Mustafa İslamoğlu

  1. ÖZETLE İSLAMOĞLU

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    TAHRİF VE İNKÂR MAKİNESİ: Mustafa İslamoğlu

    1) Kaderi inkâr ediyor.

    2) Recm’i inkâr ediyor.

    3) Mürtedin öldürülmesini inkâr ediyor.

    4) Mîrâc’ı inkâr ediyor.

    5) Ruyetullah’ı inkâr ediyor.

    6) İsa aleyhisselâmın nüzûlünu inkâr ediyor.

    7) Kabir azabını inkâr ediyor.

    8) Âdem aleyhisselâmın cennetten indiğini inkâr ediyor.

    9) Mehdi aleyhisselâmın geleceğini inkâr ediyor.

    10) Aklına uymayan bütün hadisleri “Kur’an-ı Kerîm’e uymuyor” gerekçesiyle inkâr ediyor.

    11) Deccal’i inkâr ediyor.

    12) Ye’cûc ve Me’cûc’ü inkâr ediyor.

    13) Peygamber mucizelerini kendi aklına göre tevîl ediyor.

    14) Peygamberimizin “Kıyamet” ile ilgili hadislerinin hepsini inkâr ediyor.

    15) Sahabelere dil uzatıyor.

    16) Afganistandaki Budist heykeller için üzülüyor.

    17) Buhari,Müslim ve diğer hadis müelliflerini yalancılıkla suçluyor.

    18) Adem ve Havva’nın cennetten değil, dünyadaki bir bahçeden geldiğini iddia ediyor.

    19) Maide Sûresi: 33 âyeti;

    “Allah’a ve Rasûlü’ne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası; ancak öldürülmeleri, yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut o yerden sürülmeleridir.

    Bu cezalar onlar için dünyadaki bir rezilliktir.

    Ahirette de onlara büyük bir azap vardır.”

    İSLAM’IN DEĞİL FİRAVUN’UN HÜKMÜ DİYİYOR !

    20) Kur’ân-ı Kerîm’deki bütün mucizeleri inkâr edip bunlar temsildir diyor.

    21) Rafızi-Şiilere “Ehl-i beyt Mektebi” diyerek meşrulaştırıyor.

    Allah’ı roma putu janusa benzeten Ali Şeriati ve zındık Humeyniyi savunurken Buhari ve Müslimi, diğer islam âlimlerimizi çirkef ağzıyla yalancılıkla suçluyor.

    22) “Deveye bakmıyorlar mı, nasıl yaratılmıştır!” Ğaşiye Sûresi: 17 âyetteki “deve” kelimesini “yağmur yüklü bulutlar” mânâsına geldiğini söylüyor.

    23) Allah bir şeyi yaratmak istediğinde ‘Ol’ dediğinde hemen olmaz, olma süreci başlar diyor.

    24) Adem aleyhisselâmın cinlerden önce yaratıldığını iddia ediyor.

    25) Adem aleyhisselâmın ilk insan olmadığını, ondan öncede bazı ADEMLERİN yaratıldığını iddia ediyor.

    26) Adem aleyhisselâmın Allah (azze ve celle)nin “OL” demesiyle değil “olma süreci” içinde tek hücreli canlıdan oluştuğunu söylüyor, yani evrime inanıyor.

    27) İmam Şafii’ye yalan uydurup O’nun Er-Risale isimli kitabında “Sünnetin Kur’ânı neshettiğini” söylediğini uyduruyor.

    28) İmam Malik ve Ahmed bin Hanbel’in zamanının yöneticilerinden korktukları için kitablarından bazı bölümleri çıkardığını iddia ediyor.

    Halbuki İmam Ahmed’in Müsnedi, kendi yaşarken yazılıp insanların elinde bulunmuyordu .

    29) Muhaddis âlimlerimizin hadis uydurduğunu uydurup, onları “Hadis İdeolistleri” olarak vasıflandırıyor.

    30) Sünnetin Kur’âna arzedilmesi gerektiğini iddia ediyor.

    31) Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in MUSTAKİL HÜKÜM KOYAMAYACAĞINI iddia ederken, kendisi Kur’ânda hiçbir delîl olmadığı halde sigara için HARAM diyor.

    Peygamberimizin HELAL-HARAM belirleyemeyeceğini iddia eden kimse kendisi haram koyuyor.

    32) Kur’ânı Kerîm’in kelimelerini şer-i, ıstılah mânâlarıyla değil, Mekke Müşriklerinin anladığı sözlük mânâlarıyla tercüme ediyor.

    SALAT, İPEK, DEVE kelimelerinde yaptığı gibi.

    33) İslamoğlu, İslam âlimlerinden esirgediği muhabbeti Ignaz Goldziher,Toshihiko Izutsu, Muhammed Esed gibi Oryantalist-Müsteşriklerden esirgemiyor.

    Bunlardan büyük bir sevgi ve saygıyla bahsediyor.

    34) Hazırlamış olduğu GEREKÇELİ MEAL’inde sahife, paragrafyapısına kadar Muhammed Esed’in mealinden İNTİHALDE (ÇALINTI) bulunuyor.

    35) Tefsir tarihimizdeki şazz görüşleri tercih edip kendi malıymış gibi pazarlamasını yapıyor.

    36) Kitablarında yeterli olmayan arapça dilbilgisiyle komik-basit hatalar yapıyor.

    37) İslamda hırsızın elinin kesilmesini inkâr ederek bunun Mekke müşriklerinin hukuku olduğunu iddia ediyor.

    38) Kadının mirastaki 1/2 hakkının sabit olmayıp esnek olduğunu, değişebilir olduğunu iddia ediyor.

    39) Ayın yarılması, küçükken peygamberimizin kalbinin yarılması ve benzeri mucizeleri inkâr ediyor.

    40) İlk kader inkârcıları Ma’bed el- CÜHENİ ve Gaylan ed- DIMAŞKİ gibilerini şehid olarak görüyor.

    41) Erkeğin ipek ve altın yüzük takmasını helal görüyor.

    42) İslamda Nesh’i inkâr ediyor.

    43) Abdülaziz Bayındır’ı savunduğu videosunda Muhammed Sûresi 31. âyetin karîler tarafından Mushafa yanlış yazıldığını iddia ediyor.

    44) “Üzerinde ondokuz (muhafız melek) vardır.” Müddesir Sûresi: 30. âyet onun üzerinde on dokuz (melek/e) vardır.” diyor.

    45) Bakara Sûresi’nde yahudi ve hristiyanların maymuna ve domuza tebdil edilmesini inkâr ediyor.

    46) Tur dağının yahudiler üzerine kaldırılması mucizesini inkâr ediyor.

    47) Yahudilerin katili bulmak için ineğin bir parçasıyla ölüye vurmaları âyetini (Bakara Sûresi: 73. âyet) inkâr ediyor.

    48) İbrahim aleyhisselâmın Bakara Sûresi 260. âyet-i celîlesinde anlatılan dört kuşu parçalayıp sonra çağırması mucizesini inkâr ediyor.

    49) İsa aleyhisselâmın A’li İmran Sûresi 45-46. âyet-i celîlesinde anlatılan bebek iken konuşması mucizesini inkâr ediyor.

    50) Musa aleyhisselâmın Nisa Sûresi 164. âyet-i celîlesinde anlatılan Allah ile konuşmasını inkâr ediyor.

    51 – Bakara Sûresi 55. âyette israiloğullarının yıldırım çarpmasını inkar ediyor, dipnotta onların akıllarının çarpılmış olduğu için böyle bir istekte bulunduğunu iddia ediyor.

    52) Bakara Sûresi 56. âyette İsrailoğullarının öldürülüp diriltilmelerine mecaz diyor.

    53) Bakara Sûresi 61. âyetin dipnotunda İsrailoğullarının lanetlenmediğini, “lanetli zihniyet vardır” diyerek açıklıyor.

    54) Bakara Sûresi 102. âyette geçen sihri inkâr ediyor.

    Sihrin “komplo, düzen, tuzak” şeklinde anlaşılması gerektiğini söylüyor.

    55) Bakara Sûresi 259. âyette anlatılan 100 yıl ölü kalıp sonra diriltilen Üzeyr aieyhisselâmın kıssasını “TEMSİL” olarak anlamak gerekir diyor.

    İslamoğluna göre Kur’an-ı Kerîm’deki bütün mucize ve olağanüstü olaylar “temsil ve mecazdan” ibarettir.

    56) Al-i İmran Sûresi 1. Âyetteki müteşabih hurufu mukattaya “Hz. Peygamberin aldığı vahyi tek bir harfini dahi zayi etmeden ilettiğinin lafzı şahidi” mânâsını veriyor.

    57) Nisa Sûresi 153. âyette yahudilere bir ceza olarak yıldırım çarpmasını inkâr ediyor.

    58) Maide Sûresi 6. âyetinde abdest alırken ayaklar hem yıkanabilir hemde “Ehli Beyt okuluna göre” meshedilebeilir diyor. İslamoğlunun bahsettiğ EHL-İ BEYT MEKTEBİ ile neyi kastettiği ayrı bir araştırma konusu.

    59) Maide Sûresi 60. âyette Allah’ın yahudi ve hristiyanları maymun ve domuza tebdil etmesinin olmadığını, bunun sadece TEMSİL olduğunu söylüyor.

    60) Maide Sûresi 114. âyette İsa aleyhisselâma gökten sofra inmesini istemesinin aslında gerçekleşmediğini, bununda sadece bir TEMSİLDEN ibaret olduğunu söylüyor.

    61) A’raf Sûresi 107. âyet ve devamında Musa aleyhisselâm ile Firavunun sihirbazları arasındaki kıssada aslında sihir olmadığını, sadece İLLÜZYON olduğunu söyleyerek sihri inkâr ediyor.

    62) Enfal Sûresi 46. âyet, Bakara Sûresi 45. âyet ve diğer geçtiği yerlerde SABIR kelimesini DİRENMEK, DİK DURMAK gibi okuyucunun yabancı olduğu mânâlar veriyor.

    63) R’ad Sûresi 11. âyette Kirâmen Kâtibin’e ‘KORUMA KORTEJİ’ diyor.

    64) İsra Sûresi 1. âyetteki SÜBHANA “mutlak aşk” diyor.

    65) İsra Sûresi 13. âyette “unuk-boyun” kelimesine ÇABA mânâsı veriyor.

    66) Enbiya Sûresi 35. “Her nefis ölümü tadacaktır.

    Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz.

    Ancak bize döndürüleceksiniz.” âyetin dipnotunda “Şer Allah’a nisbet edilmez” diyor.

    Halbuki âyet Allah’ın hayır ve şer ile insanların imtihan edildiğini ifade ediyor.

    Eğer hayır ve şerri Allah yaratmıyorsa kim yaratıyor ?

    67) Enbiya Sûresi 82. âyette Süleyman aleyhisselâmın emrine verilen cinleri “dik başlı birileri” olarak tercüme ediyor.

    Aslında İslamoğlunun cinler üzerindeki yorumları biribirini tutmuyor.

    Bu konuda kafası biraz karışık anlaşılan…

    68) Enbiya Sûresi 96. âyette geçen Ye’cüc ve Me’cüc için, her devirde olabilecek “küresel güçler” diyor.

    69) Hacc Sûresi 23. âyette ve geçtiği yerlerde cennette Mü’minlere mükafat olarak verilecek “ipekten elbiseleri” küçümseyerek bunlara “ÖZGÜRLÜK ÜNİFORMASI” mânâsı veriyor.

    Müminler neden ahirette üniforma giyecekler, kime, niçin, nasıl özgür olacaklar ayrı bir muamma.

    70) Kaf Sûresi 17. âyettte Kirâmen Kâtibin’e (her insanın sağında ve solunda bulunup kişinin iyiliklerini yazan şerefli melekler) “zıt kutuplarda konuşlanmış olan o iki unsur” mânâsı veriyor.

    R’ad Sûresi 11. âyette de KORUMA KORTEJİ demişti.

    71) Ğaşiye Sûresi 17. “Deveye bakmıyorlar mı, nasıl yaratılmıştır.” âyetindeki “deve” kelimesini “yağmur yüklü bulutlar” mânâsına geldiğini sÖylüyor.

    72) Tebbet Sûresinde Ebu Lehebin iki eline:

    “1.dipnotta “lafzen “iki eli”, bir sonraki âyette yer alan mal ve kazanca delâlet eder.” diyerek bâtıl yorumlarda bulunuyor..

    73) İslamoğlu, kader konusunda geçen bütün hadislerin Emeviler zamanında uydurulduğunu söylüyor.

    74) Neml Sûresi 82. âyette geçen Dabbe’nin yeryüzünde fünya hayatında değil ahirette, mahşer gününde konuşacağını iddia ediyor.

    75) Tevbe Sûresi 126. âyetteki “fitne” kelimesine “skandal” diyor.

  2.  

  3. MUSTAFA İSLAMOĞLU VE HZ. PEYGAMBER (S.A.V.) İLE İLGİLİ KONULAR
    Hz. Peygamber (s.a.v.)’in her yönüyle örnek oluşu, sınırlandırılmak istenerek;
    Ahzâb sûresinin 21. âyet-i kerîmesinde: ‘Allâh’ın Resûlü’nde sizin için pek güzel bir örnek vardır.’ buyruluyor. ‘Kur’ân; Allâh (c.c.)’un elçisi, sizin için örnektir.’ demiyor. Allâh (c.c.)’un elçisinde güzel örneklik var, diyor.’ (M. İslamoğlu, Üç M…8s. 40) şeklinde ifadelerle O (s.a.v.)’in mutlak mânâdaki rehberliğini kayıt altına almaya çalışanlara verilecek cevap nedir?
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Kur’ân’da apaçık ifâdelerle Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Yüce Allâh tarafından mü’minler için her yönüyle örnek alınması gereken bir insan olarak takdim edildiğini görmekteyiz. Konu ile ilgili âyetlerde, şu veya bu konuda diye, bir kayıt konulmamış olmasından, O’nun, insanlar için her hususta, her yönüyle, mutlak olarak örnek gösterildiği anlaşılmaktadır.

    “And olsun ki, Resûlullâh’ta sizin için, Allâh’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allâh’ı çok zikredenler için en mükemmel bir örnek vardır.” (Ahzâb s. 21)

    Bu âyette, Resûlullâh (s.a.v.)’in, Allâh (c.c.)’a ve âhiret gününe inananlar için örnek bir şahsiyet olarak gösterilmesi; böylece O’nu örnek edinmenin, Allâh (c.c.)’a ve âhiret gününe îmân hususuna bağlanması, O’nun sünnetine dinde ne kadar büyük bir değer verilmiş olduğu açık bir şekilde ortaya konulmaktadır.9

    Kur’ân-ı Kerîm, Resûlullâh (s.a.v.)’in bütün sözlerinin hakk olduğunu ve hatalara karşı korunduğunu da belirtir. Necm Sûresi’nde: “O, arzusuna göre de konuşmaz. O (onun konuşması kendisine), vahyedilenden başkası değildir.” (Necm s. 3-4) buyrulmaktadır. Âlimlerin büyük çoğunluğu âyet ve hadîslerden elde edilen başka delîllere de dayanarak Resûlullâh (s.a.v.)’in bütün sözlerinde, hâl ve hareketlerinde hataya karşı korunduğu, yâni ismet sâhibi olduğu görüşünde birleşmiştir.10

    Nebî (s.a.v.)’in: “Size bir şeyi nehyettiğim zaman ondan sakının, emrettiğim zaman da gücünüz yettiği kadar yerine getirin.”11 bu hadîs-i şerîfte, Nebî (s.a.v.)’e hangi kapsamda uyulacağına dâir özel bir kısıtlama getirilmemiştir.12

    Başka bir hadîs-i şerîf de, Abdullah b. Amr b. As (r.a.)’dan şöyle rivâyet edilmiştir: “Ben Resûlullâh (s.a.v.)’den duyduğum her şeyi yanımda bulundurmak için yazıyordum; nihâyet Kureyş muhacirleri beni bu işten sakındırarak ‘Sen, Resûlullâh (s.a.v.)’den duyduğun her şeyi yazıyorsun; oysa Peygamber (s.a.v.) de bir beşerdir; öfke veya sevinç hâlinde bir şey söy-leyebilir.’ dediler. Bu nedenle Resûlullâh (s.a.v.)’in hadîslerini yazmaktan sakınarak olayı, Nebî (s.a.v.) Hazretleri’ne aktardım. Hazret ağzına işaret ederek bana, “Nefsim elinde olan Allâh (c.c.)’a and olsun ki buradan haktan başka bir şey çıkmaz.” buyurdu.13

    İlahlık sınırına sokmadıkça yâni şer’î ölçüler içinde kalmak şartıyla; anlatmaktan, dillerin ve kalemlerin âciz kaldığı Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bütün bunlar çok görülerek “Bugün, Ümmet-i Muhammed, kendinden önceki Nuh, Ad, Semud ve Firavun toplumları gibi bir melek peygamber isteme imkânından mahrumdur. Fakat bu mahrumiyetin açığını, kendilerine örnek insan olarak gönderilen bir peygamberi melekleştirerek kapatmaya çalışmakla, aslında Kur’ân’da geçen vahye sırt dönmüş toplumların suçuna ortak olmaktadır.” (M. İslamoğlu, Üç M..,s. 27) ifadeleri kullanılmaktadır.

    Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’in, kâfir toplumlara benzetilerek Nebî (s.a.v.)’in melekleştirildiği iddiası doğru mudur? Melek, insan ve cin; hepsinin efendisi olan Nebî (s.a.v.)’i melekleştirmek, olduğundan yüksek göstermek midir?

    Ehl-i sünnet itikadına göre insanların peygamberleri, meleklerin peygamberlerinden daha faziletlidir. Peygamberimiz (s.a.v.) de peygamberlerin en fazîletlisi olduğuna göre O (s.a.v.)’na îmân edip risaletini tasdik etmekle meleklerden üstün bir peygambere ittiba etmiş oluyoruz. Bu yönden Hz. Peygamber (s.a.v.)’i melekleştirmeye ihtiyaç yoktur.

    Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, en hayırlı insandır. Çünkü bütün insanlık gerçek medeniyeti, O’nun getirdiği dîn ile öğrenmiştir. O’nun şanını bizzat Cenâb-ı Hakk yükseltmiştir. Âyet-i kerîmede: “Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?” (İnşirâh s. 4) buyrulmuştur.

    Peygamberimiz (s.a.v.)’in şânının yüce oluşunun bir delîli de O’nun adının Allâh (c.c.)’un adını takip etmesidir. Kelime-i Tevhid’de bu açıkça görülmektedir. “Lâ ilâhe illallâh” denildikten sonra “Muhammedun Resûlullâh” denir ki bu şeref, her türlü şerefin üstündedir. Günde beş vakit okunan ezan da Peygamberimiz (s.a.v.)’in şânının yüceliğini her yerde ilân eder.

    Hz. Ömer (r.a.) demiştir ki: “Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: ‘Âdem (a.s.) Cennet’te malûm hatayı işlediği zaman, ‘Yâ Rabbi! Beni, has kulun Muhammed (s.a.v.) hürmetine bağışla!” diye duâ etti. Allâh (c.c.) da kendisine: “Yâ Âdem, Muhammed’i nasıl tanıdın?” diye sordu. Âdem (a.s.) şöyle cevap verdi: “Yâ Rabbi! Sen beni yarattığın ve ruhundan bana üflediğin zaman, başımı kaldırıp yukarı bakmıştım, işte o sırada Arş’ın sütunları üzerinde: “Lâ ilahe illallâh! Muhammedün Resûlullâh” diye yazılı olduğunu gördüm. Bildim ki Sen, kendi adının yanına ancak en sevgili kulunun ismini koyarsın.” Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk: “Evet yâ Âdem, doğru söyledin. Eğer Muhammed olmasaydı, ben seni yaratmazdım…” buyurdu. (Hâkim, Beyhâkî, Taberânî)

    Ebû Hüreyre (r.a.)’den şöyle rivâyet olunmuştur: “Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu ki: Âdem, cennetten çıkarıldığı zaman Hind’e (Serendip bölgesine) indi ve yalnızlık sebebiyle korktu… O sırada Cebrail (a.s.) inerek ezan okudu: “Allâhü Ekber Allâhü Ekber! Eşhedü enlâilâhe illallâh (iki defa), eşhedü enne Muhammeden Resûlullâh (iki defa) diyerek nida etti. Âdem ona sordu: “Muhammed (s.a.v.) kimdir?” Cebrail de: “Senin evladından peygamber olanların en sonuncusudur.” diyerek cevap verdi…”

    Miraç’ta bir melek, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in elinden tutarak O’nu ileri götürdü, ilâhî huzura yaklaştırdı… Semâvât ehline gelince Âdem (a.s.) ve Nuh (a.s.) gibi peygamberler de o zaman göktekilerin arasında bulunuyorlardı… İşte o gün, şânı Yüce Allâh, sevgili Resûlü (s.a.v.)’in şerefini, gerek gök ehli gerekse yer ehli olanlara karşı kemâle erdirmiştir…”45

    Bütün bu rivâyetler, Efendimiz (s.a.v.)’in Allâh (c.c.) katındaki değerini ve şânının yüceliğini bildirmektedir. Efendimiz (s.a.v.)’in makamı, bütün mahlûkattan daha yücedir ve bunu bütün Müslümanlar bilmektedir. Dolayısıyla Peygamberimiz (s.a.v.)’i melekleştirmek gibi bir faaliyete ihtiyaç yoktur.

    Beyhakî, Taberânî ve Ebû Nuaym’dan İbn-i Ömer (r.a.)’in rivâyetiyle naklediliyor. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Allâh (c.c.), varlığı yarattığında, yaratıklar arasında Âdemoğlunu seçti. Âdemoğulları arasından Arab’ı seçti, Arab’dan Mudar’ı seçti, Mudar’dan Kureyş’i seçti, Kureyş’ten Haşimoğullarını seçti, beni de Haşimoğulları arasından seçti; o hâlde ben hayırlı başlangıçtan çıkan hayırlı sonucum.” (Eş-Şifâ, c. 1, s. 83; Hasâis-i Kübrâ, c. 1, s. 38)

    Bu rivâyet, M. İslamoğlu’nun, Üç M… adlı kitabının 96. sayfasında iddia edildiği gibi tevâzûya aykırı mıdır? Bu hadîs-i şerîf nasıl anlaşılmalıdır?

    Burada övünmek değil, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği nîmeti, şükür makamında saymak söz konusudur. Zîra Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur: “Rabbinin nîmetini anlat da anlat!” (Duhâ s. 11)

    Yukarıdaki hadîsle aynı mânâya gelen başka bir hadîsi, İmâm Tirmizî ve İmâm Müslim rivâyet etmiştir. Yalnız soruda zikredilen hadîsin sonu şu şekildedir: “Sürekli, hayırlılardan hayırlılara intikal etmişimdir (sürekli hayırlı olmuşumdur), uyanık olunuz; kim Arab’ı severse beni sevdiğinden sevmiş, kim de Arab’a buğz ederse bana buğzundan buğz etmiş olur.”

    İmâm Nevevî diyor ki: “Resûlullâh (s.a.v.) iki yönden böyle söylemiştir. Birincisi, Allâh (c.c.)’un “Rabbinin nimetine (ihsanına) gelince, onu minnet ve şükranla an.” (Duhâ s. 11) emrini yerine getirmek için. İkincisi; bu, ümmetine tebliğ edilmesi kendisine mutlaka gerekli olan hususları beyan cümlesindendir ki O’nu tanısınlar, O’na inansınlar (nübüvvetini ve getirdiklerini tasdik etsinler), gereği gibi amel etsinler ve O’nun mertebesini gereği gibi anlayıp ta’zim etsinler. Bu hadîs; Peygamberimiz (s.a.v.)’in, bütün mahlûkata faziletli kılındığına delîldir.

    Bu hadîs, Resûlullâh (s.a.v.)’in yüksek tevazularına aykırı değildir; çünkü Tirmizî rivâyetinde, “lâ fahra” (öğünmek yok) ziyadesi mevcuddur. (Yâni, övünmek için söylemiyorum veya bu mertebeye kendi kuvvetimle değil, Allâh (c.c.)’un kerâmetiyle nâil oldum.) Dârimi’nin, Cabir (r.a.)’den rivâyeti ise şu şekildedir: “Ben peygamberlerin önünde gidenim öğünmek yok, ben peygamberlerin sonuncusuyum öğünmek yok, ben şefaat edenlerin ve şefaati kabul olunanların ilkiyim öğünmek yok.”46

    Şunu da belirtelim ki; tevazu ve kibir, niyetlere göredir. Görünüşte tevâzu olan bir söz, kibirlenmek niyetiyle söylenirse; bu, tekebbür olur. Bazı kanaat önderlerinde bu hâl kendini ele vermektedir. Bu da kişinin umûmî ahlâk durumuyla ilgilidir. Ahlâkî durumu, tevazu üzerine olan kişinin, en başta Resûlullâh (s.a.v.)’in sözleri hep tevazuya yorulur.47

    Şifâ-i Şerîf, Mevahibül Ledünniyye, Asım Köksal’ın İslâm Târihi gibi eserler başta olmak üzere bu konularda te’lifi bulunan hemen hemen bütün ehl-i sünnet âlimlerinin eserlerinde geçen “Resûlullâh (s.a.v.)’in gölgesinin yere düşmemesi, omuzlarının herkesten yüksek görünmesi, cinsel gücünün çok yüksek olması, gece görebilmesi, arkasındakini görebilmesi gibi hakikatleri ilmî bir dayanak olmaksızın inkâr etmek (M. İslamoğlu, Üç M…, s. 98) doğru mudur? Bu rivâyetleri zikretmek, Nebî (s.a.v.)’i -hâşâ- olduğundan fazla göstermek midir? Getirdiği dîni anlamaya ve yaşamaya mâni midir? Bu tip rivâyetleri kitaplara yazmanın ve okumanın Müslümanlara faydaları nelerdir?

    Nebî (s.a.v.)’i sadece akıl ile anlamaya çalışanlar şüphesiz kabalaşmışlardır. Yukarıdaki iddiânın sahibine sorarız: Tarih boyunca hiç kimse O (s.a.v.)’i ilahlık sınırına sokmuş mudur? Bu sınıra sokmadığı sürece zaten mahlukatın en üstünü olan o zât-ı şerîfi “Olduğundan fazla gösterme”nin anlamı nedir? Allâh (c.c.)’un övdüğü ve mahlukatın en yücesi kıldığı zâtı “aşırı yüceltmek”ten bahsedilebilir mi?

    Resûlullâh (s.a.v.)’e mahsus özellikler vardır. Bunlara hasâis denir. Bazı âlimler bunları, müstakil kitaplarda toplamıştır. Günümüzde bazı insanlar maalesef pozitivist akla ve tabiatın işleyiş kanunlarına aykırı gördükleri haberleri inkâr veya tevil etmektedir. Nebî (s.a.v.)’in mu’cizeleri de bundan nasibini almaktadır. Hâlbuki rivâyet zincirleriyle birlikte yâni ilmî usul ve kaideler çerçevesinde günümüze kadar gelen bu rivâyetleri inkâr edebilmek için yine ilmî kaidelere başvurmak gerekir. Bu hadîslerin, rivâyet yönünden kritik edilmesi günümüzde imkânsızdır. Bu iş; İslâm âlimleri tarafından yaklaşık bin yıl önce -elde yeterince argüman bulunduğu dönemlerde- kılı kırk yaran bir hassasiyetle kitaplara geçirilerek tesbit edilmiştir. Dayanaksız itirazlar hiçbir ilmikıymeti ifade etmez ve iddia sahibinin kendi düşüncelerinden ibaret kalır.

    Ümmet-i Muhammed, -amellerinde eksik ve kusur olsa da- Peygamber (s.a.v.)’e, dünyevi ve uhrevi ibadetlerde her bakımdan kendilerine kâmil mânâda örnek alınması gereken bir kul-Resûl nazarıyla bakmakta ve ilahlığa nisbet etmek haricinde olabildiğince ta’zim etmektedir. Bu sebeple Müslümanlar; O’nun gibi evlenmekte, O (s.a.v.)’i taklid ederek O (s.a.v.)’in uyuduğu şekilde uyumakta, yemek yerken O (s.a.v.)’in yemek âdâbını tatbîk etmekte, O (s.a.v.)’in târif ettiği şekilde ibadetlerine devam etmektedir. İnsanlar, O (s.a.v.)’e her hususta uyduğu ölçüde Allâh (c.c.) yolunda mesafe kat etmektedirler.

    Müslümanların bu kitapları okuması, peygamberlerinin maddî ve ma’nevî kemallerini anlamalarını, muhabbet ve bağlılıklarının artmasını sağlar. Ayrıca haram ve farzların tespiti dışında kalan “fazilet, teşvik, terğib” gibi konularda, zayıf hadîslerle de amel edilebileceği ve zayıf hadîsin uydurma demek olmadığı; hadîs ilmi ile ilgili çok az bilgisi olanlarca bile mâlumdur.

  4. ŞEFAATİ VE VESİLE (ARACI) KILMAYI ŞİRK OLARAK GÖRME HASTALIĞI
    Makam-ı Mahmud’dan bahsetmeyi, Nebî (s.a.v.)’i ‘aşırı yüceltmek’ olarak algılayan (M. İslamoğlu, Üç M…,s. 112) zihniyete verilecek cevap nedir?

    Hz. Peygamber (s.a.v.), ‘Makam-ı Mahmud, ümmetime şefaat edeceğim bir makamdır.’ buyurmuştur. (İmâm Taberî) İmâm Tirmizî’den gelen bir rivâyette de Hz. Peygamber (s.a.v.)’e Makam-ı Mahmud sorulmuş; ‘O, şefaattir.’ cevabını vermiştir.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    “Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir fazlalık olmak üzere namâz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni, övgüye değer bir makama göndereceğini umabilirsin.” (İsrâ s. 79) Âyetinin mânâsı, Rûhu’l-Beyân tefsirinde şöyle açıklanıyor:

    “Makam-ı Mahmud, mahşer ehlinin tamamına şefaat etme makamıdır. O umumî şefaat sırasında herkes Peygamberimiz (s.a.v.)’e gıpta eder. Çünkü kendisinden şefaat istenen peygamberlerin hepsi de ilk önce şefaat etmekten kaçınır ve her biri şefaat isteyenleri diğer bir peygambere gönderir. Sonunda bütün insanlar Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e gelirler. Peygamberimiz (s.a.v.) de, “Ben şefaat etmeye ehilim.” buyurur ve büyük şefaatını yapar. Diğer peygamberler ondan sonra şefaat ederler.”48

    Ömer Nasuhi Bilmen ise bu âyetin tefsirinde şu mânâyı veriyor: “Muhakkak ki, (Rabbin seni bir Makam-ı Mahmuda) bir şefaat-ı kübrâ -büyük şefaat- makamına (gönderecektir). Senin dereceni bütün mahlûkâtın fevkine -üstüne- yükseltecektir.”49

    Abdullah b. Ömer (r.a.)’den gelen bir rivâyet de şöyledir:

    İnsanlar, -Peygamber (s.a.v.)’in ümmetleri olarak- cemaat cemaat toplanırlar. Her ümmet, peygamberinin peşine düşer ve: Ey filân, bize şefaat (edip bizi bu sıkıntıdan kurtar.)” diye ricâ ederler. Büyük peygamberler dolaşılıp hepsinden, bu konuda bir şey yapamayacaklarına dair cevap alındıktan sonra şefaat işi, dönüp dolaşıp son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.)’e gelir. İşte bu, Cenâb-ı Hakk’ın O’nu, Makam-ı Mahmud’a gönderdiği gündür.”

    Dipnotlar

    45 Celaleddin es-Suyuti, Hasâisü’l Kübrâ, c. 1, s. 21-23
    46 İmâm Nevevî, Müslim Şerhi
    47 Kurtubî, Câmîu li Ahkâmi’l-Kurân, c. 10, s. 310
    48 İsmail Hakkı Bursevi (k.s.), İsrâ sûresi, 79. âyetin tefsirinden (Terc.: Ömer F. Hilmi)
    49 Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’ânı Kerim’in Türkçe Meâli Âlisi ve Tefsiri, c. 4, s. 1903

    “Resûlullâh (s.a.v.), Enes’in evinde uyudu ve terledi. Enes’in annesi bir bardak getirdi ve terini bir bardağa topladı. Resûlullâh, bunu ne yapacağını sorduğunda, o da dedi ki: “Kokumuzun içine katacağım; çünkü o, kokuların en güzeli.” (Buhârî, İstizan 41; Müslim, Fezâil 84; Nesâî, Ziynet 119) Bu tavır, -Peygamberimiz (s.a.v.)’in mübârek bedeniyle ve eşyâlarıyla teberrük etmek- sahâbenin seçkinlerinin onayladığı bir tavır değildir. (M. İslamoğlu, Üç M…,s. 92)

    Ashâb-ı Kirâm, Nebî (s.a.v.) ile nasıl teberrük etmiştir?

    Hudeybiye Antlaşması’nda Kureyş Kabilesi’ni temsilen Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e gönderilen Urve bin Mesud’un döndükten sonra kavmine söyledikleri, bu sorunun en önemli cevaplarındandır: “Ey kavim! And olsun ki ben krallara; Kayser’e, Kisrâ’ya, Necâşî’ye gittim ve and olsun ki hiçbirisi adamlarından, (Hz.) Muhammed (s.a.v.)’in ashâbından gördüğü ta’zimi görmemektedir. And olsun ki (Hz.) Muhammed (s.a.v.)’in ağzından bir tükürük çıksa mutlaka onların birisinin eline düşer, onlar da onu ellerine ve yüzlerine sürüyorlar. Muhammed (s.a.v.), onlara bir emirde bulunsa derhal onu yerine getiriyorlar. Abdest aldığı zaman abdest suyunu getirmek için nerdeyse birbirleriyle savaşacaklar. Konuştuğu zaman O’nun katında seslerini alçaltıyorlar; ta’zim maksadıyla O’na dikkatli bir şekilde de bakmıyorlar. (Hz.) Muhammed (s.a.v.) size, doğru bir plan sunmaktadır, onu kabul ediniz.”65

    Resûlullâh (s.a.v.)’in Ashâb-ı Kirâm’a hafifçe dokunmuş olması bile onlar için büyük bir anlam ifade ediyordu:

    Ebû Zeyd b. Ahtab (r.a.) anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v.), eliyle yüzümü okşadı ve bana duâ etti.”66

    Temel hadîs kaynaklarımızda teberrük konusu ele alınmış ve bu konuda birçok hadîs zikredilmiştir. İmâm-ı Buhârî, Sahîh’inin Kitabü Fardi’l-Humus bölümünün 5. babında bu konuya yer vermiştir. “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in miras olarak kullandığı yüzüğü ile saçı, pabucu ve su kabı gibi ashâbının ve başkalarının teberrük ettikleri şeyler hakkında zikredilenler babı” ile sahîhinde yer vermiştir. İmâm Müslim teberrük konusunu Sahîh’inin Kitabü’l-Fedail’inde değerlendirmiştir. Yine aynı kitapta 22. bâb olarak “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in terinin temizliği ve onunla teberrük babı” bulunmaktadır.

    Enes (r.a.) anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v.) sabah namâzını kılınca, Medine’nin hizmetçileri elinde su bulunan kaplar olduğu hâlde kendisine gelirlerdi. Efendimiz (s.a.v.) de bütün kaplara elini batırırdı. Bazen sabahları hava soğuk olurdu, ancak yine de elini suya batırırdı.”67

    Yine Enes (r.a.) anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v.)’i, berber tıraş ederken gördüm. Ashâbı etrafını çevirmişti. Tek kılının dahi yere düşmesini istemiyorlar, birinin eline düşsün istiyorlardı.”68

    Enes (r.a.)’in rivâyet ettiği bu hadîs-i şerîfler ve soruda geçen hadîs-i şerîf, Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’in sağlığında Resûlullâh (s.a.v.)’e ait saç ve ter gibi şeyleri saklamaya başladıklarını ve Resûlullâh (s.a.v.)’in buna itiraz etmediğini ve onayladığını açıkça ortaya koymaktadır. Bugün birçok câmide Ramazan ayında ya da mübarek gecelerde sakal-ı şerîf ziyaretleri yapılmaktadır.

    Teberrükle ilgili buraya kadar anlattıklarımızdan şu sonuçları çıkarmamız mümkündür. Teberrük, Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanından beri uygulanagelen ve peygamber sevgisinden kaynaklanan bir ameldir.

    Ashab (r.a.e.), Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e olan sevgilerinden dolayı, onun irtihâlinden sonra bütün anılarını yaşatmaya çalışmıştır. O’nun konakladığı ve namâz kıldığı yerlere kaybolmaması için mescidler bina etmişler. Bundan dolayı, Mekke ve Medine’de çok sayıda târihi eserler varken, günümüzde vahhabiler, kasıtlı olarak, Resûlullâh (s.a.v.) ve ashabın sevgisini hatırlatan, o zamana ait olan bütün değerleri, birer birer imha etmişlerdir.69

    Dipnotlar

    65 Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahâbe, c.1, s.135-136
    66 Tirmizî, Menâkıb
    67 Müslim, Fezâil 74
    68 Müslim, Fezâil 75
    69Necid’de Doğan Fitne, s. 121

  5. MUSTAFA İSLAMOĞLU’NUN SÜNNET-İ SENİYYE’YE BAKIŞI
    Sünnet-i seniyyenin vahiy kaynaklı olmadığı şüphesini ortaya atarak, ‘Bir yanda sünneti tamamen vahiy ilan eden gelenekçiler, öte yanda onlara tepki olarak ortaya çıkıp sünneti tamamen reddeden modernist akımlar…’ (M. İslamoğlu, Yahûdîleşme Temayülü, s. 338) diyen kimselere verilecek cevap nedir?
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Sünnetin tamamen vahye dayandığını Allâh (c.c.) îlan etmektedir:

    “O, arzusuna göre de konuşmaz. O (onun konuşması kendisine), vahyedilenden başkası değildir.” (Necm s. 3-4)

    Fahr-i Râzi, Tefsirinde der ki: “Allâh-ü Te‘âlâ, ‘Kendi hevâ-ü hevesinden söylemez O.’ (Necm s. 3) buyurunca; sanki birisi, ‘O hâlde neye göre konuşur; delîle dayanarak mı, yoksa kendi görüşüne göre mi?’ demiş de, Cenâb-ı Hakk, ‘Hayır, hayır. O, ancak Allâh (c.c.)’dan gelen vahiy ile konuşur.’ buyurmuştur. Bir görüşe göre burada kastedilen Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sözü ve kelâmıdır. Bu böyledir, çünkü ‘Kendi hevâ-ü hevesinden söylemez O (Peygamber (s.a.v.))”. Âyeti’nin içeriğinde, “nutk” (konuşmak) vardır.

    Beyhâkî’ye göre, Resûlullâh (s.a.v.)’e indirilen vahiy, iki kısma ayrılmaktadır: Vahy-i Metluv (Kur’ân), Vahy-i Gayr-i Metluv (Sünnet). Yâni hadîs-i şerîfleri iki vahiy türüne göre ele aldığımızda Resûlullâh (s.a.v.)’e Kur’ân’la bildirilmeyen bir hüküm, sünnet ile bildirilmektedir.

    Sünnetin ilâhî kaynaktan geldiğine dair hadîs-i şerîflerden biri şudur: “Bana Kur’ân ile birlikte, bir onun kadarı daha verildi.” (Ebû Dâvud, Sünne, 5)

    PEYGAMBER (S.A.V.) DE KANUN KOYUCUDUR

    Allâh (c.c.) buyurur: “Allâh ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir kadın ve erkeğe o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allâh ve Resûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzâb s.36) Bu âyette ‘Allâh (c.c.) ve Resûlü bir şeye hükmettiği zaman’ ifadesi; Allâh (c.c.) yanında Hz. Peygamber (s.a.v.)’in de hüküm koyma yetkisine sahip olduğunu ortaya koymakta, verilen hükme uyulması gerektiği ve başka bir ihtimalin sapıklık olacağı ifade edilmektedir.

    Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Kur’ân’da olmayan hususlarda vermiş olduğu hükümlere; beş vakit namâzın zamanı, rekâtları, nasıl kılınacağı, vitir namâzının vâcib oluşu, namâzlarda Kâbe’den önce Beyt-i Makdis’e yönelme, orucu bozan ve bozmayan şeyler, kimlere zekatın farz olduğu ve miktarı, şer’î boşanmanın şekli, diyetlerle ilgili birçok hükümler, içki içmenin cezası, hırsızın hangi miktarda hırsızlık yaparsa cezalandırılacağı, hayızlı kadının namâz kılmaması, büyükannenin mirası vb. hususları örnek verebiliriz.

    Hz. Peygamber (s.a.v.)’in getirdiği kanunlar, dünyevi ve uhrevi hayatın her bölüm ve alanını kapsar. Bu şeref, dünyada başka bir kanun koyucuya değil; yalnızca Hz. Peygamber (s.a.v.)’e atfedilebilir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ortaya koyduğu kanun manzumesi, bütün gelişim potansiyelini barındırır. Eğer, şerîati en güzel şekilde yaşayan ilk Müslümanların yolu, doğru şekilde takip edilirse, insanları ilerlemeye ve şerefin doruğuna iletir. Şimdiki Müslümanların ekonomik ve siyasi alandaki başarısızlıkları, Kur’ân ve sünnetin kurallarına değil; aksine Müslümanların bu kurallara olan güvenlerinin eksikliğine ve ona göre hareket etmemelerine bağlıdır.14

    Nebî (s.a.v.) için “De ki: Ben, ancak sizin gibi bir beşerim…” (Kehf s. 110) buyurulmasının anlamı nedir?
    İddia: Mûsa Cârullah,15 Kitabü’s-Sünne kitabının 84. sayfasında bu âyet hakkında şu yorumu yapıyor: “Bu âyette Hz. Peygamber, kendisini ümmetin bir ferdi gibi takdim ediyor. Öyleyse ümmetin her ferdi de peygamber gibidir. Bu, varılabilecek en yüksek kemal mertebesidir.” “Bu açıdan Mûsa Carullah üstadımızın Kitabu’s-Sunne’de yaptığı bu tesbit, ne hoştur…” (Mustafa İslamoğlu, Üç M…,s. 28)

    Bu iddiadaki mantık hatalarını bir kenara bırakırsak âyetin beyan ettiği gibi peygamberler, insanlık hususunda Âdemoğlu ile ortak noktalara sahip olsalar da birçok özellikleri dolasıyla diğer insanlardan farklıdırlar. Zaten her hususta diğer insanlarla aynı olsaydılar, seçilmiş ve tercih edilmiş olmalarının ne anlamı kalırdı? Peygamberler, nübüvvet ve hikmetle şereflenen, Allâh (c.c.)’un kulları arasından seçtiği pak ve temiz insanlardır.

    İlahi hikmet; diğer insanlar onunla bir araya gelerek öğrenmeleri gereken hakikatleri ondan gönül rahatlığıyla alabilsinler, onun yaptıklarını taklid edebilsinler diye peygamberlerin insan olmasını takdir etmişti. Fakat insan olmaları, hiç kimsede olmayan bazı özellikler taşımalarına engel değildir. Peygamberlerde, herkeste olan normal insâni özelliklerden başka hiçbir hususiyet olmadığını iddia etmek; cahiliye devri müşriklerinin bakış açısıdır. Nitekim Nuh kavmi, “Peygamberler de aynı bizler gibi birer insandır.” demiştir.16 Kavminin inkârcı ileri gelenleri de: “Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz.” dediler.” (Hûd s. 27)

    Peygamberler; yiyip içmek, hasta olmak, evlenmek, çarşıda gezmek, yaşlılık ve ölüm gibi beşeri durumlarla karşı karşıya kalsalar da onları herkesten farklı kılan üstün vasıflara sahiptirler.

    Nebî (s.a.v.)’in Bazı Üstünlükleri

    Sıdk (doğruluk), tebliğ, emanet, fetanet (keskin zekâ üstün anlayış), ayıp ve kusurlardan uzak olmak ve ismet (günahsızlık) sıfatları olarak sıralanabilecek bu vasıflar, akaid kitaplarında ayrıntısıyla izah edilmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.) beşerî özellikler açısından da erişilmez üstünlüklere sahiptir. Bunlardan birkaçı:17

    Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyetle Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

    “Sadece önümü gördüğümü mü zannediyorsunuz, Allâh (c.c.)’a yemin olsun ki sizin rükûlarınız ve secdeleriniz bana gizli değildir. Ben arkamdan da görmekteyim.” (Buhâri ve Müslim)

    “Ben sizin görmediklerinizi görür duymadıklarınızı duyarım. Semâdan (göklerden) gelen ve gelecek olan sesleri duyarım. Semâda, bir meleğin secde etmediği dört parmak bir yer bile kalmamıştır. Allâh (c.c.)’a yemin olsun ki eğer bildiklerimi bilseydiniz çok ağlar, az güler, kadınlardan tat almaz, dağlara çıkar ve bağırarak Allâh (c.c.)’a yalvarırdınız.” Ebû Zerr (r.a.), bu hadîs üzerine, “Birisinin yaslandığı herhangi bir ağaç olmayı çok isterdim.” demiştir. (Ahmed bin Hanbel, Tirmizi ve İbn-i Mâce)

    Yezid bin el-Esam (r.a.)’dan şöyle rivâyet edilmiştir: “Nebî (s.a.v.), asla esnemezdi.” (Buhâri, Târih; İbn-i Ebû Şeybe, Mûsannef; İbn-i Sa’d, Tabakat)

    Hz. Âişe (r.anhâ)’dan şöyle rivâyet edilmiştir: “Boyu uzun birisi ya da iki kişi, onunla beraber yürüyecek olsa Peygamberimiz (s.a.v.), onlardan uzun görünürdü. Onlardan ayrılıp tek başına yürümeye başladığı zaman yine orta boylu görünürdü.” (Beyhâki, İbn-i Asakir, İbn-i Ebû Hayseme de Târih)

    Bazı âlimler, Nebî (s.a.v.)’e bu tip özellik ve mûcizelerden üç bin adet verildiğini söylemiştir.18

    KUR’ÂN’DA, NEBÎ (S.A.V.) İÇİN KULLANILAN HİTÂBLARIN YANLIŞ ANLAŞILMASI

    Hz. Peygamber (s.a.v.)’e sevgi, elbette O’na derin bir tazîmi gerektirir. Cenâb-ı Hakk, Kur’ân’da bu konuyu çok detaylı olarak ele almıştır.”Ey îmân edenler! Allâh’ın ve Resûlü’nün huzurunda öne geçmeyin. Allâh’dan korkun. Şüphesiz Allâh işitendir, bilendir.” (Hucûrat s. 1)

    Görüldüğü gibi Yüce Allâh; Hz. Peygamber (s.a.v.)’e itaat ve saygıda detaya kadar inmiş, onun önüne geçilmemesini istemiştir. O’nun önüne geçmemekten kasıt da elbette hem söz hem de fiil olarak O’nun önüne geçmemektir. Bu bakımdan bu yasağa, sözgelimi O’nun bulunduğu bir mecliste ortaya çıkan bir probleme O’ndan önce cevap vermeye kalkışmaktan tutun da, O’nunla birlikte yolda giderken bir izin veya işâret olmaksızın O’nun önünden yürümek veya sofrada O’ndan önce yemeğe başlamak gibi her türlü eylem ve söz girmektedir. Şu anda da mânevî hayat ile diri olduklarından, Türbe-i Saâdetleri’ne gidip huzurlarına varıldığında da kendilerine asla sırt dönülmemelidir. Huzûr-u âlîlerinde edebe aykırı hareketlerden sakınılmalıdır.

    Yüce Allâh’ın, insanlara kendi içlerinden birini örnek seçerek peygamber olarak göndermesi, onlar için büyük bir lütûftur. O’nun bütün insanlar için seçip gönderdiği son elçi, Hz. Peygamber (s.a.v.)’dir. O’na inanmak; O’nun, sadece peygamberlerden bir peygamber olduğunu kabul etmek demek değildir. O’nu, samîmi olarak sevip O’na ta’zîm etmek de gerekir. Sevgi, dışa yansıyan bir duygudur. Eğer bu sevgi hakîki bir sevgi ise beraberinde derin bir saygıyı da getirir.

    “Allâh ve Resûlü’nü incitenlere Allâh, dünyada ve âhirette lânet etmiş ve onlar için horlayıcı bir azâb hazırlamıştır.” (Ahzâb s. 57)

    Görüldüğü gibi Yüce Allâh; Resûlullâh (s.a.v.)’e karşı yapılacak bir eziyetin karşılığını, çok sert ve net müeyyidelere bağlamaktadır. Böylece, Peygamber (s.a.v.)’i ne kadar yücelttiğini de ortaya koymuş olmaktadır.

    Yüce Allâh, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ayrı bir önem ve değer verdiğini çeşitli vesilelerle ortaya koymuştur. Bu cümleden hareketle Yüce Allâh; O’nun şanını yücelttiğini, “Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?” (İnşirah s. 4), kendisine pek çok nimetler verdiğini, “Resûlüm! Kuşkusuz biz sana Kevser’i verdik.” (Kevser s. 1), O’nun dâima kendi gözünün önünde olduğunu, “Çünkü sen, gözlerimizin önündesin.” (Tûr s. 48), O’na dâima yardım edeceğini, “Ve sana şanlı bir zaferle yardım eder.” (Fetih s. 3) ve O’nu insanların her türlü düşmanlığından koruyacağını, “Allâh seni insanlardan koruyacaktır.” (Mâide s. 67), O’na itaat etmenin kendisine itaat demek olduğunu, “Kim Resûl’e itaat ederse Allâh’a itaat etmiş olur.” (Nisâ s. 80) ifâdeleriyle ilan etmiştir. Bunlardan başka, Yüce Allâh’ın Resûlullâh (s.a.v.)’e ayrı bir yer ve değer verdiğini gösteren ve detaya kadar inen pek çok âyet vardır.19

    Dipnotlar

    8 Mustafa İslamoğlu’nun Üç Muhammed kitabıdır.
    9 Diyanet İlmî Dergi, Hz. Peygamber (s.a.v.) Özel Sayısı
    10Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, c. 1, s. 341-342
    11 Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 196, 247, 258, 313, 355, 428, 448, 457, 482, 495, 508; Müslim, Hac, s. 412; İbn Mâce, Mukaddime 1; Nesâî, Menâsik 1
    12 Doç. Dr. Aynur Uraler, Sünnete Bağlılık
    13 Ebû Dâvûd, Kitabu’l. İlim, 3 3646; Dârimi, Kit. Mukaddime, Bab: 13; İmam Ahmed, Müsned, c. 2, s. 162, 192
    14Siret Ansiklopedisi, Hz. Muhammed (s.a.v.), İnkılap Yayınları, İst., 1996, s. 516
    15 Kazanlı düşünür Mûsa Carullah, 1917 yılında Moskova’da yapılan Rusya Müslümanları Kurultayı’nda divan üyesidir. Kurultaydaki konuşmalardan bir cümle: “Efendiler! Unutmayınız ki, Kur’ân’ın bazı kuralları eskimiştir. Bunları, târihin malı saymak lâzım…” (Rusya Birinci Müslümanlar Konseyi Tutanakları, Kültür Bakanlığı Yayınları, s. 394)
    Cârullah’ın İslâmî ilimler hakkındaki görüşleri: “Medreseleri çekirge sürüleri gibi istîlâ etmiş fıkıh, kelam, usul, tefsir…”
    Osmanlı hakkındaki görüşleri: “Osmanlılar; böyle yanlış, fenâ ve sabit kâidelere bağlı kaldılar.”
    Mûsa Carullah’ın bazı fikirleri: ‘Kâfirler, azâbı hak etmiş olmalarına rağmen, sırf Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve keremi ve rahmetinin genişliği gereğince sonunda cehennemden kurtulacaklardır.” ‘’Kâfirler, küfür ve şirkte kısmen mazur oldukları için zaten azâbı da o kadar (ebedi olarak) hak etmemişlerdir.’’
    “Mü’min, müşrik herkes inancında haklıdır; dîninden ve inancından dolayı hiç kimsenin ne fiilen ne de kalben kınanması câizdir.” (Mûsa Carullah, Rahmeti İlahiye Burhanları)
    Mûsa Carullah’ın Ehl-i Sünnet’e uymayan fikirleri ve kendisine verilen cevaplar için bkz. Şeyh-ül İslâm Mustafa Sabri Efendi, Yeni Müceddidlerin Kıymet-i İlmiyyesi
    16 Muhammed Alevi Maliki, Mefâhim, s. 226-231
    17 Muhammed Alevi Maliki, Mefâhim, s. 226-231
    18 İmâm Kastalânî, Mevâhibü’l Ledünniye, c. 1, s.362
    19 Diyanet İlmî Dergi, Hz. Peygamber (s.a.v.) Özel Sayısı, s. 477

  6. MUSTAFA İSLAMOĞLU VE KABİR AZÂBI MESELESİ
    Kur’ân’da açık bir delîl yok, diyerek kabir azâbı konusunda net bir hükme varılamayacağı söylenmektedir.130 Ehl-i sünnet akâid kitaplarında bu konu nasıl ele alınmıştır?

    Kabir azâbı konusu Kur’an ve sünnetten delillerle ittifakla hükme bağlanmışken, bu konuları yeniden tartışmaya açmak iyi niyetli bir yaklaşım değildir.

    Kur’ân’dan Deliller:
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    “Allâhü Te‘âlâ; îmân edenleri, dünya hayatında da ahirette de değişmeyen sözle sağlam yolda yürütür. Buna mukabil Allâh zâlimleri saptırır. Allâh dilediğini yapar.” (İbrâhim s. 27)

    İmâm-ı Kurtubi, tefsirinde bu âyet-i kerîme için şöyle diyor: Bu âyet kabir azâbı hakkında nazil olmuştur. Çünkü Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Mü’min kabrinde oturtulduğunda ona birisi gelir, sonra da Allâh (c.c.)’dan başka hiçbir ilah olmadığına ve Muhammed’in Allâh ‘ın Resûlü olduğuna şahitlik eder. İşte Yüce Allâh’ın: “Allâh îmân edenlere dünya hayatında da âhirette de sağlam söz üzere sebat verir.” buyruğunda kast edilen budur.” (Buharî, Cenâiz 87, Tefsir 14, sûre 2.)

    “Nihâyet Allâh, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden bu zâtı korudu, Firavun’un kavmini ise kötü azâb kuşatıverdi. (Azâbdan biri de) ateştir ki onlar sabah akşam buna sokulurlar. Kıyâmetin kopacağı gün de: Firavun ailesini azâbın en çetinine sokun (denilecek)!” (Mü’min s. 45-46) Cehennemdeki azâb, sabah akşam değil; devâmlıdır, kesilmez, hattâ hafifletilmez de. Âl-i Fir’avn’ın (kabirde) sabah akşam azâb gördükleri anlatıldıktan sonra “Kıyâmet’in kopacağı günde de Âl-i Fir’avn’ı azâbın en şiddetlisine sokun.” denilmesi, şu iki azâbın ayrı olduklarını açık bir şekilde gösterir.

    Hadîs-i Şerîfden Deliller:

    Hadîs-i şerîflerde, Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.): “Korkaklıktan, cimrilikten, kabir azâbından Allâh (c.c.)’a sığınırım.” diye haber buyurmuştur.131

    Bir gün Resûlullâh (s.a.v.) bazı kabirlerin yanından geçerken şöyle buyurdular: “Şu iki kişi azâb çekiyor, fakat büyük günah işlediklerinden dolayı değil. Biri koğuculuk yapardı, diğeri bevlinden sakınmazdı (idrardan sonra iyi kurulanmazdı), bunlardan dolayı.”132

    İmâm el-Eş’arî’nin bildirdiğine göre sahâbe ve daha sonra gelen Tâbiun, kabir azâbının varlığı üzerinde icma etmiştir (fikir birliğine varmıştır).133 Mütevatir hadîslerle sâbit olan bu ve benzeri meselelerin inkârı kişinin îmânını tehlikeye sokar.

    İmâm-ı A’zam Ebû Hanife (r.a.) bu konuda der ki:

    Kabirde Münker ve Nekir’in sualleri haktır. Kabirde ruhun cesede iade edilmesi haktır. Bütün kâfirler ve asi mü’minler için kabir sıkıntısı ve azâbı haktır. Deccal’ın, Ye’cüc ve Me’cüc’ün ortaya çıkması; güneşin batıdan doğması; Hz. Îsâ (a.s.)’nın gökten inmesi ve sahîh haberlerde bildirilen kıyâmet alâmetlerinin hepsi de haktır. (Fıkhu’l-Ekber)

    Dipnot

    130M. İslamoğlu’nun sitesindeki bir yazıda aynen şu ifadeler vardır.Kabir azâbı, İslâm ekolleri arasında temel bir tefrika konusu olmuştur. Savunanlar da reddedenler de Kur’ân’dan bazı âyetleri delîl getirmişler; fakat bu delîller, doğrudan kabir azâbının varlığına ya da yokluğuna delalet etmediği için iki tarafın tezi de temelsiz kal-mıştır. Kabir azâbı ancak hadîslerle temellendirilebilir. Hadîsler ise akaide konu olmazlar. Dolayısıyla kabir azâbı, îmân veya inkârın konusu değildir. (http://www.mustafaislâmoglu.com./haber_detay.php?haber_id=131)konusu değildir. (http://www.mustafaislâmoglu.com./haber_detay.php?haber_id=131)
    131Buhâri, c. 4, s. 642
    132Buhâri, Kabir Azabı Bâbı, Kastalânî, c. 2, s. 467
    133Makâlâtu’l-İslâmîyyîn, 430; el-İbâne, 46, 215

  7. MUSTAFA İSLAMOĞLU’NUN ÜSTADI ALİ ŞERİATİ
    İranlı düşünür Alî Şerîati’nin201 kitabında şu ifadeler yer almaktadır: ‘Muhammed’in Ali hakkındaki sükûtu, onu târihte savunmasız bırakacaktır.’

    ‘Acaba Muhammed, …. Ali’yi kollamayacak mıdır? …sükûtuyla …o acımasız târihin eliyle paymal etmeyecek midir?’
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    “…nitekim öyle de oldu. Onu târihte en kötü adam olarak tanıttılar.” (Alî Şerîati, Muhammed Kimdir?,s. 322)

    Günümüzde bazı kimseler tarafından gençlere, üstad202 olarak gösterilen Alî Şerîati’nın yukarıdaki fikirlerinin İslâm’da hükmü nedir?

    Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in varlığına münasip düşmeyen ve lâyık olmayan şeyleri izafe eden kişi kâfir olur.”203

    Bir kimse, Efendimiz (s.a.v.)’i ayıplasa kâfir olur. Efendimiz (s.a.v.)’in huyuna noksanlık nisbet eden kimse kâfir olur. Efendimiz (s.a.v.)’in aleyhine duâ eden kimse de kâfir olur. Çirkin ifade ve lafızlarla Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e hakaret eden kişi kâfir olur. Efendimiz (s.a.v.)’i, küçültmek maksadı ile başka bir şeye benzeten kimse kâfir olur.204

    “Peygamberimiz (s.a.v.)’in şahsına noksanlık nisbet eden kimse kâfir olur.” (Hüseyin Âşık, Elfâz-ı Küfr)

    Advau’l-Beyan tefsirinde (s. 352) şöyle geçer: “(İslâm dînine girmek hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tâbi olanlar var ya, işte Allâh onlardan razı olmuştur; onlar da Allâh’tan razı olmuşlardır. Allâh onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu, büyük kurtuluştur..” (Tevbe s. 100)

    Bu âyette Allâhü Te‘âlâ açıkça Muhacir ve Ensar’ın evvelkilerinden ve onlara güzellikle uyanlardan razı olduğunu beyan etmektedir. Onlara küfreden ve onlara kin besleyenin sapkın olduğu, Allâhü Te‘âlâ’ya muhalif olduğunu Kur’ânî delîlden anlıyoruz. Çünkü o, Allâh (c.c.)’un razı olduğu kişiye nefret etmiştir. Şüphesiz Allâh (c.c.)’un sevdiğine buğzetmek; Allâh (c.c.)’a karşı zıtlık, isyan ve başkaldırıdır.

    Alî Şerîatî’nin kendine özgü bir Fars milliyetçiliği görüşü vardır. Sahâbeden Hz. Ebûbekir (r.a.), Hz. Ömer (r.a.), Hz. Osman (r.a.) ve daha birçok kimse hakkında kullandığı ifadeler, klâsik Şiî yaklaşımının Şerîati’nin düşüncelerine etkisini bâriz bir şekilde yansıtmaktadır.205

    Dipnotlar

    201Alî Şerîati; Müslüman kisvesiyle, hiçbir İslâm düşmanının yapmaya cesaret edemediği hakaretleri Nebî (s.a.v.)’e ve O (s.a.v.)’in sahâbesine yapmıştır.
    Alî Şerîati’nin 1988 yılında Ankara’da Fecr Yayınevi tarafından basılan MUHAMMED KİMDİR kitabının önsözünde: “Benim bu öyküye bakış açım mezhebî îtikadlar açısından değil…” “…bir Müslüman olarak değil de tarafsız, ilmî bakış açısıyla olayları değerlendiren bir düşünür olarak Muhammed’in görüntüsünü sergilemek…”
    Peygamberimiz (s.a.v.)’i, gerçekten “bir Müslüman olarak” anlatmamış!
    Bedir Savaşı sonrasını Şerîatî şöyle anlatıyor:“İslâm ordusu ilk defa en çetin savaşlardan birinden dönüyordu, gururlu ve muzaffer olarak.” Gurur!? Bu çok çirkin bir huy ve özelliktir. (s. 42)
    Uhud Harbi’ni anlatırken ise şöyle diyor:“Osman firar etmişti. Ömer ve Ebûbekir ortalıkta görünmüyordu. (s. 65)
    Mekke’nin Fethi sonrasını tasvir ederken:“Peygamber’in sükûnet ve huzur sağlamaya, Mekke’de kan dökmeyi önlemesine karşın, öyle bir ortamda tavizsizlik göstermesi, onun ruhsal yapısının normal bir ruhi yapı olmadığını gösteriyor. Onun hayat serüveni bu örneklerle doludur.
    202Alî Şerîati’yi üstad ve önder olarak görenlerden birisi Mustafa İslamoğlu’dur. Nitekim aşağıdaki linkte yer alan konuşmasında “Üstad Alî Şerîati”, diye bahsederek rahmetle anmaktadır. “Bizler de onun talebesi sayılırız…” demektedir. bkz. http://www.youtube.com/watch?v=cT8UjO2uiEY
    Alî Şerîati’yi üstad olarak görenlerden bir diğeri de Ali Bulaç’tır. Yine Alî Şerîati, İslâm’ın 5 şartından biri olan Hacc ibâdeti hakkında: “Ve Hacc: Müslümanlar arasında her yıl tekrar edilen en çirkin, en mantıksız eylem!” (Alî Şerîati, Hacc, s. 9) demiştir. Toprağı bol olsun!
    203Bezzaziye
    204Bedir Şerhi Reşid
    205Ebûbekir Sifil, Sana Dinden Sorarlar, s.589

  8. MUSTAFA İSLAMOĞLU VE KADER MESELESİ
    ‘Allâh (c.c.)’a, âhiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere inanmak. Bu beş madde bir fazlasıyla Cibril Hadîsi diye meşhur olan hadîste de yer alır. Sonraki ilmihallere, îmânın şartı olarak geçen tartışmalı fazlalık, kadere îmân maddesidir.’ (M. İslamoğlu, Îmân Bilinci, s.17)

    ‘Kadere îmân var demek, insanın özgür iradesi yok demektir. Bu Allâh’a iftiradır…’ (Hüseyin Atay, Kur’ân’da Îmân Esâsları)
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Kadere îmânı, îmânın şartı olarak görmeyen kimselerin hükmü ve bu kimselere verilecek cevap nedir?

    Îmânın altı şartından birini inkâr edenin hükmü fıkıh ve akâid kitaplarında beyan edilmiştir.

    Kadere îmân Allâhü Te‘âlâ’ya îmâna dâhildir. Çünkü kader; olacak şeylerin zaman ve mekânını, vasıflarını ve özelliklerini ve diğer ayrıntılarını Allâhü Te‘âlâ’nın bilip ezelde takdir etmesinden ibaret olduğundan bütün bunlar Allâh’ın ilim ve irade sıfatına döner. Bu sebeple Müslümanlar, kaza ve kadere îmân etmekle beraber bu meseleyi uzun uzun eşelemekten, kaderin sırlarını keşfe çalışmaktan nehyolunmuşlardır.

    Ebû Hüreyre (r.a.) dedi ki: “Biz kader meselesini müzakere etmekte iken ansızın Resûlullâh (s.a.v.) yanımıza geldi, yüzü kızaracak derecede gazâblı olduğu hâlde şöyle dedi: “Siz bununla mı emrolundunuz, yoksa ben bunun için mi gönderildim? Sizden evvelkiler bu meselede çekişme yaptıklarından helak oldular, sakın bu meselede çekişmeyiniz.”

    Allâhü Te‘âlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruyor:

    “Biz Azimüşşan, her şeyi bir kader ile yaratmışızdır.” (Kamer s. 49)

    “Arzda da nefsinizde de isabet eden hiçbir musibet yoktur ki onu yaratmamızdan önce bir kitapta (levh-i mahfuzda yazılmış) olmasın. Muhakkak ki bu, Allâh’a kolaydır. Bu, kaçırdığınıza üzülmemeniz ve size verdiği ile ferahlanmamanız (şımarmamanız) içindir.” (Hadid s. 22-23)

    Hz. Ali (r.a.)’den naklen Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bir kimse, şu dört şeye îmân edinceye kadar mü’min olmaz. Allâh’tan başka ilah olmadığına ve benim de O’nun, hak ile gönderilmiş Resûlü olduğuma, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayra ve şerre Allâh tarafından yaratıldığına îmân etmesi.” (Tirmizî)

    Ebû Yâ’la, Ebû Hüreyre (r.a.)’den: “Kader, Allâh’ın sırrıdır. Kadere, hayrına ve şerrine îmân etmeyenden ben berîyim.” Ubâde ibn es Sâmit (r.a.)’den rivayetle Nebî (s.a.v.): “Kim, bunun gayrı (dışında) bir i’tikad üzere ölürse, benden değildir.” buyurmuştur. (Ebû Davûd, 4700)

    İbn Ömer (r. a.)’dan rivayetle Nebî (s.a.v.): “Allâhü Te‘âlâ mahlûkatın kaderini, semavât ve arzı yaratmadan elli bin sene evvel arş-ı su üzerinde iken yazdı.” (Müslim)

    İbn Ömer (r. a.)’dan rivayetle Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Her şey, hatta acizlik ve çalışkanlık bile kader iledir.” (Müslim, İmâm Ahmed)

    İbn Ömer ve Huzeyfe (r.a.e.)’den rivayetle Resûlullâh (s.a.v.): “Her ümmetin mecûsîsi vardır. Bu ümmetin mecûsîsi de “Kader yok.” diyenlerdir. Onlardan kim ölürse, cenazesinde bulunmayın; kim hastalanırsa, ziyaretine gitmeyin. Onlar, Deccal’ın taraftarlarıdır. Allâhü Te‘âlâ’ya, onları Deccal’a ilhak etmesi haktır.” buyurmuştur. (Ebû Dâvud)

  9. MUSTAFA İSLAMOĞLU VE İSLAM ÂLİMLERİNE İFTİRALARI
    Günümüzde maalesef İslâm âlimlerini itibarsızlaştırma siyasetinin ürünü olan söylemlerle karşılaşıyoruz.

    Meselâ: ‘Hadîsçilerin hep söz söyleyen, sürekli konuşan peygamber anlayışı… Fıkıhçıların Hz. Peygamber’in her söz ve davranışına bir hukuk definesi gibi baktıkları kodlamalı ve formel (biçimsel) peygamber anlayışı. Mistisizmin (tasavvuf) Peygamberi adeta buharlaştırıp bir ‘enerji bedene’ dönüştüren, ‘Nur-u Muhammedî’ felsefesine dayalı irfânî peygamber anlayışı.’ (M. İslamoğlu, Üç M…,s. 12) ifadeleri ile hadîs, fıkıh âlimlerine ve mutasavvıflara eleştiri yöneltilmektedir.

    Bu eleştirilere verilecek cevap nedir?
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    “Hadîsçilerin hep söz söyleyen ve sürekli konuşan peygamber anlayışı”

    Böyle bir anlayış; İslâmî ilim sisteminde mevcud değildir; tamamiyle bize yabancı, olsa olsa müsteşriklerin ithamından ibarettir. Hayatının her ânıyla ve mübarek ağızlarından çıkan her kelime ile “En Güzel Örnek” olan Nebî (s.a.v.)’den gelen haberleri belli ilmî metodlar çerçevesinde sıhhat dereceleri ile beraber nakleden hadîs âlimlerinin, muhaddislerin bütün himmetleri Resûlullâh (s.a.v.)’den gelen söz ve filleri, olduğu gibi ümmete tebliğ etmeye çalışmaktır. O’nun söylemediğini söyletmeye çalışmak değildir.Mevzu’ (uydurma) hadîsler de muhakkik (gerçeği derinlemesine araştıran) âlimlerin titiz çalışmalarıyla tespit edilerek mevzu’at kitaplarına ayrılmıştır.297

    “Fıkıhçıların Hz. Peygamber (s.a.v.)’in her söz ve davranışına bir hukuk definesi gibi baktıkları kodlamalı ve formel (biçimsel) peygamber anlayışı”

    Fıkıhçılar; kendi ilim dallarını ilgilendirdiğinden tabii ki Kur’ân ve sünneti, fıkhî açıdan inceleyeceklerdir. Bununla birlikte başta dört mezheb imamları olmak üzere bu imamların yolunda giden âlimlerin çoğu, diğer İslâmî ilimlerde de derinleşmişlerdir. İmâm-ı A’zâm (r.a.), Zehebî ve diğer târihçilerin bildirdiğine göre Hadîs Hafızı’dır. (Hadîs hâfızı, yüz bin hadîsi ravileri ile birlikte ezbere bilen kişidir.) Hanbeli Mezhebinin İmâmı Ahmed b. Hanbel (r.h)’in, bir milyon hadîs bildiği rivâyet edilir. Muvatta sâhibi İmâm-ı Mâlik’in ve İmâm Şâfiî hazretlerinin de hadîs ilmindeki yerleri ehline mâlumdur. İkinci İmâm-ı Âzam, diye bilinen, insanların ve cinlerin müftüsü lakabının sahibi Ebû Suud Efendi; aynı zamanda eşsiz bir tefsir bırakmış müfessirdir. Hanefî fakihlerinin en büyüklerinden İbn-i Kemal’in kitap telifinin bulunmadığı fen, sosyal ve dînî ilim dalı yok gibidir. Örnekler çoğaltılabilir.

    “Mistisizm (tasavvuf)in, Peygamberi âdeta buharlaştırıp bir “enerji bedene” dönüştüren ve “Nûr-u Muhammedî” felsefesine dayalı irfâni peygamber anlayışı”

    Mutasavvıflar, şerîatın zâhirine sarılarak Resûlullâh (s.a.v.)’in söz ve davranışlarını örnek alıp ibadet taatte çok titiz davranmayı kendilerine düstur edinmişler; -hâşâ- buharlaştırmak bir tarafa, Nebî (s.a.v.)’in sünnetini, hayatlarının her alanına taşımışlar, ilim ve ameli bir arada götürmüşlerdir. Tasavvuf ehli, sonradan türetilen bu kavramlardan çok uzaktır. Büyük mutasavvıfların hayatları ortadadır.

    Burada zikredilen ithamlar; ilmî dayanağı olmayan, aslında cevap vermeye değmeyecek sığ değerlendirmelerdir. Söyleyenin, peygamberlik müessesini ve ehl-i sünnet âlimlerini iterek kendisine yer açma çabasıdır. Ne var ki Resûlullâh (s.a.v.)’den fışkıran ilimleri bize ulaştıran âlimlerimiz hakkında zihinlerde herhangi bir tereddüt kalmaması için kısaca cevap vermeyi uygun gördük.

    Dipnotlar
    297 Suyûti’nin, Ali el Kâri’nin, İbn Cevzi’nin mevzu’at kitapları örnek olarak verilebilir. Ayrıca bkz. Keşful Hafâ

  10. MUSTAFA İSLAMOĞLU VE KADIN MESELESİ
    İslâm’ın hükme bağlanmış konuları, 1400 yıllık icmâya muhalefet edilerek yeniden tartışmaya açılmakta ve bazı kimseler tarafından şu şekilde dillendirilmektedir:

    ‘Özel hâllerinde kadınları kimse mescide girmeye, Kur’ân okumaya …zorlamıyor; ama onlar farklı (câiz diyen) ictihada uyar da bunları yaparlarsa yine kimsenin onları engellemeye veya kınamaya hakları olamaz.’ (http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/hayat2/0039.htm)
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Buhâri’nin bu babın ismini “Âdetlinin tavaf hariç haccın tamamını îfâ etmesi babı” koymasından maksat, hayızlının ve onun anlam alanına giren cünüp kimsenin hiçbir ibâdetten men edilemeyeceğidir… (M. İslamoğlu, Yahûdîleşme Temayülü, s. 287)

    Kâbe, mescidlerin anasıdır. Eğer, mescidlerin anasında âdetli kadının bulunması câizse; diğer mescidlerde bulunmasında ne gibi bir beis olabilir?…(M. İslamoğlu, Yahûdîleşme Temayülü)

    Âdetli kadınların Kur’ân okumak, câmiye girmek vs. ibadetleri yapmaları uygun mudur?

    Hayızlı kadın neler yapabilir, neler yapamaz?

    a. Hayız ve Nifaslı Kimseler Oruç Tutamaz, Namâz Kılamazlar

    Muaze şöyle anlatmaktadır: Hz. Âişe (r.anhâ)’ya, “Hayızlı kadın, orucu kaza ettiği hâlde, neden namâzı kaza etmiyor?” diye sordum. O, “Biz bu durumla karşılaştığımızda Resûlullâh (s.a.v.), orucu kaza etmemizi namâzı ise kaza etmememizi emrederdi.” diye cevap verdi.

    Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’nin nakline göre kadınların dînen noksanlıklarının ne olduğu sorusuna cevap vermek amacıyla Hz. Peygamber (s.a.v.), “Kadın hayız olduğunda namâz kılıp oruç tutmaz değil mi?” buyurmuştur. Bulûğu’l-Merâm’da (c.1, s. 23) zikredildiği üzere hadîsi, Buhârî ve Müslim rivâyetetmiştir. Hadîslerin, hayızlı kadının namâz kılamayacağı ve oruç tutamayacağına delâletleri açıktır.349

    b. Kur’ân Okuyamazlar

    İbn Ömer (r.a.)’in nakline göre Hz. Peygamber (s.a.v.), “Cünüp ve hayızlı olan, Kur’ân’dan bir şey okumasın.” buyurmuştur. (Ebû Dâvud, İbn Mâce)

    İmâm Tirmizi şöyle demiştir: “Bu hüküm; çoğu âlimlerin, Resûlullâh (s.a.v.)’in ashâbının, tâbiînin ve ondan sonrakilerin (Süfyan es-Sevrî, İbn Mübarek, Şafiî, Ahmed, İshak b. Rahuye gibi) kavlidir. Hanefîlerde de hüküm budur.”

    c. Mushaf’a El Süremezler

    Zîrâ Allâhü Te‘âlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruyor: “O’na (Kur’ân’a) ancak çok temiz olanlar el sürebilir.” (Vâkıâ s. 79)

    Âlimler, bu âyete göre Kur’an’a abdestsiz dokunulamayacağını söylemişlerdir.

    Nesâî, Amr İbn Hazm’dan rivâyet etmiştir ki; “Resûlullâh (s.a.v.)’in Yemen ehline, sünnetler, farzlar ve diyetler hakkında yazdığı mektupta, Kur’ân’a ancak temiz olanlar el sürebilir kaydı vardır.”

    Bu hadîs; Malik, Şâfiî ve İmâm-ı Â’zâm Ebû Hanîfe’nin de kavlidir.

    d. Mescide Giremezler, Beytullah’ı Tavaf Edemezler

    Hz. Âişe (r.anhâ) şöyle demiştir: “Resûlullâh (s.a.v.) geldi ve ashâbının evlerini, mescide açılır bir hâlde gördü ve dedi ki; bu evlerin kapılarını, mescidden başka bir tarafa döndürün; çünkü ben hayızlıya da cünübe de mescide girmeyi helal kılmam.” (Ebû Dâvud)

    İbn-i Mâce, Ümmü Seleme (r.anhâ)’den şöyle dediğini rivâyet etmiştir. Resûlullâh (s.a.v.), bu mescide girdi ve en yüksek sesiyle şöyle seslendi: “Muhakkak mescidlere girmek cünüb ve hayızlıya helâl değildir!”

