şiamuta

 

1-Şiilerin anormal bir merhabalaşma tarzı; İran dini lideri ve Yaser Arafat

2-Şiilerin anormal bir merhabalaşma tarzı.. Ahmedinejad ve Yahudi bir haham.. (!?)

3-Ahmedinejad bilinmeyenleri..

4-İşte sapık şia ahlak

5-İşte sapık şia ahlakı..

6-İran Sapıklığı

7-İranlı Şia Mollaların Gerçek Yüzüne Bir Örnek

8-ŞİA’NIN SAPKINLIKLARI

9-İRAN’DA Tuvalet Taşına Yazılan İsimler ÖMER EBUBEKİR AİŞE

 

  1. ASHÂBA SÖVEN VE HZ. EBÛBEKİR VE HZ. ÖMER (R.ANHÜM)’İ TEKFİR EDEN ŞİA’NIN HÜKMÜ NEDİR?

    Bu vasıfları taşıyan bir kimseler velev ki namaz kılıp haccederek Müslüman görünseler dahî İslâm dâiresi içinde yerleri yoktur.
    Şîa’nın Ashâb-ı kirâm düşmanlığı, yeni ortaya çıkan bir durum veya birkaç uç örnekten ibaret bir vâkıâ değil; târih boyunca artarak devam eden kitlesel bir hareket, bir örf, dinlerinin vazgeçilmez bir parçası, en temel kitaplarında yazılan ve medreselerinde eğitimi verilen bir anlayıştır.
    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Tefsir âlimi Alûsi der ki, “Maverau’n-Nehir âlimlerinin çoğu; İsna aşeriyye fırkasının (rafiziler) kâfir oluşuna, hükmetmişlerdir. Çünkü onlar, Sahâbe-i Kiram’a -Allah (c.c.) onlardan razı olsun- küfretmektedirler. Özellikle de peygamberimizin gözü ve kulağı mesafe olan şeyheyne (Hz. Ebûbekir (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.)) küfretmektedirler. Sıddık’ın hilafetini reddediyorlar. Mü’minlerin anası olan Hz. Âişe (r.anhâ)’ye, Allah (c.c.) onun temiz olduğunu bildirmesine rağmen iftira atmaktadırlar. Hepsi Hz. Ali (r.a.)’yi üstün tutmaktadır. Hatta Ulu’l azm peygamberlerin haricindeki peygamberlere üstün tutmaktalar. Ve Kur’ân’ın eksiklikten ya da fazlalıktan arınmış olduğunu kabul etmemektedirler.”
    Huccetul İslâm İmâm Gazali buyuruyor ki:
    “Şiîlerin iki yönden tekfir edilmesi gerekir:
    Birincisi şudur ki, onlar ehl-i sünneti tekfir ederler ve kâfir olarak bilirler. Bu sebeple bu büyük çoğunluğa kâfir diyen, kâfirdir.
    İkincisi ise şudur ki; onlar, sahîh hadîsleri reddediyorlar. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sözlerini reddediyorlar. Bu sebeple de tekfirleri gerekir. (Fedau’l Bâtıniye’den özetle)
    “Ensâr’ı sevmek, îmân alâmetidir. Münâfıklığın alâmeti ise, Ensâr’a kin ve düşmanlık duymaktır.” (Buharî, Menâkıbu’l-Ensâr, 4)
    Günümüzde maalesef ashâb-ı kirâmın çoğu hakkında özellikle Hz. Ebûbekir (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.) hakkında olumlu düşünen bir Şii bulmak hemen hemen imkansızdır.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  2. HZ. ALİ (K.V.)’NİN ŞİİLERE CEVABI

    Hz. Ali (r.a.)’nin; kendisini, Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer (r.a.e)’den üstün tutanlara cevabı nedir?
    Alkame b. Kays (r.a.), bir gün Kufe Mescidi’nin minberine eliyle vurarak şunları anlattı: Hz. Ali (r.a.), bu minber üzerinde bizlere hitap etti. Bunda Allah (c.c.)’a hamd ü senâlar ettikten ve O’nun dilediği şeylerden bahsettikten sonra şöyle buyurdu: Hz. Peygamber (s.a.v.)’den sonra insanların en hayırlısı Ebûbekir (r.a.)’dir; ondan sonra da Ömer (r.a.)’dir. Biz bunlardan sonra hakkında Allahü Teâlâ’nın hüküm vereceği bazı şeyler yaptık. (İmâm Ahmed, Müsned, c.1, s.127) (İbrâhim en-Nehai’den) CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Hz. Ali (r.a.), başka bir hutbesinde Allah (c.c.)’a hamd ü senâlar ettikten sonra şunları söyledi: “İçinizden bazı kimselerin, beni, Ebûbekir (r.a.) ile Ömer (r.a.)’den üstün tuttuklarını duydum. Eğer daha önce sizi bu konuda uyarmış olsaydım bu kişileri cezalandırırdım. Ben, hakkında uyarıda bulunmadığım konularda sizi cezalandırmayı hoş karşılamıyorum. Ancak şu andan itibaren kim böyle bir şey söyleyecek olursa ona iftira cezası vereceğim. Hz. Peygamber (s.a.v.)’den sonra insanların en hayırlısı Ebûbekir (r.a.), ondan sonra da Ömer (r.a.)’dir. Bunlardan sonra biz, hakkında Allahü Teâlâ’nın dilediği gibi hükmedeceği birtakım şeyler yaptık.” (Müntehab, c. 4, s. 446)

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  3. Hz. Ali (k.v.)’nin, Hz. Ebûbekir (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.) aleyhinde konuşanlara cevabı nedir?
    – Halîfeliği sırasında bir gün Süveyd b. Ğafle Hz. Ali (r.a.)’ye gelerek:
    “Ey mü’minlerin Emîrî! Bugün, yanlarına uğradığım bazı kimselerin Ebûbekir (r.a.)’le Ömer (r.a.) hakkında ileri geri konuştuklarını duydum.” dedi. Bunun üzerine Hz. Ali (r.a.), minbere çıkarak şunları söyledi:
    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    “Cansız maddelere can verip kupkuru tohumları yeşerten Allah (c.c.)’a yemin ederim ki, Ebûbekir (r.a.)’le Ömer(r.a.)’i ancak faziletli mü’minler sever; diğer taraftan bu ikisine haddi aşan sapıklardan başkası buğz etmez. Binaenaleyh onları sevmek ibadettir, insanı Allah (c.c.)’a yaklaştıran bir ameldir. Onlara buğz etmekse haddi aşmaktır. Bazı kimseler, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kardeşleri ve arkadaşları, Kureyş’in efendileri ve Müslümanların babaları olan bu iki şahıs hakkında neye dayanarak ileri geri konuşuyorlar. Böyle kimseler benden değildir ve ben kimin, onlar aleyhinde konuştuğunu duyarsam, onu cezalandırırım.” (Müntehab, c. 4, s. 443)
    Hâşimoğullarından bir genç, Sıffin’den dönen Hz. Ali (r.a.)’ye şunları söyledi:
    -Ey mü’minlerin Emîrî! Senin bir cuma hutbesinde “Ey Rabb’im! Râşit halîfeleri islah ettiğin konularda bizi de islah et ve bize onlara bahşetmiş olduğun faziletleri de bahşet!” diye duâ ettiğini duydum. Râşit halîfeler dediğin kimlerdir?” Bunun üzerine gözleri yaşla dolan Hz. Ali (r.a.) şöyle buyurdu:
    “Râşit halîfeler Ebûbekir (r.a.)’le Ömer (r.a.)’dir. Onlar, İslâm’ın önderleri ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’den sonra kendilerine uyulan kişilerdir. Onlara tâbi olanlar dosdoğru bir yola girmiştir ve bu ikisine yapışan Allah (c.c.)’ın hizbine dâhil olmuş olur. Allah (c.c.)’ın hizbine dâhil olanlarsa kurtuluşa ermiş demektir.” (Müntehab, c. 4, s. 444)

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  4. HZ. ÂİŞE ANNEMİZE İFTİRÂ
    Hz. Âişe (r.anhâ)’ye iftira atanların hükmü nedir?

    Şiîler, Hz. Âişe (r.anhâ) Annemizi sevmemekle kalmayıp, onun rivâyet ettiği hiçbir hadîsi doğru kabul etmezler ve daha kötüsü, ona, “İfk” hâdisesi nedeniyle zinâ iftirası atarlar. İfk hâdisesi, Hz. Âişe (r.anhâ.) Vâlidemize münâfıkların reisi Abdullah bin Übeyy tarafından yapılan iftira hâdisesidir. Peygamberimiz (s.a.v.)’in zevceleri Kur’ân’ın ifadesiyle “ümmü’l mü’minîn = mü’minlerin anneleri” olduğu düşünülürse Şîa, bütün Müslümanların annesine sövmektedir. Hâlbuki Hz. Âişe (r.anhâ) Annemizin o hâdisede suçsuz olduğu, Kur’ân âyetiyle sâbittir. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Şîa hezeyanına örneklerden biri, Hz. Âişe (r.anhâ) Annemize iftiralar atan ve ismini burada zikretmek istemediğimiz bir paçavradır. Televizyon kanallarında ve internette bu paçavranın yazarı tarafından Sünnî gençlerin beynine boca edilen yığınla tezvirat bulunmaktadır. En hafifi, Hz. Âişe (r.anhâ) Vâlidemizin, Efendimiz (s.a.v.)’e kasıtlı bir şekilde eziyet ettiği bühtanı! Ağır ithamları zikretmeye ise dilimiz varmıyor; kitabın buraya yazamadığımız adı, zaten muhtevasını yeterince ele veriyor. Elbette bu, sadece bir örnek. Bunun gibi onlarcası İran’da tedavülde…
    Hz. Âişe (r.anhâ) Annemizin temiz olduğuna dair Nur Sûresi 11-20’de yer alan “İftirâyı atanlar, içinizden bir zümredir…” âyetleri indiği hâlde kendisine zinâ isnad edenler, âyeti inkâr ettiklerinden küfre düşmüş olurlar.
    (Nur Sûresi 11-20)

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  5. ŞİÂ’YA GÖRE KUR’ÂN
    Şîa’nın, Kur’ân’a Bakış Açısı Nasıldır?

    Her kim, Kur’ân’ın tamamını nazil olduğu şekliyle topladığını iddia ederse, yalancıdır. Onu, Allah’ın indirdiği şekilde toplayan ve koruyan sadece Ali b. Ebi Talib ve ondan sonra da imamlardır. Bu uydurma rivayet, Şiîlerin en önde gelen sözde muhaddislerinden Buhari ayarında gördükleri Kuleyni’nin Cabir el-Cufi’den naklettiği meşhur hadîs(!)dir. Şiîlerin, Kur’ânla ilgili inançlarını aksettiren delîllerden bazıları şunlardır: Kuleyni, el-Kâfi adlı kitabında, Hişam b. Sâlim’den, Ebû Abdillah’ın şu sözünü nakleder: Cebrail’in (Hz.) Muhammed (s.a.v.)’e getirdiği Kur’ân, 17.000 âyettir. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Aynı kitapta Ebû Basir’den naklen:
    Ebû Abdillah (Câfer-i Sâdık), Resûlullah (s.a.v.)’ın, Ali’ye, her kapısı bin kapıya açılan, bin kapı öğrettiğini, söyledi. (Ve şöyle ekledi.) “el-Camia“ bizim yanımızdadır; “el-Camia”: O, boyu Resûlullah’ın karışı ile yetmiş karış olan, Resûlullah tarafından parça parça yazdırılan, Hz. Ali (r.a.)’nin sağ eli ile yazdığı, içerisinde yaralama diyetine kadar, helal ve haramla ilgili insanların ihtiyaç duyduğu her şeyin bulunduğu bir sahifedir.
    Ebû Abdillah (Câfer-i Sâdık), bir süre sustuktan sonra: “Fatıma’nın Mushafı da bizdedir; sen Fatıma’nın Mushafı’nı bilir misin?” dedi. Ben de, Fatıma’nın Mushafı’nın ne olduğunu sordum, şöyle cevap verdi: O, sizin elinizde bulunan Kur’ân’dan üç defa daha büyüktür ve onda sizdekinden bir harf dahi yoktur, dedi.”
    Şia’nın kitaplarında bunlar gibi daha yüzlerce asılsız rivayet vardır. Görüldüğü gibi Şiîler, hiç şüphe edilmeyecek şekilde Kur’ân’ın tahrif olduğuna inanmaktadırlar. Bu şekilde inanmalarının sebebi ise Şîa’nın, İmâmeti, dînin temellerinden saymasına rağmen Kur’ân’da bununla ilgili en ufak bir delîlin bile olmamasıdır.
    HZ. ÖMER (R.A.)’E İFTİRA
    Şiî sözde muhaddis Tabersi şöyle der: Ebû Zer’den gelen bir rivâyete göre, Resûlullah (s.a.v.) vefat ettiğinde, Hz. Ali (r.a.), Kur’ân’ı topladı ve onu, Ensar ve Muhacirlerine getirdi. Resûlullah (s.a.v.)’ın kendisine vasiyet ettiği üzere onu, ashâba arz etti. Hz. Ebûbekir (r.a.) onu açınca, açtığı ilk sahifede ashâbı kötüleyen âyetlerle karşılaştı. Bunun üzerine Hz.Ömer (r.a.), ayağa kalktı ve ey Ali, bunu al, götür, bizim ona ihtiyacımız yok, dedi. Bunun üzerine Ali, topladığı Kur’ân’ı aldı ve oradan uzaklaştı. Sonra kurra hafız olan Zeyd b. Sabit oraya geldi. Hz. Ömer ona, Ali bize içerisinde Muhacir ve Ensar’ı kötüleyen âyetlerin bulunduğu bir Kur’ân getirdi. Biz, bir Kur’ân telif etmeyi ve onda Muhacir ve Ensar’ı kötüleyen ne varsa çıkarmayı düşünüyoruz, dedi. Bu teklifi kabul eden Zeyd, eğer ben istediğiniz şekilde Kur’ân’ı yazıp bitirirsem, Ali de kendi telif ettiği Kur’ân’ı ortaya çıkarırsa, yaptığımız her şey boşa gitmiş olmaz mı, dedi. Ömer, buna çare nedir, diye sordu. Zeyd, siz bunun çaresini benden daha iyi bilirsiniz dedi. Ömer, onu öldürmek ve ondan kurtulmaktan başka çare yoktur, dedi ve Halid b. Velid’e, onu öldürmesini emretti; fakat Halid, buna muktedir olamadı. Ömer, halîfe olunca, onlar, kendilerinde bulunanla değiştirmek için Ali’den elindeki Kur’ân’ı getirmesini istediler. Ömer, ey Ebû’l Hasan, Ebûbekir’e getirdiğin Kur’ân’ı getirirsen, onun üzerinde ittifak edebiliriz, dedi. Ali de maalesef bu mümkün değil; ben onu Ebûbekir’e, aleyhinize delîl olması, kıyâmet gününde “Bizim bundan haberimiz yoktu.” (Araf s. 172) veya onu bize getirmedin, dememeniz için getirdim; benim yanımda bulunan Kur’ân’a ancak temiz olan kimseler ve soyumdan gelecek olan vasiler el sürebilir, dedi. Bunun üzerine Ömer, onun açığa çıkarılması için belli bir zaman var mıdır, dedi. Ali de evet, evladımdan, kaim olan kişi ortaya çıktığında, onu açıklar ve insanları ona yöneltir, dedi.

    HZ. OSMAN (R.A.)’A İFTİRA
    Şiî sözde âlimlerden Meysem, Şîa’nın Hz. Osman (r.a.)’ı kötülemelerini kitabında zikreder. Onlardan biri şöyledir: “Osman, insanları sadece Zeyd b. Sabit’in kıraatı üzerine topladı ve diğer Mushafları yaktırdı; Kur’ân’dan olduğuna asla şüphe olmayan bazı hususları da ondan çıkarttı.”

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  6. ŞİA’YA GÖRE HADİS-İ ŞERİF’LER
    Şîa’nın, sünnet-i seniyye ve hadîs-i şerîflere bakışı nasıldır?

    Ilımlıları da dâhil, Şîa’nın tümü, kendileri için ehl-i beyt yoluyla geldiğini söyledikleri dışında sünnetten hiçbir şeyi delîl kabul etmezler. Şîa’nın mutedil âlimlerinden sayılan Muhammed Hasen Âl Kâşifu’l-Ğıta şöyle der: Ebû Hureyre, Semura bin Cundub, Mervan ibnu’l-Hakem, Harici Imrân bin Hattan, Amr ibnu’l-Âs ve benzerlerinin rivâyet ettiklerinin İmâmiye’nin nezdinde sinek kadar değeri yoktur. Onların durumu, bahse gerek olmayacak kadar açıktır. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Hicri 984 yılında ölen Hüseyin bin Abdüssamed El-Âmili, Şiîlerce değer verilen ünlü hadîs ıstılahı kitabı Vusûlu’l-Ahyâr ilâ Usûlu’l-Ahbâr’da bu konuyu inceleyerek ehl-i sünnetin hadîs kitapları hakkında genel bir hükme varır ve şöyle der: “Genel sahîh kitapları ve rivâyet ettiklerinin, sahîh değildir.”
    Humeyni, Keşfu’l-Esrar isimli kitabında, Ebûbekir Es-Sıddık (r.a.)’ın Kur’ân-ı Kerîm’e muhalefet ettiğini ileri sürerken “Biz peygamberler topluluğu, miras bırakmayız. Bıraktıklarımız sadakadır.” hadîsi’ni, Hz. Ebûbekir (r.a.)’in -hâşâ- uydurduğunu söyler. El-Hukumetu’l-İslâmîyye kitabında da, yine yüce sahâbe Semura bin Cundub’un hadîs uydurduğunu öne sürer.
    Humeyni ve Şîası bize sahîh senetlerle rivâyet edilen sünnetin tümünü inkâr etmektedir. Bu şekilde birçok sahîh hadîsi, inkâr etmektedirler ve bu hadîsler arasında mütevatir hadîsler de var. Onlar bu şekilde, dînin ikinci temeli olan sünneti yıkmaktadırlar. Sahîh sünnet yerine, hadîs uyduran yalancı imâmlarından birtakım rivâyetler nakletmektedirler. Bu rivâyetler, Kuleyni ve benzerleri tarafından toplanmıştır.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  7. ŞİA’YA GÖRE SÜNNİLER
    Şîa’nın, Sünnîlere Bakışı nasıldır?

    Eser Adı: Kitabu’t-Tahareh
    Yazar: Humeyni
    Humeyni, kitabın 458. sayfasında şu korkunç cümleyi serdediyor: “Bizler, onların kesinlikle kâfir olduklarını söyledik. hatta bazı durumlarda öldürülmeleri vaciptir!”
    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Şia; Şiîlerin seçkin bir topraktan, Sünnîlerin ise başka bir topraktan yaratıldığını iddia eder. Buna göre bu iki toprağın karışımından başka bir tür çıkmıştır ki, onlar da Şiîlerin günahkârları olup bunların toprağına Sünnî toprağı karışmıştır. Sünnîlerde görülen salah ve güvenilirlilik ise onların toprağına karışan Şîa toprağının etkisiyle olduğunu ve kıyâmet günü Şîa’nın günah ve cezalarının Sünnîlere, Sünnîlerin hasenatlarının ise Şiîlere verileceğini iddia ederler(!)
    Şîa akidesi, ehl-i sünnetin mallarını ve kanlarını mubah sayar. Es-Sadûk, el-İlel’de, Dâvûd b. Ferkad’a isnâd ederek der ki: “Ebû Abdillah’a şöyle dedim: “Nâsıbe (onlar ehl-i sünnete böyle derler) hakkında ne diyorsun?” Dedi ki: “Kanı helâldir, böylelikle senden korkar. Eğer kimse seni görmeden onlardan birinin üzerine duvar devirebilirsen veya denizde boğabilirsen bunu yap.” Dedim ki: “Onun malı hakkında ne dersin?” Dedi ki: “Gücün yettiği kadarını al.”
    Şiîler, yalnızca kendi doğumlarının dışında hiçbir doğanı temiz görmezler. Haşim el-Bahranî, el-Burhan adlı tefsirinde, Meysem b. Yahya’dan o da Cafer b. Muhammed’den rivâyet ediyor: “Hiçbir yeni doğan yoktur ki iblislerden bir iblis onun doğumunda hazır bulunmasın. Eğer doğan çocuğun bizim Şîamıza âit olduğunu öğrenirse şeytan uzaklaşır. Şîa’mızdan değilse, şeytan parmağını onun dübürüne sokar; zekerinden çıkarır. Eğer kız ise, parmağını fercine yerleştirir ve o facire olur. İşte o anda çocuk annesinin karnından çıktığında şiddetle ağlar.”
    Hatta Şiîler, Şîa dışında bütün çocukları, veled-i zînâ sayarlar! Nitekim el-Kuleynî, er-Ravdatu Mine’l-Kâfî adlı kitabında Ebû Hamza’dan, o da Ebû Cafer’den diyerek şöyle nakleder: “Ona: ‘Bazı arkadaşlarımız muhaliflerine iftira atıyorlar.’ dedim. Bana: ‘Sussan iyi olur.’ dedi ve ekledi: ‘Vallahi ey Ebû Hamza! Şîamız dışında bütün insanlar fahişe çocuklarıdır.’ dedi.”
    (Hatta Şîa, ehl-i sünneti, Yahûdî ve Hıristiyanlardan daha beter tekfir eder. Zîra onlara göre Yahûdî ve Hıristiyanlar aslen kâfir olup ehl-i sünnet ise dînden dönenlerdir. İrtidad küfrü, icma ile daha ileri bir küfürdür. Bu yüzden târihin de şâhit olduğu gibi, Müslümanlara karşı onlarla yardımlaşırlar. Safevi ve daha öncesinden itibaren günümüze gelinceye kadar hiçbir zaman gayrimüslimlerle savaşmamışlar, her zaman Sünnî devletlere savaş açmışlardır. Osmanlı, cihâd için ne zaman Batı’ya yönelse, İran Osmanlı’ya saldırmıştır.)
    Vesâilu’ş-Şîa adlı kitapta, Fudayl b. Yesar’dan şöyle dediği nakledilir:
    “Ebû Cafer’e; kendisi arife (Şiî) olan fakat kocası nasıb (Sünnî) olan kadını sordum. Dedi ki: “Hayır, nasıb (Sünnîler) kâfirdir.”

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  8. KENDİ KAYNAKLARINDAN ALINTILARLA ŞÎA

    Şîa ve ehl-i sünnetin, birbirine yaklaşıtırılması mümkün müdür?
    Şîa’nın programladığı bazı Sünnîlerin de desteklediği “et-Takrib Beyne’l-Mezahib” (mezhebleri birbirine yaklaştırma) projesi, gerçekte Şîa’nın yanlışlarını doğru olarak kabul ettirme amacına dayanan bir çalışmadır. Sünnî görünerek Ezher’de okuyan Hintli bir Şiî’nin yıllar sonra Zahidü’l-Kevseri Hazretleri’nin huzurunda yaptığı şu i’tirâf bu acı gerçeğin belgelerinden sadece biridir: “Şu mavi kubbenin altında Ebûbekir ve Ömer’in Müslüman olduğuna inanan İmâmiye’ye mensup hiçbir Şiî yoktur.” CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    İmâm Şa’bî’nin şöyle dediği rivâyet olunmuştur:
    Râfizîler bir özellikleriyle Yahûdîler ve Hıristiyanlardan daha aşağıdır denmiştir. Çünkü Yahûdîlere soruldu ki: “Sizin dîninizin en hayırlıları kimlerdir?” Onlar da, “Mûsa (a.s.)’nın ashâbı” diye cevap verdiler. Aynı soru Hıristiyanlara da soruldu. Onlar da, “Îsâ (a.s.)’nın ashâbı” dediler. Râfizîlere de “Sizin dîninizin en kötüleri kimlerdir?” diye soruldu. Onlar da “Muhammed (s.a.v.)’in ashâbı” diye cevap verdiler. Râfizîlere, Peygamber (s.a.v.)’in ashâbı için, bağışlanma talebinde bulunun, diye emredildiği hâlde, onlar sahâbeye sövdüler.

    KENDİ KAYNAKLARINA GÖRE ŞÎA
    Eser Adı: El Envaru’l-Numaniye Müellif, Es Seyyid Nimetullah el Cezairi, c.1, Beyrut, Lübnan
    Sayfa 85’te “Mehdi’nin çıkarak Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer’i yattıkları kabirlerinden çıkartarak onları asacağı ve yakacağı…” şeklinde uzun bir metin yer almaktadır.
    İşte bu esere inanan ve bununla büyüyen Şiî zihniyetine sahip unsurlar, ne yazık ki Irak’ta ve diğer güçlü olduğu yerlerde sadece ismi Ebûbekir, Ömer, Osman diye binlerce Sünnî Müslümanı kaçırarak işkence etmiş ve katletmiştir.
    Sahâbelere ve Sünnîlere karşı ne yazık ki kin, nefret ve haset taşıyan Şiîler (ve Caferiler) arasında yukardaki isimleri taşıyan tek bir şahıs bulmak mümkün değildir.
    İsmi Ömer, Ebûbekir, Osman olan tek bir üst düzey bürokrat, diplomat, resmî yetkili veya İran devlet makamlarında çalışan veyahut Şiîler nezdinde muteber bir şahıs bulmak mümkün değildir.
    “Hz. Ali (r.a.)’nin ilk halîfe olduğunu inkâr edenler kâfirlerdir.” (Envar-ı Nu’maniye, c. 3, s. 264)
    “Bizler halîfesi Ebûbekir olan ne Allah (c.c.)’ı ne de Peygamberi kabul ederiz!” (Envâr-ı Nu’maniye, c. 2, s. 278)
    “İmâm, Peygamberin (a.s.) sahip olduğundan daha fazlasına sahiptir.” (Usûl-u Kâfi, c. 1, s. 388)
    “Şimdiki Kur’ân kısaltılmışken, Gerçek Kur’ân İmâm Mehdi tarafından muhafaza edilmektedir.” (Hazaar Tumhari Das Hamari, s. 553)
    “Ebûbekir ve Ömer, Şeytan’dan daha fazla zorbaydılar.” (Hakkul Yakîn, s. 509)
    “Tüm imâmlar makam ve mertebe olarak (Hz.) Muhammed (s.a.v.)’e denktir”. (Usûl-u Kâfi, c. 1, s. 270)

    SAHÂBEYİ TEKFİR EDİŞLERİ
    Şiilerin inançları; sahâbeye (r.a.e.) sövmek, hakâret etmek ve onları tekfir etmek üzere kuruludur. Bu husus, onların kendi temel eserlerinde açıkça görülür: Şiîlerin ‘Buhâri’si el-Kuleynî, Furûu’l-Kâfî’de der ki: “Cafer aleyhisselam (!) şöyle dedi: “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemden sonra üç kişi dışında insanlar dinden döndüler.” “O üç kişi kimler?” denilince, şöyle dedi: “el-Mikdâd b. el-Esved, Ebû Zer el-Gıfârî ve Selmân el-Fârisî”

    HZ. EBÛBEKİR, HZ. ÖMER VE HZ. ÂİŞE (R.A.E.)’YE DÜŞMANLIKLARI
    Önde gelen Şîalardan el-Meclisî, Bihâru’l-Envâr’da zikreder: Ali b. el-Huseyn’in âzâdlısı dedi ki: “Onunla yalnız kaldığım bir sıra dedim ki: “Benim senin üzerinde hakkım vardır, bana şu iki kişi; Ebûbekir ve Ömer hakkında bilgi ver.” Dedi ki: “İkisi de kâfirdir. O ikisini seven de kâfirdir.” Ebû Hamza es-Sumalî’den: Ali b. el-Huseyn’e Ebûbekir ve Ömer hakkında sorunca: “O ikisi ve onları sevenler kâfirdir.” dedi.
    El-Kummî, tefsirinde, “Çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar.” (Nahl 90) âyeti hakkında der ki: “Dediler ki çirkin işler (fahşa) Ebûbekir, fenalık (münker) Ömer ve azgınlık (bagy) da Osman’dır.”
    El-Meclisî Bihâru’l Envâr’da der ki: “Ebûbekir ve Ömer’in kâfir olduğunu, onlara lânet etmenin sevâbını ve onlardan uzak olmanın sevâbını gösteren haberler bu veya bundan başka ciltlerde zikrettiklerimizden daha fazladır. Allah (c.c.)’ın sırat-ı mustakîme iletmeyi dilediği kimseler için bu kadarı yeter.” “Ebûbekir, Ömer, Osman ve Muâviye ateşten tabutlar içindedirler. Bundan Allah (c.c.)’a sığınırız.”
    Onlardan El-Mer’aşî’nin İhkâku’l-Hak adlı kitaplarında geçtiğine göre şöyle derler: “Allah’ım Muhammed’e ve Muhammed’in âilesine salât et ve Kureyş’in iki putu, iki cibtine ve iki tâğutu ile onların kızlarına lânet et…” Kureyş’in iki putu ve kızları sözleriyle; Ebûbekir, Ömer, Âişe ve Hafsa Radıyallahu Anhumu kast ederler. El-Meclisî, El-Akâid adlı risalesinde şöyle diyor: “İmâmiyye dîninin gereklerinden bazıları da; mut’ayı (belli süreli nikâhı) helâl bilmek, temettu haccı, üç kişiden (Ebû Bekir, Ömer ve Osman’dan) uzak olmak, Muâviye, Yezid b. Muâviye ve mü’minlerin Emiri Ali’ye karşı savaşan herkesten uzak olmaktır.”
    Şiîler yeni Müslüman olacak birine kameralar karşısında şöyle dedirtiyorlar -hâşâ- ”Ben şahadet ederim ki Ebûbekir, Ömer, Osman, Âişe ve Hafsa ateştedirler.”
    Aşûre gününde, sahâbeden birinin ismini verdikleri bir köpek getirirler; sonra ona bastonlarla vurmaya başlarlar ve onu ölünceye kadar taşlayarak recm ederler. Sonra annelerimizden birinin ismini verdikleri bir oğlak getirirler, tüylerini yolmaya başlarlar ve ölünceye kadar döverler. Aynı şekilde onlar; Ömer el-Faruk b. el-Hattab’ın öldüğü günde düğün yaparlar ve onu öldüren Mecusî Ebû Lu’lu’ye, Baba Şucauddîn ismini verirler.

    MUT’A NİKÂHI
    Şiilere göre mut’anın (bir ay, bir hafta gibi belli bir zamanla sınırlı nikahın) fazîleti büyüktür. Bundan Allah (c.c.)’a sığınırız. Fethullah el-Kâşânî’nin Menhecu’s-Sâdıkîn adlı kitabında es-Sâdık’tan şöyle dediği nakledilir: “Şüphesiz mut’a benim ve babalarımın dînidir. Onunla amel edenler, dînimizle amel etmiş olur; onu inkâr edenler dînimizi inkâr etmiş ve bizden başkalarının dînine uymuş olur. Mut’a çocuğu, daimi nikâh çocuğundan fazîletlidir. Mut’ayı inkâr eden, dinden çıkmış kâfirdir.”
    Hatta Râfızîlere göre kadına dübüründen (arkadan) yanaşmak da câiz görülür hâle gelmiştir. El-İstibsar adlı kitapta Ali b. el-Hakem’den şöyle dediği rivâyet edilir: “Safvan’ı şöyle derken işittim: “er-Rızâ’ya dedim ki: “Senin dostlarından biri, kendisi sormaktan çekindiği için sana o meseleyi sormamı emretti.” “Nedir o?” dedi. “Kişi kadının dübüründen yanaşabilir mi?” dedim. Dedi ki: “Evet, buna hakkı vardır.”

    ŞÎA’YA GÖRE KERBELÂ
    Bihâru’l-Envâr adlı kitapta Ebû Abdillah’ın şöyle dediği nakledilir: “Şüphesiz Allah (c.c.), Kâbe’ye buyurmuştur: “Kerbela toprağı olmasaydı seni fazîletli kılmazdım. Eğer sana Kerbela toprağından eklenmeseydi ne seni ne de iftihar ettiğim Kâbe’yi yaratırdım. Kerbela toprağına karşı büyüklenmeksizin yerinde dur; günahkâr, mütevazı, zelil ve alçak ol. Aksi hâlde, sana öfkelenirim ve seni cehennem ateşine atarım.”

    TAKİYYE AKÎDESİ
    İmâmların yaşadıkları dönemlerdeki halîfelerle olan ilişkileri, Şîa akidesine uygun olmadığı için, yâni Hz. Ali (r.a)’nin diğer halîfelerle iyi geçinmesini, Hz. Hasan (r.a.)’ın halîfeliği Muaviye (r.a.)’ye teslim etmesini, diğer imâmların çoğunun yönetime başkaldırmamasını kendi anlayışlarıyla uyumlu hale getirmek ve daha birçok şeyi kurtarmak için de takiyyeyi dînin bir esası olarak uygulamaya koymayı kurtuluş olarak görmüşlerdir. Takiyyeyi, îmânın olmazsa olmazı yâni îmânın bir şartı hâline getirmişler; bunu, uydurma hadîslerle kurumsallaştırmışlardır. Meselâ:
    Şîa’nın temel kaynaklarından Usul-u Kâfi, s. 426 el-Kuleynî, Usûlu’l-Kâfî’de şöyle nakleder: “Ebû Abdillah dedi ki: “Ey Ebû Ömer! Dînin onda dokuzu takiyyedir. Takiyyesi olmayanın dîni de yoktur. Nebîz ve mestlere mesh dışında her şeyde takiyye vardır.” Yine el-Kuleynî, Ebû Abdillah’tan nakleder: “Dîniniz hakkında sakının ve onu takiyye ile perdeleyin. Zîra takiyyesi olmayanın îmânı yoktur.”
    “… Eban b. Tağlip, Ebû Abdullah (Cafer Sâdık aleyhisselâm)’tan şöyle rivâyet etmiştir: “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi), vefat edeceği sırada Ali (aleyhisselâm) eve girdi. Resûlullah, onun başını örtünün altına soktu, sonra: “Ey Ali!” dedi. “Ben, öldüğüm zaman beni yıka. Ve kefenimi sar. Sonra beni oturt. Ardından bana soru sor ve sözlerimi yaz.”
    Humeynî şöyle der: “Namâzda kıyâmda iken elleri bağlamak namâzı bozan şeylerdendir. Takıyye ile olması müstesna.”

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  9. HUMEYNİ’NİN HZ. PEYGAMBER (S.A.V.)’E İFTİRALARI
    Son asırda Şîa denince akla ilk gelen isim olan Humeyni’nin, Peygamber (s.a.v.) ve Kur’ân-ı Kerîm hakkındaki görüşleri nelerdir?

    Kitabın İsmi: el İslâm ve Meşru ed Devleh ve Nizamu’l-Hükm – el Hukumeh el İslâmîye
    Yazarı: Humeyni (İkinci Basım)
    “Peygamber, görevini hakkıyla yerine getirmemiştir.”
    “Elimizdeki mevcut Kur’ân, tahrif edilmiştir.” diyen Âyetullah Humeyni, bu kitabının 93. sayfasında ise şunları söylüyor:
    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    “Mezhebimizin zaruriyatlarından biri de imâmların mânevî mertebesine kimsenin ulaşamayacağıdır. Hatta ne yakın bir melik ne de gönderilen bir Peygamber! Esasında resûl-ü kiramlar ve imamlar, -rivâyetlerimize göre- arşın gölgesi altında bu dünyadan önce nur idiler…”
    Humeyni, Keşfu’l-Esrâr isimli kitabının 114. sayfasında ise şöyle söylüyor:
    “Onlar için (Sahâbe-i kirâmı kastediyor.), bu âyetleri Kur’ân’dan çıkarmak kolay olmuştur. Aynı şekilde semavi kitabı tahrif etmek ve Kur’ân’ı dünya ehlinin gözünden tamamen uzaklaştırmak onlar için kolay olmuştur. Müslümanların Yahûdîlere ve Hıristiyanlara yönelttikleri tahrif suçlaması, şüphesiz sahâbe üzerine sabittir.
    Humeyni, Keşfu’l-Esrar isimli kitabında, Ebû Bekr Es-Sıddık (r.a.)’ın Kur’ân-ı Kerîm‘e muhalefet ettiğini ileri sürerken “Biz peygamberler topluluğu, miras bırakmayız. Bıraktıklarımız sadakadır.” hadîsini Hz. Ebûbekir’in –hâşâ- “uydurması” olduğunu söyler. El-Hukumetu’l-İslâmîyye kitabında da yine yüce sahâbe Semura bin Cundub’un hadîs uydurduğunu öne sürer. (Keşfu’l-Esrâr, s.112)
    Humeyni, El-Hukumetu’l-İslâmîyye isimli kitabının bir başka yerinde (s. 71) şöyle der: “İmâmların öğretileri, hiç şüphesiz Kur’ân’ın öğretileri gibidir. Belirli bir nesle özel değildir. Bilakis Kıyâmete kadar her çağda ve her yerde herkes için geçerli, uygulanması ve uyulması farz olan öğretilerdir.”

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  10. Ayaklarını yıkamadan sadece mesheden Şiîler ve Caferîlerin arkalarında namâz kılmak câiz midir?
    Eğer bir kimse; ilk üç halîfenin halîfeliklerinin meşrûluğunu inkâr ederse, yahut sahâbeliğini reddederse, yahut mü’minlerin annesi Âişe (r.anhâ) Vâlidemize iftirada bulunursa, yahut Allahü Teâlâ’nın cisim olduğunu yahut da cisme benzediğini iddia ederse, ya da irade-i cüz’iyyeyi inkâr eder yahut kaderi reddederse, ehl-i sünnetten iyice uzaklaşmış ve ehl-i dalâletten olur. Böyle bir inanç sahibinin imamlığı da sahîh olmaz, arkasında kılınan namâzın da tekrar kılınması farz olur.CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Ayrıca abdest almalarda ayağını yıkamayıp sadece çıplak ayağa meshetmekle yetinen kimsenin de imamlığı câiz olmaz, arkasında kılınan namâzın iâdesi lâzım gelir. Zîrâ ehl-i sünnet nezdinde abdestin farzından biri de çıplak ayağı tümüyle yıkamaktır. Hatta yıkama esnasında ayağında kuru yer kalsa abdest sahîh olmadığından namâz da câiz olmaz. Bundan anlaşılıyor ki, abdestte ayağını yıkamayıp meshetmekle yetinen Şiî ve Caferîlerin imamlığı câiz olmayacağı gibi, arkalarında namâz kılmak da sahîh olmaz.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  11. MUSTAFA İSLAMOĞLU’NUN ŞİA’YI ŞİRİN GÖSTERME GİRİŞİMLERİ

    Şiîler için, “Ehl-i Beyt Okulu ” ifadesinin kullanılması uygun mudur? Şiîlerin, ehl-i beyitle irtibatlandırılması ne derece sağlıklıdır?
    Şiîler için, Mustafa İslamoğlu tarafından üretilen “Ehl-i Beyit Okulu” ifadesini kullanmak doğru değildir. Çünkü Şiîler ehl-i beyti istismar etmek dışında onlarla irtibatlandırılamaz, onlara nisbet olunmazlar.
    Şîa’yı, başta Hanedân-ı Resûlullah ve ehl-i beyit soyundan gelenler reddetmiştir.
    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Ehl-i sünnet nezdinde, sahâbe ile ehl-i beyit birbirinin alternatifi değildir. Ehl-i beyit sevgisi; Sünnî İslâm geleneğinde önemli bir yer teşkil etmesine rağmen, ehl-i beyit, genel olarak sahâbeden ayrı değerlendirilmemiştir. Kısacası, ehl-i sünnetin övgü üzerine inşa edilen sahâbe tasavvuruna ehl-i beyit de dâhildir. Ne var ki Şîa nezdinde, sahâbe ile ehl-i beyit kesin bir çizgiyle birbirinden ayrılmıştır. Buna göre ehl-i beytin masumiyeti ve sahâbenin hemen hemen tamamının İslâm’a ihanet ettiği düşüncesi, îmânî bir düstûr olarak benimsenmiştir.
    Şîa ilk iki halîfenin hilâfeti gasb ettiğini –hâşâ-, hilâfetin hakikatte Hz. Ali (r.a.)’nin hakkı olduğunu ve Resûlullah (s.a.v.) tarafından tayin olduğunu iddia etmektedir. Bu iddialarında aslında, Hz. Ali (r.a.)’ye de ta’n etmiş oluyorlar. Zîrâ Hz. Ali (r.a.); onların imametine razı olmuş, onlara biat etmiş, arkalarında namâz kılmış ve onlarla dost olarak birlikte yaşamıştır. Aksine bir durum söz konusu olsaydı, buna önce Hz. Ali (r.a.) itiraz eder ve haksızlık karşısında sessiz kalmaz ve gerekirse Hz. Muaviye (r.a.) ile olduğu gibi, savaşırdı. Cesareti eşsiz olan, Allah’ın Arslanı Hz. Ali (r.a.)’den takiyye yapması nasıl beklenebilir? Ama Şiîler, sahâbe-i kirâmı dinden çıkmakla suçlamış ve lâ’nete nisbet etmişlerdir. (Neûzu billah)
    Görüldüğü gibi Şîa’nın, hiçbir şer’î delîle dayanmayan, sahâbeden herhangi birinden nakledilmeyen ve tamamen taassub sonucu oluşan indî görüşleri sebebiyle, bu i’tikaddan münezzeh olan ehl-i beyit ile irtibatlanması mümkün değildir.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  12. ALEVİLİK İSLAM MI?
    Pir Sultan Abdal Derneği Kurucusu Murtaza Demir, Alevîlik hakkında şu notları düşer:

    “Bektaş Veli der ki; “Her ne arar isen kendinde ara; Kudüs’te, Mekke’de, Hacc’da değil.” Alevînin yaşamında temel ilke, insan olmaktır. Bu yüzden Alevîlerin çoğu, şu düstura inanır:
    Alevînin Kıblesi insandır.
    Abdest almaz, namâz kılmaz.
    Camiye, hacca gitmez.
    Ramazan orucu tutmaz, Allah’ı kandırmaya kalkmazlar.”CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Bu fikirlerin İslâmî hükmü nedir?
    Merhum Prof. Dr. Esad Çoşan ve Mehmet Yaman tarafından tercüme edilen ve aslı Arapça olan Makâlât adlı eserinde Hacı Bektaş-ı Veli (k.s.); iyi bir Müslüman olabilmek ve Allah (c.c.)’ın rızâsına erebilmek için dikkat edilmesi gereken hususları, dört ana başlık ve her birini de on alt başlık hâlinde sıralamış, kendi üslubu ile de dört kapı, kırk makam olarak ifade etmiştir.
    Birinci Kapı, şerîattır ve on makamdan üçü şunlardır:
    1. Îman getirmek
    2. İlim öğrenmek
    3. Namâz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, gücü yeterse hacca gitmek, cihâd etmek ve gusletmektir.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  13. Hacı Bektâş-ı Veli (k.s.)’nin, Alevîliğe isnâd edilmesi doğru mudur?
    Hacı Bektâş-ı Veli, Osmanlı sultanları tarafından sevilip ve hürmet gören büyük bir İslâm âlimi ve velidir. Osmanlı devletinin sağlam temeller üzerine oturmasında büyük hizmetleri olmuştur. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Günümüzde ise Hacı Bektâş-ı Veli (k.s.)’nin görüş ve düşüncelerinin, 16. yüzyıldan sonra şekillenmiş Bektâşi edebiyatının ürünü olduğu söylenmekte, kendisinin de Şîa’nın on imâm esaslarına bağlı bir Türkmen babası olduğu anlatılmaktadır.
    Hacı Bektâş-ı Veli’nin şu an elimizde bulunan eserlerinin ilmî bir değerlendirilmesi yapıldığında, görüşleri itibarıyla, Anadolu’ya damgalarını vuran Hz. Bahaddin Veled, Hz. Mevlânâ Celâleddin ve Yunus Emre (k.s.) gibi ve aynı kaynaktan beslenen bir tasavvuf erbâbı olduğu anlaşılır.
    Kitaplarında “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sahâbelerine ve ehl-i beytine selâm olsun.” diyerek, sahâbelerin hiçbirini ayırt etmeden hepsini sevdiğini ve saygı gösterdiğini ifade eden sünnî bir şahsiyettir.
    Hacı Bektâş (k.s.), Makâlât adlı eserinde İslâm’ın bilinip yaşanmasının önemini anlatmaktadır. Hacı Bektâş-ı Veli (k.s.)’ye göre adamlık ve insanlık, Allah (c.c.)’ın yasakladığı şeyleri işlememek suretiyle erişilebilen kulluk mertebesinde kazanılabilmektedir. İşte bu sebeple âbidler, gerçek anlamda ‘adam’ olanlardır. Hacı Bektâş (k.s.)’ın İslâm dînine ve onun günlük hayatta yaşanmasına verdiği önem ve titizlik, “Hacı Bektâş Veli için, dîn ayrılığı gereksizdir, insanlar arasına anlaşmazlık sokar.” ve “Bektaşîlik; Anadolu-Yunan-İran-Hint düşüncelerinin, inançlarının oluşturduğu bir birikimdir. İslâm’ın ona olan tesiri çok azdır.” şeklindeki asılsız söylentileri yalanlamaktadır. Şu beyitler Hacı Bektâş (k.s.)’a aittir:
    “Kılarız namâzı, kılmayız değil / Biz Hakk’ın emrini bilmeyiz değil
    Kur’an kitabımız, İslâm dînimiz / Hadîsten, âyetten almayız değil.”

