Ali Eren

Tefsir, te’vil ve Vehhâbîler…

İmam Süyûtî’nin, El-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’an’ından:

(İlim ehlinden) bir topluluk şöyle diyor:

“Kur’an-ı Kerim ve sahih hadiste bildirilen şeye tefsir adı verilmiştir. Bu şekilde, bildirilmek istenen şeyin mânâsı açığa çıkmış olmaktadır. Bu yolla gelen bilgiye, hiç bir kimse ictihadla olsun başka bir yolla olsun itiraz edemez. Belki muted olmayan bir mânâya hamledebilir.

Te’vil ise, hem ilmiyle âmil hem ilimde mâhir olan zatların, hitâb-î İlâhî’den ilk nazarda anlaşılamayan mânâları çıkarması, izâh etmesidir.”   

Bu işler, ilmiyle âmil zatların yapacağı şeylerdindir. Fâsık âlimler ilimde ne kadar ileri olurlarsa  olsunlar, onların bu hususta ehliyet ve salâhiyetleri yoktur. Bu tip kimselerin, Allah’ın kelâmından çıkaracakları  mânâya/îzaha güvenilemez. Çünkü, böyleleri kendi kötü hallerine ve işleyegeldikleri fıska uygun îzahlar yaparlar.

Imam ibni Cerîri’t-Taberî, tefsirinin ilk sahifelerinde müfessirin şartlarından bahsederken şöyle diyor:

“Müfessir her şeyden önce doğru bir îtıkada sahip ve sünnet-i seniyyeye bağlı olmalıdır. Eğer bir müfessirde bu vasıf olmazsa, onun Allah’ın sırlarından verdiği haberlere/bilgilere güvenilmez. Çünkü, o emin bir kimse değildir. Bu kimse bir de -îdikâdî bozuklukta ileri gidip- küfre düşmüş ise, bu kimse mutlaka müslümanları fitneye düşürmek ve halkı mânevî zarara uğratmak ister.”

Allah’ın kelâmını tefsir edecek kimsede aranacak ilk şart, sağlam îtikad ve dindarlıktır. Buna ilâveten, dinî ilimlerde ileri seviyede olmak şartı da aranmalıdır.

***

Bu asırda, Kur’an-ı Kerim’i tefsir etmeye yeltenen ilim sahiplerinin, geçmiş asırlardaki müfessirlerin tefsirlerine itimad etmeden, sırf kendi görüşlerine dayanarak tefsire kalkışmaları, haddini aşmaktan da öte bir cinâyettir.

Haddini bilen bir âlime, geçmiş müfessirlerin tefsirlerini ölçü alması ve kendiliğinden  değişik mânâlar vermeye kalkışmaması fazilet ve değer olarak yeter.

Çünkü geçmiş âlimler hem Peygamberimiz’in (s.a.v.) ve ashab-ı kiramın zamanına daha yakın zamanda yaşamışlardır hem de ilim ve takvâ cihetinden daha üstündürler.

Ilimde kaynak olan eski âlimlerimizdir. Çünkü hem onlardan sonra gelen hem de zamanımızdaki âlimler, ilmi kendiliklerinden edinmiş değildirler. İlmin anahtarını, usül ve kâidesini,  eski âlimlerin eserlerinden almışlardır.

Bir kimse, kendisinin ilimde onlarla aynı seviyede veya daha ileri olduğunu söylüyorsa, bu sözü ona müsîbet olarak yeter; onun başka bir müsibete saplanmasına lüzum yoktur.

Zamanımızda böyle kimseler var mıdır?

Maalesef evet…

Zaten böyle kimselerin varlığından üzülerek haberdar olduğumuz içindir ki, bu cümleleri sarf ediyoruz. Bu makûlen kimseler, dine bağlılıklarının noksanlığı ve hadlerini aşmaları yüzünden, kendilerinin ne denlü büyük bir yanlış içinde olduklarının farkında dahi olamıyorlar. Kendilerini zarar görmeleri şöyle dursun, onlarla oturup kalkanlar, onlara itimat edip onların sözlerini dinleyip yazdıklarını okuyanlar da zarar görmektedirler.

Bu tipler, hadlerini bilmeyip meselelere dolu-dizgin daldıklarından, başta vehhâbîlerin olmak üzere diğer bid’at ehli gurupların paraleline düşüyorlar. Böylece müslümanlara verdikleri zarar da katlanmış oluyor…

Önce Suûdî Arabistan’ın Necid bölgesinde türeyip sonra etrafa yayılan Vehhâbîlerin, hem îtikâden hem amelen bid’ad ehli oldukları, bütün müslümanlar tarafından bilinen bir gerçektir.