    “Allâh Resûlü (s.a.v.), bayramlarda hayızlı kadınların da câmiye gelmelerini emretmiş…” sözüne gelince; o devirde bayram namâzı, bilindiği gibi şehir dışında musalla denen açık arazide eda ediliyordu. Mâlumdur ki burası, mescid hükmünde değildir.350

    “Ka’be, mescidlerin anasıdır. Eğer burada âdetli kadınların bulunması câizse; diğer mescidlerde bulunmasında ne gibi bir beis olabilir?” sözünün cevabına gelince; el-Hîdaye şerhi Fethul-Kadîr’de şöyle geçiyor: “Cünüb olarak tavaf etmenin haram olması, mescide girmenin (herhangi bir mescid) haram olmasıyla bizzat alakalı değildir. Bilakis, tavafta, taharetin (abdestli olma hâli) vâcib olması sebebiyledir. Bu sebeple eğer, faraza orada mescid olmasa (sadece arsa olsa) kadına, tavaf etmek yine haramdır. Çünkü Beytullah’ı tavaf etmek namâzdır (bazı yönlerden namâza benzer).”

    e. Kocası İle Münasebette Bulunamazlar

    Kur’ân-ı Kerîm’de; “Onlara (kadınlara) temizleninceye kadar yaklaşmayın.” (Bakara s. 222) buyrulmuştur.

    Resûlullâh (s.a.v.), şöyle buyurmuştur: “Nikâhın (cimânın) dışında (yakınlaşmak adına) her şeyi yapabilirsiniz.”351

    Ebû Dâvud, Abdullah İbn Sa’d (r.a.)’dan rivâyet etmiştir: “Resûlullâh (s.a.v.)’e, hanımım hayızlı iken bana neyin helâl olduğunu sordum. “Senin için izârın (peştamalın) üzerinden (faydalanmak) vardır.” dedi. (Yâni göbekle diz arasının dışında kalan kısımlardan)352

    Dipnotlar

    349 Eşref Ali et-Tehânevî, Hadîslerle Hanefi Fıkhı, Misvak Neşriyat, c. 1, s. 409-412
    350 Ayrıca hadîste, “Hayızlı kadınlar musalladan uzak dururlardı.” kaydı vardır. (Buharî, Hadîs No:324)
    351 Müslim, Ebû Dâvud, Tîrmîzi ve diğerleri Enes (r.a.)’den
    352Fethu’l Kadîr, c. 1, s. 169

  11. MUSTAFA İSLAMOĞLU: ABDESTSİZ KUR’AN’A DOKUNULABİLİR – Ali Eren
    Sevenlerinin ve okuyucularının müsamahasına güvenerek, Mustafa İslamoğlu (Arif Çevikel, Sami Hocaoğlu) hakkında iki tenkid yazısını aşağıda dikkatinize arz ediyorum. Yazılar bana ait değil; temkinle okunmasını tavsiye ederim.

    Aşağıdaki yazı bir mezhepsize aittir. Bunun cevabı aşağıdadır.

    Bilmez ki sorsun, sormaz ki bilsin!
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Bugünkü yazımızı, cevabı herkesi ilgilendiren bir “soruya” ayırdık. Hayır hayır, bu bir “soru değil, bu bir “sorun!” Hem de çok ciddi ve adı: “Dini anlama sorunu.” Bu sorun, kimi zaman ortaya birden fazla “din” çıkarıyor ve insanlar “hangi dine” inanacağını şaşırıyor. (Siz ‘yanılmaz’ atalarını pazarlayanların dinine değil, kaynağı Kur’an olan Allah’ın dinine inanın.) Kimi zaman, Allah’ın kitabında yazmayan, Peygamber’in sünnetinde yer almayan “farzlar, haramlar” çıkarıyor.

    Düşünebiliyor musunuz; bu nevzuhur farzlardan Hz. Peygamber’in haberi yok! Bizim akıldanelerimizin bildiği bir “farz” düşünün ki, sahabe bilmiyor? Bir “farz” düşünün ki, müctehid imamların bu -sözüm ona- “farzdan” haberi yok! Güldünüz değil mi? Hayır, kimse gülmesin; çünkü kendisi gülünç durumda olanların başkalarına gülme hakkı yoktur ve şu an kendini çok dindar sananların dinleriyle ilgisi hurafe düzeyinde, bilgisi ise efsane niteliğindedir. İnsanlar ibadetleri âdetleştirince âdetleri de ibadetleştirdiler.

    Bu satırları sert bulmayın lütfen; imamların birçoğuna göre “mukallid”in tarifi şudur: “Amellerini delilleriyle birlikte bilip, o delilleri değerlendirmede mezhep imamının ictihadını benimseyen kimse.” Söyler misiniz? Bu durumda kendini Hanefi sananların kaçta kaçı Hanefi’dir? Kaçta kaçı Şafii’dir? Bırakın avamı, “hocam” denilenlerin kaçta kaçı “mezheplidir?” Utanmadan yıllar yılı “mezhepsizlik edebiyatı” yapan ‘mezhepçiler’, duygularını, paralarını sömürerek sırtından geçindikleri Müslümanlara kinden, nefretten, cehaletten başka ne verdiler? Tezgâhında mezhep satarak geçinen bu tiplerden oluşan bir cemaat, radyodan ‘düz’ kadın sesine ‘haram’ diyen sözüm ona ilmihaller tezgâhlarken, dansöz pazarlayan TV istasyonuna sahip olmanın fetvasını bulmakta hiç de zorlanmadı. Bu tiplerden kaçını tanıdımsa, hepsi de şarlatandı. Ayak üstü “sübhaneke”nin anlamını sorsanız “kem-küm”den başka cevap alamazdınız. Ama dillerinin keskin yanını koca koca alimlerin enselerinden bir türlü çekmezlerdi. Mevdudi gibi, Seyyid Kutup gibi, nerede imanının bedelini ödemiş bir alim var, onun etini yiyerek semirmeyi beslenme alışkanlığı haline getirmiştiler. Haddini bilmeyen neyi bilir ki?

    Bu şarlatanlar, yüreklerinde çamur, sıvayacak alim yüzü aradılar. Ve koca bir toplumu kelimenin tam anlamıyla “mezhepsizleştirdiler.” Ey Hanefiler! Ebu Hanife’ye göre siz Hanefi falan değilsiniz, sizin mezhebiniz falan yok! “Mezhepçilik” yapan şarlatanlar sizi dolmuşa bindiriyor. Avamın mezhebi müftüsünün mezhebidir, demişler. Haydi “doğrudur” diyelim; fakat kaçta kaçınızın “fetva makamı” (müftüsü) var? İçtihat kapısının meccane bekçileri hâlâ neyin edebiyatını yapıyorlar? Cahili cühelasıyla milletin tümü müctehid oldu. Üç beş yetkin alime tahammül edemeyen tulumbacı takımının gözü aydın; Hayreddin Karaman Hoca gibi bir ikisinin tepesine iftira küfelerini boca etmek için hazır beklerlerken, sayelerinde milyonlarca müctehide kavuştuk. Herkes her gün kendi yaptıklarına kılıf bulmak için onlarca ictihat yapıyor, ahkâm kesiyor, fetva veriyor. Okumak mı, öğrenmek mi, bilmek mi, bilenden sormak mı? Hak getire. “Bilmez ki sorsun, sormaz ki bilsin” diyenin hesabı.
    “Kur’an okurken abdest almak farzdır” öyle mi?!

    Bir okuyucumuz, 18 Temmuz 2000 tarihli Zaman Gazetesi’ndeki bir köşe yazısından alıntı yaparak soruyor: “Kur’an okurken abdest almak, gerçekten de bu yazarın dediği gibi farz mıdır?” Önce mezkur yazıdan ilgili pasajı alalım:

    “Hazret-i Kur’an’ı eline alan herkesin abdestli olması farzdır. Abdestsiz Kur’an ele alınamaz. Ancak dini kitaplar için böyle bir mecburiyet yoktur. Dini kitapların sadece içinde bulunan ayetlere elle dokunmak için abdestli olmak gerekir. Ayetten boş olan yerlere, yazılara abdestsiz dokunulabilir, okunabilir. Kur’an’la dini kitap arasında böyle bir ince fark vardır. Kur’an-ı Kerim’in ayetten boş olan kısımları da ayet hükmündedir. Bu yüzden dikişli kabına bile abdestsiz dokunulamaz. Abdestsiz kimseler bir mendil veya temiz bezle tutup bir yerlere koyarlar. Abdestsiz ele alamazlar.”

    Allah Allah! “İnce fark”ı da öğrenmiş olduk. Hele “dikişli kabına bile dokunulamaz” cümlesi karşısında bitmemek mümkün mü?

    Ben bu zamana kadar ne Kur’an’dan, ne Rasulullah’tan, ne sahabeden ve ne de müctehid imamlardan Kur’an okurken abdestin farz olduğuna dair ‘sahih’ bir şey okumadım, duymadım. Bir şeye “farzdır” demek, helâl ve haram koyma yetkisine girer. Helâl ve haram koyma yetkisinin ise kime verildiği bellidir. Burada “farz olduğu” söylenen bir hüküm olduğuna göre, o hükmü farz kılan delili muhkem ve mütevatir nasslarda bulmamız gerekir. Kur’an’da abdestin sadece namaz için emredildiğini görüyoruz. Bu konuda, çok yaygın bir yanlış anlamaya alet edilen bir ayet vardır: “Ona temiz olanlardan başkası dokunamaz.” (56.79) Birazcık Arapçadan, ilimden, Kur’an’dan, tefsirden nasibi olan kimsenin bu ayetteki “o” zamirinin bir önceki ayetteki “gizli kitab”a gittiğini bilir, bir. Bu ayet Mekke’de, Abdest’in geçtiği tek Kur’an ayeti (5.6) ise Medine’de inmiştir, iki. Ayetteki “dokunmasın” şeklinde yanlış algılanan “la yemessuhu” ibaresi “inşai” değil “ihbari”dir ve “dokunamaz” demektir; oysa ki Kur’an’a münkiri de müşriki de dokunur, üç…

    Bilgime güvenmeyip, “Kur’an okumak için abdest farzdır” diyen sahih bir hadis, bir imam, bir alim var mıdır diye Mektebetu’l-Elfiyye’den 400.000 hadisi, bazıları Mebsut gibi 30 cildi bulan 1000’e yakın kitabı, tüm mezheplerin 40’ı aşkın kaynaklarını taradım, böyle bir şey bulamadım. En iyisi, bu konularda en katı davrandığını bildiğimiz Süyuti’nin “Kur’an okumanın âdabı” başlığında yazdıklarını aynen tercüme etmek:

    “Kur’an okuma sırasında abdest almak müstehaptır; çünkü tilavet zikirden efdaldir ve Peygamber (sav) temizlenmeksizin zikretmeyi hoş karşılamazdı. İmamu’l-Harameyn dedi ki: “Abdestsiz Kur’an okumak mekruh değildir, çünkü Peygamber abdestsiz okuyordu. el-Mühezzeb Şerhi’nde ise: Eğer kişi Kur’an okurken yellenme ihtiyacı hissetse, yellenme sırasında harfleri doğru telâffuz edemeyeceği ihtimaline karşı okumayı durdurur.” (el-itkan, 1/295)

    Buraya, başta Hanefiler olmak üzere, tüm mezhep ve meşreplerin temel referanslarından sayfalarca alıntı yapar, tercüme ederim. Fakat yerim yok, vaktim yok, keyfim yok; lüzum da yok. Tüketenler de, üretenler de hep olacak. Böyle başa böyle tarak. Biraz da insanımız ciddi ve uyanık olsun; bitli baklanın kör alıcısı olmasın.

    Şafii’dir, Hanefi’dir meselesi değil bu! Allah’ın emretmediği bir şeyi emretmek, farz kılmaktır ki, bunun vahameti “Kur’an okurken abdest almanın hükmü nedir?” sorusundan çok daha derindir ve problem dinin temelleriyle ilgilidir. Şakası var mı bu işin? Biri kalkıp da “Şu farzdır?” diyorsa, dinini donundan birazcık fazla ciddiye alan bir Müslümanın, “Nerede, hangi delille?” diye sorması “farz olur.” Çünkü, o ünlü usul kuralı gereğince “farzı” bilmek farz olduğu gibi, farz olmayanı farz bilmek de “haram” olur. Eğer o kişi üçüncü, beşinci sınıf ilmihalleri getirip de önünüze koyuyorsa, bu kez sizin “İlmihal yazarlarının farz koyma yetkisi olduğunu bilmiyordum” demeniz “farz” olur. Kaldı ki bunlar arasında “Tevrat’ı abdestli okumak farzdır” diyenini bile gördüm ben.

    Bir şeye “farz” demek, “haram” demek ciddi bir iştir; Allah’a atfen verilmiş bir hükümdür, kimse keyfi olarak “farz” ve “haram” ilan edemez. Ne demiştik bir yazımızda: Cahiller dinden ıskonto yaparlar, ham sofularsa dine zam yaparlar; bu ikisi de birdir.

    Siz siz olun, etrafınızda ahkâm kesenlere Kur’an’ın öğrettiği gibi sorun:

    “Kul hâtû burhanekum in kuntum sadıkîn: De ki: Hadi getirin delilinizi, eğer doğru söylüyorsanız?” ( M.İslamoğlu, 25 Eylül 2000 Akit Gazetesi)

    (Yukarıdaki yazı kendilerini dev aynasında gören cücelerden yalnız bir cüce olan neidiğü belirsiz bir ilahiyatçı yazara aittir. Aşağıya aldığımız yazı ise yine aynı gazetede yazan kasaba vaizi türünden kendini dev aynasında görmeyen usül, edeb ve terbiyesi dairesinde kaynaklara bağlı sıradan bir yazara aittir. Bu sıradan kasaba vaizi türünden bir ilimle çok yüksek seviyeden ilme sahip olan bir cüceye verdiği cevap böyle olunca yani bir-iki cevabi yazıda çok affedersiniz …üstüne oturtup daha da bu konuda ses çıkaramayacak bir konuma getirip haddini bildirip susturdu ise; demek ki ehliyetli ulemadan gerekli cevabı almış olsaydı bu toprakları ebedi olarak kendisine zindan edecekti!!!)

    CEVAP

    “Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey’in, Kur’an’ın bulunduğu odada uyumayıp, sabaha kadar hürmeten ayakta beklediğini, bunun mükâfatı olarak da onun nesline 6 asır devam eden bir cihan devleti verildiğini, ana-babamızdan kaç kere dinlemiş, kitaplardan okumuş, va’zlarda dinlemişizdir.
    Kur’an’a hürmet bu milletin ruhunda var.

    Kur’an’ı abdestsiz olarak eline almamak bir tarafa, abdestli de olsa onu göbekten aşağıda tutmaz. Bu kötü bir hal midir? Dine aykırı bir hareket midir? Kur’an-ı Kerim’e hürmet, İslâm’a zıt mıdır? Kur’an’a fazla hürmet yersiz bir şey midir? Asla! Bir evladın, anne ve babasına gösterdiği hürmet ve hizmet ne kadar fazla olursa o kadar değerli olduğu gibi, Kur’an’a gösterilen hürmet de ne kadar fazla olursa, o da Allah indinde o kadar değerlidir.

    Gerçek bu iken, din âlimi gözüken bazılarının, Kur’an’a gösterilen bu hürmetten rahatsız olmaları anlaşılır gibi değil…

    Mukaddes kitabımıza karşı vazifelerimizin ne olduğu, yüzyıllar önce zaten kitaplara yazılmış. Bilinmeyen bir husus değil… Ama bazıları hem bilip hem de bilmezden gelerek bu kitaplarla alâkası olmayan şeyler söylerse, kim olursa olsun biz ona karşı çıkarız. Doğru yazanları ise tasdik etmek vazifemizdir. Bir zat meselâ şunları yazmış: “Hazret-i Kur’an’ı eline alan herkesin abdestli olması farzdır. Abdestsiz, Kur’an ele alınamaz. Ancak, dini kitaplar için böyle bir mecburiyet yoktur. Dini kitapların sadece içinde bulunan âyetlere elle dokunmak için abdestli olmak gerekir. Ayetten boş olan yerlere, yazılara abdestsiz dokunulabilir, okunabilir. Kur’an’la dini kitap arasında böyle bir ince fark vardır. Kur’an-ı Kerim’in âyetten boş olan kısımları da âyet hükmündedir. Bu yüzden dikişli kabına bile abdestsiz dokunulamaz. Abdestsiz kimseler bir mendil veya bezle tutup bir yerlere koyarlar. Abdestsiz ele alamazlar.”
    Bu cümleler baştan sona doğru ve asırlardan beri yazılagelen kitaplara uygundur. İslâmî hükümlerdir. Müslümanların Kur’an’a Karşı tutumunu anlatmaktadır.

    Ne var ki, bir zat bu cümlelere çok bozulmuş. Kur’an’ın abdestli olarak tutulmasını hazmedemiyor. “Kur’an’dan, Resûlullah’tan, sahabe ve müctehit imamlardan, abdestin farz olduğuna dair sahih bir şey okumadığını ve duymadığını” söylüyor.

    Halbuki, kendisi Resûlullah, sahabe ve müctehitler zamanında yaşamadığı için, duymaması normal. O normal de “Duymadım” demesi ne oluyor? Manen görüştüğünü falan mı îmâ ediyor acaba? “Okumadım” demesine gelince… Kitaplar o meseleyi barım barım bağırıyor ama, siz onları yok sayarsanız kitapların ne suçu var? Gözünü sıkıca kapat, sonra da güneş yok de.!. Ne âlâ iş… Sayın hocamız, bu mesele için 400.000 hadis, bazıları 30 cild olan lOOO’e yakın kitap ve mezheplere ait 40’ı aşkın kaynak taramış; ama abdestin şart olduğu hakkında bir hüküm bulamamış!..

    Hani padişah bir suçluya 100 sopa vurulmasını emretmiş de, o da gülmeye başlamış. Niye güldüğü sorulunca “Padişahım ya sen hiç dayak yemedin veya sayı saymasını bilmiyorsun” demiş ya; bu da onun gibi…

    Ya hocamızın bir günü 24 değil 240 saat veya kendisine, 950 sene peygamberlik yapan Nuh Aleyhisselam gibi uzun ömür verilmiş ki sadece bir mesele için bu kadar kitap karıştırabilmiş.
    Bununla da kalmamış; diyor ki:

    “Tüm mezhep ve meşreplerin temel referanslarından sayfalarca alıntı yapar, tercüme ederim.”
    Edemezsin demek ne haddimize? Eder mi edersin…

    Hocamız sonra yeri, vakti ve keyfi olmadığı için bu tercümeden vazgeçiyor ve tevazu gösterip “in iyisi, bu konularda en katı davrandığını bildiğim” dediği İmam Süyûtî’nin El-ltkan kitabından kısa bir tercüme yapıyor.

    Ne var ki, tercüme ettiği yer, Kur’an’a abdestsiz dokunup dokunmamakla değil, abdestsiz okunabileceğine dair.

    Ona itiraz eden yok ki. Çünkü âlimlerimiz zaten, ezbere Kur’an okunurken abdestli olmak şarttır demiyorlar. Yüzüne okurken, Kur’an’a dokunulmadığı takdirde abdestli olmak şarttır diyen de yok.
    Amma bütün kitaplar, ister okunsun ister okunmasın, “Kur’an’a abdestsiz dokunulmaz” demektedir.
    Hocamız bu noktaya cevap vermesi lâzımken, meseleyi başka tarafa çekiyor ve Peygamberimizden misal getirerek kendince kurnazlık yapıyor…

    Ama misali geçersiz. Çünkü, Peygamberimiz Kur’an’ı zaten ezbere okuyordu.

    400.000 hadisi ve binlerce kitabı taradığı halde, böyle bir hüküm bulamadığını söyleyen hocamız, -hadi yalan söylüyor demeyeyim- gerçekleri söylemiyor. Eğer dediği gibi gerçekten okumuş olsaydı, kaynak gösterdiği “İtkan” isimli meşhur eserin ilerki sahifelerinde, iddiasının tam tersini görecekti.
    Madem “ltkan”ı kaynak eser kabul ediyorlar; biz de aynı eserden iktibas yapalım:

    “Bizim ve âlimler topluluğunun görüşü, abdestsiz olanın Kur’an’a dokunmasının haram olduğudur. O abdestsiz olan, ister küçük abdest (namaz abdesti) almamış olsun, isterse büyük abdest (yani gusül abdesti). Çünkü Kur’an-ı Kerim’de, ‘Kur’an’a ancak temiz olanlar dokunabilir’ buyurulmaktadır. Sünen-i Tirmizi ve diğerlerinde geçen bir hadis şöyledir: Kur’an’a ancak abdestli olanlar dokunabilir.” (İtkan 2/1188 Dâr-ı İbn-i Kesir/Beyrut)

    Hocamız, herhalde bunları yazdığı için İmam Süyûtî’ye, tercüme ettiğimiz için de bize kızmamıştır.
    Kitabın dipnotu şöyle: Aynı hadis Dârimî’nin Talak bahsinde “Nikâhtan önce boşama olmaz” babında 2183 numarayla, Dâre Kutnî’de ise Taharet bahsinde “Abdestsiz olanın Kur’an’a dokunmasının yasak olması” babında yer almaktadır.

    Ne dersiniz, hocamızın, bu meseleyi 400.000 hadisi taradığı halde bulamadığına inanalım mı? Ve kaynak gösterdiği “İtkan” isimli kitapta açık açık yazıldığı halde, “Bulamadım” demesine mi?
    Arapça bilmeyen okuyucularımızın merakını giderelim. İtkan, Madve Yayınları tarafından “Kur’an İlimleri Ansiklopedisi” adıyla tercüme edilmiştir. Arzu edenler, 2.cilt, 44.sahifede bu meseleyi okuyabilirler.

    “Kur’an Abdestsiz Ele Alınabilir mi?” başlıklı yazımız eksik kalmış, sütunumuz bitmiş, yazacaklarımız bitmemişti. Bu yazıda, olabildiğince kısa tutmaya çalışarak ilave bilgi vermek niyetindeyim.
    Önceki yazımda, “Kur’an’a ancak abdestlî olan dokunabilir” manasındaki hadis-i şerifin bulunduğu üç eser ismi vermiştim, iki isim daha veriyorum:

    1) Bedâiüs Sanâyf, 1/33, Beyrut, 1 987,
    2) Feyzül Kadir, 6/455.

    Aşağıda isimlerini vereceğim Arapça ve Türkçe eserlerin hepsinde de “Abdestsiz olarak Kur’an’a dokunmanın caiz olmadığı” hükmü yer almaktadır.

    ARAPÇALAR:

    1-Kadı Beyzâvî,
    2-Rûhul Meânî,
    3-Ruhul Beyan,
    4-Ahkâmül Kur’an,
    5-Tefsir-i Kebir. (Bu eserlerde Vakıa Sûresi’nin 79. âyetinin tefsirine bakılabilir.)
    6-Dürerül Hükkâm,
    7-El-Muğnî,
    8-Muhit,
    9-Kâfî,
    10-Hidâye,
    11-Merâkıl Felah,.
    12-Tahtâvî,
    13-EI-Mezâhibül Erbaa,
    14-Bedâiü-s Sanâyî,
    15-İtkan.

    TÜRKÇELER:

    1-Elmalılı Tefsiri,
    2-Çantay Tefsiri,
    3-5 Prof. ve l doçent tarafından hazırlanan TDV meali,
    4-Enver Baytan, eski İstanbul Müftüsü A. Fikri Yavuz ve Ahmed Davudoğlu tarafından hazırlanan meallerde, ilgili yere bakılabilir. (Yani Vakıa Sûresi, 79. âyet)
    5-Ahmed Zühdü Paşa’nın (Osmanlıca) Mecmua-ı Zühdiye,
    6-Numan Kurtulmuş’un Âmentü Şerhi,
    7-Fatih devri âlimlerinden Molla Hüsrev’in,
    8-Büyük İslâm Fıkhı ismiyle tercüme edilen Dürer Tercümesi, .
    9-Mehmet Zihni Efendi’nin Nimet-i İslâm,
    10-Eski Diyanet İşleri Başkanlarından Ahmet Hamdi Akseki’nin İslâm Dini,
    11-Eski Diyanet işlerj Başkanlarından Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslâm İlmihali Bu eserlerin “Abdest” bahislerine bakılabilir.
    12-Prof. İbrahim Canan’ın Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi (4/289),
    13-Ibn-i Abidin Tercümesi, (l /l 10, 1/217),
    14-İmam Gazâlî Hazretleri’nin İhya u Ulûmiddin Tercümesi (1/797), .
    15-Kur’an İlimleri Ansiklopedisi ismiyle tercüme edilen İtkan Tercümesi (2/444).

    Okuyucularımıza kolaylık bakımından Türkçeler bana göre daha mühim…

    “Abdestsiz olarak Kur’an’a dokunulamayacağı”nı yazan eserler bunlardan ibaret olmayıp, eski yeni birçok eserlerde bu hüküm tekrarlanmaktadır.

    Esasen, “El ârîfü yekfihil işâre” kabilinden, tek bir eserde bile yazılı olsa -niyet kabul etmekse-, bu hükmü kabul etmeye o tek eser dahi kafidir-. Daha fazla eser ismi istenirse önümüze Süleymaniye Kütüphanesindeki kitapları da yığsak, -şazlar hariç- “Kur’an’a dokunmak için abdestli olmak şarttır” hükmünden başka bir şey bulamayız.

    Prof. Hüseyin Algül, Prof. Yunus Aydın, Prof. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Mehmet Erdal, Prof. Ömer Faruk Harman, Prof. Ahmet Saim Kılavuz, Prof. Süleyman Uludağ ve İrfan Yücel’den meydana gelen heyetin hazırladığı ve Prof. Hayrettin Karaman, Ali Bardakoğlu ve . H. Yunus Aydın’ın gözden geçirdikleri İLMİHAL İman ve İbâdet isimli yeni eserde bile, Sünnî mezheplere göre “Abdestsiz olanların Kur’an’a dokunamayacakları” vurgulanmaktadır. (1/196)

    Sünnî âlimlerin asırlardan beri bize ulaşan kitaplarındaki, “Abdestsiz olarak Kur’an’a el dokunulamaz” hükmü ortadayken, “Bu mesele de nereden çıktı?” şeklinde bir itirazın, Müslümanları şüpheye düşürmekten başka bir şeye yaramadığı görülüyor.

    Âlimlerde, ilmin verdiği bir vakar bir ağırlık aranır. Öyleyken, “Üçüncü, besinci sınıf ilmihaller” diye o kitaplarla dalga geçmek, üzücü ve incitici bir hal değil midir?

    Rica ederim! “Kur’an’a dokunmak için abdest almak şarttır” dedikleri, daha doğrusu bunu yazan âlimlerin yazdıklarını eserlerine aldıkları için, bir Ahmed Hamdi Akseki’nin, bir Ömer Nasuhi Bilmen’in ilmihalleri üçüncü, beşinci sınıf ilmihaller midir?..

    Müslümanlar hakkında reva görülen şu cümlelere de üzülmemek mümkün mü?

    “Utanmadan yıllar yılı mezhepsizlik edebiyatı yapan mezhepçiler.”

    “Mezhepçilik yapan şarlatanlar sizi dolmuşa bindiriyor.”

    “Tulumbacı takımı.”

    “Dinini donundan biraz ciddiye alan bir Müslüman…”

    “…bitli baklanın kör alıcısı.”

    Bu cümleler hiç de hoş ifadeler değil…

    Geçmiş âlimleri kabul etmeyip, onların “Kur’an okumakla Kur’an’a dokunmayı birbirine karıştırdıklarını” ve bu hususta “tarihi” bir yanılgı içinde olduklarını” söylersek, bu mantığa göre, onların yazdıklarına nasıl güveneceğiz? Onların yazdıklarına, aktardıklarına güvenmezsek elimizde ne kalır?

    Esas mesele, mütekaddimîn ve müteahhirîn ulemânın kitaplarına itimat edip etmemek, kabul edip etmemek meselesi…

    Biz, hem itimat ediyor hem de o kitaplardaki meseleleri kabul ediyoruz.

    Tarihi bir yanılgı içinde olduklarını da kabul etmiyoruz….

    “Müslüman Aklının Yeniden İnşâsı”nda Abdestsizliğin Rolü!*

    Her şey, Ahmed Şahin Bey’in Zaman gazetesindeki sütûnunda, bir okurunun suâline verdiği cevâb ile başladı.

    İş bu cevâbında Ahmed Bey bir okuyucusunun “dînî kitaplara abdestli dokunulup dokunulamayacağı”na dâir bir suâlini ele almakta ve, hülâsaten, mezkûr kitapların âyet-i kerîme bulunan kısımlarına dokunulmamak kaydıyla bunun olabileceğini, bunların okunabileceğini ama Kur’ân-ı Kerîm’i ele almak için abdestli olmanın farz olduğunu; hiç de abdestsiz mezhepsizlere değinmeden, onlara sövmeden, gâyet halîm selîm bir sûrette beyân etmekteydi![1]

    Fakat gelin görün ki buna rağmen mevzûbahis mes’ele, “Müslüman aklını yeniden inşâ etme”(!) heveskârı bir neo-müctehidin pek derin bir karın ağrısının yeniden depreşmesine neden olur! Öyle ki bu zât, Ahmed Bey’in mezkûr yazısının kendilerine jurnallenmesi üzerine hemen kaleme sarılır ve “tezgâhında mezhep satan”, “mezhepsizlik edebiyatı” yapan “utanmaz”, “şarlatan” “mezhepciler”den başlar da, “tulumbacı takımı”nın H.Karaman gibilerine tahammül edemeyip bunların tepesine iftira küfelerini boca etmek sûretiyle nasıl milyonlarca “müctehid” taslağının doğuşuna neden olduklarından[2] çıkar da nihâyet sadede gelir![3] Ve “ümmetin en büyük problemi olan anlama problemi”ni(!) çözmüş bu neo-müctehid “derin bir tefakkuh” ile sorar: “Kur’an okurken abdest almak farzdır” öyle mi?!”[4] Sorar sormasına da biz de; semantik parçalayan, müteşâir, edîb, muhakkik, müdekkik, müverrih vs. sıfatları hâiz bir “müctehid”den (!) nasıl olmuş da böyle bir suâl sâdır olmuş diye taaccüb ederiz?![5]

    Bilâhire öğreniyoruz ki M.İslamoğlu’nun -belli ki bir “yara”dan kaynaklanan- bu münâsebetsiz, galîz mezhepsizlik edebiyâtı aslında “Tek kelimeyle “Müslüman aklının yeniden inşası”na katkıda bulunmak” içinmiş. Ve “Bu da ancak, “klâsik Müslüman aklını” tahlile tabi tutmakla mümkün” imiş![6] Hâsılı “Müslümanların dibi delik testisi”nden suâl eyler imiş![7]

    “Müslüman aklının yeniden inşâsı” gibi mavalları anlayan ve bunlara itibâr eden çıkar mı bilmem, lâkin bu yaldızlı sözün sâhibinin, Ignaz Goldziher’in Die Richtungen der Islamischen Koran Auslegung nâm meşhur eserinin Arapçasından (Mezâhibu’t-Tefsîri’l-İslâmî) yaptığı tercümeyle (İslâm Tefsir Ekolleri) bu dile olan vukûfiyetsizliğini bihakkın ısbât etmiş iken[8] Tefsir yazma cesâretini gösterebilmiş olduğunu bilirim! Varın bu cesâretin ne cesâreti olduğuna siz kara verin…

    Muhterem baba Ahmed İslamoğlu Hoca Efendi’nin teessürü boşuna değil zâhir:

    “Muhterem Ali Eren Beyefendi!.. Selamlar, sevgiler, dualar, hürmetler… ALLAH, hidayet ve salah veresice oğlum Mustafa İslamoğlu’na köşenizde verdiğiniz, “Kur’an–ı Kerim’e el sürme” mevzuunda, alimane, arifane, vakıfane cevabınızdan dolayı sizi canı gönülden tebrik eder ve halisane şükranlarımı arz ederim. Hürmet ve dualarımla… Aciz Ahmed İslamoğlu. Mütekait (emekli) imam–hatip ve fahri vaiz. Develi / Kayseri.

    Not:

    “Muhterem Hocam (Ali Eren)!… Mustafa’nın dâl ve mudılliği, baba olarak bizi çok huzursuz etmektedir. Salahına dua etmekteyiz. Sizlerden de ıslahına dua istirham etmekteyiz. İcap ederse, bu kısa tebrik ve teşekkürnamemi köşenizde dipnot alarak neşredersiniz… Milyonları ifsat ve idlal etmesin… Cevabınız, fakiri pek memnun ve mesrur etti. Hak razı olsun…”[9]

    Lafı daha fazla uzatmaya lüzûm görmüyorum. Zâten buna vaktim ve yerim de yok. Biz sâdece muhterem kârîlerimiz “klasik Müslüman aklı”nı tahlîle yeltenenlerin, onu yeniden -sözüm ona- inşâya heveslenenlerin, bu dîn-i mübîni kumaş kendilerini makas zannedenlerin hâlini bir nebze olsun görsün istedik, o kadar… görsün de “bitli baklanın kör alıcısı olmasın”, vesselâm…

    Zeyl

    Kur’ân-ı Kerîm’e dokunmakla ilgili mezkûr münâkaşa etrâfında gelişen literatür, bizim tesbît edebildiğimiz kadarıyla, aşağıdaki gibidir (bunun evveliyâtı ise zâhirî Muhaddislerle Hanefî Fukahâ arasındaki münâkaşalara kadar uzanmaktadır. Bu münâkaşaların mâhiyeti, kıymeti ve cumhûr ulemâ ile birlikte Hanefî Fukahâ’nın bu mes’eledeki isâbetli tutumu için bkz.: Zekeriya Güler, Zâhirî Muhaddislerle Hanefî Fakihleri Arasındaki Münakaşalar ve İhtilâf Sebepleri, Türkiye Diyanet Vakfı nşr., Ankara, 1417 [1997], 59-70.s.):

    1. Ahmed Şahin, “Dinî Kitaplar Abdestsiz Okunamaz mı?”, Zaman, 16 Rebîü’l-Âhir 1421 (18 Temmuz 2000).
    2. Mustafa İslamoğlu, “Bilmez Ki Sorsun, Sormaz Ki Bilsin!”, Akit, 27 Cemâziye’l-Âhir 1421 (25 Eylül 2000).
    3. Ali Eren, “Kur’an’a Abdestsiz Dokunulabilir mi?”, Yeni Mesaj, 2 Receb 1421 (30 Eylül 2000).
    4. Ali Eren, “Kur’an, Abdestsiz Ele Alınabilir mi? (1)”, Akit, 4 Receb 1421 (2 Ekim 2000).
    5. Mustafa İslamoğlu, “Bu Ümmetin En Büyük Problemi, “Anlama Problemi”dir”, Akit, 4 Receb 1421 (2 Ekim 2000).
    6. Enver Baytan, “Kur’an’a El Sürmek”, Akit, 4 Receb 1421 (2 Ekim 2000).
    7. Mustafa Kaplan, “Zemzem Kuyusu…”, Akit, 7 Receb 1421 (5 Ekim 2000).
    8. Mustafa Kaplan, “Aya Çıkmaya Gerek Yok”, Akit, 8 Receb 1421 (6 Ekim 2000).
    9. Ali Eren, “Kitaplar Ne Yazıyor?”, Akit, 11 Receb 1421 (9 Ekim 2000).
    10. Mustafa İslamoğlu, “Bu Köşenin Saygıdeğer Okurlarına!”, Akit, 11 Receb 1421 (9 Ekim 2000).
    11. Dücane Cündioğlu, “Kolunu Hızara Kaptıran Ustalarımız Olsaydı…”, Yeni Şafak, 12 Receb 1421 (10 Ekim 2000).
    12. Mustafa Kaplan, “Hoca’nın İltifâtı”, Akit, 14 Receb 1421 (12 Ekim 2000).
    13. Mustafa İslamoğlu, “Testilerinizin Ahvalinden Sual Eylerim”, Akit, 18 Receb 1421 (16 Ekim 2000) (mes’eleyle bilvesîle ilgili).
    14. Ali Eren, “Vaiz Babanın Teşekkür ve Üzüntüsü”, Yeni Mesaj, 23 Receb 1421 (21 Ekim 2000).
    15. Burhan Bozgeyik, “Kur’ân-ı Azimüşşan’a Hürmet, Şiârımızdır”, Millî Gazete, 10 Şa’bân 1421 (6 Kasım 2000).
    16. Burhan Bozgeyik, “Kur’ân’a Abdestsiz El Sürülemez”, Millî Gazete, 12 Şa’bân 1421 (8 Kasım 2000).
    17. Burhan Bozgeyik, “Lafzullah’a ve İsm-i Nebi’ye Hürmet…”, Millî Gazete, 14 Şa’bân 1421 (10 Kasım 2000).

    Yûsuf Hanîf

    7 Şevval 1421 (3 Ocak 2001)
    Dersaâdet
    (e.posta: yusufhanif@gmail.com)

    * İslâmî Edebiyat, 33. ‘aded, Zilhicce 1421 – Muharrem-Rebiu’l-evvel 1422 (Nisan-Haziran 2001), 93-94.s..

    [1] Ahmed Şahin, “Dinî Kitaplar Abdestsiz Okunamaz mı?”, Zaman, 16 Rebîü’l-Âhir 1421 (18 Temmuz 2000).

    [2] Bu serzeniş bize cidden pek enteresan geldi! Yâni acabâ hazret, “o tulumbacılar yok mu; bi bırakmadılar ki Karaman hoca ağız tadıyla ictihâd yapsın da millet müctehid görsün. E adama fırsat vermeyince de müctehid taslakları türeyiverdi!” mi demek ister?… O tulumbacılar kimlerdir bilmem ama, etkili ve de yetkili İslâmî çevrelerde sivil “müctehid” H.Karaman’dan gayrı kendisine ve “ictihâd”larına bu kadar perestij edilen (o kadar ki Akit gazetesini açıkça “toplumsal barışı zedelemek” ile ittihâm etmesine rağmen [bkz., “Başka Türkiye Yok”, Ruşen Çakır’ın H.Karaman ile yaptığı mülâkat, Milliyet, 21 Rebîü’l-Âhir 1421/23 Temmuz 2000] yine de bu gazetenin gözdesi olmuş ve makâleleri iktibâs edilmiştir) başka bir ismi hâlâ bilmiyorum!

    [3] Mustafa İslamoğlu, “Bilmez Ki Sorsun, Sormaz Ki Bilsin!”, Akit, 27 Cemâziye’l-Âhir 1421 (25 Eylül 2000).

    [4] A.g.m..

    [5] Ve dahî Ali Eren Bey: “İyi de, “Kur’an okurken abdest almak” nasıl olacak? Yahu, insan Kur’an okurken abdest almak istese bile alamaz ki. (…) Bi kere, bazıları hafızdır; Kur’an’ı ezbere okur. Bazıları Kur’an–ı Kerim’i eline alıp yüzüne bakarak okur. Bazıları da başkasının önündeki Kur’ an’a bakarak eline almadan okur. Bazan da hiç okunmaz da sadece Kur’an–ı Kerim bir yerden alınıp bir yere konulur. Bunların hepsinin hükmü ayrı ayrıdır…” (“Kur’an’a Abdestsiz Dokunulabilir mi?”, Yeni Mesaj, 2 Receb 1421 [30 Eylül 2000]).

    [6] M.İslamoğlu, “Bu Ümmetin En Büyük Problemi, “Anlama Problemi”dir”, Akit, 4 Receb 1421 (2 Ekim 2000).

    [7] M.İslamoğlu, “Testilerinizin Ahvalinden Sual Eylerim”, Akit, 18 Receb 1421 (16 Ekim 2000).

    [8] Ömer Özsoy’un mezkûr tercüme ile ilgili mufassal bir tenkîdi için bkz.: İslâmiyât, Ramazân-Zilhicce 1418 (Ocak-Mart 199 , 1.c., 1. aded, 111-122. s.. Heyhât ki “yeniden inşâcı” neo-müctehidimiz oturup hatâlarını tashih edeceğine, “çok biliyorsan sen çevir de görelim. Hem ben bu tercümenin kâhir ekseriyetini hapishâne köşelerinde yaptım, bilmiyor musun?” meâlinde cevâb vermek (!) sûretiyle (M.İslamoğlu, “Bir Tercümenin Serüveni”, Yeni Şafak, 20 Zilkâde 1418 [19 Mart 1998]) bir kez daha seviyesini izhâr etme yolunu seçmiştir! (D.Cündioğlu’nun da bu mes’eleyle ilgili bir makâlesi Yeni Şafak’ta neşrolunmuştur. Bkz., “Ignaz Goldziher’in “Richtungen”i Türkçe’ye Çevrildi mi?”, Yeni Şafak, 18 Zilkâde 1418 [17 Mart 1998]).

    [9] Ahmed İslamoğlu’ndan Ali Eren’e mektub, Ali Eren, “Vaiz Babanın Teşekkür ve Üzüntüsü” içinde, Yeni Mesaj, 23 Receb 1421 (21 Ekim 2000).
    __________________
    Mustafa SELMAN

    Soru: Adet halindeyken oruç tutabilir miyim, dinen bir sakıncası var mıdır?

    Cevap: Bu Hz. Aişe’nin kendi yaklaşımını aktardığı bir hadise dayanılarak tüm imamlarımız tarafından bir ruhsat olarak değil sanki bir yasak olarak değerlendirildi. Allah’u alem bizim konuyu Kur’an ekseninde yeniden tarayarak vardığımız sonuç o ki, vahye göre hayız “ezen” yani “rahatsızlıktır”. Hasta bir kimsenin orucunu isterse erteleyebileceği ve gününe gün kaza edeceği, istemezse ertelemeyeceği hükmü ise Bakara 184’ün açık hükmüdür. Bu sorunuzun cevabını ben değil Kur’an böyle vermiştir. Ona sorup cevabını aldınız.

    Soru: Hocam; Hz.Peygamber’in gelecekle ilgili hadisleri olabilir mi?

    Cevap: Kur’an açıkça Rasulullah da dahil kimsenin geleceği bilemeyeceğini söyler. Efendimiz de bunu tekrarlar (Osman b. Mazun’un hanımına “vallahi yarın bana ne yapılacağını bile bilmiyorum” sözünü hatırlayalım) Kıyamete, onun alametlerine dair hadisler Rasulullah’ın bir tür tahminleri ve bu konudaki nasları ve olayları “OKUMALARI”dır. Ve efendimizin okumaları bizim için çok değerlidir. Kehanet ve gelecekten haber olarak değerlendirilmemelidirler.

    CEVABA CEVAP

    “O, gaybı”, hissedilemeyen her şeyi “bilendir. Gaybını kimseye göstermez.” Yani onun gösterip açıklamadığı şeylere, yaratıklarından hiç kimse kesin bilgi hasıl edecek bir şekilde muttali olamaz.
    “Ancak” risaleti ile ilgili bazı gaybları açıklamak için “seçip beğendiği bir Rasul müstesna.” Cin s. 26-27. a. Ruhu’l Beyan 9/334

    O (s.a.v.)’in -Kur’ân’da bildirilenler hariç- ileride vuku bulacağını söylediği gaybî haberlerden birkaçını burada zikredebiliriz:

    Bedirde Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in savaş öncesinde –Ebu Cehil, Utbe, Şeybe ve Velid gibi- inkârcıların ileri gelenlerinin öleceklerini yerleriyle birlikte haber vermesi ve bu durumun aynen gerçekleşmesi; vefatından sonra ailesi içinde kendisine ilk kavuşacak olanın Fatıma (r.a.) olacağının haber verilmesi ve altı ay sonra kızının babasına kavuşması; Hz. Hasan daha küçük bir yaşta iken, ona işaretle “Bu benim evladım Hasan, o seyyiddir, Allah onunla iki azim topluluğu birbiriyle sulh ettirecektir.” buyurması ve bu durumun ileride aynıyla tahakkuk etmesi; Ammar b. Yasir’in vuku bulacak bir fitne içinde şehid edileceğinin haber verilmesi; annesi tarafından akrabası olan Ümmü Haram’ın ileride bir sefere iştirak edeceğini haber vermesi ve bu haberin Kıbrıs seferiyle gerçekleşmesi…

    NEBİ (S.A.V.) EFENDİMİZİN ALLAH’IN İNAYETİ VE İZNİ İLE GAYBE (BİLİNMEYEN HUSUSLARA) ITTILASI

    Bu hususta varit olan hadîsler dibi bulunmayan, suyu bitmeyen bir deniz kadar çoktur…

    Bu mucizesi, bize kesinlikle, mütevatiren vasıl olan mucizelerindendir.

    Bize, imam Ebu Bekr, Muhammed b. e/- Velid, el- Fihrî, Ebu Bekr, Ali ei-Tüsterî, Ebu Ömer el-Haşimî, El-Lu ‘luî, Ebu Davud, Osman b. Şeybe, Cerir el-A’meş Ebu Vâil (senediyle)
    Huzeyfe (radıyallahu anh)’dan. Dedi ki: ‘Resûluİlah bize öyle bir hutbe okudu ki, kıyamet gününe kadar (vaki olacak) hiçbir şey anlatmadan bırakmadı. Onu ezberleyen ezberlemiştir, unutan unutmuştur. Bu arkadaşlarım onu bilmiştir. Öyle şey olur (vaki olur) ki ben onu anlar ve hatırlarım, kendisinden uzak düşmüş kişinin yüzünü hatırından geçirip de bilahare gördüğünde onu tanıyan gibi.”

    Sonra Huzeyfe (radyallahu anh) dedi ki:

    “Arkadaşlarım unuttular mı, yoksa unutur gibi gözüktüler mi, bilmiyorum; vallahi, Allah’ın Resulü{sallalahu aleyhi vesellem), dünyanın sonu gelinceye kadar fitneye önderlik edecek üçyüz kadar insanın adını söylemeden geçmemiştir. Hemen hepsinin ismini, babasının ve kabilesinin ismini söylemiştir.” (1040).

    Siyah sancaklarla Abbasoğulları’nın çıkıp bir öncekilerin mâlik olduktan şeylerin bir kat daha fazlasına mâlik olacaklarını da haber vermiştir (1048),

    Mehdî’nin çıkacağını (1049) Ehl-i Beyti’in başına gelecek musibetleri (1050), Ali(k.v.)’nin öldürüleceğini (Taifenin en kötüsü, sakalının başından (akan kanla) boyanmasına sebep olacak olan kimse (İbn-i Mülcem)’ dir.

    Ali (k.v,);

    “Ateşi bölüştürendir. Dostları cennete, düşmanları ise cehenneme girecektir,” (1051) sözü ile haber vermiştir.

    Hazreti Ali’ye karşı çıkanlardan Haricîler, Nasibeler, Rafîzîler’den bazıları olmuştur (onu tekfir etmişlerdir.)…

    Hazreti Osman’ın Kur’ân okurken öldürüleceğini söylemiştir. Düşman-larının üzerinden çıkarmak istedikleri gömleği Allah’ın giydireceğini haber vermiştir. Kanının Allah’ın (FESEYEKFİKEHÜMÜLLAHU) kavi üzerine döküleceğini de bildirmiştir (1052).

    Ve bütün bu dedikleri olmuştur. Ömer hayatta olduğu sürece fitnenin zuhur etmeyeceğini bildirmiştir (1053). Zübeyr’in Ali’ye karşı (radıyallahu anhüma) çıkıp harp edeceğini (1054), Haveb köpeklerinin hanımlarından birine (o vak’ada) havlayacağını ve o vakıada birçok kimsenin öleceklerini, o hanımının kurtulacağını haber vermiştir. Gerçekten de köpekler Hazret-i Âişe’ye Basra’ya vardığında havlamışlardır (1055).

    Şifa-i Şerif Kadi İyaz 337,340. s.

    Bunlardan başka onlarca örnek için bkz. Şifa-i Şerif 337-351

    Soru: (…) Bile bile ve şartları müsaitken bırakılan “namazın” kazası olur mu?..

    Cevap: Evet, İmam İbn Teymiyye, hocası İbnu’l-Cevzi, büyük talebesi ibn Kayyım el-Cevziyye “Bile bile terkedilen namazın kazası olmaz” demişler…

    Soru: Sorum Hz.İsa ile ilgili olacak. Onun tekrar geleceğine inanan yakın dostlarıma nasıl anlatayım da veya nasıl cevap vereyim de, biraz da olsa bilgi sahibi olsunlar. (…) Buhari, Müslim gibi zatların hadislerini gösterdiklerinde bu hadisler uydurma diyemiyorum ve yorum yapamıyorum. Çünkü; hadislerin gerçekliğini bilemiyorum. Bana bu konuda yardımcı olabilir misiniz? Ben gelmeyeceğine inananlardan olduğumu ifade ettiğimde bana itikatımdan bahsediyorlar…

    Cevap: Aynen ben de öyle yapıyorum. Bu doğru olan. Buhari ve Müslim’deki hadisleri izahın binbir yolu var. İsa’nın gerçek inancı onu takip edenlere dönecek de diyebiliriz. Fakat bu hadisler haber-i vahid. Zan içerir. Yanlış ve yalana ihtimali vardır. Bu tür haberler akideye konu olmazlar. Bu yeterlidir.[1]

    Problem:

    Benzer örnekler arasından rast gele seçtiğim bu soru ve cevaplar, ciddiye alınması gereken bir “mesele”yle karşı karşıya bulunduğumuzu gösteriyor. Bu köşede fetva sorma/verme konusuyla ilgili birçok yazı okudunuz. Âdâbu’l-müftî ve’l-müsteftî meselesini gömeli hayli zaman oldu. Onu anlıyoruz da, şahsen benim anlamadığım bir şey var: Milyonlarca kişinin kullanımına arz ederek kalıcılaştırdığı bu ve benzeri yanlışların telafisinin olmadığını bu arkadaşımız bilmiyor mu?

    Ali el-Karî, “Kim ilimsiz fetva verirse günahı fetvayı verenin boynunadır[2] hadisi üzerinde dururken ilginç bir noktaya temas eder. Hadis iki şekilde anlaşılmaya müsaittir. Birincisi yukarıda verildiği gibidir. İkincisi ise şöyledir: “Kim ilimsiz olarak fetva verirse, günahı, ona fetva soranın boynunadır.”[3] Çünkü fetvaya ehil olmayana soru soran kişi, onu, bilmediği ya da “yeterince” bilmediği bir konuda fetva vermeye teşvik etmiş olmaktadır.

    İslamoğlu’nun Anormal İfadeleri

    “Muhammed ümmetinin Kur’ân’ı tahrifi”,[65] “tefsir ve te’vil adı altında yapılan tahrif, belki de İslam ümmetinin Yahudileşme alametlerinden birincisi olan tahrif sürecinde en büyük yeri işgal eder.”[66]

    “Ümmeti Musa’nın Tevrat’a yaptığının benzerini Ümmeti Muhammed de Kur’an’a yaptı.”[67]

    Ümmetin Yahudileşme Temayülüne bir örnek: Cuma suresi,[68]…“Ehli kitaplaşacaksınız,”[69]

    Yukarıda bir iki tanesini örnek verdiğim bu ve benzeri ifadeleri çok rahat ve bolca kullanan sayın İslamoğlu, kendisinin de “Ümmeti Muhammed’in” bir ferdi olduğunu unutmuş gibi konuşuyor.
    Sayın İslamoğlu’nun dilinden günümüzden başlayarak ta tabiine hatta sahabe’ye varana kadar bir çok İslam alimi kurtulamazken, İslam aleminde ilk defa sapık görüşlerini devlet eliyle halka zorla kabul ettirmeye çalışan ve tarihe mihne olayı diye geçen 15 senelik istibdat döneminin mucitleri olan Mutezile’ye “Dahası Mutezile, değil işgalci emperyalist bir yabancı gücü desteklemek, bazı imamları eliyle yerli yöneticilerin zulümlerine karşı mücadele vermişlerdir.”[70] diye yumuşak bakması, yine kendi ifadesiyle Müslüman bir yöneticiyi ABD başkanına şikayet edecek kadar ecnebi hayranı ve müsteşriklerden beslenen istişraki fikirleriyle Müslümanların gerçek gündemlerini saptıran Fazlurrahman’ı “ilim dünyamızın değerli ismi ve bir yanıyla reformist sayabileceğimiz,”[71] diyerek değer vermesini anlamak gerçekten zor. İnsan “acaba” demekten kendisini alamıyor.

  1. İMANIN ŞARTLARINDAN KADERE İMANI İNKAR – Fatih Kalender
    KADERE İNANMAK ‘TARTIŞMALI BİR FAZLALIK’ OLMAYIP AKSİNE ÎMÂN ESASLARINDAN BİRİDİR

    İslamoğlu kader konusunda ‘iman bilinci’ adlı kitabının 17. sayfasında bakın ne diyor:

    ‘Allah’a, Ahiret gününe, Meleklere, Kitaba, Peygamberlere inanmak. Bu beş madde bir fazlasıyla Cibril hadisi diye meşhur olan hadiste de yer alır. Sonraki ilmihallere, imanın şartı olarak geçen tartışmalı fazlalık kadere iman maddesidir.’
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    İslamoğlu 1993 tarihinde yazmış olduğu “iman insanın saadeti” adlı kitabında kaderi, farklı mânâlarla yorumlamış, kadere îman konusunda karmaşık ifâdeler kullanmıştır.

    Daha sonra yazmış olduğu 2007 târihli “iman bilinci” adlı kitabında ise; kadere îman konusunda, kafasında yerleşmiş olan görüşünü açıkça yukarıda naklettiğimiz ibârelerle ifâde etmiştir.

    İslamoğlu, meşhur olan Cibrîl hadîsine dayanarak îmânın beş şartını:“Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanmak” olarak beyân etmiş, ancak dayanmış olduğu hadîs-i şerîfte geçen “kadere inanma” maddesini sıraya katmamış, bilakis onun sonraki ilmihallere tartışmalı fazlalık olarak girdiğini ifâde ederken kadere îmâna “Bir fazlalık” demiştir.

    İslamoğlu’nun bu ifâdelerinden anlaşıldığına göre; kadere îman, tartışmalı bir fazlalık olduğu için inanılıp inanılmaması îmâna tealluk etmez.

    Bizler İslamoğlu gibilerine, Abdullah İbni Ömer (Rad‎yallâhu Anhümâ)nın, Ma‘bed el-Cühenî hakkında söylemiş olduğu: “Ben onlardan berîyim. Onlar da benden berîdirler!” sözünü ithâf ederiz.

    İslamoğlu’nun, Buhârî’den mesned olarak gösterdiği Cibrîl hadîsi,Müslim’in rivâyetiyle şu şekildedir:

    Yahya ibni Ya‘mer (Radıyallâhu Anh) şöyle anlatmıştır: “Basra’da kader(i inkâr) hakkında ilk konuşan Ma‘bed el-Cühenî olmuştur.

    Bir ara ben ve Humeyd ibni Abdirrahmân el-Hımyerî Hac veyâ Umre yapmak üzere yola çıktık ve (kendi aramızda):

    “Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ashâbından bir kimseye rastlasak da şunların kader hakkında söylediklerini ona sorsak” dedik.

    Az sonra mescide girmekte olan Abdullâh ibni Ömer ibni’l-Hattab(Radıyallâhu Anhü mâ) ya rastladık.
    Ben ve arkadaşım, birimiz sağından birimiz solundan olmak üzere hemen etrâfını çevirdik. Ben arkadaşımın sözü bana havâle edeceğini anlayarak:

    “Yâ Ebâ Abdirrahmân! Bizim taraflarda bir takım insanlar türedi. Bunlar Kur’ân-ı okuyor ve ilmi araştırıyorlar” dedim.

    (Râvî diyor ki:) “Yahya bu adamların hâllerini, kader diye bir şey tanımadıklarını, yaratılanların, Allâh’ın hiç bir takdir ve mâlûmatı olmaksızın husûle geldiğini iddia ettiklerini anlattı.”

    Bunun üzerine Abdullâh (Radıyallâhu Anh):

    “Artık sen onlarla görüştüğün zaman kendilerine haber ver ki; ben onlardan berîyim, onlar da benden berîdirler. Abdullâh ibni Ömer’ in kendisine yemin etmekte olduğu Allâh’a and olsun ki, onlardan birinin Uhud dağı kadar altını olsa da onu infâk etse, kadere inanmadıkça Allâh onun infâkını kabul etmez.” dedikten sonra sözlerine şöyle devâm etti:

    Babam Ömer ibnü’l-Hattâb (Radıyallâhu Anh) bana şöyle anlattı: “Bir gün Resûlüllah (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in yanında bulunduğumuz esnâda ânîden yanımıza, elbisesi bembeyaz, saçı simsiyah bir zât çıkageldi.

    Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor, biz den de kendisini kimse tanımıyordu. Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in yanına oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı.

    Ellerini de uylukları üzeri ne koyduktan sonra: “Yâ Muhammed! Bana İslâm’ın ne olduğunu haber ver!” dedi. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):

    “İslâm; Allâh’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Allâh’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, ramazan orucunu tutman ve yol (külfetleri) cihetine gücün yeterse Beyt’i haccetmendir.” buyurdu. O zat: “Doğru söyledin.” deyince biz buna hayret ettik, çünkü hem soruyor, hem de tasdik ediyordu.”

    Sonra o şahıs: “Bana îmandan haber ver!” dedi. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Allâh’a, Allâh’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe inanman, bir de kadere; hayrına, şerrine inanmandır” bu yurdu. O zât yine: “Doğru söyledin.” dedi. (Müslim, Îman:1, no:8, 1/36-37)
    Bu hadîs-i şerîfte geçen “Kadere inanma” maddesi, İslamoğlunun Buhârî’den naklettiği 4404 numaralı hadîs-i şerîfte mevcut değilse de, Müslim’in 9 ve 11 numaralı hadis-i şeriflerinde bulunmaktadır.

    Zâten kader konusu Kur’ân-ı Kerîm’de sarâhaten beyân edilmekteyken, bunun bir hadis de geçip diğerinde geçmemesi neyi değiştirir? Nitekim Allâh-u Te‘âlâ:

    “Allâh’ın emri muhakkak yerini bulan bir kader olmuştur” (Ahzâb Sûresi:38) buyurmaktadır. Diğer bir âyet-i kerîmede de:

    “Şüphesiz ki, biz her şeyi bir kaderle yarattık.” (Kamer Sûresi:49) buyrulmuştur.

    İbn-i Kesîr Tefsîrinde zikredildiğine göre bu âyet-i kerîme nin sebebi nüzûlü olarak Ahmed ibn-i Han bel (Radıyallâhu Anh):

    “Müşrikler kader konusunda Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ile çekişmek için geldiklerinde bu âyet-i kerîme nâzil oldu.” demiştir. (Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned:2/444)

    Müslim, Tirmizî ve İbni Mâce de bu şekilde nakletmişlerdir. Bezzâr’dan nakle göre:

    “Bu âyet-i kerîmeler kaderi inkâr edenler hakkında inmiştir.” (Müslim, Kader:4, no:2656, 4/2046; Bezzâr, no:1513, 2/110; İbni Kesîr, et-Tefsîr:13/305)

    İbni Ebî Hâtim’in Zürâre (Radıyallâhu Anh) dan rivâyetine göre Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Bu âyetler, ümmetimin son döneminde zuhûr edip, Allâh’ın kaderini inkâr edecek olan birtakım insanlar hakkında indi.” (İbni E bî Hâtim, no:18714, 10/3321; Taberânî, el-Mu‘cemu’l-Ke bîr, no:5316, 5/276;İbni Kesîr, et-Tefsîr:13/305) buyurmuştur.

    İslamoğlu ‘Cibrîl hadîsi’nin Buhârî’deki rivâyetinde kadere îman olmadığından yola çıkıp, bunun tartışmalı fazlalık olarak ilmihal kitaplarına geçtiğini savunmuştur. Duyanda Buhârî’de olsa kadere inanacağını sanacak! Hâl buki Buhârî kader hakkında müstakil kitab (bölüm) açarak:

    “Allah’ın emri muhakkak yerini bulan bir kader oldu.” (Ahzâb Sûresi:38) âyeti kerîmesini zikretmiş ve o babta kaderle alâkalı yirmi altı hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. (Buhârî, Kader, no:6221-6246, 6/2433-2441)

    İslamoğlu, yanıltıcı âdeti üzere, Buhârî’ nin îrâd ettiği Cibrîl hadîsinde kadere îman şartı olmadığını görmüş, ancak Buhârî’ nin bu konuya tahsis etmiş olduğu özel bölümü görmezlikten gelmiştir. İslamoğlu kendi fikrini ispat sadedinde tıpkı diğer yazılarında yaptığı gibi işine gelen yeri almış, işine gelmeyen yerleri hiç görmemiştir.

    İslamoğlu kendi web sitesinde yayımladığı videosunda, Emevîler’in, yaptıkları zulümlere kılıf olmak üzere siyâsî bir konu olarak kader meselesini çıkardıklarını, sonra da bunun îtikat kitaplarına geçtiğini iddia etmekte ve Hasen-i Basrî (Rad‎yallâhu Anh)ın, Abdü’l-Melik bin Mervan’a kader risâlesi olarak yazdığı mektubunu buna delil göstermektedir.

    Hâlbuki Hasen-i Basrî (Rad‎yallâhu Anh) bu mektubunda kaderi inkâr etmemiş bilakis Allâh’ın ilmi ezelîsindeki bilginin kul için bir cebir (zorlama) anlamında olmadığını ifâde etmiştir. Hasen-i Basrî (Radıyallâhu Anh)ın mektu bu dikkatlice okunduğunda Ehl-i Sünnet ile aralarında fark olmadığı bilakis Ehl-i Sünneti desteklediğini görmemiz mümkündür.

    Zâten Hasen-i Basrî (Rad‎yallâhu Anh) Ehl-i Sünnet’in en büyük imamlarındandır.

    Artık herkes Ehl-i Sünnet inancını doğru öğrenip ona sâhip çıkmalı ve İslamoğlu gibi yazarların kitaplarını okuyup aldanarak Rasûlül lâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in:

    “Her ümmetin bir Mecûsîsi vardır, bu ümmetin Mecûsîleri ise: ‘Kader yok!’ diyenlerdir. Onlardan her kim ölürse cenâzesinde bulunmayın, hasta olanları da ziyâret etmeyin, onlar Deccalın şî‘asıdır, onları Deccala ilhâk etmek Allâh üzerine bir haktır!” (Ebû Dâvûd, Sünnet:17, no: 4692, 4691, 2/634) tehdidine uğramaktan sakınmalıdır!

    İslamoğlu “iman insanın saadeti” adlı kitabının 162–163. sayfalarında da Cebriyye ve Mu‘tezile gibi sapık fırkaların kader hakkında ki yanlış görüşlerini doğruymuş gibi göstererek Ehl-i Sünnet mensûbu insanları saptırmaya çalışıyor. Onun bu konudaki hezeyanları şöyledir:

    “Bir şeyin kaderinin o şeyin “yaratılış amacı”, “gayesi” olduğunu şu ayetten daha güzel hiçbir şey açıklayamaz. “O ki her şeyin gayesini, amacını belirleyip (kaddera) o hedefe yöneltti (heda).” (87/3)

    Buna göre insanın ezeli kaderi Allah’a kul olmaktır. İlahlık iddiasında bulunan ya da kulluğunu ihmal eden kaderine karşı gelmiş demektir.

    Arının kaderi bal yapmak, dünyanın kaderi dönmek, güneşin kaderi yanmaktır. Bir şeyin amacı doğrultusunda kullanılması o şeyin kaderine rıza, yine bir şeyin amacı dışında kullanılması, o şeyin kaderine isyandır.”

    Ehl-i Sünnet kelam âlimlerinin kazâ ve kader hakkındaki isâbetli görüşleri mufassal akāid kitaplarımızda açık bir şekilde şöyle beyân edilmiştir:

    İnsanoğlunun hayır veyâ şer olarak fiiliyâta geçireceği her türlü eylemin Cenâb-ı Hakk Te‘âlâ tarafından vakti ve oluşumunun ayarlanması “Kader”, o vakit geldiği zaman kul tarafından bizzat yapılması ise

    “Kazâ” olarak târif edilmiştir.

    Kazâ ve kader hakkında bunun tam aksini söyleyenler olduğu gibi, her ikisinin eşanlamlı olduğunu söyleyenler de vardır.

    İslamoğlu bu kitabında, Cenab-ı Hakk’ın ezeldeki takdîrini (kaderini), kula yapılan bir cebir (zorlama) olarak görmüş ve bunun sonucu olarak kulun yaptığı iyi işleri kader olarak değerlendirmiş, şer fiilleri ise kader dâiresinden çıkararak kula ait bir kötü amel olarak değerlendirmiştir.

    İslamoğlu bu görüşüyle Cebriyye mezhebinin dâiresine girmeyi kastetmiş olmasa da, kendisini Cebriyye mezhebinden kaçıyor gösterirken, Şî‘a ve Mu‘tezile mezheplerinin görüşlerine saparak yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştur.

    Böylece o, Mu‘tezile’nin görüşüne tamâmen iştirâk etmişde değildir, zîrâ Mu‘tezile in sandan sâdır olan işlerin tamâmını kula nispet etmiş, oysa İslamoğlu hayrı, kader kabul ederek Allâh’a, şerri ise kadere muhâlefet sayarak kula nispet etmiştir.

    Hâlbuki Ehl-i Sünnet’e göre, hayrın ve şerrin kaderden olması, olacak olan şeylerin, Allâh’ın ilminde sâbit olduğu şekliyle takdir edilmesidir.

    Dolayısıyla kul kendi irâdesiyle iyi ve kötüyü işlemiş, Allâh ise o işin vukuundan önce onu kimin yapacağını bilmiş ve bilgisine muvâfık olarak takdir etmiştir.

    Yâni kullar tarafından yapılacak işlerin Allâh tarafından önceden bilinmiş olması cebir değildir, ancak bir ilimdir! Daha açık bir ifâdeyle: “Kul hür irâdesiyle bir şeyi yapacağı için Allâh-u Te‘âlâ onun o işi yapacağını bilmiştir, yoksa Allâh-u Te‘âlâ bildiği için kul o işi yapmaya mecbur olmamıştır.

    İslamoğlu yukarıdaki ifadelerinde, kaderi âdetâ rızâ olarak kabul etmiş, insanın kulluk yapmasının kader olduğunu, kulluğa muhâlif işler yapmasının da kader olmadığını savunmuştur.

    Nitekim o bunu kendi kitabında şu şekilde ifâde etmiştir:

    “İnsanın ezelî kaderi Allah’a kul olmaktır. İlahlık iddiasında bulunan ya da kulluğunu ihmal eden kaderine karşı gelmiş demektir”. (İman İnsanın Saadeti, sh:163)

    İslamoğlu’nun bu sözüne göre insanın iyi işler yapması kader iken, kötü işler yapması yâni şakî olması kader değildir. Hâlbuki İslamoğlu’nun bu yanlış anlayışını gerek yukarıda zikrettiğimiz Cibrîl hadîsi, gerekse Abdullâh İbn-i Mes‘ûd (Radıyallâhu Anh)ın rivâyet etmiş olduğu; insanın ana rahmin deki devrelerinden bahseden hadîs-i şerîf nefyetmektedir.

    Nitekim Abdullâh ibni Mes‘ûd (Radıyallâhu Anh) şöyle demiştir: Bize dâimâ doğru söyleyen ve kendisinede doğru bildirilen Rasûlüllah (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Her birinizin yaratılışı kırk gün anasının karnında toplan(ıp bekletilerek başlatıl)ır. O kadar bir zaman sonra, katı bir kan pıhtısı olur. Yine o kadar bir zaman sonra bir çiğnem et olur.

    Sonra (dördüncü safhada) Allâh Celle Celâlühû dört kelime ile bir melek gönderir, rızkını, ecelini, şakî ve yâhut sa‘îd (iyi veyâ kötü) olduğu yazılır ve ruh üflenir. Sizlerden biriniz ateş ehlinin ameliyle amel etmeye devâm eder, nihâyet kendisiyle cehennem arasında bir zirâ (kulaç)dan başka mesâfe kalmaz. Bu sırada (meleğin ana karnında yazdığı) yazı (kader) o kişinin önüne geçer.

    Bu sefer o kimse cennet ehlinin ameliyle amel etmeye devâm eder ve cennete girer. Ve yine bir kimse cennet ehlinin ameliyle amel eder, nihayet kendisiyle cennet arasın da bir zirâ (kulaç)dan başka mesâfe kalmaz. Bu sırada yazı onun önüne geçer. Bu defâ da o kimse ateş ehlinin ameliyle amel eder ve ateşe girer.” (Buhârî, Bedü’l-halk:6, no:3154, 3/1212)

    Bu hadîsi Buhârî “Bedü’l-Halk”, “Kader” ve “Tevhîd” bahislerinde; Ebû Dâvûd ile Tirmizî “Kader” bahsinde; İbni Mâce “Kitâbü’s-Sünne”de farklı râvilerden tahric etmişlerdir.

    Burada dikkat edilmesi gereken, Allâh-u Te‘âlâ’nın herhangi bir kul hakkında iyi veyâ kötüyü yazmasının, kul için bir cebir (zorlama) olmadığıdır. Zîrâ geride de ifâde ettiğimiz gibi, Allâh-u Te‘âlâ kulunun ne yapacağını ilmi ezelîsinde bildi ve o bildiğini kader olarak yazdı. Yâni kul, Allâh-u Te‘âlâ yazdı diye iyi veyâ kötü olmadı, bilakis onun iyi veyâ kötü olduğunu Allâh-u Te‘âlâ bildi ve o kulda Allâh-u Te‘âlâ’nın kendisi hakkında bilip yazdığını yaşadı. Zâten Allâh-u Te‘âlâ’nın yanlış bilmiş olması düşünülemezdi.

    İslamoğlu’nun, kulun kendi kaderine muhâlif iş yapabileceğini iddia etmesi, Allâh-u Te‘âlâ’nın bilgisinin noksanlığını iltizâm eder (gerektirir). Zîrâ Allâh-u Te‘âlâ kulunun iyi işler yapacağını ilmi ezelîsinde bilmişken o kulun bu kaderine muhâlefet edip kötü işler yapması, Allâh’ın ilminin yanılması olur ki, bu tarz bir düşünce -me‘âzellâh- insanı İslam dâiresinden çıkarır. Kader hakkındaki bu yorum insafla düşünüldüğünde, işin nereye gittiği daha iyi anlaşılır, bunu görmemek için kör olmak gerekir.

    “Kadere îmânın gerekliliği”, “Hayır ve şerrin kader olduğu” ve “Kişinin, kaderine muhâlefet etmesinin mümkün olamayacağı”nı yukarıda zikrettiğimiz hadîs-i şerîfler ve bu bapta zikrolunan birçok hadîs-i şerîf ispat etmektedir. (Buhârî:6105-6106-6107-6111-6115; Müslim, Bâb-u beyâni’l-îman:9-11, Hükmü’l-azl 2601-2602-3096, el-kader4781-4782-4783…bu bapta birçok hadîs-i şerîf mevcuttur, biz bu kadarla iktifâ ettik)

    Kaderi ispat sadedinde bunca hadîs-i şerîf varken, İslamoğlu’nun bunları gör mezden gelip Cibrîl hadîsi diye bahsettiği, Buhârî’ nin 4404 numaralı hadisinde kaderden bahsedilmemesin den yola çıkarak:
    “Kadere inanmak tartışmalı bir fazlalıktır” tâbirini kullanmasını iyi niyetle bağdaştırmak gerçekten mümkün değildir. Bunu değil ehl-i ilimden olan birinin, sıradan bir insanın dahi yapacağına akl-ı selim aslâ onay vermez.

    İslamoğlu’nun en büyük tahrîbâtı ise, kader gibi tartışılamaz olan hakîkatleri, sıradan bir mevzû imiş gibi tartışılır bir hale getirmesi ve asırlar boyunca gelmiş geçmiş Ehl-i Sünnet âlimlerimizin tümü hakkında kullandığı “Bunlarda anlama problemi var” tâbiriyle, bu zevâta insanların gözüne baka baka hakārette bulunmasıdır.

    Rabbim gözümüzdeki perdeleri kaldırıp hakîkati görmeyi ve o hakîkatten zerre kadar ayrılmamayı bizlere nasip eylesin. Âmîn!

  2. İSA (A.S.)’IN YERYÜZÜNE TEKRAR İNECEĞİNİ İNKAR VE NÜZÛL-İ ÎSÂ (Aleyhisselâm) HADİSLERİ – Talha ALP
    Îsâ (Aleyhisselâm)ın nüzûlü (âhir zamanda dünyâya inme) konusu İslâm modernistlerinin İslâm algısında kırılma noktaların dan birini oluşturuyor. Bu kesimin nüzûl-i Îsâ ve benzer konulara karşı alerjik tavrını anlamlandırmak için modern düşüncenin, içeriğinde olağanüstülük bulunan dînî konular karşısındaki takıntısıyla irtibatı ayrıca sorgulanmalı elbette. Ama şimdilik şunu söylemek mümkün; İslâm modernistlerinin işbu takıntısı sebebiyledir ki, peygamberlerin mûcizelerinden kıyâmet alâmetlerine kadar ayet ya da sahih hadislerde açık ifâdesini bulan birçok mesele bugünün müminleri için ayrı birer imtihan konusu olmuştur.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Mezkûr kesim öncülüğünde televizyon ekranlarına kadar uzanan tartışmalar bu gibi konuları birçok Müslümanın zihninde çözüm bekleyen sorunlar haline dönüştürmüş ve hâliyle şu soruyu gündeme taşımıştır: “Bir Müslüman bu konularda nasıl bir tavır sergilemelidir?”

    Nüzûl-i Îsâ Ve Benzer Konulardaki Tavır Ne Olmalıdır?

    Yolunu, usûlünü ve kaynaklarını bilen bir mümin için değişen bir şey yok; dün bu konular ne ifâde ediyor idiyse bugün de onu ifâde ediyor. Değişen siyasî, ictimaî ve kültürel şartların temel inançlarımıza yansıması olamaz; çünkü temel inançlarımız kaynağı vahiy olan tarih-üstü hakîkatlerdir.

    Dün akîde (akâid) kitaplarına[1] kadar giren bir konu olarak Îsâ (Aleyhisselâm)ın nüzûlü bugünde ve bundan sonra da akîde konusu olmaya devam edecektir. Akîde kulun belirlemelerine açık bir alan değildir; bu bakımdan târihsel de değildir ve hâliyle farklı tarihselliklere göre içeriğine müdâhale edilmesi de söz konusu değildir. Akîdede aslolan bir inanç esâsının açık ve kesin nassa dayanması ve aslen içeriğinin imkân dâhilinde olmasıdır.

    Îsâ (Aleyhisselâm)ın nüzûlü içerik olarak imkân dâhilindedir ve hakkında hem açık hem de kesin nasslar bulunmaktadır.

    Ancak İslam modernistleri için durum bu kadar net değil. Genelde bu çevrenin İslâmî esaslara karşı evhamlı bir tutum sergilediği bilinmektedir. Sadece Îsâ (Aleyhisselâm)ın nüzûlü değil, mesela İlhami Güler gibi bazı İslâm modernistleri Kur’ân’da yer alan açık kıssaların bile mitolojik (yaşanmamış efsâne ve hurâfe) birer anlatım olduğunu savunabiliyorlar.[2]

    Söyleme bakılırsa bu kesim için ilgili meseleler din telakkîmizde birer ur gibi bünyenin sağlığını tehdit etmekte olduğundan artık yeni bir kaynak ve yeni bir metodoloji (usul ve yöntem) anlayışıyla bu meselelerin ayıklanması gerekmektedir.

    Ne var ki henüz ortaya net ve teşekküllü bir sistem koyabilmiş değiller. Yaptıkları sâdece mevcut içinden belli başlı meseleleri irdeleyip yerli yersiz vâveylâlar kopartarak yapıyı kolay buldukları yerden yıkmaya çalışmaktır.

    Evet, yapılan işi tam olarak “Yıkmak” kelimesi resmediyor; çünkü yapmak ya da inşâ etmek için ne sahih bir kaynak teklifi ne de kaynakları anlamak ve yorumlamak için tutarlı bir metodoloji teklifi ortaya koyabilmişlerdir. Kaynak ve metot olmadan da hâliyle inşâ faaliyeti başlatılamamıştır.

    Son dönemde modernist ilahiyatçı çevrenin yoğun olarak tefsir ve hadis ilimleri alanında yaptığı çalışmaları ve bu meyanda özellikle Mu‘tezile üzerine hazırlanan tezleri aslında mevcut yapı içinden tesis edilmek istenen metodolojiye malzeme ve mesnet arayışı olarak görmek mümkün.

    Modernist ilâhiyatçı kesim bu nitelikte tez ve makālelerle metodoloji tesis etmeye çalışarak işin atölyecilik kısmını deruhte ederken, bir yandan da bu çalışmaların piyasaya arzını üstlenen “pazarlamacılar” dikkat çekiyor.

    Bunlar tabana daha yakın durdukları için akademik söylemleri tabanın talebine uyarlama konusunda akademisyenlere göre daha başarılı kimseler.

    Müslüman tabanının İslâm modernistleriyle münâsebetlerine gelince; şimdilik taban daha çok pazarlamacılarla muhâtaplık kurabiliyor ve İslâmî telakkîlerini de bunların el yordamıyla toparlayabildikleri üzerine binâ ediyor.

    Pazarlamacıların Îsâ (Aleyhisselâm) ve benzer konularda ileri sürdüğü çözüm de hâliyle biraz kotarma biraz da günü kurtarma kabîlinden palyatif (geçici) öneriler oluyor. Bu önerileri şöyle formüle edebiliriz:

    “Yolu bulunursa ilgili nasların reddi, bulunamazsa bir şekilde lafzı tevil etmek.”