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  14. Câmi ile cemevi yan yana projesi, tutarlı bir istek midir?
    Türkiye’de, namâzla ilgisi olmayan Alevî zihniyet, daha gâliptir.
    Cemevi, namâz kılmayan (namâzın beş vakit farz olduğuna da inanmayan) Alevîlerin buluştukları bir noktadır. Hâlbuki Hz. Peygamber (s.a.v.), şöyle buyurmuştur: Bizimle onlar arasındaki ayırıcı temel unsur namâzdır. Namâzı terk eden kimse, küfre düşer..! (Hadîs-i Şerif, Tirmizi) CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Bu noktada câmi ile cemevinin yan yana getirilmesi; ilmen, hukuken ve pratik açıdan da yanlış bir projedir. Cami bir ibadet mekânıdır. İslâm’ın beş emrinden birisinin yerine getirildiği bir mekândır. Cemevine ibadethane diyecek olursak, içindeki semaya, ellerin göğse vurularak dönüşe ibadet mi diyeceğiz? Bunlar, namâzın karşılığı olabilir mi? İslâm’da böyle bir ibadet şekli var mı?
    Ayrıca bir de cemin üçüncü kademesinde lanetleme/bedduâ bölümü vardır. Bu bölümde; Hz. Ebûbekir’e, Hz. Ömer’e, Hz. Osman’a, binlerce sahâbeye, ehl-i sünnete (r.a.e.) bedduâlar edilir.
    Câmi ile cemevini yan yana getirerek, bir yanda Allah (c.c.)’a ibadet edilecek ve Kur’ân-ı Kerîm okunacak, Resûlullah (s.a.v.)’a salatü selam getirilecek, Allah Resûlü (s.a.v.)’nün öğrettiği şekilde namâz kılınacak; diğer tarafta ise semah yapılacak ve dile gelmeyecek, vicdanlara sığmayacak ağır ifadelerle hakâretler yağdırılacak. Bu normal bir davranış değildir.
    Lanetleme/bedduâ bölümünü dinleseniz bütün tüyleriniz diken diken olur. Cemevlerinde semah bölümünün seyredilmesine izin verilir; ama üçüncü bölüm olan lanetleme kısmının seyredilmesine izin verilmez.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  15. Günümüzdeki Alevîliğin Hz. Ali (k.v.) ile irtibatlandırılması ne derece sağlıklıdır?
    Şüphesiz Alevîlik, Hz. Ali’yi sevmekten ibaret değildir. Aynı zamanda ashabdan bazılarını dışlamayı, hatta bazılarına nefret etmeyi de içerir.
    Alevîliği, salt Hz. Ali (k.v.)’yi sevmek olarak tanımlamak; yüzlerce çeşidi bulunan Alevîlik yelpazesine lüzumsuz “bir yeni”sini eklemekten başka bir anlam taşımaz. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Alevîlerin, “Sünnîlik, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine tâbi olmaksa biz de Sünnîyiz.” demeye tenezzül etmedikleri bir ortamda, “Alevîlik Hz. Ali’yi sevmekse ben de Alevîyim.” demenin anlamı nedir?
    Sünnî kelimesi “sünnet”ten gelir, millî kelimesinin “millet”ten türemiş olması gibi. Buradaki sünnet, doğal olarak, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetidir. Sünnete tâbi olmak, yâni Sünnîlik; İslâm’ın bir rüknüdür, ayrılmaz bir parçasıdır. Her Müslüman, Sünnî olmak zorundadır:
    “De ki: Siz gerçekten Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah (c.c.) da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.” (Âl-i İmran, s. 31)
    O nedenle, bir kimse çıkıp, “Ben ne Alevîyim ne de Sünnîyim, Müslümanım.” deme lüksüne sahip olamaz.
    Bu, “Abdeste karşıyım, abdest gusül bilmem; ama namâzımı da terk etmem.” demek gibi bir şeydir. Sünnî olunmadan Müslüman olunamaz.
    Kesin olan şudur: Hz. Ali (k.v.), kesinlikle Sünnîdir, sünnete tâbi olmuştur. Hz. Ali (k.v.)’nin büyüklüğü ve kıymeti Sünnî olmasından, sünneti izlemesinden, ve Allah Resûlü (s.a.v.)’e bağlılığınden kaynaklanmaktadır.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  16. Ehl-i sünnet i’tikadında, ehl-i beyit sevgi ve saygısı nasıl açıklanmıştır?
    Ehl-i sünnet i’tikadında peygamberlerden sonra insanların en faziletlisi ashâb-ı kiramdır. Ashâb-ı kiramın mertebeleri, Allah (c.c.) indinde çok yüksektir. Bu kimseler, Nebî (s.a.v.)’nin huzûrunda bulunmak şerefine nâil olmuş, dînî İslâm’a pekçok hizmetler etmişlerdir. Hepsi hakkında en büyük sevgi ve saygıyı göstermek bizim için dînî bir vazifedir. Zîrâ bunlar, ümmetin seçkinleridir; onlardan herhangi birine ittiba eden kimse hidâyete ulaşır. Allahü Teâlâ, hepsine cenneti vâdetmiştir. ( Hadîd s. 10) CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Ehl-i beyite gelirsek, Allahü Teâlâ şöyle buyuruyor:
    “Ey habibim! Sen ahkâm-ı şerîatı tebliğ ettiğin kimselere de ki; “Ben, sizi hidâyete davet ettiğim için ücret istemem; ancak ehl-i beytime, akraba ve taallukatıma muhabbetinizi isterim.” (Şura s. 23)
    Resûlullah (s.a.v.) şöyle dedi: “Nefsim (kudret) elinde olan Zat’a yemin ederim ki, kişi, Allah (c.c.) ve Resûlü için sizi [Amcası Abbas (r.a.)’a buyuruyor.] sevinceye kadar kalbine îmân girmez.”
    Bu âyet (Şura s. 23), nâzil olduğu zaman ashâb-ı kiram dedi ki: “Yâ Resûlullah! Üzerimize muhabbetleri vâcîb olan yakınların kimlerdir?” Resûlullah (s.a.v.): “Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin’dir.” dedi. İmâm Râzi şöyle dedi: Bu âyetten; Resûlullah (s.a.v.)’ın, Âli’nin ve ashâbının sevilmesinin vâcib olduğu anlaşılır. Ehl-i sünnet, Âl-i Muhammed (s.a.v.)’in sevgi gemisine binmişler ve bakışlarını da sahâbe yıldızlarına dikmişlerdir. Böylece, Allahü Teâlâ’dan, dünya ve âhirete selâmet ve saadet ile kazançlı olmayı ümîd etmişlerdir.
    Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Size iki büyük şey bırakıyorum. Biri Allah (c.c.)’ın Kitabı diğeri ehl-i bey timdir. Ehl-i beytim hakkında size Allah (c.c.)’ı hatırlatırım (üç defa tekrarladı).”
    “Allahü Teâlâ’yı sevin, çünkü nimetlerinden sizi rızıklandırıyor. Allah (c.c.)’a muhabbetiniz sebebiyle beni de sevin ve bana olan muhabbetiniz sebebiyle ehl-i beytimi de seviniz.”
    “Sizin hakkınızda ehl-i beytimin misâli ancak Nuh Aleyhisselâm’ın gemisi misâldir. Ona giren kurtulur, geri kalan (binmeyen) ise helâk olur.”
    Bu konuda daha başka hadîsler de vardır. Netice itibariyle ehl-i sünnet ve’l Cemaat i’tikadında ehl-i beyte muhabbet, âyet ve hadîslerle sabit vecîbelerdendir.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  17. Ehl-i sünnet imamlarının ehl-i beyte sevgi ve saygısı ile ilgili sözleri nelerdir?
    Bu mevzuda şu misâller verilebilir:
    Ebûbekir es Sıddîk (r.a.), Hz. Ali (r.a.)’ye şöyle dedi: “Vallahi, muhakkak Resûlullah (s.a.v.)’ın yakınlarına ihsanda bulunmak, bana, kendi aileme ihsanda bulunmaktan daha sevimli gelir.” CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Ömer İbn el Hattab (r.a.), Hz. Abbas (r.a.)’a şöyle dedi: “Vallahi, babam Hattab Müslüman olsaydı, senin Müslüman olman kadar sevinmezdim. Çünkü senin Müslüman olman Resûlullah (s.a.v.)’a, Hattab’ın Müslüman olmasından daha sevimli gelir.”
    İşte, Şeyhayn (Ebûbekir ve Ömer radiyallahu anhuma)’nın durumu. Bu şekilde olmak, herkese gereklidir. Bundan dolayı, bu iki zat; peygamberlerden ve resûllerden sonra mü’minlerin ve diğer bütün sahâbelerin en faziletlisidir.

    (MİSVAK NEŞRİYAT, HAK DİNİN BATIL YORUMLARINA CEVAPLAR 187-205)

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  18. EBUSSUUD EFENDİYE GÖRE ŞİA’NIN HÜKMÜ
    Şia’ya Kafir Demeyende Kafirdir …

    Osmanlıda Şeyhulislamlar Cuma namazından sonra fetvâhâne ismiyle bir halka kurarlar orada müslümanların günlük basına gelen veya merak ettikleri konularda fetvalar verirlerdi. Çözüme kavuşmayan 1 mesele dahi bırakmazlar idi. 1 şeyhulislam günde 150 – 200 meseleye cevap verir iken sabah 1412 ve öğleden sonra da 1413 fetvâ ile Ebussuud Efendi diğer tüm şeyhulislamlardan Daha Alimi ve zamanın en büyük üstadı idi. İşte bu sebeble Yavuz sultan selim Muhammed Han (Aleyhirrahmeti Vel Gufran) Ebussuud Efendi‘yi vefatına kadar şeyhülislâmlıkta tuttu.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    şiameselesi1

    Kanuni Sultan Süleyman zamanında 22, Sultan İkinci Selim zamanında ise 6 yıla yakın bu görevde kaldı. 84 yaşında ölen Ebussuud Efendi, Eyüb civarında yaptırdığı mektebin yanına defnedildi. Osmanlı şeyhülislamları içinde en önemlilerinden biridir. İrşad-ül Aklıselim adlı bir Kuran tefsiri ile fetvaları meşhurdur. Şahsiyeti o kadar ün saldı ki ölümünde Mekke ve Medine halkları da cenaze namazı kıldı. Üsküp’te bir cami, İstanbul’da bir hamamı vardır ve İstanbul’un meşhur caddelerinden biri onun adını taşır. Türkçe şiirleri, düzgün ve kuvvetli olduğu gibi Arap edebiyatının en başarılı eserlerinden sayılır.
    Arapça sorana arapça, farisi sorana farisi cevap verir. Şiirli suallere çok sanatlı karşılıklar hazırlar. Sıradan insanları bile ciddiye alır, basit sualleri dahi savuşturmaz, muhatap anlayıncaya kadar izah eder. Ebussuud efendi sadece insanların değil cinlerin de meseleleri ile ilgilenir. (Mübareğin cinlere yazdığı fetvalar Eyüp’de Yazılı Medresenin duvarlarında bulunuyordu. Ancak hem Hind, hem Arap harflerine benzeyen bu esrarlı yazılar okunamadı ve zamanla boyatılarak kapatıldı.)
    BU SEBEBLE BİR LAKABIDA İMAM-U SAKALAEYN ‘dir. yani Hem insanlara hemde cinlere fetva veren büyük Alimbüyük imam…
    Ebusuud Efendi Sultan Süleyman’a “Kânuni” adını kazandıran kânunların mimarıdır.
    Özellikle o devirde şiddetle ihtiyaç olan ârazi kanunnamesini yazar, Tımar ve zâametleri sisteme sokar. Ebussuud Efendi bir sahabe aşığıdır ve Eyyûb Sultan civarına defnedilmeyi vasiyyet eder. Eyyub Sultan ismiyle müsemma Halid bin Zeyd’i (radıyallahu anh) ziyarete gelenler, büyük velinin önünden geçerler. Alah Teala Kendisini tarafımızdan hayırla mükafatlandırsın…
    işte bu zat buyrudu ki ;
    “ŞİA KAFİRDİR, ŞİA’YA KAFİR DEMEYENDE KAFİRDİR”
    Suud Efendi, Hz. Muaviye’ye lanet eden kimseye tazir-i beliğ ve hapis lazım olduğu fetvasını vermiştir. (488. Mesele sayfa 112)
    Bu fetva ağır mı geldi birilerinin nefsine o zaman bunuda yazalım… İmam-ı Malik’in ictihadına göre, Hazret-i Muaviye dalalette idi diye kötüleyenin katline fetva verdiği birçok kitaplarda yazılıdır. (Mesela Eshab-ı Kiram, Ö. N. Bilmen s. 84)
    Peki neye dayanarak söyledi bu fetvayı bu büyük Şeyhulİslam …
    _________________________________________________

    Fakat Önce İmamı Azam Ebu Hanife ra. bir Fetvasını hatırlatacağız, İmamı Azam ra. diyorki:
    “men lem yukeffirul kafir fe huve kafir”
    yani “Kim kafire kafir demezse kendisi kafir olur“

    şiameselesi2

    1.İspanya İslam hükmü altında iken imam Ebu Muhammed b. Hazm orada bulunan papazlarla, kitapları İncil’in muharref olduğu hakkında münazara eder deliller getirirdi. Papazlar da cevap olarak Şia’nın Kur’an’ın muharref olduğuna karar verdiklerini söyleyerek delil getirdiklerinde İbni Hazm onlara şu cevabı vermiştir: ŞİA’NIN İDDİASI NE KUR’AN ALEYHİNE NE DE MÜSLÜMANLAR ALEYHİNE DELİL OLAMAZ? ÇÜNKÜ Şİİ’LER MÜSLÜMAN DEĞİLDİR, (Kitabul Easl Fi-l-Milel ven-Nihal, Cilt: 2, Sh, : 78 ve Cilt : 4, Sh, : 182 İbni Hazm Kahire’deki ilk baskı)

    2.Musa bin Harun bin Ziyad (r.a) dedi ki: Muhammed bin Yusuf’dan işittim ki: Adamın bir tanesi Ebu Bekr (r.a)’e sövenin hükmünü soruyor. O’da dedi ki: Kafirdir. Adam da dediki: Cenaze namazı kılınırmı? O’da dedi ki: Hayır. Bende sordum ki: Adam “Allah’dan başka ilah yoktur diyor, biz onu ne yapacağız? O’da dedi ki: Ona ellerinizle dokunmayın, odunlarla çukuruna kadar taşıyıp gömün.”( el-Sunneti li’l Hallal : rakamu’l eser: 794)
    3.Aynı şekilde Muhammed bin Yusuf (r.a) diyor ki: “Cehmiyyeleri ve Rafizi şiileri ancak zındıklar olarak görüyorum.”( Şerh Usulü İtikadi Ehli Sünne ve Cemaa 1545/8)
    4.Ahmed bin Yunus (r.a) diyor ki: “Ben Şiilerin kestikleri eti yemem, çünkü onlar bana göre mürteddirler.”( Şerh usulu itikadi ehli sunne vel cemaa: 1546 /
    5.Tekrar İmam Şafii (r.a) diyor ki: Ey Malik! Eğer Şiilerin adamlarını köle olarak almak ya da evimi tamamen altınla doldurmalarını isteseydim, onlar için Ali (r.a) adına yalanlar uydururdum ve bunu yapardım. Fakat benAllah’ın adına yemin ederim ki O’nun adına hiç yalan uydurmadım. Seni hevalarına uymuş, saptırıcılardan sakındırırım. Onların en şerlileride Şiilerdir. Şiilerin imtihanı ile Yahudilerinkisi aynıdır:

    YAHUDİ ve ŞİA’NIN BENZERLİĞİ
    Yahudiler dedi ki: “Sultanlık ancak Davut (a.s) un soyuna verilir.”
    Şiiler dedi ki: “Emirlik ancak Ali (r.a) nin soyuna verilir.”
    Yahudiler dedi ki: “Mesih ve Deccal çıkana kadar ya da İsa (a.s) semadan inene kadar Allah yolunda cihad yoktur!”
    Şiiler dedi ki: Mehdi zuhur edip sonra gökten birisi nida edene kadar Allah yolunda cihad yoktur!”
    Yahudiler akşam namazını yıldızlar gökyüzünü kaplayana dek ertelerler! Aynı şekilde Şiilerde!
    Ve Nebi (s.a.v) buyuruyor ki: “Ümmetim akşam namazını yıldızların gökyüzünü kaplamasına kadar ertelemedikçe hayır üzeredir, fıtrat üzeredir”
    Yahudiler elbiselerin sarkıtırlar (uzun bırakırlar) ve aynı şekilde Şiilerde!
    Yahudiler kıbleden az da olsa yüzlerini çevirirler, aynı şekilde Şiilerde!
    Yahudiler Tevratı tahrif ettiler, aynı şekilde Şiiler Kuranı tahrif etti!
    Yahudiler tüm Müslümanların kanlarını helal görmekteler aynı şekilde Şiilerde!
    Yahudiler boşanmanın üç defa olduğunu kabul etmezler ve aynı şekilde Şiiler!
    Yahudiler kadınlar için iddet olmadığını söylüyorlar, aynı şekilde Şiiler!
    Yahudiler Cibril (a.s)’e buğz etmekte ve o bizim meleklerden düşmanızdır demektedirler. Şiiler de: Yanlışlıkla Muhammed (s.a.v)’e vahy indirdi demektedir.
    İki konuda Yahudi ve Hıristiyanlar Şiilerden daha üstündürler:
    Yahudilere sordular: Sizin en hayırlı milletiniz kimdir?
    Dediler ki: Musa (a.s)’nın ashabı
    Şiilere sordular: Sizin milletinizin en şerlileri kimlerdir? Dediler ki: Muhammed (s.a.v)’in ashabı
    Hıristiyanlara sordular: Sizin milletinize bağlı olanların en hayırlıları kimlerdir? Dediler ki: İsa (a.s)’nın havarileri (yardımcıları)
    Şiiler’e sordular: Sizin milletinize bağlı olanların en şerlileri kimlerdir? Dediler ki: Muhammed (s.a.v)’ in havarileri.
    Onlara bağışlanma dilemekle emrolundular lakin bunlar onlara sövdüler ve kınından çıkarılmış kılıçlar kıyamet gününe kadar boyunlarının üzerinde olacaktır biiznillah.”( Şerh usulu itikadi ehli sunne vel cemaa: 1549 /
    6.Günümüz Alimlerinde Muhammed Salih Ekinci Diyorki : Şii mezhebi hem itikadi hem de ameli yönleriyle batıl bir mezhep olup, İslam’a karşı kurulan bir tuzaktır bu sebeple islami bir mezhep olarak kabul edilmesi doğru olmadığı gibi onun ehl-i sünnet ile olan fıkhi ve itikadi ihtilaflarını da, ictihadi bir ihtilaf olarak kabul edilmemiştir. Çünkü İslam Allah tarafından Hz. Muhammed’e bildirilen temel esaslara dayandığı halde Şiilik, kindar ve hilekar sebeiyyecilerin uydurdukları esaslara dayanmaktadır. Dolayısıyla o, haddizatında başka bir dindir. Bu sebeple en uygun olanı , Şiiliğe şii mezhebi değil de, Şii dini demek gerekir. Ki zaten Humeyni keşfu’l- esrar’da buna “Şii dini” demektedir. –Mekke ehli, bunların yollarını daha iyi bilemektedir. (Sahabeye Dil Uzatanlara Cevaplar, Sonuç bölümü)
    7.Son Olarak Huccetul İslam İmam Gazali Buyuruyorki ;
    “ Şiilerin İki Yönden Tekfir Edilmesi Gerekir;
    Birincisi Şudurki Onlar Ehli Sünenti Tekfir Ederler ve Kafir olarak Bilirler bu sebep ile Bize Kafir Dyen Kafirdir,
    İkincisi ise şudurki Onlar Sahih Hadisleri Red ediyorlar Hz. Peygamber sav. sözlerini red ediyorlar, Bu sebeplede tekfirleri gerekir. (fedaul Batıniyeden Özetle)

    III. Mürtedler

    A. Kızıl Başlar

    479. Mes’ele: Kızılbaş taifesinin şer’an kıtali helâl olup, kati eden gâzî ve kızılbaş taifesinin ellerinde maktul olanlar şehîd olurlar mı?
    Elcevap: Olur, gazâ-i ekber ve şehâdet-i ‘azhnedir. [514]
    Su’al-i Ahar: Kıtalleri helâl olduğu takdirce, mahzâ Sultan-ı ehl-i İslâm hazretlerine bağy ve ‘adavet üzere olup, asker-i İslama kılıç çektiği için mi olur, yâhud gayri sebebi var mıdır?
    Elcevap: Hem bâgîlerdir, hem vücûh-i kesîreden kâfirlerdir. [515]
    480. Mes’ele: Re’isleri hazret-i Resûlullah (sallallahu te’âlâ aleyhi ve sellem) âlindendir derler, öyle olucak nev’â şüphe olur mu?
    Elcevap: Hâşâ yoktur. Efâl-i şenî’aları, 61 neseb-i tâhire ‘alâkaları olmamağa şehâdet ettiğinden gayri, sikâttan menkuldür ki, babası İsmail ibtidâ-i hurucunda, imam ‘Ali er-Bızâ İbni Mûsâ el-Kâzım meşhedinde ve şâir emâkinâe olan sâdât-i ‘izamı, kendinin nesebini Bahr-i Ensâba dere eylemeğe ikrah edip, iftiraya cür’et edemeyenleri katl-i âm edincek, ba’zı sâdât katilden halâs için imtisal suretin gösterip dediğin eylemişler. Amma bu miktar tedârik eylemişler ki, bunun nesebini, ‘ulemâ-i ensâb-i şerife mabeynlerinde ‘akîm olup, asla nesli kalmamağıyla ma’rûf bir seyyide müntehi kılmışlardır, ki nazar edenler hakîkat-i hâle vâkıf olalar. Faraza sihhat-i nesebi mukarrer olsa dahi, bîdin olucak, şâir kefereden farkı olmaz. Hazret-i Resûlullâhın (sallallâhu aleyhi ve selem) âli, şe’âir-i şer’-i mübîni ri’âyet ve ahkâm-i metini himâyet edenlerdir. Hazret-i Nûhun (‘aleyhisselâm), Ken’an sulbü oğlu iken dîni üzerine olmadığı için “ehlimdendir” deyu, necatı için Rabb-i izzete du’â ettikte deyu buyurulup, şâir kefere ile bile ta’zîb ve iğrâk duyurulmuştur. Enbiyâ-i ‘izam (aleyhim-üs-salâti ve-s-selâm) neslinden olmak, dünyevî ve uhrevî ‘azabdan necata sebeb olsaydı, hazret-i Âdem nebi (aleyhi-s-selâm) neslinden olmak ile, esnaf-i kefereden bir kâfir asla dünyâda ve âhirette mu’azzeb olmazdı. Vallâhu te’alâ dem ve ahkem. [516]
    481. Mes’ele: Tâife-i mezbûre gi’adan olmak da’vâ ederler, “lâ ilahe illallah” derler iken, bu mertebeyi îcâb eden halleri nedir, mufassal ve meşrûh beyan buyurula?
    Elcevap: Şi’adan değil, “yetmiş üç fırka ki, içinde ehl-i sünnet fırkasından gayrı nârdadır” deyu hasreti Resul (sallallâhu aleyhi ve sellem) tasrih buyurmuşlardır, bu taife ol yetmiş üç fırkanın hâlis birinden değildir. Her birinden bir miktar şer ve fesad alıp, kendiler hevâlarınca ihtiyar ettikleri küfr ü bid’atlere ilhak edip, bir mezhebi küfr ü dalâlet ihtira’ eylemişlerdir. Dahi durup gün günden artırmak üzerinedirler. Şimdiye değin üzerine müstemir oldukları kabâyih-i ma’rûf elerinin, müceb-i şeriat-i şerife üzerine mufassaları hükmü budur ki:
    Ol zâlimler Kur’an-ı ‘azîmi ve şeriat-i şerifeyi ve dîn-i İslâmı istihfaf eylemekle, ve kütüb-i şer’iyyeyi tahkir edip oda yakmak ile, ve ‘ulemâ-i dîni ‘İlimleri için ihanet edip kırmak ile, ve re’isleri olan fâcir me’lûnu ma’bud yerine koyup ana secde eylemekle, ve dahi hürmeti nusûs-i kafiye ile sabit olan envâ’-i hurumât-i dîniyeyi istihlâl eylemekle, ve hazret-i Ebî Bekr ile hazret-i Ömere (radiyallâhu anhum) la’n eylemekle kâfir olduklarından sonra, hazret-i Âişe-i sıddîkanın (radiyallâhu anhâ) berâati hakkında bunca âyât-i ‘azîme nazile olmuş iken, anlara itâle-i lisan eylemekle Kur’an-i kerîmi tekzîb edip kâfir olduklarından ma’adâ, hazret-i Risâlet-penâhın (sallallâhu aleyhi ve sellem) cenâb-ı azizlerine şeyn getirdikleri ile sebb-i nebî eylemiş olup, cumhûr-i ‘ulemâ-i a’sâr ve ernsâr icmâı ile, katilleri mubah olup, küfürlerinde şek edenler kâfir olurlar. İmâm-ı Azam ve imam Süfyân-i Sevrî ve imam Evzâgî (rahimehullah) katlarında tamam sıhhat üzere tevbe edip İslama gelicek, eğerçi bu küfürler dahi şâir kefere küfürleri gibi afv olunup katilden necat bulurlar, amma imam Mâlik ve imam Şâfi’î ve imam Ahmet bin Hanbel ve imam Leys bin Sa’d ve imam İshak bin Râhûye ve şâir ‘uzemâ-i ‘ulemâ-i dinden cem’-i kesîr katlarında asla tevbeleri makbul ve İslâmları mu’teber değildir. Elbette hadden kati olunurlar. Hazret-i imam-i din-penah (eyyedehullâhu te’âlâ ve kavvâhu) zikr olunan eimme-i dinden, hangi canibin kavli ile ‘amel ederler ise meşrû’dur. Ol kabâyih ile ittisafları cem-i ehl-i İslâm içinde tevatür ile mu’ayyenen ma’lûm olmuştur. Hallerinde tereddüd ve iştibah yoktur. Askerlerinden olup kıtale mübaşeret edenler ve binip inip etbâ’ından olanların sânında asla tevakkuf olunur değildir. Amma şehirlerde ve köylerde kendi hâlinde salâh üzerine olup, bunların sıfatlarından ve ef’allerinden tenezzühü olup, zahir halleri dahi sıdklarına delâlet eyleyen kimselerin kizbleri zahir olmayınca, üzerlerine bunların ahkâmı ve ‘ukûbâtı icra olunmaz. Bu taifenin kıtali şâir kefere kıtalinden ehemdir. Anınçün Medîne-i münevvere-etrafında kefere çok iken ve bilâd-i Şâm feth olunmamış iken anlara gaza eylemekten, hazret-i Ebî Bekr-i sıddik (radiyallâhu anh) hilâfetinde zuhur eden Müseyleme-i kezzaba tâbi’ olan tâife-i mürtedde üzerine gaza eylemeğe, eshâb-î kiram (rıdvânullâhi aleyhim ecma’în) icmaları ile tercih ve takdim buyurmuşlardır. Hazret-i ‘Ali (kerremallâhu vecheh) hilâfetinde havârîc kıtali dahi böyle olmuştur. Bu taifenin fesadları dahi azimdir, yeryüzünden fesadların ref eylemek için mücâhede eylemek dahi ehemdir. [517]
    482. Mes’ele: Nahcivan seferinde tutulan kızılbaş evlâdı kul olur mu?
    Elcevap: Olmaz. [518]
    483. Mes’ele: Padişah emriyle kızılbaş taifesi vurulup, sagîr ve kebîri esir olanlardan ba’zı ermeni olduklarında, ol takdirce halâs olurlar mı?
    Elcevap: Olurlar, ermeniler kızılbaş askeri ile asker-i İslâm üzerine gelip muharebe etmiş olmayıcak, şer’an esir olmak yoktur. [519]
    484. Mes’ele: Mürtedde darül-harbe lahika olmadan alıp esir eylemek caiz idüğüne İmam-ı A’zamdan nakl olunan rivayete binâen, kızılbaş avretlerin esir eylemekle asker-i İslama kemâl-i kuvvet ve şevket, a’dâ-i dîn-i metine nihayet za’f ü zillet gelir olsa, ol rivayet ile ‘amel olunmak şer’an caiz olur mu?
    Elcevap: Caizdir, [520]
    485. Mes’ele: Bu rivayet ile, ol esir olunan avretin hizmetleri, vat’ olunmaları şer’an helâl olur mu?
    Elcevap: Cümle hizmetleri helâldir. Amma mürteddelerdir, İslâma gelmeden vatları helâl değildir. [521]
    486. Mes’ele: Çâryâre sebb eden, kızılbaş idüğü sicil olunan Zeydi, Amm oğlu Bekr kati eylese, şer’an nesne lâzım olur mu?
    Elcevap: Sebb ettiği vakit kati ettiği muhakkak ise ta’arruz olunmaz. [522]
    487. Mes’ele: “Yezide lâ’net ve ana lâ’net etmeyene dahi lâ’net” diyen Zeyde ne lâzım gelir?
    Elcevap: Lâ’net etmeyene lâ’net nâmeşrûdur. Lâ’net etmemek onun efâlin kabul değildir. [523]
    488. Mes’ele: “Muâviye hayırlı kişi değildir” dese, şer’an Zeyde ne lâzım olur?
    Elcevap: Ta’zîr olunur. [524]
    489. Mes’ele: Sahâbe-i kiramdan Muaviyeye lâ’net eden Zeyde şer’an ne lâzım olur?
    Elcevap: Ta’zîr-i beliğ ve hapis lâzımdır. [525]

