1. TARİKATE GİRMENİN HÜKMÜ
    İmam-ı Gazâli hazretlerinin tarifine göre şeriat billur vazo, hakikat onun içindeki bal, tarikat de bu balı yemenin yoludur. Tarikate girmek farz değildir. Fazilettir, nefsin yola getirilmesi için gereklidir.
    Tarihe göz atıldığında ehli tarikatın İslam ve insanlığa büyük hizmetler verdikleri görülür.
    Müslümanları İslami bilgilerle donatmak hususunda da gerçek tarikatın büyük rolü olmuştur. Yalnız bu zamanda Allah için İslam davasını yürütüp seyr-ü sülük eden mürşidler çok azalmış durumdadır…CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Hatta birçokları sâlih âba ve ecdadını kullanarak âvam tabakayı arkasından sürüklemektedir. Bu zamanda hakiki mürşid bulmak çok zordur. İntisab etmek İmanın şartlarından veya İslam’ın farz kıldığı bir şey olmadığına göre intisap etmeyen kimsenin imanı yoktur veya zayıftır denilemez. Ancak, imanın kemale ermesi için tarikat son derece önemlidir

    İmâm Azam Ebû Hanife (k.s.) hazretleri buyurdu:

    لَوْ لاَ السَّنَتَانِ لَهَلَكَ النُّعْمَانُ

    -“Eğer (son) iki sene(m) olmamış olsaydı elbette Nu’mân (İmam-ı Azam) helâk olurdu.

    Tasavvuf İlmini Mevzûu

    Tasavvuf ilminin vazii, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hazretleridir. (İkâzü’l-Himem fir Şerhi’l-Hikem, s. 12, Ahmed bin Muhammed bin Ucaybe el-Hüseynî)

    Tasavvuf, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hazretlerinden iki yoldan bize geldi.

    1-Hazret-i Ebû Bekir (Radiyallahü anhü) yolu

    2– Hazret-i Ali (radiyyahü anhü) yolu.

    Tasavvuf  ilminin konusu, marifetüllah… Burhan veya şühûd ve ayân ile Allahu Teâlâ Hazretlerinin zâtı (ef’âli, sıfat ve isimlerin)dir.

    Tasavvuf ilminin kalbi tasifiyye etmek ve nefsi tezkiye etmektir. (İkâzü’l-Himem fir Şerhi’l-Hikem, s. 12)

    Tasavvuf ilminin konusu ahlâkullahtır.

    Tasavvuf İlminin Gayesi

    Tasavvufun gayesi, Hakka vasıl olmak; dünya ve ahiret saadetine nâil olmaktır.

    Tasavvuf Yolu

    Tasavvuf ile halkı irşâd eden ârifbillâh evliyâ ve âlimlere “mürşid-i kâmil” denilir.

    Tasavvufu yaşama yollarına da “Tarikat” denilir.

    Tasavvuf’ta bir çok meşrep vardır.

    Buyuruldu:

    اَلطُّرُقُ إِلَى اللَّهِ بِعَدَدِ أَنْفَاسِ الْخَلَائِقِ

    -“Mahlukatın nefeslerinin adedince, Allâh’a giden yollar (tarikat) vardır.” Mirkâtu’l-Mefâtîh şerhu’l-Mişkâtü’l-Mesâbîh, c. 2, s. 121,)

    Tasavvufî yollardan istifade etmenin bazı şartları var:

    1-Girilen tarikat, “inkıtâ” ya uğramış olmamalıdır.

    2-Tarikatın başındaki kişi, gerçek mürşid-i kâmil olmalıdır.

    Her şeyin bir sonu olduğu gibi, tarikat ve meşreplerinde bir sonları vardır. Maddî devletler, zamanla yıkıldığı gibi, bazı tasavvufî yolların nurları ve feyizleri de zamanla kesilir.

    Eğer kendisine girilen tarikat inkıtâ’ya uğramış ve nuru sönmüş ise siz orada bir ömür boyu beklesiniz bile bir arpa miktarı yol alamazsınız.

    Eğer girdiğiniz tarikatın başında bulunan kişiler, hakikaten mürşid-i kâmil değillerse; çok zarar görürsünüz…

    TASAVVUF ile ZULÜM

    Tasavvufî kullanarak halka zulmeden ve Müslümanlara haksızlık eden birçok kişi var.

    1-Tarikatların nurunun sönmesi (inkıta’ya uğraması),

    2-Şeyhin ailesi,

    3-Câhil müridler,

    4-Çıkar çevreleri,

    5-Dış mihraklar…

    6-Tarikat’ın şeriatın dışına çıkması ve hatta  İslâm’dan (tevhid’ten) ayrılması…

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  2. MÜRİDLERİN TAYİN ETMESİYLE MÜRŞİD, ĞAVS… GİBİ MAKAMLARA GELİNEBİLİR Mİ?

    Kişilerin derece ve makamlarını bilen Allah Teala olduğu için mensup olduğu zatın makamını tayin etmek ve tahmîini olarak Falan zat kutb–ı zamandır veya gavsdır demek doğru değildirCEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Bir şey hakkında âyet, hadîs vârid olmamış ve icmâ-ı ümmet de yoksa onun hakkında hüküm yürütmek hele “Falan zât hâlimizi ve kalbimizden geçeni biliyor” demek asla câiz değildir. Bunun küfür olduğunu söyleyenler de vardır.

    Müridlerin Şeyhlerini Tayin Etmesi

    Tasavvufta her şey izinle olur.

    Tasavvufta, postta oturmak, ancak ve ancak bir mürşid-i kâmilin izniyle olur.

    Yoksa müridler, asla mürşidleri tayin edemezler.

    Günümüzde birçok tasavvuf koluna baktığımızda, şeyh’in ölümünden sonra ileri gelen bazı müridler toplanıyorlar, takvâ, ihlâs ve ehliyete bakmadan (bazı dünyevî mülâhazalar) ile içlerinde birini şeyh olarak tayin ediyorlar.

    Ve ona rabIta yapmaya başlıyorlar.

    Müridler, tarafından irşad makamına oturtulan kişi de kendisinin bir dereceye yükseldiğini zannediyor.

    Kendisini mürşid-i kâmil olarak görüyor.

    Bir kişinin mürşid-i kâmil olması için, önce evliyâullah derecesine çıkmalı.

    Sonra mürşidinin terbiyesi ve hilâfetiyle irşad makamına oturmalıdır.

    Bu Yolu Kullananlar

    Tarikatı, ekmek teknesi ve geçim kaynağı haline getiren zındıklar, bu hakikati halktan gizlerler. Kendilerinde ve çocuklarında hiçbir marifet, feyiz ve nur olmadığı halde, tarikatı kendilerinden sonra miras yoluyla kendi çocuklarına bırakırlar.

    Kerküklü Şeyh Abdurrahman Efendi hazretleri, vefatından sonra şeyhliği kendi çocuklarına bırakmadı. Kendisine;

    -“Efendim yerinize oğlunuzu tâyin etseniz” diyenlere şöyle cevap verdi:

    -“Velâyet makamını insanlara dağıtmak, istediğini evliyâ derecesine yükseltmek ve istediğini şeyh olarak tayin etmek benim elimde değildir. Ben şeyhliği babadam devir almadım; oğluma da bırakamam. O yüce makama ehil olan kişiler yükselir.”

    Şeyh Abdurrahman Efendinin halifelerinden Şeyh Müslim Hafız efendi ömrünün sonlarına doğru (1940’lardan itibaren) kimseye tasavvuf vermez oldu.

    Vefat edeceği zaman, kendisine;

    -“Yerine oğlunu tayin et!” diyen kişilere:

    -“Bu tarikat burada inkıtaya uğradı!” dedi.

    Çevresi kendisine kızdılar.

    -“İnkıtaya uğramak ne demektir?” dediler.

    Hafız Efendi buyurdu:

    “Bu tarikat sona erdi. Bu tarikatın feyzi ve nuru kesildi… Artık kimseyi bu tarikata alamayız… Artık kimseye bize rabıta yap diyemeyiz. Bu tarikat ınkıtaya uğradı. Birine el vermek büyük bir hata olur. Kimsenin vebaline giremeyiz!” dedi.

     Deniz Suyu İçilmez

    Girdiğiniz yolun nurunun kesilip kesilmediğine ve o tarikatın başında bulunan zatın izinli olup olmadığına iyice bakın.

    İnkıtaya uğrayan ve nuru kesilen bir tarikata girmek; izinli ve mürşid-i kâmil olmayan bir kişiyi şeyh kabul etmek, ondan feyiz almaya çalışmak; günlerce susuz kalan bir kişinin tuzlu deniz suyunu içmesi gibidir.

     TASAVVUF’UN KÖTÜLÜĞE KULLANILMASI

    Tasvvuf, kötülüğe alet edildiği zaman, tesiri çok büyük olur.

    Tarih boyunca İslâm dünyasında görülen sapıtmalar ve hatta küfür dalgalarının çoğunun ana kaynağı yozlaşan ve İslâm dışına çıkan bazı tasavvuf hareketleridir.

    Bu gün şeytana tapan “Yezîdîler” bile Hasan Basrî (k.s.) hazretlerine bağlı tasavvuf ehliydiler.

    Asırlarca İslâm aleminde kan döken “Safevîler“in kökenleri, ehl-i sünnet ve tasavvuf ehli insanlardı. (Kötü Alimler ve Sahte Şeyhler, Ömer Faruk Hilmi)

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  3. ŞEYHİMİN BİR BİLDİĞİ VARDIR’ diyerek, şer’i şerîfe uymayan davranışları görmezden gelmek uygun mudur?
    Ülkemizde Müslümanların içerisine düştüğü ve İslâmî terakkîye mâni olan en önemli hastalıklardan bir tanesi de Müslümanların peşlerinden gittikleri liderleri ve şeyhleri için Benim şeyhim ve liderim ne yaparsa doğrudur, o yanlış yapmaz, onun bir bildiği vardır. anlayışıdır. Bu yanlış anlayışa karşı Muhterem Ömer Muhammed Öztürk bir sohbetinde şunları söylemiştir:

    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    “Eğer peşinden gittiğin zâtın söylediği söz, fiil ve davranışları; Resûlullah (s.a.v)’a uyuyorsa doğru, uymuyorsa yanlıştır. ‘Benim şeyhim, önderim, ağabeyim çok büyük bir zâttır. Bir bildiği vardır. Ma’nen çok büyüktür, şöyle kerâmetleri görülmüştür, işte şunun için yapmıştır.’ gibi zorlama yorumlara girmeden söylenecek tek söz: “Bizim için tek bir ölçü ve dünya-âhiret kurtuluş reçetesi vardır; o da Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in Şerîat-ı Garrâ-i Muhammediyesi’dir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in sünnetine uyan her şey doğrudur, haktır, gerçektir. O (s.a.v.)’na uymayan her şey de her ne sebeple yapılırsa yapılsın yanlıştır, bâtıldır. Müslüman, karşısına gelen hâdiseyi, sünnet aynasına tutacak. Eğer orada yer buluyor, o aynaya uyuyor ise alacak, uymuyorsa kabûl etmeyecek, reddedecektir.”
    Bu konuda Ahmed er-Rufai (k.s.) de şöyle buyurmuştur: Efendiler! Mânevî derece ve mertebeleri iyi belleyiniz, öğreniniz. Aşırılıktan, taşkınlıktan kaçınınız. Herkesi kendi makamında tutunuz; insanların en faziletlisi, şereflisi peygamberlerdir. Salat-ü selam onlara olsun. Peygamberlerin de en üstünü, Nebîmiz Hz. Muhammed sallallahualleyhi ve sellemdir. (Peygamberlerden) sonra da yaratıkların en meziyyetlileri onun yakınları ve sahâbeleridir. Sonra da, çağların en hayırlılarından birinde yaşamış olan tâbiînlerdir. Bu hususta özet (olarak bileceğiniz) budur. Kur’ân ve sünnete sarılınız. Kendi görüşünüze itibar etmeyiniz. Helak olanlar, perişan olanlar, kendi görüşlerine uymaları sebebiyle helak olmuşlardır.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  4. TÜRKİYE’DE TARİKAT ÖNDERİ OLMA İDDİASINDA VE KONUMUNDA OLANLARIN YÜZDE 90’I EHİL DEĞİL! / Prof. Dr. Mustafa KARA

    ADI ‘ŞEYH’ OLANLAR YÜZDE 90’I ŞEYH DEĞİL
    Tekkelerin kapatılmasıyla tasavvufi eğitimin uzun süre sekteye uğradığını anlatan Prof. Mustafa Kara “Bir ülkede tıp fakültesi seksen yıl kapalı olursa kimlerin doktor olacağını düşünmek lazım. Şu an şeyhler de öyle. Hasbelkader tekkeye uğrayanlar şeyhliklerini ilan ediyor. Bunu denetleyecek bir kurum da yok” diyor.
    Tasavvuf tarihi profesörü olan Mustafa Kara ile Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ndeki odasında görüştük. Kara, ülkemizde tekkeler üzerinde çalışan yetkin birkaç isimden biri. Sohbetimizde bugüne kadar dile getirilmeyen konularda önemli tespitlerde bulundu. Tekkelerin mutlaka açılması gerektiğini, bunun normalleşmeye katkı sağlayacağını söyledi.CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Osmanlı padişahlarının pek çoğunun bir tarikata ya intisabı ya da hürmeti var. Tasavvuf anlayışının Osmanlı devletinin şekillenmesinde ne gibi etkileri oldu?

    Bütün İslam devletlerinde yöneticilerin dervişlerle ilişkileri ılımandır. Bu hiç ters düşmediler, sigaya çekilen idam edilen derviş yoktur anlamına gelmiyor. Ama ilişkiler genel olarak sıcaktır. Çünkü tasavvufi yorumlar ve onların kurumları olan tekkeler ve onlarla oluşan mektepler, tarikatlar toplumun atardamarlarından birini teşkil eder. Dolayısıyla aklı başında olan hiçbir devlet yöneticisi bunların bütününe karşı olamaz. Çünkü toplumun çok önemli bir yönünü temsil ediyor. Osmanlı padişahlarına baktığınızda Osman Gazi’den Vahdettin’e kadar hepsinde bu tasavvuf ehliyle olan ılıman ilişkiyi görürsünüz. Ama teknik anlamda bir şeyhe intisap ederek mürit olan padişah varsa da çok azdır.

    Bu yönetimdeki dengeyi koruma kaygısıyla yapılan bir şey mi?

    Tabii ki o dengeyi de düşünmek onun vazifesi ama o dengeden daha önemli olan yönettiği kitleyle barışık olma meselesi. Bir kitleyi yönetiyorsanız onun değerleriyle barışık olmanız gerekir. Cumhuriyet dönemindeki sıkıntılardan biri de odur. Osmanlı padişahları da bir derviş değildir. Devletin çok sayıdaki unsurlarından biri de tekkedir. Yönetici olan insan Osmanlı’nın din ve kültür açısından üç ana kurumu olan cami, medrese ve tekkeye eşit uzaklıkta olmalı. Bazen medreseli insanların İslam yorumuyla, tekkeli insanların İslam yorumu çatışıyor. Sultan burada taraf değildir. Ama bazen medreselilerin yorumu baskın geliyor sultanın tavırlarına, bazen tekkelilerin yorumu baskın geliyor.

    SANAT VE TEKKE GÖNÜLDE BULUŞUR

    Tasavvufun Osmanlı devletinin yapılanmasında ne gibi katkıları olmuş?

    Bir defa bu toplumun din algısına tesir etmiş. Din bir kalp meselesi ise temelde, denir ya “kalb-i selim sahibi olmak”, yani temiz bir kalp sahibi olmak. Bu temiz kalbi nasıl üreteceksiniz nasıl ortaya koyacaksınız? Tasavvufun hedefi bu. Osmanlı toplumunda da insanların bu noktaya taşınması gerekiyor. Tekkeler bu görevi yapıyor. Camiler medreseler tamamen ayrı da değil. Aslında bu ana üç kurum biraz da görev taksimi yapmış gibi düşünmek lazım. Osmanlılar’da ilk medreseyi Orhan Gazi İznik’te kurmuş. Başına Davud-i Kayseri’yi getirmiş. Davud-i Kayseri hem medrese ilimlerinde hem de tasavvuf ilimlerinde bir numara. Yani Osmanlı’nın tasavvufla haşır neşir oluşu planlı, şuurlu bir birlikteliktir.

    Yaygınlığı ne kadardı tasavvufi kültürün?

    Aslında tasavvufi kültürün halk arasında yaygınlığı fazla. Büyük bir kısmı tasavvufi yorumlara aşina, tasavvufi yorumlarla, dervişlerle iç içe, toplumda tasavvuf ehline karşı, dervişlere karşı bir muhabbet, bir hürmet var ama bu teknik olarak halkın büyük bir kısmının tarikatlara mensup olduğu anlamına gelmiyor.

    Büyük bestekârların, şairlerin, hattatların tekkelerden feyz alma sebebi nedir?

    Güzel sanatlar da tasavvuf da gönül merkezlidir. Buluştukları nokta burasıdır. İkinci sebep tekkenin bu insanlara kucağını açmasıdır. Medrese açmamıştır. Musikinin haram olup olmadığı hâlâ tartışılır. Diğer güzel sanatların bir kısmında da böyledir. Halbuki tekke kapısını ardına kadar açar. En büyük Türk şairi ister Yunus, ister Fuzuli, ister Ahmet Yesevi, Eşrefoğlu Rumi, Şeyh Galip deyin hepsi derviştir. Çünkü tekkenin ortamı müsait. En büyük bestekar ister Itri, ister Dede Efendi, ister Ali Şirugani deyin hepsi derviştir. Tekke atmosferi besliyor, büyütüyor. Şiirle musikinin izdivacı da tekkede oluyor. Çünkü zikir meclisleri ilahilerin okunduğu meclistir. İlahi de güfte ile bestenin bir araya gelmesidir. Tüm ilahiler tekke orijinlidir.

    ŞEYHLER BİR GECEDE KÖTÜ ADAM OLDU

    Dergahlar kapatıldıktan sonra doğan eğitim boşluğu kapatıldı mı? Yerini ne aldı?

    Oluşmadı. Oluşma şartları da zaten yoktu. Tekkelerin kapatılışı çok tepeden, çok baskıcı bir usulle olduğu için kimsenin gık deme şansı yoktu. Çünkü kelleler uçuşuyordu. Dolayısıyla tekkeler yerine bir kurum kurulmadı ama yıllar sonra bu hayat bir şekilde yeniden canlanmaya başladı.

    Tekke ve zaviyelerin kapatılması nasıl etkiledi tarikatları? Yer altına mı indiler?

    İndiler ama beş on sene yeraltında oldukları dahi belli değil. O kadar sessiz bir dönem. 1925’te tekkeler kapandı. 1930 Menemen bunun tuzu biberi oluyor. Hiçbir ses, hiçbir yayın, hiçbir kitap yok. Bu yıllarda menfi bir durum var ama iyi bir tarafı da var. Tekke kültürünü almış olan insanlar hayatta. Bir fonksiyon icra edemiyorlar ama en azından hayattalar. Çok sıkıntılı bir hayata düşüyor bir kısmı, bir kısmı memuriyetle hayatını kazanıyor ama netice olarak hayatın içindeler ve tasavvufla ilgili renk vermemeye çalışıyorlar. Çünkü o günlerde derviş olmak en büyük suç.

    Bu tasavvuf anlayışına yansıdı mı?

    Kimse konuşamıyor yazamıyor. Dolayısıyla aksetmiyor. Diyelim ki bir şeyh efendi 1925’le birlikte en kötü adam oluyor. Alim, arif insanlar bir gecede en menfur insan oluyor. Bu bir travma meydana getiriyor. Adeta işaretlerle konuşuyorlar. Yüz yıla yakın bir zaman geçti yasak devam ettiği için insanlar bazı şeyleri hâlâ işaretle anlatıyor.

    Tarikatların başka sorunları oluştu mu bu arada?

    Kırklı yıllarda Osmanlı döneminde yetişen insanlar hayatta. Ama 70-80’li yıllardan sonra bir tasavvufi eğitimden geçmemiş ama Abdurrahman Çelebi misali şeyh olmuş. Şu andaki ana problem bu. Bunu ben şöyle formüle ediyorum; “Adı şeyh olanların yüzde doksanı şeyh değildir.” Şeyh olmak için bir şeyhin yanında yetişeceksin. Şeyhin seni bu işle görevlendirmiş olacak. Şu anda şeyh olanların büyük kısmı böyle bir terbiyeden geçmemiş. Bitirenlere de şeyhi böyle bir yetki vermemiş. Filanca şeyh efendiyi hasbelkader görmüş. Bir zamanlar hasbelkader onun tekkesine uğramış. O şeyh efendi ölünce “Halife benim” diyor. “Sen halife değilsin” diyen resmi bir makam da olmadığı için problem büyüyor.

    TARİKATLARA DEĞİL DİNE YÖNELİŞ VAR

    Tarikatta şeyhin çok önemi var. O zaman tarikatların durumu ne oluyor?

    Cümlemde ısrarlıyım fakat bu yüzde doksan insan sahtekardır anlamında değil. Bunların bir kısmı sahtekardır, bir kısmı gerçekten insanlara faydalı oluyor. Fakat teknik olarak mürşit değil.

    Bu durumda tarikatların yüzde doksanı tarikat olmanın şartlarını yerine getirmiyor mu?

    Tabii. Teknik anlamda getirmiyor. Bugün Türkiye’de tarikatlara yöneliş gibi görünen aslında dine olan yöneliştir. “Filanca yere gitti, ayyaş idi düzeldi” denilen şey bir tarikata giriş değil, dine girişidir. Bugün bu ikisi birbirine karıştırılıyor. Onlar gittiği yerin hangi tarikat olduğunu bile bilmiyor. Tarikata intisabın daha özel şartları vardır.

    Tasavvufta keramet denen bir müessese var ama diğer yandan keramet gibi bazı olguların dini hayatın efsanelerle yürütülmesine sebep olduğu gibi eleştiriler var. Bunun ölçüsü nedir?

    Keramet mutasavvıflara göre çok küçük bir olaydır. Zurnanın son deliğidir. “Ama hocam hiç de öyle değil toplumda” diyeceksiniz. Hakikaten vatandaş “Falan keramet gitti, filan keramet geldi” diye yaşar. Hele müritler keramet uydurma makinasıdır. “Şeyh uçmazsa kerametle eğer, mürit uçurur ta be kamer” derler. Mutasavvıflarda keramet değil, istikamet esastır. “Keramet hakikatle arada bir perdedir, oyalar, tuzağa düşürür” denir. Keramet sufilere göre bir imtihandır. Keramet olduğunda dehşete düşerler. Saklamak esastır. Bütün bunlara rağmen niçin bu kadar keramet pazarı var? İşte istismarcılar. İşin ehli olmayan insanlar için müthiş bir kapı. Şeyh efendi keramet gösterecek ki bir şeyler gelsin gitsin. Şanı şöhreti artsın.

    Bize ait olmayan bir sahada maç yapıyoruz

    Kapitalizm nasıl etkiledi tarikatları?

    Tüm dini hayatı etkilediği gibi tabii ki tasavvufu da etkiliyor. Şu anda dünyayı kasıp kavuran şey kapitalizm, materyalizm ve bunlara bağlı olarak sekülarizm denen cereyanlar. Bunlar bir tsunami gibi 6.5 milyar insanı perişan ediyor. Öyle bir hal aldı ki dindarları da alt üst ediyor, dervişleri de. Buna direnemiyoruz. Direnemeyince ona göre yorumlar yapmaya kendimizi ona göre planlamaya başlıyoruz. O şartlarda yaşamaya alışmak için yollar arıyoruz. Şimdi tasavvufi hayatın içinde olanlar da öyle. Bir Müslümanın bir beyanatını okuyorsunuz, bir kitabını okuyorsunuz, hayret ediyorsunuz. “Bunu tipik bir kapitalist zihin ancak böyle yapabilir” diyorsunuz. Bir tasavvufi lider holding başkanı olur mu? Bu kapitalizm kafamızı o kadar bozdu ki olur diyoruz. Tekke hayatın dışında bir kurum değil ama bir ana görevi var. Ana göreviyle o işin hiçbir ilgisi yok. Hiç bu işe bulaşmaması gereken bir sistem maddeye paraya boğuluyor. Peşinden şan ve şöhret ve diğer şehvetler geliyor.

    Öze dönüş mümkün mü? Mümkünse nasıl gerçekleşecek?

    Bu tabii ki her zaman mümkün çünkü tasavvufun ana iki kaynağı Allah’ın sözü, Resulullah’ın sözü elimizde. Ben şöyle formüle ediyorum. “3 temel kitap var. Hz. Allah’ın kitabı, Hz. Peygamber’in kitabı, Hz. İnsanın kitabı.” Hz. İnsanın kitabıyla da tasavvufun temel eserlerinden bahsediyorum. Bunlar da bu iki kaynaktan besleniyor zaten. Bunlar elimizde olduğu sürece öze dönüş kolay. Fakat bunun için tabii ki kafamızı karıştıran problemlerden uzak bir dönemi yakalamak gerekiyor. Yani bu tsunaminin etkisinden uzaklaşmamız gerekiyor. Ayaklarımızın yere basması lazım.

    Bu zamanla olabilecek bir şey mi?

    Bugün de olabilir. Gayret etmek lazım. İnsanların böyle bir hayatı hedeflemesi lazım. Basit, sade, tabii bir hayat. Bu şu anda bizim kafamıza göre ihtiyaç olan şeylerin yüzde altmışını atmak demek. Yaptığımız işlerin yüzde altmışı fazlalık. Yediğimizin de, giydiğimizin de yüzde altmışı… Bu yoldan dönüp başka bir yola girmemiz gerekiyor. Kapitalizm reklam yoluyla bize bunu aşılıyor. Bunun farkına varmadan ne tasavvufun özüne ne de dinin özüne inebiliriz. Bize ait olmayan bir sahada kendimize göre maç yapıyoruz.

    Dini bir hayat yaşamadığını düşündüğümüz bazı sanatçıların tasavvufla ilgilendiğini görüyoruz

  5. TÜRKİYE’DE TARİKAT ÖNDERİ OLMA İDDİASINDA VE KONUMUNDA OLANLARIN YÜZDE 90’I EHİL DEĞİL! / Prof. Dr. Mustafa KARA

    ADI ‘ŞEYH’ OLANLAR YÜZDE 90’I ŞEYH DEĞİL
    Tekkelerin kapatılmasıyla tasavvufi eğitimin uzun süre sekteye uğradığını anlatan Prof. Mustafa Kara “Bir ülkede tıp fakültesi seksen yıl kapalı olursa kimlerin doktor olacağını düşünmek lazım. Şu an şeyhler de öyle. Hasbelkader tekkeye uğrayanlar şeyhliklerini ilan ediyor. Bunu denetleyecek bir kurum da yok” diyor.
    Tasavvuf tarihi profesörü olan Mustafa Kara ile Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ndeki odasında görüştük. Kara, ülkemizde tekkeler üzerinde çalışan yetkin birkaç isimden biri. Sohbetimizde bugüne kadar dile getirilmeyen konularda önemli tespitlerde bulundu. Tekkelerin mutlaka açılması gerektiğini, bunun normalleşmeye katkı sağlayacağını söyledi.CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Osmanlı padişahlarının pek çoğunun bir tarikata ya intisabı ya da hürmeti var. Tasavvuf anlayışının Osmanlı devletinin şekillenmesinde ne gibi etkileri oldu?

    Bütün İslam devletlerinde yöneticilerin dervişlerle ilişkileri ılımandır. Bu hiç ters düşmediler, sigaya çekilen idam edilen derviş yoktur anlamına gelmiyor. Ama ilişkiler genel olarak sıcaktır. Çünkü tasavvufi yorumlar ve onların kurumları olan tekkeler ve onlarla oluşan mektepler, tarikatlar toplumun atardamarlarından birini teşkil eder. Dolayısıyla aklı başında olan hiçbir devlet yöneticisi bunların bütününe karşı olamaz. Çünkü toplumun çok önemli bir yönünü temsil ediyor. Osmanlı padişahlarına baktığınızda Osman Gazi’den Vahdettin’e kadar hepsinde bu tasavvuf ehliyle olan ılıman ilişkiyi görürsünüz. Ama teknik anlamda bir şeyhe intisap ederek mürit olan padişah varsa da çok azdır.

    Bu yönetimdeki dengeyi koruma kaygısıyla yapılan bir şey mi?

    Tabii ki o dengeyi de düşünmek onun vazifesi ama o dengeden daha önemli olan yönettiği kitleyle barışık olma meselesi. Bir kitleyi yönetiyorsanız onun değerleriyle barışık olmanız gerekir. Cumhuriyet dönemindeki sıkıntılardan biri de odur. Osmanlı padişahları da bir derviş değildir. Devletin çok sayıdaki unsurlarından biri de tekkedir. Yönetici olan insan Osmanlı’nın din ve kültür açısından üç ana kurumu olan cami, medrese ve tekkeye eşit uzaklıkta olmalı. Bazen medreseli insanların İslam yorumuyla, tekkeli insanların İslam yorumu çatışıyor. Sultan burada taraf değildir. Ama bazen medreselilerin yorumu baskın geliyor sultanın tavırlarına, bazen tekkelilerin yorumu baskın geliyor.

    SANAT VE TEKKE GÖNÜLDE BULUŞUR

    Tasavvufun Osmanlı devletinin yapılanmasında ne gibi katkıları olmuş?

    Bir defa bu toplumun din algısına tesir etmiş. Din bir kalp meselesi ise temelde, denir ya “kalb-i selim sahibi olmak”, yani temiz bir kalp sahibi olmak. Bu temiz kalbi nasıl üreteceksiniz nasıl ortaya koyacaksınız? Tasavvufun hedefi bu. Osmanlı toplumunda da insanların bu noktaya taşınması gerekiyor. Tekkeler bu görevi yapıyor. Camiler medreseler tamamen ayrı da değil. Aslında bu ana üç kurum biraz da görev taksimi yapmış gibi düşünmek lazım. Osmanlılar’da ilk medreseyi Orhan Gazi İznik’te kurmuş. Başına Davud-i Kayseri’yi getirmiş. Davud-i Kayseri hem medrese ilimlerinde hem de tasavvuf ilimlerinde bir numara. Yani Osmanlı’nın tasavvufla haşır neşir oluşu planlı, şuurlu bir birlikteliktir.

    Yaygınlığı ne kadardı tasavvufi kültürün?

    Aslında tasavvufi kültürün halk arasında yaygınlığı fazla. Büyük bir kısmı tasavvufi yorumlara aşina, tasavvufi yorumlarla, dervişlerle iç içe, toplumda tasavvuf ehline karşı, dervişlere karşı bir muhabbet, bir hürmet var ama bu teknik olarak halkın büyük bir kısmının tarikatlara mensup olduğu anlamına gelmiyor.

    Büyük bestekârların, şairlerin, hattatların tekkelerden feyz alma sebebi nedir?