Vehhâbîlerin, zamanımızda bâriz bir şekilde tatbik edilidiği yer Suûdî Arabistan olmakla beraber, ismi vehhâbîlik olmasa da bu ehli sünnet dışı mezhebin tesirleri başka ülkelerde de görülmektedir. Bu başka ülkelerden biri de maalesef  Türkiye’dir.

Her ne kadar Vehhâbîler kendilerinin Hanbelî olduğunu söylüyor ve öyle görünmeye çalışıyorlarsa da, sözleri, yazdıkları ve hareketleri, kendilerinin Ahmed ibni Hanbel Hazretleri’nin mezhebiyle  alâkalarının olmadığını gösteriyor. Zaten Hanbelî mezhebine mensup âlimler de onların Hanbelî olduklarını kabul etmiyorlar…

Vehhâbîler, hem mübârek mezheb imamlarımıza hem de bu imamların mezhebine tâbî olan âlimlere itirazda bulunurlar. Onların bâriz vasıflarından biri budur.

Eski âlimlerimizin yazdıklarına zıt şeyler söyleyen bir kişi görürseniz biliniz ki, bu kişi ya vehhâbîdir veya vehhâbîlerin tesiri altında kalmıştır. Bir kimse ha vehhâbî olmuştur ha vehhâbîlerin tesiri altında kalmıştır. İkisi arasında uzun boylu bir fark da yoktur.

Ha söz ha yazı farketmez. Onun için kitaplar için de ölçü aynıdır. Yani bir kitapta, eski âlimlerimizin yazdıklarına itiraz varsa, o kitabın yazarı ya vehhâbîdir veya onların tesiri altında kalan birisidir.

Iyi ama Ehl-i sünnete ters olan her söz ve yazı illa vehhâbilik midir?

Elbette değildir. Vehhâbîlikten başka ehl-i sünnet dışı bir çok akım bulunmaktadır. Bunların hepsi de bid’attır. Fakat, vehhâbîlik diğerlerine rağmen zamanımızda daha baskındır. Çünkü ellerinde fazlasıyla maddî imkân bulunmaktadır. Bu imkânı kullanarak, îtîkadı gevşek ve para kulu olan ilim sahiplerini kolayca elde edebilmektedirler.

Elde ettiklerinin açık delili şudur:

Türkiye’de doğup büyüdüğü halde söyledikleri vehhâbîlerin söylediklerinin aynısı olan bir çok tanınmış zevat bununmaktadır.

Bunlardan ilâhiyat profesörü olan birisiyle, tasavvufla ilgili bir yazıma yaptığı itiraz vesilesiyle yaptığımız  yazışmada, kendisine verdiğim cevapların birinde, “Sizin söyledikleriniz vehhâbîlerin söyledikleriyle aynı” demiştim de bana, “Vehhâbîler böyle söylüyorlarsa ne güzel!” diye cevap vermişti.

Şimdi bu kimsenin vehhâbî olduğunu söylememiş olması neyi değiştirir?

Bana böyle cevap vermek yerine, “Vehhâbîlerin ne söyledikleri beni ilgilendirmez. Ben bunu doğru olduğunu biliyor ve söylüyorum. Vehhâbîler de öyle söyleyebilir, ama benim onlarla ne ilgim olabilir” de diyebilirdi. Veya vehhâbîleri tasvip etmediğini ifade eden başka bir cümle kullanabilirdi. Bunların hiç birini yapmadı ve sözleriyle vehhâbîleri açıktan açığa tahsin etti.

Şimdi bu durumda ben bu zat ve bunun gibileri hakkında nasıl müsbet bir kanaat sahibi olabilirim.

Aynı tip insanları, sözümona âlimleri, çileden çıkaran işlerden birisi de müslümanların türbe ziyaretleridir.

Vehhâbîleri çileden çıkaran işlerden birisi de aynen budur. Vehhâbîlere göre, türbe ziyareti, orada yazan mübârek bir zatın şefaaatını dilemek, şirktir ve şirkin büyüklerindendir.

Buna Peygamberimiz’in türbesini ziyaret etmek ve şefaatını istemek de dâhildir.

Yani, onlara göre “Şefaat Yâ Resûlallah!” diyenler kâfir ve müşrik olmaktadır.

Onun içindir ki, Peygamberimiz’in (s.a.v.) kabr-i şeriflerini ziyaret edenleri, orada vazifeli Suûdî askerleri “Kıble Kıble!..” diyerek kıbleye dönmeye zorluyorlar.