  19. Şİİ İLE SÜNNİ ARASINDA GEÇEN BİR TARTIŞMA

    Bir pazartesi gecesiydi. Fatih’in çevresinde Haliç’e bakan bir evde dört köşesi kitaplarla dolu bir odada ‘Usul-u Fıkh’ okuyorduk. Aslında başka dersler de vardı okuduklarımız arasında. Fakat bahse konu olan zamanda, rahlelerin üzerinde sadece ‘Usul’ kitapları bulunuyordu.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Dersin son anlarına doğru içeriye uzun boylu, kırk yaşlarında birisi girdi. Selamlaştık. Boş bir yere oturup dersi dinlemeye başladı. “Fatiha” dedikten sonra, nereli olduğunu sordum. “Azeriyim fakat İran’da ikamet etmekteyim” dedi. Ne işle iştigal ettiğini sorunca; tahsil için bulunduğu bütün mektepleri uzun uzun tâdat etti. Bunlar arasında teşehhüt miktarı bulundukları da vardı. Anlaşılan ya da anlatılmak istenen karşımızdakinin sıkı bir molla olduğuydu. Elân bir üniversitede ders okutmaktaydı.
    Molla’nın ifadeleri heyecanlı olduğunu ihsas ettirmekte idi. Münazara yapmaya geldiği her halinden belliydi. Harici hadiselere dair birkaç kelam henüz etmiştik ki meramını yani gelişinin nedenini izhar etti; “Ben dedi, sizinle asırların davasını yani Ehl-i Sünnet’le Şia arasında ihtilafa sebep olan “İmamet meselesini, Hz. Ali’ye (r.a.) karşı(!) olan sahabenin durumunu konuşmaya geldim.”
    Karşımızda, okuduğu mantık ilminin kudretine sığınan bir Şii Molla vardı. Kendince haklı olduğunu ve bütün Müslümanların da onun gibi inanması gerektiğini iddia ediyordu. Çeşitli mekanlarda tartıştığı Sünnilerin suallerini yanıtlayamadığını, suküt ederek bir anlamda haklılığını kabul ettiklerini söylüyordu.
    Hâdiselere bu zaviyeden bakan ve anlamamada ısrar eden mağrur Şii Molla’ya, İslam’ın hakikatini bildirmek haktan öte bir vazife olmuştu. Fakat münazaranın ilmi usuller çerçevesinde cereyan edebilmesi için bir takım esaslar tayin etmek gerekliydi. Teklifimiz üzerine delillerin Kur’an ve Sünnet’ten getirilmesini, sahabenin rivayet ettiği, senedinde problem olmayan hadislere muhalefet edilmemesini kerhen de olsa kabul etti.
    İMAMET
    Şii: Müslümanların din ve dünya işleri ile alakalı devlet başkanlığı sistemi olan “İmamet”in ne olduğunu tesbit, atanacak kişiyi tayin, şer’i hususların işleyişi, değişim ve ziyadelikten korunması, Allah Teala’ya vaciptir. Cenab-ı Hakk adına vücübiyet kesp eden böylesine mühim bir konuda nass bulunmaması, imametin kime ait olduğunun tayin edilmemesi muhaldir. Sahabenin önemli bir bölümü bu husustaki nassları redderek irtidat etmiştir.
    Sünni: Her hangi bir hususun Cenab-ı Hakk’a vacip olduğunu iddia etmek aynı zamanda O’nun aciz olduğunu da kabul etmek anlamına gelir. Eğer bahsettiğiniz husus vacipse muhakkak ki onu vacip kılan bir güç vardır. Bu durumda Cenab-ı Hakk’ın üzerinde bir otorite kabul etmiş oluyorsunuz ki bu insanı küfre götürür.
    O (c.c.) her şeyin hak ve yetkisini sınırlandırır fakat kendisi sınırlandırılamaz. Bu yüzden “imamet”in ne olduğunu tespit ve kime ait olduğunu tayin, ancak müslümanlara vaciptir. Devlet başkanını tayin etmenin Allah Teala’ya değil, ümmete vacip olduğunu gösteren deliller bağlamında şunlar söylenebilir:
    Allah Rasülü’nün (s.a.v.) ahirete irtihalini takip eden süreç içerisinde ümmetin yaptığı ilk iş devletin başına kimin geçeceğini belirlemek olmuştur. Sahabe halife tayinini en mühim vazife kabul etmiştir. Nitekim Hz. Ebubekir (r.a.) henüz Efendimiz (s.a.v.) defnedilmeden şu meyanda meşhur bir hutbe irat etmiştir: “Ey insanlar! Kim Muhammed’e (s.a.v.) ibadet ediyorsa bilsin ki O vefat etmiştir. Kim de Muhammed’in (s.a.v.) Rabbine ibadet ediyorsa bilsin ki O (c.c.) Hayy’dır ve asla ölmeyecektir. Bu dinin işlerini yürütecek bir emirin olması gerekir. Düşünün, görüşlerinizi getirin.”[1] Hz. Ebubekir’i dinleyenler doğru söylüyorsun dediler; Görüşlerini onayladılar ve bu hususta ittifak ettiler.
    O an, Allah Rasülü’nün (s.a.v.) tekfin ve techizi en mühim meseleydi. Fakat sahabe bunları bırakıp “imamet” meselesini halledebilmek için “Ben-u Saide” çardağında toplandı.[2] Bu, sahabenin ehem mühim karşılaştırması yaptığına ve sorumlulukları itibariyle “imamet”i ehem gördüğüne tanıklık eder.
    Allah Teala cezaların ikamesini, İslam coğrafyasının müdafaasını, orduların ihzarını, devletin bir nizam dahilinde işlemesini emretmektedir. Bütün bunlar devlet başkanın mevcudiyetine bağlıdır. Söz konusu hususlar vacipse onların tahakkuku için gerekli olan devlet başkanın tayini de vacip olur.
    Cemiyet için mukadder olan zararların def’i, faydaların temini devlet başkanının varlığıyla mümkündür. Güçleri yettiği ölçüde zararı def etmek müslümanlara vacip olduğuna göre imamete kimin geleceğini tayin de vacip olur. Aksi halde cemiyette anarşi zuhur eder. İnsanlar eşkıyaya karşı can ve mallarını korumaktan, din ve dünya işlerine vakit ayıramazlar. Bu durum, dinin terk edilmesine Müslümanların yok olmasına yol açar.[3] Bu hususta icma vardır. Yani Sünnet ve Cemaat alimleri de ‘halifenin tayini vaciptir’ diyorlar. Fakat bunu, sizin gibi Allah Teala’ya değil ümmete tahsis ediyorlar.
    İmametin aidiyetiyle alakalı nassa gelince; “Ben-u Saide” çardağında mesele konuşulurken sahabeden tek bir kişi çıkıp da imamet şu ayetin açık delaletiyle falanca sahabiye aittir dememiştir. Bilakis kibar-ı sahabe birbirine biat etmeyi teklif etmiştir; Hz Abbas Ali’ye “Uzat elini sana biat edeyim. İnsanlar Peygamberin amcası yeğenine biat etti derler.” demiştir. Hz. Ömer, Ebu Ubeyde’ye aynı teklifi yöneltmiştir. Hz. Ebubekir ise ne yapmaları gerektiğini soranlara; “Ömer ya da Ebu Ubeyde’ye biat edilmesini” telkin etmiştir. Bütün bunlar, söylediğiniz meyanda bir nassın olmadığını göstermektedir. Hem sonra Şia’ya ait kitaplar Hz. Ebubekir’i anlatırlarken O’nun korkak bir adam olduğundan bahsederler. Bu iftiranın bir an doğru olduğunu kabul edelim. Bu durumda Halilfe’ye “eğer yanlış yaparsan seni kılıçlarımızla düzeltiriz.” diyen sahabenin “imamet” ile alakalı bir nassın mevcudiyetine rağmen Hz. Ebubekir’in (r.a.) konuşmasına ya da seçilmesine sessiz kalmaları mümkün müdür?! Ya da O böyle bir şeye cesaret edebilir mi idi?! Allah Teala’nın “sahabi” olma şerefine erdirdiği o mübarek ve mübeccel kuşağın, Efendimiz’in (s.a.v.) ahirete irtihalinden birkaç saat sonra imametle alakalı nassları reddederek toptan irtidat etmesi nasıl söylenebilir?! İmam Razi’nin de naklettiği gibi “Gulat-ı Şia”nın “Allah Rasülü’nün (s.a.v.) irtihalinden geriye sadece on kadar sahabi kaldı.” iddiası kayıtlara, insanlık tarihinin en büyük iftiralarından biri olarak geçmiştir.[4]
    Şia’nın Hz. Ali İçin Kullandığı Delil Hz. Ebubekir’e İşaret Etmektedir
    Şii: Ben-u Saide çardağında ve diğer yerlerde Hz. Ali’nin hilafetine işaret eden deliller serdedilmiştir. Fakat, malum sahabiler onlara itibar etmemiştir. Bu husustaki deliller bağlamında şunları söyleyebilirim: “Sizin dostunuz ancak Allah’tır, Rasülü’dür (s.a.v.), iman edenlerdir; onlar ki Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazı kılar, zekatı verirler.”[5] Bu ayet, rukû halinde iken yanına gelen dilenciye yüzüğünü veren Hz. Ali (r.a.) hakkında inmiştir. Ayette ki “veliyy” kelimesi, işleri idare eden (mutasarrıf) anlamındadır. Buna göre mana şu şekildedir; “Ey müminler! işlerinizin idarecisi Allah, Rasülü (s.a.v.) ve namaz kılmak-zekat vermek gibi sıfatlarla anılan falanca müminlerdir.” Ayet, Hz. Ali hakkında indiğine göre “veliyy” kelimesinin muhatabı da odur. Ayrıca “velayet”in yardım anlamı içeren versiyonu da her hususa şamildir. Mana nasıl verilirse verilsin her halukarda Hz. Ali ümmetin bütün işlerinin velisidir. Bu da devlet başkanı O’nun olması gerektiğine işaret eder.
    Sünni: Ayette zikredilen “veliyy” kelimesinin her iki anlamının; -“yardım eden” ve “mutasarrıf”ın- birlikte kullanılması caiz değildir. Hâdise “usul-u fıkh”ın ilgi alanına girer ki, o da “müşterek lafzı” iki anlamıyla birlikte kullanmaktır.
    “Veliyy” kelimesini sizin yaptığınız gibi “mutasarrıf” anlamında değil, “yardım eden/dost” anlamında kullanmak gerekir. Çünkü ayetin öncesi ve sonrası sizin mana edişinize uygun değildir. Nitekim ayetin başında Cenab-ı Hakk; “Ey iman edenler! Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin (veliyy/evliya)”.[6] buyurmaktadır. Burada ki “veliyy/evliya”dan gaye, “Yahudi ve Hrıstiyanları mallarınızda ve vicdanlarınızda mutasarrıf değil hayatınızda dostlar/yardımcılar edinmeyin” demektir. Allah Teala “Ehl-i Kitap”la dostluğu en üst perdeden yasakladığını göstermek için de, yasaklanan “velayet”in (dostluğun) müslümanlarca hangi koordinatlar çerçevesinde anlaşılması gerektiğini bildirmektedir: “Sizin dostunuz ancak Allah’tır, Rasülü’dür (s.a.v.), iman edenlerdir.” Yani Hz. Ali’nin imametini isbat için getirdiğiniz ayetteki “velayet” dostluk anlamındadır. Söz konusu[7] ayetin devamı da te’vilinizin aleyhine delildir: “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve kafirleri dost edinmeyin.” Görüldüğü gibi Allah Teala’nın yasakladığı “velayet”ten maksat, “dostluk”tur. Kimlerle dost olamayacakları bildirilen müslümanlara söz konusu ayetle kimlerle dost oldukları belirtilmektedir. Dolayısıyla Maide 55’teki ayette geçen “veliyy”den murad; yardımcıdır.[8]
    Ayrıca ayetin iniş sebebiyle alakalı farklı sahabilerin adları da zikredilmektedir. Hz. Ebubekir’e (r.a.) işaret ettiğine dair sahih rivayetler vardır. Muhal farz, “veliyy” ile alakalı te’viliniz doğru olsa dahi bu Hz. Ali’nin (r.a.) değil, Hz. Ebubekir’in hilafetini teyit eder.
    En Doğrunun En Yanlış Te’vili
    Şii: Şûra süresinin yirmi üçüncü ayeti ( De ki: Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum. ) Hz. Ali’yi sevmenin gerekliğinden bahsetmektedir. Fakat Hz. Ebubekir ya da Hz. Ömer için benzer muhtevada bir ayetin varlığından söz edemezsiniz.
    Sünni: Hz. Ali’nin hilafetine delil olarak gösterdiğiniz ayetle alakalı üç farklı tefsir yapılmıştır. Bunların en zayıfı ise “Ehl-i Beyt”le alakalı olanıdır. Kaldı ki o da Hz Ali’yi değil bütünüyle “Ehl-i Beyt”i sevmeyi talep etmektedir.
    Ayetle alakalı üç farklı tefsirden birincisine göre mana: “Hiç olmazsa sizinle akrabalığımdan dolayı (Ey Kureyş) haklarıma saygı göstermenizi isterim.” şeklindedir.
    İbn-i Abbas bir soru üzerine, Said b. Cübeyr’in söz konusu ayette geçen “ille’l-meveddete fi’l-kurba” ibaresinden muradın “Âli Muhammed” akrabalığıdır demesini aceleyle söylenen bir ifade kabul ettiğini bildirmiş ve tashihi mahiyetinde şunları söylemiştir: “Kureyş’ten hiçbir soy yoktur ki Allah Rasülü’ne (s.a.v.) akrabalığı olmasın.”[9] Buna göre mana: “Nübüvvetle alakalı hukukumu tanımıyorsunuz, bari aramızdaki akrabalık hukukuna saygı gösterin,” şeklinde olur.
    İkinci mana: “Benimle akrabalığı olanları sevmenizi isterim.” Said b. Cübeyr’in verdiği anlam bu çerçevededir.
    Sizce malum olan hususi bir çevrede bu ayeti Hz Ali ve Fatıma nesline ait kılmak istemiştir.
    Üçüncü mana: “Yakınlıkta sevgi, güzel amellerle Allah Teala’ya yakınlık noktasındaki sevgidir” ki buna göre ayetteki “kurba”dan maksat nesep, soy yakınlığı değil “kurbet” yani Cenab-ı Hakk’a yakınlıktır. Bu mana hem genel geçer hem de ayetin siyak sibakına daha uygundur.
    Ayette Hz. Ali ile alakalı hususi bir ifade olmamasını nasıl göz ardı eder ve hatanızdan hareketle “Şeyhayn”de eksiklik ararsınız?
    İstidlal ettiğiniz bu ayet görüyorsunuz ki Hz. Ali’den bahsetmiyor. Bu durum O’nun adına bir eksikliktir mi diyeceğiz? Hayır. Hz. Ali’den bahsetmemesi nasıl O’nun adına bir eksiklik değilse Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’den söz etmemesi de aynı şekilde Onlar namına bir noksanlık değildir.
    Kur’an-ı Hakim Hz. Ebubekir’den bahsederken O’na (r.a.); “İkinin ikincisi”[10] diyor. Kur’ani sıralamada Allah Rasülü’nden (s.a.v.) sonra hemen O geliyor. Hz. Ömer’le alakalı ise Allah Rasülü (s.a.v.); “Eğer benden sonra Peygamber olsaydı muhakkak Hz. Ömer b. Hattab olurdu.”[11] buyuruyor. İlki Kur’an’ın ifadesi ikincisi ise sahih bir hadis. Bunlara karşı sizin söyledikleriniz ise, hususi mahfillerde Şia tarafından uydurulan tevillerden ibarettir. Nelerle neyi kıyas ediyorsunuz.
    ĞADİR HUM
    Şii: Ayetin Ali’nin hilafetine delaletine itiraz ediyorsunuz. Peki delaleti açık olan hadis-i şeriflere ne diyeceksiniz? Mesela “Ğadîr hum” hâdisesi… Allah Rasülü (s.a.v.) “Veda Hacc”ından dönerken Mekke ile Medine arasında Cuhfe’de yer alan bölgede deve semerlerinin bir araya getirilmesini emreder, üzerlerine çıkar ve ashabına şöyle buyurur:
    -“Ben sizlere canlarınızdan daha yakın değil miyim?
    – Öylesin ya Rasülellah (s.a.v.).
    – Ben kimin “Mevla”sı isem Ali de onun “Mevla”sıdır.
    Allahım! Ali’ye dost olana sahip çık, düşmanlık edene düşman ol, O’na yardım edene yardım et, Ondan yardımını esirgeyeni hizlana uğrat!”[12]
    Hadiste geçen “Mevla” kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Bu bağlamda şunlar söylenebilir: Köle azat eden, azat edilen, komşu, amcaoğlu, yardımcı, yemin eden, idareye daha layık olan kişi… Fakat hadiste zikredilen “Mevla” kelimesinin “idareci” anlamının dışında bunların hiç biriyle en küçük bir münasebeti yoktur. Velayet, siyasi işlerde tasarruf, cemiyete idareci kimliğiyle müdahil olmak ve benzeri anlamlar, “imamet” makamına sahip olan kişinin vazifeleri arasındadır. Efendimiz (s.a.v.), bu hadis-i şerifle Ali’yi ümmete “Mevla” yani halife olarak bizzat atamıştır.
    Sünni: Bu rivayetin başında ve sonunda Şia’nın eklemeleri vardır. Nitekim muhakkik muhaddisler hadisin sıhhatini tenkit etmektedirler. Üstelik “Buhari” ve “Müslim” hadisi hiç nakletmemektedir. Nakledenler de sizin Hz. Ali’nin imametine delil olarak kullandığınız ilk kısmı rivayet etmemektedir. Bu durumda son kısımda yer alan “Allahumme vâli men vâlâhu…” deki “vâli…”nin anlamının; “Ali’ye dost/yardımcı olana yardım et…” şeklinde olması işaret etmektedir ki hadisin başında yer alan “Mevla” kelimesi de “yardımcı/dost” anlamındadır. Nitekim “Kur’an-ı Hakim, “mevla” ile aynı kökten gelen “evliya”[13] kelimesini dostlar/yardımcılar anlamında kullanmaktadır.
    Hadiste Hz. Ali’nin imametine işaret eden küçük de olsa bir işaret yok. Muhal farz, olsa bile Hz. Ebubekir’in halife olduğuna dair icma var. Üstelik bu icmanın içinde Hz. Ali de var. Haber-i ahad olmadan öteye geçmeyen, Buhari ve Müslim’in de rivayet etmediği, edenlerin de sizin eklemeleriniz olmaksızın naklettiği bir rivayetin icma karşısında değeri ne olabilir ki?
    Bu hadisin doğru anlaşılabilmesi, söylenmesine sebep olan olayla birlikte değerlendirilmesine bağlıdır. Yani burada arka plan (sebeb-i vurud) bir zarurettir. Hadisin vüruduna sebep olan olay şöyle gelişmiştir: İmran b. Hasin? diyor ki, Allah Rasülü (s.a.v.) Hz. Ali’nin komutasında bizi cihada göndermişti. Hz. Ali esir alınan cariyelerden birini idaresi altına aldı. Onunla birlikte cihada çıkan dört kişi hâdiseyi Allah Rasülü’ne (s.a.v.) ilettiler. Efendimiz (s.a.v.) bundan çok üzüldü ve şöyle buyurdu: “Ali’den ne istiyorsunuz? Ali bendendir. Ben de Ondanım. Benden sonra O her müminin (mevlası) yardımcısıdır.”[14]
    Hz. Ali ile alakalı olan bu hadis-i şerif O’na karşı yapılan haksızlığın izalesini talep etmekte ve müminleri O’nu sevmeye çağırmaktadır. Bu çağrı sadece Hz Ali ile sınırlı değildir. Aynı çağrı taraf-ı Risalet’ten sizin rivayetlerini reddettiğiniz Ebu Hureyre için de yapılmıştır. Bu nevi hadisler “mukteza-i hal”e göre serdedilmişlerdir. Tıpkı farklı zamanlardaki soruları Allah Rasülü’nün (s.a.v.) şartları dikkate alarak değişik tanzim etmesi gibi. Mesala “Hangi ibadet daha faziletlidir?” sualinin muhtelif zaman ve zeminlerde ki farklı cevapları bunun en bariz örneğidir. Sonra hadis mecmualarının yanı sıra Kur’an-ı Hakim’de müminlerin birbirlerini sevmelerinin gerekliliğiyle alakalı ayetlerle doludur. Yani sevilmesi talep edilen kişi sadece Hz Ali değil, topyekün ashaptır.
    Hz. Ali’nin Hz. Harun’a Benzetilmesi
    Şii: Allah Rasülü (s.a.v.), Hz. Ali’yi kastederek buyuruyor ki; “Benim yanımdaki konumun Musa’nın (a.s.) yanındaki Harun (a.s.) gibidir. Ancak benden sonra peygamber gelmeyecektir.”[15] Kendisinden sonra peygamber gelmeyeceğini bildirilen Efendimiz (s.a.v.) “Musa’nın (a.s.) yanındaki Harun (a.s.) gibi” ibaresiyle Hz. Ali’nin yetki alanının idari işlerle alakalı olduğunu ihsas ettirmektedir. Bu da O’nun halife olmasını gerektirir.
    Sünni: Bu hadis Hz. Ali’nin değil Hz. Ebubekir’in imametine delalet eder. Şöyle ki; Efendimiz (s.a.v.) Tebük seferine çıkarken ordunun başına Hz. Ebubekir’i imam olarak atamıştı. Medine’ye de Muhammed b. Mesleme’yi emir bırakmıştı. Hz Ali’yi ise kendisi Tebük’te kaldığı müddet içerisinde “Ehli Beyt”in işleriyle alakadar olması için görevlendirmişti. Fakat münafıklar Hz. Ali hakkında gayri ahlaki sözler sarfettiler. O da bunlara içerlendi, silahını aldı ve Medine’ye üç mil uzaklıktaki “Cürf”? denen yerde Allah Rasülü’ne (s.a.v.) yetişti. Efendimiz’e (s.a.v.) münafıkların sözlerinden rahatsız olduğunu ve harbe katılmak istediğini bildirdi. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Benim yanımdaki konumun Musa’nın (a.s.) yanındaki Harun (a.s.) gibidir,” diyerek[16] Medine’de bıraktığı Hz. Ali’yi teselli etti.
    Allah Rasülü’nün (s.a.v.) kendisini Hz. Musa’ya (a.s.) Ali’yi de Hz. Harun’a (a.s.) benzetmesi, Musa’nın (a.s.) Tur’a giderken yerine Harun’u (a.s.) vekil bırakması cihetiyledir. Fakat burada Ali’nin sorumluluk alanı Harun’a (a.s.) göre daha hususidir. Çünkü Harun (a.s.) bütün ümmetten mes’ül iken, Hz. Ali sadece “Ehl-i Beyt”in işleriyle alakadar olacaktır.
    Eğer Medine’de bırakılmak halife olmaya işaret etseydi bu durumda Medine’ye emir olarak atanan Muhammed b. Mesleme’nin (a.s.) halife olması gerekirdi. Ya da ashaba namaz kıldırma vazifesini üstlenen Hz. Ebubekir’in… Ayrıca Allah Rasül’ü (s.a.v.) Medine dışına çıktıklarında genellikle yerine a’ma sahabi Abdullah b. Ümmi Mektum’u bırakırdı.[17] Buna göre başka birisi de halife Abdullah b. Ümmi Mektum olmalıydı diyebilir. Bütün bunlardan öte, Hz. Ali bu görevlendirmede pasif bir konumdadır. Kendisine ev işleriyle alakadar olması telkin edilmiştir.
    Halifelerin İslam’dan Önceki Halleri
    Şii: Hz. Ali, iman etmeden önce bir an dahi küfür üzere yaşamadı. Fakat aynı şeyi Hz. Ebubekir ya da Hz. Ömer için söyleyemezsiniz. Bu zaviyeden bakıldığında Hz Ali’nin bariz üstünlüğü vardır. Bu yüzden halifelik öncelikle O’nun hakkı olmalıdır.
    Sünni: Sizin mantığınızla hareket edildiği takdirde Müslüman bir ailede doğan her çocuk ashaptan daha üstündür. Çünkü sahabenin çoğunluğu sonradan Müslüman oldu, Müslüman bir ailede doğup-ölenlerse hayatlarının başlangıcından sonuna kadar Müslüman olarak yaşadılar. Ne var ki Allah Rasülü’nün (s.a.v.) hadisi bu mantığın yanlış olduğunu bildirmektedir. O (s.a.v.) ashabını sair insanlarla mukayese sadedinde buyuruyor ki; “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki her hangi biriniz Uhud dağı kadar altın infak etse onlardan birinin bir müdd, hatta yarım müdd sadakasına yetişemez.”[18] Çünkü Onlar, -yine Fahr-i Kainat Efendimiz’in (s.a.v.) ifadesiyle- bütün zamanların en hayırlı kuşağıdır.[19]
    Ayrıca Hadis-i Şerifler tövbenin geçmişte yapılan bütün günahları kesip attığını bildirmektedir. Buna rağmen böyle konuşmanız bana acaba muhatabım Hz. Ebubekir ya da Hz. Ömer’in tövbelerini kabul etmeme gibi ilahi bir yetkiyle mi mücehhezdir kanaatinin oluşmasına sebep oldu.
    Akrabalık Referans Olsa İdi Halife Hz. Abbas Olurdu
    Şii: Hz. Ali, Allah Rasülü’nün (s.a.v.) amcasının oğlu, kızı Fatıma’nın eşi ve de ahiret kardeşidir. Bütün bunlar O’nun (r.a.) üstünlüğüne işaret etmektedir. Benzer meziyetleri başka hangi sahabi de görebilirsiniz?
    Sünni: Eğer “karabet” cihetiyle Allah Rasülüne (s.a.v.) yakınlık “devlet başkanı” seçilmek için gerekli olsaydı halife, Hz. Ali değil, Efendimiz’in (s.a.v.) amcası Abbas olmalıydı. Çünkü amca, kişiye amcaoğlundan daha yakındır. Fakat kimse Hz. Abbas adına böyle bir iddiada bulunmamıştır. Çünkü İslam’da üstünlükler neseplere göre değil ilim ve takvaya göre ayarlanmıştır. Ayrıca krallıkla yönetilen ülkelerde esas olan, bir sistemi İslam adına bağlayıcı kabul etmek “beşeri” olanı “ilahi” olandan daha üstün kabul etmek anlamına da gelir.
    Hz. Ali bahsettiğiniz özelliklerle nasıl şerefyab olduysa benzer hususiyetler Şeyhayn içinde geçerlidir. Hz. Ebubekir, dünya ve ahirette Allah Rasülü’nün (s.a.v.) eşi, Cebrail’in selamladığı ve hakkında tam on ayet getirdiği Hz. Aişe’nin babasıdır. Hz. Ömer’in kızı Hafsa’da Efendimiz’in (s.a.v.) eşidir.
    Şeyhayn’ın Hizmeti
    Şii: Allah Rasülü’nden (s.a.v.) sonra İslam’a en büyük hizmeti Hz. Ali yapmıştır. Tebliğde de, muharebede de en önde O vardır. Kale kapıları O’nun elleriyle açılmıştır. “Saadet Asrı”nın hangi şubesine bakarsanız bakın görürsünüz ki, Ali (r.a.) olmak adeta her yerde en önde durmak demektir. Aynı şeyleri Şeyhayn için söylemek mümkün değildir.
    Sünni: Muhakkak ki Hz. Ali büyük hizmetlere imza atmıştır. Fakat Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer’in yaptığı hizmetler gerek keyfiyet ve gerekse de kemmiyet açısından çok daha ileri derecededir. Söylediklerimizi daha somut bir çerçevede izah etme gerekirse şunlar söylenebilir:
    Ebu Bekr’in (r.a.) İslam’a olan pazarlıksız teslimiyeti o kadar içtendi ki Allah Rasülü (s.a.v.) hiç tereddüt etmeden O’nun malı üzerinde kendi malı gibi tasarrufta bulunurdu. Müslüman olduğu gün yanındaki kırk bin dirhemi infak etmişti. [20] Ezilen Müslüman köleler O’nun paralarıyla azat olmuştu. Sehl ve Süheyl’den satın alınan Mescid-i Nebevi’nin arsa parası O’nun altınlarıydı.
    Allah Rasülü’nün (s.a.v.) ahirete irtihali ardından başlayan “irtidat” hareketleri O’nun mukavemetiyle etkisiz hale getirildi. Namazla zekatın arasını ayırıp “Biz zekat vermeyiz” diyenlerle o harp etti. Yemame’de Müseylemetü’l-Kezzab’ı yere seren Halid b. Velid (r.a.) O’nun komutanıydı. Dolayısıyla Müseyleme’yi öldüren Hz Vahşi de O’nun askeriydi.[21]
    Yemame sonrası gündeme oturan “Kur’an nasıl korunacak” endişelerini izale eden Kur’an’ı Kerim’in cem edilişi Hz. Ebubekir’in (r.a.) emriyle ( Hz. Ömer’in (r.a.) teklifi) oldu.[22]
    Hz. Ömer (r.a.) zamanda İslam yeni iklimlere açıldı. Müslümanlar yeni ülkelerle tanıştı. Büyük fütuhat yapıldı. İslam devleti kurumsallaştı. Farklı kültürlerle bir arada olmanın doğal sonucu olarak ortaya çıkan sorunları yaptığı ictihatlarla aştı. İslam’ı hayata müdahil kıldı.
    Hanefi, Maliki ve Şafii mezhebinin bir çok esası Hz. Ömer’in o ictihatlarına dayanmaktadır. Nitekim Hanefi mezhebinin isnadgahı Abdullah b. Mes’ud’un hocası Hz. Ömer idi.
    Allah Rasülü’nün (s.a.v.) vaz’ ettiği ölçüler dahilinde oluşan meşhur dört mezhepte Şeyhayn’in etkisi barizdir. Bu yüzden fıkhın gelişmesinin hakiki sebeplerinden biri de onlardır. Yapılan bütün hasenata ortaktırlar. Ne var ki Şeyhayn’in yaptığı hizmetler cinsinden Hz. Ali pek bir şey yapamamıştır. Devr-i hilafetinde hiçbir küfür diyarı fethedilememiştir. Çünkü neredeyse bütün mesaisini iç karışıklıkları izale etmeye hasretmiştir.
    Şii: Madem İslam dünyasında yapılan bütün hasenata ortaktırlar Hz. Muaviye’nin (r.a.) oğlu Yezid’in Kerbela’da Hz. Hüseyin’i (r.a.) şehit etmesine de ortak mıdırlar?.
    Sünni: Nasıl ki Hz. Ali Efendimiz, O’na aidiyet iddiasında bulunan İmamiye, İsmailiyye ve Zeydiyye’nin sapıklıklarına ortak değildir. Tıpkı bunun gibi Şeyhayn’de Yezid’in fiillerinden mesul değildir.
    HZ. EBU BEKİR’İN HİLAFETİ
    Şii: Hz. Ali’nin imametine dair getirdiğim rivayetlerin tamamını indi te’viller olarak nitelediniz. En azından Şia’nın indi de kabul etseniz bu kadar delili var. Ehl-i Sünnet’in Hz. Ebubekir’in hilafetine dair tek bir delili mevcut mudur?
    “Beni Bulamazsan Ebubekir’e Sor”
    Sünni: Hz. Ebubekir’in ilklerin imamı olduğuna dair Fahri Kainat Efendimiz’den (s.a.v.) mervi bir çok haber vardır. Onlardan bir kaçını tadat edersek şunları söyleyebiliriz; Allah Rasülü (s.a.v.) “Benden sonra Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’e uyun” buyurmaktadır.[23] Efendimiz’in (s.a.v.) ümmetten Hz. Ebubekir adına talep ettiği iktida dini ve dünyevi bütün işleri kapsamaktadır. Bunun için de Hz. Ebubekir’in idare makamında olması gerekmektedir. Orası ise imamettir.
    Devr-i Risalet’te Efendimiz’in (s.a.v.) yanına bir kadın gelir. Ayrılırken, Allah Rasülü (s.a.v.) tekrar gelmesini söyler. Kadın, sanki ölümü kastederek “Geldiğimde seni bulamazsam ne yapayım” Ya Rasülellah (s.a.v.) diye sorar. Efendimiz (s.a.v.) ; “Beni bulamazsan Hz. Ebubekir’e git,” diye karşılık verir. Allah Rasülü (s.a.v.) kendisinden sonra ümmetinin sorularının muhatabı Hz. Ebubekir’i gösterir.
    Enes b. Malik naklediyor; Benu Mustalik kabilesi “Senden sonra zekatları kime vereceğiz?” diye sormak için beni Allah Rasülü’ne (s.a.v.) gönderdi. Geldim, sordum. Buyurdular ki; “Ebu Bekir”e versinler.[24]
    Ebu Bekir’e Söyle Namazı Kıldırsın
    Hz. Aişe anlatıyor; Allah Rasülü (s.a.v.) son hastalıklarında bana “Baban ve kardeşin Abdurrahman’ı çağır da, Hz. Ebubekir adına bir belge yazayım, ardımdan kimse ihtilaf etmesin” buyurdu. Sonra “bırak çağırma” dedi. “Allah korusun! Müslümanlar Hz. Ebubekir hakkında ihtilaf ederler.”[25] Yine Hz. Aişe (r.ah.) rivayet ediyor; Allah Rasülü’nün (s.a.v.) hastalağı artınca “Ebu Bekir’e git söyle namazı kıldırsın.” buyurdu.
    – “Ya Rasülallah (s.a.v.) O ince kalpli birisidir. Sizin yerinize geçince namaz kıldırmaya güç yettiremez.” dedim.
    – “Git Hz. Ebubekir’e söyle namazı kıldırsın.” buyurdu.
    Aynı gerekçeyi arz ederek namaz kıldırmaması gerektiğini tekrar ettim. Efendimiz (s.a.v.) de emri tekrar etti; “Git Hz. Ebubekir’e söyle namazı kıldırsın.”[26]
    Nerede Hz. Ebubekir?
    Bir defasında “ Hz. Ömer iftitah tekbirini aldı. Efendimiz (s.a.v.) , Hz. Ömer’in sesini işitince kızgın bir şekilde başını kaldırıp; ‘Nerede Ebu Kuhafe oğlu’[27] diyerek Hz. Ebubekir’i aradı. Namazı O’nun kıldırması gerektiğini ihsas ettirdi.
    Allah Rasülü (s.a.v.) “Bir kavme, Kur’an’ı en iyi bilen imamlık eder.” buyuruyor. Hz. Ebubekir Ensar ve Muhacirinin yer aldığı cemaate imamlık yaptı. Hadis-i Şerifin işaret ettiği mana gereği, sahabe içerisinde Kur’an’ı en iyi bilen kişi O’dur. Bu yüzden hilafete en layık kişi de O olmalıdır.
    Sıddıkların Şahadeti
    Cenab-ı Hakk Mekke’den Hicrete zorlanan muhacirleri anlatırken “işte doğru olanlar bunlardır.”[28] buyuruyor. Ayette muhacirin sadakati anlatılırken “ulâike”den sonra “zamiri fasl” (hum) getirildi. Bu, manayı te’kit etmek içindir. Kur’an’ın şehadetiyle sadaketleri tescil edilen muhacirin Hz. Ebubekir’e; “Allah Rasülü’nün (s.a.v.) halifesi” diye hitap etmesi, sahabenin içtenlikle Hz. Ebubekir’in hilafetini kabul ettiği anlamına gelir. Aksi bir anlayış “Kur’an’ın “sıddık” diye nitelediği muhacirin yalan konuşma ihtimalini gündeme getirir ki, bu Kur’an’a yöneltilen en büyük iftiralardan biri olur.
    Tâdat ettiğimiz bütün bu hakikatler işaret ediyor ki; Hz. Ebubekir (r.a.) sahabenin en faziletlisi ve hilafete en layık olanıdır. Sahabe O’na biat ederek bu gerçeği teyit etmiştir.
    Kur’an ile Yanlış İstidlal Dalaletten Başka Ne İfade Eder?
    Şii: Hz. Ali’nin imametine dair delil olarak takdim ettiğim, sizinse hevai tevil diyerek reddettiğiniz malumat arasında ayetler de vardı. Fakat Hz. Ebubekir’in hilafetine delil olabilecek rivayetlerin neredeyse tamamını hadislerden getirdiniz. Bu da göstermektedir ki imamet mevzuunda Şia’nın delilleri Kur’ani olmaları hasebiyle Ehl-i Sünnetinkiler’den daha kuvvetlidir.
    Sünni: Delil, yanlış kullanıldıktan sonra Kur’ani olsa dahi ne ifade eder?! Nitekim bütün sapık mezhepler de bir takım indi yorumlar yaparak Kur’an’a dayandıklarını iddia etmektedirler. Bu durumda onlar da İslami’dirler mi diyeceksiniz!? Hâdise karşısında ki tutumunuz Hakem olayında Hz. Ali’ye “Hüküm ancak Allah’ındır.” ayetiyle karşı çıkan Haricilerle ayniyet arz etmektedir. Bu durumda istidlallerinizin en camî cevabı Hz. Ali’nin Haricilere söylediği şu cümledir: “İfade doğru fakat ondan yanlış mana kast ediliyor.”[29]
    Davanızı desteklemek için ayeti yanlış yerde kullanmanız, indi teviller yapmanız “mümin” kimliğinizi tartışılır hale getirir. Çünkü Allah Rasülu (s.a.v), Kur’an’ı kendi gaye, ideoloji, meşreb ya da menfaatleri doğrultusunda açıklayanların nasıl değerlendirildiklerini ifade buyururken şunları söylemektedir: ‘Kim kendi görüşü ile Kur’an’ı tefsir ederse cehennemdeki yerini hazırlasın.’[30]
    Ayrıca Kur’an’ı Kerim’de Hz. Ebubekir’in hilafetine “işaret” eden bir çok ayet vardır. Üstelik bunların tesbiti bana değil Kur’an’ın inişine, Hz. Cebrail’in gelişine şahitlik eden ashaba aittir. Bütün bu hakikatler Hz. Ebubekir’e işaret eden ayetlerin delalet gücünü de artırmaktadır.
    Ayetler de Hz. Ebubekir’i İşaret Eder
    Şii: Madem ayetle istidlal edebiliyordunuz da niçin öncelikle hadisleri naklettiniz?
    Sunni: Hadis-i Şeriflerin bir kısmı tevatür derecesindedir.[31] Nitekim onların Allah Rasülüne (s.a.v.) aidiyetlerine siz de itiraz edemediniz. Hilafete delaletleri ayetlerden daha aşikar olduğundan öncelikle onları tâdat ettim.
    Şii: Ya ayetler. Hangileriyle neye göre istidlal ediyorsunuz?
    Sünni: Hasan Basri diyor ki; “Vallahi; ‘Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki): Allah, sevdiği ve kendisini seven… bir toplum getirir.’[32] Ayetinde zikri geçen mürted kavmin yerine geldiği bahsedilen cemaat Hz. Ebubekir ve dostlarıdır. Çünkü bu ayet Allah Rasülü’nün (s.a.v.) irtihalinden hemen sonra başlayan irtidat hareketleri ve onları etkisiz hale getiren Hz. Ebubekir ve mübarek ordusu hakkında inmiştir.’[33] Bu noktada büyük müfessir Katade de benzer şeyleri söylemektedir.[34]
    “A’rabilerin geri bırakılmış olanlarına de ki; Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı savaşmaya çağrılacaksınız. Onlarla savaşırsınız veya Müslüman olurlar.”[35] Bu ayet Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in hilafetine delalet etmektedir. Çünkü Huneyn muharebesinden geri kalan A’rabileri, ayette kast edilen Müseyleme’nin kavmi Hanif oğulları ile savaşa ilk defa çağıran Hz. Ebubekir’dir. Yine bir başka tefsire göre “çok kuvvetli bir kavme karşı savaşmaya çağrılacaksınız,” ayetinden maksat İran ve Rumlardır. Ümmeti onlarla ilk defa muharebeye çağıran da Hz. Ömer’dir. Ordulara savaş emrini vermek bütün dünya devletlerinde devlet başkanına aittir. Bu durumda savaşa çağrı ameliyesini devlet adına üstlenen Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in riyasetini Kur’an bizzat tasdik etmektedir.
    Şii: Fakat Tabiin kuşağının Sünni müfessirlerinden İkrime ve Katade “savaşılmaya çağrılan kavmin “Hevazin” ve “Ğatafan” olduklarını bildirmektedir. Buna göre savaşa çağıran Hz. Ebubekir (r.a.) ya da Hz. Ömer (r.a.) değil, Allah Rasülü’dür (s.a.v.).
    Sünni: Ümmeti savaşa çağıran kişinin Hz. Rasülullah (s.a.v.) olması mühaldir. Çünkü O buyurdu ki; “Artık bundan sonra benimle birlikte sefere çıkamayacak, düşmanla savaşmayacaksınız.” Hadisin delalet ettiği mana savaşa çağıranın Allah Rasülü (s.a.v.) olmasına manidir. Efendimiz’in (s.a.v.) irtihalini takiben ümmeti muharebeye çağıran ilk kişi Hz. Ebubekir sonra Hz. Ömer olduğuna göre bizim naklettiğimiz tefsir tercihe şayan olandır.[36]
    Bu ayetin inişiyle Hz. Ebubekir’in savaş çağrısı arasında, İslam Devleti tarafından yapılmış hiçbir harp daveti yoktur. Bu hususta ulema hem fikirdir.[37] Hakikatin bu minval üzere olmasındandır ki Sünnet ve Cemaat alimleri; “Ebu Bekir’in hilafetinin Kur’ani şahidi bu ayettir” demişlerdir.
    “Bu İkisinden Birine Biat Ediniz”
    Şii: Madem naklettiğiniz ayet ve hadisler Hz. Ebubekir’in hilafetine işaret ediyor bu durumda niçin O, Ben-u Saide çardağında Hz. Ömer ve Hz. Ebu Ubeyde’yi göstererek “Bu ikisinden birine biat ediniz” demiştir. Hz. Ebubekir’in tavrı halife olacağına işaret eden her hangi bir delilin ademiyetini göstermez mi? Ya da kendi adına nass varken hilafeti başkalarına havale etmek haram değil mi?
    Sünni: Hz. Ebubekir bu hareketiyle göreve talip olmadığını, bizzat matlup olduğunu sahabenin ileri gelenlerine de söyletmek istemiştir. Bir anlamda bu “malumu i’lam” kabilindendir. Nitekim Hz Ali “Allah Rasülü’nün (s.a.v.) umur-u diniyyede imamımız olmasına razı olduğu Hz. Ebubekir’i niçin dünya işlerinde de imam yapmayalım.” diyerek Hz. Ebubekir’in niyetini ilk okuyan sahabi olmuştur.
    FEDEK
    Şii: Efendimiz (s.a.v.) ahirete irtihal ettiğinde Hayber’de yer alan “Fedek” adındaki köy şahsi mülkündeydi. Hz. Fatıma “Eğer (babadan geriye kalan) yalnız bir kadınsa (mirasın) yarısı onundur.”[38] ayetine istinaden Fedek’in yarısını talep etmişti.
    Nasıl ki Allah Rasülü (s.a.v.) masumdur, Onun kızı da günah ve yalandan korunmuştur. Çünkü O (s.a.v.) buyurmuştu ki; “Fatıma (r.ah.) benden bir parçadır.” Küll masumsa O’nun (s.a.v.) parçası da masum olur. Fatıma masum olduğuna göre miras iddiasında Hz Rasülullah’a (s.a.v.) yalan ya da yanlış isnat etmesi mümkün değildir. Fakat Hz. Ebubekir, masumiyeti aşikar olan Fatıma’nın bu talebini reddetmiştir. Fedek arazisini ona vermemiştir. Halife tarafından sergilenen bu tavır, açık nasslara muhaliftir. Böyle birisinin hilafetini nasıl ve niçin savunuyorsunuz?
    Sünni: Allah Rasülü’nün (s.a.v.) vefatından hemen önce atadığı Usame b. Zeyd’in komutanlığı Hz. Ebubekir’in devr-i hilafetinin ilk günlerinde tartışmaya açıldığında (Usame’nin değiştirilmesi talep edildiğinde); “Değil Usame’yi değiştirmek, Hazreti Rasüllah’ın (s.a.v.) attığı bir düğümü dahi zait görüp çözmem.”[39] diyen Hz. Ebubekir’in miras ayetine muhalefet ettiğini nasıl iddia edebilirsiniz?! Kur’an’a muhalefet etmekle itham ettiğiniz Hz. Ebubekir bu noktada öylesine hassastır ki; şu serzenişler O’na aittir: “Bilmediğim konularda Allah’ın kitabı hakkında tefsirde bulunursam hangi sema beni gölgesine kabul eder ve hangi arz beni üzerinde barındırır.”[40]
    Hz. Ebubekir, Fedek arazisinin Hz. Fatıma’ya verilmesi meselesinde ayete muhalefet etmemiş bilakis bütün ayetleri açıklama vazifesi kendisine verilen Allah Rasülü’nün (s.a.v.) sünnetiyle miras ayetini tahsis etmiştir. Şöyleki; “Âmm” olan miras ayetini “Biz Peygamberler cemaati miras bırakmayız. Bize kimse varis olmaz. Terikemiz sadakadır.” hadis ile sınırlandırmıştır.
    Şii: Muhassıs (tahsis eden) olarak ileri sürdüğünüz delil neticede bir hadistir. Karşıda ise vurud-u kat’iyyet ifade eden bir ayet vardır. Ayete mukabil hadis nasıl tercihe neden olabilir?
    Sünni: Bu noktada haber-i vahid’in hükmünü, hangi durumlarda nasıl değerlendirilmesi gerektiğini konuşacak değilim. Buna gerek de yok. Çünkü Hz. Ebubekir Rasülullah’tan (s.a.v.) neyi, nasıl ve ne kadar işittiğine hakimdir. Merviyyatını karıştırdığına işaret eden hiçbir emare mevcut değildir.
    Miras meselesinde karinelerle ihtimaller ortadan kalkmış, Hz. Ebubekir katında “haber-i vahid” mirasla ilgili genel hükümleri sınırlandıran kesin bir delile dönüşmüştür. Ayrıca peygamberlerin hakiki miraslarının ilim olması, Hz. Ebubekir’in uygulamasını desteklemektedir.
    Veraset
    Şii: Kur’an “Süleyman Davud’a (a.s.) varis oldu.”[41] diyor. Önceki peygamberlerin çocukları babalarına varis oluyor da Fatıma niçin babası Fahri Kainat Efendimiz’in (s.a.v.) malından hissesini alamıyor?
    Sünni: İstidlal ettiğiniz ayette bahsi geçen veraset hakiki manada müsta’mel değildir. Çünkü Hz. Davud’un (a.s.) on dokuz tane evladı vardı. Süleymen (a.s.) onlar içinde nübüvvet ve idareye varis olmakla temayüz etmişti. Eğer ayette bahsi geçen miras hakiki manada kullanılmış olsa idi o takdirde Davud’un (a.s.) bütün çocukları verasette eşit olmalı idi. Fakat mana buna müsait değildir. Çünkü ayette zikr olunan miras, mecazi anlama masruftur. Tıpkı “alimler nebilerin varisleridir.” hadisinde olduğu gibi.[42]
    Hz. Fatıma’nın masumiyeti meselesine gelince; İstidlal ettiniz hadis mecazi manadadır.[43] Buna göre hadis, karabet yoluyla oluşan kül-cüz ilişkisini ifade etmektir. Bu yüzden Allah Rasülü’nün (s.a.v.) masumiyetinin aynısını Hz. Fatıma’da aramak doğru değildir.
    Fedek’teki Şahitler
    Şii: Hz. Fatıma Fedek arazisini Hz. Ebubekir’den talep ederken Hz. Ali, Hasan, Hüseyin ve Ümmü Eymen (r.anhum) ona şehadet etmişti. Hz. Ebubekir onların şehadetini reddederek zulme irtikap etmiştir.
    Sünni: İsimleri yan yana tâdat ederek söz bolluğuyla hakikati perdelemek ister bir tavrınız var. Söz konusu isimleri tek tek tahlil edersek ortaya şöyle bir netice çıkar: Hasan ve Hüseyin, Fatıma’nın (r.anhum) çocuklarıdır. Çocuğun anne-baba lehine şehadeti makbul değildir. Bütün bunlardan öte, o ikisi şehadet vaktinde küçük çocuktular. Nasıl şehadet etsinler?! Hz Ali ve Ümmü Eymen’e gelince onların şehadeti nisab için yeterli değildir. Çünkü bu nevi davaların şehadeti için ya iki erkek ya da bir erkek iki kadın gereklidir.[44]Ayrıca bazı müctehidler eşlerin birbirleri lehine yaptıkları şehadeti reddetmektedir.[45]
    Hâdisenin Hz. Ebubekir’i destekleyen bir başka yönü de var ki oda şöyledir: Allah Rasülü (s.a.v.) şahsi mallarında nasıl tasarrufta bulunduysa Hz. Ebubekir uygulamaya aynen muvafık kalmıştır. Efendimiz’in (s.a.v.) Beni Nadr, Hayber ve Fedek’de hurmalıkları vardı. Beni Nadr’ın gelirini memurlarına, Fedek’tekini fakirlere, Hayber’dekini ise üçe ayırırdı: Üçte ikisini Müslümanlara birini de “Ehl-i Beyt”ine verirdi.[46] Hz. Ebubekir halife olunca Allah Rasülü’nün (s.a.v.) uygulamasını değiştirmedi. Bu yüzden “Fedek” arazisindeki tavrı sünnete tıpkısıyla iktidadır. Hz. Ömer, devlet başkanı olunca Ali ve Abbas’ı çağırdı. Onlara Hz. Ebubekir’in Fedek hususunda ictihadına delil kullandığı hadis-i şerifi Rasülullah’tan (s.a.v.) işitip-işitmediklerini sordu. İşittik dediler. Nitekim Hz Ali’de devr-i hilafetinde mezkür Fedek arazisini çocuklarına vermedi. Eğer Hz. Ebubekir’in hükmüne itirazı olsa idi mukakkak ki onu değiştirirdi.
    Hadis-i Şerife rağmen Hz. Fatıma validemiz’in Fedek arazisini istemesi ise babası Hz. Rasülullah’ın (s.a.v.) malı ile bereketlenmek içindir. O da bir insandı ve beşeri hasletleriyle hadiseye yaklaşıyordu. Fakat Hz. Ali’nin devr-i hilafetinde ki tavrı netice itibariyle Hz. Ebubekir’in ictihadının doğrulunu teyit etmektedir.
    HAC BAHSİ
    Şii: Allah Rasülü (s.a.v.) ehemmiyet arz eden hiçbir meselede Hz. Ebubekir’e görev vermemiştir. Hac mevsiminde “Berae” süresini okuması için Onu Mekke’ye göndermişti ki Ali’yi ardından yollayıp Onu azletmiştir. Buyurdu ki; “Bunu ancak benden olan birisi tebliğ edebilir.” Bu da göstermektedir ki Hz. Ebubekir sureyi tebliğ etmeye ehil değildir. Hüccaca emir olamayan nasıl olur da bütün bir ümmete halife olabilir.
    Sünni: Naklettiğiniz hadiseye tarihi malumat çerçevesinde bakıldığında onu doğrulamak mümkün değildir. Çünkü Allah Rasülü (s.a.v.) Hz. Ebu Hz. Ebubekir’i görevden azletmiyor bilakis Hz. Ali’yi onun emrine veriyor. “Berae” süresi Hac kafilesinin Medine’den ayrılmasını muteakip nazil olduğundan dolayı Hz. Ebubekir sureden haberdar olamıyor. Bu yüzden Efendimiz (s.a.v.) sureyi Hz. Ali’ye veriyor. İlan etme vazifesini Hz. Ali’ye vermesi ise şunun içindir; Bir anlaşma yapılırken ya da iptal edilirken bunu ya bizzat kişinin kendisi ya da amca oğullarından birisi yapmalıydı. Arapların adeti böyleydi. Hadiseye mevcut gelenek çerçevesinde bakıldığında görülecektir ki Hz. Ebubekir’in azledilmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Hz. Ali’nin ilan vazifesini Hz. Ebubekir’in emri altında ifa etmesi Şia’nın lehine değil aleyhine bir delidir.
    MESNEDSİZ BİR İDDİA
    Şii: Peki Allah Rasülü’nün (s.a.v.) Hz. Ebubekir’i namaz kıldırmaktan azletmesine ne diyeceksiniz?
    Sünni: Bu en hafif ifade ile yalandır, uydurmadır, Hz. Rasülullah’a (s.a.v.) iftiradır. Bu husustaki sahih rivayetler iddialarınızın meşrep taassubuyla söylendiğini teyit etmektedir. Hz. Ali’nin amcaoğlu Abdullah b. Abbas diyor ki; “Allah Rasülü (s.a.v.) iki kişinin arkasında namaz kılmıştır. Biri Hz. Ebubekir diğeri ise Abdurrahman b. Avf’tır.” Enes b. Malik rivayet ediyor: “Allah Rasülü’nün (s.a.v.) vefat ettiği hastalığı esnasında Hz. Ebubekir ashaba imamlık etmekteydi. Pazartesi günü onlarla namaz safındaydı. Allah Rasülü (s.a.v.) hücre-i saadetin perdesini kaldırdı, ayakta bize bakıyordu. Sanki yüzü mushaf sahifesiydi. Sonra tebessüm etti. Onu o halde görünce biz neredeyse sevincimizden uçacaktık. Hadiseye tanıklık eden Hz. Ebubekir namaz kıldırmaktan kendini geri aldı. Zannetti ki Allah Rasülü (s.a.v.) namaza çıkacak. Efendimiz (s.a.v.), “namazınızı tamamlayın” diye işaret etti ve perdeyi indirdi. O gün de vefat etti.”[47] İşte Fahri Kainat Efendimiz’in (s.a.v.) dünyadaki son anları… Mübarek bakışlarıyla mihrabındaki halifesi Hz. Ebubekir’in (r.a.) imametini tasdik ediyor. Fazla söze ne hacet.
    KIRTAS HADİSESİ
    Şii: Allah Rasülü (s.a.v.) son hastalığında ağrısı şiddetlenince; “Yazı ile alakalı edevatı getirin, size öyle bir belge yaz(dır)ayım ki benden sonra sapıklığa düşmeyiniz.” buyurmuştu. Fakat Hz. Ömer; Hz. Rasülüllah’ın (s.a.v.) hastalığı arttı, yanımızda Allah’ın kitabı var o bize yeter.” diyerek buna engel oldu.[48]
    Hz. Ömer bu tavrıyla Rasülullah’ın (s.a.v.) ilahi emri tebliğ etmesine karşı çıkmıştır. Gayesi ise Hz. Ali’nin halife olarak atanmasına mani olmaktır.
    Sünni: Faraziyeler üzerine akide inşa ediyorsunuz. Söyledikleriniz ilmi esaslardan uzaktır. Nereden biliyorsunuz Efendimiz’in (s.a.v.) Hz. Ali’yi halife olarak atayacağını. Ahmed b. Hanbel Müsned’inde Allah Rasülü’nün (s.a.v.) “Yazı yazacak edevatı getiriniz.”[49] mealindeki emrinin Hz Ali’ye (r.a.) yönelik olduğunu bildirmektedir. Zaten müşarün ileyh’in hilafete getirilmesini muhtevi bir belgenin kendisi tarafından kaleme alınması inandırıcılığını zedeler. Çünkü kişinin kendi görev kağıdını telif etmesi töhmete yol açar. Hz. Ali ile alakalı durum bu noktada iken Allah Rasülü (s.a.v.) bizzat Hz. Aişe’ye Hz. Ebubekir’in hilafetine dair belge yazdırmak istediğini beyan etmiştir. Bu da göstermektedir ki; Efendimiz (s.a.v.) tarafından halife tayini söz konusu olacak idiyse bu listenin başında Hz. Ebubekir’in adı olacaktı. Çünkü Allah Rasülü (s.a.v.) hastalığının başında Onun adını telaffüz etmişti.[50]
    Hz. Ömer’in malum tavrının arka planında müslümanların yapmaktan aciz kalacakları emirlerin kayda geçirilme korkusu vardı. Beyhagi’ye göre Hz. Ömer’in maksadı son hastalığında Allah Rasülü’nün (s.a.v.) rahat bırakılmasıydı. Eğer Efendimiz’in (s.a.v.) isteği, murat ettiği meselenin yazılmasından yana olsaydı, sahabenin ihtilafından dolayı bunu terk etmez, ısrarcı olurdu. Fakat öyle yapmadı. Bir anlamda hadise İlahi takdire havale edildi.
    Sahabe Allah Rasulü’nün (s.a.v.) kesin bir şekilde görüş beyan etmediği hususlarda Onunla istişare eder bazen de farklı görüş izhar ederdi. Nitekim akli meseleler ve ictihadi hükümlerde ashabın Allah Rasülü (s.a.v.) ile fikir teatisinde bulunmasını Kur’an da desteklemiştir. Allah Teala; “(Umuma ait) işlerde onlara danış.”[51] buyurmaktadır. Buna göre ashabın ictihadi meseleleri reddetme ve değiştirme yetkisi vardır. Zira bir işin istişare ile tasavvur edilmesi değiştirmeye musait olduğunu gösterir. Bu çerçevede Allah Rasülü (s.a.v.) bir çok hususta ashabı ile istişare etmiştir. Bedir esirleriyle alakalı meselede istişare edilmiş, Hz. Ömer genel kanaate muhalif fikir beyan etmiştir. Çoğunluk fidye almaktan yana iken Hz. Ömer “katl”den yana tavır almıştır. Neticede ayet Hz. Ömer’in görüşüne muvafık olarak nazil olmuştur. Allah Rasülü (s.a.v.); “Eğer bu hadiseden dolayı azap inecek olsaydı Hz. Ömer ve Sa’d b. Muaz’dan başka kurtulan olmazdı” buyurmuştur.[52] Abdullah b. Übeyy’in cenaze namazının kılınıp-kılınmaması, Hudeybiye’de Kureyşlilerle yapılan sulh üzerine akdedilen konuşmalar, ashapla Efendimiz (s.a.v.) arasındaki fikir alış verişinin en canlı örneklerindendir.
    Hz. Ömer’in “Efendimiz’in (s.a.v.) hastalığı arttı, yanımızda Allah’ın kitabı var, o bize yeter.” şeklindeki ifadesi istişarenin bir parçasıdır. Allah Rasülü (s.a.v.) kağıdı tekrar istemeyerek, Hz. Ömer’in ictihat ederek istişareye yaptığı katkıyı tasvip etmiştir. Sahabenin bu nevi bir bakışa sahip olmasında Allah Rasülü’nün (s.a.v.) teşvik ve onayı vardır. Sahabe dini ve dünyevi bütün meselelerini vahiyle çözmekteydi. Vahyin tamamlanmasını müteakip zuhur edecek problemleri fasl edebilmeleri için istişarede meleke kesbetmeleri gerekliydi. Efendimiz (s.a.v.) sahabeye istişare imkanı vererek bir anlamda onları kendinden sonraki hayata hazırlıyordu, kabiliyeti olanları yetiştiriyordu. Yapılan istişareler neticesinde Allah Rasülü (s.a.v.) bir görüşü benimsediyse bu tasvip yoluyla sünnete dönüşmüştür. Kırtas hadisesinde Hz. Ömer Allah Rasülü’nün (s.a.v.) rahat bırakılması gerektiğini, dinin kemal bulduğunu, yirmi üç yılda söylenmesi gereken her şeyin söylendiğini,[53] şimdi ise Hz. Peygamber’i Cenab-ı Hakk ile baş başa bırakmanın elzem olduğunu söylemekteydi. Onu, “bize Allah’ın kitabı yeter” dedirten düşüncenin arka planında işte bu hakikatler vardır. Ayrıca Allah Rasülü’nün (s.a.v.) “kağıt getirin” emri “vücup” değil “ibaha” ifade eder. Yani kağıt getirme işlemi huzurda bulunan ashabın ihtiyarına terk edilmiştir. Eğer emir “vucup” ifade etseydi hadiseden sonra dört gün daha yaşayan Hz. Peygamber (s.a.v.) talebini yinelerdi. Nitekim O (s.a.v.) kendisine karşı yapılan muhalefeti dikkate alarak hiçbir vazifeyi terk etmedi. Bu noktada aksi bir kanaate sahip olmak Allah Rasülü’nün (s.a.v.) tebliğ vazifesini ifa etmediği anlamına gelir ki bu da Kur’an’ın şu ayetini inkar olur: “Rasüle düşen (vazife) ancak tebliğdir.”[54]
    Şii: Ortada bir talep bir de Hz. Ömer’in onu reddedişi var. Hâdise bu kadar basitken Hz. Ömer’den yana konuşmak için derin izahlara girişmek sadece kelam israfı olur.
    Sünni: Hz. Ömer’in kağıdın getirilmesine engel olması red ya da inkar değildir. Beklemeden yana tavır almıştır. Gayesi ise Efendimiz’in (s.a.v.) meramını anlayabilmektir. Yani eğer Fahri Kainat Efendimiz (s.a.v.) kağıdı ısrarla isterse, emir vahiydir ve kağıt getirilmelidir. Aksi takdirde bu bir ictihattır bunun için de Allah Rasülü’nün (s.a.v.) başını ağrıtmak doğru olmaz. Çünkü ictihad Allah Rasülü’nün (s.a.v.) hayatında ve hatta huzurunda caiz olduğuna göre O’nun irtihalinden sonra da evleviyetle caiz olur.
    Efendimiz’in (s.a.v.) kağıt talebinde ısrar etmemesi/vazgeçmesi göstermektedir ki; bu ictihadi bir meseledir.
    Talebi anlamak için durup beklemek -şer’an- yadırganmamıştır. Zira Melekler bile Hz. Adem’in hilafeti söz konusu olunca anlama ve bilgi sahibi olma kabilinden Melik-i Allâm’a (c.c.) şöyle bir arzda bulunmuşlardır: “Bizler seni hamd ile tesbih ve takdis ederken yeryüzünde fesat çıkaracak, kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?”[55] Yine istifsar yani hadiseyi öğrenme babından Zekeriyya (a.s.) kendisine Yahya (a.s.) müjdelendiğinde; “Bana ihtiyarlık gelip çattığına, üstelik eşimde kısır olduğuna göre benim nasıl oğlum olabilir?”[56] diye sormuştur. Hz. Meryem de aynı şekilde; “Bana bir insan eli değmediği, iffetsiz de olmadığım halde benim nasıl çocuğum olabilir?”[57]diye teennide bulunarak durumunu tefsir etmeye çalışmıştır.[58]
    Görüldüğü gibi metafizik boyutu olan her hangi bir hadise hakkında kesin ve tam malumat sahibi olabilmek için durup bekleyen, sözün muradını “istifsar” etmeye çalışan sadece Hz. Ömer değil, Kur’an-ı Hakim’in ifadesiyle grupta melekler, peygamber ve peygamber annesi de var. Bu durumda –haşa- onlara da mı küfür isnadında bulunacaksınız?! Ayetlerde bahsi geçen anlama ameliyesi ne kadar içten ve samimi ise Hz. Ömer’in ki de aynı içtenlik ve samimiyettedir.
    Şii: Kur’an’ı Hakim Allah Rasülü’nün (s.a.v.) söze dair tasarrufunu beyan ederken; “O, kötü arzularına göre konuşmaz. O(nun konuşması, kendisine) vahyedilenden başkası değildir.”[59] buyurmaktadır. Bu ayete göre Hz. Ömer vahyi engellemiş oluyor. Onu engellemek de Kur’ani ifade ile küfürdür: “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir.”[60]
    Sünni: Küfürle itham ettiğiniz kişi Allah Rasülü (s.a.v.) ile birlikte olabilme devletine erişenlerin en büyüklerindendir. Allah Rasülü (s.a.v.) Onun için buyuruyor ki; “Eğer benden sonra Peygamber gelseydi muhakkak ki O Hattap oğlu Hz. Ömer olurdu.” O Hz. Ömer, İslam’ı yüceltmek ve Hazreti Rasülullah’a (s.a.v.) yardım etmek için gece gündüz demeden malını infak etmiştir. O’nun (s.a.v.) sevgisi uğruna yurdunu terk etmiştir. Cibril’in gelişine, vahyin inişine, mucizelerin oluşuna tanık olmuştur. Allah Teala’nın rızasına ulaşan 1400 civarındaki Hudeybiye cemaati içinde O da vardır: “Andolsun ki o ağacın altında sana biat ederlerken Allah, müminlerden razı olmuştur.” ayetinin ifade ettiği mana gereği Allah Teala’nın rızasına nail olan Hz. Ömer’e küfür isnadında bulunmak ne çürük bir idraktir. Şunu da unutmamak gerekir ki Efendimiz (s.a.v.); “Semre ağacı altında biat edenlerden hiçbirisi cehenneme girmeyecek”[61] buyurmaktadır. Hz. Ömer Hudeybiye’de biat edenlerin ilklerindendir. Sonra O, dünyada iken cennetle müjdelenen on büyük sahabiden birisidir. Bu hadis “manevi tevatür” derecesindedir.
    Hz. Ömer İslam için O kadar mühimdir ki; Abdullah b. Abbas diyor ki; “Ey peygamber! Sana ve sana tabi olan müminlere Allah yeter.” ayeti Hz. Ömer’in Müslüman olması üzerine inmiştir.[62]
    Bütün bunları alt alta koyun, sonrada “Müslüman’a küfür isnadında bulunan kafir olur.” hadisi fehvasınca söylediklerinizi yeniden tahlil edin. İşte o zaman küfür yaftasının kime münasip olduğunu doğru bir şekilde idrak etme imkanı bulacaksınız.
    Hz. Ömer’i küfürle itham babında İstidlal ettiğiniz ayet, Efendimiz’in (s.a.v.) Peygamber kimliğiyle söyleyip, yaptıklarıyla alakalıdır. İnsan olmanın gereği olarak yaptıkları bu fasla dahil değildir. Bütün müfessirler bu görüştedir.
    Şii: Bu tadat ettiğiniz meseleler ne ifade eder? Ortada cevap bekleyen azim bir hadise var. Hz. Ömer vahyin tatbikine mani olmuştur.
    Sünni: Söyledikleriniz hilafı hakikattir. Çünkü Efendimiz’in (s.a.v.) bütün konuşmaları “vahyi” değildir. Eğer öyle olsaydı bir takım tasarrufatına Cenab-ı Hakk’ın müdahalesi yersiz olurdu. Bu durumda Tebük seferine çıkarken özür beyan edip izin isteyen münafıklara olumlu cevap vermesini konu edinen şu ayetteki affın bir anlamı kalmazdı: “Allah seni affetti. Fakat doğru söyleyenler sana belli olup, sen yalancıları bilinceye kadar onlara niçin izin verdin?”[63]
    Şii: Hz. Ömer’in tavrı ve onu yorumlamadaki mütalaanız Allah Rasülü’nün (s.a.v.) hayatında sehvin mümkün olduğuna işaret ediyor. Bu durumda İslam zarfı içinde hataların mevcudiyetini iddia edenlere fırsat vermiş oluyorsunuz.
    Sünni: Sehiv ve unutma Allah Rasülü (s.a.v.) için caizdir. Hatta olmuştur da. Bir defasında dört rekatlı namazın ikinci rekatında selam verdi. Zülyedeyn; “Ya Rasülellah (s.a.v.) namaz mı kısaldı yoksa son iki rekatı mı unuttunuz.” diye sordu. Zülyedeyn’in söylediği hazirun tarafından da doğrulanınca Allah Rasülü (s.a.v.) kalkıp iki rekat daha kıldı.
    Beşeriyetin bir gereği olarak sıhhatli halinde Allah Rasülunden (s.a.v.) sehiv ve nisyanın sadır olması caiz olduğuna göre ölüm hastalığında hiçbir kasıt ve ihtiyar olmadan yine beşeriyetin bir gereği olarak sehvin vaki olması neden caiz olmasın? Böyle bir durumda niçin şer-i hükümlere güven kalksın?[64]
    Kaldı ki Cenab-ı Hakk Allah Rasülü’nü (s.a.v.) unutma ve sehve karşı kesin bilgi sahibi yapmış, mutlaka vahiyle gerçeğe muttali kılmıştır. Bu yolla doğru, yanlıştan temyiz edilmiştir. Allah Rasülü’nün (s.a.v.) hata üzerine takriri/tasvibi caiz değildir.
    Efendimiz (s.a.v.) neticede bir insandı. Onda da insani özellikler vardı. Bu, örnek alınabilmesi için de en ideal olanıydı. Yanılmasında bile hikmetler saklıydı. Eğer namazda sehiv ya da unutması söz konusu olmasaydı ibadet ederken yanılan ne yapacaktı, bunu nereden ve nasıl öğrenecekti? Beşeriyete onların içinden bir Rasül (s.a.v.) gönderildi, bir çok özelliği onlarla ayniyet arz eden bir Rasül (s.a.v.) … Fakat İslam’la alakalı beşeri özellikleri sehiv halinde mutlaka vahiyle tashih edilmiş bir Rasül (s.a.v.) … Bu yüzden hadiseyle bağlantı kurup şer’i hükümlerin güvenini tartışmak “kıyas-ı me’al farık”tır.
    ***
    Ashaba hüsn-ü zan göstermek imani bir zorunluluktur. Çünkü Allah Rasülü (s.a.v.) Onları sevmeyi kendini sevmeye, onlara buğzetmeyi de kendine olan nefrete bağlamıştır. Onlar Peygamberlerden sonra insanlık tarihinin en hayırlı kuşağıdır. Hz. Ömer de o hayırlı kuşağın en büyüklerindendir. Öyle ki Fahri Kainat Efendimiz (s.a.v.) O’nun için (önceden de nakledildiği gibi) buyurdu ki, “Eğer benden sonra peygamber olsaydı muhakkak ki O, Hz. Ömer b. Hattap olurdu.”[65]
    Kırtas hadisesinin arka planında Hz. Ömer’in halife olma sevdası vardır, iddianız Onun şu sözü karşısında ne kadar anlamsız durmaktadır; “Eğer halifeliği satın alacak birisini bulsam şüphesiz onu bir dirheme satarım.”[66]
    NETİCE
    Hz. Osman, Hz. Aişe, Hz. Muaviye ve onların içinde yer aldığı hadiseler… Bunları da konuştuk. Ne ki müdafaanın bu bölümleri yerin azizliğine uğradı. Bizde saklı olan malumatı ileride, kitap çapında yapılacak bir çalışmaya havale edelim.
    ***
    Kur’an sahabenin birbirine bakışını anlatırken, merhamette son derece hasbi olduklarını ifade ediyor.[67] Bize düşen de Kur’an’ı, hareket noktası kabul etmektir. Aralarındaki savaşlara gelince; İmam Şafi’nin şu sözü takınılması gereken tavrı ne güzel özetliyor: “O bir kandı. Allah ondan yana ellerimizi temiz tuttu. Biz de sükut ederek dillerimizi temiz tutalım.”[68]
    Ehli Sünnet’in Ehli Beyti sevdiği kadar Şia da sahabeye muhabbet beslese ortada hiçbir müşkil kalmayacaktır. Maalesef ki bu noktada az da olsa bir mesafe kat edilememiştir. Şia’nın programladığı bazı Sünnilerin de desteklediği “et-Takrib beyne’l-Mezahib” (mezhepleri birbirine yaklaştırma) projesi gerçekte Şia’nın doğrularını kabul ettirme amacına matuf bir çalışmadır. Sünni görünerek Ezher’de okuyan Hintli bir Şiinin yıllar sonra Zahit Kevseri Hazretlerinin huzurunda yaptığı itiraf bu acı gerçeğin belgelerinden sadece biridir: “ŞU MAVİ KUBBENİN ALTINDA HZ. EBUBEKİR VE HZ. ÖMER’İN MÜSLÜMAN OLDUĞUNA İNANAN İMAMİYE’YE MENSUP HİÇBİR Şİİ YOKTUR.”[69] (Bunun istisnaları olabilir.)
    Aslında bu hususta teberriden yanayız. Mesele ne kadar konuşulursa ümmet arasında ki adavet o kadar derinleşecektir. Bunun bilincindeyiz. Alem-i İslam’ın bu gün vahdete duyduğu ihtiyaç her zamankinden daha ileri derecededir. Bu da aşikar. Fakat mezhepleri birbirine yaklaştırma projesiyle etkisiz hale getirilen nice Sünni Müslüman zamanla sahabeye ta’n eder hale gelmiştir. Bu durum, bir Şii ile yaptığımız münazarayı neşretmeye bizi mecbur etmiştir. Birilerinin bilerek ya da bilmeyerek Şia meddahlığına soyunup ashaba ta’n etmeleri Sünnet ve Cemaat şuuruna sahip müslümanlara yeni bir vazife yüklemiştir. Hakkı tutup kaldırmak birinci ödevimiz olmuştur.
    İhsan Şenocak