    Güzel sanatlar da tasavvuf da gönül merkezlidir. Buluştukları nokta burasıdır. İkinci sebep tekkenin bu insanlara kucağını açmasıdır. Medrese açmamıştır. Musikinin haram olup olmadığı hâlâ tartışılır. Diğer güzel sanatların bir kısmında da böyledir. Halbuki tekke kapısını ardına kadar açar. En büyük Türk şairi ister Yunus, ister Fuzuli, ister Ahmet Yesevi, Eşrefoğlu Rumi, Şeyh Galip deyin hepsi derviştir. Çünkü tekkenin ortamı müsait. En büyük bestekar ister Itri, ister Dede Efendi, ister Ali Şirugani deyin hepsi derviştir. Tekke atmosferi besliyor, büyütüyor. Şiirle musikinin izdivacı da tekkede oluyor. Çünkü zikir meclisleri ilahilerin okunduğu meclistir. İlahi de güfte ile bestenin bir araya gelmesidir. Tüm ilahiler tekke orijinlidir.

    ŞEYHLER BİR GECEDE KÖTÜ ADAM OLDU

    Dergahlar kapatıldıktan sonra doğan eğitim boşluğu kapatıldı mı? Yerini ne aldı?

    Oluşmadı. Oluşma şartları da zaten yoktu. Tekkelerin kapatılışı çok tepeden, çok baskıcı bir usulle olduğu için kimsenin gık deme şansı yoktu. Çünkü kelleler uçuşuyordu. Dolayısıyla tekkeler yerine bir kurum kurulmadı ama yıllar sonra bu hayat bir şekilde yeniden canlanmaya başladı.

    Tekke ve zaviyelerin kapatılması nasıl etkiledi tarikatları? Yer altına mı indiler?

    İndiler ama beş on sene yeraltında oldukları dahi belli değil. O kadar sessiz bir dönem. 1925’te tekkeler kapandı. 1930 Menemen bunun tuzu biberi oluyor. Hiçbir ses, hiçbir yayın, hiçbir kitap yok. Bu yıllarda menfi bir durum var ama iyi bir tarafı da var. Tekke kültürünü almış olan insanlar hayatta. Bir fonksiyon icra edemiyorlar ama en azından hayattalar. Çok sıkıntılı bir hayata düşüyor bir kısmı, bir kısmı memuriyetle hayatını kazanıyor ama netice olarak hayatın içindeler ve tasavvufla ilgili renk vermemeye çalışıyorlar. Çünkü o günlerde derviş olmak en büyük suç.

    Bu tasavvuf anlayışına yansıdı mı?

    Kimse konuşamıyor yazamıyor. Dolayısıyla aksetmiyor. Diyelim ki bir şeyh efendi 1925’le birlikte en kötü adam oluyor. Alim, arif insanlar bir gecede en menfur insan oluyor. Bu bir travma meydana getiriyor. Adeta işaretlerle konuşuyorlar. Yüz yıla yakın bir zaman geçti yasak devam ettiği için insanlar bazı şeyleri hâlâ işaretle anlatıyor.

    Tarikatların başka sorunları oluştu mu bu arada?

    Kırklı yıllarda Osmanlı döneminde yetişen insanlar hayatta. Ama 70-80’li yıllardan sonra bir tasavvufi eğitimden geçmemiş ama Abdurrahman Çelebi misali şeyh olmuş. Şu andaki ana problem bu. Bunu ben şöyle formüle ediyorum; “Adı şeyh olanların yüzde doksanı şeyh değildir.” Şeyh olmak için bir şeyhin yanında yetişeceksin. Şeyhin seni bu işle görevlendirmiş olacak. Şu anda şeyh olanların büyük kısmı böyle bir terbiyeden geçmemiş. Bitirenlere de şeyhi böyle bir yetki vermemiş. Filanca şeyh efendiyi hasbelkader görmüş. Bir zamanlar hasbelkader onun tekkesine uğramış. O şeyh efendi ölünce “Halife benim” diyor. “Sen halife değilsin” diyen resmi bir makam da olmadığı için problem büyüyor.

    TARİKATLARA DEĞİL DİNE YÖNELİŞ VAR

    Tarikatta şeyhin çok önemi var. O zaman tarikatların durumu ne oluyor?

    Cümlemde ısrarlıyım fakat bu yüzde doksan insan sahtekardır anlamında değil. Bunların bir kısmı sahtekardır, bir kısmı gerçekten insanlara faydalı oluyor. Fakat teknik olarak mürşit değil.

    Bu durumda tarikatların yüzde doksanı tarikat olmanın şartlarını yerine getirmiyor mu?

    Tabii. Teknik anlamda getirmiyor. Bugün Türkiye’de tarikatlara yöneliş gibi görünen aslında dine olan yöneliştir. “Filanca yere gitti, ayyaş idi düzeldi” denilen şey bir tarikata giriş değil, dine girişidir. Bugün bu ikisi birbirine karıştırılıyor. Onlar gittiği yerin hangi tarikat olduğunu bile bilmiyor. Tarikata intisabın daha özel şartları vardır.

    Tasavvufta keramet denen bir müessese var ama diğer yandan keramet gibi bazı olguların dini hayatın efsanelerle yürütülmesine sebep olduğu gibi eleştiriler var. Bunun ölçüsü nedir?

    Keramet mutasavvıflara göre çok küçük bir olaydır. Zurnanın son deliğidir. “Ama hocam hiç de öyle değil toplumda” diyeceksiniz. Hakikaten vatandaş “Falan keramet gitti, filan keramet geldi” diye yaşar. Hele müritler keramet uydurma makinasıdır. “Şeyh uçmazsa kerametle eğer, mürit uçurur ta be kamer” derler. Mutasavvıflarda keramet değil, istikamet esastır. “Keramet hakikatle arada bir perdedir, oyalar, tuzağa düşürür” denir. Keramet sufilere göre bir imtihandır. Keramet olduğunda dehşete düşerler. Saklamak esastır. Bütün bunlara rağmen niçin bu kadar keramet pazarı var? İşte istismarcılar. İşin ehli olmayan insanlar için müthiş bir kapı. Şeyh efendi keramet gösterecek ki bir şeyler gelsin gitsin. Şanı şöhreti artsın.

    Bize ait olmayan bir sahada maç yapıyoruz

    Kapitalizm nasıl etkiledi tarikatları?

    Tüm dini hayatı etkilediği gibi tabii ki tasavvufu da etkiliyor. Şu anda dünyayı kasıp kavuran şey kapitalizm, materyalizm ve bunlara bağlı olarak sekülarizm denen cereyanlar. Bunlar bir tsunami gibi 6.5 milyar insanı perişan ediyor. Öyle bir hal aldı ki dindarları da alt üst ediyor, dervişleri de. Buna direnemiyoruz. Direnemeyince ona göre yorumlar yapmaya kendimizi ona göre planlamaya başlıyoruz. O şartlarda yaşamaya alışmak için yollar arıyoruz. Şimdi tasavvufi hayatın içinde olanlar da öyle. Bir Müslümanın bir beyanatını okuyorsunuz, bir kitabını okuyorsunuz, hayret ediyorsunuz. “Bunu tipik bir kapitalist zihin ancak böyle yapabilir” diyorsunuz. Bir tasavvufi lider holding başkanı olur mu? Bu kapitalizm kafamızı o kadar bozdu ki olur diyoruz. Tekke hayatın dışında bir kurum değil ama bir ana görevi var. Ana göreviyle o işin hiçbir ilgisi yok. Hiç bu işe bulaşmaması gereken bir sistem maddeye paraya boğuluyor. Peşinden şan ve şöhret ve diğer şehvetler geliyor.

    Öze dönüş mümkün mü? Mümkünse nasıl gerçekleşecek?

    Bu tabii ki her zaman mümkün çünkü tasavvufun ana iki kaynağı Allah’ın sözü, Resulullah’ın sözü elimizde. Ben şöyle formüle ediyorum. “3 temel kitap var. Hz. Allah’ın kitabı, Hz. Peygamber’in kitabı, Hz. İnsanın kitabı.” Hz. İnsanın kitabıyla da tasavvufun temel eserlerinden bahsediyorum. Bunlar da bu iki kaynaktan besleniyor zaten. Bunlar elimizde olduğu sürece öze dönüş kolay. Fakat bunun için tabii ki kafamızı karıştıran problemlerden uzak bir dönemi yakalamak gerekiyor. Yani bu tsunaminin etkisinden uzaklaşmamız gerekiyor. Ayaklarımızın yere basması lazım.

    Bu zamanla olabilecek bir şey mi?

    Bugün de olabilir. Gayret etmek lazım. İnsanların böyle bir hayatı hedeflemesi lazım. Basit, sade, tabii bir hayat. Bu şu anda bizim kafamıza göre ihtiyaç olan şeylerin yüzde altmışını atmak demek. Yaptığımız işlerin yüzde altmışı fazlalık. Yediğimizin de, giydiğimizin de yüzde altmışı… Bu yoldan dönüp başka bir yola girmemiz gerekiyor. Kapitalizm reklam yoluyla bize bunu aşılıyor. Bunun farkına varmadan ne tasavvufun özüne ne de dinin özüne inebiliriz. Bize ait olmayan bir sahada kendimize göre maç yapıyoruz.

    Dini bir hayat yaşamadığını düşündüğümüz bazı sanatçıların tasavvufla ilgilendiğini görüyoruz

  6. İLHAM VE RÜYA DİNDE DELİL OLABİLİR Mİ?

    (Günümüzde bu yolla insanlar yönlendirilmektedir.) Anlatılan rüyanın gerçek mi yalan mı olduğu nasıl tesbit edilebilir?
    Gerek zâhir, gerekse bâtın âlimlere göre ilham; kendisiyle şer’î hükümlerin sabit olduğu, kitap ve sünnetten bağımsız bir delîl değildir. Bâtın ulemâsı nazarında -amelî hayat kitap ve sünnetten elde edilen ilim doğrultusunda düzenlendikten sonra- ilham, kitap ve sünnetin anlamlarını kavramada sahîh bir yol olarak görülür. Aksi hâlde ilham, kendisiyle amel etmek câiz olmayan şeytanî bir vesvese olur… CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Keşiflerin ve ilhâmların doğru olup olmadığı, şerîata (İslâmîyet’e) uygun olup olmamaları ile anlaşılır. Tasavvufun, velâyetin yüksek tabakalarında bulunan evliyâ da, ilmi olmayan, diğer Müslümanlar gibi, bir müctehide tâbi olmak mecbûriyetindedir. Bayezîd-i Bistamî, Cüneyd-i Bağdâdî, Celâleddîn-i Rûmî ve Muhyiddîn ibn-i Arabî hazeratı gibi velîler, herkes gibi, bir mezhebe tâbi olarak yükselmişlerdir. İslâmî hükümlere yapışmak, bir ağaç dikmek gibidir. Tasavvufta ilerlemenin neticesinde ortaya çıkan ilimler olan ilimler, mârifetler, keşifler, tecellîler, aşk-ı ilâhî ve muhabbet-i zâtiyye, bu ağacın meyveleri gibidir. Yâni meyve elde etmek için ağaç dikmek şarttır. Yâni, îmân olmazsa ve şerîate göre yaşanmazsa, tasavvuf ve evliyâlık hâsıl olamaz.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  7. RABITA NEDİR?

    Râbıta nedir? Nakşibendî Tarîkatında Râbıta Usulü Nasıldır?
    Arapça, bağlayan, rapteden demektir. Tasavvufî olarak, müridin zihnen ve kalben mürşidiyle “beraberlik” hâlinde olmasını ifade eder. Ruhî terbiye için, bu mânâ beraberliğine ihtiyaç duyulur. Nakşibendîlikte râbıta, önem arz etmekle birlikte, asıl değildir. Râbıtaya, sevgi anlamı da yüklenmiştir. Meselâ, sevgi râbıtası için şu tarif verilir: “Mürşidin, şeyhini severek yâd etmesi ve suretini zihninde canlandırmasıdır.” Kalbî râbıta diye verilen bir tarif de şöyledir: “Müridin, kalben şeyhi ile beraber olmasıdır.” Bu mânâ birliğini, müridi şeyhinde fânî olmaya, yâni, onun hâli ile hâllenmeye götürür. Râbıtanın delîli, “Sâdıklarla beraber olunuz.” (Tevbe s. 119) âyetidir.

    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Nakşibendî tarîkatında râbıta usûlü şöyledir: Nebî (s.a.v.); Medine-i Münevvere’de, Ravza’da, mihrabında yüzünü cemaate dönük vaziyette tahiyyatta oturduğu hayal edilir. Nebî (s.a.v.)’nin sağında Hz. Ebûbekir (r.a.), onun sağında Selma-ı Farisi (r.a.)’den itibaren bütün silsile geliyor. Bu şekilde oluşturulan yarım dairenin en sonunda silsilenin son halkasının yanında, kişi kendisini 34. olarak hayal eder. Böylece yarım dairenin en son halkası olarak Efendimiz (s.a.v.)’in tam karşısına oturulmuş olunur.
    Allah (c.c.) Azimüşşan’ın, Nebî (s.a.v.)’ye ihsan ettiğini Hz. Ebûbekir’e aktarıp oradan da silsile yoluyla şeyhin kalbine gelenin kişinin kalbine intikali istenir. Yâni râbıta; Allah (c.c.)’ın, Nebî (s.a.v.)’nin kalbine ihsan ettiği fuyuzattan bu silsile yolu ile istifade etmekten ibarettir.
    Burada râbıta, aslında Resûlullah (s.a.v.)’a edilmiş olunuyor. Netice, bunların hepsi Allah (c.c.)’a râcidir. 12 tane Hak tarîkat vardır. Bunların büyük bir kısmı Hz. Ebûbekir (r.a.)’den, diğerleri Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sol tarafında oturan Hz. Ali (r.a.) tarafından dağılmaktadır.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  8. YETKİSİZ RABITA YAPTIRANLAR
    Bir kimseye râbıta yapılabilmesi için o kişinin taşıması gereken şartlar nelerdir? Ehil olmadığı hâlde kendine râbıta ettiren kimsenin ve ona râbıta edenin hükmü ve uhrevi durumu nedir?

    Bir kişinin kendisine rabıta yaptırabilmesi için birçok şartlar vardır. Bunlardan biri, o kişinin uyanıkken dilediği zaman, nerede olursa olsun, mâ’nen huzur-u Resulullah (s.a.v.)’e çıkıp soru sorabilecek durumda olmasıdır.CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    İmâm-ı Rabbani, Ubeydullah Ahrar ve Mahmud Sami Ramazanoğlu (kaddesallaû esraruhum) hazeratının üçünün birden kitaplarında geçtiği üzere bir kimse ehil olmadığı hâlde kendisine râbıta yaptırırsa îmânsız ölür. Ehil olmadığını bildikleri hâlde ona râbıta yapanlar da aynı şekilde îmânsız ölürler.
    Son devir zülcenaheyn âlim ve velîlerden Abdulhakim Arvasi (k.s.) Râbıta-ı Şerîfe risalesinde şöyle söyler: Fenâ ve bekâ mertebelerine ulaştıkları şehâdetle sâbit olmayan kimseler her ne kadar zikir tâlimine izinli olsalar da kendilerine râbıta ettiremezler.
    Râbıtaya yetkili olmadan kendine râbıta ettirenler, büyük zarardadırlar. Bu işin zararı, hem kendisine râbıta ettirene hem de râbıta edenlere erişir. Kendilerine yersiz olarak râbıta ettirenlerden bir kısmı, bâzı hâllere aldanıp, büyüklerin bâzı tecellilerini kendi hâlleri sanır, nefsine mâl eder, bir kısmı da tarîkat edeblerine ancak yüzeysel olarak bakabildiği için kendisinde olmayan şeyleri var zanneder yahut “sahte kerâmet ve oyuna geliş” dedikleri felakete düşer.
    Bu mesele, müride büyük zarar verebilir. Râbıtadan gâye; müridin kalbinden gaflet ve karanlığın kovulması iken, kendi kalbinden gaflet ve karanlığı kovamayanlar, nefislerine râbıta ettirmekle onların gaflet ve zulmetlerini nasıl giderebilirler?
    Hz. Hâlid (k.s.) ve benzerlerinin vefatında ve âhiret diyârına intikallerinde dünyaya iltifat ve irtibatları kalmaz fikrinde bulunanlar ve herhâlde hayattakilere râbıta etmek lâzımdır diye düşünenler, büyük bir hata içindedirler. Zîra böyle bir kanaat, evliyânın ölümünden sonraki tasarruflarını inkâr demektir.
    Şah-ı Nakşıbend (k.s.)’in, Abdülhâlik Gucdüvanî (k.s.) ile arasında beş vasıta varken onun ruhâniyetinden, Ebül- Hasan Harkânî (k.s.)’nin de Ebayezid (k.s.)’den feyz alması, bu ölçünün doğruluğuna işarettir.
    Hz. Hâlid-i Nakşıbendî (k.s.)’nin halîfelerinden hiçbiri ve kezalik can dostu Şeyh İsmâil ve Şeyh Abdullâh Herevî, ruhları dünyadan ayrılıp ulvi makamlara yükselinceye kadar kendilerine râbıta edilmesine izin vermezler ve bu işi daima yasaklarlardı.
    İnsanların ve cinlerin mürşidi Hz. Mevlâna Hâlid (k.s.)’in halîfeleri, yüce Nakşîlik yolunun en büyüklerinden oldukları hâlde edeblere ne kadar uydukları bu hâllerinden anlaşılır.
    “Tarîkat sadece edebdir.” denilmiştir. Mevlâna (k.s.), Mesnevî’de, bu inceliğe işaret eder ve mârifet yolunun edebde olduğunu, edebden yoksun olanların İlâhi lûtuftan mahrum bulunduğunu kaydeder.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  9. GERÇEK MANEVİYAT BÜYÜKLERİNİ NASIL TANIRIZ
    Gavs, müceddid, sâhibü’z-zamân vs. gibi kavramlar günümüzde kolayca kullanılabiliyor. Bu sıfatlardan bazılarını taşıyan kişiler, bir devirde ancak bir tane olabileceğinden birilerinin iddiasının doğru olması, diğerlerinin yalan söylemiş olmasını gerektiriyor. Bu konuda ölçü nedir? Bu sıfatları geçmişte hakkıyla taşımış mürşidler ile günümüzde bu makamlarda oldukları, çevresindekiler tarafından iddia edilen kimselerin hâlleri birbirine uygun mudur? CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Gavs: Yardım etmek, imdada yetişmek demektir.
    Kutub, bir tarîkatın en büyüğü, âlemde Allâh’ın irâdesini temsil eden evliyâullâh’ın, rütbe ve derece bakımından en yüksek olanıdır. KutubHâtemü’l-enbiyâ, Resûl-i kibriyâ Efendimizin (s.a.v.) vârisidir. Peygamber Efendimizin  (s.a.v.) zâhir ve bâtınana tamamiyle ve kemaliyle vâris olan kutba ise kutbu’l-aktâb (kutubların kutbu), denir ki insanları-cinleri irşad ve onların hidâyete ermelerine kılavuzluk etmekle vazifeli velî kişi (Allah dostu) manasınadır. Bu velînin yeryüzünden Arş’a kadar her şeyde –bi iznillah- tasarrufu vardır.[1]
    Müceddid: Her asır başında geleceği Nebî (s.a.v.) tarafın­dan müjdelenen, dînin yüksek hâdimleridir. Kendilerinden ve ye­niden bir şey ortaya çıkarmazlar, yeni ahkâm getirmezler. İslâmî hükümlere harfiyen uyarak dînin aslını ortaya koyarlar ve ona karıştırılmak istenilen bid’atları def ederler.
    Sâhibü’z-zamân: Zamanın etkisinden kurtulmuş; geçmiş ve gelecek düşüncesinden sıyrılmış, ân-ı vâhidi yakalayan ve onu sürekli yaşayan velîdir. O, bu durumuyla zamanı aşmıştır.
    Geçmişte bu vasıfları hakkıyla taşıyan kimselerden yola çıkarak konuyu açıklayalım:
    Gavs-ı Â’zâm Abdulkâdir-i Geylânî Hazretleri:
    Abdülkâdir Geylânî on sekiz yaşında Bağdad’a geldi. Buradaki meşhur âlimlerden ders almak sûretiyle hadîs, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetişti.
    İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, vâz etmeye ve ders vermeye başladı.
    Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri, bir müddet ders verip insanları irşâd ettikten, hak ve hakikatı anlattıkdan sonra; ders ve vâz vermeyi bıraktı. İnzivâya çekilip, yalnızlığı seçti. Bütün vaktini ibâdet, riyâzet ve mücâhede ile nefsinin arzu ve isteklerini yapmamak, istemediklerini yapmakla geçirmeye başladı. Buyurdu ki: Irak’ın sahrâ ve harâbelerinde 25 sene insanlardan uzak kaldım. Benim kimseden, kimsenin benden haberi yoktu. Bazen uzun müddet yemezdim.
    Fıkıh ve hadîs ilimlerinde müctehid idi. Haftada üç gün halka vâz ederdi. Vâzında, âlim ve evliyâdan zatlar da bulunur, hepsi büyük bir huzûr içerisinde dinlerlerdi. Huzûrunda Kur’ân-ı Kerîm tegannîsiz gâyet sâde, tecvide riâyetle okunurdu. Dört yüz âlim onun anlattıklarından notlar tutar, izdiham ve kalabalık sebebiyle birbirlerinin sırtlarında yazarlardı. Sorulan suâllere gâyet açık ve doyurucu cevaplar verirdi.
    Derin ilim sâhibi idi. On üç çeşit ilimde ders verirdi.
    Sabah ve ikindiden sonra tefsîr, hadîs ve fıkıh; öğleden sonraları Kur’ân-ı Kerîm ve kırâat dersleri okuturdu. Akşam ve sabah ise, usûl-i fıkıh ile nahv, Arabî cümle bilgisi verirdi. Onun bereketiyle talebeler çabuk ilerlerlerdi.
    Tabiblerin tedâvî edemediği hastalar ona gelirler, onun duâsı bereketiyle şifâ bulup giderlerdi.
    Fakîrlerin ve dervişlerin nafakasını satın almak için, vazîfeli hizmetçilerinin, bir başka işi olsa yâhut hastalansalar; kendisi çarşıya çıkar, ceddi Resûlullah Efendimiz ((Sallallahu Aleyhi ve Sellem))’e uyarak, ev için lüzûmlu şeyleri satın alırdı. Bir toplulukla yolculukta olsa ve bir yerde konaklasalar; kendi eliyle, el değirmeninde buğday öğütür, hamur yapar, ekmek pişirir ve hepsine taksim ederdi. Kendini ziyârete gelenlere saygı gösterir, tevâzu ederdi. Çok günler, et ve yağ yemezdi.
    Allahü Teâlâ’nın izni ile bir anda birçok yerde bulunurdu.

    Mevlana Halid-i Bağdadi (k.s.)
    Müceddit idi. Süleymâniye’de devrin meşhûr âlimlerinden ilim öğrenip, icâzet aldı. Sarf, nahiv, edebiyât, usûl, mantık, hikmet (fen), hey’et (astronomi), geometri, hesâb ilimleri ile tefsîr, hadîs, fıkıh, kelâm, tasavvuf ilimlerini ve diğer ilimleri öğrendi. Fîrûzâbâdî’nin Kâmûs‘unu ezberledi. Öğrendiği bütün ilimlerde dîn ve fen adamlarına hocalık yapacak derecede üstün bir bilgiye sâhip oldu. Dîn ve fen ilimlerindeki üstünlüğü ve geniş bilgisi sebebiyle zamânının bütün âlimleri ve velîlerinin takdirlerini kazandı. Hangi ilimden ve hangi fenden ne sorulursa sorulsun derhal cevâbını verirdi. Zekâsı ve bilgisi karşısında akıllar hayrete düşerdi…

    Mevlana Celaleddin-i Rûmi (k.s.)
    Mevlânâ Hazretleri, Halep’te El-Halâviyye ve Şam’da El-Makdisiyye Medresesinde bulundu. Muhyiddîn-i Arabî, Kemâleddin bin Adîm, Sâdeddîn-i Hamevî, Osman Rûmî, Evhadeddin Kirmânî, Sadreddîn-i Konevî gibi zamânın âlim ve velîleriyle sohbet edip onlardan da ilim öğrendi. Onların teveccühlerini kazanan Mevlânâ Celâleddin, Şam Medresesinde zaman zaman Hızır Aleyhisselâm ile görüştü. Tasavvuf ilminde bir müşkili olursa Hızır Aleyhisselâm ortaya çıkıp meselelerini hâllederdi. Tefsîr, hadîs, fıkıh, mantık, usûl, meânî, edebiyât, matematik, fen, tıp gibi pekçok zâhirî ilimlerde mütehassıs oldu. Gündüzleri ilim öğrenir, gecelerini ibâdet içinde, Allahü Teâlâ’yı zikrederek ve Kur’ân-ı Kerîm okuyarak geçirirdi. Seher vakitlerinde tövbe ve istiğfâr ederek çok ağlar, gözyaşları sel gibi akardı. Allahü Teâlâ’nın muhabbetiyle yanar, O’na kavuşmak arzusuyla tutuşurdu. Tasavvuf ilminde de yüksek derecelere kavuşan Mevlânâ Celâleddin Muhammed Rûmî, hocalarından yazılı icâzet ve diploma aldı
    Mevlânâ Hazretleri’nin, on beş gün ağzına hiç lokma koymadığı zamanlar olurdu. Nefsinin istediklerini yapmamak için kapıda köpekler için hazırlanan yemek artıklarının yanına gider, nefsine; “Ey nefs! Bana istediklerini yaptırıp rûhumu emrin altına almak mı istiyorsun? Arzunun yerine gelmesini istiyorsan, önce yemek artıklarını yemen lâzım! Yâ ye veya beni bu hâlimle kabûl et!” diyerek nefsiyle mücâdele ederdi. Böylece nefsinin isteklerini hiç yapmaz, onu rûhuna köle ederdi ve bu hâlde aylar birbiri ardından geçer giderdi…
    Yukarıda “Kutbiyyet, Gavsiyyet” gibi manevi vazifeleri kendi çağlarında üstlenmiş zâtlardan bir kaçının hayatından  kısaca bahsettik. Günümüze gelirsek…  Günümüzde de mürişd-i kâmil, gavs, müceddit vs. gibi lakablarla anılan kimselerden o zâtlardaki manevî hâlleri, onlardaki ilmi, ve onlardaki mücâhedeyi görmeyi istemek hakkımız değil mi?

    [1] Eşref Ali et-Tehânevi, Muhammed b. Ali, Keşşâf-ı Istılât-ı Fünûn, İst., 1318, 2, 1268;

    MÜRŞİD-İ KÂMİL

    Her asırda mürşid-i kâmiller de vardır.

    Mürşid-i kâmiller, dini öğreten, dinî ilimleri öğreten, Kur’ân-ı kerimi öğreten ve halka İslâmî heyecan ve şevki veren kişilerdir.

    Abdülkâdir Geylânî (k.s.) hazretleri,

    Şâh-ı Nakşîbend (k.s.) hazretleri

    İmam Rabbânî (k.s.) hazretleri gibi…

    Mürşid-i kâmil olan şeyhler, ömürleri boyunca dine hizmet etmişlerdir. Ve onlardan hiçbiri, dinî maddî çıkarlarına alet etmemişlerdir.

    Her mürşid-i kâmil, evliyâullahtır. Ama her evliyâullâh mürşid-i kâmil değildir.

     

     Mürşid-i Kâmil’de Bulunması Gereken Bazı Hususiyetler

    Abdülkerim el-Cilî Hazretleri,bir mürşid-i kâmil’de bulunması gereken sıfat ve ahlak hakkında buyurdular:

    “Bir Mürşid-i Kâmil kendisinde on iki haslet bulunmadıkça nihâyet seccâdesine oturup inâyet kılıcını kuşanamaz. Bunlardan settâr ve gaffar hasletlerini Allâh’tan, refik ve şefik hasletlerini Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’den, sadık ve mütesaddık hasletlerini Hz. Ebû Bekir (r.a.)’den, emri bil’maruf ve nehyi anil-münker hasletlerini Hz. Ömer (r.a.)den, misâfirperverlik ve teheccüd namazı hasletlerini Hz. Osman (r.a.) dan, ilim ve cesâret hasletlerini ise Hz. Ali (r.a.)den…

    İşte bu sıfatlara sahip olan bir zât nefsini ve hakikat yolcularını terbiye etmesini bilir.

    -“Cenâb-ı Allâh’dan olan hasletler, settâr ve gaffâr’dır.

    Settâr: Ayıpları ziyâdesiyle örten, bir mürşid gece gibi olmalıdır. Bütün ayıpları örtmelidir. Kimsenin aybını araştırmamalı ve deniz gibi bütün pislikleri kapatmaladır

    Gaffâr: Günahları bağışlayıcı, özür dileyenlerin özrünü kabul edendir. Mürşid, asla kimseye kin bağlamamalıdır. Özür dileyen ve tevbe eden insanları tertemiz bilmelidir. Hiç kimseyi asla geçmişinden dolayı azarlamamalıdır.

    Resûlüllâh (s.a.v.) Efendimiz’den olan vasıflar, şefîk ve refîk sıfatlarıdır.

    Şefîk: Çok şefkatli, merhametli demektir. Resûlüllah ümmetine merhametli olduğu gibi mürşidler de insanlara karşı merhâmetli olmalıdır. İnsanlara acımalıdır. İnsanların dünya ve âhirette mutlu olmaları için gece ve gündüz çalışmalıdır.

    Refîk: Çok yumuşak huylu olmak… İnsanlara karşı asla kaba, sert ve hâşin olmamalıdır. İnsanlara karşı güneş gibi olmalıdır. İyi ve kötü bütün insanlara ışık vermeli ve herkesi kurtarmak için büyük bir sevgi ve hoşgörü ile çalışmalıdır.

    Hazret-i Ebû Bekir (r.a.)’den sâdık ve mütesaddık sıfatlarıdır.

    Sâdık: Özde ve sözde doğruluk demektir. Hiç bir bahâne ve mantık ile mürşid’in yalan söylemesi, iki yüzlülük yapması ve insanları aldatması asla mümkün değildir.

    Mütesaddık: Tasadduk eden, bolca sadaka veren, cömert olan kimse demektir. Mürşid, alan değil verendir. Mürşid’in cimri olması düşünülemez. Mürşid cömert olmalıdır. İslâm dini için, Hazret-i Ebû Bekir misâli bütün malını vermelidir. İnsanlığa İslâmiyetin öğretilmesi için varını yokunu harcamasını bilmelidir.

    Hazret-i Ömer (r.a.)’den olan vasıflar, emr-i bilma’ruf ve nehyi anil-münker sıfatlarıdır.

    Emr-i bil’ma’rûf: İyiliği emretmektir. Mürşid, insanlara doğru yolu göstermelidir. Kendisinin aleyhinde de olsa doğruluktan şaşmamalıdır.

    Nehy-i anil’münker: Kötülükten nehyetmektir. İnsanları kötülüklerden alıkoymaya çalışmalıdır. Bütün bu hizmetler için İslâmiyet iyi bilinmelidir. İlimden haberi olmayan bir kişinin topluma faydalı olması mümkün değildir.