    İşte bu makālenin yazılmasına bâis olan Mustafa İslamoğlu da Îsâ (Aleyhisselâm)ın nüzûlü meselesinde benzer tavrı sergilemiş; kâh tevil yolunu deneyerek, kâh İslâmî literatüre geçmiş bulunan bâzı genellemelere sarılarak Îsâ (Aleyhisselâm)ın nüzûlüne îman meselesinin bir Müslüman için ifade ettiği önemin üstünü örtmüştür. Konu hakkında hem araştırma yapan hem de hassâsiyet gösteren bir mümin sıfatıyla bu yanlışa dikkat çekmem gerektiğini düşünerek İslamoğlu’nun tutumunu eleştirmek istiyorum.
    Ancak eleştiriye geçmeden önce şu notu düşmekte fayda mülâhaza ediyorum:

    İslamoğlu’nun İslâmî bilgi ve tasavvur alanlarında yetkin olmadığını, dolayısıyla bu alanlarda verdiği ürünlerin yarardan çok zarar getirdiğini düşünüyorum.

    Bu vesîleyle gerek yazı gerekse hitâbet aracılığıyla Müslüman kitleye şu veyâ bu ölçüde tesir eden kimselerin hatâ ve savabları karşısındaki tavrımı şu cümlelerle özetleyebilirim:

    Bu kimselerin hizmetlerine ya da olumlu yanlarına karşı hakkāniyet ve adâlet ölçüleri dâhilinde kalmakla berâber, onların özellikle esasa ilişkin yanlış düşüncelerine karşı tepkisiz kalmamız da aslâ gerekmiyor.

    Aksine Müslüman toplumda az ya da çok örnek alındıkları için bu kimselerin İslâmî ilke ve hassâsiyetlere aykırı duruşlarında başta ihkāk-ı hak sonra Müslümanların selâmeti adına kendilerini îkaz etmeyi bir sorumluluk olarak görüyor ve bu konuda taklitçiliğe de, riyakârlığa da prim vermemeyi samimiyetin ve dürüstlüğün gereği kabul ediyoruz.

    Eğer bu yanlışlar kamuoyuna mâl olmuşsa bunların eleştirilerinin de kamuoyuna deklare edilmek sûretiyle alenî biçimde yapılması gerektiğini düşünüyoruz.

    Mustafa İslamoğlu’nun Nüzûl-i Îsâ Ve İlgili Hadisler Hakkındaki Görüşü

    Bu açıklamalardan sonra İslamoğlu’nun Îsâ (Aleyhisselâm)ın nüzûlü konusundaki görüşünün değerlendirmesine geçebilirim. Başlıkta da belirttiğim gibi değerlendirme İslamoğlu’na yöneltilen bir soruya kendisinin verdiği cevap üzerinden olacaktır.

    Herhangi bir yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için hem kendisine yöneltilen sorunun hem de bu soruya verdiği cevâbın metni olduğu gibi alıntılanmıştır:

    SORU: Sorum Hz. İsa ile ilgili olacak. Onun tekrar geleceğine inanan yakın dostlarıma nasıl anlatayım da veya nasıl cevap vereyim de, biraz da olsa bilgi sahibi olsunlar. Bu konuda bana birkaç ayet gösteriyorlar, bunlara biraz da olsa cevap verebiliyorum ama Buhari, Müslim gibi zatların hadislerini gösterdiklerinde bu hadisler uydurma diyemiyorum ve yorum yapamıyorum. Çünkü hadislerin gerçekliğini bilemiyorum. Bana bu konuda yardımcı olabilir misiniz? Ben gelmeyeceğine inananlardan olduğumu ifade ettiğimde bana itikatımdan bahsediyorlar. Sizden değerli cevaplarınızı bekliyorum. Allah sizden ve Müminlerden razı olsun. (02/03/2007)

    CEVAP: Aynen ben de öyle yapıyorum. Bu doğru olan. Buhari ve Müslim’deki hadisleri izahın binbir yolu var.

    İsa’nın gerçek inancı onu takip edenlere dönecek de diyebiliriz. Fakat bu hadisler haber-i vahid. Zan içerir. Yanlış ve yalana ihtimali vardır. Bu tür haberler akideye konu olmazlar. Bu yeterlidir.
    (Kaynak: http :// www.mustafaislamoglu.com/haber_detay.php?haber_id=122 )

    İslamoğlu’nun Îsâ (Aleyhisselâm)ın nüzûlü (yer yüzüne inişi) ile ilgili görüşü kabaca yukarıdaki soruya verdiği cevaptan anlaşılmaktadır. Soruyu soran kimse görüldüğü gibi Îsâ (Aleyhisselâm)ın nüzûlüne inanmadığını ifâde ediyor.

    Tartışmalar Kur’ân ekseninde devâm ettiği sürece nüzûl-i Îsâ’ya inananlara biraz cevap verebildiğini de belirtiyor.

    Burada araya girerek şunu ifâde etmek isterim: Hazret-i Îsâ (Aleyhisselâm)ın nüzûlüyle ilgili âyetler, bir yandan sahâbe ve tâbi‘înden gelen rivâyetlere, diğer yandan siyak-sibaklarına bağlı kalınarak anlaşılmaya çalışıldığında bunların açık biçimde Hazret-i Îsâ (Aleyhisselâm)ın nüzûlüne delâlet ettiği görülecektir.

    Burada ilgili âyetleri açık ve seçik biçim de ele almak isterdik; ama konumuz İslamoğlu’nun cevâbı üzerine binâ edildiği için buna fırsatımız olmayacak.

    Soruyu soran kimse daha sonra konuyla ilgili Buhârî ve Müslim’de nakledilen hadisler karşısında çâresiz kaldığını söyleyerek İslamoğlu’ndan yardım istiyor.

    İslamoğlu’nun meseleye kendince getirdiği çözüm, Hazret-i Îsâ (Aleyhisselâm)ın nüzûlüyle ilgili olarak Buhârî ve Müslim’de geçen hadislerin inkârı değil, tevilidir. İslamoğlu’na göre bu hadislerin binbir tevili vardır.

    Cevapta ileri sürdüğü tevile göre de hadisler bizzat Îsâ (Aleyhisselâm)ın nüzûlünü değil, kıyâmetin arefesinde takipçilerine onun gerçek inancının döneceğini bildirmektedir.

    İslamoğlu’nun cevâbından üç şey çıkı yor: Birincisi, Îsâ (Aleyhisselâm)ın nüzûlünü bildiren hadisler hakîkî/açık anlamlarına yorulmamalı, bilakis tevil edilmelidir. İkincisi, ilgili hadisler haber-i vâhiddir. Üçüncüsü, haber-i vâhidler zan ifâde ederler. Bu bakımdan akîdeye konu olamazlar.

    Mesele anlaşıldığına göre sözü daha fazla uzatmayıp bu üç nokta üzerinden İslamoğlu’nun görüşünü değerlendirebiliriz.

    Nüzûl-İ Îsâ Hadisleri Tevil Edilebilir Mi?

    Birincisi, Îsâ (Aleyhisselâm)ın nüzûlüne dâir vârid olan hadislerin yukarıda arz edildiği gibi tevil edilmesi, başka türlü anlaşılması mümkün müdür? Bu soruya cevap vermek için önce Îsâ (Aleyhisselâm)ın nüzûlü hakkında vârid olan hadislerden birkaç tânesinin mealini buraya taşıyalım. Böylece üzerinde konuştuğumuz konu hakkında daha temelli ve net fikirler ortaya koymamız mümkün olabilir.

    Kaynaklarda Îsâ (Aleyhisselâm)ın nüzûlüne dâir nakledilen hadisler içinde en meşhur olanı Buhârî ve Müslim’de geçen şu rivâyettir:

    Sa‘îd bin el-Müseyyeb’in Ebû Hureyre (Rad‎yallâhu Anh) kanalıyla rivâyet ettiği hadiste Allâh Rasûlü şöyle buyurmaktadır: “Canım kudretinde bulunan Allâh’a yemin olsun ki, şüphesiz Meryemoğlu’nun âdil bir hakem olarak inmesi elbette yakındır. O inince haçı kıracak, hınzırı öldürecek, cizyeyi kaldıracaktır.
    Onun zamânında mal çoğalacaktır, o kadar ki kimse onu kabul etmeyecektir. O zaman tek bir secde dünyâ ve dünyâda bulunan şeylerden daha hayırlı olacaktır.”

    Daha sonra Ebû Hureyre (Radıyallâhu Anh) isterseniz şu âyeti okuyun dedi: “Ehl-i kitap tan hiç kimse olmaz ki, ölümün den önce ona (Îsâ’ya) îmân etmemiş olsun. O kıyâmet günü de onlara şâhit olacaktır.”(Nisâ:159)” Buhârî, Enbiyâ:5, no:3264, 3/1272, Müslim, Îmân:71, no:155, 1/135)

    Bu konuda vârid olan hadislere bir diğer misal de Câbir (Rad‎yallâhu Anh)ın Allâh Rasûlü’nden naklettiği şu hadistir:

    “Ümmetimden kıyâmete kadar hak üzere savaşan bir tâife bulunacaktır. Sonra Meryem oğlu Îsâ inecektir. Müslümanların emîri (olan Hazret-i Mehdî) ona: “Gel, bize namaz kıldır!” diyecek. O da:

    “Hayır, Allâh’ın bu ümmete bir ikrâmı olarak sizler birbirinizin emirlerisiniz!” diyecektir.” Müslim, îman:71, no:156, 1/137

    Bu konuda farklı sahâbîler tarafından nakledilen hadislerin sayısı hayli kabarıktır. İlgili hadislerin sâdece muhtevâsına birer misal olması için zikrettiğimiz bu rivâyetler, Îsâ (Aleyhisselâm)ın nüzûlüne dâir Hazret-i Peygamber Efendimiz’in anlatmak istediği şeyin mâhiyet ve keyfiyeti hakkında yeterince fikir veriyor. Şu halde ikinci adımı atarak mezkur hadislerde yer alan ifâdeleri, Îsâ (Aleyhisselâm)ın bizzat kendisinin nüzûlünün dışında başka türlü anlama imkânı olup olmadığına bakabiliriz.

    Meallerine yer verdiğimiz hadislerde ilk dikkat çeken husus olarak, Allâh Rasûlü’nün sâdece Hazret-i Îsâ’nın nüzûlünü haber verip sözü orada bitirmediğini, bunun dışında detaylı sayılabilecek bilgiler verdiğini de görüyoruz.

    Yukarıda zikrettiğimiz hadisler ve diğerlerinde Allâh Rasûlü, Hazret-i Îsâ’nın yeryüzüne nereden ineceği, ne keyfiyette ineceği, nerelere uğrayacağı, neler yapacağı ve nihâyet nerede vefât edip nereye defne dileceği gibi konularda çok somut bilgiler vermektedir.

    Bunların yanında yukarıda mealini verdiğimiz Câbir hadisinde de olduğu gibi Ümmet-i Muhammed’le arasında geçecek olan konuşmaların içeriğine kadar teferruata da girmektedir.

    Bu kadar somut anlatım ve detaylı bilgiyi göz önünde bulundurursak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:

    Hazret-i Îsâ’nın nüzûlünü başka türlü anlamak, hadislerde yer alan ifâdeleri mecrâsından saptırıp zorlama yorumlara baş vurmadan mümkün değildir.

    Çünkü bu hâliyle hadisler açık ve net olarak Hazret-i Îsâ’nın bizzat kendisinin nüzûl edeceğini gösteriyor.

    Biraz daha detaya inerek konuyu dil ve usül yönüyle ele alalım. Dil ve usül kuralları gereği açık ifâdelerde “Mecaz” ve “Kinâye” gibi sözün yan anlam ihtimallerini gündeme getirebilmek için ortada bunu gerektiren sebep bulunmalı, yâni açık anlamın imkânsız olduğunu gösteren delil olmalıdır.

    Nitekim usülde mukarrar olan: “Kelamda aslolan hakîkattır”, “Hakîkat müteazzir (imkânsız) olduğu zaman mecaza başvurulur” gibi kāideler de bunu anlatır. Sözgelimi mezkûr hadislerde geçen “Nüzûl” kelimesinin açık anlamı bizzat bedenen inmektir.

    Farzı muhal “Nüzûl” kelimesini bu anlamın dışına çıkararak ona mecâzî anlam yüklemek, meselâ bunun Hazret-i Îsâ’nın gerçek inancının onu tâkip edenlere geri döneceği anlamına geldiğini savunmak için ortada Hazret-i Îsâ’nın bedenen inmeyeceğini gösteren âyet, hadis veyâ kesin aklî bir delil bulunması gerekir.

    Ancak böyle deliller bulunması hâlinde “Nüzûl” kelimesi başka anlamlara hamledilebilir.

    Peki, sormak lâzım, Hazret-i Îsâ’nın yer yüzüne bedeniyle inmeyeceğini söyleyenlerin elinde böyle bir delil var mıdır? Bu konuda ileri sürülen gerekçelere bakılırsa nüzûl-i Îsâ’yı inkâr edenlerin de tevil edenlerin de ellerinde ancak kurgusal öncüler var. Söz gelimi Kur’ân’da Hazret-i Îsâ ile ilgili “Teveffî” kelimesine yapılan atıf sorunludur. Zîrâ bu kelimenin anlamı aslen “Almak”tır. )Taberî, Câmi‘u’l-beyân fî âyi’l-Kur’ân:3/395; Kevserî, Nazratün âbira, sh:99)

    Dolayısıyla kelimenin kaçınılmaz olarak Hazret-i Îsâ’nın ölümüne delâlet ettiği söylenemez. Bunun gibi, nüzûl-i Îsâ’yı fizik şartları açısından imkânsız bulanların iddiaları da, Allâh’ın kudretini fizik kanunlarıyla sınırlandırmak sûretiyle fiziği mutlaklaştıran vahim bir yanlışı sergilemektedir.

    Ortada sahih bir delil bulunmadığına göre nüzûl kelimesini açık anlamından çıkartıp başka anlamlara çekmek îzah edilebilir bir yol olmasa gerektir. Dikkat edilirse yukarıda nüzûl kelimesini bedenle inmek anlamının dışına çekmekten bahsederken “Farz-ı muhal” tâbirini kullanarak nüzûlün başka anlama çekilmesinin usül açısından imkânsızlığına işâret ettik.

    Zîrâ Hazret-i Îsâ’nın nüzûlüyle ilgili hadislerde geçen nüzûl kelimesinin bizzat be denle inmek anlamına gelen delâletini anlat ma ya zâhir (açık) kelimesi de yetmez.

    Bu tür kelimeler usulcülerin de ifâde ettiği gibi “Müfesser” niteliğinde kelimelerdir. Kelimenin kendisi doğrudan bedenle inmek anlamına delâlet ettiği gibi, hadislerin siyak ve sibâkı da bu anlamı pekiştirmekte, mecaz ya da bir başka ihtimâli kökten kazımaktadır.

    Şu halde hadislerde yer alan detaylar nüzûlün zorunlu olarak bedenle inmek anlamına geldiğini, diğer ihtimallerin hiçbir türlü söz konusu olamayacağını göstermektedir.

    Birinci meseleyi toparlayacak olursak İslamoğlu’nun, ilgili hadisleri Hazret-i Îsâ’nın yeryüzüne bedenle inmesi dışında bir anlama çekmesi için elinde makul bir sebep bulunmamaktadır.

    Bu bakımdan İslamoğlu’nun mezkûr hadisleri açık anlamlarının dışına çekmesini, bu konudaki peşin hükümlülüğünden başka bir şeyle îzah edemiyorum.

    Nüzûl-i Îsâ Hadisleri Mütevâtir Değil Midir?

    İkincisi, Hazret-i Îsâ’nın nüzûlünü konu edinen hadisler haber-i vâhid midir? Haber-i vâhid, yaygın kullanımına göre, mütevâtir olmayan hadisler demek olduğundan konuya mütevâtir hadislerin târifiyle giriş yapmamız gerekiyor.

    Bir terim olarak mütevâtir hadis: “Örfen, yalan üzerinde söz birliği etmiş olmalarına ihtimal verilemeyecek sayı ve keyfiyeti hâiz kimselerin/topluluğun rivâyet ettiği hadis.” demektir. Biraz daha müşahhas ifâdeyle mütevâtir hadis, ilk kaynağından îtibâren her tabakasında kalabalık gruplar tarafından rivâyet edilen ve rivâyet edenlerin normal şartlarda yalan söylediklerine imkân verilemeyen hadislerdir.

    Mütevâtir hadis konusunun detayları burada bizi ilgilendirmediği için fazla teferruata girme gereği duymuyoruz. Ancak şu kadarını ifâde etmeliyiz ki, târiften de anlaşıldığı üzere bir hadisin mütevâtir olması onu rivâyet edenlerin sayılarının belli bir rakama ulaşmış olmasıyla alâkalı değildir.

    Bâzı muhaddislerin bu konuda zikrettiği rakamlar ekseriyâ usulcüler tarafından îtibar görmemiştir. Usulcülerin bu konuda esas kabul ettiği ölçü, hadisi rivâyet eden râvîlerin âdeten (normal şartlarda) yalan üzerinde söz birliği etmiş olabileceklerine ihtimal verilememesidir. Bu olduktan sonra râvîlerin sayısının pek bir ehemmiyeti yoktur.

    Mütevâtir hadislerin târifinden hareketle haber-i vâhidin târifini yapabiliriz. Mütevâtir haberin karşıtı olduğuna göre haber-i vâhid: “Normal şartlarda yalan üzerinde söz birliği yapmış olmalarına ihtimal verilebilecek olan kimseler tarafından nakledilen hadislerdir.”

    Târiflerini gördüğümüze göre buradan Hazret-i Îsâ’nın nüzûlüyle ilgili rivâyetlerin haber-i vâhid mi yoksa mütevâtir mi olduğu konusuna geçebiliriz.

    İslamoğlu nüzûl-i Îsâ hakkındaki rivâyetlerin haber-i vâhid olduğunu söylüyorsada dayanağının ne olduğunu ifâde etmediğinden bu konuda net bir şey söyleyemiyoruz. Ancak İslamoğlu’nun hadis ilimleri konusunda Hayri Kırbaşoğlu’nun fikirlerine güvendiğini ve tâkipçilerine tavsiye ettiğini yine kendisinin ifâdelerindenanlıyoruz. (http://www.mustafaislamoglu.com/haber_detay.php?haber_id=338)

    Bu durumda muhtemelen İslamoğlu’nun atölyecisi Hayri Kırbaşoğlu olmakta, onun mütevâtir hadisle ilgili fikirlerini “taklit” etmektedir.

    Kırbaşoğlu mütevatir hadislerin ancak sayılamayacak kadar kalabalık kitleler tarafından nakledilen hadisler olduğunu savunmaktadır. Ona göre; râvîleri sayılabildiği için, elli altmış sahâbî tarafından nakledilmiş olsa bile senetli rivâyet yoluyla günümüze ulaşan hadisler mütevâtir olamazlar.(Kırbaşoğlu, Alternatif Hadis Metodolojisi, s. 95.)

    Kırbaşoğlu’nun bu konuda dayanağı olmadığı gibi, mütevâtir hadisin târifi de kendisini desteklememektedir. Zîrâ mütevâtir hadisin târifinde bir sayı tahdidi olmadığını gördük. Sayı tahdidinin olmaması, “Mütevâtir hadis söz gelimi on kişinin ya da yirmi kişinin rivâyet ettiği hadistir”, diyenlerin hatâlı olduğunu gösterdiği gibi, “Mütevâtir hadis elli kişinin ya da altmış kişinin rivâyet ettiği hadis olamaz” diyenleri de hatâya nispet etmektedir.

    Çünkü sonuçta her ikisi de mütevâtir hadise bir rakam tahdidi yapmaktadır. Biri doğru dan yaparken, Kırbaşoğlu gibileri dolaylı biçimde, tersinden sayı tahdidi yapmaktadır. Kırbaşoğlu söz gelimi elli ya da altmış sahâbî tarafından nakledilen hadisleri mütevâtir görmemekle, mütevâtir hadisin râvî sayısının asgari olarak ellinin ya da altmışın üstünde olması gerektiğini zımnen ifâde etmiş olmaktadır. Oysa mütevâtir hadislerin târifinde de şartlarında da böyle bir kayıt bulunmamaktadır.

    Şu halde Kırbaşoğlu, mütevâtir hadislerin sayısını en aza indirmeye şartlanmış biri olarak târiflere rağmen kendince bir mütevâtir hadis modeli kurgulamaktadır. (Kırbaşoğlu’nun mütevatir hadisle ilgili görüşlerinin tenkidi için bkz., Talha Hakan Alp, Günümüz hadis tartışmaları bağlamında Mütevatir hadis, Rıhle, Yıl 1, Sayı 2.)

    Bu bakımdan onun savunduğu mütevâtir hadis modeli bizi bağlamamaktadır. Dolayısıyla nüzûl-i Îsâ ile ilgili rivâyetleri onun değil, yaygın mütevâtir hadis tasavvuru üzerinden değerlendirmek gerektiğini düşünmekteyiz.

    Nüzûl-i Îsâ ile ilgili rivâyetlerin hangi kategoriye girdiğini tespit etmek zor değil.

    Konuyla ilgili rivâyetlerin senedlerini ve buna bağlı olarak râvî sahâbîlerin sayısını en azından elde mevcut olanları îtibârıyla çıkarmak mümkün. Aslında okuyucunun, bu konuda ilgili kaynakları tek tek taramak zorunda kaldığını düşünerek yılgınlık göstermesine gerek yok.

    Modern zamanlarda nüzûl-i Îsâ konusu tartışılmaya başladığından yakın dönemde yaşayan birçok muhakkık âlim, ilgili rivâyetleri kaynaklardan tarayarak ilgilenenleri bu zahmetli işten kurtarmıştır.
    Meselâ Hindistanlı büyük muhaddis ve fakih Enver Şâh el-Keşmîrîyaptığı uzun ve yorucu çalışmalar netîcesinde bu konuda et-Tasrîh bimâ tevâtera fî nüzûli’l-Mesîh adlı kitabını kaleme almıştır. Keşmîrî bu kitapta Allâh Rasûlü’ne âit (merfû‘) yetmiş beş, sahâbe ve tâbi‘îne âit (mevkuf) yirmi altı rivâyet toplamıştır. Bu rivâyetler başta İbn-i Mes‘ûd, Âişe, Enes, Huzeyfe bin el-Yemân, İbn-i Ömer, İbn-i Abbâs, Câbir, Ebû Hureyre, Abdullah bin Amr, Ebû Sa‘îd el-Hudrî (Radıyallâhu Anhüm) gibi meşhur sahâbîler olmak üzere yaklaşık otuz sahâbîden nakledilmektedir.

    İlgili rivâyetler bu kadar kalabalık bir sahâbe gurubu tarafından nakledildiği için, öteden beri İslam âlimleri nüzûl-i Îsâ konusundaki rivâyetlerin mütevâtir olduğunu ifâde etmişlerdir.

    Bunlara misal olarak Taberî, Ebu’l-Hüseyn el-Âburî, İbn-i Atıyye, İbn-i Rüşd, İbn-i Kesîr, es-Seffârînî, Şevkânî, Kettânî, Keşmîrî, Kevserî ve Ğumârî’yi zikredebiliriz. (Abdulfettah Ebû Ğudde, et-Tasrîh bimâ tevâtera fî nüzûli’l-Mesîh, ta‘lîk bölümü; ed-Dânî, es-Sünenü’l-vâride fi’l-fiteni ve ğavâilihâ ve’s-sâati ve eşrâtihâ, ta‘lîk kısmı:6/1246)

    Şu halde mütevâtir hadisin târifi esas alındığında, bu kadar sahâbînin rivâyet ettiği hadislerin mütevâtir olduğunu söylemek için başka ne gerekiyor?

    Sahâbe tabakasında bu sayıya ulaşan rivâyetlerin tâbi‘în ve sonraki tabakalarda ulaşacağı miktarı siz düşünün.

    Bu kadar sahâbînin yalan üzerinde söz birliği etmiş olabileceğine kim neye dayanarak ihtimal vermektedir ki, bu hadislerin mütevâtir olamayacağını savunabilmektedir?

    Hayri Kırbaşoğlu’nun Nüzûl-i Îsâ Tenkidinin Eleştirisi

    Burada hazır yeri gelmişken Hayri Kırbaşoğlu’nun ilgili rivâyetler ve kaynağı bulunan sahâbîlere dâir tenkitlerine değinmeliyim. Bu vesîleyle Hayri Kırbaşoğlu’nun, Hazret-i Îsâ’nın nüzûlüyle ilgili hadislere dâir kaleme aldığı “Hazret-i Îsâ’yı gökten indiren hadislerin tenkidi” isimli bir makālesi olduğunu belirtmem gerekiyor. İlgili makāleyi okudum, maalesef makalede ilmî sayılabilecek analitik tespitler göremedim.

    Asıl konumuz Kırbaşoğlu’nun tenkidinin eleştirisi olmadığı için burada sâdece ilgili makālede göze batan eksiklik ve çarpıtmaları gündeme getirerek tekrar İslamoğlu’na dönmek durumundayım.

    Kırbaşoğlu’nun anılan makālede “Kaynak metodolojisi” alt başlığıyla yaptığı tespit ve tenkitler gâyet sathî ve temelsiz görünüyor.

    Sözgelimi bu bölümde Kırbaşoğlu, Hazret-i Î sâ’nın nüzûlüne dâir Allâh Rasûlü’nden yapılan rivâyetlerin birkaçı hariç, neden Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali (Radıyallâhu Anhüm) gibi kendisine yakın arkadaşları ve Hazret-i Peygamber’in eşleri tarafından gelmediğini bir sorun olarak gündeme taşıyıp rivâyetlerin güvenilirliğini sorguluyor.

    Doğrusu onlarca sahâbî tarafından rivâyet edildiği halde: “Bu sahâbîler arasında neden yukarıda zikredilen sahâbîler bulunmuyor?” denilerek bir hadisin tenkit edildiğine ilk defâ şâhit oluyoruz. Kırbaşoğlu’nun böyle bir ayrıntıyı kaynak tenkidi gibi ilmî bir faaliyette hem de ilk sırada kullanması doğrusu ilginç!

    Hadis ilimlerinde sözü edilen sahâbîlerin neden fazlaca rivâyetleri olmadığı konusunda kendi konumlarına has sebeplere dâir yer alan îzahlar Kırbaşoğlu’nun söz konusu tenkidine yeterince cevap teşkil ediyor.

    Bu da bir yana, bu tenkid ilginç olduğu kadar ciddi bir mütâlaaya dayandığı da söyle nemez. Zîrâ kendisi de bu konudaki hadisleri rivâyet eden sahâbîlerin listesini veriyor ve bunlar arasından Enes ve Abdullah b. Mes‘ûd (Radıyallâhu Anhümâ) gibi birkaç sahâbî dışındakilerin Allâh Rasûlü’nün yakın arkadaşları ve fakîh sahâbîler olmadıklarını söylüyor. (Kırbaşoğlu, Hz. İsa’yı gökten indiren hadislerin tenkidi, İslamiyat, c:3, s:4. Ekim-Aralık 2000)

    Kırbaşoğlu her ne kadar “Birkaç sahâbî” diyerek bunların kimler ve ne kadar olduklarını belirsiz bırakmak sûretiyle meseleyi geçiştirmeye çalışsa da biz şöyle biraz daha ayrıntıya girerek iddiasının hiçde sağlam bir temele oturmadığını yakından görebiliriz.

    Kırbaşoğlu’nun da verdiği listede yer alan sahâbîler arasında Cabir b. Abdillâh, Ebû Hureyre, Abdullâh b. Amr, Abdullâh b. Ömer, Huzeyfe b. el-Yemân, Ammar b. Yâsir, Imrân b. Husayn, Ebu’d-Derdâ, Osman b. Ebi’l-Âs, Vâsile b. el-Eska‘ (Radıyallâhu Anhüm) gibi isimler bulunuyor.

    Şimdi bu sahâbîlerin Ebûbekir (Radıyallâhu Anh) gibi Allâh Rasûlü’nün yakın arkadaşları olduklarını söyleyemesek de, bunların her birinin Allâh Rasûlü’yle yakınlığı bulunduğu bir vâkı‘adır ve hiçbiri Allâh Rasûlü’nü bir veyâ birkaç defâ görüp memleketine dönmüş biri değildir.

    Hadis ilimlerinde râvi sahâbîlerin temâyüz sebebi Ebûbekir (Radıyallâhu Anh) gibi Allâh Rasûlü’nün çok yakın arkadaşı olmak değildir elbette.

    Eğer öyle olsaydı elimizde hadis diye sâdece mezkûr sahâbîlerin rivâyet ettiği çok az bir mecmua kalırdı.
    Oysa hadis ilimlerinde (ve özellikle usulcülerin nazarında) bir sahâbîyi di ğerinden mütemâyiz kılan husus, fakîh olmalarının yanında, esasta Allâh Rasûlü’ne olan mülâzemeti (onunla sürekli berâberliği)dir, Allâh Rasûlü ile birlikteliği ne kadardır, onunla savaşa katılmış mıdır, onunla sefere çıkmış mıdır, özel olarak Allâh Rasûlü’yle münâsebeti olmuş mudur, bunlara bakılır. (Suyûtî, Tedrîbü’-râvî:2/122; es-Sem‘ânî, Kavâtı‘u’l-edille:1/392)

    Sözünü ettiğimiz sahâbîlerin her birisi bu özelliktedirler. Allâh Rasûlü’yle savaşlara katılmanın yanısıra onun nezdinde önemli mevkii işgal etmişlerdir.

    Abdullâh b. Ömer, Abdullâh b. Amr ve Ebû Hureyre (Radıyallâhu Anhüm) gibi isimlere girmek istemiyorum. Bunların Allâh Rasûlü’yle özel münâsebetleri, menkıbeleri ve sahâbe arasındaki mevkileri târife gerek bırakmayacak kadar açıktır. Ben asıl diğer sahâbîlerden bahsetmek istiyorum.

    Bu sahâbîlerin birçoğu gerek Allâh Rasûlü, gerekse Hulefâ-i Râşidîn tarafından stratejik görevlere getirilmiştir. Meselâ Osman b. Ebi’l-Âs (Radıyallâhu Anh) bizzat Allâh Rasûlü tarafından Tâif’e vâli tâyin edilmiştir.Hazret-i Ömer zamânına kadar bu görevde kalmış, daha sonra Hazret-i Ömer kendisini Bahreyn’e vâli atamıştır.

    İmran b. Husayn (Radıyallâhu Anh) da fakîh olduğu bildirilen sahâbîlerdendir ve Hazret-i Ömer tarafından Basra’ya gönderilmiş, orada ki halka din eğitimi vermek için vazîfelendirilmiştir.

    Huzeyfe b. el-Yeman (Radıyallâhu Anh) da meşhur sahâbîlerdendir ki Allâh Rasûlü’nün kendisine son derece güveni bulunmaktaydı.

    Birçok gizli bilgileri kendisine verdiği için “Sâhibü’s-sirr (sırdaş)” olarak anılırdı. Hazret-i Îsâ’nın nüzûlü dâhil kıyâmet alâmetleri hakkın da birçok rivâyetin kaynağıdır. Hazret-i Ömer onun bilgisine güvenir, fitne konusunda kendisine danışırdı. Kaynakların verdiği bilgiye göre Hazret-i Ömer tarafından Medâin’e vâli atanmıştır.

    Ebu’d-Derdâ (Radıyallâhu Anh) Bedir günü Müslüman olmuş, Uhud’a katılmıştır. “Ümmetimin hakîmidir” gibi bir medh-i nebevîye mazhar olmuştur. Dımeşk kadılığı yapacak kadar fakih bir sahâbîdir.

    Ebû Hureyre gibi Vâsile b. el-Eska‘ (Ra dıyallâhu Anhümâ) da Ashâb-ı Suffe’dendir, gece gündüz Allâh Rasûlü’nün yakınında bulunmuş, aç-açık kalmasına rağmen ilim tahsiline devam etmiştir.

    Ammâr b. Yâsir (Radıyallâhu Anhümâ) erken dönem Müslüman olmuş sahâbîlerden biri olarak uzun süre Allâh Rasûlü’yle birlikteliği vardır. Bunun yanında Allâh Rasûlü’nün, şahsına dâir beyânâtı bulunacak kadar da kendisine yakınlığı bulunmaktadır. Nüzûl-i Îsâ rivâyetlerinin kaynağı olan sahâbîler içinde bunların yanında Sefîne ve Sevbân (Radıyallâhu Anhümâ) gibi gece gündüz Allâh Rasûlü’nün berâberinde bulunan ve onun hizmetçisi olan sahâbîler de vardır. (Burada mezkûr sahâbîlere dâir verilen bilgiler “el-İsâ be fî temyîzi’s-sahâbe” adlı meşhur sahâbe ansiklopedisinden alınmıştır. Merak edenler sahâbîlerin isimleri üzerinden kitapta arama yapabilir ve hayatları hakkında daha geniş bilgi edinebilirler.)

    Şimdi bu sahâbîlerin rivâyetlerini Allâh Rasûlü’nün çok yakın arkadaşları ve fakîh olmadıkları gerekçesiyle tenkit etmenin ma‘kul bir îzâhı olabilir mi?

    Mütâle‘anın ciddiyetine (!) bakın ki, mezkûr sahâbîler arasında Allâh Rasûlü’nün eşleri bulunmadığını sorun eden Kırbaşoğlu bizzat kendi listesinde de yer aldığı halde Hazret-i Âişe’yi görmüyor.

    Makālede “Dış Tenkid” (isnad tenkidi) alt başlığıyla yer alan bölümdeki tenkitler bizzat senet incelemelerine dayandırılmak yerine hadislerin birkaçıyla ilgili bilinen tenkitler ileri sürülerek diğerleride zan altına sokuluyor.

    Hâlbuki başlığa bakarak bu bölümde ilgili rivâyetlerin senetlerini tek tek inceleyip ayrı ayrı her biri hakkında mülâhazalarını ortaya koymasını, sonra da bu mülâhazalar üzerine, genellemeye prim vermeden tutarlı bir sonuç çıkarmasını beklerdik Kırbaşoğlu’ndan!

    “İç Tenkit” (metin tenkidi) alt başlığıyla makāleye yansıttığı tespitlere gelince; bunlar tamâmen Kırbaşoğlu’nun hakîkat ve doğruluk anlayışını ortaya koyan son derece sübjektif açıklamalar ve pekâlâ tartışılabilecek, pekâlâ aksi söylenebilecek türden tespitlere dayanıyorlar.

    Söz gelimi bu bölümde sık sık ilgili rivâyetlerin bâzılarında yer alan ifâdelerin Eski Ahid (Tevrât) külliyatındaki bilgilerle benzerlikler arz ettiğine yaptığı atıfları burada zikredebiliriz. Kırbaşoğlu bunları yadırgayıp ilgili hadislerin belli kültür havzalarında üretilip Allâh Rasûlü’ne isnad edildiğini düşünmektedir.

    Bu, Kırbaşoğlu’nun zannettiği kadar kolay mıdır? Pekâlâ, biri kalkıp şunları diyebilir: Eski ve yeni ahid külliyatı toptan batıl ve hurâfelerle dolu değildir.

    Bunlarda hâlâ mişkât-ı nübüvvet ten parıltılar vardır. İş bu bilgiler de, korunabilmiş mezkûr parıltılardandır. Allâh Rasûlü ile diğer peygamberlerin bilgi kaynağı aynıdır, vahiydir.

    Şimdi siz Ehl-i kitaptaki bilgilerin toptan bâtıl olduğunu söyleyebilir misiniz? Eğer söylüyorsanız, neden bu külliyatı hâlâ muharref (değiştirilmiş, saptırılmış, üzerinde oynanmış) kitaplar olarak tanımlıyorsunuz?

    Ehl-i kitab’ın dînî bilgisinin tahrif edilmiş olması zorunlu olarak sâhip oldukları bâzı bilgilerin hakîkat değeri taşıyabileceğini göstermez mi? Bizim de bu bilgileri tespit etmemiz için güvene bileceğimiz kaynak Kur’ân âyetleri ve Allâh Rasûlü’nün hadisleri değil midir?

    Şu halde Allâh Rasûlü’nden gelen hadisler ilgili bilgilere paralellik arz ediyorsa bunu hadislerin uydurma olduğuna mı yoksa Ehl-i kitabın mezkûr bilgilerinin sahih olduğuna mı delil saymalıdır?

    Görüldüğü gibi Kırbaşoğlu burada bir ön kabulden hareket ediyor, hadislerin metin kritiğini de ihtiyat payı bırakmadan tamâmen bunun üzerine binâ ediyor. Şimdi bu metin tenkidine ne kadar güvenebiliriz?

    Haber-i Mütevâtirlerin Dışındaki Haberler Sâdece Haber-i Vâhid Midir?

    Üçüncüsü, haber-i vâhidlerin akîdeye konu olamaması meselesine gelince; bu mesele de detayları araştırılmadığında kafa karışıklığına yol açabilmektedir. Detaylara girmeden önce iki noktanın altını çizelim:

    Birincisi, Hazret-i Îsâ’nın nüzûlüne dâir rivâyetler haber-i vâhid değildir, yukarıda da îzah ettiğimiz gibi mütevâtirdir.

    İkincisi, nüzûl-i Îsâ rivâyetlerinin mütevâtir olmadığı farz edilse bile, bu zorunlu olarak haber-i vâhid olmalarını gerektirmez. Zîrâ Usû l-i fıkıh âlimleri genelde hadisleri “Mütevâtir”, “Meşhur” ve “Âhâd” olmak üzere üç kısma ayırıp hükümleri îtibârıyla her bir kısmı ayrı ayrı değerlendirirler.

    Bu değerlendirmeye göre meşhur hadisler İbni Fûrek, el-İsferâînî, Ebû Mansur el-Bağdâdî ve Ebu’l-Yüsr el-Bezdevî gibi ekser usulcülere göre kat‘î bilgi ifâde ederken (el-Bağ dâ dî, Usûlü’d-dîn, sh:13), Debûsî ve Serahsî gibi bâzı âlimlerce tume’nînet (tatmin edici bilgi) ifâde etmektedir.(Debûsî, Takvîmü’l-edille, s. 212; Serahsî, el-Usûl, 1/292)

    Ama şurası kesin ki, meşhur hadislerin inkârı -Ebu’l-Yüsr el-Bezdevîve hocası Şemsü’l-Eimme el-Halvânî gibi bâzı âlimlere göre küfür olsa da (Ebu’l-Yüsr el-Bezdevî, Kitabün fîhi marifetü’l-huceci’ş-şer’iyye, s:33)-en azından bidat kabul edilmekte, bu yönüyle ilgili rivâyetlerin akîdeye tealluku bulunmaktadır.

    Bu bakımdan birçok akîde ve kelam kitabında da örneklerine rastlandığı üzere ilgili rivâyetler akıdede delil olarak kullanılabilmektedir. Özellikle akîde ve kelam kitaplarının sem‘iyyât bölümü diye bilinen son bahislerinde bu rivâyetlerin sıkça delil olarak kullanıldığını görmekteyiz.

    Şu da var ki, kelamcılar bu gibi bahislerde zaman zaman istidlalde bulundukları bâzı rivâyetlerin meşhur olduğunu ifâde etmişlerse de bu hüküm her zaman isâbetli olmamaktadır.

    Zâhid el-Kevserî’nin de pek yerinde tespit ettiği üzere, sözü edilen kelamcıların hadis ilimlerinde ihtisasları olmadığı için ilgili hadislerin tarikleri hakkında etraflı bilgiye sâhip olmamaktadırlar. (Kevserî, Nazratün âbira, sh:122)

    Bu bakımdan onlar tevâtüre ulaştığının farkına varamayıp sâdece meşhur olduklarını ifâdeyle yetinmektedirler.

    Her konuda ihtisas erbâbının bilgisine mürâcaat etmek gerektiğinden mütevâtir hadislerin tespiti husûsunda kelamcılardan çok hadislerin tariklerine aşinalığı olan âlimlerin tespitleri esas alınmalıdır.
    Yukarıda bu nitelikteki âlimlerin ilgili hadislere dâir kanaatlerini belirtmiştik. Sözün özü; usûl-i fıkıh âlimlerine âit bu taksime göre konuşacak olursak; nüzûl-i Îsâ rivâyetleri en azından meşhur ve müstefîz hadisler kısmına dâhil olmaktadır.

    Bizim yukarıda esas aldığımız üzere ha disleri mütevâtir ve haber-i vâhid olarak ikili tasnife tâbi tutanlar genelde muhaddislerdir. Şu halde nüzûl-i Îsâ rivâyetlerinin mütevâtir olmadığını varsaysak bile haber-i vâhid olmaları gerektiği sonucu sâdece muhaddislerin tasnifine göredir, usul-i fıkıh âlimlerine göre değildir.

    Haber-i Vâhidler Akîdeye Konu Olamazlar Mı?

    Bu girişten sonra bir an için İslamoğlu’nun dediği gibi düşünerek ilgili rivâyetleri haber-i vâhid kabul edecek olsak bile bu, mezkûr rivâyetlerin mutlak anlamda akîdeye konu olamayacağını göstermez. Zîrâ haber-i vâhidler içinde akîdeye konu olan rivâyetler bulunmak tadır. Nitekim birçok usul-i fıkıh kitabında mü tevâtir haber konusu işlendikten sonra “Kat‘î bilgi ifâde eden haberler” başlığı altında özel bir bahis açılması bunu göstermektedir.

    Buna bir misal olması için Fahru’r-Râzî (Rahimehullâh)ın “Bir haberin doğru olduğunda tevâtürden başka delâlet eden hususlar” diye başlık attığı bahsi zikredebiliriz. (Fahru’r-Râzî, el-Mah- sûl:4/ 271)
    Gerek Fahru’r-Râzî, gerekse diğer birçok usulcü (Rahimehumüllâh) bu ve benzer başlıklar altında kat‘î bilgi ifâde eden haber-i vâhid çeşitlerine birçok örnek vermektedirler. Bunlar için den âlimlerin kabul ettiği haber-i vâhidleri burada özellikle belirtmeliyiz. (Cessâs, el-Fusûl:3/49)

    Zîrâ Hazret-i Îsâ’nın nüzûlüne dâir rivâyetler hemen hemen bütün İslam âlimleri tarafından kabul görmüş, hadis mecmualarından akāid-kelam kitaplarına kadar ilgili hadisler kıyâmet alâmetleri sadedinde birer bilgi kaynağı olarak kullanılmıştır.

    Şu halde ilgili hadislerin haber-i vâhid olduğu söylense bile, âlimlerin kabûlüne mazhar olmaları bakımından katî bilgi ifâde ettiklerini ve doğal olarak akîdeye konu olmaları gerektiğini söylemek durumundayız.

    Haber-i Vâhidlerin Zan İfâde Etmesi Nasıl Anlaşılmalıdır?

    Burada Mustafa İslamoğlu’nun cevâbında da dikkat çektiği gibi; İslam modernistlerinin haber-i vâhidlerin zan ifâde ettiği husûsuna dönük bir çarpıtmasına temas etmeliyiz.

    İslam modernistleri bir itikad ilkesini kabul etmediklerinde tavırları bellidir; genelde konu hakkındaki hadislerin haber-i vâhid olduğunu ileri sürerler. Daha sonra haber-i vâhidlerin zan ifâde ettiği yönündeki prensibi gündeme taşıyarak haberin içeriğine îman etmeyişlerini kendilerince bir sebebe bağlamış olurlar.

    Evet, ifâde edildiği gibi haber-i vâhidlerin zan ifâde etmesi usûlî bir konudur ve kat‘î bilgi ifâde etmelerini sağlayan -ve yukarıda bir örneğine yer verilende olduğu gibi- herhangi bir karîne bulunmadığında söz konusudur.

    Ancak burada kapalı kalan ve kapalılığı fırsat bilinerek manipüle edilmeye çalışılan bir konu var. Haber-i vâhidlerin ifâde ettiği belirtilen zan, zann-ı gâliptir. Yâni hadisin durumuna göre yüzde elli bir ile yüzde doksan dokuz arasında değişebilen güçlü kanaattir.

    Şöyle söyleyebiliriz; normal şartlarda haber-i vâhidle sâbit bir meseleye inanmak için elimizde geçerli bir sebep olduğu halde onu inkâr etmek için geçerli bir sebep bulunmamaktadır. Bu da aksine delil olmadığı zaman haber-i vâhidlerin gereğince inanmak icap ettiği anlamına gelir.

    Durum böyle olunca haber-i vâhidlerin zan ifâde ettiği yönündeki bu usûl prensibini ilgili haberlerin içeriğine karşı güvensizlik telkin eden bir bağlam ve üslûp içinde dile getirmek esâsen ilgili prensibi uygulama hassâsiyetinin değil, onu çarpıtmanın işâretidir.

    Zîrâ söz konusu prensip haber-i vâhidlerin içeriğinin doğru olması ihtimâlinin yanlış olması ihtimâline karşı daha güçlü olduğunu ve dolayısıyla îtibâra alınması gerektiğini ifâde ettiği halde burada tam aksi bir amaçla kullanılmakta, ilgili haberin içeriğine îmânın lüzumsuzluğuna araç kılınmaktadır.

    Nitekim nüzûl-i Îsâ’ya inanmayan kimse konu hakkındaki hadislerin haber-i vâhid olduklarını duyduğunda acaba yanlış mı yapıyorum diye bir tereddüt duyması gerekeceğine, inkârını bir temele dayandırmışçasına rahatlamaktadır.

    Bu durumda haber-i vâhidlerin zan ifâde ettiği yönündeki prensibi doğru anlamamız gerekmektedir. Bu prensibi doğru anlayabilmek için önce onun usûl ve kelam kitaplarında ne münâsebetle kullanıldığını bilmek icap eder.

    Usûl ve kelam kitaplarını inceleyenler görecektir ki haber-i vâhidin zan ifâde ettiği ve kat‘î bilgi sağlamadığı yönündeki prensip özellikle iki konuda gündeme taşınmaktadır. Bunlardan biri nassların te‘âruzu konusu, diğeri tekfir konusudur.

    Nassların te‘âruzu konusunda bilhassa Hanefî usulcüler Kur’ân’da bulunan tahsis edilmemiş umûmî lafızlar bahsinde bu lafızların haber-i vâhidlerle tahsis edilemeyeceğini ifâde ederlerken ilgili prensibe atıf ya parlar.

    Bir de usulcüler haberlerin kendi araların daki te‘âruzu bahsinde de bu kaideye dikkat çekmektedirler ki onların bu atıfları, haber-i vâhidleri delil kabul etmemeye dönük değil, sâdece nassları hiyerarşik bir düzene göre anlama ya dönük bir çabanın ürünüdür.

    Tekfir konusundaki atfa gelince; bu prensibe daha çok kelam ki taplarında atıfta bulunulur ve bu konu haber-i vâhidle sâbit meseleleri inkâr ettiği için her hangi birini tekfir etmemek gerektiği anlatılırken gündeme getirilir.

    Burada da haber-i vâhidlerin delil olarak görülemeyeceğine dâir en ufak bir îmâ söz konusu değildir. Prensibin gündeme getirilmesi sâdece tekfir konusunda ihtiyatın gerekliliğinden kaynaklanmaktadır.
    Demek oluyor ki, prensibi doğru yerde uygulamak istiyorsak onu ya nassların te‘âruzu (delillerin çelişmesi) ya da tekfir konusunda kullanmalıyız. Âyet ya da mütevâtir veyâ meşhur hadislerin açık ifâdelerine aykırı bir rivâyetle karşılaştığımızda ilgili rivâyetin sıhhat değerini araştırır, bu meyanda haber-i vâhid olduğunu ve zan ifâde ettiğini belirtiriz. Ardından aksini gösteren delillerin açık âyet veyâ mütevâtir ya da meşhur hadisler olduğunu, kat‘î bilgi ifâde ettiklerini söyleriz.

    Böylece nasları birbirleriyle çatıştırmadan bir ahenk içinde anlamanın yolunu aramaya çalışırız.

    Ya da prensibi bir hadisi inkâr eden kimse karşısında uygulamaya sokarız. Eğer inkâr ettiği rivâyet haber-i vâhid ise zan ifâde ettiğini, dolayısıyla söz konusu şahsı tekfir etmemizin doğru olmayacağını anlarız. Yoksa Allâh Rasûlü’nden sahih bir yolla aktarılmış ve müçtehidlerin nassların tespit ve tefsirine dâir incelemelerinden geçmiş bir hadis rivâyetinin gereğine îman konusunda uygulanamaz. Dolayısıyla “Bu hadis haber-i vâhiddir, içeriğine inanmam gerekmez” şeklinde bir savunma geliştirilemez.

    Maalesef günümüzde prensip hep bu savunma psikolojisiyle kullanılmakta, nedense hep inkârın kılıfı olarak takdim edilmekte ve sürekli haber-i vâhidler karşısında Müslümanları hem yersiz hem de yanlış bir tavra sürüklemektedir. Eğer bu prensibi uygulayanlar usûlü işletme duyarlılığından hareketle bunu yapıyorlarsa aynı duyarlılığın gereği olarak prensibi yerli yerince de kullanmak mesuliyetindedirler.

    Sonuç olarak; sözün başından beri anlatmaya çalıştığımız gibi gerek konuyla ilgili hadislerin mâhiyet ve husûsiyetleri, gerekse muhtelif İslâmî ilimlere konu olan prensipler göz önünde bulundurulduğunda nüzûl-i Îsâ’ya dâir rivâyetlerin tevili mümkün görünmemektedir.

    Bununla birlikte ilgili rivâyetlerin mütevâtir olmadığı yönündeki iddia başta mütevâtir hadisin târifi açısından temelsizdir. Haber-i vâhidlerin zan ifâde ettiği ve akîdeye konu olamayacağı prensibi de aslen açılımı ve kapsam alanını sınırlayıcı diğer prensipler dikkate alınmadan peşin fikirlere kılıf üretmek üzere manipüle edilmeye çalışılmıştır.

    Son olarak gördük ki, haber-i vâhidlerin zan ifâde ettiği yönündeki prensip günümüzde ne doğru yerde ne de doğru amaçla kullanılmaktadır. Önceleri nasları bir hiyerarşi içinde doğru anlamanın ölçüsü olarak kullanılan bir prensibin bugün nasıl da nasları hayâtın dışına itme aracı olarak istismar edildiğini göstermesi bakımından bu hayli mânidardır.

    Bütün bunlardan sonra Mustafa İslamoğlu’nun nüzûl-i Îsâ konusundaki görüşlerinin her hangi ilmî mesnede dayanmadığını, şartlanmış bir zihinle meseleyi basitleştirdiğini söylemek durumundayız.
    Vesselam…

  3. ÂYETLER GAYBI TAŞLAMIYOR! CEHENNEM SONSUZDUR! – Emin Ali Yüksel
    Bilerek veya bilmeyerek, hak görüşleri temelinden sarsmayı âdet hâline getirenler, bir türlü başarılı olamamıştır. Yüzyıllardır çürütülmüş olmalarına rağmen, aynı iddiaların borazanlığını yapacak birileri mutlaka olmuştur.

    Nedense son asırlarda sesleri daha fazla yükselmiş, hakîkatin savunucularının sessizliğinden istifâde etmeye çalışarak meydanı boş zannedip dalmışlardır.

    Ehl-i Sünnet müdâfîleri de makāle, dergi, internet ve diğer iletişim vâsıtalarıyla onlara her zaman hak ettikleri cevâbı vermişlerdir.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi mer hum, cehennem azâbının ebedî olmadığını sa vunan Kazan’lı Mûsâ Cârullah Bigiyef’e karşı “Ye ni İslam Müctehidlerinin Kıymet-i İlmiyyesi” ismiyle yayımlamış olduğu reddiyesinde bu konuyu son derece güzel açıklamış ve muârızına tutunacak hiçbir şüphe bırakmamıştır.

    Yine Takiyyüddîn Ali b. Abdilkâfî es-Sübkî “el-İ‘tibâr bi Bekāi’l-Cenneti ve’n-Nâr” isimli eserinde, “el-Emîr” diye bilinen Muhammed b. İsmail es-San‘ânî de “Ref‘u’l-Estâr li-İbtâli Edilleti’l-Kāilîne bi Fenâi’n-Nâr” isimli eserinde, İbni Teymiyye ve İbnu’ l-Kayyim’in cehennem azâbının ebedî olmadığı yönündeki görüşlerini çürüten ve inkâra mahal bırakmayacak şekilde hak görüşü ispat eden deliller getirmişlerdir.
    İbnü’l-Kayyim’in kitabı gibi, ona reddiye mâhiyetinde yazılan bu kitaplar da mevcuttur. Ne var ki cehennem azâbının ebedî olduğu konusunda şüphe uyandırmakta sakınca görmeyen İslamoğlu, keşke İbnü’l-Kayyim’in kitabına gösterdiği ilgiyi ilmî emânet adına bu kitaplara da gösterseydi.

    İslamoğlu’nun kendisine sorulan bir soruya web sitesinde[1] verdiği cevâbı aynen aktarıyoruz.

    1. “Cennet cehennem yok olacaktır” görüşü benim görüşüm değildir. Bir Kur’an talebesi olarak Kur’an’daki “huld” ve “ebed” kelime le rini tahlil ettim. Cennet ve Cehennemin ebedili ğinin nasıl anlaşıldığını sahabenin olayı nasıl yorumladığını söyledim. Hz. Ebubekir’in, Hz. Ömer’in, Hz. Abdullah b. Mes’ud başta olmak üzere birçok güzide sahabinin bu konudaki gü nümüz yaygın kanaatinin aksine olan görüşleri ni serdettim. Cehennemin sonsuz olmadığını söylediklerini naklettim. Buna da İbnu’l-Kay yım el-Cevziyyenin yazdığı Hadi’l-Ervah İla Bi ladi’l-Efrah adlı eserini kaynak gösterdim. Bu eser Arapça olarak piyasada var. Her yerde satılıyor. Bakmak isteyen açıp bakar. İbnu’l-Kayyım’ın ilmi yetkinliğinin derecesini siz bilmezseniz bilen birine sorabilirsiniz.

    Siz yanlış adrese kızıyorsunuz. Hz. Ebube kir’e, Hz. Ömer’e, Hz. Abdullah b. Mes’ud’a kızmanız, onlara hesap sormanız lazım. Onlara hesap sormanız gerekirken bana hesap sormanız adil değildir. Hak değildir. Zulümdür. Allah razı olmaz.

    2. Bakara suresinde Cennet ve nar’ın ilk geçtiği yerde bu konudaki farklı görüşleri bir müfessirin ilim namusu gereği zikrettim. Bir önceki kasette/CD’de başkalarının görüşünü naklettim. Bir sonraki derste kendi görüşümü naklettim. O da şuydu: cennet ve cehennemin zamanı gaybi bir konudur. Bu konuda konuşmak ğaybı taşlamaktır. Bunu Allah bilir. Bize düşen cehennemden sakınmak cenneti hak etmektir.
    Evet, İslamoğlu’nun hezeyanları burada sona erdi.

    Meselenin daha güzel anlaşılabilmesi için; evvelâ İslamoğlu’nun veİbnü’l-Kayyim’in bâtıl görüşlerini nakledelim, sonra hak görüşün ne olduğunu anlatalım, tâki delillerin kimi ne kadar desteklediği anlaşılsın.

    Şunu baştan söyleyelim: Cehennem var oldukça kâfirlerin oradan çıkmayacağı İbnü’l-Kayyim dâhil tüm İslam âlimlerince söz birliğiyle sâbittir. Hiçbir şekilde hiçbir görüşü kabul edilmemiş ve bâtıl mezheb olduğuna ittifak edilmiş Cehmiyye mezhebi’nin kurucusu el-Cehm b. Safvân’dan başka “Fenâ-i cennet ve nâr (cennet-cehennemin yok olacağı)” görüşü nü savunan olmamıştır.

    Cehennem yok olmadan kâfirlerin oradan çıkacağını ise hiçbir âlim, hattâ el-Cehm b. Safvân dahî söylememiştir.

    Şimdi makālemizin temelini oluşturan üç görüşü beyân edelim:

    a) Ehl-i Sünnet’in ve diğer mezheplere mensup olan Müslümanların ekseriyeti: Cennet ve cehennem ebedîdir. İçindekiler de orada ebedi kalacaklardır. Kalbinde zerre miktarı îman olan cehennemden çıkıp cennete gire cektir. Kâfirler ise aslâ cennete giremezler ve cehennemden çıkartılmazlar.

    b) İbnü’l-Kayyim: Cehennem var olduğu müddetçe kâfirler orada ebedî kalacaklardır. Ancak gün gelecek cehennem yok olacaktır ve içindekiler cehennemden cennete taşınacaktır

    c) İslamoğlu: Cennet ve cehennemin zamânı gaybî bir konudur. Bu konuda konuşmak ğaybı taşlamaktır. Bunu Allâh bilir. Şunu da söyleyelim ki; İslamoğlu, naklettiğimiz cevâbında “Cennet cehennem yok olacaktır, görüşü benim görüşüm değildir.”sözü ile İbni Kayyim’in görüşünü kastediyorsa bu bir anlama hatâsıdır.

    Zîrâ İbni Kayyim sâdece cehennemin son bulacağını söylüyor.

    İslamoğlu kendisine sorulan soruya verdiği cevabının sonlarına doğru, soran kişiye: “Eğer Kur’an’a, Sünnete, Sahabe kavillerine, İslam’ın ana kaynaklarını kendi dilinden okuyup yorumlayacak ve karşılaştıracak bir bilgiye sahip âlimseniz, yapacağınız tek şey vardır: gösterdiğim kaynağı açıp oradan naklettiğim bilgilerin doğru nakledilip etmediğini kontrol etmek. İşte bunu yapsaydınız ve benim oradan yanlış, yalan, eksik ve çarpık naklettiğimi tesbit etseydiniz; Ben, sizi tebrik eder, size dua eder, sizin elinizi öperdim”. diyor.

    Biz de gösterdiği kaynağa bakınca gördük ki, görüşünü dayandırdığı sahabeden Ebû Bekr (Radıyallâhu Anh)a ait böyle bir görüş, ne onun kaynak verdiği İbnü’l-Kayyim’in kitabında, ne de başka bir yerde mevcut değildir. Şu halde “bana demediğimi, dedin diyorlar” ve “iftira ediyorlar” diyen kendisi, kendisini vasıflasın!

    Ayrıca, bir kitapta var diye, zayıf-sahih ayırmadan ve rivâyetlerin mânâlarının ne olduğunu anlamadan her görülen nakledilemez.

    İslamoğlu’nun, bâtıl görüşüne delil olarak diğer sahabeden yaptığı nakillerin gerçekte ne mânâya geldiğini ise makālemizin ilerleyen bölümlerinde göreceğiz.

    A) EHL-İ SÜNNET’İN VE DİĞER MEZHEPLERE MENSUP OLAN MÜSLÜMANLARIN EKSERİYETİNİN GÖRÜŞÜ

    Bu görüşe âit delilleri dört maddede zikre deceğiz.

    1) Cehennemin sonsuz olduğunu açıkça söyleyen âyet-i celîleler:

    Eğer İbnü’l-Kayyim’in “Cehennem devam ettiği müddet kâfirler oradan çıkmayacak, ama gün gelip cehennem son bulacak” şeklin deki görüşü doğru olsaydı, azâbın devamlılıkla vasıflanmaması gerekirdi. Zîrâ cehennem son bulunca hâliyle azap da son bulur. Oysaki Allâh-u Te‘âlâ onların azapta devamlı kalacaklarını birçok âyet-i kerîmesinde beyân etmektedir. Bunlardan bir kısmını zikredecek olursak:

    “Şüphesiz suçlular cehennem azabında devamlı kalacaklar. Azapları hafifletilmeyecektir. Onlar azap içinde kurtuluştan ümit kesmişlerdir.” (Zühruf Sûresi:74–75)

    “Şu muhakkak ki, Allâh kâfirleri rah metinden kovmuş ve onlara çılgın bir ateş hazırlamıştır. (Onlar) orada ebedî kalırlar ve ne bir dost bulabilirler, ne de bir yardımcı.” (Ahzâb Sûresi:64–65)

    “Allâh’a ve peygamberine kim karşı gelirse ona, içinde sonsuz ve temelli kalınacak cehennem ateşi vardır.” (Cinn Sûresi:23)

    “Ateşten çıkmak isterler, fakat onlar oradan çıkacak değillerdir. Onlar için devamlı bir azap vardır.” (Mâide Sûresi:37)

    “İnkâr edenlere de cehennem ateşi vardır. Öldürülmezler ki ölsünler, cehennem azâbı da onlara biraz olsun hafifletilmez. İşte Biz, küfürde ileri giden her nankörü böyle cezâlandırırız.” (Fâtır Sûresi:36)

    “Ama (kâfir olan) fâsıkların barınakları ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde oraya geri çevrilirler ve kendilerine: “Haydi tadın o ateşin yalanlayıp durduğunuz azâbını!” denir. (Secde Sûresi:20)

    Görüldüğü gibi âyetler cehennemin sonsuz olduğunu bildirmekle birlikte, azâbın devamlı ve elemli olduğunu da açıkça söylemektedir. Yine cehennemin ebedîliğini bildiren bir çok âyetten bir kaçı şöyledir:

    “Hayır! Kim bir kötülük eder de kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.” (Bakara Sûresi:81)

    “İnkâr edip zulmedenleri Allâh aslâ bağışlayacak değildir. Cehennem yolundan başka bir yola çıkaracak da değildir. Onların iletilecekleri tek yol cehennem yoludur. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Bunu yapmak Allâh için pek kolaydır.” (Nisa Sûre si: 168–169)

    “Siz ve Allâh’ın dışında taptığınız şeyler cehennem yakıtısınız. Siz oraya gireceksiniz. Eğer onlar birer tanrı olsalardı oraya (cehenneme) girmezlerdi. Hâl bu ki hepsi orada ebedî kalacaklardır.”(Enbiyâ Sûresi:98–99)

    2) Cehennemin Sonsuz Olduğunu Açıkça Söyleyen Hadîs-i Şerîfler:

    Ebû Hureyre (Radı‎yallâhu Anh)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Resûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

    “Her kim bir dağdan yuvarlanır da kendini öldürürse o da cehennem ateşinde ebedî ve dâimî olarak yuvarlanacaktır.

    Her kim zehir içer de kendini öldürürse o kimse de, zehrini cehennem ateşinde ebedî ve dâimî kalarak içecektir. Her kim kendini bir demir parçasıyla öldürürse, demiri elin de, onu karnına saplar bir hâlde cehennem ateşinde ebedî ve dâim olarak kalacak tır. (Bu hârî, Tıbb:55, 5442, 5/2179; Müslim, Îman:47 no:109, 1/103-104)

    Ebû Sa‘îd el-Hudrî (Radıyallâhu Anh)dan ri vâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlullâh (Sal lâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

    “Kıyâmet günü (ehl-i cennet, cennete, cehennemlikler de cehenneme ayrıldıktan sonra) alaca bir koç sûretinde ölüm getirilecek.

    Bir dellâl: ‘Ey Cennet halkı!’diye bağıracak,cennettekiler hemen boyunlarını uzatıp başlarını kaldıracaklar ve bakacaklar. Dellâl: ‘Bunu tanıyor musunuz?’ diye soracak. Ehl-i Cennet’in hepsi onu görerek: ‘Evet tanıyoruz, bu ölümdür’, diyecekler. Sonra dellâl: ‘Ey Cehennem halkı!’, diye yüksek sesle seslenecek, onlar da boyunlarını uzatıp başlarını kaldırarak bakacaklar.

    Dellâl: ‘Bunu tanıyor musunuz?’ diye sorunca onlar da onu görerek: ‘Evet tanıyoruz, bu ölümdür’, diyecekler. Ardından koyun sûretindeki ölüm (Cennet’le Cehennem arasında) boğazlanacak. Sonra dellâl: ‘Ey Cennet halkı! Cennette ebedî yaşayacaksınız, artık ölüm yoktur’. (Cehennem halkına da) ‘Ey Cehennemlikler siz de karargâhınızda ebedîsiniz, size de ölüm yoktur!’ diyecek.” (Müslim, Kitâbü’l-Cennet: 13, no:2849, 4/2188; Buhârî, Tefsîr:221, no:4453, 4/1760; Tirmizî, Kitâb-u Tefsîri’l-Kur’ân, Hadis no:3156)

    Mu‘âz b. Cebel (Radıyallâhu Anh) şöyle demiştir: Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) beni Yemen’e gönderdi. Oraya varınca halka şöyle dedim:

    “Ey insanlar! Kuşkusuz ben size Rasûlüllâh tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Muhakkak Allâh’a dönüş, cennet ya da cehennemden birine dönüştür. Bu dönüş ölümsüz olacak, oradan ayrılma olmayacak ve cesetlerinize ölüm sirâyet etmeyecek şekilde bir dönüştür.” (Süyûtî, el-Câmi‘u’s-Sağir, no: 852)

    Daha birçok meşhur hadîs-i şerîf, kalbinde zerre îman bulunan kimsenin cehennemden çıkacağını, kâfirlerin ise ebediyyen çıkamayacağını bildirir.

    Şefaatle ilgili tevâtür derecesine ulaşmış birçok hadis günahkâr mü’minlerin cehennemden çıkarılacaklarını açık bir şekilde ortaya koyar ve bu hüküm sâdece günahkâr Müslümanlara hastır.

    Faraza kâfirler de cehennemden çıkacak olsalardı, onlar da günahkâr Müslümanlar gibi olurlardı ve şefaat hadislerinin hiçbir anlamı kalmazdı. Zîrâ herkes cehennemden çıkacaksa tahsisin ve Peygamberin şefaatinin ne anlamı ve önemi kalır ki!

    Cehennemin sonsuz olduğuna dâir Sahâbe ve Tâbi‘în’in icmâ‘ı (görüş birliği) vardır.

    İbni Hazm, üzerinde icmâ‘ bulunan meseleleri zikretmek maksadıyla kaleme aldığı “Merâtibu’l-İcmâ‘” isimli eserinde “Bekā-i nar (cehennemin devamlı olması) meselesini de zikretmiş ve şöyle demiştir: “…Cehennemin hak olduğunda, buranın ebedî bir azap yurdu olduğunda, kendisinin ve içindekilerin sonsuz ve ebedî olarak devam edip, fena bulmayacağında ittifak etmişlerdir…” (İbn Hazm, Merâtibu’l-İcmâ’, sh:268)

    Bu esere “Nakdü Merâtibi’l-İcmâ’” adıyla bir tenkit yazmış olan İbni Teymiyye bile, yukarıdaki satırlar hakkında tek kelime etmemiştir. (Ebu Bekir Sifil, İnkişaf Dergisindeki “İbn Teymiyye Ve İbnu’l-Kayyım’ın Cehennem’in Ebediliği Meselesindeki Görüşünün Tesbiti” isimli makalesinden.)

    Allâme Muhammed Zâhid el-Kevserî şöyle der: “İbni Hazm gibi icmâ‘ meselelerinde son derece şiddetli davranıp her bir icmâ‘ı kabul etmeyen kişinin, kabul ettiği icma‘ en yüksek mertebede bir icmâ‘ olur.”(Muhammed Zahid el-Kevserî, Makalât; “Mes’elet’l-Hulud” 328)

    Ehl-i Sünnet îtikādı; cennetin, cehennemin ve içindekilerin sonsuz olduğu, cehennem ehlinin azâbının hafifletilmeyeceği şeklindedir.

    Bunda ihtilaf eden hiç bir Ehl-i Sünnet âlimi yoktur.

    Sıraladığımız bu delillere daha birçoğunu eklemek mümkündür.

    B) İBNÜ’L-KAYYİM’İN GÖRÜŞÜNÜN TUTARSIZLIĞI:

    İbnü’l-Kayyim’in görüşü: “Cehennem var olduğu müddetçe kâfirler orada ebedî kalacaklardır.

    Ancak gün gelecek cehennem yok olacaktır. İçindekiler cehennemden cennete taşınacaktır.” şeklindedir.
    İbnü’l-Kayyim’in zikrettiği âyetlere gelince; o bu dâvâsını desteklediğini zannettiği üç âyet zikretmiştir ki bunlar sırayla şöyledir:

    “Bedbaht olanlar ateştedirler, orada onların (öyle feci) nefes alıp vermeleri vardır ki!

    Onlar orada gökler ve yer durdukça sürekli kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilediği süre başka; çünkü Rabbin, dilediğini yapandır.”(Hûd Sûresi:106-107)

    “Allâh, onların hepsini bir araya topladığı gün: ‘Ey cinler(şeytanlar) topluluğu! Siz insanlarla çok uğraştınız’ buyurur. Onların, insanlardan olan dostları ise: ‘Ey Rabbimiz! (Biz) birbirimizden yararlandık ve bize verdiğin sürenin sonuna ulaştık’ derler. Allah da: ‘Allah’ın dilediği hariç, içinde ebedî kalacağınız yer ateştir. Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.’ buyurur.”(En‘âm Sûresi:128)

    “Hukublar (uzun süreler) boyunca ora da kalacaklardır.”(Nebe Sûresi:23)

    Ehl-i Sünnet âlimleri birçok tefsir ve eser de bu âyetleri önceki âyetlerin doğrultusunda anlamışlar ve cehennem ehlinin ateşten sonsuza dek çıkamayacağını, bir müddet sonra Allâh’ın irâdesiyle çıkacak olanların ise günahkâr Müslümanlar olduğuna icmâ‘ etmişlerdir.

    Ulemâ buna dâir çok fazla delil getirmişlerdir. Yukarıda ismini verdiğimiz kitaplara bakılırsa bunun tartışma kaldırmayacak bir mesele olduğu görülecektir. Biz bu delillerden birkaçını zikretmekle yetineceğiz.

    Birincisi; burada geçen (إِلَّا مَا شَاءَ ) istisnâ cümlesi (إِلَّامَنْ شَاءَ) mânâsındadır. Yâni buranın: “Allâh’ın dilediği müddet hariç” mânâsında değil de, “Dilediği kimse hariç” mânâsında anlaşılması gerekir.

    Bu durumda Allâh’ın dilediği kimselerin günahkâr Müslümanlar olması gerekir. Zîrâ onlarca âyet ve hadis ehl-i cehennemin ateşten çıkamayacaklarını açıkça beyân etmiştir. Kur’ân-ı Kerîm âyetleri arasında bir çelişki bulunmadığına göre bu âyet-i kerîmeyi diğer açık ifâdeli âyet-i kerîmelere göre tefsîr etme zorunluluğu vardır. Hulâsa:

    “Hoşunuza giden diğer kadınlardan iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz.” (Nisâ Sûresi:3) âyetinde olduğu gibi, burada da “Mâ” lafzı zikredilip “Men” lafzı kastedilmiştir.

    İbni Cerir et-Taberî (Rahimehullâh), En‘am Sûresi:128. âyetinde geçen istisnânın tefsirinde bu mânâyı, Katâde, Dahhâk, Ebû Sinan ve Hâlid b. Ma‘dân (Rad‎yallâhu Anhüm)den rivâyet etmiş ve Ehl-i hakkın görüşünün bu olduğunu söylemiştir.

    İkincisi; istisna edilen müddet; kabre girildiği zamandan, diriltilme zamânına kadar geçecek olan müddet olabilir. İbn Cerir et-Taberî, ikinci ihtimal olarak bu görüşü zikretmiştir.

    Üçüncüsü; (إِلَّا مَا شَاءَ) âyeti “Mücmel”dir (ifâde ettiği mânâ kapalıdır). Diğer âyet ve hadisler ise ateşin ebedîliği mânâsında “Zâhir (açık ifâdeli)” hattâ “Nass (kat‘î delil olmakta)”dır. “Zâhir”le “Mücmel” te‘âruz (çelişme arz) ettiğinde ise mücmel’in, zâhir’in anlaşıldığı mânâda anlaşılması gerekir. Bu husus, usûl ve dinde mukarrer bir kāidedir. Şu halde bu istisna âyetlerini, cehennem azâbının sonu olmadığını bildiren âyetlere göre anlamak gerekir.

    Dördüncüsü;( إِلَّا مَا شَاءَ) âyetindeki istisnâ sâdece cehennem ehli hakkında değil, cennet ehli hakkında da nâzil olmuştur. Nitekim Allâh Te‘âla:

    “Mutlu olanlara gelince, onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği hâriç, gökler ve yer durdukça onlar da orada ebedî kalacaklardır. Bu (nîmetler) bitmez, tükenmez bir lütuftur.” (Hûd Sûresi:108) buyurmaktadır.

    Hâlbuki cennetin ebedî olmadığını, Cehm b. Safvan’dan başka iddia eden olmamıştır ki, biz onun görüşünün bâtıl olduğunu anlatmıştık.

    Beşincisi; “Onlar orada gökler ve yer durdukça sürekli kalacaklardır.”âyet-i celîlesindeki “Gökler ve yerden” âhiretin yer ve gökleri kastedilmiştir ki onların da ebedî olduğu sâbittir. Bu ifâdelerle dünyâdaki yer ve göklerin kastedildiğini iddia edenler, acabâ kıyâmetin ardından, yer ve göklerin yıkılmasından sonra diriltilen kâfirlerin hiç cehenneme uğramayacaklarına mı inanıyorlar!!

    Altıncısı; İbnü’l-Kayyim’in delil zannettiği: “Hukublar (devirler) boyunca orada kalacaklardır.”(Nebe’ Sûresi:23) âyetine gelince:

    Bâzı hadislerde “Hukub” lafzı ellibin sene ile tefsir edilmiştir. Şu halde İbnü’l-Kayyim’in hesâbı basit olarak, çoğul sîğasının en azı olan üç ile ellibini çarparak netice verir ki buna göre yüzellibin sene sonra kâfirlerin cehennemden çıkması söz konusu olur.

    Fakat bu istidlâl, usûl ilminde “Fâsid istidlâller” diye bilinen mefhûm-u muhâlif’in kısımlarından biri olan mefhûm-u adet istidlâlidir. Yâni Allâh“Ahkab müddeti orada kalacaklar” buyurmuştur. Yoksa “Ahkab müddeti bitince çıkacaklar” buyurmamıştır. (Mustafa Sabri Efendi, Yeni İslâm Müctehidlerinin Kıymet-i İlmiyyesi sh:108)

    Kaldı ki mefhuma itibar etsek dahî cehennemin sonsuz olduğunu söyleyen âyetlerin mantûku ortadadır. Mantûkun mefhuma (nassın açıkça söylediği mânânın, ondan çıkarılabilen diğer mânâlara) tercih edildiğini tüm ulemâ kabul etmiştir. Bırakın ulemâyı, sapık görüş sâhiplerinden bile bunu inkâr eden yoktur.

    Yedincisi; Hukub kelimesi, “Dehr (uzun zaman)” mânâsına geldiği gibi, lügât itibarıyla “Ebed (ardı arkası kesilmeyen)” mânâsınada gelmektedir.

    Yâni bu kelimenin lügât mânâsı, ebediyete münâfî (sonsuzluk mefhûmuna tamamen zıt) olmadığından bu âyetle, cehennemin sonsuz olduğunu söyleyen âyetleri hem âyetler, hem hadisler, hem de icmâ‘ gereği nesh edemezsiniz. Aksine bunca delil sizi bu âyeti de öncekiler gibi anlamak zorunda bırakır.

    Hulâsa; Allâh-u Te‘âlâ cehennemin ebedî olduğunu bildirmek için ne buyurmalıydı? “Huld” buyursa tevil ediyorsunuz, “Ebed” buyursa tevil ediyorsunuz. Ne buyursa tevil ediyorsunuz!

    Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in sarih beyanlarına da itibar etmiyorsunuz.

    Bu durumda biz de sizi ikna etmek mecburiyetinde değiliz. Kendisine uyulması gereken şey ancak hak olandır, hak da ortadadır!

    Sekizincisi; İbnü’l-Kayyim’in zikrettiği Sahâbe kavillerine gelince:[2]

    Cehennemin müebbed olmadığına dâir Ömer (Radıyallâhu Anh)a nispet edilen söz kasıtlı olarak yanlış yorumlanmıştır. Çünkü o söz:

    “Şâyet cehennem ehli cehennemde Âlic denilen yerin kumları miktârı uzun zaman kalacak olsalar da, sonunda çıkacakları bir gün gelir” mânâsında değildir. Aksine:“Kumlar sayısınca cehennemde bekleyecek olsalardı bile, günün birinde çıkarlardı” şeklindedir ki bu: “Kum tanelerinin bir sonu vardır, ama onlar sonsuz bekleyecekleri için hiç çıkmayacaklar. Çünkü kum yığınları tükenir, ebedi olan cehennem müddeti tükenmez.” demektir.

    Bu mânâ tıpkı Taberânî’nin, Abdullâh ibni Mes‘ ûd (Radıyallâhu Anh)dan naklettiği:

    “Cehennem ehline: ‘Bütün dünyâda bulunan çakıl taşlarının sayısı kadar uzun müddet orada kalacaksınız!’ denilse, kuşkusuz sevinirlerdi, cennet ehline de: ‘Bütün dünyâ da bulunan çakıl taşlarının sayısı kadar uzun müddet kalacaksınız!’ denilse, kuşkusuz hüzünlenirlerdi. Fakat onlar için sonsuzluk takarrur etmiştir.”(Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Kebîr, no: 10384, 10/179-180) hadîs-i şerîfine uygun düşmektedir.

    Demek ki böyle bir şey onlara denilmeyeceği gibi, cehennem ehli kumlar miktârı kalıp çıkmayacaktır.
    Ömer (Radıyallâhu Anh)a nispet edilen kavli ise Hasen el-Basrî (Radıyallâhu Anh) Ömer (Radıyallâhu Anh)dan munkatı‘ olarak rivâyet etmiştir.

    Hasen el-Basrî (Radıyallâhu Anh)ın “Mürsel”lerinin makbul olup olmadığı ihtilaflıyken, hattâ birçokları bu rivâyetleri kabul etmezken İbnü’l-Kayyim’in, îtikādi bir konuda onlarca âyet-i kerîmeyi ve sahih hadis-i şerifleri tevil ederek hak görüşün hilâfına, bâtıl görüşüne delil alması gerçekten üzücüdür.

    Zâten Ömer (Radıyallâhu Anh)ın bu sözü, günahkâr Müslümanlar hakkındadır. Üstelik İbnü’l-Kayyim’in dâvâsı cehennemin yok olacağı hakkındadır, hâlbuki Ömer (Radıyallâhu Anh)ın “Günün birinde çıkarlardı” sözü, cehennemin son bulacağını aslâ bildirmemektedir.

    Aksine cehennem devam ederken ehlinin oradan çıkacaklarını bildirmektedir. Bu ise İbnü’l-Kayyim’in iddiasına delil teşkil etmez.

    Hulâsa; Ömer (Radıyallâhu Anh)ın bu sözünü İbnü’l-Kayyim’in mânâlandırdığı gibi anlayacak olsak bile yine bu: “Kalbinde zerre mik tarı îman olanlar cehennemde Âlic denilen yerin kumları miktarı kalacak olsa bile, elbet çıkacakları bir gün gelecektir” demek olur.

    İbnü’l-Kayyim’in; Ebû Hureyre, İbn-i Mes‘ûd ve Abdullah b. Amr b. el-Âs (Radıyallâ hu Anhüm)ün:

    “Kuşkusuz cehennem üzerine öyle bir zaman gelecek ki içinde kimse kalmayacak” rivâyetini dâvâsına delil göstermesi yerinde değildir.

    Zîra İbn-i Mes‘ûd (Rad‎yallâhu Anh)a âit bu rivâyetin râvîsi olan Ubeydullah b. Mu‘âz:“U lemâmız bu hadis hakkında: ‘Bununla günahkâr Müslümanlar kastediliyor’ demiştir” ki, Müslümanların sonunda cehennemden çıkacağı ittifak konusudur.

    Yine İbn-i Mes‘ûd (Radıyallâhu Anh)a âit sahih rivâyetler, cehennemden çıkacak olanların günahkârlar ol duğunu bildirir. Onun bu görüşünü nakleden sahih rivâyetleri büyük Muhaddis ve Fakîh İmam et-Tahâvî (Rahimehullâh)ın “Müşkilü’l-âsâr”(14/ 341) isimli eserinde ve“Musannef”lerde açık bir şekilde görüyoruz.

    İmam Beğavî (Rahimehullâh) bu iki rivâyeti Hud Sûresi:107. âyet-i kerîmesinin tefsirinde zikretmiş ve sonrasında: “Ehl-i Sünnet katında bu rivâyeti sahih sayacak olsak, mânâsı: ‘Orada îman sâhibi kimse kalmayacaktır. Kâfirlerin yeri olan cehennem ise ebediyyen dolu kalacaktır.’ şeklinde olur.”demiştir ki, bu görüş bizzat rivâyeti yapan Beğavî (Rahimehullâh) tarafından bu rivâyetin mânâsının şerhidir.

    Bu iki rivâyeti bir an için İbnü’l-Kayyim gibi yanlış anlayarak, cehennem ehlinin oradan çıkacağını hayal edecek olsak dahi yine de söz konusu rivâyetlerde cehennemin yok olacağına dâir hiçbir delil yoktur.
    Cehennem yok olmadıkça, ehlinin orada devamlı kalacağını İbnü’l-Kayyim dâhil tüm Ehl-i Hakk’ın kabul ettiğini söylemiştik. Şu halde bunu kabul eden İbnü’l-Kayyim’e bu rivâyetler destek vermemektedir.

    Zîrâ bu rivâyetler kabul olunacak olsa da, cehennemin son bulacağını değil, içindeki ehlinin çıkarılacağını anlatıyorlar. Netîce olarak gelinen noktada: “Birileri oradan çıkarılacak, cehennem ise devam edecek ve cehennem devam ettikçe müşrikler orada dâim kalacak” şeklinde kaçınılmaz üç kazıyye oluşmuştur.

    Bu üç kazıyyeyi esas alınca, mânâ mecbûri olarak: “Kâfirler cehennemde ebedî kalırlarken günahkâr Müslümanlar orada ne kadar uzun zaman kalmış olsalar da elbet bir gün çıkacaklardır.” şeklinde olur ki, bu da Ehl-i Sünnet’in îtikādıdır.

    C) İSLAMOĞLU’NUN GÖRÜŞÜNÜN TUTARSIZLIĞI

    İslamoğlu’nun ‘Cehennemin son bulup-bulmayacağı’ hakkındaki görüşünü üç madde hâlinde ele alıp tutarsızlığını beyan edelim.

    1) Meselede dayandığı kaynağı,

    2) “Huld” ve “Ebed” kelimeleri,

    3) “Cehennemin ebedîliği gaybî bir meseledir”, şeklindeki sözü.

    Aslında yukarıdaki izahattan sonra konuşmanın gereği olmadığını, zâten hakkın anlaşıldığını, bu konuda konuşmanın baş ağrıtacağını söylemek mümkünse de, makālenin asıl yazılım amacı; Müslüman kardeşlerimizin bu çeşit tutarsızlığı savunan birisinin zehirli oklarına hedef olup, ileride doğacak daha büyük ihtilaf ve şiddetlerin içine çekilmesini önlemektir.

    1) İslamoğlu’nun bu meselede dayandığı kaynağı: İslamoğlu’nun, kaynak gösterdiği İbnü’l-Kay yim’in görüşünü ve dayandığı sahâbe delillerinin onu desteklemediğini yukarıda anlatmıştık. Ebû Bekr (Radıyallâhu Anh)dan yaptığı rivâyet ise tamâmen asılsızdır.

    Burada şunu söylemeliyiz: Bu hususta gelen rivâyetlerin cehennem ehlinin ebedî olarak orada kalmayacaklarını söylediklerini varsayacak olsak bile, bu rivâyetler “Merfû‘” hadis hükmünde olur. Böyle olunca da Kur’ân âyetlerini bunların doğrultusunda tevil etmektense, bunları Kur’ân âyetlerine ve diğer birçok sahih hadise muvâfık anlamak gerekir.

    Ama bu rivâyetleri Kur’ân âyetlerine ve diğer birçok sahih hadise muvâfık anlamazsak yâni muhâlif bir mânâda anlayacak olursak, sâdece bu muhâlefet sebebiyle bile, bu rivâyetler şâz ve ma‘lûl sayılacaklardır. Kaldı ki bunların metin ve senetleri ızdırab (mu‘âraza -çelişki-) ve zayıflıktan kurtulmuş değillerdir.

    Zayıf hadisle, fezâil-i a‘mâl bâbında amel edilmesi câizse de, böyle îtikādî bir konuda âyet-i kerîmelerin ve sahih hadislerin beyânına rağmen zayıf bir hadise tutunmak ilmî emânetle bağdaşır bir şey değildir.
    Şu halde İslamoğlu’nun delil gösterdiği İbnü’l-Kayyim’in görüşünün tutarsızlığı belirmiştir. Fakat kendisi: “Ben İbnü’l-Kayyim’in görüşünü kabul etmedim.

    Bilakis ‘Bu mesele ğaybî bir meseledir!’ dedim” diyebilir. Güyâ kendisi “Huld” ve “Ebed” kelimelerini araştırmış da bu kanaate varmış!

    2) İslamoğlu: “Bir Kur’an talebesi olarak Kur’an’daki “huld” ve “ebed” kelimelerini tahlil ettim” diyor.
    Bir bakalım öyle mi? Arap lügatlerinin en büyük ve en önemlisi olan“Lisanü’l-Arab” ve “es-Sıhah”ta “huld” maddesinde, bu kelime ile ilgili şöyle der: “el-huld”; bir yerden çıkmamak üzere orada devamlı kalmaktır. “Dârü’l-Huld” de âhiretin ismidir. Çünkü ehli orada ebedî kalacaktır.

    “Huld” kelimesinin “Sonsuz” mânâsında olduğunun delillerinden biri de; bir yerde devamlı olmayıp uzun müddet kalacak olan hakkında “hâlid” kelimesinin kullanımının mecâzî oluşudur.

    Yaşlandığı halde saçlarına ak düşmeyen bir kişiye “muhalled” denilmesi, “Sanki hiç ölmeyecek” mânâsında mecazdır ki bu da söylediğimiz mânâyı teyit eder mâhiyettedir.

    “Ebed” kelimesine gelince, acaba İslamoğlu hangi lügatte “ebed” veya “huld” kelimesini araştırmış da kendine tutanak bulmuş(!) bunu ibraz etse de bir görsek. Oysaki bütün lügatler aksini söyler.

    “Lisânü’l-Arab”ta zikredildiğine göre; “ebed” kelimesi; dâim, te’bîd ve mekân lafızları ile birlikte kullanıldığında “hiçbir şekilde çıkmamak üzere sonsuz ikāmet” manasındadır.

    Mısır halkının “te’bid” kelimesini sınırlı zaman hakkında kullanmaları ise onların örfü olup Kur’ân-ı Kerîm’in lügati değildir.

    Allâh-u Te‘ âlâ Rasûlüne hitap ederek:

    “(Ey Muhammed!) Senden önce de hiç bir insanı ölümsüz kılmadık, sen öleceksen, onlar sonsuz mu kalacaklar? Her canlı ölü mü tadacaktır!” (Enbiyâ Sûre- si:34–35) buyurmuştur.

    İyice bakılacak olsa görülecektir ki, Allah “huld” tâbirini ölüme mukābil getirmiştir. Yâni “Sen fâniysen, onlar bâkî mi kalır?” buyurarak “huld” ve “hâlidûn” kelimelerini “Ölümsüzlük” ve “Sonsuza dek yaşayacak olanlar” mânâsında zikretmiştir. Eğer uzun müddet mânâsında olsaydı, o zaman mânâ; “Ey Muhammed! Sen den önce de hiçbir insanı uzun ömürlü kılmadık, sen öleceksin de onlar biraz daha mı yaşayacak?” şeklinde olurdu ki bunun yanlışlığı ortadadır.

    Çünkü Nûh (Aleyhisselâm)ın 950 seneden fazla yaşadığı Kur’ân-ı Kerîm’in nassıyla sâbittir. İşte bütün bunlar şunu göstermektedir ki Kur’ân-ı Kerîm’de geçen “Huld” kelimesini “Sonsuz” mânâsında tefsîr etme, “Hakîkat”, diğer mânâlarda kullanmak ise “Mecaz”dır.

    Burada şunu söylemeden geçemeyeceğim: Kur’ân lügati konusunda mütehassıs olan Râğıb el-İsfahânî (Rahimehullâh) “el-Müfredât” isimli eserinde: “Ebed” kelimesi “Diğer zamanların bölündüğü gibi bölünemeyecek uzun zamandan ibârettir” demiştir.Bölünemeyecek zaman ise ancak sonsuz zamandır. (el-Müfredât, sh:12)

    Benim anlamadığım husus; İslamoğlu’nun nereden nasıl araştırdığı ve işi nasıl karıştırdığı dır! Hem cumhûr ulemânın görüşüne karşı bir şey söylemek ona mı kalmış? Doğrusu anlaşılması zor ve güç bir şey! Demek insan bir şeye kafayı taktı mı, gün gibi ortada olan hakikatleri göremez oluyor. Rabbimiz bizi hidâyete eriştir dikten sonra kalplerimizi kaydırmasın! Âmîn!

    3) İslamoğlu’nun: “Cennet ve cehennemin zamanı ğaybi bir konudur. Bu konuda konuşmak ğaybı taşlamaktır. Bunu Allah bilir. Bize düşen cehennemden sakınmak cenneti hak etmektir.” şeklindeki hezeyânının reddiyesine gelince:

    Geride Ehl-i Sünnet’in ve İbnü’l-Kayyim’in görüşlerini zikrettik. İbnü’l-Kayyim’in görüşünün tutarsızlığı da anlaşılmış oldu.

    Şimdi: “Acaba İslamoğlu, İbnü’l-Kay yim’in görüşünü neden söyledi ve sonra kendisi, İbnü’l-Kayyim’e de, Ehl-i Sünnet’e de uymayıp, bu güne kadar hiçbir kimse tarafından söylenmemiş bir görüşü kendi görüşü olarak ortaya attı.” konusu merak ediliyorsa, bunun cevâbı basittir.

    İslamoğlu, ilk önce İbnü’l-Kayyim’in görüşünü ortaya atarak güyâ bu konuda ihtilaf olduğunu göstermeye çalışmış, sonra da: “Bu konu ihtilaflıdır”, “En iyisini Allâh bilir”, “Bu konuda bir karar vermek ğaybı taşlamaktır” diyerek kafaları karıştırmayı hedeflemiştir.

    Böylece o, bunca âyet-i kerîme ve hadis-i şeriflerin ve bütün Ehl-i Sünnet ulemâsının gaybı taşladığını söylemiş olmaktadır. Oysa ğaybı taşlamak, delilsiz ve mesnetsiz konuşmak ve bilinmedik şey hakkında ahkâm kesmektir. Ehl-i Sünnet âlimlerinin tümü gaybı taşlıyorsa, kendisi bu meselenin gaybı taşlamak olduğunu nereden bilmiş? Aslında bu sözüyle gaybı taşlayan ancak kendisidir.

    Allah aşkına! Ben bu ümmetin böyle ucuz bir şekilde kandırılıp Ehl-i Sünnet çizgisinden uzaklaştırılmaması için yazacak, ilmi bir savunmayla hak görüşü müdafaa edip din kardeşlerime anlatma çabası güdeyim, o ise kalkıp “bana iftira atıyorlar, gıybet ediyorlar, kendi ayaklarına mermi sıkıyorlar”, gibi laflarla kendini mazlum ve mağdur konumuna koyup milletin merhametiyle ve hassasiyetiyle oynasın!

    Bir taraftan, yeterince ilmi olmadan boyundan büyük işlere kalkışsın, yeri geldiğinde Ehl-i Sünnet’in imamlarını ğaybı taşlamakla itham etsin, öte yandan insanlara: “eleştiri yapmayalım” diyerek lafebeliği yapsın! Ey akılları taksim eden Allah’ım! Seni tenzih ederiz.

    Bakın şu: “Mezheb kavgası yaparsak ittihadı sağlayamayız” diyene! Demezler mi adama: “Peki ya senin yaptığın ne?!”

    Müslümanların ekserîsinin mezhebi olan, hele hele ülkemizde Ehl-i Sünnet’in tamamının görüşü olan ve hiç kimsenin aksine bir görüşü bulunmayan bir konuda Ehl-i Sünnet’e “Ğaybı taşlıyorlar” diye iftira atmakla mı ittihadı sağlayacaksınız?! Biz de inandık!

    Artık bize düşen; İslamoğlu gibilerin bid‘at sayılacak sapık fikirlerinden uzak durup başkalarını da bu konuda uyararak ebedî cenneti kazanıp, sonsuz cehennemden kurtulmaya çalışmaktır. Zâten yakında âhirete gidildiğinde herşeyin hakîkati ortaya çıkacaktır.

    Ve’sselam!

  4. EVLÂTLIĞIN MAHREMİYETİ MESELESİ – Hüsameddin Vanlıoğlu
    İslamoğlu Nisâ Sûresinin 23. âyet-i kerî mesinde geçen:

    ‘Kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden olup himâyenizde bulunan üvey kızlarınız(ın nikâhı haram kılınmıştır)..’ kavl-i şerîfinin 10 nolu dipnotunda aynen şöyle diyor:

    ‘Kişinin önceki kocasından olma kızının yasak kapsamına girmesi için ‘aynı evde bir arada’ yetişmiş olma şartı öngörülmektedir.

    Bu şartın dışında kalanların yasak kapsamına girmediği görüşünü İbn-i Hazm, Ali ve Ömer (Radıyallâhu Anhümâ)ya nisbet eder.’ (Gerekçeli meal-tefsir 1/152)
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Görüldüğü üzere; İslamoğlu bu beyânıyla bir adamın, kendi nikâhı altında bulunan kadının başka kocasından olma kızıyla yâni üvey kızıyla evlenmesini câiz görüyor.

    Oysa dört mezhebin yâni Hanefî[1], Şafi‘î[2], Mâli kî[3], ve Hanbelîlerin[4] ittifakıyla âyet-i kerîmede ki “Himâyenizde bulunan” kaydı, üvey kızların genel durumunu beyan etmek içindir, yoksa hükmü bu şarta bağlamak için değildir.

    Yâni üvey kızların, üvey babalarının evlerinde bulunup onların terbiyeleri altında büyümeleri, aralarındaki ebedî mahremiyetin şartı değildir. Bunun mahremiyet hükmüne hiçbir tesiri yoktur. Dolayısıyla üvey kızlar, üvey babalarının ellerinde büyümeseler de aralarında ebedî mahremlik bulunur. Bu mahremiyetin oluşmasındaki şart, üvey babanın, üvey kızının annesini nikâhladıktan sonra onunla cinsel ilişkide bulunmasıdır.

    Görüldüğü üzere; İslamoğlu bu meselede cumhurun (dört mezhep imamının) görüşünü terk etmiş, hattâ böyle bir görüş yokmuş gibi davranmış ve İbn Hazm’ın Ali (Radıyallâhu Anh)dan rivâyet etmiş olduğu görüşü yegâne görüş olarak öne çıkartmıştır.

    Hâlbuki İslamoğlu çok iyi bilmektedir ki ülkemiz insanları ya Hanefî ya da Şâfi‘îdirler. İbadetlerini, bu iki mezhepten benimsedikleri mezhebin görüşleri doğrultusunda yerine getirirler.

    Durum bu iken, Hanefî ve Şâfi‘î mezheplerinin, hattâ Mâlikî ve Hanbelî mezheplerinin görüşlerini bile dikkate almadan sâdece İbn-i Hazm’ın Ali (Radıyallâhu Anh)dan yaptığı bir nakli öne çıkarması aslâ yanılgı veyâ bilgi noksanlığı değildir. Bilakis son derece bilinçli bir şekilde, îtikatta Ehl-i Sünnet’in, amelde dört mezhebin dışındaki sapık fırkaların görüşlerini yayarak, öncelikle insanların kafasını karıştırmak, sonra da Ehl-i Sünnet mensuplarının sapık fırkalara meyletmelerini sağlamaktır.

    Ayrıca İslamoğlu bu âyeti kerîmenin 9 nolu dipnotunda “Evlatlık alınan anasız, babasız veya analı-babalı yetim ve öksüz kimselerin evlat edinilmesi sırasında oluşabilecek mahremiyet problemlerini aşmada bir çıkış yolu olarak görülebilir.” demektedir.

    Heyhât! Mahremiyet sebeplerinin anlatıldığı mezhep kitaplarının hiçbirinde, “anasız-babasız veyâ analı-babalı yetim ve öksüz çocukları evinde büyütüp yetiştiren kişilerle bu çocuklar arasında mahremiyet meydana gelir, mahremiyet sebeplerinden biride budur” diye bir ibâre yoktur.

    Denilebilir ki; İslamoğlu da zâten böyle bir şey demiyor. Sâdece “bir çıkış yolu olarak öngörülebilir” diyor. Evet, biz de bunu anlatmaya çalışıyoruz. Bunların görevi “önce kafaları karıştır, sonrada duruma göre değiştir”. Hiç kimsenin öngörmediği bir hüküm hakkında “öngörülebilir” demenin başka nasıl bir mânâsı olabilir?!

    İslamoğlu bu âyetin 10 nolu dipnotunda şu ifâdeye de yer veriyor: “âyetin ikinci kelimesi olan “Kızlarınız” öz ve üvey kızların hükmünü açıkladığı için “Yanınızda yetişen kızlarınız” ile öz ve üvey kızlar dışında birileri kastedilmelidir. Bununla herhangi bir sebeple âilenin yetiştirmek için alıp, bakım ve terbiyesini üstlendiği evlatlık kızlar kastedilmiş olması kuvvetle muhtemeldir. (Gerekçeli meal-tefsir 1/152)

    Heyhât! Eğer İslamoğlu fukahânın âyet-i kerîmeden çıkarmış olduğu mahremiyetin sebeplerini doğru anlatmak isteseydi, böyle bir sonucu aslâ açıklayamazdı. Zîra mahremiyet sebepleri üçtür:

    1) Neseb (soy bağı)
    2) Süt
    3) Sıhriyet (hısımlık)

    Âyet-i kerîme’nin başında neseb sebebiyle, ortasında süt sebebiyle, son kısmında ise sıhriyyet sebebiyle nikâhı haram kılınan kadınlar anlatılmaktadır.

    Bu inceliği anlamazdan gelip, kafaları karıştırmak isteyen İslamoğlu,“ayet-i kerimenin ikinci kelimesi olan “Kızlarınız” kelimesi, öz ve üvey kızların hükmünü açıklamıştır” deme gafletini göstermiştir. Yâni nesep sebebiyle nikâhlanması haram olan kadınların beyan edildiği bölüme, âyeti kerîme’nin sonunda beyan edilecek olan sıhriyet sebebiyle nikâhı haram olan kadınlardan bir kısım olan üvey kızlarıda sokmuştur.

    Böyle yapıncada, hiç kimsenin yapmadığı ve yapamadığı hattâ aklından bile geçiremeyeceği bir bâtıl ortaya atarak: “Herhangi bir sebeple âilenin yetiştirmek için alıp, bakım ve terbiyesini üstlendiği evlâtlık kızları” üvey kız ların yerine koymuş ve bunun kuvvetle muhtemel olduğu vurgusunu da ihmal etmemiştir. Şecaat arz edeyim derken sirkatını izhar etmiştir.

    Hâlbuki Allâh-u Te‘âlâ:

    “Evlatlıklarınızı da (öz be öz) oğulları nız kılmamıştır (ki, evlatlıklarınızın boşamasının ardından iddetlerini dolduran kadınlarla evlenmeniz haram olsun)! İşte size! Bu (şekildeki konuşmalarınız), (hiçbir dayanağı olmaksızın) ağızlarınızla (söylediğiniz) sözünüzdür (ki, böyle demekle evlatlığınız çocuğunuz olmaz)!

    (Siz böyle aslı astarı olmayan sözler konuşursunuz ama) Allâh (dâima, her yönden gerçeğe tıpatıp uygun olan) hakkı söyler ve Kendisi o (dosdoğru) yola hidâyet eder.

    (Artık kendi lakırdılarınızı bırakıp, O’nun buyruğuna sarılın.) Onları (o evlatlık edindiklerinizi, gerçek) babalarına nispet ederek çağırın! Çünkü Allâh katında bu pek doğrudur.” (Ahzâb Sûresi:4-5) kavl-i şerîfinde evlâtlıkların nesep çocuğu gibi mahrem olmadığını açıklamıştır. Yine böylece Allâh-u Te‘âlâ:
    “Tâ ki (boşayarak) kendilerinden istekleri(ni) bitirdikleri zaman, evlâtlıklarının eşleri(yle evlenmeleri) hakkında müminler üzerine hiçbir günah bulunma(dığı anlaşıl)sın!” (Ahzâb Sûresi:37) buyurarak da, bir insanın evlâtlığının boşadığı bir kadınla evlenmesinin helâl olduğunu sarâhaten ifâde buyurmuştur.

    Hakkında âyet-i kerîmelerden nasslar bulunan, kimlerin mahrem olup olmadığı gibi ciddî bir konuda hakikatten nasibi olmayan ihtimallere mebnî olarak Allâh-u Te‘âlâ’nın helâl dediğine haram, haram dediğine de helâl diyebilmek sâdece İslamoğlu’na yakışan bir iş olsa gerektir!

    Çünkü İslamoğlu böylece: “İnsanın bakmak üzere evine aldığı evlâtlığıyla kendi çocuğuymuş gibi halvet yapmasının helâl olduğunu ve onunla evlenmesinin haram olduğunu” söylemiş olmaktadır.

    Oysa âyet-i kerîmelerin açık beyânı, evlâtlığın, kendisini evlât edinen kişiye mahrem olmayacağı, dolayısıyla onunla halvetinin haram olduğu, evlenmesinin ise helâl olduğu yönündedir.

    Nitekim Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) evlâtlığı olan Zeyd (Radıyallâhu Anh)ın boşadığı eşi olan Zeyneb binti Cahş (Radıyallâhu Anhâ) ile evlenmiştir. Bu durumda Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)de mi haram işlemiştir?!!

    Biz İslamoğlu’nun bu yaptıklarını yadırgamıyoruz. Fakat akıllarını kiraya verip de onun sözlerini huccet kabul eden hoca taslaklarına ve akıllı geçinen diğer Müslümanlara çok şaşırıyoruz!

    Gerekçeli meâlinde bu ve benzeri birçok yanlışlık yapan bir kimsenin, büyük sorumluluk gerektiren Kur’ân’ı tefsir işine kalkışması hangi niyete dayanmaktadır?

    Diyelim ki bu (meal), son derece hüsn-ü niyetle hazırlanmıştır. O zaman da şunu sormak gerekir ki, Ehl-i Sünnet’in görüşlerini hiçe sayarak birçok amelî ve itikadî mesâilde yapılan bu tahribat, hüsn-ü niyetle tamir edilebilir mi? Aslâ!

    Meali yazdıktan sonra, piyasaya sürmeden önce, yere göğe sığmayacak bir edayla reklamını yapan İslamoğlu’nun böyle bir hüsn-ü niyet taşımadığı ve böylece insanları bâtıla sevkettiği âşikârdır.
    Rasûlüllah (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ve ashâbının yolu olan Ehl-i Sünnet’in yolundan sapma gösterenlerin yaptığı bu çalışmalar Müslümanlar için bir hizmet değil aksine tam anlamıyla bir hezîmettir

    Allâh-u Te‘âlâ cümlemizi Kur’ân-ı Kerî m’i tahrîfe yeltenen bu gibilere kanmaktan muhâfaza eylesin! Âmîn!

    ________________________________________
    5El-Hidâye
    [2]Hâşiyetü’l-Büceyremî
    [3]Hâşiyetü’s-Sâvî
    [4]Keşşâfü’l-Kınâ‘

  5. MÎRASLA İLGİLİ BİR ÇARPITMA – Abdullah Hiçdönmez
    Allâh-u Te‘âlâ’nın mîrasla ilgili:

    ‘Allah size, çocuklarınız konusunda (şunu) tavsiye eder; erkek iki kadının payına denk alır..’ (Nisâ Sûresi:11) kavl-i şerîfini îzah sadedinde İslamoğlu’nun ‘Gerekçeli meal-tefsir’inde 5 nolu dipnot olarak düştüğü ifâdeleri aynen aktarıyoruz.

    ‘Bu oranın haddi ednâ (en aşağı sınır) mı, haddi â’lâ (en yüksek sınır) mı veya haddi mutlak (asla değiştirilemez oran) mı olduğu; 1) miras oranlarının düzenlenmesinde ilahi maksadın ne olduğuyla; 2) vahyin teşri yönüyle, 3) hükmün illete mebni olup olmadığıyla alakalıdır.

    Miras oranlarında ilahî maksat ilk ayetin de delâlet ettiği gibi adalet ve hukukun tecellisi için kulluk ve insanlık sorumluluğunu yerine getirmedir.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Mirası ellerinde tutan kadınlar değil erkeklerdir ve ayette onlar sorumlu davranmaya davet edilmektedir.

    “Kadına az ya da çok mirastan pay verin” diyen 7. Âyet, bu hükmün teşri yönünün azdan çoğa doğru olduğunu gösterir. (7. âyetin notuna bkz.) 32. âyetteki iktisâp bizce hükmün illeti olarak okunmalıdır.
    O günkü gelir kalemlerinin başında savaş ganimetleri, diyet ve kan bedeli gelir. Bunlar erkekler yolu ile kazanılır. İkiye bir nisabını mü’minlerin annesi Ümmü Seleme de illete mebni bir hüküm olarak okur ve bunu şöyle ifade eder: “Erkekler savaş yapıyorlar fakat kadınlar savaşamıyor; sonuçta bize de mirasın ancak yarısı düşüyor.”

    Bunu bu ayetin inişinden sonra gelen şaşkınlıktan da anlıyoruz. Taberî’nin nakline göre biri Resulullah’a gelir ve der ki; “Ya Resulellah, kıza yarım mı verelim? Kız ata bile binemez, savaşamaz.”

    Bütün bu veriler ışığında bu oranın haddi mutlak olmadığı, en yüksek sınır değil, en aşağı sınırı oluşturan illete mebni bir oran olduğu sonucuna varılır.

    Gerek miras oranlarının illet, hikmet ve maksadını anlamaya yönelik bu yorumumuz gerekse buna benzer meseleye yeni bir açılım getiren daha başka yorumlarımız, sadece muradı ilahiyi anlama çabamızın bir ürünü olarak anlaşılmalıdır. İslâm’ı çağa uydurma veya uyar lama gibi bir derdimiz yoktur. Böyle bir yaklaşım sağlıklı da değildir.” (Gerekçeli meal-tefsir: 1/147)

    İslamoğlu yapmış olduğu meâl çalışmasında kızların mîrastan erkeklerin hissesinin yarısını alacağını beyân eden Nisâ Sûresi’nin 11. âyetini tercüme ettikten sonra 5 nolu dipnotta her zaman yaptığı gibi görüşünü netleştirmeyip okuyucunun ikilemde kalmasını sağlamaya çalışmıştır. Şöyle ki bu âyeti anlamanın:

    1) Mîras oranlarının düzenlenmesinde İlâhî maksadın ne olduğunu anlamaya,
    2) Vahyin teşrî‘ yönünü anlamaya,
    3) Hükmün illete mebnî olup olmadığını anlamaya bağlı olduğunu söyleyip daha sonra da Nisâ Sûresinin 32. âyetindeki “İktisâbı (kazanmayı)” illet olarak gördüğünü söylüyor.

    Aynı zamanda Nisâ Sûresinin 7. âyetini de çarpıtarak:

    “Kadına az ya da çok mîrastan verin” diye tercüme edip burada azdan çoğa doğru terakki ifâde edildiğini, böylece kızların, erkeklere verilen hissenin yarısını almalarının hadd-i mutlak olmadığını, belki hadd-i ednâ olduğunu iddia ediyor.

    İslamoğlu hadd-i ednâ ile eğer bu ednâ hissenin çoğaltılabileceğini kastediyorsa bunun ne yolla yapılabileceğini açıklaması gerekirdi. Ama bunu yapmadı!

    Bulduğunu iddia ettiği iktisab illetine da yanarak bir kıyas yapacaksa, hangi usûle göre sarih nassı kıyasla değiştirebileceğini beyan etsin!

    Ayrıca neyi “Makîsun aleyh” olarak belirleyeceğini açıklasın! Elinde Kur’ân’dan daha kuvvetli bir asıl mı var ki, o aslın hükmüyle Kur’ân’ın hükmünü iptal edebilsin!

    Yok, eğer diğer vârislerin rızâsıyla mîrasta en alt sınır olarak iddia ettiği paya ziyâde yapılmasını kast ediyorsa, buna îtirazımız yok, Vâris kendi hakkından bacısına fazla verebilir ama unutmayalım ki kız da erkek kardeşine kendi hissesinden hibe yoluyla fazla verebilir.

    Her iki taraftan yapılan bu hibeler mîras olarak adlandırılmaz. Yapılan bu hibe Kur’ân’ da zikri geçen kadın hissesinin ednâ olmasını gerektirmez. Çünkü vârislerden birinin kadına yapacağı hibeyle en alt sınır çoğaltılabiliyorsa, kadının erkeğe yapacağı hibeyle de bu sınır azaltılabilir.

    Dolayısıyla İslamoğlu’nun en alt dediği sınır da ortadan kalkar. Buna göre İslamoğlu’nun kastının hibe yoluyla kadını erkeğe eşit yapmak olmadığı anlaşılmıştır.

    İkinci iddia birinci iddianın tekrârıdır. Çünkü İlâhî maksadı anlamak zâten vahyin teşrî‘ yönünü anlamayı gerektirir. Ancak mekādîr-i şer‘iyye deni len şer‘î nisabları insan aklının anlaması mümkün değildir. Kim öğlenin farzının niçin 4 rekât olduğunu, zekâtın 1/40 olmasını, tavâfın 7 şavt oluşunu ve diğerlerini açıklayabilir.

    Mîras payları da bu kabilden olup İslamoğlu’nun iddia ettiği gibi illetine vâkıf olunacak hususlar değildir. Bu noktada kişi ubûdiyyetinin gereğini yaparak nassın emrine îman edip o şekilde amel eder.

    Üçüncü iddiasında hükmün anlaşılması illetin anlaşılmasına bağlı olduğunu ve bu illetin Hazret(!) tarafından bilindiğini ve bunun da kesb yani kazanma olduğunu iddia etmiş, akabinde de bu illetin bu gün artık tahakkuk etmediğini, dolayısıyla da kıza bir, erkeğe iki hükmünün artık geçerli olmadığını îmâ etmiştir.

    Dikkat ederseniz “Îmâ etmiş” diyoruz, çünkü hiçbir zaman açık konuşmuyor, “Bir îtiraz olurda altında kalırsam ne yaparım?” diye her zaman bir kıvırma payı bırakıyor.

    Gelelim îmâ ettiği iddiaların cevaplarına; “Hükmün anlaşılmasının illetin anlaşılmasına bağlı olması” kıyâsa ihtiyaç duyulması durumundadır ki o takdirde, hükmü bilinmeyenler, hükmü bili nene kıyas edilip, bulunan müşterek illete göre bilinmeyenin hükmü izhâr edilir.

    Hâlbuki burada bu durum söz konusu değildir, çünkü ulemâ “Mîraslar kıyas yoluyla değil ancak Kur’ân, Sünnet ve İcmâ‘ ile tespit edilir” diye ittifâk etmiştir. Ayrıca muttarid (değişmez) olmayan bir vasıf ne zamandır illet olabiliyor. Bir ekmek satarak da kesp (kazanma) olur, savaş meydanında düşman kovalayarak da!

    Hâlbuki Hazret(!) “Kesb” derken savaş meydanındaki kazanımı kastediyor. Demek ki buna göre savaşa katılan kız kardeş herhangi bir sebepten dolayı savaşa katılamayan erkek kardeşinden iki misli fazla mîras alacak. Ne kıyas ama(!)

    Hulâsa-i kelam; İbnü’l-Cevzî bu âyetin tefsirinde İmam Zeccac (Rahimehullâh)dan şöyle naklediyor:

    “Burada geçen “Vasiyet etme” tâbiri “Farz kılma” mânâsındadır. Tavsiye lafzıyla emredilmesinde ise özel bir tekit vardır.”

    Yâni “Sakın ha! O küçük akıllarınızla büyük işlere kalkışıp kendi kafanıza göre hisseleri taksim etmeyin!” demektir.

    İslamoğlu’nun bunun gibi daha birçok âyet ve hadis yorumlarında yapmış olduğu yanlışlar da asıl hayreti mûcip olan husus; ulemânın ya hiç söylemediği ya da kāhir çoğunluğunun kabul etmediği yorumları ortaya atacak cesâreti kendisinde bulmasıdır. Câhilin cesur olduğu herkesin mâlumudur. Bu kişi câhil biri de olmadığına göre onun derdi olsa olsa Müslümanların kafalarını karıştırıp, onları Kur’ân, Sünnet ve Ehl-i Sünnet yolundan ayırma çabasıdır!

    Vesselam…

  6. KADININ ŞÂHİTLİĞİ – Muhammed Yelkenci
    İslamoğlu’nun ‘gerekçeli meal-tefsir’inde Bakara Sûresinin 282. âyet-i kerîmesinde geçen:

    ‘..Erkeklerinizden iki kişinin şahitliğine başvurun. Eğer iki erkek bulunmazsa, bu durumda doğruluğundan emin olduğunuz kimselerden bir erkekle iki kadını şâhit tutun ki ikisinden biri şaşırır, unutur, yanılırsa diğeri ona hatırlatabilsin..’ kavl-i şerîfinin 3 nolu dipnotundaki ifâdelerini aynen aktarıyoruz:
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    “Bu ibare öyle sanıldığı gibi iki kadını bir erkeğe denk saymak değildir. Âyet haksızlığı önleyip adâleti sağlama konusundaki titizlikle alakalıdır.

    Bu, kadının ticaret ve ticari anlaşmalar konusundaki bilgisizliğinden kaynaklanabilecek muhtemel hataları önleyici bir tedbirdir. Zaten tadille ‘unutma, yanılma, şaşırma, haktan sapma’ anlamlarının tümüne birden gelir. Söz gelimi iki kadından biri unutmuşsa, doğal olarak şahit ikiden teke düşecek, sonuçta şahitlik yapan iki kadın değil, tek kadın olacaktır. Kuran bire iki oranını şahitlikte nisap olarak belirlemez. Zira Nisa 15 ve Nur 4-8 de zina davasında cinsiyete bakılmaksızın 4 şahit istenir.

    Hatta adil yargılamayı sağlamak için bazı durumlarda erkeğin değil, sadece kadının şahitliği kabul edilir. Bunların hiçbirinde de cinsiyet belirtilmez. Burada da maksat şahitlik yapacak kimsenin cinsiyeti değil, hatta şahitlik bile değil, vadeli borçlanmalarda mağduriyeti önlemektir. Borç vermeyi aşırı teşvik eden vahyin verilen borçların tahsili konusunu ihmal etmesi düşünülemez.”

    İslamoğlu, âyet-i kerîmenin meâl kısmındaki mânâsını, metne sadık kalarak verdikten sonra, dipnotta, tamâmen şahsî kanaat türünden tefsir sadedinde açıklamalar yapıyor ve:

    “Bu ibâre öyle sanıldığı gibi iki kadını bir erkeğe eşit saymak değildir!”diyor. Bu söz, onun birinci çarpıtmasıdır. Çünkü kâinâtı içindekilerle berâber yaratan, maddî ve mânevî hayat düsturlarını belirleyen Yüce Allâh’ımız, bu mevzuda bir erkeğe mukābil, onun yerine geçebilecek kadınlar hakkında bir nisap (adet) tâyin etmek üzere: “İki kadın, diğer bir erkek şâhitle berâber şâhitlik yapsın!” buyurmuştur.

    Böylece bu iki cins arasında şâhitlik nisâbı yönünden bir denklik bulunamayacağını apaçık ortaya koymuştur. İslamoğlu ise kendince eşitlik tesis etmeye çalışarak “tenzîlâta” gitmek istemiş ve kendisini yaratan sevgili Allâh’ımızın koymuş olduğu kānunu, muhâtaplarının gözünün içine baka baka tahrif etme (değiştirme) girişiminde bulunmuştur.

    Bundan sonraki: “Ayet, haksızlığı önleyip adaleti sağlama konusundaki titizlikle alakalıdır.” sözü doğru bir sözdür, ancak bâtıl, haksız ve adâletsiz olan bir hükmü destekleme sadedinde söylenmiştir. Evet, âyeti kerîme muhakkak haksızlığı önlemekle alâkalıdır, ancak onun haksızlığını haklı göstermekle alâkalı değildir.

    Daha sonraki: “Bu, kadının ticaret ve ticari anlaşmalar konusundaki bilgisizliğinden kaynaklanabilecek muhtemel hataları önleyici bir tedbirdir. Zaten “tadille” unutma, yanılma, şaşırma, haktan sapma anlamlarının tümü ne birden gelir” sözünün tahlîline gelince:

    İslamoğlu, bu ifâdesi ile sâdık bir talebesi olduğu üstatlarının ve işine geldiği yerde adım adım izlerini tâkip ettiği, dîni tahrip etmek için dîni öğrenen şarkiyatçıların dümen suyuna girmeye başlamıştır.

    Hâlbuki Şerî‘at-i Garrâ’da aslî delil olan Kitab ve Sünnet’te: “İki kadın şâhit olarak tâyin edilen nisâbın illeti mensûsası (kesin delille belirlenen nedeni), yaratılışlarındaki noksanlıktan kaynaklanan unutkanlık veyâ şaşırmayı gidermek için hatırlatma” olarak açıklanırken, İslamoğlu buradaki illeti çaktırmadan değiştirmeye kalkarak; hükmün illetinin “bilgisizlikten kaynaklanan hataları önlemek” olduğunu ifâde etmiştir.

    Böylece ona göre, âyeti kerîmeyi tahrifin çağdaş şekli olan tarihselcilikle tefsir etmenin yolu açılmıştır.
    Bu yol da ona gerçek illet olan, “Unutma veyâ şaşırma sebebi ile hatırlatmak” mânâsını genelleştirerek, illetin daha kapsamlı bir mânâ olan “Bilgisizlik” olmasını telkin etmiştir.

    Bu üslûbuyla onun, açıklamalı(!) meâlini(?) tashih ettirdiği hocasının hocası olan Fazlurrahman’ın sâdık bir tâkipçisi olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü tarihselcilerin mümessili olan Fazlurrahman’a göre, Kur’ân-ı Kerîm’deki husûsi kayıtlarla kayıtlanan hükümler, bugünün cemiyetine tatbik edilemez.

    Zîra bunlar yedinci yüzyılın ictimâî durumuna göre şekillenmişlerdir. Bu sebeple yapılması gereken, bu husûsî çözümlerden yola çıkarak; adâlet, yardımlaşma ve şefkat gibi umum ifâde eden kāidelere varmak, sonra da genellik ifâde eden bu kāidelerden ana hedefler çıkarmak ve bunları husûsî meselelere tatbik etmektir.

    Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm ’ de geçen: “Mîrasta erkeğin, kızın iki katını alması” ve “Fâizin haramlığı” gibi husûsî hükümlerin bu gün uygulama sahası kalmamıştır. (Adil Çiftçi, Fazlurrahman’la İslamı Yeniden Düşünmek)

    İşte mevzûmuzda da, kadınların cehâletinin ortadan kalkması sebebiyle birçok halde adâleti temin etmek bir hâtun şâhitle de hâsıl olacağına göre, husûsî illetin üzerine binâ edilen hükmün geçerliliği kalmadığından bunlara göre, şâhitlikte bir kadınla bir erkek yeter!

    Bu kişilerin Mevlâ Te‘âlâ Hazretleri’ne nasıl da akıl vermeye çalıştıklarını görüyor musunuz?

    İşte bu anlayış, Kur’ân-ı Kerîm’i anlamanın usul ve tatbikine zıt ve ahkâmının birçoğunu asrî (çağdaş) değişimlerle tahrife uğratması cihetinden ne vahim bir tefsir anlayışıdır!

    İslamoğlu şahsına âit bu değerlendirmesini, Kur’ânı anlamanın usullerini hiçe sayan ve fıtrata da mantığa da aykırı olan bu mugalâtası (laf kalabalığı) üzerine binâ etmeye teşebbüs ederek âyet-i kerîme hakkındaki tahrif cinâyetini işleme sadedinde:

    “Söz gelimi iki kadından biri unutmuşsa, doğal olarak şahit ikiden teke düşecek, sonuç ta şahitlik yapan tek kadın olacaktır. Kur’an bire iki oranını şahitlikte nisap olarak belirlemez.” diyor.

    Ne cesâret! Sıradan bir in sanın söylemediğini ona yakıştırmak bile dînen çok sakıncalı iken, ya söylemediği bir şey Allâh-u Te‘âlâ’ya nasıl nispet edile biliyor?

    Dört mezhebe göre şahâdet nisâbı incelendiğinde elde edilen netîceler şöylece sıralanabilir:

    1) Dört erkek şâhitten azının kabul edilmediği şâhitlikler ki bu da zinâdaki şâhitliktir. (Nûr Sûresi:4-13, Nisâ Sûresi:15)

    İmâm-ı Müslim’in Ebû Hureyre (Radıyallâhü Anh)dan rivâyetine göre; Sa‘d bin Ubâde (Radıyallâhu Anh)ın bu husustaki sorusuna mukābil Efendimiz (Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem):

    “Zinâ su unun isbâtı için dört erkek şâhit gerekli olduğu”nu belirtmiştir. (Müslim, Li‘ân, no:1498/15-16, 2/1135-36 )

    2) Hanbelîler, zengin olduğu bilinen bir kimsenin fakir olduğunu ispatlayabilmesi için üç erkek şâhit getirmesinin lâzım olduğunu söylemiştir.(Müntehe’l-İrâdât:3/556)

    Delil olarak da Müslim’in ihrâc ettiği Kubeysa hadisini zikretmişlerdir.

    3) Sâdece iki erkeğin şâhitliğinin kabul edildiği şahâdetler ise; hırsızlık sebebiyle el kesilmesi, yol kesip adam öldürmek sebebiyle verilen cezâlar, içki içmek sebebiyle sopa vurulması gibi cezâlardır. Buradaki nisap dört mezhebin ittifâkı ile sâbittir.

    Fakihlerin cumhûru: “Mal olmayan ve kendisiyle mal kastedilmeyen nikâh, talak, ric‘at, zıhar,

    Müslüman olmak, îlâ, nesep, ta‘dîl ve cerh gibi işlerde sâdece iki erkeğin şahâdeti geçerlidir” demişlerdir. (eş-Şerhu’l-Kebîr, Tebsıratü’l-Hük kâm, Ravzatü’t-Tâlibîn, el-Muğnî)

    Hanefîlere göre ise hadler ve kısastan başka olan şeylerde, ister mal olsun isterse talak, nikâh, ric’at gibi mal olmayan haklar olsun, iki erkek veyâ bir erkek ile berâber iki kadının şâhitlikleri geçerlidir. (El-Hidâye, Fethu’l-Kadir, el-Mebsût)

    4) Erkeklerin haberdar olamadığı, bekâret tespiti ve doğum gibi hâtunlarla alâkalı husûsî hallerde ise kadının şâhitliği kabul edilir. Buralarda Hasen-i Basrî (Radıyallâhu Anh)dan gelen bir rivâyette ebe olmak şartıyla bir hâtun, İmâm-ı A‘zam (Radıyallâhu Anh)a göre ebe olsun olmasın hür ve adil olan bir hâtun yeterlidir.

    İmâm-ı Şâfi‘î (Radıyallâhu Anh)a göre ise dört hâtunun şâhitliği lâzımdır. İmâm-ı Mâlik, İbni Şübrume ve İbni Ebî Leylâ (Radıyallâhu Anhüm), iki kadını şart koştular. Ahmed bin Hanbel (Radıyallâhu Anh)dan bu hususta iki rivâyet vardır; bunlara göre ebe olmak şartıyla bir kadın veyâ iki kadın şâhit gereklidir. (el-Müdevventü’l-Kübrâ; el-Muğnî; el-Ümm; el-Hâvî; el-Mâverdî; eş Şerhu’l-Kebîr; el Meb sût; Fethu’l-Kadîr)

    5) Hilâlin gözetlenmesi gibi durumlarda ise adâletli bir erkeğin şâhitliğinin kabul edilir. (Ebû Dâvûd; Hâkim; Tirmizî; Nesâî)

    İslamoğlu, Kur’ânı Kerîm’in fetvâsından istinbat edilecek mânâlar husûsunda, görülmemiş ve işitilmemiş tahrif cinâyetini işledikten sonra, bu usulsüz açıklamalarına destek vere bilmek için: “Zira Nisa 15 ve Nur 4-8’de zina davasın da cinsiyete bakılmaksızın dört şahit istenir.” diyor.

    Peki, soruyoruz: “Kur’ân-ı Kerîm gerçekten öyle mi diyor? Yoksa bu âyetleri açıklayan hadîs-i şerîfler veya sahâbe kavilleri var mı?” Cevap: “Hâyır, bunların hiç biri yok. Anlaşılan o ki, bu adam birinci tahrif cinâyetine destek ararken ikincisini irtikâb edilmiş.

    Bu âyet-i kerîmedeki adede (dört sayısına delâlet eden kelimeye) sarf ilmi cihetinden bakarsak, bu kelime müzekkerdir. Usûl-i Fıkıh kāideleri cihetinden bakılacak olsa; hâs (özel mânâya delâlet eden) bir lafız olduğu için konulduğu mânâya yâni dört erkek mânâsını kat‘an (kesin olarak) ifâde eder ve şâhitlerin erkeklerden olması gerektiğine sarâhaten (açıkça) delâlet eder.

    Sibtu’bni’l-Cevzî “İsrâfü’l-İnsâf”ında, Ebû Bekr el-Cessâs “Ahkâmü’l-Kur’ân” isimli eserinde, İbn Ebî Şeybe “el-Musannef”inde, Abdurrezzâk ib nü’l-Hümâm es-San‘ânî “el-Musannef”inde zinâ haddinde geçerli o lan şâhitlik nisâbı hakkındaki sahâbe kavillerini uzun uzadıya naklederler.

    Ayrıca İbn Cerir et-Taberî ve İbni Ebî Hâtim (Rahimehümellâh) tefsirlerinde bu nakillere yer verirler.
    Kurtubî (Rahimehulâh) “el-Câmi‘u li-Ahkâ mi’l-Kur’ân isimli eserinde: “Bu mevzûda Ümmeti Muhammed’in icmâ‘ı vardır.” Der ki bu: “Bu konuda aykırı görüş beyân eden hiç kimse olmamıştır.” demektir.

    Dolayısıyla zinâ haddinin tatbik edilebilmesi için muhakkak dört erkek şâhit lazımdır.

    İbni Ömer (Radıyallâhu Anhümâ)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):

    “Şüphesiz Allâh ümmetimi dalâlet (sapıtma) üzere birleştirmez. Allâh’ın yedi (kudret eli, Ehl-i Sünnet vel) Cemaatin üzerindedir. Ayrılan, ateşe ayrılmış olur!” (Tirmizî, Fiten :7, no:2167, 4/466; Hâkim, el-Müstedrek, no:391) buyurmuştur. Artık bu ortak kararın dışında kalanlar düşünsün!

    İslamoğlu’nun bundan sonra söylemiş olduğu: “Talak 2’de de boşanma için iki şahit istenir.” sözüde, aynı vartaya düşmesine sebep olmuştur. Yâni ona göre burada da cinsiyet aranmamaktadır. Oysa gerçek böyle değildir. Nitekim İmâm-ı Gazalî (Rahimehullâh) Usûl-i fıkha dâir tasnif ettiği “el-Müstesfâ” isimli eserinde:

    “(Sâdece kadınların haberdâr olabileceği doğum, bekâret ve dulluk gibi hallerin dışında ki durumlarda erkeklerin şâhitliği olmadan) yüz tane kadın da olsa şahâdetleri kabul edilmez. Çünkü şâhitlik te‘abbudîdir.” Yâni orada akıl yürütüp, kıyas yaparak hüküm çıkarılamaz. eş-Şâtıbî (Rahimehullâh) da“el-Muvâfakat”ında bu mânâyı ifâde eden hadîs-i şerîfleri naklederek, aynı hükme işâret etmiştir.
    İslamoğlu’nun bundan sonraki; “Hatta adil yargılamayı sağlamak için bazı durumlarda erkeğin değil, sadece kadının şahitliği kabul edilir. Bunların hiç birinde de cinsiyet belirtilmez.” sözüne çok dikkat edilmelidir!

    Acaba bu bir dil sürçmesi midir, yoksa muhâtaplar bu kadarcık (!) bir çarpıtmayı anlamazlar diye yapılan bir oyun mudur?

    Hem “Sâdece kadının şahâdeti kabul ediliyor” diyeceksin, hem de cinsiyetin belirtilmediğini söyleyeceksin. Demek hâlâ:

    “Ama andolsun ki; elbette sen onları (konuştukları tarizli ve kapalı) o söz üslûbu içerisinde muhakkak tanıyacaksın!” (Muhammed Sûresi:30) kavl-i şerîfinde geçen kānunu İlâhî tecellî etmeye devam ediyor.
    Doğrusu şu ki, İbni Ebî Şeybe ve Abdur rezzâk’ın“Musannef”lerinde, İmam-ı Şâfi‘î’nin “el-Ümm” ve “Ahkâmü’l-Kur’ân”ında, Cessâs’ın ve İbnü’l-‘Arabî’nin “Ahkâmü’l-Kur’ân”larında ve daha birçok mûteber kaynaklarda anlatılana göre: “Bekâret, dulluk ve istihlal gibi sâdece kadınların haberdâr olabileceği hallerde, bir kadının şâhitliği kabul edilir.”

    “Bir insan bayırdan aşağı yuvarlanmaya başladı mı, artık onu tutamazsınız” kelâm-ı kibârını haklı çıkarmak için bu kişi tahrifte ısrara devam ediyor ve: “Burada da maksat şâhitlik yapacak kimsenin cinsiyeti değil..”diye bir zırva ortaya atıyor.

    Yâni bahis mevzuu olan müdâyene âyetindeki saptırmayla yetinmeyip, Müslümanların kafasına zehiri zerk etmek için şuurlu bir şekilde aynı görüşü tekrar tekrar vurguluyor.

    Aynı mânâyı ifâde eden beşinci cümle! Değişik kalıplarda ve peş peşe!

    Ey Müslüman, artık uyan!!! Batının kör taklitçilerinin veyâ kasıtlı mukallitlerinin Kitâbullâh hakkındaki hâinliklerini anla!

    Tam bir feminist (kadınların haklarını gözeten) gibi, Kur’ân’ın tahrifi pahasına da olsa illâ da eşitlik istiyorlar, sanki eşitlik olunca adâlet sağlanmış olacak?!

    Hâlbuki illâ da adâlet deselerdi eşitlik sağlanmış olacaktı.

    Ahkâm-ı İlâhiyye’nin bir tarafa fırlatılması bu adamlara ne kadar da hafif geliyor.

    Ey Allâh’ım! Ne kadar sabırlısın!!!

  7. ÇIPLAK AYAĞA MESH – Talha Alp
    Konuya girmeden önce İslamoğlu’nun bu meselede de örneğiyle karşılaştığımız üslûp problemine değinmek gerektiğini düşünüyoruz. Kendisiyle birçok konuda aynı fikirleri savunan diğer ilâhiyatçı İslam modernistleriyle İslamoğlu arasında önemli bir üslûp farkı var. Belki akademinin dışına hitap etmediği için olacak!

    Modernist ilâhiyatçı kesim savunduğu muhâlif görüşü doğrudan ve kendine mal ederek ifâde etmekte tereddüt göstermez. Ya da akademik özgürlüğün sağladığı rahatlıkla olacak ki, en uçuk görüşlerini dahî pervasız bir dille açıklamaktan çekinmez.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Ancak İslamoğlu için aynı rahatlıktan söz etmek zor. Onun konumu akademisyenlere göre çok farklı. Bir defâ o doğrudan Müslüman tabana hitap ediyor ve o bir teorisyenden daha çok bir pratisyen. Bunun yanında sâhip olduğu medya organları ve öncülüğünü yaptığı sivil toplum kuruluşlarına bakılırsa onun bir çeşit İslâmî dâvet faaliyeti yürüttüğü de söylenebilir.

    Bütün bunlar onun daha özenli olmasını, doğrudan ifâde edildiğinde ciddî tepkilere yol açacak fikirleri daha politik bir dille ifâde etmesini gerektiriyor. Kendisi de bunun farkında olmalı ki, uçuk fikirleri doğrudan gündeme getirmiyor ve: “Bu konuda doğru olan benim savunduğum ya da meselâ Şî‘a’nın savunduğu şu görüştür!” deme cesâretini gösteremiyor.

    Peki, ne yapıyor? Genelde meseleyi şu şekilde sunmayı tercih ediyor: “Bu konuda ihtilaf var; böyle düşünenler olduğu gibi şöyle düşünenler de var. Sünnî ekol böyle demiş; ama aynı ekol içinden filan filan âlimler de aksini düşünebilmiş, söz gelimi Şî‘a’nın yanında yer alabilmiş!” gibi laflar kullanmayı uygun buluyor.

    Ne ilginçtirki genellikle bu konularda verdiği bilgiler referanslarla karşılaştırıldığında ciddi sorunlar arz ediyor. Ortada ya yanlış anlama ya da çarpıtma olduğu dikkatten kaçmıyor.

    Anlıyoruz ki, İslamoğlu görüşleri kaynaklardan olduğu gibi nakletmiyor ve görüşleri, sâhiplerinin aynı konunun detaylarına dâir diğer görüşleriyle ve amacıyla mütenâsip biçimde aktarmıyor; kendince hedef fikre uyarlayarak görüşler üzerinde bir çeşit işçilik uyguluyor.

    İslamoğlu bu yaptığının ne tür sonuçlar doğuracağı üzerinde hiç düşünmüş müdür, bu bilinmez. Ama bilinen bir şey var; bunun ortalama Türk okuyucusunun zihninde telâfisi güç tahribata yol açtığı kesin.
    Doğal olarak okuyucu, İslamoğlu’nun kaynaklar karşısındaki yer yer yönlendirmeci, yer yer çarpıtmacı tutumunu fark edemiyor. Hâliyle muhâlif modern fikrin de İslâmî zeminde bir meşrûiyet kökeni olduğunu düşünmeye hazır hâle geliyor ve çözülme burada başlıyor.

    Tabiatıyla bunları inceleyen biri olarak “İslamoğlu ne yapmak istiyor?” sorusunu kendinize sormadan edemiyorsunuz. Niyetini bilemeyiz; ancak İslamoğlu’nun, teorik malzemesini modernist ilâhiyatçı akademisyenlerden aldığı uç fikirleri tabana kanıksatmak ya da en azından tabanın bu konudaki İslâmî hassâsiyetini yıpratmak gibi bir etkisi olduğunu görmemek de mümkün değil.

    Bu yönüyle onun işi bir yapı inşâ etmekten çok sabit yapıyı yıkmak; yâni ciddî bir araştırma ve özen istemeyen ucuz işçilikli bildiğimiz yıkıcılık.

    İslamoğlu’nun kaynak taramaları ve metin incelemeleri konusundaki îtinâsızlığı da zâten bunu işâretliyor.

    İşte burada ele alacağımız çıplak ayağa mesh konusu, İslamoğlu’nun bir yandan meseleyi nasıl çarpıttığını, diğer yandan metni nasıl yanlış anladığını gösterecek bir konu olması bakımından onun ne yaptığını gözler önüne seren tipik bir misal olabilir.

    İslamoğlu’nun, abdesti konu edinen Mâide Sûresi:6. âyette yer alan ayakları yıkamakla ilgili ifâdeye düştüğü dipnot şöyle: “Kıraat imamlarından Nâfi, İbn Âmir, Hafs, Kisâî ve Yakub’un okuyuşuna göre ayet ayakların yıkanmasını, geri kalanının okuyuşlarına göre ayaklara mesh edilmesini emreder. (…)

    Ehl-i Sünnet okuluna mensup âlimlerin çoğunluğu birincisini, Ehl-i Beyt okulu mensupları ve Taberî gibi bazı sünnî imamlar ikincisini tercih ederler.” (Hayat Kitabı Kur’an, s:192)

    Çok açık ki İslamoğlu’nun bu ifâdelerine bakarsak; çıplak ayağa mesh konusunda biri Ehl-i Sünnet’e, diğeri Ehl-i Beyt’e âit olmak üzere iki ayrı görüş var.

    Üstelik büyük Ehl-i Sünnet imamlarından Taberî de burada Ehl-i Beyt’in yanında yer alı yor; yâni çıplak ayağa meshedilebileceğini savunmuş oluyor. İslamoğlu’nun meâldeki bu ifâdelerine biraz daha netlik getiren diğer ifâde sini bir soruya verdiği cevapta buluyoruz. Cevapta İslamoğlu Taberî’nin görüşüyle ilgili düşüncesini: “Taberi sünne sahibi bir imam olduğu halde mesh etmek farz, yıkamak sünnettir der. ”[1] şeklinde somutlaştırıyor.

    Bunları okuyan bir kimsenin abdestte çıplak ayağa mesh etmenin câiz olmayacağı konusundaki bilgisi de, hassâsiyeti de derin yara alacaktır ve önceleri sâdece Şî‘a’ya âit olduğunu düşündüğü bu uygulamanın hem Ehl-i Beyt, hem de İmam Taberî tarafından savunulmuş meşrû bir görüş olduğu “gerçeğiyle!” âdeta şok yaşayacaktır.

    Peki gerçekten mesele İslamoğlu’nun anlattığı gibi midir? Dolayısıyla okuyucunun yaşadığı şok hâli yerinde ve gerekli bir hal midir?

    Bu soruların aşağıdaki incelemenin sonun da kendiliğinden cevaplanacağını düşünerek vakit kaybetmeden söze girelim.

    Söze girerken önce şunu ifâde etmeliyiz; abdestte ayakları yıkamayı Ehl-i Sünnet’in çoğunluğunun görüşü gibi göstererek Ehl-i Sünnet’in bu konudaki tutumu hakkında şüphe uyandırıcı ifâdeler kullanmak doğru değildir.

    Zîrâ sahâbeden yüz yirmi kişiye kavuşan Tâbi‘î  İmam Abdurrahman bin Ebî Leylâ (Radıyallâhu Anh) ashâbın ayakları yıkama konusunda icmâ‘ ettiklerini ifâde eder. Sâdece bu değil, sahâbeden on kişi ye kavuşan Tâbi‘î İmam Atâ bin Ebî Rabah (Radıyallâhu Anh)da sahâbeden ayaklarına mesh eden birini görmediğini söylemektedir. (Hâfız Alâüddîn Moğultay, Şerh-u Sünen-i İbn-i Mâce:1/355)

    Evet, bâzı sahâbeden ayakların meshi yönünde rivâyetler vardır. Ancak bu rivâyetlerin delâleti açık değildir. Zîrâ bu rivâyetlerin ekseriyeti başlı başına abdestte ayaklarla ilgili vazîfeyi konu edinmemektedir. Bilakis konunun Kur’ân-ı Kerîm’de ele alınış biçimini serimlemektedir.

    Buna dayanarak ihtilaftan bahse dilecekse, meselenin sâdece Kur’ân’daki sunumuyla sınırlı bir ihtilaftan söz etmek daha doğru olacaktır.

    Buna bir misal olarak önceleri abdestte ayakların meshini savunduğu düşünülen Enes bin Mâlik (Radıyallâhu Anh)ın “Kur’ân meshi, Sünnet gasli (yıkamayı) getirmiştir” yönündeki sözünü ele alabiliriz. (Taberî, Câmi‘u’l-beyân:4/175)

    Bu söz aslında Enes bin Mâlik (Radıyallâhu Anh)dan yapılan diğer rivâyetlerede ışık tutmakta, onun meseleyi sâdece hükmün sübut keyfiyeti açısından ele aldığını göstermektedir. Meselenin Kur’ân’da sâdece mesh ile ele alındığını, Sünnette ise bunun yanında yıkama yükümlülüğünün de getirildiğini ifâde etmektedir.

    Ayrıca Enes (Radıyallâhu Anh) gaslin Sünnetle sâbit olduğunu belirterek ayakları yıkamanın gerekliliğini zımnen ifâde etmektedir. Bütün bunların yanında, ayakların yıkanması gerektiği yönünde sahâbeden de açık rivâyetler bulunmaktadır. Bu sebeple birçok muhakkık âlim, rivâyetleri cem için, mezkûr kimselerin mesh yönündeki görüşlerinden rucû ettiklerini savunmuştur. (İbn-i Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî:1/348)

    Dolayısıyla böyle yoruma açık rivâyetlere dayanarak Ehl-i Sünnet’in bir kısmının ayakların meshini savunduğunu söylemek ilmî ölçüler açısından güvenilir değildir.

    Sonra şu da unutulmamalı ki, seleften bir veyâ birkaç kişiden ümmetin kāhir ekseriyetine muhâlif olarak nakledilen görüşler, mâlum şaz kategorisine girmektedir.

    Bunlar Ehl-i Sünnet’in görüşünü belirleyici olmadığı gibi Ehl-i Sünnet içinde ihtilaf sebebi de olamaz.
    Şurası açık ki seleften nakledilen her rivâyete eşit gözle bakmak, şaşı bakmaktır. Zîrâ birçok selef imamından birbirine zıt fetvâlar nakledilebildiği gibi, bâzen Kur’ân, Sünnet ve Kıyas temeline oturtulması güç görüşlerde nakledilebilmektedir.

    Bu nakilleri yapan râviler meselenin özünü ne kadar kavramış, ne kadar tam ve doğru rivâyet etmiş, meselenin bu kısmı tartışılır; ama velev ki rivâyetler güvenilir olsa bile yine de bir usul inşâ edilirken her rivâyetin aynı kategoriye yerleştirilmesi mümkün değildir.

    Tutarlı bir usul inşâsı için sahih kıstaslar ışığında bunların bir kısmının diğer bir kısmına tercih edilmesi ve esasların tercihe şâyân olanlar üzerine binâ edilmesi kaçınılmazdır. Nitekim imamlar aynı yöntemi âyet ve hadisleri ele alırkende uygulamış, nasslar arasındaki muârazayı nesh, cem, tercih ve tesâkut gibi metodlarla çözümlemiştir.

    Muteârız nasslardan nasıl dinde çarpık bir yapılanmaya gidilmiyorsa, seleften nakledilen görüşleri de birbirleriyle çatıştırarak değil, sağlam bir anlam zemini üzerinde uzlaştırarak anlamaya çalışmalı ve bir usul zaviyesinde işlemesini bilmelidir.

    Şu halde Ehl-i Sünnet’in görüşü ortaya konurken, kritize edilip işlenmiş bilgiler üzerine konuşmak ve Ehl-i Sünnet’in sistem ve usul olarak teşekkülünü tamamlamış yapısını gözden kaçıran açıklamalardan uzak durmak zorundayız. Bir ihtimal olarak şu da gündeme getirilebilir: Belki İslamoğlu Taberî’nin görüşünü yanlış yorumladığı için burada onu istisnâ etme ihtiyâcı hissederek Ehl-i Sünnet’in çoğunluğu demiş olabilir.

    Ancak az ileride de temas edeceğimiz üzere Taberî’nin görüşünün Ehl-i Sünnet’in görüşünden temelde bir farkı yoktur. Şu halde Taberî (Rahimehullâh) üzerinden Ehl-i Sünnet’in tutumunu çoğunluk ve diğerleri şeklinde yansıtmak da mümkün değildir.

    Ayrıca Ehl-i Beyt’e göre ayakların mesh edilmesi konusu İslamoğlu’nun arz ettiği gibide değildir. Durum Şî‘a’ya göre böyle olabilir; ama Şî‘a ile Ehl-i Beyt farklı şeylerdir. Bunları birbirlerine karıştırmak eğer câhillik değilse, hoş görülemez bir muğâlatadır.

    Ehl-i Beyt’in ilk kuşağına göre abdestte ayakları yıkamak gerekir. Nitekim Taberî (Rahimehullâh) sened eşliğinde, Hazret-i Hasen ve Hazret-i Hüseyin (Radıyallâhu Anhümâ)nın, ilgili âyette geçen “Ercüleküm” kelimesini mansub okuduklarını ve Hazret-i Ali (Radıyallâhu Anh)ın, ayaklarla ilgili vazîfenin yıkamak olduğu yönünde insanlara hükmettiğini (fetvâ verdiğini) nakleder. (Taberî, Câmi‘u’l-beyân:4/173)

    Bunun yanında Ali (Radıyallâhu Anh)ın: “Ayakları topuklara kadar yıkayın” diye emrettiği de bilinmektedir. (Taberî, Câmi‘u’l-beyân:4/172)

    Demek oluyor ki, konu hakkında Ehl-i Sünnet içinde fikir ayrılığı varmış gibi bir ifâde kullanmak, okuyucuyu gereksiz ve temelsiz bir kafa karışıklığına sürüklemekten başka bir şey ifâde etmez.

    Ehl-i Sünnet’le Ehl-i Beyt arasında ayrılık olduğu yönünde bir vehme kapı aralayan ifâdeler kullanmaya gelince, eğer bu kasıtlı değilse, en azından ciddiyetsizlikten başka neyle îzah edilebilir?

    Ehl-i Beyt imamları dediğimiz kimseler eğer Ali, Hasen ve Hüseyin (Radıyallâhu Anhüm) değilse kimlerdir? İslamoğlu bize mübhem ifâdeler kullanmak yerine iddiasını destekleyen muşahhas ifâdeler kullanmalı. Eğer Ehl-i Beyt imamlarından bu görüşü savunan varsa, isim vermeli ve sahih kaynak göstermelidir.

    Bu ön bilgilerden sonra İslamoğlu’nun Taberî (Rahimehullâh)ın görüşünü nasıl yanlış anladığına gelelim.

    İslamoğlu’na göre Taberî (Ra himehullâh) Eh l-i Sünnet’in diğer imamlarına muhâlif olarak abdestte ayakların mesh edilebileceği yönündeki ikinci görüşü savunmaktadır.

    Oysa Taberî (Rahimehullâh)ın abdest âyetindeki bu kelimeyle ilgili açıklamaları İslamoğlu’nun dediğiyle aslâ örtüş memektedir.

    Taberî (Rahimehullâh) İslamoğlu’nun naklettiğinin aksine ayakların değil yıkanmayıp mesh edilmesini, sâdece yıkanmasının bile yeterli olmayacağını, bunun yanında bir de mesh edilmesi (ovalanması) gerektiğini düşünmektedir.

    Taberî (Rahimehullâh)ın kendi görüşüne geçmeden önce onun genel olarak bu konuyu nasıl ele aldığına bakalım. Taberî (Rahimehullâh) âyetin ilgili kısmının tefsirinde, önce âyette geçen “Ercüleküm” kelimesinin iki şekilde kıraat edildiğini; Hicaz ve Irak kurrâsının kelimeyi mansup, yâni bizdeki meşhur kıraate göre “Ercüleküm” şeklinde okuduğunu belirtiyor ve: “Bunlara göre abdestte ayaklarla ilgili vazîfe mesh değil gasildir (yıkamaktır)” diyor.

    Taberî (Rahimehullâh) bu yönde vârid olan rivâyetleri serdettikten sonra yine Irak ve Hicaz kurrâsının diğer bir kısmına göre mezkûr kelimenin, “Ercüliküm” şeklinde mecrur olduğunu zikrediyor ve: “Onlara göre abdestte ayaklarla ilgili vazîfe yıkamak değil, meshtir” diyor.

    Burada araya girelim. Hazret-i Enes’in görüşüyle ilgili olarak da ifâde ettiğimiz gibi abdest âyetinde ayaklarla ilgili vazîfenin mesh olduğunu savunmak, genel olarak abdestte ayakların mesh edilebileceğini savunmak anlamına gelmez.

    Bu sâdece Kur’ân’da konunun ele alınış biçimini îzaha dönük bir açıklamadır, yoksa genel olarak abdestte ayaklarla ilgili vazîfenin ne olduğuna dönük bir açıklama değildir. Zîrâ abdestte ayakların yıkanması gerektiğini anlatan çok açık hadisler vardır.

    Daha sonra bu yöndeki rivâyetleri de sıralayan Taberî (Rahimehullâh) en son kendi görüşünü açıklıyor ve aynen şunları kaydediyor:

    “Bu konuda bize göre doğru olan şu ki; Allâh-u Te‘âlâ abdestte ayakların tamâmının su ile mesh edilmesini emretmektedir. Tıpkı teyemmümde yüzün tamâmını toprakla mesh etmek gibi. Abdest alan kimse ayaklarıyla ilgili olarak bunu yaparsa hem mesh edici hem de yıkayıcı ismini hak etmiş olur. Zîra ayakların “gasli (yıkanması)” ayaklar üzerinde su gezdirerek ya da suyu ayaklara değdirerek olur.

    Ayakların “mesh edilmesi“ ise elin ya da el yerine kāim olan başka bir şeyin ayaklar üzerine gezdirilmesidir. Bir kimse ayaklarının tamâmını su ile mesh ederse o hem yıkayıcı hem de mesh edicidir.
    Mesh kelimesinin, tavsif ettiğim gibi biri umûmî -âzânın tamâmının meshi-, diğeri husûsî -âzânın bir kısmının meshi- olmak üzere iki mânâsı bulunduğundan, kıraat imamları “Ercülekum” kelimesinin okunuşunda ihtilaf etmişlerdir. (…)

    Abdest âyetinde ayaklarla ilgili emrin te’vilinde dediğimiz gibi, onların tamâmının su ile mesh edilmesi gerektiği içindir ki, ilgili âyeti, ayakların su ile yıkanmasıyla birlikte onların elle veyâ el yerine kāim olan şeyle mesh edilmesi şeklinde yorumlayarak abdestte ayakları suya sokupda (bununla yetinerek) eliyle veyâ el yerine kāim olan şeyle mesh etmemeyi mekruh görenler olmuştur.

    Nitekim rivâyet edildiğine göre Tâvus (Rahimehullâh)a abdest alırken ayaklarını suya sokan kimsenin durumu sorulduğunda: “Bunu yeterli bulmam!” demiştir.

    “Âyetten ayakların yıkanması kastedilmiştir” diyenler ise meshi yeterli görmemiş, buna mukābil ayakları suya sokmayı yıkamak olarak telakki etmiştir. Nitekim Hasen-i Basrî (Rahimehullâh)a gemide abdest alan kimse sorulduğunda: “Ayaklarını suya daldırmasında bir beis yoktur.” diye cevap vermiştir. (Taberî, Câmi‘u’l-beyân: 4/177-178)

    Burada gözden kaçırılmaması gereken en önemli hususlardan biri de şudur: Taberî (Rahimehullâh) bu meseleyi tartışırken Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den, ayakların “Husûsî anlamda” meshiyle yetinilebileceğini gösteren herhangi bir rivâyet nakletmezken, “Yıkama” bildiren birkaç rivâyete yer vermiş ve sonra da şu ifâdeyi kullanmıştır: “… Bâzı kıraat imamları, kelimeyi “Ercüleküm” olarak okumuş ve farz olanın, ayakların yıkanması olduğunu söylemişlerdir.

    Hâlbuki Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den, ayakların umûmunun suyla mesh edileceğini (ovalanarak yıkanacağını) bildiren birbirini destekler mâhiyette rivâyetler gelmiştir.” (Taberî, Câmi‘u’l-Beyân:4/177)

    Bu meseleyi işlediği bahsin devâmında Taberî (Rahi me hullâh), ayakların normal mesh ile yetinilebileceği iddiasını muhtelif yönlerden “Eğer şöyle denirse, şöyle deriz” tarzında münâkaşa ederek ve Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den, ayakların tamâmının “Yıkanması” gerektiği rivâyetlerini delil getirerek çürüttükten sonra aynen şu ifâdeyi kullanır:

    “Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)den, abdestte ayakların tamâmının suyla yıkanacağını emreder mâhiyette gelen rivâyetler, haberdâr olanın elinde hiç bir özür bırakmayacak müstefiz (yaygın) nakillerle sâbit olmuştur.

    Ayakların bu şekilde yıkanacağı O’ndan sahih olarak sâbit olduğuna göre, yıkanmasını farz kıldığı bir uzvun, aynı durumda ve aynı vakitte bir kısmının yıkanmamasını mubah görmüş olması kabul edilemez. Çünkü bu, bir şeyi aynı anda hem farz kılmak, hem de iptal etmek demektir. Bu (çelişki) ise Allâh’ın ve Rasûlü’nün ahkâmında söz konusu değildir.” (Taberî, Câmi‘u’l-Beyân:4/185)

    Görüldüğü gibi Taberî (Rahimehullâh) ne ayakların sâdece yıkanması görüşünü, nede sâdece mesh edilmesi görüşünü savunuyor.

    O, bu ikisinin dışında ayakların tamâmının suyla mesh edilmesini, yâniayakların ovalanarak yıkanması gerektiğini savunuyor. Peygamber Efendimiz’den gelen rivâyetlerin hem “Ayakların tamâmının suyla meshi” hem de “Ayakların tamâmının yıkanması” şeklinde olduğunu söyleyen Taberî (Rahimehullâh)ın görüşündeki inceliği iyi kavramak gerekir.

    Ona göre “Ayakların tamâmının suyla mesh edilmesi” başka şeydir, başın mesh edilmesi gibi normal mesh daha başka bir şeydir.

    Normal meshte, âzânın tamâmını doğrudan suyla temas ettirerek mesh etmek yoktur, sâdece el ıslatılır ve ıslak elle mesh yapılır. Islak elle yapılan meshte mesh edilen uzvun tamâmını mesh etmek gerekmez, bir kısmını mesh etmek kâfîdir. Oysa Taberî (Rahimehullâh) tıpkı teyemmümde olduğu gibi ayakların tamâmının mesh edilmesi gerektiğini savunmaktadır.

    Zâten Taberî (Rahimehullâh) âyetten sâdece mesh hükmünü çıkaranların görüşlerini aktarırken orada mutlak olarak mesh ifâdesini kullandığı halde, kendi görüşünü anlatırken:

    “Ayakların tamâmını suyla mesh” ifâdesini kullanmakta ve böylece kendi görüşünün farklı olduğuna işâret etmektedir.

    Ayrıca Taberî (Rahimehullâh)ı bu görüşe iten şey âyetin her iki kıraatini de uygulamaya sokma isteğidir. Eğer Taberî (Rahimehullâh) mutlak anlamda husûsî meshi savunsaydı, sâdece kelimenin mecrur okunduğu kıraati tercih ederdi. Oysa o her iki kıraati de sahih bulmakta ve mümkün mertebe her ikisiyle de amel edebilmenin yollarını aramaktadır. Bulduğu yol, ayakların tamâmını suyla mesh etmektir. Böyle olunca ayaklar suyla doğrudan temas ettirildiği için meşhur kıraati, mesh edildiği için de diğer kıraati uygulama imkânı bulunmuş oluyor.

    Taberî (Rahimehullâh)ın iki kıraati cem yönündeki niyeti şu ifâdelerinde açıkça gözlenmektedir: “…Çünkü ayakların tamâmının suyla mesh edilmesinde yıkanmaları vardır. Elin ya da el yerine kāim olan şeyin ayaklar üzerinde gezdirilmesinde ise ayakların meshi vardır.

    Âyeti nasb kıraati üzere okuyanlardaki doğruluk ciheti ayakların tamâmı üzerinde suyun gezdirilmesidir.
    Cer kıraati üzere okuyanlardaki doğruluk payıda ayakları mesh etmek için el ya da el yerine kāim olan şeyin ayakların tamâmı üzerinde gezdirilmesidir.” (Taberî, Câmi‘u’l-Beyân:4/178)

    Böylece Taberî (Rahimehullâh) kıraatlerin doğruluk yönlerini esas alarak ayakların tamâmının suyla mesh edilmesi yönündeki görüşünü ileri sürmüş ve her iki kıraati de cem etmiştir.

    Bütün bunlar bir yana İslamoğlu Taberî (Rahimehullâh)ın görüşü hakkında aceleci davranmayıp, eksik anlama ihtimâlini göz önüne alarak bu konuda Taberî (Rahimehullâh)a atfen tefsir literatüründe neler dendiğini araştırmış olsaydı, sanırım bu hatâya düşmeyecekti.

    Zîrâ İbn-i Kesîr (Rahimehullâh)ın tefsirinde onu bu hatâdan kurtaracak açık ifâdeler yer alıyor. İbn-i Kesîr (Rahimehullâh): “Taberî (Rahimehullâh)a göre ayakları yıkamak sünnetle, meshetmek de Kur’ân’la farzdır” diyenleri, Taberî (Rahimehullâh)ı doğru anlamamakla eleştiriyor.

    İbn-i Kesîr (Rahimehullâh) bu eleştirisinde haklıdır. Zîrâ yukarıdada paylaştığımız gibi Taberî (Rahimehullâh)ın ifâdelerinden bu sonuç çıkarılamaz.

    Buradan çıkarılacak tek sonuç iki kıraati cem adına ayakların tamâmını suyla mesh etmektir. Nitekim İbn-i Kesîr (Rahimehullâh) da burada Taberî (Rahimehullâh)ın, iki kıraati cem adına ayakların suyla mesh edilmesi gerektiği yönündeki görüşü savunduğunu belirtiyor ve onun ifâdesindeki “Mesh”in, “Ayakları delk (ovalamak) ” anlamına geldiğini ifâde ediyor. (İbn-i Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-azîm:2/26)
    Daha da ilginç olanı şudur: İbn-i Kesîr (Rahimehullâh)ın Taberî (Rahimehullâh)ı doğru anlayamamakla tenkit ettiği kimselerin Taberî’den anladıklarıyla, İslamoğlu’nun anladığı bambaşka şeylerdir. Onlara göre Taberî, ayakların yıkanmasıyla mesh edilmesi arasında hüküm açısından bir fark görmüyor ve her ikisinin de farz olduğunu kabul ediyor. Bir farkla ki yıkamanın farziyetini Sünnet’le, meshin farziyetini ise Kitab’la sâbit görüyor.

    Oysa İslamoğlu meseleyi çok farklı kurguluyor; Taberî’nin mesh etmeyi farz, yıkamayı sünnet gördüğünü ileri sürüyor. Bir hükmün Kitab’la sâbit olması illâ farz olmasını gerektirmediği gibi, Sünnet’le sâbit olması da illâ Sünnet olmasını gerektirmez.

    Şu halde nereden bakılırsa bakılsın ortada Taberî’nin görüşünü anlamamaktan kaynakla nan vahim bir hatâ bulunmakta.

    Şu halde İslamoğlu’nu tâkip eden ortalama Türk okuyucusu Taberî’nin konuyla ilgili gerçek görüşünden haberdâr olamayacak, aksi ne onu İslamoğlu’nun yansıttığı gibi Ehl-i Sünnet’in cumhuruna rağmen çıplak ayağa meshi savunan biri olarak tanıyacaktır. Bu sâdece onu yanlış tanımakla sınırlı kalmayacak, belki buradan yola çıkarak çıplak ayağa meshedilemeyeceği konusundaki hassâsiyetinin anlamsızlığını düşünmeye başlayacak.

    Belki de bir adım sonra Ehl-i Sünnet ve Şî‘a arasındaki karşıtlığın bu güne kadar abartıldığını, aslında kaynaklar “İyi incelense!” aralarındaki fikir ayrılıklarının uzlaştırılabilir olduğunu düşünecek! Bu da genellikle sâdece siyâsî açılımları düşünülerek yürütülen, îtikādî ve fıkhî boyutları nedense görülmek istenmeyen ve ilginçtir ki çoğunlukla sünnî ülkelerde uygulanan ve hâliyle Şî‘a lehine sonuç veren Ehl-i Sünnet’le Şî‘a’yı yakınlaştırma faaliyetlerinede yine Şî‘a lehine katkı sağlayacaktır.

    Peki, okuyucuyu bütün bu yanlış anlamalara sürükleyen şey temelde nedir? El-cevap, basbayağı yanlış anlama ve maalesef ucuz bir çarpıtmadır.

    İslamoğlu, ne hikmetse hep Ehl-i Sünnet ve Şî‘a karşıtlığında tecellî eden bu gibi çarpıtma örnekleri üzerine düşünüp kendisine yöneltilen Şî‘a sempatizanlığı ithâmını birde buradan değerlendirse sanırım kendisi için de hayırlı olur.

    Vesselam…

  8. CİNSÎ MÜNÂSEBETTE TERS İLİŞKİ – Fatih Kalender
    Şî‘a İmamlarından Humeynî’yi seven ve ona sempati duyan, ancak hakkında fazla bilgiye sâhip olmayan birinin, Humeynî’nin cinsel birleşimde ters ilişkiye cevaz verdiğini öğrendiğinde şaşkınlığa kapılarak, bu konuda sorduğu soruya, İslamoğlu’nun kendi internet sitesinden verdiği cevâbı aynen aktarıyoruz:
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    “Aziz mümin,

    Bu yaklaşım tam da “İmam Şafii kişinin öz kızıyla zinasının caiz olduğuna fetva veriyor” demek kadar kendini bilmezce, alçakça ve art niyetlidir.

    Evet, Şafii, kişinin zinadan olma kızıyla nikâhlanmasına cevaz verir. Bu cevaz bizce de yanlıştır. Fakat Şafii’nin usulünden kaynaklanır. Şimdi biri kalkıp “Şafii, kişinin kızıyla evlenmesi caizdir diyen bir adamdır” derse terbiyesizlik etmiş olmaz mı? İşte Ayetullah Humeyni için denilende tam buna benzer. Bu, Ayetullah Humeyni’nin icat ettiği bir şey değil ki.

    Ta İbn Abbas’ın öğrencisi İkrime “kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza nereden /nasıl isterseniz öyle varınız” ayetini herhangi bir sınırlama olmadığı şeklinde yorumlamış, Ehl-i Beyt Okulu genellikle bu yorumu benimsemiş, Ehl-i Sünnet okulu ise bu yaklaşıma itiraz etmiştir.

    Şöyle ki: Tarla ürün veren yerdir. Dolayısıyla tarla denilmeye, rahme açılan kadınlık uzvu layıktır ve ayet örtülü olarak onu kastetmiştir.

    Zira döl yolu ancak “tarla” vasfını almaya layıktır. Diğer yol için insan ürünü olan çocuğun doğumunda rol oynamadığı için “tarla” denilemez.

    Dolayısıyla ayette kapalı olarak kastedilen “tenasül organıdır” ve ayetin açılımı da “kadınlarınız sizin nesillerinizin tohumunu ekip o tohumun mahsulü olan çocuklarınızı hasat ettiğiniz tarlanızdır; o tarlaya tenasül yolundan olmak şartıyla, hangi pozisyonda, hangi yönden, hangi usulle varırsanız varın, bu sizin bileceğiniz iştir” denilmiştir.”

    İslamoğlu cevabının sonunda da:

    “Bu, ilmi bir mevzudur. Farklı mezhepler deki Alim ve fakihlerin kendi aralarında tartıştıkları ve ihtilaf ettikleri bir meseleye böylesine basit, sığ ve buram buram mezhep holiganlığı kokan bu çirkin yaklaşım merduttur, edepsizlikdir, verdiğim Şafii örneğinde olduğu gibidir.” diyerek birkaç cümleyle beraber cevabını bitirmiştir.

    Yukarıda naklettiğimiz Mustafa İslamoğlu’nun cevabı
    www.mustafaislamoglu.com/388_Cinsel-Iliskide-Arkadan-Yaklasma.html adresinden değiştirme yapılmadan aynen alınmıştır. Şimdi bu bâtıl görüşü reddetmek üzere deriz ki:

    Bismillâhirrahmânirrahîm

    Mustafa İslamoğlu’nun kendi sitesinde yayımladığı cevâbı ve bu cevaptaki ifâdelerini redde başlamadan önce şunu ifâde etmek isteriz; bizim şahısların şahsiyetlerine hakāret etme gibi bir ahlâkımız yoktur. Zâten inancımızın da bu türlü ahlâkı yasakladığı bilinmektedir.

    Ancak şahısların sâhip olduğu fikirlerin ve bu düşünce bazındaki söylemlerinin doğru olmadığını ve ilimsizlik, bir de kime güvenilip tâbi olacağını bilememek sebebiyle Ehl-i Sünnet mensupları arasında bu yanlış fikirlerin kabul gördüğünü ve kafaların karıştığını müşâhede ettiğimizde, elbette bunlara cevap vermenin dînî vazîfemiz olduğu da unutulmaması gereken bir gerçektir.

    Evvelâ şunu ifâde edelim ki; İslamoğlu her zamanki âdeti üzere, cinsel ilişkide ters yolu kullanma konusunda net olarak kendi görüşünü beyân etmeyip sanki bu konu fazla önem arz etmeyen, Hanefî-Şâfi‘î arasındaki ihtilaflı herhangi bir konuymuş gibi meseleyi basitleştirerek ortaya koymuştur.

    Hâlbuki Hanefîlerden ez-Zeyla‘î (3/181), Mâlikîlerden ed-Düsûkî Hâşiyesi (4/314), Şâfi‘îlerden Muğni’l-muhtâc (4/144), Hanbelîlerden Keşfü’l-kınâ‘ (6/94) ve el-Muğnî (16/40) gibi hak olan dört mezhebin muteber fıkıh kitaplarında cinsel ilişkide makatı kullanmanın haram oluşu açıkça belirtilmiştir.

    Yâni dört mezhep bu konuda ittifak etmişlerdir. Hattâ bunu yapan kişilere yerine göre tâzir cezâsını bile gerekli kılan mezhepler olmuştur. Biraz önce zikrettiğimiz kaynaklara bakıldığında bunu görürüz.

    Ayrıca bu konudaki ittifâkı sâdece yukarıdaki kaynaklar değil, mezhep kitaplarının hemen hemen hepsinde görmemiz mümkündür. Cinsel ilişkide ters yaklaşma fiilinin yasaklığını ifâde eden birçok hadîs-i şerîf olduğu gibi, sahâbeden ve tâbi‘înden de birçok nakil vardır. Bakınız: (Abdürrazzâk, el-Musannef, no:17069-17080; İbni Ebî Şeybe, el-Musannef, no:20952-20959; Ebû Dâvûd, no:2164, Sahih İbni Hibban, no:4203, İbni Mâce, no:1923)

    İslamoğlu cevâbında; İbni Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ)nın öğrencisi İkrime (Radıyallâhu Anh)ın, Bakara Sûresinin 223. âyet-i kerîmesinin:

    “Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza nereden/nasıl isterseniz öyle varınız” cümlesini: “Cinsel ilişkide bir sınırlama yoktur” şeklinde yorumladığını söylemiştir.

    Hâlbuki İslamoğlu’ nun naklinin hilâfına İbni Ebî Şeybe“el-Musannef”inde Ikrime (Radıyallâhu Anh)ın:

    “Kişi hanımına arka yoldan yaklaşmaksızın, ister oturarak, ister ayakta, her halde yaklaşabilir” dediğini nakletmiştir (no:16 929).

    İkrime (Radıyallâhu Anh)dan gelen bu rivâyeti, yâni kadına arka yoldan yaklaşmanın haram oluşu hakkındaki rivâyeti “et-Taberî”, “İbni Kesîr”,“el-Beğavî” ve “ed-Dürru’l-Mensûr” gibi tefsirlerde de görmemiz mümkündür.

    Kevserî (Rahimehullâh)ın gerek “Makālâtın”da ve gerek “Fıkh-u ehli’l-Irâk”ında ifâde ettiği gibi, İslâm adına fetvâ verecek birinin, sahâbe, tâbi‘în ve tebe‘i tâbi‘înin görüşlerini naklederken şu kaynaklara bakmadan fetvâ vermesi doğru değildir ki, bu kaynaklarda; Abdürrezzâk(211) “el-Musannef”, İbni Ebî Şeybe(235) “el-Musannef”, Sa‘îd b. Mansûr(229) “es-Sünen”, Vekî‘(197) “el-Musannef”, Beyhakî(458) “es-Sünen”, İbni Abdilberr(463) “et-Temhîd” ve “el-İstizkâr” gibi eserlerdir.

    Eski Mısır müftülerinden ve Ezher Şeyhlerinden olan Muhammed Bahît el-Mutî‘, “Ru’yetü’l-hilâl”le alâkalı yazmış olduğu risâlesinin son kısmında şöyle buyurmaktadır:

    “Usûl-ü hadis ilminde, hadis metninin sıhhati için nasıl ki senedin ittisali ve senedi oluş turan râvîlerin halleri araştırılıyor ve o doğrultuda hadisin metni için “Sahih”, “Zayıf” veyâ “Mevzû”dur deniyorsa, fakihe nispet edilen bir sözün sıhhat veyâ adem-i sıhhatinin tespiti için rivâyet zinciri gözetilmelidir. Yâni bir hadîs-i şerîf hakkında yapılan tahliller olan ihtimaller fakihin kavli için de geçerlidir.”
    Bahît’in bu ifâdelerinden; herhangi bir fakihin fetvâsını görür görmez, nereden alıntı yapıldığını bilmeden siyak ve sibâkını araştırmadan fetvâ vermenin doğru olmadığı anlaşılmaktadır. Bu şekilde hareket etmek, kişinin dîne karşı ciddiyetsizliğinin göstergesidir. Kur’ân-ı Kerîm’e abdestsiz dokunulmayacağını savunan bir yazar hakkında, İslamoğlu’nun kullandığı “Dînini donundan biraz ciddiye alan Müslüman” sözünü kendilerine hatırlatmak isterim.

    İslamoğlu’nun gerek kendi internet sitesindeki sorulara verdiği cevaplarına ve gerek kitaplarına ve makalelerine baktığımızda farklı olma özlemi içinde olduğunu ve (خَالِفْ تُعْرَفْ) “Muhâlefet et meşhur ol” kāidesince, kenarda köşede kalmış cumhura muhâlif görüşleri şöhret için arayıp bulup yayma hırsı içinde olduğunu görmemek mümkün değildir.

    Bu kişi, (Arap deyimlerinde geçen ve zayıf, sağlam ayırmadan bulduğu her bilgiyi alan kişiler hakkında kullanılan) “Hâtibü’l-leyl (gece karanlığında odun toplayayım derken koynuna yılan alan kişi)” gibi, kafaları karıştırma adına nerde ne görürse sahih veyâ sakîmine bakmaksızın nakletmeyi kendine âdeta şi‘ar edinmiştir.

    “el-Hidâye” şârihi İbnü’l-Hümâm bâzı kitaplardaki zayıf görüşlerin nakledilmelerini tenkit etmiş ve “Hiç bir Müslüman’ın bu tür görüşleri nakletmesi helâl değildir. Bunu yapmak şeytana kapı aralamaktır. Bundan Allâh’a sığınırız!” demiştir. (Fethu’l Kadîr:8/440)

    Bundan dolayı kişinin kalkıp da: “Ben bu gö rüşleri benimsemiyorum sâdece naklediyorum!” demesi de doğru değildir.

    İslamoğlu’nun cevabında dikkat edilmesi gereken bir diğer husus, Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in güzîde sahâbîlerinden olan ve hilâfetleri ümmetin icmâ‘ıyla sâbit olan Ebû Bekr ve Ömer (Radıyallâhu Anhümâ)ya hakāret eden, her sabah duasında bu iki büyük halîfe ve kızları Âişe ve Hafsa vâlidelerimiz hakkında:

    “Ey Allâh! Kureyş’in iki putuna ve iki kızına lânet et!” diye bedduâ eden ve on iki İmamı Peygamberlerden üstün gören Humeynî gibi bir adamı, ümmetin ittifâkıyla mutlak müctehit kabul edilen İmâmı Şâfi‘î’ye denk tutmasıdır.

    Humeynî’nin bu görüşleri için bakınız: (Humeynî, Keşf’ul-esrâr; Hukûmetü’l-İslâm, İmamlarda bulunan velâyetü’t-tekvîn bâbı, sh:536; Tahrîru’l-vesîle, no:12, 2/241; Seyyid Hüseyn el-Mûsevî, Lillâhi sümme li’t-târîh, sh:37, 87)

    Bu vesîleyle bizler İslamoğlu’nun, cevâbında kullandığı: “Humeynî hakkındaki bu yaklaşım, kendini bilmezce, alçakça ve art niyetlidir” sözlerini kendisine aynen iâde ediyoruz.

    İslamoğlu’nun kendince yeni bir terim çıkararak Şî‘a hakkında “Ehl-i Beyt Okulu” ifâdesini kullanmasıda dikkate şâyândır.

    Nitekim kendisi ikide bir “Ehl-i Beyt Okulu” ve “Ehl-i Sünnet okulu” ifâdelerini kullanarak bunları birbirine karşıt şeylermiş gibi gösterme çabasına girmiştir ki, İslamoğlu’nun bu üslûbu beraberinde bâzı şeyler gerektirir:

    1) Bu hezeyanlar, Ehl-i Beyt’in Ehl-i Sünnet olmadığının, bunun için mukābil cihetlerde anıldığının sarih bir ifâdesidir ki, bu en başta Ehl-i Beyt’e bir iftirâdır.

    Zîra Ali, Fâtıma, Hasen ve Hüseyn (Radıyallâhu Anhüm) ile başlayan ve Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in eşleri ve diğer kızlarıyla (Radıyallâhu Anhünne) devam eden Ehl-i Beyt silsilesinin Ehl-i Sünnet olmadığını kabul etmek, onların Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in sünnetinden ve yolundan ayrıldıklarını düşünmek olur ki bu fikir, Allâh-u Te‘âlâ’nın bizlere Ehl-i Beyt sevgisini farz kılmasıyla da, Ehl-i Beyt’i bütün pis inançlardan ve davranışlardan temizlemek istediğini ifâde eden Ahzâb Sûresinin 33. âyet-i kerîmesinin beyânıyla da taban taban zıt düşer.

    Hele hele Allâh-u Te‘âlâ’nın temiz tutmayı murâd ettiğini beyan ettiği Ehl-i Beyt’i ters ilişki gibi murdar ve lânetli bir işe fetvâ vermekle itham etmek, Allâh-u Te‘âlâ’nın onlar hakkındaki irâdesini işlemediğini söylemekle eşdeğer bir cinâyettir!

    2) İslamoğlu bu cevâbıyla Şî‘a’yı Ehl-i Sünnet mezhebiyle aynı seviyede göstermiştir.

    Buradaki niyeti ise insanların Şî‘a hakkındaki görüşlerini yumuşatmak ve gizli tutmaya özen gösterdiği kendi meşrebini bu yolla bir şekilde hissettirmektir.

    Nitekim bâzı yazarların İslamoğlu için; “O Sünnî gözüken ama Şî‘î ağzıyla konuşan biridir” şeklindeki sözleri onun bu niyetini ortaya koymaktadır.

    3) İslamoğlu Ehl-i Sünnet ile diğer sapık fırkalar arasında ayırım yapmayıp, onlar arasındaki ihtilafları, Hanefî-Şâfi‘î arasındaki ihtilaflarmış gibi basit göstererek, kendine sorulan sorulara vereceği cevapta aklına en uygun olan görüşü rahat bir şekilde fetvâ olarak vermekte ve kendisine mezheb imamları gibi hattâ daha üstün bir konum sağlamaya çalışmaktadır.

    Kişiden sâdır olan akvâl onun zihniyetine delâlet eder. İslamoğlu’ndan sâdır olan bu söylemlerde, onun, Ehl-i Sünnet’i dışlama ötesinde, Şî‘î diye tanınan Râfizîleri fırak-ı dâlleden çıkarıp Ehl-i Sünnet’le eş değer olarak saydırma ve onların görüşlerinide, saygıya lâyık Ehl-i Sünnet müctehitlerinden sâdır olan görüşler gibi benimsetme çabasında olduğunu gösteriyor.

    O her ne kadar Ehl-i Sünnet’i doğrudan reddetmese de, kenarda köşede kalmış türlü türlü asılsız kavilleri ortaya çıkartarak Ehl-i Sünnet’in aslî inançları ve tartışılamaz olan meseleleri hakkında şüpheler meydana getirmektedir. Bunu gafletinden veyâ hıyânetinden yapıyor olması halka vereceği zararı ortadan kaldırmaz.

    Zâten şaz kavilleri ortaya atmasından mâadâ, Ikrime ve Taberî gibi zatların sahih kavillerini tahrîfe yeltenmesi, onun bunları gafletinden yapmadığını ortaya koymaktadır.

    Allâh-u Te‘âlâ Hazretleri tüm Müslümanları gaflet uykusundan uyandırsın ve hakkı hak olarak bilip ona tâbî olmaya, bâtılı bâtıl olarak bilip ondan sakınmaya bizleri muvaffak eylesin. Âmîn!

  9. EFENDİMİZ (Sallâllâhu Aleyhi Ve Sellem)İN GAYBDAN VERDİĞİ HABERLER – Abdullah Hiçdönmez
    İslamoğlu kendisine sorulan:

    ‘Efendimizin gelecekle ilgili gaybı, bilgi ile değil de kendine has basîretlerle ya da okumalarla diyerek olayları tahlil edip gelecek le ilgili sözler söylediğini buyurdunuz.

    Efendimizin târih vererek gelecekle ilgili ‘okumalar’da bulunmadığını, bu işin O (sav)’ın yöntemine aykırı düştüğünü biliyoruz.

    Dolayısıyla bu sizin görüşünüzü doğrular nitelikte. Ancak Ammar B. Yasir’e ‘Seni bâği bir güruh katledecek.’ buyurmalarında da bu tür bir ‘o kuma’ söz konusu mudur? Yoksa bu hâdise Efendimiz’e bildirilmiş midir? Üstelik geçiyorum Efendimizi, Hazret-i Ömer’le ilgili Efendimiz’in ‘O söyletilenlerdendir’ buyurmasını nasıl anlayalım?’ şeklindeki bir soruya şöyle cevap vermiştir:
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    “Aziz Talib-i ilim,

    Ammar b. Yasir’e Efendimiz’in Mescid’i Nebevi’nin yapımı sırasında çok çalışmaktan dolayı bayıldığı bir sırada söylediği rivayet edilen “Seni baği bir güruh öldürecek” sözünü İmamlar ve sultanlar Kitabıma bende almıştım.

    Bu rivayet senet açısından sahihtir. Bir çok sahabi bunu bildiği için Ammar’ın katlinin ardından Muaviye’nin saflarını terk edip Hz. Ali’nin saflarına geçiyor. Bu da tarihi bir bilgi. Daha ilginç bir malumat ise, Muaviye’nin kendi aleyhine olan bu hadisi red edememesi. Muaviye reddetmek yerine tevil ederek “Onu Ali öldürttü” diyor; “Ali savaşmasaydı, Ammar öldürülmezdi”. Ne yorum ama…

    Bu durumda rivayet çok güçlenmekte. Eğer bu karineler olmasaydı bu rivayetten şüphe etmemiz için bir çok gerekçemiz vardı. Zira bu tür siyasal rivayetler mezhebi çatışmaların cephanesi olarak kullanılmıştır. Ve bu meyan da rivayet ırmağına hayli çer çöp atılmıştır.

    Sonuçta Allah Rasulü’ne bunun Hz. Cibril tarafından bildirildiğini düşünmememiz için hiçbir neden yoktur. Bu Cebrail’in Allah’tan aldığı bir vahiy şeklinde değerlendirilemez tabi ki. Dolayısıyla “Öyle olsaydı Kur’an’a girerdi” itirazı da yersizdir. “O söyletilenlerdendi” ifadesinin bu konuyla hiçbir ilgisini göremiyorum. Bu tamamen Ömer’in basiret ve ferasetine yapılmış nebevi bir övgüdür. Bu her çağda bazı keskin görüşlü insanlara verilen ilahi bir yetenektir. Hakikaten etrafımızda da bu manada “söyletilen/konuşturulan” insanlar vardır. Hani Hz. Ali de ibn Abbas için diyor ya: “Sanki bir perdenin arkasını görüp konuşuyormuş gibi…” Ne hoş bir tavsif…”

    (Geniş metin: http:// www .mustafaislamoglu.com/haber_detay.php?haber_id=161adresinde)

    Bu konudaki reddiyemize şöyle başlayabiliriz:

    İslamoğlu yine âdeti üzere muğlâk ifâdelerle sorulan soruyu başka mecraya çekip Hazret-i Mu‘âviye’ye hakāret boyutuna çıkarmayı başarmıştır. Dolayısıyla onun bu soruya verdiği cevâbı eleştirirken, Rasûlüllah (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)ın gaybden haber vermesinin yanı sıra Hazret-i Mu‘âviye ve Sıffîn vakasınada değinmemiz gerekecektir.

    Buradan bizim anladığımız, İslamoğlu, Rasûlüllah (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)ın âtiye (ileriye) yönelik haberlerini iki kısma ayırıp birincisinin vahiy kaynaklı haberler olduğunu ve bunların hatâya ihtimalli olmadığını îmâ etmiştir ki buna ehl-i îman olan kimsenin bir îtirâzı olamaz.

    Ancak burada şöyle bir yanılgıya düşerek, bu tür vahiy tarîkiyle bildirilen haberlerin Cibrîl (Aleyhisselâm) tarafından bildirildiğini düşünüp, Kur’ân sayılması gerektiğini îmâ ediyor.

    Nitekim o, bunun dışındakileri okuma (zan ve tahmin) olarak değerlendirdiği için şu ifâdeyi kullanıyor:
    “Sonuçta Allâh Rasûlü’ne bunun Hazret-i Cibrîl tarafından bildirildiğini düşünmememiz için hiçbir neden yoktur. Bu Cebrâil’in Allâh’tan aldığı bir vahiy şeklinde değerlendirilemez tabî ki. Dolayısıyla öyle olsaydı Kur’ân’a girerdi îtirâzı da yersizdir.”

    Görülüyor ki İslamoğlu vahyi sâdece Kur ’ân olarak görüp, onun dışındaki peygamber haberlerini ise okumalar olarak değerlendiriyor.

    Bu da Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in Kur’ân dışındaki ifâde ve haberlerinde hatâ ihtimâli bulunabilmesini gerektiriyor. Bu ise Peygamberin sâdece âtiye dönük haberlerinde değil, Kur’ân dışındaki dîne müteallik beyanlarında da hatâ ihtimâli olmasını gerektiriyor.

    Peki ama Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) âtiye yönelik haberlerinde hiç mi hatâ yapmaz?. Evet, hiç hatâ yapmaz. Çünkü bu tür haberler kendisine kesinlikle vahiyle bildirilmiştir. Şu kadar var ki bunlar vahy-i metlüv (namazda tilâvet edilebilir) olarak değerlendirilmediğinden Kur’ân olarak görülemez.

    Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) din işleriyle ilgili meseleler de kesinlikle önce vahyi bekler, ona göre hareket ederdi. Şayet vahiy gelmezse, bâzen kendi ictihadına göre hareket eder, bâzen de Sahâbeyle istişâre ederdi. Zâten bu durum da üç ihtimal oluşurdu.

    1) Vahiy o ictihâdı daha sonra onaylardı.

    2) İctihâdın lehine veyâ aleyhine dâir bir vahiy gelmezdi. Bu da ulemânın ittifâkıyla Allâh-ü Te‘âlâ’dan onay sayılırdı.

    3) Yapılan ictihâdın hilâf-ı evlâ olduğuna (en uygun tavır olmadığına) dâir vahiy gelirdi. İbn-ü Ümmi Mektûm kıssasında olduğu gibi.

    Peki, neden âtiye dâir meselelerde Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in verdiği haberler tahmin (okuma) sayılamaz? Çünkü hiçbir peygamberin işi tahmincilik yapmak değildir. Onların işi ancak Allâhu Te‘âlâ’dan aldıkları vahyi insanlara bildirmek, vahyin gelmediği zamanlarda ise doğru bildiklerini insanlara aktarmaktır.

    Tabî ki ikincisinde beşerî vasıfları öne çıktığı için bâzen umdukları gerçekleşmemiş olabilir. Nitekim Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in Medîne’deki hurma ağaçlarının aşılanmasına engel olması hâdisesinde bu yaşanmıştır.

    Dikkat edilecek olursa, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in vahiy dışı önermeleri ya din dışı günlük olaylar hakkında ya da dîne müteallik olsa da vahiy gelmediği için, ictihat etme zorunluluğu doğan hâdiselerde vukû bulmuştur.

    Hazret-i Ammâr’ın bâğîler tarafından şehit edileceğini bildirmesi de ictihad ihtiyâcı hissedilen şeylerden biri değildir.

    Dolayısıyla bu haber olsa olsa vahiyle kendisine bildirilmiş, Oda bunu ümmete bildirmiştir.

    Günümüzde Süleyman Ateş ve benzerlerinin Müslümanların kafalarına kuvvetlice yerleştirmek istedikleri şeylerin başında gelen husus, Kur’ân dışındaki Peygamber haberlerinin, günün şartlarına göre söylenmiş birtakım okumalar olduğu savıdır. Anlıyoruz ki İslamoğlu da bunlarla aynı çizgide yürümektedir.

    Tabî bunun sonucu olarak da, tevâtür yoluyla geldiği için bir sünnetin sübûtunda şüphe olmasa bile, haddizâtında o bir okuma ve tahmin olduğu için devre dışı bırakılabilecek bir şeydir.

    İşte bu kafa, kadınların şâhitlikteki nisâbı, recm cezası, kadınların mîrasta erkeğin hissesinin yarısını alma meseleleri gibi daha birçok şer‘î hükmü bu mantıkla dışlamışlardır. Rabbim başta akl-i selim, sonrasında insaf versin.

    Bu adamın Hazret-i Mu‘âviye hakkında ki edepsizce sözlerine gelecek olursak; tabî ki önce Ehl-i Sünnet ölçüsüyle Sıffîn Vakasına ve Hakem Olayına bir göz atmakta fayda var.

    Sıffîn Savaşı, Râşid halîfelerin dördüncüsü olan Ali (Radıyallâhu Anh) ile onun halîfeliğini kabul etmeyen Şam vâlisi Mu‘âviye ibni Ebî Süfyân (Radıyallâhu Anhümâ) arasında çıkmıştır.

    Bu savaş h.37/m.657 yılında, Fırat havzasında bulunan Rakka’nın doğusundaki Sıffîn denilen yerde yapıldı ve bu savaşta yetmiş bin Müslüman şehit olmuştur. Savaşın çıkış sebebi, bir konudaki ictihat (görüş) farklılığına dayanıyordu ki, bu konu siyâsî bir konu olduğu için savaşla sonuçlanmıştır. Yoksa bu ictihat farkı sırf ilmî olsaydı, kitap üzerinde kalmış olacaktı.

    Savaşa giden yol özetle şöyle gelişti: Osmân (Radıyallâhu Anh) halîfeyken Medîne-i Münevvere’ye bir grup isyancı geldi. Uzun bir müddet Osmân (Radıyallâhu Anh)ı kuşatma altında tuttuktan sonra, o grubun içinden birisi veyâ birileri Osmân (Radıyallâhu Anh)ı şehit etti. Bunun üzerine Ali (Radıyallâhu Anh) halîfeliğini îlân etti ve Osmân (Radıyallâhu Anh)ın kātilini aramaya başladı. Ancak o isyancı grup içinde bizzat kātilin kim olduğu tespit edilemiyordu. O zaman Şam vâlisi olan Hazret-i Mu‘âviye adâlet-i izâfiyeyi savunup:

    “Milletin selâmeti için kulun hukuku fedâ edilir” diyerek, o isyancı grubun tamâmının cezâlandırılmasını istemişti. Ali (Rad‎yallâhu Anh) da adâlet-i mahzayı savunarak: “Hak haktır. Ferdin hukûku hiçbir şeye fedâ edilemez” demiş ve o isyancıların içindeki asıl kātil veyâ kātillerin tespit edilmesi için çalışmaları sürdürmüştü. Kātilin tespiti gecikince rahatsızlık had safhaya vardı. Arada İslâmiyetin zayıflığını isteyen fitnecilerin de körüklemesiyle iki tarafın ordusu karşı karşıya geldi.

    Aslında gerek Hazret-i Osman’ı şehit eden gerekse iki taraf arasındaki görüş farklılığını savaşa dönüştüren, Yahudi İbni Sebe ve yandaşlarıydı

    Şöyleki; Hazret-i Ali’nin elçisi Şam’dayken, Müslümanların birleşmesini istemeyen İbni Sebe taraftarı fitneciler: “Ali Osman’a zulüm etmiş, memleketleri ele geçirmiş, pek çok asker toplayarak bu tarafa hücûm edip, bütün Şam ahâlisini katledecekmiş. Ona Mu‘âviye’den başka kimse mânî olamaz. Derhal onun etrâfında toplanıp müdâfaaya hazır olunuz!” diyerek çeşitli kışkırtıcı faâliyetlerde bulundular.

    Böylece Şam ahâlisini Hazret-i Ali’ye karşı harekete geçirdiler. Şam halkı arasındaki karışıklığı gören Hazret-i Ali’nin elçisi Kûfe’ye dönünce olanları Hazret-i Ali’ye anlattı. Hazret-i Ali gönderdiği elçinin bu şekilde geri dönmesi sebebiyle Şam üzerine yürümek gerektiği ictihâdında bulundu ve ordu hazırladı. Bu târihî olay iyi tahlil edildiğinde görülür ki gerek Şî‘a’nın, gerekse Hâricîliğin doğması İbni Sebe denen Yahudi’nin fitneleri neticesinde olmuştur. Bu arada Cemel Vak‘ası da yaşandı.

    Bu olaydan sonra Kûfe’ye yönelen Ali (Radıyallâhu Anh) Mu‘âviye (Radıyallâhu Anh)a elçi göndererek, Sahâbeden Muhâcirlerin ve Ensârın (Radıyallâhü Anhüm) kendisinin halîfeliğini kabul ettiklerini; onun da kabul edip itaatini bildirmesini istedi. Hazret-i Mu‘âviye kendisine elçi olarak gelen Cerîr ibni Abdillâh (Radıyallâhu Anh)ı oyalayarak Amr İbni’l-Âs (Radıyallâhu Anh) ile istişârede bulundu ve Hazret-i Osman’ın kātilleri derhal cezâlandırılmadığı takdirde ordusuyla üzerine yürüyeceğini belirtti. Mu‘âviye (Radıyallâhu Anh) seksen beş bin kişilik bir orduyla Şam’dan yola çıktı.

    Ali (Radıyallâhu Anh) ise doksan bin kişiden oluşan ordusuyla Kûfe’den Sıffîn’e doğru harekete geçti. Ali (Rad‎yallâhu Anh) Mu‘âviye (Radıyallâhu Anh)a elçiler göndererek, onu bu tutumundan vazgeçirmek istedi. Ancak olumlu bir cevap alamadı.

    İki ordu birlikleri arasında bâzı ufak çarpışmalar sürerken, hicretin 37. senesi Muharrem ayının sonuna kadar anlaşma yapılabilmesi için elçiler gidip geldi. Fakat barış yolunda bir gelişme sağlanamadı.

    Safer ayının ilk günü savaş tekrar başladı. Ali (Rad‎yallâhu Anh)ın şiddetli bir taarruzu ile Şam ordusu dağılma noktasına geldi. Savaş kazanılmak üzereydi ki, Amr ibni’l-Âs (Radıyallâhu Anh), Şam’lı askerlere “Her kimin yanında Mushaf varsa onu mızrağının ucuna takarak yukarı kaldırsın” dedi. Bu emri yerine getiren askerler Ali (Radıyallâhu Anh) tarafına: “Aramızda Allâh’ın Kitâb’ı hakem olsun” diye seslendiler.

    Amr ibni’l-Âs (Radıyallâhu Anh)ın tedbiri etkisini göstermiş ve Irak’lı askerler: “Allâh’ın kitabına yapılan çağrıya icâbet edelim” demeye başlamışlardı.

    Hazret-i Ali (Radıyallâhu Anh) bunun bir savaş hîlesi olduğunu askerlerine anlatmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Her iki taraftan birer hakem seçilerek, Kur’ân’a uygun kararın çıkartılması istendi. Ali (Radıyallâhu Anh)ın tarafında bulunanlar bunu memnûniyetle karşıladılar. Şam’lılar Amr ibni el-Âs (Radıyallâhu Anh)ı, Ali (Radıyallâhu Anh) tarafındaki Iraklılar da Ebû Mû sâ el-Eş‘arî (Radıyallâhu Anh)ı hakem tâyin ettiler. 37. yılın Safer ayında Düvmetü’l-Cendel’de bir araya gelerek karar verirken esas alınacak prensipleri içeren “Tahkimnâme”yi kaleme aldılar. Bu olaya İslâm tarihinde “Hakem Olayı” denir.

    Bu olayda Ehl-i Sünnet’in tavrı, İslamoğlu ve Şî‘a’nın yaptığı gibi her hangi bir tarafın yanında olarak diğer tarafı tahkir etmek olmamış, bilakis Ehl-i Sünnet âlimleri bunun bir ictihad ayrılığı olduğunu söylemişlerdir. Her müctehidin kendi ictihâdına uyması lâzım olduğu için ayrılık kaçınılmaz olmuştur, yoksa dünya hırsı için olmamıştır. Bu durumda isâbet eden Ali (Radıyallâhu Anh) tarafı iki sevap, ictihat hatâsı işleyen Mu‘âviye (Radıyallâhu Anh) tarafı ise bir sevap almıştır.

    İmâm-ı Şâfi‘î (Radıyallâhu Anh) bu konuda: “Allâh-u Te‘âlâ ellerimizi o kanlara bulaştırmadığı gibi biz de dilimizi karıştırmayalım.” buyurmuştur.

    Bundan anlaşılıyor ki, onlardan herhangi biri hakkında mutlak mânâda: “Hatâ etti” demek bile câiz değilken onlar aleyhinde nasıl konuşuruz. Hele bir de İslamoğlu’nun yaptığı gibi istihzâ etmek ne büyük bir terbiyesizliktir!

    Cenâb-ı Hakk bizzât Kur’ân âyetiyle onlardan râzı olduğunu beyân etmiştir, nitekim:

    “(İslam dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhâcirler ve ensar ile onlara güzellikle tâbî olanlar var ya, işte Allâh onlardan râzı olmuştur, onlar da Allâh’tan râzı olmuşlardır. Allâh onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu pek büyük bir kurtuluştur.” (Tevbe Sûresi:100) âyet-i kerîmesi bu hakikati nâtıktır.

    Yine böylece:

    “(Mekke fethiyle gelen zenginlikten sonra) içinizden (yardım yapan ve cihad edenlerle,) o fetihten önce (İslâm ehli zayıf ve yardıma muhtaç durumdayken) infak etmiş olan ve savaşmış bulunan kimseler eşit olmaz!

    İşte sana! Onlar, o daha sonra infak etmiş olanlardan ve savaşmış bulunanlardan derece bakımından daha büyüktür(ler)!

    Yine de Allâh (derece farklılıklarına rağmen) hepsine o en güzel sevab (olan cennet mükâfatların)ı söz vermiştir.” (Hadîd Sûresi:10) âyet-i celîlesi sahâbe-i kirâmın tümünün cennetlik olduğunu açıklamıştır.

    Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) de tüm sahâbeyi tezkiye etmiş ve İmâm-ı Beyhakî’nin rivâyet ettiği bir hadiste:

    “Ashâbım (gökteki) yıldızlar gibidir. Hangisine tâbî olursanız hidâyete ulaşırsınız.” (Beyhakî, el-İ‘tikād, sh:319; İbni Abdil berr, Câmi‘u beyâ ni’l‘ılm, no:1760, 2/925) buyurmuştur.

    İslamoğlu’nun dalga geçtiği Hazret-i Mu‘âviye’nin kim olduğuna ve Sahâbe arasındaki konumunun beyânına gelince:

    Hazret-i Mu‘âviye (Radıyallâhu Anh) Ebû Süfyan (Radıyallâhu Anh) ile Hind (Radıyallâhu Anhâ)ın oğludur. Kendisi Mekke’nin Fethi’nden önce Müslüman olduğunu ve bunu âilesinden gizlediğini söylemiştir. Mekke’nin fethinden sonra Huneyn Gazvesi’ne katılmış ve ganîmetten pay almıştır.

    Sahih hadis kitaplarının rivâyetine göre, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Mu‘âviye (Radıyallâhu Anh) hakkında hayır duâ etmiş ve Ömer (Radıyallâhu Anh)dan rivâyete göre Mu‘âviye (Radıyallâhu Anh) için:

    “Ey Allâh! Onun sebebiyle (insanları) hidâyete ulaştır!” (Tirmizî, Menâkıb:48, no:3843, 5/687) buyurmuştur.

    Başka bir rivâyette de:

    “Ey Allâh! Onu, hidâyete erdirilmiş bir hidâyetçi kıl ve onun sebebiyle (insanları) hidâyete ulaştır!” (Tirmizî, Menâkıb:48, no:3842, 5/687)

    Mu‘âviye (Radıyallâhu Anh) devri, İslâm fetihlerinin devâm ettiği bir devirdir. Velhâsıl; Mu‘âviye (Radıyallâhu Anh) da dâhil olmak üzere hiçbir sahâbî hakkında, yaptıklarından dolayı itham ve sû-i zan edilemez. Bu, hem Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in hadisleri ile hem de Ehl-i Sünnet âlimlerinin ittifâkı ile câiz değildir ve böyle yapanlara lânet edilmiştir.

    Nitekim Abdullah ibni Ömer (Radıyallâhu Anhümâ)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):

    “Ashâbıma hakaret edene Allâh lânet etsin!” (Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Kebîr, no:13588, 12/434) buyurmuştur.

    Hazret-i Mu‘âviye İslam’ın yayılmasında çok kıymetli hizmetlerde bulunmuştur.

    Sicistan, Sûdan, Afganistan, Buhâra, Hindistan’ın kuzey kısmı,Tunus onun zamânında fethedilmiş, Kıbrıs Bizanstan kurtarılmış, Kudüs geri alınmıştır.

    Yine onun döneminde İstanbul kuşatılmış, her sene yüklü vergi ödenmesi şartıyla kuşatma kaldırılmıştır.

    Mu‘âviye (Radıyallâhu Anh) Peygamberimiz’den çok hadîs rivâyet etmiştir ki, Buhârî ve Müslim dâhil bütün sahih kaynaklarda onun rivâyetlerine yer verilmiştir. Aynı zamanda kendisi Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in kâtiplerindendir.

    Mu‘âviye (Radıyallâhu Anh) Huneyn gazâsında Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in önünde babası ile birlikte kahramanca çarpışmış, Tebûk gazvesine katılmış, Vedâ Haccında da bulunmuştur.

    Hazret-i Mu‘âviye ömrünün son günlerinde okuduğu bir hutbede şunları söylemiştir:

    “Ey insanlar! Üzerinizde uzun zaman yönetici olarak kaldım ve sizi usandırdım. Artık ayrılmak istiyorum. Siz de benden ayrılmak ister oldunuz. Fakat size benden daha iyisi gelmez. Nitekim benden evvel gelenler, benden daha iyi idiler! Kim Allâh-u Te‘âlâ’ya kavuşmak isterse, Allâh-u Te‘âlâ da ona kavuşmak ister. Yâ Rabb! Sana kavuşmak istiyorum, Sana kavuşmamı nasîb eyle! Beni mübârek ve mes‘ûd eyle!”

    Artık biz, İslamoğlu gibi dili uzunları ve onu dinlemekte ısrarcı olanları Allâh için uyarmış bulunduk. Âyetleri tahriften, şer‘î hükümleri tağyirden, Ikrime ve Taberî (Radıyallâhu Anhümâ) gibi büyüklere iftirâdan ve Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ashâbına hakaretten tevbe ederlerse, Allâh-u Te‘âlâ’nın mağfiretini sınırlayacak kimse yoktur, değilse:

    O zulmetmiş olan kimseler pek yakında bilecekler!
    Nasıl bir dönüş yerine devrilip gidecekler!

    Vesselam…

  10. İSLAMOĞLU’NA CEVAPLAR – Ali Eren

    ALİ EREN’İN ARİFAN DERGİSİNDE YAYINLADIĞI M. İSLAMOĞLU İLE ALAKALI YAZILARININ ÖZETİ

    Bir makalesinde, (25/9/2000) bir yazarın şu cümlelerine itiraz ediyordu:

    ‘Hazret-i Kur’an’ı eline alan herkesin abdestli olması farzdır. Abdestsiz Kur’an ele alınamaz. Ancak dinî kitaplar için böyle bir mecburiyet yoktur. Dinî kitapların sadece içinde bulunan âyetlere elle dokunmak için abdestli olmak gerekir. Âyetten boş olan yerlere, yazılara abdestsiz dokunulabilir, okunabilir.

    Kur’anla dinî kitap arasında böyle bir ince fark vardır. Kur’an-ı Kerim’in âyetten boş olan kısımları da âyet hükmündedir. Bu yüzden dikişli kabına bile abdestsiz dokunulamaz. Abdestsiz kimseler bir mendil veya temiz bezle tutup bir yere koyarlar. Abdestsiz ele alamazlar.’
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    İslamoğlu her cümlesi doğru olan bu yazıya itiraz ediyordu. Ancak, bunlar yazarın uydurduğu şeyler değil, asırlardır İslam âlimlerinin yazageldikleri fıkhî hükümlerdi. İslamoğlu, asırlardır İslam âlimlerinin tekrar edegeldikleri bu fıkhî hükümleri bilmiyor değil kabul etmiyor, kabul etmemekle de kalmıyor bir de “Allah Allah! öğrenmiş olduk” diyerek dalga geçiyordu.

    İtiraz ettiği yazar, “Kur’an abdestsiz okunamaz” demiyor, “Kur’an’a abdestsiz dokunulamayacağını” yazıyordu. Çünkü, Kur’an’a dokunmadan, bakarak veya ezbere okumak câizdi ve buna kimsenin itirazı da yoktu. Ancak, İslamoğlu meseleyi başka tarafa çekiyor, “Kur’an abdestsiz okunamaz” denilmiş gibi ele alıyor itirazını da şöyle sürdürüyordu:

    “Ben bu zamana kadar ne Kur’an’dan, ne Resûlüllah’dan, ne sahabeden ve ne de müctehid imamlardan Kur’an okurken abdestin farz olduğuna dair “sahih” bir şey okumadım, duymadım.”

    İslamoğlu’nun, okuyucusunu kandırmak için ne usullere baş vurduğuna ibretle bakın. Önce yazdığını aktırıp sonra değerlendirmemize geçelim. Yazdıkları şöyle:

    “Bilgime güvenmeyip, “Namazda abdest farzdır” diyen sahih bir hadis, bir imam, bir âlim var mıdır diye ‘Mektebetü’l-Elfiye’den 400.000 hadisi, bazıları Mebsut gibi 30 cildi bulan 1000’e yakın kitabı, tüm mezheblerin 40’ı aşkın kaynaklarını taradım, böyle bir şey bulamadım.”

    İslamoğlu, “Bu konuda, (Kur’an’a abdestsiz dokunulamayacağı konusunda) çok yaygın bir yanlış anlamaya alet edilen bir âyet var” diyerek o âyetin meâlini veriyor:

    “Ona temiz olanlardan başkası dokunamaz.” (Vâkıa sûresi, âyet:79)

    Yanlışa düşen esas kendisidir ama diyelim ki onun söylediği doğru. Bu durumda o yaygın yanlışa kendisinin delil olarak sunduğu El-İtkan isimli eser de düşmüş oluyor.

    İslamoğlu kendi câhilliğini unutup, kendisinin ileri sürdüğü yanlış hükmü kabul etmeyenleri de cahillikle suçluyor. Şöyle diyor:

    “Birazcık Arapçadan, ilimden, Kur’an’dan, tefsirden nasibi olan kimsenin bu âyetteki “O” zamirinin bir önceki âyetteki “gizli kitab”a gittiğini bilir.”

    Biz de kendisine şöyle diyoruz:

    Sıdka-kizbe/doğruya-yalana birazcık dikkat eden kimse de, birazcık ilim haysiyeti olan kimse de böyle söz söylemez. Çünkü bu söz, 14 asırlık İslam kültürüne de bu kültürün mimarları olan derya gibi sayısız İslam âlimlerine de hakarettir. Onlar ki, ilimde rüsuh bulmuş ve “Kur’an’a abdestsiz olarak el sürülemez” hükmünü kitaplarına dercetmişlerdir. Bu İslam âlimlerinin; Arapçadan, ilimden, Kur’an’dan, tefsirden nasipleri yok da sadece sen İslamoğlu’nun mu var!

    ***

    Yazar, “Önsöz yerine” yazdığı yazıda Müslümanları şöyle suçluyor:

    “Müslümanların zihninde oluşan peygamber tasavvurlarını merak edip araştırırsak, birbirine hiç uymayan kaç peygamber tasavvuru çıkardı dersiniz?

    Melek peygamber?

    Yeryüzünde değil gökyüzünde yaşayan, dolayısıyla iz bırakmayan, iz bırakmadığı için de izlenmeyen, hayattan yüceltme bahanesiyle dışlanmış, dolayısıyla hayata taşınması mümkün olmayan, bir masal kuşu gibi hep “Kaf Dağı”nı mesken tutan, hayatın içinde ve hayata müdahil olmayan bir peygamber.”

    “Birinciler peygamberlerine, Hz. İsa’yı yücelteceğim derken yarı ilah haline getiren Hıristiyanların yaklaşımını sergilerken, ikinciler peygamberlerini taşlayarak öldüren, iftira eden, onları kovalayan ve onlara sıradan biri muamelesi yapan Yahudilerin yaklaşımını sergiliyor.”

    (İkincilere göre) “Kur’an’ı bir ara kablosu hüviyetiyle iletip, müminlerin hayatından usulca geri çekilen bir peygamber…

    Bu durumda o, artık tarihin malıdır. Misyonu yaşamıyla sınırlıdır. Dolayısıyla bu misyonun taşınması, yaşanması, üretilmesi, ihya edilmesi, örnek alınması söz konusu değildir.”

    İşte İslam âlimleriyle dalga geçerek söyledikleri:

    “Hadisçilerin hep söz söyleyen, sürekli konuşan peygamber anlayışı.

    Fıkıhçıların Hz. Peygamber’in her söz ve davranışına bir hukuk definesi gibi baktıkları kodlamacı ve formel (biçimsel) peygamber anlayışı.

    Mistisizmin (tasavvuf) Peygamberi adeta buharlaştırıp bir “enerji bedene” dönüştüren, “Nur-u Muhammedî” felsefesine dayalı irfânî peygamber anlayışı.”

    M. İslamoğlu’nun müslümanları yanlış peygamber inancına sahip olmakla suçladığından bahsetmiştik. Yazara göre, Müslümanların büyük bir kısmının Peygamberimiz hakkındaki inancı şöyleymiş:

    “Yeryüzünde değil gökyüzünde yaşayan, dolayısıyla iz bırakmayan…. ve hayata müdahil olmayan bir peygamber.” (ÜÇ MUHAMMED, s. 9)

    Tabii ki bu apaçık bir iftira. Çünkü 14 asır boyunca müslümanlar içinde böyle bir peygamber inancına sahip olan bir grup hiç olmadı, şimdi de yok. Ama sayın yazar bu mesele üzerinden bir şeyler söyleyebilmek için ille de var diyor. Gerçi böyle bir inanç sahibi var olmaya var da o kimse kendisinden başkası değil.

    Kendisi böyle bir inanca sahip olduğu halde, aksine “iz bırakmayan” bir peygamber inancına sahip insanlar olarak Müslümanları suçluyor.

    İslamoğlu, ÜÇ MUHAMMED isimli kitabının ilk sahifelerini (sa: 17-19) rabıtayı inkâra ayırmış. Ama kişi inkâra yeltendiği mesele hakkında birazcık bilgi sahibi olmalı değil mi? İşte onda bu yok. Yani inkâr var, bilgi yok…

    “Bugün, ümmet-i Muhammed, kendinden önceki Nuh, Ad, Semud ve Firavun toplumları gibi bir melek peygamber isteme imkânından mahrumdur. Fakat bu mahrumiyetin açığını, kendilerine örnek insan olarak gönderilen bir peygamberi melekleştirerek kapatmaya çalışmakla, aslında Kur’an’da geçen vahye sırt dönmüş toplumların suçuna ortak olmaktadır.” (Üç Muhammed, s: 27)

    Gördünüz mü? Neymiş, neymiş?..

    Ümmeti Muhammed, “gâvurlukta çok ileri gittikleri için toptan helak olan eski kavimler gibi, bir melek peygamber isteme imkanından mahrum olduğu için,” bu eksiğini başka türlü yerine getiriyormuş. Onun için, “Kendilerine örnek insan olarak gönderilen bir peygamberi melekleştirerek bu açığını kapatmaya” çalışıyormuş.

    Peki böyle yapınca ne oluyormuş?

    Kur’an’da geçen vahye sırt dönmüş toplumların suçuna ortak oluyormuş.

    Peki ümmet-i Muhammedin, suçlarına ortak olduğu toplumlar nasıl toplumlardı?

    Hepsi azgın, inançsız, kâfir toplumlar…

    Gördüğünüz gibi, Bay İslamoğlu hiçbir istisna yapmadan, ümmet-i Muhammed’i Allah’ın gadabına uğrayan kafirlerin suçuna yani kâfirliğe, ortak gösteriyor.

    Sakın aklınıza, “Yoksa geçmişte ümmet-i Muhammed’den bu inançta olan kimseler vardı da İslamoğlu acaba onları mı kastediyor?” diye bir düşünce gelmesin. Çünkü adamcağız, yukarıda okuduğunuz gibi sözüne “Bugün…” diye başlayarak, günümüzdeki Müslümanları, yani seni beni kastediyor, hepimizin böyle olduğunu söylüyor.

    Peki, Müslümanlar içinde “Ben insan olan bir peygambere iman etmem. Benim inanacağım peygamber melek olmalı” diyen tek kimse var mı?

    Tabii ki yok… Yok, ama iftiranın tavanı da yok. İftira edecek olan kimsenin zihninde aniden var oluveriyor işte. İslamoğlu’nun, ümmet-i Muhammed’e iftira etmesi, fütursuzca toptan karalaması böyle…

    ***

    Musa Cârullah’ın en hararetli meftunlarından biri de Mustafa İslamoğlu. Kitabında Kehf ve Fussılet sûrelerinde aynı kelimelerle geçen bir âyete mânâ veriyor. Bu âyet, Kehf sûresinin 110, Fussılet sûresinin de 6. âyeti…

    Verdiği mânâ şöyle: “De ki; Ben de sadece sizin gibi ölümlü bir insanım. Bana, ilâhınızın bir tek ilah olduğu vahyolunuyor.”

    Yazar, âyette karşılığı olmadığı halde âyetin mânâsına “ölümlü” kelimesini sokuşturuyor. Bu, fikrini kabul ettirmek için onun her zaman müracaat ettiği bir taktiktir. Bizim esas dikkat çekmek istediğimiz nokta şu:

    Mustafa İslamoğlu’nun yazdığına göre, Musa Cârullah, Kitabü’s-Sünne kitabının 84. sahifesinde bu âyet hakkında şu yorumu yapıyormuş: “Bu âyette Hz. Peygamber kendisini ümmetin bir ferdi gibi takdim ediyor. Öyleyse ümmetin her ferdi de Peygamber gibidir. Bu varılabilecek en yüksek kemal mertebesidir.” ( Üç Muhammed, sa: 28)

    İslamoğlu, Musa Carullah’ın bu tesbitini överek, “Sarsıcı bir yorum” diyor…

    Şimdi söz sırası bizde:

    Allah kimseleri şaşırtmasın. İnsan bi kere şaşırmaya-görsün, abandone olmuş boksöre dönüyor. Ne yaptığının, ne söylediğinin farkında olmuyor. Bunlar da öyle. Ağızlarından ve kalemlerinden dökülenin farkında değiller. Musa Cârullah’ın şu ifadesine bakın meselâ: “Bu âyette Hz. Peygamber kendisini ümmetin bir ferdi gibi takdim ediyor.”

    Adam iyice şaşırmış. Âyet peygamber sözü mü ki, bir âyette Hz. Peygamber kendisini ümmetin bir ferdi gibi takdim etsin!?…Böyle bir yanlışa, değil büyük bir âlim, ilim sahibi olmayan sıradan bir müslüman bile düşmez.

    Haydi Cârullah böyle saçma bir şey yazdı. İslamoğlu’na ne oluyor ki, buna balıklama dalıyor?

    Musa Cârullah yazmış, İslamoğlu da bunu okuyucusuna örnek bir yorum olarak takdim ediyor.

    Bunların âlimlikleri işte bu kadar. Esasen bunlar zaten âlim değil âlimcik…

    Esasa gelelim… Hazreti Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellem, asla ümmetin bir ferdi gibi değildir.

    Ümmet şöyle dursun, o Hazret’in makamı bütün peygamberlerden de üstündür: Makam-ı Mahmud… Bu makamı ona veren de, İslamoğlu’nun “Aşırı yüceltmeci Peygamber anlayışına” sahip olmakla suçladığı Müslümanlar değil, bizzat Hazreti Allah celle celâlühûdür.

    Bu ümmeti, “İndirgemeci bir peygamber anlayışına” sahip olmakla suçlayan Bay İslamoğlu, âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resûlü’nü “Ümmetin bir ferdi” gibi gösteren Musa Cârullah’ın sakîm tesbitini överken, “Hazreti Resûlüllah’ı sıradan bir insan seviyesine” indirmenin vebalini hiç düşünmüyor mu acaba?

    Musa Cârullah’ın, “Ümmmetin her ferdi de Peygamber gibidir” sözünden övgüyle bahseden uyanık yazar,(!) birkaç sahife sonra bu söylediklerini unutup şöyle diyor:

    “Kur’an , peygamberleri insanlığın en iyileri olarak takdim eder.” (sahife: 40)

    E şimdi, böyle söyleyen kimseye siz şöyle demez misiniz:

    “Kur’an madem peygamberleri insanlığın en iyileri olarak takdim ediyor da size ne oluyor? Siz niçin ümmetin her ferdi de peygamber gibidir” diyerek Kur’an’a ters düşüyorsunuz?

    Değerli okuyucular! Musa Cârullah’ın yaptığı gibi, Hazreti Peygamber’in diğer insanlar gibi olduğunu söylemek, açıktan açığa peygamberlik makamını küçültmek, yok saymak yani inkar etmektir. Başka bir ifadeyle, “Aşırı alçaltma” gayretinin ürünüdür.

    Öyleyse şimdi yazımızın başlığını yerine koymanın tam yeri ve zamanıdır. Koyalım:

    “Hazreti Resûlüllah’ın, ümmetin bir ferdi gibi olduğunu” söylemek, Hazreti Resûlüllah’ı aşırı alçaltma alçaklığıdır.

    İslam inancına göre; bir peygamberi peygamberlik seviyesinden aşağıda görmek, (diğer insanlar gibi kabul etmek) onun peygamberliğini kabul etmemek olduğu gibi, peygamber olmayan birisini peygamber seviyesinde görmek de “peygamber olmayanı peygamber kabul etmek” demek olur ki, her iki inanç da küfürdür…

    ***

    Bay İslamoğlu, kendisini galiba Peygamberimiz’i Müslümanların gözünde küçük göstermeye adamış. Bu cümleden olmak üzere Ahzab sûresinin 21. âyeti kerimesini ele alıyor.

    Âyetin meâli şöyle: “Allah’ın Resûlünde sizin için pek güzel bir örnek vardır.”

    İslamoğlu, burada da zihinleri bulandıracak bir açık kapı aramış ve –kendisine göre- bulmuş da.

    İnsanın, her şeyi olduğu gibi kabul etmemesi gerektiğini, seçiçi olmak icap ettiğini yazdıktan sonra, Peygamberimiz’le ilgili bu âyeti misal vererek Kur’an’ın bile seçici davrandığını söylüyor. Diyor ki:

    “Kur’an, ‘Allah’ın elçisi sizin için örnektir’ demiyor; ‘Allah’ın elçisinde güzel örneklik var’ diyor.”

    Yani, “Hazreti Resûlüllah’ın bütün hayatı baştan sona örnek değil. Onda sadece güzel bir örnek var. Seçici olun. Onun her halinin örnek olmadığını bilin” demek istiyor.

    Demek istiyor da, biraz aşağıda yine unutkanlığı tutup, “Peygamberimiz’in ahlâkının Kur’an olduğunu” söylemek mecburiyetinde kalıyor.

    Farkında olmadan bile olsa madem böyle söylüyor, öyleyse Bay İslamoğlu’nu bir defa daha sıkıştıralım:

    Hazreti Resûlüllah’ın ahlâkının Kur’an olduğunu kendin söylüyorsun. Hayatı baştan sona Kur’an ahlâkı olan Peygamberimiz’in hayatını örnek almakta Müslümanlar niçin seçici olsun? Onun hayatında yaptıklarının hiç bir tarafını gözardı etmeden niçin olduğu gibi örnek almasınlar?

    Hele bir de bazı peygamberlerle kâfirleri bir kefeye koyması, yani Hazreti Âdem, Hazreti Musa ve Hazreti Yunus Aleyhimüsselamı, Hazreti Nuh’un iman etmeyen oğluyla, Hazreti İbrahim’in putçu babasıyla ve Hazreti Lut’un imansız karısıyla aynı hükümde birleştirmesi yok mu, okuyunca insanın imanı titriyor…

    Anlı-şanlı Kur’an tefsircisi bu büyük müfessir(!) âyetlerin ne söylediğinden de habersiz…

    ***

    Elimde bir kitap var. Kitabın bir bölümünde İncillerden bahsediliyor. Matta incilinden bahsederken yazar şöyle diyor: “Elde mevcut en eski metin, Hz. İsa’nın vefatından en az bir-bir buçuk asır sonrasına aittir.” (Mustafa İslamoğlu, ÜÇ MUHAMMED, sahife: 49)

    Gördünüz mü yapılan felâketi, gördünüz mü vehameti!!!

    Yazar güya Hıristiyanları ve elde mevcut muharref İncilleri tenkit eder görünürken, aslında İslam inancının bir maddesini tenkil ediyor.

    Değerli okuyucular, Hazreti İsa hakkındaki İslam inancı yukarıda yazdığımız gibidir. Yani İsa Aleyhisselam ölmemiş göğe yükseltilmiştir. İslam âlimlerinin ortak görüşü budur. Onun için bu meseleyi uzun uzun münakaşaya lüzum yok. Yazara biz sadece şu soruyu soralım:

    Hazreti İsa vefat ettiyse, kabri nerede?..

    Biz bu soruyu sorsak da sormasak da, sayın yazar Hazreti İsa’nın ölmüş olduğunda ve yerini söyleyemese de bir kabrinin bulunduğunda israrlı. Nitekim Hıristiyanları tenkit sadedinde şöyle diyor:

    “Bugün, tüm kalbimle iddia edebilirim ki, eğer Hazreti İsa kabrinden çıkıp gelse ona en büyük düşmanlık gösterecek olan, onun mitolojik imajını pazarlayarak geçinen kiliseler ve ruhban sınıfı olurdu.” (aynı eser, sa: 62)

    Ben de bütün kalbimle iddia edebilirim ki, yeryüzünde Hazreti İsa’nın kabri yoktur. Onun için, “Hazreti İsa kabrinden çıkıp gelse…” şeklindeki bir söz ya cehâletten veya Müslümanların Hazreti İsa hakkındaki inancını sarsmak düşüncesinden ileri gelmektedir…

    ***

    Hırıstiyanlar, her doğan çocuğun günahkâr olarak doğduğuna inanıyorlar. Onun için doğan her çocuğu vaftiz ederler. Vaftiz suyuyla yıkadıkları çocukların günahtan temizlendiğine inanıyorlar.

    Sevgili yazarımız bu konuda Hıristiyanlığı güya tenkit ediyor. Bunu yaparken de devirmedik çam bırakmıyor.

    Diyor ki:

    “Kur’an’a göre insan doğuştan günahkâr değil, doğuştan sorumluluk sahibidir.” (Aynı eser, sa: 57)
    Gördünüz mü büyük âlimimizin ilminin derinliğini? Çam devirmek dediğimiz budur işte.

    Buna sadece câhillik demek de eksik kalır. Denilse denilse cehl-i mürekkeb, katmerli câhillik demek lâzım.

    Bay İslamoğlu, “insan doğuştan sorumluluk sahibidir” diyerek, henüz ıngaa ıngaa diye ağlayan ve daha konuşmayı bile bilmeyen bebekleri bile sorumluluk sahibi sayıyor.

    Büyüyüp konuşabilecek seviyeye gelmiş olsalar bile, büluğ çağına gelmemiş olan sabiler asla sorumluluk sahibi değillerdir.

    Hiç ilim sahibi olmayan bir Müslüman bile bunu bilir, ama sayın yazar bilmiyor…

    İnsan doğuştan itibaren sorumlu olsa, büluğ çağından önce vefat eden çocukların, hatta bebeklerin bile ibâdet yapmadıkları için günahkâr olmaları icap ederdi. Ama İslam dini onlara böyle bir sorumluluk yüklemiyor.

    Bunu birilerinin İslamoğlu’na öğretmesi icap ediyor…

    Gelelim meselenin tahliline…

    Hıristiyanları tenkit sadedinde, “Kur’an’a göre insan doğuştan günahkâr değil” diyen Bay İslamoğlu’nun sözünün bu kısmı doğru. Ancak, “İnsan doğuştan sorumluluk sahibidir” derken yanılıyor. Yanılmaktan da öte büyük bir tenakuza düşüyor ve bu sözüyle, tenkit ettiği Hıristiyanların söylediklerine çok yaklaşmış oluyor. Şöyle ki:

    Hıristiyanlar doğan her çocuğu günahkâr kabul ederken, İslamoğlu doğan her çocuğu sorumlu sayıyor. Yeni doğan bebekler nelerden ve hangi şeyden sorumlu olacaklardır ve bu sorumluluklarını nasıl yerine getireceklerdir?

    Hiçbir sorumluluğu yerine getiremeyeceklerine göre, doğar doğmaz günah işlemeye mi başlayacaklardır?

    Ha ne oluyor? Hıristiyanlar herkesi doğuşta günahkâr sayarken, Bay İslamoğlu insanların doğduktan sonra günah işlemeye başladıklarını kabul etmiş oluyor.

    Şimdi hırisitiyânî görüş ile bu görüş birbirine iyice yaklaşmış olmuyor mu?

    Öyleyse nerede kaldı Bay Yazar’ın Hıristiyanları tenkidi???

    ***

    Bakara sûresi 253. âyet-i kerimenin meâli şöyle:

    “İşte biz bu peygamberlerin bazısını bazısından üstün kıldık.”

    Âyetin meâlinde de açıkça görüldüğü gibi, peygamberlerin bazılarının bazılarından üstün olduğu beyan buyuruluyor.

    Üç Muhammed isimli eserde ise, bu âyet-i kerime hakkında şöyle deniliyor:

    “Kurtubî bu âyetin ‘Hz. Peygamber diğer peygamberlerden üstündür’ demeye dahi cevaz vermediği görüşündedir.” (Aynı eser, sa: 66)

    İslamoğlu’nun yazdığına göre, Kurtubî tefsiri âyetin açıkça beyan buyurmuş olduğu bir meseleye karşı çıkmış olmakta. Oysa Kurtubî tefsiri güvenilir tefsirlerden. Orada böyle bir şey olması mümkün değil.
    Değerli okuyucular! Bir eserde, “Falan tefsirde şöyle şöyle yazıyor” diye bir şey okusanız inanırsınız değil mi? “Acaba gerçekten o tefsirde öyle yazıyor mu?” diye o tefsire bakmak kimin aklına gelir?..

    Hangi okuyucu böyle bir yalan yazılacağını düşünür?

    Ama siz siz olun, Mustafa İslamoğlu hakkında böyle düşünmekten vazgeçmeyin. O eğer “Falan kitapta şöyle şöyle yazıyor” diyorsa, ismini verdiği o kitaba muhakkak bakıp kontrol edin.

    Bu zat zaten ÜÇ MUHAMMED isimli eserinde, Peygamberimiz’in diğer peygamberlerden üstün olmadığını isbat etmeye çalışıyor. Bu inancına okuyucuyu inandırmak için de Kurtubî tefsirine iftira ediyor…

    Oysa Kurtubî tefsiri, İbni Abbas (r.a.) Hazretleri’nin şu sözünü aktarıyor:

    “Muhakkak ki Allah (c.c.) Muhammed Aleyhisselam’ı peygamberlere ve gök ehline üstün kılmıştır.”

    Bu sözü aktaran bir tefsirin, “Hz. Peygamber’in diğer peygamberlerden üstün olduğunu söylemeye cevaz vermediğini” söylemek hangi insaf ölçüsüne sığar değerli okuyucular?

    İslamoğlu, peygamberimizin diğer peygamberlerden üstün olmadığını ispata çalışarak ne yapmak istiyor?..

    ***

    İmam Süyûtî, El-Hasâisi-i Kübrâ isimli eserinde, “Peygamberimiz’in, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali’nin öldürüleceklerini” haber veriyor. Peygamberimiz’in üstünlüklerini anlatan bu esere zaten çok bozulan İslamoğlu ise, eserdeki bu habere de itiraz ediyor. Şöyle diyor:

    “Eğer Hz. Peygamber önceden haber vermişse, Hz. Ömer, Osman ve Ali’nin katli “kader” idi ve kaçınılmazdı. O zaman kimseyi suçlamaya gerek yoktu.” (Sa: 69)

    Bi kere böyle bir söz ilim adına çok ayıp. İnsana gülerler. Bir kimsenin böyle bir şey yazması için ömründe kaderle ilgili hiç bir şey okumamış olması lâzım.

    Evet gülünç… Çünkü adamcağız, kaderle ilgili meselelerin sorumluluk getirmeyeceğini zannediyor. Oysa kaderin dışında hiçbir olamaz. Her şey kadere bağlı. Ama, bu, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Çünkü, kader insanları iyi-kötü hiçbir şeye zorlamıyor. Bay İslamoğlu hiç olmazsa bu kadarcığını bari bilmeliydi…

    Bu kadarcığını dahi olsun bilmiyor ama, öte taraftan Müslümanların, “Allah’ı cisimler dünyasına indirdiğini” söylemekten de çekinmiyor. (Sa: 70)

    Müslümanlar, Peygamberimiz’in insanüstü bir varlık olduğuna inanıyorlarmış gibi, müslümanları suçluyor ve “Oysaki Kur’an Hz. Peygamber’in beşerliği üzerinde israrla duruyor” diyor. (Sa: 71)

    Bütün yaratılmışların efendisi olan Peygamberimiz’in, bütün ilimleri bilmiş olacağını kabul edemiyor. (Sa: 71)

    Peygamberimiz her şeyi mûcize olarak Allah’tan öğrendiği halde, harfleri insanlardan öğrendiğini, bunun mûcizelik tarafının olmadığını söylüyor. (Sa: 71)

    Verdikleri değerli bilgiler kitaplarımızda yer alan ve iki İslam büyüğü olan Ka’bu’l- Ahbar ve Vehb bin Münebbih’i ağır bir şekilde suçlamaktan çekinmiyor. Ka’bu’l- Ahbar Müslüman olunca, güyaYahudi kültürünü, Vehb bin Mühebbih de güya hıristiyanlık kültürünü İslama taşımışlar. (Sa: 77)

    İslamoğlu’nun, bu satırları yazarken samimiyet sahibi olmadığını görüyoruz. Eğer Yahudilik kültürünün İslama taşınmasını istemiyorsa, Yahudi kültürünü tefsirine taşıyan yahudi asıllı Muhammed Esed’in tefsirine karşı olması lâzımdı. Ama karşı değil.

    Karşı olmamak bir tarafa, onun sözümona meal tefsirini övüyor. Halbuki Muhammed Esed, âyetleri istediği şekilde sündürerek günümüzdeki Yahudiliğin de geçerli olduğunu usturuplu bir şekilde işleyen bir kişi.

    Bunu bizim gibi her halde İslamoğlu da görüyor. Görüyor ama ses çıkarmıyor. Bununla da kalmayıp, Muhammed Esed’e karşı çıkanlara karşı çıkıyor. Yahudi kültürüne karşı olan bir insan böyle yapar mı hiç?

    Peygamberimiz’in vefatından sonra Müslüman olan Ka’bul Ahbar’ı, “Nûr-u Muhammedî teorisinin mûcidi olmakla” suçluyor. Şöyle diyor:

    “Yahudi avam kültürü çoğunlukla ondan gelen rivâyetlerle İslam külturüne girdi. Özellikle tefsir ve hadis rivâyetleri bunların başında gelir. İbni Ömer, Ebû Hüreyre, Abdullah ibn Amr gibi ilk kuşağa mensup isimlerin ondan gelen rivâyetleri nakletmiş olmaları, onun rivâyetlerinin yaygınlaşması ve tutunmasında önemli bir rol oynadı.”

    İbni Ömer, Ebû Hüreyre, Abdullah ibn Amr gibi seçkin sahabilerin, Ka’bul Ahbar’a itibar etmeleri bile onu bu zatın aleyhinde olmaktan alıkoymuyor. Üstelik, onun söylediklerini yaydılar diye o güzide sahabîlere kızdığı da gözlerden kaçmıyor.

    Öyle ya canım, bir kimse yanlış şeyler söyler, bazıları da bu yanlışları alıp yayarsa onlar da suçlu olmaz mı?

    Kahramanımız, sadece yukarıda ismini verdiğim iki zatı değil, asr-ı saâdette bâtıl dinlerini bırakıp Müslüman olan diğer zatları da şöyle suçluyor:

    “ Müslüman olan kitap ehli, son vahyi ve onun taşıyıcısı olan Hz. Peygamberi de kendi kitap ve peygamber tasavvurlarıyla okuyorlardı.”

    Dikkat ederseniz hiç bir istisna yapmadan toptan hepsini suçluyor.

    İslamoğlu’na göre, Müslüman olan bu zatlara İslamın hiç tesiri olmamış ve kabul ettikleri yeni dini eski dinlerinin görüşleriyle değerlendiriyorlarmış.

    Yukarıda, İslamoğlu’nun Ka’bul Ahbar’ı “Nûr-u Muhammedî teorisinin mûcidi olmakla” suçladığını söylemiştik. Bu konuda İslamoğlu diyor ki, “İbni Teymiyye, bu tür uçuk iddiaları, ‘Derecesi ve kıymeti ne olursa olsun hiçbir beşer (insan) nurdan yaratılmamıştır’ sözleriyle reddediyor.”

    Gördüğünüz gibi, İslamoğlu’nu ancak işte böyle sözler rahatlatıyor. “Derecesi ve kıymeti ne olursa olsun” sözüyle kimin kastedildiğini anlamamanız için bir sebep yok.

    Tabii ki kastedilen sevgili Peygamberimiz’dir…

    Ama Bay İslamoğlu, İbni Teymiyye’ye şunu söylemeyi akletmiyor:

    “Derecesi ve kıymeti ne olursa olsun hiçbir beşer nurdan yaratılmamıştır” diyorsun.

    Nereden biliyorsun? Yaratılanlar yaratılırken ezelden beri hepsinin yanında mı oldun?

    ***

    Sayın Yazar Şiîlere karşı sevgi, ve hayranlık hisleriyle dolu. İbni Teymiyye ise Şiîlere karşıdır. Kanaatımız odur ki, Mustafa İslamoğlu’nun İbni Teymiyye’yi tenkidinin esas sebebi şiîleri tenkit ediyor olması.

    Yazardan öğrendiğimize göre, İbn-i Teymiyye, Es-Sarîmi’l-Meslûl… isimle eserinde “Bir Peygambere hakaret edenin öldürülmesi gerektiğini” ifade ederken, şu sert ifadeyi kullanıyormış:

    “Kim bir peygambere hakaret ederse o öldürülür. Kim onun sahabesine hakaret ederse derisi yüzülür.”
    Aynen böyle mi yazmış bilmiyoruz. Ama gerçekten, “Derisi yüzülür” diye yazdıysa, aşırı bir ifade kullanmış oluyor. Öyle yazacağı yerde, “Öldürülür” denilmesi kâfi idi. Onun bu cümlesini Mustafa İslamoğlu’nun Üç Muhammed kitabının 79. sahifesinden aktarıyorum. Her ne kadar Üç Muhammed kitabı böyle yazıldığını söylüyorsa da bunda şüphem var. Çünkü İslamoğlu’nun, kendi fikrini kabul ettirmek için, olmayan şeyleri varmış gibi göstermek gibi bir huyu olduğunu biliyorum. Tereddüdüm bu huyunu bildiğim içindir…

    İslamoğlu, İbni Teymiyye’yi bizim gibi ehl-i sünnet açısından değil, “Peygamberimiz’e ve onun sahabesine hakaret edenlerin öldürülmesi gerektiğini” yazdığından dolayı tenkit ediyor.

    İyi ama böyle bir ceza bu zamanda verilemediğine göre İslamoğlu niçin gocunuyor? Nasıl olsa kendisi için böyle bir tehlike yok. Rahat olmalı…

    Üç Muhammed kitabında yazdığına göre, İbni Teymiyye’nin kitabında şu cümleler de yer alıyormuş:

    “Kendi sesini Peygamber’in sesinden fazla yükselttiği sabit olan kimsenin, bundan dolayı, haberi olmadan küfre düşmesinden ve tüm yaptıklarının boşa çıkmasından korkulur.”

    Biz gerçi Resûlüllah’a karşı hassasiyetlerimizi İbni Teymiyye’den öğrenecek değiliz ama, kim söylemiş olursa olsun bu söz doğrudur ve ehl-i sünnet olanların hatta hiçbir müslümanın bu hususta bir itirazı olamaz. Çünkü herhangi bir şekilde bu söze itiraz, -Allah korusun- doğrudan doğruya Kur’an’a itirazdır. Zira bunu İbni Teymiyye’den önce Kur’an-ı Kerim ferman buyuruyor:

    “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinin üstünde yükseltmeyin. Konuşurken birbirinize bağırdığınız gibi (çağırmak için) ona bağırmayın. (Yoksa) siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.” (Hucurât sûresi, âyet: 2)

    Peygamberimiz’in huzurunda yüksek sesle konuşanlar hakkında Kur’an’ın hükmü işte böyle. Ama yazar İslamoğlu için bu hüküm hiçbir bir şey ifade etmiyormuş gibi, şunları yazmakta hiçbir mahzur görmüyor:

    “Bırakınız kendisinden yüksek sesle konuşan mü’mini, kendi canına kastedenleri dahi bağışlayan rauf ve rahim bir peygamber, kendisi adına verilmiş böylesi hükümleri görse, ne derdi? sorusu, bu tür durumlarda sorulması gereken en doğru sorudur.” (Üç Muhammed, sa: 79)

    Değerli okuyucular! Kur’an, Peygamberimiz hakkında böyle bir hüküm verdiği halde, Kur’an’a inanan ve onun mânâsını bildiğini iddia eden bir kimsenin böyle bir şey söylemesin mümkün mü? Bu söz karşısında, “Bu şahıs ya Kur’an’ı bilmeyecek kadar câhil veya Kur’an’ın verdiği hükmü kabul etmiyor” demez misiniz?

    Lütfen altını çizdiğimiz yukarıdaki satırı bir defa daha okuyunuz. Gördüğünüz gibi, Bay İslamoğlu Peygamberimiz hakkında, “Kendisi adına verilmiş böylesi hükümleri görse ne derdi… ” diyor.

    Bu ne demek Allah aşkına?

    Kur’an Peygamberimiz’e verilen bir kitap değil midir?

    Peygamberimiz, (s.a.v.) Kur’an’ın kendisi hakkında verdiği bu hükmü görmemiş olabilir mi?

    Bütün âyetler gibi bu âyetin hükmünü de ümmetine tebliğ eden, öğreten bizzat Hazreti Resûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kendisi değil midir?

    Bu hükmü indiren Hazreti Allah olduğuna göre, “Kendi canına kastedenleri dahi bağışlayan bir peygamber, kendisi adına verilmiş böylesi hükümleri görse, ne derdi?” demek, ne demek?

    Bu söz Allah’ın verdiği hükme itiraz değilse neye itirazdır?

    “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinin üstünde yükseltmeyin. Konuşurken birbirinize bağırdığınız gibi (çağırmak için) ona bağırmayın. (Yoksa) siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir” meâlindeki âyet hükmünü kendileri kabul edemeyebilirler. Buna Hazreti Resûlüllah’ı da ortak etmeye kalkışmak veballerin en büyüğü değil midir?

    ***

    Meşhur âlimlerin eserlerinde yer alan Peygamberimiz’in (s.a.v.) şu hadis-i şerifleri de bay yazarın tenkidinden kurtulamıyor:

    “İsrâ (mirac) gecesinde semaya yükseltildiğimde, orada ilk gördüğüm şey, yazılı olan ismimdi: Muhammed Allah’ın resûlüdür, Ebûbekir Sıddık da halefim (halifem)dir.”

    İslamoğlu, bu hadis-i şerifi El-Hasâisu’l-Küsrâ isimli eserine alan İmam Süyûtî’yi, “Bu hadise hiç itiraz etmemiş” diyerek tenkit ediyor. (Aynı eser, sa: 81)

    Öyle ya canım, âlim dediğin hadislere itiraz etmeli ki onun âlim olduğunu bilelim.(!)

    Bay Yazar, geçmişteki âlimlerin niçin kendisi gibi hadislere itiraz etmediklerini de bir türlü kabullenemiyor. Onlardan ümidini kestiği için konuyu kendisi ele alıyor ve meseleye hayret edilecek şekilde kuru ve sığ bir mantıkla itiraza kalkışıyor.

    Peygamberimiz’in hiçbir kimseden okuma-yazma öğrenmediğini hatırlatarak, semadaki yazıyı nasıl okuyabildiğini İmam Süyûtî’nin sorgulamadığına itiraz ediyor…

    İyi de Sayın İslamoğlu! Habibini göklere davet eden Hazreti Allah celle celâlühû, “Ey habibim! O gördüğün yazıda şunlar şunlar yazılıdır” diye bildiremez mi? Veya Cebrâil Aleyhisselam bildirmiş olamaz mı?

    ***

    Bütün gayretini bu ümmetin Peygamber inancını değiştirmeye yoğunlaştırmış olan Bay İslamoğlu, abartılı bir hadiseye misal olarak, Kadı İyaz’ın Şifâ-i Şerif’inde geçen bir meseleyi gösteriyor. Onun abartılı bulup kabul edilemez bir mesele olarak sunduğu hadise şöyle:

    “Abdullah b. Ubeydullah el-Ensârî’den rivayet edildi: Sabit b. Kays b.Şemmas’ın defni sırasında orada bulunanlar arasındaydım. O Yemâme’de öldürülmüştü. Onu kabre indirdiğimizde ondan şöyle bir ses duyduk: Muhammed Allah’ın resûlüdür. Ebûbekir sıddıktır, Ömer şehiddir, Osman iyi ve merhametlidir. Bunun üzerine dönüp baktık, ama o ölüydü.” (Aynı eser, sa: 82)

    Onun kabule yanaşmadığı bu hadisenin, bir Müslüman için kabul edilemez tarafı var mı değerli okuyucular?

    Bu ümmetin Peygamber inancını bir türlü kabul edemediği için böyle şeyleri bir mitoloji olarak görüyor. Mitoloji bir şeyi hayalinde büyültmek demek.

    Bay Yazar, Müslümanların Hazreti Resûlüllah’ı zihinlerinde gereksiz bir şekilde büyülttüklerini, aslında Resûlüllah’ın Müslümanların zihinlerinde büyültüldüğü kadar büyük olmadığını yana yakıla anlatmaya çalışıyor.

    Ona göre, bu yanlışa düşenler sadece avam veya müfrit (aşırı) sufiler değil. Adı sanı belli değerli âlimler de bu yanlışı beslemişlerdir. Bir de misal veriyor. Diyor ki: “Meselâ Buhârî şârihi Bedrüddin Aynî, Hazreti Peygamber’in yeryüzündeki tüm dilleri bildiğini söyleyebilmiştir.” (Üç. Mu. Sa: 82)

    Ona göre asla böyle bir şey söylenmemeli…

    Peygamberler diğer insanlar gibi değildir. Allah’ın vahyine mazhar olan sevgili kullarıdır. Onun için, Peygamberimiz’in bir mûcize olarak bütün dilleri bilmesi imkansız değildir. Ama bizim inancımız böyle. Peygamberleri diğer insanlar gibi görenlerin ise bizim gibi inanmaları tabii ki beklenmez; beklemiyoruz da…

    ***

    Her şeyin en doğrusunu sadece aklını kullanarak anlayabilen (!) yazar, Sahih-i Müslim’deki şu hadisi de diline doluyor:

    “Resûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Enes’in evinde uyudu ve terledi. Enes’in annesi bir bardak getirdi ve terini bir bardağa topladı. Resûlüllah bunu ne yapacağını sorduğunda, o da dedi ki: “Kokumuzun içine katacağım; çünkü o kokuların en güzeli.”

    Bu hadis-i şerifi inkar etmek için bir şeyler bulması lâzım ya; ortaya şöyle bir soru atıyor:

    “Bu tavır, (Peygamberimiz’in terini bardağa toplamak) sahabenin seçkinlerinin onayladığı bir tavır mıdır?”

    Sorusunun cevabını da kendisi veriyor:

    “Elbette ki hayır.”

    Hayır derken dayandığı hiç bir ilmî dayanak yok. Keşke olsa. Olsa canımız yanmayacak ama ne gezer! Onun derdi zaten meseleye ilmî bir izah getirmek değil, Peygamberimiz’in terinde bir üstünlük olmadığını söylemek…

    Bir meseleye ilmî izah getirebilmek için ilim olması lâzım değil mi? Ne yazık ki onda da o yok işte…

    İlim olmadığı için de kendi sakim mantığı ile bir şeyler yapmaya çalışıyor. Sakim mantığıyla şöyle bir izah getiriyor:

    “Öyle olsaydı, (Peygamberimiz’in terinin toplanmasını sahabenin seçkinleri onaylamış olsaydı demek istiyor) aynı şey, Hz. Peygamber’in her gece yanlarında yattığı eşlerinden, kızı Fatıma’dan, damadı Ali ve diğerlerinden rivayet edilirdi.”

    Getirdiği bu izah herhangi bir âlime ait olmayıp kendisinin bulduğu yanlış bir açıklamadır. Şöyle ki, Hazreti Enes’in evinde gerçekleşen bir hadiseyi, Peygamberimiz’in eşlerinin, Hazreti Ali veya Hazreti Fâtıma’nın rivayet edemeyeceklerini düşünemiyor. Çünkü, rivayet etmeleri için, orada bulunup bu hadiseyi görmüş olmaları icap eder.

    Yazar esasen burada başka bir şey demek istiyor da, garibim edebiyat fukarası olduğu için söylemek istediğini tam izah edemiyor. “Her gece yanlarında yattığı eşlerinden, kızı Fatıma’dan, damadı Ali ve diğerlerinden rivayet edilirdi” derken, “Onların da Peygamberimiz’in terini topladıkları rivayet edilirdi” demek istiyor.

    Ama şu kadarcığını düşünemiyor ki, Peygamberimiz (s.a.v.) zaten her zaman yakınlarıyla beraberdir. Dolayısıyla onlar zaten O’nun mübârek kokusuyla yüzyüzedirler. Onun için O’nun mübârek terini toplamalarına ihtiyaç yoktu…

    Sahabeden diğerlerinin toplamamalarına gelince:

    Resûlüllah Efendimiz sırasıyla her gün bir sahabinin evinde uyuyor ve uyuduğu yerde terliyor değildi ki, ashabın hepsi de Peygamberimiz’in terini toplamış olsun…

    Sayın inkarcı şu soruya ne cevap verecektir:

    Hazreti Enes’in annesinin, Peygamberimiz’in terini bir bardağa toplamasına, Peygamberimiz veya ashabdan itiraz eden tek kişi olmuş mudur?

    İnkarcı yazar ,Peygamberimiz’in terinin çok güzel koktuğunu inkar etmek için uğraşadursun, siyer kitapları Peygamberimiz bir çocuğun başını okşadığı zaman, o çocuğun üzerinde mübârek kokusunun günlerce gitmediğini yazıyor.

    Bir sokaktan geçse, mübârek kokusundan, biraz önce o sokaktan geçtiği anlaşılırdı.

    Her sahabî Peygamberimiz’in mis gibi kokan terini toplamamıştır ama, birçokları mübârek sakalından ve saçından teberrüken birer kıl taşıyorlardı.

    Bunlar da siyer kitaplarının yazdığı gerçeklerdendir…

    ***

    Diğer insanlar gibi peygamberler arasında da üstünlükler vardır. Nitekim Rabbimiz, Bakara sûresi 253. ve İsrâ sûresi 55. âyetlerde “Peygamberlerin bazısını bazısından üstün kıldığını” haber veriyor.

    Nitekim peygamberler içinde (Hz. Musa, Hz. İsa ve Peygamberimiz gibi) yeni bir şeriat getirenler de var, kendisinden önce gelen veya kendisiyle aynı zamanda yaşayan bir peygamberin şeriatını tebliğ edenler de var. (Hz. Lut gibi)

    Yine peygamberler içinde ulü’l azm peygamberler var ki, onların dereceleri diğer peygamberlerden üstündür. –Meşhur görüşe göre- bu peygamberlerin sayısı 5 olup şunlardır:

    Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed Mustafa aleyhimüsselam.

    Ulü’l azm peygamberler içinde sevgili Peygamberimiz makam-ı mahmud sahibidir. Peygamberimiz, (s.a.v.) hem âlemlere rahmet hem de bütün insanlığa peygamber olarak gönderilmiştir. Nitekim, onun üstünlüğü ve farklılığı hakkında Enbiyâ sûresi 107. âyette “Habibim! Biz seni âlemlere ancak bir rahmet olarak gönderdik,” Sebe sûresi 28. âyette de “Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı (bir peygamber) olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler” buyuruluyor.

    Onun böyle bir peygamber olduğunu bilmeyenler gurubundan olmaktan Allah’a sığınırız…

    Peygamberlerin diğer insanlara göre seçkin kullar olduğu malum. Bu âyetlerde, Peygamberimiz’in hem âlemlere rahmet, hem de –diğer peygamberler gibi belli bir topluluğa değil- bütün insanlığa peygamber olarak gönderildiğini, dolayısıyla diğer peygamberlerden farklı bir mevkiye sahip olduğunu anlıyoruz.
    Peygamberimiz’in üstünlüklerine, aynen âyetlerde bildirildiği şekilde inanmak îmanın gereğidir.

    Peygamberimiz nesil olarak da seçkin bir sülaleden geliyordu. Bu seçkinlik, Mustafa İslamoğlu’nun ÜÇ MUHAMMED kitabının 96. sahifesinde Beyhakî, Taberânî ve Ebû Nuaym’dan İbn-i Ömer’in rivayetiyle naklediliyor. İslamoğlu’nun nakline göre Peygamberimiz şöyle buyuruyor:

    “Allah varlığı yarattığında yaratıklar arasında Âdemoğlunu seçti. Âdemoğulları arasından Arab’ı seçti, Arab’dan Mudar’ı seçti, Mudar’dan Kureyş’i seçti, Kureyş’den Haşimoğullarını seçti, beni de Haşimoğulları arasından seçti; o halde ben hayırlı başlangıçtan çıkan hayırlı sonucum.” (Eş-Şifâ, 1/83; Hasâis-ı Kübrâ 1/38)

    ÜÇ MUHAMMED kitabında nakledilen bu hadis-i şerifte bildirildiği gibi, sevgili Peygamberimiz şerefli bir sülâleye mensuptu. Biz Müslümanlar bunu böyle bilir böyle inanırız. Çünkü hu husus bizzat Peygamberimiz’in hadis-i şerifiyle bildiriliyor. Hadis-i şerifte bildirilen bir şeye itiraz ise doğrudan doğruya Peygamberimiz’e itiraz olur.

    Ama hayret ki, yukarıdaki hadis-i şerifi kitabında nakleden zat, meğer bu hadis-i şerifi Peygamberimiz’in üstün bir sülaleye mensup olduğunu izah için değil, buna itiraz için nakletmiş. İtirazı da şöyle:

    “Hazreti Peygamber’in…. engin tevazuuyla taban tabana zıt olan bu haber, onun ırkçılığı ve kabileciliği çağrıştıran her kokudan nefret eden anlayışına da aykırı değil mi?” (Sa: 96)

    Gördüğünüz gibi yazar, hadis-i şerifteki ifadeyi tevazuuya zıt, kibre ise uygun görerek, bir çırpıda itirazı basıyor ve hadis-i şerife vurmaya çalışıyor. Şerefli bir sülaleden geldiğini söylemek ona göre ırkçılık oluyor…

    Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde “Âhirette şefaat-ı uzmânın/büyük şefaatın kendisine verileceğini” de haber veriyor. “Cennete girecek olanların mahşerde 120 saf olup bunun 80 safının ümmet-i Muhammed olacağını” da haber veriyor.

    Bunları da mı tevazuuya zıt kabul edeceğiz? Bunları da –hâşâ- böbürlenme, övünme, kibirlenme mi kabul edeceğiz? Bay yazarın bunlara ne diyeceği ve tevazuuya zıt görüp görmediği cidden meraka değer…

    Bu hususta ne diyeceğini bilmiyorsak da Peygamberimiz’le ilgili bazı meselelere itiraz ettiğini kendi kitabından okuyarak biliyoruz.

    Bay İslamoğlu’nun kitabında itiraz ettiği, Peygamberimiz hakkındaki bazı gerçekler şunlar:

    “Resûlüllah güreşte bir numaraydı. Koşuda bir numaraydı.”

    “Dil ve dilin diyalektlerini (lehçe) bilmede bir numaraydı.”

    “Gözleri herkesten ayrı olarak gece de gündüz gibi görüyordu.”

    “Bir yere oturduğu zaman omuzları herkesin omuzlarından yukarı olurdu.”

    “Resûlüllah ne aşırı uzun boylu ne de kısa boyluydu. O orta boylu olmasına rağmen iki uzun boylunun arasında yürüdüğü zaman onlardan uzun görünürdü.”

    “Gölgesi yere düşmezdi.”

    Tefsirci İslamoğlu’nun içi işte bunları almıyor. Oysa bunların hepsi, sevgili Peygamberimiz’i dünya gözüyle gören ashabı kiramın anlattıklarıdır. O ashab, Resulüllah efendimizin peygamberliğiyle ilgili her hususu bize naklettiği gibi, maddî vücudundaki üstünlükleri de nakletmiştir. Onlar Peygamberimiz’in bu vasıflarını anlatmamış olsalardı, sonradan gelen bizler, “Acaba Resûlüllah efendimiz nasıldı?” diye merak etmez miydik?

    ÜÇ MUHAMMED isimli kitabın yazarının itirazı şöyle:

    “Hz. Peygamber’in “özellik” ve “yüceliğini”, onun getirdiği mesaj ve o mesajı hayata dönüştüren iman, ahlâk, kavrayış, derin düşünme yeteneği ve onları pratize etmedeki muhteşem yaklaşımıyla açıklamak dururken, onun fiziğinde aramaya başlaması elbette bir anlama problemidir.” (Sa: 98)

    ***

    Her peygamberin kendine mahsus mûcizeleri var. Bu mûcizelerin birçoğu Kur’a-ı Kerim’de de ifade buyurulur. Musa Aleyhisselam’ın sihirbazları yenmesi, İsa Aleyhisselam’ın ölüleri diriltmesi gibi…

    Peygamberimiz’in hayatını okuyanların da bildiği gibi, sevgili Peygamberimiz ‘in hayatı baştan sona mûcizedir. Âlimlerimiz onun mûcizelerini anlatmak için ciltlerle kitaplar yazmışlar. Bir âlim, “Tüm peygamberler içerisinde sayıca en çok mûcizesi olan bizim peygamberimizdi” demeyegörsün, bay yazar rahatsızlığını otomatik olarak ortaya koyup hemen itirazı basıyor: “Bu bir önyargıdır.”

    Devam ediyor: “Bu, Hz. Peygamberle diğer peygamberler arasında yapılan zorlama bir yarıştır, peygamber yarıştırmaktır.” (Sa: 101-103)

    Aslında bu ifade İslam âlimlerine bir iftiradır. Sanki İslam âlimleri –hâşâ- diğer peygamberleri kıskanmışlar da Peygamberimiz’in onlardan üstün olduğunu isbat için mûcize uydurma yarışına girmişler…

    İslam âlimlerinin İslama zıt böyle tavırlara girmeleri düşünülemez bile. Ama sayın yazarın, “Peygamberimiz’in diğer peygamberlerden üstün olmadığını isbata yönelik” bir vazifesi ve gayesi olmalı ki, hep ona çalışıyor ve âlimlerimizi bir kitap boyunca böyle yanlışlıklarla suçluyor.

    Meselâ İmam Süyûtî’nin (rah.a) El-Hasâis-i Küsrâ kitabından Hicretle ilgili şu hadiseyi naklediyor:

    “Ebû Bekir, Resûlüllah’la birlikte mağaradayken susadı. Resûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ona dedi ki: “Mağaranın girişine doğru yürü ve oradan iç.” Ebû Bekir mağaranın girişine kadar gitti, orada baldan daha tatlı, sütten daha beyaz, miskten daha güzel kokan bir sudan içti ve döndü. Resûlüllah dedi ki:

    “Allah, Firdevs cennetinin ırmaklarıyla görevli meleğe senin içmen için bir nehir kazmasını emretti.” (Sa: 107)

    Bunu naklettikten sonra başlıyor dalga geçmeye:

    “Bu rivâyeti nakleden Süyûtî’nin, kitabındaki “Onda muteber olmayan rivayetlere yer vermedim” iddiasını hatırlamanın tam sırası” diyor. (Sa: 107)

    Gördüğünüz gibi, bu hadiseyi kitabına alan o büyük âlimle ince bir şekilde dalga geçiyor. “Bir de bu kitabında muteber olmayan rivayetlere yer vermediğini söylüyordun? Senin muteber olmayan rivayet dediğin bu mu? Mümkün mü hiç böyle bir şey?” demeye getiriyor.

    Evet! Ona ve onun gibi meseleye sadece madde planında bakanlara göre, tabii ki mümkün değil. Ama meseleye inanç gözlüğüyle ve Allah’ın kudreti ve Peygamberimiz’in mûcizesi inancıyla bakanlar için pekâlâ mümkün. İslamoğlu’nu bilmem, ama bizim kalbimiz böyle bir şeyin olduğunu ve olabileceğini rahatça kabul ediyor.

    Bay yazara göre, bazı hayvanların meselâ kurdun, ceylanın dile gelip Hazreti Resûlüllah’ın peygamberliğini ikrar etmesi, Hayber’de Peygamberimiz’e ikram edilen zehirli etin “Ben zehirliyim” demesi ve devenin secde etmesi, aslı olmayan uydurma şeyler.

    Yazar, Müslümanların evvelden beri sahip oldukları peygamber inancına fena halde bozuluyor. Gelenek olarak yanlış bir peygamber imajı oluşturulduğunu söylüyor. “Bu imajın oluşması için elden ne gelirse yapılmış” diyor. (Sa: 109)

    Ona göre, eski âlimler Peygamberimiz hakkında verebildikleri kadar bize yanlış bilgi vermişler. Peygamberimiz’i, aşırı yüceltmeci bir tavırla, olduğundan daha yüksek bir makamda göstermişler.

    “Hayali, hakikatin yerine ustaca monte etmeyi başarmışlar.” (Sa: 109)

    Onun yazdıklarına inanırsak, İslam âlimlerini asırlar boyunca bizi Peygamberimiz hakkında kandıran İslam düşmanları olarak kabul etmemiz gerekecektir.

    ***

    Bay yazar, iftiralarının dışında zaman zaman bazı bilgi yanlışlıklarına da düşüyor. Meselâ şöyle:

    “Resûlüllah Hendek’te bir günün vakit namazlarını kılamadı; hava kararınca tamamını tüm mü’minlerce topluca kıldılar.” (Sa:110)

    Yanlış bilgi… Hendek’te bir günün vakit namazlarının tamamının kazaya kalmadığını ve tamamını topluca kılmadıklarını öğrense iyi olur diyeceğiz ama keşke bütün yanlışları böyle olsaydı…

    Kendisini Kur’an hakkında konuşmaya ehliyetli gören yazar, “Kur’an’ın hiçbir yerinde meleklerin maddî anlamda, savaşa katılıp bilfiil savaştıklarına delalet eden bir tek âyet bulunmamaktadır” (Sa: 111) derken, kendince bir kurnazlık sergiliyor.

    “Meleklerin maddî anlamda, savaşa katılıp bilfiil savaştıklarına delalet eden sahih bir rivâyet yoktur” diyemeyeceği için kurnazlık yapıp, “Âyet yoktur” diyor.

    Her şey hakkında âyet olmayacağını bu saatten sonra kendisine biz öğretecek değiliz.

    Evet, bu hususta âyet olmayabilir. Ama tefsir diye de bir gerçek var.

    Tefsirler gözardı edilebilir mi? Edilir diyemez, çünkü kendisi de bir tefsirci/müfessir olarak piyasada boy gösteriyor. Öyleyse tefsirler de mühim.

    Tefsir de mühim ama sadece benim yaptığım tefsir geçerlidir, başkası değil diyebilirse, buyursun desin.

    Diyemiyorsa o zaman biz diyeceğimizi diyelim:

    Sayın İslamoğlu! Diğer tefsirler, sizin söylediğinizin tam tersini söylüyor. O tefsirlere göre, melekler Bedir’de bizzat harbe katılmışlardır. Ve bunlar da sahih rivayetlerdir.

    ***

    “Makam-ı Mahmud” tabirini duymayan Müslüman yok gibidir. Kelime mânâsını bilmeseler de herkes

    “Makam-ı Mahmud”un Peygamberimiz’in âhiretteki makamı olduğunu bilir.

    Bu tabir, Kur’an-ı Kerim’de İsrâ sûresi 79. âyette “Makamen mahmûdâ” şeklinde geçer.

    Âyetin mânâsı şöyledir:

    “…Rabbinin seni bir makam-ı mahmuda (şefaat makamına) göndermesi kesindir.”

    Elmalı tefsirinde, Fatiha sûresinin tefsiri kısmında bu hususta şu bilgiler veriliyor:

    “Gerçekten de Makam-ı Mahmud (en yüksek şefaat makamı) bilhassa peygamberlerin sonuncusu olan Efendimiz’e va’d olunan ve onu hamd etme makamından hamd edilen (övülen) makamına yücelten yüksek bir makamdır ki, büyük şefaat makamıdır. Bu makamda “Livâü’l-Hamd” sancağı onun eline teslim olunmuştur. Âhirette Makam-ı Mahmud’un bol şefaati iledir ki, Livâü’l-Hamd altında toplanacak olan ümmet, Allah’a hamd etmelerinden paylarını alacak ve cennet ehlinin duâlarının sonuda “Âlemlerin rabbi Allah’a hamd olsun” olacaktır.”

    Rûhu’l-Beyan tefsirinde şöyle deniliyor:

    “Makam-ı Mahmud, mahşer ehlinin tamamına şefaat etme makamıdır. O umumî şefaat sırasında herkes Peygamberimiz’e gıpta eder. Çünkü, kendisinden şefaat istenen peygamberlerin hepsi de ilk önce şefaat etmekten kaçınır ve her biri şefaat edenleri diğer bir peygambere gönderir. Sonunda bütün insanlar peygamber efendimize gelirler. Peygamberimiz (s.a.v.) de “Ben şefaat etmeye ehilim” buyurur ve büyük şefaatını yapar. Diğer peygamberler ondan sonra şefaat ederler.” (İsrâ sûresi, 79. âyetin tefsirinden)
    Ömer Nasuhi Bilmen ise bu âyetin tefsirinde şu mânâyı veriyor:

    “Muhakkak ki, (Rabbin seni bir makamı mahmuda) bir şefaatı kübrâ -büyük şefaat- makamına (gönderecektir). Senin dereceni bütün mahlûkâtın fevkine –üstüne- yükseltecektir.”
    (Kur’anı Kerim’in Türkçe Meâli Âlisi ve Tefsiri, c: 4 sa: 1903)

    Bunlardan başka, Fî Zılâli’l-Kur’an’dan tutun da İbni Kesir, Kurtubî, Taberî, Celâleyn, Nahcivânî ve Kazı Beyzâvî tefsirlerinin hepsi Makam-ı Mahmud’un, Peygamberimiz’in âhirette yapacağı büyük şefaat olduğunu beyan ediyorlar.

    Zaten bu hususta Peygamberimiz’in hadis-i şerifleri de bulunuyor.

    Nahcivânî tefsiri, “Bu makam, en büyük makam olup bundan daha yüksek bir makam ve daha üstün bir derece yoktur” diyor.

    Velhasıl hangi tefsire bakarsanız bakın, bundan başka bir mânâ yok.

    Ancak, yukarıda isimlerini zikrettiğim meşhur tefsirleri kaleme alan büyük âlimlerden daha büyük bir âlim(!) var ki, o hiç de bu tefsirlerin yazdıkları gibi söylemiyor.

    Bütün tefsirlerin yazdıklarını bir çırpıda elinin tersiyle iten bu âlimimiz Mustafa İslamoğlu…

    O, “Peygamberi aşırı yüceltme yanlışı” diye bir tez tutturmuş, onun peşinde. O, Peygamberimiz’e ait olup kendisinden yüksek başka bir makam bulunmayan Makam-ı Mahmud’u kabul etmiyor. Çünkü, ey yüksek makam olan Makam-ı Mahmud’un Peygamberimiz’in makamı olduğu söylenirse, ona göre Peygamberimiz aşırı yüceltilmiş olacak…

    Ama neylersiniz ki, Kur’an da Makam-ı Mahmud’dan bahsediyor.

    Varsın bahsetsin!.. İslamoğlu için kaçamak mı yok. O buna da bir izah getiriveriyor.

    Peygamberimiz’in “Habibullah/Allah’ın en sevgili kulu” olduğuna inanan Müslümanları “Aşırı yüceltmeci” olarak suçlayarak bakın neler yazıyor:

    “Aşırı yüceltmeci gelenek, bu anlamda birçok terimi kavramlaştırmıştır. Bunların başında, iki terimden oluşan “Makamen Mahmûdâ” Kur’ânî ibâresi gelir. Bu iki sözcüğün ilki bir cümlenin nitelenen tümleci, ikincisi de onun niteleyenidir. İkisi birden sıfat tamlamasıdır. İlk anlamı “Övgüye lâyık bir konum”dur.”
    Değerli okuyucular! Burada durup, ilmî Arapçayı bilenlere soralım:

    İslamoğlu, “Bu iki sözcüğün ilki bir cümlenin nitelenen tümleci, ikincisi de onun niteleyenidir” diyor.
    Ey ilim sahipleri! İlimden behresi olan bir kimse böyle söyler mi hiç?

    İnsana gülerler; bunun hiç mi ilmî ifade tarzı yok da tümleç-mümleç diyoruz?

    Tabii var da, o kullanamıyor işte.
    Neyse, biz Bay İslamoğlu’nun âyete verdiği mânâya geçelim. İşte verdiği mânâ:

    “Ve gecenin bir vaktinde kalkıp kendi isteğinle yaptığın bir ilâve olarak namaz kıl; ki böylece Rabbin seni belki (ötede) övgüye lâyık bir konuma yükseltir.”

    Verdiği mânâda “belki” kelimesi geçiyor ki, bu mânâ yanlış. Âyette Hazreti Allah’a izafeten geçen “Asâ” kelimesine “belki” değil “muhakkak” mânâsı verilmeliydi. Çünkü, “Umulur ki” mânâsına gelen Âsâ” kelimesine, Allah’a izafe edildiği zaman, kâide olarak “Muhakkak” mânâsı verilir.

    Bu kadarcığını, ilimden azıcık nasibi olan herkes bilir. İnsan, Kur’an tefsirciliğine heveslenmeden önce bu kâideleri öğrenmeli değil midir?

    Bay Yazar madem bilmiyor, hiç olmazsa herhangi bir tefsire bakıverseydi, âyete yanlış mânâ verme hatasına düşmezdi.

    Neyse… Biz onun verdiği mânânın yanlışlığını ve tatsız-tuzsuzluğunu bir tarafa bırakıp âyette geçen “Makam-ı Mahmud” ibâresiyle ilgili yazdıklarına bakalım. Şöyle diyor:

    “Fakat ibâre, bağlamından kopartılarak zamanla kalıplaşmış, daha sonra da kavramlaşmıştır:”Makam-ı Mahmud…”

    Yani Makam-ı Mahmud diye bir makam uydurulmuştur demek istiyor. Fakat bununla da yetinmeyip bu sefer de dalga geçer gibi şöyle diyor:

    “Hatta, ikinci kelimenin Resûlüllah’a atfedilen bir isim olduğunu da dikkate alırsak, âdeta isimleşmiş olan kalıp, biraz ironik de olsa, “Mahmudun Makamı” anlamına taşınmıştır.”

    Gördüğünüz gibi, “Makam-ı Mahmud” gerçeğini, gerçek mânâsından çıkarıp başka bir mecraya çekerek tevil ediyor.

    ***

    Yazarımız, Peygamberimiz’e salevat okuma meselesini ele almasa vazifesi eksik kalırdı. Onun için, Ahzab sûresinin Peygamberimiz’e salevat getirmekle ilgili olan 56. âyet-i kerimesini ele alıyor. Âyete kendi üslubuna göre mânâ verip değerlendirmeler yaptıktan sonra, sözü Peygamberimiz’e getirilen salât ü selamların çeşitliliğine getiriyor. Esas söyleyeceğini ise Müslümanların çok rağbet ettiği Salât-ı Tefrîciye üzerinden söylüyor. Ve, “İlginç olan, bu âyete (salevât âyetine) dayanarak daha sonra ortaya çıkan mebzul miktarda “salevat” kültür ve edebiyatıdır. Bunlar arasında Salat-ı Tefriciye gibi , ne senet ne de metin açısından hiçbir sıhhati (doğruluğu) bulunmayan…” diye devam edip gidiyor…

    ***

    Üç MUHAMMED kitabı, “İNDİRGEMECİ PEYGAMBER TASAVVURU” kısmında, peygamberlik makamını olması gerekenden daha aşağı kabul eden Sâbiîleri ele alıyor ve onların, peygamber anlayışını aktarıyor. Şehristânî’nin kaleminden aktardığı Sâbiî peygamber anlayışı şöyle:

    “Peygamberler de, tür açısından bizimle eşittirler. Fizikî açıdan bize benzemektedirler. Maddî alanda bizimle ortak, bizim yediklerimizden yiyen, bizim içtiklerimizden içen, fizyonomik açıdan paydaş olduğumuz, bizim gibi ölümlü insanlardır. Şu halde, biz onlara neden itaat edecekmişiz? Bizim onlara bağlanmamızı zorunlu kılan hangi özellikleri vardır?” (Sahife: 145)

    Gördüğünüz gibi, bu sözlerin sahipleri peygamberleri kendileri gibi gördükleri için onları itaat edilecek ve uyulacak kimseler olarak kabul görmemektedirler. İmanla bağdaşması mümkün olmayan bu ifadeler tabii ki Sayın İslamoğlu katılıyor değil.

    Buraya kadar normal.

    Ammaaa işin bir de başka yönü var. O da şu:

    Sayın yazar, kitabının baş taraflarında hayret edilecek bir şey yapıyor. Sâbiîlerin yukarıdaki satırlarda okuduğunuz yanlış peygamber inançlarına sahip olan başka bir kimseyi basbayağı övüyor.

    Bakın anlatayım…

    İslamoğlu, ilk önce bir âyete mânâ veriyor. Bu âyet, Kehf sûresinin 110. Fussilet sûresinin 6. âyetitir.

    Bu âyete verdiği mânâ şöyle:

    “De ki: Ben de sizin gibi ölümlü bir insanım. Bana ilâhınızın bir tek ilah olduğu vahyolunuyor.”

    (Yazar, her zaman olduğu gibi burada da bir yanlışa düşüyor. Âyette karşılığı olmadığı halde, mânâ verirken meâle ölümlü kelimesi ilave ediyor. Buna işaret edip esas meselemize geçelim.)

    Yukarıdaki mânâyı verdikten sonra, hayranı olduğu Musa Cârullah’ı övgü ile anarak şu satırları yazıyor:

    “Musa Carullah (1874-1949) bu âyeti yorumlarken şu sarsıcı tesbiti yapar: “Bu âyette Hz. Peygamber kendisini ümmetin bir ferdi gibi takdim ediyor. Öyleyse ümmetin her ferdi de Peygamber gibidir. Bu varılacak en yüksek kemal mertebesidir.” (Sa: 28)

    Şimdi söz bizde.

    Sâbiîlerin peygamber inancı ile Musa Cârullah’ın peygamber inancı arasında ne fark kaldı değerli okuyucular?

    Onlar da peygamberleri kendileri ile aynı seviyede görüyorlar, İslamoğlu’nun örnek âlim olarak gösterdiği Musa Cârullah da.

    Sâbiîler, “Peygamberler de, tür açısından (insan olarak) bizimle eşittirler” diyor; Cârullah da, “Ümmetin her ferdi de Peygamber gibidir” diyor.
    Sâbiîler peygamberler hakkında, “bizim gibi ölümlü insanlardır. Şu halde, biz onlara neden itaat edecekmişiz?” diyorlar, İslamoğlu da âyete fazladan bir kelime ekleyerek, Peygamberimiz’in “Ben de sizin gibi ölümlü bir insanım” dediğini kaydediyor.

    Peki şimdi zamanımızda İslamoğlu ve Musa Cârullah’ın bu cümlelerini okuyanlar, Sâbiîlerin dediği gibi, “Bizim peygamberlere bağlanmamızı zorunlu kılan hangi özellikleri vardır?” derlerse bunun vebali kimin olacaktır?

    Ne dersiniz, acaba böyle söyleyenler çıkar mı?

    Çıkmasına hiç bir engel yok ki! Bakarsınız çıkar.

    Hem Cârullah hem de onu örnek gösteren İslamoğlu, “Öyleyse ümmetin her ferdi de Peygamber gibidir” diyerek, okuyucuyarına diğer insanları peygamberimizle aynı seviyede göstermiyor mu?

    Cârullah daha da ileri gidiyor. Hem Peygamberimiz’e iftira ediyor hem de büyük bir yanlışa düşüyor.

    “Bu âyette Hz. Peygamber kendisini ümmetin bir ferdi gibi takdim ediyor” diyerek Peygamberimiz’e iftira ediyor.

    Bu bir iftiradır, çünkü bir peygamber kendisinin de bir insan olduğunu söylemekle, peygamberlik makamını bir kenara bırakıp kendisini diğer insanlar seviyesinde göstermez. Zira arada diğer insanların erişmeleri mümkün olmayan peygamberlik makamı vardır.

    Peygamberimiz böyle bir şey yapmadığı halde, “Hz. Peygamber kendisini ümmetin bir ferdi gibi takdim ediyor” demek ona iftira değil de nedir?

    Gelelim yanlışına…

    Cârullah’ın yanlışı yine aynı cümlesinde. O cümlesi şuydu:

    “Bu âyette Hz. Peygamber kendisini ümmetin bir ferdi gibi takdim ediyor.”

    Şimdi be câhil adam demeyelim de ne diyelim!

    Âyet peygamber sözümü ki, bu âyette Hz. Peygamber kendisini ümmetin bir ferdi gibi takdim etmiş olsun?

    Böyle bir kimseye bir de âlim nazarıyla bakmaları yok mu, insanın hepten kahrediyor yani…

    ***

    Elimizdeki eşi menendi bulunmayan ÜÇ MUHAMMED isimli kitap, peygamberler hakkında eşi menendi bulunmayan daha değişik bilgiler veriyor. Diyor ki.

    “Her peygamber , biri akîdevî (inanç) diğeri sosyal olmak üzere, iki amacı gerçekleştirmek için gelmiştir.” (Sa: 148)

    Peki ibâdet nerede? Akîdeyi anladık da ibâdet nerede? Yok!!!

    Peki ibâdetsiz din olur mu? İbâdeti olmayan bir îman insanı cehennemden kurtarmaya kâfi mi? Asla!!!

    Öyleyse, yukarıdaki yanlışlığı şu şekilde düzeltmek bizim vazifemizdir:

    Bütün peygamberler, hem doğru imanı/inancı gerçekleştirmek, hem de insanları Allah’a ibâdete yönlendirmek için gelmişlerdir.

    ***

    Bir yazar veya hatip, muhatabının anlayış seviyesini bildiği halde, bile bile onun anlayış seviyesinin üstünde bir üslup kullanıyorsa, onun gayesi karşısındaki şahıslara bir şeyler anlatmak değildir.

    Ya nedir? Belli ki kendisinin bilgiç bir kimse olduğunu hissettirmek ve “Vay bee! Neler biliyor” dedirtmek istemektedir. Yoksa aklı başındaysa niçin anlaşılmaz kelimeler kullansın ki!

    Meselâ, dinî kitaplarda kullanılan kelimeler bellidir. Bu kelimelerle yapılan konuşmalar ve kaleme alınan yazılar, muhataplar tarafından kolayca anlaşılır. Peki Peygamberimiz’le ilgili bir kitap okurken, “Semantik, hermetik, hermenötik, ideomatik, metaforik, ironik, ereksel vb…” gibi kelimelerle karşılaşsanız ne anlarsınız?

    Tabii ki hiçbir şey.

    Belki siz anlarsınız ama birçok kimsenin bu kelimelerden bir şey anlamayacağı açık.

    Niçin? Çünkü bu kelimeler İslâmî meseleleri anlatırken kullanılan kelimeler değil de ondan.

    Gelin görün ki yazar Mustafa İslamoğlu ÜÇ MUHAMMED kitabında okuyucularını bu kelimelerle baş başa bırakıveriyor.( sa.111, 112, 113, 125, 144)

    ***

    İsmini yazmaya bile ihtiyaç duymadığım Bay Yazar’ın kitabı, sonundaki “Kaynakça”sıyla beraber 292 sahife. Ben şu anda kitabın 146. sahifesindeyim.

    Yazar bu sahifede sözü velilerin büyüklerinden Muhyiddin-i Arabî kuddise sirruh Hazretleri’ne getirerek, “Pisagorcu Hermetik irfan okulunun hocaları elinde yetişmiş olan İbn Arabî…” diye başlıyor.

    Gayesi belli; karalamak. Ama bir bahane bulması lâzım. Buluyor da. Mübârek zatın, “Kalbim vasıta olmaksızın Rabbimden haber verdi ki” sözünü ele alıyor. Bu sözü şöyle değerlendiriyor:

    “Kasdettiği “vasıta” elbette Peygamber idi. Çünkü, ancak peygamberler Allah’tan vahiy alırlar ve ancak onlar Allah’ın kelamına aracılık ederlerdi…”

    Yazar, Muhiddin-i Arabî Hazretleri’nin böyle söylemekle kendisini peygamber gibi gördüğünü söylemek istiyor. Ama onu tenkit edeceğim derken daha ilk adımda kendisi yanlışa düşüyor.

    Önce şunu hatırlatalım:

    Muhyiddin-i Arabî Hazretleri, yanlış kanaatlara sahip olacaklarını bildiği için, kendisini anlamayanların eserlerini okumalarını zaten uygun görmüyor. Zira tasavvufun tadından tatmayanlar, tasavvuf erbabının sözünü de anlayamazlar. Onun için, Bay Yazar’dan da Muhiddin-i Arabi Hazretleri’ni anlamasını bekleyemeyiz.

    Ancak, yukarıdaki “Kalbim vasıta olmaksızın Rabbimden haber verdi” sözü, öyle derin mânâlar taşıyan bir söz olmadığı için anlaşılmayacak bir söz değil. Mübârek zatın ne dediği, ne demek istediği ortada. Bunu anlamak için azıcık ilim, azıcık dikkat ve en önemlisi azıcık iyi niyet yeter. Yeter ki, okuyan iyi niyetle okusun ve okuduğunu anlayabilecek kadar bir kabiliyete sahip olsun.

    Ama Bay Yazar anlayamıyor veya anlamak istemiyor, onun için de tenkide yöneliyor. Anlayamadığına göre, acaba onda eksik olan ne? İlim mi, iyi niyet mi yoksa anlama kabiliyeti mi?

    Eksik olan hangisi olursa olsun, bu hal, İslam topluluğunu, “Anlama problemi hastalığı taşımakla” suçlayan bir yazara, hiç mi hiç yakışmıyor…

    “Kalbim vasıta olmaksızın Rabbimden haber verdi” sözünü ele alan Yazar, kendince değerlendirmeye kalkışarak, “Kasdettiği “vasıta” elbette Peygamber idi. Ancak peygamberler Allah’tan vahiy alırlar” diyerek gülünç duruma düşüyor.

    Şimdi gelelim Bay Yazar’ın anlama problemli hatasına ve gülünç haline:

    Yazar bir kere, Muhiddin-i Arabî Hazretleri’nin “Kalbim vasıta olmaksızın Rabbimden haber verdi” sözünden, onun kalbini okumaya kalkışıyor ve “Bana vahiy geldi” demek istediğini iddia ediyor. Buna itiraz olarak da, “Ancak peygamberler Allah’tan vahiy alırlar” diyor.

    Kur’an-ı Kerim’e mânâ vermek iddiasındaki bir kişinin böyle bir değerlendirmeye gitmesine sadece gülünür. Çünkü, vahiy alanlar sadece peygamberler değildir. Buna birçok âyet delildir.

    Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz şöyle buyuruyor:

    a) “Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: Dağlardan, ağaçlardan ve (halkın sizin için) kurdukları çardaklardan (göz göz) evler edin.” (Nahl sûresi, âyet: 68)

    b) “Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti.” (Fussılet sûresi, âyet: 12)

    c) “Çünkü şüphe yok, Rabbin ona (yeryüzüne) vahyetmiştir.” (Zilzal sûresi, âyet: 5)

    d) “Hani Rabbin meleklere, ‘Muhakkak ki ben sizinle beraberim. Haydi iman edenlere destek olun. Ben kâfirlerin yüreklerine korku salacağım. Vurun boyunlarına! Vurun onların bütün parmaklarına’ diye vahyediyordu.” (Enfal sûresi, âyet: 12)

    Demek ki, Rabbimiz bal arısına da vahyediyormuş, göklere, yeryüzüne ve meleklere de vahyetmiş.
    Yani, Bay Yazar “Ancak peygamberler Allah’tan vahiy alırlar” derken, sadece fena halde yanılmakla kalmıyor, Kur’an ilminden bîbehre ve âyetlerden habersiz olduğunu da ortaya koymuş oluyor.

    Sadece bu yanlışıyla kalsa iyi. Peygamberler hakkındaki, “Ancak onlar Allah’ın kelamına aracılık ederlerdi” sözü de yanlış…

    Cebrâil Aleyhisselam, Allah ile peygamberleri arasında Allah’ın kelamına aracılık etmemiş midir?

    Böyle sayısız yanlışlarına bakmadan, bir de Muhiddin-i Arabî Hazretleri’ni İslama zıt fikirlerle suçlaması yok mu, eh bu kadar olur yani.

    Ama hızını alamayıp bununla da kalmıyor ve Muhiddin-i Arabî Hazretleri’ni aynı sahifede acımasız bir şekilde, İslam dışı bir vasıfla, kâhinlikle, kehânette bulunmakla suçluyor.

    ***

    Muhiddin-i Arabî Hazretleri’nin bir sözünü okumuş, bilgi eksikliğinden dolayı anlayamamış, oturup bilgisizliğini gidermek için çalışması gerekirken basmış itirazı. İtiraz ettiği söz şu:

    “Allah’ın büyük kulları, kendi zamanlarında nübüvvet devrine nisbetle nebiler mesabesinde olmaktadır.”
    Bay Yazar, eğer Peygamberimiz’in “Âlimler peygamberlerin vârisleridir” hadis-i şerifini ve “Benim ümmetimin âlimleri İsrail oğullarının peygamberleri gibidir” hadisini öğrenip içine sindirebilseydi, Muhiddin-i Arabî Hazretleri’nin sözünün bu hadis-i şereflere ters düşmediğini bilir ve ilim sahibi olmayanların bile düşmeyeceği böyle basit yanlışlara imza atmaz ve gülünç duruma düşmezdi…

    ***

    Değerli okuyucular, felsefe ayrı İslam ayrıdır. Çünkü İslam ilâhîdir felsefe ise insânî. Onun için İslam itikadı, felsefeyle taban tabana zıttır. İslam itikad/inanç kitaplarında, sıkı sık “İslam âlimleri şöyle diyorlar, felsefeciler ise şöyle söylüyorlar” cümlelerine rastlanır.

    Din, geldiği toplumun hayatını Allah’ın istediği şekilde değiştirme gayesini güttüğü halde, felsefede bu yoktur. Nitekim Bay Yazar da, “Felsefe doğası gereği hayatı değiştirme iddiası taşıyamaz” diyerek bu gerçeği kabul ediyor. (Üç Muhammed, sa: 148)

    Ediyor etmesine de, tenakuzlardan/çelişkilerden bir türlü kurtulamadığı için, aynı sahifenin ilk satırına “Çağdaş bir İslam felsefecisi” tabirini oturtarak, bir tenakuza daha imza atıyor, tenakuz yumağına bir yenisini daha ekliyor..

    ***

    Dinlerarası Diyalog fedaileri, “Peygamberimiz’e inanmayanların da cennete gideceklerini” söylüyorlardı, Mustafa İslamoğlu ise “Peygamberimiz’in peygamberlik misyonunu yok sayanlar” hakkında tereddütte…Bakın ne diyor:

     

    “En aşırı söylemlerle çıkan guruplar da dahil hiçbir müslümanın, Hz. Peygamber’in peygamberlik misyonunu yok sayması ya da inkar etmesi söz konusu olmamıştır. Bu düşünülemeyecek bir şeydir. Böyle bir şeyin olması durumunda, o kişi ya da kişilerin müslümanlıkla ilgileri tartışmalı hale gelecektir.” ( Üç Muhammed, sa: 152)

    Gördünüz mü büyük tefsircinin(!) yazdıklarını!!!

    Kur’an-ı Kerim, Peygamberimiz’e inanmayanların kâfir olduklarını bildirdiği halde, Bay İslamoğlu aksi iddiada bulunarak “Bu mesele tartışmalıdır” diyor.

    Peygamberimiz sallallâhü aleyhi ve sellem, kendisinin peygamberliğini kabul etmeyenlerin imansız olup cehennemde ebedî olduklarını bildiriyor, Mustafa İslamoğlu ise, “Böyle kimselerin Müslümanlıkla ilgilerinin tartışmalı olduğunu” söylüyor.

    ***

    Kitapta şöyle bir başlık var: “ÜÇ DİSİPLİN VE ÜÇ AYRI PEYGAMBER TASAVVURU” (Sa: 194)

    Yazar, bu başlık altında, örnek olarak Ebû Zerr (r.a.)den şu hadis-i şerifi naklediyor:

    “Rasûlüllah ile birlikte, gün batımı vaktinde mesciddeydim. Bunun üzerine o dedi ki: “Güneşin nereye battığını biliyor musun?” Ben de “Allah ve Elçisi doğrusunu bilir” dedim. Bunun ardından dedi ki:

    Allah’ın hükümranlığı altında (tahte’l-arş) secde etmeye gitti. İşte yüce Allah’ın “Ve güneş de kendine ait sabit bir güzergâhda akıp gider; bu, İzzet sahibi ve Her Şeyi Bilen’in iradesinin sonucudur.” (36.38)

    Cümle düşüklüğü yazara ait. Ben sadece naklediyorum. Yazar, “Bu haber karşısında, farklı düşünce yapılarına mensup insanların alabilecekleri muhtemel tavırları dört maddede toplayabiliriz” deyip değerlendirmeye geçiyor. Bu dört gurup içinde, kitap boyunca en çok kafa taktığı gurup, kendi isimlendirmesiyle “Yüceltmeci tavır”a sahip olanlar.

    Yazar kimseden bir şey duymadığı halde, tahminine göre bu kimselerin yukarıdaki hadis-i şerif hakkında şöyle söyleyebileceklerini yazıyor:

    “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem söylemişse öyledir, ben bunu bilir buna inanırım; bilim milim boş. Güneş secde etmeye gitmiştir.” (Sa: 195)

    İslamoğlu burada, Peygamberimiz’in her söylediğine kayıtsız şartsız inanan kimseleri basit göstermek için bir kurnazlık yapıyor. Böyle kimselerin ilme bilime değer vermeyecek kimseler olduğunu îmâ ediyor.
    Halbuki, “Resulüllah ne demişse doğrudur, ben bunu bilir buna inanırım” diyen bir insan, “Bilim milim boş” der mi hiç? Ama kurnaz yazarımız, Resûlüllah’ın her sözüne inanan kimseleri işte böyle göstermek gayretinde.

    Bir müslümanın, “Resulüllah ne demişse doğrudur, ben bunu bilir buna inanırım”demesinden daha normal ne olabilir? Peygamberimiz Mirac’dan döndükten sonra, müşrikler Hazreti Ebûbekir Efendimiz’e gidip, “Seninki ne diyor biliyor musun? Bu gece Kudüs’e Mescid-i Aksâ’ya gittiğini, oradan da göklere çıktığını söylüyor” dediklerinde, O, “Bu söylediklerinizi O mu söylüyor?” diye sordu. Müşrikler, “Evet o söylüyor” dediklerinde, Hazreti Ebûbekir, “O söylüyorsa doğrudur” demiş, bunun üzerine kendisine “Sıddık” ünvanı verilmiştir.

    Bir müslümanın, “Resulüllah ne demişse doğrudur, ben bunu bilir buna inanırım” demesi zaten imanının gereği. Diğer Müslümanlara düşen de bu sözün sahibini küçümsemek değil takdir etmek…
    Ama yazar İslamoğlu hiç de öyle yapmıyor. Aksine, böyle söyleyeceğini kabul ettiği Müslümanları, “Bilim milim boş” diyecek olan câhil ve anlayışı kıt kimseler olarak tanıtıyor. Demek istiyor ki, “Resulüllah ne demişse doğrudur, ben bunu bilir buna inanırım”diyecek olanlar, “Bilim milim boş” diyecek olan basit kimselerdir.

    İslamoğlu, yukarıdaki hadis-i şerif karşısında müslümanın tavrının nasıl olması gerekteğini “Makul mü’min tavrı” başlığıyla şöyle izah ediyor:

    “Durun bakalım, önce haberin Hz. Peygamber’e nisbetinin doğruluğunu araştıralım. Eğer o doğruysa, ondan sonra metnin Kur’an’a ve fiilî sünnete uygunluğunu araştıralım. Orda da sorun yoksa o zaman bizde bir anlama problemi” var demektir; anlayıncaya kadar üzerinde düşünelim.” (Sa: 195)

    Değerli okuyucular! Son kısım hariç buna kim itiraz edebilir!.. Keşke imkanımız olsa da araştırsak…
    Önce yazarın sözünün, kabul etmediğimiz son kısmından başlayalım. Orada, “Anlayıncaya kadar üzerinde düşünelim” demek icap ettiğini söylüyor. Kendince kurnazlık yapıyor ama gülünç duruma düştüğünden haberi yok.

    “Anlayıncaya kadar üzerinde düşünelim” ne demek? Bu hadisi bir ömür boyu anlamazsak kabul etmeyecek miyiz???

    İslamda; sebep ve hikmetini anlayamadığımız bir sürü mesele var. Her meseleyi araştırıp anladıktan sonra mı kabul edeceğiz? Buna ömür yeter mi? Anlayamadıklarımızı ret mi edeceğiz?

    Bize düşen, anlasak da anlamasak da gerçeklere teslim olup önce toptan kabul etmektir. Sonra Allah lütfeder anlatırsa ne âlâ. Anlatmazsa, anlamadan da inanır kabul eder ve öyle yaşamaya devam ederiz. Dinimiz teslimiyet dinidir. Bâtıla ve düşmana değil gerçeğe teslimiyet…

    Yazar, hadis-i şerifi hemen kabul etmeyip önce şöyle denilmesini istiyordu:

    “Durun bakalım, önce haberin Hz. Peygamber’e nisbetinin doğruluğunu araştıralım. Eğer o doğruysa, ondan sonra metnin Kur’an’a ve fiilî sünnete uygunluğunu araştıralım.”

    Buna kimsenin bir şey diyeceği olmaz da, kurnazlık yapmaya da lüzum yok Bay İslamoğlu.

    Çünkü:

    Hadis-i şerifler 14 asır önce söylenmiş olan Peygamber sözleridir. 14 asırdır da biliniyor. Bütün hadis-i şerifler hakkında, çoktan “Hazreti Peygamber’e nisbetinin doğruluğunu araştıralım” denilmiş, araştırılmış ve hadisler nakd-i rical, metin ve râvi tenkidini geçmiş ve Müslümanlar tarafından kabul edilmiş bulunuyor.

    Bunun böyle olduğunu siz da bal gibi biliyorsunuz. Bildiğiniz halde, 14 asır sonra ne demeye meseleyi hâlâ kurcalayarak “Hazreti Peygamber’e nisbetinin doğruluğunu araştıralım”diyorsunuz?

    Hani siz hadisleri dışlayanları tenkit ediyordunuz?

    Ne oldu da 14 asır sonra kendiniz böyle bir araştırmaya ihtiyaç duyuyorsunuz?

    Yoksa, “Eski âlimlerin yaptıkları kâfi değil; hadisler yeni baştan tekrar araştırılmalı. Onu da yapsak yapsak biz yaparız” mı demek istiyorsunuz?

    Doğrusu teklifinizden ciddi mânâda işkilleniyorum. Çünkü, baksanıza bir hadis-i şerifin Hazreti Peygamber’e nisbetinin doğru olmasını kafi görmüyor, ondan sonra “Doğru olsa bile bu metnin Kur’an’a ve fiilî sünnete uygunluğunu araştıralım” diyorsunuz.

    Buyurun araştırın, ama bir hadisin Hazreti Resûlüllah tarafından söylendiği kesinse daha neyi araştıracaksınız?

    Hâşâ, Hazreti Resûlüllah’ın sözünün Kur’an’a ve ve fiilî sünnete ters olup olmadığını mı?

    Hazreti Resûlüllah’ın, sözünün fiiline ters düşmesi mümkün mü?

    Resûlüllah’ın söylediği başka yaptığı başka olabilir mi ki, onun ağzından çıkan bir sözün kendi yaptığına da uyup uymadığına bakacaksınız?

    Hazreti Resûlüllah’ın sözü özü bir olmayacaksa kimin olacak?

    Siz Hazreti Resûlüllah hakkında böyle bir ihtimal mi görüyorsunuz ki, “Söylediği kesinse fiilî sünnete yani yaptığına uyup uymadığına da bakılması gerektiğini” söylüyorsunuz?

    Bu nasıl bir Müslüman tavrıdır Allah aşkına?

    ***

    Din insanın her hâl ve kâline, her söz ve hareketine müdahale ettiği için, peygamberler her konuda konuşmuş, dinin her konudaki hükümlerini bildirmişlerdir. Peygamberler insanlara dinî meseleleri el kol hareketiyle değil konuşarak tebliğ etmişlerdir. Tabii ki Sevgili Peygamberimiz sallallâhü aleyhi ve sellem de öyledir. O da her vesileyle İslamın hükümlerini ashabına konuşarak ve anlatarak bildirmiştir. Ve bu vazife, vefatlarına kadar tam 23 sene devam etmiştir. Hadisleriyle de hâlâ devam etmekte olup kıyamete kadar da devam edecektir.

    Peygamberimiz’in, konuşması icap ettiği halde konuşmadığı, yapması icap ettiği halde yapmadığı ve yanlış bir şey gördüğü halde ikaz etmesi icap ettiği halde ikaz etmediği hiçbir mesele yoktur.

    Ve onun sözleri –hâşâ- münasebetsiz ve durduk yerde bir konuşma değil, gerektiği yerde yapılan gerekli konuşmalardır. “O arzusuna göre konuşmaz. O(nun sözleri, ilhamdan ve) vahiyle bildirilenden başkası değildir.” (Necm sûresi, âyet: 3-4)

    Hadis âlimleri, Peygamberimiz’in söz ve tavırlarını eserlerinde toplamışlardır.

    Aklı sahibi herkes bilir ve kabul eder ki, hangi insan olursa olsun, bir insanın 23 senede zaman zaman yaptığı konuşmalar yazıya dökülürse, bu sözler büyük bir yekün teşkil eder. Hele konuşan zat bir peygamber ise, onun konuşması daha da çok olacaktır. Çünkü peygamberler, söylediklerine yer yer açıklama getirir, yer yer sorulan sorulara cevaplar verir, yer yer de geçmişe ve geleceğe ait bilgiler aktarırlar.

    Böyle olunca da haliyle sıradan insanlardan daha çok konuşmuş olurlar. Bu durumda, onun vereceği bilgilerin sıradan bir insanın konuşmalarından çok olacağı açıktır…

    Hazreti Resûlüllah’ın bulunduğu mecliste, herkes susar o konuşurdu. İnsanlar sorar o cevap verirdi.

    Böyle olunca da haliyle onun mübârek ağzından çıkan sözler elbette büyük bir yekün teşkil etmiştir…

    Gerçek bu iken, Müslümanlar içinde biri çıkar da, hadislerin çokluğuna itiraz ederse ona siz ne dersiniz?
    Ne denilmesi icap ettiğini bir tarafa bırakalım da Müslüman câmia içinden hadis âlimlerini tenkit eden bir itirazcının garip bir itirazını nakledelim.

    İtirazcı yazara göre, “Hadisçilerin peygamber tasavvuru (düşüncesi)” şöyle imiş:

    “Hep konuşan bir peygamber. Görevi sanki sürekli konuşmak olan, hemen her meselede bir şey söyleyen, hakkında konuşmadığı konu hemen hemen hiç olmayan, durduk yerde münasebet gözetmeden söz söyleyen bir peygamber tasavvuru. Gerçekten garip bir tasavvur.” ( Üç Muhammed, sa: 197)

    Yazarın bir taraftan abartılı bir taraftan iftira dolu bu cümlelerini teker teker ele alalım.

    Hadis âlimleri Peygamberimiz’i güya, “Hep konuşan bir peygamber” olarak anlamış ve anlatmışlar.
    Bi kere bu açık bir iftiradır. Çünkü Peygamberimiz’in hiç durup dinlenmeden, uyumadan, 24 saat boyunca, “Hep konuşan bir peygamber” olduğunu iddia eden hiçbir hadis âlimi yok…

    Evet… Peygamberimiz (s.a.v.) vazifesi icabı, İslamın inanç, ibâdet, muâmelât ve ukûbât velhasıl bütün meselelerini elbette ki anlattı. Bunu yaparken tabii ki susmadı, gerektiği kadar da konuştu. Çünkü onun görevi her meselenin İslamî şeklini anlatmak, önüne gelen, kendine sunulan ve sorulan hiçbir meseleyi halletmeden bırakmamaktı. Öyle de yaptı ve vazifesini tam ve eksiksiz olarak yerine getirdi…

    Zaten bir müslümanın, inandığı peygamber hakkında taşıması gereken inanç da böyle olmalıdır. Ama Bay Yazar bu durumu nedense anormal görüyor. Ve itirazını da şöyle dile getiriyor:

    “Görevi sanki sürekli konuşmak olan, hemen her meselede bir şey söyleyen, hakkında konuşmadığı konu hemen hemen hiç olmayan” bir peygamber…

    Ya ne olacaktı Beyefendi? Bazı Peygamberimiz bazı meseleleri halletmeden muğlak mı bırakacaktı?
    Ashabına, “Benim bu hususta söyleyecek bir sözün yok. Bana ne kardeşim, ne haliniz varsa görün. Sizin bütün meselelerinizi ben mi halledeceğim!” mi demeliydi? Bu nasıl bir Peygamber inancıdır!

    Siz, İslama göre, bir Müslümanın Peygamber inancının böyle olmaması gerektiğini bilmiyor musunuz?
    Bir Peygamber, her meselede tebliğ ettiği dine uygun şeyler söylemeyecek de, ne yapacaktı? Susacak mıydı?

    Ama siz bu itirazınızla da kalmıyor, bir de “Durduk yerde münasebet gözetmeden söz söyleyen bir peygamber tasavvuru” kabul ettiklerini söyleyerek İslam âlimlerine iftira ediyor, bununla da yetinmeyip kendi iftiranızı gerçek kabul ederek “Gerçekten garip bir tasavvur” diyorsunuz.

    Bay İslamoğlu! Hadis âlimlerinin değil esas sizinki gerçekten garip bir peygamber tasavvuru…

    Peygamberimiz’i, “Durduk yerde münasebet gözetmeden söz söyleyen bir peygamber” olarak anlatmak, -hâşâ- Peygamberimiz’i münasebetsiz bir kimse olarak göstermektir. Söyler misiniz, bu terbiyesizliği ve alçaklığı hangi hadis âlimi yapmıştır?

    İnsan, asırlardır Peygamberimiz’in hadislerini bizlere ulaştıran hadis âlimlerine iftira ederken, biraz irkilir. On parmağına kara sürerek iftira yapmadan önce, iftira günahının cehennemdeki cezasını düşünür…

    İftira ettiğinizi ve müfteri olduğunuzu kabul etmiyorsanız, kimin Peygamberimiz’i “Durduk yerde münasebet gözetmeden söz söyleyen bir peygamber” olarak anlattığını açıklamaya mecbursunuz. Yoksa bu yaftadan kurtulmanız mümkün olmayacaktır. Bu dünyada olsa âhirette olmayacaktır.
    Değerli okuyucular, meseleyi toparlayalım!

    Üç Muhammed kitabının yazarı Mustafa İslamoğlu’nun, hadis âlimlerine attığı bu iftiranın sebebini açıklayayım:

    Yukarıda aktardığım yanlış satırlarından önce, kitabının aynı sahifesinde 6 madde halinde hadis kitaplarında geçen hadislerin adetlerinden bahsediyor. Kitaplarda tabii ki milyona varan hadis var.
    Sayın yazarın aklı bu kadar hadisin varlığını kavrayamıyor. Kavrayamadığı için de bu kadar hadisin varlığını kabullenemiyor.

    Yani sizin anlayacağınız, itiraz ve iftirasını onun için yapıyor.

    Bay Yazar’ın durup duracağı yok ki! İtirazı sadece hadisçilere değil ki. Fıkıhçılara da itiraz ediyor.
    Onlar hakkında da diyor ki, “Sanki bu yaklaşım sahiplerinin gözünde Hz. Peygamber, bir hukuk definesidir.” (Sa:198)

    Ya nedir peki? Hazreti Resûlüllah her ilimin hazinesi değildir de nedir!!!!!

    (Fıkıh, hukuk manasına da geliyor. Onun için hukuk kelimesini kullanıyor.)

    Allahın kendisine gelmiş ve geleceklerin ilmini verdiği Kâinatın Efendisi hukuk definesi değil de, ondan 14 asır sonra gelen zıpırlar mı hukuk definesidir?

    Siz nasıl biliyorsunuz? İnsanlık her şeyin en iyisini ve en doğrusunu O’ndan öğrenmeye muhtaç değil midir?..

    Değerli okuyucular! Yukarıdaki itirazı yapan yazar, bir sahife sonra anlattığı bir hadisenin arkasından kullandığı bir cümleyle tam zıt bir tavır sergileyerek kendi sözlerine ters düşüyor. Anlattığı hadise şu:

    Peygamberimiz zamanında ashabtan bir kısmı sefere çıkmış. Seferde, içlerinden birinin kafasına taş değip kafası yarılmış. Sonra bu zat cünüp olmuş. Yanındakilere, “Teyemmüm yapıp yapamayacağını” sormuş. Onlar da suyu kullanabilecek durumda olduğunu ve teyemmüm yapmasının câiz olmayacağını söylemişler. O zat da su ile gusletmiş ama sonunda vefat etmiş.

    Bu hadiseyi duyan Peygamberimiz buyurmuş ki, “Yıkılıp ölesiceler; onu öldürdüler. Hadi bilmiyorlardı diyelim, o zaman soramazlar mıydı”

    İslamoğlu’nun anlattığı hadise bu. Buna itirazımız yok…

    Ama biri çıkar da, “Sanki bu yaklaşım sahiplerinin gözünde Hz. Peygamber, bir hukuk definesidir” diyordunuz. Peki o zatlar, “-Hâşâ- Bir hukuk definesi olmayan bir peygambere mi soracaklardı?” derse, Bay Yazar ne cevap verecek acaba?..

    Sayın Yazar yazılarına devam ederken kurnazlığı da elden bırakmıyor. Kurnazlığını anlatayım:

    Hani İslama ve Müslümanlara dil uzatan bazı kimseler vardır. Kendilerince kurnazlık yaparak, “Biz İslama değil şeriata karşıyız” derler, “Biz Müslümanlara değil İslamcılara karşıyız” derler. Bay Yazar da öyle yapıyor. Fakıh(fıkıh âlimi) olanları değil fıkıhçı olanları tenkit ettiğini söylüyor. Açık vermemek için, “İslam medeniyeti “fıkıh medeniyeti”dir” demeyi de ihmal etmiyor. İlâveten, “İslam toplumu için fıkıhsızlık sadece hukuksuzluk değil, aynı zamanda hayasızlıktır” diyor.

    Bu sözü elhak doğrudur. Ama sormadan geçemeyiz:

    Peki, Hanefî olduğunuzu söylediğiniz halde Hanefî fıkhına niçin uymuyorsunuz?

    Bir kimsenin, bağlı olduğunu söylediği mezhebin fıkhına uymaması fıkıhsızlık olmaz mı?

    Niçin şiîleri herkes gibi şiî olarak anmıyor da, şiîliklerini gizleme gayretiyle onları “Ehl-i beyt imamları” diye anıyorsunuz?

    Ehl-i sünnet imamları, ehl-i beyt imamı değil de ehl-i beyte karşı mıdırlar?

    Hepsi neyse de, “Sanki bu yaklaşım sahiplerinin gözünde Hz. Peygamber, bir hukuk definesidir” ne demek? Sizce Hz. Peygamber bir hukuk definesi değil mi? O değilse kim?

    ***

    Herkesin bildiği gibi, Müslümanlar asırlardır ibâdetlerini 4 mezheb imamının tedvin ettiği fıkhî ölçülere göre yerine getiriyorlar. Ve inanıyorlar ki, bu mezheblerin hükümleri sadece bir asra göre değil bütün zamanlara göredir de.

    Ama Bay İslamoğlu öyle demiyor. Ağzındaki baklayı çıkararak bakın ne diyor:

    “Başta İmam Ebû Hanife ve İmam Mâlik olmak üzere büyük imamlar, sünnet ve hadis mirasını kendi çağları için geçerli bir hayata dönüştürmenin yollarını aramışlardır.” (Sahife:200)

    Şimdi anlaşıldı mı gayesinin ne olduğu, ne yapmak istediği, nereye varmak istediği?

    Demek ki ona göre, Mezhebler sadece mezheb imamlarının çağları için geçerli imiş…

    Şimdi faş oldu mu Mustafa İslamoğlu’nun sünnet/hadis ve fıkıhçılara karşı çıkmasındaki gaye?

    İyi ama o zaman da akla şu soru geliyor değil mi:

    Diyelim ki onun dediğine uyduk ve mezhebleri bıraktık. Peki ibâdetlerimizi neye ve kimin tarifine göre yapacağız?

    Canım o da iş mi değerli okuyucular? Şu sizin düşündüğünüze bakın hele? Hâlâ anlamadınızsa yazık…

    Hadis, fıkıh ve tasavvufçulara karşı çıkan böyyük zamane âlimleri ne güne duruyor? Onlara uyacaksınız.
    Değerli okuyucular! Yukarıdan beri yazdıklarımızı okuyupta hâlâ ağzınız açık kalmadıysa, buyurun İslamoğlu’nun bir de şu cümlelerini okuyun:

    “Hz. Peygamber’i her davranış ve sözünü yasa ya da norm olarak ortaya koyan formel bir değere indirgeyen bir damar hep olagelmiştir.” (Sa. 200-201)

    Gördüğünüz gibi Bay Yazar, Hazreti Peygamber’in her davranış ve her sözünün yasa ve norm olarak kabul edilmesini de kabullenemiyor.

    Yasanın kanun demek olduğun biliyorsunuz. Norm ise, “Davranış prensibi, ölçü, kural, nizam” demek. Yazara bakarsak, Peygamberimiz’in her söz ve davranışını ölçü ve kural olarak almamız yanlış. Ona göre demek ki, Peygamberimiz’in davranış ve sözlerinin bazısını alıp bazılarına kayıtsız kalmalıyız.

    Efendim herkes kendi kabulünü ortaya koyuyor. Ne yapalım, demek ki Yazarın kabulü de böyle işte.
    O öyle söylüyor da, Peygamberimiz’in söz ve davranışları karşısında nasıl hareket etmemiz icap ettiği hakkında acaba kâinatın sahibi ne buyuruyor?

    Kâinatın sahibinin emri de şu:

    “Peygamber size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasak ettiyse ondan da vazgeçin.” (Haşr sûresi, âyet: 7)
    Öyleyse kim ne derse desin, bizim için her hareketine uyulacak tek örnek Sevgili Peygamberimizdir.

    Çünkü rabbimiz öyle buyuruyor:

    “Allah’ın resûlünde sizin için pek güzel bir örnek vardır.” (Ahzab sûresi, âyet: 21)

    Öyleyse biz, başkalarına değil en güzel örneğe uymaya çalışırız.

    ***

    İslâmî bir kelime olan tasavvuf kelimesini Avrupalılar ve Hıristiyan âlemi pek kullanmaz. “Tasavvuf”un tam karşılığı olmasa da, bu kelimenin yerine, ona yakın bir mânâya gelen “Mistik” kelimesini kullanırlar. Mistik, doğuda yani İslam âleminde kullanılan “Tasavvufî” kelimesinin batıdaki karşılığıdır. Mistisizm de tasavvuf demek…

    İslam toplumu içinde tasavvufu içine sindiremeyenler, tasavvufu yaşamamakla kalmaz, bu kelimeden de köşe bucak kaçarlar. Güpgüzel o İslâmî “tasavvuf” kelimesi varken, onu bırakır da gider elin Fransızca mistik veya mistisizm kelimelerini kullanırlar.

    Nedir bunun sebebi? Batı hayranlığı mıdır, Avrupâî kelime kullanma hevesi midir, yoksa “Bakın ben bu kelimeleri de biliyorum” düşüncesi midir bilmiyoruz.

    Tasavvuf ve tasavvufî kelimelerinden kaçıp israrla mistik kelimesinin kullanıldığını, yazar Mustafa İslamoğlu’nun ÜÇ MUHAMMED isimli kitabında sık sık görüyoruz. O da tasavvuf veya tasavvufî demiyor ille de mistik diyor…

    Tasavvuf kelimesini hiç kullanmıyor değil. Mistik demeyi unuttuğu zaman tasavvuf dediği de olmuş. Ama ille de mistik…

    Kitabında, MİSTİK PEYGAMBER TASAVVURU başlığı altında, tasavvuf âlimlerinin Peygamber inancını şöyle tenkit ediyor:

    “Buna “Resûlüllah’ın buharlaşması” da diyebiliriz.”

    “Çünkü mistik peygamber tasavvurunda, Hz. Peygamber’in insanî varlığı garip bir biçimde ortadan kaldırılmaktadır.

    …Hz. Peygamber’in insânî varlığını ortadan kaldıran bu tasavvur, bu işi yaparken kendisine özgü bir dil geliştirir. Bu dilde Hz. Peygamber gider, onun yerini Nur-u Muhammedî veya Hakikat-i Muhammediye adı verilen soyut kimlik alır.” (Sa: 204)

    Yazar İslamoğlu, “Hz. Peygamber’in insânî varlığını ortadan kaldıran bu tasavvur” derken, tasavvufçuların “Peygamberimiz’in maddî vücudunu yok saydıklarını” söylemek istemiyor. O da biliyor ki, tasavvufçular Peygamberimiz’in bir insan olduğunu zaten kabul ederler. Tasavvufçuların kabul ettikleri başka bir şey var: Nur-u Muhammedî. Yani Peygamberimiz’in nur merkezi olduğu…

    Değerli okuyucular! Tasavvufçular eğer Peygamberimiz’i diğer insanlardan farksız bir insan kabul etseler, İslamoğlu itiraz etmeyecek. Onun itirazı sadece Nur-u Muhammedî inancına. Bu itirazını da zaten gizlemeden açıkça ortaya koyuyor.

    Ancak, bütün Müslümanlar bilir ve inanırlar ki, elbette Peygamberimiz’in nuru yani Nur-u Muhammedî vardır. Hatta onun vücudu baştan aşağı nurdur. Bunu isbat için uğraşmaya lüzum yok. Çünkü nihayet bu bir inanç meselesidir. İnanan inanır, inanmayan inanmaz. Biz İslamoğlu’nun bu itirazını bir ibretlik levha olarak okuyucularımıza sadece arz ediyoruz…

    Ama şu cür’etine temas etmeden de geçemeyeceğiz:

    Nur-u Muhammedî meselesini anlatırken, Abdülkadir Geylânî Hazretleri’nin torununun oğlu olan Abdülkerim el-Cîlî Hazretleri’nin el-İnsanü’l-Kâmil isimli eserinden kısa alıntılar yapıp arkasından yapacağını yapıyor yani hükmünü basıyor.