    Dipnotlar:

    [1] Buhari, Kitabu’l-Cenaiz, 5; Fedail-u Ashabi’n-Nebi, 5; İbn Mace, Sünen, 83; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 220.
    [2] Mes’ud b. Hz. Ömer b. Abdillah Teftazani, Şerhu’l-Makasıd, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 2001, III, 474.
    [3] Seyyid Şerif Ali Muhammed Cürcani, Şerhu’l-Mevakif, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1998, VIII, 378.
    [4] Bkz. Teftazani, a.g.e., III, 495.
    [5] Kur’an, Maide (5): 55.
    [6] Kur’an Maide (5): 51.
    [7] Kur’an, Maide (5): 57.
    [8] Ayrıntı için bkz. Fahruddin Muhammed b. Hz. Ömer Razi, et-Tefsiru’l-Kebîr, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1990,XII, 24-25; Teftazani, a.g.e., III, s.501-503.
    [9] Bkz. Buhari, Menakib, 1; Tirmizi, Tefsir-u Suret-i 42, 1; Ahmed, Müsned, I, 286.
    [10] Kur’an, Tevbe (9):40.
    [11] Tirmizi Sünen, V, 619 , Ahmed, Müsned, IV, s.154; Şihabuddin Ebû’l-Fadl Ahmed b. Ali İbn Hacer Askalani, Fethu’l-Bâri bi Şerh-i Sahihi’l-Buhâri, Daru İhyai’t-Türasi’l-Arabi, Beyrut, 1988, VII, 51.
    [12] Tirmizi, Menakib, 5; İbn Mace, Sünen (Mukaddime), 11.
    [13] Kur’an, Tevbe (9):71.
    [14] Tirmizi, Menakib, 5; İbn Mace, Sünen (Mukaddime), 11.
    [15] Buhari, Fedail-u Ashabi’n-Nebi, 9; Tirmizi Menakib, 20; İbn Mace, Mukaddime, 11; Ahmed, Müsned, I, 170.
    [16] Muhyiddin Ebû Zekeriyya Yahya b. Şeref Nevevi, Şerh-u Sahih-i Müslim, (tah. M.Fuad Abdulbaki), Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1995, I, 195; İsmail b. Muhammed b. Abdilhadi Aclûni, Keşfu’l-Hafâ ve Müzilu’l-İlbas amma İştehere mine’l-Ehâdisi ala Elsineti’n-Nâs, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1997, II, 550.
    [17] Muhammed Rıza, Muhammed Rasülullah, Beyrut, ty., s. 418.
    [18] Buhari, 62/Kitab-u Fedaili’s-Sahabe, 5; Müslim, 44/Kitab-u Fedaili’s-Sahabe, 54; Tirmizi, Sünen, 50/Kitabu’l-Menakib, 58.
    [19] Buhari ,Sahih, II, 932 ; Müslim, Sahih, IV,1962; Tirmizi, Sünen, IV, 549; İbn Mace, Sünen, II,791.
    [20] Celaluddin Suyuti, Tarihu’l-Hulefa, Daru’l-Marife, Beyrut, 1996, s.40.
    [21] Suyuti, a.g.e., s. 70.
    [22] Buhari, Sahih, IV, 225, IX, 92-93.
    [23] Tirmizi, Sünen, V, 672; Hakim, Müstedrek, III,79-80.
    [24] Hakim, Müstedrek, III, 82.
    [25] Müslim’in rivayet ettiği hadis için bkz. Teftazani, a.g.e., III, 495.
    [26] Müslim, Sahih, V, 313.
    [27] Suyuti, a.g.e., s. 6.
    [28] Kur’an, Haşr (28): 8.
    [29] Şihabuddin Ahmed b. Hacer Mekki, el-Hayratu’l-Hisan, Beyrut, ty., s. 33.
    [30] Tirmizi, a.g.e., s.48/Kitab-u Tefsiri’l-Kur’an, 1, (IV, 439-440, H.no: 2959-2960).
    [31] Suyuti, a.g.e., s.59.
    [32] Kur’an, Maide (5): 54.
    [33] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Muhtasar-u Tefsir-i İbn Kesir, Daru’l-Kurani’l-Kerim, Beyrut, 1399, I, 527.
    [34] Suyuti, a.g.e., s. 61.
    [35] Kur’an, Fetih (48): 16.
    [36] Görüşlerin tahlili için bkz. Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed Kurtubi, el-Cami’u li Ahkâmi’l-Kur’an, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 2000, XVI, 180.
    [37] Suyuti, a.g.e., s.62.
    [38] Kur’an, Nisa (4): 11.
    [39] S.
    [40] İbn Kesir, a.g.e., I, 13.
    [41] Kur’an, Neml (27): 16.
    [42] Kurtubi, a.g.e., XIII, 110; İbn Kesir, a.g.e., II, 667.
    [43] Cürcani, a.g.e., VIII, 387.
    [44] Kur’an, Bakara (2): 282.
    [45] Cürcani, a.g.e., VIII, 387.
    [46] Ebu Davud, Sünen, III, 141, H. No :2967, Beyhaki, Sünen, VII, 59, H. No:13148.
    [47] Buhari’nin rivayet ettiği hadis için bkz. Teftazani, a.g.e., VIII, 388.
    [48] Bkz. Buhari, İlim, 39; Cihad, 176; Cizye, 6; Megazi, 83; İ’tisam; 26; Müslim; Vasiyyet, 20-33; Hadisin mealindeki tasarruflar için bkz. Ebu’l-Fadl Şihabuddin Ahmed b. Hacer Askalani, Fethu’l-Bari Şerh-u Sahihi’l-Buhari, Beyrut, 1988, I, 168-169; Bedruddin Ebu Muhammed Ahmed Ayni, Umdetu’l-Kari Şerh-u Sahihi’l-Buhari,Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 2001, II, 255-259.
    [49] Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 222, H. No: 1935.
    [50] Müslim, Sahih, I,313, H. No: 418.
    [51] Kur’an, Al-i İmran (3): 159.
    [52] Bkz. Ahmed Faruk Serhendi İmam-ı Rabbani, el-Mektubat, Fazilet Neşriyat, İstanbul, ty., II, 227.
    [53] İlgili ayetler için bkz. En’am,(6) 38; Nahl (11) 89.
    [54] Kur’an, Maide (5): 99.
    [55] Kur’an, Bakara (2): 30.
    [56] Kur’an, Al-i İmran (3): 40.
    [57] Kur’an, Meryem (19): 20.
    [58] Bkz. İmam Rabbani, a.g.e., II, 230.
    [59] Kur’an, Necm (53): 3-4.
    [60] Kur’an, Maide (5): 44.
    [61] Begavi’nin Mealimu’t-Tenzil’inden naklen bkz. İmam-ı Rabbani, a.g.e., II, 229.
    [62] Celaluddin Suyuti, Lübabu’n-Nukul fi Esbabi’n-Nüzül, Daru’l-Marife, Beyrut, 1997, s. 145.
    [63] Kur’an, Tevbe (9): 43.
    [64] İmam Rabbani, a.g.e., II, 228.
    [65] Tirmizi, Sünen, V, 619; Ahmed, Müsned, IV, 154 , İbn Hacer, Fethu’l Bari, VII, 51.
    [66] İmam Rabbani, a.g.e., II, 232.
    [67] Kur’an, Fetih (48) 29.
    [68] Cürcani, a.g.e. VIII, 380.
    [69] Muhammed Zahid Kevseri, Makalatu’l-Kevseri, el-Mektebetu’t-Tevfikiyye, Kahire, ty., s. 128.

  20. HAMENEYİ’NİN TEMSİLCİSİ: TÜRKLERİN İSLAM’I İSLAM ÜMMETİNE BİR TEHDİTTİR!

    Şii din adamı: Türkiye sahte İslam’ı yaymaya çalışıyor

    İran dini liderlerinden en yüksekteki isimlerden Ayetullah ali Hameneyi’nin Devrim Muhafızlar Ordusundaki temsilcisi şii din adamı Hüccet-ül İslam Ali Saidi Türkerin İslamı’nın ‘İslam alemine dışarıdan planlanan bir iç tehdit’ olduğunu söyledi!
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    ayetullah-iran

    Saidi, Sekülerleşmiş İslam diye nitelendirdiği Türkiye’deki İslam anlayışını yabancı güçlerin İslami halklara karşı planladığı bir tehdit olarak adlandırdı.

    İran’ın dini liderinin Devrim Muhafızları Ordusundaki temsilcisi bundan önce de “dünyada 3 yalan ve sahte İslam’ın reklamı yapıldığını ve bu 3 sahte İslam’ın yayması görevini ise Türkler ve Suudiler üstlendiğini” söylemişti.

    İran’ın Şii ideolojisini yayma politikasını yürüten Devrim Muhafızları Ordusu şu an IŞİD’la çatıştığını öne sürerek Irak ve Suriye’deki savaşları yönetiyor.

    Bundan önce İranlı üst düzey bir yetkili bu ordunun Afganistan ve Türkiye gibi birçok ülkede de örgütlendiğini söylemişti.

    Kaynaklar (Farsça)

    http://www.tasnimnews.com/Home/Single/680585
    http://www.digarban.com/node/20881

  21. HZ.ÖMER (R.A.)’E İFTİRA

    HAZRETİ ÖMER EFENDİMİZ ÖLÜM DÖŞEĞİNDE İKEN EFENDİMİZE (S.A.V) İSTEDİĞİ HALDE KAĞIT GETİRMEDİ BAHSİ …

    İmam-ı Rabbani k.s. mektubatında bir soruya cevabında şunları yazıyor: Allahü teâlâya hamd olsun. Onun seçdiği kullara selâm olsun! Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, mevt hastalığında, kâğıd istedi.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

     (Bana kâğıd getiriniz! Benden sonra, yolu şaşırmamanız için, size kitâb yazacağım) buyurdu. Ömer “radıyallahü anh” birkaç Sahâbî ile birlikde, (Bize Allahü teâlânın kitâbı yetişir! Soralım, sayıklıyor mu?) dedi. Hâlbuki, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” her sözü vahy ile idi. Nitekim Vennecmi sûresi, üçüncü âyetinde meâlen, (O, boşuna konuşmaz. Hep, vahy olunanı söylemekdedir) buyuruldu. Vahy red olunursa, küfr olur. Nitekim, Mâide sûresi, kırkdördüncü âyetinde meâlen, (Allahü teâlânın gönderdiğine uymıyanlar kâfirdir) buyuruldu. Bundan başka, Peygamberin “sallallahü aleyhi ve sellem” sayıklıyacağını, fâidesiz söyliyebileceğini sanmak, Ona güvenmeği ve dînine i’timâd etmeği sarsar ki, bu da küfr ve zındıklıkdır. Bu mühim şübheyi nasıl hal etmeli?

    ________________________

    Cevap: Allahü teâlâ, anlayışını artdırsın. Doğru yolda yürümeni nasîb eylesin! Böyle şübheleri ortaya atarak, üç halîfeyi ve başka Sahâbîleri lekelemek istiyenler, insâf etseler ve insanların en iyisinin sohbetinin şerefini, kıymetini anlasalar ve Eshâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân” bu sohbetde bulunmakla, nefslerinin isteklerinden, temâmen kurtulduklarını ve kin, düşmanlık gibi huylardan temizlendiklerini ve hepsinin din büyüğü, islâmın göz bebekleri olduklarını ve islâmiyyeti kuvvetlendirmek ve insanların en iyisine yardım etmek için, bütün gücleri ile çalışdıklarını ve islâmiyyeti yükseltmek için, bütün mallarını fedâ etdiklerini ve Resûlullaha “aleyhisselâm” olan aşırı sevgileri uğrunda aşîretlerini, kabîlelerini, evlâdlarını, zevcelerini, vatanlarını, evlerini, sularını, tarlalarını, ağaçlarını, nehrlerini terk ve fedâ etdiklerini, Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” kendi cânlarından çok sevdiklerini, vahyi, meleği görmekle şereflendiklerini, mu’cize ve hârikalar gördüklerini, görmeden inanılan şeyleri, görerek anladıklarını, başkalarının bilgilerinin bunlara görgü olduğunu ve Kur’ân-ı kerîmde, Allahü teâlâ tarafından medh ve senâ edildiklerini bilseler, bu şübhelerin uydurma sözler olduğunu anlar, kulak bile vermezler. Bu sözlerin yanlış yerlerini anlamağa, çürük noktalarını ayırmağa lüzûm bile görmezler. Bu üstünlüklerde, Eshâb-ı kirâmın hepsi ortakdır. En üstünleri olan (Hulefâ-i râşidîn) ya’nî dört halîfenin büyüklükleri nasıl anlatılabilir? Ömer “radıyallahü anh” öyle bir Ömerdir ki, Hak teâlâ, onun için Resûlüne, Enfâl sûresinin altmışdördüncü âyetinde meâlen, (Ey Peygamberim“aleyhisselâm”! Sana Allah ve mü’minlerden, senin izinde gidenler yetişir!)buyurdu. Bu âyet-i kerîmenin, Ömer “radıyallahü anh” müslimân olduğu için indiğini, Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ” bildiriyor. Eshâb-ı kirâm için söylenen böyle iftirâlar, hiçbir esâsa dayanmamakdadır. Meydânda olan, bilinen hakîkatlere uymamakdadır. Kur’ân-ı kerîm ile ve hadîs-i şerîfler ile red edilmekdedir. Bununla beraber, bu süâle cevâb vermiş olmak için ve o şübheli sözün çürük noktalarını belirtmek için, Allahü teâlânın yardımı ile, birkaç önsöz yazmağı uygun gördüm. Dikkatli okuyunuz! Bu şübheyi temâmen gidermek için, birkaç önsöze lüzûm vardır. Bu sözlerden herbiri ayrı birer cevâb gibidir:

    Birinci önsöz — Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” her sözü, vahy ile değil idi. Vennecmi sûresindeki, (O, boş söz söylemez!) meâlindeki âyet-i kerîme, Kur’ân-ı kerîm içindir. Her sözü, vahy ile olsaydı, ba’zı sözlerine, Allahü teâlâ, yanlış demezdi ve afv etdiğini bildirmezdi. Tevbe sûresi, kırküçüncü âyetinde meâlen,(Onlara izn verdiğin için olan hatânı, Allahü teâlâ afv etdi) buyuruldu.

    İkinci önsöz — İctihâdla olan sözlerde ve aklın verdiği karârlarda, o Servere “aleyhi ve alâ âlihissalevât vetteslîmât” i’tirâz etmek, başka türlü söylemek câiz idi. Haşr sûresinin ikinci âyetinde meâlen, (Ey akl sâhibleri, başkalarından ibret alınız!)buyuruyor. Âl-i İmrân sûresinin yüzellidokuzuncu âyetinde meâlen, (İşlerinde Eshâbın ile meşveret et, onlara danış!) emr edilmekdedir. İbret almakda ve meşveret olurken fikrler, sözler red ve tebdîl olunur. Nitekim, Bedr muhârebesinde alınan esîrlerin öldürülmesi veyâ para karşılığı koyuverilmesi için sözler ikiye ayrılmışdı: Ömer “radıyallahü anh” öldürülmelerini istemişdi. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” bırakalım demişdi. Vahy, Ömerin “radıyallahü anh” istediği gibi geldi. Para alınması, suçdur buyuruldu. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Eğer, azâb gelseydi, Ömer ile Sa’d bin Mu’âzdan başka, birimiz kurtulamazdık)buyurdu. Çünki, Sa’d da “radıyallahü teâlâ anh” esîrlerin öldürülmesini istemişdi.

    Üçüncü önsöz — Peygamberlerin “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” yanılması ve unutması câizdir. Hattâ olmuşdur. Zülyedeyn hadîsinde bildirildiği gibi, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” dört rek’atli farz nemâzda, ikinci rek’atde selâm verdi. Zülyedeyn: (Yâ Resûlallah! Nemâzı iki rek’at mı kıldınız, yoksa unutdunuz mu?) dedi. Zülyedeynin sözünün doğru olduğu anlaşılınca, Resûl “sallallahü aleyhi ve sellem”, kalkarak, iki rek’at dahâ kıldı ve secde-i sehv yapdı. Hasta değil iken ve sıkıntısı yok iken, insanlık îcâbı, yanılması câiz olunca, ölüm hastalığında, şiddetli ağrıları varken, istemiyerek, düşünmeden söylemesi de elbet, câiz olur. Niçin câiz olmasın ve bununla, İslâmiyyete i’timâd, güven kalmasın? Çünki, Allahü teâlâ, Peygamberinin “sallallahü aleyhi ve sellem” yanıldığını, unutduğunu, vahy ile, kendisine bildirmişdi ve doğrusunu, yanlışından ayırmışdı. Bir Peygamberin yanlış yolda kalması câiz değildir. Yanıldığı, vahy ile hemen bildirilir. Böyle olmasaydı, islâmiyyete güven kalmazdı. Demek oluyor ki, islâmiyyete güven kalmamasına sebeb, yanılmak ve unutmak değildir. Yanılmasının ve unutmasının, kendisine bildirilmemesi, düzeltilmemesidir. Bu ise, câiz değildir. Ya’nî hemen bildirilir.

    Dördüncü önsöz — Hazret-i Ömer, hattâ öteki üç halîfe de “radıyallahü teâlâ anhüm”, Cennet ile müjdelenmişdir. Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler, bunların Cennete gideceklerini bildiriyor. Bunların Cennete gidecekleri, o kadar çok söylenmişdir ki, tevâtür derecesine gelmişdir. Buna inanmamak, yâ kara câhillik veyâ koyu inâddır. Hadîs imâmlarımız, bu haberleri, hocaları olan Sahâbe ve Tâbi’înden alarak, kitâblarına yazmışdır. Yetmişiki fırkadan hadîs söyliyenlerin hepsi, bir araya toplansa, Ehl-i sünnetin hadîs âlimlerinin yüzde biri kadar olamaz. Kitâblarında bulunmaması, yok olmasını göstermez. Kur’ân-ı kerîmdeki müjdelere ne diyecekler? Meselâ, Tevbe sûresinin yüzüçüncü âyetinde meâlen, (Önce îmâna gelenlerden, her fazîletde öne geçenlerden, hem Mekkeden gelen Muhâcirlerden, hem de Medînede bunları karşılayıp yardım eden Ensârdan, önde olanlardan ve iyilikde bunların izinde gidenlerden Allahü teâlâ râzıdır. Hepsini sever. Onlar da, Allahü teâlâdan râzıdır. Allahü teâlâ, Onlara Cenneti hâzırladı. Cennetde sonsuz kalacaklardır) ve Hadîd sûresinin, onuncu âyetinde meâlen, (Mekke şehri alınmadan önce, din düşmanları ile harb edenler ve mallarını, Allah yolunda harc edenler ile, Mekke alındıkdan sonra, bunları yapanlar, müsâvî, eşit değildir. Birinciler elbette dahâ yüksekdir. Allahü teâlâ, hepsine Hüsnâyı, ya’nî Cenneti söz verdi) buyuruldu. Mekke-i mükerreme şehri alınmadan ve alındıkdan sonra harb edenler ve mallarını fedâ edenler Cennet ile müjdelenmiş olunca, mal fedâ etmekde ve cihâd-ı fî sebîlillahda ve muhâcir olmakda hepsinden önde olan Eshâbın büyükleri için acabâ ne denir? Bunların büyüklüklerinin derecesini kim anlıyabilir? Bu âyetdeki (müsâvî değildir) kelimesinin, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” için geldiğini tefsîr kitâbları yazmakdadır. Çünki, mal fedâ etmekde, cihâd etmekde, öncelerin öncesi odur. Feth sûresi, onsekizinci âyetinde meâlen,(Ağaç altında, sana söz veren mü’minlerden, Allahü teâlâ elbette râzıdır)buyuruldu. Muhyissünne imâm-ı Begavî “rahmetullahi teâlâ aleyh”,(Me’âlimüttenzîl) ismindeki tefsîr kitâbında, ma’nâ verirken diyor ki: Câbir bin Abdüllah “radıyallahü anh” dedi ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Ağaç altında benimle sözleşenlerden hiçbiri Cehenneme girmez!) buyurdu. Bu sözleşmeye, (Bî’at-ür-rıdvân) denir. Çünki, Allahü teâlâ, bunlardan râzıdır. [Bunlar, bindörtyüz kişi idi. Yedinci senedeki Hayber gazâsından bir sene evvel, Hudeybiyede (Bî’at-ür-rıdvân) yapıldı ve sekizinci senede Mekke feth edildi.] Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîfde Cennet ile müjdelenen kimseye kâfir demek, küfre sebeb olur ve en çirkin şeydir.

    ______________________________________

    Beşinci önsöz — Hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” kâğıd getirmeğe mâni’ olması, emre uymamak değildi. Böyle şeyden, Allaha sığınırız! Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” vezîrleri, yardımcıları, en iyi ahlâk sâhibi idi. Bunlardan biri, hiç böyle saygısızlık yapar mı? Hattâ, bir kerre veyâ iki kerre sohbetde bulunmakla şereflenen en aşağı derecedeki Sahâbînin bile, hattâ îmân ile şereflenip, Ona ümmet olan herhangi bir kimsenin, Onun emrine uymaması düşünülemez. Muhâcirlerin ve Ensârın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” en büyüklerinden olan ve en kıymet verdiği yardımcıları bulunan büyükler için böyle şey düşünülebilir mi? Allahü teâlâ, insâf versin de, din büyüklerine, böyle kötü gözle bakmasınlar. Anlamadan, dinlemeden, ağızlarına gelenleri söylemesinler.

    Hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” maksadı, sormak, anlamak idi. Nitekim, (Sorunuz) demişti. Ya’nî kâğıdı elbette istiyorsa, getiriniz demek istedi. Eğer, istemiyorsa, bu nâzik zamânda, kendisini üzmeyelim demek idi. Çünki, vahy ile ve emr olarak isteseydi, kâğıdı tekrâr ve ehemmiyyet ile isterdi. Kendisine emr olunan şeyi yazardı. Peygamberin “aleyhisselâm” vahyi bildirmesi lâzımdır. Kâğıdı istemesi vahy ile, emr ile olmayıp, ictihâd ve arzû ile birşey yazacak ise, bu nâzik zamân, buna elverişli olur veyâ olmaz. Vefâtından sonra ümmeti ictihâd edecektir. Dînin temeli olan Kur’ân-ı kerîmden, ictihâd ile, emirler çıkaracaktır. Kendisi hayâtda iken ve vahy gelmekte iken, ümmeti ictihâd etmekde idi. Vefât edip, vahy kesilince, ilm sâhiblerinin ictihâd etmeleri elbet makbûl olur. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, kâğıdı tekrâr ve ehemmiyyet ile istemedi. Hattâ, vaz geçdi. Böylece, vahy olmadığı anlaşıldı. Sayıklama olup olmadığını anlamak için, duraklamak, hiç yanlış bir iş değildir. Melekler, Âdem aleyhisselâmın niçin halîfe olduğunu merâk edip, anlamak istedi. Bekara sûresi, otuzuncu âyetinin, (Yâ Rabbî! Yeryüzünde, fesâd çıkaracak ve kan dökecek olan kulları mı yaratacaksın? Biz, seni tesbîh ediyoruz, hamd ediyoruz. Seni her dürlü aybdan, kusûrdan takdîs ediyoruz dedi) meâl-i şerîfi, bunu bildirmekdedir. Bunun gibi, Zekeriyyâ “aleyhisselâm”, kendisine, Yahyâ “aleyhissalâtü vesselâm” isminde bir oğul verileceği müjdelendiği zemân, Meryem sûresi, sekizinci âyetinin meâl-i şerîfi gibi, (Benim hiç çocuğum olur mu? Zevcem kısırdır. Ben ise, ihtiyâr oldum) dedi. Meryem “radıyallahü anhâ” da, Meryem sûresi, yirminci âyetinin meâl-i şerîfi gibi, (Benim hiç çocuğum olur mu? Bir erkek ile bir araya gelmedim. Günâh da işlemedim) dedi. Peygamber, melekler, büyükler, böyle sorup, suç sayılmayınca, hazret-i Ömerin “radıyallahü anh”, kâğıd getirmesini sorması, neden kusûr olsun? Neden kendini şübheli duruma düşürsün?

    Altıncı önsöz — Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâb-ı kirâmına iyi gözle bakmamız lâzımdır. Asrların en iyisi, Onun “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm” asrının olduğunu ve Peygamberlerden “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” sonra, bütün insanların en iyisi, en yükseğinin, Eshâb-ı kirâm olduğunu bilmemiz lâzımdır. Böylece, asrların en iyisinde, Peygamberlerden başka, bütün insanların en iyisi olan Eshâb-ı kirâmın, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” vefât edince, yanlış, bozuk bir şeyde sözbirliği yapmıyacakları ve fâsıkları, kâfirleri, Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” yerine geçirmiyecekleri anlaşılmış olur. Eshâb-ı kirâmın hepsi, insanların hepsinden, nasıl dahâ üstün olmaz ki, bu ümmetin bütün ümmetlerden dahâ üstün olduğunu, Kur’ân-ı kerîm bildirmekdedir. Bu ümmetin en üstünü ise, onlardır. Hiç bir Velî, bir Sahâbînin derecesine yükselemez. O hâlde, biraz insâf etmeli ve iyi düşünmeli! Hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” kâğıd getirilmesine mâni’ olması, küfr olsaydı, bu ümmetin en müttekîsi olduğu, Kur’ân-ı kerîmde bildirilen Ebû Bekr-i Sıddîk, bunu, yerine halîfe seçer mi idi? Muhâcirler ve Ensâr, onu söz birliği ile, halîfe yapar mı idi? Hâlbuki, Muhâcirleri ve Ensârı, Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde medh etmekdedir. Hepsinden râzı olduğunu bildirmekde ve hepsine, Cenneti söz vermekdedir. Bunlar, onu Peygamberin yerine geçirir mi idi? Bir kimse, Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbına iyi gözle bakarsa, böyle çirkin zan ve şübhelerden kurtulur. Sevmek için, hüsn-i zan etmek lâzımdır. Peygamber aleyhisselâmın sohbetine ve o sohbetde bulunanlara, iyi gözle bakılmazsa ve Allah göstermesin, kötülenirse, bu kötülük, o sohbetin ve o Eshâbın sâhibine gider. Hattâ, bu sâhibin sâhibine, [ya’nî Allahü teâlâya] gider. Bu hâlin çirkinliğini iyi düşünmek lâzımdır.

    Eshâb-ı kirâma kıymet vermiyen kimse, Allahü teâlânın Peygamberine inanmamış olur denildi. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, Eshâb-ı kirâmın şânını anlatmak için, (Onları seven, beni sevdiği için sever. Onlara düşmanlık eden, bana düşman olduğu için eder) buyurdu. O hâlde, Eshâb-ı kirâmı sevmek, Onu sevmek demekdir.

    Bu altı önsöz anlaşılınca, bu gibi şübhelere meydân kalmaz. Hattâ çeşidli cevâblar te’mîn edilmiş olur. Bu önsözler, düşünmeğe bile lüzûm kalmadan insanı şübheden kurtarır. Zâten böyle şübhelerin bozuk olduğu âşikârdır. Bu önsözler, bu şübhelerin bozukluğunu anlatmak için değil, meydânda olan hakîkati hâtırlatmak içindir. Bu fakîre göre, böyle şübheler şuna benzer ki, bir zekî kimse, ahmakların yanına gelip, önlerinde duran bir altının taş olduğunu, çeşidli yalanlarla isbât etse, o zevallılar, bu sözlerin yalan olduğunu anlamayıp, bozuk taraflarını meydâna çıkaramadıklarından, şübheye düşerler. Hattâ altını, taş sanırlar. Gördüklerini unutur, hattâ buna inanmazlar. Zekî olan, açıkça gördüğüne inanıp, buna uymıyan sözlerin yanlış olduğunu anlar. Burada da, üç halîfenin, hattâ Eshâb-ı kirâmın hepsinin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” büyüklüğünü, yüksekliğini, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler, güneş gibi meydâna çıkarmış, herkese göstermişdir. Yalan ve yaldızlı sözlerle, bu büyükleri kötülemeğe çalışmak, göz önündeki altını, taş olarak tanıtmağa benzer. Yâ Rabbî! Bize doğru yolu gösterdikden sonra, kalblerimizi bu yoldan kaydırma! Bizlere acı! Merhameti bol ancak sensin!

    Din büyüklerine, islâmın göz bebeklerine, acabâ niçin dil uzatıyor, bunları kötülüyorlar? Fâsık ve kâfir olduğu islâmiyyetde bildirilen kimselerden birini bile kötülemek, ibâdet ve fazîlet değildir ve insanı Cehennemden kurtaracak bir sebeb değildir. O hâlde, dîne yardım edenlere ve islâmiyyeti koruyanlara dil uzatmanın hiç fâidesi olur mu? Ebû Cehl ve Ebû Leheb gibi, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” büyük düşmanlarına sövmenin bile ibâdet olacağı, islâmiyyetde bildirilmemişdir. Belki, ismlerini anmayıp, vakt gayb etmemek dahâ uygundur.

    (Bu mektûb, hâce Ebül-Hasen Behâdır Bedahşîye yazılmıştır.)

  22. ŞİİLERİN ORUÇ ve RAMAZAN ANLAYIŞI !
    Öncelikle şunu belirtmek isteriz ki, Şia Ramazanı şerif ayına Muharrem ayı (Hz. Huseyin’in şehid edildiği ay) kadar ehemniyet vermez. Oruçlarını o zaman tutar bazı yemekleri ise kendilerine haram ederler.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    şii-shya1

    Cenab-ı Allah’ın nimeti sayesindedir ki Ehli Sünnet Müslümanları Hz. Resulullah Efendimizin (sav) yolunu kendilerine esas olarak almış, onun hal ve tavırlarını, şeriat ve yasaklarını takip ederek kurallarına uymuşlardır. O’nun yasakladığından uzak durmuş, emrettiklerini yerine getirmişlerdir.

    Bunun tam aksine buna ittiba edip terkeden delalete düşmüş bazı topluluklar vardır ve bunlar kendi heva ve heveslerine uyarak, mezheplerine ve ruhbanlarına tabi olurlar. İşte bu kesimler Hz. Resulullahın (sav) emirlerine ve sünnet-i seniyyesine açıkca muhalif bir tavır sergilerler. Niçin? Çünkü onların takip ettikleri mezhep böyle emretmektedirler; zira onlar Rafizidirler (yani reddedenlerdir). Onların bakış açılarına göre Hak (yani doğru) olan şey Sünnilere şiddetli muhalefet etmektir. Bunun en büyük fitne olduğunu bilmelerine rağmen Şeytan onları bu yolda yürümeleri için aldatmaktadır.

    Sünniler oruç tutar iftar ederler, iftar yapar ve oruç tutarlar, namaz kılarlar, tekrar namaz kılarlar ve böylece yeryüzünde Allah’ın kendilerine biçtiği zaman sona erinceye kadar bu yolda devam ederler…Rafiziler (Şiiler) Müslümanlara hem usul hem de füru açısından ibadetler ve itikad nokta-i nazarında muhalefet etmektedirler.

    Bunlardan bir tanesi de mübarek Ramazan ayında tutulan oruçtur.

    Ehli İslam “Hilal’i gördüğünüzde oruç tutunuz ve tekrar Hilali gördüğünüzde bayram ediniz.” Hadis-i şerifi mucibince ilk gün Ramazan ayı orucunu tutarlar. Şiiler ise Müslümanların aksine orucu ilk gün değil vaktin girmesinden bir gün sonra tutarlar.

    Müslümanlar sabahtan akşam ezanı okuyuncaya kadar oruç tutarlar ve sabah ezanında oruçlu olarak akşam güneşin batıp ezanın okunmasıyla birlikte iftarlarını açarlar.

    Şii Rafizilere gelince onlar sabah oruç tutarlar Şark Yıldızı diye isimlendirdikleri yıldız görününceye kadar iftar açmazlar! Bu yaptıkları Resulullah Efendimizin (sav) öğretilerine aykırı olup Yahudilerin yaptıkları işlere benzemektedir. Şöyle ki Resulullah (sav) “Sizler içinden hayırlı olanlarınız iftarı açmakta acele edenlerinizdir.” Buyurmakta iken Şiiler tıpkı diğer birçok hususta olduğu gibi bu meselede de geç davranıp muhalif tavırlarını ortaya koymaktadırlar.

    Ehli İslam Aleyhissalatu Vesselam Efendimizi takip ederek akşamları teravih namazı kılarlar ve hadis-i şeriflerde belirtildiği gibi günahlardan tevbe etmek, bağışlanma dilemek için ibadet ederler, Kadir Gecesinde geçmiş günahlarının bağışlaması ümidiyle daha çok ibadete sarılırlar.

    Rafizilere gelince onlar teravih namazı kılmazlar . Sebebi ise Hz.Ömer efendimizin bu namazı cemaatle müslümanlara kıldırmasından yani açıkca Hz Ömer düşmanlığındadır.

    Ehli İslam oruç iken içmeyi (sigara) ve cinsel ilişkiye girmeyi orucu bozan haram şeyler olarak görmekte ve böyle hareket etmektedirler.

    Rafizi Şiilere (Caferiler) gelince, su içmeyi sigara içmeyi ve oruçlu iken gündüz vakti kadınlar (arkasından olmak üzere) ile cinsel ilişkiye girmeyi gayet normal karşılamakta, bunun orucu bozmadığını iddia etmektedirler.

    Bunlar şia’nın başucu kitaplarından muteber kabul ettikleri Tabatabai el Yazdi’nin el Urvetul Vuska adlı kitabının 10. Mesele 2393. Sorusuna verdiği fetvada gözler önüne serilmektedir. Burada “Örneğin kişi cinsel ilişkiye girmek isterse ve girerse orucu bozulmaz!”

    2393, 11. Meselede ise “eğer bir hünsa (biseksüel) şahıs ilişkiye girerse orucu bozulmaz, yine bir hünsa bir kadınlar arkasından ilişkiye geçse bile orucu bozulmaz. Dahası iki hünsa ilişkiye girse bile oruçları bozulmaz!” denilmektedir.”…Bu yöndeki çirkin iddialar ve yorumlar kitapta bu şekilde devam ediyor…Hatırlanacağı gibi çokca reklamı yapılan Lübnanlı Şii Alim Seyyid Hüseyin Muhammed Fadlallah da sigara içmenin orucu bozmayacağı yönünde fetva vermişti!…

  23. ŞİA KİTAPLARINDAN HAYRETE DÜŞÜREN ALINTILAR
    İran’ın resmi devlet ideoloji olarak başını çektiği Şii mezhebine dair kamuoyunda oldukça yanıltmalar ve yanlış yönlendirmeler söz konusu.

    1979 Fransa ve Amerika Destekli İran’daki Humeyni devrimi ile aslında Müslümanlar arasında vahdetin temin edildiği, Sünni-Şii arasında farkın olmadığı gibi sloganlar ile tüm dünyada sahte bir birliktelik rüzgarları estirildi.

    Oysa başta Humeyni olmak üzere hiçbir Şii’nin , düşüncesini şekillendiren temel mezhep eserlerini, alimlerini ve kitaplarını inkar ettiğini, bunların içeriğini kabul etmediğini, yeni bir şey getirdiğini hiç kimse söyleyemez! Bu inkarı mümkün olmayan; ancak üstü son derece sinsi şekilde belirli çıkarlar doğrultusunda gizlenmeye çalışılan hakikat yeniden açığa çıkartılmalıdır.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    1. Hz. Peygamberin (sav) vefatından sonra üç kişi hariç herkes İslam’ı reddetti: Mikdad, Ebu Zer ve Selman-ı Farisi! (Kur’an-ı Mecid, Makbul Hüseyin Dehlevi, Sayfa 134)

    2.Tüm imamlar makam ve mertebe olarak Hz. Muhammed (sav)’e denktirler. (Usûl-u Kâfi, Cilt 1, Sayfa: 270)

    3. Gerçek Kur’an-ı Kerim’de 17.000 ayet vardır! (el Şafi, Cilt 2, Sayfa 616)

    4. Sahabey-i Kirâm (ra) Hz. Ali’nin (ra) ilahi hakkını (vilayet) inkar ederek kafir olmuşlardır. İlk üç halife ve diğer Sahabeler vilayeti kabul etmeyerek kafir olmuşlardır. (irananaliz:Bu sapkın düşünce Selahaddin Özgündüz’ün başını çektiği Zeynebiye dahil diğer Türkiye’deki Şii-Caferilerin tıpkı diğer mezhepdaşları gibi en temel inanç esaslarından bir tanesidir. En temel başvuru kitapları olan Usûl-u Kâfi adlı eser internet taraması ile Türkçesine ulaşılabilecek içinde binlerce sapkın, uydurma, bidat ve çirkin ithamlar ve hakeret içeren bilgiler yer almaktadır. Bunlara ait sitelerdeki dini içerikli makalelerin herhangi birisine veya Caferiyol adlı dergilerine bakıldığında referans verdikleri kitapların en başında usûl kitaplarının baş tacı olan el Kafi gelmektedir. İşte bu bidat fırkasının düşüncesi yine aynı kitabın 420. Sayfasında yer almaktadır. Farklı basımlarda doğal olarak sayfa sayıları değişiklik arz edebilir.)

    5. Allah ile Ali arasında farklılık. (Cila’ul-Uyûn, Cilt 2, Sayfa 66)

    6. Bizler Allah’ın nazarında kullarının gözleriyiz ve tüm insanlık için nihai otoriteyiz. (Usûl-u Kâfi, Cilt 1, Sayfa 145)

    7. Kur’an-ı Kerim’in tam bilgisine İmamlar hariç kimse sahip değildir. (Usûl-u Kâfi, 1, Sayfa 228)

    8. “Bidat”; Allah (cc) haşa yalan söylüyor. (Türkiye’deki Şii Caferiler de dahil tüm Şiilerin en temel eseri olan Usûl-u Kâfi, Cilt 1, Sayfa 148)

    9. Hz. Ebubekir (ra) öldüğü sırada kelimeyi (şehadet) söyleyemedi! (Israr-ı Muhammed, Sayfa 211)

    10. Kaimimiz (12. İmam) kalktığında, Humira (Hz. Ayşe) mezarından kaldırılacak ve Muhammedin (sav) kızı Fatıma’nın intikamını almak için kırbaçlanarak cezasını çekecek. (el Şafi, Cilt 2, Sayfa 108) (irananaliz:Aslında nerdeyse tüm Şiilerin, aliminden avamına kadar Hz. Ayşe (ra)’ye karşı taşıdıkları nefret, kin ve çirkin ithamları gayet iyi biliniyor. Tıpkı İfk hadisesi sırasında olduğu gibi ve günümüzdeki İslam düşmanları ve Şarkiyatçı literatürüyle paralel bir zihniyetin izdüşümü Şiilerin bu bakış açısı)

    11. Ali İlahtır! (Cila’ul-Uyûn, Cilt 2, Sayfa 66)

    12. Allah (cc)’ın (varlığının hücceti) bilinmesinin yolu İmam olmaksızın tesis edilemez. (Usûl-u Kâfi, Cilt 1, Sayfa 177)

    13. Sarhoş Hulafay-i Raşidin için Kur’an’da değişiklik yapılmıştır. (Kur’an Tercümesi, Makbul Hüseyin Dehlevi, Sayfa 479)

    14. Şeytan camide Ebu Bekir’e sadakat yemini edenlerin birincisiydi. (Israr-ı Muhammed, Sayfa 30)

    15. Hz. Muhammed (sav)’i hanımları olan Hz. Ayşe (ra) ile Hz. Hafsa (ra)’nın zehirlediği iftirasını atmaları. (Cila’ul-Uyûn, Sayfa 118)

    16. İmamlar İlahtır. (Cila’ul-Uyûn, Cilt 2, Sayfa 85)

    17. İmam ölüm saatini bilir ve ölümü onun kontrolü altındadır! (Şiilerin en muteber kitabı Us’ul el Kâfi, Cilt 1, Sayfa 258)

    18. Pakistan hakiki Kur’an-ı Kerim’de bahsedilmiştir, şimdiki Kur’an anlamsızdır. (Hazar Tümhari Das Hamari, Sayfa 554)

    19. Hz. Ömer (ra)’in kafirliği hakkında şüpheye düşmek küfürdür! (Cila’ul-Uyûn, Sayfa 63)

    20. Abdullah İbni Sebe İmamet’in zorunlu olduğunu savundu ve Hz. Ali (ra)’nin gerçek ilah olduğunu iddia etti. (Envar-ı Nu’maniye, Cilt 2, Sayfa 234)

    21. Şiilere göre hiçbir şey İmamlardan gizli kalamaz ve onlar geçmiş, mevcud ve gelecek zamanın tam bir bilgisine sahiptirler. (Usûl-u Kâfi, Cilt 1, Sayfa 260)

    22. Kur’an dört kısımda indirilmişken şimdiki Kur’an üç kısımdan oluşmaktadır. (Şia Aur Tahrif-i Kur’an, Sayfa 62)

    23. Hz. Ali (ra)’in ilk halife olduğunu inkar edenler kafirlerdir. (Envar-ı Nu’maniye, Cilt 3, Sayfa 264)

    24. Hz. Ayşe (ra) kafir bir kadındı. (Hayat’ul Kulûb, Cilt 2, Sayfa 726)

    25. Bizler halifesi Ebubekir olan ne Allah’ı ne de Peygamberi kabul etmeyiz! (Envâr-ı Nu’maniye, Cilt 2, Sayfa 278)

    26. İmam Peygamberin (as) sahip olduğundan daha fazlasına sahiptir. (Usûl-u Kâfi, Cilt 1, Sayfa 388)

    27. Şimdiki Kur’an kısaltılmışken Gerçek Kur’an İmam Mehdi tarafından muhafaza edilmektedir. (Hazaar Tumhari Das Hamari, Sayfa 553)

    28. Ebu Bekir ve Ömer Şeytan’dan daha fazla zorbaydılar. (Hakkul Yakîn, Sayfa 509)

    29. İmam Mehdi (12. İmam) Ayşe’yi (ra) soyarak cezalandıracaktır. (haşa ve kella)(Hayat’ul Kulûb, Cilt 2, Sayfa 901)

    30. Farklı bir şehadetin kabul edilmesi (Usûl-i Şeriat fi Akaidul Şiâ, Sayfa 423)

    31. İmam’ın hareketlerine ağlamak ve gizli tutmak Cihaddır. (Usûl-u Kâfi, Cilt 2, Sayfa 226)

    32. Şeyheyhn (Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer kast ediliyor) Hz Ali (ra) tarafından derlenen Kur’an-ı kabul etmediler! (Faslul-Hitab, Sayfa 44)

    33. Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer (ra) cehennemin yedi kapısı arasındadırlar. (Hakkul Yakîn, Sayfa 500)

    34. Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa (ra) münafık ve kafir kadınlardı! (Hayat’ul-Kulûb, Cilt 2, Sayfa 900)

    35. Kelime-i Tayyibe’nin değiştirilmesini kabul etmeleri (Şii Mezhebi Hak Hai, Cilt 2, Sayfa 57)

    36. Şiilerin (yanılmaz) 14 İmamı, kainatın efendileri tüm Peygamberler ve Meleklerin kutsiyetine saygısızlık etmektedirler. (Cilâ’ul-Uyûn, Cilt 2, Sayfa 29)

    37. Kur’an bir keçi tarafından yendi. (Min Kitabul Burhan Fi Tefsir’ul Kur’an, Sayfa 38)

    38. İmam Mehdi, Şeyheyhin (Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer Efendilerimiz) mezarlarının kazılarak ölü cesetlerini çıkartacak, onları diriltecek ve cezalandıracaktır. (Hakkul Yakin, Sayfa 371)

    39.“Ayşe bir münafıktı!” (Hayatul Kulûb, Sayfa 867) (irananaliz:Şiilerin en bariz Ehli Beyt düşmanlığı, zira bu sakat mantık Hz. Muhammed (sav)’in mübarek eşlerini ailesinden saymayacak, Hz. Fatıma (ra) ve onun soyundan gelenleri Ehli Beyt sayacak!)

    40. Hz. Ali’den (ra) yardım dilemek bir şirk olmayıp Hz. Peygamberin (sav)’in yoludur! (Hathi Kay Daant Khanay Kay Aur Dikhanay Kay Aur, Cilt 2, Sayfa 41)

    41. İmam Mehdi tüm Sünni alimleri katledecek. (Hakkul Yakîn, Sayfa 527) (irananaliz:Bu sebeple olsa gerek ki Rafizi İran’ın desteklediği ve meşhur Şii merciiyetlerin fetva verdiği Şii terör şebekeleri Irak’ta dünyanın en meşhurları olan yüzlerce Ehli Sünnet alimlerini kaçırdı, işkence etti ve katletti. Halen işbirlikçi Şii Irak Hükümetine, milis örgütlere ait gizli-açık cezaevlerinde ve merkezlerde çok sayıda Sünni alim, imam, hatip, önde gelen ve mazlum Iraklılar tutulmaya devam etmektedir.)

    42. Kur’an-ı Kerim’i başlıca derleyenler tahrif edilmiş, bozulmuş ve kötüye kullanılmış Kur’an-ı Kerim’i aktardılar. (El İhticac, Sayfa 257)

    43. Ebubekir, Ömer, Osman ve Muaviye tıpkı put gibidirler, onlar Allah’ın tüm yaratıklarının en kötüsüdürler. (Hakkul Yakin, Sayfa 519) (irananaliz:Türkiye’de 1990’larda her ne kadar ilk üç halifeye cesaret edilmese de sahabe Hz. Muaviye (ra)’ye yönelik İrancı radikal ve çevirilerle yetişen bir güruhun çirkin hareketleri ve saldırıları aslında bilmedikleri, temelde Şiilerin düşünce dünyasında derin yer edinenen bu tür menfur esaslara dayanmaktadır.)

    44. Aişe (Hz. Peygamberin -sav- eşleri) alenen terbiyesizlik işlemiştir. (Kuran-ı Mecid, Makbul Hüseyin Dehlevi, Sayfa 840) (irananaliz:Bu aşağılık iftira Resulullah – sav- döneminde Yahudiler ve İslam düşmanları tarafından yapılırken kurulduğu günden bu yana Şiiler nezdinde hiç değişmeden aynı mel’unlukla dillendiriliyor oluşu mezkur güruhlarla aynı dünyanın insanları olduğunu da gözler önüne sermektedir. Tabi modernist ilahiyatçılar ve köksüz oluşumların da Hz. Ayşe (ra) mevzubahis olduğunda aynı ebter ağacın dalları oldukları gözlerden kaçmıyor.)
    45. Aliyyun Veliyullah demeksizin kelimey-i tayyibe yanlıştır. (Şia Mezheb Hak Hai, Sayfa 2) (irananaliz:Yani kelimey-i şehadet getirince veya kelimey-i tevhid getirence bir Müslüman oraya buraya uyduruk Şii mezhebinin icbar kıldığı, dinde yeri olmayan şeyleri söyleyecek!)

    46. Ebubekir ve Ömer Şeytan’ın takipçileriydi! (Kur’an-ı Mecid, Makbul Hüseyin Dehlevi, Sayfa 674)

    47. Allah (cc) mutlu olduğunda Farsça konuşmaya başlar, kızdığında ise Arapça konuşur! (Tarihul İslam, Sayfa 163)

    48. Kur’an-ı Kerim’de fahşa (kötülük) Ebubekir’i, munkir Ömer’i, baği (isyankar) Osman’ı kast etmektedir. (Kur’an-ı Mecid, Makbul Hüseyin Dehlevi, Sayfa 551)

  24. Şİİ ‘LERİN HERGÜN SABAH RESMİ DEVLET TELEVİZYONUNDAN YAPTIKLARI DUA (KUREYŞ’İN İKİ PUTUNA LANET…)
    Dua – Kureyş’in İki Putu: inanılmaz bir niyaza (dua, yalvarış, yakarış) ve bunun nasıl isimlendirildiğine bakınız lütfen: ‘Kureyş’in İki Putu’nun Niyazı’. Bu iki putla Hz. Ebubekir (ra) ve Hz. Ömer (ra) kast edilmektedir. Ancak onlara sorduğunuzda sahabeleri tekfir etmediklerini iddia etmektedirler.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    sanemduasi-2put

    Çeviri: Ey Allah, Salli ala Muhammed ve ala ali Muhammed. Kureyş’in iki putuna (Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer) lanet olsun, onların (Kureyşin) iki büyücüsüne, iki zalimine, iki yalancısına ve onların iki kız kardeşine (Hz. Ayşe ile Hz. Hafsa) de lanet olsun. Ki onlar (Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer) senin emrine itaatsizlik ettiler, senin vahyini inkar ettiler, senin iyiliğini reddettiler, Resulüne itaatsizlik ettiler, dinini değiştirdiler, senin kitabında (Kur’an-ı Kerim) değişiklik (tahrif) yaptılar, düşmanlarını sevdiler, dostlarını reddettiler, hükümlerini kaldırdılar, emirlerini geçersiz kıldılar, delillerine inanmadılar, sevdiklerine düşmanlık ettiler, düşmanlarına korudular, ülkeni harabe ettiler, kullarını baştan çıkardılar. Ey Allah! Her ikisine (Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer), onların takipçilerine, sevenlerine, onların milletlerine, onların taraftarlarına, yandaşlarına, bağlılarına…LANET ET!

    Şiilerin son derece önem verdikleri ve Şii alimlerin bunu geçerli bir dua, niyaz, yakarış olarak değerlendirdikleri bu belge Şii kaynaklarındaki birçok kitapta yer almaktadır.
    Şiilerin temel düşünce dünyasını teşkil eden bu sözde dua, niyaz metni örneğin şu şahısların eserlerinde yer almaktadır: El Kafami, el Keşani, el Nuri el Tubrisi, Esedallah el Haeriri, Murteza Hüseyin, Manzur Hüseyin, el Karkey, el Damad el Hüseyni, el Meclisi, el Tasaturi, Ebul Hasan el Amili, Abdullah Şubbar, el Haeriri, Mirza Habiballah ve daha birçokları.

    Önemli olan nokta bu şahısların tümünün Şii din adamları arasında en üst rütbe olan Ayetullah sıfatı taşıdığını belirtmek gerekiyor. Bu şahıslar, Şia mezhebi mensuplarının itibar ettikleri ve sözlerine ittiba ettikleri din adamları sınıfındandırlar.

    Aynı zamanda bu belgeyi Humeyni de onaylamıştır. Tuhfetül Avam Makbul diye adlandırılan kitapta bu niyazın doğru olduğu noktasında ittifak eden Şii alimler şunlardır. Bu Şii alimlerin tamamı da Ayetullah sıfatını haizdirler!!

    1. Ayetullah Seyyid Muhsin Hekim el-Tabatabi

    2. Ayetullah Seyyid Ebul Kasım el Hui

    3. Ayetullah Seyyid Ruhullah Humeyni

    4. Ayetullah Seyyid Mahmud el-Şamrudi

    5. Ayetullah Seyyid Muhammed Kazım Şeriatmedar

    6. Ayetullah Seyyid Ali el-Naki el Nakari

  25. Şİİ-EL BAHRANİ: KUR’AN-I KERİM BOZULMUŞTUR !
    Aşağıda fotoğrafını sunduğumuz kitapta Es Seyyid Adnan el Bahrani’nin eserinde klasik ve değişmeyen Şii düşüncesinden en önemlisi olan ‘Kur’an-ı Kerim’in tahrif edildiği ve değiştirildiği’ iftirasını bulabileceksiniz.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    bahraniwy1

    Yazar:Esseyyid Adnan el Bahrani

    Kitap Adı: Meşarik el Şümus el Deriyye

    İçerik: Bu eserinde Şii alim sözde Hz. Ali’ye dayandırarak naklettiği iftirada Kur’an-ı Kerim’in değişikliklerin yapıldığını, elimizdeki mevcut Kur’an’ın Muhammed (as)’e indirilen Kur’an olmadığını, bilakis bunun Allah’ın (cc) indirdiklerinin hilafına şeyleri içerdiğini, muharref ve muğayyer olduğunu iddia etmektedir!!!

  26. ŞİİLERDEN ZİNAYA TEŞVİK, PEYGAMBER (S.A.V.)’E İFTİRA!!
    Bakınız Şiilerin bu kitabının Babul Muta kısmında sözde isimlerini silsile ile sıraladıkları kişilerin neler söylediklerini iddia edilmektedir! Hatta bu sapık Şiiler Hz. Muhammed’in (sav) Cebrail’in kendisine muta nikahı yapan ümmetinin kadınlarının bağışlandığını söylediği iftirasını atmaktadırlar! Metinde; ‘Burada muta yapanlar sevap alırlar mı? sorusuna elbette alacakları, hatta Allah’ın günahlarını affedeceği, yıkanırsa Allah’ın onu sudan kıllarına kadar affedeceği iddia edilmektedir?
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    fn1360

    O kadar ki kitapta Hz. Muhammed (sav)’e bile iftira atmaktan çekinmeyen Şiiler sözde Cebrail’in (as) Hz. Peygambere ; “Allah’ın ümmetinin kadınlarından muta yapanları bağışladığını” söylediğini arsız bir şekilde iddia etmektedirler.
    Fotoğrafta zinayı meşrulaştırmakla kalmayıp muta adı altında zina işleyenleri bile mükafatlandıran Şii anlayışın yer aldığı bir kitaptan alıntılar….

    Soru: Mut’a nikâhı caiz midir?

    Cevap: Mut’a nikâhı, hakkında varid olan nasların çelişkili olması sebebiyle, mevcut çelişkinin hükme de yansıtılmaya çalışıldığı bir meseledir. Aslında mesele bir takım usuli kaideler çerçevesinde hal edilecek olsa ortaya herhangi bir problem çıkmayacaktır. Mesela; bir mesele hususunda daha sonradan meydana gelen icmaın öncesinde geçen ihtilafı kaldıracağı [1] şeklindeki usul kaidesi konumuza menar yapılacak olsa, soruda yer alan İbn Abbas (Radıyallahu Anh)’ in mut’a nikâhına cevaz verdiği şeklindeki cümlenin ilmi zaviden değersizliği gün yüzü gibi ortaya çıkar.

    Cevaba gelecek olursak, muta nikâhı meselesi İmam eş-Şafii’nin de buyurduğu üzere İslam’ da evvela haram olup daha sonra mübah kılındıktan sonra tekrardan haram kılınmış olan mesilsiz bir meseledir.[2] Öncelikle belirtmek gerekirse, dört mezhepten hiç birisi bu konu hakkında cevazdan bahsetmemektedir.[3] Ancak bu meselede bir takım sahabe kavillerine tutunduğunu söyleyen fakat fil hakika mensuh olan bir mübahla amel etmekte olan Şia mezhebi ve onun mensubları dendene yapmaktadırlar. Biz evvela mut’anın caiz olduğuna dair getirmiş oldukları delilleri takrir edip irdeleyelim.

    I. Kur’an-ı Kerim’de “Artık onlardan hangisiyle faydalandıysanız, kesinlikle belirlenmiş bir şey olarak mehirlerini kendilerine verin.[4] Şeklindeki ayet-i kerimede “istimta’” kelimesi kullanılmaktadır ki bu kelime kökü itibarıyla “mut’a” kelimesinden türemektedir. Dolayısıyla bu ayet mut’a’nın cevaziyetini göstermektedir.

    II. İbn Abbas (Radıyallahu Anh) ve onun ashabı diye tabir edebileceğimiz Ata, Tavus (Rahimehumullah) mut’anın caiz olduğu görüşünde idiler.

    III. İbn Mes’ud (Radıyallahu Anh): “Biz Resulullah ile beraber savaşa çıkmıştık. Beraberimizde kadınlar(ımız) yoktu. Husyelerimizi burdursak olmaz mı diye sorunca bizi bundan nehyetti. Daha sonra bize belli bir müddete kadar bir elbise karşılığında kadınlarla nikah yapmamıza müsaade etti ” buyurmaktadır. Daha sonra da İbn Mesud (Radıyallahu Anh) “Ey İman edenler! Allah’ın size helal kıldığı temiz şeyleri kendinize haram yapmayın ve haddi aşmayın”[5] ayet-i kerimesini okudu. [6]

    Mut’a nikâhını caiz görenler bu ve benzeri rivayetlere tutunmakta ve aslında birer şüpheden ibaret olan bir takım kuruntularla kendilerini avutmaktadırlar. Şimdi, Mut’a nikâhının haram olduğunu savunan ve bu meselenin “mücmaun aleyh” olduğunu söyleyen ulemamızın ileri sürdüğü edille ve yukarıdaki şüphelere vermiş oldukları cevaplara bakalım:

    I. Ayette geçen istimta’ kelimesinden sonra gelen ecir verme emri icareye yani kadından belli bir müddet karşılığında muayyen bir ücretle faydalanmaya delalet etmez. Zira ayetin manası “Onlardan faydalanmak istediğinizde onlara ecirlerini (mehirlerini) veriniz” şeklindedir. Zira ayette takdim ve tehir vardır. Muhal farz bu ayetin davayı ispat ettiğini kabul etsek dahi bu hükmün daha sonradan neshedildiğini söylemek durumundayız.

    II. İbn Abbas (Radıyallahu Anh) ’in mutaya caiz demesi ona aid olan ilk görüştür. İmam Tirmizi onun kendisine Efendimiz’in mut’a yı yasakladığı haber verilince bu görüşünden döndüğünü rivayet eder.[7] Ve İmam Beyhaki’nin rivayetinde aynı İbn Abbas (Radıyallahu Anh) mut’a nikâhıyla ilgili “هي حرام كالميتة و الخنزير” demektedir.[8] Başka rivayette İbn Abbas’ın son kavli olarak “Allah’ım mut’a ve örf hakkındaki görüşlerimden dolayı sana tövbe ediyorum” dediği nakledilmektedir.[9] Şu rivayetlerin olmadığını farzetsek dahi Hz. Ömer döneminde vaki’ olan icma İbn Abbas’ın kavliyle amel etmenin cevazını ortadan kaldırır. Çünkü İmam Tahavi’ nin de[10] beyan ettiği üzere Resulullah’ ın yasaklamasına rağmen Hz. Ömer dönemine kadar[11]mut’a nikâhı yapan sahabilerin bu yasağı duymadıkları muhtemeldir.

    III. Mut’a meselesinde kavli bir şekilde nesih meydana gelmiştir. Şöyle ki; Resulullah Aleyhissalatü vesselam Sebre el-Cüheni (Radyallahu anh)’ nin rivayetinde “Ey İnsanlar! Ben size kadınlarla mut’a yapmak hususunda izin vermiştim. Ve muhakkak Allah Teala bunu (mut’ayı) kıyamet gününe kadar haram kılmıştır. Öyleyse kimin yanında bunlardan birisi varsa artık ona yol versin. Onlara verdiklerinizden herhangi bir şeyi geri almayın” buyurmuştur.[12] Görüldüğü gibi bu rivayette mut’ayı Allah Azze ve Celle’ nin kıyamet gününe kadar haram kıldığı açık bir şekilde tasrih edilmektedir.

    Aynı şekilde Hz. Ali’den yapılan rivayette Efendimizin Hayber günü kadınlarla mut’a yapmaktan ve ehli olan eşeklerin etlerini yemekten men ettiği açıkça belirtilmektedir.[13]

    İbn Mace’ nin rivayetinde Hz. Ömer’in insanlara irad ettiği bir hutbesinde “ Resulullah bize üç kez Mut’a yapmaya müsaade etti ve sonra bunu haram kıldı. Vallahi evli olup mut’a yapan birisini duyarsam taşla onu recmederim” dediği nakledilmektedir.[14]

    Darekutni’ nin rivayetinde Efendimiz “Talak, iddet ve miras mut’ayı yıkmıştır” buyurmuştur.