    Hazret-i Osman (r.a.)’dan olan misâfirperverlik ve insanlar uykuda iken namaz kılmak sıfatlarıdır.

    Misâfirperver’lik İslâm’ın şiârındandır. Hazret-i İbrâhim’in güzel sünnetlerinden birisidir. Mürşidler, Allâh için insanlara hizmet etmeledir. Özellikle fakir misâfirlere gereken itinâ ve ikrâmda bulunmalıdır. Misâfirleri Allâh için ağırlamalıdır. “çırağlık” almak veya riyâ (gösteriş) niyeti taşımamalıdır.

    Teheccüd, geceleri insanlar uykuda iken namaz kılmaktır. İnsanı olgunlaştıran gece namazıdır. Mürşid, insanların gâfil olduğu geceleri ibâdet ile geçirmelidir. Göz yaşları dökmelidir. Ümmet-i Muhammed için ağlamalıdır. Onların islâhı için dua etmelidir.

    Hazret-i Ali (r.a.)’den ilim ve cesâret sıfatlarıdır.

    Âlim: İrşâd’ın ilk şartı ilimdir. İlmi olmadan irşâd postuna oturan câhil insan aslında ateşinde üzerinde oturmaktadır. Âlim olmayan bir kişi hep başkalarının irşâd’ına muhtaçtır. Başkalarının irşâd ve desteğine muhtaç olan kişinin mürşidliği aklı ermezin zehirli bir kılıç ile oynaması gibidir…

    Cesâret: Mürşid medenî cesâret sahibi olmalıdır. Korkak ve yağcı olmamalıdır. “Hakkı söylemeyen dilsiz şeytandır.” Düşüncesiyle hareket etmelidir. Şunu veya bunu memnun etmek için din adına asla yalan söylememeli ve yanlış fetvâ vermemelidir.

    Bu güzel sıfatları taşıma erdemliliğine kavuşan yüce insanlar, kendi nefislerini dizginleyip terbiye edebildikleri gibi irşâd makamına oturup, hakîkat yolcularını terbiye eder ve onlara doğru yolu gösterebilirler. [3]

     Mürşid-i Kâmilin Ehemiyyeti

    Ebû Yezid Bestâmî hazretleri buyurdular:

    مَنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ  شَيْخٌ فَشَيْخُهُ شَيْطاَنٌ   

    -“Şeyhi olmayan kimsenin şeyhi şeytandır.”[4]

    Hatta bazıları da buyurdular:

    لَوْ أَنَّ الرَّجُلَ يُوحَي إِلَيْهِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَيْخٌ لَايَجِيءُ مِنْهُ شَيْئٌ

    “(Faraza) bir kişiye vahiy gelse bile eğer o kişinin bir şeyhi yok ise ondan hiçbir şey gelmez[5]” dediler.

    [1] Şümûsu’l-Envâr ve Kunûzü’l-Esrâr, s. 60, İbn-i Hac et-Tilmisânî el-Mağribî,

    [3]   Cevherden Gerdanlıklar, s. 54-55, Allâme Muhammed b. Yahyâ et-Tâdifî

    [4] Şerhü Kasîdeti’l-Bürde, s. 6, Ömer bin Ahmed El-Harbûtî, Âmire matbaası- İstanbul-1266

    [5] Şerhü Kasîdeti’l-Bürde, s. 6, Ömer bin Ahmed El-Harbûtî, Âmire matbaası- İstanbul-1266

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  10. KADINLARA SOHBET YAPMAK UYGUN MU?
    Soru: Geçmişte yaşamış tarîkat şeyhlerinin, kadınları irşadları nasıl olmuştur? Günümüzde yapılan kadınlarla görüşmek, onların bulunduğu meclislerde sohbet etmek vs. gibi uygulamaların tarîkatta yeri var mıdır?
    Hicab âyeti indikten sonra Nebî (s.a.v.) Efendimiz kadınları çoğunlukla eşleri vasıtasıyla bazen de perde arkasından görüşmek sûretiyle irşâd etmiştir.
    Bu sünnete tâbi olarak, son devrin mânevîyat büyüklerinden Hz. Mahmud Sâmi Ramazanoğlu (k.s.) da kadınları, kocaları vasıtası ile irşâd etmiş, onlara hiçbir zaman toplu veya tek tek sohbet yapmamıştır. Kadınlara zikir telkinini de kocaları vasıtasıyla yapmıştır. Bu usül, mânevîyat ehlinin yoludur.
    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Bu yolun büyüklerinden Mevlana Halid-i Bağdadi (k.s.)’nin bir talebesine yazdığı mektupta şu ifadeler yer alır: “Ubeydullah Efendi, kadınların eve gelmelerine mâni olsun. Bu iş onun tarîkattan çıkışına sebep olur.”
    İmam Şârânî hazretleri bu konuda şöyle der: Başlangıçta birçok ‘şeyh’ ve ‘derviş’, kadınlarla yakınlıkla onlara mânevî bir baba olduklarını, böylece birlikte oturmalarının ve o kadınlara bakmanın câiz olacağını düşünürler. Buna karşılık kadın da, o kimseye bir baba gözü ile bakmanın câiz olduğu düşüncesine vararak yüzünü göstermede bir sakınca duymamaya başlar. İşte bu düşünce ve davranışlar, temiz olan şerîat yolundan ayrılmak demektir. Belki de şeytan bu türlü düşünce ve davranışları onlar için bir zina başlangıcı olarak hazırlamıştır. Hakk Teâlâ her türlü şaibeden uzak Peygamber hanımları hakkında ashab-ı kirama şu emri vermiştir: Bir de onun (Peygamber (s.a.v.)’in) zevcelerinden lüzumlu bir şey istediğiniz vakit, perde ardından isteyin onlardan. Bu davranış gerek sizin ve gerek onların kalpleri için daha uygun ve daha temiz olmuş olur.” (Ahzâb s. 53)

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  11. ŞEYHLİK BABADAN OĞULA GEÇER Mİ?
    Postnişinlik, şeyhlik, mürşidlik gibi mânevî makamlara istişare yahut seçimle gelinir mi? Bir kimse, ehil olmadan, sırf oğlu yahut akrabası olduğu için o zâtın vazifesini devralabilir mi? Mânevî yolda vazifelendirme usulü nedir?
    Evliyâ’nın büyüklerinden Mansûr el-Betâhî Hazretleri’nin vefatı yaklaşınca hanımı:
    -Efendi! Oğluna vasiyet et onu yerine vekîl bırak, dedi. Mürşidi-i kâmil olan Şeyh Mansûr el-Betâhî Hazretleri:
    -Hayır, kız kardeşimin oğlu Ahmed Rufâî’yi yerime vekil bırakacağım, dedi.
    Hanımı çok ısrâr etti. Ağladı. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    -Oğlumuz varken sen başkalarını, yerine “şeyh” tayin ediyorsun. Bizden sonra çocuklarımızın kıymeti kalmaz, gibisinden çok söylendi.
    O büyük zat, hanımını susturmak için, oğlu ile talebesi Ahmed Rufâî’yi yanına çağırdı.
    -Gidin bana biraz çiçek toplayın getirin, dedi. Gittiler. Oğlu, demet demet çiçekler getirdi. Her biri değişik renkteydi. İnsanın içini açıyordu. Hoş kokular saçıyordu.
    Ahmed Rufâî ise eli boş döndü. Boynunu büktü. Mahçûp bir edâ ile hocasının yanına geldi. Hocası:
    -Neden çiçek toplamadın, diye sordu.
    Üzüntülü bir şekilde cevap verdi:
    -Efendim! Elimi uzattığım her çiçek, Allahü Teâlâ’yı tesbîh ediyordu. Koparmaya kıyamadım.
    Hanımı; bu hâli görünce şeyhliğin babadan oğula miras yolu ile geçen bir makam, mevki, saltanat ve mal olmadığını anladı. Sesini çıkarmadı. Isrârından vazgeçti.
    Gözyaşları
    Seyyid Ahmed Rufaî Hazretleri buyurdu:
    “Tarîkat, şeyhlik ve evliyâ olma derecesi, dede ve babadan kimseye miras kalmaz. Çalışmakla olur. İbâdetle olur. Gözyaşları dökmekle olur. Müslümânları sevmekle olur.”
    Sahte Şeyhlerin Sohbeti Zehirdir
    İmâm Rabbânî Hazretleri sahte şeyhler için şöyle buyurdu:
    “Ermeyen bir şeyhin çevresinde bulunmak, onunla sohbet etmek ve ona bağlanmak, zehirli bir kılıç ile yaralanmaktan daha beterdir. Zehirli kılıç, insanın maddî hayatını alır; sahte şeyhler, insanın mânevî hayatını öldürür.”
    İddia Sahiplerinden Uzak Durmak Gerek
    Şeyh İmâm Allâme Müfessir Muhakkik Seyyid İsmail Hakkı Bursevî (k.s.) Hazretleri buyurdu:
    “Babadan, âbâ ve ecdâddan miras yoluyla şeyhlik iddia edenlere asla tâbi olmamak gerekir. Çünkü babadan miras yoluyla şeyhlik iddia edenlerin, hakîkat âlemine götüren tarîkatta, bir hidâyet ve nasipleri yoktur.”
    Bunlara, yâni miras yoluyla şeyhlik makâmına oturanlara uymak uygun değildir. Bunlara uymak ve onlara murid ve talebe olmak câiz değildir. (Muhammed Ma’sûm Fâruki gibi babasından sonra, onun yerine geçen bir kimse varsa da bu, o zâtın kendi durumu ile ilgilidir. Böyle bir zât ile kıyas yapmak yersizdir. İslâm târihinde rüşd ve hidâyeti onunki kadar yaygın olan bir âlim ve mürşid görülmemiştir. Dokuz yüz bin kişi ona talebe olup elinde tövbe etmiş, talebelerinden yüz kırk bini evliyâlık mertebelerine kavuşmuş, yedi bini de mürşid-i kâmil, tam ve olgun bir âlim olarak yetişip irşâd ile emrolunmuştur.)

    İmam Rabbânî hazretleri sahte şeyhler için şöyle buyurdu:

    “Ermeyen bir şeyhin çevresinde bulunmak ve onunla sohbet etmek ve ona bağlanmak, zehirli bir kılıç ile yaralanmaktan daha beterdir. Zehirli kılıç insanın maddî hayatını alır, sahte şeyhler, insanın manevî hayatını öldürür.”[4]

    [1] Evliyâlar Ansiklopedisi c. 8, s. 98

    [2] Mecâlisi Ahmed Rufâî, s. 47.

    [3]  Mukaşefetu’l- Kulub el-Mukarribu ila allamul-Ğuyub S.48 İmam Ebu Hamid el-  GAZÂLİ   Dar’ul –Ma’rife  1996 Beyrut

    [4] İmam Rabbânî hazretleri, Mektubat; c. 1, s.73, Mektup: 61

    [5] Ruhu’l-Beyan tefsiri: c. 1, s. 274,

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  12. YOL GÖSTERİCİLERDE ARANACAK VASIFLAR
    Mânevî alanda, yol gösterici seçerken neye dikkat edilmelidir?

    İmâm-ı Gazâlî (k.s.) Hazretleri buyurdu:
    ”Havada uçan, suyun üzerinde yürüyen veya ateş yiyen veyahut da bunlardan başka harikulâde hâller gösteren bir şeyhi gördüğün zaman onu iyi araştır. O şeyh, eğer Allah (c.c.)’ın farzlarından ve Resûlullah (s.a.v.)’ın sünnetlerinden birini terk ediyorsa yalancıdır, düzenbazdır. O, evliyâ değildir. O şeyhin işleri asla kerâmet değildir; belki istidrâçtır.” CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Tasavvuf konusunda şerîat ve hükümlerinin değerini bilmeyen, şerîat ile amel etmeyen kişiden yüz çevirmek lâzımdır. Çünkü o (şerîat ilimlerini, hükümleri ve hikmetlerini bilmeyen kişi) kısırdır.
    Mânevîyattan yoksun ve irşad derecesine yükselmeyen “müteşâyihe” (sahte şeyhe) bağlanan müritlerin çalışmaları da sonuçsuz kalmaya mahkûmdur.
    “O gün yüzleri ateşe çevrilirken “Ah!” derler; “Ah, ne olurdu bizler Allah’a itaat edeydik, Peygamber’e itaat edeydik!” “Yâ Rabbena! Ey Rabbimiz!” demektedirler, “Doğrusu bizler beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yanlış yola götürdüler. Yâ Rabbena! Onlara azâbın iki katlısını ver ve kendilerini büyük bir lânet ile lânetle! ” (Ahzâb s. 66-68)
    Allahü Teâlâ Hazretleri buyurdu: “Ve sâdıklarla beraber olun.” (Tevbe s. 119) Yâni, sâdıkların cümlesinden olun ve sâdıkların sohbet arkadaşları olun.
    İşte bu sebeple bazı hikmet ehli buyurdu. “Kişi, bekâsını (yerleşip kalacağı yeri) seçerken dînen en güzelini tercih etmesi lâzım gelir. Tâ ki sâdık ve samimî ihvan (dîn kardeşleri) ile yardımlaşsın.”
    Hz. Îsâ (a.s.)’ya soruldu: “Yâ Rûhullâh! Kiminle oturalım?” Îsâ (a.s.) buyurdu: “Konuşması ilminizi artıran, görülmesi size Allahü Teâlâ Hazretleri’ni hatırlatan ve ameli sizi âhirete rağbet ettiren sâlih kimselerin meclisinde oturun.”

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  13. MÜRŞİD-İ KAMİL’İN ÖZELLİKLERİ NELERDİR?
    Şerîat-ı Mutahhara gereğince istikâmet üzere amel ediyor olması, insanları şerîatı tatbik edip yaşamaya ve Allahü Teâlâ’yı huzur ile zikre irşâd etmesi,
    Mümkün mertebe bütün insanlara nasihat etmesi,
    Onlara takva yolunu göstermesi,CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Şer’an yapılması câiz görülmeyen şeylerden de nehyetmesi (sakındırması),
    Bütün mahlûkata (yaratılmış olan her canlıya) şefkat ve merhamet nazarıyla bakması,
    Küçüklerine merhamet, büyüklerine saygı göstermesi,
    Gerektiği kadar fıkhı ve tevhid akidelerini iyi bilmesi,
    Mü’minlerin ayıplarından muttali (vâkıf) olduklarını setr etmesi, örtmesi,
    Mürşid ehl-i keşiften ise, kalblerin kemâlâtını ve âdabını, nefsânî hastalıkları ve nefsin âfetlerini bilmesi gerekir. Şayed ehl-i keşif değilse, müridde meydana gelen hâllerden veya görünüşünden bunu bilmelidir.
    Gönül zenginliğine sahip, ancak Allah Rızasına muhalif işlerde kızan, güzel ahlâk sahibi bir zât-ı kâmil olmasıdır.
    Bütün mâsıyetleri (günahları) terk, farzlara, vâciblere, kolayına geldiği kadar sünnetlere uymak ve mümkün olduğu kadar Zikrullah’a ve salevât-ı şerîfeye devam gibi vasıflardan başka şeyler mürşidlik için şart değildir.
    Soru: İrşada salahiyetli mürşidin, kerâmet göstermesi şart mıdır?
    Cevap: Keramet şart değildir. Çünkü sahâbe ve tâbiînin çoğundan (bazıları hariç), kerâmet nakledilmemiştir. Hattâ sahâbe-i kiramın en faziletlisi olmasına rağmen Hazret-i Sıddık-ı Â’zam’dan çok az kerâmet nakledilmiştir. Allah (c.c.), cümlesinden razı olsun.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  14. EHLİYETSİZ ‘ŞEYH’LERİN DURUMU
    Ehil olmadan irşada kalkışanların uhrevi durumları nedir?

    Yahûdîler dediler ki: Hıristiyanların, dayandıkları bir şeyleri yoktur.” Hıristiyanlar da: Yahûdîlerin, dayandıkları bir şey yoktur.” dediler. Hâlbuki onlar da kitabı okuyorlar, onlar da hiçbir şey bilmeyenler de aynı sözü söylediler. Artık, Allah, bu ihtilâf ettikleri şey hakkında kıyâmet günü aralarında hükmünü verecektir.” (Bakara s. 113) CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    İyi bilmelisin ki her grup ve her fırka, kendilerinde olanla öğünür durur. Bu durum, yalnız sapık fırkalara mahsûs değildir; aksine bir sûfi ile diğer sûfi, şeyh ile şeyh ve âlimle diğer âlim arasında da cereyân eder. Binaenaleyh, her grubun karşı tarafı hata ile suçlaması, devam eder gider. En iyisi, hidâyete tâbî olmaktır.
    Büyüklerden biri demiştir ki; kim nefis terbiyesi yapmadan, dünya ve âhireti tanımadan, sırf basit dünya menfaati için gönül sâhibi ve irşâd ehli olduğunu iddiâ ederse bunun cezâsı:
    Resûlullah (s.a.v.)’ın Mi’râc Gecesi gördüğü kadınların cezasının kat kat fazlası olacaktır ki; bu kadınlar, makaslarla göğüslerini kesmektedirler. Efendimiz (s.a.v.):
    “Bunlar kimdir?” diye sorduğunda, Cibrîl (a.s.):
    “Bunlar, zinâ yoluyla çocuk dünyaya getirenlerdir.” diye cevab vermiştir.
    Buna dayanarak delîlsiz dava bâtıldır. Delîlsiz iddiânın sâhibi, hem kendi sapmış hem de başkalarını sapıtmış olur. (Mânevî yoldan kendisine böyle bir vazife verilmediği hâlde) Şeyhlik iddiâ eden; zinâ yapan kadına benzer, onun hevâsına tâbi olan da veled-i zinâ gibidir. Böylece, ehil bir terbiye edicisi olmadığından veled-i zinâ, hükmen helâk olmuş demektir. Bid’ata tâbi olmanın neticesi bi’dat ve küfürden başka bir şey değildir.

    VELÂYET MAKAMINI İSTİSMÂR

    Evliyâullah’ın ve mürşid-i kâmil olan şeyhlerin insanlar, tarafından sevildiğini ve sayıldığını gören; bazı kişiler, manevîyat ve irşad makamını istismâr ettiler.

    Kendileri, gerçek manâda evliyâ ve mürşid-i kâmil olmadıkları halde; evliyâlık ve şeyhlik iddia ettiler.

    Şeyhlik postuna oturdular.

    Evliyâlık tasladılar.

    Helak oldular.

    Evliyâullâh’tan dolayı üç kişi, sapıtabilir:

    1-Evliyâullâh’a eziyet eden, düşman ve evliya’yı sevmeyenler.

    2-Evliyâullâh’ı olduğu derecesinden ziyâde bir makama çıkaran sevgide çok aşırı gidenler.

    3-Evliyâullâh olmadığı halde, insanlara

    -“Ben şeyhim!”,

    “Ben evliyâyım!” ve

    “Ben ermiş insanım” diyen veya bu havâyı vererek ya da böyle bir imâ’da bulunarak, halkı çevresine toplayan ve onların gerçek mürşid-i kâmili bulmalarına mâni olan,  müteşâyih ve şeyhlik taslayan maddeperest kişiler “aduvvullâh” (Allâh’ın düşmanları)dır.

    Onların iman ve nikahlarından korkulur. Çünkü ermediği ve evliyâ olmadığı halde şu veya bu sebeple şeyhlik taslayanlar, dini ve halkın temiz duygularını istismâr eden mal, makam, mevki, şöhret, çıraklık ve dünyalık peşinde koşanlardır.

    Gerçek bir evliyâ olmadan herhangi bir sebeple ben evliyâyım ve mürşidim diyenlerin âhirette görecekleri azab zinâkâr kadınların azabından daha çetin ve daha kötü olacaktır. Bu tür şeyhlerin müridleri de veledi zinâdır. Terbiyeleri mümkün olmayan sokak çocuklarıdır. Cümlesine yazıklar olsun! Allâh hidâyet nasip etsin

     Evliyâlık İddia Etmek

    Evliyâullah, Allâhü Teâlâ hazretlerinin yüce ahlakı üzere olan kişiler olduklarından, her yerde en çok sevilen, sayılan ve takdir gören kişilerdir.

    Evliyâullah, her zaman cazibe merkezidirler.

    Evliyâullah, insanları hep kendilerine çektiler.

    İnsanlar, Allâhü Teâlâ hazretlerinin sevgili bir dostunu bulup ondan dua isteme yolunu araştırdılar.

    Halkın, evliyâullaha olan alâkasını ve bağlılığını bilen bazı kötü niyetli insanlar, toplumda evliyâlık taslamaya başladılar.

    Riyâkârlık ettiler.

    Kendilerine evliyâullah süsü verdiler.

    Sarık, cübbe, yeşil renkli elbiseler ve benzeri kisvelerle kendilerine halktan ayırdılar.

    Ahiret ameliyle dünyevî çıkar elde etmeye başladılar.

    Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdu:

    مَنْ طَلَبَ الدُنْيَا بِعَمَلِ الَآخِرَةِ طُمِسَ وَجْهُهُ وَمُحِقَ ذِكْرُهُ وَأُثْبِتَ إِسْمُهُ فِي النَّارِ

    Kim ahiret amel (ve işi) ile dünya (malı kazanmayı) dilerse yüzünün güzelliği değişir, onun zikri (ve virdi) silinir. Ve ismi cehennem ateşinde sabit kılınır.[1]

    Evliyâlık Makamı

    Beyâzid-i Bestâmî (k.s.) hazretleri buyurlar:

    Bir zaman; “Artık ben, zamânın en büyük evliyâsıyım.” düşüncesi kalbime geldi.

    Hemen buna pişman olup gönlüm hüzünle doldu.

    Şaşkınlık içerisinde Horasan yolunu tuttum.

    Bir müddet gittikten sonra; “Allahü teâlâ hazretleri, beni, kendime getirecek birini bana gönderinceye kadar buradan ayrılmayacağım.” diye niyet ettim ve orada üç gün bekledim.

    Dördüncü gün dişi bir devenin üzerinde bir gözü görmeyen biri geldi.

    “Nereden geliyorsun?” dedim.

    “Sen niyet ettiğin zaman üç bin fersah uzakta idim.

    Oradan geliyorum.

    Kalbini koru.

    “Zamânın en büyüğü benim.” gibi düşünceleri hatırına getirme!” dedi ve kayboldu.

    Uzun seneler nefsimi terbiye etmekle uğraşıp çile çektikten sonra, bir gece, Allahü teâlâ hazretlerine yalvardım.

    “Şu testi ve aba sende oldukça, sana ruhsat yoktur.” diye ilhâm olundu.

    Bunun üzerine yanımda bulunan testi ve abayı terk ettim.

    Bundan sonra bana;

    “Ey Bâyezîd, nefsin hevâ ve hevesi için tuzaktaki tâne misâli olan dünyâ mallarına gönül bağlayıp, sonra da Allahü teâlâya kavuşmak için yol istiyen kimselere;

    “Bâyezîd, nefsin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yapmak sûretiyle kırk yıl uğraştığı hâlde, yanında bulunan kırık bir testiyi ve eski bir abayı terk etmedikçe izin alamadı.

    Siz, bu hâlinizle size izin verileceğini mi zannediyorsunuz. Aslâ izin alamazsınız.” diye bildirildi. [2]

     Havada Uçan Dervişi İrşad Etti

    Behâeddîn Buhârî hazretleri Kâbe’yi ziyârete giderken, Horasan’a uğramıştı.

    Orada Hâce Müeyyiddîn adında bir zâtın evinde misâfir olup, birkaç gün kaldı.

    Bu sırada bir gün, Kârubanî saray mesîresine gitmişlerdi.

    Orada huzûruna bir derviş geldi.

    Dervişe iltifât edip;

    “Bunlar bizim sevdiklerimizdendir, fakat bizi tanımazlar.” dedi.

    Sonra o dervişi yanına alıp, misâfir kalmakta olduğu eve götürdü.

    Ev sâhibi yemek koyunca, ev sâhibine;

    “Bugün şehrimizdeki Allah dostlarından birini bulup getirdim. Müsâade ederseniz bizimle birlikte yemek yesin.” dedi.

    Ev sâhibi;

    “Hay hay efendim, emrediniz, sofraya gelsin.” dedi.

    Bunun üzerine o derviş de sofraya oturdu.

    Yemekten sonra sohbete başladılar.

    O derviş ile tarîkat hâllerinden ve hakîkat sırlarından bahsettiler.

    Bir müddet sohbetten sonra, o derviş müsâade isteyip, gitmek üzere kalktı.

    Oradan, havada uçarak ayrılıp gitti.

    Behâeddîn Buhârî, dervişin bu hâline tebessüm edip;

    “Bu kolay iştir.” buyurdu.

    Yatsı namazı vaktinde, o derviş tekrar geldi.

    Behâeddîn Buhârî ona uçarak ayrılıp gitmesini sorarak;

    “Allah dostlarının yanında böyle işler mûteber değildir.

    Allahü teâlâ bâzı kullarına öyle sırlar ihsân etti ki, bu sırlardan birini insanlara gösterse, halk perişân ve mahvolur.” buyurdu.

    Derviş zât;

    “Ben, kırk beş seneden beri denizlerde ve karada dolaşırım, söylediğiniz gibi tasarruf sâhibi bir zât bulamadım.

    On defâ Kâbe’yi, on defâ da Resûlullah efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret ettim.

    Bahsettiğiniz sırlardan hiç birinin kokusunu duymadım.” dedi.

    Behâeddîn Buhârî hazretleri o dervişe;

    “Bir an bana teslîm olursan, sana nice sırları koklamak nasîb olur ve âlemde öyle kimse olup olmadığını anlarsın.” buyurdu.

    Derviş;

    “Peki” deyip teslîm oldu.

    Yanına oturdu.

    Şâh-ı Nakşibend (k.s.) hazretleri, şehâdet parmağı ile dervişe dokundu.

    Derviş kendinden geçip yere yıkılıverdi.

    Nefesi dahi kesildi. Bir müddet öylece kaldı.

    Sonra şehâdet parmağını dervişin alnına dokundurdu.

    Derviş kendine gelip kelime-i şehâdet getirerek kalktı, özür ve af dileyerek;

    “Câhillik ettim. Sizin gibi Allah’ın sevgili bir kulunun huzûrunda edepsizlik ettim.

    Uygunsuz sözler söyledim.

    Kerem ve ihsân ediniz, küstahlığıma bakmayıp, beni bağışlayınız ve terbiye ediniz.

    Bunca zamandır gezip dolaştım ve hep sizin gibi kemâl ehli bir büyük âlim aradım.

    Şimdi himmetiniz bereketiyle aradığımı buldum.” dedi.

    Bunun üzerine Şâh-ı Nakşibend (k.s.) hazretleri;

    “Bu mertebeye erişmek için, Allahü teâlânın rızâsına uygun amel işlemek ve O’nun sevgili bir kuluna teslîm olmak lâzımdır.” buyurdu.

    Derviş dedi ki:

    “Emriniz başım üstüne, emir buyurun, hizmetinizde Kâbe’ye gideyim.”

    “Sen on defâ Kâbe’ye gitmişsin.” buyurunca;

    “Sizinle gitmeyi arzu ediyorum.” dedi.

    Dervişe dedi ki:

    “Senin için hayırlı olan şudur:

    Sen Herat’a git ve bize bağlılığını sürdür.

    Derviş söz dinleyip, Herat’a gitti. [3]

     Evliyâ Olduğunu İddia Etti

    Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) hazretlerinin talebelerinden biri şeytanın vesvesesine kapıldı.

    Şeyhlik iddia etti.

    Evliyâullahtan olduğunu söyledi.

    “Artık ben kemâle geldim. Sohbete devâm etmeme lüzum kalmadı.” deyip kendi başına bir yere çekildi.

    Benlik ve gururundan dolayı şeytânî bir rüyâ gördü.

    Rüyâsında, bağlık bahçelik içinde güzel nehirler ve çok lezzetli yemekler yediğini gördü.

    Bu rüyâyı hakîkat zannedip, kibiri daha da arttı ve bu hâlini arkadaşlarına anlattı.

    Onlar da Cüneyd-i Bağdâdî’ye arzettiklerinde, Cüneyd-i Bağdâdî çok üzüldü ve anlatılan kimsenin yanına gitti.

    Baktı ki o kimseyi şeytan aldatmış, Ona;

    “Seni bu gece Cennet’e götürürlerse, Cennet’e vardığında üç defâ Lâ havle oku.” buyurdu.

    Hakîkaten o kimseyi rüyâsında Cennet’e götürdüler.

    O kimse Cennet’e vardığında üç defâ Lâ havle okudu.

    Gördüklerini ve kendisinde hâsıl olan şeytânî hâllerin hepsini unuttu.

    Bir anda kendisinin pislik ve çöplük içerisinde olduğunu gördü.

    Uyandığında gördüklerini hatırladı ve içine düştüğü hatâyı anladı.

    Çok pişman olup tövbe etti ve Cüneyd-i Bağdâdî’nin elini öptü. Sohbetlere devâm edip, talebeler arasındaki yerini aldı.

    Hazret-i Cüneyd-i Bağdâdî buyurdu ki:

    “Herkese bir mürşid-i kâmil lâzımdır. Aksi halde mel’ûn şeytan gelip kendisine musallat olur ve insan maazallah ona tâbi olur. [4]

     İddia Sahibinin Sonu

    İsmail Hakkı Bursevî (k.s.) hazretleri, Ruhul-Beyan tefsirinde anlattı:

    (Erdiğini) iddia eden bir murid:

    -“Şeyhim, bu tarikattaki makâmı, elde ettiğim manevî dereceleri, halifeliğe lâyık olduğumu ve irşâd makamına tayin edilmeye hakkettiğimi  bilmektedir. Fakat şeyhime ne oluyor ki, benim icâzetimi vermiyor!” dedi.

    Şeyhi onun bu konuşmasını işitince, birkaç gün hizmetlerde kullandı.

    Bu sofuda hizmetten tembellik zâhir oldu.

    Şevk ve tam bir gayretle hizmet edemedi.

    Şeyh onun halini gördü.

    Şeyh, muridin icâzete lâyık olmadığını söylerek şöyle buyurdu:

    -“Halka (yaratılmışlara) hizmet etmeye gücü yetmeyen bir kişi, Hâlik Teâlâ hazretlerine (yüce yaratıcıya) nasıl hizmet etmeye kaadir olabilir?”

    Bak! O büyük üstad nasıl, halka hizmet etmeyi Hâlik Teâlâ hazretlerine hizmet etmenin sebeblerinden kıldığını gör!