Çünkü, zu’mı fâsidlerine göre, ziyaret sırasında Peygamberimiz’in türbesine dönerek duâ edenler, Allah’tan isteyeceklerini Peygamberimiz’den istemiş olduklarından müşrik oluyorlar

Görüyoruz ki, anlı şanlı bazı profesörlerimiz de aynı düşünce, aynı kanaat, aynı îtıkat ve aynı inançtadırlar.

Bu makûle insanlar, gerçi îtikâdı sağlam ehl-i sünnet âlimlere zarar veremez. Fakat bâtıl fikirlerini hak sûretinde sundukları için, halkı kolayca yanıltabilirler; nitekim yanıltabiliyorlar da.

Bunlar aslında anne-babaları itibariyle ehl-i sünnet oldukları halde, ehli sünnet mezheblerinden sıyrılıp telfike (mezhebleri birleştirmeye) kalkışmaktadırlar.

Onun için, mezheb imamlarını küçümseyen, onların ictihadlarına dil uzatan, temiz ehli sünnet topluluğuna muhalefet eden ve başka yollara sapan bu türedi fırkadan son derece sakınmalıdır.

Şeytan ehl-i sünnete harp ilan etmiş, zannedersiniz ki ordusunu da bunlardan kurmuştur. Bu askerlerin ilim tahsil etmiş olanları, ilimsiz olanlarından çok daha zararlı olmaktadır.

Mezheb imamlarına itirazdan sonra en fazla işledikleri günah, evliyâ ve asfiyaya itirazdır.

Işin daha vahimi de, günahın en ağırını işledikleri halde, doğru yaptıklarına inanmalarıdır.

Şunu iyi bilmeliyiz ki, din ne idüğü belirsiz, daha doğrusu ne idüğü belli bazı kimselerin eserlerinden değil, temiz geçmişlerimizin tertemiz kitaplarından öğrenilir.

İlk asırların râvîlerine bakalım…

Onların yalancılıkla itham edilenleri bile, şimdiki câhil ve fâsık müctehid taslaklarından daha fazla ittikâ sahibi idiler. Buna rağmen, İslam  âlimleri fısk ve yalanla suçlanmış olan böyle kimselerden rivâyet edilen dinî hükümlere itibar etmemişlerdir.

Öyleyse şimdiki şerlilerin söz ve yazılarına hiç itibar edilmez. Çünkü bunlar fısk u fücurda onlardan fersah fersah ileride bulunuyorlar.

İslâmın vasf-ı mümeyyizi olan namazın terki de bunlarda, yalan da bunlarda…

Hiç bir müctehide uymayıp sadece kendi hevâ ve heveslerine uyan, bu kimselerden, İslama göre haram ve helâl, doğru ve yanlış, iyi ve kötü öğrenilebilir mi hiç!..

Elbette böylelerine ne dinî bir bir şey sorulur, ne de onlardan dinî bir şey öğrenilir. Böylelerinden ancak ve sadece adres sorulur o kadar.

Dinî meseleleri öğrenmek istediğimiz şahıslar hususunda çok ama çok dikkat etmek icap etmektedir.

Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) Hâkim’in Enes ibni Mâlik’ten rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte buyuruyorlar ki,

“Bu ilim din(inizi öğrenmeye bir âlet)dir. Dininizi kimden aldığınıza dikkat ediniz.”

Merfû başka bir hadis-i şerifte, “Şâhitlik yapmasına izin verdiklerinizden başka kimseden hadis almayınız” buyuruyorlar.

Deylemî’nin İbini Ömer’den (r.a.) rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte de şöyle buyuruluyor:

“İlim din(in öğrenilmesine vesile)dir. Namaz din(in direği)dir. Bu ilmi kimden aldığınıza (iyi) bakınız ve namazı nasıl kıldığınıza dikkat ediniz. Zira kıyamet günü  sorumlu tutulursunuz.”

Câmiu’s-Sağîr’deki bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki:

“Muhakkak ki, bu ilim din(i öğrenmeye vesile)dir. Dininizi kimden alacağınıza dikkat edin.”

Hadis-i şeriflerde bahsedilen ilim, muhakkak ki şeriat ilmidir. Bunun; tefsir, hadis, fıkıh ilmi olarak ifade edilmesi uygun olur. Çünkü bu üç ilim dinin aslını teşkil etmektedir. Diğer ilimler bunlara tâbidir.

Yukarıdaki hadis-i şeriflere göre, dini ilimlerin kimlerden alınması icap ettiği açıkça anlaşılıyor.

Artık bundan sonra kişi, ister dinini İslâmî meselelerde hassas olmayanlardan öğrenir, isterse ehl-i sünnete muhalif olmayan ve dört mezhepten birine mensup olan âlimlerin eserlerinden…

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu