: “Ben yer yüzünde muhakkak bir halife kılacağım” diye buyurmuştu. Melekler de: “Yer yüzünde fesat çıkaracak, kanlar dökecek kimseyi mi yaratacaksın, bizler ise sana, hamd ile tesbih eder, seni takdis eyleriz.” demişlerdi. Allahü Teâlâ da: “Şüphe yok ki sizin bilemiyeceğiniz şeyleri ben bilirim.” diye buyurmuştur. Ve -Allahu Teâlâ- bütün eşyanın isimlerini Adem’e bildirdi. Sonra da bu eşyayı meleklere göstererek bunların isimlerini bana haber veriniz. Eğer siz doğru söylüyor iseniz, diye buyurdu. Dediler ki; Seni tesbih ederiz, senin bize bildirdiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphe yok ki alîm, hakîm olan sensin. Buyurdu ki: Ey Adem! O şeyleri adları ile bu meleklere haber ver. Adem de o şeyleri adları ile haber verince -Cenâb-ı Hak- buyurdu ki; Size dememiş miydim ki, ben şüphesiz göklerin de, yerin de gizliliklerini bilirim. Ve sizlerin açıkça yaptığınız ve gizlediğiniz şeyleri de bilirim. Hani biz meleklere demiştik ki Adem’e secde ediniz. Onlar da hemen secde edivermişlerdi. Yalnız şeytan kaçınmış, kibirlenmiş ve kâfirlerden olmuştu.” (Bakara suresi ayet: 29-34)

    “Ey Dâvud!. Şüphe yok ki, biz seni yeryüzünde halife kıldık. Artık insanlar arasında hak ile hükmet ve hevâya tâbi olma, sonra seni Allah’ın yolundan şaşırtır. Muhakkak o kimseler ki, Allah yolundan saparlar, onlar için hesap gününü unutmuş oldukları için şiddetli bir azap vardır.” (Sad Suresi.ayet:: 26)

    “Ve O, O dur ki, sizi yeryüzünde halife kıldı. Ve bâzınızı bâzınızın üzerine derecelerle yükseltti, tâki sizi size verdiği şeylerde imtihana tâbi tutsun. Şüphe yok ki, senin Rab’bin, cezâsı çabuk olandır. Ve muhakkak ki, o bağışlayan, merhamet edendir.” (Enam Suresi. Ayet : 165)

    “Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dediği vakit onlar: “Â! Oradaki nizamı bozacak ve yeryüzünü kana bulayacak bir mahluk mu yaratacaksın? Oysa biz sana devamlı hamd, ibadet ve tenzih etmekteyiz” dediler. Allah: “Ben, sizin bilmediğiniz pek çok şey bilirim” buyurdu. Tesbih: Allah Teâlâ’yı tenzih etmek, yani Zatını i’tikad, söz ve amel bakımından şanına layık olmayan her türlü kusurdan yüce tutmaktır. Hilafet, “vekâlet” yani başkasına vekil olmak manasına gelir. Bu vekâlet, ya aslın kaybolmasından veya bir ihtiyaçtan veya aczden, yahut da sırf, asilin, vekiline bir şeref bahşetmek lütfunda bulunmasından ileri gelir. Ve işte Cenab-ı Allah’ın yeryüzünde velilerini halife seçmesi, bu kabildendir.” (Bakara Suresi.ayet:30)

    “Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti. Müteakiben önce onları meleklere göstererek: “iddianızda tutarlı iseniz haydi Bana şunları isimleriyle bir bildirin bakalım!” dedi.” (Bakara Suresi.ayet:31)

    “Sübhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Herşeyi hakkiyle bilen, herşeyi hikmetle yapan Sensin” dediler.” (Bakara Suresi.ayet:32)

    “Allah: “Âdem! Eşyanın isimlerini onlara sen bildir” dedi. O da isimleriyle onları bildirince Allah buyurdu: “Ben size demedim mi ki göklerin ve yerin sırlarını Ben bilirim.” Ve Ben sizin gizli açık yapmakta olduğunuz her şeyi de bilirim.” (Bakara Suresi.ayet:33)

    O akit meleklere: “Adem için secde edin!” dedik. iblis dışındaki bütün melekler secde ettiler. iblis bunu yapmadı, kibrine yedirmedi ve kâfirlerden oldu.”(Bakara Suresi.ayet:-34)

    Sayın Bayındır ! Bizler yer yüzüne halifeler olarak gönderildi isek, ki öyledir. İnsanlığın en hayırlısı, en üstünü, en şereflisi olan ve tüm alemlere rahmet olarak gönderilen Resulüllah da: Elbette halifetullah olarak, bir nevi, yeryüzünde Allah’ın (c.c.) vekili değil midir ?

    ELÇİ KİMSEYİ YOLA GETİREMEZMİŞ (!)

    A.Bayındır Diyor ki;

    2) Elçi kimseyi yola getiremez. Bizi yoluna kabul eden Rabbimiz şöyle buyuruyor:

    “Sen, sevdiğini doğru yola getiremezsin, ama Allah, dilediğini doğru yola getirir. Doğru yola girecekleri en iyi O bilir.” (Kasas 28/56)

    Elçi sadece doğru yolu gösterir:Hz. Muhammed’e çok değer veren Allah şöyle buyuruyor:

    “Kuşkusuz sen kesinkes doğru yolu gösterirsin” (Şura 42/52)

    “Ve o kâfir olanlar der ki: Onun üzerine Rab’binden bir mucize indirilmiş olmalı değil mi?. Sen ancak bir uyarıcısın ve her kavim için bir hidâyet rehberi vardır. “(Raad Suresi. Ayet: 7)

    “Ve sabr ettikleri zaman onlardan rehberler kılmıştık ki, bizim emrimizle doğru yola sevkederlerdi ve âyetlerimize kesin olarak inanmışlardı.” (Secde suresi ayet: 24)

    “Ve Musa’nın kavminden bir topluluk da vardır ki, hak ile doğru yola erdirirler ve hak ile adâletle bulunurlar.” (Araf suresi ayet: 159)

    “Ve yarattıklarımızdan bir ümmet de vardır ki, onlar hak ile hidayet ederler. Ve hak ile adâletle bulunurlar.” (Araf suresi ayet: 181)

    “Ve işte sana da emrimizden bir ruh vahy ettik. Sen bilir değildin ki, kitap nedir, îman nedir ve lâkin biz onu bir nûr kıldık, onunla kullarımızdan dilediğimizi hidâyete erdiririz ve şüphe yok ki, sen bir doğru yola HİDAYET EDERSİN.” (Şura suresi ayet: 52)

    ‌“Elif, Lâm, Ra. Bir kitaptır ki, bunu sana indirdik, insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, o herşeye galip övgüye lâyık olanın yoluna çıkarasın” (İbrahim Suresi. Ayet:1)

    “Ve andolsun ki, biz Musa’yı mucizelerimizle gönderdik. Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allah’ın günlerini hatırlat diye. Şüphe yok ki, bunda çok sabır eden, çok şükür eden her bir kimse için büyük ibretler vardır..” (İbrahim Suresi. Ayet::5)

    “Doğru yola iletiyor, artık biz ona îman ettik ve Rab’bimize hiç bir kimseyi ortak tutmayacağız.” (Cinn Suresi. Ayet 2)

    ELÇİ BASKI YAPMAYA YETKİLİ DEĞİLMİŞ (!)

    A.Bayındır diyor ki:

    3) Elçi baskı yapmaya yetkili değildir. İnsanlara tam bir inanç hürriyeti tanıyan Allah şöyle buyuruyor:

    “Sen öğüt ver! Esasen sen sadece bir öğütçüsün.
    Sen onların tepesine dikilecek değilsin.” (Ğaşiye 88/21-22)

    Sayın Bayındır! Bu konuda da Kur’an’ı Kerim’in içinden bazı ayetleri seçerek : Kur’an’ın tümünü içeriyormuş gibi anlatmaya çalışıyorsunuz. Yukarıya aldığınız Ğaşiye Suresi’nin ayetlerini yazarken: en azından Tevbe Suresi’nin okuyacağımız 5 nci ayetini niçin yok sayıyorsunuz ?

    Üstelik bunu da, Peygamberimizin yetkisini kısıtlamak amacıyla yapıyorsunuz!

    İşte ayet:

    “Artık haram olan aylar çıkınca, müşrikleri nerede bulursanız öldürünüz ve onları yakalayınız ve onları hapsediniz ve onlar için bütün geçit yerlerine oturunuz. Fakat tövbe ederler, namaz kılarlar, zekâtı da verirlerse artık yollarını açık bırakınız. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayan, pek esirgeyendir.” (Tevbe suresi ayet: 5)

    “Eğer onlar daha sonra tövbe ederlerse ve namaz kılarlar ve zekâtı da verirlerse artık sizin dinde kardeşlerinizdir ve biz âyetlerimizi bilenler olan bir kavim için genişçe beyan ederiz.(Tevbe Suresi. Ayet: 11)

    Sayın Bayındır, okuduğumuz ayetler, size bir şeyler ifade etmiştir sanırım.

    Aşağıdaki ayeti kerimede ise; Allah’ın (c.c.) Resullerine, sizin tabirinizle elçilerine, emretmek ve yasaklamak yetkisi verilmiştir. Araf Suresi’nin 157 nci ayeti bunu açıkça bildirmektedir:

    “O kimseler ki, Resûle, ümmî peygambere tâbi olurlar. O peygamber ki, onu yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılmış bulurlar. Onlara iyiliği emreder ve onları kötülükten men eder ve onlara temiz olan şeyleri helâl kılar, onların üzerine pis şeyleri de haram kılar. Ve onlardan ağır yüklerini ve üzerlerinde bulunan bağları kaldırır, artık o kimseler ki ona imân ederler ve ona saygı gösterir ve yardımda bulunurlar ve onunla beraber indirilmiş olan nur’a tâbi oluverirler, işte kurtuluşa erenler onlardır.” (Araf suresi ayet: 157)

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Allah tarafından üzülmesi istenmeyendir

    =Tâ. Hâ. Biz, Kur’an’ı sana, güçlük çekesin diye değil, ancak Allah’tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.” (Ta ha suresi ayet: 1-3)

    “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ülülemre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu Allah’a ve Resûl’e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” (Nisa suresi ayet: 59)

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Nefislerine zulmeden müminler ona gelip istiğfar ettiği ve O’nun da müminlerin affını dilediği takdirde, O’nun şefaatiyle günahların affolunacağı bildirilendir.

    “Biz hiçbir Peygamber göndermedik. Ancak Allah Teâlâ’nın izniyle itaat edilmesi için gönderdik. Ve eğer onlar nefislerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah Teâlâ’dan mağfiret isteseydiler ve onlara Peygamber de istiğfarda bulunsaydı elbette Allah Teâlâ’yı tövbeleri çok kabul edici ve çok esirgeyici bulacaklardı.” (Nisa suresi ayet: 64)

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Aralarındaki ihtilafı O’na getirip, O’nu hakem ederek, O’nun verdiği hükme; kalplerinde hiçbir sıkıntı duymadan razı olup, O’na tam teslim olmadıkça iman etmiş olmayacakları, Allah (c.c.) tarafından yeminle bildirilendir.

    “Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem yapıp; sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa suresi ayet: 65)

    Sayın Bayındır, bu gelen ayetleri ve hadisi şerifleri güzelce bir okuyunuz bakın iş sizin dediğinize benziyor mu?

    İşte Ayet:

    “Vaktaki, İsa onlardan dinsizlik hissetti, dedi ki: Allah için benim yardımcılarım kimlerdir? Havariler dediler ki: Biz Allah’ın yardımcılarıyız, Allah’a îman ettik ve şahit ol ki, bizler şüphesiz Müslümanlarız.” (Ali imran suresi ayet: 52)

    ELÇİ GAYBI BİLMEZMİŞ(!)

    Ahmet Hulusi diyor ki:

    4) Elçi gaybı bilmez, o sadece Allah’ın kendine vahyettiği şeyleri bilir.

    “De ki: “Ben size, Allah’ın hazineleri yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmem. Size, “işte ben bir meleğim.” de demiyorum. Ben bana vahyolunandan başkasına uymam. “De ki: “görenle görmeyen bir olur mu? Hiç zihninizi yormaz mısınız.?” (Enam 6/50)

    “De ki: “Eğer gaybı bilseydim, daha çok iyilik yapmak isterdim ve bana kötülük de gelmezdi. Ben, inanan kesim için bir uyarıcı ve bir müjdeciden başka bir şey değilim.” (Araf 7/188)

    Peygamberler bu durumda ise, ya veliler ne durumda olur?(Kuran Işığında Tarikatçılığa Bakış Abdülaziz Bayındır S.69-72)

    GAYBI BİLMEK

    Abdülaziz Bayındır diyor ki;

    Gayb, duyulardan uzak olan ve kişinin hakkında bilgisi olmayan şeye denir.

    Toplam yıldız sayısının ne olduğu gibi Allah’tan başkasının bilemeyeceği şeylere gayb-ı mutlak denir.

    “Bir başka kişinin bildiği şey gayb-ı mutlak olmaz. Mesela içinizden ne geçtiğini ben bilmem ama siz bilirsiniz. O, bana göre gayb olur, size göre olmaz.

    Şeyhler gayb-ı bildiklerini iddia ederler. Hatta daha ileri giderek kıyametin ne zaman kopacağını, yarın ne olacağını ve nerede öleceğini bildiğini söyleyenler bile vardır. Şimdi bu konuda Kur’an’ın nasıl hiçe sayıldığına bir örnek verelim:

    Allah Teala şöyle buyuruyor:”

    “Kıyamet saatinin bilgisi kuşkusuz Allah’ın kendisindedir. Yağmuru O indirir. Döl yataklarındakini O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez ve hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Allah şüphesiz bilendir, her şeyden haberdardır.” (Lokman 31/34)

    Konuyla ilgili olarak Ahmet b. El-Mübarek şeyhi Abdülaziz Ed-Debbağ’a soruyor:

    “Efendim zahir alimlerinden hadisçiler ve başkaları Kur’an’da Lokman suresinde geçen gaybla ilgili beş şeyi Allah’ın elçisi s.a.s. Efendimizin bilip söylemediği konusunda ihtilaf etmişlerdir.

    Şöyle cevap veriyor:

    -Gayb’la ilgili bu beş şey nasıl Allah’ın elçisi s.a.s Efendimize meçhul kalır? Onun ümmetinden tasarrufa yetkili birinin tasarrufta bulunabilmesi için mutlaka bu beş şeyi bilmesi gerekir.”

    Demek ki, bunlar yarın ne olacağını, nerede öleceklerini, ve kıyametin ne zaman kopacağını biliyorlar. O zaman yukarıdaki ayeti, haşa hükümsüz sayıyorlar. Şimdi bir de şu ayetlere bakalım:

    “Sana, kıyametten soruyorlar, “ne zaman demir atacak?” diye. De ki; onun bilgisi yalnız Rabbimin kendisindedir. Onu vaktinde ortaya çıkaracak olan da Ondan başkası değildir. Göklerin ve yerin, ağırlığını kaldıramayacağı o saat, sizlere ansızın gelecektir. Sanki haberin varmış gibi tutup sana soruyorlar, de ki: “onun bilgisi sadece Allah’ın kendisindedir, ama insanların çoğu bunu bilmezler.” (Araf 7/187)

    “Sana, kıyametten soruyorlar, “ne zaman demir atacak?” diye.

    Sen nerede, onu bilmek nerede?

    Onun bilgisi Rabbine aittir.

    Sen sadece Ondan korkanı uyaran kişisin.”(Naziat 79/42-45)

    Abdülaziz Ed-Debbağ gibi Kur’an’ı hiçe sayan ve kendini Kur’an’ın üstünde gören burnu büyüklerin sözlerini buraya almak istemezdim ama ne yazık ki Müslümanların inançları bu gibi sözlerle hala kirletilmektedir.

    Öğrenciyken Hasan Basri ÇANTAY’ın hazırladığı “Kur’an’ı Hakim ve Meal-i Kerim” adlı Kur’an mealini çok okurdum.O mealde Abdülaziz Ed- Debbağ’a kutsallık verilmekte, onun sözlerini içeren El-İbriz adlı kitaptan alıntı yapılarak bazı ayetler açıklanmaktadır. Bu sebeple El-İbriz, çok merak ettiğim ve okumak istediğim kitaplar arasına girmişti.

    Kitab’ı, kendisine saygı duyduğum Celal YILDIRIM’ın yaptığı tercümeden okudum. Celal YILDIRIM da ön sözünde El-İbriz’i kutsallaştırmaktadır. Ona göre, “–aynı konudaki diğer eserler arasında El-İbriz, katıksız ve karışıksız altın niteliğindedir. Çünkü Abdülaziz Ed-Debbağ, kemal derecesinde büyük bir velidir. İlim adamlarını şaşırtan, akıllara durgunluk veren, tasavvuf erbabını hayrete düşüren ledünni bir ilme ve irfana sahiptir. O, bu kitapta Resulullah s.a.s Efendimizin yüce ruhuyla yaptığı görüşmelere, Misal ve Melekut alemindeki gözlemlerini perde perde sergilemektedir…”

    Misal alemi, rüyalar alemi anlamına gelir. Melekut alemi ise meleklerin ve ruhların bulunduğu ve duyularla algılanabilen bütün varlık türlerinin ötesinde olan alem anlamına gelir. Her ikisine birden gayb alemi denebilir. Bu, platon’un ideler alemi anlayışının tasavvufa yansımasıdır. Bir kişinin Misal ve Melekut aleminde gözlemlerde bulunması ile Allah’ın elçisinin ruhuyla konuştuğu iddiası kabul edilemez. Rüya görme olayı bunun dışındadır. Doğru rüyayı herkes görebilir. (Kuran Işığında Tarikatçılığa Bakış Abdülaziz Bayındır S.72-75)

    RESULLER GAYBI BİLMEZMİŞ (!)

    Sayın Bayındır şu ayetleri dikkatle okuyalım !

    Meleklerin bilemediği eşyaların isimlerini, gaybı bilmeyen ilk Resul Hz. Adem nasıl bildi.?

    “Buyurdu ki: Ey Adem! O şeyleri adları ile bu meleklere haber ver. Adem de o şeyleri adları ile haber verince -Cenâb-ı Hak- buyurdu ki; Size dememiş miydim ki, ben şüphesiz göklerin de, yerin de gizliliklerini bilirim. Ve sizlerin açıkça yaptığınız ve gizlediğiniz şeyleri de bilirim.” (Bakara suresi ayet: 33)

    “Ve İsrail oğullarına peygamber gönderecektir. Ben size muhakkak bir mucize ile Rabbiniz tarafından geldim. Ben sizin için çamurdan kuş şekli gibi bir şey icat ederim, sonra ona üfürürüm, O da Allah Teâlâ’nın izniyle hemen kuş oluverir. Ve ben Allah’ın izniyle anadan doğma körü ve alacalık hastalığına tutulanı iyi ederim ve ölüyü diriltirim, ve size evlerinizde ne yediğinizi ve ne biriktirdiğinizi de haber veririm. Şüphe yok ki, bunda sizin için bir alâmet vardır. Eğer siz mü’minler iseniz.” (Ali imran suresi ayet: 49)

    “Hemen onları Allah Teâlâ’nın izniyle hezimete uğrattılar ve Davut, Câlut’u öldürdü ve Allah Teâlâ ona mülk ve hikmet verdi ve dilediğinden ona öğretti. Ve eğer Hak Tealâ’nın insanları birbiriyle defetmesi olmasaydı yer yüzü mutlaka fesada uğramış olurdu. Fakat Allah Teâlâ âlemler üzerine lütuf ve kerem sahibidir… İşte bunlar Allah Teâlâ’nın ayetleridir.Bunları sana hak olarak okuyoruz. Sen de şüphe yok ki gönderilmiş olan peygamberlerdensin.” (Bakara suresi ayet: 251-252)

    “Bu sana gayb haberlerindendir. Onu sana vahy ediyoruz. Meryem’i hangisi himayesine alacak diye kalemlerini attıkları zaman sen onların yanında değildin. Ve onlar tartışmada bulundukları zaman da sen onların yanında bulunmuyordun.” (Ali İmran suresi ayet: 44)

    “Allah Teâlâ mü’minleri sizin bulunduğunuz hâl üzere terk edecek değildir. Nihayet murdarı temizden ayıracaktır. Ve Allah Teâlâ size gaybı bildirecek de değildir. Ve lâkin Hak Teâlâ peygamberlerinden dilediği zatı seçer. Artık Yüce Allah’a ve peygamberlerine imân ediniz, ve eğer imân eder ve korunursanız elbette sizin için büyük bir mükâfat vardır. (Ali İmran suresi ayet: 179)

    Elmalılı Hamdi Yazır Hoca efendi, bu ayeti şöyle tefsir ediyor: “Ey Ümmeti Muhammed, Allah Teala halis müminleri o bulunduğunuz karışık hal üzere bırakmazdı, öyle esbab tertip edecekti ki, murdarı temizden, münafıkı müminden ayıracak, fark ettirecekti. Bu temyizi yapmak için Allah hepinizi gayba muttali kılacak da değil idi, yani sizin hepinizi münafıkların kalplerine muttali kılmak sureti ile onları tefrik ettirecek değil idi ve lakin Allah, Resullerinden her kimi dilerse seçer onu ona bildirir. Öteden beri sünneti İlahiyye budur. Muhammed Mustafa da böyle yapmıştır. Binaenaleyh; bundan evvelki ayetlerde müminlere ukubeti uhreviyye ile vaid gösterildiği gibi, bu ayette de, münafıkların nifakları meydana çıkarılıp terzil edilmek gibi ukubeti dünyeviyye ile vaidleri gösterilmiş ve aynı zamanda müminlere ecri azim vaad olunmuş ve heyeti İslamiyyenin ıslahına ait mukaddimat inzal buyurulmuştur. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, cilt:2, Eser Neşriyat, İstanbul, 1979, s. 1235-1236)

    “Ve göklerin ve yerin gaybı, -onları bilmek- Allah’a mahsustur. Kıyametin işi ise başka değil, ancak göz kırpıp açacak kadardır veya ondan daha yakındır. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ her şeye kadirdir.” (Nahl suresi ayet: 77)

    “Ve onlar mağaralarında üç yüz sene durdular, dokuz -sene- de arttırdılar. De ki: Ne kadar durduklarını Allah Teâlâ daha iyi bilendir. Göklerin ve yerin gaybı onun içindir. O ne güzel görür, ne güzel işitir!. Onlar için O’dan başka bir yardımcı yoktur ve hükmünde hiç bir kimseyi ortak kılmaz.” (Kehf suresi ayet: 25-26)

    £‌; “İşte bu, gayıp haberlerindendir. Bunu sana vahy ediyoruz. Bunu ne sen ve ne de kavmin bundan evvel biliyordunuz. Artık sabret. Şüphe yok ki âkıbet sakınanlar içindir.” (Hud suresi ayet: 49)

    “Ve babaları İbrahim’in, İshak’ın ve Yakub’un dinine tâbi oldum. Bizim için Allah’a her hangi bir şeyi ortak koşmamız doğru olamaz. Bu -tevhit- bizim üzerimize ve insanların üzerine Allah Teâlâ’nın bir lütfudur. Fakat insanların çoğu şükretmezler.” (Yusuf suresi ayet: 38)

    “Dedi ki: Ben derdimi ve üzüntümü ancak Allah Teâlâ’ya arz ederim, ve ben Allah Teâlâ’dan sizin bilemiyeceğiniz şeyi bilirim.” (Yusuf suresi ayet: 86)

    “Şu gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne sürün. Görecek bir hâle gelir. Ve bütün ailenizle beraber bana geliniz.” (Yusuf suresi ayet: 93)

    “Ne zaman ki, kâfile ayrıldı. Babaları dedi ki: ben muhakkak Yûsuf’un kokusunu alıyorum. Eğer bana bunaklık isnâd etmiyecek olsa idiniz elbet de beni tasdik ederdiniz-.” (Yusuf suresi ayet: 94)

    ¡‌ “Ne vakit ki müjdeci geldi, onu yüzünün üzerine koydu, hemen görür hâle döndü. Dedi ki: Ben size dememiş mi idim ki, sizin Allah tarafından bilmeyeceklerinizi ben bilirim.” (Yusuf suresi ayet: 96)

    “Gaybı bilendir, fakat gaybı üzerine bir kimseyi apaçık haberdar etmez. Ancak -bildirmeyi- dilediği Peygamber müstesnâ, çünkü O, bunun önünden ve ardından gözcüler sevk eder. Rab’lerinin gönderdiklerini hakkıyla eriştirmiş olduklarını bîlmesi için -öyle gözcüler tayin buyurulmuştur.- Ve onların yanlarında olanı ilmen kuşatmıştır, ve her bir şeyi adeden sayıp bilmiştir.” (Cin suresi ayet: 26-28)

    “Ve ona yazmayı ve hikmeti ve Tevrat ile İncil’i talim buyuracaktır. Ve İsrail oğullarına peygamber gönderecektir. Ben size muhakkak bir mucize ile Rabbiniz tarafından geldim. Ben sizin için çamurdan kuş şekli gibi birşey icat ederim, sonra ona üfürürüm, O da Allah Teâlâ’nın izniyle hemen kuş oluverir. Ve ben Allah’ın izniyle anadan doğma körü ve alacalık hastalığına tutulanı iyi ederim, ve ölüyü diriltirîm, ve size evlerinizde ne yediğinizi ve ne biriktirdiğinizi de haber veririm. Şüphe yok ki, bunda sizin için bir alâmet vardır. Eğer siz mü’minler iseniz.” (Ali imran suresi ayet: 48-49)

    Sayın Bayındır, yukarıdaki ayeti kerimelere ilaveten; bu okuyacağınız ayeti kerimeye ne diyeceksiniz?

    “Ve O, (Peygamber) gaybe ait hususta cimri değildir.” (Tekvir suresi ayet: 24)

    Not: 1

    Ayetteki “gayb” dan kasdedilen mana, duyu organlarıyla idrak edilemeyen ve fakat inanılması gereken iman esaslarını içine almaktadır. Allah Resulünün onlar hakkında cimri davranmadığı, yani herhangi bir şeyi gizlemediği açıklanmıştır.

    Not: 2

    Resulâllahın Cibrîli ufuku mübînde bu görüşü sureti hakîkıyyesi ile görüşüdür ki Hıradan sonra olmuştu. Arz ve Semâ arasında kürsî üzerinde Allah Tealânın halk eylediği surette gördü, altı yüz cenahı vardı diye rivayet olunmuştur. İbni Cerîr de İbni Humeydin Cerîr tarikıyle Atâdan, Âmirden rivayetinde demiştir ki Peygamber sallâllahü aleyhi vesellem Cibrîli kendi suretinde bir kere görmüştü. Diğerlerinde dihye denilen bir recül suretinde gelirdi, kendi suretinde gördüğü gün ise gelmiş, bütün ufku sedd etmişti, üzerinde dür ta’lık olunmuş yeşil bir sündüs vardı.

    Kavli ilâhîsi Sh:»5622 budurgça. Lâkin Vennecmi Sûresinde diye müsarrah olduğu üzere Resulullahın Cibrîli sureti hakikıyyesiyle Sidrei müntehânın yanında bir kere daha görmüş olduğu da muhakkaktır. Nitekim Taberanî ve İbni Merduyenin tahric ettikleri vechile İbni Abbas’tan buradaki rü’yetin Sidrei münteha yanındaki rü’yet olduğu da rivayet edilmiştir. Bu surette ufukı mübîn Sidrei münteha demek olur. Halbuki Sidrei müntehadaki görüş ufukı a’lâda istivadan başka nezleten uhrâ daki görüş olduğu Vennecmide tasrih edilmiş bulunduğu için ufukı mübîn ufukı a’lâdan başka olmak iktiza eder. Şu halde burada zikr olunan rü’yet iki rü’yetin ikisine de şamil olmak ve iki rivayeti de cami’ bulunmak üzere ufukı mübîn, ufukı a’lâ ile Sidrei müntehadan e’amm mülâhaza edilmek daha muvafık olacaktır. Allahü a’lem İbni Abbas’ın muradı da bu olmak gerektir. Bu hususta Sûrei Necim daha mufassal olduğundan nüzulü gerek evvel olsun gerek sonra buradaki rü’yet ona göre tefsîr edilmek lâzım gelir. Ya’ni Resulullahın Cebrâili hakikî hilkati ile iki kerre görmüş olduğu muhakkaktır. ya’ni sahibiniz gayb üzerine – ya’ni kendisine öyle vahiy geldiğine ve sair umurı gaybiyyeye dair vermiş olduğu haberler gibi sizin hiss-ü tecribenize dahil olmamış bulunan gaybe âid hususattadanîn de değildir. –

    DANÎN, Buhl demek olan «danndan» fe’îldir. Fail ma’nasına da mef’ul ma’nasına da olabilir. Yani o meşhudünüz olan hususatta bahîl olmadığı gibi gayba dâir olan hususatta da kıskanç değildir. Almış olduğu vahyi tebliğ etmekte ve sizin müşahedenizden ve ilminizden gâib bulunan bilmediğiniz şeyleri haber verip bildirmekte bahillik etmez, gayb taslayan, gayb furuşluk eden kâhinler veya bildiğini ücretsiz belletmeyen kimseler gibi ücret almak sevdâsiyle kıskançlık yapmaz. Binaenaleyh onun hakkında cerri menfaat gibi bir garaz ve töhmet de mevzubahis olamaz. Maznun ma’nasına olduğuna göre de şöyle demek olur. Meşhudunuz olan ahvalde akl-ü fazîleti ma’lûmunuz olan o zatı Muhammedî gaybe karşı kıskanılacak kimse değildir. Onun gaybdan haber vermesi, vahy alması, sizin bilmediğiniz şeyleri bilmesi çok görülmez. Onu o yüksek fıtrat ve ahlâkta yaratan Allah tealânın canibi gaybından vahy-ü risaletle müşerref kılmasında kendisine kıskanılacak, çok görülecek bir şey değildir. (Hak Dini Kur’an Dili Elmalılı.M.Hamdi Yazır Sh. 5621-5623)

    GAYB KONUSUNDAKİ HADİSİ ŞERİFLER

    Hadis :1

    (4129)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’dan iki kap ilim hıfzıma aldım. Bunlardan birini aranızda neşrettim. Ama diğerini söyleyecek olsam şu gırtlağımı kesersiniz.” [Buhârî, İlm 42.]

    AÇIKLAMA:

    Ebu Hüreyre hazretleri, burada Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ dan öğrendiği hadislerden bir kısmını rivayet etmekten çekinerek ketmettiğini belirtmektedir. Ülemâ, neşredilmeyen ilmin, kötü emirlerin isim ve ahvalini ve çıkacakları zamanı beyaneden hadisler olduğunu söylerler. Ebu Hüreyre’nin bunların bazılarına kinâye yoluyla işaret ettiği, ama tasrih etmekten korktuğu söylenmiştir. Mesela şu sözü onlardan biridir:”Altmışın başından ve çocuğun başkanlığından Allah’a sığınırım.” Bununla Yezîd İbnu Muâviye’nin hilafetine işaret ettiği belirtilir. Çünkü, onun hilafeti hicretin 60. yılında idi. Allah Ebu Hüreyre’nin duasını kabul etmiş ve ruhunu bir yıl önce kabzetmiştir.

    Ebu Hüreyre, “Gırtlağımı keserdiniz” sözüyle, zalim idarecileri kastetmişti Ayıplarını işitmekten rahatsız olarak, hayatına kıyacaklarından korktuğunu belirtmiştir.

    Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)’ın rivayetten çekindiği fitne ile ilgili hadisleri, “Herkes hayırdan sorarken, gelip bana bulaşır mı korkusuyla ben şerden sorardım” diyen Huzeyfe (radıyallahu anh), kısmen rivayet etmiştir. Ebu Hüreyre’nin haklılığını, yani Resulullah’ın fitne ilgili olarak çok sayıda ve pek teferuatlı açık beyanlarının bulunduğunu anlamak için, Ebu Dâvud’da yer alan bir Huzeyfe hadisini kaydediyoruz. Der ki: “Vallahi bilemiyorum, arkadaşlarım gerçekten unuttular mı, yoksa unutmuş mu görünüyorlar. Vallahi Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Kıyamete kadar gelecek ve adamlarının sayısı üçyüz ve daha fazla olacak bütün fitne başlarını bize adıyla, babasının ve kabilesinin adıyla zikretti.”(Kütübü Sitte Terc c.11,s:514)

    Hadis:2

    754)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki:
    “Allahu Teâla Hazretleri semâda bir işin yapılmasına hükmetti mi, Rabb-i Teâla’nın sözüne ihtiramla, melâike (aleyhimüsselam) korku ile kanatlarını birbirine vururlar. Rabb Teâla’nın işitilen sözü düz bir kaya üzerinde (hareket eden) zincirin sesi gibidir. Meleklerin kalplerinden korku açılınca (Cebrail ve Mikail gibi mukarreb meleklere):”

    “Rabbiniz ne buyurdu?” diye sorarlar. Onlar da:

    “- Allah Teâlâ hazretleri hakkı söylemiştir. Zaten O, yüce ve uludur” derler. O’nun sözünü, kulak kabartan (şeytanlar gizlice) işitir. Kulak hırsızı şeytanlar (yerden göğe kadar) birbirlerinin üstünde (zincirleme) dizilmiş ve kulak hırsızlığına hazırlanmış bulunur. – Süfyan (İbnu Uyeyne) eliyle tarif etti: Parmaklarını önce (üst üste) dizdi, sonra açtı- (En üstteki, ilâhî kelamı işitir ve alttakine verir, o da kendi altındakine verir. Böylece gele gele sihirbaz ve kahinlerin diline kadar ulaşır. Bazan kelimeyi aşağıdakine vermeden önce bir şahap, şeytana ulaşır. Bazan şahap kendisine isabet etmezden önce kelimeyi aşağısındakine vermişolur. (Sihirbaz ve kâhinler kendilerine bu şekilde ulaşan hırsızlama habere) yüz kadar da kendileri ilâve ederek yalanlar düzerler.