    Abdülkerim Cîlî Hazretleri’ne revâ gördüğü hüküm ve yaptığı suçlama şöyle:

    “Gerçekten tipik bir Hıristiyanlaştırma örneği.” (Sa: 205)

    Varsın o tasavvuf erbabını, “Kur’an’ın sunduğu Hz. Peygamber portresiyle çoğu zaman tam karşıt kutuplarda…” diyerek suçlamaya devam ededursun, biz de yavaş yavaş “tipik bir Hıristiyanlaştırma örneği” verenin Abdülkerim Cîlî mi yoksa esas yazarın kendisi mi olduğunu cevaplamaya hazırlanalım.
    O hızını alamayıp, “Mistik tasavvura göre, Hz. Peygamber beşer kılığına girmiş bir nurdur” derken, bizim de kendisine cevap verme zamanımız gelmiş oldu.

    Söze başlayalım…

    Kur’an’ı Kerim’de şöyle buyuruluyor:

    “Şüphe yok ki, size Allah tarafından bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir.” (Mâide sûresi, âyet:15)
    Burada bahsedilen kitabın Kur’an-ı Kerim olduğu belli de “Nur” denilen nedir?..

    İşte bu soru Mustafa İslamoğlu’nun dilini lal eder. Ama olsun. O lal olsa da, büyük âlim Ömer Nasuhi Bilmen söyleyeceğini söylemiş. Mâide sûresinin 15. âyetinin tefsirinde şöyle diyor:

    “Size Allah tarafından bir nur gelmiştir ki, o da bütün âfaka hidayet zıyalarını (ışıklarını) neşreden Hâtemü Enbiyâ Hazretleri’dir.” (Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsiri, cild 2, Sahife: 744)

    Şimdi değerlendirmeye geçelim:

    Hıristiyanlar’ın, Kur’an’ın ortaya koyduğu gerçekleri kabul etmediğini biliyoruz.

    Bu âyette Peygamberimiz’in bir nur olduğu bildiriliyor ama İslamoğlu Nur-u Muhammedî’ye itiraz ediyor.

    Öyleyse, İslamoğlu’nun yukarıdaki “tipik bir Hıristiyanlaştırma örneği” sözünü hatırlamanın tam zamanı değil mi?

    Bay İslamoğlu, Ömer Nasuhi Hoca’ya sakın itiraz etmeye kalkışmasın. Çünki, kendisinin sık sık kaynak gösterdiği Tefsir-i Kebir de aynı mânâyı veriyor.

    Celâleyn Tefsiri de aynı mânâyı veriyor.

    Kurtubî Tefsiri de aynı mânâyı veriyor.

    Ona göre kaynak sayılmasa da tasavvufî bir tefsir olan Rûhu’l-Beyan da aynı mânâyı veriyor…

    ***

    On parmağında on kara olan yazar, iftira etmekten hiç çekinmiyor. Yazdığına bakılırsa, tasavvufçulara göre, “Hazreti Peygamber, ulaşılması ve anlaşılması mümkün olmayan bir masal kahramanı gibi algılanmakta” imiş. “Örnek alınmak yerine hayran olunmakta” imiş.

    Görülüyor ki, insan yazdığını hırsla yazarsa, fikrî dengeyi tutturamayabiliyor…

    Hazreti Resûlüllah’a ulaşmak ne demek? Hem belli değil hem mânâsız.

    Resûlüllah hayattayken ona maddeten ulaşmak yasak değildi. Bunu tasavvufçular inkâr etmiyorlar.

    Vefatından sonra maddeten ulaşmak ise zaten mümkün değil.

    Hayattayken olsun vefatından sonra olsun mânevî makamına ulaşmak ise yine mümkün değil

    Öyleyse Bay Yazar’ın “Hazreti Peygamber’e ulaşmak” sözü laf ola beri gele…

    Yoksa yazar, Peygamberimiz’in mânevî makamına ulaşmayı kastediyor da tasavvufçuların,

    “Peygamberimiz’in makamına ulaşmak mümkün değildir” dediklerini mi söylemek istiyor?

    Bunu söylemek istiyorsa haklıdır. Gerçekten tasavvuf erbabı, hiçbir kimsenin Peygamberimiz’in makamına ulaşamayacağını söylerler.

    Yoksa Bay İslamoğlu, diğer insanların Peygamberimiz’in makamına ulaşabilecekleri iddiasında mıdır?..

    Tasavvufçular bir de güya Peygamberimiz’i anlaşılması mümkün olmayan bir masal kahramanı olarak görüyorlarmış.

    Bu iddia ve iftirasının tarihte hiçbir nümûnesi yok…

    Böyle bir iftirayı şimdiye kadar Avrupalı misyonerler yapmadı, tenezzül de etmediler. Bu masal kahramanı iftirasını sadece İslamoğlu’ndan gördük…

    Efendim neymiş? Tasavvufçulara göre Peygamberimiz, “Örnek alınmak yerine hayran olunmakta” imiş.

    Mantıksız bir iftira…

    İftiradır, çünkü Peygamberimiz’e sadece hayranlık duymuş ama örnek almamış hiçbir tasavvuf erbabı yoktur.

    Mantıksızdır, çünkü hayran olmak örnek almaya engel değildir. Aksine, insan hayran olduğu kimseyi elinden geldiği kadar örnek almaya çalışır.

    Ama Bay Yazar, örnek almakla hayran olmayı birbirinden irtibatsız şeylermiş gibi gösterip bu bahaneyle tasavvufa ve tasavvuf erbabına hücum ediyor.

    Ve sonunda iyice haddini aşıyor.

    Hem Kur’an hem Peygamberimiz namına hüküm vermeye kalkışıyor. Şöyle diyor:

    “Kur’an’a ve Hz. Peygamber’e sorsaydık “hangisini tercih edelim diye”, kesinlikle bize yukarıdaki mistik tasavvurun tam aksi bir “peygamber portresi” çizerlerdi.” (Sa: 206)

    Böyle söylemekle, Kur’an’ın ve Peygamberimiz’in, kesinlikle tasavvufu reddettiğini de söylemiş olmakla 1400 senelik İslam tasavvuf kültürünü bir çırpıda yok sayıyor…

    Yazarın, altını çizdiğim kesinlikle kelimesine dikkatinizi çekerim.

    Sanki kesinlikle, Kur’an ve Hz. Peygamber, Bay Mustafa İslamoğlu’nun söylediğini söylerlermiş…

    Haşâ! Milyon kere hâşâ!…

    ***

    Peygamberler arasında da derece farkları vardır. Rabbimiz Teâlâ onların bazısını bazısından üstün kıldığını haber veriyor. (Bakara sûresi, âyet: 253)

    Derecesi en üstün olan peygamberler “Ulül azm” denilen peygamberlerdir. (Ahkâf sûresi, âyet:35)

    Bunlar, İbni Abbas radıyallâhü anh Hazretleri’nin beyanına göre beş Peygamber olup Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed Aleyhimüsselam hazırâtıdır.

    Bu peygamberlerin içinde en üstün makamın yani Makâm-ı Mahmûd’un sahibi olan da Habîbullah, Allah’ın sevgilisi olan Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretleri’dir… (Allah celle celâlühû şefaatından mahrum etmesin. Âmîn)

    Onun makamından daha üstün bir makam olmadığı gibi, yaratılanlar içinde onun makamından daha yüksek bir makam da düşünülemez..

    Şimdi yukarıdan beri anlattıklarımızı sıralayarak şöyle bir özetlemeye geçebiliriz:

    En altta inançsızlar, yani kâfirler var. Bunların hiçbir üstünlükleri ve dereceleri yoktur. Onlar için derece değil dereke (sıfırın altı – cehennem çukuru) vardır.

    İnanç sahipleri ise kademe kademe, derece derece şöyle sıralanıyor:

    Îbâdet edenler,
    İbâdetlerini ihlasla yapanlar,
    İhlasta ileri olanlar,
    Îhlas ve samimiyetle ibâdet ve kulluk etmekle beraber nâfile ibâdetleri de yapanlar,
    Farz, vâcib, sünnet ve nâfile ibâdetlerde, hayır ve hasenatta ileri giderek evliyalık derecesine ulaşanlar,
    Derecesi yüksek veliler,
    Peygamberler,
    Ulül azm peygamberler,

    Ve son peygamber, Habîbullah/Allah’ın sevgilisi Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri…

    Yani, insanlığın ve yaratılmışların en ucu, zirvesi, Allah’ın Habîbi/sevgilisi…

    Allah (c.c.) O’nu o kadar sevmekte ve değer vermekte ki, Kelâm-ı Kadîm’inde onu bütün âlemlere rahmet olarak gönderdiğini bildiriyor. (Enbiyâ sûresi, âyet: 107)

    O’na itaat etmeyi, kendisine itaat kabul ediyor. (Nisâ sûresi, âyet:80)

    Onun kendiliğinden konuşmadığını, tebliğ ettiği âyetlerin sadece vahiy olduğunu bildiriyor. (Necm sûresi, âyet: 3-4)

    Bu gerçeklere rağmen, müslümanlar içinde gördüğümüz bazı kimseler, Peygamberimiz’in Müslümanlar tarafından lüzumundan fazla yüceltildiğini söyleyebilmekte ve Hazreti Allah’ın Peygamberimiz’i azarladığını yazabilmektedirler.

    Müslümanlar Peygamberimiz’i son derece sevmeyip de ne yapsınlar?

    Lâ ilâhe illallah Muhammedür resûlüllah diyerek, adını Allah’ın ismiyle beraber andıkları zatı, Allah’dan sonra ikinci varlık olarak sevmesinler mi?

    Ama bazı kimseler nedense, Müslümanların Peygamberimiz’i bu derece fazla sevmelerinden pek fazla rahatsız oluyorlar. İlim sahibi olmayanların ilk nazarda anlayamayacakları âyetleri ele alarak, Müslümanların zihinlerini bulandırmaya çalışıyorlar.

    Bu kimselerin gayesi, “Allah’ın, Peygamberimiz’i azarladığını söyleyerek” Peygamberimiz’i Müslümanların zihninde küçük düşürmek değilse, nedir?

    Halbuki, onların “Allah, Peygamberi azarlıyor” dedikleri âyetlerde, Peygamberimiz’i azarlama değil, ikaz ve hatırlatmalar var. Hatta azarlama var dedikleri bazı âyetlerde onların söylediklerinin tam tersi bir mânâ bile mevcut.

    Bunu misallendirelim. Böyle diyenler kimler?

    Peygamberimiz’in, Allah (c.c.) tarafından azarlandığını yazanlardan biri, ÜÇ MUHAMMED kitabının yazarı Mustafa İslamoğlu.

    İslamoğlu, adı geçen kitabının 216. sahifesinde, “Tevbe sûresinin 43. âyetinde Peygamberimiz’in azarlandığını” söylüyor. Oysa mesele onun söylediği gibi değil, hatta tam tersi.

    İslamoğlu’nun, Peygamberimiz’in azarlandığını söylediği âyetin meâlini görelim. O âyette Peygamberimiz’e hitaben şöyle buyuruluyor:

    “Allah seni affetsin. Doğru söyleyenler kimler, gerçekten yalancılar kimlerdir, bunların iyice belli olmasını beklemeden niçin onlara izin verdin?” (Elmalı Tefsiri, c: 4, sa: 349 sadeleştirme)

    Mesele şu: Tebük Seferi’ne çıkılacaktır. Bazıları Peygamberimiz’e gelip, harbe gitmemek için mazeretlerini beyan ediyorlar. Peygamberimiz de onların söylediklerinin doğru olup olmadığını araştırmadan onlara izin veriyor. Âyet bu meseleyle ilgili.

    Bu âyette, İslamoğlu’nun söylediği gibi Peygamberimiz’i azarlama falan yok. Ama bunu biz söylemeyelim de kendisinin eserlerinde sık sık kaynak olarak gösterdiği Tefsir-i Kebir müellifi Fahreddin Razî söylesin.
    İslamoğlu’nun “Peygamberi’i azarlıyor” dediği Tevbe sûresinin 43. âyetinin tefsirinde Tefsir-i Kebir bakın ne diyor:

    “Bu, Cenab-ı Hakk’ın, Hz. Peygamber’i iyice ta’zim edip (büyüklüğünü gösterip) yücelttiğine delâlet eder. Bu tıpkı, bir adamın kendi nezdinde çok kıymetli olan birisine, “Hay Allah affedesice, benim şu işimi nasıl yaptın? Allah senden razı olsun; benim bu sözüme karşı senin cevabın nedir? Allah sana âfiyet versin, sen benim kadrimi bilemedin” demesi gibidir. Binâenaleyh, bu kimsenin bu sözünden maksadı, o kimseyi iyice tebcil etmekten (yüceltmekten) başka bir şey değildir.”

    İslamoğlu’nun ileri sürdüğü mesele yeni bir şey değildir. Tarihte, onun gibi “Peygamberimiz’in Allah tarafından azarlandığını” söyleyenler olmuştur. Fakat Tefsir-i Kebir’de Fahreddin Râzî Hazretleri onlara gereken cevabı veriyor. O cevaplar aynı âyetin ( Tevbe 43) tefsirinde zikrediliyor.

    Eserlerinde iki de bir Tefsir-i Kebir’e atıf yapan Bay İslamoğlu, mesele Peygamberimiz’in azarlanması olunca, Tefsir-i Kebir’in ne dediğine hiç itibar etmiyor.

    İslamoğlu, Hazreti Allah’ın Peygamberimiz’i azarladığını söylese de, ehl-i sünnet âlimleri tam tersini söylüyorlar. Meselâ büyük âlim Ömer Nasuhi Bilmen, bahse konu âyetin ifadesinin, Peygamberimiz’i azarlama değil aksine iltifat olduğunu söylüyor. Ömer Nasuhi’nin ifadesi şöyle:

    “…Bu bir iltifattır ve söze başlamak mukaddimesidir.” (Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsiri, c: 3, sa: 1273)

    ***

    İslamoğlu şöyle diyor:

    “Hz. Peygamber’in muhteşem bir ahlâk üzere olduğunu söyleyen âyetin içinde bulunduğu Kalem sûresi, Süyûtî gibi Kur’an ilimleri otoritelerine göre ilk inen beş âyetin ardından indirilen ikinci sûredir. Ne ki bizim kanaatımız, bu sûrenin Müddessir’den sonra üçüncü sûre olarak indiği yönündedir.” (Sa: 224)
    Şimdi kurnazlığa bakın.

    Söylediği gibi, İmam Süyûtî gerçekten Kur’an ilimlerinde otorite. İslamoğlu önce onun Kur’an ilimlerinde otorite olduğunu söylüyor. Sonra sözü bu otorite âlimin söylediğinin isabetsiz olduğuna getirip, “Bizim kanaatımız” diyerek kendi kanaatını ortaya koyuyor.

    Demek istiyor ki, “Evet, Süyûtî Kur’an ilimlerinde otoritedir. Ama ben daha otoriteyim. O öyle söylese de yanılıyor. O öyle söylüyorsa da ben böyle söylüyorum. Kur’an ilimlerinde otorite olan Süyûtî’ye göre öyle ise bana göre de böyle” diyor.

    Âlim dediğin, işte böyle tevâzû sahibi olmalı değil mi değerli okuyucular.

    Bu derece tevâzû da fazla yani. Bu tevâzû karşısında insanın gözleri yaşarıyor…

    Ancaaak!

    Sayın İslamoğlu kusura bakmasın ama, kendisinin aslında İmam Süyûtî’yi Kur’an ilimlerinde otorite olarak kabul etmediğini ortaya koyacağım.

    Evet onu otorite olarak kabul etmiyor. Sadece basamak olarak kullanıp kendisini ortaya koyuyor.

    Fî tarihinde, “Kur’an’a abdestsiz dokunulamaz meselesini de nereden çıkarıyorlar!” diye bir yazı yazdı.
    O sırada ikimiz de aynı gazetede yazıyorduk. Kendisine derhal gereken cevabı verdim. O da, İmam Süyûtî’yi Kur’an ilimlerinde otorite kabul ettiğini söyleyerek, o zatın El-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’an isimli eserinden bir yeri delil getirerek bana cevap vermeye kalkıştı.

    Halbuki, İmam Süyûtî orada, “Abdestsiz olarak Kur’an’a dokunmanın câiz olduğunu” değil “Abdestsiz olarak ezbere Kur’an okumanın câiz olduğunu” yazıyordu.

    Zaten bizim ona bir itirazımız yoktu. Çünkü abdestsiz olarak ezbere Kur’an okunabilirdi.

    Aramızdaki mesele ise, “Abdestsiz olarak ezbere Kur’an okumanın câiz olup olmadığı”değil, “Abdestsiz olarak Kur’an’a dokunulup dokunulamayacağı” idi.

    Süyûtî’nin, delil olarak sunduğu El-İtkan kitabında ise “Kur’an-ı Kerim’e abdestsiz olarak dokunmanın haram olduğu” açıkça yazılıydı.

    Kitabın cild ve sahife numarasını bildirerek kendisine cevap verdim…

    Kendisinin Kur’an ilimlerinde otorite olarak kabul ettiği İmam Süyûtî’, onun söylediğinin tam tersini söylüyordu.

    Bu durumda, “Madem Süyûtî öyle yazıyor, öyleyse doğrudur. Çünkü o Kur’an ilimlerinde otoritedir” deyip kabul etmesi icap etmez miydi?

    Etmedi…

    Hâlâ da etmiyor…

    “El elden üstündür tâ arşa kadar” denildiği gibi, galiba o da “Otorite otoriteden üstündür” diyerek kendisini acaba İmam Süyûtî’den üstün mü görüyor ki onun dediğini kabule yanaşmıyor.

    Şimdi bu tavır ilmî dürüstlük mü oluyor?..

    ***

    Elimde, ismini biraz sonra arz edeceğim bir kitap var. Kitapta, yukarıda temas ettiğim gibi, birbirinin tam tersi olan ifadeler yer alıyor. Şimdi bu iki ayrı yeri görelim.

    1- Kitabın 207. sahifesinde üç yerde ayrı ayrı cümlelerde şöyle deniliyor:

    a- “Hz. Peygamberin tebliğ ettiği dine Muhammedîlik, o dine mensup olanlara da Muhammedî denilemez.”
    b- “Hz. Muhammed aleyhisselama vahyedilen İslâm mesajı, onun adına dahi indirgenemez.”
    c- “Kur’an’ın tebliğ ettiği İslam’ı “Muhammedîlik” olarak algılamak ne kadar yanlış…”

    2- Şimdi de aynı kitabın 229. sahifesine bakalım. Orada da tam tersi ifadeler mevcut:

    “Yunan-Batı ahlâkı, sınıf temelli bir ahlâktır ve olanı esas kabul eder. Oysa ki olan, olması gerekenden farklı olabilir ve ahlâkın ilkeleri Atina sitesinin zulme dayalı kast sisteminden yola çıkılarak tesbit edilemez. İşte, Muhammedî davetin kadîm Arap ahlâkına getirdiği itiraz da bu olmuş, vahiy, onu baştan sona ilden geçirerek ıslah etmiştir.”

    “Muhammedî davet, cahiliyyenin kabileci fikrine dikey ve yatay iki pencere açtı.”

    1. ve 2. maddedeki cümlelerdeki altı çizili kelimelere dikkat ederek lütfen tekrar bakalım…

    1. maddedeki cümlelerde söylenenle 2. maddede söylenenler birbirine uyuyor mu? Uymadığı ortada…
    1. maddedeki üç cümlenin üçünde de “İslam dinine Muhammedîlik, müslümana da Muhammedî denilemez” denildiği halde, 2. maddedeki cümlelerde “Muhammedî davet” kelimesini yazar bizzat kendisi kullanıyor. Yani olamaz dediğini bizzat kendisi yapıyor.

    Şimdiii… Aynı kitapta, böyle birbirine uymayan iki ayrı hükmü okuyan okuyucu ne diyecek?

    Yukarıda söylediğimiz gibi, “Bu adam ne söylediğini bilmiyor. Bir öyle söylüyor bir böyle. Söyledikleri birbirini tutmuyor” demeyecek mi? Derse, suçlayacak mıyız?
    ***
    Bazı kimseler, kısır ilimlerini artırmak yerine, ehl-i sünnet itikadını kitaplarına derc eden okyanus gibi âlimlere saldırmayı tercih ediyorlar.

    Niçin?

    Ehl-i sünnet inancını içlerine sindiremedikleri için.

    Böyle olunca da, ehl-i sünnetin okyanus gibi âlimlerine saldırmak onlara vazife oluyor…

    Bu saldırıda muvaffak olurlarsa bir taşla iki kuş vurmuş olacaklar:

    1- Bu âlimleri küçük göstererek, onların ilimlerini Müslümanların zihninde geçersiz ve değersiz kılmak.
    2- Bu âlimleri zihinlerden silerek, onların eserlerinde anlattıkları ehl-i sünnet inancını silmek…

    Bu hususta alabildiğine hırslılar.

    İşte bu hırs, onlarda o kadar ileri ki, -yukarıda okuduğunuz gibi- aynı kitapta hırsla birbirine uymayan şeyler yazarak kendi kendileriyle tenakuza / çelişkiye düştüklerinin farkında bile olmuyorlar.

    Âlimlere saldırıyorlar dedik ya, hazır laf açılmışken, buna dair bir misal verelim.

    İslam âlimlerinden bir zat var: İmam Mâverdî.

    Hicrî 4. ve 5. asırda yaşamış olup Şâfii mezhebi üzere pek çok eserler vermiş olan bu zat, şimdi kendi aleyhinde olanlar gibi yazarlık hevesinde olmadığı için, hayatındayken hiçbir eserini açığa çıkarmamıştır. Eserleri, isteği üzerine vefatından sonra yayıldı.

    İşte bu büyük âlim hakkında önümüzdeki kitapta bakın hırsla neler yazılmış:

    “Mâverdî, ilk defa ahlâkı düalist bir zeminde ele alarak “din edebi” (edebü’d-din) ve “dünya edebi” (edebü’d-dünya) diye ikiye ayırdı. Bu şekilde İslâmî ahlâk, fıkıhçılar ile mistikler arasında pay edilmeye müsait hâle getirildi. Mistikler birr ve takvâyı sosyal içeriğinden tamamen soyutlayan bir ahlâk anlayışını şiar edinirken, fıkıhçılar da bireysel terbiye, ruh terbiyesi ve nefis tezkiyesini görmezden gelen bir helal-haram formelizmini ruhsuz bir biçimde dayattılar. İlâhî adâletle beşerî adâletin arası açıldı. Adâlet sadece âhirete hasredilerek, insanın âdil bir dünya kurma iddiası yok edildi.” (Sa: 229)

    Şimdi siz ne dersiniz bunları yazan kişiye?

    Yukarıda anlattığım yanlışlarını yani kendi gözündeki merteği görmüyor, başkalarının gözündeki kibrit çöpünü tenkide kalkışıyor.

    Kaldı ki kendi gözündeki mertek, görüşünü tamamen kapattığı için, başkalarını zaten göremiyor. Bu görüş kıtlığıyla bir de başkalarının gözünde, var olduğunu zannettiği fakat aslında hiç olmayan hayâlî kibrit çöpünü tenkide kalkışıyor.

    İnsan önce kendi haline bir bakar da ondan sonra başkasını tenkide kalkışır değil mi?

    Hem de nedir o öyle İslâmi olmayan kelimeleri bu derece kullanma hırs ve hevesi?

    İslâmî meselelerin ele alındığı bir kitapta bu kelimelerin ne işi var?

    İslamı, İslâmî kelimelerle anlatabilme kapasiteniz yoksa, ne demeye kitap yazmaya hevesleniyorsunuz?

    Nedir o yabancı kelimeler?

    Düalist ne demek?

    Mistik ne demek?

    Formelizm ne demek?

    Bu Frengistan menşe’li kelimeleri kullanmak çok mu lezzet veriyor size?

    Bunun yanında bir de İslâm âlimlerine ve Müslümanlara iftiranız var ki asıl felâket işte o.

    Meselâ, “Mâverdî, ilk defa ahlâkı düalist bir zeminde ele alarak “din edebi” (edebü’d-din) ve “dünya edebi” (edebü’d-dünya) diye ikiye ayırdı. Bu şekilde İslâmî ahlâk, fıkıhçılar ile mistikler arasında pay edilmeye müsait hâle getirildi “ ne demek?

    Sanki Müslümanlar kandırılmaya hazır bir topluluktu. Bir Mâverdî çıktı, Müslümanları ikiye böldü. Onlar da bölünüverdiler öyle mi?

    İmam Mâverdî, din edebiyle dünya edebini birbirinden ayırmak gibi bir ihanette mi bulundu İslama?

    Müslümanları, fıkıhçılar ve mistikler (tasavvuf erbabı) diye esas siz ikiye ayırmıyor musunuz?

    Bu iki gurup iki ayrı inanç sahipleri midir ki ayrı ayrı topluluklar gibi ele alıyorsunuz?

    Tasavvuf erbabı aynı zamanda fıkıh erbabı değil mi? Olamaz mı?

    Tasavvuf erbabı olanların fıkıhla alâkası kesiliyor mu?

    Tasavvuf erbabı ibâdetlerini fıkha göre yapmıyorlar mı?

    “Fıkıhçılar” denilmesine gelince…

    Tasavvufçular aynı zamanda tasavvuf erbabı olamaz mı? Buna bir engel mi var?

    Nitekim tarih boyunca olmamışlar mıdır?

    Tarihte sayısız kimseler hem fıkıh âlimi olup hem tasavvuf hayatı yaşamadı mı?

    Bakın bakın, şu cümlelerdeki iftiralara bakın:

    “Mistikler birr ve takvâyı sosyal içeriğinden tamamen soyutlayan bir ahlâk anlayışını şiar edinirken, fıkıhçılar da bireysel terbiye, ruh terbiyesi ve nefis tezkiyesini görmezden gelen bir helal-haram formelizmini ruhsuz bir biçimde dayattılar.”

    Bir insanın bunları yazabilmesi için, sadece şiddetli bir tasavvuf ve fıkıh muarızı olması kâfi gelmez aynı zamanda büyük bir iftira hazinesinin de sahibi olması lâzım. Aksi takdirde böyle şeyler yazamaz.

    Yazara göre, tasavvufçular “İyilik ve takvâyı sosyallikten çıkaran bir ahlâkı benimseyerek” İslamın bir tarafını çökertirken, fıkıhçılar da “bireysel terbiyeyi, ruh terbiyesini ve nefis tezkiyesini görmezden gelerek” İslamın başka bir tarafını çökertip yıkmışlar…

    Fıkıhçılar ile tasavvufçular meğer ne şiddetli İslam düşmanı imişler. (!)

    Demek, bunların her biri İslamı ayrı cihetlerden bozan guruplarmış da biz bilmiyormuşuz(!)

    ***

    Peygamberimiz’in müşriklerle yaptığı üç mühim harpten birisi Uhud Harbi’dir. Bu harp, Medine dışında, şehre yakın Uhud Dağı eteğinde yapıldı. Yazar Mustafa İslamoğlu, Uhud Harb’i öncesini Üç Muhammed isimli eserinde şöyle anlatıyor:

    “Hz. Peygamber düşmanı içeride karşılayıp savunma savaşı yapmak niyetindedir. Fakat, savaş konseyinde bulunan tüm gençler, düşmanla şehir dışında karşılaşıp meydan savaşı yapılmasında israr ederler. Hz. Peygamber, kendi görüşünün tersi olmasına rağmen çoğunluğun bu israrını geri çevirmez ve hazırlık emrini verir. Hatta tam savaşa çıkılacakken, bazıları yaptıklarının stratejik açıdan yanlış olduğunu düşünerek, Hz. Peygamber’e kendi görüşünü uygulamasını teklif ederler. Fakat bu kez de o, “Bir peygamber giydiği zırhı çıkarmaz” diyerek orduya hareket emrini verir.”

    Bir-iki yanlışı yok sayarsak, yazarın bu yazdıkları doğru.

    Önce şu iki yanlışa işaret edip esas konumuza devam edelim:

    a- Düşmanla şehir dışında karşılaşıp meydan savaşı vermek isteyen gençler, yüz yüze savaşmak için can atan heyecanlı genç sahâbîler olup yazarın yazdığı gibi savaş konseyinde bulunan kimseler değillerdi.

    b- Yine o gençler, yazarın yazdığı gibi, tam savaşa çıkılacakken yaptıklarının yanlış olduğunu düşünerek kendiliklerinden gelip Peygamberimiz’e kendi görüşünü uygulamasını teklif etmediler. Resûlüllah’a karşı nasıl tavır takınılacağını daha iyi bilen bazı ileri seviyedeki sahâbîler, o gençlerei“Resûlüllah’a karşı yanlış yaptınız. Ona, Yâ Resûlallah! Siz nasıl münasip görüyorsanız öyle yapınız demeliydiniz.

    Resûlüllah’tan özür dileyin ve madem şehir içinde müdafaada kalmamızı uygun görüyorsunuz, öyle yapınız deyin” diye uyarmışlar, onlar da bu teklifle Peygamberimiz’e gelmişler, fakat Peygamberimiz (s.a.v.) de bu sefer “Bir peygamber giydiği zırhı çıkarmaz” buyurmuştur.

    Bu iki yanlışı böylece düzeltmiş olalım.

    Bu yanlışlar gerçi insanın itikadını bozacak ve imandan çıkaracak yanlışlar değil. Böyle yanlışlar sadece bunu yazanın iyi bir siyer bilgisine sahip olmadığını gösterir ve yazar için bir ayıp sayılır. Çünkü, insan iyi bilmediği konulara girmemelidir. Girmesi ayıptır.

    Uhud’da önce İslam ordusu gâlip durumdayken, Peygamberimiz’in önceden verdiği tenbihin tutulmaması sonucu bir bozgun yaşanmıştı. Bundan sonrasını Mustafa İslamoğlu şöyle yazıyor:

    “Uhud Savaşı’nın bilinen safahatının ardından, Müslüman ordusu bozulunca savaş alanını ilk terkedip uzaklaşanlar, savaş konseyinde düşmanla yüzyüze karşılaşma konusunda en çok israrcı olanlardır. Bunlardan biri olan Hz. Ömer…” (Üç Muhammed, sa: 232)

    Hazreti Ömer’e nasıl dil uzatıldığını görüyorsunuz değil mi? Öyleyse, yazımızın başlığının bir defa daha okunmasının tam zamanı…

    Değerli okuyucular! Önce bir kâideyi ortaya koyalım:

    Bir kimse, Hanefî mezhebinden ise Hazreti Ömer radıyallâhü anh hakkında böyle bir ifade kullanamaz; kullanmış ise o zaman da o kimse Hanefî mezhebinden değildir. Çünkü bu ifade Mâtürîdî mezhebine aykırı olup Hanefîler de itikadda Mâtüridî mezhebine mensupturlar.

    Oysa, Hazreti Ömer (r.a.) hakkında bu ifadeyi kullanan zat kendisinin Hanefî mezhebinden olduğunu söylüyor.

    Bi kere, yazarın ne demek istedi gayet açık. “Hazreti Ömer savaştan önce, düşmanla yüzyüze karşılaşmakta kendisi israr ettiği halde, ordu bozulunca savaş alanından kaçan da yine kendisi oldu” demek istiyor.

    Peşinen, iftiranın bu kadarına da pes doğrusu diyelim…

    Çünkü bu, yukarıda bahsettiğim türden basit bir yanlış değil, bir hâdiseyi istismar ederek yapılan açık bir iftiradır.

    Savaştan önce düşmanla yüz yüze karşılaşmak isteyenlerin, cihad aşkıyla yanıp tutuşan heyecanlı genç sahâbîler olduğunu söylemiştik. Onların içinde Hazreti Ömer yoktu; bu bir.

    İkincisi: Hazreti Ömer radıyallâhü anh asla savaş alanından kaçmamıştır…

    Zaten siyer kitapları Bay İslamoğlu’nu yalanlıyor!

    Siyer kitapları, Hazreti Ömer’in savaş meydanından kaçmaması şöyle dursun, Uhud’da Peygamberimiz’in yanından ayrılmayan 15 sahâbî içinde Hazreti Ömer’in ismini de zikrederler.

    Her biri ayrı asırlarda yazılan bu kitapların yazarları, ruhlar âleminde haberleşip de böyle bir yalan yazmakta anlaştılar mı yani!…

    Ve onların topu yanlış ve yalan yazdı da sadece İslamoğlu mu doğru yazıyor?

    İslam ehli sünnet mezheblerine mensup olan âlimler içinde, Hazreti Ömer hakkında İslamoğlu’nun kullandığı ifadeyi kaleme alan hiçbir siyer âlimi bulunamaz. Ama Şiîlerde bulunur. Onlar amansız bir Hazreti Ömer düşmanı oldukları için uydurmayacakları yalan yoktur.

    Zaten acem (İran) yalanı meşhurdur ya. Dedelerimiz, akıl almaz yalan uyduranlara, “Senin söylediğin acem yalanını geçti” demezler miydi?

    Değerli okuyucular! Sayın İslamoğlu, Hazreti Ömer’in savaş meydanından kaçtığını yazmakta yalnız değil. Şiî yazar Ali Şeriatî de aynı şeyi yazıyor.

    Kimdir Ali Şerîatî?

    İslamın 5 şartından biri olan Hac ibâdeti hakkında “En mantıksız bir eylem” diyen bir pespâye.

    Kâinâtın Efendisi Sevgili Peygamberimiz hakkında, “O, hayatı boyunca normal bir rûhî yapıya sahip değildi” diyebilen bir rezildi. Toprağı bol olsun…

    Nedense, Hanefî mezhebinden olduğunu söyleyen İslamoğlu, Ali Şerîatî’yi öve öve bitiremiyor.

    Yine ne hikmetse, Hanefî olduğunu söyleyen İslamoğlu’nun söylediklerinin birçoğu Şiîlerin söyledikleriyle paralellik arzediyor.

    Önce Hazreti Ömer radıyâllâhü anhin kim ve nasıl bir zat olduğunu sonra da harp meydanından kaçtığı meselesini ele alalım.

    Hazreti Ömer radıyallâhü anh kimdir?

    1- İslam ehli sünnet itikadına / inancına göre, Âdem Aleyhisselam’dan itibaren kıyâmete kadar gelecek olan insanlar içinde, peygamberlerden sonra en üstün birinci insan Hazreti Ebûbekir radıyâllâhü anh, ikincisi de Hazreti Ömer radıyâllâhü anh Efendilerimizdir.

    2- Peygamberimiz (s.a.v.) bir meseleyi istişâre edeceği zaman ilk önce bu iki zat ile konuşurdu.

    3- Bir yerde oturduklarında, Hazreti Ebûbekir (r.a.) Efendimiz Peygamberimiz’in sağında Hazreti Ömer (r.a.) Efendimiz solunda otururdu.

    4- Bu iki zattan başka, ashab-ı kiramdan hiçbir kimse, sohbetleri sırasında Peygamberimiz’in yüzüne rahatça bakamazdı.

    5- Hazreti Ömer (r.a.) bir mesele hakkında âyet inmesini arzu etse, inerdi. Onun için Peygamberimiz, (s.a.v.) “Allah, hakkı Ömer’in dili üzerine koymuştur” buyurmuştur.

    6- Peygamberimiz (s.a.v.) “Benden sonra peygamber gelecek olsaydı Ömer peygamber olurdu” buyurmuştur.

    7- Hazreti Ebûbekir ve Hazreti Ömer Efendilerimiz, Medine’de Hücre-i Saâdet’te Sevgili Peygamberimiz’le yan yana bulunuyorlar.

    Hazreti Ömer Efendimiz’in Peygamberimiz’in yanına defnedilmesine müsaade eden de bizzat Hazreti Âişe Vâlidemiz’dir.

    (Gerçi buna Hazreti Âişe radıyallâhü anhâ Vâiledimiz’in izin vermiş olması sadece bizim için mühimdir. Yoksa şiîler ve şiî-severler için bir şey ifade etmez. Çünkü onlar Hazreti Âişe Vâlidemiz’i sevmezler. )

    8- Her sene milyonlarca Müslüman hacca gidiyor. Peygamberimiz zamanından beri 14 asırdır da devamlı hac yapılıyor. 14 asırdır hacca giden Müslümanların sayını milyarlara ulaşmıştır.

    Peygamberimiz’i defalarca ziyaret eden bu milyarlarca hacının, her defasında Hazreti Ebûbekir ve Hazreti Ömer Efendilerimiz’i de ziyaret edip onlara da selam verdiğini ve onların ruhlarına da Fâtihalar okuduğunu düşünelim…

    Bu ne büyük saâdettir.

    Kısaca hatırlatmaya çalıştığımız Hazreti Ömer radıyallâhü anh işte böyle bir zat.

    Şiîlerde olsun, şiîyyül-meşreb yani şiî-sever olanlarda olsun, Hazreti Ömer’e buğz ve kin hat safhadadır.
    Meselâ, Hazreti Ömer’i hançerleyip şehid olmasına sebep olan değirmen ustasının kabri Arabistan da olmasına rağmen, İran’da görkemli bir makam kabri vardır ve ziyaret edilmektedir.

    Şiîlerdeki Hazreti Ömer düşmanlığına bir başka örnek:

    İran’a giden bir arkadaşım kendisi görmüş. Gördüğünü aynen anlatıyor.

    İran’da bir meydanda, mermere “İnnemâ ya’mürü mesâcidallâh…” âyeti kazınmış. Âyetteki “ya’mürü” kelimesi bildiğiniz gibi, dört harfle yazılır: Ye, Ayın, Mim, Re.

    Baştaki Ye harfini kaldırırsanız, Ayın, Mim ve Re kalır. Onlar da “Ömer” okunur.

    Bu üç harf Ömer okunduğu için, şiînin birisi gidip çekiçle o Ayın, Mim ve Re harflerini kırmış.
    Hazreti Ömer Efendimiz’e bu derece düşmandırlar.

    Onlar neyse ne de, Türkiye’de basılan ve sünnî / ehl-i sünnet Müslümanlara arz edilen ÜÇ MUHAMMED isimli eserde, Hazreti Ömer’e iftira edilmesi ne oluyor?..

    ***

    Kişinin söyledikleri madem kendisinin tarifiymiş, öyleyse ben de siz okuyucularımıza bir yazarın İslâmî meselelerle ilgili bazı sözlerini aktarayım da siz de bu sözlerden o yazarın tarifini çıkarın.

    O yazar şöyle diyor:

    1- “…bu nasları (âyetleri) Hz. Peygamber’in okuyuşu (anlayışı demek istiyor) bir “hukukçu” gibi değil bir “peygamber” gibi olmuş…” (Sahife: 242)

    Dikkaaat!

    Ne demiş, ne demiş!

    “Bir peygamber olarak” dememiş de “peygamber gibi” demiş.

    Peygamberlerin şahı olan Resûlüllah Efendimiz hakkında, “peygamber gibi” diyerek onu peygambere benzetmek olur mu hiç!

    “Peygamber gibi” demek ne demek?

    Bir peygamber, peygamber gibi değildir, bizzat peygamberdir.

    Peygamberimiz sallallâhü aleyhi ve sellem zaten peygamber olduğu için kendisine inzal edilen âyetleri “bir peygamber gibi” değil, bizzat “bir peygamber olarak” okumuş, “bir peygamber olarak” anlamış “bir peygamber olarak” tatbik etmiş ve “bir peygamber olarak” da tebliğ etmiştir.

    Bu sözün sahibi olan yazar, “Efendim ben peygamber kelimesini parantez içine alarak zaten sizin kastettiğiniz mânâyı kastettim” dese de bu izah hatasını ortadan kaldırmaz.

    Eğer o mânâyı kastettiyse, kastettiği mânâyı açıktan açığa yazmasına ne engel vardı da yazmadı?

    Yazmalıydı. Yazsaydı ya! Yazmamış, teşbihe / benzetmeye gitmiş.

    İmanımız odur ki bütün peygamberler Allah’ın âyetlerini bir peygamber olarak okuyup anlamışlardır. Zaten başka nasıl olacak ki?

    Onun için, “Bir peygamber gibi” diyerek teşbihe / benzetmeye gidilmesi kabul edilemez.

    Bu usül yani Peygamberimiz’in, âyetleri “bir peygamber gibi” yani peygambere benzer şekilde okuyup anladığını söylemek de yeni çıktı.

    Okuyuculara yoksa peygamberimiz hakkında başka ihtimallerin de olduğu mu düşündürülmek isteniyor?

    Sevgili peygamberimiz, âyetleri katiyen “bir peygamber gibi” hâşâ bir peygambere benzer şekilde değil doğrudan doğruya bir peygamber olarak okumuştur.

    Yazar, şu veya bu şekilde yukarıdaki sözünde bir hata veya bir art niyet olmadığını söylemeye yeltenecek olsa bile diğer sözleri sırada duruyor. Onlar da aynı kitapta. Onlara ne izah getirecek?

    Buyurun bir başkasına geçelim:

    2- Zina ettiğini itiraf eden veya gördüklerine dair dört şahidin açık beyanıyla zina ettiği kesinleşen evli kimseler, İslâm hukukuna göre kadı / hâkim tarafından recm cezasına çarptırılırlar.

    Recm, taşlanarak öldürmektir.

    Recmde önce kadı ve şâhitler taş atarlar. Bunlardan herhangi birisi taş atmaktan çekinir veya vaz geçerse, recm cezası düşer ve o kimse recmedilmez.

    Peygamberimiz zamanında kendisine recm cezası tatbik edilen kimseler olmuştur. Yukarıdaki sözlerin yazarının da yazdığı gibi, Maiz isminde bir zat Peygamberimiz’e gelip zina ettiğini itiraf etmiş ve kendisine recm tatbik edilmiştir.

    Zamanımızda insanlar tarafından recm’in ne demek olduğu biliniyor. Yine zamanımızda –tatbik edilmiyor olsa da- bu İslâmî cezayı ağır gören bazı kimseler “yarası olan gocunur” kabilinden recm üzerinden İslama dil uzatıyorlar.

    Sayın Yazarın böyle itirazları bilmediğini söylemek saflık olur. Yazarımız bunu biliyor ve ihtimal ki tepki almamak için kitabında Peygamberimiz zamanında tatbik edilen recm hadisesinden bahsederken recm kelimesini kullanmaktan özellikle kaçınıyor. Recm demiyor da “zinanın en ağır cezası” demeyi tercih ediyor.

    Yani kitaplarda açık açık beyan edilen bir cezanın adını anmayıp sükûtla geçiştiriveriyor.

    Oysa kitaplarda bu cezanın adı recm olduğuna göre, bundan bahsedilirken de elbette ki recm denilmesi icap eder.

    Biz, yazar hakkında hüsn-i zanda bulunarak, -hadi neyse- tenkitlerden çekindiği için recm kelimesini kullanmadığını söylemekten vaz geçelim. Hatta daha ağırını düşünmeyip, “Recm cezasını içine sindiremediği için recm yazamıyor” da demeyelim.

    Yazarın, geçmişte aynı cins ve fakat bundan daha ağır bir suçtan ceza alıp hapiste yattığı üzerinde falan da duracak değiliz. Başkaları bu meseleyi kaşısalar da biz “Geçmişte olan bir şey bizi ilgilendirmez. Doğrusunu da yanlışını da Allah bilir. Zaten cezasını da yatıp çıkmış” der geçeriz. Yani işin bu tarafı bizi ilgilendirmiyor.

    Ama bizi yazarın recm kelimesini kullanmaktan niçin kaçtığı ilgilendiriyor. İlgilendirdiği için de recm yerine niçin “zinanın en ağır cezası” dediğini kendisine sorup cevabını da bekliyoruz…

    3- Az yukarıda “Recm cezasını içine sindiremediği için recm yazamıyor” demediğimizi ifade etmiştik. Fakat yazarın sözlerini üst üste koyunca insan bir yere geliyor ve “Bu zat yoksa recm cezasını içine sindiremiyor mu? Niçin bir türlü recm kelimesini telaffuz edemiyor?” diye düşünmekten de kendini alamıyor.

    Çünkü yazar, İslâm hukukunda meşrû bir ceza olan recm hakkında yukarıdaki sözüyle kalmıyor, biraz aşağıda yine recm hakkında “Linçe benzer infaz” diyor.

    E canım! Şimdi onun bu cümlelerini okuyanlar, “Bu zatın dili bir türlü recm demeye varmıyor” derlerse haksız mıdırlar?

    Baksanıza…

    Recme kâh “zinanın en ağır cezası” diyor, kâh “linçe benzer infaz” diyor ama bir türlü cezanın orijinal ismi olan “Recm” kelimesini kullan(a)mıyor.

    Recm’e “linçe benzer infaz” demesi ise başlı başına bir saptırma ve İslâm hukukuna iftiradır.

    Çünkü linç başka recm başkadır.

    Recm, İslâmî kanun ve nizamlara uygun olarak verilen meşrû bir ceza, linç ise bunun tam tersidir.

    Linç nedir?

    Linç, “Halkın galeyana gelerek bir suçluyu veya suçlu sandığı bir kimseyi yargılamaksızın öldürmesidir.”
    Biri tamamen kânûnî, diğeri ise tamamen kanunsuz.

    Linç edilen insan suçlu bile olsa, onu cezalandırmak hakkı halkın değil kanunundur.

    Velhasıl, tamamen kânûnî ve hukûkî olan recm, yazarın dilinde adâlete uygun bir ceza olmaktan çıkıp kâh “zinanın en ağır cezası” kâh “linçe benzer infaz” oluyor.

    4- Yazar, dengesini kaybeden ve nereye yumruk salladığının farkında olmayan bir boksör gibi, Peygamberimiz’in “Had âyetlerinin hükmünün infazını bir “ibâdet” olarak değil bir “önlem” olarak gördüğünü…” söylemek gibi sakim bir değerlendirmede bulunuyor.

    Aman Allahım! Bu ne biçim bir değerlendirmedir!

    Peygamberimiz, âyetlerin hükmünü bir kötülüğe önlem / engel olarak yerine getirecek de bunu bir ibâdet olarak görmeyecek ha!

    Peygamberimiz’in böyle bir şey yapması düşünülemeyeceği gibi, bir müslümanın Peygamberimiz hakkında böyle bir şey yazabilmesi de düşünülemez.

    Çünkü, bir kötülüğe engel olmak zaten başlı başına bir ibâdettir.

    Dolayısıyla, âyetlerin hükmünü bir kötülüğe “önlem olarak” yerine getirmek, o icraatın ibâdet olmasına engel değildir. Kötülüklere önlem almak zaten en büyük ibâdet değil midir?

    Velhasıl, had (ceza) âyetlerinin hükmünün bir kötülüğe önlem olarak tatbik edilmesi, o icraatı ibâdet olmaktan çıkarmaz.

    Peygamberimiz’in, yazarın değerlendirmesine uygun hatta ona yakın hiç bir sözü de mevcut değildir.
    İslâmî olmaktan fersah fersah uzak olan yukarıdaki değerlendirmeyi, günahıyla sevabıyla değerlendirmenin sahibine bırakıp devam edelim.

    5- İnsanlığa İslâmı tebliğ eden Sevgili Peygamberimiz’in kendisi olduğu için, Kur’anı da İslâmı da en iyi anlayan ve anlatan da tabii ki yine Sevgili Peygamberimiz olacaktır.

    Her Müslümanın inancı ve imanı da zaten böyledir. Bu husustaki bir tereddüt insanın imanını kökünden sarsar.

    Peygamberimiz’in Kur’an’ı ve İslâmı nasıl anladığı hakkında değerlendirmeye gitmek bile -en hafif tabiriyle- haddini aşmaktır. Peygamberimiz hakkında, “Kur’an’ı doğru anladı” veya “Şu meseleyi doğru anladı” gibi değerlendirmeye gidenler, peygamberlik müessesesini de İslâm âdâbını da bilmeyen câhil üstü câhil kimselerdir.

    Kimin ve hangi densizin haddinedir ki, Peygamberimiz hakkında böyle bir değerlendirmede bulunsun.
    Onun için, muhatap aldığımız yazarı biraz daha yakından anlamaları için okuyucularımızın bu beşinci maddeyi ayrı bir dikkatle okumalarını istirham ediyorum.

    Şimdi size, bahsettiğimiz yazarın Peygamberimiz (s.a.v.) hakkında bir değerlendirmesini sunuyorum.

    Bakın Peygamberimiz hakkında ne diyor:

    “İlk hırsızlık cezasında, hırsızı malı üzerinde yakalayıp getirene çok sert biçimde çıkışacak, kendisine suçunu itirafa geldiğini anladığı bir adamı daha yaklaşmadan “Aman itiraf etme” diye uyaracaktır. Bütün bunlar, onun “oku” emrini, maksadı okuma şeklinde doğru anladığının bir göstergesiydi.”

    Gördünüz mü değerlendirmeyi!

    Gördünüz mü haddini bilmezliği!

    Adam, Kur’an’ın “oku” emrini ve âyetteki maksadı “Peygamberimiz’in doğru mu yanlış mı anladığını” değerlendirmeye kalkışıyor ve –hele şükür ki- doğru anladığını söyleyebiliyor.

    Peygamberimiz’e ne mutlu ki(!), kendisinden 14 asır sonra gelen böyyük bir yazar, Kur’an’ın “oku” emrini ve Allah’ın maksadının ne olduğunu Peygamberimiz’in doğru anladığını kabul ediyor…

    Şimdi siz demez misiz: Be adam!

    Sen kim oluyorsun…

    Bütün insanlar kim oluyorlar…

    Kâinattaki bütün varlıklar kim oluyorlar ki, Kâinatın Efendisi’nin âyetleri doğru anlayıp anlamadığı hakkında değerlendirmede bulunabilesiniz?

     

    Peygamberimiz hakkında yanlış anlama ihtimali mi görüyorsunuz ki, “Doğru anlamış” diyorsunuz.

    Kur’an’ı da İslamı da Peygamberimiz doğru anlamayacak da kim anlayacak?

    Hem de …

    Sen O’ndan daha mı üstünsün ki, O’nun tavrının doğru veya yanlış olduğuna karar vermek cesaretini gösteriyorsun!

    Her hali, sözü, fiili ve icraatı Allah’ın kontrolü altında bulunan, hatta maddî vücûdu bile de Allah’ın koruması altında olan ve Kur’an’ın bildirdiğine göre, “Asla kendiliğinden konuşmayan, konuşması sadece vahye dayalı olan” Allah Resûlü, İslamı ve Kur’an’ı doğru anlamayacak da O’nun nasıl anladığını tespite yeltenen haddini bilmezler mi doğru anlayacak?

    Bir hâkimin bir kimseyi karşısına alıp, o şahıs hakkında hüküm vermesi gibi, sen de Peygamberimiz’in icraatını önüne koymuş hüküm veriyorsun: “Doğru anlamış.”

    Onun hakkında Allah’tan başka hüküm verecek bir varlık var mıdır?

    Siz kendinizi nerede ve nasıl bir makamda görüyorsunuz ve bu cesareti nereden alıyorsunuz da bu cürme cesaret edebiliyorsunuz!

    14 asırlık İslâm ilim çevrelerinde, sizin üstlendiğiniz bu cürme cesaret eden tek bir âlim var mıdır!
    Yoktur! Gösteremezsiniz!

    Demek ki Peygamberimiz hakkında işlediğiniz bu cürüm hakkında eşsizsiniz, teksiniz, yegânesiniz…

    Bu da size âhiret sermayesi olarak yeter de artar…

    Ama siz bununla da yetinmiyor, benzer cürümleri işlemeye devam ediyorsunuz; “Hz. Peygamber’in dînî anlayışı” diyorsunuz. (Sa: 245)

    Bu ne demek yani? “Hz. Peygamber’in dînî anlayışı” ne demek?

    Onun kendisine göre, hâşâ kendi kafasına ve değerlendirmesine göre bir din anlayışı mı var?

    Din Allah’a aittir ve Allah nasıl bildirdiyse Hazreti Resûlüllah’ın tebliğ ettiği din aynen odur.

    Bunun hâricinde, Resûlüllah’ın kendine mahsus bir din anlayışı mı vardır ki “Hz. Peygamber’in dînî anlayışı” gibi bir söz söylenebilsin.

    Ona dini Cebrâil Aleyhisselam vasıtasıyla bizzat Allah celle celâlühû bildirmiş, öğretmiş, belletmiş ve ilham etmiş olduğundan, Resûlüllah’ın kendine mahsus bir din anlayışı olduğunu söylemek asla doğru değildir ve en büyük veballerdendir.

    Çünkü din hakkında Allahü Teâlâ’nın muradı ne ise Resûlüllah’ın dini odur. Onun için “Hz. Peygamber’in dînî anlayışı” demek bir mânâda hâşâ “Cebrâil Aleyhisselam’ın dînî anlayışı” ve “Allah’ın dînî anlayışı” demenin başka bir çeşididir.

    Ve bunun vehâmeti de ortadadır.

    ***

    Kur’an uzmanı olarak tanınma sevdasında olan bir zat var. Aşağıda ismini vereceğim kitabının 250. sahifesinde Müddessir sûresinin ilk âyetlerine güya mânâ vermiş.

    Güya diyorum, çünkü tahmin ettiğiniz gibi verdiği mânâ yanlış. Ayrıca gülünç…

    Müddessir sûresinin iki kelimeden müteşekkil 2. âyetine şöyle mânâ vermiş:

    “Kalk! (İnsanları) da kaldırıp uyar!”

    Mânâ vermeye kalkıştığı âyette iki kelime var. Bu iki kelime Peygamberimiz’e iki emirdir:

    Kum fe enzir…

    Mânâsı şöyle:

    Bahsettiğimiz yazar ise âyete kitabında, “Kaldırıp uyar” şeklinde mânâ vermiş.

    Önce şunu bilelim: Âyete eksik mânâ vermek de mânâda fazlalık yapmak da yanlış. Yazarın verdiği mânâda ise hem bir fazlalık yani yanlışlık hem de bir gülünçlük var.

    Âyetde “Kalk, (insanları) uyar” buyuruluyor ama, “Kaldırıp uyar” buyurulmuyor. Yani “Kaldırıp” kelimesinin âyette karşılığı yok.

    Gülünçlüğe gelelim:

    Peygamberimiz’e niçin “Kaldırıp uyar” emri verilmiş olsun ki?

    Peygamberimiz gidip insanları yataklarından kaldırıp mı uyaracak?

    Veya onlar otururken önce onları ayağa kaldırıp ondan sonra mı uyarma vazifesini yapacak?

    Gülünçlük işte bu.

    Peki niçin böyle mânâ verirler?

    Onu kendilerine sormalı. Olsa olsa farklı görünme, farklı tanınma, farklı bilinme hevesi…

    İkinci misal:

    Tebbet sûresindeki “Hammâletel hatab” âyetine “Odun taşıyıcı” mânâsı vermesi gerekirken “Laf taşıyıcısı” diye mânâ veriyor. (Sahife: 252)

    Yani “Hatab” kelimesi “Odun” mânâsına iken, o “Laf” mânâsı veriyor.

    Bu da yanlış…

    Gerçi insanlar arasında lâf taşıyanlar hakkında mecâzen “Odun taşıyor” denir ama bu ilk mânâ değildir. Aslolan, âyetin ilk ve esas mânâsını verip ondan sonra gidilecekse mecâzî mânâlara gitmektir.

    Âyetlere mânâ vermeye soyunan kimselerin bu usulü bilmeleri icap ederdi.

    Yukarıda, ”Önce hafifinden başlayalım“ demiştik ya şimdi hafifler bitti.

    Artık yavaş yavaş ağırlarına geçelim:

    Yazar, kitabında (Sahife: 255) Fussılet sûresinin 33 âyetine şöyle mânâ vermiş:

    “(İnsanları) Allah’a davet eden, değer üreten ve (Allah’a) kayıtsız şartsız teslim olanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?”

    Buradaki “değer üreten” ifadesine dikkat!

    İslamda “Amel-i sâlih” denilen bir kavram var. Bu, “Sevap olan ve Allah’ın sevdiği iş ve hareket” demektir. Yazarın “değer üretmek” diye mânâ verdiği, işte “amel-i sâlih”tir.

    Yazar, “Amel- sâlih”imizi “Değer üretmek” diyerek değersiz ve anlaşılmaz bir hale getirmiş…

    Kabul edilmesi imkânsız….

    Yanlışlar Mâûn sûresine verdiği mânâda da devam ediyor.

    Bu sûredeki “Namaz kılanlar” mânâsına gelen “Musallîn” kelimesine, “İbâdet edenler” mânâsı verilmiş.
    Evet namaz da bir ibâdettir ama verilen mânâ yanlış.

    Namaz ile ibâdet arasında “Umum husus mutlak” vardır. Yani her namaz ibâdettir ama her ibâdet namaz değildir. Meselâ hac, zekât ve oruç da bir ibâdettir ama namaz değildir.

    Hazreti Allah “Namaz kılanlar” buyuruyor, yazar “İbâdet edenler” mânâsı veriyor. Eğer namaz yerine ibâdet denilecek idiyse Hazreti Allah “Namaz kılanlar” yerine “İbâdet edenler” buyuramaz mıydı? Öyle buyurmamış ve “Namaz kılanlar” buyurmuş.

    Bunu değiştirmeye kimin hak ve salâhiyeti olabilir?

    Yazar, Mâûn sûresinin Mekke’de bir bütün olarak indiğini kendi kendine bir sebep olarak görerek, hiçbir kâideye dayanmadan bu âyet hakkında, “İbâdet edenler şeklinde çevrilmesi gerekir” diy(ebiliy)or.

    İlim haysiyeti bu olmasa gerek…

    Hele bir de kendince namazı ve Peygamberimiz’i güya övücü ifadeleri var ki, Yazar’ın İslâmî şuura uzaklık ve yakınlığının tam bir tarifi durumunda.

    Şu ifadeye bakınız:

    “Namaz, insanda yepyeni bir hayat tasavvurunun oluşmasını sağlar; Allah kaygısını önceleyen bir hayat tasavvuru…”

    Allah aşkına, Allah kaygısı ne demek?

    Namaz ehli bir kimsede hiç Allah kaygısı olur mu?

    Sayın Yazarın İslâmî ifadelere bu derece yabancı olmasını anlamak mümkün değil.

    Bir Müslümanda Allah kaygısı değil Allah sevgisi olacağını bu zat nasıl bilemez, nasıl düşünemez hayret!
    Bakın Yazarımız nasıl devam ediyor:

    “Hz. Peygamber işte bu tasavvur ve bilincin kendisinde mükemmel bir biçimde oluştuğu insandı.”

    Mükemmel biçimde oluşmayacak da ya ne olacaktı? Tabii ki öyle olacak. Çünkü O bir peygamberdir ve üstelik kâinatın efendisi olan son resûldür. Her güzelliğin onda en mükemmel şekilde olacağını söylemeye ihtiyaç mı var?

    Yazarımız aynı yanlışlığa devam ediliyor:

    “Namazın bu gücünü keşfettiği için namaz, onda bir külfet değil bir haz ve neşeye dönüşmüştü.”

    Allah Allah! Yazarımız “Peygamberimiz’in, namazın gücünü keşfettiğini, namazın kendisine külfet değil haz ve neşe olduğunu” yazmış da biz de öğrenmiş olduk.

    Namaz Peygamberimiz’e haz ve neşe kaynağı değil de ya ne olacaktı değerli okuyucular!

    Bu sözler, Peygamberliği de peygamberleri de hiç anlamamanın ve anlayamamanın ifadesidir.

    Bir peygamber hakkında, “O, Allah’a gerçekten inanıyordu” demek ne kadar yersiz ve ne kadar abes ise, Peygamberimiz hakkında “namaz, onda bir külfet değil bir haz ve neşeye dönüşmüştü” demek de o kadar yersiz ve o kadar abestir.

    Tarihte hiçbir müslüman yazarın Peygamberimiz’i övme sadedinde böyle bir değerlendirmeye gittiği ne görülmüş ne duyulmuştur.

    Bu tür sığ, basit ve zorlama değerlendirmeleri, bırakalım bu dini yaşamayıp İslamı sadece kitaplardan öğrenen gayr-i Müslimler yapsınlar. Bize ne oluyor?

    Onun için, Sayın Yazar’ın bu satırları nasıl kaleme aldığını anlamak tarafımızdan mümkün olamamıştır.
    Sonra, böyle değerlendirmeler Hazreti Resûlüllah hakkında değil onun ümmetleri hakkında yapılır. Peygamberimiz hakkında ise böyle bir değerlendirmeye gitmeye asla yol yoktur.

    Öbür taraftan, bu sözler Peygamberlik müessesesini hiç mi hiç bilmemenin ispat ve ifadesinden başka bir şey değildir. Dolayısıyla bu sözler, Peygamberimiz’i değil, sahibi olan yazarın Peygamberlik anlayışını anlatan ifadeler olmuştur.

  11. TEMAYÜL YAZARININ YAHUDİLEŞME TEMAYÜLÜ – Alim Yücer
    Hiç şüphesiz sözün en hayırlısı Allah’ın kitabıdır. En hayırlı yol ise Muhammed (s.a.v.)’in yoludur. İşlerin en kötüsü, sonradan ortaya çıkarılan bid’atlardır. Her bid’at sapıklıktır.(1)

    İnsanların ayıplarını araştırmak dinimizde yasaktır. Fakat mesele din ve ilim olunca durum değişir. Özellikle muhaddislerin cerh ve tadil konularında hadis rivayet eden kişilerin tüm hallerini araştırdıkları ve haklarında adildir veya değildir hükmünü verdikleri erbabınca malumdur.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Aşağıda sıralayacağımız başlıkların yanı sıra yazarın en belirgin hatalarından birisi ve en önemlisi kaynakları anlamada ve olduğu gibi yansıtmada sorunlu olmasıdır.

    Bu kısa makalede yazarın bütün yanlışları değil; sadece belirgin olanları ele alınmaya çalışılmıştır. Bu nedenle ele alınmayan konuların tamamına katıldığımız anlaşılmamalıdır. Özellikle de, eleştirdiğimiz bu kitapta ehli kitap ile ilgili verilen kaynakların incelenmesinden sarfı nazar edilmiştir.

    Yazarın adı geçen kitabındaki çelişkilerini ve tuhaf görüşlerini, dergi sayfalarının müsaade ettiği kadarıyla, ana başlıklar halinde ele almaya çalışalım:

    Sünnetin Tahrif Edilmesi İddiası

    Sayın İslamoğlu diyor ki:

    Allah Teâlânın, Kur’an’da, Hz. Peygamberi örnek göstermesi, bir şeyi bize garanti etmesi anlamı taşımaktadır: Örneklik müessesesinin tahrif olunmaktan korunması Yok eğer örnek gösterilen kaynak korunmayacaksa, örnek göstermenin pratikte geçerli bir yanı kalmamaktadır. Tahrif edilmiş bir kaynağı örnek almak hem caiz değil, hem de mümkün değildir. Allah ise kuluna imkansız bir şeyi yapmasını emretmez. O halde tahrif edilmemiş sünnet nedir? Elbette o ameli sünnettir. Hadise gelince
    İsrailoğulları kendi kitapları üzerinde yaptıkları tahrifatın aynısını bu ümmet de hadise yapmıştır.[6]
    Burada böyle söyleyen yazar biraz sonra şöyle diyor:

    “Rasûlullah’ın kesin emirle, Benden bir şey yazmayın. Benden Kur’an dışında bir şey yazan hemen onu imha etsin,buyurması, Sahabenin kendi sözlerini yazmak için izin istediklerinde bu isteği defaatle reddedip buna izin vermemesi hep bu ümmetin kitabı tahrif ederek Yahudileşeceği korkusu yüzündendir.”[7]

    Şimdi yukarıdaki görüşlerden hangisini doğru kabul edeceksiniz? Bizim de katıldığımız ,örneklik müessesinin tahriften korunmuş olması,na mı? Yoksa:

    “Hadise gelince, İsrailoğulları kendi kitapları üzerinde yaptıkları tahrifatın aynısını bu ümmet de hadise yapmıştır.”a mı?

    Bunun neresi çelişki demeyin? Çünkü hadisler hakkında yazarımız aynı konunun iki sayfa sonrasında, yani yukarıdaki sözlerinin arka sayfasında şöyle demektedir: Sünnetin temiz ırmağını bulandırmak için, onun bir bölümünü oluşturan hadisleri tahrif etmek en uygun yoldu.,[8]

    Şimdi de yazarımızın tahrif konusunun sonuç bölümündeki şu ifadelerine bakın:

    ,İsrailoğulları,nın en ünlü tahrif biçimi olan uydurmacılığı Kur’an’da gerçekleştiremeyenler, sünnetin büyük bir bölümünü oluşturan ,hadis,te gerçekleştirmişlerdir,[9]

    Yukarıda verdiğimiz yerlerdeki ifadelere göre örneklik müessesesi tahriften korunmuştur; o müessese ,ameli sünnettir,ve onu da bize ulaştıran hadis kaynaklarıdır. Hadis kaynakları tahrif edilmiş olduğuna göre Allah, Resulünü bize nasıl örnek göstermiş oluyor? Acaba sayın İslamoğlu ne demek istiyor veya bu yazdıklarını hiç böyle yan yana koyup düşünmüş müdür?

    Acaba yazarımıza göre sünnetin tanımı nedir? Sonra bu sünnet nerden öğrenilmiştir? Bu sünneti bizlere kimler ulaştırmıştır? Ulaştıranlar tahrif yapmışlarsa bizler tahrif olanını ve olmayanını nereden ve nasıl öğreneceğiz? Böyle bir mantık sahibi birisi kalkıp da: ,Efendim tabi ki Kur’ân’dan öğreneceğiz,diyemez. Öyle ya hadisi, sünneti bize getiren tahrifçilerin, bize getirdikleri Kur’ân’ın tahrif olmadığı ne malum?
    Netice olarak yazarın hadisler hakkındaki bu görüşleri cevap bekleyen pek çok şüphe ve kuşku meydana getirmektedir.

    Hadisleri Kabul ya da Reddederken Hadis Usulünü Değil, O Hadisin Ele Alınan Konuya Uyup Uymamasını Esas Alması

    Mesela aşağıdaki hadise yaklaşımına bakalım:

    Kur’an’ın en büyük müfessiri olan Peygamber Fatihanın son ayetindeki Gazaba uğrayanların ve sapıkların yolunu Yahudilerin ve Hıristiyanların yolu olarak tefsir ediyordu:[10]

    Sayın İslamoğlu böyle dedikten sonra Tirmizî, Sünen, Kitab-u Tefsiril-Kur’an, 1/1(2953) hadisini veriyor; dipnotta da Tirmizînin bu hadis hakkında hasen-garip dediğini ve Ahmed b. Hanbelin Müsnedinde geçen şeklini (4/378-379) veriyor. Sonra Hadisin Kritiği başlığı altında şöyle diyor:

    Tirmizî bu hadise hasengariptir der. Garip olmasına gösterdiği gerekçe ise ravileri arasında bulunan Semmak b. Harbtir. Ravilerin hayatını anlatan kitaplar bu zatın ömrünün sonunda bunadığını kaydeder. Bu hadisin başka bir silsileyle gelmesi hadise getirilen tüm eleştirileri boşa çıkarmaktadır. Bu silsileyi delil gösteren İbn Hibban hadise sahih hadistir hükmünü koymuştur.[11]

    Tüm bu anlattıklarından sonra da yazarımız şunu ekliyor:

    Bu hadisi anlamak yerine reddetmeyi tercih eden bazı çağdaş ilim adamları, ilmî olmaktan çok hissi davranmışlardır.[12]

    Gerçi Tirmizînin hasen-garip demekle neyi kastettiği açık değildir. Ancak garip lafzını kullanması hakkında senet yönünden olabileceği gibi, metin yönünden de garip olabilir, denilmiştir. Garip ise, ravilerden birisinin o hadiste tek kalmasıdır.[13]

    Sayın İslamoğlu, Tirmizînin rivayet ettiği bu Adiy b. Hatem hadisini incelerken kullandığı metodu -ki bizim de benimsediğimiz bir metottur- diğer hadislere yaklaşırken kullanmaması açık bir çelişkidir. Yani yazarımızın, ilerleyen bölümlerde de görüleceği gibi, bir hadisi kabul veya reddederken ölçü aldığı kıstas net olarak görülmüyor. Hani insanın aklına şu gelmiyor değil: İşime gelirse sahih, gelmezse sahih değildir ya da işlediğim konuyu destekliyorsa sahih, değilse gayri sahih.

    Bu hadisi anlamak yerine reddetmeyi tercih eden bazı çağdaş ilim adamları, ilmî olmaktan çok hissi davranmışlardır. diyen sayın İslamoğluna şimdilik Ya siz? demekle yetinelim.

    Yukarıdaki ifadelere ve hadisin tahricine yönelik gayretlere bakınca gerçekten ilmi bir yol benimsendiğini söyleyebileceğimiz bu tavır ve yazarımızın ele aldığı kitabın konusuyla ilgili olan bu hadis hakkında yapılan eleştirileri reddederken sarf ettiği ifadeler, diğer hadislere yaklaşırken aynen kendisine yöneltilebilir. İşte bu hissi yaklaşımlara örnekler:

    Bir kere bu bölümde geçen Ceyhan, Fırat ve Dicle ırmakları Aden (Yemen)den değil Anadoludan çıkmaktadır. İkincisi, Yemenden çıkan bir ırmak nasıl Kızıldenizi geçip de Habeşistan (Kuşili)ı baştan başa dolaşır? İslam hadis külliyatına Tevratın bu bölümünden alındığı belli olan Yahudi kültürüne ait bir hadis de girmiştir.[14]

    Sayın İslamoğlu yukarıdaki açıklamayı yapmış ve hadislerin ne olduğunu vermeden kaynak olarak Müslim, Cennet 26; Ahmed b. Hanbel, 2/261, 289 numaralı hadisleri göstermiştir. Tabi bu kaynaklara kaç kişi bakabilir bilinmez. Yukarıdaki ifadelerinde okuyucuları yanıltma var. Zira okur, sayın İslamoğlunun ifadelerini okuyunca, kaynak olarak verdiği yerlerde gerçekten böyle ifadeler olduğunu sanacaktır. Öyle ya, her okur ne bilsin kaynak olarak verilen hadislerin metinlerinin şöyle olduğunu:

    Seyhan, Ceyhan, Fırat ve Nil her birisi cennet nehirlerindendir.[15]; Fırat altından bir dağı ortaya çıkaracaktır. Bunun (altın) için insanlar savaşacaklar da her on kişinin dokuzu öldürülecektir.[16] Seyhan, Ceyhan, Nil ve Fırat her biri cennet ırmaklarındandır.[17]

    Şimdi İslamoğlunun söyledikleriyle kaynak verdiği hadislerin ne alakası var? Bilemiyorum bunu ne amaçla yapıyor? Bu hadisin Yahudi kültürüne ait olup Tevrat,tan alındığı nereden, nasıl belli oluyor? Bu bakış açısı, hadisi anlamak yerine hadisi reddetmek ve hadis kaynaklarına karşı güveni sarsmak olmuyor mu?

    Kaldı ki Buhari, Savm 52,ye atfen verdiği hadiste,[18] Aşure orucunu Nebi (s.a.v.),in Yahudilerden aldığı geçmektedir. Hal böyleyken ve Müslim,deki hadisin onlardan alındığı hiç de belli değilken, neden bu ifadeyi kullanıyor? ,Yahudi kültüründen alındığı belli,türünden ifadeler ne anlama geliyor? Bu türden farklı bakışlar hadislere yaklaşımında bir çelişki içerisinde olduğunu göstermiyor mu?

    ,,.ibareleri benzer bir şekliyle, Rasûlullah,ın Tevrat,taki vasıfları olarak İslam kaynaklarında da geçmektedir.,[19]

    Bunlara da –yukarıda söylediğine göre- Yahudi kültüründen girmiş denemez mi? Kaldı ki biz Yahudilerden gelen her haberin yalan olduğu görüşünü de benimsemiyoruz. Tıpkı yazarımızın aşağıdaki hadisi delil göstererek dediği gibi:

    ,İsrailoğulları hakkında konuşun. Bu konuda konuşmanızda bir sakınca yoktur,[20]

    Yine yazarımızın söylediği gibi:

    ,Ne ki elbette Tevrat,ın tümü tahrif edilmemiştir,,[21]

    Başka bir yerde de yazarımız aynen şöyle der:

    ,Hz. Peygamber hiçbir taassuba kapılmadan onlara yaklaşır, doğrularını tasdik etmekten kaçınmazdı. Hz. Aişe,nin başından geçen şu olay hayli manidardır,(Yazar burada, yer almasın diye metnini vermediğim, Aişe annemizin bakışını ve efendimizin sözlerini verir.) [22]

    Buna da Yahudilerden alınmıştır denilemez mi? Demek ki Yahudilerden alınan her şey yanlıştır, denemez. Öyleyse Müslim, cennet, 26 hadisi de Yahudilerin dediği gibi değil; belki onların tahrif ederek verdikleri olayı tashih ederek veriyor, dememiz gerekiyor. Sayın İslamoğlu bunu coğrafi duruma aykırılıkla da reddedemez. O halde bu hadis kaynaklarına bu kadar rahat, hiçbir kıstas olmadan nasıl eleştiri getiriyor ve bunların güvenirliklerini nasıl töhmet altında bırakıyor? Bunu hangi ölçüyle yapıyor? Kendi ifadeleriyle, hadisleri anlamak yerine hissi yaklaşım sergilemiyor mu? Yazarın hadislere yaklaşırken sergilediği çelişki, yukarıda verdiğim birkaç örnekle sınırlı değildir. İşte aşağıdaki konu bu çelişkinin en çarpıcı örneklerinden birini oluşturmaktadır.

    Muteber Hadis Kaynaklarına Bakışı

    Sayın İslamoğlu ,Musa ümmetinin Tevrat,ı tahrifi,başlığı altında Tevrat,ın beş şekilde tahrif edildiğini beşincisinin de uydurma yoluyla olduğunu belirterek şöyle der:

    ,Yahudilere kendilerine hükmü açıkça beyan edilen Tevrat,gönderildi, Allah,ın kitabıyla yetinmeyip gereksiz bir çok soru sordular. Sorularının cevaplarını Tevrat,ta bulamayınca uydurmaya başladılar. Nitekim bunun sonucu ,Mişna: Söz,ve ,Gemara: Pratik,denilen rivayetler çıktı. Aynı tip tahrifi Müslümanlar da kendi şeriatlarında yaptılar. Hadis uydurmacılığı bunun en tipik örneğiydi. Allah,ın koyduğu haramlarla yetinmeyip uydurma hadislerle yeni haramlar ihdas etiler. Allah tarafından korunmuş kitaplarının tahrif olduğu sonucunu doğuracak yalan rivayetleri en güvenilir kitaplarına aldılar. Selman Rüşti ve Turan Dursun gibi kendi inancına düşman edilmiş zavallıların eline İslam,a karşı birer koza dönüşecek ,Garanik,türü rivayetlerle doldurdular kitaplarını.,[23]

    Sayın İslamoğlu hadis uydurmacılığından hareketle en güvenilir hadis kaynaklarının bile yalan yanlış uydurmalarla doldurulmuş olduğu sonucuna varmaktadır. Öyleyse en güvenilir kitapları da reddetmemiz gerekmektedir. Sonra sayın İslamoğlu kaynaklar hakkında bu dediklerine kendisi inanıyorsa şu ifadelerini nasıl açıklarlar acaba:

    ,Asr-ı saadetteki Müslüman-Yahudi münasebetlerini mümkün olduğunca muteber kaynaklara dayanarak vermeye çalıştık.,,Şimdi, tüm muteber hadis kaynaklarını tarayarak binlerce hadis arasından seçtiğimiz,,[24]

    Şayet Sayın İslamoğlu bu kaynakların yalan rivayetlerle dolu olduğu sözüne kendisi inanıyorsa, yalan rivayetlerle dolu kaynakları bu ümmete nasıl muteber kaynaklar diye sunabiliyor? Sayın İslamoğlu,ndan en güvenilir kaynaklarda Kur’an’ın tahrif olduğu sonucunu doğuracak hadislerin listesini vermesini, Garanik türü rivayetleri de göstermesini istiyoruz. Aksi takdirde Sayın İslamoğlu,nun bir iftiracı ya da Yahudi mezhebi olan ,saduki,mantığından bir ,temayül,içerisinde olduğunu söyleyerek kitabındaki tezine bir delil de biz eklemiş olacağız. Bir tutarsızlık örneği daha:

    ,Ne gariptir ki tüm rivayetler vahyin Hz. Peygamber zamanında yazdırıldığı konusunda ittifak etmesine rağmen, Kur’an’ın cem edilmesi esnasında bu ana malzemenin ne olduğu konusunda hiçbir bilgi vermemektedir. Bunun yerine birçok asıllı ve asılsız rivayetler zikreden hadis kaynakları, naklettikleri içerisinde Kur,an,ın korunmuşluğuna gölge düşürecek rivayetlere yer vermekten kaçınmamışlardır.,[25]

    Pes doğrusu denir de, ben ,pes yanlışı,diyeceğim. Çünkü bu satırlarınızın hemen gerisinde yani karşı sayfasındaki şu satırlar size ait değil mi? Orda şöyle diyen siz değil misiniz?:

    ,İnen her ayet zaman geçirilmeden vahiy katipleri tarafından kayda geçiriliyordu. Bu iş için deri parçaları, yassı tabletler, ağaç kabukları, hurma dalları ve kürek kemikleri gibi o dönemde yazıya elverişli malzemeler kullanılıyordu. Kur’an’ın vahiy katiplerince yazılımı gerçeği, bize kadar ulaşmış bir çok sahih rivayet tarafından da tasdik ediliyordu. Bu durum Kur’an’ı kendisinden önceki ilahi kitaplardan ayıran bir özellikti.,[26]

    Yazarımızın hangi ifadelerini doğru, hangilerini yanlış kabul edeceğiz? Burası galiba okuyucuya bırakılıyor olsa gerek (!).[27]

    Hadislerin Yazılmasına Bakışı

    Sayın İslamoğlu Darimi,yi kaynak vererek ele aldığı bu konuya şu hadisi delil olarak sunar:

    ,İbn-i Mes,ud,a insanların yanında, hadis yazılı metinler olduğu haber verilince şaşırdı. Tuhafına gitti. Bu şaşkınlığı, o metinler getirilip imha edilinceye kadar geçmedi. Ardından dedi ki: ,Sizden önceki kitap ehli, alimlerinin kitabına sarılıp, Rablerinin kitabını terk ettikleri için helak oldular.,[28]
    Yazarın tercümesinde iki yanlış var.