    Allâh’a vâsıl olmanın yolu da böyledir…[5]

    Şeytanın Maskarası Olan Sahte Şeyhler ve Câhil Müritleri

    Harbutî (k.s.) hazretleri buyurdu:

    قَدْ وُرِدَ لِكُلِّ قَامٍ هَادٍ وَلَكِنْ وُجُودِ هَذَا الشَّخْصِ إِنَّمَا هُوَ بِمَحْضِ عِنَايَةِ اللّٰهِ وَتَوْفِيقِهِ

    وَقَدْ آلَ الْأَمْرُ فِي هَذَ الزَّمَانِ إِلَي مَنْ لَمْ يَكُنْ مُرِيدًا قَطُّ يَدْعِي الشَّيْخُوخَةَ وَيُجِيزُبِهَا لِإِنْتِشَارِ ذِكْرِهِ وَشُهْرَتِهِ وَكَثْرَتِ مُرِيدِهِ وَقَدْ جَعَلُوا هَذَا الشَّانُ الْعَظِيمِ  لُعْبَةُ الصِّبْيَانِ وَ ضَحَكَةُ الشَّيَاطِينِ حَيْثُ يَتَرَاوَثُونَهُ وَاِذَا مَاتَ وَاحِدٌ مِنْهُمْ يَجْلِسُونَ ابْنَهُ مَقَامَهُ صَغِيرًا اَوْكَانَ كَبِيرًا وَيَلْبِسُونَهُ الْخِرْقَةَ وَيَبَرَّكُونَ بِهِ وَيَنْزِلُونَهُ مَنَازِلَ الشُّيُوخَ فَهَذِهِ مُصِيبَةٌ قَدْ عَمَّتْ وَلَعَلَّ هَذِهِ الطَّرِيقَةَ قَدْ تَمَّتْ وَانْدَرَسَتْ آثَارُهَا وَاللّٰهُ أَعْلَمُ بِأَخْبَارِهَا

    -“Her kavmi hidâyete davet eden bir mürşidi vardır. Lakin bu şahsın (mürşid-i kâmilin) varlığı, sadece ve sadece Allâhü Teâlâ hazretlerinin inâyeti ve tevfikı (başarı vermesi) iledir.

    Bizim bu zamanımızda gerçekten durum çok değişti. Bu zamanda asla mürid olan kimselerin, kimselerin şeyhlik iddia ediyorlar. Adı ve şöhreti yayıldığı ve müridleri çok olduğu için şeyhlik iddiasıyla (halktan) çırağlık alıyor.

    (Bu zamanın câhil insanları) bu şanı çok yüce olan (velâyet ve şeyhlik) makamanı çocukların oyuncağı ve şeytanların (bile kendisine) güldüğü gülünç bir hale getirdiler.

    Öyleki velâyet ve şeyhlik makamına verâset yoluyla sahip oluyorlar.

    Kendilerinden biri öldüğü zaman, ister küçük veya ister büyük olsun hemen onun bir oğlunu yerine geçiriyorlar. (Ölen kimsenin küçük veya ömrünü hep kötülükte harcamış ya da takvâ ve ihlastan yoksun câhil oğluna) tasavvuf hırkasını giydiriyorlar. Ve onu şeylerin yerine oturtturuyorlar.

    İşte bu durum gerçekten büyük bir musîbettir.

    Yayın bir haldedir.

    Bu durum (ölenin yerine oğlunun getirilme adeti, tasavvufî ömrünü ve işlevini) tamamlayan tarikatlarda cereyan ediyor.

    (Ve daha doğrusu) eserleri (nurları) sönmüş (ve inkıtâ’ya uğramış) olan tarikatlarda vardır.

    Onların haberlerinin doğrusunu Allâhü Teâlâ hazretleri, bilir.[6]

    Sahte Şeyhler Deccâldir

     Şeyh Ali Dede Efendi (k.s.) hazretleri, “Es’iletü’l-Hikem” isimli kitabında buyurdular:

    -“Deccallar ve Deccalların ümmet arasında zuhûru hakkında varid olan Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin hadis-i şeriflerinde hiç şüphesiz ilim ehlinin katında muhakkak ki Deccallar, halkı saptıran imamlar (önderler, reisler ve şeyhler)dir. Hiç şüphesiz bu zamanın tasavvuf ehli ve müteşâyihleridir. (Şeyh olduklarını söyleyen, gerçek evliyâ olmadan baba ve dedelerinin şeyhliğiyle şeyhlik iddia edenler zamanın deccallarıdır.) Bu asrımızda deccal olan mutasavvıf ve şeyhleri müşâhede etmekteyiz.  O deccâl şeyhler nerede olurlarsa olsunlar; Allâhü Teâlâ hazretleri onları katletsin ve kahretsin!”

     Müteşâyihe İbretle Bakmak Lazım

    Müteşâyihlerin bu hakikat ve beyanlardan ibret almaları gerekir. Şeyh olduklarını söyleyen ve halkı çevresine toplayan kişilerin bundan ders almaları lazımdır. Gerçekten herkes kendisini çok iyi bilmektedir. Bu gün, dedelerinden birinin büyük evliya, alim, sofu veya mürşid-i kâmil olmasını ileri sürerek, dedesinin ocağına oturduğunu iddia ederek; şeyhlik kisvesini bürünüp halkı çevresine toplayan kişiler, “Deccâl” olmamak için, sahte evliyâlık ve şeyhlikten dolayı tevbe ve istiğfâr etmelidirler. Çünkü herkes kendi kendisini bilir.

    Tanır.

    Kendisinin manevî derecesini bilir.

    Madde hırsından manâya dönmelidirler…

    Şeyhtir, ocaktır ve evliyâ’dır, babaları ve dedeleri şöyle büyük insanlardı diyerek sahte şeyhlere bağlanan câhil ve saf Müslümanlar da bu hadisede büyük dersler vardır. Onların evliyâ zannettikleri kişiler, hakikatte deccâl’dir. Allâh’ın düşmanıdır. Ne büyük tehlike! Allâhü Teâlâ bizleri, deccâl olan müteşâyihlerin şerrinden ve fitnesinden muhâfaza etsin!

    [1] Kenzu’l-Ummal: 6275,

    [2] Tabakât-us-Sûfiyye; s. 67; Hilyet-ül-Evliyâ; c.10, s. 33; Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s. 89; Vefeyât-ül-A’yân; c. 2, s. 531; Sıfat-us-Safve; c. 4, s. 89; Nefehât-ül-Üns; s.109; Tezkiret-ül-Evliyâ; s. 86; İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c. 3, s.105;

    [3] Makâmât-ı Muhammed Behâeddîn Nakşibend (Selâhüddîn ibni Mübârek el-Buhârî); Reşahât Aynü’l-Hayat; s. 78; Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s. 144; Nefehât-ül-Üns; s. 418; İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.10, s.16-55

    [4]Tabakât-us-Sûfiyye; s.155; Hilyet-ül-Evliyâ; c. 10, s. 255; Sıfat-us-Safve; c. 2, s. 270; Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s. 98; Tezkiret-ül-Evliyâ; s. 223; Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s. 383; Nefehât-ül-Üns; s. 81; Hazînet-ül-Asfiyâ; c.1, s. 81; Tabakât-ül-Evliyâ; s.127; İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.121;

    [5] Ruhu’l-Beyan tefsirinden Büyük Dini Hikayeler, s. 96,

    [6] Şerhü Kasîdeti’l-Bürde, s. 6, Ömer bin Ahmed El-Harbûtî, Âmire matbaası- İstanbul-1266

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  15. MANEVİ NESEBİ SAHİH OLMAYAN ‘ŞEYH’LERİN ÖZELLİKLERİ

    Manen görevlendirilmemiş (nâ ehil) şeyhlerin özellikleri nelerdir?
    İsmail Hakkı Bursevî hazretleri Rûhu’l Beyan Tefsiri’nde bu konuda şunları nakleder: Tasavvuf yoluna giren kişinin mürşid-i kâmile olan ihtiyacı; denizde boğulmakta olan kişinin, kendisini boğulmaktan kurtarması için iyi bir yüzücüye olan ihtiyacı gibidir.
    Yüzücü, diğerlerini kurtarmak için onların elinden tutar. Yüzücü olduğunu söyleyen kişi, eğer tam iyi yüzme bilmiyorsa, kendisiyle beraber elini tutanların (müridlerinin) hepsi helak olup giderler. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Günümüzde mürid olmayan kişiler, şeyhlik iddia etmeye başlamıştır. (İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri 18. yüzyılın başlarında yaşamıştır, günümüzdeki durumu kıyas edelim.)
    Cahil şeyhler;
    İsimlerinin anılmasını,
    Şöhretlerinin yayılmasını,
    Müritlerinin çok olmasını isterler.
    Bu yolda makam, mevki, kabul ve rant elde etmek için gayret sarf ederler.
    Bu cahil şeyhler, bu büyük işi (irşad makamını) ve büyük övgüye layık olan (velâyet makamını ve şeyhliği) çocukların oyuncağı ve şeytanın güleceği bir şey hâline getirdiler.
    Hatta şeyhlik makamına, miras yoluyla oturmaya başladılar.
    Onlardan biri öldüğü zaman, o şeyhin oğlunu, hemen onun makamına oturtuyorlar.
    Şeyhliği baba ve dededen alanların tarîkatları; gerçekten bitmiş, nuru sönmüş ve kesilmiştir.
    Şeyhlik makamı, maddî bir makam değildir. Şeyhlik makamı, mânevî bir makamdır. Şeyh olmak için bir kişinin önce, evliyâ ve âlim olması lâzımdır. Velâyet makamına eren kişi; ilim, amel, takva ve ihlas ile Allah (c.c.)’a yaklaşır.
    Şeyhlik sebebiyle nefsin hazlarını (insanların ilgi ve saygısını) kendisine çeken (ve dünyevî kazanç elde edenler), yeryüzünde Allah (c.c.)’ın şahidleri olan gerçek evliyânın indinde mel’ûndurlar. Çünkü bu kişiler kendilerini, büyük sâdâtın (evliyâullah ve mürşid-i kâmillerin) yerine koydular.

    Tasavvufu Alet Ederek Halka Zulmedenler

     İnsanların bazıları, tasavvufu alet ederek halka zulmediyorlar. Tasavvufî alet ederek halka zulmedenler, umumiyetle müteşâyihler ve onların câhil sofularıdır.

    Müteşâyih Kimdir?

    Gerçek olarak evliyâ olmadıkları ve irşâd makamına erişmedikleri halde; evliyâlık ve şeyhlik iddia edenlere “müteşâyih”  (yani şeyhlik taslayanlar) denilir.

    Müteşâyih, تَفَاعُل “tefâul” babından ism-i fail’dir. Bilindiği üzere, tefâül babının binâsı, çok kişi arasında müşâreket için olduğu gibi; içten olmayan bir şeyi izhâr etmek manasına da gelir.

    İlim sâhibi olmayan câhil insanların bilgiçlik taslamalarına “Teâruf-i câhilâne” denildiği gibi, gerçekten, mârifet ehli, evliya, şeyh olmadığı ve hakikî manâda bir ermişliği olmadığı halde, baba ve dedelerinin sâlih insanlar, şeyh veya temiz kişiler olmasını ileri sürerek;  kendilerinin de mârifet ehli, ermiş, şeyh veya evliyâ olduğunu iddia edenlere de “Müteşâyih” denir.

    Tasavvuf tâbiri olan Müteşâyih, şeyh olmadığı halde şeyh gibi görünen, sahte şeyh, şeyhlik taslayan kişi demektir.

    Sadık vicdânî, müteşâyihlerin İslâm dinine verdikleri zararı şöyle beyan etmektedir:

      Din-i mûbîn-i ahmed-i mürsel be-bâd dâd

      Der sünniyân teşeyyuh der-şia ictihâd

    İslâm dinini sünnîlikte teşeyyuh, şiîlikteki içtihâd berbâd etti.

    Nâbî (k.s.) Hazretleri müteşâyihler hakkında şöyle buyurmaktadır:

    Asırda zındık simâ şeyhler

    Müstecabu’d-da’velikte lâf atar.

    Gaybtan mansıb verip tâliblere

    Aldatıp halkı velâyetler satar.

     Müteşâyih’lerin İslâm dinine vermiş olduğu zararı hiçbir din düşmanı vermemiştir.

    Din kisvesine bürünüp, saf Müslümaların tertemiz duygularını istismâr eden insanların bu yolda kazanmış oldukları her türlü mal, para ve maddî çıkar, fahişelerin kazançları ile aynı katagoride değerlendirilir.

    Merhum Ziyâ Paşa, fuhuş yapılarak kazanılan mal ile din alet edilerek kazanılan para ve mala şöyle lanet okumaktadır:

     “Lanet ola ol male ki, tahsiline anın

    Ya din ola, ya ırz-u namus ola alet.”

    Müteşâyihlerin şerrinden ve fitnelerinden Allâh’a sığınırız!

    Sahte Şeyhlerin En Büyük Günahları

    Evliyâ olmadığı halde evliyalık, şeyhlik ve mürşidlik iddia eden kişiler;

    1- Allâh’a iftira ediyorlar.

    Çünkü evliyâ olmadıkları halde evliyâ olduğunu iddia ediyorlar.

    2- Müslümânları kandırıyorlar.

    Müslümânlar, onları ermiş, evliyâ ve mürşid-i kâmil sanıyorlar. Onlara geliyorlar.

    3- Halkın dinî vazifelerini yapmasına mani oluyorlar.

    Sahte şeyhlerin çoğu dinen zengin oldukları halde ve kendilerinin zengin olduklarını kendileri de bildikleri halde; halktan zekât ve fıtre gibi mâlî ibâdetleri istismar ediyorlar.

    Halktan kendi adlarına zekât ve fıtre topluyorlar.

    Bunun büyük bir sakıncası vardır.

    Dinen zengin olan bir kişinin zekât alması haramdır. Ona verilen hangi niyetle verilirse verilsin zekât olmaz…

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  16. YOL KESİCİLERİN SONU
    Mürşid-i kâmil olmadığı hâlde mürşidlik ve şeyhlik iddia edenler, hakikatte yol kesen eşkıyâlardır.
    Kutta-i Tarik: Yol kesen eşkiyâ demektir. Bir yerden bir yere giden kişi veya kervânların yolunu kesip onların değerli eşyâ ve paralarını alan haramzâdelere kutta-i tarik yol kesen eşkıya denilir. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Bu sahte şeyhler, yol kesen eşkiyâlardan daha tehlikeli ve daha zararlıdırlar. Çünkü eşkiyâ yolcuların mallarını ve paralarını alır; bu sahte şeyhler ise insanların hak yola girmelerine, manen yükselip; Allahü Teâlâ Hazretleri’ne evliyâ olmalarına mâni olmaktadırlar.
    Nefsini konuşan büyük velîlere mahsus olan hitâba muhatab olmadığı ve nefsine onlara gelen ilhâm gelmediği hâlde (kendisine ermiş görüntüsü verenler de zâlimlerdendir). Mânevîyattan konuşmak için kendilerini zorlayan, Allahü Teâlâ Hazretleri’nin kâmil kullarının kalblerinin üzerine indirdiği esrâr ve hakikatler gibi hakikatleri konuştuklarını iddia edenlerin hepsi zâlimlerdendir.
    Kendilerinin mânevîyat ehli olduğunu iddia edenlerin (halkı çevresine toplayıp mânevî yollarını kesenlerin) zulmü ve zulümlerinin zararları ve onların iftirâların ölüm anında anlaşılır. (Yâni evliyâ olmadıkları hâlde biz evliyâyız deyip Allah (c.c.)’a iftirâ etmeleri ve konuşmaları Allah (c.c.)’tan ilhâm aldıklarını iddia ederek yaptıkları söylemlerinin cezâsı ruhun ilgisinin bedenden kesilmesi anında ortaya çıkar.)
    Bunların (sahte şeyhlerin ve evliyâlık taslayanların) ruhları, kalıplarından kerhen ve istemeyerek çıkar. Çünkü onların ruhları, dünyevî şehvetler ve lezzetlere bağlıdır. Onlar, gaybî hakikatler lezzetinden ve uhrevî zevklerden mahrumdurlar.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  17. İCAZET KAVRAMI
    Zâhiri ve bâtınî ilimlerde icâzet kavramını açıklar mısınınız?

    İcâzet, zâhirî dîn ilimlerinde veya tasavvuf-tarîkat sahasında olur. Bir kimsenin gerçekten dîn âlimi yahut tarîkat şeyhi olabilmesi için elinde yazılı ve hakikî icâzetname bulunması icap eder.
    Tarîkatlarda da bir kimseye şeyhlik yâhud halîfelik ancak icâzetle verilir. Medrese ilimlerinde icâzet ya bütün ilimler ya da sadece bâzı ilimler için verilebildiği gibi birtakım üstadlar tek mevzuda, meselâ sadece hadîs okutabilmek veya muayyen bir kitabı okutabilmek mevzuunda icâzetname vermişlerdir. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Bilindiği gibi İslâmî İlimler ve faaliyetler iki ana bölüme ayrılır. Birincisi: Zâhirî ilimler ki bunlar medreselerde dîn ulemâsı, fakihler, müderrisler tarafından talebe-î ulûma okutulur. İkincisi: Ahlâka, tasavvufa, nefislerin tezkiyesine, şerîatın bâtın tarafına ait ilimler ki bunlar sûfî tarikleri tarafından tekkelerde, zaviyelerde müridlere ve dervişlere şeyhler ve mürşidler tarafından öğretilir. Birinci ilimlerde söz, ikinci ilimlerde hâl (tavır, hareket, yaşayış) esastır. Bir kimsenin gerçekten dîn âlimi yahut tarîkat şeyhi olabilmesi için elinde geçerli ve hakikî icâzetname bulunması icap eder.
    İcâzeti; tabiatiyle icâzetli bir âlim verebilir.
    Her iki ilim dalı da kaynağını, Resûlullah (s.a.v.) Efendimizden alır.
    Ehl-i sünnet Müslümanlığının bozulmadan, saflığı bulandırılmadan, bid’atlerle karıştırılmadan devâm edebilmesi için şer’î ve tasavvufî (zâhirî ve bâtınî) ilimlerin mutlaka icâzetli ulemâ ve meşayih (dîn âlimleri ve şeyhler) tarafından ümmete öğretilmesi gereklidir.
    Hz. Peygamber (s.a.v.)’den bu yana icâzetli âlimler İslâmîyeti iki yolla kendilerinden sonraki nesillere ulaştırmışlardır:
    1. Talebe yetiştirerek, kendileri gibi icâzetli âlimler bırakarak
    2. Kitap yazarak.
    Tarîkat büyükleri de yerlerine geçecek şeyhler, halîfeler yetiştirdikleri gibi, İslâmî eserler de vermişlerdir. Bu sûretle, yâni icâzet silsilesiyle İslâmîyette bir kopukluk, herhangi bir sapma olmaksızın, yegâne hak dîn dünyâya indirildiği zamândan günümüze kadar ilk sâfiyetiyle devâm etmektedir. Bu mukaddes emanetin bekçileri icâzetli ulemâ ve meşayihtir.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  18. BİR CEMAL NUR SARGUT FACİASI: TESETTÜR İNSANIN GÖNLÜNDEDİR..
    Cemalnur Sargut tarafından şu ifadeler serd edilmektedir: “Tesettür hakkındaki düşüncelerim: “Tesettürün insanın gönlünde olduğuna îmân ediyorum. Esas önemli olan, çirkin huyların ve aynı ölçüde aşırı güzelliklerin örtülmesidir. İslâm eşittir tesettür, diye bir şey oldu. Hâlbuki İslâm’ın beş şartı içinde tesettür yok. Ayrıca da İslâm güzel ahlaktır.”
    Bu konunun İslâmî hükmü nedir?

    Başı örtmenin de dâhil olduğu tesettür, kesinlikle bir tercih meselesi değil; Kur’ân ve sünnetle sâbit bir “farzdır”, yâni kesin bir emirdir. Her Müslüman kadının uyması gereken bir husustur.
    “Ben kalbimi temizledim.”, “İslâm’ın şartı değil.” demek ile bu emirden muaf olunabilir mi?
    O takdirde bütün günahlar mübah olmalı, çünkü hiçbiri İslâm’ın şartı değil. Kalbimiz temiz olsun yeter!CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Hâlbuki kalbin temiz olması, çirkin huyların giderilmesi, insanı; Allahü Teâlâ’nın emir ve yasaklarını yaşamaya mecbur eder. Tasavvufun amacı da budur.
    Yine Cemalnur Sargut Buda’ya tapanlar için “Böyle bir hürmet, böyle bir saygı sanki putun değil Allah (c.c.)’ın -hâşâ- ayaklarını yıkıyorlar… Onların bu puta taptığı düşünülemez; aslında onlar taştaki hakikate, her yerden tecelli eden Allah (c.c.)’a tapıyorlar.” diyebiliyor.
    Cemalnur Sargut “buda”yı araştırdığı kadar Kur’ân-ı Kerîm’i araştırsaydı ve kendi felsefesine değil; Allah (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’ne başvursaydı bu sözleri sarfetmeyecek ve 1400 yıldır ittifakla uygulanan bir emri hafife almayacaktı.
    Bakınız Allahü Teâlâ ne buyuruyor:
    “Allah (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.), bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.”(Ahzâb s. 36)
    Bir kimse, önemli olan kötü huyları temizlemek, tesettür kalpte olur derse ve insanları buna teşvik ederse Allah (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’ne itiraz ve iftira etmiş olur. Bunun hükmü de bellidir.
    (MİSVAK NEŞRİYAT, HAK DİNİN BATIL YORUMLARINA CEVAPLAR 215-233)

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  19. HAKK YOLCUSUNUN DÜSTURLARI – Ahmed er-Rufai (k.s.)
    ‘Oğlum, bugün tasavvuf yolunda olanların çoğunu zındık olarak bulursun. Onlar tasavvufu dillerinde, kalemlerinde (mal, şöhret, itibar gibi dünyalık nimetler için) bir sermaye yapmak sevdasına kapılmış kimselerdir.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Onlar bütün bağları kırmış, güya gerçek hürriyeti elde etmiş kimselerdir. Bütün usulleri bozarak kendiliklerinden icat çıkarırlar. Onların çoğunu, işin hakiki yönünden anlamayan, bilgisiz olarak bulursunuz. Anlayışları kıttır. Çok hilekâr, kandırıcı kimselerdir. Onlar, kendilerini beğenirler. Düşünceleri karanlıktır….’ (Ahmed el-Rüfaî, Onların Âlemi, s. 265.)

    “(Bir kimse) salâhiyetli dahi olsa, Allah’ın zatı ve sıfatları hakkında konuşmaktansa sükût etmesi daha faziletli bir davranıştır.” (Ahmed er-Rifâî, Hak Yolcusunun Düsturları, s. 43.)

    “Tarikat, şerîatın ta kendisidir. ‘Batın, zahirin gayrıdır (yani zâhiri şartlara uymadan bâtınî ilimlere vâkıf olunur)’ diyen yalancılar, bu tarikat hırkasını kirlettiler.” (Hak Yolcusunun Düsturları, s. 46.)

    “Tasavvuf ehlinin bazısının ayağını kaydıran vahdet-i vücud konusundan söz söylemekten sakın. Şathiyyata varan ölçüsüz sözlerden de sakın. Çünkü böyle ölçüsüz sözlerle küfre düşüp kâfir damgasını yemek, günahla perdelenmekten daha beterdir.” (Hak Yolcusunun Düsturları, s. 50.)

    “Bu alemde çok kere, yalancıların etrafında toplanılır. Doğrular yalnız bırakılır. Ekabirlerin çevresinde takunya sesleri çoğalır. İnsanlar, kendi halindeki namuslu kişilerden uzaklaşır. Bütün bunlara hayret etme. Çünkü nefs; süslü-müzeyyen kubbelerden, nakışlı kabirlerden ve geniş dergâhlardan hoşlanır. Büyük sarıklı, geniş yenli, etrafı kalabalık şeyhlerle ülfetten hazzeder.” (Hak Yolcusunun Düsturları, s. 72.)

    “Bugün halk, sihrî ve kimyevî birtakım hüner sahiplerine (hileyle kerametfüruşluk taslayanlara) alâka gösteriyor. Vahdet-i vücudçuların, mantık dışı ve anlaşılmaz (parlak ve yaldızlı) bazı sözler sarfedenlerin ve harikuladelik iddialarında bulunanların peşinden gidiyor. Sakın ha! Böylelerinden katiyetle uzak dur. Zira hiç şüphe yok ki, onlar, kendilerine tâbi olanları cehenneme götürür, Allah’ın gazabına maruz bırakır. Çeşitli marifet ve şaklabanlıklarla (gözboyamacılıkla) avamın alâkasını çekerek onları kendilerine bend eden bu taife, Allah’ın dinine bid’atler de sokuyorlar. Öyle ki, kendilerini gördüğün zaman, ilk bakışta, insanları Allah yoluna davet edenlerin büyükleri ve ileri gelenleri sanırsın….” (Hak Yolcusunun Düsturları, s. 74.)

    “… Bu mübalağacılar, şeyh-mürşidlerinin masumluğuna yani günah işlemekten münezzeh olduğuna inanırlar. Yalnız Allah’ın tasarrufu altında bulunan birçok işleri şeyhlerinin vuku buldurduğunu ve istediği birçok şeyleri yapabildiğini iddia ederler. Onun, Allah ile kendileri arasında işleri yürüttüğünü söylerler. Sakın, sen bu zihniyette olma. Bu ölçüsüz kişiler gibi hareket etme. Zira şurası muhakkaktır ki, Allah gayûrdur, ziyadesiyle gayret sahibidir. Kendi zatının hakkı olan bir hususta kulu ile arasına bir başkasının girmesine razı olmaz.” (Hak Yolcusunun Düsturları, s. 81.)

    “Allah’ın Resulü buyururlar: ‘Allah’a, sanki O’nu görüyormuşcasına ibadet et. Eğer sen O’nu göremiyorsan, muhakkak ki O seni görüyor.’

    “İşte (marifetullahın zirvesi olan) müşahedenin hakikati budur, başkası değildir….” (Hak Yolcusunun Düsturları, s. 90.)

    “Daima hakkı söylemek de zühd alametleri cümlesindendir. Zira bir kelp-köpek gibi dünyaya haris olanlar, sahip bulundukları leşi ellerinden kaçırma endişesindedirler. Bu yüzden, hakkı söylemekten çekinirler. Batıl ehline karşı sessiz kalırlar ve onların dümen suyuna girerler.” (Hak Yolcusunun Düsturları, s. 155.)

  20. YERYÜZÜNDE EVLİYAULLAH EKSİK OLMAZ -Ömer Faruk Hilmi
    Evliyâullah, Allâhü Teâlâ hazretlerinin dostları demektir. Evliyâullah’ı severiz.Onlar, Allâhın dostlarıdırlar.

    Evliyâuallah birkaç kısımdır.
    1-Mutlak velâyet,
    2-Hususî velâyet…
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Mutlak olarak her mü’min evliyâullahtır. Yani Allâhü Teâlâ hazretleri, her mü’minin velisidir.
    وَاللَّهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِنِينَ
    “Allâh müminlerin dostudur.”
    Hususî manâda velâyet, mü’minlerin ibâdet, takvâ, ihlâs, sıdk-u samimiyet ve kulluk ile Allâhü Teâlâ hazretlerine veli olmasıdır. Allâhü Teâlâ hazretleri, tarafından sevilmesidir. Allâhü Teâlâ hazretlerinin dostu olmasıdır.

    Evliyâullah’ın Sayısı

    نُقِلَ عَنِ الْخِضِرِ عَلَيْهِ السَّلَامُ قَالَ :
    إِنَّ الزَّمَانَ لَا يَخْلُو فِي كُلِّ عَصْرٍ عَنْ وُجُودُ مِائَةِ أَلْفٍ وَلِيٍّ وَأَرْبَعَةَ وَعِشْرِينَ أَلْفٍ وَلِيٍّ

    Hızır Aleyhisselâm’dan nakledildi. Buyurdular:
    -“Muhakkak ki zaman asla yüz yirmi dört bin evliyâullah’ın varlığından hâli olmaz. (Yani her zaman ve her asırda 124 000 evliyâullah vardır). ”

    Her asırda yüz yirmi dört bin veya iki yüz yirmi dört bin (124 000 veya 224 000) Evliyaullah bulunur.