    Emr-i İlâhî yeryüzünde tahakkuk edince halk kendi arasında: “Bu işin olacağı bize daha önce falan falan günlerde haber verilmemiş miydi?” derler. Böylece, semada (kulak hırsızlığıyoluyla) işitilmiş olan haber böylece tasdik edilir.” [Buharî, Tefsir, Sebe 1, Hicr 1; Tirmizî, Tefsir, Sebe, (3221).]

    AÇIKLAMA:

    Bu rivayet, akşamları berrak havalarda gökyüzünde seyrettiğimiz ve yıldız kayması dediğimiz hayretengiz hadiseye parmak basmakta ve bir açıklama sunmaktadır. Yıldız kayması dediğimiz şey Kur’ân ve hadisin dilinde şahap kelimesiyle ifade edilmiştir.

    Şahap lügatte parlak ateş şulesi manasına gelir. Kur’an dilinde bu şahaplar, bazı semavî makamlara yükselmek isteyen şeytanlardan o makamların korunması için melekler tarafından şeytanlara atılan şuleli ateş mermilerdir.

    Yıldız kaymaları, ilmen kesin bir açıklamaya henüz kavuşamamıştır. Umumiyetle kabul edilen izaha göre, semada parçalanan yıldızlar sebebiyle göktaşları mevcuttur, serseriyâne dolaşır. Bunlardan bir kısmı zamanla arzın câzibesine (yerçekimine) kapılarak hızla atmosfere girer. Çok hızlı girdiği için hava tabakasında, sürtünme sonucu ısınır ve yanar. Çok büyükleri yanıp tükenmezden arza kadar ulaşırlar. Bunlara meteor taşı denir. Nâdir de olsa meteor tâbir edilen bu göktaşları yeryüzüne düşmüş ve geniş çukurlar bile açmışlardır. Bu ilmî tasvir Kur’ân’da geçen “şihâbu’ssâkıb = delip geçen alev” (Saffât, 10) tâbirine Bu ilmî tasvir Kur’ân’da geçen “şihâbu’ssâkıb = delip geçen alev” (Saffât, 10) tâbirine muvafık düşmektedir.

    Yukarıdaki rivayet, esas itibariyle Sebe suresinin 23. âyetini izah etmektedir ve bu maksatla Kitabımız buraya almıştır. Mezkur ayet-i kerime meâlen şöyledir:

    “Allah’ın katında kendisine izin verilenden başka kimse şefaat edemez. Sonunda, gönüllerindeki korku giderilince birbirlerine: “Rabbiniz ne söyledi?” diye sorarlar. “Hak söyledi” derler. O, yücedir, büyüktür.”
    Bu rivayet, ayrıca şu âyete de açıklama getirmektedir: “Andolsun ki, gökte burçlar meydana getirdik, onları seyredenler için tezyin ettik. Onları kovulmuş her şeytandan koruduk. Fakat kulak hırsızlığı yapan olursa, parlak bir ateş onu kovalar” (Hicr, 16-18).

    Bu âyet-i kerimeyi biraz daha açıklayıcı mahiyette olan şu âyet de mezkur rivayet tarafından açıklığa kavuşturulmuş olmaktadır: “Biz şu yakın göğü yıldızlarla süsleyip donattık. Ve inatçı her şeytandan koruduk. Onlar Mele-i A’lâ’yı(yani büyük meleklerin teşkil ettikleri cemaati) dinleyemezler. Onlar kovulmak için her taraftan (şihâb yaylımına) tutulurlar. Onlar için (âhirette de) dâimî bir azab vardır. Ancak onlardan çalıp çarpan bulunur. Onu da (gökten yere doğru) delip geçen bir alev takip eder” (Saffât, 6-10).(Kütib-i Sitte Tercümesi C.4 S.203-205)

    Hadis:3

    (4927)- İbnu Mes’ud (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
    “Yeryüzünde haksız yere öldürülen bir insan yoktur ki kâtilin günahından bir misli Hz. Adem’in ilk oğluna (Kabil’e) gitmemiş olsun. Çünkü o, haksız öldürme yolunu ilk açandır.” [Buhârî, Diyât 2, Enbiya 1, İ’tisam 15; Müslim, Kasâme 27, (1677); Tirmizî, İlm 14, (2675); Nesâî, Tahrim 1, (7, 82).]

    AÇIKLAMA:

    Hadis, haksız yere cana kıymaktan nehiy mevzuunda ziyadesiyle açık ise de, hadiste temas edilen Hz. Adem’in iki oğlu meselesi ile ilgili bazı teferruatı bu vesile ile kaydedeceğiz. Sunacağımız kıymetli bilgileri İbnu Hacer el Askalanî’nin Fethu’l-Bârî adlı Buhârî Şerhinden alıyoruz. Buna göre:

    1- Hz. Adem’in ilk oğlundan murad ulemânın ekseriyetine göre Kabil’dir. Ancak aksini söyleyenler de mevcuttur. Mesela el-Kadı Cemâlü’d-Din İbnu Vasıl, Tarih’inde demiştir ki: “Hz. Adem’in öldürülen oğlunun ismi Kabil’dir. Kabil ismi de kurbanın kabul edilmesinden iştikak etmiştir.” Ancak onun ismine قابِن (Kabin) de denmiştir. Kaf harfinden sonra uzatma elifi olmadan Kabin قَبِنْ( diyen de olmuştur. Taberî, İbnu Abbas’tan tahric ederek şunu kaydeder. “Bu iki oğlanın durumu şudur: “Onlar zamanında kendilerine tasadduk edilecek fakir kimse yoktu. Kişi Allah’a yakınlık maksadıyla kurban sunardı. Sunulan bu kurban Allah tarafından kabul edilince bir ateş iner ve onu yakardı, kabul edilmemişse yakmazdı.” Hasan Basri’den de şunu kaydeder: “Habil-Kabil kıssasında geçen iki kardeş, Hz. Adem’in sulbünden değillerdi. Benî İsrail’den iki kardeş idi.” Mücâhid’den İbnu Ebi Nüceyh’in rivayetine göre der ki: “Onlar, Hz. Adem’in sulbünden öz evladları idi.” İşte meşhur olan görüş budur. Bu görüşü, sadedinde olduğumuz sahih hadis, oğulu, ilk olmakla tavsif etmek suretiyle te’yid eder. Yani Hz. Adem’in doğan ilk oğlu. Denir ki: “Hz. Adem’in cennette, ondan ve ikiz eşinden başka çocuğu doğmadı. Bu cennette doğmuş olmakla kardeşi Habil’e karşı: “Biz cennet çocuklarıyız, siz ise yeryüzü çocuklarısınız” diye iftihar etmeye, böbürlenmeye kalktı.” İbnu İshak bu hâdiseyi el-Mübtede adlıeserde zikretti.
    Yine Hasan Basrî’den rivayet edildiğine göre, demiştir ki: “Bana zikredildiğine göre, öldürüldüğü zaman yirmi yaşında idi. Kardeşi Kabil ise yirmi beş yaşında idi. “Habil ismi Hibetullah’tan gelir.

    Habil öldürülünce, Hz. Adem çok üzüldü. Bundan sonra Şîs doğdu, mânası Atiyetullah (Allah’ın ihsanı) demektir. Hz. Adem’in zürriyeti ondan intişar etti.

    es-Sa’lebî der ki: “Kur’an-ı Kerim’i iyi bilen alimlerin zikrine göre, Hz. Havva, Hz. Adem’e yirmi batında kırk çocuk doğurmuştur. Bunların ilki Kabil ve kız kardeşi İklîma idi. Sonuncusu da Abdu’l-Muğîs ve Emetu’l-Muğîs idi. Hz. Adem, çocuk ve torunları kırk bine ulaşıncaya kadar ölmedi. Sonra hepsi helak oldu ve Tufan’dan sonra sadece Nuh’un zürriyeti baki kaldı. Bu da Şîs neslindendi. Allah Teala Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Biz dünyada yalnız onun neslini devam ettirdik” (Saffat 77).

    Gemide Hz. Nuh’la birlikte seksen kişi vardı. Bunlara Kur’an-ı Kerim’de “Zaten onun yanında pek az iman eden vardı” (Hud 40) ayetiyle işaret edilmiştir. Bununla beraber, yeryüzünde sadece Nuh’un nesli baki kaldı. Çoğalıp yeryüzünü doldurdular.”

    2- Kabil’in kardeşini öldürüş tarzı ve öldürdüğü yerle ilgili bazı rivayetler de mevcuttur.
    Buna göre, taşla başını ezmiştir. Hâdise Sevr dağında, Akabetu Harra’da, “Hind”de, “Basra”da büyük mescidin yerinde cereyan etmiştir.(Kütübü Sitte terc..14,135-136)

    Hadis:4

    (4844)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    “Hz. Adem ve Musa aleyhimasselam münakaşa ettiler. Musa, Adem’e:

    “İşlediğin günahla insanları cennetten çıkaran ve onları şekavete (bedbahtlığa) atan sensin değil mi!” dedi. Adem de Musa’ya:

    “Sen, Allah’ın risalet vermek suretiyle seçtiği ve hususi kelamına mazhar kıldığı kimse ol da, daha yaratılmamdan [kırk yıl] önce Allah’ın bana yazdığı bir işten dolayı beni ayıplamaya kalk (bu olacak şey değil)!” diye cevap verdi.” Resulullah devamla dedi ki:

    “Hz. Adem Musa’yı ilzam etti!” [Buhârî, Kader 11, Enbiya 31, Tefsir, Taha 1, 3, Tevhid 37; Müslim, Kader 13, (2652); Muvatta, Kader 1, (2, 898); Ebu Davud, Sünnet 17, (4701); Tirmizî, Kader 2, (2135).]

    AÇIKLAMA:

    1- Bu rivayette mevzubahis olan münakaşa hâdisesinin zamanı ve yeri hususunda farklı mütalaalar ileri sürülmüştür:

    * Bazı alimler: “İstikbale matuftur. Yani ahirette cereyan edecektir. Vukua geleceği kesin olduğu için mazi sigasıyla vürud etmiştir” demiştir.

    * Bazı alimler, dünyada ve Hz. Musa devrinde cereyan ettiğini, Cenab-ı Hak, Hz. Musa’nın Adem aleyhisselam’ı görme talebi üzerine, onu dirilterek karşılaştırmış olabileceğini söylemiştir.* Bazı alimler, bu iki peygamberin berzah aleminde karşılaşmış olabileceklerini söylemiştir. Bu durumda Hz. Musa’nın vefatından sonra ruhları semada karşılaşmış olmalıdır.

    * İbnu’l-Cevzî, bunun bir darb-ı mesel olabileceği ihtimali üzerinde de durmuştur. Bu durumda mâna şudur: “Eğer onlar karşılaşsalardı, aralarında böyle bir tartışma geçecekti. Bu temsilde Hz. Musa’nın zikredilmiş olması, ağır tekliflerle gönderilen ilk peygamber olması sebebiyledir.”

    Haberin izhar ettiği müşkilatı gözönüne alan İbnu’l-Cevzî der ki: “Bu haber, sahih bir hadisle sabit olması sebebiyle, mahiyetine muttali olunamasa bile, inanılması gereken hususlardandır. Mânasının hakikatını kavrayamamış olsak bile kabul etmemiz gereken meselelerin ilki bu değildir. Kabirdeki azab ve nimetle ilgili haber bunlardan bir diğeridir. Herhangi bir meselenin izahını yapmakta müşkilat çekecek olsak geriye teslim olmak kalır.” İbnu Abdilberr der ki: “Buna göre bu çeşit meselelerde teslim esastır. Tahkik etmek için üzerinde durulmaz. Zîra bu çeşit meselelerde bize pek az bir ilim verilmiştir.”

    2- Sadedinde olduğumuz rivayette, Hz. Adem’in kaderinin yaratılmazdan önce yazıldığı mevzubahistir. Bir başka rivayette 40 yıl önce sarahati vardır. İbnu’t-Tîn: “Kırk yıldan murad, ayet-i kerimede geçen “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” (Bakara 30) ifadesi ile Hz. Adem’e ruhun üflenmesi arasında geçen müddettir.” Bazıları: “Bu müddetin başlangıcı levhalara yazılma zamanıdır. Sonu da Hz. Adem’in yaratılma zamanıdır” demiştir. İbnu’l-Cevzî der ki: “Allah’ın kadim olan ilmi, ma’lumatın tamamını mahlukatın hiçbiri yaratılmazdan önce kuşatmış idi. Ancak bunları farklı zamanlarda yazdı. Nitekim Sahih-i Müslim’de gelmiştir ki: “Allah miktarları, arz ve semavatıyaratmazdan elli bin yıl önce takdir etmiştir.” Öyleyse, bilhassa Hz. Adem’in kıssasının, yaratılışından kırk yıl önce yazılmış olması caizdir. Bu miktar, ona ruh üflenmezden önce toprak olarak bekleme müddeti de olabilir, bu da caizdir. Nitekim yine Sahih-i Müslim’de geldiğine göre, Hz. Adem’in toprak halinde şekillenmesi ile ona ruhun üflenmesine kadar kırk yıl müddet geçmiştir. Bu hal, bir küll olarak miktarların semavat ve arzın yaratılışından elli bin yıl önce yazılmışolmasına muhalefet etmez.”

    Mâzirî de şunu söyler: “Zahir o ki: Bundan murad Allah bunu, Hz. Adem’in yaratılışından kırk yıl önce yazmış olmasıdır. Fakat bundan şunun kastedilmiş olması muhtemeldir; “Allah bunu meleklere izhar etti veya bu tarihi izafe ettiği bir fiilde bulundu. Aksi takdirde Allah’ın meşieti ve takdiri kadimdir.” En doğrusu da şudur: Hz. Adem’in “Allah bunu, beni yaratmazdan önce bana takdir buyurdu” şeklindeki sözü ile “Tevrat’ta bunu yazdı” demeyi kastetmiş olmasıdır. Çünkü bir başka rivayette şöyle gelmiştir: “Hz. Adem, Musa’ya sordu: “O yaptığın işin üzerime yazılması işinin, Tevrat’ta yaratılmamdan kaç yıl önce vuku bulduğunu gördün?” Hz. Musa: “Kırk yıl!” diye cevap verdi.

    “Nevevî der ki: “Onun takdirinden murad Levh-i Mahfuz’a veya Tevrat’a veya Elvah’a yazılmasıdır. Kaderin kendisinin kastedilmesi caiz değildir. Çünkü o, ezelîdir. Hak Teala hazretleri, vukua gelecek hadiseleri ezelden beri murad etmiştir.”

    3- HADİSTEN ÇIKARILAN BAZI HÜKÜMLER:

    * Kadı İyaz der ki: “Hadiste, Ehl-i Sünnet’in “Hz. Adem’in çıkarıldığı cennet, müttakilere vaadedilmiş olan ve ahirette girecekleri ebediyet cennetidir” iddiasına hüccet var. Mu’tezile ve başka bazıları ise, o cennetin başka bir cennet olduğunu iddia ederler. Onlardan bazıları daha da ileri gidip, o cennetin yeryüzünde olduğunu ifade etmiştir.

    * Hadis, hakkın ortaya çıkması için yapılacak münazarada delil ve hüccetler getirmenin, bunların açıklık kazanması için tevbih ve ta’rizde bulunmanın meşru olduğunu; levmin, bilen ve anlayan kimseye kendisinde bu hallerin bulunmadığı kimselere nisbetle daha ağır geldiğini göstermektedir.

    * Kişi kendinden büyükle, evlad babasıyla münazara edebilmektedir. Ancak bunun meşru olması için, münazarada hakkın ortaya çıkması veya ilmin artması veya meselenin inceliklerine vukufiyet kazanılması gayesi güdülmelidir.

    * Ehl-i Sünet için kaderin varlığı ve kulların fiillerinin yaratılması gibi hususlara hüccet mevcuttur.

    * Kişinin normalde hoş karşılanmayacak bazı davranışları, öfke ve üzüntü gibi bazı hallerinde hoş karşılanabilir. Bilhassa, öfkeli ve hiddetli bir tabiata sahip olanlar daha çok müsamaha ile karşılanır. Nitekim hadiste münazara esnasında inkarcılık hali galebe çalmış olan Hz. Musa’ya, Hz. Adem aleyhisselam, babası olmasına rağmen, sadece ismiyle hitap etmiş, ona bu halin dışında yer vermeyeceği şeylerle hitap etmiş, bununla birlikte Hz. Musa’nın faziletini ikrar etmiş, sonra münazarasına devam edip, onun şüphesini bertaraf edecek kendi hüccetlerini beyan etmiştir.” (Kütübü Sitte terc.C.14,S,28-31)

    Hadis:5

    (4845)- Ömer İbnu’l-Hattab (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    “Musa aleyhisselam: “Ey Rabbim! bizi ve kendisini cennetten çıkaran Adem’i bize bir göster!” diye niyazda bulundu. Hak Teala ve Tekaddes hazretleri de babası Adem aleyhisselam’ı ona gösterdi. Bunun üzerine Hz. Musa:

    “Sen babamız Adem misin?” dedi. Adem: “Evet!” deyince:

    “Yani sen, Allah’ın kendi ruhundan üflediği kimsesin. Sana bütün isimleri öğretti, meleklere emretti ve onlar da sana secde ettiler öyle değil mi?” diye sordu. Adem yine: “Evet!” dedi. Hz. Musa sormaya devam etti:

    “Öyleyse sen niye bizi ve kendini cennetten çıkardın?”

    Bu soru üzerine Hz. Adem:

    “Sen kimsin?” dedi. O: “Ben Musa’yım!” deyince:

    “Yani sen, Allah’ın risalet vererek mümtaz kıldığı kimsesin. Sen Benî İsrail’in peygamberi, perde

    gerisinde Allah’ın konuştuğu kimsesin. Allah seninle kendi arasına mahlukatından bir elçi de koymadı değil mi?” dedi. Hz. Musa “Evet!” deyine; Hz. Adem:

    “Öyleyse sen, (bu söylediğin şeyin) ben yaratılmazdan önce Allah’ın (kader) kitabında yazılmış olduğunu görmedin mi?” dedi. Hz. Musa “Evet!” deyince:

    “Öyleyse Allah’ın kazası (hükmü) benden önce cereyan etmiş bir şey hakkında beni niye levmediyorsun?” dedi.”

    Aleyhissalâtu vesselâm, devamla:

    “Hz. Adem, Musa’yı ilzam etti. Hz. Adem Musa’yı ilzam etti. Hz. Adem, Musa aleyhimesselam’ı ilzam etti” buyurdular.” [Ebu Davud, Sünnet, 17, (4702).]

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” Vahiysiz konuşmayandır.

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” , Mir’ac ile Mescidi Aksadan Sidre-yi Müntehaya yükselendir.
    Orada Cenabı Hak tarafından kendisine: Hemen -Allah Teâlâ’nın- kuluna vahyettiğini vahyetti. Gördüğü şeyi kalbi yalanlamadı. Onun gördüğüne karşı onunla şimdi mücadelede mi bulunacaksınız? And olsun ki, O’nu – diğer bir inişinde de gördü. Sidret-ül Müntehanın yanında. Onun yanında ise Cennetülme’va bulunmaktadır. O vakit ki, Sidreyi bürüyen bürüyordu. Göz ne çevrildi ve ne de sınırı aştı. And olsun ki, Rab’binin en büyük âyetlerinden -bir kısmını-gördü.”ayetiyle müjdelenendir.

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:”İbni Abbasın bildirdiği gibi Mirac’da Rabbini gören, iki yay arası kadar yaklaşan, gözlerinin gördüğünü kalbi yalanlamayandır:

    “Yıldıza; doğmaya başladığı zaman and olsun ki. Arkadaşınız şaşırmadı ve bâtıla inanmadı. Ve arzusuna göre söz söylemez. O başka değil, ancak bir vahydir, vahy olunuverir. Onu kuvvetleri pek şiddetli olan öğretmiştir. Bir kuvvet sahibi ki, hemen dosdoğru göründü. Ve o, en yüksek bir semâ kıyısında idi. Sonra yaklaştı da aşağıya iniverdi. Derken iki yay kadar veya daha yakın oluverdi. Hemen -Allah Teâlâ’nın- kuluna vahyettiğini vahyetti. Gördüğü şeyi kalbi yalanlamadı. Onun gördüğüne karşı onunla şimdi mücadelede mi bulunacaksınız? And olsun ki, O’nu diğer bir inişinde de gördü. Sidret-ül Müntehanın yanında. Onun yanında ise Cennetülme’va bulunmaktadır. O vakit ki, Sidreyi bürüyen buyuruyordu. Göz ne çevrildi ve ne de sınırı aştı. And olsun ki, Rab’binin en büyük âyetlerinden -bir kısmını-gördü.” (Necm suresi ayet: 1-18)

    “O, Allah’ın son Resulü Hz.Muhammed:” “İsra ve mirac” ile Arş-ı alaya Rabbi tarafından davet edilip en üst mekanda Rabbi ile sohbet edip en yüce alemleri seyrettirilen en ulvi sırlara ve hikmetlere vakıf kılınandır.
    Sayın Bayındır yukarıya aldığın onlarca ayeti kerime ve hadisi şeriflerden sonra hala: “Resuller gaybı bilmezler” diyebilecek misiniz ?

    KUR’AN’I KERİMDE PEYGAMBERİMİZİN ŞAHSINI TEHDİT EDEN AYETLERİN, ASLINDA: O’NUN ŞAHSINDA BİZLERİ VE BÜTÜN İNSANLIĞI TEHDİT ETTİĞİ

    Bu görüşümüzü doğrulayan en açık örnek ayet şudur:

    “Allah ile birlikte bir ilâh daha tanıma! Sonra kınanmış ve kendi başına terkedilmiş olarak kalırsın. Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine “of!” bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: “Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!” diyerek dua et” (İsra Suresi ayet: 22-24)

    Peygamberimiz Efendimize bilmeden gölge düşürmek isteyen sözüm ona ilim ve kitap sahibi birçok kimseler, Bu gibi ayetlere dayanarak :” Görüyor musunuz! Allah (c.c.) Resulünü bu şekilde tehdit ediyor !” diyebiliyorlar. Halbuki siz onlara sorsanız; sizin inandıktan sonra tekrar dinden çıkıp putlara tapma ihtimaliniz var mıdır? Cevap olarak şöyle söyleyeceklerdir: “Hayır mümkün değil milyarda bir ihtimal yoktur.” Şimdi bunlara sorarız: Siz bu tehdidi kendinize yakıştırmıyorsunuz da; Rahmetenlil alemin olduğu ve en güzel ahlak ve en güzel örnek olduğu ayetlerle bildirilen Allah’ın Resulüne nasıl yakıştırıyorsunuz?

    Ayetin son bölümünü tekrar alıyorum:

    “Ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine “of!” bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: “Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!” diyerek dua et”

    Onlara tekrar soruyoruz: Resulullah efendimizin yani sevgili peygamberimizin yaşlanmış annesi, babası var mıydı ?

    Yine herkes biliyor ki; peygamberimiz efendimiz; doğmadan iki ay evvel babası Abdullah’ı, altı yaşında iken de annesi Amine’yi kaybetmiş yetim ve öksüz kalmıştır. Bundan sonra iki sene dedesi Abdulmuttalib’in yanında kalmış; Abdulmuttalib de vefat edince amcası Ebutalib’in yanında büyümüştür.

    Gerçek bu iken kendilerine aslan payı ayırabilmek için bilmeden konuşan ve yazanları Cenabı Allah affetsin.

    Bu ayetin doğru yorumunu, örnek olarak birkaç tefsirden buraya alıyorum.

    BU AYETLERİN TEFSİRLERDEKİ İZAHI

    İşte birkaç örnek;

    1) Elmalılı Hamdi YAZIR. Hak Dini Kur’an Dili isimli tefsirinde: “Ey İnsan! diye başlıyor ve devam ediyor. (Cld.5 Sh.3174.)

    2) Konyalı Mehmet VEHBİ, Hulasatül Beyan isimli tefsirinde ise; “yani amelinden ahiret murat etmek ve amelinden menfaat görmek, imana mütevakkıf olunca, ey hitaba kabiliyetli olan İNSAN! Sen Allah’ la beraber başka bir ma’bud’ a ibadet ve Allah’ tan gayrı Ma’budun vücudunu kabul etme ki, nas indinde ve Allah Teala huzurunda melum, mahzun ve yardımsız oturmayasın… Fahri RAZİ’ nin beyanı veçhile “Bu ayetteki hitap, zahiren Resulullah’ a ise de, hakikatte hitap ümmetinedir. Yahut mutlaka insana hitaptır. Çünkü Resulullah bütün measiden masum olduğu gibi, şirkten masum olduğu evleviyetle sabit olduğundan, Resulullah’ ın, İlah’ ı aharın vücudunu itikad etmesi me’ lum ve mezmum olarak oturması mutasavver olamaz” (Cld. 8 Sh. 2966.)

    3) Aynı ayeti kerimede Seyyit KUTUB’ un, Fi Zilal-il Kur’an isimli tefsirinde şöyle izah ediliyor: “Şirk yasak ediliyor ve Allah’ a şirk koşmanın korkunç neticesi bildiriliyor. Emir umumi olmakla beraber, ayette müfret sığasıyla kullanılmıştır. Böylece HER FERT hitabın bizzat kendisine yapıldığının, emrin kendisine geldiğinin şuuru içine girmektedir. İtikad hususunda bizzat mes’ uldür… (Cld. 9 Sh. 304)

    4) Bu alimlerimizin izahıyla da mevzu aydınlatılmış oldu. Allah cümlemize güzel anlayışlar ihsan etsin.

    Sayın Bayındır !

    Şimdi Peygamberimiz efendimizin; bütün özelliklerini ayet ve hadislerle ifade etmeye çalışan, yıllarca önce yazmış ve yayımlamış olduğum bir Şiirimi buraya alıyorum:

    EVRENİ AYDINLATAN YÜCE PEYGAMBER

    Tam beşyüz yıldan fazla, geçmişti ki İsa’ dan;
    İnsanlık yoldan çıkmış, dünya olmuştu zindan!

    Evrendeki gecenin, son karanlığıydı bu,
    Çağları aydınlatan, yüce Peygamber doğdu!

    Ya Resulallah! Şeksiz sen olmasaydın eğer;
    Var olmazdı felekler, arzda olmazdı değer![1]

    Ey kıvancımız! Sensin tüm güzeller güzeli,[2]
    Sonsuzluk aleminde, ey rahmet peygamberi[3].

    Makam-ı Mahmud senin, ilk şefaatçı sensin,[4]
    Senden başka örnek yok, sen en büyük öndersin,[5]

    Okur-yazar değildin, okuttu Allah seni,
    Ve unutmazsın dedi, teyid etti rutbeni.[6]

    En üstün insan çıktı, bilgisayarda vasfın, [7]
    Aynalar kadar berrak, deryalar kadar safsın.

    Hazreti Musa, İsa; ardından geldi ancak, [8]
    Milyarların içinde, sana verildi sancak.

    Sen ki en üstün insan, sen ki Halifetullah! [9]
    Bütün yetkiler ile, donattı seni Allah.[10]

    Vedduha suresi’nde yemin etti Hakk, niçin? [11]
    Kalbini tatmin edip, gönlünü almak için.

    Helal-Haram edersin, izn-ilahi ile;[12]
    Rauf-Rahim ismini, Allah getirdi dile.[13]

    Senin zuhurun için, yaratıldı tüm insan,[14]
    Senin emrin geçerli, sonsuza dek ey sultan![15]

    Yine yemin etti Hak, en üstün ahlak sende;
    Ve en büyük sevaplar, göreceksin ilerde…[16]

    Seni öyle beğendi, öyle sevdi ki Allah!
    Senin hatırın için, kıble oldu Beytullah![17]

    Razı olasın diye, kıbleyi değiştirdi;[18]
    Tüm yüzleri sevdiğin Beytullah’a çevirdi.

    Sen güneşler güneşi, evreni aydınlatan;
    Sen fakirle sultanı, aynı ölçüde tartan![19]

    Her an minarelerden, avaz avaz yükselir;
    Önce Allah’ın ismi, sonra seninki gelir!

    Her namazda okunan dualar, salavatlar;[20]
    Yerler, gökler, semalar, yüceliğini kutlar![21]

    Sünnetin bizler için, tek kurtuluş yoludur,[22]
    Kalpler Allah sevgisi ve seninle doludur! [23]

    Sensin inananlara inanç veren, güç veren,[24]
    Şüphesiz Hakka erer, önceden sana eren![25]

    Sen evrensel peygamber, peygamberliğin özü;[26]
    Yüce Allah mahşerde, sana verdi ilk sözü! [27]

    Kalbine indirilen vahiyler, oldu Kur’an;[28]
    Önceki hükümleri tüm kaldırdı ortadan.[29]

    Öyle bir kitap ki bu, hep içinde ne ki var; [30]
    Gazdan başlayan hayat ve sonsuzluğa kadar![31]

    Bütün peygamberleri, sevgiyle selamlayan;[32]
    Adem’den önceleri ve sonları kapsayan!

    Bin dörtyüz sene evvel, yüksek ilimleri sen;
    Vahiyle bildirmiştin, insanlar bilmez iken![33]

    Bu sonsuz gerçeklerden, bazıları şunlardı;
    İnsanlık asırlardan sonra farkına vardı!

    Göklerle yer bitişik iken, yarıp ayırdık,[34]
    Sonra arza üstünden biraz baskılar yaptık.[35]

    Arz kıtalar halinde, hayat başladı sudan;[36]
    Hakk yarattı Adem’i, kuru temiz çamurdan![37]

    Yuvarlaktır dünyamız, tavanıysa korunmuş;[38]
    Gökyüzü atmosferi, sanki bir kubbe olmuş![39]

    Ve en büyük müjdeyi, yeminlerle bildirdin;
    “Şu görünen yıldız” a, erişecektir bu din![40]

    Dağları görürsün ki, sabittir duruyorlar;[41]
    Gerçekte ise onlar, sür’atle yürüyorlar!

    Yani dönüyor dünya, siz görmeseniz bile;
    Hem kendi çevresinde, hem de güneşinkinde!

    Güneş ziya, Ay’sa nur; yüzüyorlar durmadan,
    Samanyolu’ yla bile, Galaksi’ ye vurmadan![42]

    Bir ölçüyle inmekte yağmur, üzerimize;[43]
    Kur’an mucizesiyse şifa, her derdimize![44]

    Semaya çıkar insan; hem kafir, hem müslüman,[45]
    Semanın duası var, okunur orda heman![46]

    Kafir önce inanmaz ve sonunda inanır;[47]
    Nefsinde ve ufukta, o ayetleri tanır![48]

    Burc’ dan burc’ a geçerler, binerek vasıtaya;[49]
    Tedbirler alınmakta, göğüsler daralmaya![50]

    Sema’ dan düşer gibi, tabiri bizler için;
    İkaz-ı ilahidir; çıkmıyorsunuz, niçin?

    Çıkmadan düşmek olmaz, demek ki çıkılacak;[51]
    Uzay astronotları, kim derdi ki yanacak?

    Ölüm erişir size, burçlarda olsanız da;[52]
    Ay da ziyaydı önce, nur oldu en sonunda![53]

    Kur’an dikkat çekiyor, ta parmak uçlarına;[54]
    Zerreden daha küçük, atom parçalarına![55]

    Anne karnında insan, üç karanlık içinde;
    Yaratılır da sonra, olur başka biçimde![56]

    Firavn’ı boğdu deniz, ve korundu bedeni;
    İbret alınsın diye, bildirildi nedeni![57]

    Tam üçbin yıldan sonra, kızıldeniz yanında;
    Buldular İngilizler, bir kazının sonunda!

    Secde halinde iken, dona kalmış vücudu;
    Ümitsizlik secdesi, kabul olunmuyordu! [58]

    Ve Musa’ nın asası, nasıl yardı denizi? [59]
    Ey insanlar çalışın, deneyin bilginizi!

    Karınca ve kuşlarla, konuşurdu Süleyman;[60]
    Bu sırları da halen, çözememiştir insan!

    Dağlar da zikrederdi, Hazreti Davud ile;[61]
    O koskoca kayalar, nasıl gelirdi dile!

    Bir aylık mesafeye, bir gün akşama kadar;
    Gider döner Süleyman, onu taşırdı rüzgar![62]

    Tam üçyüzyıl yaşadı, Ashab-ı kehf uykuda;
    Sonra Allah uyardı onları, mağarada!

    Kameri; üçyüzdokuzyıl, eder uykuları;[63]
    Bu ince hesap farkı, ne güzel bir uyarı!

    Bu olayların hepsi muhal olmaktan çıktı;
    Demek ki islam dini, tüm fenlere açıktı!

    Ufukları gösterdin, bize yüce peygamber;
    İnsanlık için sensin; en son, en büyük önder!