    Birincisi: İnsanların yanında hadis yazılı metinler olduğu.

    İkincisi: İbn-i Mes,ud,a haber verilince şaşırdığı. Halbuki metnin doğrusu şöyledir:

    ,İnsanların yanında beğendikleri bir kitap olduğu İbn-i Mes,ud,a ulaştı. Bunun üzerine onlardan o kitabı getirmelerini ısrarla istedi. Nihayet onu getirdiler de o da onu imha etti. Sonra da şöyle dedi: Sizden önceki kitap ehli ancak alimlerinin kitaplarına yönelip Rablerinin kitabını terk ettikleri için helak oldular.,

    Şimdi sormak lazım, örnek verdiğiniz metinde ,hadis,lafzını nereden çıkarıyorsunuz?

    Oysa sayın İslamoğlu Darimi,ye biraz daha dikkatli baksaydı ya da hadisleri reddetme merakını bir kenara koyarak bakmış olsaydı veya hadislere -kendi ifadelesiyle- hissi yaklaşmamış olsaydı, aynı kitabın aynı konusunun 483,ncü hadisinde, yine İbn Mes,ud,dan aynı meselenin şöyle açıklandığını görecekti:

    ,,Ebu Murra el-Kindî Şam,dan bir kitap getirdi ve onu götürüp Abdullah b. Mes,ud,a verdi. O da ona baktı sonra bir leğen istedi. Ardından su istedi ve o leğende o kitabı ıslatıp sildi. Ve şöyle dedi: ,Sizden öncekiler ancak, kitaplara uyup kendi kitaplarını bırakmalarından dolayı helak oldular., Husayn dedi ki: Murra şöyle dedi: Elbetteki o, şayet Kur,an,dan veya sünnetten olsaydı (Abdullah) onu imha etmezdi.

    Ancak o ehli kitabın kitaplarındandır., [29]
    İnsanın bir kaynaktan işine gelenleri alıp diğerlerini görmezlikten gelmesinin bırakın ilmi olmayı, edebi izahı bile yapılamaz.

    Yazılmışı Yazılmamanın Delili Görmek

    Sayın İslamoğlu yine çelişki içerisinde, şu yazılmış olan hadisleri, hadislerin yazılmamasının delili olarak kullanarak şöyle diyor:

    ,Rasullulah kesin emirle, ,Benden bir şey yazmayın, benden Kur,an dışında bir şey yazan, hemen onu imha etsin.,hadisini ve sahabenin kendi sözlerini yazmak için izin istediklerinde, bu isteği defaatle reddedip buna izin vermemesi, hep bu ümmetin, kitabı tahrif ederek, Yahudileşeceği korkusu yüzündendir.,[30]

    Sayın İslamoğlu,nun verdiği hadisler doğru, ama aynı kitaplarda şunlar da var:

    ,Hz. Aişe dedi ki: ,Rasûlullah hastalandığında bana şöyle buyurdu: Bana Ebu Bekir ve kardeşini çağır da bir yazı yazacağım.,[31] ,Getirin size bir yazı yazayım; ondan sonra sapmazsınız, buyurdular.,[32] Yazarımız Tirmizi, Kitabu,l İlim, 11. Bab, 2665 hadisini veriyor: ,Biz nebi,den yazmak için izin istedik, vermedi.,Bir sonraki 12. Bab 2666, 2667 ve 2668 numaralı üç hadisi acaba neden görmüyor? Oysa bunların üçü de açıkça yazmayı emretmektedir. İşte onlardan biri:

    ,Ensâr,dan bir adam Peygamber,in yanında oturur, Peygamber,den hadislerini dinler, hoşuna gider fakat ezberleyemezdi. Bu durumunu Rasûlullah (s.a.v.),e şikayet etti ve, ,Ey Allah,ın Rasûlu!, dedi; ,senden bir hadis işitiyorum, hoşuma gidiyor fakat ezberleyemiyorum., Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.): ,Elinin yardımına müracaat et., buyurdu ve eliyle yazı yazmaya işaret etti.,

    Diğerleri ise: Peygamber (s.a.v) Ebu Şah için (hutbeyi) yazın, demesi ve Ebu Hüreyre,nin Abdullah b. Amr,ın hadisleri yazdığını anlattığı meşhur hadistir.[33] Bu son hadis Buhârî, İlim: 17; Dârimî, Mukaddime, 27,de geçer. Şimdi size soruyorum: Aynı kitabın aynı sayfasındaki bir hadis verilir de diğerleri neden verilmez? Bunun neresi ilmîliktir? Ha, yazarımız belki de: ,Efendim, ben kabul etmediğim hadisi niye vereyim? Ben zaten o hadisleri içerisinde barındıran kitapların bir çok asıllı asılsız, Garanik türü rivayetlerle doldurulduğunu söylüyorum. Hadislerin yazılmasını gösterenler de işte bu uydurma rivayetlerdendirler. Fakat benim görüşüme uyan, yani hadislerin yazılmasını yasaklayan hadisi kabul ediyorum; benim verdiğim hadisler sahihtir; diğerleri uydurmadır,diyebilir.

    O zaman da kendisine şöyle deriz: Yazılmayı yasaklayan hadisleri kabul ediyorsunuz da niçin yazılmışı delil olarak veriyorsunuz? Size göre yazılan yanlış, öyleyse sizin delil getirdiğiniz de yanlış! Yanlışı neden delil diye kullanıyorsunuz? Yazılan uydurmaysa neden uydurulmuşu delil olarak kullanıyorsunuz? Her yazılana uydurulmuştur, demiyorum diyorsanız; öyleyse bunun ölçüsü nedir? Kur’an,dır, derseniz; Kur’an yazıya karşı değildir; aksine onu teşvik etmektedir.

    Recm Meselesine Yaklaşımı

    Sayın İslamoğlu müslüman zinakârlara bu konuda Peygamber döneminde en az bir defa recmin uygulandığını fakat bu hükmün Tevrat,a dayanıp dayanmadığının kesin olmadığını, sorunun çözümünde

    a) Cezanın illetinin, gayesinin ve onunla ilgili hususi şartların tahlili,

    b) Medine,de recm cezasının uygulandığı zamanın doğru tespiti şarttır, der.

    Birinci sorunun cevabı için Maiz olayını incelendiğinde olayın sıradan bir zina vakası değil mücahitlerin ailesine tecavüz olduğunu, ikinci sorunun cevabında ise olayın sahabe zamanında bile tartışıldığını söyleyerek şu neticeye varır: Netice olarak recm Tevrat,ın bir hükmü olabilir ve muhtemeldir ki Tevrat,ın bu hükmünü Hendek savaşı öncesinde inen Nur suresinin 2. ayeti nesh etmiş ve Kur,an bu konuda en son sözü söylemişti.

    ,Kur,an,ın bu konudaki hükmü inmezden önce, bu konuda Tevrat,la hükmeden Nebi eğer rivayet doğruysa daha sonra şöyle buyuracaktır: ,Siz Tevrat ve İncil,le amel etmekle mükellef değilsiniz. Ancak onlara iman edip hakikatini Allah,a havale etmekle mükellefsiniz.,[34]

    Buradan benim anladığım ve okuyucuların da anlayacağı şudur: Recmin delilleri o kadar kesin değildir; o halde İslam şeriatında recm cezası diye bir şey yoktur. Yazarımızın ihtimalle de olsa kabule pek yanaşmadığı belli olan bu konu gerçekten de söylediği gibi midir?

    Recm Cezası Resûlüllah (s.a.v.) Zamanında Kaç Kez Uygulanmış?

    1) Sayın İslamoğlu, en azından bir zina olayında recm uygulandığını kaynaklar veriyor, diyerek Maiz olayını örnek olarak gösteriyor. Oysa yine yazarımız kitabının ileriki sayfalarında şöyle demektedir: ,Hz. İsa,nın bu sözü, zina suçundan recm cezasına çarptırılan Gamid,li kadının cenaze namazını kılan Rasulullah,ın, ,Hem zina etsin hem de cenazesini mi kılalım?,diyen Hz.Ömer,e söylediği şu sözüne ne kadar da benziyor: ,O öyle bir tevbe etti ki, eğer onun tövbesi Medine halkından 70 kişiye paylaştırılsa yine fazla gelirdi.,[35]

    Burada da görüldüğü kadarıyla yazarımızın dediği gibi recm olayı en az bir değil, yazarın kendi kitabında kendisinin verdiğine göre üç oluyor. Her ne kadar en az bir recm olayının gerçekleştiğini söylüyorsa da, Sayın İslamoğlu,nun delil olarak sunduğu Müslim hadisinde Gamid,li kadın diyerek verdiği bu hadis 25. değil, 24. hadistir. Ayrıca kadın Gamidli değildir, Cüheyne kabilesindendir. Kaynak adeta Sayın İslamoğlu,nun yanılgısını haykırıyor. Çünkü Sayın İslamoğlu,nun hadis numarasını yanlış vererek iki kadının recmedildiğini göstermiş oluyor. Netice Müslim, Hudud kitabındaki hadislerden recm cezası en az dört defa uygulandığı ortaya çıkıyor. Buhârî, Kitabul Muharibin, bab:21, Hz. Ali,nin Resûlüllah (s.a.v.),ın sünnetiyle onu recmettiği hadisi de geçmektedir ve sayılan had cezalarına dahil değildir. Ne gariptir ki, Sayın İslamoğlu,nun Medine,de recm cezasının uygulandığı zamanın doğru tespiti, deyip bunun zamanının sahabe döneminde de tartışıldığını söylediği ve sözüne delil olarak verdiği 6813 nolu hadis, bizim yukarıda verdiğimiz 6812 nolu hadisin tam da altındadır. Sayın İslamoğlu yine görmezlikten gelerek, kaynaklar recmin en az bir defa uygulanmış olduğunu göstermektedir, demektedir.

    Bir sonraki yani Buhârî, 6814 nolu hadiste de şöyle geçmektedir: ,Eslem,den bir adam Rasulullah,a geldi ve zina ettiğini anlattı. Dört defa da kendi aleyhine şahitlik etti. Resulullah,ın emriyle recmolundu. (Ravi) O adam ,muhsandı,diyor.,Yani yazarımızın recm olayının sahabe döneminde tartışıldığının delilini verdiği Buhârî, 6813 nolu hadisin bir altındaki 6814 nolu hadis olması ve bunu yazarın görmemesi gerçekten de gariptir. Buhârî,nin aynı kitabında Hz. Ömer,den uzunca nakledilen bir hadiste şu da geçmektedir: ,Rasûlullah (s.a.v.) recmetti, ondan sonra biz de recmettik.,[36]

    2) Yazar, Maiz olayının normal bir zinadan başka, farklı boyutlarının olduğunu söylüyor ve gazilerin geride bıraktığı aileye karşı bir tecavüz olduğunu dile getiriyor. Maiz olayını Müslim,deki hadislerle incelediğimizde yazarın dediği gibi olmadığı ortaya çıkıyor. Bir kere olay tecavüz değil. Çünkü Peygamber (s.a.v) şöyle diyor: ,Bunlardan biri (kadına) bir şeyler verir.,[37] Bir sonraki hadiste ise, ,O, kadınlardan birine bir şeyler verir.,diye geçmektedir.[38]

    İkinci olarak Maiz dört defa kendisi zina ettiğini itiraf ediyor. Üçüncüsü; 19. hadiste Resulullah, Maiz,e: ,Senin hakkında bana gelen doğru mudur?,diye sordu. O da, ,Benim hakkımda sana gelen nedir?,dedi. Resûlüllah: ,Bana ulaştığına göre falan oğullarının cariyesiyle cinsi temasta bulunmuşsun.,dedi. O da: ,Evet,dedi ve dört defa şahitlik etti. Sonra da Resûlüllah,ın emriyle recmolundu.,[39]

    Bu da gösteriyor ki kadın gazilerden birisinin ailesi değil, cariyesiymiş. Zira kadının recmedildiğinden hiç bahsedilmiyor. Şayet bütün bu saydığım gerekçeleri yazarımız kabul etmiyor ve hala ,Hayır, bu bir tecavüzdür.,diyorsa; kendisine ,Peki, sizin de kitabınızda delil diye verdiğiniz ,Gamid,li,kadın kime tecavüz etmiş(?) de Rasûlullah (s.a.v.) onu recmetmiş?,sorumuza ne diyeceklerdir?

    Resûlüllah (s.a.v.) Recmi Ne Zaman Uygulamıştır?

    Sayın İslamoğlu,nun ikinci sorunun cevabı dediği, sahabe ve tabiin zamanında, Resulün recmi Nur suresinden önce mi, sonra mı uyguladığı konusundaki sahabeye sorulan bu soruyu tartışma olarak sunması hiç de doğru değil.

    Sayın İslamoğlu,nun ,Sahabe ve tabiinin tartıştığı,şeklindeki sözüne gelince, bunun sanki gerçekten sahabe arasında böyle bir tartışma varmış gibi lanse edilmesi kesinlikle doğru değildir. Çünkü, recm olayının varlığını ispatlayan o kadar hadis arasından sadece ,tabiînden,bir zatın bu sorusunu tartışma diye sunmanın hiçbir güvenilir yanı yoktur. Yok illa da vardır diyorsanız, o zaman Hz. Ömer,in minberde insanlara ,Kur’an’da recm vardı, Rasûlullah (s.a.v.) uyguladı, biz de uyguladık.,sözünü niçin icmaya delil vermiyorsunuz? Öyle ya Hz. Ömer bunu cemaatin içinde söylemiş ve kimse de itiraz etmemiştir. Gerçi biz Hz. Ömer,in cemaate böyle söylemesini icmaya delil getirmiyoruz. Muhtemeldir ki sayın İslamoğlu,nun savunduğu konuyu Hz. Ömer cemaatin içinde söyleseydi o, bunu da bize icma diye sunardı. Halbuki yazarın tartışma dediği bu soru hakkında İbn Hacer, şu açıklamayı vermektedir:
    ,Abdullah b. Ebi Evfa,nın ,Bilmiyorum, sözünden anlaşılan o büyük sahabeye bazı açık şeyler gizli kalmış olabilir. Hem de faziletli insanın ,bilmiyorum,diye cevap vermesi, onun için bir ayıp değildir; aksine bu onun konuyu araştırıp, incelediğini gösterir ki bununla da övülür.,[40]

    İmam Nevevî de şöyle der: ,Bekar zaniye yüz değnek, muhsan ve dul olana da recmin vücubiyetinde ulema icma etmiştir. Bu hususta, Kadı İyâz ve diğerlerinin hikâye ettiğine göre, ehli kıbleden sadece hariciler ve Mutezile,den Nazzam gibi bazıları buna muhalefet etmişlerdir. Çünkü onlar recmi kabul etmezler.,[41]

    Kaldı ki meseleye biraz dikkat etmek, bu sorunun cevabını ortaya çıkarmaya yeterdi. Sayın İslamoğlu,nun delil olarak verdiği sayfa 304-351,deki Müslim, Hudud hadisini rivayet edenlerden biri, özellikle yazarın ,Hz. Ömer,in: Hem zina etsin hem de cenazesini mi kılalım,diye delil olarak sunduğu hadisi rivayet eden ve bu olayın tanıklarından biri olan İmrân b. Husayn,dır. İmrân b. Husayn ise Hayber fethi yılında Müslüman olmuştur.[42] Yine aynı kaynak olan Müslim, Hudud, 16. hadisin ravisi de Ebu Hüreyre,dir. Ebu Hureyre,nin müslüman olması da Hayber’in fethi yılındadır.[43]

    ,Efendim, Ebu Hüreyre, önceden olmuş olan recmi bize aktarıyordur.,denemez, çünkü aynı konu Buhârî,de de şöyle gelmiştir: ,Bize Ali b. Abdillah anlattı, bize Süfyan b. Uyeyne anlatıp şöyle dedi: Biz bunu Zühri,nin ağzından ezberledik; o şöyle dedi: Bana Ubeydullah haber verdi ki, kendisi Ebu Hureyre ve Zeyd b. Halid,den işitmiş. Onların ikisi de şöyle demişlerdir: ,Biz peygamberin yanında bulunuyorduk. Bir adam ayağa kalkıp: ,Senden Allah adına, aramızda sadece Allah,ın kitabıyla hüküm vermeni istiyorum,dedi. (arkasından da ücretle çalıştığı adamın karısıyla zina eden gencin olayı anlatılır) ve: ,Ey Uneys, bu adamın karısına git, suçunu itiraf ederse onu recm et, diye emretti. Uneys kadına gitti, kadın suçunu itiraf etti. Uneys de onu recmetti.,[44]

    Bu da gösteriyor ki hicretin yedinci yılına tekabül eden Hayber,in fethi yılında Müslüman olan Ebu Hureyre, recmin tatbik edildiği olayda bizzat Peygamber (s.a.v),in yanında hazır bulunuyormuş. Demek ki recm Nur suresinin inmesinden çok sonraları da uygulanıyormuş. Sayın İslamoğlu diyor ki: ,Muhtemeldir ki Tevrat,ın bu (recim) hükmünü Hendek savaşı öncesi inen Nur suresinin 2. ayeti neshederek bu konuda Kur’an en son sözü söylemişti:,[45]

    Hendek savaşı Hicret,in 5. yılında olmuş ve Nur suresi de bundan önce inmiş ise demek ki Nur suresi sayın İslamoğlu,nun, ,Tevrat,ın hükmü,dediği recmi kaldırmamıştır. Bu konuda İbn Hacer şöyle diyor: ,Recm,in Nur suresinden sonra olduğuna dair kesin delil vardır. Çünkü Nur suresinin nüzulü ifk hadisesinden sonradır. Açıklaması geçtiği üzere onun 4, 5 veya 6. senesinde olduğu ihtilaflıdır. Recm ise bundan (suresinin nüzulünden) sonradır. Çünkü Ebu Hureyre recmde hazır bulunmuştur. Ebu Hureyre ise hicretin yedinci yılında müslüman olmuştur. İbn-i Abbas ise ancak hicretin dokuzuncu yılında annesiyle beraber Medine,ye gelmiştir.,[46]

    Maiz olayını anlatan hadisin ravilerinden birisi de İbn-i Abbas,tır. İmam Müslim aynen şöyle der: ,Bize Kuteybe b. Saîd ile Ebu Kâmil el-Cahderî rivayet ettiler. Lafız Kuteybe,nindir. Dediler ki: Bize Ebu Avâne, Simâk,tan o da Saîd b. Cübeyr,den o da İbn Abbas,tan naklen rivayet etti ki, Peygamber (s.a.v) Maiz b. Malik,e şöyle dedi:

    ,Senin hakkında bana gelen doğru mudur? Maiz: Benim hakkımda duyduğun nedir? dedi. Duydum ki filan oğullarının cariyesi ile cinsi münasebette bulunmuşsun, dedi. Maiz: Evet, dedi. İbn Abbas: Bunun üzerine dört defa şahadette bulundu. Sonra Rasûlullah (s.a.v.) onun hakkında emir buyurdu ve recmolundu.,[47]

    Buraya kadar recmin bizzat Peygamber (s.a.v),in hayatında, tespit edebildiğimiz kadarıyla, en az dört defa vuku bulduğunu ispatlamış, sayın İslamoğlu,nun, ,Muhtemeldir ki Tevrat,ın bu hükmünü Hendek savaşı öncesinde inen Nur suresinin 2. ayeti neshederek bu konuda Kur’an en son sözü söylemiştir.,[48] diyerek ortaya koyduğu şüphesindeki yanlışını, recmin Nur suresinin inmesinden çok sonraları da uygulandığını açıklığa kavuşturup düzeltmiş olduk.

    Sayın İslamoğlu,nun kitabındaki şu satırları okuyalım:

    ,Kur’an’ın en büyük müfessiri olan Peygamberimiz, Fatiha,nın son ayetindeki ,Gazaba uğrayan ve sapıkların yolu,nu ,Yahudilerin ve Hıristiyanların yolu,olarak tefsir ediyordu:,[49]

    Yazar, bu sözünden sonra bu hadise Tirmizî,nin hasen garip dediğini, Hakim,in ise sahih dediğini, dolayısıyla da hadisin sahih olduğunu delillendirerek hadisin kritiğini yapar. Tamam bunlar doğru, biz de kabul ediyoruz. Ancak, recm olayında bu hassasiyetlerini göremiyoruz. Üstelik Kur,an,ın en büyük müfessiri olan Rasûlullah (s.a.v.),ın şu sözü ortada iken: ,Ubade b. Samit Rasûlullah (s.a.v.),in şöyle dediğini söyler: ,Benden öğrenin benden öğrenin, Allah o kadınlara çıkar yol gösterdi. Bekârla bekârın (zinasında) yüz sopayla bir sene sürgün, evliyle evlinin zinasına da yüz sopa ve recim vardır.,[50]

    Neshi Kabul Eden Alimleri Tahrifçi Olarak Göstermesi

    Sayın İslamoğlu, ,b) Nesh,ve ,tahsis,adı altında yapılan tahrifat,başlığı altında Bakara suresinin 85. ayetini veriyor ve şöyle diyor:

    ,Bu ayetin içerisinde bulunduğu ayetler gurubu İsrailoğulları,nın Yahudileşme sürecinden söz etmektedir. Bu ayetin tamamını göz önüne aldığımızda, Allah,ın hükümlerinin bazısını tutmamanın ya da geçersiz saymanın adı ,Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar etmek,olarak konulmaktadır,, ,Ümmeti Muhammed de ,nesh,meselesinde İsrailoğulları,nın düştüğü yanlışa düştü.,[51] diyen sayın İslamoğlu, sonrasında da: ,İslam şeriatında nesh vaki olmuştur. Ancak bu yukarıda verdiğimiz sahih rivayette görüldüğü gibi tamamen kaldırılma ya da unutturulma şeklinde gerçekleşmiştir. Sahabe ve tabiinden bir çokları da bu görüştedir Onların nesh ayetinde ki ,ev nünsiha,ibaresini nasıl tefsir ettiklerini yukarıda dipnotta verdik. Kur’an’ın iki kapağı arasında yazılı olup da hükmü geçersiz olan hiçbir ayet yoktur. Şeriatların maksatlarından biri olan ,tedricilik,sünnetini göz önüne almayan bir kısım ulema, bazı ayetler arasında çelişki olduğunu zannedip bir kısmını bir kısmıyla mensuh addetmişlerdir.,[52] demektedir.

    ,Allah,ın hükümlerinden bazılarını tutmamanın ya da geçersiz saymanın adı kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar olarak konulmaktadır,ifadesindeki bu ,geçersiz saymayı,acaba yazarımız nerden çıkarıyor? Bu ayete işkence değil midir? Sonra bunun ,Şer,i bir hükmün sonra gelen şer,i bir hükümle kaldırılması,olan nesh ile ne alakası vardır? Öyle ya, birinde bile bile Allah,ın hükümlerinin bir kısmı tatbik ediliyor, bir kısmı da tatbik edilmiyor. Diğerinde ise Allah,tan geldiği kabul edilen bir hükmün, yine Allah,tan geldiği kabul edilen bir hükmü yürürlükten kaldırdığı (nesh) kabul ediliyor.

    Bu durum yukarıdaki ayetle nasıl bağdaştırılıyor? Çünkü nesh konusunda, ikisinin de Allah,ın emri olduğu, Allah öyle istediği için kaldırılan ayetin hükmüyle amel etmeme vardır.

    ,Biz, bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak (ertelersek) daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye kadirdir.,[53]

    Ne yani, şimdi biz de bu ayeti kendimize hareket noktası yaparak, sayın İslamoğlu,nun da dediği gibi, ,Kaldı ki ayet siyak- sibak ilişkisi içerisinde değerlendirildiğinde İsrailoğulları,nın Yahudileşme sürecini anlatan ayetler içerisinde gelmiştir,[54] diyerek, ve yazarımızın ,Yahudiler Rasûlullah (s.a.v.),ın peygamberliğini kabul etmemek için neshi inkar ettikleri halde Tevrat,ta neshin olduğuna dair bir çok delil vardır.,[55] ifadesine bakarak, Kur’ân’da nesh yoktur diyenleri Yahudileşmiş mi kabul edelim? Aslına bakarsanız bu ve sonraki ayetler ,neshi,kabul etmeyip ve nesh hakkında sorular soranlar hakkında gelmiştir. Yani burada bir ,temayül,den bahsedilecekse ,nesh,i kabul etmemek bir ,Yahudileşme Temayülü,dür. Söylemek istediğimiz bundan ibaret değil. Ne ki, sayın İslamoğlu,nun adeta ayetleri işine geldiği gibi konuşturuyor olmasına dikkat çektim. Çünkü ,önce benimseyip sonrada benimsenen fikre delil bulma mantığı,kişiye, olanı değil, olmasını istediği şeyleri gösterir.

    Gerçekten de sayın İslamoğlu,nun ifrat görüş olarak nitelediği neshi, ümmetin büyük çoğunluğunu oluşturan Ehli Sünnet ittifakla kabul etmiştir. Kendisinin benimsediği görüşü ise Mutezile,den Ebu Müslim el-İsfahanî, (ö.322h.) kendisinden nakledilen bir görüşe göre, benimsemiştir.[56]

    Bizim de benimsediğimiz bu görüş, yazarın dediği gibi ifrat değil, aksine Rabbimizin Kur’an,daki buyruğunu olduğu gibi kabul etmektir. Çünkü biz kendi kafamızdan bir kural koyup Kur’an’ı bu kurala uydurma yerine, Kur’an ne diyorsa, Rasûlullah (s.a.v.) ne söylüyorsa ve sahabeden gelen sahih rivayetlerde nasıl aktarılıyorsa öylece inanırız.

    Şunu belirtelim ki, nesh adına yığınlarca ayeti mensuh kabul edenlerin görüşlerini kabul ediyor değiliz. Çünkü nesh ancak iki ayet arasında görünen çelişkili bir durumda[57] var kabul edilir.

    Nitekim İmam Suyutî,nin mensuh dediği yirmi ayete bile, Dehlevî ve çağdaş araştırmacılardan Dr. Mustafa Zeyd, ,Sadece beş tanesinde nesh vardır, diğerlerinde yoktur,demişlerdir.

    Sayın İslamoğlu burada da meseleyi enine boyuna araştırmadan neshi kabul eden herkese tahrifçi yaftasını yapıştırmıştır. Şayet neshin ne manada kullanıldığına bakmaksızın neshi kabul etmek, İsrailoğulları,nın düştüğü tahrif yanlışına düşmekse, yazarımızın kendisi de aynı tahrif yanlışlığına düşmüştür. Çünkü şartlı da olsa kendisi de neshi kabul etmektedir.

    Şimdi sayın İslamoğlu,nun, esasta ,nesy,denen unutturmaya nesh adı vererek benimsediği neshe dönelim. O şöyle diyordu:

    ,İslam şeriatında nesh vaki olmuştur. Ancak bu yukarıda verdiğimiz sahih rivayette görüldüğü gibi tamamen kaldırılma ya da unutturulma şeklinde gerçekleşmiştir. Sahabe ve tabiinden bir çokları da bu görüştedir. Onların nesh ayetinde ki ,ev nünsiha,ibaresini nasıl tefsir ettiklerini yukarıda dipnotta verdik.,[58]

    Oysa Taberi,den verdiği bu dipnotta (Bk: Taberî Camiu,l-Beyan, c.1, s. 475- 477) isimleri zikredilenlerin -sahabe ve tabiin de dahil olmak üzere- hepsi de neshi kabul etmektedirler. Ne ki sayın İslamoğlu kaynak verdiği kitaba ve ele aldığı ayete de yanlı baktığı için ne ayetin dediğini ne de kaynağın dediğini objektif olarak görebilmektedir. Çünkü Bakara 85,nci ayette iki ifade yer almaktadır; birisi unutma anlamına gelen ,nesy,diğeri ise ortadan kaldırma anlamına gelen ,nesh,. Haliyle büyük müfessir Taberî,de tefsirinde önce neshi sonrasında da nesy,i vermek suretiyle her ikisi hakkında sahabe ve tabinin görüşlerini açıklamıştır. İslamoğlu ise sadece -hadislere yaklaşımındaki gibi- benimsediği konuya uyan noktayı öne çıkararak diğerini görmezden gelmiştir.

    Burada yazarın objektif olmadığını göstermekle yetiniyorum. İtirazlarına cevap ise daha geniş bir çalışma konusudur. Ayrıca yazarın kadı Ebu Bekir İbn Arabi,yi de yanlış anladığını belirtelim. Çünkü nesh konusunda İbn Arabi,nin sayın İslamoğlu,nun bahsettiği gibi abartılı görüşleri yoktur. Yazar kitapta çeşitli görüşleri serd eden İbn Arabi,nin ifadelerini anlamadığından olsa gerek bu görüşlerin ona ait olduğunu sanmıştır.[59]

    İslamoğlu,nun Diğer Bazı Tuhaf Görüşleri:

    ,Kur’an’da Tevrat isminin Musa,ya izafe edildiği tek bir ayet dahi bulunmamaktadır. Fakat, her ne hikmetse, Tevrat hep Hz. Musa,ya indirilen kitap olarak şöhret bulmuştur.,,Bütün bu ayetlerden anlaşılan Kur’ân’ın ,Tevrat,adını verdiği kitap, Hz. Musa,ya da verilen kitaplar başta olmak üzere Beni İsrail Peygamberlerine gönderilen tüm kitapların ortak adıdır.,[60]

    Burada da sayın İslamoğlu,nda ,sadukiyen,bir ,temayül,gözlemliyoruz. ,Her ne hikmeti,ise ,recm,meselesini işlerken kaynak olarak verdiği[61] ,Sahihi Müslim,de geçen Resûlüllah (s.a.v.),ın şu sözleridir:

    ,Peygamber (s.a.v),in yanına yüzü kömürle karartılmış, dayak atılmış bir Yahudi getirdiler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v) Yahudileri çağırarak: Siz zina eden kimsenin haddini (cezasını) kitabınızda böyle mi buluyorsunuz? diye sordu. Evet, dediler. Ardından onların alimlerinden birini çağırdı ve:
    ,Sana, Tevrat,ı Musa,ya indiren Allah aşkına soruyorum!,,[62]

    Fıkhın İnsanca ve İslamca,sı Yerine Erkekçesi

    ,İslam ümmetinin klasik çağlarındaki kadına bakış açısıyla[63], Yahudi bakış açısının çakıştığı çok bariz bir biçimde görülmekte. Yahudiler adet halini bahane ederek kadını aşağıladılar. Sonraki asırlarda yer eden erkeksi fıkıh da, konuyu aynı bakış açısıyla ele aldı. Asıl Yahudileşme temayülü dediğimiz olgu işte böyle tezahür ediyordu.,[64]

    Burada yazarımızdan bu konuyla alakalı bir örnek istesek, yazarımızın neyi, hangi kaynaktan örnek vereceğini doğrusu çok merak ediyorum?

    İslamoğlu,nun Anormal İfadeleri

    ,Muhammed ümmetinin Kur’ân’ı tahrifi,,[65] ,tefsir ve te,vil adı altında yapılan tahrif, belki de İslam ümmetinin Yahudileşme alametlerinden birincisi olan tahrif sürecinde en büyük yeri işgal eder.,[66]
    ,Ümmeti Musa,nın Tevrat,a yaptığının benzerini Ümmeti Muhammed de Kur’an’a yaptı.,[67]
    Ümmetin Yahudileşme Temayülüne bir örnek: Cuma suresi,[68],,Ehli kitaplaşacaksınız,,[69]

    Yukarıda bir iki tanesini örnek verdiğim bu ve benzeri ifadeleri çok rahat ve bolca kullanan sayın İslamoğlu, kendisinin de ,Ümmeti Muhammed,in,bir ferdi olduğunu unutmuş gibi konuşuyor.
    Sayın İslamoğlu,nun dilinden günümüzden başlayarak ta tabiine hatta sahabe,ye varana kadar bir çok İslam alimi kurtulamazken, İslam aleminde ilk defa sapık görüşlerini devlet eliyle halka zorla kabul ettirmeye çalışan ve tarihe mihne olayı diye geçen 15 senelik istibdat döneminin mucitleri olan Mutezile,ye ,Dahası Mutezile, değil işgalci emperyalist bir yabancı gücü desteklemek, bazı imamları eliyle yerli yöneticilerin zulümlerine karşı mücadele vermişlerdir.,[70] diye yumuşak bakması, yine kendi ifadesiyle Müslüman bir yöneticiyi ABD başkanına şikayet edecek kadar ecnebi hayranı ve müsteşriklerden beslenen istişraki fikirleriyle Müslümanların gerçek gündemlerini saptıran Fazlurrahman,ı ,ilim dünyamızın değerli ismi ve bir yanıyla reformist sayabileceğimiz,,[71] diyerek değer vermesini anlamak gerçekten zor. İnsan ,acaba,demekten kendisini alamıyor.

    Sadukilik

    ,Bu ümmetin tarihinde, Sadukiyen bir sapma tüm boyutlarıyla modern çağda ortaya çıkmıştı. Bilindiği gibi Sadukiler,in bariz özelliği Yahudi modernizmini temsil etmeleridir. İslam ümmetinin içinden çıkan bazı guruplar da aynen sadukilerin Yahudilikte yaptığını İslam,da yapmaya çaba gösterdiler. Önce hadis konusundaki tereddütten yola çıkarak, hadisi tümden reddettiler. Ardından sünneti şaibe altında bırakıcı tehlikeli bir tavır takındılar. Sadukiyen Müslümanlar, oryantalistleri, sünnete karşı savaşımlarında yanlarında buldular. Bu savaşta kullandıkları cephanenin çoğu Batı,lı müsteşriklerden geliyordu. Sadukiyen yöneliş, bu dönemde aynen Sadukiler,in gaybe ilişkin haberleri reddedişleri gibi, sünnetle sabit olanları redde, Kur’ân’la sabit olanları te,vile girişti,,[72]

    Burada böyle diyen sayın İslamoğlu gerideki bölümlerde şöyle diyordu:

    ,Allah tarafından korunmuş kitaplarının tahrif olduğu sonucunu doğuracak yalan rivayetleri en güvenilir kitaplarına aldılar. Selman Rüşti ve Turan Dursun gibi kendi inancına düşman edilmiş zavallıların eline İslam,a karşı birer koza dönüşecek ,Garanik,türü rivayetlerle doldurdular kitaplarını.,[73] ,,Bunun yerine birçok asıllı asılsız rivayet zikreden hadis kaynakları, naklettikleri içerisinde Kur’ân’ın korunmuşluğuna gölge düşürecek rivayetlere yer vermekten de kaçınmamışlardır.,[74]

    Bu ifadelerin sahibi sayın yazarımız, acaba hangi ,temayül,içerisindedir. Çünkü yazarımız hadislerin yazılmamasını savunuyor; fakat yeri geldikçe savunduğu düşünceye uyan hadisleri sahih olarak sunmaktan hiç de geri kalmıyor. Sayın yazarımızın en güvenilir hadis kaynakları hakkında yukarıdaki ifadeleri kullanıp ardından da hadisleri delil olarak kullanmasını en iyi kendi ifadesiyle nitelendirebiliriz:

    ,Görüldüğü gibi, Yahudileşmiş mantık, reddettiği bir kitabın ayetini işine geldiği yerde delil olarak kullanmaktan geri durmuyordu.,[75]

    Belki sayın İslamoğlu bize ,Siz hangi temayüldesiniz?,diyebilir. Geçmiş ümmetlerden birisinin içerisinde bulunduğu temayülde bulunmak zorundaysak, biz şu ayetteki gibi olmayı kabul ediyoruz:

    ,Allah uğrunda, hakkını vererek cihad edin. O, sizi seçti; din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; babanız İbrahim’in dininde (de böyleydi). Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için O, gerek daha önce (gelmiş kitaplarda), gerekse bunda (Kur’an’da) size “müslümanlar” adını verdi. Öyle ise namazı kılın; zekâtı verin ve Allah’a sımsıkı sarılın. O, sizin mevlânızdır. Ne güzel mevladır, ne güzel yardımcıdır!,[76]

    Sonra bizler Sayın İslamoğlu,nun zaman zaman kullandığı aşırı ifadelere zaten katılmıyoruz. Ümmetin hepsinin Yahudileşme temayülüne girebileceğini kabul etmiyoruz. Çünkü Yahudileşmeye karşı bizi uyaran Peygamberimiz şöyle de buyurmuştur:

    ,Ümmetimden bir taife hakka yardımcı olmaktan ayrılmayacaktır. Onları yardımsız bırakan (onlara muhalefet eden)lar, onlara zarar veremeyecektir. Nihayet onlar bu haldeyken Allah,ın emri gelecektir.,[77]

    İmam Malik,in şu muazzam tespitleriyle yazımızı noktalayalım:

    ,Sünnet Nuh,un gemisidir. Ona binen kurtulur, ondan geri kalan suda boğulur.,[78]

    ,Her kim İslam,da güzel görerek bir bid,at ortaya çıkartırsa, Muhammed (s.a.v.),in risaleti edâ etmekte hainlik ettiğini iddia etmiş olur. Çünkü yüce Allah: ,Bugün sizin için dininizi tamamladım.,diye buyurmaktadır. O bakımdan o gün din olmayan hiçbir şey bugün de din olamaz.,[79]

    KAYNAKLAR

    [1] Müslim, Cuma, 43, 867, İbn Mace, Mukaddime, 42, 45, 46.
    [2] Talat Koçyiğit, ,Hadis Istılahları,, AÜİF Yayınları, 1985, Ankara, s.405.
    [3] İbn Abdilberr, ,Camiu beyani,l-ilm ve fadlihi,Daru,l-Kutubi,l-İlmiyye, Beyrut, ts. c.2, s. 91. Gerçi bu kaynakta Mücahid,in sözü olarak verilmiştir. Fakat başka kaynaklarda bu sözün İmam Malik ile şöhret bulduğu bilinmektedir. Bk. ,Hadislerle Hz.Peygamberin Namaz Kılma Şekli,, M. Nasıruddin Elbanî, trc: Osman Arpaçukuru, Beka, 2004, s.77.
    [4] Haşr, 10
    [5] Buhârî, İ,tisâm, bab, 21, H. 7352
    [6] Yahudileşme Temayülü, 172- 206
    [7] Yahudileşme Temayülü, 173- 208
    [8] Yahudileşme Temayülü, 174- 209
    [9] Yahudileşme Temayülü, 210- 253
    [10] Yahudileşme Temayülü, 29 – 36
    [11] Yahudileşme Temayülü, 31- 38
    [12] Yahudileşme Temayülü, 31- 38
    [13] Bk: ,Hadis Istılahlarının Doğuşu ve Gelişimi,Dr. Ahmet Yücel, İFAV, 1996, İstanbul, s.181; Ayrıca bk. Prof. Dr. Talat Koçyiğit, ,Hadis ıstılahları,, s.130, 131.
    [14] Yahudileşme Temayülü, 110, 111-133.
    [15] Müslim, Cennet, 26.
    [16] Ahmed b. Hanbel, 2/261.
    [17] Ahmed b. Hanbel, 2/268.
    [18] Yahudileşme Temayülü, 117- 137.
    [19] Yahudileşme Temayülü, 101- 122 .
    [20] Yahudileşme Temayülü, 35 – 43, Bk. ,Fethu,l-Barî,, 6/575-576.
    [21] Yahudileşme Temayülü, 74- 88
    [22] Yahudileşme Temayülü, 118- 140. hadis, Buhârî, Da,vat 37,
    [23] Yahudileşme Temayülü, 156- 185
    [24] Yahudileşme Temayülü,12, 51 – 12, 61
    [25] Yahudileşme Temayülü, 156, 158 – 187
    [26] Yahudileşme Temayülü, 156- 186
    [27] Vahyin cem edilmesi esnasındaki ana malzemeler için bk: Buhari, Ahkam, Bab, 37, Ahmed b. Hanbel, 5/185, Hadis no: 21663
    [28] Yahudileşme Temayülü, 57- 69 Darimi 42 / 475. Yazarımız bu hadisi ,Sünnetin Tahrifi,bölümünde de vermektedir. Bk.Yahudileşme Temayülü, 173, 174- 208
    [29] Darimî, Mukaddime, Bab, 42, H. 483
    [30] Yahudileşme Temayülü, 173- 208
    [31] Müslim, Fadailu,s-Sahabe, 11, 2388.
    [32] Müslim, Vasaya, 22, 1637.
    [33] Tirmizî, İlim, bab, 12, 2266, 2267, 2268
    [34] Yahudileşme Temayülü, 123- 146, 147
    [35] Yahudileşme Temayülü, 304 – 351; Hadis: Müslim Hudud 25 2/1324
    [36] Buhârî, Kitabul muharrebin, bab 31, H. 6830 Bk: Tirmizi, Hudud, 7/ 1431
    [37] Müslim, Hudud 17.
    [38] Müslim, Hudud 18.
    [39] Müslim, Hudud, 1693
    [40] Fethu,l-Bârî, c. 14, s. 139
    [41] Nevevî, Minhâc, s. 189
    [42] İbn Abdilber, el-İstîâb, Daru,l-Cîl, Beyrut, 1412c.3, s.1208, Madde no: 1969; İbn Hacer, el-İsabe, Daru,l-Cîl, Beyrut, 1412, c 4, s.705, no: 6014.
    [43] A.g.y
    [44] Buhârî, Hudud, bab, 30, Hadis, 6827, 6828
    [45] Yahudileşme Temayülü, 123- 147
    [46] Fethu,l-Bârî, Daru,l-Fikr, Beyrut, 1416, c. 14, s. 79
    [47] Müslim, Hudud, 19, H. No: 1693
    [48] Yahudileşme Temayülü,123- 147
    [49] Yahudileşme Temayülü, 29-36
    [50] Müslim, hudud, 3/ 12, 13, 14 / 1690
    [51] Yahudileşme Temayülü,164-195.
    [52] Yahudileşme Temayülü, 164, 166 – 196, 198 .
    [53] Bakara, 106
    [54] Yahudileşme Temayülü, 165 – 197
    [55] Yahudileşme Temayülü, 165 – 198
    [56] Vehbe Zuhaylî, ,Usulü,l-Fıkh,, Daru,l-Fikr, Beyrut, 1406, c.2, s. 947; Gazalî, ,el-Mustasfa,Daru,l-Kutubi,l-İlmiyye, Beyrut, 1403, c. 1, s. 111.
    [57] Kur’ân’da neshi kabul etmeyenlerin iddialarından birisi de şudur: ,Neshin varlığı ayetler arası çelişkiyi zorunlu kılar, bunu kabul etmekse Kur’ân’ ın Allah,tan gelmiş olma ilkesine aykırıdır.,Oysa Kur’ân’ da çelişkili görünen Müşkil ayetler nasıl anlaşılıyorsa Nesh de böyle anlaşılmalıdır. Kur’ân’ın Müşkil ayetleri hakkında bk. Elmalı, Hak Dini, Azim Dağıtım, c, 3, s. 35
    [58] Gazetenin dağıttığı nüshada ,ev nünsiha,diye geçer. Son baskı bu olduğundan bunu esas aldık. Benim elimdeki Ocak 1995 yılına ait olan nüshada burası ,ما ننسخ,diye geçmektedir.
    [59] Geniş bilgi için İslamoğlunun ,Ahkamul Kur,an,dan kaynak gösterdiği yerlere ve yine İbn Arabi,nin ,en-Nasih ve,l-Mensuh,Kahire: Mektebetü’s-Sekafeti’d-Diniyye, 1992, c. 2, s. 206, ya bakılabilir.
    [60] Yahudileşme Temayülü, 70 – 83
    [61] Yahudileşme Temayülü, 121, 122 – 144, 145
    [62] Müslim, Hudud, 6/28. Hadis kitaplarında on dört defa geçen bu ifade için bk. Müslim, Hudud, bab 6, H. 1700, Ebu Davud, Hudud, Recmu,l-Yehudiyeyn, H. 4436, 4438, Akdiye, Keyfe yehlifu,z-Zimmi, 3624, 3626, İbn Mace, Ahkam, 10/ Bima Yestehlifu Ehlü,l-Kitab, H. 2327, 2328, Hudud, 10/ Recmu,l-Yehudi ve,l-Yehudiyyetü, 2558, Ahmed b. Hambel, ,Müsned,, 1/ 273, 278, 4/ 286, 5/ 411
    [63] Sayın İslamoğlu,nun kadınlardan da peygamberler gelmiştir, diye bir bakışa sahip oluşu, bilemiyoruz bu konuyu ele alışında ne kadar etkili olmuştur. Çünkü yazarımız kadın hakkında aynen şöyle demektedir: ,Tarihte kadın peygamberler göndermiştir, Cenabı Hak. Yani tartışılır falan ya, tartışmaya hiç gerek yok, göndermiştir. Beni İsrailoğullarından göndermiş. Hz. Meryem,i göndermiş, daha başkalarını göndermiş ki, Asiye bunlardan biri olabilir.,(Sayın İslamoğlu,nun Adım Prodüksiyon,un yayınladığı ve on kasetten oluşan ,İslam,da Aile Hayatı,adlı çalışmasının bir numaralı kasetin ikinci yüzünde aynen yukarıda ki gibi söylüyor.)
    [64] Yahudileşme Temayülü 246- 288
    [65] Yahudileşme Temayülü, 156 – 186
    [66] Yahudileşme Temayülü, 158 – 188
    [67] Yahudileşme Temayülü 152 – 181
    [68] Yahudileşme Temayülü, 44 – 51
    [69] Yahudileşme Temayülü, 51- 61
    [70] Yahudileşme Temayülü, 289 – 335
    [71] Yahudileşme Temayülü, 298, (401,nci dip nota bak) – 339
    [72] Yahudileşme Temayülü 289 – 335
    [73] Yahudileşme Temayülü 156, (185)
    [74] Yahudileşme Temayülü 157; 158, (187)
    [75] Yahudileşme Temayülü, 225 -263
    [76] Hac, 78
    [77] Müslim, İmare, 53/ 1920; Buhârî, İ,tisam bi,l-K’itab, 7311
    [78] Suyutî, ,Miftahu,l-Cenne Fi,l-İ,tisam bi,s-Sünne,Daru,n-Neşr, Medine, 1409, s. 76,
    [79] Şâtıbî, ,İ,tisâm,Daru,l-Hani, Riyad, 1416, c. 1, s. 61.

    EK

    M.İSLAMOĞLU’NUN YAHUDİLEŞME TEMAYÜLÜ’NDEN SEÇMELER

    *Tevratın hükmüyle sabittir ki…22

    * Yine Mekke döneminin sonlarında indirilen bir ayet, Tevrat’ta yasaklanan deve, tavşan, devekuşu etine gönderme yapar:

    Yahudileşmiş olan kimseler üzerine sana asla söz etmediğimiz yasaklar koyduk. Biz bununla onlara zulmetmiş değiliz; fakat onlar kendi kendilerine zulmettiler… 29

    *Allah’ın verdiği bu mesajı çok doğru bir biçimde algılayan Hz. Peygamber…56

    * Kur’an’ın en büyük müfessiri olan ve “ayaklı Kur’ an” olma sıfatını
    taşıyan Rasulullah…61

    * Hadiste geçen kıyamet ifadesini sahabe hepimizin bildiği ahiret kıyameti olarak anlamayıp doğru bir bakış açısıyla toplumsal ve siyasal bir çöküş demeye gelen dünyevi kıyamet olarak anladığı için şöyle sormuştur: “Farslar ve Rumlar gibi mi?”…62

    *Suda boğulan firavunla, Hz. Musa’yı büyüten firavunun aynı kişi olmadığı, Beni İsrail kaynaklarının üzerinde ittifak ettikleri bir husustur. Bu konuda Kur’an’da da açık bir nas yoktur…75

    *Hep Tevrattan alıntı yapıyor… 73’ten 80’e kadar.

    * Bugünkü Tevrat’ta geçen Nuh peygambere kızlarıyla zina yaptığı iftirası… 87, 131, 177. (Bu yanlışta ısrar ediyor. Doğrusu Hz. Lut olacak)

    * Ta ki Hz. Ömer Kudüs’e gelinceye kadar. Bu çöplüğü temizleten Halife Ömer oraya Mescid-i Aksa’yı yaptırdı. Böylece Hz. Süleyman’dan yüzyıllar sonra onun bir devamı olan başka bir mü’min tarafından Kudüs yeniden tevhidin emrine veriliyordu…104

    *Tevrattan nakiller…119’dan 133’e kadar.

    *Rasulullah’ın Yahudilerle kurduğu beşeri münasebetlerindeki dürüstlüğü ve örnek şahsiyeti karşısında Müslüman olmadığı halde, Rasulullah’ın safında savaşıp ölenler de çıkabiliyordu. Bu durumun en meşhur örneği Muhayrık isimli bir Yahudi alimiydi…141 (Halbuki Muhayrık iman etmişti)

    *Bunun için bir “Müslüman kimliği” oluşturmaya gayret etti. Yahudileşme tehlikesine karşı Müslümanları sürekli uyardı. Bu konuda aldığı ilk tedbir Müslümanların onlarla düşüp kalkmasının, dostluk kurmasının önüne geçmekti. Allah Teala da indirdiği ayetlerle Rasulünün “Müslüman şahsiyet” oluşturma teşebbüslerini destekledi…155

    *16 ay Yahudilerin kıblesi Kudüs’e doğru namaz kılan Müslümanlar sınavı başarıyla vermiştiler. Bir Arap için Kabe dururken Kudüs’e yönelerek ibadet etmek “nefis kırıcı” bir şeydi. Mü’minlerin asabiyetleri
    böylece köreltildi…157

    * İsrailoğullarına inen İlahi mesaj çeşitli şekillerde tahrif ediliyordu. Bunlardan biri de vahyin hükmünü geçersiz sayma yöntemiydi.

    Bu duruma Kur’an şöyle işaret eder: Uyarıldıkları şeyden bir payı unuttular. Bu ayet İsrailoğulları’nın vahyin büyük bir bölümünü unutmadıklarının ya da tahrif etmediklerinin bir deliliydi. Ümmet-i Muhammed de “nesh” meselesinde İsrailoğulları’nın düştüğü yanlışa düştü…196

    * İsrailoğulları’nın kendi kitapları üzerinde yaptıkları tahrifatın aynısını bu ümmet de hadiste yapmıştır…206

    *Bütün bu ayetlerden anlaşılan Kur’an’ın “Tevrat” adını verdiği kitap, Hz. Musa’ya da verilen kitaplar başta olmak üzere Beni Israil peygamberlerine gönderilen tüm kitapların ortak adıdır. Yani bugün elde bulunan “Tevrat”tır. O tek bir kitap değil bir kitaplar koleksiyonudur.

    Bugün elde bulunan Tevrat’a bakıldığında bu gerçek açıkça görülür…213

    * Ancak şu bir gerçektir ki, israiliyyatın ister kadim ister çağdaş olsun tüm çeşitlerinde Yahudilerin parmağı hep olagelmiştir. İslami kaynaklara girmiş kadim israili rivayetlerin başında deccal ve mehdi haberleri gelirdi…218

    * Hz. İbrahim’in bir sünneti olarak sünnet oluyorlar, Sakal bırakıyorlar ve guslediyorlardı. Hatırlanacağı üzere, Ebu Süfyan Bedir’de yenilip Mekke’ye dönünce “Muhammed’le savaşıp onu yeninceye kadar karımla birleşip gusletmeyeceğim” diye yemin etmişti.

    Bütün bunlar gösteriyor ki Müşrikler Hz. İbrahim’in hanif dinine mensuptular…249

    * Bu gibi fikirler karşısında başkaları da boş durmayıp peygamber Efendimizin diğerlerinin tümünden üstün olduğunu ispata girişmişler, ihtiyaç varmış gibi, bu yolda yalan rivayetler ve Hz. Musa’nın ve İsa’nın mucizelerine nazire olsun diye mucize rivayetler uydurmaya koyulmuşlardır…266

    * Burada çizdiğimiz tablonun, muhtemel bir tablo olmadığını bu ülkede islami cemaatlerle bir parça ilişkisi olan herkes çok iyi bilir. Biz bir vakıadan söz ediyor ve bunun adının doğru konulmasını arzuluyoruz.

    Bu doğru ad da “Yahudileşme eğilimidir.”

    Cemaatleri oluşturan cemaatçilerin yerini Müslüman şahsiyetler, kör taassubun yerini şuurlu itaat, yetersiz ve liyakatsiz önderciklerin yerini Peygamberi temsil edebilecek imamlar aldığı zaman, Yahudileşme eğiliminden kurtulunmuş olacaktır…274

    * Rasulullah’ın adet gören eşleriyle cinsel birleşme dışında her tür ilişkiye girdiğini yine Mü’minlerin Anneleri’nin ağzından öğreniyoruz. Rasulullah adet gören kadının hac farizasını da eda edebileceğini buyurmuştur. Hz. Aişe, Rasulullah ile hacca çıktığında yolda adet görmüş, hac edemeyeceğim korkusuyla ağlamaya başlamış, lakin Rasulullah onu “bu şey, Allah’ın Adem’in kızlarına yazdığı bir yazgıdır, tavaf dışında haccını tamamen yap” buyurmuştur.

    Kabe, mescidlerin anasıdır. Eğer, mescidlerin anasında adetli kadının bulunması caizse, diğer mescidlerde bulunmasında ne gibi bir beis olabilir? Bu meyanda Allah Rasulü bayramlarda hayızlı kadınların da camiye gelmelerini emretmiş, erkeklere öğüt verdikten sonra
    kadınlara da öğüt veımiştir.
    Asrı Saadette kadınların cuma namazına devam ettiğini belirten sahih rivayetler olduğu halde İslam ortaçağı boyunca kadınların camiden soğutulması da aynı geleneksel yanlışın bir devamı olsa gerek.
    İbrahim en-Nehai yukardaki hadise dayanarak der ki:. Hayızlının ayet okumasında bir sakınca yoktur. İbn Abbas da cünübün Kur’an okumasında bir sakınca görmezdi…286

    * Buhari’nin bu babın ismini “Adetlinin tavaf haric haccın tamamını ifa etmesi babı” koymasından maksat hayızlının ve onun anlam alanına giren cünüp kimsenin hiçbir ibadetten men edilemeyeceğidir. Bilakis adet ve cünüplük haliyle birlikte zikir olsun diğerleri olsun tüm bedeni ibadetler sahihtir. Hac menasiki de bunlardandır, sadece tavaf hariç.

    İbn Rüşt, İbn Battal ve diğerlerinin bu hadise dayanarak adet ve cenabet halinde Kur’an okumakta da bir beis olmadığı sonucuna vardıklarını kaydeden İbn Hacer…287

    * Buhari ve Müslim, kitaplarında, hayızlı ve cünübü Kur’an okumaktan men eden hiçbir rivayete itibar etmemişler…287

    * Bu bağlantıyı kuranlardan biri de Hz. Aişe. Der ki: “Eğer Allah Rasulü kadınların süslenip püslendiğini görürse, onları mescide gitmekten men ederdi, aynen İsrailoğulları kadınlarının men edildiği gibi…305 (Yukarıda zikrettiği görüşüyle tenakuza düşüyor)

    *Tevrattan nakiller…298’dan 306’ya kadar.

    * Bahai Efendinin fetvasıyla son bulan tütün için kelleler kesilirken o kelleleri kesen padişahın elinden bırakmadığı şarap kadehini kimsenin sorgulayamaması…316

    * Bir yanda sünneti tamamen vahiy ilan eden gelenekçiler, ötede onlara tepki olarak ortaya çıkıp sünneti tamamen reddeden modernist akımlar…338

    * Müslümanların Yahudileşme tehlikesine dikkat çeken Cuma suresi’nin hemen ardından Münafıkun suresinin nazil olması, dahası mushafın tedvininde iki surenin yanyana yer almaları, ümmetin Yahudileşenlerine Kur’an tarafından “münafik” isminin münasip görüldüğüne işaret etmektedir…353

    * Hz. Musa için Tur’da Rab ile konuşmak bir idealdi. Ama bu ideal onu görevi olan azgın İsrailoğullarının arasında yaşama realitesinden koparmadı.

    Aynı şey Hz. Peygamber için de geçerli. Miraç bir idealdi. Ama hayatın içine, kulların arasına dönmek bir “realiteydi”. Bu realiteyi gözardı ederek, ”miraç”ı ebedileştirme idealine ulaşamayacağını iyi biliyordu…356

    *Yukardaki Tevrat ayetlerini “Yahudileşme temayülü” bağlamında değerlendirirsek; saltanat, bir Yahudileşme alametidir…368

    * Asr-ı Saadet inkılabının en büyük şansı liderlerini yarı yolda bırakmayacak kadar iyi yetiştirilmiş çekirdek kadroya sahip olmasıydı.

    Uhud’da olduğu gibi, hareketi en kritik zamanda yüzüstü bırakan dönekler güruhu çıksa da, şahsiyetli çekirdek kadro sayesinde hareket ayakta kalmayı başarmış, içerden ve dışardan yönlendirilen her tür baltalama faaliyetlerinden bir netice çıkmamıştır.

    Aslında bu çözülmenin temelinde davaya karşı ciddiyetsizlik yatmaktaydı. Öyle ya, dinlerini eğlence ve oyun yerine koyanlar, başları sıkıştığında “ben oynamıyorum” diyeceklerdi. Belki bunu doğrudan söylemeyeceklerdi, lakin “yerim dar” gibi harcıalem bahaneler ileri süreceklerdi. Zaten Yahudileşen İsrailoğulları da böylesine tumturaklı bir bahaneyle reddetmemişler miydi kendilerine yapılan çağrıyı: Kalplerimiz kılıflıdır.

    Yahudileşmiş İsrailoğullarının Cumartesi yasağını bayağı bir hileyle delerek, dinlerini nasıl oyun-oyuncak ettiklerine daha önce farklı vesilelerle değindik. Aynı ciddiyetsizliği Peygambere itaat konusunda da görüyoruz…371 (Ashaba dil uzatıyor)

    Bu liste daha da uzayabilirdi ama kitabın hacminin artmaması için bu kadarıyla yetindik…

  1. KAİNATIN EFENDİSİNE “HAZRET” SÖZÜNÜ ÇOK GÖRENLER… – ALİ EREN
    Ahmet Mahmut Ünlü Hocamız, (Cübbeli Ahmet Hoca) dergimizin geçen sayısındaki yazısında Mustafa İslamoğlu’nun yanlışlarıyla ilgili mühim bilgiler verdi. İslamoğlu hakkında, benim de söyleyeceklerim var. Hatta vereceğim bilgiler içinde birisi var ki, orijinali sadece bende var, Türkiye’de benden başka da kimsede yok…
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Bu bilginin ne olduğunu merak edeceğinizi biliyorum. Ama zaten belgesiyle göreceğinize ve nasıl olsa eninde-sonunda öğreneceğinize göre aceleye lüzum yok. Zaten o kadar da mühim bir şey değil.
    Bunun ne olduğunu İslamoğlu’nun yakın çevresinin merak edeceğini de biliyorum. Ârifan’ı dikkatle takip ettikleri için yakında onlar da göreceklerdir zaten.

    Öyle tahmin ediyorum ki, neyi kastettiğimi İslamoğlu kendisi de bilir. Onun için o da acele etmesin. Kendisi hakkındaki itiraz edemeyeceği o hüküm cümlelerini nasıl olsa bu dergide o da okuyacak. O bilgiye Hilal Televizyonu seyircileri de ulaşınca, kendilerinin kandırıldığını anlayacaklar. İşte o zaman “Takke düştü kel göründü” olacak, İslamoğlu’nun saçının ak mı kara mı olduğunu herkes görecek.

    Biliyorum, şimdiden “Kelimiz yok ki gocunalım. Ne biliyorsa söylesin” diyerek etrafını da oyalayacak kendisi de oyalanacaktır ama varsın oyalanadursun. Ben şimdilik kendisine, “Temetta’ bikavlike galîlen” diyorum…

    Bu kısa önsözden sonra yavaş yavaş esas konumuza girelim…

    İslamoğlu’nun kaleme aldığı kitaplardan birisinin ismi şöyle: ÜÇ MUHAMMED.

    Muhammed diye kasdettiği de sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem…
    Lütfen kitabın ismine dikkat! Peygamberimiz’in isminin yanında “Hazret” kelimesi olmadığı gibi hürmet ifade eden başka bir kelime de yok. İslamoğlu, işte bu isimdeki bir kitapla müslümanlara Peygamberimiz (s.a.v.) hakkında nizâmât vermeye çalışıyor.

    Nizâmât da demiyelim de Müslümanlara şekil vermeye çalışıyor diyelim. Yani kendine göre bir şekil…

    Aşağıda da okuyacağınız gibi, İslamoğlu Peygamberimiz’e “Hazret” dememekte yalnız değil. Onunla aynı düşüncede olanların hepsi böyle. Onlar da Allah dostlarını hürmetle anmıyorlar. Gördüğünüz gibi, onların dillerinde Peygamberimiz “Hazret”siz, “Sallallâhü aleyhi ve sellem”siz, sadece Muhammed…

    Bunlar, sadece Peygamberimiz hakkında değil bütün peygamberler (salevâtüllâhi aleyhim ecmâîn) hakkında da böyleler. Onlara göre meselâ Hazreti Âdem, Hazreti İbrahim, Hazreti Musa, Hazreti İsa yok. Âdem, İbrahim, İsa, Musa var. Peygamberler sanki onların ya asker arkadaşı veya çelik çomak oynadıkları oyun arkadaşı…

    Onlar peygamberlerden böyle bahsederken, bu memleketin solcuları bile meselâ Doğu Perinçek bile Peygamberimiz’den bahsederken, “Hazreti Muhammed” diyor.

    Yukarıda, “Bu hususta İslamoğlu yalnız değil” demiştik ya, ona geleyim. Meselâ İslamoğlu’nun sevdiği, beğendiği ve okuyucularına zaman zaman model olarak sunduğu birisi var: Ali Şeriatî…

    Peygamberimiz hakkında Şeriatî’nin de bir kitabı var. İsmi de şöyle: Muhammed Kimdir.

    Bakın! İslamoğlu gibi o da “Hazret” dememiş. Hazret demese de onun yerine hürmet ifadesi olarak başka bir ifade kullanıyor mu bari, meselâ aleyhisselam diyor mu? Ne gezer!… Hem demiyor, hem demesi beklenmez de…

    Hatta “Hazret” dememesi şöyle dursun, Peygamberimiz’e HAKARET EDİYOR!

    Bunun nasıl bir hakaret olduğunu aşağıda okuyacaksınız. Mustafa İslamoğlu’nun örnek şahsiyet olarak gösterdiği kişi işte böyle birisi. İkisi de Peygamberimiz’e “Hazret” dememekte ortak. Birinin yazdığı kitabın ismi ÜÇ MUHAMMED diğerinin ki MUHAMMED KİMDİR?

    Değerli okuyucular! Bu yazıyı aslında Mustafa İslamoğlu’nu tanıtmak için kaleme almıştık. Ama söz onun hayran olduğu Ali Şeriatî’den açıldığı için konu ona kaydı. Ama mühim de değil. Çünkü ikisinden birini anlatınca diğerini de anlatmış oluruz. Nitekim, “Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” denilmemiş mi? Hoş İslamoğlu ile Şeriatî de birbirlerinin fikir arkadaşı zaten. Üstelik İslamoğlu böyle bir arkadaşlıktan şeref de duyar…

    Birkaç sene önce, İstanbul kütüphanelerinin birinin müdürü olan arkadaşım, “Mustafa İslamoğlu’nun ÜÇ MUHAMMED isimli kitabını okumak istedim. Fakat ancak yarısına kadar okuyabildim. Daha fazla tahammül edemeyip bıraktım” demişti. Onun üzerine merak ettim, ne pahasına olursa olsun okumalıyım deyip başladım. Tahammülsüzlük kelimesini unutup kitabı bitirdim. Arkadaşım yerden göğe kadar haklıymış.

    Neyse, İslamoğlu’nun sitayişle bahsettiği ve öve öve bitiremediği Ali Şeriatî’nin MUMAMMED KİMDİR kitabına bakalım ve “İnsanın eseri o insanın kendisidir” fehvasınca, Şeriatî’yi kendi eserinden tanıyalım.
    Ali Şeriatî’nin bu eseri, 1988 Ankara baskılı. Basan Fecr Yayınevi.

    Şeriatî İranlı bir şiî. Bizde İranlılara acemler derler. Dilimizdeki “Acem yalanı” sözünün sebebi de şu:
    Malum, Şiîlikte takiyye diye bir şey var. Takiyye, gerçek inancını gizleyip, inancına ters şekilde konuşmak. Bizim dilimize bu “Acem yalanı” olarak yerleşmiş. Onun için, çok yalan söyleyen birinin sözüne inanılmaması icap ettiğini anlatmak için, “ Boşver canım. Onunkisi düpedüz acem yalanı” derler.
    Ali Şerîatî MUMAMMED KİMDİR isimli kitabında sözde Peygamberimiz’in hayatını anlatacak ya, daha önsözde “Benim bu öyküye bakış açım mezhebî îtikadlar açısından değil” diyerek okuyucuya takiyye yapıyor. Diğer bir ifadeyle acem yalanına baş vuruyor. Çünkü, kitap başından sonuna kadar, söylediğinin tam tersi yazılarla dolu. Önsözde kitabı hakkındaki ikinci yalanı da şöyle: “…her türlü taassup, taraf tutma ve pek çok araştırmanın hastalığı sayılan önyargıdan uzak…”

    Önyargıdan ne kadar uzak olduğunu da aşağıda göreceğiz. Önsözde yazdığına göre Peygamberimiz’i kitabında şöyle anlatıyormuş: “…bir Müslüman olarak değil de, tarafsız, ilmî bakış açısıyla olayları değerlendiren bir düşünür olarak Muhammed’in görüntüsünü sergilemek…”

    İşte bu doğru… Peygamberimiz’i, gerçekten “bir Müslüman olarak” anlatmamış. Zaten Müslüman olarak anlatacak olsa, “Muhammed’in görüntüsü” demezdi. Ya “Hazret” ya “Aleyhisselam” veya “Peygamberimiz” derdi. Çünkü, Müslümanlık Peygamberimiz’i hürmetsiz anmaya engeldir.

    Şeriatî’nin, Peygamberimiz’in hayatı hakkında kullandığı ifade de şu: Muhammed’in Siyeri.

    Şimdi, Ali Şeriatî’nin, kitabının ileriki sahifelerinde yazdıklarına madde madde bakmaya çalışalım:

    1- Hazreti Ömer zamanında İslam’ın İran’a girmesini içine sindiremediği için, buna bir türlü fetih diyemiyor. “Arapların saldırısı”, “Ömer’in İran’a saldırı kararı” diyor. (s.13, 14)

    2- Müslümanların İran’ı fethetmeleri içine öyle oturmuş ki, bu fethi hem sıradan bir savaş gibi görüyor hem de Müslümanları vahşî kabileler olarak anlatıyor. Ona göre Müslümanlar vahşî, o zamanki imansız İran ile Doğu Roma ise ileri bir toplum. Yine ona göre İran’ın fethi kudsî bir gayeye dayanmayan bir hegemonya. İşte sözleri:

    “Burada İran veya Doğu Roma’nın Araplara yenilişi söz konusu değildir. Çünkü vahşî kabilelerin medenî toplumlara saldırısı ve onlara karşı zafer elde etmesi büyük ve ileri toplumlar üzerinde hegemonya (baskı ve üstünlük) kurması tarihte tekerrür eden bir olaydır.” (s: 15)

    3- Şeriatî’ye göre Peygamberimiz Bedir Harbi’ni, “Başarı kazanamazsam yahudi ve münafıklar bana ne derler” telaşıyla yapmış. Peygamberimiz’in düşüncesini şöyle aktarıyor:

    “Nasıl olur da eli boş Medine’ye dönebilirdi. Yahudi ve münafıklar ne derlerdi.” (s: 29)

    Bedir Harbi’ne katılan ashabı kiram hakkında ise şöyle diyor:

    “…çoğu yağmalama hedefiyle yola çıkan bir ordu…”

    Yani, ona göre ashabı kiram Bedir’de Allah için, din için cihad etmemiş, yağma için yola çıkmış.

    4- Şeriatî, Bedir harbine iştirak eden ashabı kötülemeye şöyle devam ediyor:

    “Muhammed’in ordusunda (İfadedeki hürmetsizliğe dikkat!) bir grup, cedelleşmeye ve münakaşaya başladı. Onlar şöyle diyordu: “Biz savaş için değil ganimet için yola çıktık. Nasıl olur da 313 kişi hem de böyle sınırlı bir techizat ile, savaşa hazır, kılıç kuşanmış bin kadar savaşçıya karşı, mutsuz ve ümitsiz bir harbe girilebilir diyordu.” (s: 32)

    Bedir ordusundaki asbabı kiramı, içten içe kaynayan, ihanet etmek için fırsat kollayan kimseler olarak anlatıyor:

    “Muhammed… (Hazret demiyor) öyle güzel koordine etti ki, kimseye bir an bile olsun, ihaneti düşünme fırsatı vermedi.” (s: 32)

    5- Ashabı kiramın büyüklerini bile değişik tevhid anlayışı taşıyan, ayrı ayrı inanca sahip olan kimseler olarak gösteriyor:

    “Ebûbekir’in tevhid anlayışı…

    Bilal’in tevhid anlayışı..

    Evet bu iki tevhid anlayışı arasındaki fark, Bedir’de iyice kendini gösterdi.” (s: 36)

    Allahın rızasından başka bir şey düşünmeyen Bedir aslanlarını kötülemeye devam ediyor:

    “Kin ve intikam ateşi daha da büyümekteydi… Peygamberin ünlü dost ve yardımcısı Ebû Huzeyfe intikam ve kin ateşi içinde yanıyordu.” (s: 40)

    6- Kendi isteğinin tersine zaferle son bulan Bedir savaşı sonrasını Şeriatî şöyle anlatıyor:

    “İslam ordusu ilk defa olarak en çetin savaşlardan birinden dönüyordu, gururlu ve muzaffer olarak.
    Gurur!?.. Bu çok çirkin bir huy ve özelliktir. (s: 42)

    Gördüğünüz gibi, İslam ordusunu önce gururlu olmakla suçlayıp arkasından da gururun çirkin bir şey olduğunu söylüyor. Böylece, ashabı kiramı çirkin bir huya sahip olan bir topluluk olarak gösteriyor.

    7- Sıra geldi Uhud harbini anlatmaya. Burada da ashabın en öndeki üç büyüğüne dil uzatmaktan geri durmuyor:

    “Osman firar etmişti. Ömer ve Ebûbekir ortalıkta görünmüyordu. (s: 65)

    8- Uhud’dan sonraki Hamrâül Esed gazvesini anlatırken de Peygamberimiz’i insafsızca hareket etmekle suçluyor.

    “Peygamber, Ümmü Mektum’u Medine’ye başkan olarak atayıp, henüz yüreği yaralı çocuk ve kadınların inilti ve ağlama sesleri duyulan evlerden, yorgun ve yaralı Müslümanları çıkarıp harekete geçirdi… (s: 70)

    Yorgun ve yaralı insanlar sefere çıkarılır mı? Bu kadar da insafsızlık olur mu demeye getiriyor.

    9- Mekke’nin fethinden sonra Peygamberimiz genel af ilan etmiş, ancak birkaç kişinin bulundukları yerde öldürülmelerini emretmişti. Bunlar, işleri güçleri İslamı ve Peygamberimiz’i kötülemek olan kimselerdi. Şeriatî, bu meseleden bahsederken şöyle diyor:

    “Komutanlara emir şuydu: “Sizinle savaşmayanlarla değil, savaş açanlarla çarpışın.” Fakat bir grubu adlarıyla açıkladı. Ve şöyle dedi: “Onları Kâbe’nin perdesi (örtüsü) altında bulsanız da öldürün.” (s: 189)
    Şeriatî, bu meseleyle ilgili 106 nolu dipnotta Peygamberimiz’e olan düşmanlığını açıktan açığa ortaya koyuyor. İşte kullandığı ifadeler:

    “Peygamber’in sükûnet ve huzur sağlamaya, Mekke’de kan dökmeyi önlemesine karşın, öyle bir ortamda tavizsizlik göstermesi, onun ruhsal yapısının normal bir ruhi yapı olmadığını gösteriyor. Onun hayat serüveni bu örneklerle doludur.

    Gördüğünüz gibi, Peygamberimiz’i hem tavizsizlikle suçluyor hem de, “Normal bir ruhi yapısı olmadığını” söylüyor. Daha da ileri giderek “Hayatı bu örneklerle doludur” diyor. Yukarıda, “Peygamberimiz’e “Hazret” dememesi şöyle dursun, HAKARET EDİYOR!” dediğim işte buydu değerli okuyucular.

    10- Huneyn Harbi’ni nasıl anlattığına geçmeden önce bir hatırlatma yapalım. Bu harpte Müslümanlar önce gafil avlanıp Hevâzin ve Sakif kabilelerine mensup müşrikler karşısında bir sıkıntı yaşamışlarsa da sonunda toparlanmışlardı. O harpte müşriklerin kumandanının ismi Mâlik bin Avf idi.

    Lütfen Hevâzin ve Sakif kelimelerinin müşrik, kumandanlarının da Mâlik bin Avf olduğunu unutmayınız. Bakın Ali Şeriatî Huneyn Harbi’ni nasıl anlatıyor:

    Sabah karanlığı, derenin darlığında Müslümanlar, elleri bağlı gözleri kapalı olarak kendi kadın-çocuk ve mallarıyla birlikte gelen fedâkâr Hevâzin ve Sakif savaşçılarının amansız darbeleri altında kıvranıyordu. (s: 213)

    Gördüğünüz gibi, müşriklere fedâkâr diyor. Anlatmaya devam ediyor:

    “Bu sırada Hevâzin’in yürekli bayraktarı kızıl kıllı deve üzerinde ilerliyordu…. Bulduğunu mızrakla vurup düşürüyordu. (s: 216)

    Hevâzin kuvvetlerinin bayraktarını yürekli diye övüyor. Müslümanları vurup düşürmesinden ise büyük zevk aldığı anlaşılıyor. Aşağıda gördüğünüz gibi müşriklere fedakâr demekte israr ediyor:

    “Fedâkâr Hevâzin ve Sakif müttefikleri gerçi kadın-çocuk ve servetlerini savaş alanına getirmişlerdi. Fakat her an şiddetlenen, sertleşen, hışmı artan, saldırgan fırtına karşısında gitgide ümitsizleşiyorlardı. (s: 217)

    Evet müşriklerin gitgide ümitsizleşip sonunda belalarını buldukları doğru. Ne var ki, Ali Şeriatî buna kahroluyor. Ama müşrik kuvvetlerinin kumandanını son ana kadar kahraman olarak anmakta da direniyor. Bakın:

    “Son anlara kadar direnen Huneyn kahramanı Mâlik bin Avf… (s: 221)

    Müşrikleri bu kadar öven yazarın İslam askerleri hakkında ne dediğini merak ediyorsanız buyurun:
    “…büyük ve dengesiz bir ordu…” (s: 229)

    11- Yukarıda temas etmiştik. Şeriatî, kitabının önsözünde “Benim bu öyküye bakış açım mezhebî îtikadlar açısından değil” diyordu. Kendi düşüncesinin de şöyle olduğunu söylüyordu: “…her türlü taassup, taraf tutma ve pek çok araştırmanın hastalığı sayılan önyargıdan uzak…”

    Bu nasıl önyargı ve taraf tutmaktan uzaklıktır ve meshebî itikadlar açısından bakmamaktır ki, ashabtan baba oğul iki mümtüz sîma hakkında şu ifadelerde bulunabiliyor:

    “Yarımadada Ebû Süfyanlar, Muâviyeler, münafıklar pusuya yatıp, fırsat kollamaktaydı..” (s: 314)

    Eğer mezhebî açıdan bakmamış olsaydı, Hazreti Ebû Süfyan ve Hazreti Muâviye radıyallâhü anhümâ hazretlerini münafıklarla beraber pusuya yatanlar olarak anmazdı.

    Maamâfîh, yukarıdan beri yazdıklarımızdan, pusuya yatanların o iki mümtaz sahâbî mi yoksa Ali Şeriâtî’nin kendisi mi olduğu okuyucularımız tarafından gayet açık anlaşılmıştır.

    Yazımızın sonuna geldik. Ali Şeriatî’nin Peygamberimiz’e nasıl hakaret ettiğini anlattık ama Mustafa İslamoğlu ile ilgili yazacağımız şeyi yazamadık.

    Zaten Şeriatî ile söyleyeceklerimiz bile bitmiş değil. Nasipse Ârifan’ın bundan sonraki sayılarında bunların hepsini teker teker işleyeceğiz. Tâ ki Müslümanlara zemzem diye zehir içirilmesin.

    Şimdilik fî emânillah…

 

2. Sayfaya gitmek için tıklayın