    Bütün bunlar bize mut’a nikâhının ilelebet haram kılınmış bir fiil olduğunu göstermektedir. Bu nikâhın haram kılınmasında mesnet olarak alınan Hz. Peygamberin sözleridir. Hz. Ömer’in yaptığı ise ahd-i Nebi’ de haram kılınmış olan bir fiilin haramlılığını ilan etmekten başka bir şey değildir. Bütün bunlara bakarak son sözü söyleyebiliriz “Mut’a zina ve fuhuşun kılıflı halidir. Vesselam…

    ÖMER FARUK KORKMAZ
    ——————————
    [1] الاجماع المتأخر يرفع الاختلاف المتقدم
    [2] Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-Bari IX/ 166
    [3] Mevsuatu’l-Fukhiyye el-Kuveytiyye, 41/ 334 Vizaretu’l-Evkaf ve’ş-şuuni’l-İslamiyye, Kuveyt
    [4] Kur’an, Nisa 24
    [5] Kur’an, Maide 87
    [6] Müslim, es-Sahih, Nikâh 11
    [7] Tirmizi, Sünen, Nikâh 28
    [8] El-Beyhaki, es-Sünenu’l-Kübra, VII/ 205 Haydarabad, Deken, 1353
    [9] Bkz. Vehbi Süleyman Gavci, el-Kafi fi’l-Fıkhi’l-Hanefi, III/948 Müessesetu’r-Risale 2009 B.1
    [10] Tahavi, Şerhu Meani’l-Asar, III/26
    [11] Hz. Ömer “ما بال رجال ينكحون هذه المتعة بعد نهي رسول الله صلى الله عليه و سللم عنها” sözüyle bu nikâhın caiz olmadığını bildirmiştir. Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-Bari XI/76 Mısır 1959
    [12] Müslim, Sahih Nikâh 1406
    [13] Müslim, Nikâh 29
    [14] İbn Mace, Sünen, No: 1963
    [15] Darekutni, Sünen, III/259

  27. Şİİ SAPKINLIĞI: KERBELA KABEDEN ÜSTÜNDÜR !
    İslam’ın ana omurgası dışında israiliyyat, felsefe, aşırı zorlama teviller, akidevi temellerle ilgili uydurmalar ve siyasi bir reaksiyonerlikten bir dini halini alan bidat fırkası Şiiliğe (Caferilik/12 İmam vs) dair eserlerden birine daha yer veriyoruz. Kamilul Ziyarat adlı bu eserde Şii alim bizzat Allah (cc)’ın ağzından kaleme döktüğü iftiralarla Kerbela’nın Mekke’den nasıl faziletli olduğunu vs iddia ediyor.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    kabahkarabala1

    Eser Adı: Kamilul Ziyarat

    Müellif: Ebil Kasım Cafer bin Muhammed bin Cafer bin Musa bin

    Konu Başlığı: Kerbela’nın ve İmam Hüseyinin (a.s) Ziyaretinin Fazileti

    Sayfa 811′de son derece komik ve sapkın bir Şii literatürü rivayeti naklediliyor. Alemlerin Rabbi olan Allah’a (cc) bu insanların neler atfettiği ve neler uydurduğuna dair önemli bir belge niteliği taşıyor kitap.

    İlgili sayfada şunlar iddia ediliyor:
    “Ebu Abdullah’tan rivayet edildi ki o: “Kabe’nin toprağı dedi ki: “Kim benim gibidir? Şüphesiz ki Allah benim üzerime bu evi inşa etti, her vadiden insanlar akın akın bana geliyorlar. Ve ben kutsal bir mabed yapıldım!?”

    Bu münasebetle Allah şunu vahyetti: (haşa) “Sen durmalı ve bir ara vermelisin. Benim kudretim ve azametimle, sana verdiğim mükemmellik Kerbela’ya verdiğimle kıyaslandığında bir hiçtir. Okyanusa dağıltığında bir iğne ne kadar su alırsa onun gibi bir şey müstesna!

    Eğer Kerbela’nın tozu toprağı olmasaydı sana hiçbir mükemmellik vermez idim. Eğer Kerbela toprağı zorunlu kılmasaydı; seni yaratmazdım, ve Ben senin iftihar ettiğin Kabe’yi yaratmazdım! Bu yüzden sakin ol ve yerinde dur, mütevazı ol, Kerbela toprağına doğru boynu bükük ol, Kerbela toprağının karşısında böbürlenme: Eğer böyle olmazsan sana öfkenirim ve seni Cehennem ateşine fırlatırım!”

    Kitaptan alıntı burada bitiyor. İşte birçok Ayet-i Celileyi alenen çarpıtan, meallerini akla gelmedik şekilde tevil ederek yanlış çeviren, Hz. Resulullah (cc)’ı itham eden, Sahabeleri tekfir edip lanetleyen Şii alimlerden birinin daha genel Şii mantalitesini gözöne serdiği eseri!Bugün bu eser ve benzeri yüzlerce rivayetle döşenmiş, Yüce Allah’ı bile korkusuzca kendi adlarına konuşturan bu zihniyete mensup kesimler Mekke’de mübarek Kabe’de terörist eylemlere girişmiş, yüzlerce masum hacı katledilmişti! Türkiye’de “Kabe Direnişi” ve ölenlerin şehit kahramanlar olarak lanse edildiği bu çirkin hain eylemin dini, teorik çerçevesi işte bu tür Şii literatürü tarafından besleniyor.

    Hacca giden Şiilerin temel düşüncesi de bu istikamette olup tüm dünya müslümanların kin ve nefretini kazanan eylemler sergiliyorlar. Son olarak Ahmedinecat, Hamaney ve diğer sair Şii liderlerin, ilim adamların sözde Vahhabileri, Suudileri hedef alarak yaptığı saldırılar aslında daha derinde Kabe’ye ve hakiki Müminlere yönelik sahip oldukları düşmanlık, akidevi bağnazlık ve sapkınlıktan kaynaklanmaktadır.

  28. HANGİ HUMEYNİ ?
    Şia, şartlara göre kâh askerî marşlar, kâh kardeşlik türküleri eşliğinde İslam Dünyası’ndaki yayılmasına devam ederken, gözünü diktiği coğrafyalarda kendisine yakın bulduğu yerel unsurlarla çok yönlü işbirlikleri tesisini de büyük bir ustalıkla sürdürüyor. Hatta ABD ve Batılı ülkelerle başından beri el altından yürüttüğü ilişkileri son süreçte ‘göstere göstere’ sürdürmekte bir sakınca görmüyor. Son birkaç gündür Yemen’de karşılaştığı ‘hesap dışı’ durumun makro planda İran’ın İslam Dünyası’ndaki yayılmacı politikalarına radikal bir etki yapacağını –en azından kısa vadede– beklemek hayalcilik olacaktır…
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    İran’ın, söz konusu yayılmacı politikaları, İslam Dünyası’ndaki yerel unsurlarla çok yönlü politikalar geliştirerek sürdürdüğünü söyledik. Burada başta devrim lideri Humeyni olmak üzere Şii taklid mercilerinin Ehl-i Sünnet’le ilişkiler bağlamında sıkça propaganda edilen “Sünnî kardeşlerimiz”, “Ümmet’in vahdeti”, “ABD_İsrail karşıtlığı”.. vurgulu beyanat ve fetvalarının büyük bir rolü bulunduğu açık. Bu beyanat ve fetvaların ülkemizde de hayli etkili olduğu ve Ümmet’in küresel problemleri konusunda hassasiyet sahibi pek çok insanın başını döndürdüğü bilinen bir hakikat.

    Ne var ki meseleye teyakkuz nazarıyla bakabilenler bunların sadece “siyaseten üretilmiş” söylemler olduğunu görmekte zorlanmıyor. Başta Humeynî olmak üzere İran devrimine liderlik eden kadroların klasik birer “İmâmî” olduğunu, dolayısıyla İmâmiyye’nin itikadî kabullerine aykırı herhangi bir inanç ve tutum içinde olamayacakları gerçeğini hatırlamak bile bu noktada kalın bir propaganda perdesinin ardında saklanan hakikatin görülmesine yardımcı olacaktır.

    Bundan yıllar evvel Humeynî’nin Kitâbu’t-Tahâre’sinde Hz. Aişe, Hz. Talha ve Hz. ez-Zübeyr (r.anhum) ile ilgili galiz hakaret içeren bir pasajın bulunduğunu zikretmiştim. Şiiler, internette de üzerinde hayli spekülasyon yapılan bu pasajın bilinçli olarak yanlış tercüme edildiğini, Humeyni’nin adı geçen muazzez sahabîlere hakaret etmediğini söyleyerek mızrağı çuvala sığdırmayı başardılar…

    Ancak Humeynî’nin bir İmâmî olarak Ehl-i Sünnet’e yönelik klasik ithamkâr, hatta hakaret dolu klasik tavrı benimsediği gerçeğini sadece speküle edilen bu pasaja indirgemek doğru değil. Her ne hikmetse Şii çevrelerin, diğer kaynaklar konusunda hayli cömert davrandıkları halde, internete yüklemekten özenle kaçındıkları birkaç eseri var Humeynî’nin. Onlardan biri el-Mekâsibu’l-Muharrame.

    Bu eserinde Humeynî, “muhaliifler”1 dediği Ehl-i Sünnet’in gıybetini yapmanın caiz olup olmadığıyla ilgili olarak şunları söyler:

    “(İlgili ayet ve rivayetlerin) açık ifadesi, gıybetini yapmanın haram olduğu kimselerin sadece “mü’minler” olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla muhalifin gıybetini yapmak caizdir. Ancak takiyye veya başka bir durum bunu yapmamayı gerektirirse başka…

    “Bu hüküm, muhaddis el-Bahrânî’nin, ilgili rivayetlerin zahirine aldanarak muhaliflerin kâfir ve müşrik kimseler olduğunu ısrarla söylemesine dayanmamaktadır. (…) Aksine, dayanağımız, gıybetin haramlığını anlatan delillerin, onların (muhaliflerin) gıybetini yapmanın da haram olduğu noktasını ispat etmemesidir.

    “(…) Resulullah (s.a.v)’in, velayeti nasbından önce imam, “Allah’ı ve Resulünü tasdik”ten ibaretti. (…) Velayeti nasbından (…)2 sonra ise velayet ve imamet “imanın rükünlerinden” olmuştur. Dolayısıyla “Mü’minler ancak kardeştir”3 ayeti, “kardeşliği”, velayet ve imamete samimiyetle inananlar arasındaki bir ilişki olarak tayin etmiştir. Netice olarak Resulullah (s.a.v) zamanında gayri münafık kimse, Allah’a ve Resulüne samimiyetle inanan kimseydi. O’ndan sonra ise samimi mü’min, velayete inanan ve onu tasdik eden kimse olmuştur.

    “(…) “Mü’min” kelimesinin geçtiği haberler de böyledir. “Uhuvvet/kardeşlik” ihtiva eden rivayetler de aynı şekilde onları (muhalifleri) kapsamaz. Çünkü onlardan, mezheplerinden ve imamlarından teberri etmek vacip olduktan sonra onlarla aramızda kardeşlik ilişkisi yoktur. Nitekim rivayetler bunu göstermekte ve mezhebin usulü de bunu gerektirmektedir.”

    Hu­mey­ni­’nin “mu­ha­lif­le­r” hak­kın­da söy­le­dik­le­ri­ni ak­tar­ma­ya de­vam edi­yo­ruz:

    “(…) Bi­zim dı­şı­mız­da­ki­ler (İmâ­miy­ye mez­he­bi­ne men­sup ol­ma­yan­lar, E.S) “müs­lü­ma­n” ol­sa­lar bi­le bi­zim kar­deş­le­ri­miz de­ğil­dir. Do­la­yı­sıy­la (yu­ka­rı­da zik­ret­ti­ği­miz)

    o ri­va­yet­ler, di­ğer ri­va­yet­ler­de ge­çen “müs­lü­ma­n” ta­bi­ri­ni açık­la­mak­ta­dır. Bu­na gö­re gıy­be­tin ha­ram­lı­ğı, di­ğer­le­riy­le is­la­mî-ima­nî kar­deş­lik ba­ğı bu­lu­nan “müs­lü­ma­n”­a mah­sus­tu­r…

    “(…) İl­gi­li ri­va­yet­le­re in­saf­la ba­kan kim­se­nin, on­la­rın gıy­be­ti­ni yap­ma­nın ha­ram­lı­ğı­na de­la­let et­me­dik­le­rin­den şüp­he et­me­si uy­gun de­ğil­dir. Hat­ta il­gi­li de­lil­le­rin ta­ma­mı­nın bir ara­da de­ğer­len­di­ril­me­si du­ru­mun­da, bu de­lil­le­rin za­hi­ri­nin, an­cak “hak imam­la­ra dost olan mü­’mi­n”­in gıy­be­ti­nin ha­ram ol­du­ğu­nu an­lat­tı­ğın­dan şüp­he et­me­si uy­gun de­ğil­dir.

    “(…) Hat­ta çe­şit­li bab­lar­da zik­re­dil­miş bu­lu­nan ri­va­yet­le­re ba­kan­lar, mu­ha­lif­le­rin giz­li ku­sur­la­rı­nı araş­tı­rıp or­ta­ya dök­me­nin ve on­la­rı çe­kiş­tir­me­nin ce­va­zın­dan şüp­he et­mez. Hat­ta ma­sum imam­lar, on­la­ra çok­ça ta­’n et­miş ve çok­ça la­net oku­muş­tur.

    “E­bû Ham­za, Ebû Ca­’fe­r’­den şöy­le ri­va­yet et­miş­tir: “Ba­zı ar­ka­daş­la­rı­mız ken­di­le­ri­ne mu­ha­le­fet eden­le­re büh­tan edip na­mus­la­rı­na if­ti­ra atı­yo­r” de­dim. “Bu­nu yap­ma­mak da­ha gü­zel­di­r” di­ye mu­ka­be­le et­ti, son­ra da şöy­le de­di: “Ey Ebû Ham­za! Bi­zim şia­mız ha­riç in­san­la­rın ta­ma­mı ba­ği­le­rin ço­cuk­la­rı­dır.”

    “Bu ri­va­ye­tin açık ifa­de­si, on­la­ra büh­tan et­me­nin ve na­mus­la­rı­na if­ti­ra at­ma­nın ca­iz ol­du­ğu­nu, an­cak bu­nu yap­ma­ma­nın da­ha gü­zel ol­du­ğu­nu gös­ter­mek­te­dir. An­cak -ba­zı du­rum­lar dı­şın­da-bu ri­va­yet müş­kil­dir. Bu­nun­la bir­lik­te si­ret de on­la­rın gıy­be­ti­ni yap­ma­nın ce­va­zı­nı gös­ter­mek­te­di­r…­”

    Evet, ne­re­sin­den ba­kar­sak ba­ka­lım, bu ifa­de­le­ri, bi­ze pro­pa­gan­da edi­len “kar­deş­li­k” yak­la­şı­mıy­la, dil­ler­den dü­şü­rül­me­yen “Üm­me­t’­in vah­de­ti­” vur­gu­suy­la bağ­daş­tı­ra­bil­mek ke­sin­lik­le müm­kün de­ğil.

    Ön­ce­ki ya­zı­dan iti­ba­ren-an­la­mı ih­lal et­me­ye­cek şe­kil­de at­la­ya­rak-nak­let­tik­le­rim, Üm­me­t’­in, İma­miy­ye dı­şın­da ka­lan ka­hir ek­se­ri­ye­ti­nin “mü­’mi­n” de­ğil, “müs­lü­ma­n” ol­du­ğu inan­cı üze­ri­ne bi­na edil­miş hü­küm­ler­dir. Gıy­bet­le­ri ya­pı­la­bi­lir, na­mus­la­rı­na dil uza­tı­la­bi­lir, ken­di­le­ri­ne if­ti­ra atı­la­bi­lir.

    Bi­zim al­gı­mız­da mü’­min ol­ma­dan müs­lü­man olun­maz, müs­lü­man ol­mak da mü’­min ol­ma­nın gös­ter­ge­si­dir. An­cak İma­mi­ye Şia­sı sa­de­ce ken­di­le­ri­nin “mü­’mi­n” ol­du­ğu­nu, Üm­me­t’­in ge­ri ka­lan kıs­mı­nın­sa sa­de­ce “müs­lü­ma­n” ol­du­ğu­nu söy­ler. Bu­ra­da­ki “müs­lü­man­lı­k” ke­sin­lik­le bi­zim an­la­dı­ğı­mız­dan fark­lı­dır. İma­miy­ye nez­din­de “i­ma­me­t”­e inan­mak ima­nın şart­la­rın­dan ol­du­ğu için, bu inan­ca sa­hip ol­ma­yan­lar “mü­’mi­n” de­ğil, “müs­lü­ma­n”­dır. Pe­ki bu­nun an­la­mı ne­dir?

    Bu­nun an­la­mı­nı, İma­miy­ye­’ye gö­re “i­ma­n” ve “is­la­m” kav­ram­la­rı­nı, ara­la­rın­da­ki fark­la­rı ve bu sı­fat­la­rı ta­şı­yan­la­rın uh­re­vî akı­bet­le­ri­nin ne ol­du­ğu­nu iler­le­yen ya­zı­la­ra bı­rak­mak du­ru­mun­da­yım. Yi­ne önü­müz­de­ki gün­ler­de Hu­mey­ni­’nin ko­nuy­la il­gi­li ola­rak baş­ka eser­le­rin­de söy­le­dik­le­ri­ni de ak­ta­ra­ca­ğım.

    Ebubekir Sifil

    1- İmâmiyye’nin, “muhalif”, “nâsıbî”, “âmme”… gibi kavramlarla Ehl-i Sünnet’i kast ettiği bilinen bir husustur.

    2- Efendimiz (s.a.v)’in, Hz. Ali (r.a)’ı veli olarak tayin ve ilan etmesi. Sünnî kaynaklarda da geçen Gadir-i Hum hadisesi vb. birtakım rivayetlere dayanan bu iddia üzerinde kısmet olursa ileride müstakil olarak dururuz.