    “İstanbul’ un fethi” ni, müjdelemiştin bize;[64]
    Zikir gibi tefekkür, farzdır üzerimize![65]

    Ebu Hureyre ile şu gerçeği bildirdin;
    İlim Süreyya’ daysa, onu almaya gidin![66]

    İki ilim ondaydı, yalnız birini verdi;
    “İkincisini açsam, kesilir boynum” derdi;[67]

    İki deniz bitişik, biri acı ve tuzlu;[68]
    Perdelidir karışmaz, öteki ise tatlı su![69]

    Yerde yaşayanlarla, gökteki yaşayanlar;[70]
    Birleşebilir bir gün, bunu bilsin insanlar!

    Onları yaratarak, dağıtan yüce kudret;
    Toplar dilediği an, buna muktedir elbet![71]

    Kur’an-ı Kerim’ inde, semadaki yollara;[72]
    Yemin ediyor Allah, bu davettir kullara!

    Kuvveti buldu beşer, çıkabildi yıldıza;[73]
    İkinci doğu-batı, girmedi konumuza![74]

    Allah; iki doğunun, iki batının Rabbi,[75]
    Birisi bildiğimiz, ya ikincisi hani?[76]

    Henüz bulamadılar, bu ikinci güneşi;[77]
    Yüce kutsal Kur’an-ın hiç olur mu bir eşi?[78]

    Her bitkiyi, erkekli-dişili yarattı Hakk,[79]
    Rüzgarı taşıyıcı, aşılayıcı mutlak![80]

    Rüzgar olmasa asla, meyve vermez ağaçlar;
    İnsanlar gibi toplum, tüm hayvanlar ve kuşlar![81]

    Her şey zikreder Hakk’ı, demek ki her şey canlı;[82]
    Bir atom manzumesi, güneş kadar nizamlı!

    Taş selam verdi sana, kütük ağlamıştı ya![83]
    Hazreti Musa niçin, asayı vurdu suya?[84]

    İbrahim’i yakmayan ateş, neyi duymuştu?
    “İbrahim’e serin ol!” buyruğuna uymuştu![85]

    Taş Allah korkusundan yuvarlanır yerinden;
    Bazılarından ise, su fışkırır derinden![86]

    Nuh gemisi, vahiyle yapılmıştı o zaman;[87]
    Semaya çıktı İdris, ve inmedi oradan![88]

    Binlerce yıllık haber, Kur’an-ın mucizesi;
    Kur’an-ın kaynağıysa, kalbinin berrak sesi!

    Ümmetin olmak için, İsa gökte yaşıyor;[89]
    İslam’a hizmet etmek, hasretini taşıyor![90]

    Dostlarına demişti, ben gidecem ve fakat;
    Kainatın reisi, gelmek üzere mutlak![91]

    Ben sizlere görevli, o ise kainata;
    Tekrar dönecem bir gün, kavuşacam mutlaka!

    Asmadılar İsa’ yı, ve öldürmediler de;[92]
    Ümmetin olmak için, inecektir ilerde![93]

    Vefat edince İsa, gömülecek yanına;
    Ve misafir olacak, kainat sultanı’na![94]

    Senden önce kimsenin, ermediği mertebe;
    Tüm dünya mescid oldu; hatta deniz, dağ, tepe![95]

    Toprak temizleyici ve temiz oldu sana;[96]
    Su olmazsa teyemmüm farz tüm müslümanlara![97]

    Yalınız ümmetine helal oldu ganimet;[98]
    İsmini duyanlara, erişir idi heybet![99]

    Bir aylık mesafeden, korkardı düşmanların;[100]
    Görevli meleklerdi, senin koruyanların![101]

    Ümmetlerin içinde, en hayırlı seninki;[102]
    Namaz safları ise, aynen meleklerin ki![103]

    Yine ümmetine has, bir de zikir halkası;
    Melekler çevreliyor, hallerin şahikası![104]

    “Farzlar ve nafile ile, yaklaşırsa bir kulum;
    Onu sever; gören göz, tutan eli olurum!”[105]

    Sana verildi Kevser, Liva-i Hamd senindir;[106]
    Şeytan’ın İslam oldu, bu senin eserindir![107]

    Arz’ın anahtarları, ancak verildi sana;[108]
    Kat’ iyyen verilmedi, önceden başkasına!

    Adem yaratılmadan ben peygamberdim, dedin;[109]
    Yaratılışta ilksin, ve sonu mühürledin!

    Son buldu peygamberlik, senin yüce şahsında;[110]
    Gaye senin gelmendi, amaç sendin aslında![111]

    Yalnız sana verilen, bir de Kadir Gecesi;
    Bin aydan hayırlıdır, ikramın en yücesi![112]

    Kur’an mucizesiyse, bakidir sonsuza dek;
    Koruyucusu Allah; ne insan, ne de melek![113]

    Dokunamaz harfine, her an yepyeni durur;
    Hükümleri ebedi, sonsuza dek uyulur![114]

    Minberinle evinin, arasını duyurdun;
    Cennet bahçelerinden bir bahçedir, buyurdun![115]

    Cennetteki havzımın, üzerindedir minber;[116]
    Diyerek ilan ettin gerçeği, ey Peygamber!

    Mescidinde kılınan; bir namaz, bin mislidir,[117]
    Yalnız Beytullah hariç, bu hüküm umumidir!

    Diğer camilerde bir, orada bin misli sevap;[118]
    Lütfunla bizleri de, ona bağışla Ya Rab!

    Selamınızı alır, karşılarım kabrimden;
    Ruhumu salar bana, ki eminim Rabbimden![119]

    Musa’ yı hem kabrinde, namaz kılarken buldun;[120]
    Sonra mi’rac anında, hepsine imam oldun![121]

    Tüm peygamber ruhları, tabi oldular sana;
    Ve de namaz kıldırdın, ta’zim için Rahman’a!

    Zaten; İmam-Hatibi benim, dedin mahşerin,[122]
    Sancağımın altıdır, hatta tüm peygamberin!

    Toplanacakları yer, övünmek için demem;[123]
    Ancak hak, gerçek budur, gereklidir söylemem!

    Yine tüm insanlığın, tek efendisiyim ben;[124]
    Rabbim böyle buyurdu, konuşamam kendimden![125]

    Parmak işaretinle, ay ayrıldı ikiye;[126]
    Ağaçlar sana geldi, derhal çağırdın diye![127]

    Tüm ümitler kesilip, susuz kalmışken insan;
    Şarıl şarıl pınarlar, aktı parmaklarından![128]

    Göğsün açıldı, ismin yükseldi sonsuza dek;[129]
    Sana mutlak itaat, ayrıca tazim etmek;[130]

    Ve tercih etmek seni, kendi varlığımıza;[131]
    İmanın şartı oldu, şükrolsun Rabbımıza!

    Senin kokundan üstün; ne misk, ne amber vardı;
    O mübarek vücudun, ne kokular saçardı![132]

    Kalbim uyumaz dedin, vahiysiz konuşmazsın;[133]
    Sırtınla da görürsün, tariflere sığmazsın![134]

    Allah ve melekleri, salat ediyor sana;[135]
    Teslim olmak; salavat farz, tüm müslümanlara!

    Rabbim yakınlığını, sevgilerle duyurdu;
    Bizler bilelim diye, bakın neler buyurdu:

    Biat ettiler sana, Hudeybiye semtinde;
    Senin elindi ama, benimkiydi üstünde![136]

    Sana biat ettiler, bana oldu o biat;
    Cebrail sana dedi: “toprağı küffara at!”[137].

    Sen atarken ben idim, o toprağı fırlatan;
    Tüm küffar askerini, hezimete uğratan![138]

    Ve seni vekil etti, konuşturdu namına;
    “Ey kullarım!” dedirtti, günahkar kullarına![139]

    Senin cümlenle, ümit kapılarını açtı;[140]
    Bütün günahkarlara, rahmetlerini saçtı!

    Senin mevcudiyetin, varlığın hürmetine;
    Toplu azaplar kalktı, hatta küffardan bile!

    “Taş yağdır! diyenlere, azap etmem kat’iyyen;
    Sen içlerinde iken”, bilinsin ebediyyen![141]

    Çünkü gönderdi seni, aleme rahmet için;[142]
    Rauf-Rahim ismini, sana vermişti niçin?[143]

    Birbirini çağırır gibi, seni çağırmak;
    Ve iznini almadan, huzurundan ayrılmak…

    Konuşmak yüksek sesle, senin yakın çevrende;[144]
    Haramdır müminlere, her zaman ve her yerde.[145]

    Hulle İbrahim’e has, konuşmaksa Musa’nın;
    Nur cemali görmekse, Muhammed Mustafa’nın![146]

    Gaybı bilen Allah’tır, açmam dedi beşere;
    Yalnız açarım onu, sevdiğim peygambere![147]

    İşte bu lütuflarla, ta kıyamete kadar;
    Olacak olaylardan, verdin bizlere haber![148]

    Seni ne kadar sevsek, seni ne kadar övsek;
    Bir hiç kalır yanında, acaba nasıl etsek?[149]

    Acaba nasıl etsek, nasıl etsek acaba?
    Tüm kirlerden arınsak, kavuşabilsek sana.

    Bir ah etsek de yansak, bir ah etsek de yansak;
    Ve huzuruna varıp, ayağına kapansak…[150]

    O mübarek yüzünü, yüzümüze çevirsen;
    Ve baksan gözümüze, razıyım sizden desen!

    İşte o zaman kalpler, itminan bulur ancak;
    Ya Resulallah! Bu an nasıl mümkün olacak?

    Sen varlık yüzüğünün üstünün elmas taşı!
    Sen ki ezel nurundan, nurların en üst başı!

    Bütün nurlar, nurunun gölgesi olur ancak,
    Elbette bu gözeden, tüm nurlar parlayacak!

    “Nurlar saçan bir kandil”, dedi Rabbin şanına;[151]
    Seni yüceltmek için, ta aldırdı yanına!

    Miraç mucizesiyle, Arş-ı Ala’ya çıktın;[152]
    İnanan insanlara, rahmetleri akıttın!

    Ne irfanlar o anda; açıldı da açıldı…[153]
    Ne rahmetler ve nurlar; saçıldı da, saçıldı…

    Arş-ı Ala, melekler, her zerre bu törende;
    Buna benzer bir olay, görülmedi evrende!

    Miracını kutlasın, yerde-gökte ne ki var;
    Atom zerrelerinden, ta Süreyya’ya kadar!

    Öyle bir tören ki bu; insan, cin, melek hayran;
    Yedi kat gökler ve arş, hatta kürsüde seyran![154]

    Ne büyük ikramdır ki, bu yolculuk anında;
    Mesafeler katlandı, sonsuzluk mekanında!

    Diğer peygamberler de, mirac ettiler mutlak;[155]
    “Kabe kavseyn ev edna”, sana verildi ancak!

    Bir yayın iki ucu, arasından daha az;[156]
    Yakinine ererek, öylece kıldın niyaz![157]

    En fazla seni sevdi, “Sevdiğim” dedi sana;
    Sen ise yakin oldun, eriştin muradına!

    Gözünün gördüğünü, yalanlamadı kalbin;[158]
    Çünkü en yakinine almıştı, seni Rabbin![159]

    Ve yok olmuştun O’nda, tüm geçmiştin kendinden;
    Bu ancak sana ait, bir vergiydi Rabbinden!

    Bir makam ki Cebrail, giremezken oraya;[160]
    Davet etti yüce Hakk, ey dostum gel buraya!

    İlahi! Bu ne ikram, bu ne izzet, bu ne şan/
    En kutsal makamda sen, bir de Resul-i Zişan!

    Rabbi ile yüz yüze, öz öze nur deryası;[161]
    Bir sohbet, bir huzur ki, huzurun en alası![162]

    Dil aciz, idrak aciz, hali vasfeylemeye;
    Onu ancak kendisi, muktedir söylemeye!

    Ya Resulallah! lutfet, yolunda fan olalım!
    Canı binlerce verip, sana kurban olalım!

    O zaman sevgin ile, yaşarız sonsuza dek;
    O zaman mümkün olur, ebediyyen ölmemek!…[163]

    VAHİY NEDİR, KAÇ ÇEŞİT VAHİY VARDIR?”

    “Konumuzun açıklığa kavuşması için, vahiy nedir açıklayalım. Vahyin ne olduğunu açıklayalım: Vahiy, kelime olarak, bir sözü gizlice fısıldamak mânasına gelir. Istılah olarak, Allah’ın insanlara olan tebligatını, muhtelif yollarla peygamberlere bildirmesidir. Vahiy kelimesinin, Kur’ânı Kerîm’de, irâde-i ilâhiyenin şuurlu ve hatta şuursuz mahlukata intikal ettirilmesi mânasında daha geniş bir kullanılışına şâhid olmaktayız. Nitekim Allah’ın “arı”ya (Nahl, 68), Hz. Musa’nın annesine (Kasas, 7), Hz. İsâ’nın Havârilerine (Mâide, 111), “Melaike”ye (Enfal, 12), “Arza” (Zilzâl, 5), “Semâvât”a (Fussilet, 12) vahyi söz konusudur. Tâbirin bu çok buutlu kullanılışından, bütün mahlukatın kıyam ve devamında tâbi oldukları kanunların onların fıtratına konulmasının tesâdüfi olmayıp ilâhî irâde ile olduğu ve bu yüce hakikatın vahy keyfiyyetiyle ifade edildiği sonucuna varılabilir. Kelam, tefsîr ve hatta usul kitaplarımızda yer verilmiş olan bu konunun teferruatına girmeyeceğiz.

    Asıl konumuz olan Peygamberimiz (aleyhisselâtu veselâm)’e gelen vahye dönmek gerekirse hemen şunu belirtelim ki, vahyin gerçek mahiyeti, mekanizması insanlarca meçhuldür. Kitaplarda, vahiy gelirken tezâhür eden bazı hallerle ilgili tasvirlerden öte fazla bir bilgi verilmez. İlah’tan beşere muhâberevî bir irtibat diye tavsîf edebileceğimiz vahy’in farklı şekillerde cereyan ettiği de bir gerçek. Umumiyetle başlıca dört farklı şekilde vahiy cereyan ettiği açıklanır:

    1- Rüya yoluyla vahy: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), ilahî irâde ile alâkalı bir kısım hakikatı rüyasında görür ve öğrenir.

    2- İlham yoluyla: Bu, vahiy muhtevasının peygamberin içinden, kendiliğinden doğması şeklinde ortaya çıkar. Cenâb-ı Hakk, peygamberler, yakaza denen uyanıklık ve şuur hâlinde iken teblîğ etmek istediği şeyi kalplerine atar.(Kütübü Sitte terc. c.1.s.339)

    “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın, Kur’ân dışındaki bütün sözleri bu gruba girer. Bu çeşit vahye vahy-i gayr-ı metluv denir.

    3- Kitap yoluyla: Burada ilahî tebliğât, yazılı olarak gelir. Nitekim Tevrat, Hz. Musâ (aleyhisselam)’a yazılı levhalar hâlinde gelmiştir.

    4- Melek vâsıtasıyla: Burada ilâhî emirleri Allah’la peygamber arasına giren bir melek getirir. Melek tarafından tilavet buyrulduğu (okunduğu) için buna vahy-i metluv denir. Vahiyde peygamberlere doğrudan ilâhî hitap söz konusu olmaz. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) için sâdece Mirâc’ta bu vâki olmuştur, istisnâî durumdur. Bunun dışında Kur’ân’ı vahiyler, hep melek vasıtasıyla olmuştur.

    Yukarıda işâret ettiğimiz âyetler ışığında, Allah’tan mahlukata intikâl ettirilen her çeşit duyurma işine vahy diyebileceksek de, bunun en yüce mertebesi vahy-i metluv dediğimiz Kur’ân vahyidir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın hayatında bu vahy, gayr-i metluv kısmından pek kesin ve bâriz hatlarla ayrılmıştır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı başlangıçta korku, endişe ve sıkıntıya sevkeden vahiy de budur. Mahiyetini hiç bilmediği bu vahyi karşılayıp istikbal etmeye ilahî terbiye ile hazırlama safhası Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’ın risâlet hayatının en sıkıntılı dönemini teşkîl eder.

    Şu halde, sünnet’e vahiy’dir diyen âlimlerimizin ifadelerini yanlış anlamamak için Kur’ân vahyinin her bakımdan başkalığının iyi bilinmesi gerekir. Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm)’da bu vahyin tâlimi, tebliği muhâfazası için müstesna bir gayret ve itina göstermiştir.

    “SÜNNET NEDİR?”

    “Kur’ân ve vahy hakkında yapılan bu kısa açıklamadan sonra, Sünnet nedir, onu belirtmeye çalışalım. Sünnet, kelime olarak yol demektir. Bu tâbir iyi yol için de kullanılır, kötü yol için de. Nitekim, bizzat Hz. Peygamber (aleyhissatâtu vesselâm), kelimeyi bu mânada kullanmıştır. “Kim iyi bir yol açarsa… Kim de kötü bir yol açarsa…” hadîsinde böyledir.

    Konumuz açısından sünnet, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’ın yoludur. Bu yol, onunla ilgili olarak bize intikal eden rivayetlerle ortaya çıkar.

    Bu rivayetler ya sözlerini, ya fiillerini, ya da ahvalini, etvarını ve şemâilini bildirir. Bunların hepsi sünnettir. Muhaddis, fakih veya usulcü oluşuna göre âlimlerin sünnet anlayışları az çok farklılıklar arzederse de burada o teferruata girmeyeceğiz. Ancak şu kadarını belirtmekte fayda var: Bâzı muhaddisler, “hadîs”le “sünnet” kelimelerini farklı kullanmışlardır: Bunlara göre, hadîs Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın sözüdür; sünnet ise fiilleridir. Ancak büyük çoğunluk hadîs ve sünnet kelimelerini müterâdif (eş anlamlı) olarak kullanır. Sünnet deyince, söz, fiil, takrir (yanında yapıldığı veya söylendiği halde sükût ederek zımnen kabul ettiği) hepsini kasteder. Biz de burada, sünnet kelimesini bu geniş mânasıyla kullanacağız. Sünnet ve hadîs yerine “haber”, “eser”, “rivâyet” gibi başka kelimelerin de kullanıldığını bilmekte fayda var”

    “SÜNNETE-MÜRACAAT KUR’ÂN’IN EMRİDİR”

    “Kur’ân-ı Kerîm açısından, sünnet, İslâm Dinî’nin vazgeçilmesi, ihmal edilmesi mümkün olmayan fevkalâde ehemmiyetli bir kaynağıdır. Pek çok âyette Cenâb-ı Hakk sünnet’in ehemmiyetini dile getirerek, mü’minlerin sünnet’e başvurmasını, Kur’ân’la birlikte sünnet’i de göz önüne almasını emreder. Bu âyetlerden bâzılarını kaydediyoruz:*

    Şu âyette sünnette gelen emirlere itaatten başka, ihtilafların hallinde sünnete de başvurulması emredilmektedir: “Ey imân edenler! Allah’a itaat edin Peygambere ve sizden buyruk sâhibi olanlara itaat edin. Eğer bir şeyde ihtilafa düşer anlaşamazsanız -Allah’a ve ahiret gününe inanmışsanız- o meselenin hallini Allah’a ve Peygamber’e bırakın. Bu hayırlı ve netîce itibariyle en iyi yoldur” (Nisa, 59)*

    Şu âyette, Sünnet’in bulacağı çözüme gönül hoşluğuyla uyulması “imanın şartı” ilan edilmektedir: “Biz her peygamberi ancak Allah’ın izniyle itaat olunması için gönderdik… Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem tayin edip, sonra da senin verdiğin hükmü, içlerinde bir sıkıntı duymadan (yani tam bir memnuniyetle) olduğu gibi kabul etmedikçe inanmış olmazlar” (Nisa, 64-65).*

    Şu âyet, Sünnet’e uymayı, Kur’ân’a uyma ayarında ilan etmektedir: “Peygamber’e itaat eden Allah’a itaat etmiş olur” (Nisâ 4, 80).*

    Şu âyet, Sünnet’in açıklık kazandırdığı bir meseleye başka bir açıklık getirmeyi şiddetle yasaklar: “Allah ve Peygamberi bir şeye hükmettiği zaman, inanan erkek ve kadına artık, işlerinde başka yolu seçmek yaraşmaz. Allah’a ve Peygambere baş kaldıran şüphesiz apaçık bir şekilde sapmış olur” (Ahzâb, 36) *.

    Şu âyet, Sünnet’e muhâlefet edenlerin mâruz kalacağı fitneyi haber verir: “O’nun buyruğuna aykırı hareket edenler, başlarına bir belanın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar” (Nur, 63).

    *Şu âyet, mü’minin en büyük ideali olan “Allah’ın sevgisine mazhar olma”yı Sünnet’e uyma şartına bağlar: “(Ey Resulüm, mü’minlere şöyle) söyle: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun, ta ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızıaffetsin” (Âl-i İmrân, 31).

    *Şu âyet, her hususta en güzel örneğin Sünnet’te mevcut olduğunu belirtir: “Ey imân edenler, andolsun ki, sizin için Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok anan kimseler için Resûlullah’ta en güzel örnek vardır”(Ahzâb, 21)

    Biz yukarıda meâlen kaydettiğimiz âyetlerde geçen “peygamber” lafızlarını “sünnet” olarak ifâde ettik. Zira âlimler, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın vefatından sonra “bu çeşit âyetlerde geçen “Allah’a başvurmak”ı Kur’ân’a başvurmak, “Resul’e başvurmak”ı da Sünnet’e başvurmak olarak anlamışlardır. Kıyâmete kadar gelecek bütün insanlara hitabeden Kur’ân’ın bu emirlerini, kelimelerini lügat mânalarıyla anlamak mümkün değildir, zira, meselelerimizin çözümünde âyet-i kerîme dışında Allah’a müracaat yolu bizlere kapalıdır.”

    “SÜNNET DE VAHYE DAYANIR”

    “Kur’ân-ı Kerîm, Sünnet’e başvurmayı emretmekle kalmaz. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın bütün sözlerinin hak olduğunu, hatalara karşı korunduğunu da belirtir: Necm Sûresi’nde: “O, hevasından konuşmaz, onun konuşmasıkendisine yapılan bir vahiy iledir” (âyet 3-4) buyrulmaktadır, Bâzı âlimlerimiz, burada Kur’ân kastedildiğini ifâde etmişse de, âyet ve hadîslerden elde edilen başka delillere de dayanan büyük ekseriyet, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın bütün sözlerinde hataya karşı korunduğu yâni ismet sâhibi olduğu görüşünde birleşmiştir.

    Sünnetin de ilâhî kaynaktan geldiğine, Cenâb-ı Hakk’ın irşâd ve irâdesi altında

    Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a öğretildiğine dâir Kur’ân’î bir diğer delil şu âyettir: “Nitekim biz size, âyetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size Kitab’ı ve HİKMET’i öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek, aranızdan bir peygamber gönderdik” (Bakara, 151). Başta İmam Şâfiî olmak üzere birçok âlimlerimiz âyette geçen hikmet’ten muradın Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın sünneti olduğunu belirtmiştir.

    Sünnet’in Kur’ân âyetiyle te’yîd edilen semâvî yönü sebebiyle onun, İslâm Dinî için zaruretini belirtmek maksadıyla bâzı âlimlerimiz şöyle demiştir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın sünnetini, tıpkı Kur’ân-ı Kerîm’i (ezberleyip) koruduğumuz gibi (ezberleyip) korumamız gerekmektedir. Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Peygamber size her ne getirdi ise onu alın, her ne yasakladı ise onu terkedin” (Haşr, 7)

    “Sünnet’in dinden bir parça olduğu hususunda daha önce kaydettiğimiz Kur’ân’î delilleri hatırlatan bir başka usul âlimi tahkikini şöyle tamamlar: Kur’ân’da yer verilen deliller şu gerçeği ortaya koyar:

    “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın getirdiği her şey, emir buyurduğu veya yasakladığı her mesele hüküm itibariyle, Kur’ân’da gelenlere mülhaktır. Bunları da Kur’ân’da gelenlere (değer yönüyle ayırım yapmadan) ilâve etmek şarttır”

    Öncelikle kendi mezhebimiz olan Hanefî mezhebinin görüşlerini aksettiren Serahsî’nin açıklamasını da burada kaydetmemizde fayda var. Usûl’ünde: “…Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, kâfirlerin ta kendileridir” (Mâide, 44) âyetini açıklarken, Serahsî: “Burada “indirilen”den maksat Kitabullah ve Resûlün Sünneti’dir” der, buna şâhid olarak yukarıda kaydettiğimiz âyetlerden bir kısmını zikreder.
    Bu meseleyi bir hadîs-i şerifle noktalayalım: “Hevası benim getirdiklerime tâbi olmadıkça sizden hiç kimse inanmış olmaz”

    “HÜKÜM ÇIKARMADA KUR’ÂN TEK BAŞINA YETERLİ DEĞİLDİR”

    “Sünnet’i yukarıda kaydettiğimiz âyetlerin ışığında anlayan Selef, “Bize Kur’ân yeter” diyerek, ikinci kaynağı reddeden kimseler için “sapık ve saptırıcı” hükmünü vermekten çekinmemiştir. Onlar açısından, hüküm çıkarmada tek başına Kur’ân-ı Kerîm, yeterli değildir. Mutlaka sünnete de başvurmak gereklidir.Çünkü bizzat Kur’ân-ı Kerîm, Sünnet’i Kur’ân’ın devamı olarak ifâde etmiş, ona müracaatı emretmiştir. Selef’in bu anlayışını aksettiren bir vak’a kaydedelim: Müslim’de rivâyet edildiğine göre, İbnu Mes’ud (radıyallahu anh) Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’den: “Dövme yapan ve yaptıran, peruk takan ve taktıran… Kadınlara lanet olsun” hadîsini rivâyet edince, bu hadîsi işiten Ümmü Yâkup adında Kur’ân’ı okuyan bilgiç bir kadın gelerek itiraz eder: “Sen dövme yapanları da yaptıranları da… lanetliyormuşsun” der. İbnu Mes’ud: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın lanetlediğine ben niye lanet etmiyeyim, üstelik, bu Allah’ın Kitabı’nda da var” diye cevap verir. Kadın: “Ben Kur’ân’ın iki kapağı arasında her ne varsa eksiksiz okudum, ama senin söylediğin tel’îni bulamadım” deyince İbnu Mes’ûd: “Şâyet hakkıyla okusaydın mutlaka bulurdun, Allah, Kur’ân’da: “Peygamber size her ne getirmişse onu alın, yasakladığı şeyden de kaçının (Haşr, 7) buyurmuyor mu?” cevabını verir.
    Bu yüce Sahâbî’nin davranışını değerlendiren usulcülerimiz şu hükme varırlar: “Görüldüğü üzere, hüküm çıkarmada Kur’ân’la yetinmek caiz değildir. Mutlaka O’nun şerhi ve beyanı durumunda olan “sünnet”e de bakmak gereklidir”

    “RESÛLULLAH’IN İSTİŞARE VE İÇTİHATLARI”

    “Sünnet’in de vahye dayandığını kabûl edince karşımıza bazı sualler çıkacaktır: “Sünnet de vahye dayanıyorsa, Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın istişârelerine, içtihâdlarına ne diyeceğiz? Verdiği kararlardan dönme örnekleri var, vahye dayansaydı dönüş olur muydu? vs.” Şüphesiz açıklanması gereken bir husus. Hemen belirtelim ki, insan fıtratına uygun ve tedrîcîlik esasına göre gelen Kur’ân vahiylerinde de bu çeşit durumlara rastlarız. Seyyâl olan beşerî şartlara hitabeden vahiyde rastlanan seyyaliyetten normal ne olabilir?Nesh meselesi mânidârdır. Alimlerimiz, neshi prensip olarak kabûl etse de, kesinlikle mensuh olan âyetler hususunda çok geniş ve farklı izahlar sunarlar.

    Şimdi istişâre meselesini ele alalım. Cenâb-ı Hakk, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e Ashâbıyla istişâre etmesini emretmiştir (Âl-i İmrân, 159). Bir başka âyette de mü’minlerin meselelerini istişâre yoluyla halletmeleri istenir (Şûra, 38). Öyle ise Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), bu mühim” mevzuda örnek vermeli, istişârenin adâbını öğretmeliydi. Fiilen de öyle yapmıştır. Birçok fırsatlarda, şahsî görüşünü ileri sürmüş, daha isâbetli görüş ve teklif karşısında kendi teklifinden vazgeçerek ümmetine istişârenin mühim bir âdabını öğretmiştir: Makamına, ünvanına, ittihâz ettiği vaziyetten hâsıl olan müessiriyetine dayanarak şahsî görüşünde direnmemek, emrivakiye, dikteye gitmemek.. Keza, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zaman zaman ortaya çıkan yeni durumlar karşısında -asıl prensibi vahiy beklemek olmasına rağmen- içtihadlarda bulunmuş, hükümler vermiştir. Bu içtihadlarında isâbet ettiği gibi etmedikleri de olmuştur. İsâbet etmediği yâni Cenâb-ı Hakk’ın irâdesine uymayan hükümler verdiği zaman arkadan gelen vahiyle ikaz ve irşad edilmiş, hatası düzeltilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu çeşit tashîhlerin birçok örneği var. Kureyş müşriklerinin ileri gelenleriyle konuşurken, dinî birşeyler sormak niyetiyle gelen âmâ bir zâta, sözünü kesmemek için itibar etmemiş, ilgi göstermemişti ki, Abese Sûresi Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı ağır bir üslubla ikaz etmiştir. Keza, Bedir esirlerine yapılacak muâmele hususunda verilen karar da isâbetli olmamıştı. Arkadan gelen ikaz edici âyetler (Enfâl, 68) öylesine şiddetli olmuştur ki Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) üzüntüsünden ağlamıştır. Bu çeşit ikazlar vahiyle olduğu gibi bazan da melek vâsıtasıyla olurdu. Nitekim Hendek savaşından sonra Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) silahı bırakmıştı ki, Cebrâil gelerek: “Melekler silahlarını bırakmadılar…” diyerek ikaz etti ve savaş sırasında düşmanla işbirliği yaparak müslümanlara ihânet eden Benu Kureyza kabilesinin cezalandırılması gerektiğini ihtar etti. Keza Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Tevbe Sûresi’nin -Hac sırasında-teblîğ edilmesi işini Hz. Ebû Bekir’e vererek Mekke’ye göndermişti ki, arkadan Cebrâil gelerek bu işi kendi âilesinden birinin yapmasını emretti. Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) arkadan Hz. Ali’yi göndererek, teblîğ işini yapmasını emretti.
    Bu çeşitten çok sayıdaki örnekleri değerlendiren İslâm âlimleri ittifakla şu netîceye varırlar: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) içtihadlarında olsun, aldığı kararlarında olsun hata yapabilir, ancak bu hatası devam etmez. Cenâb-ıHakk vahiy, ilham, melek gibi vâsıtalarla mutlaka ikaz eder, o hatayı tashîh eder. Binâenaleyh, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın sünnetleri karşısında “Bu ictihadında hata etmiş olabilir mi?”, “Bu sözü, bu hükmü hata cereyan edenlerden biri olmasın?” diye tereddüt câiz değildir, hata etseydi ikaz edilir, sağlığında düzeltilirdi, Düzeltildiğine dâir rivâyet gelmemiş olan her içtihadı, her kararı, her sözü, her sünneti bizim için bir irşattır, kesin bir hakikattır, yolumuzu aydınlatan bir nurdur. Bu mesele münhasıran dinî olan hususta olsun, beşerî ve içtimâî hususta olsun, maddî hayatımızı ilgilendirsin, mânevî hayatımızı ilgilendirsin hepsi birdir, yeter ki, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’dan olduğu kesinlik kazansın. İman ve teslimiyet erbâbının te’lîf ettiği kitaplar ittifakla şu mânada ifâdelere yer verirler: “O’nun (aleyhissalâtu vesselâm) hadîslerinde gelen her şey haktır, doğrudur, güzeldir. Vahiy yoluyla gelmiş, ilhâmen gelmiş, melek vâsıtasıyla veya rüyada bildirilmiş farketmez, yeter ki, O’nun (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından beyân ve irşâd edilmiş bulunsun. Zira Cenâb-ı Hakk garanti veriyor: “O, kendi hevasından konuşmaz, onun konuştuğu vahiy iledir”

    Bu konuya temas eden Serahsî aksi beyan gelmeyen sünnetin “yakinî ilmi” ifâde ettiğini, ona uymanın ümmete farz olduğunu söyler. Sahâbe’nin icmâından da geçen bu çeşit sünnet menşeli ahkâmdan hata ihtimalinin tamamen bertaraf olacağı gerçeğinden hareketle, onları inkâr edenin tekfir edileceğini ayrıca vurgular.

    Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın bir kısım dünyevî meselelerde içtihad ve istişâreye yer verip, sonradan bazılarından rücu etmiş olmasının, pratik ve ümmetine öğreticilik yönü de ehemmiyetlidir. Serahsî’nin kaydettiği bir hüküm aynen şöyle: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın, içtihâda dayanarak yaptıklarının bazılarında hata vukûa gelmesinden anlarız ki, onun dışındakilerin re’yinden hata hususunda asla emîn olunmaz”. Ümmete, öğretici maksadla verilen -ve hepsi de bizce bilinen- muayyen örnekler dışında Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hakkındaki genel hüküm O’nun (aleyhissalâtu vesselâm) her çeşit hatadan mâsum (yâni korunmuş) olmasıdır.”

    “SÜNNETİN KUR’ÂN-I KERÎM’İ BEYÂN FONKSİYONU “

    “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e Allah tarafından yüklenen mühim vazîfelerden biri de Kur’ân-ı Kerîm’i “beyân etmek”tir. İşte bir âyet: “(Habîbim), Biz sana da Kur’ân’ı indirdik ta ki insanlara, kendilerine ne indirildiğini beyân edesin (açıkça anlatasın) ve ta ki, onlar da iyice fikirlerini kullansınlar” (Nahl, 44, 64).(Kütübü Sitte terc.c1.s.339- 346)

    Bu konu da iyice anlaşıldı sanırım

    1.(735)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Gayb’ın anahtarı beştir” dedi ve şu mealdeki âyeti okudu: “O saatin (kıyametin) ilmişüphesiz ki Allah’ın nezdindedir. Yağmuru O indirir. Rahimlerde olanı O bilir. Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiçbir kimse hangi yerde öleceğini bilmez. Şüphesiz ki Allah (herşeyi) bilendir. Her şeyden haberdardır” (Lokman 34). [Buhârî, Tefsir, Lokman 2, En’âm 1,İstiska 29.]

    AÇIKLAMA:

    Bu hadis, Kurtubî’nin açıkladığı üzere, mü’minleri, söylenen bu beş meseleyi bilme hevesine kapılmaktan men ediyor. İbnu Mesud (radıyallahu anh)’un bir rivayetinde, bu meseleleri Hz.Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in de bilemediği daha açık olarak ifade edilmiştir:

    “Bu beş şey hariç, herşeyin ilmi peygamberimize verilmiştir.” İbnu Hacer: “Müneccim olsun olmasın herkesin âdi şeylerde gaybla ilgili “zan” da bulunmaları caizdir, ama “ilim” iddiası caiz değildir” der.İbnu Abdilber, gaybtan haber vermek iddiasıyla ücret vermek ve ücret almanın haram addedilmesinde ulemânın icmaından haber verir.Bu beş şey dışında kalan meselelerde mutlak gaybtan bahsedilemiyeceği, bazıları için gayb olurken, diğer bazılarınca bilinebileceği de belirtilmiştir. Bir başka ayette: “O bütün gaybı bilendir. Öyle ki gaybına kimseyi muttali etmez, meğer ki beğenip seçtiği bir peygamber ola. Çünkü O, bunun önünden ardından gözetleyiciler dizer” (Cin, 26-27). Bu âyette gayba peygamberlerin muttali kılınabileceği belirtilmiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de Hz. İsâ’nın:

    “…yediklerinizi ve evlerinizde sakladıklarınızı da size haber vereceğim..” (Âl-i İmran 49) diyerek; keza Hz. Yusuf’un da: “…daha yiyeceğiniz yemek gelmeden size onu haber veririm…” (Yusuf 37) diyerek gayba ıttılâ peyda edebileceklerine dair ifadelerde bulunmuşlardır. Âlimler bu âyetlerde ifade edilen gaybe nüfuz keyfiyetinin, Cin suresinden yukarıda kaydettiğimiz âyette yer verilen “beğenip seçtiği peygamber” istisnasına dahil olduğunu belirtir.

    Bazan velilerin de bazı gaybî umura aşina oldukları da görülmektedir. Peygamber olmadıkları halde bunların gayba nasıl âşina olabilecekleri itiraz konusudur,zira Cin suresinde “Razı olduğu peygamber hariç”diye istisna yapılmış ise de bu peygamberedir, başkasına değil denmiştir.

    Buradan hareketle Mutezile kerameti inkâr etmiştir

    Bu fikre katılmayan Ehl-i Sünnet âlimleri, velilerin Allah’ın izniyle gayba muttali olabileceğini kabul etmiştir. Onlara göre, velinin gaybı bilmesindeki fazilet kendine ait değildir, bu kendine izafe edilemez, peygambere izafe edilir. “Çünkü veli ancak muhabbet-i Resûl ile ve ancak o vâsıta ile mazhar-ı kerâmet olur. Veliyyullah demek Allahu Teâla’yı ve O’nun sıfatlarını mümkün olabildiği kadar ârif olan, taatlara müdâvim, mâsiyetlerden ve dünyevî lezzet veşehvetlere dalmaktan müctenib ve bütün bunlarla beraber mensub olduğu peygamber uğrunda her şeyini feda etmiş bulunan bir zât demektir. Onun kerametinde peygamberlik dâvâsı yoktur. Bilakis peygamberin mu’cizesini te’yid ve isbat vardır.”(Kütübü Sitte Terc.c.4.S.164-166)

    TASAVVUF KONUSUNDAKİ TARTIŞMALARA IŞIK TUTABİLECEK AYETLER

    “Ve sana kitabı da hak olarak indirdik, kendisinden evvelki -semavî- kitabı tasdik edici ve üzerine bir koruyucu olmak üzere. Artık aralarında Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğu -hükümler- ile hükmet. Ve sana gelen haktan -ayrılıp da- onların havalarına tâbi olma. Sizden her biriniz için -vaktiyle- bir şeriat, bir açık yol kılmıştık. Ve eğer Allah Teâlâ dilese idi elbette sizleri bir ümmet kılmış olurdu. Fakat size vermiş olduğu şeyler de sizi imtihan etmek için -bir ümmet kılmadı- artık hayırlı işlere koşunuz. Nihâyet cümleten dönüşünüz Allah Teâlâ’yadır. Binaenaleyh nelerde ihtilâf etmiş olduğunuzu o size haber verecektir..”(Maide Suresi. Ayet: 48)

    “Yoksa o kimse ki, gece saatlerinde -ibadete- devam eder, secde edici ve kıyamda durucu olarak ahiret azabından çekinir ve Rab’binin rahmetini diler, -bununla böyle olmayan eşit olur mu?.-Deki: Hiç bilenler ile bilmeyenler eşit olabilirler mi?. Ancak saf akıl sahipleri düşünüverir. -bundan ibret alırlar.” (Zümer Suresi. Ayet :9)

    ” Ve o kâfir olanlar der ki: Onun üzerine Rabb’inden bir mucize indirilmiş olmalı değil mi?. Sen ancak bir uyarıcısın ve her kavim için bir hidâyetçi vardır.” (Raad Suresi. Ayet: 7)

    “Ve insanlardan öylesi de vardır ki, ne bir ilme ve ne bir rehbere ve ne de aydınlatan bir kitaba sahip olmaksızın Allah hakkında mücalede bulunur.” (Hac Suresi. Ayt: 8)

    ” Görmediniz mi ki: Allah Teâlâ sizin için göklerdekini ve yerde olanı musahhar kılmıştır. Ve üzerinize zâhiren ve batınen nimetlerini pek geniş surette itmam buyurmuştur. Ve insanlardan öylesi de vardır ki, ne bir ilme, ve ne de bir rehbere ve ne de aydınlatan bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında mücadelede bulunur.” (Lokman Suresi.ayet: 20)

    “Ve eğer onlar, o tarik (yol) üzerinde dosdoğru gitse idiler, elbette kendilerine bol bol su içirirdik.” (Cin Suresi. Ayet: 16)

    “Onları bu hususta imtihana çekelim diye ve her kim Rab’binin zikrinden yüz çevirirse onu da pek meşakkatli bir azaba sevk eder.” (Cin Suresi. Ayet: 17)

    “Şüphe yok ki: Bu, bir öğüttür, artık kim dilerse Rab’bine bir yol tutar.”(Müzemmil Suresi. Ayet: 19)

    “Şüphe yok ki: İşte bu, bir öğüttür. Artık kim dilerse Rab’bine bir yol tutar.”(İnsan Suresi. Ayet:29)

    ” İşte bu, hak olan gündür, artık kim dilerse Rab’bine sığınacak bir yer edinsin.” (Nebe Suresi. Ayet: 39)

    Değerli okurlarım, tasavvuf, tarikat, bir mizaç, bir meşrep, manevi bir zevk ve kader meselesidir. Tabii, her meslek erbabının hakikisi olduğu gibi taklitçisi ve sahtekarı da olmaktadır. Bugünkü, İslam dışı bazı tarikatçılara bakarak, gerçek ehli tarikat ve tasavvufu tenkit etmek, mesela; Hasan-i Basri, Cüneyd-i Bağdadi, Ahmed Yesevi, Abdulkadir Geylani, Şah-ı Nakşibend Muhammed Bahauddin, Seyyid Ahmed Rufai, Mevlana Celaleddin-i Rumi, İmam-ı Rabbani, İmam-ı Gazali, Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli, Mevlana Halid-i Bağdadi ve onların temiz yolunda sünneti Resulullah üzere hareket ederek, İslam’ın özüne bid’atları karıştırmadan, yaşayan dindar insanları tenkit etmek karalamak büyük vebal olur sanırım.

    Şimdi tarikat konusunda,” Asrımız tarikat asrı değil “dediği bilinen; buna rağmen tarafsız görüşünü bildiren asrımızın müceddidi Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin Mektubat isimli kitabından “Tarikat”ile ilgili bölümü, bilgi edinilmesi açısından aşağıya alıyorum.

    İLMİ LEDÜN VAR MIDIR,İLMİ ZAHİRDEN FARKI NEDİR?

    Abdulaziz Bayındır diyor ki:

    “İLM-İ LEDÜN-İLM-İ BATIN”
    (Hızır Aleyhisselam!ın ilmi)

    İlm-i ledün, Allah tarafından verildiği iddia edilen özel bir bilgi anlamında kullanılır. İlm-i batın da aynıdır.

    Kimi şeyhlere böyle bir ilim verildiği iddia edilir. Bu iddia onların kutsallaştırılmasına yol açar.”(Kur’an ışığında Tarikatçılığa Bakış, s. 91).

    Sayın Bayındır’a soruyoruz! İlm-i ledün Allah(c.c.) tarafından verilmiyorsa kim tarafından veriliyor (?)

    Değerli okurlarım bu konuyu 1970 li yıllarda alim bir zatla aramızda geçen bir hatıramla izaha çalışacağım:

    Malatyalı okurlarımın iyi tanıdığı,medrese mezunu olup o tarihte imamlık görevinde bulunan Sait Ertürk Hoca Efendi;o yıllarda Malatya şeker fabrikasında ziraat müdürü olup emekliye ayrıldıktan sonra halen Üsküdar’da oturmakta olan,eski dostumuz Mehmet Faruk Yılmaz Bey’le yaptıkları sohbette:Hoca Efendi”İlmi zahir ilmi batın diye bir şey yoktur.Her şey zahirdir.”Şeklindeki sözlerinden tereddüte düşmüş olan Faruk Bey telefonla beni arayarak endişesini bildirmişti. Birkaç gün sonra Hoca Efendi yanıma uğradığında: O sözleri kendine nakledip bunları söyleyip söylemediğini sordum. Allah’ın rahmetine kavuşmuş olan merhum Hoca Efendi evet öyledir dedi.Ve aramızda şu konuşma başladı ve O’na sordum:

    “Hoca Efendi Musa (a.s) ile buluşan Hızırv(a.s)’ın ilmi zahiri miydi batini miydi?”

    -“Zahiriydi”.

    -“Peki Hz.Hızır’ın yabancı adamlara ait olan ve kendilerini saygılarından dolayı gemiye ücretsiz bindirdiği hadisi şeriflerde anlatılan o adamların hiç sebep yok iken acente gemilerini sakat etmesi, yolcuları riske ve gemi sahiplerini zarara sokması ayrıca:Sokakta arkadaşlarıyla oynamakta olan masum ve suçsuz bir çocuğu sebepsiz yere öldürmesi ilmi zahir miydi ilmi batin miydi?”

    -“İlmi zahirdi”dedi.Tekrar sordum “şeriata uygun muydu yoksa aykırı mı idi? “(Hoca Efendi beni mat etmek için)

    – “Şeriata uygundu”dedi.

    – “Peki şeriata uygun ise bu olaylara niçin itiraz etti! Hz.Musa şeriati bilmiyormuydu?”

    -“Hz.Musa şeriati biliyordu. Ama; Hz.Hızır hem şeriatı hemde serbepler ilmini biliyordu.”dedi.

    -“Çok güzel dedim ve onun bu sözlerini bir kağıda yazarak imzasını açtım ve “Hoca Efendi şurayı imzalarmısınız dedim.”Hoca Efendi:

    -“Hayır imzalamam”dedi.

    -“Niçin” dedim.Hoca Efendi :

    -“Çünkü Hz.Hızır Hz.Musa’dan büyük oldu”dedi.

    -“İyi ya, onu siz büyüttünüz” dedim ve tekrar sordum: “Şimdi tekrar söyleyin şeriata uygun mu idi yoksa aykırım ı idi?” Hoca Efendi:

    -“Şeriata aykırı idi. Hz.Musa onun için itiraz etti.”Dedi.

    -“Peki Hoca Efendi size bir soru daha sorayım:

    -Hz.Hızır’ın, zahiren şeriata aykırı olarak yaptığı o işler; Allah(c.c)ın rızasına uygun mu idi yoksa aykırı mı idi?” dedim. Hoca Efendi biraz sustuktan sonra çaresiz kalınca :
    -“Sen benim hocamsın” diyerek; tevazu ve nezaketini gösterdive iddiasından vazgeçti.
    Cenabı Allah bol bol rahmet eylesin ve kabri nur olsun.

    Değerli okurlarım!
    Elbette ilmi ledün vardır. Pek nadir olan erbabına malumdur.Bal vardır karşıdan gördüm çok tatlı imiş demekle ağız bal olmaz.
    Kendini İsa, Mehdi ve Resul sananların zannettikleri gibi ; bu, herkesin sahip çıkacağı bir ilim bir makam değildir.
    Onu tadan bilir.Bilen de söylemez.En doğrusunu ise Allah bilir.

    İşte Ayetler :

    “Ve hatırla, bir vakit ki, Musa genç arkadaşına demişti: Ben iki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayacağım, yahut uzun bir müddet geçireceğim”.(Kehf Suresi, ayet: 60)

    .” Vaktaki, iki denizin birleştikleri yere ulaştılar, balıklarını unuttular. O vakit -o balık- denizde bir yarığa doğru yolunu tutmuştu”.(Kehf Suresi, ayet: 61)

    “Vaktaki geçip gittiler -Hazreti Musa- genç arkadaşına dedi ki: Bize kuşluk yemeğimizi getir, biz bu yolculuğumuzda muhakkak ki, yorgunluğa uğradık.”(Kehf Suresi, ayet: 62)

    “O genç de- dedi ki: Gördün mü?. Kayaya çıktığımız vakit ben şüphe yok balığı unuttum. Onu söylemeği bana şeytandan başkası unutturmuş olmadı. O denizde yolunu şaşılacak bir şekilde tutmuştu.”.(Kehf Suresi, ayet: 63)

    “Dedi ki: İşte bizim aramakta olduğumuz da bu ya, hemen izleri üzerine uyarak geri döndüler.”.(Kehf Suresi, ayet: 64)

    “Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, ona kendi katımızdan bir rahmet vermiştik. Ve ona katımızdan bir ilim öğretmiştik.” .(Kehf Suresi, ayet: 65)

    “Ona Musa dedi ki: Öğretilmiş olduğundan bana bir irşat vesilesi öğreti vermekliğin üzere sana tâbi olabilir miyim?”. .(Kehf Suresi, ayet: 66)

    “Dedi ki: Şüphe yok sen benimle beraber sabra kâdir olamazsın.” .(Kehf Suresi, ayet: 67)

    “Ve hakikatından tamamen haberdar olmadığın bir şeye karşı nasıl sabr edebilirsin?.” (Kehf Suresi, ayet: 68)

    “Dedi ki: inşaallah beni elbette sabreder bulacaksın ve sana hiçbir emîrde âsi olmam.” .(Kehf Suresi, ayet: 69)

    “Dedi ki: Eğer bana tâbi olacak isen artık bana hiçbir şeyden sual etme, ondan sana ben haber verinceye değin.” .(Kehf Suresi, ayet: 70)

    “Bunun üzerine gidiverdiler. Ne zaman ki bir gemiye bindiler, o gemiyi yaraladı. Dedi ki: Onu yaraladın mı ki, ahalisini boğuveresin? Doğrusu pek kötü bir şey yaptın”.(Kehf Suresi, ayet: 71)

    “Dedi ki: Ben demedim mi ki: Şüphe yok sen benimle beraber sabra takat getiremezsin?” (Kehf Suresi, ayet: 72)

    “Dedi ki: unuttuğum şey ile beni muaheze etme, bana bu isimden dolayı bir güçlük teklif eyleme.”. .(Kehf Suresi, ayet: 73)

    “Yine gittiler, nihayet bir oğlan çocuğuna rastgeldileri an hemen onu öldürüverdi. Dedi ki: Bir tertemiz nefsi, bir nefs karşılığında olmaksızın öldürdün mü?. Muhakkak ki, pek kötü bir şey yapmış oldun.” (Kehf Suresi, ayet: 74)

    “Dedi ki: Ben sana demedim mi ki, şüphe yok sen benimle beraber sabra takat getiremezsin.” .(Kehf Suresi, ayet: 75)

    “Dedi ki: Bundan sonra sana bir şeyden sorarsam artık bana arkadaşlık etme. Muhakkak ki, benim tarafımdan özre erişmiş oldun” (Kehf Suresi, ayet: 76)

    “Sonra yine gittiler, bir belde ahalisine varınca onun ahalisinden yiyecek istediler. Onlar ise bunları misafir kabul etmekten kaçındılar. Derken orada bir duvar buldular ki, yıkılmak üzere idi. Onu hemen doğrultu verdi. Dedi ki: Eğer dileseydin bunu üzerine elbette bir ücret alıverirdin.” .(Kehf Suresi, ayet: 77)

    “Dedi ki: İşte bu,benimle senin aramızın ayrılışıdır. Üzerine sabra muktedir olamadığın şeylerin izahını sana haber vereceğim.” .(Kehf Suresi, ayet: 78)

    “Şöyle ki: Gemi, denizde çalışan bir takım zayıflara ait idi. Artık ben onu kusurlu yapmak istedim ve onların ötesinde bir hükümdar vardır ki, her -sağlam- gemiyi zulmederek alıvermektedir..” .(Kehf Suresi, ayet: 79)

    “Oğlana gelince onun anası ile babası iki mümin kimselerdir. İmdi onları bir azgınlığa, bir küfre bürümesinden korktuk.” .(Kehf Suresi, ayet: 80)

    “Artık biz istedik ki, Rableri onlara ondan temizlikce daha hayırlısını ve marhemetce daha yakınını bedel olarak versin.” .(Kehf Suresi, ay

    “Duvara gelince şehirde iki yetim oğlanındı. Altında ise onlara ait bir hazine var idi. Babaları da iyi bir kimse idi. Artık Rabbi diledi ki: Onlar erginlik çağına ersinler de hazinelerin çıkarıversinler -bu- Rabbinden bir rahmet olarak -böyle yapılmıştır- Ve onu kendi reyimle yapmış olmadım. İşte bu, üzerine sabra takat getiremediğin şeyin izahıdır.” (Kehf Suresi, ayet: 82)

    “Hz. Süleyman- Dedi ki: Ey ulular!. Hanginiz bana onun tahtını onların bana teslimiyet gösterip gelmelerinden evvel getirir”.(Neml Suresi, ayet: 38)

    “Cin tâifesinden bir ifrit dedi ki: Ben onu daha sen makamından kalkmadan sana getiririm ve şüphe yok ki, ben ona elbette güç yetiririm ve bana güvenebilirsiniz. (Neml Suresi, ayet: 39)

    “Yanında kitaptan bir ilm bulunan zat da dedi ki: Ben onu daha gözünü açıp kapamadan getiririm. Ne zamanki -Hz. Süleyman-onu -tahtı- yanında yerleşmiş olarak gördü, dedi ki: Bu Rabbimin lütufundandır, tâki beni imtihan etsin ki, şükür mü ederim yoksa nimete karşı nankörlük mü ederim ve her kim şükür ederse ancak kendi nefsi lehine şükür eder. Ve kim de nimete karşı nankörlükte bulunursa, şüphe yok ki, Rabbimin hiç bir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir”. (Neml Suresi, ayet:40)

    HIZIR ALEYHİSSELÂM HAKKINDA BİR HADİS

    (4345)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:”Hızır’ın Hızır diye isimlenmesi şuradan gelir. O, kupkuru beyazlamış ot destesinin üzerine oturmuştu. Deste, altında derhal yeşerdi.” [Buhârî, Enbiya 27; Tirmizî, Tefsir, Kehf (3150).]

    AÇIKLAMA:

    Dinimizde Hızır olarak bilinen zât peygamber midir, büyük bir veli midir, ihtilaflı bir şahsiyettir. Kur’ân-ı Kerîm’de ismen zikri geçmeksizin Hz. Musa ile olan macerası zikredilir. Kehf sûresinin 65-82. âyetleri arasında yer alan bu macerada zikredilen zâtın Hızır olduğunu, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın hadislerinden öğreniyoruz.
    Sadedinde olduğumuz hadis, Hızır’ın, bir ikram-ı İlâhi olarak üzerine oturduğu kuru otun yeşerdiğini, yeşillik manasına gelen hıdr kelimesinden iktibas olunarak, Hıdır (veya Hızır) dendiğini belirtiyor. Mamafih ferve kelimesinin otsuz arazi mânasına geldiğini de belirtirler. Bu durumda otsuz, çıplak bir araziye oturduğu zaman, kerâmeten orasının yeşerdiği anlaşılır. Şarihler her iki manayı da benimserler ve her iki mânayı te’yid edecek rivayetler kaydederler. Bilhassa namaz kıldığı yerin çevresinin yeşillendiği de tasrih edilmiştir.

    Hızır lakabını almazdan önce ismi ne idi, babasının ismi nedir, ne kadar yaşamıştır, peygamber midir, velî midir, hep ihtilaf edilmiştir. Meselâ teklif edilen isimler arasında: Belya, İlyas Yesa’, Âmir vs. de var. Bir rivayete göre Hz. İbrahim’den önce yaşamıştır ve Hz. İbrahim’in dedesinin amcaoğludur. Bazı rivayetlerde Hz. İbrahim’den önce mi yaşadı, sonra mı ihtilafı vardır. Bir rivayette künyesi Ebu’l-Abbâs’tır. Bir rivayette, Hz. Âdem’in oğlu Kâbil’in oğludur.

    Câfer-i Sadık’ın babasından yaptığı bir rivayete göre, Zülkarneyn’in meleklerden bir arkadaşı vardı. Ondan, ömürünü uzun kılacak bir çare göstermesini talep etti. Melek ona hayat gözesini gösterdi. Karanlık içerisindeydi. Hızır önünde olduğu halde oraya gitti. Suyu Hızır bulup içti, Zülkarneyn bulamadı. Kâ’bu’l-Ahbar’ın bir rivayetine göre, insanlardan dört peygamber diridir ve arz ahalisi için emândır: İkisi yeryüzündedir: Hızır, İlyas; ikisi semâdadır: Hz. İsa ve Hz. İdris.
    Ehl-i ilim umumiyetle Hızır’ın nebî olduğunu söylemiş, ancak resul mü, değil mi ihtilaf etmiştir.

    Kuşeyrî başta olmak üzere bir kısım âlimler de velî olduğunu söylemiştir. Sa’lebî tefsirinde, bütün ülemânın onun görünmeyen, hayat sahibi bir zât olduğunda ittifak ettiğini belirtir. Der ki: “Dendiğine göre, âhir zamanda Kur’ân-ı Kerîm’in refedilmesiyle vefat edecektir.” Hızır aleyhisselam’ın nebi olduğu görüşünü iltizam eden Kurtubî şöyle bir delil de beyan eder: “Cumhura göre nebidir. Âyet-i kerîme de buna şehadet eder. Zira Allah nebisi (Hz. Musa), mertebece kendinedn dûn olan kimseden ilim tahsil edecek değildir. Ayrıca bâtınla ilgili hükme sadece nebîler muttali olabilir.

    “İbnu Salâh: “Cumhur-u ulemâya ve onlarla birlikte olan ammeye göre, Hızır hayattadır. Bazı hadisçiler bunu inkâr etmekle şaz bir görüş ortaya atmış olmaktadır.” Bu meselede Nevevî de İbnu Salâh gibi hükmetmiş ve ilaveten: “Sufiler ve ehl-i salâh arasında bu meselede ittifak vardır. Üstelik onların Hızır aleyhisselâm’ı görmeleri, onunla biraraya gelmeleriyle ilgili hikâyeleri sayılamayacak kadar çoktur” der.

    İbnu Hacer, Hızır aleyhisselâm’ın hâl-i hazırda mevcut olmadığını söyleyenlerin Buhârî, İbrahim el-Harbî, Ebu Ca’fer İbnu’l-Münâdî, Ebu Ya’lâ İbnu’l-Ferra, Ebu Tâhir el-İbâdî, Ebu Bekr İbnu’l-Arabî ve bir grup başkasının olduğunu kaydeder ve bunların görüşlerine delil olarak, Aleyhissalâtu vesselam’ın hayatının sonlarında ifade buyurduğu şu hadisi ileri sürdüklerini belirtir:

    “Bugün yaşayanlardan hiç kimse, yüz sene sonra yeryüzünde hayatta olmayacaktır.” Bu hadisi İbnu Abbâs’tan Buhârî rivayet etmiştir. Hiç bir sahîh haberde Hızır’ın Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a geldiğine, onunla beraber olup savaştığına dair rivayet gelmemiştir. Halbuki Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Bedir günü: “Allahım, bu birlik helak olursa artık sana yeryüzünde ibadet edilmeyecek” buyurmuştur. Eğer Hızır mevcut olsaydı Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu kadar kesin bir nefiyde bulunmazdı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Allah, Musâ’ya rahmet buyursun; keşke sabretseydi de Hızır’la onun haberinden bize anlatsaydı, ne hoş olurdu” buyurmuştur. Eğer Hızır mevcut olsaydı, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın bu temennisi hoş olmazdı. Onu yanına getirtir, o da bu kısım acib şeyler gösterirdi. Resûlullah o zaman kafirleri bilhassa Ehl-i Kitabı fazlaca imâna davet ediyordu (onun bu çeşit yardımına muhtaçtı).

    İbnu Hacer, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın Hızır’la karşılaşmasına dair bir rivayetin varlığını, ancak zayıf olduğunu kaydeder. Ondan sonra Hızır’ın görüldüğüne dair rivayetlerden örnekler verir ve hepsinin zayıf olduğunu belirtir.Daha önce de kaydettiğimiz üzere, Bediüzzaman, Hızır ve İlyas aleyhimesselam’ın sağ olduklarını ve ikinci mertebe-i hayatta bulunduklarını, bizim gibi beşeriyat levâzımatıyla daimî mukayyed olmayıp bir vakitte pek çok yerlerde bulanabileceklerini, diledikleri takdirde bizim gibi yiyip içeceklerini ancak bizim gibi mecbur olmadıklarını belirtir.

    TEVESSÜL VAR MIDIR? NASIL YAPILIR?

    Değerli okurlarım; tarih boyunca, “tevessül” yani bir dileğin kabûl olması için Rabbimize karşı sevdiği bir dostunu veyahut müminlerin yaptığı güzel bir ameli vesile ederek onun hürmetine dileklerin kabûl olmasını Hazreti Allah’tan (c.c.) dilemektir.

    Aşağıdaki ayeti kerimelerde Allah-u Azimüşşan Rabbınıza vesile arayın buyurmaktadır. Çünkü dilekleri, kabul ederek, istekleri yerine getirme gücü olan ancak Allah’dır.(c.c.) vesileler de hatırı için Allah’tan (c.c.) istenecek bir insan ya da hayırlı bir iştir. İnsana gelince o, ya Allah’ın sevdiği resulleri, velileri ve dostlarıdır. Hayatta olsunlar veya vefat etmiş bulunsunlar değişmemektedir. Veyahut salih insanların Allah (c.c.) için yapmış oldukları ve Allah (c.c.) tarafından kabul edilmiş hayırlı bir iş, bir iyilik kendileri için bir vesile olabilir.

    Bununla beraber her kim olursa olsun, türbeden veya bir şahıstan direkt olarak bir şey istemesi; bana bir ev, yahut bir evlat ver demesi şirktir. Ama onlar hürmetine Allah’tan (c.c.) istemesi vesiledir ve güzeldir.
    Bizzat Cenab-ı Allah (c.c.) bizleri vesile bulmaya teşvik etmektedir.

    Ayrıca okuyacağımız ayeti kerimelerde de vesilenin neler olduğunu öğretiyor ve en büyük vesilenin tüm alemlere rahmet olarak gönderdiği, peygamberimiz efendimizi belirterek “biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik” buyurarak; tüm inananlara onun vesile kılınmasını, onunla tevessül edilmesi ve onun hürmetine dua edilerek kendine yalvarılmasını telkin etmektedir.

    İŞTE TEVESSÜL HAKKINDAKİ AYETLER

    “Ey imân edenler!. Allah Teâlâ’dan korkunuz ve ona vesile arayınız ve onun yolunda cihadda bulununuz ki, kurtuluşa erebilesiniz.” (Maide Suresi ayet: 35)

    “Bîz hiçbir Peygamber göndermedik. Ancak Allah Teâlâ’nın iz-niyle itaat edilmesi için gönderdik. Ve eğer onlar nefislerine zul-mettikleri zaman sana gelseler de Allah Teâlâ’dan mağfiret iste-seydiler ve onlara Peygamber de istiğfarda bulunsaydı elbette Allah Teâlâ’yı tövbeleri çok kabul edici ve çok esirgeyici bulacaklardı.” (Nisa suresi ayet: 64)

    “Şunu bil ki: Şüphe yok, Allah’tan başka ilâh yoktur ve günâhın için ve îmânlı erkekler ile imânlı kadınlar için mağfiret dile ve Allah, dolaştığınız yeri de, durduğunuz yeri de bilir.”(Muhammed suresi ayet: 19)

    “Nitekim sizin içinizde sizden bir peygamber gönderdik ki size bizim ayetlerimizi okuyor ve sizleri tezkiye ediyor (Temizliyor) ve sizlere kitap ve hikmeti öğretiyor. Ve sizlere bilmedikleriniz şeyleri öğretiyor. Artık beni zikrediniz ki ben de sizi zikredeyim. Ve bana şükrediniz, bana nankörlükte bulunmayınız.” (Bakara suresi ayet: 151-152)

    “Onların mallarından bir sadaka al, onunla kendilerini temizlemiş, tezkiye etmiş olursun. Ve onlara dua et, şüphe yok ki, senin duan onlar için bir sükûnettir ve Allah Teâlâ tam mânâsıyla işiticidir, bilicidir.” (Tevbe suresi ayet: 103)

    “İmdi Allah Teâlâ’dan bir rahmet sebebiyledir ki, onlara yumuşak davrandın, ve eğer sen çirkin huylu, katı yürekli olsaydın, elbette etrafından dağılırlardı. Artık onları affet, onlar için af talebinde bulun, ve onlar ile emr hususunda müşavere yap. Sonra azmettiğin zaman da Allah Teâlâ’ya tevekkül et. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ tevekkül edenleri sever.” (Ali İmran suresi ayet: 159)

    “Muhakkak müminler, onlardır ki, Allah’a ve resûlüne îmân etmişlerdir ve onun maiyetinde cemiyetli bir iş üzerinde bulundukları zaman da ondan izin istemedikçe gidivermiş olmazlar. İşte onlar, öyle kimselerdir ki, Allah’a ve Resulüne îmân ederler. Binaenaleyh bazı işleri için senden izin istedikleri zaman artık sen de onlardan dilediğine izin ve onlar için mağfiret iste,şüphe yok ki, Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir.” (Nur suresi ayet: 62)

    “Ey Peygamber.. İman etmiş olan kadınlar, sana gelip de: Allah’a bir şeyi şerîk koşmamaları ve hırsızlık yapmayacakları ve zinada bulunmayacakları ve çocuklarını öldürmemeleri ve elleri ile ayakları arasında uyduracakları bir iftira ile gelmemeleri ve iyi iş işlemekte sana karşı gelmemeleri üzerine biatta bulunacakları zaman artık sen de onlar ile biatta bulun ve onlar için Allah’tan mağfiret dile, şüphe yok ki: Allah, gâfurdur, rahîmdir.” (Mümtehine suresi ayet: 12)

    “Ve bir vakit dediler ki: Ey Allah!. Eğer senin tarafından hak olan bu ise hemen üzerinize gökten taşlar yağdır veya bize pek elemli bir azap getir.”
    “Ve halbuki, sen onların aralarında bulundukça Allah Teâlâ onlara azap edecek değildir. Ve onlar istiğfarda bulundukları halde de Allah Teâlâ onları azaplandırıcı değildir.” (Enfal suresi ayet: 32-33)

    TEVESSÜL İLE İLGİLİ DİĞER AYETLER

    “O kendilerine taptıkları da Rablerine hangisi daha yakın olsun diye vesile ararlar ve onun rahmetini umarlar ve onun azabından korkarlar. Şüphe yok ki, Rabbin azabı sakınılmaya pek lâyıktır.” (İsra Suresi ayet: 57)

    “Ve bedevîlerden öylesi de vardır ki. Allah Teâlâ’ya ve âhiret gününe imân eder ve harcayacağı şeyi Allah Teâlâ katında yakınlığa ve Peygamberin duâlarına _vesile_ edinir. Haberiniz olsun ki, onlar kendileri için bir yakınlıktır. Elbette Allah Teâlâ onları rahmetinin içine girdirecektir. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ yarlığaycıdır, esirgeyicidir.” (Tevbe Suresi ayet: 99)

    “De ki: Eğer Allah Teâlâ’yı seviyor iseniz bana uyunuz ki, Allah Teâlâ’da sizi sevsin ve sizin için günahlarınızı yarlığasın. ve Allah Teâlâ gafurdur, râhimdir.” (Al-i İmran Suresi.ayet:31)

    “Her kim Peygambere itaat ederse muhakkak Allah Teâlâ’ya itaat etmiş olur. Ve her kim yüz çevirirse -aldırma- çünki seni onların üzerine muhafız göndermedik.”(Nisa Suresi. Ayet:80)

    “Ve Allah’tan başka sana ne fâide ve ne de zarar veremiyecek olanlara ibâdet etme. Şayet edecek olursan şüphe yok ki, sen o takdirde zalimlerden olmuş olursun.” (Yunus Suresi ayet: 106)

    Zira; menfaat ve mazarrata muktedir olmayan bir takım aciz mahlukata dua etmek ve onlardan bir şey istemek caiz olmaz. Çünkü; elinden hayır ve şer bir şey gelmeyen cemadata yalvarmakta bir fayda yoktur. Binaenaleyh; bu misilli acizlerden bir şey istemek mahall-i layıkının gayrıdan istimdad olduğu cihetle zulüm olduğundan bunu işleyen kimseler zalimlerden olur.