    Yeryüzünde Evliyâullah Eksik Olmaz

    رُوَيَ: أَنَّهُ لَمَّا قُبِضَ رَسوُلُ اللَّهِ – صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ – بَكَتِ الْأَرْضُ فَقَالَتْ:
    إِلٰهِي بَقَيْتُ لَا يَمْشِي عَلَيَّ نَبِيٌّ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ. فَأَوْصَى اللَّهُ إِلَيْهَا
    سَأَجْعَلُ عَلَى ظَهْرِكَ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ نَوَّابُ الْأَنْبِيَاءِ لَا أَخْلِيكَ مِنْهُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ.
    نَقَلَ بَعْضُ الْأَوْلِيَاءِ هٰذِهِ الْقِصَّةِ عَنِ الْخِضِرِ عَلَيْهِ السَّلاَمِ، فَقَالَ لِلْخِضِرِ عَلَيْهِ السَّلاَمِ: كَمْ هُمْ؟ قَالَ:
    ثَلَاثُمِائَةٍ وَهُمُ الْأَوْلِياءُ، وَسَبْعُونَ وَهُمُ النُّجَبَاءُ، وَأَرْبَعُونَ وَهُمُ الْأَوْتَادُ، وَعَشَرَةٌ وَهُمُ النُّقَبَاءُ، وَسَبْعَةٌ وَهُمُ الْعُرَفَاءُ، وَثَلَاثَةٌ وَهُمُ الْأَخْيَارُ، وَوَاحِدٌ هُوَ الْغَوْثُ

    Hızır Aleyhisselâm’dan rivayet olundu:
    Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretleri, vefat ettiği zaman, yeryüzü ağlamaya başladı. Ve Allâhü Teâlâ hazretlerine yalvardı:
    -“Ya ilâhî! Artık bundan böyle kıyamet gününe kadar benim üzerinde hiçbir peygamber yürümeyecektir!” dedi. Allâhü Teâlâ hazretleri, kendisine vasiyette bulundu ve buyurdu:
    -“Elbette senin üzerinde bu ümmetten peygamberlerin varisleri ve vekilleri kılacağım. Kıyâmet gününe kadar, seni peygamlerin naiblerinden (varislerinden) boş bırakmayacağım.
    Bu kıssayı Hızır Aleyhisselâm’dan nakleden bazı evliyâullah Hızır Aleyhisselâm sordular:
    -“O zatların sayısı kaçtır?” Hızır Aleyhisselâm buyurdu:
    -“Üç yüz kişi onlar, evliyâullahtır.
    Yetmiş kişi onlar nücebâ’dır.
    Kırk kişi onlar evtâd’tır!
    On kişi onlar nükabâ’dır.
    Yedi kişi onlar, urafâ’dır.
    Üç kişi onlar ahyâr’dır.
    Bir kişi o da gavs’tır…”

    Evliyâullah’ın Alâmetleri

    وَعَنِ الْخِضِرِ عَلَيْهِ السَّلَامِ أَنَّهُ قَالَ:
    ثَلَاثُمِائَةٍ هُمُ الْأَوْلِيَاءُ وَسَبْعُونَ هُمُ النُّجَبَاءُ وَأَرْبَعُونَ هُمُ أَوْتُادُ الْأَرْضِ وَعَشَرَةٌ هُمُ النُّقَبَاءُ وَسَبْعَةٌ هُمُ الْعُرَفَاءُ وَثَلَاثَةٌ هُمُ الْمُخْتَارُونَ وَوَاحِدٌ هُوَ الْغَوْثُ لَمْ يَبْلُغُوا مَا بَلَغُوا بِكَثْرَةِ الصَّوْمِ وَالصَّلَاةِ وَالتَّخُشُّعِ وَحُسْنِ الْحِلْيَةِ وَلَكِنْ بَلَغُوا بِصِدْقِ الْوَرَعِ وَحُسْنِ النِّيَّةِ وَسَلَامَةِ الصَّدْرِ وَالرَّحْمَةِ لِجَمِيعِ الْمُسْلِمِينَ اصْطَفَاهُمُ اللَّهُ بِعِلْمِهِ وَاسْتَخْلَصَهُمْ لِنَفْسِهِ وَهُمْ لَا يَسُبُّونَ شَيْأً وَلَا يَلْعَنُونَهُ وَلَا يُؤْذُونَ مَنْ تَحْتَهُمْ وَلَا يَحْقُرونَهُ وَلَا يَحْسُدُونَ مَنْ فَوْقَهُمْ اَطْيَبُ النَّاسِ خُبْرًا وَأَلِينُهُمْ عَرِيكَةً وَاسْخَاهُمْ نَفَسًا
    Ve Hızır Aleyhisselâm’dan rivâyet olundu. Hızır Aleyhisselâm buyurdu:
    Üçyüz kişi, onlar evliyâllâhtırlar.
    Yetmiş kişi, onlar nücebâ (seçkinler)dir.
    Kırklar, onlar yeryüzünün direkleridir.
    On kişi onlar, nukabâ’dırlar.
    Yedi kişi, onlar Âriflerdir.
    Üç kişi, onlar seçilmiş hayırlılardır.
    Bir kişi, o da “gavs”tur.
    Bu zatlar, ulaştıkları bu yüce makamlara;
    1- Çok nafile oruç tutmak,
    2- Çok nafile namaz kılmak,
    3- Huşû ehli görünmek,
    4- Güzel hilye (şekil ve şemâil)
    5- Benzeri zâhiri şeylerle ulaşmadılar.
    Bu zatlar bu makamlara;
    1- Samimiyet,
    2- Vera’da sadık olmak,
    3- Takvâ,
    4- Güzel niyet,
    5- Göğüslerinin selâmeti (içlerinde Müslümanlara karşı, kin, nefret, düşmanlık, haset ve benzeri kötülükleri bulundurmamak),
    6- Bütün Müslümanlara rahmet etmek,
    7- (Mahlukata şefkat beslemek),
    8- Ve benzeri güzel duyguları taşıdıkları için)
    Bu derecelere ulaştılar.
    Allâhü Teâlâ hazretleri onları (ezelî) ilmiyle seçti. Kendi nefsine tahsis buyurdu.
    Ve bunlar;
    1- Hiçbir şeye küfretmezler,
    2- Sövmezler,
    3- Lanet okumazlar,
    4- Altınlarında olanlara eziyet vermezler,
    5- Onları hakir görmezler,
    6- Kimseyi küçümsemezler,
    7- Üstlerinde (kendilerinden daha üstün olanları) hiçbir sürette haset etmezler,
    8- Kimseyi kıskanmazlar,
    9- Haber (konuşma) bakımında insanların en tatlı ve en yumuşaklarıdırlar,
    10- Ahlak ve huy bakımında insanların en inceleri ve en yumuşaklarıdırlar.
    11- Ve nefs bakımında da insanların en cömertleridirler…

    Evliyâullah’ın Ahlakı

    وَيقَالُ: اَخْلاَقُ اْلاَبْدَالِ عَشَرَةُ اَشْيَاء:
    سَلاَمَةُ الصُّدُورِ . وَسَخَاوَةٌ فِى الْمَالِ . وَصِدْقُ اللِّسَانِ . وَتَوَاضُعُ النَّفْسِ . وَالصَّبْرُ فِى الشِّدَّةِ . وَالْبَكَاءُ فِى الْخَلْوَةِ . وَالنَّصِيحَةُ لِلْخَلْقِ . وَالرَّحْمَةُ لِلْمُؤْمِنِينَ ، وَالتَّفَكُّرِ فِى الاشياء ، وَعِبْرَةٌ مِنَ اْلاَشْيَاءِ

    Ve denilir ki: Abdâlların (Allâh’ın veli kullarının) ahlakları on şeydir:
    1- Sadrın (kalbin) selâmetidir .
    2- Malda cömert olmak,
    3- Dilde sâdık olmak,
    4- Nefs (kişilikte) mütevâzî olmak,
    5- Şiddet (belâ ve musîbet)te sabır,
    6- Halvet (yalnızlıkta) ağlamak,
    7- Halka nasihat (halkın iyiliğini istemek),
    8- Mü’minlere rahmet etmek,
    9- Eşyadâ tefekkür etmek,
    10- Eşyâdan ibret almaktır …

    Edebten Mahrum Olan Evliyâ Olamaz

    Bir gün yakınları Beyâzid-i Bestâmî (k.s.) hazretlerine;
    “Efendim, filan yerde büyük bir zât var. Fazîlet ve kerâmet sâhibi bir velîdir.” dediler ve daha başka sözlerle o zâtı çok medh ettiler.
    Bunun üzerine Bâyezîd-i Bistâmî;
    “Madem öyledir. O halde o büyük zâtı ziyârete gitmemiz lâzım oldu.” buyurdular.
    Talebelerinden bâzıları ile birlikte onun bulunduğu yere geldiler.
    Bâyezîd-i Bistâmî bildirilen zâtın, mescide gitmekte olduğunu ve kıbleye karşı tükürdüğünü gördü.
    Görüşmekten vazgeçip derhal geri döndü. Sonra o kimse hakkında şöyle buyurdu:
    -“Dînin hükümlerini yerine getirmekte, sünnet-i seniyyeye uymakta ve edebe riâyette zayıf birisine, nasıl olur da kerâmet sâhibi denilir. Böyle bir kimsenin, Allahü teâlânın evliyâsından olması mümkün değildir.” buyurdu.

    Evliyâullah’ın Alâmetleri

    Ebû Abdullah Seczî hazretleri buyurdu:
    “Evliyânın alâmeti üçtür:
    Birincisi, derecesi yükseldikçe, tevâzusu, alçak gönüllülüğü artar.
    İkincisi, elinde imkân bulunduğu halde dünyâya değer vermez, düşkün olmaz.
    Üçüncüsü, intikam almaya gücü yettiği halde merhametli ve insaflı davranarak intikam almaz.”

    Evliyâ Alâmetleri

    Ebû Bekr Vâsıtî hazretleri buyurdu:
    Velînin dört alâmeti vardır.
    1) Kendisine gelen musîbetten şikâyet etmemesi.
    2) Kendisinden ortaya çıkan kerâmeti gizlemeye çalışması, âşikâr etmemesi, halka gösteriş yapmaktan ve şöhretten kaçması.
    3) İnsanların verdiği sıkıntı ve belâlara katlanması, onlara karşılık vermemesi.
    4) Kendilerinden ortaya çıkan fiillerle Allahü teâlânın kullarına karşı gizlenmeleridir.

    Evliyâullah’ın Alâmeti

    Pîr İlyâs (k.s.) hazretlerine;
    “Evliyânın alâmetleri nedir?” diye sordular.
    O;
    “Velilerde üç alâmet vardır:
    Birincisi, bir söz söylemek îcâb etse, nasîhat veren olur.
    İkincisi, mâlâyânî, boş şeylerle uğraşmaz ve fitne çıkaran olmaz.
    Üçüncüsü, Kur’ân-ı kerîm okuduğunda dinleyenlerin kalpleri yumuşar.” buyurdu .

    Evliyâ Allâh’tan Başka Bir Şeye Kul Olmamalıdır

    Ebü’l-Abbâs Mürsî hazretleri, buyurdu:
    “Evliyâlık yolunda bulunan bir kimse, ortaya çıkmak, meşhûr olmak, herkes tarafından tanınmak isterse, şöhretin kölesi olur.
    Gizli kalmayı, bilinmemeyi isteyen, gizliliğin kölesi olur.
    Kim de Allahü teâlâya kul olmak arzusunda ise ve başka bir niyeti yoksa, yâni evliyâlık yolunda bulunmak dâvâsında samîmî ise, o kimse için, meşhûr olmak ile gizli kalmak aynıdır. ”

    Evliyâya Düşman

    Hakîm-i Tirmizî (k.s.) hazretleri, buyurdu:
    “Evliyâyı küçük görmek, Allahü teâlâyı tanımanın azlığından ileri gelir. Her makâmın kendisine has bir ehli vardır. Kim bir makâma çıkmak arzu ettiği halde, o makâmın ehline yâni o makamdakilere hürmet etmezse, o makamdan hâsıl olacak bereketten mahrum olur. Ayrıca ulaştığı makam, yavaş yavaş o kimseyi helâke sürükler.”
    Çünkü yolda yürürken düşen bir kimsenin düşmesi ile, bir binânın beşinci katından düşmek arasında çok fark vardır. Kalbin kıymetini ve vaktin ehemmiyetini şu sözleriyle beyân etti ve:
    “Kalbin ve vaktin, sana bir sermayedir. Fakat sen kalbini kötü zanlarla (Allahü teâlânın sevgisinden başka şeylerle) doldurdun. Vaktini de mâlâyânî, boş ve faydasız şeylerle geçirdin. İflâs etmiş, sermâyesini kaybetmiş olan bir kimse, nasıl kâr edebilir?” buyurdu .

    Evliyâullah’ın Menkıbelerini Okumak

    Silsile-i Saadâtan Yusuf Hemedani (k.s.) hazretlerine sordular:
    “İslâm âlimlerinin, evliyâullah mürşid-i kâmilleri bulamadığımız zaman ne yapmak lâzım?” Buyurdular:
    “O zaman, her gün o büyüklerin yazdığı kitaplardan ve onların menkıbelerini okuyunuz .”

    EVLİYÂULLAH’IN KERÂMETİ HAKTIR

    Evliyâullahın kerâmeti haktır .
    Kerâmet, Allâhü Teâlâ hazretlerinin bazı kullarına ikram ettiği harikulâde şeylerdir. Kerâmetler iki kısıma aylırılır.
    1-Kevnî kerâmetler,
    2-Kalbî kerâmetler,

    Kevnî kerâmetler, bir evliyâullahın kainat ile ilgili tabiî kanunları ortadan kaldırması ile ilgili kerametleridir. Suyun üzerinde yürümek gibi.
    Velâyette (bir kimsenin evliyâullahtan olması için) kevnî kerâmetleri göstermesi şart değildir… Çünkü yaratıklarla ilgili olan kevnî olağan üstü hâller, İslâm dininin haricinde olan gayr-i Müslimlerde de görülmektedir…

    Kalbî kerâmetler, kişinin kalbine inen nur, feyiz, marifetüllah ve hakikatlerdir. Velâyette kalbî kerâmet şarttır. İlâhî ilimler ve Rabbânî marifetler gibi.

    وَكَرٰامٰاتُ الْأَوْلِيٰاءِ حَقٌّ، فَيُظْهِرُ الْكَرٰامَةَ عَلٰى طَر۪يقِ نَقْضِ الْعٰادَةِ لِلْوَلِيِّ مِنْ قَطْعِ الْمَسٰافَةِ الْبَع۪يدَةِ فِي الْمُدَّةِ الْقَل۪يلَةِ، وَظُهُورِ الطَّعٰامِ وَالشَّرٰابِ وَاللِّبٰاسِ عِنْدَ الْحٰاجَةِ، وَالْمَشْيِ عَلَى الْمٰاءِ، وَالطَّيْرٰانِ فِي الْهَوٰاءِ، وَكَلٰامِ الْجَمَادِ وَالْعَجْمٰاءِ، وَغَيْرِ ذٰلِكَ مِنَ الْأَشْيٰاءِ،
    وَيَكُونُ ذٰلِكَ مُعْجِزَةً لِلرَّسُولِ الَّذ۪ي ظَهَرَتْ هٰذِهِ الْكَرٰامَةُ لِوٰاحدٍ مِنْ أُمَّتِهِ، لِأَنَّهُ يَظْهَرُ بِهٰا أَنَّهُ وِلِيٌّ وَلَنْ يَكُونَ وَلِيًّا إِلّٰا أَنْ يَكُونَ مُحِقًّا ف۪ي دِيَانَتِهِ، وَدِيٰانَتُهُ الْإِقْرٰارُ بِرِسٰالَةِ رَسُولِهِ.

    Evliyâullâhın kerameti haktır. Evliyâullah için, âdeti (tabiat kanunlarını) bozma yolu üzere kerâmet zahir olur (ortaya çıkar)…
    Az müddet içinde uzak mesafe kat etmek,
    İhtiyaç anında yiyecek, içecek ve giyeceğin zahir olması,
    Su üzerinde yürümek,
    Havada uçmak,
    ve câmid (cansız ve hareketsiz) varlıkların ve dilsiz (konuşamayan hayvanların) konuşması,
    Ve bunlardan başka şeylerden (harikulâdelerin zahir olması gibi).
    Bu (kerametler), ümmetinden herhangi biri için kerâmetin zahir olduğu peygamber için bir mucize olur.
    Çünkü bu keramet sebebiyle onun veli olduğu ortaya çıkar.
    Elbette (kişi) veli olamaz; ancak diyânetinde hakikat hakikat (gerçekçi, samimi ve takvâ ehli) olursa (veli olur)…
    Dindarlığı da Rasûlünün risaletini ikrar etmektir.

    Evliyâullah’ın Bazı Kerâmetleri

    Evliyâullah’ın mübârek ellerinde zâhir olan kerâmetlerden bazıları şunlardır:
    1. Yok olanı icâd etmek,
    2. Mevcût olanı yok etmek,
    3. Gizli olan bir emri ortaya çıkartmak,
    4. Zâhir olan bir şeyi gizlemek,
    5. Duanın kabûlü,
    6. Tayy-i zaman,
    7. Tayy-i mekan,
    8. Ölüyü diriltmek,
    9. Canlıyı öldürmek,
    10. Uzun mesâfeleri çok kısa bir zamanda kat etmek,
    11. Gaib olan bir emre muttali olup, ondan haber vermek,
    12. Hayvanların sözlerini anlamak,
    13. Nebâtat ve câmidâtın tesbihlerini işitmek…
    14. Zâhiri sebeplere sarılmadan yemek ve içmeleri hazır bulundurmak,
    15. Su üzerinde yürümek,
    16. Havada uçmak,
    17. Vahşî hayvanları tashîr etmek,
    18. El ve ayaklarında yani kendilerine çok büyük kuvvetin bulunması,
    19. İşâret ettiği zaman bir insanın düşmesi,
    20. İşâret ettiği zaman bir kişinin başının üzerinde uçması.
    21. Talimi kolaylaştırmak,
    22. Himmet, teveccüh ve nazarıyla birçok şeyi değiştirmek…

    En Büyük Kerâmet

    En büyük kerâmet, İslâm’a ve Kur’ân-ı kerime hizmet etmektir. Zira Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin en büyük mü’cizesi Kur’ân-ı kerim idi. Evliyâullah’ın en büyük kerâmeti Kur’ân-ı kerime yapmış olduğu hizmettir. Çünkü kâfirler, bunu yapamazlar. Kafirlerin, fasıkların ve münafıkların diğer kerâmetlerin cinsinden istidracları olabilir.

    1 Al-i 3/68
    2 Keşfü’z-Zünnûn: c. 1, s. 1567,
    3 Futuhât-ı Mekkiyye: c.3, s. 204; Miftah’ul – Kulub, s. 48
    4 Matıyyetüz-Zâd ilâ’l-Meâd: s. 31, Abdullah bin Fudî,
    5 Ruhu’l-Beyan tefsiri: 5, s. 221; tercüme: Ömer Faruk Hilmi,
    6 Yani içinde Müslümanlara karşı kin, nefret, düşmanlık, riyârlık, nifak, küfür ve şirk gibi kötü şeylerin bulunmamasıdır…
    7 Ruhu’l-Beyan tefsiri hadis-i şerifleri: c. 2, s. 285,
    8 Tabakât-us-Sûfiyye; s. 67; Hilyet-ül-Evliyâ; c.10, s. 33; Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s. 89; Vefeyât-ül-A’yân; c. 2, s. 531; Sıfat-us-Safve; c. 4, s. 89; Nefehât-ül-Üns; s.109; Tezkiret-ül-Evliyâ; s. 86; İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c. 3, s.105;
    9 Lemezât, Süleymâniye Kütüphânesi, No: 4536, v.120,
    10 Câmiu Kerâmâti’l-Evliyâ; c.1, s.314; Tabakâtü’l-Evliyâ; s. 418; Tabakâtü’l-Kübrâ; c. 2, s.12; Nefehâtü’l-Üns; s. 645; Ravdu’r-Reyyâhîn; s. 272; Evliyâlar Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi;
    11 Tekziret-ül-Evliyâ; s. 248; Nefehât-ül-Üns; s.169; Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.101; Hilyet-ül-Evliyâ; c.10, s.233; Sıfat-üs-Safve; c.4, s.146; Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.100; İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.4, s.124;
    12 Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.135; Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.289; Makâmât-ı Yûsuf Hemedânî; Süleymâniye Kütüphânesi, İbrâhim Efendi Kısmı, No: 430; İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.7, s. 367;
    13 Akâid, s. 9, Ömer Nesefî hazretleri,
    14 Kureyşîzâde Müftü el-Hac Muhammed Fevzî Efendi, Nihâyetü’l-İktidâr Lil-Evliyâ-i’l-Kibâr, s. 5-7.
    Evliyâullah ve Kerâmetleri, Ömer Faruk Hilmi,

  21. SAHTE ŞEYHLERİN HÜKMÜ VE AKIBETLERİ – Rûhu’l Beyan Tefsiri, İsmail Hakkı Bursevi (k.s.), (Terc: Ömer Faruk Hilmi)

    Bu (yani, bir araya toplanıp def çalan, deprenen, raks eden, kendi yollarının geçmişlerinin medhiyyelerini okuyarak coşmak, debbûs (şiş) vurmak gibi hareketleri yapan kişilerin cemaatine gitmenin haram olduğu, o insanlara yardım etmenin haram olduğu ve hatta idârecilerin onların mescidlere toplanmalarına manî olması gerekli olduğu hükmü)

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Sahte Şeyhlerin Âhiret’te ki Cezâları

    Şeyh es-Sâfî (k.s.) hazretleri buyurdular:
    Mârifet iddia edip, irşâd makâmına oturanlar; dünya menfaati için gösteriş yapan (sahte şeyh ve evliyâlık taslayanlara) yapılacak azâb, bu zinâkâr kadınlara yapılan azâbın yetmiş katı olacaktır .

    Sahte Şeyhlerin Zalimlere Dua Etmeleri

    Günümüzde ilim, irfan, manevîyat, hak, hukuk ve ermişlikten ve Allâhın veli dostu yani evliyalıktan çok uzak olan sahte şeyhlerin çoğunun zâlimlerle beraberolduğunu, zâlimlerin meclislerine oturduğunu, zâlimleri övdüklerini ve hatta zâlimlere dua ettiklerini görürsünüz…
    مَنْ دَعَا لِظَالِمٍ بِالْبَقَاءِ فَقَدْ أَحَبَّ أَنْ يَعْصِيَ اللهَ فِي أَرْضِهِ
    -“Kim zâlim kişiye bekâ (mülk, saltanat ve hayatının devâmı) için dua ederse; o kişi, Allâhü Teâlâ hazretlerinin arzında (yeryüzünde Allâhü Teâlâ hazretlerinin kullarına zulmedilmesini ve) Allâhü Teâlâ hazretlerine isyân edilmesini gerçekten seviyor, demektir.”

    CÂHİL ŞEYH BERSUSANIN KÖTÜ SONU

    Cahil şeyh için Bersisa’ının hayatı bize örnek olmalıdır. Bersisa diye bir zat vardı. Yıllarca inzivaya çekilip, geceleri sabaha kadar namaz ve ibadet ile geçirip; gündüzlerini de oruçlu geçiriyordu.
    Ehli takvâ sahibi bir zattı.
    Şeyh diye biliniyordu.
    Herkes hayır duasını almaya çalışıyordu.
    Günden güne müridleri artıyordu.
    Altmış bin müridi ile havada uçabiliyordu.
    Ama ilim sahibi değildi.
    Zahiri ilimden habersizdi.
    Cahil bir insandı.
    Toplum onun kerametlerine ve adının etrafa yayılmasına kapılarak, günden güne ona akın ediyordu.
    Şeytanda ona meyletti.
    Bunu nasıl kandırabilirim diye düşündü?
    Şeytan sırtında cübbesi, elinde asası, başında sarığı, elinde tesbihi, olduğu halde bembeyaz sakalı ile bir sofu ve derviş kılığına bürünerek Şeyh Bersisa’nın dergahına gitti.
    Şeyh Bersisa misafirine sordu:
    -Derviş kardeş nereden gelip nereye gidersin?
    Şeytan cevap verdi:
    -Ben dünya nimetlerinden ve süsünden uzak, ömrünü Allâh’a ibadetle geçirmek isteyen bir kimseyim. Bir Allâh dostu bulup kendime arkadaş edinmek ve ona mürid olmak için yer yer dolaştım. Sizden daha büyük bir veli kula rastlamadım. Memleketinize geldiğimde, sizin adınızı ve şanınızı duydum. Sizin gibi bütün gayreti Cenab-ı Allâh’a ibadet etmek olan ve hiç kimsenin etlisine ve butlusuna karışmayan, abid, zahid bir şeyhe mürid olmak ve onunla beraber ibadet etmek istiyorum. Eğer beni de kabul ederseniz, bundan böyle sizin yanınızda kalmak ve Cenab-ı Allâh’a ibadet etmek istiyorum.
    Şeyh Bersisa, kendisine hayran olan bu kişinin, şeytan olduğunu bilmediği için, memnuniyetle arkadaşlığını kabul etti.
    Şeytan, şeyh Bersisa’nın dergahına yerleşti.
    Günler geçti.
    Şeyh Bersisa bu yeni sofu’nun işine bir türlü akıl erdiremiyordu.
    Kendisi şeyh olduğu halde, yiyor, içiyor, uyuyor, istirahat ediyor, ihtiyaç gideriyor; ama bu yeni gelen kişi ne içiyor, ne yiyor, ne yatıyor, ne uyuyor ve ne de tuvalete çıkmak gibi zaruri ihtiyaçları oluyor. Gece gündüz uyumadan ve bir saniye bile olsa ara vermeden, ibadetle meşgul oluyordu.
    Şeyh Bersisa dayanamadı sordu:
    -Ey Allâh’ın salih kulu, sen bu mertebeye nasıl yetiştin. Ben senelerden beri ibadet ederim, yeyip içmekten ve uyumaktan kurtulamadım. Sense bütün zamanını ibadete ayırabiliyorsun. Ne olur, bunun sırrını bana da öğret de, ben de senin gibi olayım, dedi.
    Şeytanın istediği doğmuştu
    -Bunun kolayı var!
    Şeyh Bersisa heyecan ile sordu:
    -Nedir?
    Şeytan ağır ağır konuştu:
    -Önce büyük bir günah işleyecek, sonra da ona samimiyetle tövbe edeceksin. Büyük bir günah işlemiş olduğundan, Allâh’tan daha çok korkmaya başlayacak ve böylece benim gibi, sen de her türlü insanî kötü hasletlerden kurtulmuş olacaksın, dedi.
    Şeyh Bersisa biraz düşündü;
    -Meselâ ne gibi günah işleyeyim, diye sordu
    Şeytan:
    -Zinâ edebilirsin, dedi,
    Şeyh Bersisa;
    -Yapamam, dedi.
    Şeytan:
    -Adam öldür,
    Şeyh irkildi, titredi:
    -Adam öldüremem… Buna vicdanım tahammül edemez, dedi.
    Şeytan
    -İçki içersin, dedi.
    Şeyh Bersisa düşündü, taşındı içki (şarap ve alkol) içmeyi biraz hafif görmüştü:
    -O olur, yapabilirim, dedi.
    Şeyh Bersisa, Cenab-ı Allâh’a biraz daha yaklaşmak ve daha çok ibadet etmek için içki içmeye niyyet ederek doğruca meyhaneye gitti. İçkiyi sunan sâki kadındı. Şeyh Bersisa kadının elinden içki içti. Sarhoş oldu. Orada kadına zina etti. Şeytanın “Bu yaptığın kötü bir şeydir. Duyulursa senin için iyi olmaz. Sen bu kadını öldür ve kimse görmeden bir yere göm” dedi .Desisesi ve hileleri ile Şeyh Bersisa meyhaneci kadını öldürüp gizlice bir yere gömdü.
    Şeytan şehrin hakimlerine koştu.
    Şeyhi şikayet etti.
    Şeyh Bersisa içki içmek, zina etmek ve meyhaneci kadını öldürmek suçlarından mahkemeye çıkarıldı.
    Şeyhin idamına karar verildi.
    Şeyh idam sehpasına çıkmış, artık ip boğazına geçirildikten sonra, onu kurtaracak hiçbir kimse yoktu. Şeytan karşıdan görüldü ve alaylı bir tavır ile sordu:
    -Bu hal nedir? Ey dostum, dedi.
    Şeyh Bersisa ağlamaklı bir sesle:
    -Görüyorsun ey Allâh’ın sevgili kulu! Beni kurtar, diye yalvarmaya başladı.
    Şeytan:
    -Seni kurtarırım; ama bir şartım var, dedi,
    Şeyh hemen atıldı:
    -Şartını kabul ediyorum.
    Şeytan:
    -Bana secde edeceksin, dedi.
    Şeyh Bersisa kurtulmak umudu ile:
    -Görüyorsun ip boğazıma geçirilmiş nasıl secde edebilirim. Beni kurtar ki, sana secde edeyim, dedi.
    Şeytan
    -İşaret (ima) ile secde edebilirsin, dedi.
    Şeyh Bersisa başıyla Şeytana secde etti. Sandalye’yi ayağının altından çektiler.
    Şeyh Bersisa cehaletinin kurbanı olup, imansız olarak gitti. Eğer Şeyh Bersisa alim olmuş olsaydı; içki içmek, zina etmek, adam öldürmek ve diğer günah veya mekruhları işlemekle, insanın evliya olamayacağını bilirdi.
    Ruhu’l-Beyan tefsirinde buyuruldu:
    Bersisâ ikiyüz yirmi sene Allâhü Teâlâ hazretlerine ibâdet etti. Bu süre içerisinde göz açıp kırpıncaya kadar olsa, bile Allâhü Teâlâ hazretlerine isyân etmedi. Ama islâm nimetine şükretmediği için Bersisâ en son imansız gitti.

    İstidraç Kerâmet Değildir

    İmam-ı Gazâlî (k.s.) Hazretleri buyurdu:
    -“Hava da uçan, suyun üzerinde yürüyen veya ateş yiyen veyahut da bunlardan başka harikulâde haller gösteren bir şeyhi gördüğün zaman onu iyi araştır…
    O şeyh, eğer Allâhın farzlarından ve Resûlullah’ın sünnetlerinden birini terkediyorsa yalancıdır, düzenbazdır.
    O evliyâ değildir.
    O şeyhin işleri asla kerâmet değildir; belki istidrâçtır…

    Şeriat ve Hikmetten Habersiz Olandan Yüz Çevir

    Tasavvuf konusunda şeriat ve hükümlerinin değerini bilmeyen ve şeriat ile amel etmeyen kişiden yüz çevirmek lazımdır. Çünkü o (şeriat ilimleri, hükümleri ve hikmetlerini bilmeyen kişi) kısırdır. Maneviyattan yoksun, eksik ve irşad derecesine yükselmen “müteşâyih ”e bağlanan (müritlerde) ancak ve ancak kısır ve çalışmaları sonuçsuz kalmaya mahkumdurlar .

    Aklını Kullanmayan Müridler Sahte Şeyhlere Lanet Okuyacaklar

    يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ يَقُولُونَ يَا لَيْتَنَا أَطَعْنَا اللَّهَ وَأَطَعْنَا الرَّسُولَا (66) وَقَالُوا رَبَّنَا إِنَّا أَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَاءَنَا فَأَضَلُّونَا السَّبِيلَا (67) رَبَّنَا آتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ وَالْعَنْهُمْ لَعْنًا كَبِيرًا (68)
    O gün yüzleri ateşte çevrilirken “Ah!” derler; “Ah, ne olurdu bizler Allah’a itaat edeydik, Peygamber’e itaat edeydik!” 66
    -“Yâ Rabbena Ey rabbimiz!” demektedirler, “doğrusu bizler beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yanlış yola götürdüler. 67
    Yâ Rabbena! Onlara azâbın iki katlısını ver ve kendilerini büyük bir lânet ile lânetle! ”

    Kim Kime Lanet Edecektir

    Müşrikler, müşriklere lanet okur,
    Yahudîler, Yahudîlere lanet okur,
    Hıristiyanlar, Hıristiyanlara lanet okur,
    Mecûsîler, Mecûsilere lanet okur,
    Ümmetlerin, cemaatlerin, tarikatların, mezheplerin ve fırkaların birbirlerine lanet okumaları hep bu kıyas üzeredir….
    Halklar, liderlerine lanet okurlar.
    Tabi olanlar, idârecilerine lanet okurlar. Ve der ki:
    -“Allâhü Teâlâ hazretleri size lanet etsin! Sizler bizi kandırdınız ve aldatınız! ”
    Müşrik, müşrik’e lanet okur,
    Yahudî, Yahudî’ye lanet okur,
    Hıristiyan, Hıristiyan’a lanet okur,
    Münâfık, münâfıklara lanet okur,
    Riyâkâr, riyâkârlara lanet okur,
    Sapık, sapıklara lanet okur,
    Bid’at ehli, bid’at ehline lanet okur,
    Deccâl’in ordusu, deccâl’e lanet okur.
    Halk, liderlerine lanet okur,
    İnsanlar, efendilerine lanet okur.
    Ayak takımı, beyine takımına lanet okur.
    Güdülenler, güdenlere lanet okur.
    Çocuklar, anne, babalarına lanet okur.
    Ham softa, müteşâyih’ine lanet okur.
    Sahte şeyhlere tabi olan beyinsizler, sahte şeyhlerine lanet okurlar.
    Okurlar, kendilerini sapıtan yazarlara lanet okur.
    Bir düşüncede olanlar, fikir babalarına lanet okur.
    Herkes kendi ideolojisini uyduran sahibine lanet okur.
    Ümmet, imamına lanet okur.
    Toplum, başkanına lanet okur.
    Cemaat, hocasına lanet okur.