  29. TEK BAŞINA BİR HADİS MECMUASI EBU HUREYRE (R.A.)’E ATILAN İFTİRALARA CEVAP – İhsan ŞENOCAK
    Sahabe İslam’ı saf haliyle yaşayan ve sonraki kuşaklara aktaran ilim elçileridir. İnsanlar, Allah Rasülü’nü (s.a.v.) onlar vesilesiyle tanımış ve doğrular, rivayetlerine muvafık kaldıkça bir değer kazanmıştır. Fıkıh, Kelam, Tefsir… büyük oranda onların naklettiği hadislerden neşet etmiştir.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Her biri kabiliyeti nisbetinde medeniyetin inkişafına katkıda bulunmuş; kimi imareti, kimi siyaseti, kimi de rivayetiyle sonraki kuşakları beslemiştir. Peygamber sonrası zamana “Saadet Asrını” taşıyıp, yaşadıkları bölgelerde “İrfan Siteleri” kurmuşlardır. Allah Rasülü’nün (s.a.v.) Sünnetine en küçük bir müdahalede bulunmadan yapmışlardır bunu.
    Onlar, hal ve kâlleriyle Efendimiz’in (s.a.v.) mirasını tebliğ etmede birbirleriyle yarıştılar. Önde olanlar “müksirun” (çok riayet edenler) diye şöhret buldu. Müksirunun alt sınırında yer alan Ebu Said-i Hudri (r.a.) bin yüz yetmiş, zirvede olan Ebu Hureyre (r.a.) ise beş bin üç yüz yetmiş dört hadis rivayet etti. İslam’ın, cemiyetin her şubesine etkin olarak taşınmasında müksirunun katkısı büyük oldu. Nitekim İslami ilimlerin teşekkülünde kullanılan hadislerin çoğu onların rivayetidir.
    Sahabenin, özellikle de müksirunun bütün zamanlara Kur’an’ın mübeyyini Hz. Rasülüllah’ın (s.a.v.) Sünneti’ni taşıma gayretleri “elleriyle dini değiştirmek” isteyenlerin önünü kapadı. Çünkü gayri İslami oluşumlar, onların rivayet ettiği hadislerle meşruiyet alanlarını yitirdiler. Bu yüzden İslam düşmanları tenkit oklarını Sünnet’in taşıyıcıları olan sahabeye yönelttiler. Hedefe de Ebu Hureyre’yi (r.a.) koydular. Çünkü tek başına O, bir hadis mecmuasıydı. O’nun cerhedilmesi topyekün İslami Disiplinlerin de çökertilmesi demekti. Bu yüzden Ehl-i Sünnet karşıtı fırkaların saldırılarını yoğunlaştırdığı sahabi Ebu Hureyre (r.a.) oldu. Allah’ın dinini hevalarına göre şekillendirmek isteyen Cehmiler O’na saldırdı. Çünkü O’nun rivayet ettiği hadisler Cehmiyye’nin delillerini çürütmüştü. Müslümana kılıç çekmeyi caiz gören Hariciler O’nun rivayetlerini tereddütsüz reddettiler. İnsanın kaderini kendisinin tayin ettiğini söyleyen ve bu söyleyişle Kudret-i İlahi’yi ta’dil eden Kaderiler, Ebu Hureyre’nin (r.a.) hadisleriyle istidlali caiz görmediler. Kabul ettikleri sahabe, bir elin parmaklarını geçmeyen Şia, O’nu yalancıkla itham etti. Zındıklar, muharrifler, müsteşrikler, mustağripler, hasılı bütün İslam düşmanları dini tezyif ve tahkir etmeyi murat ettiklerinde söze Ebu Hureyre (r.a.)ile başladılar.
    Asırlar geçti, usuller, esaslar değişti. Fakat Ebu Hureyre (r.a.) karşıtları hep aynı hal üzere kaldılar. Çünkü, talep ettikleri İslami değişimin karşısında rivayet ettiği hadislerle hep en önde Ebu Hureyre (r.a.)vardı. Bu yüzden ilk aşılması gereken engel olarak O’nu gördüler. Önde olması tezyif ve tahkir kampanyasında da öne alınmasına sebep oldu.
    Modern düşüncenin baş döndürücü hakimiyeti ciddi manada Ebu Hureyre’yi (r.a.) cerh eden anlayışın da güç kazanmasına zemin hazırladı. İslam dünyasının en etkili üniversiteleri Ebu Hureyre’yi (r.a.) tenkit eden akademisyenlerin konuşmalarına, ders notlarına tanıklık etti. Ezher, red ve müdafaa ekseninde akdedilen birçok münazaraya şahit oldu. Mısır merkezli modern İslam düşüncesinden beslenen bir kısım ülkem akademisyenleri de Ebu Hureyre’yi (r.a.) tenkit akımına iktida ettiler. İşte o akademisyenlerden biri, takvim 1996’yı gösterirken Ondokuzmayıs İlahiyat Fakültesi’nde sahne almıştı. O tarihte İlahiyat ikinci sınıfta öğrenci idim. İlan panosunda ki konferans duyurusunu dikkate alarak söylenen saatte dinleyiciler arasında yerimi aldım. Hoca, önceden ders okuttuğu fakülteye konferansçı olarak gelmenin heyecanıyla kürsüye çıktı ve yüksek tizden konuşmaya başladı. Ebu Hureyre’yi (r.a.) tezyif ve tahkir etrafında temerküz eden konferans lebalep dolu salonda hayretle dinlendi. Konuşma bitince organizatörler itirazlara fırsat vermemek için mukaddes bir emanet gibi akademisyen barikatı arasında Hoca’yı alıp götürdüler.
    Ebu Hureyre’yi (r.a.) müdafaa edememenin, O’na yöneltilen itirazlara huzurda cevap verememenin ezikliğiyle yurda döndüm. O büyük sahabinin asil duruşunu, ilimdeki istikametini, katıksız imanını anlatan ve bir anlamda Hoca’nın hamallığını yaptığı müstağrip düşünceyi ait olduğu merkeze iade eden bir risale telif etmeye karar verdim. Uzun bir mesai neticesinde eseri müsvedde haline getirmiştim ki; bir grup arkadaşla birlikte Yed-i Beyza Dergisi’ni neşretmeye karar verdik. Derginin ilk sayısında da, “Kum Denizinde Bir Yıldız: Ebu Hureyre” başlığıyla kitabın çıkacağını ilan ettim. Ne ki çeşitli nedenlerden dolayı bir son okuma yapıp kitabın neşrine muvaffak olamadım. Bu gün geldiğimiz nokta itibariyle, Ebu Hureyre’yi (r.a.) müdafa etmenin topyekün İslam Medeniyeti’ni müdafaa etmek olduğunu düşündüğümden bu risaleyi makale formatında da olsa yeniden yazmaya kendimi mecbur hissettim.
    Bu makalede Ebu Hureyre’nin (r.a.) hayatını, hadis ilmindeki behresini, O’na yöneltilen tenkitlerin hangi fideliğe ait olduğunu, muarızlarının neler söylediğini ve kitaplardaki Ebu Hureyre (r.a.)portresinin ne anlattığını bulacaksınız. Bir anlamda gerçek Ebu Hureyre (r.a.)ile ideolojik okumalara göre tanımlanan Ebu Hureyre (r.a.) arasındaki derin uçurumu göreceksiniz.
    Adı
    Adı Abdurrahman b. Sahr, Cahiliyye’de ki adı ise; güneşin kulu anlamına gelen “Abdi Şems”. Allah Rasülü (s.a.v.) Cahiliyye’den iz taşıyan ismini Abdullah ya da Abdurrahman[1] olarak değiştirir. Künyesi; Ebu Hureyre (r.a.) olarak maruftur.[2] Ganem b. Devs el-Yemani’nin oğludur. Allah Rasülü’nden (s.a.v.) en fazla hadis rivayet eden sahabi olarak şöhret bulmuştur.
    Adından daha fazla şöhret bulan künyesi ile alakalı -kendi dilinden- kitaplarda şu kayıtlar vardır: “Ailemin koyunlarını otlatırdım. Küçücük bir kedim vardı. Geceleyin onu bir ağaca yerleştirirdim. Gündüz olunca kedimi alır, yanımda götürür, onunla oynardım. Bu yüzden beni kedimle künyelendirdiler.”[3] Rivayette çocukluk yıllarındaki oyun meşgalesinden bahsetmesi “Ebu Hureyre” olarak künyelendirilmesinin Allah Rasülü’ne (s.a.v.) ait olmadığı, söz konusu künyenin Hazreti Rasülüllah (s.a.v.) tarafından benimsendiğini gösterir. Efendimiz (s.a.v.) O’nu çağırırken künyesini “Ebu Hirr” formatında kullanırdı. Bu yüzden “beni Ebu Hureyre diye tekniye etmeyin, çünkü, erkek kadından daha hayırlıdır.” derdi.[4]
    İslam’dan Önceki Hayatı
    Yemen’de dünyaya geldi. Akranları gibi kabile ortamında ve çöl ikliminde, halis bir arap genci olarak yetişti. Ailesinin koyunlarını güttü. Onlara hizmet etti.
    Küçük yaşta babasını kaybettiğinden yetim olarak neşvü nema buldu. Topyekün hayrı bünyesinde barındıran İslam’ı, Allah O’na ihsan edinceye kadar hayatın türlü zorluklarına katlandı.[5]
    Kendi anlattıkları dışında fazla bir şey bilmediğimizden, Ebu Hureyre’nin (r.a.) İslam öncesi hayatıyla alakalı etraflı bir çalışma yapma imkanımız maalesef ki yoktur.
    Müslüman Oluşu
    Ebu Hureyre (r.a.), İslam’la Hicret’ten önce tanıştı. Müslüman olmasına sebep olan sahabi ise Tufeyl b. Amr ed-Devsi’dir. Kabilesi içerisinde vakarlı ve çokca ziyafet veren biri olarak şöhret bulan Tufeyl, Mekke’ye gelir, bütün engellemelere rağmen Allah Rasülü (s.a.v.) ile karşılaşır ve Müslüman olur. Efendimiz (s.a.v.) O’na İslam’ı anlatır, Kur’an okur. Tufeyl Allah Rasülü’nün (s.a.v.) huzurunda iliklerine kadar imanın halavetini yaşar. Efendimiz’den, (s.a.v.) İslam’ı kavmine tebliğ etme noktasında Cenab-ı Hakk’ın yardımına nail olabilmesi için dua etmesini talep eder. Hz. Rasülülah da (s.a.v.) : “Allahım! O’na bir alamet ver” diye dua eder.[6]
    Tufeyl, memleketine döner. Anne ve babasını İslam’a davet eder. Babası Müslüman olur. Fakat annesi İslam’ı reddeder. Ardından kavmini çağırır. Çağrıya yalnızca Ebu Hureyre (r.a.)icabet eder. Devs kabilesi daveti ağırdan alır. Tufeyl tekrar Mekke’ye döner ve kavmini Allah Rasülü’ne (s.a.v.) şekva eder: “Devs asi oldu, onlara beddua et ya Rasülellah” (s.a.v.) der.[7] Efendimiz (s.a.v.): “Allahım! Devs’e hidayet ver” diye dua eder. Sonra Tufeyl’e; “Kavmine geri dön, onları İslam’a davet etmeye devam et ve yumuşak ol” buyurur. Tufeyl, Devs’e geri döner, Allah Rasülü (s.a.v.) hicret edinceye kadar davete devam eder. Bedir, Uhud ve Hendek savaşları geride kalır. Yani aradan yıllar geçer. Kavminden Müslüman olanlarla birlikte Allah Rasülü (s.a.v.) Hayber’de iken O’na (s.a.v.) gelir. Tufeyl ile birlikte yetmiş ya da seksen hane Medine’ye hicret eder.[8]
    Tufeyl b. Amr’ın terceme-i hali, Ebu Hureyre’nin (r.a.) Hayber’in fethinden yıllar önce Müslüman olduğuna tanıklık etmektedir. Zaten İbn Hacer gibi bir çok muhakkik biyografi yazarı da buna vurgu yapmaktadır. [9]
    Hicreti
    Ebu Hureyre (r.a.) Devslilerle birlikte Medine’ye hicret edişini anlatırken şunları söyler: “Allah Rasülü (s.a.v.) Hayber’e gitmişti ki, ben muhacir olarak Medine’ye geldim. Sabah namazını Efendimiz’in (s.a.v.) kendi yerine vekil bıraktığı Siba’ b. Urfuta’nın arkasında kıldım. Urfuta ilk rekatta “Meryem” ikinci de ise “Mutaffifin” suresini okudu.[10]
    Devsliler, sabah namazını kıldıktan sonra bir rehberin refaketinde Hayber’e, Allah Rasülü’nün (s.a.v.) huzuruna varırlar. O sırada ganimet malları taksim edilmektedir. Ebu Hureyre (r.a.) de taksimden pay ister. Eban b. Saîd b. As Allah Rasülü’nden (s.a.v.) Ebu Hureyre’ye (r.a.) ganimet vermemesini talep eder. Bunun üzerine Ebu Hureyre (r.a.), Eban b. Saîd’in Uhud’ta “İbn Kavkal”i şehit ettiğini, bu yüzden asıl pay almaması gereken kişinin O olduğunu söyler.[11]
    Ganimetle alakalı bu rivayet de göstermektedir ki; Ebu Hureyre (r.a.)Hayber’den çok önce Müslüman olmuştur. Hem de Eban’ı tanıyıp Uhud’ta kimi şehit ettiğini bilecek kadar derin bir Müslüman.
    Ebu Hureyre’nin (r.a.) Medine’de Siba’ b. Urfuta’nın arkasında kıldığı ilk sabah namazında hangi surelerin okunduğunu sonradan hatırlayacak kadar Kur’an’ı tanıması da Hayber’den önce Müslüman olduğuna tanıklık etmektedir.
    Yemen’den Medine’ye doğru yürüyen Devsliler aşırı sıcaktan dolayı ancak gece yol alabilmişlerdi. Yine bir geceydi ki Ebu Hureyre (r.a.)kölesini kaybetmişti. Ya da köle kaçmıştı. Ebu Hureyre (r.a.)Allah Rasülü’ne (s.a.v.) varıp biat ettikten sonra köle ortaya çıktı. Efendimiz (s.a.v.) : “Ya Eba Hureyre! Bu kölendir. Sana geldi.” buyurunca, Ebu Hureyre: “Köle mahza Allah rızası için hürdür.” diye karşılık verdi.[12]
    Ebu Hureyre (r.a.), Allah Rasülü’ne (s.a.v.) kavuşmanın, O’na biat etmenin sevinciyle kaybolan ya da kaçan kölesini azat etti. Ne var ki ondan başka kölesi de yoktu. Fakat inanıyordu ki nimetlerin en büyüğüne, Allah Rasülü’ne (s.a.v.) kavuşmuştu. Bunun şükrü için bir köle azat etmek ne idi ki.
    Ebu Hureyre’nin (r.a.) Müslüman oluşunu Hayber’e bağlayan, hicret edişinde de aç karnını doyurmak gibi süfli bir gaye arayanlar, O’nun Allah Resülü’ne ulaşmanın verdiği sevinçle kölesini azat etmesini nasıl izah edecekler?! Hayber’de aldığı ganimet, azat ettiği kölenin kaç onda biri eder?! Sonra madem gayesi aç karnını doyurmaktı, niçin açlığı tercih edip bütün mesaisini Allah Rasülünden (s.a.v.) hadis öğrenmeye adadı?!
    Allah Rasülü ile Birlikteliği
    Ebu Hureyre (r.a.) hazarda ve seferde Allah Rasülü’nden (s.a.v.) ayrılmadı. Evine gider, bütün meclislerinde hazır bulunurdu. Suffe’yi kendisine karargah edinmişti.
    A’la el-Hadrami Bahreyn’e vali atandığında (h.8) Allah Rasülü (s.a.v.) Ebu Hureyre’yi (r.a.) müezzin olarak O’nunla birlikte göndermişti.[13] Hayber sonrası başlayan Peygamberle birlikteliğe konan bir ara noktası oldu Bahreyn görevi. Hicri 9 yılında Tebük seferi için açılan yardım kampanyasına katılması[14] ayrılığın en fazla bir yıl sürdüğünü göstermektedir.
    Ebu Hureyre’nin (r.a.) Allah Rasülü (s.a.v.) ile olan birlikteliği Humeyd b. Abdirrahman Himyerî’ye göre dört yıl sürmüştü. Çünkü Hayber’in fethi ile Efendimiz’in (s.a.v.) irtihali arasında dört yıllık bir zaman vardı.[15] (Dört yıl, birlikteliğe Bahreyn kesintisinin dahil edilmemiş halidir).
    İlme Adanan Ömür
    Ebu Hureyre (r.a.), ömrünü Allah Rasülü’nün (s.a.v.) sünnetini tedvin ve tebliğe adamıştı. İnsanlar dünyalık isterken o ilme talip olmuştu. Zeyd b. Sabit anlatıyor: “Bir gün ben, Ebu Hureyre (r.a.)ve bir arkadaş mescitte Cenab-ı Hakk’a dua ediyorduk. Allah Rasülü (s.a.v.) çıkagelip yanımıza oturdu. Efendimiz (s.a.v.) oturunca biz sustuk. Önceki halinize dönün/devam edin buyurdu. Ben ve arkadaşım Ebu Hureyre’den (r.a.) önce dua ettik. Allah Rasülü (s.a.v.) duamıza “amin” diyerek iştirak etti. Sonra Ebu Hureyre (r.a.)dua etti; “Allahım! Senden bu iki arkadaşımın istediğini bir de, unutulmayacak ilmi istiyorum.” dedi. Efendimiz (s.a.v.) O’nun duasına da “amin” dedi. Bunun üzerine; “Ey Allah’ın Rasülü (s.a.v.) unutulmayacak ilmi biz de istiyoruz.” dedik. Ne ki Allah Rasülü (s.a.v.) “Devsli” (Ebu Hureyre) sizi geçti buyurdu.[16]
    Peygamber dualarının bir kısmı “meşiet-i İlahide”dir. Neticelerini bilemeyiz. Fakat önemli bir bölümüne icabet edilmiştir. Efendimiz (s.a.v.), Abdullah b. Abbas’a (r.a.) hitaben: “Allahım! O’na Kur’an ilmini öğret.”[17] diye dua etmişti. O duanın bereketiyle İbn Abbas (r.a.), Kur’ani ilimlerde o kadar derinleşti ki çağının insanları O’nu; “Hibru’l-Ümme”, “İlim denizi”, “Müfessirlerin Reisi”, “Tercümanu’l-Kur’an” gibi lakaplarla anar olmuşlardı.[18] Aynı bereket Ebu Hureyre’yi (r.a.) de kuşattı. Öyle ki, Efendimiz’le (s.a.v.) dört yıl kalmasına rağmen yirmi üç yıl Peygamberin yanında yer alan Ebu Bekir’den (r.a.) ya da hadisleri yazarak muhafaza eden Abdullah b. Amr b. As’tan (r.a.) daha fazla hadis rivayet etti.
    Hz. Aişe (r.ah.), bir gün Ebu Hureyre’yi (r.a.) davet eder ve O’na şunları söyler; “İşittiğini işitmemize, gördüğünü görmemize rağmen sadece Allah Rasülü’nden (s.a.v.) senin rivayet ettiğin ve bize ulaşan bu hadisler neyin nesidir?
    – Ey anneciğim! Ayna, sürmedan ve Hazreti Rasülülah’a (s.a.v.) güzel görünebilmek için allanıp pullanma, seni hadis dinlemekten alıkoyardı. Allah’a yemin olsun ki hiçbir şey benim O’nu dinlememe engel olamadı.[19]
    Allah Rasülü (s.a.v.) buyurdu ki; “Ebu Hureyre (r.a.) ilmin kabıdır.”[20] Yani O’na Allah öyle bir hafıza lutfetmiştir ki, tek başına sünneti muhafaza eden bir arşiv gibidir.
    Hakem b. Mervan, Ebu Hureyre’nin (r.a.) hafızasını belki de sadakatini sınamak için bir gün O’nu sarayına çağırır. Hadisle alakalı bir takım sorular sorar. Tahtının arkasına oturttuğu sekreterine de O’nun rivayetlerini yazmasını söyler. Yılbaşı olunca O’nu tekrar çağırır. Ebu Hureyre (r.a.) perdenin arkasına oturur. Mervan önceki rivayetlerini sorar. O da söyler. Sekreter diyor ki; “Rivayetleri yazılanlardan takip ettim. Ne fazla, ne eksik vardı. Ne de takdim tehir yaptı.”[21] Aynen rivayet etti.
    Talha b. Ubeydillah adına kayda geçen şu ifadeler de O’nun hadiste ne derece haklı bir mevkiye sahip olduğunu göstermektedir: “Allah’a yemin olsun ki; Ebu Hureyre (r.a.)Allah Rasülü’nden (s.a.v.) bizim duymadıklarımızı dinledi, bilmediklerimizi öğrendi. Biz zengin bir kavimdik. Evlerimiz, ailelerimiz, çocuklarımız vardı. Sabah ve akşam Hazreti Rasülülah’a (s.a.v.) gelir sonra geri dönerdik. Ebu Hureyre (r.a.) ise malı, eşi ve de çocuğu olmayan fakir biriydi. Efendimiz’in (s.a.v.) yanında durur, gittiği her yerde O’na refakat ederdi. Haliyle bizim bilmediklerimizi öğrendi. Bu yüzden hiçbir sahabi Allah Rasülü’nün (s.a.v.) söylemediğini O’na isnat ediyorsun diye Ebu Hureyre’yi (r.a.) itham etmedi.[22]
    Çok hadis rivayet etmesini yadırgayanlara ya da Rasülülah’la (s.a.v.) beraber olduğu zamana kıyasla hadislerinin fazla oluşuna anlam veremeyenlere O şöyle derdi: “ Ensar kardeşlerim tarlalarında ziraatle, muhacir de çarşıda ticaretle meşgul olurdu. Bense karın tokluğuna sürekli Allah Rasülü’nün (s.a.v.) yanında kalır, onların görmediğine muttali olur, unuttuklarını da muhafaza ederdim.”[23]
    “Muhacir ve Ensar’a ne oluyor da Ebu Hureyre (r.a.) kadar hadis rivayet etmiyorlar, halbuki onların içinde Allah Rasülü’yle (s.a.v.) uzun yıllar birlikte olan sahabiler var.” türünden yapılan serzenişlere bir defasında şöyle karşılık vermişti: “Eğer Allah’ın Kur’an’ında indirdiği şu iki ayet olmasaydı asla hiçbir şey rivayet etmezdim:”[24] “Biz kitapta belirttikten sonra açık delilleri ve hidayeti gizleyenler varya, işte onlara hem Allah lanet eder, hem de bütün lanet ediciler lanet eder. Ancak tevbe edip, durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar lanetlenmekten kurtulmuşlardır.”[25]
    Normal hafızaya sahip acem bir talebe, gayretli bir çalışmanın neticesinde sekiz-on ayda hafız olabilir. Peki ya, Arap olan yani Sünnet’in dilini konuşan, Hz. Rasülülah’ın (s.a.v.) duasına nail olan ve de dört yılını sürekli Rasülülah’a (s.a.v.) tahsis eden bir sahabinin beş bin küsür hadis ezberleyip rivayet etmesi niçin birilerin idrakini zorluyor?!
    Rivayet Tarzı
    Ebu Hureyre’nin (r.a.) Efendimiz’e (s.a.v.) olan fart-ı muhabbeti, dünyevi işlerden yüz çevirmesine, bütün mesaisini hadis öğrenmeye ve öğrendiklerini tebliğ etmeye adamasına neden oldu. Zenginlerin arasına karışmaz, meclislerine oturmazdı.[26] Fakat, hadis tebliğ etme noktasında zengin-fakir, hakim-mahkum ayırt etmez bütün ümmeti muhatap kabul ederdi. Bunu yaparken hadislerin olduğu gibi rivayet edilmesine özen gösterirdi. Hadis rivayet ederken hariçten söz söylenmesine müsaade etmezdi. Bir defasında rivayetlerini darb-ı meselle açıklayan bir adama şöyle demişti: “Ey kardeşimin oğlu! Allah Rasülünden (s.a.v.) sana bir hadis rivayet ettiğimde O’nu örneklerle açıklamaya kalkışma.”[27]
    Bir gün abdest alan bir topluluğa rastladı. Onlara; “Abdesti noksansız alın. Abdestin hakkını vermeyenler için Allah Rasülü (s.a.v.) buyurdu ki; Kuru kaldığından dolayı ateşte yanacak topuklara yazıklar olsun.”[28] dedi. Bu örnekte de görüldüğü gibi O, hadisi şerifleri tebliğ ederken insanların konumlarına bakmaz, mukteza-i hal, neyi amirse ona göre konuşurdu. İnşa edilirken Mervan’ın evine girmişti. Baktı ki binada resimler var. Hadiseye müdahale etti ve şunları söyledi; “Allah Teala şöyle buyurdu (Hadis-i Kutsi): “Benim gibi yaratmaya cüret edenden daha zalim kim vardır?”[29]
    Ebu Rafi’ diyor ki: “Ebu Hureyre (r.a.) ile birlikte yatsı namazını kıldım, “İnşikak” süresini okudu ve yirmi birinci ayete gelince tilavet secdesi yaptı. Hayretle “ne yaptın” dedim. Allah Rasülü (s.a.v.) bu sureyi okudu ben de arkasındaydım, secde ayetine gelince birlikte secde ettik. Ahirette tekrar O’nunla buluşuncaya kadar da bu sureyi her okuyuşumda secde etmeye devam edeceğim.”[30] dedi. ***
    Ebu Hureyre, Allah Rasülü’nü (s.a.v.) gördü, dinledi sonrada O’ndan görüp dinlediklerini çağının tanıklarına tebliğ etti. Bu yolda sahabe de O’na yardım etti. Bir anlamda Peygamber adına konuşan Ebu Hureyre’nin (r.a.) hakikati rivayet eden dili oldu sahabe. Eşas’ın babası adına naklettiği hatıra, söylediklerimize tanıklık etmektedir: “Babam Medine’ye geldi. Birde ne görsün. Ebu Eyyüp, Ebu Hureyre’den (r.a.) hadis rivayet ediyor. Kendini alamayıp O’na şöyle dedi: “Rasülülah (s.a.v.) katında belli bir makama sahip olduğun halde Ebu Hureyre’den (r.a.) hadis mi rivayet ediyorsun?”
    – Ebu Hureyre (r.a.)vesilesi ile rivayet etmek, direkt Rasülülah’tan (s.a.v.) rivayetten bana daha sevimli geliyor.[31]
    Hususi Görevleri
    Ebu Hureyre’nin (r.a.) vazife-i asliyesi hadis rivayet etmekti. Gittiği her yerde meclisler kurulur mukteza-i hale göre Rasülülah’ı (s.a.v.) anlatırdı. Hadis muallimliğinin yanı sıra, daha hususi görevler de ifa etmişti. Bizzat Efendimiz’in (s.a.v.) işrafıyla A’la el-Hadrami ile birlikte İslam’ı yaymak ve Müslümanlara dini meselelerini öğretmek üzere Bahreyn’e gitmişti. Orada müezzinlik yaptı, hadis rivayet etti, fetva verdi. Hz. Ömer (r.a.), devr-i hilafetinde O’nu tekrar Bahreyn’e gönderdi. Fakat müezzin-muhaddis olarak değil, vali-muhaddis olarak.[32]
    Hz. Muaviye (r.a.) Medine Valisi Mervan’ı görevden alınca yerine Ebu Hureyre’yi (r.a.) vali olarak atadı. Sonra O’nu azletti. Ardından göreve Mervan’ı getirdi. Tekrar Mervan’ı görevden aldı. Ebu Hureyre’yi (r.a.) ikinci kez atadı.[33]
    O, Medine valisi olduğu zamanlarda sırtında odun taşır, sair insanlar gibi sıradan bir hayat yaşardı.
    Fitne Zamanındaki Duruşu
    Ebu Hureyre, Hz. Osman (r.a.) zamanında zuhur eden fitnelere karşı Halifenin yanında yer aldı. Fitnenin dehşetli anlarında bile Hz. Osman’ı (r.a.) müdafaa etti. Öyle ki son nefesinde O’nunla birlikte idi.[34]
    Hz. Osman’ın (r.a.) şehadetini müteakip yıllarda hadiselere karışmadı. Bir çok sahabenin yaptığı gibi i’tizali tercih etti. Ne Hz. Ali’nin (r.a.) ne de Hz. Muaviye’nin (r.a.) ordusunda yer aldı. Çünkü “Yakında fitneler zuhur edecek. O zaman oturan ayaktakinden, ayaktaki yürüyenden, yürüyen koşandan daha hayırlıdır. Kim ona rastlarsa geri dursun. Bir melce ve sığınak bulan oraya sığınsın.”[35] hadisini O rivayet etmişti.
    ***
    Ehl-i Beyte karşı fart-ı muhabbeti vardı. Sa’d b. Bekr’in mevlası diyor ki; Hz. Hasan’ın öldüğü gün, Ebu Hureyre’yi (r.a.) mescitte ayakta gördüm. Ağlıyor ve yüksek sesle şöyle diyordu: “Ey İnsanlar!… Bu gün Allah Rasülü’nün (s.a.v.) sevgili torunu vefat etti.” O’nu bu halde gören hazirunda ağladı.”[36]
    Zühtü
    Ebu Hureyre (r.a.) çok ibadet ederdi. Kendine has bir virdi vardı. Her ayın başından üç gün oruç tutar,[37] pazartesi ve perşembe orucunu da aksatmazdı.[38]
    Ebu Osman en-Nehdi anlatıyor; “Ebu Hureyre’ye (r.a.) yedi gece misafir oldum. O, hanımı ve hizmetçisi geceyi üçe böler nöbetleşe ibadet ederlerdi. Gecenin üçte birinde, biri namaz kılar, sonra diğerini kaldırır, kalkan kılar, ardından da O, diğerini uyandırırdı.[39]
    Ebu Hureyre Allah Rasülü (s.a.v.) ile olan üç yıllık birlikteliğine yılların bereketini sığdırdı. O’nun (s.a.v.) ahirete irtihalinden sonra, aynı aşk ve samimiyetle sünneti yaşamaya ve yaşadıklarını yaymaya devam etti. Çarşı-pazar derken iyiden iyiye dünyaya dalan insanlara ısrarla “Saadet Asrı”nı hatırlattı. Onları Rasülülah’ın (s.a.v.) mirası Kur’an ve Sünnet’e sahip çıkmaya çağırdı.
    Hastalığı ve Vefatı
    Ebu Hureyre’yi (r.a.) hayatının sonlarına doğru dayanılmaz bir irtihal tutkusu kuşattı. Hasta yatağında kendisini ziyarete gelen Ebu Seleme b. Abdirrahman; “Allahım! Ebu Hureyre’ye (r.a.) şifa ver.” diye dua edince, O şöyle mukabelede bulundu: “Allahım! beni tekrar (dünyaya/sihhate) döndürme.” Bu duayı iki defa tekrar etti ve sonra şöyle dedi: “Ey Ebu Seleme! Eğer ölmek gücün dahilinde ise hemen öl. Nefsimi kudretinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki, alimler üzerine ölümün kırmızı altından daha sevimli olduğu bir zamanın gelmesi yaklaşmıştır. Ya da yakında insanlar öyle bir ortamda bulunacaklar ki, adam Müslümanın kabrine gelecek ve ‘şu kabrin sahibi olmayı ne kadarda isterdim.’ diyecektir.”[40]
    Vefat ettiği gün, Mervan b. Hakem kendisini ziyaret etti ve “Allah Teala şifalar versin” diye dua etti. Ebu Hureyre (r.a.)“amin” yerine şöyle dedi: “Allahım! sana kavuşmayı arzuluyorum. Sen de benim vuslatımı arzula.”[41]
    Dar-ı Bekaya irtihal ettiğinde takvim hicri 58’i gösteriyordu. Yaşı 78 idi. Cenazenin techiz ve tekfin işlerini İbn Ömer (r.a.) ile Ebu Said-i Hudri (r.a.) ifa etti. Namazı Velid b. Utbe kıldırdı.[42] Cennetu’l-Bagi’ye defnedildi.
    ***
    Allah Rasülü’nün (s.a.v.) irtihalinden sonra evlenen Ebu Hureyre’nin (r.a.) dört çocuğu oldu. Üçü erkek biri kızdı. Kızı, tabiin devrinin büyük imamı Said b. Müseyyeb ile evlendi.[43]
    TENKİT
    Ebu Hureyre… Adı belli. Nesebi malum. İslam’dan sonraki hayatı aşikar; sadık bir sahabi. Hazarda seferde hep Allah Rasülü (s.a.v.) ile beraber. İlme o kadar haris ki, dünya hiç gözüne gelmiyor. Ya da ikisinin bir arada barınamayacağını bildiğinden talebelik yıllarında dünyayı boşuyor. İlim uğruna çektiği açlık, bazen karnına taş bağlatıyor, bazen ciğerini toprağa dayamasına sebep oluyor. Kuvvetli hafızası, Hz. Rasülülah’ın (s.a.v.) duasıyla olağanüstü bir bereket kazanıyor. Sahabe, neden herkesten daha fazla hadis rivayet ettiğini O’na sorduğunda, Efendimiz’e (s.a.v.) mülazemetini gerekçe gösteriyor.
    Tarihi hakikatlerin anlattığı Ebu Hureyre (r.a.) bu koordinatlar çerçevesinde yer almakta. Ne ki, bir de ideolojik okumaların, şahsi ihtirasların, cehaletin yönlendirdiği zıt okumalar var. Bu noktada söylenenleri, yazılıp çizilenleri, tarihi hakikatlerin en ileri derecede nasıl tahrif edilebileceğinin numuneleri olarak görebilirsiniz.
    Münekkitlerin Not Defteri
    Din ve meşrep itibariyle farklı yerlerde duran, fakat Ebu Hureyre (r.a.) karşıtı olma noktasında bir araya gelen Hakikat’in münekkitlerine göre; O’nun her ameliyesinde hususi niyetler vardır. Ebu Hureyre’nin (r.a.) Allah Rasülü (s.a.v.) ile birlikteliği hadis tahsilinden öte, aç karnını doyurmaya matuftur! Emanetinde gizli bir hıyanet, cömertliğinde saklı bir riya aranmalıdır. Hadis ezberlemesinin arka planında hileler mevcuttur. Rivayetleri, uydurmadır! Fakirlik zarfında kusur, tevazu libasında zillet mündemiçtir! Emr-i bi’l-ma’ruf’u insanları aldatmaya yöneliktir! Fitne yıllarında uzlete çekilmesi ise hizipçilik olarak yorumlanmalıdır!
    Yaşadıkları devir, ait oldukları din ne olursa olsun Ebu Hureyre karşıtlarının not defterlerindeki hezeyan büyük oranda ayniyet arz etmektedir.
    TENKİT EDENLER
    Ebu Hureyre’yi (r.a.), İslam’ı ideolojik kalıplara sokmak isteyenler tenkit etti. Çünkü O’nun rivayet ettiği hadisler İslam’ın tahrif edilmesine mani olmaktaydı. Bu noktada bir çıkış yolu bulunmalıydı. İdeolojilerin meşruiyeti için Ebu Hureyre’nin (r.a.) rivayetleri aşılmalıydı. Bu yüzden O’nu yalancılıkla itham ettiler. Böylece dini tahrif hareketine meşruiyet kazandıracaklardı. Mu’tezile’den Şia’ya, Oryantalizmden Moderniteye kadar Ehl-i Sünnet karşıtı her anlayış O’nu tenkit etti. Tenkitte öncülük ise Mu’tezile’ye, O’nun içinde de “Nazzam”a aittir.
    Nazzam
    Adına “Nazzamiye” diye bir fırka da nisbet edilen meşhur mutezili Nazzam, Ehl-i Sünnet karşıtı fikirlerin odağıdır. Büyük sahabileri tenkit ve tekzip eden Nazzam, imametin Hz. Ali’nin (r.a.) hakkı olduğunu, bu noktada Allah Rasülü’nden (s.a.v.) mervi bir çok nass bulunduğunu fakat Hz. Ömer’in (r.a.) onları gizlediğini iddia eder. Hudeybiye’de Efendimiz’e; (s.a.v.) “Sen Allah’ın Rasülü (s.a.v.) değil misin? Biz hak yolda değil miyiz? Müşrikler ise batıl üzere değil mi?” diye sorarak Hz. Ömer’in (r.a.) imanda şüpheye düştüğünü[44] savunan Nazzam, Ebu Hureyre’den (r.a.) hadis rivayet eden alimleri de ayıplar ve O’nun için “Ebu Hureyre (r.a.) insanların en yalancısıdır.”[45] iddiasında bulunur.
    Sahabenin adaletini tartışmaya açan, daha da ileri giderek onları Allah Rasülü (s.a.v.) adına hadis uydurmakla itham eden Nazzam’ın hedefinde Sünnet’in otaritesini sarsmak vardır. Bunun kendince en makul yolu, ashabı töhmet altında bırakmaktır. Yalanla iç içe olanların rivayetleri merdut olduğuna göre, Nazzam’ın; “Kur’an’ın nazmında ki i’cazı inkar, mucizeleri reddetme, v.b. ” hususlarda temerküz eden görüşlerine, Hz. Rasülülah’tan (s.a.v.) naklettikleri hadislerle geçit vermeyen sahabenin rivayeti de pekala redde müstahaktır! Doğrudan Hz. Rasülülah’la (s.a.v.) hesaplaşmaya cesaret edemeyen Nazzam, Ebu Hureyre (r.a.)ve benzeri büyük sahabilerin sadakat ve imanını sorgulayarak kendine meşruiyet kazandırmaya çalışır. Gizli gündemini ifşa eden Sünnet ve Cemaat Alimleri Nazzam’ı red ve tekfir etmişlerdir. Sadece Ebu’l-Hasan el-Eşari O’nun tekfir edilmesiyle alakalı üç eser telif etmiştir.[46] Nazzam’ın da bağlısı bulunduğu Mu’tezile’nin nasıl bir anlayışa sahip olduğunu anlayabilmek için hicri 213’te vefat eden Sumame b. Eşres’in Cuma namazına yetişme telaşıyla camiye koşuşturan halkı kasdererek; “Bakın şu öküzlere, eşeklere” “Bu arab (Efendimiz’e işaret etmekte) insanların başına ne iş açtı.” [47] nev’inden serdettiği hezeyan kafidir.
    Şia
    Hz. Rasülülah’ın (s.a.v.) ahirete irtihaliyle ashabın çoğunluğunun irtidat ettiğini iddia eden Şia, kendi anlayışını temellendirebilmek için bütün yolları meşru kabul etmiştir. Hz. Ali’nin (r.a.) imametini isbat noktasında bir çok hadis uydurmuştur. Nitekim “Nehcu’l-Belağa” şarihi Şii müellif İbn Ebi’l-Hadid hadis uydurduklarını açıkça itiraf etmektedir.[48]
    Hz. Ali’nin (r.a.) karşısında yer alanları tenkit ve tekfir eden Şia, fitne yıllarında uzleti tercih edip ilimle iştigal eden Ebu Hureyre’yi (r.a.) de sıkı bir şekilde eleştirmiştir. O’nu, Emevi ve Muaviye yanlısı olmakla itham etmiştir. Şia’nın Ebu Hureyre’yi (r.a.) reddetmesinin arka planında, en çok hadis rivayet eden sahabi olmasına rağmen, Hz. Ali’nin (r.a.) imametine dair tek bir rivayetinin olmaması vardır. O’nu, adil kabul etmeleri durumunda kendileriyle çelişki içinde olacaklarını düşünmüşlerdir; “Madem Ebu Hureyre (r.a.) tek başına bir hadis mecmuasıdır, o takdirde niçin imanın esaslarından biri kabul ettiğiniz imametin Ali’ye (r.a.) tahsisi noktasında hiç rivayeti yoktur” nev’inden yöneltilecek muhtemel itirazın önünü kapatmaya çalışmışlardır.
    Oryantalizm
    Mu’tezile ve Şia tecrübesi, Sünnet’e rağmen yeni yaklaşımlar benimseyenlerin meşru addedilmelerinin imkansız derecede zor olduğunu göstermiştir. Yegane hedefi İslam’ın saf duruşunu bozup, yerine muharref bir İslam ikame etmek olan oryantalizmin İslami İlimlerle ilgilenmesi Ebu Hureyre (r.a.) bahsine farklı bir boyut getirmiştir. Şarkiyatçılar O’nu doğrudan reddetmenin yanı sıra müşahhas çalışmalarla hususi şüphe alanları da var etmişlerdir. En az Mu’tezile ve Şia kadar da etkili olmuşlardır. Çünkü söz konusu şüphelerin Mu’tezile ve Şia vesilesiyle ortaya atıldığı yıllarda Müslüman toplumda müktesabatı sağlam alimler vardı. Bugünse, bir onların yokluğu bir de Müslüman talebelerin master ve doktora eğitimi için batı ülkelerindeki üniversiteleri tercih etmeleri, oryantalizmin elini güçlendirmesine imkan sağlamaktadır.
    Hadis üzerine yaptığı çalışmalarla öne çıkan Şarkiyatçı Sprenger (v. 1893) Allah Rasülü’nü (s.a.v.) anlattığı eserinde, Ebu Hureyre’den; (r.a.) aşırı dindarlığı sebebiyle hadis uydurmaktan çekinmeyen bir yalancı olarak bahseder. Dayanılmaz bir İslam düşmanı olan Ignaz Goldziher (v. 1921) ise, Ebu Hureyre’nin (r.a.) Emeviler’in çıkarları doğrultusunda hadis uydurduğunu iddia eder.[49]
    Orayantalizmin Ebu Hureyre (r.a.)hakkında ürettiği mesnetsiz iddialarının temelinde O büyük sahabinin şahsında bütün hadis mecmualarının sıhhatini lekelemek vardır. Kemiyyet itibariyle Ebu Hureyre (r.a.) rivayetlerinin ciddi bir yekün tuttuğu hadis kitapları, O’nun yalanla itham edilmesiyle itibar kaybına uğrayacak, neticede mesailinin çoğunluğunu hadisle temellendiren fıkıh ve kelam gibi İslami Disiplinler büyük bir sarsıntı yaşayacaktır. Şia’nın hadis hususunda irtikap ettiği tahrifata verdiği mukni cevaplarla büyük bir boşluğu dolduran İmam-ı Rabbani Hazretleri bu noktada şunları söylemektedir; “Ebu Hureyre’yi (r.a.) karalamak şer’i hükümlerin yarısını da inkar etmek anlamına gelmektedir. Çünkü şer’i hükümlerle alakalı üç bin hadis vardır. Bunların bin beş yüzü Ebu Hureyre’nin (r.a.) rivayetine dayanmaktadır.[50]
    Mustağripler
    Oryantalizm’in Ebu Hureyre (r.a.)çevresinde oluşturduğu şüpheler kısa zamanda İslam coğrafyasında makes bulmuştur. Bazı Müslüman müellifler Ebu Hureyre’yi (r.a.) tenkit modasına katılmakla kalmamış O’nunla alay etmişlerdir. “Şeyhu’l-Madire”[51] gibi şen’i bir yakıştırma maalesef ki Müslümanlık iddiasında bulunan bir yazara aittir.
    Orayantalizmle yeni bir hal alan Ebu Hureyre’yi (r.a.) tenkit cereyanı, İslam dünyasında Şii müellif Abdulhuseyn Şerefuddin el-Amili, talebesi Muhammed Ebu Reyye ve Mısırlı yazar Ahmed Emin gibi müelliflerle temsil imkanı bulmuştur. İlk aşamada tenkitlerin şarkiyatçılara ait olduğunu itiraf eden “reddi mirasçılar” ciddi tepkilerle karşılaşınca hezeyanların tamamiyle kendilerine ait olduğunu iddia etmişlerdir. Böylece, işbirlikçi olmadıklarına Müslümanları inandıracaklardı. Bu noktada Mustafa es-Sibaî şunları nakletmektedir: “Hicri 1360 yılında Ezher’de İmam Zühri hakkında münakaşa patlak verdiği zaman Sünnet düşmanı Ahmed Emin, Ali Hasan Abdulkadir’e İslam’ı tahrif ederken nasıl bir strateji izlemesi gerektiğini tenbihlerken şu hususa dikkat çekmişti: Oryantalistlerden aldığın görüşleri açıkça onlara nisbet etme, Ezher Ulemasına isnat et, kendi hususi araştırmalarının neticesi olarak göster. Yeni yaklaşımlara, onlarla kontakt kuranları rahatsız etmeyecek derecede şeffaf maskeler geçir. Tıpkı benim “Fecru’l-İslam” ve “Duha’l-İslam” kitaplarında yaptığım gibi…”[52]
    Mu’tezile ve Şia ile başlayan Ebu Hureyre (r.a.) karşıtlığı Sünnet ve Cemaat Alimlerinin mukni cevapları haiz eserleriyle tesirsiz hale getirilmişdi. Batının siyasi nüfüzunu arkasına alarak İslam’a saldıran Oryantalizmin tetiklenmesi ile hastalık yeniden nüksetti. Bugünse şifa bulmaz bir illet olarak mikrop salmaya devam etmektedir.
    Makalenin bundan sonraki bölümünde Ebu Hureyre (r.a.) karşıtlarının O’na yönelttikleri tenkitleri İslami usul ve esaslar çerçevesinde tahlil edecek ve neden Ebu Hureyre (r.a.) üzerinde himmetlerini(!) teksif ettiklerini cevaplamaya çalışacağız. Bunu yaparken Şii müellif Abdulhuseyin Şerefuddin’in “Ebu Hureyre”, şakirdi Muhammed Ebu Reyye’nin “Edva ala Sünneti’l-Muhammediyye” ve Ahmed Emin’in “Fecru’l-İslam” isimli kitaplarında tenkit konusu yaptıkları hususları esas alacağız. Çünkü bu üç müellif, İslami kimliğe sahip olmalarından dolayı Müslüman araştırmacılar nezdinde muteber ilim adamları olarak kabul edilmekte ve söyledikleri bazı hocalar tarafından aynen iktibas edilmektedir.
    Sayı:3 |
    ———————————————————————————————
    Tek başına bir hadis mecmuası: Ebu Hureyre (2)
    TENKİT MEVZULARI
    Şia’nın İmamiyye fırkasına mensubiyeti ile şöhret bulan Abdulhuseyin Şerefuddin, Ebu Huyeyre’yi tenkit gayesi ile kaleme aldığı eserinin mukaddimesinde, “O, cahil, yoksul, yetim, üstü başı çıplak biridir” der. İslam’dan önce adının duyulmamasını da eleştiri konusu yapar. Bütün bunları söylerken ilmi esaslara riayet ettiğini, yalnızca hakkı dile getirdiğini de vurgulamaktan geri durmaz. [53]
    Ümmi Oluşu
    Yalanlarını perdelemek için samimiyet izharında bulunan yazar, hangi ilmi ölçüleri esas almaktadır?! Ümmi olmak ne zamandan beri insanların adaletini lekeler olmuştur?!
    Cahiliyye devrinde okuma-yazma bilenlerin sayısı bir elin parmakları kadar azdı. Nitekim sahabenin çoğunluğu da İslam’dan önce ümmi idi. Allah onların kalbini İslam’a açınca yaşadıkları devrin ulu hocaları oldular. Bütün bir ümmetin üstatları kabul edildiler. Kur’an, Efendimiz’i (s.a.v.) anlatırken ümmi olduğuna vurgu yapmaktadır. Hadiseye vahyin ışığında bakıldığında görülecektir ki; ümmilik İslam adına bir noksanlık değil, bir kemaldir. Çünkü oryantalizmin İslam’ı farklı kültürlere isnat iddiası, ümmi oluşun bereketiyle işin başında çürütülmektedir. Ümmi bir medeniyetin tek bir iletişim vasıtası vardır; O da vahiydir. Sonra en büyük faaliyeti Allah’ın yarattığı kanunları keşfetmek olan beşeri ilmin Allah Teala’nın bilgisi katında değeri ne olabilir ki?! Beşeri bilginin nihai noktası yaratanın sırlarını keşfetmekse, bizzat yaratanın bilgisine ulaşanın ondan müstağni olması bir üstünlük izharıdır. Bu yüzden ümmilik basit müşahhas yerine, ulvi mücerrede talebe olmaktır.
    Ebu Hureyre’nin (r.a.) ümmi oluşu İslami anlayış çerçevesinde değerlendirildiğinde bir eksiklikten öte, rivayet ettiği hadisler adına bir sigortadır. Çünkü yalancı olmakla itham ettikleri Ebu Hureyre (r.a.)-ilk planda- okuma yazma bilseydi; “bu adam geçmiş ümmetlerin kitaplarından alıp da bize aktarıyor” diye iftiralarına yeni bir malzeme bulacaklardı. Fakat ümmi oluşu tek bilgi kaynağının Hz. Rasülüllah (s.a.v.) olduğunu isbat, gayrisini ise tekzip eder.
    İslam’dan Önceki Hayatı
    Ebu Hureyre’nin (r.a.) İslam’dan önceki hayatının etraflı bir şekilde bilinmemesinin O’nun adaletiyle nasıl bir ilişkisi olabilir?! Ya da bu hangi açıdan O’na zara verir?! Ebu Bekir, Ömer, Osman, Sa’d, Ali, Abdurrahman b. Avf (r.anhüm) da İslam’dan önce gayri şehir kişiler değiller miydi?! Aynı mantıkla onların da adaletini tartışmaya mı açacaksınız?! Yoksa Müslüman olmak belli bir statüye sahip olanların mı hakkıdır?! Meşhur olmayanlar, varoşlarda yaşayanlar, mustazaflar İslam’ın neresinde durmaktadır?! Yazar ne der bilemem amma Kur’an, bütün statüleri geçersiz kılarak üstünlüğü takvada toplamaktır: “Allah katında en üstün olanınız ondan en çok korkanınızdır.”[54] Görüldüğü gibi müellif, Ebu Hureyre’yi (r.a.) tenkit telaşıyla Kur’ani ölçüleri de redde tevessül etmektedir.
    Fakirliği
    Ebu Hureyre (r.a.) fakirdi. Yazarın bu noktada söylediği doğrudur. Yanlış olan ise, Ebu Hureyre’nin (r.a.) fakirliğinden dolayı ayıplanması, adaletinin tartışmaya açılmasıdır. Dünyanın neresinde bir alim, fakir olduğundan dolayı tahkir edilmiştir?! Adaletin fakirlikle ne gibi bir ilişkisi olabilir?! Suffe Ashabı da fakirdi. O kadar ki, bazen günlerce aç kaldıkları olurdu. Hz. Rasülülah (s.a.v.) da kendini anlatırken “Ben (fakirlikten dolayı) kurutulmuş et yiyen kadının oğluyum.” demektedir. Kur’an, iffetli fakirlerin duruşunu takdirle yad eder: “(Yapacağınız hayırlar), kendilerini Allah yolunda cihada adamış, Allah’a taatten başka bir düşüncesi olmayan, o sebeple yeryüzünde dolaşıp kazanmaya imkan bulamayan, durumunu bilmeyen kişiye karşı gösterdikleri tokluktan dolayı onlarca zengin sayılan fakirlere verilmelidir. (Habibim!) Sen onları görünce yüzlerinden tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler.”[55]
    Fakirliği cerhe sebep gören Şii müellif, değirmen çevirmekten dolayı elleri çatlayan, Hz. Fatıma ve iliklerine kadar fakirliği yaşayan Hz. Ali (r.a.) hakkında ne diyecek? Onların adaletine de ihtiyatla mı yaklaşacak?!
    Fakirlik ancak kapitalist ve aristokrat toplumlar için sorun teşkil edebilir. Eğer İslam’da aristokrasinin itibarı olsaydı, Allah Rasülü’ne (s.a.v.) inanan ilkler arasında köleler yer almazdı.
    Yazarın, Ebu Hureyre’nin (r.a.) üzerine alacak elbise, ayağına giyecek ayakkabı bulamamasını tenkit nedeni yapması da doğrusu anlaşılabilecek gibi değildir. Müellifin adalet kriterlerine uymayan öyle insanlar vardır ki; onlar Allah katında son derece muteberdirler. Cenab-ı Peygamber; “Kapılardan kovulan, saçı başı dağınık niceleri vardır ki; Eğer bir şeyi yapmaya dair yemin edecek olsalar muhakkak ki Allah Teala yeminlerinin gereğini yapar.”[56] buyurmaktadır. Sonra, ayakkabı sahibi olmak ne zamandan beri ve niçin adaletin sübutuna, aksi ise düşmesine neden olmaktadır?! Yoksa Allah Teala cennete girmeyi mucip şartlar zarfına lüks elbiseler giymeyi de mi koymuştur?! (Şenaatte oryantalizmi bile geride bırakan bir meşrep taassubuyla karşı karşıyayız.)
    İslam’ı Kabul Ediş Zamanı
    Şii müellif, Ebu Hureyre’nin (r.a.) İslam’ı geç kabul ettiğini iddia eder ve bu iddiadan hareketle bir takım indi mütalaalar serd eder.
    Ebu Hureyre’nin (r.a.) Hayber’den çok önce Tufeyl b. Amr vesilesiyle İslam’ı kabul ettiğini, Hayber günü ise ilk defa huzur-u Nebi ile şerefyap olduğunu nakletmiştik. Bu ilk buluşmada Allah Rasülü (s.a.v.), Ebu Hureyre’ye (r.a.) ganimetten pay vermişti. O ise, bu esnada İbn Gavgal’ın katili Eban b. Saîd b. As’a hiçbir şey verilmemesini, taraf-ı Risalet’ten bizzat istemişti. Bu talep, Ebu Hureyre’nin (r.a.) Hayber’den çok önce Müslüman olduğuna, Yemen’de iken Müslümanlarla alakalı haberleri takip ettiğine işaret etmektedir. Hem o kadar ki; Allah Rasülü’nün (s.a.v.) huzurunda görüş beyan edecek derecede bir takip… Bütün bunlara rağmen, O’nun Hayber’den sonra Müslüman olduğunu kabul etmiş olsak dahi ne değişecek? Geç Müslüman olması bir kusur mu kabul edilecek?! Bu durumda Hayber’den sonra Müslüman olan Halid b. Velid, Amr b. As, Osman b. Ebi Talha ve diğerleri (r.anhüm) için denilecek?
    Rivayet Tarzı
    Sünnet ve Cemaat anlayışına yönelik insaf dışı tenkitleriyle şöhret bulan Ahmed Emin, Ebu Hureyre’nin (r.a.) hadisleri yazmayıp hafızasından rivayet etmesini[57] O’nun adına bir eksiklik kabul eder.
    Hadis tarihiyle alakalı malumatı olan herkes, rivayetleri kafa arşivinden nakletme noktasında Ebu Hureyre’nin (r.a.) yalnız olmadığını, ashabın neredeyse tamamının aynı usulü takip ettiğini bilir. Zaten Ebu Hureyre (r.a.) de kendisinin hadis yazmadığını, sadece Abdullah b. Amr b. As’ın (r.a.) duyduklarını kayda geçtiğini itiraf etmektedir. Aslında Ahmed Emin de İslam’ın ilk asrında hadislerin hafızalarda korunduğunu ve oralardan nakledildiğini söylemektedir. Fakat hadiseyi mevcut bağlamından koparıp Ebu Hureyre’ye (r.a.) tahsis ederek okuyucu zihninde şüphe uyandırmaya çalışmaktadır. Nitekim ashabın hafızasını ve Saadet Asrı’ndaki durumu bilmeyenler üzerinde de etkili olmuştur.
    Genelde Sünnet düşmanları özelde ise Ahmed Emin, Ebu Hureyre (r.a.) hakkında şüphe oluşturup hadis mecmualarının itibarını zedeleyebilmek için, normal olayları olağan üstüymüş gibi takdim eder; “Madem ki Ebu Hureyre (r.a.) kayda geçmeden hadis rivayet etmiştir, bu durumda sıklıkla yanılmış olması mümkündür” demek ister.
    ***
    Allah Rasülü (s.a.v.) Ebu Hureyre’ye (r.a.) dua etmiştir. Peygamber duasının bereketi O’na unutmaz bir hafıza nasip etmiştir. O duaya güvenerek sahabenin ileri gelenleri Ebu Hureyre’den (r.a.) hadis rivayet etmişlerdir. Bu, O’nun güvenilir bir hafızaya sahip olduğunun açık bir delilidir. İmam Buhari, sahabe ve tabiinden olup da Ebu Hureyre’den (r.a.) hadis rivayet edenlerin sayısının sekiz yüzü aştığını bildirmektedir. Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Cabir b. Abdillah, Enes b. Malik (r.anhüm) ondan hadis rivayet eden sahabiler arasındadır.[58] Ebu Hureyre (r.a.) ile çağdaş olan alim sahabiler, O’ndan hadis alırken, Ahmed Emin’in, O’nun hadis yazmamasını gerekçe gösterip rivayetlerinden istinkaf etmesi, oryantalist düşünceye hizmetten başka bir izah kabul etmez.
    ***
    Güvenilir bir hafızaya sahip olan ve ulema nezdinde doğruluğu ile tanınan bir muhaddisin, kitaptan rivayet etmemesi ilmine halel getirmez. Hatta bazı alimler kuvvetli bir hafızaya sahip olan bir muhaddisin ezberden rivayet etmesini, başka bir muhaddisin eserinden rivayet eden ravinin hadisinden daha üstün kabul etmişlerdir. Bu noktada usul alimleri şöyle demektedir: “Biri işitme, diğeri ise yazı yolu ile alınan iki hadis tearuz ettiğinde işitme yoluyla sabit olan daha üstün kabul edilir.” Çünkü, bizzat Allah Rasülü’nden (s.a.v.) işitilen hadiste uydurma ve hata ihtimali azdır.
    İlim-irfan geleneğinde şifahi eğitim, kitabi olandan çok daha eskidir. Yazının tarihi birkaç bin yıl geriye giderken, sözün tarihi ta Hz. Adem’e uzanır. Yazının icadından sonra da şifahi eğitim gücünü korumuştur. Allah Rasülü (s.a.v.) de hadislerin şifahi usulle alınmasını talep etmiştir. Hadislerin Kur’an’la karıştırılmaması –bu hususta- Efendimiz’in (s.a.v.) öncelikli amacı olmuştur. Şüphesiz bunun tedbirini de manen almıştır; Ebu Hureyre (r.a.) gibi hadiste büyük vazife üstlenecek hafızaların kemali için dua etmiştir.
    Kitaplara bağlı kalmak, insana rehavet aşılar. Böyle birisi tahsil ettiği müktesebatını sadece muhtaç olduğu zamanlarda ziyaret eder. Fakat ezberin muhafazası güç olduğundan sürekli aktivite ister. Bu yüzden Ebu Hureyre’nin (r.a.) sürekli hadis rivayet etmesi, hata yapmasına değil yapmamasına neden olmuştur.
    Rivayette En Önde Olması
    Şii müellif Abdulhüseyin, Ebu Hureyre’ye (r.a.) ait hadislerin 5374 gibi bir rakama ulaşmasına, Buhari’nin ise O’ndan 446 hadis rivayet etmesine inkar dolu bir taaccüple bakar. Kendince şöyle bir akıl yürütür; Dört halife uzun yıllar Hz. Rasülülah (s.a.v.) ile birlikte olmalarına rağmen toplam rivayetleri ancak Ebu Hureyre’nin (r.a.) % 27’sine tekabül ediyor. Zira Ebu Bekir’den (r.a.) rivayet edilen hadisler 142, Hz. Ömer’e (r.a.) isnad edilenler 537, Hz. Osman’dan (r.a.) mervi olanlar 146, Hz. Ali’ye (r.a.) ait olanlar ise, 586’dır. Yekunu ise 1411’dir.
    Akıl sahiplerini düşünmeye çağıran müellif, Ebu Hureyre’nin (r.a.) İslam’a geç girmesini (!) ve ümmi oluşunu gerekçe göstererek adaletini cerh eder. Dört Halife’nin İslam’da ilklerden olmalarını, vahyin gelişine tanıklık etmelerini, yirmi üçü Efendimiz’le (s.a.v.) birlikte, toplam elli iki yıl İslam’ın içinde yer alışlarını, ümmeti sevk ve idaredeki başarılarını anlatır. Ardından da “Durum bu iken, tek başına Ebu Hureyre’den (r.a.) rivayet edilen hadisler nasıl olur da dört halifenin rivayetlerinden kat be kat daha fazladır?” diye sorar.
    Ebu Hureyre’ye (r.a.) karşı tarifi imkansız bir kin besleyen Şii müellif; “Bana iki kap ilim verildi, birini rivayet ettim, diğerini anlatsaydım boğazım vurulurdu. ” hadisini zikrederek O’nunla alay eder. Ebu Hureyre’nin (r.a.) Hz. Rasülülah’ın (s.a.v.) halifesi olmadığını, bu yüzden sır kapsamında değerlendirilebilecek hadisleri öğretme noktasında Efendimiz’in (s.a.v.) O’nu tercih etmesinin mantıksız olduğunu söyler. Yazara göre, Ebu Hureyre (r.a.) aşağılık bir adamdır. Muhatap alınıp hakkında tek kelime söylenmesi bile doğru değildir.
    Müellif, “Ebu Hureyre (r.a.) ne hadis gizler, ne de yazar.” rivayetinin yukarıdaki hadisle (Viaeyn Hadisi) çeliştiğini de iddia eder. Çünkü yazara göre ilk hadiste açıkça hadisi rivayet etmekten istinkaf etmenin itirafı vardır. Her hadisede olduğu gibi, bu hususta da O’nunla alay eder. Kendince bir takım farazi sorular üretir ve yanıtlar.
    “Rasülülah’ın (s.a.v.) ashabı içerisinde benden daha fazla hadis rivayet eden olmadı. Ancak Abdullah b. Amr (r.a.) müstesna. Çünkü o yazıyordu. Ben ise yazmıyordum.”[59] Yazara göre, bu hadis, Ebu Hureyre’nin (r.a.) en fazla rivayeti olan sahabi olması gerçeğiyle çelişir. Açıkça rivayette kesretin Abdullah b. Amr’da (r.a.) olduğunu söyleyen Ebu Hureyre’nin (r.a.) hadisleri 5374, Abdullah’ın ki ise 700’dür.[60]
    Tashih Bir: Mustağriplerin Göremediği
    Ebu Hureyre’nin (r.a.) Allah Rasülü (s.a.v.) ile olan üç yıllık birlikteliğe 5374 hadis sığdırması olağan üstü bir hadise değildir. Çünkü o devir insanları içerisinde daha kısa zamanda O’ndan kat be kat daha fazla metin ezberleyenler vardır. Nitekim kitaplarda uzun şiirleri bir defada hıfzeden nice şahsiyetlerin hatıraları mevcuttur. Ebu Bekir’in (r.a.) nesep bilgisi, Aişe’nin (r.ah.) şiir birikimi, Hammad’ın eyyam-ı arab malumatı[61] karşısında Ebu Hureyre’nin (r.a.) üç yıla sığdırdığı nedir ki? Sonra, klasik usulde bir medrese talebesi dahi kısa zamanda Nahiv’de; “Elfiye”yi, Akaid’te; “Emali”yi, Hadis Usulünde; “el-Menzumet’ul-Beykuniyye”yi, Furu’ fıkıhta “Kuduri”yi … ezberler, öyle icazet alırdı. Moritanya’da bu gün bile onlarca Kütüb-i Sitte hafızı vardır. Yazarın Ebu Hureyre (r.a.) ile Raşid Halifeler arasında yaptığı oranlamayı medrese müfredatı ile Ebu Hureyre (r.a.) arasında yaptığınızda göreceksiniz ki üç yılda ezberlenen 5374 hadis, altı ayda bir acem tarafından ezberlenen 6666 ayete nisbetle (şöhretinden dolayı bu rakam kullanılmıştır.) hiç de hayreti mucip değildir.
    Rivayetlerin çokluğuna hafıza açısından bakıldığında, Ebu Hureyre’nin (r.a.) beş bin küsür hadisi rivayet etmesi makuldür. Fakat bütün bu makuliyet içerisinde sadece Ebu Hureyre’ye (r.a.) ait bir takım hususiyetler vardır ki; onlar hesaba katıldığında rivayetlerin bilinen sayıdan aşağıda olmasında bir olağan üstülük olmaktadır. Çünkü Ebu Hureyre’nin (r.a.) üç yıl Allah Rasülü (s.a.v.) ile birlikte olması, Suffe’nin başkanı sıfatıyla Efendimiz’le (s.a.v.) sürekli irtibat kurması, hadis tahsili için aç karnına taş bağlayıp Peygamber’in gündemini takip etmesi, başka türlü izah kabul etmez.
    İbn Ömer[62], Talha b. Ubeydillah[63], Ebu Eyyup el-Ensari[64] (r.anhüm.) gibi sahabiler de Ebu Hureyre’nin (r.a.) hadis ilmindeki yüksek mertebesini itiraf etmekte ve bunu Allah Rasülü (s.a.v.) ile olan birlikteliğine bağlamaktadırlar.
    Son Üç Yılın Bereketi
    Efendimiz’in (s.a.v.) son üç yılı, ictimai, siyasi, hukuki bir çok mühim hadiseye tanıklık etmiştir. Çünkü Kureyş’in ateşkesi ardından bütün mesaisini İslam’a davete hasretti. Farklı bölgelere İslam elçilerini gönderdi. Medineye’de “Ceziretu’l-Arap”ın her köşesinden kabileler geldi. Ebu Hureyre (r.a.), Allah Rasülü’nün (s.a.v.) baş ucunda bekleyen müdakkaik bir talebe suretinde bütün bu olup-bitenlere tanıklık etti. Gözleriyle gördü, kulaklarıyla işitti ve yüreğiyle ezberine aldı. Kimsenin sormaya cesaret edemediği konuları Hz. Rasülülah’a (s.a.v.) sorup-öğrendi.[65]
    ***
    Ebu Hureyre’nin (r.a.) beş bin küsür hadis rivayet etmesi tamamiyle olağan bir durumdur. Bu noktada diğer sahabilerin Ebu Hureyre (r.a.)ile benzer konumda olamamalarının sırrı ise Allah Rasülü’nün (s.a.v.) Ebu Hureyre’ye (r.a.) yönelik hususi dualarıdır. Peygamber duasının bereketi rivayetlerin miktarına etki emiştir. Bunu anlayabilmek için, muhakkak mümin olmak gerekmez. Tarihi verileri tahrif etmeden okuma dürüstlüğüne katlanan herkes rivayet noktasında Ebu Hureyre’nin (r.a.) hangi amillere binaen “kümbetler arasında yükselen bir Kubbe-i Harda” olduğunu idrak edecektir.
    Tashih İki: Kırk Yıllık Tahsil
    Ebu Hureyre (r.a.) rivayet ettiği hadislerin bir kısmını sahabeden almıştır. Ashabın birbirinden rivayeti ise meşhur ve makbuldür. Böyle bir rivayetin kusurlu kabul edilecek bir yönü yoktur.[66] Ebu Hureyre’ye (r.a.) ait hadislerin madem ki önemli bir bölümü sahabeden rivayet edilmiştir. Bu durumda O’nun hadis tahsili üç yılla sınırlandırılamaz. 5374 hadisin arka planında Efendimiz’den (s.a.v.) sonra yaşanan kırk küsür yıllık ömür de vardır.
    Tashih Üç: Raşid Halifelerle Ebu Hureyre’nin Mukayesesi
    Yazarın, Raşid Halifelerin tamamının Ebu Hureyre (r.a.) kadar hadis rivayet etmemesi hususunda ki ifadesi, tashih cihetiyle en az diğerleri kadar aciliyet arz etmektedir.
    Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali (r.anhüm) İslam’a girme noktasında Ebu Hureyre’den (r.a.) öndedirler. Buna rağmen O’nun kadar hadis rivayet etmemişlerdir. Bütün bunlar doğrudur. Fakat bu doğruluk Ebu Hureyre’nin (r.a.) cerh edilmesini mucip değildir. Çünkü raşid halifeler Efendimiz’den (s.a.v.) sonraki hayatlarında umuru devletle iştigal ettiler, çeşitli bölgelere alimleri, kurraları, kadıları gönderdiler. Onlar da tıpkı halifeler gibi bulundukları yerlerde taşıdıkları emanetin gereğini yerine getirdiler. İslam ümmetinin refahı için çalıştılar. Herkes hususi vazife alanında var oluşunun gereğini ifa etti. Hadise bu minval üzere iken çıkıp da şunu yapan, niçin bunu da yapmamıştır diyemezsiniz. Futuhat ile uğraşan Halid b. Velid’in az hadis rivayet etmesi, nasıl levm edilmesine medar olamayacaksa, ilimle iştigal eden Ebu Hureyre’nin (r.a.) de çok hadis rivayet etmesi yadırganmasına vesile ittihaz edilemez. Bu mantıkla hareket edenler Osman b. Affan’ı (r.a.) ya da Abdullah b. Amr’ı fetih sancağını taşımadılar diye de ayıplayacaklar mı?!
    Ebu Bekir (r.a.) , Efendimiz’in (s.a.v.) irtihalinden sonra iki yıl yaşadı. Bütün bu zaman zarfında devlet başkanı olarak görev yaptı. Şartlar, hadis rivayet etmesine mani oldu.
    Hz. Ömer (r.a.), Medine’de şehrin dışında “Avali” denen yerde oturur, şehir merkezine arkadaşıyla münavebeli olarak inerdi. Hilafet yıllarındaki yoğun devlet gündemi de buna eklendiğinde neden 537 hadis rivayet ettiği aşikar olur. Hz. Osman (r.a.) ve Ali (r.a.) içinde benzer nedenler geçerlidir. Buna mukabil Ebu Hureyre (r.a.), seferde, hazarda sürekli Allah Rasülü (s.a.v.) ile birlikteydi. Ömrünü ilme adamıştı. Siyasi işlerin de dışında kalmıştı. Bu yüzden O’nunla Raşid Halifeler arasında bir denge aramak, kıyas yapmak büyük bir hatadır.
    Tashih Dört: Manası Tahrif Edilen Hadis
    Yazarın, “Viâeyn” hadisi ile alakalı istihzalarına bakıldığında Ebu Hureyre’yi (r.a.) kafasında ki ideolojik doğruları tahkim edebilmek, mezhebine meşruiyet kazandırabilmek için okuduğu anlaşılmaktadır. Muhtemelen O düşünüyor ki; Ebu Hureyre’nin (r.a.) çökertilmesiyle topyekün Sünnet ve Cemaat Anlayışı da çökecektir. Bu yüzden en sahih rivayetleri dahi hiç bir oryantalistin çarpıtamadığı kadar tahrif etmektedir.
    Hususi konularda Peygamber’e sırdaş olmak alay değil, tebrik mevzuudur. Sonra Ebu Hureyre (r.a.) sırriyette hususileşen tek sahabi de değildir. Huzeyme b. Sabit herkesin iki şahitle katılabileceği davalarda tek başına şahadet etmiş, Efendimiz (s.a.v.) de kendine has bir davada O’nun şehadetini kabul etmiştir. Huzeyme’ye bu yetkiyi bizzat Allah Rasülü (s.a.v.) vermiştir. Ebu Bekir (r.a.) gibi, Ömer (r.a.) gibi sahabilere rağmen münafıkların listesini yalnızca Huzeyfe (r.a.) biliyordu. Muaz b. Cebel (r.a.) Allah Rasülü’nün (s.a.v.) sırdaşlarındandı. Ölüm döşeğinde iken “ilmi gizleyen” biri olma korkusuyla Allah’tan istiğfar ederek etrafındakilere şu hadisi nakletmişti: “Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki; ‘Kalbiyle tasdik ederek Kelime-i Şahadeti okuyan hiçbir kimse ateşte yanmayacaktır.’ Bunu insanlara haber vereyim mi ki sevinsinler Ya Rasülellah dedim. Efendimiz (s.a.v.): ‘Bu durumda O’na güvenirlerde ibadet etmezler.’ buyurdu.”[67]
    Huzeyme, Huzeyfe, Muaz b. Cebel ya da diğerleri Allah Rasülü’nün (s.a.v.) ne veliahtları ne de kendinden sonra gelecek halifeleriydi. Fakat Efendimiz (s.a.v.) onlara bir takım özel bilgiler verdi. Kimi, onları kendisiyle birlikte mezara götürdü. Kimi de ilmi gizleme korkusuyla ölüm döşeğinde iken tebliğ etti. O (s.a.v.), hususi şahıslara, hususi bilgiler verdi. Madem bu Ebu Hureyre (r.a.) ile sınırlı olmayan bir sünnettir, bu durumda Ebu Hureyre (r.a.) ile veliaht muhabbeti yapıp istihza eden yazar gerçekte o sünnetin sahibi Allah Rasülü (s.a.v.) ile alay etmektedir. Ne ki Şii müellif bunu İslam adına yapmaktadır.
    Tashih Beş: Viaeyn Hadisi
    Yazarın iddia ettiği gibi “Viâeyn” hadisi “Ebu Hureyre (r.a.) ne hadis gizler ne de yazar” rivayetiyle çelişmektedir. Çünkü Ebu Hureyre (r.a.)iman esasları ya da ahkam-ı fıkhıyye ile alakalı faydalı ve öğrenilmesi zorunlu olan bir ilmi gizlemiyor. Gizlenmesi söz konusu olan malumat, bazı kıyamet alametleri ya da Müslümanların ileriki yıllarda karşılaşacakları fitneleri muhtevidir.[68]
    Tashih Altı: Abdullah b. Amr ve Ebu Hureyre
    Sahabe içerisinde Ebu Hureyre’den (r.a.) daha alimleri de vardı. Fakat kimi hususi meslekleri itibariyle, kimi de yanılma endişesiyle Ebu Hureyre (r.a.) kadar hadis rivayet etmedi. Bu yüzden Ebu Hureyre’nin (r.a.) en fazla hadis rivayet eden sahabi olması diğerlerinin ilmi kudretini lekelemez. Abdullah b. Amr’ın (r.a.) hadisleri yazmasına rağmen rivayetlerinin yedi yüzlerde kalması ise daha çok O’nunla alakalı bir durumdur. Ebu Hureyre’nin (r.a.) “O yazardı, ben yazmazdım.” hadisi ile istidlal edip “işte Ebu Hureyre (r.a.) kendi ağzıyla hadis uydurduğunu itiraf etti.” demek metni tahrif edip sonrada Ebu Hureyre’ye (r.a.) isnat etmektir. Fakat yazar, ben metinden anlatılanı değil de anlamak istediğimi istinbat ederim derse, o zaman “ya selam” demekten öte söyleyecek bir sözümüz olmaz.
    Abdullah b. Amr’ın (r.a.) rivayet ettiği hadislerinin Ebu Hureyre’ye (r.a.) nisbetle az olmasının arka planında şu gerçekler vardır:
    Abdullah b. Amr (r.a.) ilimden ziyade ibadetle iştigal ederdi. O kadar ki, evlendiği ilk gece dahi ibadet etmeyi hanımıyla birlikte olmaya tercih etmişti.
    Abdullah (r.a.) hadisleri rivayet etme yerine bizzat yaşardı. Kendi iç dünyasında yoğunlaşması rivayetlerinin de az olmasına yol açtı.
    Abdullah b. Amr (r.a.) büyük şehirlerin fethinden sonra genellikle Mısır ve Taif’de ikamet etti. İlim tahsil edenler ise, Medine gibi bu iki şehre seyahat etmezlerdi.
    Ebu Hureyre (r.a.) vefat edinceye kadar Medine’de fetva ve hadis rivayetiyle iştigal etti. Mescid-i Nebevi’de oturur, kilometrelerce mesafeleri O’ndan hadis dinlemek için kat eden Müslümanlara Hz. Peygamber’den duyduklarını anlatırdı. Haliyle etrafında ilim haleleri oluşmuştu. Yüzlerce kişi, O’nun, ravisi olduğu hadisleri rivayet edebilmek için birbirleriyle yarışırdı.
    Efendimiz’in (s.a.v.) Ebu Hureyre’ye (r.a.) özel duası vardı. Yazmadı, fakat rivayet ettiğini bir daha hiç unutmadı. Bu noktada hafızası müteaddit kereler sınandı, görüldü ki, Hz. Rasülülah’ın (s.a.v.) “Allah’ım O’na unutulmaz ilim ver.” duası bütün varlığıyla karşılık bulmuş. Abdullah (r.a.) ise benzer içerikli bir duaya muhatap olmamıştı.
    Abdullah b. Amr (r.a.) , Şam’da bir deve yükü kadar Ehl-i Kitap’ın eserlerinden temin etmişti. Onlara bakar bazen de onlardan rivayet ederdi. Bu yüzden tabiinin ileri gelenleri İsrailiyyat karışır endişesiyle Abdullah’tan hadis almaya pek yanaşmadılar.[69] Rivayetlerinin yedi yüzlerde kalmasında, Hz. Muaviye ve Yezid devrinde hadis rivayetinin engellenmesinin de büyük payı vardır.[70]
    Bütün mesaisini ilme hasreden bir talebenin bilmesine değil, bilemesine hayret edilir. Bu yüzden karın tokluğuna, Allah Rasülü’ne (s.a.v.) mülazemet eden Ebu Hureyre’nin çok hadis rivayet etmesi vazifesini hakkıyla ifa ettiğine işaret eder.
    KA’BU’L-AHBAR BAHSİ
    İslami ilimler zarfında İsrailiyyat’ın azim bir tesire sahip olduğunu iddia eden zındıklar, Ka’bu’l-Ahbâr’ın sahabe ile olan münasebetini indi mütalaalarla kendi lehlerine kullanmak istemişlerdir. Ka’b’ın, zındıkların ifsad gayretine malzeme edilmesinin en baş nedeni ise, O’nun aslen Yahudi olmasıdır. Yemen’de dünyaya gelen ve hicri on iki yılında Hz. Ömer’in (r.a.) devr-i hilafetinde Müslüman olan Ka’b’ı[71] müsteşrik ve müstağrip koalisyonu ısrarla İslam’ı tahrif etmek için faaliyet gösteren gizli bir komitenin üyesi olarak da takdim etmektedir. Bundan gayesi ise, sahabe ile bilgi alış-verişinde bulunan Ka’b’ın İslami disiplinlere İsrailî bir çok malumatı dahil ettiği kanaatini yaymaktır.
    Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas ve Ebu Hureyre (r.anhüm), Ka’b’tan bir takım rivayetlerde bulunmuştur. Şii müellif Abdulhüseyin[72] ve Muhammed Ebu Reyye, Ebu Hureyre’nin (r.a.) Ka’bu’l-Ahbar’dan nakillerde bulunmasını O’na talebelik yapmak olarak niteler, ardından da Ebu Hureyre’nin (r.a.) rivayet ettiği hadislerin gerçekte Ka’b’tan mervi olduğunu iddia eder. Tarifi imkansız bir derecede Ebu Hureyre (r.a.)düşmanı olan Ebu Reyye; O büyük sahabinin Ka’b’tan duyduklarını Allah Rasülün’den (s.a.v.) işitmiş gibi naklettiğini, gerçekte ise O’nun Ka’b’ın elinde bir oyuncak olduğunu söyler. Ebu Reyye, çürük iddialarını destekleyebilmek için birkaç hadisi de davasına tanık gösterir.[73] Fakat delil olarak takdim ettiği hadislerin hiç birisinde muvaffak olamamıştır.
    Tashih
    Kimin ne derece mümin olduğunu ya da nasıl bir imana sahip olduğunu yalnız Allah Teala bilir. Bu yüzden Ka’b’ın Yahudi olması iman edişine engel teşkil eder, denemez. Nitekim Allah Rasül’ü (s.a.v.) kimseyi sahip olduğu etnik ya da dini kökenden dolayı geri çevirmemiştir. Ka’b’ın yaptıkları ya da söylediklerine bakmak yerine, etnik kökeninden dolayı imanını sorgulamak, İslami bir ameliye de değildir. Ayrıca Ka’b’ın imani noktada ki güvenirliği asrının tanıkları tarafından da tasdik edilmiştir. Hadis rivayetinde önde olan sahabilerin ondan rivayet etmeleri de buna işaret etmektedir.
    Ka’b cumhura göre Sika bir ravidir. Bu yüzden adı, zayıf ve metruk ravileri muhtevi eserlerde geçmez. Zehebi, “Tabakatu’l-Huffaz”da, İbn Asakir “Tarih-u Dimeşk”de, Ebu Nuaym “Hilye”de, İbn Hacer Askalani “el-İsabe”de ve “Tehzibu’t-Tehzip”te ondan bahseder. Hadis münekkitleri Kab’ın güvenilir bir ravi olması hususunda ittifak halindedirler.[74]
    Hicri on iki yılında Müslüman olan Ka’b, Medine’ye gelince Ebu Hureyre (r.a.) ile birlikte olmaya önem vermiştir. O, Ebu Hureyre’ye (r.a.) geçmiş ümmetlerin haberlerinden nakiller yapmış Ebu Hureyre de (r.a.) O’na, Allah Resülü’nün hadislerini rivayet etmiştir. Ebu Hureyre’yi (r.a.) Ka’b ile olan bu bilgi paylaşımından dolayı tenkit etmek, hiçbir usul ve esasa dayanmayan ideolojik bir okumadır. Çünkü her hangi bir Müslüman’ın İslami ölçüler çerçevesinde eski ümmetlerle alakalı malumata sahip olması ve O’nu kullanması meşrudur. Nitekim Allah Rasülü (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “İsrail oğullarından haber verin. Bunda hiçbir sakınca yoktur.”[75] İsrailî bilgiyi kullanmada ki kesin ölçüye gelince; o şu şekilde formüle edilmiştir: “İslam’ın doğruladığı kabul, tekzip ettiği reddedilir. Bunun dışındakilerde ise tevakkufta bulunulur.”[76]
    Ebu Hureyre’nin (r.a.) rivayet ettiği hadislerin gerçekte Ka’b’a ait bilgiler olduğunu fakat Ebu Hureyre’nin (r.a.) onları Allah Rasülü’ne (s.a.v.) isnat ederek İslamileştirdiğini iddia etmek ise ancak insaf fukaralarının nasibi olabilir. “Her kim benim ağzımdan bilerek yalan uydurursa cehennemde ki yerini hazırlasın.”[77] hadisini rivayet eden sahabilerden biri de, Ebu Hureyre (r.a.) olsun, sonra da Ka’b’tan dinlediği İsrailî bilgiyi hadis diye rivayet etsin, ne mümkün! Maalesef ki, Ebu Reyye’nin ölçü tanımaz düşmanlığı Ebu Hureyre’nin (r.a.) çok sıradan hareketlerini dahi O’nun aleyhinde ki bedihi deliller gibi takdim etmesine sebep olmuştur.
    Yanlış Yere İsnad Edilen Bir Hadis
    Ebu Reyye’nin, Ka’b’ın İsrailî bilgisinden nakil olduğunu iddia ettiği Ebu Hureyre (r.a.) hadisleri, gerçekte farklı yollarla bir çok sahabi tarafından da rivayet edilmektedir. Bu durumda, Ka’b’ın bütün bir ashabı etkilediği mi söylenecektir?! Ebu Reyye’nin istidlal ettiği hadislerden birisini tahlil ederek hadiseyi vuzuha kavuşturalım: “Cennette öyle bir ağaç vardır ki, bir atlı gölgesinde yüz sene yürür (yine de mesafeyi kat edemez.). Bu hadisi Ebu Hureyre’den (r.a.) rivayet eden hadis allameleri arasında şu isimler vardır: Ahmed b. Hanbel (Müsned), Müslim (Sahih), Buhari (Sahih), Abdurrezzak (Musannef), Tirmizi (Camiu’s-Sahih)… Allah Rasülü’nden (s.a.v.) söz konusu hadisi rivayet eden diğer sahabiler ise şunlardır: Enes b. Malik, Ebu Saîd-i Hudri, Sehl b. Sa’d[78], Abdullah b. Abbas, Esma binti Ebi Bekr(r.anhüm) .[79]
    İbn Kesir bu hadisin mütevatir olduğunu, yollarının farklılığı, isnadının güçlü oluşu ve ravilerinin güvenirliliğinden dolayı da, münekkit hadis alimleri tarafından kesin bir dille sihhatinin vurgulandığını bildirmektedir.[80]
    Bir çok sahabiden rivayet edilen bu hadisi sonraki kuşaklara nakledenler arasında tabiinin büyükleri de vardır. Bütün bunları Ka’b aldatmıştır mı diyeceksiniz?! Muhal farz, bu iddia doğru olsun, bu durumda Ka’b bu sözle ne kast etmiş olabilir? Niçin böyle bir ameliye içerisinde olsun?! Sonra hadis rivayet ederken acaba gayri ihtiyari olarak Efendimiz’in (s.a.v.) tek bir kelimesini farklı rivayet eder miyim endişesiyle yüzünün rengi değişen, gözleri kan çanağına dönüşen, boğazındaki damarlar patlarcasına şişen sahabenin Ka’b’ın sözünü Allah Rasülü’ne (s.a.v.) isnat etmesine sessiz kalması ne mümkün!
    Ebu Reyye ya da diğerleri niçin Ebu Hureyre (r.a.) üzerinde başkalarının tesirini ararlar? Onlara göre Allah Rasülü (s.a.v.) Ka’b kadar bir etkiye sahip değil midir ki, O’nun hadisleri dururken Ebu Hureyre (r.a.) Ka’b’ın İsrailî biligisini rivayet etsin.
    Ebu Hureyre’yi (r.a.) Efendimiz’den (s.a.v.) başkasına isnat etmek en basitinden ideolojik okuma mahkumiyetidir. Ne ki, sadece oryantalistlerin gör dediklerini görenler duruşlarını değiştirmedikçe en bedihi hakikatleri, en çarpık bilgi diye nakletmeye devam edeceklerdir.
    HANEFİLER ADINA İŞLENEN CÜRÜM
    Ebu Hureyre’ye (r.a.) karşı oluşturulan müsteşrik ve mustağrip birlikteliğinin istismar ettiği konulardan biri de, Hanefi Fakihlerin O’nun rivayet ettiği hadislerle olan münasebetidir. Ahmed Emin’e göre, Hanefi Fakihler “Musarrât” (sütün sağılmayarak memede toplanması)[81] hadisinde olduğu gibi, Ebu Hureyre’nin (r.a.) kıyasa aykırı buldukları rivayetleriyle amel etmemişlerdir.[82]
    Ahmed Emin’e göre, Hanefiler, Ebu Hureyre’nin (r.a.) rivayet ettiği “Musarrât” hadisini sahih kıyasa muhalif gördüklerinden reddetmişlerdir. Çünkü kıyas, Kur’an, Sünnet ve İcma ile sabit bir delildir. Kıyasa muhalif olan, bu üç esasa da muhalif kabul edilir. “Musarrât” hadisi de sahih kıyasa ve şer’i kaidelere aykırıdır. Çünkü telef edilen sütün ne kadar olduğu tayin edilmeden karşılığında tazminat olarak bir sa’ hurma emredilmektedir. Halbuki Kur’an ve Sünnet’e göre telef olan bir şeyin misli ya da kıymeti ile tazmin edilmesi gerekir. Ahmed Emin, meseleyi bu şekilde anlatırken; hadisin kıyasa aykırı olması durumunda Hanefilerin kıyası hadise takdim ettiklerini ve bunu da sadece Ebu Hureyre’nin (r.a.) hadisleri için geçerli bir metot kabul ettiklerini ihsas ettirmektedir.
    Tashih
    Hanefi Fakihler’in kıyası hadise takdim etmeleri gerçeklik değeri olmayan bir iddiadır. Ebu Hanife Hazretleri başta olmak üzere O’nun bütün talebeleri, ravi, fakih olsun ya da olmasın mutlak olarak hadisi, kıyasa takdim etmişlerdir. Sadece, sonraki dönem usulcülerden Fahru’l-İslam Pezdevi, İsa b. Eban ve Ebu Zeyd Debusi’nin bu husustaki kanaatleri seleflerinden kısmi farklılık arz eder. Onların formüle ettikleri yaklaşım ise şu şekildedir: Ravi fakih ise, mutlak manada rivayet ettiği hadis, kıyasa takdim edilir. Fakih değil ise de aynı işlem yapılır. Fakat bu durumda hadis, bütün kıyaslara aykırı ve re’y kapısını da kapatıyorsa söz konusu işlem ters işletilir.[83] Yani kıyas, hadise takdim edilir.
    Görüldüğü gibi Hanefiler, mutlak olarak kıyası, hadis üzerine takdim etmemişler, sadece taklit devri usulcülerinden bazıları yukarıdaki şartlar muvacehesinde meseleye bir sınırlama getirmişlerdir. Fakat bu, Hanefiler’in geneline ait bir görüş değildir. Nitekim Ebu Hanife, hiçbir zaman hadisin bulunduğu yerde kıyasa başvurmamış, hatta sonraki dönem muhaddisler tarafından zayıf kabul edilen bazı rivayetleri dahi kıyasa takdim etmiştir. O, ictihadına aykırı bir haber-i vahid’e rastladığında ravinin fakih olup-olmamasına bakmaksızın hadise göre amel edip önceki fetvasını terk etmiştir. Nitekim parmakların diyetini faydalarına göre belirlemiş, başparmağın diyetini diğerlerinden fazla tesbit etmişti. Daha sonra “Bütün parmaklar eşittir.”[84] hadisine ulaşınca önceki görüşünden dönmüştür. Hayızın üst sınırını on beş gün olarak tayin etmiş, daha sonra Enes b. Malik’ten rivayet edilen “Hayız üç günden on güne kadardır. Fazlası istihazadır.”[85] hadisini görünce ilk örnekte olduğu gibi birinci görüşünden rucu’ etmiştir.[86] Son örnekte dikkat edilmesi gereken bir husus daha var ki oda şudur: Ebu Hanife fakih addedilmemesine rağmen Enes b. Malik’ten rivayet edilen hadisle amel etmiş ve ona dayanarak önceki ictihadını terk etmiştir. Bu da göstermektedir ki; Ebu Hanife ve ilk kuşak Hanefi Fakihler kastedilerek söylenen, onlar; “fakih olmayan ravilerin hadislerini kıyasa aykırı bulduklarında hadislerle amel etmemişlerdir” görüşü mesnetsiz bir iddiadır.
    Fakih olmayan ravilerin hadislerine şerh düşen bazı Hanefi usulcülerin tavrına gelince, bu sadece Ebu Hureyre’ye (r.a.) has bir uygulama değildir. Leknevi bu noktada şunları nakletmektedir: “Eğer hadis rivayet eden sahabi dört halife, Abadile ( Abdullahlar: İbn Ömer, İbn Abbbas, İbn Mesud ve İbn Zübeyr (r.anhüm), ve diğer müctehitlerden biri ise, hadis, kıyasa takdim edilir. Şayet Ebu Hureyre (r.a.)“Selman el-Farisi” ve Enes b. Malik (r.anhüm)gibi fekahetiyle değil de adaletiyle bilinmekte ise, bu durumda rivayeti, ancak re’y kapısını kapatıyorsa terk edilir. Aksi takdirde hadis, kıyasa takdim edilir. “Musarrât” hadisinde olduğu gibi.[87] Leknevi’nin, Pezdevi adına yaptığı bu nakilden de anlaşıldığı gibi söz konusu formülasyonu benimseyen usulcülerin Ebu Hureyre’ye (r.a.) özel bir tavırları yoktur. Bu husustaki yanlış anlamaların önünü baştan kapatan İmam Serahsi: “Ebu Hureyre’yi (r.a.) hafife almaktan Allah Teala’ya sığınırız. Çünkü O, adalet, hıfz ve zabtıyla öncelikli bir yere sahiptir.”[88] demektedir.
    Ebu Hureyre’nin (r.a.) adil olduğu fakat fakih olmadığı kanaati yukarıda da anlatıldığı üzere Pezdevi, İsa b. Eban ve Ebu Zeyd’e aittir. Meselenin bu boyutunu göz ardı edip, bunu bütün Hanefilere teşmil etmek, sonrada bunun üzerinden hüküm vermek fevkalede yanlıştır. Nitekim Hanefi Usulcülerden Abdulaziz Buhari kesin bir dille bu görüşün Ebu Hanife devrine ait olmadığını (muhdes), sonradan ortaya çıktığını bildirmektedir.[89]
    Fakih Ebu Hureyre
    Ebu Hureyre’nin (r.a.) fıkhi müktesebatının tahlilinle gelince; Hanefilerin önemli bir bölümü O’nu fakih olarak kabul etmektedir. İbn Emiri’l-Hac bu noktada şunları söylemektedir: “Ebu Hureyre (r.a.) ictihatla alakalı sebeplerden hiç birinden mahrum değildir. Sahabe devrinde fetva verirdi. O devirde sadece müctehitlerin fetva verdiği de herkesçe malumdur. Sahabe ve tabiinden sekiz yüzden fazla kişi Ebu Hureyre’den (r.a.) hadis rivayet etmiştir ki, onlar arasında Abdullah b. Abbas, Cabir b. Abdillah, Enes b. Malik (r.anhüm) gibi ilimde büyük bir derinliğe sahip olan sahabiler de vardır.
    Ez cümle, Ebu Hureyre’nin (r.a.) fakih olmadığı görüşü İsa b. Eban ve arkadaşlarına ait bir kanaattir, bu bütün Hanefiler’e teşmil edilemez. Çünkü bizzat Ebu Hanife, O’nun fakih olduğunu itiraf etmektedir. Nitekim, İmam-ı Azam Ebu Hureyre’nin (r.a.) orucun fesadıyla alakalı rivayet ettiği hadisle amel etmiştir; Eğer “Kim unutarak yer ve içerse orucunu tamamlasın. Muhakkak ki O’nu Allah Teala yedirip içirmiştir.” hadisi olmasaydı kıyasa göre fetva verirdim demiştir. (Yani orucun, unutularak yapılan yeme içme ameliyesiyle bozulacağını söylerdim.) “Musarrât” hadisiyle amel edilmemesi ise, Ebu Hureyre’nin (r.a.) kusurlu görülmesi ile alakalı değildir. Hanefiler ya bu hadisi “muzdarip” ya “mensuh” kabul etmişler ya da sahih olmadığı kanaatine varmışlardır.[90]
    NETİCE
    Ebu Hureyre (r.a.)tek başına bir hadis külliyatıdır. Medeniyetin bünyesinde ki hususi kodların korunması ve sonraki asırlara aktarılmasında büyük bir vazife ifa etmiştir. Mu’tezile’den Şia’ya, Kaderiyye’den Cebriyye’ye kadar bir çok fırka, O’nun rivayet ettiği hadislerle etkisiz hale getirilmiştir. Meşruiyet kaybını Ebu Hureyre’nin (r.a.) rivayet ettiği hadislere bağlayan oluşumlar O’na karşı düşmanca bir tavır sergilemişlerdir.
    Ehl-i Sünnet karşıtlarının galiz ifadelerle tenkit ettikleri Ebu Hureyre (r.a.) için Allah Rasülü (s.a.v.); “Allahım Ebu Hureyre ve annesini bütün Müslümanlara sevdir.” Diye dua etmişti. O duanın bereketiyle fakihinden kelamcısına kadar bütün Sünnet ve Cemaat alimleri O’nu sevmiş hadisleriyle amel etmişlerdir. Öyle ki, fıkhi meselelerin önemli bir bölümü O’nun rivayet ettiği hadislerden istinbat edilmiştir. Fakat Müslüman bir Pavlos üretip Hristiyanlık gibi İslam’ı da bir muharrife isnat etmek isteyenler -ki bu isteyenler kadrosunda zındıklardan oryantalistlere kadar bil cümle İslam düşmanları yer almaktadır- Ebu Hureyre’yi (r.a.) dini uydurduğu hadislerle tahrif eden biri olarak göstermektedirler.
    Doğrudan saldırılarla İslami ilimlerin sarsılamayacağını bilenler iç bünyede oluşturmayı hedefledikleri şüphelerle bir parça mesafe almaya çalışmaktadırlar. Bu yüzden Ebu Hureyre’nin (r.a.) adaletini lekelemek istemektedirler. Düşünüyorlar ki; Ebu Hureyre’nin (r.a.) çökertilmesinin arkasından top yekün İslami ilimlerin de sarsılması söz konusu olacaktır. Bu yüzden O’nu tezyif projesini ısrarla gündemde tutmaktadırlar. Maalesef ki oryantalizmin tahkir kampanyası İslam dünyasında azımsanmayacak oranda bir bağlılar zümresi oluşturmuştur. Bugün itibariyle yığınla akademisyen oryantalizmin İslami ilimleri çökertme çalışmasına gönüllü olarak amelelik yapmaktadır.
    Sprenger’den Ignaz Goldziher’e, Ebu Reyye’den Ahmed Emin’e, katıksız sahabe düşmanlarının “Ebu Hureyre (r.a.) aç karnını doyurmak için Medine’ye hicret etti” nevinden ifadeler sarf etmeleri, müsteşriklerle mustağriplerin aynı kaynaktan beslendiklerini de tescil etmektedir. Bu nevi iddiaların sahipleri insafla O’nun hayatına baksalardı göreceklerdi ki; Eğer Ebu Hureyre’nin (r.a.) derdi aç karnını doyurmak olsaydı, çarşı pazarda bir işle iştigal eder muhacir gibi para kazanmaya gayret gösterirdi. Fakat o, bütün bunlardan sarfı nazar etti.
    Ebu Hureyre’yi (r.a.) tenkit ya da reddenlarin esasta problemleri Hz. Rasülülah’ladır (s.a.v.). Ne var ki O’nu reddetmenin bütünüyle İslam’dan dışlanmalarına neden olacağını bildiklerinden sünneti tebliğ eden ilk kuşakla hesaplaşmaya tevessül etmektedirler. Bunu yaparken de iyi biliyorlar ki, bir Ebu Hureyre’nin (r.a.) reddi O’nun rivayet ettiği hadislere dayalı binlerce meselenin de reddi anlamına gelmektedir. Bütün menfi kampanyalara inat o hala dimdik ayakta ve fıkıhtan tefsire kadar birçok disiplinde irşada devam etmektedir.
    ———————————————————
    [1] İzzuddin İbn Esir Ebi’l-Hasen Ali b. Muhammed el-Cezeri, Usdu’l-Ğabe fi Ma’rifeti’s-Sahabe, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, ty., VI, 314.
    [2] Muhammed b. Ahmed b. Osman Zehebi, Siyer-u A’lami’n-Nübela, Risale, 1998, II, 578.
    [3] Tirmizi, Sünen, V, 644, H. No: 3840; Ayrıca bkz. İbn Esir, a.g.e.., VI, 314.
    [4] “Ebu Hureyre” dişi kediciğin “Ebu Hir” ise erkek kedinin babası anlamına gelmektedir. Zehebi, a.g.e.., II, 587; Muhammed Accac el-Hatip, Ebu HureyreRaviyetu’l-İslam, Kahire, 1982, s.68.
    [5] Hatip, a.g.e.., s. 68.
    [6] Muhammed b. Sa’d, et-Tabakatu’l-Kübra, Kahire, 1322, IV, 175-176; Hatip, a.g.e.., s. 69.
    [7] Buhari, IV, 54, V, 250, VIII, 105; Müslim, IV, 1958; Ahmed, Müsned, II, 243; Ahmed b. Ali b. Hacer b. Askalani, el-İsabe fî Temyizi’s-Sahabe, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1995, III, 423.
    [8] İbn Sa’d, a.g.e.., IV, 176; Hatip, a.g.e.., s. 70.
    [9] İbn Hacer, el-İsabe, III, 424.
    [10] Zehebi, a.g.e.., II, 589.
    [11] İbn Hacer, Fethu’l-Bari bi Şerh-i Sahihi’l-Buhari, Dar-u İhyai’t-Türasi’l-Arabi, Beyrut, 1998, VII, 397-398.
    [12] İbn Hacer, Fethu’l-Bari, VIII, 83.
    [13] İmadüddin Ebu’l-Fida İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, Matbaatu’s-Saade, Kahire, 1932, VIII, 113.
    [14] Bkz. Osman Güner, Ebu Hureyre’ye Yönelik Eleştiriler, İnsan Yayınları, İstanbul, 2001, s. 48-49
    [15] Zehebi, a.g.e.., II, 589.
    [16] Ebu Abdillah Muhammed b. Abdillah Hakim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek ale’s-Sahihayn, Daru’l-Kitabi’l-İlmiyye, Beyrut, 1990, H. No: 6158, III, 582
    [17] Bedruddin Ebu Muhammed Ahmed Ayni, Umdetu’l-Kari Şerh-u Sahihi’l-Buhari, Beyrut, 2001, II, 98.
    [18] Ayni, a.g.e.., II, 101.
    [19] Hakim, a.g.e.., H. No: 6160, III, 582.
    [20] Hakim, a.g.e.., H. No: 6159, III, 582.
    [21] Hakim, a.g.e.., H. No: 6164, III, 583.
    [22] Hakim, a.g.e.., H. No: 6172, III, 585.
    [23] Buhari, Buyu’ 1; Müslim, Fedailu’s-Sahabe, H. No: 2492, IV, 35.
    [24] Müslim, Fedailu’s-Sahabe, H. No: 2492, IV, 35.
    [25] Kur’an, Bakara (2): 159-160.
    [26] Ebu Nuaym Ahmed b. Abdillah el-İsfehani, Hilyetü’l-Evliya ve Tabakatu’l-Esfiya, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1997, I, 462.
    [27] İbn Mace, Sünen, I, 3, 22.
    [28] Ahmed, Müsned, XII, 89, H. No: 7122.
    [29] Ahmed, Müsned, XII, 148, H. No: 7166.
    [30] Ahmed, Müsned, H. No: 7140, XII, 122.
    [31] Hakim, a.g.e.., H. No: 6175, III, 586.
    [32] İbn Kesir, Bidaye, VIII, 111.
    [33] Hatip, a.g.e.., s. 91.
    [34] İbn Sa’d, a.g.e.., II, 63.
    [35] Ahmed, Müsned, XIV, 208.
    [36] İbn Hacer, Tehzibu’t-Tehzib, Haydarabad, 1325, II, 301; İbn Esir, a.g.e.., II, 9.
    [37] Ebu Nuaym, a.g.e.., I, 466; Zehebi, a.g.e.., II, 609.
    [38] Zehebi, a.g.e.., II, 610.
    [39] Zehebi, a.g.e.., II, 609.
    [40] İbn Sa’d, a.g.e.., IV, 62-63; Hatip, a.g.e.., s. 99.
    [41] İbn Kesir, Bidaye, VIII, 114.
    [42] İbn Esir, a.g.e.., VI, 315.
    [43] Ebu Nuaym, a.g.e.., I, 469.
    [44] Muhammed b. Abdilkerim Şehristani, el-Milel ve’n-Nihal, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1992, I, 50; Abdulgahir b. Tahir b. Muhammed el-Bağdadi, el-Farg-u beyne’l-Fırag, Daru’l-Ma’rife, Beyrut, 1994, s.140.
    [45] Bağdadi, a.g.e.., s. 140.
    [46] Bağdadi, a.g.e.., s. 140.
    [47] Ebu Muhammed Abdullah b. Kuteybe, Te’vil-u Muhtelefi’l-Hadis, Daru’l-İşrag, Beyrut, 1998, s. 53
    [48] Talat Koçyiğit, Hadisçilerle Kelamcılar Arasındaki Münakaşalar, TDVY, Ankara, 1988, s. 104-105.
    [49] Hatip, a.g.e.., s. 159-160.
    [50] Ahmed Faruk İmam-ı Rabbani, Mektubat, Fazilet Neşriyat, İstanbul, ty, II, 76.
    [51] Bkz. Muhammed Ebu Reyye, Şeyhu’l-Madire Ebu Hureyre, Daru’l-Maarif, Kahire, ty.
    [52] Mustafa Sibaî, es-Sünnet-ü ve Mekanetuha fi’t-Teşrii’l-İslami, el-Mektebu’l-İslami, Beyrut, 1985, s. 238.
    [53] Şerefuddin, a.g.e.., s.5-7.
    [54] Kur’an, Hucurat (48): 13.
    [55] Kur’an, Bakara (2): 273.
    [56] Müslim, IV, 2024, 2191.
    [57] Ahmed Emin, Fecru’l-İslam, s. 268.
    [58] İmam Rabbani, Mektubat, II, 76.
    [59] Buhari, I, 184.
    [60] Şerefuddin a.g.e.., 42-55 (Özetlenerek alındı.)
    [61] Hayreddin Zirikli, el-A’lam, Kahire, 1954, II, 301.
    [62] Hakim, Müstedrek, III, 583.
    [63] Hakim, Müstedrek, III, 585.
    [64] Hakim, Müstedrek, III, 586.
    [65] Hakim, Müstedrek, III, 584.
    [66] Hatip, a.g.e.., s. 205.
    [67] İbn Hacer, Fethu’l-Bari, I, 236.
    [68] İbn Hacer, Fethu’l-Bari, I, 227.
    [69] Tasarruflarla bkz. İbn Hacer, Fethu’l-Bari, I, 217.
    [70] Ahmed, Müsned, XI, 172, 6952.
    [71] Muhammed Zahid Kevserî, Makâlâtu’l-Kevserî, Kahire, ty., s. 47.
    [72] Abdulhuseyin, Ebu Hureyre, s. 57.
    [73] Ebu Reyye, Edva, s. 172.
    [74] Kevserî, a.g.e.., s. 48.
    [75] Buhari, Enbiya, 50; Ebu Davud, İlim, 11.
    [76] Kevserî, a.g.e.., s. 49.
    [77] Buhari (Ayni Şerh-i İle birlikte), İlim, II, 231
    [78] Hatip, a.g.e.., s. 249.
    [79] Suyuti, ed-Dürrü’l-Mensür, VI, 157.
    [80] İbn Kesir, Tefsir-u İbn Kesir, III, 177.
    [81] Ahmed Emin’in iddiasına delil gösterdiği hadisin metni şu şekildedir: “Müşteriyi aldatmak için deve ve koyunun memelerinde sütü hapsetmeyin. Kim “musarrât” bir hayvan satın alırsa O’nu sağdıktan sonra ya razı ise saklasın ya da (sağılan süte bedel) bir sa’ hurma ile birlikte geri versin.” Bkz. Buhari, Buyu’, 64-65.
    [82] Ahmed Emin, Fecru’l-İslam, s. 269.
    [83] Ebû Bekir Muhammed b. Ahmed b. Ebi Sehl Serahsi, Usûl, (tah. Ebû’l-Vefa el- Afgani), Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1993, I, 341.
    [84] Ebu Davud, Diyat, 20.
    [85] Darimi, Sünen, II, 209.
    [86] İsmail Hakkı Ünal, İmam Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu, Ankara, 2001, s. 71.
    [87] Abdulâli Muhammed b. Nizameddin Muhammed Leknevi, Fevâtihu’r-Rahemut bi Şerh-i Müsellemi’s-Subût, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 2002.
    [88] Serahsi, a.g.e., I, 341.
    [89] Buhari, II, 708.
    [90] Vehbe Zuhayli, Usuli’l-Fıkh’l-İslami, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1998, I, 471.