    Fahr-i Razi ve Hazin’in beyanları vechile bundan evvelki ayette olduğu gibi bu ayette dahi hitap zahirde resulullah’a ise de hakikatta resulullahtan başkalarınadır. Zira; Allah’ın gayrı dan bir şey istemek; resulullah hakkında mütasavver değildir. Şu halde bu ayet-i celile putlara ibadet edip onlardan istimdad edenlere ta’rizdir. Yani; resulullah cümle mahlukatın efdali olduğu halde farz-ı muhal olarak böyle yolsuz bir muamele kendisinden sudur etse zalimler zümresine ilhakı muhakkak olunca diğerlerinin zalimler zümresine ilhak olunacağı evleviyetle sabit olur. Binaenaleyh; evliyaullahtan zannolunan kimselerin kabirlerinden istimdad etmek ve onlardan muavenet beklemek memnu, olduğuna bu ayet açıktan delalet eder. Şu halde bir çok cühelanın onların kabirlerini beklemeleri ve onlarda tasarruf var zannetmeleri ve herşeyi onlardan ümit etmeleri ve onların kabirlerine iltica ederek yalvarmaları batıl bir itikat ve faydasız yorgunluktan ibarettir hatta bu misilli ölmüş kimselerden istimdad edip onların ianeye iktidarları olduğunu itikad edenlerin uluhiyeti itikadıyla beraber putperestlik edenlerden farkları olamaz. Hatta bazıları öyle fena itikada giriftar olmuşlardır ki, ziyaretgah olan mahallerde metfun olan zata karşı rüku’ ve sücudla namaz kılmaya kadar cüret ederler. Halbuki namazda ta’zim; ancak Allahü Teala’ya mahsus olduğundan bu misilli tazimi Allah’ın gayrıya layık gören kimseler tekfir olunurlar. Amma mazannadan olan zatların kabirlerini ziyaret caiz olduğu gibi onların hürmetine Allahü Teala’ya dua ve Allah’tan istimdad etmek ve namaz kılarsa Allahü Teala’nın rızası için kılmak suretiyle kılmak meşrudur ve sevabı da vardır. Zira; İndallah makbul olan kimsenin ind-i üluhiyyette olan kurbiyetini vesile ittihaz ederek onun hürmetine Cenab-ı Hak’tan bir şey istemek ve ondan hiçbir şey beklemeksizin Allah’a dua etmek caizdir.

    Amma açlığın defini ekmekte ve susuzluğun defini suda aramak gibi esbab-ı adiyeye tevessül etmek ihlasa mani değildir. Zira; Allahü Teala esbabı kendi halkedip ve ona müracaatla emrettiği için evbaba müracaat ayn-ı ibadettir. Binaenaleyh; insanlar maişet hususunda Cenab-ı Hakkın tayin ettiği esbab-ı meşruadan bazısına tevessül ederek Cenab-ı Haktan rızık istemek meşru ve menduhtur ve sair hususat-ı dünyeviyede dahi hal böyle olduğu gibi ahirette derecata nail olmak için şeriatın beyan ettiği feraizi, vacibatı, sünen ve adabı yerine getirmek, sair nevafil ve hayrata sa’yetmek de umur-u ahirette esbaba tevessül kabilindendir.

    Bazı hastaların şifayı Cenab-ı Haktan isteyerek tekkeye müracaatla orada bulunan kimselerden efsun talep etmek ve muska (Dua)yazdırmak, o mahallin tuzundan ve ekmeğinden bir miktar yemek suretiyle o tekkede yatan kimsenin hürmetini Allah’tan şifanın husulüne vesile ittihaz etmek tedaviye ve mualeceye müracaat kabilinden olduğu cihetle bu misilli müracaatta beis yoktur. Zira; efsun meşru olduğu gibi ekmeğini yemek ve suyunu içmek de tabibin ilacını isti’mal etmiş gibidir. Binaenaleyh; şifasını Cenab-ı Haktan bilmek suretiyle esbaba tevessül meşrudur. Şu halde şifayı Cenab-ı Haktan istemek suretiyle tabibin ilacını içmekle tekkenin ekmeğini yemek ve suyunu içmek beyninde bir fark yoktur. (Hülasatül Beyan Fi Tefsiril Kur’an C.6 S. 2274-2275)

    Tevessül mevzuunda, derince bir araştırmayı aşağıya alıyorum. Ve değerlendirilmesini sizlere bırakıyorum:

    TEVESSÜL’ÜN LUGAT VE ISTILAHİ MANASI

    A-TEVESSÜL’ÜN LUGAT MANASI

    Vesile, derece, yakınlık, başkasına yaklaşmak için vasıta kılınan şey, şefaat, vuslat manalarına gelir. “Filanca Allah’a vesile etti” demek, kendisini Allah’a yaklaştıracak ameli yaptı demektir. Ayrıca vesile, cennette yüksek bir derecenin ve Efendimizin şefaatının adıdır. Tevessül ise bir amel vasıtası ile maksada yaklaşmak ve ulaşmaya çalışmaktır.([164])

    B-TEVESSÜL’ÜN ISTILAHİ MANASI

    Tevessül, Allah-u Teala’ya yaklaşmak, huzurunda manevi itibar ve derece bulmak yahut bir faydanın elde edilip zararın def edilmesiyle ihtiyacını gidermek için salih bir amel veya zatla Cenab-ı Hakk’a yakınlık sağlamaktır.([165])

    Diğer bir tarife göre tevessül, herhangi bir arzusu veya isteği olan kişinin “Allah’ım! Şu sıkıntımın giderilmesi veya şu isteğimin gerçekleşmesi için falan zatın senin katındaki yeri, mevkii, hakkı, hürmeti adına (hatırına) senden istiyorum” diyerek dua edip ihtiyacını Cenab-ı Hakk’a arzetmesidir.([166])
    Birçok müfessir, tevessülü bizzat yakınlaşmak ve yakın olmaya sebep olacak şeyleri aramak şeklinde tefsir etmişlerdir.([167])

    Yukarıda tarif edilen ve ancak Allah Teala’nın razı olduğu şekil ve amellerle meşru olan vesilenin temelini, üç şey oluşturmaktadır:

    1- Kendisine tevessül olunan zat ki O, in’am ve ihsan sahibi Allah Teala’dır.

    2- Tevessül eden zat ki o, Allah Teala’nın yakınlığını isteyen yahut bir hayrın ele geçip bir şerrin def edilmesi ile ihtiyacının giderilmesini arzulayan zayıf aciz kuldur.

    3- Kendisi ile tevessül olunan şey ki bu, kulun kendisi ile Allah Teala’ya yakınlık sağladığı salih ameller ve şahıslardır.

    Yapılan tevessülün fayda vermesi ve kulun ihtiyacının giderilmesi için şu şartların bulunması gerekir:

    1- Allah Teala’ya vesile arayan kimsenin, vesileye ve faydasına inanan salih bir mü’min olması gerekir.

    2- Kendisi ile Allah’a yaklaşmak için tevessül edilen amelin, Allah Teala’nın vesile için meşru kıldığı, rağbet ettiği bir amel olması gerekir.

    3- Bu meşru amelin, Allah Resulünün öğrettiği şekilde Allah’a yakınlık için yapılması gerekir.

    Buraya kadar saydığımız şartlardan dolayı mümin olmayan bir kimsenin yapacağı şeyler, asla Hakk’a yakınlık vesilesi olamaz. Nitekim bid’at ve haram olan amellerle vesile gerçekleşmediği gibi salih olmayan kimselerle de Allah’a yakınlık sağlanamaz. Arz ettiğimiz şartları taşıyan her vesile bütün zaman ve mekanlarda meşru ve mendubtur.([168])

    İman ve salih amellerle Allah’a yaklaşılması konusunda İslam ümmetinin icma’ı vardır. İhtilaf ve münakaşaya sebep olan tevessül zatlarla yapılan tevessüldür. Aslında bu da ölçüleri çerçevesinde yapıldığında Allah Teala’nın teşvik ettiği salih amellere girmektedir. Çünkü başta peygamber efendilerimiz olmak üzere Allah katında yakınlık sağlamış bütün salihleri sevmek, onların halleriyle hallenmek, bereketlerinden istifade etmek, ilahi bir emir olup salih amellere girmektedir. Hayatta olan salihlerle Allah’a yaklaşmak, caiz ve vaki olduğu gibi ahirete irtihal etmiş, ruhları illiyyin makamına yükselmiş Âlî ruhlarla da tevessül caiz ve vakidir.

    Vefat eden zatların ruhları, alem-i berzah’ta hayattadır. Ehl-i kabir kendilerini ziyaret edenleri tanırlar. Ayrıca birbirlerini ziyaret ederler. Hayatta olanlardan kötü bir haber duydukları zaman rahatsız olurlar. Bazı zamanlarda Allah’ın kudretiyle tasarrufta bulunup büyük işler yaparlar. Nimetlenir veya azap görürler. Hayattakilerin amelleri bu ruhlara gösterildiği zaman, iyi amel gördükleri an Allah’a hamd edip sevinirler ve o ameli işleyenlere sebat ve daha fazlası için dua ederler. Kötü bir amel gördükleri an şöyle dua ederler: “Allah’ım onları taat ve ibadete döndür. Bizi hidayete erdirdiğin gibi onları da hidayete erdir.” Bu ruhlar, amellerden başka diğer halleri de bilirler. Çünkü bu söylediğimiz şeyler, hadis-i şeriflerde mevcut olduğu icma-i ümmetle sabit olmuştur.([169]) Bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: “ölü kendisini taşıyanı, yıkıyanı, kabre koyanı tanır.”([170]) Buhari’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte: “ölen kimse defin edildikten sonra kendisini defneden cemaatin geri dönüşlerindeki ayak seslerini işitir.”([171]) buyurulmuştur.

    Yine Buhari ve Müslim şöyle rivayet ediyor: “Peygamber (s.a.s) Bedir’de ölen kafirlerin cesetlerinin Kalib kuyusuna atılmalarını emretti. Onlar kuyuya atıldıktan birkaç gün sonra Rasul-i Ekrem (s.a.s) o kuyunun başına gelip, “ey falan oğlu falan…” diyerek bu kafirlerin teker teker baba adlarıyla beraber kendi isimlerini söyledi ve şöyle buyurdu: “Rabbimizin verdiği va’din doğru olduğunu gördünüzmü? Ben doğru olduğunu gördüm.” Bu hitap üzerine Hz. Ömer (r.a.) şöyle dedi: “Bu leş haline gelen kimselere mi söylüyorsun? Onlar nasıl duyarlar?” Bunun üzerine peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Beni hak ile gönderen Allah’a yemin olsun ki siz onlardan daha fazla işitemezsiniz.”([172]) Bu işitme sırf Bedir kafirlerine mahsus değildir.

    Ölülerin, ziyaretçileri tanıyıp onlar için sevinmeleri babında, bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: “Bir adam tanıdığı bir kabrin yanından geçip selam verirse, kabir sahibi o kişinin selamını alıp onu tanır.” ([173])Tanımadığı bir kabrin yanından geçip selam verse mevta o selamı alır.([174])

    Hz. Aişe (r.anha)’dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Rasulullah (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Bir adam, kişinin kabrini ziyaret edip yanında oturduğunda, o kendisini tanıyarak sevinir, verdiği selama karşılık verir ve bu hal kalkıncaya kadar devam eder.”([175])

    Ölülerin birbirini ziyaret ve bir araya gelmeleri hakkında bir hadis-i şerifte şöyle buyruluyor:

    “Ölülerinizin kefenlerini güzelleştiriniz. Onlara iyi kefen alınız. Çünkü onlarla iftihar edip birbirinin ziyaretine giderler.” ([176])

    Mevtanın nimetlenmesi ve azap görmesi tevatür-ü manevi ile peygamber (s.a.s)’den rivayet edilmiştir: Ehl-i sünnet vel-cemaat kabirdeki nimet ve azabın varlığı ve hak oluşu hususunda ittifak etmişlerdir. Nimetlenen ve azap gören hem ruh hem cesettir. Çünkü masiyet ve taat her ikisi ile olmuştur.

    Peygamber (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: “(Kabir azabının dehşetinden korkup) Ölülerinizi defnetmeyeceğinizden çekinmeseydim Allah-u Teala’nın kabir azabını sizlere de işittirmesi için dua edip yalvarırdım.”([177])

    Buraya kadar anlatılanlardan ruhların kendilerine mahsus bir hayata devam ettikleri, birbirleriyle görüştükleri ve dünyada olup bitenlerden haberdar olmalarının mümkün olduğu anlaşılmıştır.

    TEVESSÜL ÇEŞİTLERİ VE DELİLLERİ

    “Kulun ne için yaratıldığını ve nereye gittiğini halikına ve mahlukata karşı kendisinden istenilenlerin neler olduğunu bilmesi ve bunları gerçekleştirecek meşru vesilelere yapışması gerekir. Böylece nefsinin lehine ve aleyhine olan hususları bilir ve ona göre amel eder.”([178])

    İşte bu sebeple bir kişi “Medet ya şeyhim” dese, bu kişi bu sözü ile şunu söylemek ister: Benim şeyhim Allah’ın dostudur. Cenab-ı Hak, bu dostunun hürmetine duamı kabul edip beni muradıma nail eder. Kainatın yegane sahibi Allah’tır. Herşey O’nun emrine göre olur. Allah (c.c.)’dan başka herşey sebeptir. Mesela insan, “su içtim, susuzluğum gitti”, “ilaç, hastalığımı iyi etti”… vb. ifadeler kullanır. Bu ifadelerin hepsi mecazidir; Yoksa sebeplerin, müsebbib olarak telakki edilmesi söz konusu değildir. Esas susuzluğu gideren, iyi eden hasılı fail-i mutlak olan Allah Teala’dır.

    Nasıl ki bu fiilleri konuştuğunuz zaman mecaz olarak konuşuyoruz, hakiki faili söylemiyoruz; bu misalde olduğu gibi “medet ya rasulallah” veya “medet ya şeyhim” demekten gaye, onların Allah katındaki kıymetleri ve dereceleri sebebi ile Allah-u Teala’nın yardımı ve yaratmasıdır. Aksi bir niyet ve düşünce yani sebeplere takılıp müsebbib-i hakiki olan Allah’tan gafil olmak, sapıklıktır.

    Allah Teala’da ayet-i celilede şöyle buyurmaktadır:

    “Ey İnsanlar! Allah’tan korkun, O’na (yaklaşmaya) vesile arayın”([179])

    Ruhu’l Beyan tefsirinde bu ayet tefsir edilirken şöyle deniyor: “Ayetteki (vesile) kelimesinden murad, salih ameller olduğu gibi büyük zatlarda olabilir. Bu durumda vesileler, hakikat alimleriyle tarikat şeyhleridir. ([180])

    Tefsir-i Celaleyn’in haşiyesi olan Savi tefsiri de aynı fikri söyleyip kuvvetlendirmekte ve şöyle devam etmektedir: “Kişiyi Allah’a yakınlaştıran herşey, ayette bahsi geçen vesileye dahildir. Nebileri ve velileri sevmek, Allah doslarını ziyaret etmek, Allah yolunda infakta bulunmak, çokça dua etmek, sıla-i rahim yapmak, Allah’ı çokça zikretmek ve benzeri şeyler bunlardandır. Buna göre ayetin maanası, sizi Allah’a yaklaştıran herşeye yapışınız, O’ndan uzaklaştıran herşeyi de terk ediniz demek olur. Durum böyle olunca müslümanların, Allah doslarını ziyaret etmelerini, bunun Allah’tan başkasına bir ibadet olduğunu zannederek onları küfür ile itham etmek, apaçık bir dalalet ve hüsrandır. Hayır, hayır! Gerçek, onların dediği gibi değildir. Allah doslarını ziyaret ve onlara muhabbet beslemek, Rasulullah (s.a.s)’in hakkında “Allah için sevmeyenin imanı yoktur.” buyurduğu Allah muhabbetine ve Allah-u Teala’ının “O’na vesile arayınız” buyurduğu vesileye girmektedir.”([181])

    Hemen şunu belirtelim ki; kendine tabi olunan, amelleri taklit, emirleri tatbik edilen ve kalbi muhabbet, ruhi tebaiyyet alakasıyla kendisinden nur ve feyz alınan, daha doğrusu bu rahmete menbaa ve vesile yapılan kamil mürşitler, şu hadis-i şerifte anlatılan kimselerdir. Rasulullah (s.a.s) buyurmuştur ki: “Allah Teala şöyle buyurmaktadır. ‘ Her kim benim veli kullarımdan birine düşmanlık ederse, muhakkak ben ona harp açarım. Bir kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili birşeyle bana yaklaşmamıştır. Kulum bana nafile ibatedleriyle de durmadan yaklaşır, nihayet onu severim. Kulumu sevince de onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden bir şey isterse onu verir, bana sığınırsa kendisini korur, himayeme alırım.”([182])

    Fahruddin Razi, “Tefsir-i Kebir” de kerameti isbat ederken demiştir ki: “Allah’ın celal nuru, kul için bir kulak olunca, o kul, yakını işittiği gibi uzağıda işitir. Bu nur ona bir göz olunca, yakını gördüğü gibi uzağıda görür ve yine bu nur bir kul için el olunca; zora, kolaya, yanındakine, uzaktakine herşeye gücü yeter.”([183])

    Bilindiği üzere müşrikler Kur’an’ın ilahi bir kitap olup olmadığını tespit etmek amacıyla gökten üzerlerine taş yağmasını veya acıklı bir azabın inmesini istemişler, buna mukabil Cenab-ı Hak ise şöyle buyurmuştur: “Halbuki sen aralarında iken Allah onlara azap verecek değildir.”([184]) Ayetten sarih olarak anlaşılacağı üzere müşriklerin büyük bir felakete düçar kılınmamasının sebebi aralarında Allah katında çok değerli olan Nebiyy-i Ekrem’in bulunmasıdır. Hazreti peygamber (s.a.s)’de insanların ilahi nusrete ve refaha, içlerindeki zayıfların sayesinde ulaşabildiklerini beyan etmişlerdir:

    “Allah, bu ümmete ancak aralarında bulunan zayıfların duası, namazı ve ihlası sayesinde yardım eder.”([185])

    Bir başka hadiste: “Zayıf sınıfı ihmal etmeyiniz. Çünkü siz zayıflar sayesinde rızıklandırılır ve ilahi yardıma mazhar kılınırsınız”([186]) denilmektedir.

    Bir diğer hadiste Hz. Peygamber (s.a.s): “Hudû ve Huşû sahibi gençleriniz, otlayan hayvanlarınız, beli bükülmüş ihtiyarlarınız, emzikteki yavrularınız olmasaydı, üzerinize azab-ı ilahi gökten boşanırcasına dökülürdü.”([187])buyurur. Mevzuyla alakalı Buhari de geçen bir hadiste ise bazı savaşlarda sahabe, tabiîn veya etba’u tabiîn’den olan kişiler hürmetine o orduya zafer ihsan edildiği belirtilir.([188])
    Meşru olan tevessülü birkaç başlık altında örnekleriyle birlikte incelemek, konunun daha açık şekilde anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

    A-PEYGAMBER (S.A.S) İLE TEVESSÜL ÖRNEKLERİ

    Hiç şüphesiz bizim, dünya ve ahirette Allah’a yaklaşmaya, O’na ihtiyaçlarımızı arzetmeye, sayesinde günahlarımızın bağışlanmasına, ilahi nimet ve ihsanlara ulaşmamıza en büyük vesile, Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s)’dir. Biz Onun öğrettiği her amelle Allah’a yaklaşır, sevap kazanırız. Bu vesile ile günahlarımız dökülür, derecelerimiz yükselir, ihtiyaçlarımız giderilir ve Onun şefaatı ile ilahi rıza ve cennete kavuşuruz. Burada ise konumuza örnek olabilecek birkaç hadise zikredeceğiz. Efendimiz (s.a.s) ile, dünyaya teşrifinden önce, hayat-ı saadetlerinde ve ahirete irtihallerinden sonra Allah’a tevessül edilmiştir. Bununla ilgili haberler, pekçok mevsuk eserde nakledilmiştir. Bazı örneklerini aşağıda veriyoruz:

    a) Dünyaya Teşrif Buyurmadan Önce Peygamber Efendimiz (s.a.s) İle Yapılmış Olan Tevessül Örnekleri:

    Hz. Ömer’den rivayet edildiğine göre Adem (a.s.) cennetten çıkarılmasına sebep olan hatayı işledikten sonra affedilmesi için yaptığı duada Nebiyy-i Ekrem’in hakkı ile tevessülde bulunarak: “Allah’ım beni Muhammed’in hakkı için affeyle tevbemi kabul buyur” diye yalvarmış, Cenab-ı Hakk “Sen Muhammed’i nereden tanıyorsun” diye sorunca, Adem (a.s.), yaratıldığı zaman başını kaldırıp arşa baktığını, sütünlarında “La İlahe İllallah Muhammeden Rasulullah”cümlesini gördüğünü, ismi Allah’ın ismiyle yazılan birinin O’nun en sevdiği bir kul olması gerektiğini düşündüğünü ve bundan dolayı onun ismiyle tevessül ettiğini söylemiş. O da doğru söylediğini, ahir zaman Peygamberlerinin hakkı ile tevessülde bulunduğu için affedildiğini ve o olmasaydı kendisinin (Adem’i) de yaratılmayacağını bildirmiştir.([189])
    Bazı müfessirler, Hz. Peygamberin nübüvvetinden önce Yahudilerin kendileriyle savaştıkları Araplara karşı, gelmesi beklenen ahir zaman peygamberi ile tevessülde bulunduklarını, dualarında onu vesile kılarak Cenab-ı Hak’tan yardım ve zafer istediklerini Bakara suresinin şu aytenin işaret ettiğini belirtmişlerdir: “Onlara (Yahudilere) Allah katından, beraberlerindekini tasdik eden kitap geldi (de bunu tanımadılar). Halbuki daha önce, o müşriklere karşı (Allah’tan) imdat diliyorlardı. (Tevrat’ta vasfını) bildikleri (peygamber) onlara gelince onu inkar ettiler. Artık Allah’ın laneti o kafirler üzerine olsun.”([190])

    Kaynaklar Yahudilerin müşrik Araplarla savaştıklarında Tevrat’tan vasıflarını ve geleceğini öğrendikleri ahir zaman Peygamberi ile şu ifadelerle tevessülde bulunduklarını rivayet etmektedir:

    “Allah’ım! Kitabımızda yazıldığını gördüğümüz Nebi’ni gönderde müşrikleri cezalandırıp öldürelim.”

    “Allah’ım! Tevrat’ta tavsifini bulduğumuz ahir zamanda gelecek Peygamberlerinle sana tevessül ediyoruz, bize yardım et!”

    “Allah’ım! Ümmi olan nebinle sana tevssülde bulunuyoruz, bize fetih ve zafer ihsan eyle!”([191])

    Yahudilerin Hz. Peygamberle tevessülde bulunduklarını ifade eden bu rivayetler, onun zatı ile başka bir ifade ile onun Allah katındaki mertebesiyle tevessül ettikleri oldukça sarihtir. Allah katındaki mertebenin ise iman ve salih amellerden kaynaklandığı malumdur.([192])

    b) Hayat-ı Saadetlerinde Peygamber Efendimiz (s.a.s) İle Yapılan Tevessül Örnekleri:

    “Osman Bin Huneyf (r.a.) şöyle anlatmıştır: “Ama (gözleri görmeyen) bir adam, bir gün peygamber’e (s.a.s) gelip şöyle dedi: “Ya Resulallah (s.a.s) gözlerim görmüyor. Siz dua edin benim bu gözlerim iyi olsun.” Bunun üzerine efendimiz (s.a.s), “istersen dua edeyim, istersen sabret. Ama sabretmen senin için daha hayırlıdır” buyurdu. Ama gözlerinin görmemesinin kendisine çok ağır geldiğini ve açılması için dua etmesini istedi. O zaman peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu: “Öyleyse git, güzel bir abdest al, sonra iki rekat namaz kıl, akabinde şöyle dua eyle: Ya Rabbi, ben senden diliyorum, rahmet peygamber’in (s.a.s) ile sana yöneliyorum. Ya Muhammed (s.a.s), ben seninle, Rabbına yöneliyorum, ta ki gözlerim açılsın. Ya Rabbi! Onun şefaatini benim hakkımda kabul eyle ve benimde kendim için yaptığım duayı kabul et.” Osman bin Huneyf (r.a.) şöyle diyor: “Bu zat gitti, biz daha Resulallah’ın (s.a.s) huzurundan ayrılmamıştık, tekrar geldi. Baktık ki gözleri iyi olmuş.”([193])

    Zat ile tevessülü benimseyen alimler, hadisin kendi iddialarına delil teşkil ettiğini, öğretilen duanın Salih bir zatın Allah katındaki mertebesiyle tevessülü ihtiva ettiğini, çünkü Hz. Peygamberin kendisi bu şahıs için dua etmediğini, aksi takdirde a’maya dua öğretilmesinin manasız olacağını ileri sürmüşlerdir.

    Yukarıdaki hadis için İmam Şevkani demiştir ki: “Kanaatime göre tevessülün sadece resulullah ile yapılabileceğini, başkası ile yapılamayacağını söylemek iki şeyden dolayı sağlam bir hüküm değildir:

    1- Bu hususta Sahabe-i Kiram arasında icma vaki olmuş değildir.

    2- Fazilet ve ilim sahibi kimselerle Allah’a tevessül etmek, onların şahıslarıyla değil, Salih amel ve üstün meziyetleri sebebiyledir. Çünkü fazilet sahibi, bu hale ancak Salih amelleriyle ulaşmıştır.([194])

    Rivayete göre Hz. Peygamber’in (s.a.s) huzuruna o anda hüküm süren şiddetli kuraklıktan şikayet eden bir adam gelir ve yağmur yağması için Allah’a dua etmesini ister. O da minbere çıkıp dua eder ve duanın akabinde yağmur yağar. Bir müddet sonra ise bir gurup halk yine Resulullah’a (s.a.s) gelerek yağmurun haddinden fazla yağması sebebiyle sıkıntıya düştüklerini ve neredeyse helak olacaklarını, bu sebeple yağmurun durması için dua etmesini talep ederler. Hz. Peygamber (s.a.s) dua eder etmez yağmur bulutları açılarak şehrin etrafına doğru yayılır. Bunun üzerine Rasul-i Ekrem (s.a.s) bir hayli tebessüm eder ve: “Aşk olsun Ebu Talip’e!! Şimdi burada olsaydı çok sevinirdi. Onun söylediği şiiri bize kim söyleyebilir?” der. Hz.Ali (k.v.) ayağa kalkarak “Ya Resulullah! Bana öyle geliyor ki siz şu şiiri kastediyorsunuz:

    “Hürmetine bulutlardan yağmur beklenilen bir zat terk edilir miymiş?
    Öyle bir iyilik sever ki, yetimler eline bakar, dullar ona güvenir.”

    Hz.Ali (k.v.) bu şiirden birkaç beyit daha okuduktan sonra Kinane kabilesinden biri kalkar ve şu beyitle başlayan bir şiir okur:

    “İlahi! Hamd olsun ki Nebiyy-i Ekrem’in yüzü suyu hürmetine bize yağmur verdin.”

    Resulallah (s.a.s) okunan şiiri çok beğendiğini söyler. Abdullah bin Ömer’in (r.a.) de Ebu Talip’in yukarıdaki şiirini sık sık tekrarladığını ve Resulallah (s.a.s) yağmur duası için minbere çıktığında bir sahabenin de bu şiiri devamlı okuduğundan bahsedilir.([195])

    c) Ahirete İrtihalinden Sonra Hz. Peygamber (s.a.s) İle Yapılan Tevessül Örnekleri:

    Enes bin Malik’ten rivayet edildiğine göre Hz. Ali’nin annesi Fatıma binti Esed vefat ettiğinde kabrine defnedilirken Hz. Peygamber (s.a.s), affedilmesi için Allah’a yalvarmış ve duasını şu cümlelerle bitirmiştir: “Peygamber’inin ve benden önceki peygamberlerin hakkı için annem Fatıma binti Es’ed’i affet, ona kelime-i şehadet-i telkin et ve kendisine kabir rahatlığı ver! Çünkü sen merhametlilerin en merhametlisisin.”([196])

    Görüldüğü gibi Hz. Peygamber (s.a.s), hem kendisiyle, hem de kendisinden önceki peygamberlerle tevessül edip Allah’u Teala’ya yönelmekte ve yalvarmaktadır.

    Abdurrahman bin Sa’d (r.a.) şöyle anlatmıştır: İbn-i Ömer (r.a.) ile beraber oturuyordum. Ayağı birden kasıldı.

    “Ya Eba Abdirrahman, ayağına ne oldu?” dedim.

    “Kramp girdi” dedi.

    “En çok sevdiğinin adını an da iyi olsun” dedim. İbn-i Ömer:

    “Ya Muhammed!” diye nida etti. Ayağı hemen düzeldi.([197])

    Çeşitli fıkıh kitaplarında namaz konusunda şöyle denir: “Namaz kılan kişi” “Et-tahiyyatü” okuduğu zaman “Es-selamü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berakatühü” dediği zaman şöyle mülahaza etsin: Sanki Peygamber’in (s.a.s) karşısındadır. O’na hitap ediyor ve aynı zamanda itikat etsin ki; peygamber (s.a.s) onun selamını işitip onu cevaplandırır.([198])

    Emir-ül Mü’minin Ebu Cafer El-Mansur ile İmam-ı Malik Peygamber’in (s.a.s) camiinde münazara ettiler. İmam-ı Malik (r.a) Emir-ül Mü’minin’e şöyle dedi: ‘Bu camide sesini fazla yükseltme, Cenab-ı Hak bazı kişileri terbiye etmek için şöyle buyuruyor:

    “Ey iman edenler! Sesinizi Peygamber’in sesinden fazla yükselmeyin, birbirinize çağırır gibi ona çağırmayın. Haberiniz olmadan ameliniz boşa çıkar.([199])

    Cenab-ı Hak bazı kişileri methederek şöyle buyuruyor:

    “Gerçekten Allah’ın peygamberi yanında seslerini kısanlar, bunlar o kimselerdir ki, Allah kalplerini takva için imtihan etmiştir. Onlara mağfiret ve büyük bir mükafat vardır.”([200])

    Cenab-ı Hak bazı kişileri de kötüleyerek şöyle buyuruyor:

    “(Peygamber’e (s.a.s) ait) odaların önünde sana çağıranlar var ya, onların çoğu aklı ermeyenlerdir.”([201])

    Peygamber (s.a.s) hayatta iken nasıl hürmet ve saygı lazım ise vefatından sonrada aynı şekilde hürmet ve saygı lazımdır.

    İmam-ı Malik (r.a.) bu bilgileri Emir-ul Mü’minun Cafer El-Mansur’a anlatınca, Emir-ul Mü’minin anlatılanları kabul edip imama şöyle sordu: Ya Eba Abdullah, Kıbleye mi dönüp dua edeyim? Yoksa kabri şerife mi? İmam dedi: Sen nasıl yüzünü O’ndan çeviriyorsun? Halbuki O, hem senin hem de pederin Adem’in ta kıyamete kadar vesilesidir. Bunun içindir ki O’na yönel, O’ndan şefaat dile, ta ki O da sana şefaat etsin.’ Bu sözleri söyleyen imam sonra şu ayeti okudu:

    “Eğer onlar nefislerine zulmettikleri zaman, sana gelseydiler, kendileri için Allah’tan afv isteseydiler ve rasul de onların bağışlanmasını dileseydi, elbette Cenab-ı Hakkı tövbeleri ziyade kabul edici, merhametli bulacaklardı.”([202])

    Buradan da anlaşıldığına göre İmam-ı Malik’in (r.a.) bu sözleri Adem (a.s) hakkında rivayet ettiğimiz hadis-i şerif’i hakkında kuvvetlendiriyor.([203])

    Hz. Osman’ın (r.a) hilafeti döneminde, ihtiyaç sahibi bir kişi bu ihtiyacından mütevellid, Hz. Osman (r.a.) ile görüşmek için uzun süre yanına gidip geliyor, fakat Hz. Osman (r.a.), ona aldırış etmiyor ve ihtiyacını görmüyor. Bir gün Osman b. Huneyf (r.a.) ile karşılaştı ve durumunu ona şikayet etti. O da kendisine: “Git, güzel bir abdest al. Sonra iki rekat namaz kıl ve Cenab-ı Hakka şöyle dua eyle: “Allah’ım Rahmet peygamberi olan Muhammed (s.a.s) ile sana yöneliyorum. O’nun hatırı ile senden diliyorum. Ya Muhammed, ben seninle Rabbına yöneliyorum. Bu ihtiyacım hallolsun.” de sonra da hacetini Allah’a arz et.” dedi. Adam da kendisine söyleneni yaptı. Sonra Hz. Osman’a (r.a.) gitti. Kapıcı gelip adamın elinden tuttu ve onu huzura çıkardı. Hz. Osman (r.a.) bu zata dedi ki: “Gel yanıma otur, ihtiyacın nedir.” Bu zat diyor: Hz. Osman (r.a.) ihtiyacımı yerine getirip bana dedi: “Kusura bakma, şimdiye kadar hiç ihtiyacını hatırlamadım, onun için geç kaldı. Ne zaman ihtiyacın olursa sen hemen gel, ihtiyacını hallederim.”