    Cehennemliklerin hepsi de şeytan’a lanet okur.
    Görüldüğü gibi, cehennemde, insanlar kendilerinin cehennem ateşine girmesine sebep olan ve dünyada beraber olup, ayni fikir, ayni inanç ve ayni vazifeyi paylaştığı, gönüldâş, yoldaş ve dindaşlarına ve kendi toplumun lideri, başkanı, şeyhi, hocası, büyük ve efendilerine lanet edeceklerdir. Hak yoldan, kitap ve sünnetten ayrılmayalım. Allâhü Teâlâ hazretleri, lanet etmekten ve lanete uğramaktan bizleri muhâfaza etsin!

    Bu âyet-i kerime, şerîatında zâhirinde zulüm ve küfür ehlinin vasıflarını beyân ettiği gibi şeriatın bâtınında, tasavvuf ve tarikatta da müteşâyihlerin, şeyhlik ve evliyâlık taslayan kişilerinde sıfatlarını beyân etmektedirler. Gerçekten sahte şeyhler:
    1- الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ “Allah yolundan men‘ederler…” Yani müritlerin, halkın ve insanların, hak yola girmelerini ve gerçek mürşid-i kâmili bulup ona bağlanmalarına engel olurlar. Kendilerin hakikatte evliyâ ve mürşid-i kâmil olmadıkları halde, halkı kendilerine bağlayarak, Müslümanların hakikî mürşidi kâmili ve hak yolu bulmalarına mâni olurlar. Mü’minlerin ihlâs, takvâ ve Allâh’a giden yollarında birer put gibi dikilirler…
    2- وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا “ve onu eğip bükmek isterler…” Kendi devirlerinde yaşayan müceddid ve mürşid-i kâmillerin hak ve doğru olan yollarını, halkın gözünde kötü göstermek ve halkı yanılmak için, o hak yolu eğip bükmek isterler. Bir Müslüman kendilerine sorduğunda, devrin mürşid-i kâmilleri hakkında yanlış bilgi verirler ve Müslümanları yanıltırlar.
    3- وَهُمْ بِالْآخِرَةِ كَافِرُونَ “Ve onlar âhireti inkâr edici kâfirler idiler…” Halkı hak yoldan ve mürşid-i kâmillere bağlanmaktan alıkoyan kişilerin aslında maneviyât ve âhiretten hiç nasîpleri yoktur. Onlar âhirette inanmadıkları için âhiret hayatları için çalışmazlar.
    Bu sahte şeyhler, müritlerinin ve yanlarına gelen insanların;
    a) İlim,
    b) İhlâs,
    c) Amel
    d) Takvâ sahibi olmaları için çalışmak yerine,
    Müritlerinin cehâletin zıfırı karanlığından, hurâfelerin İslâm dışı, korkunç dünyasında, gerçek ibâdet ve taatın zevkinden uzak bir halde, Allâhü Teâlâ ve Peygamberi Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine bağlanmaktan çok, bir kula bağlanma ve kulu sevme ve kulun yolunda yürümelerini istemektedirler.
    Çünkü onların bütün düşünceleri, dünyalıktır. “Onlar;
    -Daha çok müridim olsun ve daha çok bana çırağlık gelsin, para kazanayım,” der. Onlar, Müslümanlara, rant kapısı gözüyle bakarlar. Yanlarına gelen Müslümanların, ilim, takva ve ihlâs sahibi olmalarından çok; kendilerine bağlı ve kendilerine maddî olarak yardımda bulunmalarını isterler… Onun için bu sahte şeyhler, âhireti inkâr edici kâfirlerdir…

    Şeyhlik İddia Edenler Manevî Putlardır

    Bu âyet-i Kerîmede manevî putlara işaret vardır. Manevî putlar,
    1-Şeyhlik iddia edenler ,
    2-Sapıtan deccâllerdir .
    (Bu şeyhlik iddia eden sahte şeyhler)
    1-Kalbleri diriltmeye,
    2-Nefs-i emmâleri öldürmeye güç yetmez.
    3-Bu şeyhlik iddia eden (sahtekârlara) tâbi olanlar da putlara ibâdet eden kimselerin hükmündedir.
    Akıllı kimse, hevâ-ü heves ehline tâbi olmaktan (nefsinin esiri olan sahte şeylere ve kötü âlimlere bağlanmaktan) sakınsın.
    Çünkü en büyük ölüm ki, o cehalettir. (En büyük ölüm) ancak en şerefli hayat giderilir. En şerefli hayat, ilimdir.
    Eğer kul için
    1-Halka faydalı ilmi ifâde etmeye,
    2-Halkı Allâhü Teâlâ hazretlerine bir basîret üzerine davet etmeye (çağırmaya)da herhangi bir dehâlet (ve tesiri) olursa; (işte bu çalışma,)
    1-Başkasını cehaletten marifete yükseltir,
    2-başka bir hayat ile hayat veri,
    3-Güzel bir diriltmektir; Allahü Teâlâ’nın izniyle…
    Bu rütbe, peygamberlerin, ve peygamberlere varis olup, ilmiyle âmel eden âlimlerin (mürşid-i kâmillerin) rütbesidir.
    Ama bu rütbeden düşenlerin (sahte şeyhler ve kötü âlimlerin) sözlerini dinlemek; ancak İsrâil oğullarının (Sâmirinin yapmış olduğu) buzağının sesine kulak vermeleri gibidir. (Nefse hoş gelir, ama maneviyatta hiçbir tesiri olmaz).
    Molla Câmî (k.s.) hazretleri buyurdu:
    بلاف نا خلفان زمانه غره مشو مروچو سامرى ازره ببانك كوساله
    Zamanın hayırsızları (olan sahte şeylerin) seslerine kanma;
    Sâmirî (ve ona inanan Yahudîler) gibi dana sesiyle hak yoldan çokma…
    Gerçekten Allahü Teâlâ hazretleri buyurdu:
    وَكُونُوا مَعَ الصَّـادِقِينَ
    “Ve sâdıklarla beraber olun. ” Yani, sâdıkların cümlesinden olun ve sâdıkların sohbet arkadaşları olun.
    İşte bu sebeple (bazı hikmet ehli) buyurdu:
    يَلْزَمُ لِلْمَرْءِ أَنْ يَخْتَارَ مِنَ الْبَقَاءِ أَحْسَنَهَا دِيناً حَتَّى يَتَعَاوَنَ بِالْإِخْوَانِ الصَّادِقِينَ
    Kişi, bekâ (yerleşip kalacağı) yeri seçerken dînen en güzelini tercih etmesi lazım gelir. Tâ ki sâdık ve samimî ihvan (din kardeşleri) ile yardımlaşsın…”
    İsa Aleyhisselâm soruldu:
    “Yâ Rûhallah! Kiminle oturalım?”
    İsa Aleyhisselâm buyurdu:
    “Konuşması ilminizi artıran, görülmesi size Allahü Teâlâ hazretlerini hatırlatan ve ameli sizi âhirete rağbet ettiren (sâlih kimselerin meclisinde oturun).”

    Sahte Şeyhlerin Pişmanlıkları

    “Hakâiku’l-Baklî” de buyuruldu:
    Allâh subhânehû ve Teâlâ hazretleri, (bu âyet-i kerimeyle) beyan etti:
    Kim, taat ve ibâdetlerin mertebelerinden düşerse; o kişi derecelere ulaşamaz.
    Kim, başlangıçta murâkabelerden mahrum olursa; o kişi nihâyette (sonuçta) müşâhedelere ve muâyenelerde (hakkı görmekten) mahcûp (perdeli ve yoksun) kalır.
    Sahte şeyhler, (yalan yere) evliyâlık iddia edenler, manevî makam ve mevkî (kerâmet sahibi ve Allâha yakınlıkları) olduğunu iddia edenler ise can çekişme anında; zamanlarının gafletle geçmiş olmasına çok pişman olacaklardır.
    Taat ve ibâdetlerden yoksun ve gafletle geçen ömürleri için; (keşke) boş iddialarla (sahte şeyhlikle) meşgûliyet, hakka muhâlet ve muhal (kendileri için mümkün olmayan evliyâlık makamını) iddia etmemiş olmayı çok temenni ederler…
    (Ey sahte şeyhler) ve kuru (evliyâlık ve manevî makamları) iddia eden kişi, (sen kendini çok iyi biliyorsun) hemen Mevlâ Teâlâ hazretlerinin taat ve ibadetine dön!
    Şeyhlik ve evliyâlık iddialarından vazgeç. Haller hakkında rastgele söz kullanmaktan (hakikatte ermiş bir kişi olmadığın halde, ermiş havasını vermekten) sakın.
    Gerçekte bu büyük bir fitnedir. Müridlerden büyük bir taife bu konuda helak oldular.
    Kişi muamelelerini düzeltme yolunda yol alırsa; mutlaka onun bu hali kendisini Rabbine yaklaşma ve emniyet makamına götürür.
    Bir kişi bu (kendisini hakka götüren) yolu terk ederse; mutlaka o kişi boşta kalır. Bozulur.
    Ve büyük korkuya düşer. temennilerin kendisine menfaat vermediği günlerde de temenni eder…

    Şeyhlik ve Evliyâlık Taslayanlar

    Sonra (hakikaten evliyâ ve şeyh olmadan, mürşid-i kâmilleri) taklid edenler; gerçekten Firavunun ve onun sihirbazlarının yolunu takip eden kişilerdirler. Ve onlar (sahte şeyhler), tahkik ehli (hakik-i mürşid kamil için) diyorlar ki:
    -“Muhakkak ki bunlar, sizi şeyhlik makamlarınızdan çıkarıyorlar
    Ve avâmın yanında kalblerinizin mertebelerinden ediyorlar!
    İnsanların yüzlerini sizden çeviriyorlar!
    Onlar, sizin kavminizin eşrafını (sizden) uzaklaştırıyorlar,
    Melikleri,
    Âmirleri,
    Marifet erbabını,
    Mevki ehlini,
    Mal sahiplerini,
    Zenginleri sizden uzaklaştırıyorlar. ” diyor…
    Ve böylece bu sahte şeyler, gerçekten hile yoluna giriyorlar. Ve bunlar, Allâhü Teâlâ hazretlerinin nurunu söndürmek istiyorlar.
    يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللَّهُ إِلَّا أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ
    -“İstiyorlar ki Allah’ın nûrunu ağızlarıyla söndürsünler… Allah da razı olmuyor… Ancak nûrunu itmam eylemek diliyor. Kâfirler isterlerse hoşlanmasınlar…”
    Yani şirki- hafi (gizli şirk ile) müşrik olanlar, demektir.

    Evliyâullah ve Âlimlere Dil Uzatmak

    Sahte şeyhler, kendilerinden başka evliyâ ve âlim bilmezler.
    Sahte şeyhler, evliyâullaha düşmandır.
    Sahte şeyhler, âlimlere düşmandırlar.
    Sahte şeyhler, ârifbillâh zatları sevmezler.
    Sahte şeyhler, sadece ve sadece câhil insanları severler.
    Mesnevî’de buyurdu:
    هركه برشمع خدا آرد پفو … شمع كى ميرد بسوزد پوزاو
    -“Her kim, Allâhü Teâlâ hazretlerinin kandillere üflerse; (âlimleri ve evliyâullahı yererse;)
    O kandiller, o kişinin yüzünü yakar…”

    Yol Kesen Eşkıyâ

    Mürşid-i kâmil olmadığı halde irşad makamını ve şeyhlik iddia edenler, hakikatte yol kesen eşkıyâ kişilerdir.
    قطاع الطريق Kutta-i tarik: Yol kesen eşkiyâ demektir. Bir yerden bir yere giden kişi veya kervânların yolunu kesip, onların değerli eşyâ ve paralarını alan haramzâdelere “kutta-i tarik” yol kesen eşkıya denilir.
    Tasavvuf literatüründe ise “Kuttâ-i tarîk”: Nakıs şeyh, demektir. Yani daha kemâle ermeden, evliyâ olmadan ve mürşid-i kâmil olmadan şeyhlik postuna oturan ve şeyh olduğunu iddia eden kimse, demektir. Bu sahte şeyhler, yol kesen eşkiyâlardan daha tehlikeli ve daha zararlıdırlar. Çünkü eşkiyâ yolcuların mallarını ve paralarını alırlar; bu sahte şeyhler, ise insanların hak yola girmelerine, manen yükselip; Allâhü Teâlâ hazretlerine evliyâ olmalarına mani oluyorlar.

    Sahte Şeyhler

    Nefsini konuşan ve işâret ehlinin mertebesine indiren ve onların esrârını ve onlara mahsus olan hitâba mülâkî olmadığı ve nefislerine onların ilhâmı gelmediği halde (kendisine ermiş görüntüsü verenler de bu âyet-i kerimede belirtilen zâlimlerdendir….)
    Gevezelik yapan (maneviyattan konuşmak için kendilerini zorlayan), Allâhü Teâlâ hazretlerinin kâmil ve vâsıl olan kullarının kalblerinin üzerine indirdiği esrâr ve hakikatin misliyle konuştuklarını iddia edenlerin sözlerinde tefekküh (fıkhî manâlar) ve maneviyat ile konuşmaya zorlayanların hepsi zâlimlerdendir.
    Kendilerinin manevîyat ehli olduğunu iddia edenlerin (halkı çevresine toplayıp manevî yollarını kesenlerin) zulmü ve zulümlerinin zararları ve onları iftirâları (yani evliyâ olmadıkları halde biz evliyâyız deyip Allâh’a iftirâ etmeleri ve konuşmalarının Allâh’tan ilhâm olduğu yalanını söylemelerinin cezâsı) ruhun ilgisinin bedenden kesilmesi anında ortaya çıkar.
    Bunların (sahte şeyhlerin ve evliyâlık taslayanların) ruhları kalıplarından kerhen ve istemeyerek çıkar. Çünkü onların ruhları, dünyevî şehvetler ve lezzetlere bağlıdır. Onlar, gaybî hakikatler lezzetinden ve uhrevî şehvetlerden mahrumdurlar…

    Sahte Şeyhlerin Kötü Ölümü

    Melekler, onların (yani manevî makamlara ermedikleri halde sahte şeyhlik ve evliyâlık taslayanların) ruhlarını şiddet ve zilletle almak için; ellerini kahr ile kendilerine uzatır.
    Bunların karşılaştıkları şiddet ve aşağılama onların;
    1- İftirâlar,
    2- Yalanları,
    3- Halkın yanında sahip oldukları yüksek mertebe,
    4- Halkı kandırmaları,
    5- Riyâsetleri,
    6- Halkın üzerinde tahakküm kurmaları,
    7- Mahlukatın sınıfları üzerinde başkanlık talep etmeleri,
    8- Yapmış oldukları tahribat hasebiyledir…
    Bunların ruhlarını verirken karşılaşacakları şiddet, aşağılık ve zillet onların bu tahribata taallukları nispetindedir…

    Allâhü Teâlâ hazretleri buyurduğu gibi:
    وَلَوْ تَرَى إِذْ الظَّالِمُونَ فِي غَمَرَاتِ الْمَوْتِ وَالْمَلَائِكَةُ بَاسِطُوا أَيْدِيهِمْ أَخْرِجُوا أَنفُسَكُمْ الْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنتُمْ تَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ غَيْرَ الْحَقِّ وكُنْتُمْ عَنْ آيَاتِهِ تَسْتَكْبِرُونَ
    -“Görsen, o zâlimler ölüm dalgaları içinde boğulurken, melekler ellerini uzatmış “Çıkarın” diye, “canlarınızı.” Bugün zillet azabıyla cezalanacaksınız; çünkü Allah’a karşı hak olmayanı söylüyordunuz; ve çünkü Allah’ın âyetlerinden istikbâr ediyordunuz (büyüklük taslıyordunuz).”
    Yani sizin içinize emânet edilmiş âyetlerden yüz çevirdiniz ve sizde bulunmayan şeylerle gösteriş yaptınız.

    Sahte Şeyhler Zinâkâr ve Eşkıya İle Haşr Olurlar

    Gerçekten o evliya olmadan evliyalık taslayanlar ve irşad makamına olaşmadan şeyhlik iddia edenler, istidad ve itikadat rahmlerini ifsat ediyorlar. Ona hakka aykırı olan nutfeleri ilka etmekle istitadları ve itikadları bozuyorlar.
    Ve onlar, mukallidleri (mürit ve talebeleri) hakikat tarikatından çeviriyorlar. Hayır (ve maneviyat) yolunda onların yollarını kesiyorlar.
    Bu evliya olmadan evliyalık taslayanlar ve irşad makamına olaşmadan şeyhlik iddia edenler, kıyamet gününde zina edenler ve yol kesen eşkıya ile beraber haşr olurlar.

    MANEVİYÂT İLE ZULÜM

    Evliyâullah olmadıkları halde, Allâhü Teâlâ hazretlerinin evliyâ kulu olduğunu idda etmek büyük bir zulümdür.
    Mürşid-i kâmil olmadıkları halde; irşad makamını idda etmek büyür bir zulümdür.

    Maneviyât İddia Edenler

    Kendisinde herhangi bir maneviyat olmadığı halde; maneviyât iddia eden kişi zalimdir.
    Evliyâullah olmadığı halde, velâyet makamını iddia edenler zalimdir.
    Mürşid-i kâmil olmadıkları halde; irşad makamına oturan ve halkı etrafına toplayanlar zâlimdir.
    Ehli olmadığı halde halkı kendisine rabita ettirenler zalimdir. Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu:
    وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أَوْ قَالَ أُوحِيَ إِلَيَّ وَلَمْ يُوحَ إِلَيْهِ شَيْءٌ وَمَنْ قَالَ سَأُنزِلُ مِثْلَ مَا أَنزَلَ اللَّهُ وَلَوْ تَرَى إِذْ الظَّالِمُونَ فِي غَمَرَاتِ الْمَوْتِ وَالْمَلَائِكَةُ بَاسِطُوا أَيْدِيهِمْ أَخْرِجُوا أَنفُسَكُمْ الْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنتُمْ تَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ غَيْرَ الْحَقِّ وَكُنتُمْ عَنْ آيَاتِهِ تَسْتَكْبِرُونَ
    -“Uydurduğu yalanı Allah’a isnad eden veya kendine bir şey vahyedilmemişken “Bana vahyolunuyor” diyen kimseden, bir de “Allah’ın indirdiği âyetler gibi ben de indireceğim” demekte olan kimseden daha zâlim kim olabilir!? Görsen, o zâlimler, ölüm dalgaları içinde boğulurken, melâike ellerini uzatmış “Çıkarın canlarınızı!..” diye, bugün zillet azâbıyla cezalanacaksınız. Çünkü Allah’a karşı hak olmayanı söylüyordunuz ve çünkü Allah’ın âyetlerinden istikbâr ediyordu

    Allâhın Laneti Zalimlerine Üzerinedir

    وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أُوْلَئِكَ يُعْرَضُونَ عَلَى رَبِّهِمْ وَيَقُولُ الْأَشْهَادُ هَؤُلَاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى رَبِّهِمْ أَلَا لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ
    -“Hem, bir yalanı Allah’a iftira edenden daha zâlim kim olabilir? Bunlar rablarına arz olunacaklar. Şâhidler de şöyle diyecekler:
    -“Ta şunlar rablarına karşı yalan söyleyenler.”
    Haberiniz olsun; Allah’ın lâneti zâlimler üstüne…”

    İnsanlar Arasında Evliyâullah Olduğunu İddia Edenler

    İnsanlar, arasında kendilerinin evliyâullah olduğunu iddia edenlere, Allâhü Teâlâ hazretleri şöyle sesleniyor:
    قُلْ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ هَادُوا إِنْ زَعَمْتُمْ أَنَّكُمْ أَوْلِيَاءُ لِلَّهِ مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (6) وَلَا يَتَمَنَّوْنَهُ أَبَدًا بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ (7) قُلْ إِنَّ الْمَوْتَ الَّذِي تَفِرُّونَ مِنْهُ فَإِنَّهُ مُلَاقِيكُمْ ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (8)
    De ki: “Ey o yahudi olanlar! Siz diğer insanlardan başka olarak Allah’ın dostları bulunduğunuzu zu’m ve zan ediyorsanız, haydin ölmeyi temenni edin. Eğer davanızda sadıklarsanız öyle yapın!” 6
    Halbuki ellerinin takdim ettiği günahlar yüzünden onu ebedî temenni edemezler! Allah zâlimleri bilir! 7
    De ki: “Haberiniz olsun, o kaçıp durduğunuz ölüm, muhakkak gelip size çatacak, sonra o bütün gayb ve şehadeti/görülmeyenleri ve görülenleri bilene iade olunacaksınız da, O size neler yaptığınızı haber verecektir! ”

    Müteşâyihlikten ve Evliyâlık Taslamaktan Tevbe

    Tevbe kapısı açıktır.
    Ölüm gelmeden önce müteşâyihlikten (şeyhlik iddia etmekten) ve evliyâlık taslamaktan tevbe etmek lazım.
    Eğer gerçekten mürşid-i kâmil değilseniz; kendinize acıyın, etrafınızda topladığınız saf ve temiz kalbli Müslümanlara acıyın. Şeyhlik iddia etmekten vaz geçin.
    Bu büyük günahtan tevbe edin.
    Eğer gerçekten evliyâullah değilseniz; kendinize evliyâullah süsü vermekten ve insanlara evliyâullah olduğu izlenimini vermekten uzaklaşın.
    İhlas ve takvâ üzere olan saf ve samimî bir Müslüman olun.
    Evliyâlık iddia etmekten vaz geçin.
    Yok eğer insanlar arasında kendinizin Allâhü Teâlâ hazretlerinin dostu olduğunu iddia ediyorsanız; daha niçin dünyanın kahrını çekiyorsunuz?
    Ölümünüzü isteyin cennette girin!

    1 Hayâtü’l-Hayevânü’l-Kübrâ: c. 1, s. 458, Demirî
    2 Ruhu’l-Beyan tefsiri: c. 3, s 561,
    3 İhyâ-u Ulûmiddin: c. 2, s. 144, Keşfü’l-Hafâ: 2474
    4 Ruhu’l-Beyan tefsiri: c. 13, s. 106, tercüme: Ömer Faruk Hilmi;
    5 Mukaşefetu’l- Kulub el-Mukarribu ila allamul-Ğuyub S.48 İmam Ebu Hamid el- GAZÂLİ Dar’ul –Ma’rife 1996 Beyrut
    6 Müteşâyih, sahte şeyh demektir.
    7 Ruhu’l-Beyan tefsiri: c. 17, s. 135, tercüme: Ömer Faruk Hilmi,
    8 El-Ahzâb: 33/66-68,
    9 Ruhu’l-Beyan tefsiri: c. 17, s. 135, tercüme: Ömer Faruk Hilmi,
    10 Mürşid-i kâmil olmadığı halde, şu veya bu sebeple şeyhlik postuna oturan ve şeyhlik iddia eden, “yukarıda Allâh yeryüzünde ben” diyerek halkın üzerinde tahakküm kurmaya çalışan sahtekâr, dolandırıcı, yalancı ve iddia sahibi sahte şeyhler, kırılması ve yıkılması gereken birer putturlar.
    11 İlmi ve kuvvetiyle halkı saptıran kişilerdir.
    12 Et-Tevbe: 9/119,
    13 Et-Tevbe: 9/32,
    14 el-En’âm: 6/93,
    15 Hud: 11/18,
    16 El-Cuma: 62/6-8,

  22. DEF ÇALMANIN (VE BU ŞEKİLDE ZİKİR YAPMANIN) TASAVVUFTA YERİ VAR MI ? – Ömer Faruk Hilmi
    Def: Mãdenî küçük ziller takılmış deri gergili kasnaklı bir vurmalı çalgı âletidir.. Batı Müziğinde karşılığı “Tamburin”dir…

    Günümüz defleri dâire şeklinde yuvarlıktırlar.
    Eski deflerin 4 veya 8 köşeli olanları vardı.
    Bu gün inkıtaa uğrayan bir çok tarikat erbabı bu çalgı âletiyle zikir yapmaktadırlar. Ve çalgı aleti olan defe kutsiyet vermektedirler. Def ile zikir yapmaktadırlar.
    Def çalmanın hükmü nedir?
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Def Çalmak Samirî’den Kalmadır 

    Def çalmak Samiriden kalmadır.
    Samiri, Firavun’un İsrail oğullarının erkek çocuklarını öldürdüğü sene doğdu. Annesi onu götürüp, dağda bir mağara’ya bıraktı.
    Cebrâil (Aleyhisselâm) besleyip, büyüttü.
    Musa aleyhisselâma peygamberlik verilince Musa Aleyhisselâma iman etti.
    Musa Aleyhisselâm ile beraber Mısırdan hicret etti.
    Musa Aleyhisselâm Tur-i sinâya mikata çıktığı zaman,
    Musa aleyhisselâm’dan öğrenmiş olduğu fen ve simyâ ilmiyle altından bir buzağı yapmayı becerdi.
    Ona daha önce görmüş olduğu Cebrâil Aleyhisselâm’ın atının ayak tozundan biraz serpince o heykel canlı bir hayvan gibi böğürmeye başladı.
    Samiri, halka:
    “İşte bu sizin ilahınız! Musa Aleyhisselâm onun için Tur-i sinâ’ya gitti. Bak o buraya gelmiş!” dedi.
    Halk, hemen ona meyletti.
    Samiri bir def yaptı. .
    Eline def alıp o buzağının etrafında dolaşmaya başladı.
    Kavmin başında bulunan Harun Aleyhisselâm, onlara mani olmak istedi. Harun Aleyhisselâmın sözünü dinlemediler.
    Samirinin def sesi onların hoşuna gitti.
    Samirinin def ile beraber söylediği sözler, onları büyüledi.
    Buzağıya secde ettiler.
    Musa Aleyhisselâm tur-i sinâdan dönünce, buzağıya tapanların öldürülmesini hükmetti.
    Çoğu öldürüldü.
    Defleri kırıldı.
    Sâmirî çok cömert olduğu için öldürülmedi.
    İşte def’in ve def çalmanın böyle kötü bir tarihçesi var. 1

    Def Peygamberlerin Sünneti Değildir

    قَالَ الْحَسَنُ رَحِمَهُ اللَّهُ: لَيْسَ الدُّفُّ مِنْ سُنَّةِ الْمُسْلِمِين
    Hasan-ı Basrî (r.h.) hazretleri buyurdu:
    Def çalmak, hiçbir peygamberin sünneti değildir . 2

    İslâm’dan önce Mekke-i Mükerreme ve Medine-i münevverede def vardı.
    O dönemde defleri,
    1-Câriyeler,
    2-Muhannesler (erkek oldukları halde kadınımsı hareket eden, cinsi sapık erkekler) çalardı.

    Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretleri, bir gazâ’dan döndüğünde bir cariye geldi. Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerine,
    “Allâhü Teâlâ hazretlerine nezrettim, eğer Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretleri sağ ve salim olarak savaştan dönerse onun başının üzerinde def çalacağım!” dedi.
    Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretleri,
    -“Eğer nezrettiysen çal, dedi.
    O cariye’de def çaldı…”
    Daha sonra İslâmiyet kuvvet kazandığı zaman, Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretleri def çalmayı yasakladı. Ve def çalan muhannesleri, Medine-i münevvereden çıkarttı.5
    وَرُوِيَ عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَهَى عَنْ ضَرْبِ الدُّفِّ ، وَلَعِبِ الطَّبْلِ ، وَصَوْتِ الْمِزْمَارِ
    Mü’minlerin emiri, Hazret-i Ali bin Ebî Talib (r.a.) rivayet etti. Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretleri,
    1-Def çalmak,
    2-Davul oynamak (çalmayı)
    3-Zurna (ve benzeri nefesli çalgıların) sesini yasakladı… “3

    Def Bulunduran Mel’ûndur

    وَرَوَى أَبُو هُرَيْرَةَ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ :
    { إذَا شَرِبَ الْعَبْدُ الْمَاءَ عَلَى شِبْهِ الْمُسْكِرِ كَانَ ذَلِكَ الْمَاءُ عَلَيْهِ حَرَامًا ، وَلَعَنَ اللَّهُ بَيْتًا فِيهِ دُفٌّ أَوْ طُنْبُورٌ أَوْ عُودٌ ، وَأَخْشَى عَلَيْهِمْ الْعُقُوبَةَ سَاعَةً بَعْدَ سَاعَةٍ }
    Ebû Hüreyre (radiyallahü anhü) hazretlerinden rivayet olundu. Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretleri, buyurdular:
    “Kişi, sarhoş edici (şarap ve benzeri) şeylere benzer bir şekilde su içerse; bu içtiği su ona haramdır.
    Allâhü Teâlâ hazretleri içinde;
    1-Def bulunan,
    2-Tanbûr,
    3-Ûd bulunan eve lanet etsin.
    Saat be saat onlara ilâhî azabın gelmesinden korkuyorum… ” 4

    Def’in Olduğu Yere Melekler Girmez

    عَنْ شُرَيْحٍ أَنَّهُ سَمِعَ صَوْتَ دُفٍّ , فَقَالَ:
    اَلْمَلاَئِكَةُ لاَ يَدْخُلُونَ بَيْتًا فِيهِ دُفٌّ.
    Şurayh (r.h.) hazretlerinden rivayet olundu. Kendisi, bir def sesi işittiler. Ve buyurdular:
    “İçinde def bulunan ev melekler girmezler… “5
    Def Çalan Kişilerin Şahidliği Makbûl Değildir

    Hadimî (k.s.) hazretleri, “Berîka” isimli kitabında buyurdular:
    “… Def çalan kişilerin şahidliği makbûl değildir. Ancak bazı kitaplarda, buyuruldu: eğer def zilsiz olursa çocukların def çalmalarından bir beis yoktur… ” 6

    Def ile Zikir

    Def çalmaktan sevap beklenmez.
    Def çalmak, sevap değildir.
    Def çalmak, ibadet değildir.
    Def çalmak ibadete vesile değildir.
    Def çalmak, eğlence aletidir.
    Def çalarak ibadet olmaz.
    Zikir anında def çalmak (def çalarak zikretmek) gerçekten çirkinliklerin en büyük çirkinidir .7
    فَمَا اِسْتَعْمَلَهُ بَعْضُ مَشَايِخِ الْيَمَنِ مِنْ ضَرْبِ الدُّفِّ حَالَ الذِّكْرِ فَمِنْ أَقْبَحِ الْقَبِيحِ
    Yemen şeyhlerinden bazılarının yaptıkları, zikir halinde def çalma (defe vurma) işleri, çirkinliklerin en çirkinlerindendir . 8

    Def ile Zikretmek Haramdır

    İmam Gazâlî (k.s.) hazretleri, İhyâ-u Ulûmiddin isimli kitabında buyurdular:
    Def çalmak haramdır.9
    Def çalmak, muhanneslerin adet ve geleneklerindendir . 10

    Def Eşliğinde Kur’ân-ı Kerim Okumak Küfürdür

    Def çalarak Kur’ân-ı kerim okumak caiz değildir . 11
    Kim, Kur’ân-ı kerimi, def (eşliğinde) veya kavâl (ve benzeri çalgı aletleriyle) okursa kâfir olur . 12

    Def Çalmanın Caiz Olduğu Yerler

    1-Düğünlerde,
    2-Bayramlarda,
    3-Kadınların sevinç anlarında,
    4-Çocukların sevinç anlarında,
    6-Sünnet merâsimlerinde,
    Nikah (düğünler) için def çalmaya ruhsat vardır . 13
    Düğünlerde ûd ve benzeri çalgı aletlerinin çalınma hükümleri de def çalmanın hükmü gibidir . 14

    Def Çalmak Kadınlara Mahsustur

    إِنَّ فَصْلَ مَا بَيْنَ الْحَلَالِ وَالْحَرَامِ الصَّوْتُ يَعْنِي الضَّرْبَ بِالدُّفِّ
    (Düğünde) helal ile haramın arasındaki fark, sestir. Yani def’e vurmaktır . 15
    Def çalmak kadınlara mahsustur. Çünkü def çalmak kadınların işidir. Erkeklerin işi değildir .16
    Def çalmak, mutlak olarak erkeklere caiz değildir.
    Erkekler hiçbir sürette def çalamazlar.

    Davul Çalmanın Caiz Olduğu Yerler

    Halimî hazretleri buyurdu:
    1-Gâzîleri yolcu etmek,
    2-Haccıları yolcu etmek,
    3-Haccıları karşılamak,
    4-Sahur vaktinin geldiğini duyurmak
    5-Bayramın geldiğini bildirmek, olursa mubahtır.
    Çünkü bunlar eğlence değildir . 17

    Davul Çalmak Erkeklere Mahsustur

    Davul çalmak erkeklere mahsustur. Çalması mubah olan davulu ancak erkeklere çalar .18
    Bu durumlarda kadınlar, davul çalamazlar.

    Teğannî (Çalgısız İnsan Sesi) Dinlemenin Şartlar

    Onun (teğannî ile okunan mevlid, na’t, kasîde ve benzeri şeyleri) dinlemenin) bir çok şartları vardır.
    Birincisi: İçlerinde (bayan) emred (tüysüz oğlanlar) olmayacak,
    İkincisi: Cemiyetleri ancak kendilerinin cinsinden (hepsi takvâ ehli olan) kişiler olacak ve içlerinde;
    1- Fasık,
    2- Dünya ehli,
    3- Kadın,
    4- Tüysüz oğlanlar olmayacak.
    İkincisi: Söyleyen kişinin niyeti ihlâs olmalıdır. Bunu söylediği için;
    1- Ücret,
    2- Yemek
    3- Ve benzeri şeyler almak olmayacaktır…
    Dördüncüsü: Oraya toplanan ve dinleyen kişilerin;
    1- Yemek için toplanmamaları,
    2- Herhangi bir fütûhât beklemek için olmamalıdır.
    Beşincisi: Ancak mağlûb olmuş bir şekilde oradan kalkmalıdırlar.
    Altıncısı: Vecdi izhâr edemezler. Ancak sâdık olanlar hariç…
    Sahte Şeyhler Hakkında Bir Fetvâ

    Kurtubî hazretleri, Tartûşî (r.h.) hazretlerinden naklettiler.
    Kendisine soruldu:
    Sual:
    -“Bir kavim (bir topluluk), bir yerde toplanıyorlar. Kur’ân-ı kerimden bir şeyler okuyorlar. Sonra da, onların söyleyeni kendilerine şiir (ilâhî, kasîde, naat ve benzeri) şeyler söylüyor. Raks ediyorlar. Coşuyorlar, Def çalıyorlar ve (yollarının büyüklerini) methediyorlar…(Ney ve kaval gibi aletleri üflüyorlar ) Böyle bir toplulukla hazır olmak ve onlarla beraber olmak helal mi değil mi?”
    Cevap:
    -“(Böyle yapan sevap ve ibâdet niyetiyle def çalan, methiyeler okuyan ve coşan) kişilerin yolu,
    1- Betâlet (boş şeylerle meşgûl olmak),
    2- Cehâlet ve
    3- Dalâlettir. (Yani sapıklıktır…)
    İslâm dini, Allâh’ın kitabı (Kur’ân-ı kerim) ve Resûlüllah (s.a.v.) hazretlerinin sünnetinden başka bir şey değildir.
    Raksetmek ve kendinden geçmeyi (ve coşmayı), ilk ihdâs eden (dünya tarihinde ilk uyduran) kişi Sâmirî ve arkadaşlarıdır. Sâmirî’nin yapmış olduğu buzağıya tapan Yahudîlerdir…
    Samiri ve Yahudîler, buzağı sesi gibi böğürmesi olan buzağı heykelinden bir ceset edindikleri zaman; ayağa kalktılar ve onun çevresinde raksetmeye başladılar. Ve kendilerinden geçtiler. İşte bu (raksetmek ve kendinden geçip coşmak) kâfirlerin dinidir. Buzağıya tapan müşrik Yahudîlerin dinidir .

    Efendimiz (s.a.v.) hazretleri ve ashâbı ise (hâşâ raksetmek, kendinden geçmek ve coşmak şöyle dursun), onlar, başlarında uçacak kuş varmışçasına vakar ve sükûnetle otururlardı.

    Sultan ve sultanın naibine (idârecilere) gereken vazife, (din adına def çalarak raks eden, oynayan, coşan ve kendisinden geçenlerin) mescidlerde yerlerde toplanmalarına mâni olmaktır .
    Allâh’a ve âhiret gününe iman eden bir kişiye, onların meclisinde hazır olmak helâl değildir. Onların bâtıl işlerinde onlara yardım etmesi kesinlikle helâl değildir …

    Def 19 Çalıp Debbûs Vuran Sofu İbrâhimin Kötü Sonu

    Sofu İbrahim, sofuluk taslayan, güzel el defi çalan, iyi beyitler okuyan yaşlı bir kişiydi.
    1900 yıllarının ilk başlarında Siverek, Kahta ve Gerger üçgeninde köyleri dolaşır, el defi çalar, beyit ve kasideler söyleyerek insanları başına topladıktan sonra kendisine şiş vurup, milleti etkileyerek dilenirdi.
    Osmanlı hapishânelerinde yatmış hapiste tevbe etmiş, Kur’ân-ı kerim öğrenmiş ve ilmihal bilgisini almış bir zat, Sofu İbrâhimin hareketlerinin Kur’ân-ı kerim ve Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin sünnetiyle bağdaşmadığını İslâm dininin bu tür şeylerle asla bir ilgisinin olmadığını halka anlattı.
    Ama kimse ona inanmadı.
    Sofu İbrâhim yine Fırat nehrine yakın bir köye gitti.
    El defini çıkarttı.
    Def çaldı.
    Halkı, kadın- erkek, kız oğlan, çocuk büyük bütün köylüyü başına topladıktan sonra, coştu.
    Kendi şeyhlerinin üzerlerine medhiyeler okudu.
    Sonra da debbûs edilen özel şişler çıkarttı. Kendisini orada herkesin gözünün önünde şişledi.
    Şişleri çıkarıp demledi.
    Sonra da halktan yiyecek ve para dilenmeye başladı.
    Köylüden topladığı eşyâsını merkebine yükledi.
    Köyden çıkarken dut ağacının altına oturdu. Merkebini ağaca bağladı.
    El defi ve diğer malzemelerini de yanına koyarak istirahata çekildi.
    Uyudu.
    Sonrasını Sofu İbrâhim şöyle anlattı:
    “-Köylerde dilenmekten yorulmuş, dinlenmek ve istirahat etmek için köyün kenarında bir ağacın altında uzanmıştım. Uyku ile uyanıklık arasında idim.
    Çok geçmedi.
    Baktım ki 1800’lerin sonlarında o civarlarda yaşayan ve kendisine gönül bağım olan “Deli seyyid” rüyâma girdi.
    Savaşa gider gibi kuşanmıştı.
    Elinde kılıcı vardı.
    Büyük bir haşmet ve azametle üzerime geldi ve bana;
    “-Ey Sofu İbrâhim! Sofu İbrâhim! Sofu İbrâhim!” diye bağırdı.
    Onun sesinin korkusundan dudaklarım uçukladı.
    Konuşmasına devam etti.
    -“Ümmeti Muhammed (s.a.v.) Allâh’tan, Resûlullah’tan kitabullah’tan ve Din-i Mübîni İslâm’dan habersiz ve câhil bir şekilde yaşarken ve bilgiye muhtaçlar iken, sen sofu olduğunu söylüyorsun, tasavvuf ehli olduğunu iddia ediyorsun, onlara İslâm dinini öğreteceğine onların dini duygularını istismâr ediyorsun? Neden Allâh’ı, kitabı, Resûlüllah’ı dini ve İslam büyüklerini alet ederek dileniyorsun? Dilencilik haram değil mi? Senin dini istismâr ederek halktan bir şeyler alman haram değil mi? Senin yaptığın bu hareketinle bir çok kişinin dinden soğumasına, evliyâ ve gerçek sofu ve tasavvuf ehline düşman olmasına yol açıyorsun?…” Ben de;
    -“Efendim zorla almıyorum! Halk kendi istek ve arzusuyla seve seve bana veriyorlar!” dedim…
    Daha da kızdı:
    -“Halk seni evliyâullah sanarak, hâl sahibi ve ermiş bir kişi olduğunu zannediyor. Halbuki sen Allâh’ın düşmanısın! Ümmeti Muhammed (s.a.v.)’e acıyacağına, onlar için göz yaşı dökeceğine ve onların hidâyeti için çalışacağına sen insanları kendi maddî çıkarlarına alet ediyorsun? Bu halinle sen bir zındıksın!” diye bağırdı.
    Bana kızdı.
    Ve kılıcını çekti.
    Karnıma vurup sırtımdan çıkarttı.
    مَنْ طَلَبَ الدُنْيَا بِعَمَلِ الَآخِرَةِ طُمِسَ وَجْهُهُ وَمُحِقَ ذِكْرُهُ وَأُثْبِتَ إِسْمُهُ فِي النَّارِ
    “Kim ahiret amel (iş)i ile dünya (malı kazanmayı) dilerse yüzünün güzelliği değişir, zikir (ve vird)i iptal edilir. Ve ismi (cehennem) ateş (in)de sabit kılınır.”
    Hadisi şerifini okuyarak gitti.
    Giderken de şu beyitlerini mırıldanıyordu.
    “Lanet ola ol male ki, tahsiline anın
    Ya din ola, ya ırz-u namus ola alet.”
    Uyandığım zaman büyük bir ağrı ve sancı hissettim.
    Karnımda sanki bir kılıç yarası vardı.
    Acıyordu.
    Kılıç vurulan yer kıpkırmızı olmuştu.
    Dilenmiş olduğum bütün eşyâları, el defini ve şişlerimi orada bırakıp yollara düştüm.
    Derdime çare aradım.
    Gitmiş olduğum bütün kapılar yüzüme kapandı.
    Kime derdimi ve ağrımı anlatıysam çare bulunamadı.
    Çok geçmeden Sofu İbrahim bağıra bağıra can verdi.
    Sofu İbrâhim ölürken,
    -“Dini, ilmi, maneviyâtı ve mukaddesâtı dünyaya alet etmeyin!
    El defi çalmak, debbûs vurmak! Medhiye söylemek, coşmak ve raksedip kendinden geçmek Kerâmet değildir.
    İslâm diniyle alâkası yoktur.
    Kur’ân-ı kerim ve sünnetle ilgisi yoktur.
    Ben hatâ ettim…
    Bana bu yolu öğretenler benden daha çok hatalıdırlar!” diye haykırıyordu.
    Çok feci bir şekilde can verdi.
    Allâh taksîratını bağışlasın. Çünkü onun hayatı sebebiyle bazı gerçekler gün yüzüne çıktı…20

    Mesnevîde buyuruldu:
    رهر وراه طريقت اين بود كاو باحكام شريعت ميرود
    (Ey) Tarikat yolunda yürüyen sâlikler!
    Tarikatı, şeriatın hükümleriyle amel etmektir…”

    1 Samiri ve Hazreti Musa hakkında buyurdular:
    اذا الطفل لم يكتب نجيبا تخلف اجتهاد مربيه وخاب المؤمل
    فموسى الذى رباه جبريل كافر وموسى الذى رباه فرعون مرسل
    “Bir çocuğun necip (asâleti) ezelden yazılmazsa;
    Mürebbinin gayret ve çalışması boştur; gereken meyveyi vermez.
    Cebrail’in besleyip büyüttüğü Musa, kâfir;
    Firavun’un büyütüp beslediği Musa, peygamber oldu”,
    Nişâncızâde, İbni Esîr, El-Kâmil fit-Tarih c. 1, s. 183; Mir’ât-i Kâinât, 1/206, Meşâhiru’n-Nisâ, c. 1, s. 14, Hacı Mehmed Zihnî Efendi,
    2 Telbûsü’l-İblîs: s. 212,
    3 El-Medhal: c. 3, s. 188,
    4 El-Medhal: c. 3, s. 188,
    5 Musannef ibn-i Ebî Şeybe hadis no: 16668,
    6 Berîkatü’l-Mahmudiyye fi şerh-i Tarikati’l-Muhammediyye: c. 5, s. 301,
    7 Tuhfetü’l-Ahvazî: c. 10, s. 112,
    8 Mirkâtü’l-Mefâtih şerhü’l-Mişkâtü’l-Mesâbih: c. 17, s. 358;
    9 İhyâ-u Ulûmiddin: c. 2, s. 272,
    10 İhyâ-u Ulûmiddin: c. 2, s. 272,
    11 İhyâ-u Ulûmiddin: c. 2, s. 127,
    12 Elfâzu’l-Küfür, s. 27, Muhammed bin İsmail el-Hanefî (Bedru’r-Raşîd),
    13 Beyhakî Şuabü’l-İmân: 4906,
    14 Umdetü’l-Bârî Şerhü’s-Sahih-u’l-Buhârî: c. 10, s. 259,
    15 Müsned-i Ahmed: 17564;
    16 Beyhakî Şuabü’l-İmân: 4906,
    17 Beyhakî Şuabü’l-İmân: 4906,
    18 Beyhakî Şuabü’l-İmân: 4906,
    19 Def: Mãdenî küçük ziller takılmış deri gergili kasnaklı bir vurmalı çalgı âletidir.. Batı Müziğinde karşılığı “Tamburin”dir… Günümüz defleri dâire şeklinde yuvarlıktırlar. Eski deflerin 4 veya 8 köşeli olanları vardı. Bu gün inkıtaa uğrayan bir çok tarikat erbabı bu çalgı âletiyle zikir yapmaktadırlar. Ve çalgı aleti olan defe kutsiyet vermektedirler. Def çalmakla sevap kazandıklarını zannetmektedirler.
    20 Hayâtü’l-Hayevânü’l-Kübrâ: c. 1, s. 458, Demirî.
    Bu gün inkıtâya uğrayan tarikatların câhil halkı kendisine çekmek ve cezb etmek için, def çalmak, kendi şeyhlerinin medhiyyelerini okumak, raksetmek, dönmek, coşmak ve benzeri İslâm dışı, Kur’ân-ı kerim ve Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin sünnetiyle ilgisi olmayan sapık faaliyetler içinde oldukları bir vakıadır. Ve işin kötüsü bu sahte şeyhler, “Çırağlık” adı altında halktan aynî ve nakdî yardımlar toplayarak bu işlerini devam ettirmektedirler. Halkın çoğu onlara zekât ve sadakalarını vermektedir. Halkın bunlara yapmış olduğu yardım da haramdır. Günümüzde inkıtaya uğrayan tarikatları takip ettiklerini söyleyen kişilerin tek sermâyeleri, def çalmak, medhiyye okumak, raksetmek, yılan tutmak, yalan-yanlış muska yazmaktır.

  23. ŞİŞ VURMAK – Ömer Faruk Hilmi
    Debbûs, şiş demektir. Bu şişler, paslanmaz demir’den imal edilip, genelde serçe parmağı kalınlığındadır. Bazı tasavvufî çevrelerce kullanılan şişler yanı sıra; genelde, dile, yanak ve duduklara vurmak için çuvaldız boyunda olanları da vardır.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Dervişlerin kimi bıçak, kama, kılıç kendilerine vurdukları gibi kimi de kendilerine kurşun vurmaktadırlar. Debbüs vurmak ruhî bir hadisedir. Debbüs, psikolojik bir olay olup; asla keramet değildir. Şiş vurmak bir hal işidir. O hale gelen kişiler, debbusu kendilerine vurmadan önce vucutlarına az bir batırarak denemesini yaparlar. Bu denemede vucutları acımayınca kendilerine batırırlar…
    Debbüs vuran kişilere, evliyâ; vurmayanlara evliyâ değildir, diyemeyiz… Çünkü gayri müslimler ve hatta puta ve heykele tapan hindular da belirli bir ruh terbiyesinden sonra kendilerine şiş saplamakta ve debbüs vurmaktadırlar.
    Dervişler, heyecanlandıkları ve dervişlerin diliyle “Celâlî aşka” geldikleri zaman, kendilerine debbüs, bıçak ve hatta kılıç vururlar. Bunun hiç ağrısını görmedikleri gibi vucüdlarına bir tesir yapmaz. Aşka gelmek her dervişin işi değildir. Son tarihlerde, şeyhlerin çoğu debbüs vurmayı bıraktılar, çünkü birçok mürid ve derviş debbüs ile yaralandı ve hatta bazıları aldıkları yaranın etkisiyle öldüler. Vurdukları debbüsü demleyemedikleri için hastahaneye yatan müridlerinden dolayı birçok şeyh, mahkemelik oldu.
    Şeyhin biri, kendisine debbûs vurdu. Adam olduğu yerde öldü. Onu alıp bağın içine götürdüler. Bekçi kulubesine koydular. Sonra gidip, zabıtlara haber verip, bekçilerinin düşmanları tarafından bıçaklanarak öldürüldüğünü söylediler…
    Yıllarca kendisine şiş vuran, vucûdunu bıçaklayan ve hatta karnına kılıç saplayan şeyh’in biri, düşmanları tarafından bir bıçakla öldürüldü.
    Bu hadiseler yeni kuşak sahte şeyhleri şişlerden soğuttu.

    Debbüs vurmak İlâhî bir emir veya sünnet değildir. Kur’ân-ı Kerimde debbüs vurmaya işâret eden bir âyet-i kerime olmadığı gibi; Efendimiz (s.a.v.)’in ve ashabının debbüs vurdukları vaki değildir. En büyük kerâmet, Ümmet-i Muhammed’i sevmek ve onların islâhı için çalışmaktır. Kur’ân-ı Kerim ve İslâm dinine hizmet etmektir. Çünkü kâfirler, Kur’ân-ı kerime hizmet etmezler…

    Debbûs Vurmak Halkı Büyülemektir

    Şa’beze sihrin bir alt dalıdır. Bu ilme “İlmüş-Şa’bezeti ve’t-Tahyilât ve’l-ahzu bi’l-Uyûn” denilir.
    Büyük bir fıkıh alimi olduğu gibi aynı zamanda Mevlânâ Halid-i Bağdâdî hazretlerinin tarikat halifesi ve büyük bir veli olan; İbni Âbidîyn Hazretleri meşhûr fıkıh kitabında buyurdular:

    (وَالشَّعْبَذَةِ ) الصَّوَابُ الشَّعْوَذَةُ ، وَهِيَ كَمَا فِي الْقَامُوسِ خِفَّةٌ فِي الْيَدِ كَالسِّحْرِ تَرَى الشَّيْءَ بِغَيْرِ مَا عَلَيْهِ أَصْلُهُ .ا هـ .
    حَمَوِيٌّ ، لَكِنْ فِي الْمِصْبَاحِ شَعْوَذَ الرَّجُلُ شَعْوَذَةً ، وَمِنْهُمْ مَنْ قَالَ شَعْبَذَ شَعْبَذَةً وَهُوَ بِالذَّالِ الْمُعْجَمَةِ وَلَيْسَ مِنْ كَلَامِ أَهْلِ الْبَادِيَةِ ، وَهِيَ لَعِبٌ يَرَى الْإِنْسَانُ مِنْهَا مَا لَيْسَ لَهُ حَقِيقَةٌ كَالسِّحْرِ .ا هـ .
    ابْنُ عَبْدِ الرَّزَّاقِ .
    وَأَفْتَى الْعَلَّامَةُ ابْنُ حَجَرٍ فِي أَهْلِ الْحَقِّ فِي الطُّرُقَاتِ الَّذِينَ لَهُمْ أَشْيَاءُ غَرِيبَةٌ كَقَطْعِ رَأْسِ إنْسَانٍ وَإِعَادَتِهِ وَجَعْلِ نَحْوِ دَرَاهِمَ مِنْ التُّرَابِ وَغَيْرِ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ فِي مَعْنَى السَّحَرَةِ إنْ لَمْ يَكُونُوا مِنْهُمْ ، فَلَا يَجُوزُ لَهُمْ ذَلِكَ وَلَا لِأَحَدٍ أَنْ يَقِفَ عَلَيْهِمْ ، ثُمَّ نُقِلَ عَنْ الْمُدَوَّنَةِ مِنْ كُتُبِ الْمَالِكِيَّةِ أَنَّ الَّذِي يَقْطَعُ يَدَ الرَّجُلِ أَوْ يُدْخِلُ السِّكِّينَ فِي جَوْفِهِ إنْ كَانَ سِحْرًا قُتِلَ وَإِلَّا عُوقِبَ .
    الشَّعْبَذَة Şa’beze, kelimesinin doğrusu, الشَّعْوَذَةُ “Şa’veze”dir. Bu “el-Kâmûs”ta olduğu gibi el çabukluğu demektir, tıpkı sihir gibi…
    Şa’veze ile bir şey olduğundan çok farklı bir şekilde gösterilir. İlh…
    Hamevî hazretleri buyurdular: Lakin “el-Misbâh”ta buyurdu: شَعْوَذَ الرَّجُلُ شَعْوَذَةً “Adam el çabukluğu yaptı harika bir şekilde göz boyadı” denilir. Bu noktalı zâl harfiyledir. Çölde yaşayanların sözlerinden değildir.
    Bu bir oyundur.
    Kandırmacadır.
    İnsanda bunda hakikatte olmayan bir şeyi (olmuş gibi) görür…Sihir gibi (bir şeydir). İlh….
    İbni Razzâk hazretleri buyurdu: İbni Hacer el-Askalanî hazretleri, bazı tarikatlarda halka ehlinden kendileri için garip (ilgi çeken şeriat ve akıldan uzak) şeyleri olanlar; “bir insanın başısın kesip sonra yerine iade etmek (aynen yerine koymak), topraktan dirhem (altın ve gümüş) imal etmek ve benzeri şeyleri yapanlar hakkında (İbni Hace el-Askalânî hazretleri) fetva verdi:
    -“Bütün bunlar (birinin başını kesip sonra yerine koymak, elini kesmek, karnına veya başına şiş veya bıçak sokmak hatta karnına kılıç sokup sırtında çıkarma işlerinin hepsi) sihrin (büyünün) manâsının içindedir. Bunu yapmak (dinen yani İslam dinine göre) onlara asla caiz değildir. Ve hatta bir kimsenin bunlara vakıf olması (bunların yaptığı şeyleri seyretmesi de) asla caiz değildir….”
    Sonra Malikî mezhebinin fıkıh kitablarından “el-Müdevvene”(tü’l-Kübrâ) kitabından nakledildi:
    -“O insanların elini kesen (sonra yerine koyan); veya insanların karın boşluklarına bıçak (debbûs-kılıç, kama, şiş ve benzeri şeyleri) sokanlar; eğer sihir ise (insanları büyülemek için yapıyorlarsa; şeriata göre) öldürülür. (Öldürülmeleri gerekir). Yok (eğer iş olsun diye yapıyorlarsa) cezâlandırılır…. ”
    Şa’bezenin merkezi Hindistandır. Orada ineğe tapan Hindular yapıyorlar. Hindülardan bazı Müslümanlara geçmiştir.
    Anadolu, Süriye ve Irak’ta yaşayan bazı kişiler hala bu “Şa’beze”yi yapıyorlar.
    Kendilerine veya bir başkasına şiş sokuyorlar. Sonra onu demliyorlar.
    Hatta günümüzde “silah” yani kurşun ile Şa’beze yapan insanlardan söz ediliyor.
    Bunu sihir, büyüleme adına değil de “Kerâmet” adına yapıyor.
    Şiş vumak, kerâmet değildir. Bir çeşit sihirdir. Bunları gördüğünüz zaman; büyülenmeyin. Bu kerâmettir, demeyin. Onlara kanmayın. Bu büyücülere inanmayın.
    Onların yaptıkları debbüs vurmak veya baş kesip iade etmek ve kol kesip yeni yerine koymak; İslâm dininde caiz değildir.
    Haramdır.
    Realitesi yoktur.
    Gerçek değildir.
    Eğer şiş vurmanın ve demlemenin realitesi var ve bu bir hakikat ise; o işi yapanlardan fayadalanmak gerekmez mi?
    Onlar, savaş meydanlarına götürülür. Yaralanan Müslüman askerlerini demlerler! Hiçbir asker kan kaybından ölmez!
    Şiş vurmanın hakikati olmuş olsaydı; Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin döneminde, sahabeler döneminde, Emevîler, Abbâsiler, Gazneliler, Harzamşahlar, Selçuklular, Eyyûbiler ve Osmanlılar ve diğer İslam devletleri bu insanlardan faydalanırdı.
    Debbûs vurmanın maddî ve manevî bir değeri olmadığı için; hiçbir İslam devleti, debbûs vuran kişilere değer vermedi, onları kale almadı.
    Başkalarına debbûs vuran bir zat, bir kavgada kendisine vurulan bir çakı bıçağıyla öldü.
    Onu demleyemedi!
    Gerçi günümüzde Şa’beze ehli (debbûs-şiş vuran) insanların çoğu artık bunu yapamıyorlar.
    Bu havaya giremiyorlar.
    Bazıları debbûsu demleyemiyor, kan kaybediyor, mecbûren hastanelere kaldırılıyor ve hatta ölür…

    YILAN TUTMAK

    Şeyhlerin birçoğu da keramet sahibi olduklarını belirtmek için yılan tutmaktadırlar.
    Yılan tutmanın da kerâmet ile hiç bir ilişkisi yoktur.
    Bir efsün işidir.
    İneğe tapan Hindûlar ve müşrikler en zehirli yılanları rahatlıkla tutmaktadırlar.
    Debbüs vurmak, yılan tutmak ve hatta ateşe girmek tamamen motivasyon işidir. Kendine şiş vurmak ve ateşin içine girmek ve zehirli yılan ve akrebleri eliyle tutmak için evliyâ olmak şart değildir. Debbüsü gayri müslimler kendilerine vurdukları gibi belirli bir motivasyondan sonra yine gayri müslimler, dinden uzak hayat yaşayan, namaz, oruç, zekat ve diğer İslâmî ibâdetlerden uzak olan, faiz yiyen, zinâ eden insanların da yalın ayakla ateşin üzerinde yürüdüklerini görmekteyiz…
    İçki içtikten sonra ağzını temizleyip, kendisine şiş saplayan kişileri de gördük…

    1 Reddü’l-Muhtar Ala’d-Dürrü’l-Muhtar (İbni Abidiyn Haşiyesi) cilt: 1, s. 123, Darül-İhyâut-Türâsî’l-Arabî,

  24. SAHTE SEYYİD VE ŞERİFLER – Ömer Faruk Hilmi
    Sahte Seyyid ve Şerif’lerin Türemesi

    11. asırdan itibaren seyyid ve şerifler, hükümdâr ve valilerden tahsisat ve yardım aldıkları için sahte seyyid ve şerifler türedi.
    11. asırdan sonra seyyid ve şerifleri sıhhatli bir şekilde tayin etmek mümkün değildi ….
    1l. asırdan sonra İslâm dünyasını sahte seyyid ve şerifler kapladı.
    Zamanla İslâm dünyasında her on kişiden biri seyyid veya şerif oldu.
    Bazıları yalancı şahitler sayesinde seyyid ve şerif oldular, bazıları da âlimleri zorlayarak sahte şecereler tertip ettiler ..
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Fatimîler

    Hazret-i Fatıma (r.a.)’nin adını taşımalarına rağmen
    Fatımîlerin nesebleri sahih değildir.
    Fatımîler, Hazret-i Fatıma annemizin soyundan değildirler.
    Onların döneminde bir çok şîa, ehl-i beyt karizmasına büründü.
    Ehli beyt’ten olduklarını iddia ettiler.
    Fatımîler, kendileri gibi düşünmeyen ehl-i beyt fertlerine binbir türlü zulüm ve işkence ettiler.
    Eziyetlerde bulundular.

    Safevîler

    Seyyid olduklarını söyleyip, manevî bir karizma toplayan Safevîlerin Efendimiz (s.a.v.)’in soyu ile uzaktan ve yakından hiç bir ilişkileri yoktur.
    Ehl-i beyt, olduklarını iddia ettikleri, halde kendileri gibi şîa olmayan, sahabelere dil uzatmayan, Hazret-i Aişe (r.a.) annemize dil uzatmayan, birçok ehl-i beyt (seyyid ve şerifleri) hunharca şehid ettiler.
    Hapislere attılar.
    Ehl-i beytin en çok zulüm ve işkence gördüğü dönemlerden biri de Safevîlerin dönemidir.
    Safevîler, ehl-i beyte zulüm, işkence ve eziyet konusunda, Yezidî ile yarıştılar.
    Yezidî bile geçtiler.
    Yezid, ehl-i beyte maddî zulüm etti. Başta Hazret-i Hüseyin olmak üzere yetmiş kadar ehl-i beyt ferdini şehid etti.
    Safevîler ise ehl-i beytin hem maddî ve hem de manevî (inançlarına) saldırdılar.
    Safevîler, ehl-i beyt fertlerini sahabelere dil uzatmaya zorladı.
    Ehl-i beytin manevî dünyasına zulüm ve işkence ettiler. Birçoğunun canını aldılar.

    Ehl-i Beyt Bütün Dünyaya Dağıldı

    Ehl-i beyt hanedânı, zaman zaman çok büyük zulümler gördüler.
    Ehl-i beyt, takvâ, ihlâs ve samimiyetle Allâhü Teâlâ hazretlerine kulluk etmenin yolunu ararken; insanlara tahakküm ve devlet kurma hırsıyla yanan kişiler; hep onları kendilerine bir engel ve alternatif bildiler.
    Ehl-i beyt mensuplarına yani seyyid ve şeriflere eziyet ettiler.
    Seyyid ve şeriflerde dünyanın her biri tarafına dağıldılar.
    Çoğu gittikleri yerlerde seyyid ve şerif olduklarını gizlediler. Büyük bir mahfiyet içinde yaşadılar.
    Gittikleri yerlerde münâsip birer iş bulup çalıştılar.
    Geçimlerini kendi el emekleriyle sağladılar.
    Alın terleriyle evladlarını büyüttüler.
    Bunlar, gittikleri yerlerdeki Müslüman halkın içine karıştılar. Onların dillerini konuştular.
    Onlarla evlendiler.
    Bunun içindir ki bu gün dünyanın her yerinde ve her renkten ve her kavimden ehl-i beyt hanedânın değerli mensuplarına (seyyid ve şeriflere) rastlarsınız.
    Kimi, Farisi oldu.
    Kimi, Türk oldu.
    Kimi, Kürt oldu.

    Osmanlı Dönemi

    Osmanlı döneminde seyyid ve şeriflere büyük bir saygı ve önem verilirdi.

    Osmanlılarda sahte seyyid ve şeriflerle mücâde

    Seyyid veya şerif olduğunu iddia eden kişi, milyar’da bir de olsa; seyyid veya şerif olabilir…
    Seyyid veya şeriflik makamının sû-i istimal edilmemesi ve ahlakı düşük insanların çıkıp
    -“Ben seyidim!” veya;
    -“Şerifim!”
    -“Soyum ehl-i beyt’e dayanır!”
    Veya benzeri sözler ve iddialarda bulunmamaları için; sahte seyyid ve sahte şerifler mücâdele etmek gerekir.
    Bunun içinde Osmanlı devletinde “Nâkıbü’l-Eşrâf” müessesi kuruldu.

    Nakîkü’l-Eşrâf

    Seyyid ve şeriflerin işlerine, seyyid veya şerif olduğuna inanılan emekli kazaskerler arasından seçilen “Nakîbü’l-Eşrâf”, bakardı.
    Osmanlı devletinde ilk “Nakîbü’l-Eşrâf”, Yıldırım Beyâzit döneminde tayin edilmiştir.
    Fatih’in döneminde bir ara lağvedilmiş ise de oğlu Bayezid’in döneminde tekrar ihdas edilmiştir.
    “Nakîbü’l-Eşrâf”, Ehl-i beyt olduklarına inanılan kişilerin kendilerine yakışmayan işlerde çalışmamalarını ve kızlarının ancak denkleriyle evlenmelerini ve diğer dünyevî işlerini görürdü.
    Onlara fey ve ganimetten kendilerine ait hisselerini dağıtırdı.
    Seyyidlerden tayin edilen Nakîbü’l-Eşrâf, merâsimlerde, devlet adamlarından önde gelirdi.
    Padişahların kılıç kuşatma merasimlerinde bulunur, Padişahlara kılıç kuşatır ve dua ederlerdi.
    Nakîbü’l-Eşrâf, seyyid ve şeriflerin ölüm ve doğumlarını kaydederdi. Seyyid ve şerif olanlar iki şâhitle mahkemede hâkim huzurunda deftere kaydedilerek kendilerine beraat verilirdi.
    Seyyid ve şeriflere rahat ve huzur içerisinde yaşayabilmeleri için lazım gelen hizmetleri görülürdü.
    Osmanlı devletinde seyyid ve şerifler, her çeşit vergilerden muaftılar.
    Seyyidlik ve şeriflik taslayanlar, ne kadar ağır suç işlemiş olursa olsunlar, bizzat Padişah, idam cezâsı vermekten korkardı; zira milyonda bir ihtimal ile olsun Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in torunu olabileceğini düşünür, bu manevî yükü üzerine almak istemezdi…

    Anadoluda Sahte Seyyidlerin Türemesi

    Hindistan, Fas, İran, Irak bölgelerinde sahte seyyid ve şerifler türediği gibi, Anadolu’da da bir çok sahte seyyid ve şerif türedi.
    Celâlî isyânları döneminde, Konya Ereğlisi kasabasında, 2000 (ikibin) saf Oğuz Türkü Celâlî eşkıyası seyyid olduklarını iddia edince, Veziri âzam Köprülü Mehmed Paşa’nın tepesi attı.
    Vezir Nakkâş İsmail Paşayı, Anadolu müfettişi tayin etti. İsmail Paşa Ereğili’ye geldi.
    Araştırdı.
    Ancak 20 (yirmi) kişi, baba ve dededen seyyidler defterinde kayıtları olduğunu gösterebildiler.
    Geri kalanların seyyidlik iddiaları, kendileri ile başlıyordu. Bu davranış Anadolu’nun her tarafına yayıldılar .

    Haleb’de Kurulan Özel Mahkeme

    Osmanlılar zamanında Haleb’te seyyid ve şeriflere mahsus bir mahkeme vardı. Seyyid ve şeriflerin bütün ölüm ve doğumları oraya kayıtlıydı. Yalancılar seyyidlik iddia edemezdi.
    Sultan Abdulmecid Han’ın döneminde Reşid Paşa, İngilizlerin emriyle bu mahkemeleri kaldırdı.
    Bu tarihten sonra başına yeşil sarık saran herkes.
    -“ben seyyidim” diye ortaya çıktı.
    İslâm dünyası birden sahte seyyidlerle doldu.
    Ve ne olduğu belli olmayan seyyidler türedi .

    Günümüzde Seyyid ve Şerifler

    Osmanlı devleti ile beraber “Nakîbü’l-Eşrâf”’lık makamı tarihe karıştığı için, gerçek seyyid ve şeriflerin çoğu gizlendiği gibi, yeni yeni müteseyyidler türedi…

    Uydurma Şecereler

    Toplumda Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin soyundan geldiğini iddia eden birçok kişi var.
    Bunlar, değişik tarihlerde yazılmış “Şecere”leri ellerinde bulunduruyorlar.
    Bazı insanlar, bu şecereleri, tarihi bir vesika olarak evlerinde bulunduruyorlar.
    Birçoğu da bu şecereleri, bir ekmek teknesi haline getiriyorlar. Kendilerinin diğer insanlardan farklı olduklarını ve Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin soyundan geldiğini söyleyip; halkın üzerinde manevî tahakküm kuruyorlar.
    Bize tercüme için getirilen şecerelere baktığımız, zaman şecerelerin çoğunun bir başkasından kopya olduğunu ve büyük bir tutarsızlık taşıdıklarını gördüm.
    İstanbulda misafir olduğum bir evde bir şecere gördüm, adam kendisini kırkıncı babadan Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerine ulaştırıyordu.
    Adam büyük bir onur ve şerefle
    -“İşte bu benim şeyhlerimin şeceresi”, dedi.
    Şecereyi kendisinden istedim.
    Büyük bir saygı ile elime aldım.
    Şecerenin ortasına kendi resimlerini koymuşlar. Etrafında da, kendilerinin Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin soyundan geldiklerini gösteren uzun bir isim listesi…
    Okudum…
    Gözlerime inanamadım.
    Bir daha okudum.
    Hayret ettim.
    Zira kendilerinin Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin soyundan geldiğini idda ettikleri isim listesinde;
    ….
    Marûf-i Kerhî (k.s) hazretleri,
    Musa Kâzım (k.s.) hazretleri…
    …..
    Bu listede kendisini getirip, Maruf-i Kerhî hazretlerine dayandırıyordu. Oradan da Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerine bağlıyordu.
    Yani Maruf-i Kerhî hazretlerinin soyundan olduğunu yazıyordu.
    Listeyi bir tarafa bıraktım.
    Adama:
    -“Bu liste uydurma!” dedim. Adam,
    -“Nasıl?” dedi. Ona:
    -“Bu şecereyi kim yazmış ise, tamamen kafadan yazmış! Ve bu kişi, insanları öküz yerine koyarak bu listeyi yazmışlar!” dedim. Adam kızdı.
    “Bu bir hakaret mi?” dedi.
    -“Hayır! Bu bir gerçek… Senin şeyhlerin kendilerinin Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin soyundan geldiğini iddia etmek ve ispat etmek için bu şecereyi uydurup size vermişler ve sizde teberrüken evinizin duvarına asıyorsunuz!
    Bu şecere, tamamen uydurmadır!
    Bu aşağıdaki isimler, kimler bilinmiyor.
    Şeyhleriniz, kendilerini getirip, Şeyh Ma’ruf Kerhî (k.s.) hazretlerine bağlamışlar… Ve Maruf-i Kerhî (k.s.) hazretlerinin de Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerine bağlamışlar!
    Bu yeryüzünün en büyük yalanlarından biridir!
    Maruf-i Kerhî (k.s.) hazretlerinin anne ve babaları Hıristiyan idi.
    Hıristiyanlığı öğrenmesi için bir râhibe gönderildi.
    Hıristiyan râhip, çocuklara (Hâşâ)
    -“Allahü teâlâ hazretleri, üçtür: Baba, Oğul, Ruh’ül kudûs!” dedi.
    Ma’rûf-i Kerhî hazretleri, Rahibe karşı çıktı.
    “Allah birdir! Allâhü Teâlâ hazretleri birdir” diye bağırdı.
    Râhib onu her tarafı yara bere içerisinde bırakacak şekilde dövdü.
    Bu hal uzun zaman devâm etti.
    Yine bir gün Rahip, Maruf-i Kerhî hazretlerinin her tarafını parçalar şekilde dövdü.
    Maruf-i kerhi, hazretleri, Kiliseden kaçtı.
    Muhammed ibni Semmâk hazretlerinin meclisine geldi.
    Başında geçenleri ona anlattı.
    Muhammed ibni Semmâk hazretleri kendisini ehl-i beytten İmâm-ı Ali Rızâ’ya götürdü.
    Durumu ona anlattı ve onun elinde müslüman oldu.
    Ma’rûf-ı Kerhî dînin emirlerini gözetmekte, ibâdette, haram ve şüphelilerden kaçmada çok meşhûr idi.
    İmâm-ı Ali Rızâ hazretlerinin hizmetinde bulundu. Onun evinde, o’nun çocuklarıyla beraber yaşadı.
    Ehl-i beytten bilindi.
    İmâm-ı Ali Rızâ hazretleri, onun için buyurdu;
    “Ma’rûf, huy ve muhabbet bakımından ehl-i beyttendir. Fakat ırk ve neseb bakımından değil. Muhakkak o kerem ve izzet bakımından, Selmân-ı Fârisî’nin ceddimize ilhak edilip ehl-i beytten sayıldığı gibi, o da bize dâhil edilmiştir.”
    Ma’rûf-ı Kerhî hazretleri, Dâvûd-i Tâî hazretlerinden feyz aldı.
    Muhaddis olup, zamanının meşhûr hadîs âlimlerinden hadîs dinlerdi.
    Ma’rûf-ı Kerhî, uzun seneler sonra memleketine döndü.
    Büyük bir sabırla onu bekleyen annesi bağrına bastıktan sonra hangi din üzeresin diye sordu.
    Ma’rûf-i Kerhî (k.s.) hazretleri,
    “İslâm dîni üzereyim” deyince annesi;

    اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّداً عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ

    “Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh.”
    Ben şehâdet ederim ki, Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Ve şehâdet ederim ki Hazret-i Muhammed Allah’ın kulu ve Resûlüdür!” dedi.
    Ve îmân ile şereflendi.
    Bunun üzerine bütün âile müslüman oldu.
    Maruf-i Kerhî (k.s.) hazretleri, tasavvufta ilerledi.
    Ölümden sonra tasarruf ve kerâmeti görülen zatlardan oldu.
    Ama soy ve nesep bakımından Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin soyundan değildir.
    Bundan dolayı bu şecere tamamen yalandır .

    Bazı şecereler, hiç ilgisi olmayan kişilere bağlanıyor.
    Kimi şecerelerde ise, düzenleyenler, hem Abdülkadir Geylânî (k.s.) hazretlerinin isimlerinin geçmesini ve hem de Hazret-i Hüseyin (r.a.)ın mübârek isimlerinin geçmesini istemiş olmalıdırlar ki, kendilerini Abdülkadir Geylânî (k.s.) hazretlerine ve oradan da getirip Hazret-i Hüseyin (r.a.)a bağlamışlar.
    Halbuki Abdülkadir Geylânî (k.s.) hazretleri, Hazret-i Hasan’ın soyundandır!
    Bu tür listelerin çoğu uydurmadır!

    Uydurma Bir Şecereye Başka Bir Misal

    Başka bir liste;
    Halk arasında şeyhlik ve seyyidlik iddia eden, şeyhlik ve seyyidlikten geçinen, seyyidliği ekmek teknesi haline getiren biri, kendisinin Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin soyundan geldiğini iddia eden birinin şöyle bir şeceresi var.
    …..
    İmam Ali Rızâ (k.s.) hazretleri,
    Ahmed Rufaî (k.s.) hazretleri,
    Cüneydî Bağdâdî (k.s.) hazretleri…
    ….
    Adam bu şecerede Cüneydî Bağdâdî (k.s.) hazretlerinin Ahmed Rüfâî (k.s.) hazretlerinin oğlu ve Ahmed Rufaî (k.s.) hazretlerinin de İmam Ali Rızâ (k.s.) hazretlerinin oğlu olduğunu iddia ediyor…
    El-İnsaf…
    Pes doğrusu…
    Bu müteseyyidler (seyidlik taslayan ve seyyidliği ekmek teknesi haline getirenler), bu milleti bu kadar câhil mi sanıyorlar?
    Bu şecereleri büyük bir onur ve şeref ile evlerinin duvarına asan kişiler hiç mi akıllarını çalıştırmıyorlar?
    770 (H.153) tarihinde doğan ve 818 (H.203) tarihinde vefat eden İmam Ali Rızâ (k.s.) hazretler; 1118 (H.512) tarihinde doğan ve 1182 (H.578) senesinde vefat eden seyyid Ahmed Rüfâî (k.s.) hazretlerinin öz babası olması mümkün mü?
    Söyleyin?
    Ey sahtekârlar ve sahtekârlara akıllarını kirâya verenler!
    Lütfen ilim ve akla önem verin!
    Ve yine 1118 (H.512) tarihinde doğan ve 1182 (H.578) senesinde vefat eden seyyid Ahmed Rüfâî (k.s.) hazretlerinin yaklaşık kendisinden dört asır önce yaşayan, 822 (H.207) tarihinde doğan ve 911 (H.298) tarihinde vefat eden Cüneydî Bağdâdî (k.s.) hazretlerinin nasıl babası olsun?
    Nasıl?
    Siz hiçbir oğlun babasından iki yüz-üç yüz sene önce dünyaya geldiğini duydunuz mu?
    Böyle bir şecereyi birileri yazıyor.
    İşin kötüsü binlerce kişi de evlerinin duvarına asıyor.
    Tamam yazan kişi, bu şecereyi satıp bundan para kazanmak ve halkı aldatmak için yazdı!
    Peki büyük bir övünç ile bunu evlerinin duvarına asanlara ne oluyor?
    O şecerede geçen meşhûr isimlerin hayat hikayelerini okumuyor musunuz?

    Herkes Ehl-i Beytten Olabilir Olmaya da Bilir

    Seyyid ve şerif olduklarını söyleyen ve ellerinde beraatleri olduğunu iddia eden ailerin siyaset ve şerâfetleri tartışmalı, olduğu gibi gerçekten seyyid ve şerif oldukları hâlde bu durumlarını bilmeyen Müslüman ailelerde az değildir…
    Bu bilgiler, ışığında şu gerçek ortaya çıkmaktadır:
    -“Elinde şeceresi olan hiçbir ailenin kesinlikle şeyyid veya şerif olduğu söylenemeyeceği gibi herhangi Müslüman bir aileyede bunlar seyyid veya şerif değildir, diyemeyiz.
    Evliyâ ve şeyh olmak için seyyid veya şerif olmak şart olmadığı gibi, her seyyid ve şerif’in evliyâ ve şeyh olmasıda şart değildir.
    Önemli olan Resûlüllah’ın ahlâkı üzere olmaktır. Sünneti ile amel etmektir…
    Ehl-i beyti sevmek vacip olduğu için; bütün Müslümanları candan ve gönül sevmeliyiz.
    Ehl-i beyte gereken sevgi ve saygıyı gösterebilmek için bütün Müslümanları kardeş bilip sevmeliyiz..
    Zirâ sokakta gördüğümüz, her Müslüman seyyid veya şerif olabilir.
    Neden olmasın?

    Hiç Ummadığın Kişi Ehl-i Beytten (Seyyid veya Şerif) Olabilir

    Ruhu’l-Beyan tefsirini çok seven bazı Haymanalılar, Ruhu’l-Beyan tefsirinin bir cildini kendi şehirlerinde bitirmemi, istediler.
    Haymana şehri ve çevresinin bu mübarek tefsirin feyzinden ve berekettin faydalanmasını arzu ettiler.
    Onları kıramadım.
    Haymanaya gittim.
    Haymana obasında birçok köyü dolaştım.
    Haymana köylülerinde sohbet meclislerine katıldım.
    Taziyelerinde bulundum.
    Düğünlerine katıldım.
    Haymana ve civarında otuzdan fazla şeyhbizini köyü vardı.
    Köy kahvelerinde bir başka araştırmacı ve yazar ile tanıştım.
    Haymana obasını adeta bir araştırma atölyesine çevirmişler.
    Toplandıkları yer köy kahvesi…
    Köy kahvelerinde Şeyhbizinlerin, örf, adet, gelenek ve sosyal hayatları hakkında kitaplar, hazırlanıyor ve araştırmalar, yapılıyordu.
    Haymana ovasında büyük bir kültür, sanat, edebiyat ve sosyolojik araştırmalar yapılıyordu.
    Şeyhbizin insanları, ehl-i sünnet vel-cemaat ve hemen hemen hepsinin Yavuz Sultan Selim Hana büyük bir muhabbetleri vardı.
    Şeyhbizin insanları, gerçekten, çok saf ve çok temiz olarak gördüm. Yaşama sevinciyle dolu mutlu insanlardı. Muhabbet, cezbe, tasavvuf ve ilme aşık kişilerdi. Köylerde Kur’ân-ı kerim dersleri ve kitap okumaları geceleri tertiplediklerini söylediler.
    Köylülerin tenkid ettikleri insan bile “ben ehl-i sünnet vel-cemaatim” diyor.
    Haymana köylerinde şeyhbizinler arasında Osmanlılar döneminde nakîbu’l-eşraf tarafından mühürlü yaklaşık on kadar şecere yani kendilerinin Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin soyundan geldiklerini gösteren resmi Osmanlı belgesi gördüm.
    Birçok padişahlar tarafından kendilerine verilen fermanlar vardı.
    Nakîbü’l-eşrafın hususiyetle Hicrî 1200 tarihinden önce kendilerine verilen şecereleri ve değişik tarihlerde kendilerine bir ayrıcalık için Osmanlı, vali, kâdi ve hatta padişahlar tarafından kendilerine verilen fermanları görünce; o insanlara olan saygı ve sevgim biraz daha arttı.
    Hiç ummadığın bir köylü ehl-i beytten olabiliyor.
    Ellerinde şecere ve ferman olanların çoğu, o ellerindeki belgelerin tarihi değerinden ve vesikaların taşıdığı manâdan habersiz idiler.
    Haberi olanlar ise,
    “Biz, seyyidiz! Biz ehl-i beytteniz!” diye bir iddiada bulunmuyorlardı.
    Onlara,
    -“Bu ferman, padişah size gittiğiniz her yerde sizin devlet kapılarının açılması, kimsenin size dokunmaması, hatta size saygı gösterilmesi ve işlerinizin kolaylıkla yapılması” hakkındadır, dediğimiz, şaşırıp kaldılar.
    Onlara:
    “Bu belgeler de eğer doğru ise sizin Zeyne’l-âbidîn (r.h.) hazretlerinin soyundan gelen ehl-i beyt olduğunuzu söylüyor.” dedim.
    Onlara:
    -“Bu belgeler ile övünmeyin. Mağrur olmayın… Bu değerli belgeler, siz Allâhın azabından kurtarmaz. Siz, kendinize gelin. Zeyne’l-âbîdin hazretlerinin ihlas ve takvasına sahip olmaya çalışın. Kendinizi ibadete verin. Zulümden, haramdan ve büyük günahlardan uzak durun… Çünkü ehl-i günahlardan mahfûzdur. Asla büyük günahlara yaklaşmazlar…
    Allâhü Teâlâ hazretlerinin kitabına ve Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin sünnetine bağlı olun. Evliyâ ve âlimlerin yolundan yürüyün! Kendi kıymetinizi bilin…” dedim.
    Bu belgelerden bir şecereyi evinde bulunduran bir amca,
    -“Rahmetli babam hasta olduğu zaman, bize “oğlum o şecereyi bana getirin” derdi.
    Babam o şecereye bakarak mutlu oluyor. İç âlemine dalıyor. Birçok dert ve hastalıklarını unutuyordu!” dedi.
    Şeyhbizinleri, ehl-i beytten olduğunu gösteren o resmi vesikaları görünce, araştırmacı-yazar rahmetli Cevdet Türkay beye hak vermekten kendimi alamadım.
    Rahmetli Cevdet Türkay, uzun süre Başbakanlık devlet arşivlerinde oymak, aşiret ve cemaatlar hakkında araştırma yaptı.
    Bu araştırmalarını bir kitap haline getirdi.
    Bu kitabında şeybizinlerin, İmam Bakır (r.h.) hazretlerinin ve İmam Zeynel-âbidîn (r.h.) hazretlerinin soyundan geldiğini yazdı.
    Ve buyurdular:
    Şeyhbizinli (şeyhbizinlü, şeyhbozanlı, şeyhbuzunlu, şeyhbuzunî), cemaati İmam Muhammed el-Bakır (hazretlerinin) ve Zeyne’l-Âbidîn (r.h.) hazretlerinin ve Şeyh Selâhaddîn (hazretlerinin) sülâlesinden olup, Ankara sancağında iskan etdirilmiştir… ”
    Ehl-i beyt, seyyid ve şeriflere konusunda araştırma yapan araştırmacılar, mutlaka şeyhbizinlerinin şecerelerini incelemelidir.
    Haymana ovasının içine dağılmış olan bu şeyhbizinlerin ellerinde bulunan ona yakın şecere incelendiği zaman, “Şeyhbizinlerin Ehl-i Beyt Şecereleri” diye çok ciddi büyük bir eser meydana çıkar.
    Zira bu şecereler, değişik zamanlarda kendilerine verilmiş resmi vesikalardır.
    Aynı aşiretin değişik ailelerinin elinde on kadar şecerelerin bulunması çok mânidârdır.

    Her Gördüğünü Ehl-i Beytten bil

    Her gördüğünü ehl-i beytten bil
    Sokakta gördüğümüz her insan seyyid veya şerif olabilir.
    Ehl-i beyttin, seyyid ve şeriflerin makam ve mevkilerine haksızlık etmemek için, bilmediğimiz tanımadığım insanlara, ehl-i beytin bir ferdiymişcasına sevgi ve saygı göstermeliyiz.
    Ehl-i beyti sevmek üzerimize vâciptir.
    Ehl-i beyt, Efendimiz (s.a.v.)’in mübârek eşleri, kızları, torunları Hazret-i Hasan ve Hüseyin ve Hazret-i Ali Efendimiz (k.r.)’dir.
    Hazret-i Hasan ile Hüseyin (r.a.) evlatları ve onların torunlarıdır…
    Bu gün, kimin Efendimiz (s.a.v.)’in evlâdı olup olmadığı kesinlikle belli değildir…
    -“Ben, seyyid veya şerif’im,” diyen insanın, seyyid veya şerif olmama ihtimali olma ihtimalinden daha büyük olduğu gibi, seyyid veya şerif olduğunu iddia etmeyen bir Müslümanında Efendimiz (s.a.v.)’in ehl-i beytinden olma ihtimali, olmama ihtimalinden daha büyüktür.
    Bugün sağlıklı olarak hiç bir ailenin Ehl-i beytten olduğunu savunamayız.
    Çünkü ilmî verilere göre, 11. asırdan itibâren Efendimiz (s.a.v.)’in ehl-i beytinin soy kütükleri sağlıklı bir şekilde takip mümkün değildir…
    Her müslüman Efendimiz (s.a.v.)’in soyundan gelen bir kişi olabilir.
    Her Müslüman ehl-i beyt’ten olabilir.
    Her Müslüman, seyyid olabilir.
    Her Müslüman şerif olabilir.
    Sokakta gördüğümüz her Müslümana seyyid veya şerif gözüyle bakmasını öğrenmeliyiz.
    Her Müslümana, ehl-i beytin bir ferdi gözüyle baktığımız gün, toplumla sağlıklı iletişimler kurabilir ve insanlarla iyi diyaloglara gireriz.
    Bu güzel iletişim ve diyaloglar, sevgi ve hoşgörüyü doğurur…

    Ehl-i Beyt Güzel Ahlak Sahibi Olmalıdır

    Ehl-i beyt olduğunu iddia eden kişiler, Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin yüce ahlakına sahip olmalıdır.
    Ehl-i beyt olduğunu iddia eden kişiler, Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin ashabının yolu üzere olmalıdır.
    Ehl-i beyt olduğunu iddia eden kişiler, Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin ehl-i beytinin yüce ahlakı, takva ve ihlası üzere olmalıdır.
    آلُ مُحَمَّدٍ كُلُّ تَقِيٍّ
    “Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin ehl-i (beyti) takvâlı olan her (mümin)dir… ”

    Ehli Beyte Dünya Yakışmaz

    قَالَتْ عَائِشَةُ رَضِىَ اللهُ عَنْهَا قُلْتُ:
    يَا رَسُولَ اللهِ، أَلاَ تَسْتَطْعِمُ رَبَّكَ فَيُطْعِمُكَ، قَالَتْ وَبَكَيْتُ لِمَا رَأَيْتُ بِهِ مِنَ الْجُوعِ، وَشَدِّ الْحَجَرِ عَلَى بَطْنِهِ مِنَ السِّغْبِ. فَقَالَ:
    يَا عَائِشَةُ، وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَوْ سَأَلْتُ رَبِّي أَنْ يُجْرِيَ مَعِي جِبَالَ الدُّنْيَا ذَهَبًا َلأَجْرَاهَا حَيْثُ شِئْتُ مِنَ اْلأَرْضِ، وَلَكِنِّى اخْتَرْتُ جُوعَ الدُّنْيَا عَلَى شَعْبِهَا وَفَقْرَ الدُّنْيَا عَلَى غِنَاهَا وَحُزْنَ الدُّنْيَا عَلَى فَرَحِهَا،
    يَا عَائِشَةُ اِنَّ الدُّنْيَا لاَ تَنْبَغِي لِمُحَمَّدٍ وَلاَ لِآلِ مُحَمَّدٍ،

    Hazret-i Âişe (r.a.) annemiz buyurdular:
    -“Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine sen Rabbinden seni yedirmeni (sana bol rızk vermesini) istesen de Rabbin de sana bol rızk verse!” dedim. (Sonra) buyurdular:
    -“Efendimiz (s.a.v.) hazretlerini açlıktan bitkin bir halde karnına taş bağlamış bir durumda görünce ağladım. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:
    -“Ey Âişe! Nefsim yed-i kudretinde olan (Allah)a yemin ederim ki, eğer ben Allâhtan istesem, dünyadaki bütün dağları altın yapar ve onları yeryüzünde istediğim tarafa çekerim. Fakat ben, dünyanın açlığını tokluğuna, fakirliğini zenginliğine ve hüzün ve üzüntüsünü de neşesine tercih ettim!
    Ey Âişe! Ne Muhammed’e ve ne de onun ehline dünya gerekmez!” buyurdu.

    Ehl-i Beyt ve Zekat

    Ehl-i beyt fertlerinin zekat malını yemeleri, haramdır.
    Ehl-i beytten olduğunu iddia eden bir kişi asla zekat almamalıdır.
    Adam hem “seyyidim” diyor. Ve hem de halkın zekat, öşür, fıtre ve iskat paralarını alıyor.
    Bizim, dinî, millî, içtimaî ve insanî birçok görevlerimiz vardır. Zekat, öşür, fıtır sadakası ve sadaka dinî görevlerimizdir ve ibâdetlerimizdir.
    Vergi dairesine verilmesi gereken vergiyi, okul veya emniyet gibi devletin başka bir kuruluşuna hibe veya değişik bir isim altında yatırılırsa nasıl ki vergi ödememiş olursa, müslümanda zekat, öşür, fıtır sadakasını vermesi gereken yerlere değilde başka yerlere ve kişilere verirse o ibâdetini edâ etmemiş sayılır. Zekat, öşür ve fıtır sadakası borçlusu olarak Cenab-ı Allah’ın huzuruna çıkar.
    Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretleri, buyurdu:

    مَانِعُ الزَّكَاةِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِي النَّارِ

    “Zekâta mâni olan kişi, kıyâmet günü cehennem ateşindedir. ”
    Zekâta mani olmak;
    1- Zekâtları vermemek,
    2- Başkasının zekatını vermesine engel olmak,
    3- Zekatları verilmesi gereken yerlerin dışına vermek,
    4- Zekat almak kendisine düşmeyen (meselâ şer’an zengin sayılmak veya seyyid ve şeriflerin olan) kişilerin Zekat almaları gibi,
    5- Dinen zengin sayılan kişilerin zekat almaları, hem zekat veren kişiye zulümdür. Çünkü o kişi zekatını vermemiş olur. Ve hemde zekata muhtaç olan fakirleri ve ilim talebelerine zulümdür. Çünkü onlara zekat ulaşmamış olur. Ve hemde o şahsın kendisine zulümdür. Çünkü haram almış ve haram yemiş oluyor.
    6- Veya zekatları maksatlarının dışında kullanmak ve benzeri yollardır.
    Karizmatiği ne olursa olsun, zekat, öşür ve fıtır sadakasını vereceğimiz kişi ve yerleri Kur’ân-ı Kerim ve sünnette uygun olup olmadığını araştırmalı ve onları fıkıh süzgecinden geçirmeliyiz.
    Ey ehl-i beytten (seyyid veya şerif) olduğunu iddia ediyorsanız; zekat almayın. Yok eğer zekat alıyor ve seyyid değilseniz; seyyid olmayı iddia etmeyin.
    Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretleri, buyurdu:

    لَا يَحِلُّ لَكُمْ أَهْلَ الْبَيْتِ مِنْ الصَّدَقَاتِ شَيْءٌ، إنَّمَا هِيَ غُسَالَةُ أَيْدِي النَّاسِ

    -“Ey ehl-i beyt sadakalardan (ve zekat) malından hiçbir şey size helal değildir… Zekat, insanların ellerini yıkama suyudur.” ”

    1 Yılmaz Öztüna, Büyük Türkiye Tarihi c.10, s. 184;
    2 Yılmaz Öztüna, Büyük Türkiye Tarihi c.10, s. 184;
    3 Yılmaz Öztüna, Büyük Türkiye Tarihi c.10, s. 184;
    4 Bu konuda geniş bilgi için bakınız: Yılmaz Öztüna, Büyük Türkiye Tarihi c.10, s. 184; Osmanlı Tarih Deyimler ve Terimler Sözlüğü c. 2, s. 647, M.E. B. yayınları, Mehmed Zeki Pakalın; Türkiye Gazetesi, Rehber Ansiklopedisi c. 17, s. 368:
    5 Not: Bu şecerenin bir kopyası yanımda mahfûzdur.
    6 Başbakanlık Arşivi Belgelerine Göre Osmanlı İmrapatorluğu’nda OYMAK, AŞİRET ve CEMAATLAR, s. 596, Cevdet Türkay, İşâret yayınları, 3. Baskı: 2005-İstanbul,
    7 Camius-Sağîr: 1025,
    8 İhyâ-u Ulumiddin c. 4, s. 66,
    9 Camius’sağîr: 8126,
    10 Kenzu’l-Ummâl: 16530,

Bu Konuda Ayrıntılı Bilgi İçin :