    Osman bin Huneyf (r.a.) diyor ki: ‘Bu zat işi tamam olduktan sonra gelip, bana teşekkür ederek, “Allah seni hayırla mükafatlandırsın; sen benim hakkında onunla konuşuncaya kadar ihtiyacımı görüp benimle ilgilenmiyordu” dedi. Osman bin Huneyf de: “Allah’a yemin olsun ki onunla senin hakkında hiçbir şey konuşmuş değilim” deyip yukarıda zikri geçen şu hadiseyi anlattı: “Ama (gözleri görmeyen) bir adam, bir gün peygamber’e (s.a.s) gelip şöyle dedi: “Ya Resulallah (s.a.s) gözlerim görmüyor. Siz dua edin benim bu gözlerim iyi olsun.” Bunun üzerine efendimiz (s.a.s), “istersen dua edeyim, istersen sabret. Ama sabretmen senin için daha hayırlıdır”buyurdu. Ama gözlerinin görmemesinin kendisine çok ağır geldiğini ve açılması için dua etmesini istedi. O zaman peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu: “Öyleyse git, güzel bir abdest al, sonra iki rekat namaz kıl, akabinde şöyle dua eyle: Ya Rabbi, ben senden diliyorum, rahmet peygamber’in (s.a.s) ile sana yöneliyorum. Ya Muhammed (s.a.s), ben seninle, Rabbına yöneliyorum, ta ki gözlerim açılsın. Ya Rabbi! Onun şefaatini benim hakkımda kabul eyle ve benimde kendim için yaptığım duayı kabul et.” Osman bin Huneyf (r.a.) şöyle diyor: “Bu zat gitti, biz daha Resulallah’ın (s.a.s) huzurundan ayrılmamıştık, tekrar geldi. Baktık ki gözleri iyi olmuştu.([204])

    Pek çok ilim ehli tarafından nakledilen bir haberde El-‘Utbi şöyle demiştir: Resulullahın (s.a.s) kabri yanında oturuyordum. Bir Arabi geldi ve “Es-Selamu Aleyke Ya Resulallah! Allah Teala’nın şöyle buyurduğunu işittim: “Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelselerdi Allah’tan bağışlanmayı dileselerdi, Rasul de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı ziyade affedici, esirgeyici bulurlardı.”([205]) işte günahlarımdan istiğfar ederek, Rabbime seni şefaatçı edinerek sana geldim” dedi ve şu mealdeki şiiri söyledi:

    “Ey bu topraklarda yatanların en hayırlısı ve en büyüğü! Senin güzel kokun ve bereketinle bu vadi ve tepeler hoş oldu. Senin bulunduğun ve içinde her derde deva ile cömertlik ve kerem bulunan bu kabre canım kurban olsun.”

    Bu şiiri okuduktan sonra dönüp gitti. O anda beni bir uyku bastı. Rüyamda, resulullah’ı (s.a.s) gördüm. Bana: “Ya Utbi, Arabi’ye yetiş ve kendisine, Allah’ın onu affettiğini müjdele” dedi.([206])

    Hz. Ali’den (k.v) şu hadise nakledilmiştir: Biz rasulullah’ı (s.a.s) defnettikten sonra yanımıza bir Arabi geldi. Kendisini rasulullah’ın (s.a.s) toprağına atarak toprağından başına saçmaya başladı ve şöyle dedi:

    “Ya resulallah! Sen söyledin, biz de sözünü işittik. Sen Allah’tan alıp anlattın, bizde senden öğrendik. Allah, sana indirdiği ayetlerin birinde şöyle buyurdu: “Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelselerdi de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, resul de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı ziyade affedici, esirgeyici bulurlardı.”([207]) Ben de nefsime zulmettim, sana geldim. Benim için istiğfar et!” Bunun akabinde resulullah’ın (s.a.s) kabrinden “Allah seni affetti”diye bir ses geldi.([208])

    d) Ahirette Peygamber (s.a.s) İle Tevessül:

    Ebu Hureyre, Ebu Said ve Huzeyfe’den (r.anhum) ve başka bir çok tarikten rivayet edilen hadis-i şeriflerde: kıyamet günü mahşerin dehşetinden kurtulmak isteyen bütün insanlar, babaları Adem’den (a.s.) başlayıp bütün Ulu’l-Azm peygamberlere giderek, Allah Teala’nın kendilerini bu halden kurtarması için şefaat etmelerini talep edecekler. Her biri kendisinin buna liyakatli olmadığını, kendisini meşgul edecek bir derdi bulunduğunu, bu işe en ehil ve ehliyetli olanın Hz. Muhammed (s.a.s) olduğunu ve O’na gitmelerini tavsiye edecekler. İnsanlar da efendimize (s.a.s) gelip durumu arz edecekler. Efendimiz de (s.a.s) Allah Teala’dan izin isteyip secdeye kapanarak O’na hamd edecek, Cenab-ı Hak kendisine: “Ya Muhammed! Başını kaldır. Söyle, sözün dinlenecek. İste, isteğin verilecek. Şefaat et, şefaatin kabul edilecek.” buyuracak. Bunun üzerine Resulallah (s.a.s), “Ya Rabbi! Ümmetim, ümmetim”diyecek. Kendisine “kalbinde zerre kadar imanı olanı, cehennemden çıkar!” denilecek. O da zerre kadar imanı olanı cehennemden çıkarıp cennete sevk edecek. Böylece bütün insanların en zor gününde, en büyük müşküllerini ortadan kaldırmak için Allah’ın izni inayetiyle vesile olacaktır.([209])

    B- SALİH KULLAR İLE TEVESSÜL ÖRNEKLERİ:

    Enes b.Malik’ten (r.a) rivayet edildiğine göre ikinci halife döneminde Müslümanlar kuraklık yüzenden kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya geldikleri zaman halife Ömer (r.a.), Abbas bin Abdulmuttalib’i (r.a.) vesile kılarak Allah’tan yağmur talebinde bulunur ve şöyle der: ““Allah’ım! Bizler daha önce peygamberimizi vesile edinerek sana niyazda bulunurduk, sen de bize yağmur verirdin. Şimdi ise peygamberimizin amcasını vesile kılıyor ve senden talep ediyoruz, bize yağmur ihsan et!” Enes bin Malik (r.a.), Hz. Ömer’in (r.a.) bu dualardan sonra kendilerine yağmur ihsan edildiğini belirtir.”([210])

    Buhari şerhlerinde bu hadis ile ilgili aşağıdaki açıklamalara yer verilmektedir:

    “İstiska hadislerinde kaydedildiğine göre halife Hz. Ömer (r.a.), dua etmesi için Hz. Abbas’a (r.a.) ricada bulunmadan önce insanlara: “Resulullah (s.a.s), bir evladın, kendi babasına verdiği değer ve önem kadar Abbas’a (r.a.) değer verirdi” demek suretiyle onların, Abbas’a (r.a.) tabii olmalarını ve başlarına gelecek musibetlerin defi için onu vesile kılmalarını tavsiye eder, sonra bizzat Abbas’ tan (r.a.) dua etmesini isterdi. O da kendisinin, Hz. Peygambere (s.a.s) olan nesep yakınlığı ve onun nezdindeki mertebesi sebebiyle kendisiyle tevessülde bulunulduğunu belirterek duasına başlardı.”

    Zat ile tevessülü savunanlar Hz. Ömer’in (r.a.), bu olaylarda Abbas’ın (r.a.) duasıyla değil de zatıyla tevessülde bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Ömer’in (r.a.) daha üstün olduğu halde Hz. Peygamberin (s.a.s) zatıyla değil de Abbas’ın (r.a.) zatıyla tevessülde bulunmasının hikmetini ise şöyle izah ederler:
    Halife Ömer (r.a.) böyle davranmakla, Hz. Peygamber’den (s.a.s) başka Salih insanları ve özellikle peygambere (s.a.s) yakınlığı bulunan kişileri vesile edinerek istiska yapılabileceği hususuna işaret etmek istemiştir.

    Hz. Peygamberin (s.a.s) amcası ile istiskada bulunmak, kendisiyle istiskada bulunmak gibidir. Çünkü Ömer (r.a.) “Abbas b. Abdülmuttalib ile” dememiş, “senin peygamberinin amcasıyla tevessülde bulunuyoruz” demiştir. Böylece asıl şeref resulullah’a (a.s.) raci olmaktadır.

    Hz. Ömer (r.a.), çevresinde bulunan veya duasından haberdar olan Müslümanların içinde, imanları henüz pekişmemiş bulunanlarından endişe etmiş olabilir. Çünkü onlar resulullah’ la (a.s.) tevessülde bulunduktan sonra yağmur yağmadığı takdirde onun tesiri ve dolayısıyla hak peygamber oluşu noktasında şüpheye düşmüş olabilirlerdi.

    Hz. Ömer (r.a) böyle davranmak suretiyle Müslümanlara vesilenin mahiyetini anlatmak istemiş ve Kur’an’da emredilen tevessülün sadece Salih amelleri değil Salih zatlarla tevessülü de ihtiva ettiğini belirtmek istemiştir.

    Bu şekilde davranan Hz.Ömer (r.a.), Ehl-i Beyt’in faziletini vurgulamak istemiştir.

    Hz. Ömer’in (r.a.) Abbas’la (r.a.) tevessülde bulunması, Rasulullah’ın (a.s.) ona gösterdiği hürmete kendisinin de riayet etmesinden kaynaklanmıştır. O, böyle davranmakla peygambere (s.a.s) ittiba etmiştir.

    Salih zatların Allah nezdinde ki mertebesiyle tevessülde bulunmanın caiz olduğunu savunanlardan Muhammed Zahid Kevseri, bu hadisin kendi görüşlerini desteklediğini ileri sürerek şöyle demektedir:

    “Hz. Ömer’in (r.a.) bu uygulaması, Resulullah’ın (a.s.) hayatta olan hısım ve akrabasıyla tevessülde bulunmanın cevazına delil teşkil etmektedir. Hz. Ömer’in (r.a.), Abbas (r.a.) için: “başınıza musibet geldiğinde onu (Abbas’ı) Allah’a karşı vesile edin!” ifadesi, “ondan dua isteyin” manasına gelmez. Çünkü Ömer (r.a.), bu cümleyi onun dua etmesini istedikten sonra söylemiştir. Dolayısıyla bu ifade “Onunla Allah’a tevessül edin!” manasına gelir ki bu da Salih zatların mertebesiyle tevessüle delalet eder.([211])

    Görüldüğü üzere Kevseri de bu olayda zat ile tevessülde bulunulduğunu kabul etmekte ve Hz.Ömer’in (r.a.), Abbas’ın (r.a.) duasıyla tevessülde bulunmadığını ve bunu iddia etmenin yanlış olduğunu ileri sürmektedir. Kevseri, Hz. Ömer’in (r.a.), Resulallah’ın (s.a.s) zatıyla tevessülü terk edip Abbas’ın (r.a.) zatıyla tevessülde bulunuşunu da şöyle yorumluyor: “Bu olay daha faziletli biri mevcut olduğu halde, ondan daha az faziletli biriyle tevessül etmenin caiz olduğunu gösterir. Çünkü Hz. Ömer’in (r.a.) ifadesinde “Peygamberimizin amcası” tabiri geçmektedir ki, bu Abbas’ın (r.a), Hz. Peygamberle (s.a.s) olan hısımlığına ve onun resulullah (a.s.) üzerindeki değerine işaret etmektedir”.

    Hz. Abbas’ın (r.a.) tercih edilişi, fazilet ve takvasının yanında rasul-i Ekrem’e (s.a.s) olan nesep yakınlığı önemli rol oynamıştır. Bu husus Hz. Abbas’ın (r.a.) dua metinlerinde de kendini gösterir: “(Allah’ım!)… bu insanlar peygamberinin bana verdiği değerden dolayı benim vasıtamla sana yönelmişler.”

    İslam bilginleri halife Hz. Ömer’in (r.a.) yukarıda söz konusu edilen uygulamasına dayanarak musibetler anında ehl-i beyt ve ehl-i takvanın Allah’a şefaatçi kılınabileceklerini kabul etmişlerdir.([212])

    Bilindiği gibi Kur’an’da Hz. Musa ile Hızır olduğu kabul edilen şahsın birlikte yaptıkları bir gemi yolculuğundan bahsedilir. Yolculuk esnasında bir şehire uğrarlar ve Hızır burada yıkılmak üzere olan bir duvarı düzeltir. Musa hikmetini sorduğunda o şöyle der: “duvara gelince; bu duvar şehirdeki iki yetim çocuğa aittir. Duvarın altında çocuklar için saklı bulunan bir define vardı. Babaları da Salih bir kişi idi. Rabbin bu iki çocuğun, rüştlerine ermelerini ve definelerini çıkarmalarını, senin Rabbinden bir rahmet olarak diledi.”([213])

    Bu ayet zat ile tevessüle delil olarak ileri sürülmüştür. Ayette Cenab-ı Hakkın, çocukların babasının Salih bir kimse olmasını, onlara rahmetle muamele etmesinin sebeplerinden biri olarak zikrettiği belirtilerek bunun da zat ile tevessülü ispat ettiği iddia edilmiştir.

    İbn Kesir’e göre ayet iyi insanların nesillerinin yer yüzünde kesilmeden devam edeceğini ve ibadetlerinden hasıl olan bereket ve şefaatten zürriyetlerini dünya ve ahirette istifade edeceklerine, bu vesileyle akrabalarının da cennette üst derecelere yükseleceklerine işaret etmektedir. Nitekim müfessirler babalarının Salih olması sebebiyle bu iki çocuğa Allah’ın ikramda bulunduğunu kabul etmişlerdir. Babalarının Salih olması nedeniyle iki yetim çocuğa gösterilen merhamet, Hz. Ömer’in de dikkatini çekmiş, insanların susuzluktan kıvrandığı bir kuraklık esnasında yanına Abbas’ı alıp ahalinin önünde minbere çıkmış, bileğinden, tutup onu ayağa kaldırmış ve kendisi de gözlerini semaya dikerek şu ifadelerle duasına başlamıştır: “İlahi! Biz, peygamberinin amcası ile tevessül ederek sana yaklaşmak “takarrub” istiyoruz. Kitab-ı Keriminde “Duvar şehirdeki iki yetim çocuğa aitti ve onun altında, bu çocuklara mahsus bir hazine vardı, çocukların babası da Salih biriydi” buyurdun. Buyruğun haktır, doğrudur. Haber verdiğin bu iki yetimi babalarının Salih olmasından dolayı korudun. Peygamberinin de hatırını amcası dolayısıyla hoş et! Zira onu vesile edinerek ve günahlarımızın bağışlanmasını dileyerek sana yaklaşıyoruz.”([214])

    Peygamber (s.a.s) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:

    “Sizden birinizin çölde devesi kaçarsa şöyle desin: “Ya ibadellah! (Ey Allah’ın kulları) benim devemi tutun! Zira Cenab-ı Hakk’ın yerde hazır kulları vardır. Onun devesini ona tutarlar.”([215])

    İmam-ı Nebevi diyor ki: benim büyük şeyhim vardı. O bana şöyle dedi: benim bir sefer binitim kaçmıştı. Bende bu hadis-i şerifi biliyordum. Ona göre hareket ettim, binitim durdu.

    İmam-ı Nebevi yine şöyle naklediyor:” ben bir gün bir cemaat ile beraberdim. Onların binitleri kaçtı cemaat binitleri yakalamaktan aciz kaldı. Bende onlara, bildiğim bu hadisi şerifi söyledim, hiçbir sebep yok iken binit durdu.([216])

    Ebu Zur’a Eş-Şeybani anlatıyor:

    Yezid bin Muaviye zamanında uzun bir müddet yağmur yağmadı. Bunun üzerine yağmur duasına çıktılar fakat ne bulut geldi nede yağmur yağdı. Yezid b. Muaviye, Dahhak bin El-Esved’e dönüp “kalkın! Bizim için yağmur isteyin!” dedi. O da kalkıp kollarını ardına kadar açıp başını da iyice geriye yatırıp şöyle dedi: “Allah’ım! Bunlar benim vesilemle senden yağmur diliyorlar. Onlara yağdır!”

    O daha duasını bitirmemişti ki yağmur üzerlerine yağıverdi. Neredeyse yağmura batacaklardı.([217])

    Hz. Muaviye (r.a.), Yezid bin El Esved El-Cureşi’yi (r.a.) Şamlılar için vesile ederek yağmur duasında bulunmuş, şöyle demiştir: “Allah’ım! En hayırlımız ve en faziletlimiz vesilesiyle senden yardım diliyoruz.”

    Hemen o vakit daha evlerine varmadan yağmur yağmaya başlamıştır.([218])

    Ebu Said El-Hudri’den; Resulullah (s.a.s) şöyle buyurdu:

    “Evinden çıkıp namaza giden ve şöyle diyene Allah Teala rahmetiyle yönelir ve yetmişbin melek kendisi için istiğfar diler: “Allah’ım! Sana yalvaranlar hakkı için, bu yürüyüşümün hakkı için senden niyaz ediyorum. (sana malum olduğu üzere) Ben azgınlık, şımarıklık, riya ve gösteriş içerisinde çıkmadım. Gadabından korkarak rızanı arzulayarak çıktım. Beni cehennem azabından korumanı ve günahlarımı mağfiret etmeni diliyorum. Günahları senden başkası mağfiret etmez.”([219])

    Kıtlık dönemlerinde Hz.Ömer’in (r.a.) yaptığı gibi halife Ebu Bekirde (r.a.) irtidat eden kabilelere karşı ordu hazırlığında, onlara cesaret vermek amacıyla Abbas’(r.a) yanına almış ve “Ya Abbas! Sen Allah’tan yardım iste, ben de “amin” diyeyim, umuyorum ki, Nebiyy-i Ekrem’e olan yakınlığın dolayısıyla duan boşa çıkmaz.” demiştir.([220])

    Allame İbnu Hacer el-Mekki, “Bi’l-Hayrati’l-Hısan fi Menakıbı’l-İmam Ebi Hanife en-Nu’man” adlı eserinin yirmibeşinci bölümünde şöyle demiştir.

    “İmam Şafii,Bağdat’ta kaldığı günlerde İmam Ebu Hanife’nin türbesine gelir,ziyaret eder,kendisine selam verir,sonra Allah Teala’ya,ihtiyacını gidermesi için onunla tevessül ederdi.

    İmam Ahmet bin Hanbel,İmam Şafii ile tevessülde bulunuyordu.Oğlu Abdullah buna hayret edip babasına durumu sorunca, İmam Ahmed (rah.):Şüphesiz İmam Şafii,insanlar için güneş, beden için afiyet gibidir” demiştir.

    İmam Şafii’ye, Mağriblilerin İmam Malik ile tevessülde bulundukları haberi ulaşınca, bunu hoş görüp, onları nehyetmemiştir.

    İmam Ebu’l Hasen eş-Şazeli demiştir ki: “Kimin Allah Teala’ya arzedecek bir ihtiyacı olur ve giderilmesini isterse, İmam Gazali ile tevessül edip, ihtiyacını Cenab-ı Hakk’a arz etsin.”([221])

    C-SALİHLERİN DUASI İLE TEVESSÜL ÖRNEKLERİ:

    Salih kişilerden dua talebinde bulunarak tevessül edilebilir.

    Hz. Ömer (r.a.) şöyle anlatmıştır: Umre yapmak için Resulallah’ dan (a.s.) izin istedim. İzin verdi ve:

    “Kardeşim dua ederken bizi de unutma!”buyurdu.Bütün dünya bana verilseydi, beni bu kadar sevindirmezdi.([222])

    Ebu Ümame el-Bahili anlatıyor: Bir defasında Rasulallah(s.a.s) yanımıza gelmişti. Bizim için dua etmesini istedik. “Allah’ım bize mağfiret eyle, merhamet et. Bizden hoşnut ol. Dualarımızı kabul et. Bizi cennete sok. Cehennemden kurtar. Her yönümüzle bizi ıslah et.” Diye dua etti. Biz biraz daha dua etmesini isteyince:Sizin için gerekli olan her şeyi söyledim” buyurdu.([223])

    Talha b.Ubeydullah (r.a.) anlatıyor: “Adamın biri bir gün elbiselerini çıkarmış kendini kızgın kumlar üzerine atarak kendi kendine: “Ey gece cest gündüz miskin olan adam! Cehennemin ateşini tat!”diyordu. Böyle kumlarda yatıp yuvarlanırken, birden ilerde bir ağacın altında gölgelenmekte olan Rasulallah’ı (s.a.s.) gördü. Hemen yanına giderek: “Nefsim beni mağlub etti” dedi.Rasulallah (s.a.s.): “Şunu bil ki,semanın kapıları sana açılmış,meleklerde seninle iftihar etmişler” dedi.Sonra yanındaki ashabına dönerek: “Kardeşimizden, size dua etmesini isteyin” buyurdu.Bunun üzerine ashabtan biri: “Benim için dua et” dedi. Rasulallah (s.a.s.): “Hepsi için dua et” buyurdu. Bunun üzerine adam şöyle dua etti:

    “Allah’ım takvayı onların azığı yap. İşlerini doğruya götür.” Bu defa Resulallah(s.a.s.): “Allah’ım bu kulunu doğruya yönelt” diye dua edince adam: “Varacakları yer cennet olsun” diyerek duasını bitirdi.([224])

    Hz.Ömer(r.a.), Üveys el-Karani’ye (r.a.): “Allah’tan benim için af dile” dedi.

    “Ben sana nasıl Allah’tan af dileyebilirim. Sen Resulallah’ın arkadaşısın” cevabını verdi. Hz.Ömer (r.a.) ise:

    “Resulallah’ın (a.s.), tabilerin en hayırlısı Üveys denilen adamdır, buyurduğunu işitim” diye karşılık verdi.

    Bir başka rivayette ise Rasulallah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğu nakledilmektedir:

    “Sizden kim onunla karşılaşırsa,söylesin sizin için af dilesin.”([225])

    Enes bin Malik(r.a.) anlatıyor: Ben Basra yakınlarındaki zaviyede kalırken bazıları bana gelerek:

    “Kardeşlerin, kendilerine dua edesin diye ta Basra’dan kalkıp yanına geldiler” dediler. Ben de onlara şöyle dua ettim:

    “Allah’ım bize mağfiret et. Bize merhamet eyle. Bize dünyada iyilik ver. Ahirette iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru.”

    Onlar biraz daha dua etmemi isteyince aynı duayı tekrarladım ve:

    “Eğer bu duada istediklerim size verilirse dünya ve ahirette en hayırlısı verilmiş olur” dedim.([226])

    D-AMELLERLE TEVESSÜL

    Salih zatlarla tevessül edilebileceği gibi Salih amellerle de tevessül edilebilir.

    İbn-i Ömer (r.a.), Nebi’in (s.a.s.), şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: “Beni İsrail’den üç kişi (yolda) yürüyorlarken onları (şiddetli) bir yağmur tuttu. (yakınlarında bulunan) Bir dağdaki mağaraya sığındılar. Dağdan büyük bir kaya parçası mağaranın ağzına yuvarlandı; (çıkış deliğini) üzerlerine kapattı. Bu hal karşısında aralarından birisi diğerlerine şöyle dedi: Hayatınızda Allah için yapmış olduğunuz amellerinize bakınız; onların hürmeti bereketine, Allah’a (c.c.) dua ediniz; umulur ki Allah Teala taşı aralayıp (sizden bu sıkıntıyı giderir). (Bu niyetle) birisi, şöyle dua edip, amelini dile getirdi:

    -Ey Allah’ım! Benim yanımda hayli yaşlanmış anam ve babam vardı, bir de henüz küçük olan çocuklarım. Onları geçindirmek için hayvan otlatırdım. Akşam yanlarına dönünce hayvanları sağar (elimdeki sütü) çocuklarımdan önce anne ve babama içirirdim. Bir gün vaktinde gelmeyip geciktim; ta geceye kaldım. Geldiğimde, onları uyur buldum. Daha önce olduğu gibi hayvanlarımı sağdım. Onları uykularından uyandırmayı kerih görüp, uyanmalarına kadar, elimde sütle baş uçlarında bekledim. Bu arada çocuklar, açlıktan ayaklarımızın dibinde ağlaşıyorlardı. Anne ve babamdan önce, onlara, süt vermeyi de uygun görmedim. Bu haldeyken sabah oldu. Ya Rabbi! Eğer bu amelimi, senin rızan için yapmışsam, bize şu kapalı yerden bir delik açta semayı görelim. Bunun üzerine mağaranın ağzını kapatan kaya biraz aralandı, fakat çıkılacak gibi değildi.

    Diğeri şöyle dua etti:

    -Ey Allah’ım! Amcamın bir kızı vardı. İnsanlar içinde en çok sevdiğim o idi. Ondan. Bana yaklaşmasını istedim. O da bundan kaçındı. Nihayet, bir kıtlık senesinde sıkıntıya düştü, ihtiyacı için bana geldi.

    Kendisine, bana teslim olması için yüz dinar verdim. O da kabul etti. Kendisine yaklaşıp temasta bulunacakken bana: “Ey Allah’ın kulu! Allah’tan kork; nikahsız olarak bekaretime ilişme!.” dedi. Bende (derhal bırakıp) gittim. Ya Rabbi! Bunu sırf senin rızan için yapmışsam, (bu amelim hürmetine) bize şu kapalı yerden bir delik aç! (Allah Teala taşı) biraz daha açtı. (Diğer bir rivayette: fakat çıkacak gibi değildi.)

    [ Son kısım başka bir rivayette şöyle anlatılıyor:

    Ondan bana yanaşmasını istedim. O bundan kaçındı. Nihayet bir kıtlık senesi gelip çattı. (İhtiyaçlarını görmek için) bana, (para istemeye) geldi. Bende kendini bana teslim olması karşılığında yüzyirmi altın vereceğimi söyledim. O da kabul etti. Sonunda ona sahip olmuştum. Zina için yaklaşınca: “Allah’tan kork! Nikahsız olarak bekaretimi bozma” dedi. Bende hemen vazgeçip kalktım. Halbuki o, bana insanların en sevgilisi idi. Verdiğim altınları da ona bıraktım…]

    Üçüncüleri ise şöyle dua etti:

    -”Ey Allah’ım! (iş yerinde) ücretle işçi çalıştırdım. (Bir işçim, bir gün) işini tamamlayınca (bana gelip): “Hakkım olan ücretimi ver!” dedi. Ben de (ücretini) kendisine arz ettim. (O da her nedense), ücretini almayıp gitti. Ona ait bu ücreti (onun namına) çalıştırıp durdum. Hatta ondan birçok mal elde ettim. Bir müddet sonra o işçim dönüp geldi ve “Allah’tan kork! (o gittiğim günkü ücretimi ver!)” dedi. Ben de “şu gördüğün inek ve sürü senindir. Hepsini al götür” dedim. (O zaman) o (hayret edip): “Allah’tan kork!” benimle alay etme” dedi. Ben de: “gerçekten seninle alay etmiyorum (onlar senindir) al (götür) dedim. O da (hepsini) aldı (gitti).

    “İlahi! Gerçekten ben bu amelimi senin rızan için yapmışsam, şu mağaranın ağzındaki kalan kısmı da aç” dedi. (Bunun üzerine) Allah Teala mağaranın ağzını tamamen açtı; yürüyerek çıktılar. “([227])

    E-ALLAH TEALA’NIN İSİM VE SIFATLARI (ESMA-İ HÜSNA) İLE TEVESSÜL

    Kur’an-ı Kerim ve hadis kitaplarının “dua ve zikir” bölümleri incelendiğinde tevessülün bu nevi’den büyük yer tuttuğu görülür.

    Esma-i Hüsna ile tevessül ederek ibadet edenler için İbn-u Kayyim, “ibadet açısından insanların en kamil olanları” tabirini kullanmakta ve şöyle demektedir: “Bu yol, en kamil olanların yoludur. Bu, Kur’an’dan neşet etmiş bir yoldur.”([228])

    Bir ayet-i Kerimede şöyle buyuruluyor. “En güzel isimler Allah’a aittir; o halde O’na bu isimler ile dua edin.”([229])

    Fahreddin Razi (k.s.) Esma-i Hüsna ile ilgili ayetin tefsirinde şöyle diyor: “Ayet, kulun Rabbine sadece Esma-i Hüsna ile dua etmesine delalet etmektedir. Bu isimlerin manasını bilmediği takdirde dua pek faydalı ve kamil olmaz. Allah Teala’nın bu mukaddes sıfatlarla mevsuf olduğu bilindikten sonra kulun bu isim ve sıfatlarla O’na dua etmesi doğru ve güzeldir.

    Kul Rabbine bu isimlerle dua ederken Rububiyetin izzetini ve kendi kulluğunun noksanlığını göz önünde bulundurması gerekir. Ancak bu şekilde düşünerek dua ederse, duası güzel ve yaptığı zikir kıymetli olur. Aksi takdirde faydası az olur.

    Örneğin, mü’min namaza başlarken “Allahü Ekber” dediğinde kalben, kendi nefsinde, bedeninde aklında ve hislerinde bulunan Allah’ın hikmetinin eserlerini düşünmesi gerekir. Bu esnada kul, Allah’ın canlı-cansız bütün yarattıklarını, gökleri, arş, kürsi ve bütün mevcudatı kapsayacak şekilde, akıl ve zihninin ulaşabileceği en ileri noktadaki hikmetleri, tefekkür etmelidir. Mü’min, “Allah” lafzıyla bütün bu nesneleri yok iken var eden bir zata; “Ekber”sözüyle de O’nun bu varlıkların tamamından büyük olduğuna işaret eder. İşte bu şekilde ibadet ettiği zaman yukarıdaki ayetin ihtiva ettiği esrarın bir kısmına ulaşır.([230])

    Kulun arzuları hangi yönde ise zikir ettiği isimler de o yönde değişik olmaktadır. Misal olarak şu ayetler gösterilebilir:

    “İbrahim ile İsmail, Kabe’nin temellerini yükseltirken: Rabbimiz! Yaptığımızı kabul buyur! Şüphesiz sen hakkıyla işiten ve kemaliyle bilensin. Rabbimiz! İkimizi sana teslim olanlardan kıl, soyumuzdan da yalnız sana teslim olan bir ümmet yetiştir! Bize ibadet yollarımızı göster, tövbemizi kabul et! Çünkü tövbeleri en çok kabul eden ve hakkıyla esirgeyen ancak sensin. Rabbimiz! İçlerinden onlara senin ayetlerini okuyan, Kitabı ve hikmeti öğreten, onları (şirkten) iyice temizleyecek bir peygamber gönder. Şüphesiz yegane galip ve tam hikmet sahibi sensin.([231])

    “O vakit İbrahim: Rabbim! Burasını (Mekke) emniyetli bir şehir yap ve ahalisinden Allah’a ve ahiret gününe inananları (yemiş, hububat gibi) mahsullerle rızıklandır, diye dua etti.”([232])

    “Onlar (Talut’a bağlı bulunan mü’minler) Calut ve askerlerine karşı çarpışmak üzere çıktıkları zaman niyaz edip şöyle dediler: Rabbimiz! Üzerimize (yağmur gibi) sabır yağdır, ayaklarımıza sebat ver (er meydanından kaydırma) ve bu kafirler topluluğuna karşı bize yardım et.!”([233])

    “İmran’ın hanımı: Ya Rab! Karnımda olanı, sadece sana hizmet etmek üzere adadım, benden kabul buyur! Doğrusu hakkıyla işiten ve bilen ancak sensin, demişti.”([234])

    Yaşlandığı halde henüz çocuk sahibi olamayan Hz. Zekeriya: “Ey Rabbim! Beni yalnız bırakma! Sen varislerin en hayırlısısın (ve ente hayru’l-i varisin)”([235]) diyerek dua etmiş ve duası kabul olunarak Yahya isminde ileride peygamber olacak bir çocuk ihsan etmiştir.

    Hastalığa yakalanan Hz. Eyyub (a.s.): “Bana hastalık isabet etmiştir, halbuki sen merhametlilerin en merhametlisisin (ve ente erhamu’r-rahim)”([236]) şeklinde “rabbine seslenmiş” ve duası kabul edilmiştir.

    Hz. Şuayb’ın (a.s.) iman etmeyen kavmi, onu ve ona inananları kendi dinlerine dönmeye zorladıkları zaman o şöyle dua etmiştir: “Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında sen hak olana hükmet! Çünkü sen hükmedenlerin en hayırlısısın (ve ente hayru’l-fatihin).”([237]) Peygamberlerinin duasının kabul edilmesi dolayısıyla bu kavim korkunç bir zelzele ile helak olmuştur.

    Kalplerinin mutmain olması için mucize olarak gökten bir sofra indirilmesini talep eden havarileri bu istekleri karşısında Hz. İsa (a.s.): “Ey Allah’ım! Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere ve bizden sonra geleceklere bayram ve senden bir ayet olacak gökten bir sofra indir ve bizi rızıklandır! Sen rızık verenlerin en hayırlısısın”([238]) diye dua etmiştir.

    Bu usulde kul, ihtiyacına cevap verecek ilahi isimleri zikretmekte ve sonra durumunu ve ihtiyaçlarını Allah’a arz etmektedir: “Sen mevlamızsın (ente Mevlana). O halde kafirler topluluğuna karşı bize yardım et!”([239])

    Yaptığı hatadan dolayı pişman olan Hz. Musa (a.s.) Allah’a şöyle yalvarır: “Sen bizim velimizsin (ente veliyyuna). O halde bizi bağışla ve bize merhamet et! Sen bağışlayanların en hayırlısısın.”([240])

    Bazen da doğrudan O’nun sıfatları zikredilerek tevessülde bulunulmaktadır: “Bizi rahmetinle o kafirlerin kavminden kurtar.!”([241])

    Hz. Süleyman’da (a.s.) şöyle dua etmiştir: “Beni rahmetinle Salih kullarının arasına dahil et.”([242])
    (Kur’an ve Sünnet Işığında Rabıta ve Tevessül S.65-95)

    İYİ AMELLE YAPILAN TEVESSÜL

    * MAĞARA ASHABININ KISSASI

    1. (4995)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    “Sizden önce yaşayanlardan üç kişi yola çıktılar. (Akşam olunca) geceleme ihtiyacı onları bir mağaraya sığındırdı ve içine girdiler. Dağdan (kayan) bir taş yuvarlanıp, mağaranın ağzını üzerlerine kapadı.

    Aralarında:

    “Sizi bu kayadan, salih amellerinizi şefaatçi kılarak Allah’a yapacağınız dualar kurtarabilir!” dediler.

    Bunun üzerine birincisi şöyle dedi:

    “Benim yaşlı, ihtiyar iki ebeveynim vardı. Ben onları çok kollar, akşam olunca onlardan önce ne ailemden ne de hayvanlarımdan hiçbirine yedirip içirmezdim. Bir gün ağaç arama işi beni uzaklara attı. Eve döndüğümde ikisi de uyumuştu. Onlar için sütlerini sağdım. Hâlâ uyumakta idiler. Onlardan önce aileme ve hayvanlarıma yiyecek vermeyi uygun bulmadım, onları uyandırmaya da kıyamadım.

    Geciktiğim için çocuklar ayaklarımın arasında kıvranıyorlardı. Ben ise süt kapları elimde, onların uyanmalarını bekliyordum. Derken şafak söktü:

    “Ey Allahım! Bunu senin rızan için yaptığımı biliyorsan, bizim yolumuzu kapayan şu taştan bizi kurtar!

    “Taş bir miktar açıldı. Ama çıkacakları kadar değildi.

    İkinci şahıs şöyle dedi:

    “Ey Allahım! Benim bir amca kızım vardı. Onu herkesten çok seviyordum. Ondan kâm almak istedim. Ama bana yüz vermedi. Fakat gün geldi kıtlığa uğradı, bana başvurmak zorunda kaldı. Ona, kendisini bana teslim etmesi mukabilinde yüz yirmi dinar verdim; kabul etti. Arzuma nail olacağım sırada:

    “Allah’ın mührünü, gayr-ı meşru olarak bozman sana haramdır!” dedi.

    Ben de ona temasta bulunmaktan kaçındım ve insanlar arasında en çok sevdiğim kimse olduğu halde onu bıraktım, verdiğim altınları da terkettim.

    Ey Allahım, eğer bunları senin rızayı şerifin için yapmışsam, bizi bu sıkıntıdan kurtar.

    “Kaya biraz daha açıldı. Ancak onlar çıkabilecek kadar açılmadı.Üçüncü şahıs dedi ki:

    “Ey Allahım, ben işçiler çalıştırıyordum. Ücretlerini de derhal veriyordum. Ancak bir tanesi [bir farak pirinçten ibaret olan] ücretini almadan gitti. Ben de onun parasını onun adına işletip kâr ettirdim. Öyle ki çok malı oldu. Derken (yıllar sonra) çıkageldi ve:

    “Ey Abdullah! Bana olan borcunu öde!” dedi. Ben de:

    “Bütün şu gördüğün sığır, davar, deve, köleler senindir. Git bunları al götür!” dedim. Adam:

    “Ey Abdullah, benimle alay etme!” dedi. Ben tekrar:

    “Ben kesinlikle seninle alay etmiyorum. Git hepsini al götür!” diye tekrar ettim. Adam hepsini aldı götürdü.

    “Ey Allahım, eğer bunu senin rızan için yaptıysam, bize şu halden kurtuluş nasip et!” dedi. Kaya açıldı, çıkıp yollarına devam ettiler.” [Buhârî, Enbiya 50, Büyû 98, İcâre 12, Hars 13, Edeb 5; Müslim, Zikr 100, (2743); Ebu Davud, Büyû’ 29, (3387).]

    AÇIKLAMA:

    1- Hadisin bazı vecihlerinde, bu üç yolcu, yaya giderken yağmura tutulurlar ve bu sebeple mağaraya iltica ederler. Sadedinde olduğumuz veçhinde, gece sebebiyle mağaraya girdikleri ifade edilmektedir. İkisinin birleşmesi mümkündür, akşam vakti yağmura tutulmuş olabilirler.

    2- Hikâyede, İslam’ın ahlak-ı hasenesinden üç ahlakın Allah indinde makbuliyeti ifade edilmektedir.

    1) Annebabaya hürmet, onların hukukuna riayet.
    2) Allah rızası için insanların iffetlerine riayet.
    3) Başkasının hakkına riayet… Başkasının maddî menfaatini kendi menfaati derecesinde gözetmek, hileye yer vermemek. Bu amelleri makbul kılan husus da, bunların ihlasla yani Allah rızası için yapılmış olmasıdır. Dolayısiyle, hadis, amelde ihlasın ehemmiyetine, tebliğde müstesna bir yer vermektedir.

    3- Sadedinde olduğumuz rivayette ücretin miktarı kaydedilmiyor. Fakat, bazı rivayetlerde bu bir farak pirinç olarak belirtilmiştir. Hatta bir başka rivayette yer alan açıklayıcı bir ziyade, hem miktar hususunda, hem de işçilerden birinin ücretini almayış sebebi hususunda bize bilgi sunmaktadır: “Ben bir grup insan tuttum, her birine yarım dirhem yevmiye verecektim. İşleri bitince herkese ücretini verdim.

    Biri: “Vallahi ben iki kişilik iş yaptım, bana bir dirhem vermezsen ücretini almayacağım” dedi ve almadan çekip gitti. İşte ben bu yarım dirhemi nemalandırdım.

    “Bir farak pirincin, o günün piyasasında yarım dirhem değerinde olabileceğini belirttikten sonra, nemalandırılmaya tabi tutularak koyun, deve, sığır sürülerine ulaşılan bu taban sermayenin, günümüzdeki karşılığını bulmaya çalışırsak şu sonuca varırız: Bir farak, üç sa’ miktarında bir ölçektir. Bir sa’ ise 2,120 ile 2,650 litre arasında değişen bir hacim miktarı. Öyle ise bir farak 6,360 ile 7,950 litre arasında değişen bir ölçek olmaktadır. Daha yuvarlak hesapla 6,5 litre ile 8 litre arasında bir hacim tutmaktadır. Bir litre pirincin 888 gram kadar olduğu(8) gözönüne alınırsa, mezkur yarım dirhemlik pirincin yaklaşık 6 veya 7 kilo civarında olduğu anlaşılır.

    Bazı rivayetlerde işçiye on bin dirhemlik para ödediği, yani verdiği deve, koyun, sığır vesairelerin bu değere ulaştığı belirtilmiştir. Hadisin muhtelif vecihleri gözönüne alınınca, mezkur zatın, işçisinin parasını önce ziraatle, sonra hayvancılık vs. ile nemalandırdığı anlatılmaktadır: Ekmiş, satmış satınalmış, doğurtmuş vs. Yani ticaret ve istihsal çeşitlerinden pek çoğuna başvurmuştur.

    4- Hadis, sıkıntılı ve belalı anlarda salih amelleri zikrederek Allah’a iltica ve duanın müstehab olduğunu ifade eder. Bazı fakihler, yağmur namazında da aynı tarzda dua etmenin müstehab olduğuna hükmetmiştir.

    5- Hadiste dikkat çeken bir edeb, üç şahıstan hiçbiri, zikrettiği amelin salih olduğu hususunda cezmetmemesidir. Her biri “bu amelim rızana uygunsa”, “senin rızan için idiyse..” gibi amelin değerlendirilmesini meşiet-i İlahiyeye bırakan ihtiyatî ifadelere yer vermişlerdir. Hatta birinci konuşan zatın sarfettiği; “Ey Allahım, bunu senin rızan için yaptığımı biliyorsun…” şeklindeki -itikad açısından- mahzurlu ifadenin de bu endişeye baktığı belirtilmiştir. Yani o sözün sahibi, ameli hususunda mütereddittir; bu ameli Allah katında makbul mü, değil mi? Şöyle demek istemiştir: “Eğer bu amelim makbulse şu duamı kabul buyur.”

    6- Hadis, günahı bir noktada terketmenin, o noktaya kadar olan evveliyatını affettireceğini de ifade eder; Amcasının kızına, son anda teması terketmesi, o ana kadarki günahlarını affettirdi ki, bu “terk”le yaptığı dua makbul oldu.

    7- Tevbenin makbul olması halinde, geçmişi affettireceği de hadiste ifade edilmektedir.

    8- İşçi ve patron tarafından bilinen belli bir miktar yiyecek mukabili ücretli tutmak caizdir.

    9- Salih kimselerin keramete mazhar olması haktır.

    10- Emaneti edada büyük fazilet vardır.

    11- Fakihler, hadiste fuzuli şahsın bey’inde cevaz bulmuşlardır.

    12- Bazı alimler, “Emaneti taşıyan (müstevde’) emanet malla ticaret yaparsa, kâr mal sahibine aittir” demiştir. Çoğunluk bu konuda başka görüşler ileri sürmüştür. “Mal, emaneti taşıyanın zimmetinde olduğu takdirde, izinsiz tasarrufta bulunsa, malın zimmeti üzerindedir, ticaret yaptığı takdirde kâr kendinin olur.” Ebu Hanife “Kâr onun, ancak tasadduk eder” demiştir. Başka görüşler de var.

    13- Geçmiş milletlerde cereyan eden hadiseler, dinleyenlerin ibret almaları için anlatılabilir. (Kütübü Sitte C.14 S.244)

    * ÜVEYS EL-KARANÎ

    (4552)- Üseyr İbnu Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Ömer (radıyallahu anh)’a Yemenlilerin takviye kuvveti geldikçe her defasında onlara:

    “Aranızda Üveys İbnu Âmir var mı?” diye sorardı. Nihayet Üveys İbnu Âmir’e rastladı. Aralarında şu konuşma geçti:

    “Sen Üveys İbnu Âmir misin?”

    “Evet!”

    “Murad’dan, sonra da Karan’dan?”

    “Evet!”

    “Sende alaca hastalığı vardı, bir dirhem kadar bir yer hariç tamamını atlattın, deği mi?”

    “Evet!”

    “Senin bir annen olacak?”

    “Evet!”

    “Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’dan işittim. Şöyle diyordu: “Size, önce Muradî sonra da Karanî olan Üveys İbnu Âmir, Yemen imdat kuvvetiyle gelecek. Onun alaca hastalığı vardı, dirhem kadar yer hariç atlattı. Onun bir annesi var. O annesine karşı saygılıdır. O, (bir şey için) yemin edecek olsa Allah (dilediğini yerine getirmek suretiyle) onun yeminden halâs eder. Eğer ondan kendin için istiğfar talep edebilirsen et.

    “Benim için istiğfar ediver” dedi. O da istiğfar ediverdi. Bunun üzerine

    Hz. Ömer ona:

    “Nereye gidiyorsun?” diye sordu.

    “Kûfe’ye!”

    “Senin için vâlisine mektup yazayım mı?”

    “Ben (hususî muamele istemem, herkesle bir olmayı), avamdan biri olmayı tercih ederim.

    “Ravi der ki: “Müteakip sene Kûfe’nin eşrafından biri hacc yaptı ve Ömer’le karşılaştı. Ona Üveys rahimehullah’ı sordu.

    “Ben onu, dedi, evi perişan, eşyası az bir halde bıraktım!

    “Hz. Ömer, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’dan işittiğini ona da söyledi. Adam hacc’dan dönünce Üveys’e geldi ve:

    “Benim için istiğfar ediver!” dedi.

    “Sen hayırlı bir seferden yeni döndün, sen benim için istiğfar et” dedi ve:

    “Ömer’e mi rastladın?” diye sordu.

    “Evet!” dedi. Bunun üzerine Üveys ona da istiğfarda bulundu. Böylece halk onun ne olduğunu anladı. Bir müddet sonra da (Kûfe’yi terkedip) geri gitti, (rahimehullah).” [Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 225, (2542).]

    AÇIKLAMA:
    1- Üveys İbnu Âmir el-Karanî, halkımız tarafından Veysel Karanî olarak bilinen zâttır. İsmi, zaman içerisinde biraz değişikliğe uğramış.

    2-Tâbiîn’in büyüklerindendir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın sağlığında müslüman olmuştur. Annesine olan saygısı Resûlullah’la karşılaşmasına mâni olmuştur. Bu hususta menkîbeleri var.

    Resûlullah onu önceden haber vermiş, “Tabiîn’in en hayırlısıdır, duası makbuldür, gören, ondan istiğfar edivermesini talep etsin” şeklinde takdirlerini ifade etmiştir. Zühdü ile şöhret bulmuştur. Üstü başı öylesine perişan haldedir ki, arzettiği garâbet sebebiyle dikkatleri üzerine çekmiş, birçoklarının istihzasına sebep olmuştur. Hacc sırasında Hz. Ömer’in karşılaşıp Üveys hakkında bilgi sorduğu kimsenin de onunla alay edenlerden olduğu, Üsdü’l-Gâbe’nin rivayetinde belirtilir. Hatta o zât, Hz. Ömer’den Resûlullah’ın Üveys hakkındaki söylediklerini işitince, Kûfe’ye dönüşte, kendi evine uğramadan Üveys’e uğrar ve kendisi için istiğfar talep edivermesi ricasında bulunur. Üveys, bir daha alay etmeyeceği ve Hz. Ömer’den işittiğini kimseye söylemeyeceği hususlarında söz alarak, istiğfar ediverir.

    Yine Üsdü’l-Gâbe’nin bazı rivayetlerinde görüldüğü üzere, sonradan kedisine bir bürde giydirildiği halde, onunla alay etmekten vazgeçilmez. Görenler “Üveys kim, bu bürdeyi giymek kim!” diye alay ederler. Resulullah’tan merfu bir rivayete göre: “Ümmetimde öyleleri var ki, mescide ve musallaya elbise bulamadığı için gelemezler. Hayaları sebebiyle halktan da isteyemezler. İşte böylelerinden biri de Üveys el-Karanî’dir” buyurmuştur.

    Üveys, Sıffin savaşında Hz. Ali’nin cephesinde savaşmış ve bu savaşta şehid olmuştur, (rahimehullah).
    Sadedinde olduğumuz hadis, Üveys’in Allah’a yakınlığı ermiş hal sahibi bir zât olduğunu, ancak halini halktan gizlemeye itina gösterdiğini ifade etmektedir. Salih kimselerden istiğfar taleb etmek müstehaptır; talep eden, Hz. Ömer gibi mertebece öbüründen üstün bile olsa. Hadis ayrıca anne ve babaya itaatin, iyi muamelenin kişiye kazandıracağı yüce mertebeye de delil olmaktadır. (Kütübü Sitte C 13 S.117-120)

    HADİS:

    Yine Ebu Hureyre radiyallahu anh’den “Nebi (s.a.s) şöyle buyurdu” dediği rivayet olunmuştur:

    “Saçları dağınık, keçelenmiş, tozlanmış ve kapılardan kovulmuş nice kimseler vardır ki, Allah’ın lutfunu umarak, bir şey hakkında, “şöyle olacak” diye yemin etse, Allah onun yeminini yerine getirir duasını kabul eder.” (Müslim. Riyaz Us’Salihin C.1 S.298)

    HADİS:

    Ebu Hureyre (r.a.) dan rivayete göre, Rasul-i Ekrem (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

    “Allah’u Teala, “Her kim benim veli kullarıma düşmanlık ederse, muhakkak ben ona savaş açarım. Bir kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden bana daha sevimli bir amel ve ibadetle yaklaşamamıştır. Kulum bana nafile ibadetle de durmadan yaklaşır; nihayet onu severim. Bir kere de onu sevdim mi, artık ben o kulumun işiteceği kulağı, göreceği gözü, şiddetle kavrayacağı eli ve yürüyeceği ayağı olurum. Eğer benden bir şey dilerse, onu verir; bana sığınırsa, muhakkak onu himaye ederim.” buyurdu. (Buhari Riyaz Us’ Salihin Terc.C.1 S.417)

    Değerli okurlarım böyle olduğunu hüsnü zan ile kabul ettiğimiz bir zat varsa ; niçin o Allah dostunu ziyaret ettiğimizde ya Rabbi, bu zat hürmetine bize hayırlar ver bizleri affet diyerek,O zatı vesile etmeyelim!

    HADİS:

    Ebu Said El Hudri r.a.’den rivayete göre, Resul-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

    “Cenaze tabuta konupta erkekler onu omuzları üzerine yüklendiği zaman, cenaze iyi bir kişi ise: “Beni (gideceğim yere) ulaştırın, ulaştırın” der. Cenaze eğer fena bir kimse ise: “Eyvah! Bu cenazeyi nereye götürüyorsunuz?” der. Onun sesini insanlardan başka herşey duyar: eğer insan bu sesi duysa idi bayılıp düşerdi.” (Buhari. Riyaz Us’Salihin C.1 S.482)

    HADİS:

    (4420)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Abbas (radıyallahu anh)’a dedi ki:

    “Ey amcam, pazartesi sabahı bana sen ve oğlun beraber gelin size dua edivereyim. Allah bu dua bereketine, sana da oğluna da hayırlar halketsin!”

    İbnu Abbâs devamla der ki: “Abbâs gitti, biz de beraberinde gittik. (Resulullah) hepimize bir kîsa örttü; sonra da şöyle dua buyurdu:

    “Allahım! Abbas’ı ve oğlunu mağfiretine erdir, öyle bir mağfiret ki zahiri batınî bütün günahlarına ulaşıp temizlesin, hiçbir günah hariç kalmasın. Allahım, ona çocuğu sebebiyle ikram et.” [Tirmizî, Menakıb, (37 66).]

    Rezin bir rivayette şu ziyadeyi kaydetti: “Hilafeti onun neslinde baki kıl.”(Kütübü sitte terc.C.12.sayfa:484-485)

    Bu hadisi şerifte görüldüğü gibi: Resulullah: Amcası Abbas’a dua ederken; amcasının oğlu İbni Abbas’ı; vesile kılmış; Yani oğlu hümetine babası Abbas’a hayırlar vermesini istemiştir.

    SON SÖZ

    “Kur’an’daki Asıl İslam Bu” serisinden, bu üçüncü kitabı yazabilmemi nasip eden Rabbime sonsuz hamdü senalar olsun. Bütün alemlere Rahmet olarak gönderdiği, Resulü Kibriyası ve tüm insanlığın efendisi peygamberimiz efendimiz Muhammed Mustafa’ya (s.a.s), güzide ev halkına, Ehl-i Beytine ve Ashab-ı Kiramına sonsuz salat-ü selamlar. Ayrıca tüm insanlığa nihayetsiz kurtuluşlar, ve sapkınlar ile bütün insanlığa da hidayetler olsun. Amin.

    18.09.2002 İSTANBUL Avni (Avnullah) ÖZMANSUR
    Araştırmacı-Düşünür-Yazar

    SÖZLÜK

    A
    Adalet : Hak ve hukuka uygunluk.
    Ahid:Vadetme,söz verme.
    Ahval:Vaziyetler,haller,oluşlar.
    Amel:Bir emri veya vazifeyi yerine getirme,dini bir emri yerine getirme,tatbik etme,ibadet,itaat.
    Arz : Yer, yeryüzü.
    Asa : Baston, değnek.
    Ashab:Hz.Muhammed’i görmüş ve mü’min olarak ona bağlı kalmış zatlar.
    Atom : Maddenin en küçük yapı taşı.
    Azab : Dünyada günah işlemiş olanlara ahirette verilecek ceza.

    B
    Baki : Ebedi, daimi, sonu gelmez,ölmez.
    Balçık:Çok kil’li koyu yapışkan çamur.
    Bâriz : Açık,aşikar.
    Batıl:Hak ve doğru olmayan,yalan.
    Batın : İç,gizli,Allah ismi olarak kullanılırsa mahlulakatın nazarlarından gizlenen demektir.
    Bedevi : Çölde yaşayan,göçebe.
    Bela : Büyük sıkıntı,musibet.
    Bereket :Bolluk, çokluk
    Beyt:Kabe.
    Biat : Bağlılığını, itimatını bildirmek.
    Burç:Muayyen bir şekil ve sürete benzeyen sabit yıldız kümesi.
    Buyruk : Egemenlik

    C-Ç
    Caiz : Din,yasa bakımından işlenmesinde veya yapılmasında sakınca olmayan.
    Cennetul Me’va : Cennet tabakalarından birinin adı.
    Cihad : Allah yolunda muharebe,din için çalışmak.

    D
    Davet:Çağrı,çağırma.

    E-F
    Ebedi:Sonu olmayan,sonsuz.
    Ehli Kitab : Allah’ın gönderdiği kitaplara inanan.
    Ekseriyet : Çokluk.
    Elem:Acı,üzüntü.
    Ensar : Yardımcılar, Resulullah ve diğer müslüman muhacirlere kucak açan Medineli müslüman
    Etvar : Tavır,hal,davranışlar.
    Evren : Gök varlıklarının bütünü.
    Ezeli : Başlangıcı olmayan.

    G
    Ganimet : Harpte düşmandan alınan mal.
    Gayb:Gizli olan,görülmeyen,belirsiz.

    H
    Hadis:Peygamberimizin(a.s) sözü,emri ve hareketleri.
    Hakikat:Bir şeyin aslı ve esası.
    Hamd : Övmek,Cenab-ı Hakk’a karşı kulların memnuniyetlerini bildirmesi.
    Hane : Ev,mesken.
    Haram:Dince nehyedilen şeyler.
    Hased:Kıskanma, çekememe.
    Hatip : Hitab eden,söz söyleyen.
    Helal:Allah’ın müsaade ettiği şeyler.
    Hidayet:Doğruluk.
    Hikmet:Eşyanın ahvalinden,harici ve batini keyfiyetlerinden bahseden ilim.

    I-İ
    İbret : Uyanıklığa sebeb olan ders.
    İftira : Birinin üzerine suç atmak
    İhtilaf:Anlaşmazlık.
    İhtimal : Mümkün olma
    İlham:Allah tarafından kalbe gelen mana.
    İrade:İstek.
    İrşad:Doğru yola götürme.
    İsrailoğulları : Hz Yakub’un soyundan gelenler.
    İstiğfar : Af dilemek,tevbe etmek.
    İstikbal:Gelecek.
    İştişare : Fikir alış verişi,müzakere,danışma.
    İtaat : Alınan emre uymak.
    İtminan : Emniyet içinde olma.

    K
    Kafir : Hakkı görmeyen ve örten,Allah’ı inkar eden.
    Kavim : Bir peygambere tabi ve bağlı insan topluluğu.
    Keramet : Allah indinde makbul bir kulun lütfu ilahi ile gösterdiği harika iş.
    Kevser : Ahirette Muhammed ümmetinin etrafına toplanacağı büyük havuz.
    Kibir:Büyüklenme,kendini beğenme.
    Kıyam : Ayağa kalkma,ayakta durma.
    Kuşluk : Günün sabahla öğle arasındaki bölümü.
    Küffar : Kafirin çoğulu.

    L
    Lütuf : İkram,bağış,iyilik.
    Livaü’l-Hamd : Hz Peygamber’in bayrağı.

    M
    Ma’bud : Kendine ibadet edilen.
    Mağfiret : Allah’ın kullarının günahlarını örtmesi,affetmesi.
    Mahşer:Kıyametten sonra insanların tekrar dirilip toplanacakları yer.
    Mahzun :Tasalı,kederli.
    Manzume : Tertipli,ölçülü yazı,şiir.
    Melum : Azarlanmış,tahkir edilmiş.
    Mensuh : Hükmü kaldırılmış.
    Mescid-i Aksa : Kudüste bulunan mescid.
    Mescid-i Haram : Mekke’de içinde Kabenin bulunduğu en büyük ibadet yeri.
    Mesih : Hz.İsa (a.s)’ın diğer bir adıdır:
    Meşakkat : Zahmet,sıkıntı.
    Minber : Camide Hatib’in hutbe okuduğu kürsü.
    Mi’rac : Peygamberimizin Allah’ın huzuruna ruhen ve cismen çıkması mucizesi.
    Miras : Birine ölen bir yakınından kalan servet.
    Mucize:Peygamberlere nasib olan harika haller.
    Muhacir : Yeleşmek üzere başka bir yere giden.
    Muhaddis : Hadis öğrenme ve öğretme işini meslek edinip mertebe kazanan kişi.
    Muhal :İmkansız.
    Muktedir : Güçlü,kuvvetli.
    Musahhar : Emre amade kılınmış.
    Mücadele : Uğraşma,çekişme,savaşma.
    Mükafat :Hizmet veya iyiliğe verilen karşılık.
    Münafık:İkiyüzlü,samimiyetsiz.
    Müneccim : Yıldızların hareket ve hallerini tetkikle uğraşan,mana ve hüküm çıkaran.
    Müteradif : Birbirine bağlı.
    Müvezzi : Dağıtıcı,postacı.

    N
    Nas :İnsanlar.
    Nasih:Bir önceki hükmü ortadan kaldıran hüküm.
    Nefis : Can,kişi,öz varlık.

    O-Ö
    Öğüt : Tavsiye.

    P
    Put:Allah’tan başka tapılan her şey.
    R
    Resul:Yeni kitap ve şeriat ile bir ümmete veya bütün beşeriyete Allah tarafından gönderilen elçi.
    Rahip : Manastırda oturan nasrani alim veya papaz
    Rahmet : Acımak,şevkat etmek,esirgemek
    Recul : Bir işin ehli,yetişkin erkek.

    S-Ş
    Sabır : Acı ve zorluğa katlanma.
    Salavat : Hz.Muhammed’e (a.s) memnuniyet ve bağlılık için yapılan dua.
    Salih : İtaatli,dindar.
    Secde : Allah’ın huzurunda yere kapanış.
    Sekinet : Nefisteki telaşın kesilmesiyle hasıl olan kalp huzuru.
    Sema:Gökyüzü.
    Sıddık : Çok samimi,Allah’a ve peygamber’e çok sadık olan.
    Sidretül Münteha : Meleklerin ilminin son bulduğu nihai nokta.
    Sirac : Işık,kandil.
    Sükunet : Durgunluk,sessizlik.
    Sünnet:Resulullah’dan (a.s) bize intikal eden herşey,söz,fiil.
    Şan : Şeref,nam,şöhret.
    Şefaat:Afv için vesile olmak.
    Şehid : Allah yolunda canını feda eden.
    Şemail : Huylar,ahlaklar.
    Şerik : Ortak.
    Şevkat : Başkasının kederiyle alakalı olmak,acıyarak sevmek.
    Şii : Ehli Sünnetten ayrılandır.
    Şirk:Allah’a (c.c) ortak koşma.

    T
    Tahkik : Doğru olup olmadığını araştırmak,incelemek.
    Takdis:Kutsal sayma, ululama
    Takva : Tüm günahlardan kendini korumak.
    Ta’lim : Öğretmek,yetiştirmek.
    Tarikat : Manevi yol,usûl.
    Ta’zim : Hürmet,riayet.
    Tebliğ:Ulaştırmak,götürmek, bildirmek
    Tefsir : Manayı ortaya çıkarmak.
    Tezkiye : Pak ve temiz etmek.

    U-Ü
    Ulema:Alimler
    Ulül Emr : Müslümanları şeriat namına idare eden.
    Ümmet:Cemaat,bir Peygambere inanıp onun yolunda gidenlerin hepsi
    Ümmi: Okuma yazması olmayan

    V-Y

    Vefa : Ahdinde,sözünde durma.
    Vahiy:Bir fikrin,bir hakikatın veya emrin Allah(C.C) tarafından Peygambere bildirilmesi
    Veliyullah : Allah dostu.
    Yakin : Şüphesiz, sağlam ve kat’i olarak bilmek.

    Z

    Zahir : Görünen.
    Zaruret : Çaresizlik,muhtaçlık.
    Zekat : Nisab miktarı mala,paraya sahip olan müslümanın bunların kırkta birini fakirlere vermesi
    Zerre : Pek ufak parça,atom.
    Zulüm : Haksızlık,eziyet,işkence.

    KAYNAKLAR

    1-Kur’an-ı Kerim.
    2-Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme Ve Şerhi(18 Cilt) İbrahim Canan,Ankara: Akçağ Basım-Pazarlama A:Ş: No:38, 1998.
    3-M.Asım Köksal, İslam Tarihi (18 Cilt) İstanbul: Şamil yayınevi, 1987.
    4-İbrahim Halebi, İzahlı Mülteka-El Ebhur (4cilt) Tercemesi, Mustafa Uysal, İstanbul:1968.
    5-Ebu Cafer Muhammed B.Cerir Et-Taberi,Tarihi Taberi Tercemesi,Terc. Mustafa Can,Konya Can Kitabevi, 2b, (3cilt).
    6-Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul:Eser Neşriyat 1979 (9 Cilt).
    7-İbni Hacer El Heytemi, Ez’zevacir An İktirafil-Kebair (İslamde Heleller Ve Haramlar) Terc. Ahmet Serdaroğlu, Lutfi Şentürk, İstanbul : Kayıhan Yayınları, No: 15, 1970 (2cilt).
    8-Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meali Alisi, İstanbul: Tuğra Neşriyat, 1985.
    9-Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuki İslamiyye Ve İstilahatı Fıkhiyye Kamusu Bilmen Yayınevi 1968 (8cilt) İstanbul.
    10-Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meali Alisi Ve Tefsiri, Akçağ Yayınları (8cilt) Ankara: 1991.
    11-Seyyid Kutub, Fizilal-İl-Kur’an, Hikmet Yayınevi, Mütercim: M.Emin Saraç, Bekir Karlığa, İ.Hakkı Şengüler İstanbul: (16 Cilt).
    12- İmam’ı Rabbani Ahmet Faruki Serhendi, Mektubat Tercemesi,H.H.Işık, Sönmez Neşriyat İstanbul: 1968.
    13-İmam-ı Buhari.Tecrid-i Sarih Muhtasarı, Mütercim Konyalı Mehmet Vehbi.Babialide Sabah Neşriyat: İstanbul (4cilt) 1996.
    14-Konyalı Mehmet Vehbi, Ahkam-ı Kur’an’iyye, Bahar Yayınları İstanbul: 1966.
    15-Sülemi Ve Tasavvufi Tefsiri Dr.Süleyman Ateş, Sönmez Neşriyat İstanbul: 1969.
    16-Hasan Karakaya: Vd. Kur’an-ı Kerim Ve Türkçe Meali, 5.Baskı Hikmet Neşriyat A.Ş. İstanbul: 1990.
    17-Süleyman Ateş, Kur’an-ı Kerim Ve Yüce Meali, Ankara: Kılıç Kitabevi, 1985.
    18-Ömer Özsoy Ve İlhami Güler, Konularına Göre Kur’an Açıklamalı Fecr Yayınevi, No:44 1997.
    19-Ali Özek Ve Diğerleri, Kur’an-ı Kerim Ve Türkçe Açıklamalı Meali, Kral Faht Mushaf-ı Şerif Basım Kurumu.1992.
    20-İmam Taberi Tefsiri,Ümit Yayıncılık,No:1 Terc.Mehmet Keskin (6 Cilt).
    21-Türkçe Sözlük,Şamil Yayınevi “A.Salih Erüz,Kahraman Aksakal” İstanbul, 1984.
    22-M.Fuat Abdülbaki, Mevzularına Göre Ayet-i Kerimeler ve Mealleri. Terc.Bekir Karliğa, Şamil Yayınevi, İstanbul (2 Cilt).
    23-H.Basri Çantay, Kur’an-I Hakim Meali Kerim, 4. B. Ahmet Said Matbaası, İstanbul, 1962 (3 Cilt).
    24-Konyalı Mehmet Vehbi,Hülasatü’l-Beyan Fi Tefsirü’l Kur’an Üçdal Neşriyat, İstanbul, 1966 (15 Cilt).
    25-Yaşar Nuri Öztürk, Kur’andaki İslam, Yeni Boyut, 7. Baskı, İstanbul, 1994.
    26-Muhammed Fuad Abdülbaki, El Lü’lüü Ve’l-Mercan, Terc.İsmail Kaya, İsmail Hakkı Uca, Seriyye Kitabevi, Konya, 1979 (3 Cilt).
    27-Sahih-İ Buhari Muhtasarı Tecrid-İ Sarih Terc. Ve Şerhi, Babanzade Ahmet Naim–Kamil Miras, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 12 Cilt.
    28-İmam Gazali, İhyai Ulumu’d-Din Terc.Ali Arslan.. B. Arslan Yayınları, İstanbul, 1978, 10 Cilt.
    29-M.Avni (Avnullah) Özmansur, Gerçek Yönleriyle Hazreti Adem Ve Havva, Altınkalem Yayınları, Nurdan Damlalar Serisi-1, Ankara, 1991.
    30-M.Avni (Avnullah) Özmansur, Kur’anın Ve Peygamberi mizin Çağımızı Aşan Mesajları, Nurdan Damlalar Serisi-2, Altınkalem Yayınları, Ankara, 1991.
    3l-M.Avni (Avnullah) Özmansur, Başsız Şehid, Altınkalem Yayınları, Nurdan Damlalar Serisi-3, Ankara, 1995.
    32-Seyyid Mansur Ali Nasıf El-Hüseyni Eş-Şafi,Et-Tacü’l Camiu Li’l Usul Fi Ehadisi’r-Resul, Terc.Bekir Sadak, İstanbul, Fecir Neşriyat, 1980.
    33-Sünen-İ Tirmizi Terc.Müterc.Osman Zeki Mollamehmet oğlu (Soyyiğit), Yunus Emre Yayınevi, İstanbul, 6 Cilt.
    34-Kur’an Kelimelerinin Anahtarı, Terc. Mahmut Çanga, Timaş Yayınevi, İstanbul, 1986.
    35-Hasan Karakaya Ve Diğerleri, Kur’an-I Kerim Ve Türkçe Meali, Hikmet Neşriyat, İstanbul, 1981.
    36-Ali Arslan, Kur’an-I Kerim ve Meali, Arslan Yayınevi, 1991, İstanbul.
    37-A.Fuad Abdülbaki, Mevzularına Göre Ayet-i Kerimeler ve Mealleri, Şamil Yayınevi, İstanbul.
    38-Şeyhü’l-İslam Burhaneddin Ebu’l Hasan Ali B. Ebubekir Mergınani, Terc.Ahmet Meylani, El Hidaye Tercümesi, 4 Cilt, Kahraman Yayınları, İstanbul, 1986.
    39-Hüseyin Cisri Efendi, Terc. Manastırlı İsmail Hakkı, Risalei Hamidiye Terc. Bahar Yayınevi, İstanbul, 1980.
    40-Yrd. Doç. Dr. Ahmet Önkal, Resulullah’ın İslama Davet Metodu, Esra Yayıncılık, Konya, 1989.
    41-Sir Muhammed İkbal, Cavidname, İş Bankası Yayınları, Ankara, 1958.
    42-Yusuf El Kardavi, Terc.Mustafa Varlı, İslamda Helal Ve Haram, Hilal Yayınları, Ankara.
    43-Prof.Muhammed Ebu Zehra, Terc.Osman Keskioğlu, Ebu Hanife, Üçdal Neşriyat, İstanbul, 1976.
    44-Prof.Muhammed Hamidullah, İslama Giriş, Terc. Kemal Kuşçu, Sönmez Neşriyat, İstanbul, 1961.
    45-Prof.Dr. Ahmet Eş-Şerebasi, Terc.Naim Erdoğan,75 Kudsi Hadisin Terc. Ve Şerhi, Çile Yayınları, İstanbul, 1981.
    46-Abdülkerim Ceyli, Terc. Abdülkadir Akçiçek, İnsan-I Kamil, 2 Cilt, Üçdal Neşriyat, İstanbul,1971.
    47-Muhyiddin-İ Arabi, Terc. Selahaddin Alpay, Futuhat-I Mekkiye, Sada Yayınevi, İstanbul, 1971.
    48-Mehmet Emre, Zamanımızın Meselelerine Açıklamalı Fetvalar, 2 Cilt, Çile Yayınları, İstanbul, 1987.
    49-Usul-İ Hadis Ve Mezuat-I Aliyyü’l Kari Tercümesi, Terc. Ahmet Serdaroğlu, Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1964.
    50-Muhyiddin-İ Nevevi, Riyazu’s-Salihin Min Kelami Seyyidi ‘L Mürselin, 3 Cilt, Terc. Kıvamü’d-Din Burslan-H.Hüsnü Erdem, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1964.
    51-Abdülkadir Geylani, İlahi Armağan, Terc. Abdülkadir Akçiçek, Rahmet Yayınları, İstanbul, 1968.
    52- İslami Bölgeler Ansiklopedisi, Komisyon, 3 Cilt, Hikmet Neşriyat, İstanbul, 1993.
    53-Abdullah Yeğin Ve Diğerleri,Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Lugat, Türdav Yayıncılık, İstanbul, 1967.
    54-Prof. Dr. Hasan Erel ve Diğerleri,Türkçe Sözlük, (2cilt) Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1988
    55-Kitab-I Mukaddes-Eski Ve Yeni Ahid (Tevrat Ve İncil), Kitab-I Mukaddes Şirketi, İstanbul,1958.
    56-Barnabas İncili, Terc.Mehmet Yıldız, Kültür Basın Yayın Birliği, İstanbul.
    57-İmam Şarani, Terc.Halil Günaydın, Muhtasaru Tezkireti’l Kurtubi, Ölüm-Kıyamet-Ahiret Ve Ahir Zaman Alametleri, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1980.
    58-İmam Gazali, Kimyayı Saadet, Terc. A.Faruk Meyan, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1971.

    ________________________________________
    [1] İmân ve İslam, Mevlâna Halid-i Bağdadi, s.35.
    [2] Buhari, Müslim, Tirmizi; Tac Terc., C. 3, H. No: 790-791.
    [3] Tirmizi, Tac Terc., Hadis No: 796.
    [4] İsra, 79.
    [5] Ahzab,21.
    [6] A’lâ, 6.
    [7] Zafer Dergisi, 97/3-8.
    [8] Zafer Dergisi, 97/3-8.
    [9]Fâtır, 39.
    [10] Fetih, 1,2,3.
    [11] Duhâ, 1,2,3,4,5.
    [12] A’raf, 157.
    [13] Tevbe, 128.
    [14] İmân ve İslâm Terc., Mevlâna Halid-i Bağdadi, S. 33.
    [15] Nisa, 65.
    [16] Kalem, 3-4.
    [17] Bakara, 151.
    [18] Bakara, 144.
    [19] Hucurat, 13.
    [20] Ahzab, 56.
    [21] İmân ve İslam, Mevlâna Halid-i Bağdadi, s.35; Hacc, 18.
    [22] Âl-i İmran, 31.
    [23] Tevbe, 24.
    [24] Âl-i İmran, 164.
    [25] Nisa, 80.
    [26] A’raf, 158.
    [27] a)Sebe, 28
    b)Müslim, Ebu Davud, Tirmizi;
    c)Tirmizi
    d)Tirmizi, Tac Terc., C.3, H. No: 773, 774, 775,
    e)Buhari, Müslim, Tirmizi.
    f)Tirmizi.
    g)Tirmizi, Tac Terc., H.No: 776, 777.
    h)Tirmizi, Tac Terc., H.No: 778, 779.
    [28] Bakara, 97.
    [29] Nisa, 47.
    [30] a)Nahl, 89
    b)En’am, 38
    c)En’am, 59.
    [31] Fussilet, 11.
    [32] Neml, 59.
    [33] Necm, 1,2,3,4.
    [34] Enbiya, 30.
    [35] a)Fussilet, 10.
    b)Enbiya, 44; Ra’d, 41; Kur’ân Işığında Göklerin Fethi, s. 75-76.
    [36] Ra’d, 4.
    [37] Hicr, 26.
    [38] Zümer, 5.
    [39] Enbiya, 32; Kur’ân En Büyük Mucize, 107.

    [40] Camius Sağir, Hadis N:1620; Ramuzu’l-Ehadis Şerhi Levami, C. 1, S. 562; Mecmau’z-Zevaid, C. 7, S. 328.
    [41] Neml, 88; Kur’ân En Büyük Mucize, S. 115-116.
    [42] Yasin, 37-40; Tarık, 11.
    [43] Zuhruf, 11; 15/21; Kur’ân En Büyük Mucize, S. 147.
    [44] İsra, 82.
    [45] İnşikak, 19, 20, 21; Kur’ân Işığında Göklerin Fethi, S. 135-137.
    [46] Tirmizi; Kitabu-d Deavat. El-Edebu-l Müfred: Metin shf:230; Kur’ân Işığında Göklerin Fethi, S. 115.
    [47] Zafer Dergisi, 78/3, 4,5.
    [48] Taberi Tefsiri, C. 30, s.119; Kur’an Işığında Göklerin Fethi, S. 130, 131.
    [49] a)İnşikak, 17,-25.
    b)İnşikak, 18, 19, 20; Kur’ân En Büyük Mucize, S. 139.
    [50] a)Nahl, 79;
    b)En’am, 125; Kur’ân Işığında Göklerin Fethi, S. 94, 95, 96; İsra, 9.
    [51] Seb’e, 2, 12; Hadid, 4; En’am, 125; Hac, 31; Kur’an Işığında Göklerin Fethi, S. 119, 120, 121.
    [52] Nisa, 78.
    [53] Nebe, 13; Yunus, 5; Furkan, 61; Şems, 1,2; İsra, 12; Merhum Elmalılı Hamdi YAZIR’ın “Hak Dini Kur’ân Dili” tefsirinden; Kur’an Işığında Göklerin Fethi, S. 105-110.
    [54] Kur’ân En Büyük Mucize, S. 122, 123.
    [55] Zafer Dergisi, 106/4.
    [56] Târık, 5; Zafer Dergisi, 102/6, 7, 8.
    [57] Yunus, 90, 92.
    [58] Zafer Dergisi, 77/3, 5.
    [59] Şura, 61-67.
    [60] Neml, 16, 17.
    [61] Enbiya, 79, 80.
    [62] Enbiya, 81, 82.
    [63] Kehf, 9-26.
    [64] Zafer Dergisi, 101/7, 8; Camiu’s-Sağir, C. 11, S. 206.
    [65] Âl-i İmran, 190-192; Elmalılı Hamdi yazır Tefsiri, C. 2, S. 1256.
    [66] İlim ve İmân Kitabı, Tahkik: Nasır Arnavut Hoca, S. 128.
    [67] Tecrid-i Sarih Terc. C. 2, H. No: 100.
    [68] Furkan, 53.
    [69] Rahman, 19-20.
    [70] Neml, 87; Enbiya, 19-20; Ra’d, 15; Mülk, 16, 17.
    [71] Şuara, 29; Kur’ân En Büyük Mucize, S. 135-137.
    [72] Zariyat, 7; Yunus, 22; Enbiya, 31; Zariyat, 7; Kur’an Işığında Göklerin Fethi, S. 117, 118.
    [73] Rahman, 33
    [74] Rahman, 33-35; Kur’an Işığında Göklerin Fethi, S. 123, 124.
    [75] Rahman, 17, 18.
    [76] Hac, 47.
    [77] İsra, 88.
    [78] Koziref, US Department of commence Joint Publication Service 4; Hand Adam driv SW. Washington DC. 20443.; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Tekvir Suresi Tefsiri, s. 5644, 5615-5617; Seyyid kutub, Fizilal-il kur’an, Vakıa Suresi, s.262, 263, Mearic suresiTefsiri, s. 229; Yasin suresi, s.266-267; Tekvir Suresi, 81.
    [79] Zariat, 49; Yasin, 36.
    [80] Hicr, 22.
    [81] En’am, 38.
    [82] Fussilet, 12; Enbiya, 79; Hac, 18; İsra, 44; Mülk, 3; Rahman, 5; Nur, 41.
    [83] Buhari, Tirmizi, Nesei; Tac, C. 3, H. No: 883.
    [84] Duhan, 24; Şuara, 60-66.
    [85] Enbiya, 69.
    [86] Bakara, 74.
    [87] Hud, 38-44.
    [88] Meryem, 56-57.
    [89] Buhari, Müslim; el-Lü’lüü ve’l-Mercan terc. C. 1, H. No: 95.
    [90] Buhari ve Müslim, el-Lü’lüü ve’l-Mercan terc. C. 1, H. No: 96.
    [91] Yuhanna, 14/28, 29, 30; Yuhanna, 16/7-13; Sebe, 28; Yuhanna, 16/17-20.
    [92] Nisa, 157.
    [93] Zuhruf, 61.
    [94] Tirmizi, Tâc terc. C. 3, H.No: 782.
    [95] Tecrid-i Sarih terc. C. 2. H.No: 223.
    [96] Tecrid-i Sarih terc. C. 2. H.No: 223.
    [97] Nisa, 43.
    [98] Tecrid-i Sarih terc. C. 2. H.No: 223.
    [99] Tecrid-i Sarih terc. C. 2. H.No: 223.
    [100] Tecrid-i Sarih terc. C. 2. H.No: 223.
    [101] Cin, 27.
    [102] Âl-i İmran, 110; Mü’minûn, 1-11.
    [103] Tecrid-i Sarih terc. C. 2. H.No: 223.
    [104] Buhari, Müslim; Riyazu’s-Salihin, c. 3, H.No: 1476; Riyazu’s-Salihin, c. 3, H.No: 1477.
    [105] Buhari, Nevevi, İlahi hadisler, S. 31.
    [106] Kevser, 1.
    [107] Tecrid-i Sarih terc. C. 2. H.No: 223.
    [108] Tecrid-i Sarih terc. C. 2. H.No: 223.
    [109] Tac Terc., c. 3, H.No:777.
    [110] Ahzab, 40.
    [111] Mevzuatü Aliyyül Kâri Terc. S. 99.
    [112] Kadir, 3.
    [113] Hicr, 9.
    [114] Fussilet, 42.
    [115] Tecrid-i sarih Terc. C. 4. H.No: 213.
    [116] Tecrid-i sarih Terc. C. 4. H.No: 213.
    [117] Tecrid-i Sarih terc. C. 2. H.No: 223.
    [118] Lübabü’l-Menasik ve Şerhi, 287; Zâdü’l-Meâd, C. 1, S. 304; Tecrid-i Sarih Terc. C. 4. H.No: 184-185.
    [119] Lübabü’l-Menasik ve Şerhi, 287; Zâdü’l-Meâd, C. 1, S. 304; Tecrid-i Sarih Terc. C. 4. H.No: 184-185.
    [120] Müslim; Tâc Terc. C. 3, H.No: 859.
    [121] Müslim; Tâc Terc. C. 3, H.No: 859.
    [122] Tirmizi.
    [123] Tirmizi, Tâc Terc. C. 3, H:No: 774, 775, 779.
    [124] Tâc Terc. C. 3, H.No: 773.
    [125] Necm, 3.
    [126] Kamer, 1,2,3; Buhari, Müslim, el-Lü’lüü ve’l-Mercan, C. 3, H.No: 1784-1786.
    [127] Müslim, Tâc Terc. C. 3, H.No: 884.
    [128] Buhari, Müslim, el-Lü’lüü ve’l-Mercan, C.3, H.no: 1468.
    [129] İnşirah, 1,2,3,4.
    [130] A’raf, 157.
    [131] Ahzab, 6.
    [132] Buhari, Müslim, Ebû Davud, Tirmizi, Tâc terc. C. 3, H.No: 802.
    [133] Necm, 3.
    [134] Şuara, 219; Buhari, Müslim, el-Lü’lüü ve’l-Mercan Terc. C. 1, H.No: 245, 246.
    [135] Ahzab, 56.
    [136] Fetih, 10.
    [137] Enfal, 17.
    [138] Enfal, 17.
    [139] Zümer, 53.
    [140] Zümer, 53.
    [141] Enfal, 32-33
    [142] Enbiya, 107.
    [143] Tevbe, 128.
    [144] Hucurat, 2.
    [145] Feth, 2,3,4.
    [146] Tecrid-i Sarih Terc. C. 10. S. 76.
    [147] Cin, 26, 27.
    [148] Buhari ve Müslim; el-Lü’lüü ve’l-Mercan C. 3. H.No: 1836.
    [149] Tevbe, 24; İncil-Bamaba, fasıl, 96. Cümle, 8.
    [150] Tirmizi, Ebu Davud; Ebu Davud, Tirmizi; Tâc Terc. C. 5, H.No: 770-771.
    [151] Ahzab, 46.
    [152] İsra, 1.
    [153] Tecrid-i Sarih Terc. C. 10. S. 73-74.
    [154] Tecrid-i Sarih Terc. C. 10. S. 1551.
    [155] Tecrid-i Sarih Terc. C. 10. S. 73-75.
    [156] Necm, 9.
    [157] Tecrid-i Sarih Terc. C. 10. S. 73-74.
    [158] Necm, 11.
    [159] Necm, 9.
    [160] Tecrid-i Sarih Terc. C.10. S.73-75; Tecrid-i Sarih Terc. C.10. S.74-75.
    [161] Necm, 18.
    [162] Tirmizi.
    [163] Bakara, 154.
    [164] İbn.Manzur, Lisanu’l-Arab, XI/724-725.
    [165] El- Cezairi Ebu Bekr, Akidetü’l-Mü’min,123.
    [166] Ali Ataç, Kelam ve Tasavvuf Açısından Tevessül, 3.(Rifai,et-tavassul,177’den naklen)
    [167] İbn. Kesir, Tefsir, II/52; Kurtubi, el-cami’,VI/159; Alusi, Ruhu’l-Meani,VI/124; Bursevi, Ruhu’l-Beyan, II/387.
    [168] Dilaver Selvi, İslam’da Velayet ve Keramet, 173-174.
    [169] Geniş Bilgi İçin Bkz: Gazali, İhya, IV/710-720; İbn Kayyim el- Cevziyye, Kitabu’r-Ruh, 21-147; Zebidi, İthafu’s- Seade, XIV/312-328.
    [170] Ahmed, Müsned, IV/126, Hadis No: 11600; Geniş Bilgi İçin bknz; İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-Ruh, 233-248.
    [171] Buhari, Cenaiz, 67.
    [172] Bkz. Buhari, Meğazi, babu katli Ebi Cehl.
    [173] Münavi, Feyzu’l-Kadir, V/487.
    [174] Zebidi, İthafu’s-Saade, XIV/275.
    [175] Zebidi, İthafu’s-Saade, XIV/275.
    [176] Bkz. Suyuti, El-Leali, II/439-41.
    [177] Müslim, Cennet, 67; Nesai, Cenaiz, 114.
    [178] İbrahim Hilmi El-Kadiri, Medaricu’l Hakika, 6.
    [179] Maide, 5/35.
    [180] Bursevi, Ruhu’l-Beyan, II/388.
    [181] Savi, Haşiye, II/182.
    [182] Buhari, Rikak, 38; İbnu Mace, Fiten, 16.
    [183] Razi, Tefsir-i Kebir, XXI/89-91; Ayrıca bkz: Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri (İbnu Kesir Tercümesi), IX/4946-4949.
    [184] Enfal, 8/33.
    [185] Nesai, Cihad, 43.
    [186] Nesai, Cihad, 43.
    [187] Şevkani, Neylu’l-Evtar, IV/2-3.
    [188] Ayni, Undetu’l-Kari, VI/13.
    [189] Beyhaki, Delail, V/488,499; Taberani, El-Mu’Cemu’s-Sağir, II/82,83; Kadi İyaz, Şifa, I/338; Heysemi, Mecma’u’z-Zevaid, VIII/253.
    [190] Bakara, 2/89.
    [191] Hakim, Müstedrek,II/263; İbn Kesir, Tefsir, I/143, Kurtubi, El-Cami, I/28.
    [192] Bkz. Alusi, I/320.
    [193] Bkz. İbn Mace, İkame, 189.
    [194] Ducevi, Makalat Fi’t-Tevessül (Kitabu Beğiyyeti’l-Vacid Sonunda), 11.
    [195] Ayni, Umdetu’l-Kari, VI/12; Ali Ataş, Kelam ve Tasavvus Açısından Tevessül, 54,55.
    [196] Ebu Nuaym, Hilye, III/121.
    [197] İbn Sa’d, et-Tabakatü’l-Kübra, IV/154.
    [198] Gazali, İhya, I/255; Suhreverdi, Avarif, (İhyanın Ekinde), 263.
    [199] Hucurat, 49/2.
    [200] Hucurat, 49/3.
    [201] Hucurat, 49/4.
    [202] Nisa, 4/64.
    [203] Kadı İyaz, Şifa, II/41.
    [204] Bkz. İbnu Mace, İkame, 189; Munziri, et-Terğib, I/473-475.
    [205] Nisa, 4/64.
    [206] İbn. Kesir, Tefsir, II/306.
    [207] Nisa, 4/64.
    [208] Suyuti, el-Havi, II/482.
    [209] Buhari, Tevhid, 19; Müslim, İman, 322; Tirmizi, Kıyame, 15; İbn Mace, Zühd, 37; Daremi, Mukaddime, 8.
    [210] Buhari, İstiska, 3; Ayni, Umtedü’l Kari, VI/13.
    [211] Ayni, Umtedü’l Kari, VI/13; Ali Ataç, Kelam ve Tasavvuf Açısından Tevessül, 36-38.
    [212] Ali Ataç, Kelam ve Tasavvuf Açısından Tevessül, 38-39.
    [213] Kehf, 18/82.
    [214] Ali Ataç, Kelam ve Tasavvuf Açısından Tevessül, 53-54.
    [215] Taberani, el-Mu’cemu’l-Kebir,X/267.
    [216] Nevevi, Ezkar, s.201.
    [217] Mevsuatu Resaili İbn Ebi’d Dünya, Kitabu Mucabe’d-Da’va, IV/88.
    [218] İbnu’s Salah, Ulumu’l Hadis, 368.
    [219] İbnu Mace, Mesacid, Babü’l Meşy İle’s Salat, H. No: 788.
    [220] Ayni, Umtedü’l-Kari, VI/13.
    [221] Nebhani, Şevahidü’l-Hak, 166.
    [222] Kandehlevi, Hayatü’s-Sahabe, III/336.
    [223] Ali el-Muttaki el-Hindi, Kenzu’l Ummal, I/291.
    [224] Ali el-Muttaki el-Hindi, Kenzu’l Ummal, I/290; Benzeri Rivayetler İçin Bak: Taberani; Mecmeuz Zevaid, X/185; Ali el-Muttaki el Hindi, Kenzu’l Ummal, I/308.

    [225] İbni Sa’d, VI/163; İbn Hacer, el-İsabe, I/220.
    [226] Kandehlevi, Hayatü’s-Sahabe, III/337.
    [227] Buhari, Edeb, 5; Müslim, Zikr, 27; Ahmed, Müsned, II/116.
    [228] İbni Kayyim, Medaric, I/237.
    [229] A’raf, 7/180.
    [230] Razi, Tefsir, XV, 70-71.
    [231] Bakara, 2/127-129.
    [232] Bakara, 2/126.
    [233] Bakara, 2/250.
    [234] Al-u İmran, 3/35.
    [235] Enbiya, 21/89.
    [236] Enbiya, 21/83.
    [237] Araf, 7/89.
    [238] Maide, 5/114.
    [239] Bakara, 2/286.
    [240] Araf, 7/155.
    [241] Yunus, 10/86.
    [242] Neml, 27/19.

  8. ABDULAZİZ BAYINDIR’IN İMSAK VAKTİYLE İLGİLİ FİTNESİNE CEVAP
    ‘Âyeti kerimede: ‘Fecirde beyaz iplik siyah iplikten ayıredilinceye ka­dar yeyin için.’ buyurulmaktadır. Burada zikredilen ‘Beyaz iplik’ten maksat:
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    a- Hasan-ı Basri, Süddi, Katade, Abdullah b. Abbas ve diğer bazı müfessirlere göre “Gündüz aydınlığının başlaması” siyah iplikten maksat da: “Gece­nin karanlığıdır.” Bu hususta Adiy b. Hatim diyor ki:

    “Dedim ki: Ey Allahın Resulü, “Beyaz iplik siyah iplikten ayıredilinceye kadar” ifadesinden maksat nedir ” Bunlar gerçekten iki iplik midir ” Peygam­ber efendimiz şu cevabı verdi: Şayet sen, o iki ipliği görmüş olsaydın, kafanın çok geniş olması gerekirdi. Ve sonra da şöyle dedi. “Hayır, o gecenin karanlığı ve gündüzün aydınlığıdır.” Diğer bir rivayette şöyle anlatılıyor: “Adiy, yastığı­nın altına bir beyaz ip bir de siyah ip koymuş, gece ilerleyince onları birbirinden ayıramaz olmuş, sabahleyin Resulullaha: “Ey Allanın Resulü, ipleri yastığımın altına koydum.” demiş Resulullah da ona demiştir ki: “Şayet o beyaz iplik ve siyah iplik senin yastığının altına girebiliyorsa senin yastığın ne kadar büyük müş!” (Yani, senin yastığın ne kadar büyükmüş ki ufukları altına alabliyor de­mek istemişti r.) [189]

    Bu hususta Sehl b. Sa´ü diyor ki:

    Âyet-i kerimenin: “Beyaz iplik siyah iplikten ayınledilinceye kadar yeyin için.” bölümü nazil olmuş fakat “Fecirde” kelimesi henüz nazil olmamıştı. İn­sanlar oruç tutmak istediklerinde ayaklarına beyaz ve siyah iplik bağlıyorlardı. Bu iplikleri birbirinden ayırd edecek derecede aydınlık oluncaya kadar yeyip içiyorlardı. Daha sonra Allah teala “Fecirde” ifadesini indirdi. Bunun üzerine in­sanlar, âyette zikredilen “Beyaz iplik” ve “Siyah iplik”ten, gündüzün aydınlığı ve gecenin karanlığının kastedildiğini anlamış oldular. [190]

    Taberi diyor ki: “Burada zikredilen beyaz iplikten maksat, gökte beliren aydınlık değil, gökte her tarafa yayılan ve yollan aydınlatan beyazlıktır. Nite­kim Ebu Miclez: “Gökte beliren beyazlık sabah değildir. Bu, yalancı sabahtır. Asıl sabah, ufukta yayılan beyazlıktır.” demiştir. Abdullah b. Abbas ta: “Fecir ikidir. Birincisi gökle parlayan fecirdir. Bu, bir şeyi ne helal kılar ne ile haram. Fakat dağların başında görülen ikinci bir fecir vardır ki işte yemeyi içmeyi ha­ram kılan budur.” demiştir.

    Abdurrahman b. Sevban demiştir ki: “Fecir ikidir. Gökte, kurdun kuyru­ğu gibi görünen fecir bir şeyi haram kılmaz. Fakat ufukta yayılan fecir namazı helal, yeme içmeye devam etmeyi haram kılar. Böylece oruç başlamış olur.”

    Peygamber efendimiz de bir hadis-i şerifinde şöyle buyumıuştur:

    “Sahurda yemek yemeye devam etmenizde BÜalin ezanı sizi aldat­masın. Ufukta görülen şu şekildeki uzunca bir beyazlık ta sizi aldatmasın. Ta ki etrafa şu şekilde yayılmadıkça, [191]Başka bir rivayette hadisin sonu şöyledir:

    “… Ta ki fecir görülmedikçe veya fecir fışkırnıadıkça. [192]

    b- Huzeyfetül Yeman, Hz. Ali, Bera b. Âzib, Abdullah b. Mes´ud gibi sa-habilerden nakledilen başka bir görüşe göre âyette zikredilen “Beyaz iplik”ten maksat, güneşin ışığı, “Siyah iplik”ten maksat ise “Gecenin karanlıdır.” Bunlara göre oruç gündüzün tutulduğuna göre ve gündüzün başlangıcı güneşin doğma­sıyla, sona ermesi de güneşin batmasıyla olduğuna göre orucun başlangıcı da güneşin doğmasıyla bitişi de güneşin batmasıyla olur. Bunlar demişlerdir ki: “Orucun bitişinin güneşin batmasıyla olduğu hususunda icma bulunması onun başlamasının da güneşin doğmasıyla olduğuna bir delildir.” Aynca bu hususta Resulullahtan rivayet edilen şu hadisleri de delil göstermişlerdir.

    Zirr b. Hubeyş diyor ki:

    “Biz Huzeyfeye dedik ki: “Sen, Resulullah ile hangi vakitte sahur yap­tın ” Huzeyfe dedi ki: “Gündüzleyin. Ancak güneş henüz doğmamıştı. [193] Zirr b. Hubeyş sözlerine devamla diyor ki:

    “Ben bir gün Huzeyfe ile birlikte sahur yaptım. Sonra çıkıp namaza git­tik. Mescide vannca iki rekat namaz kıldık ve farz namazı için kamet getirildi. Bu iki namaz arasında çok kısa bir zaman geçti. [194]Ebu Hüreyre de Resulul-lahın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

    “Sizden biriniz ezanı işittiğinde yiecek kabı elinde bulunuyorsa ona olan ihtiyacını gidermeden onu yere koymasın. [195]

    Ebu Ümame diyor ki: “Namaz için kamet getirildi. Ömerin elinde su kabı bulunuyordu. O: “Ey Allanın Resulü, bunu içeyim mi ” dedi. Resulullah: “Evet” dedi. Ömer de onu içti.”

    Hz. Bilal-i Habeşi diyor ki: “Ben Resululiaha vardım. Ona sabah namazı­nın vaktinin geldiğini bildiriyordum. O da oruç tutmak istiyordu. Bir kap ile su istedi, onu içti. Sonra bana verdi ben de içtim. Sonra beraberce namaza gittik.”

    Taberi diyor ki; “Tercihe şayan olan görüş, “Beyaz iplikten maksat, gün­düzün beyazlığı, siyah iplikten maksat ise gecenin karanlığıdır.” diyen görüştür. Zira Arap dilinde bu kelimelerin bilinen mânâları bunlardır. Bu hususta Resululiahtan rivayet edilen hadislere gelince “Beyaz iplikten maksat, güneşin ışığı­dır” diyenlerin dayandıkları hadisler bizim, doğru olduğunu söylediğimiz görü­şü bertaraf etmemektedir. Zira Resulullahin, fecirden Önce yeyip içtikten sonra namaza çıkmış olması garipsenecek bir şey değildir. Çünkü Resulullahın döne­minde sabah namazı fecrin doğumundan hemen sonra kılınırdı. Hatta fecrin doğmasından önce ezan okunurdu. Huzeyfenin, Resulullahtan gördüğünü söylediği: “Resulullah, ben okların atıldığı yeri görebildiğim bir vakitte sahur yapar­dı.” şeklindeki sözü kendisine sorulmuş Huzeyfe bu hususta kesin bir tavır al­mamıştır. Mesela kendisine: “Resulullahın böyle yapması sabah olduktan sonra mı oldu ” diye sorulunca tam net bir cevap vererek: “Evet, sabahtan sonra ol­du.” dememiş fakat o, “O vakit sabahtı” diye cevap vermiştir. Bu cevabı: “Ne­redeyse sabah olmuştu.” şeklinde yorumlamak ta mümkündür.

    Âyetteki: “Fecirde beyaz iplik siyah iplikten ayırdedilinceye kadar yeyin için.” ifadesinde geçen “Fecirde” kelimesinden maksat, fecirin bir bölümünde, gecenin devamından kalan siyahlıkla gecenin bitimini gösteren beyazlık birbi­rinden farkedilinceye kadar.” demektir. Âyet-i kerimenin bu ifadesi de, beyaz iplikten maksadın fecrin beyazlığı, siyah iplikten maksadın da geçinin seyahhği olduğunu açıkça ortaya koymakta, “Beyaz iplikten maksat, güneşin ışığıdır.” di­yen görüşün yanlış olduğunu ortaya koymaktadır. Zira ifadede “Sabahta” veya “Güneşin doğuşunda” denilmemiş “Fecirde” denilmiştir. Artık bundan sonra ümmete muhalefet ederek “Oruç güneşin doğusuyla başlar, batışıyla biter” de­mek delilsiz bir iddiadır.”

    Aziz Bayındır’ın saptırmaları devam ediyor..
    Ayette geçen beyaz ve siyah ipi; dikiş iğnesi sanıpta elde ip semaya tutan zeka örneği!!!

    a.bayindir

    Oysaki Efendimiz aleyhisselam, bu ayeti böyle izah etmediler..

    Adiy b. Hâtim radıyallahu anh’ın şöyle dediği nakledilmiştir:
    “Yukarıdaki ayet inince, bir siyah, diğeri beyaz iki tane ip alıp, bunları yastığımın altına koydum. Sahurda bunlara bakıyor, birbirinden ayırdedilecek kadar tan yeri ağarınca yemeği içmeyi bırakıyordum. Sabah olunca, Resulullah (s.a.s)’a gidip yaptığım şeyi ona haber verdim. O, şöyle buyurdu:”

    “Senin yastığın ne kadar da büyükmüş! Ayette kastedilen, gündüzün beyazlığı ve gecenin siyahlığıdır. Bunları bir yastığın altına nasıl sığdırırsın’!” (Buhârî, Savm, 16).

    Aziz Bayındır’a tavsiye…