    Sayı:3 |

    http://www.inkisaf.net/sayi-3/hadis-ebu-hureyre-2.html

  30. OSMANLI’NIN İRAN TUTUMU VE SAHABE HASSASİYETİ
    Metafiziği menfi dairede etkili kullanan İran’ın çirkin bir yüzünü daha okuyacaksınız, günümüz devlet adamlarına ithaf olunur..

    Aşağıda, Osmanlı Devleti ile İran arasında yapılan anlaşmaların tamamında yer alan ilginç bir ayrıntıya temas edeceğiz.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Osmanlı’nın Hz. Ebubekir – Hz. Ömer hassasiyeti…

    16. Yüzyılın sonlarında İran, bir taraftan Osmanlı Devleti tazyikinde, diğer yandan Özbek baskısı altındaydı. Savefiler için vaziyet son derece umutsuz görünüyordu.
    Bu şartlarda Osmanlılara daha fazla karşı koyamayacaklarını anladılar. İran Şahı Abbas sulh istedi. Bu amaçla şehzade Haydar Mirza’yı rehine sıfatıyla İstanbul’a gönderdi. Maiyetinde 600 kişi vardı. 29 Ocak 1590’da Padişahın huzuruna kabul edildiler.
    Uzun müzakelerden sonra, 21 Mart 1590’da anlaşma imzalandı.
    Anlaşmanın maddeleri arasında, Peygamberin sahabileri, ictihad sahibi imamlar ve Hz. Aişe Annemiz hakkında “şetm ü la’n ve kazf u ta’n” (küfür etme, lanet okuma, zina suçlaması ve kınama) olunmaması hükümü de vardı. Bu şartla taraflar arasında barış anlaşması imzalandı.
    17 Mayıs 1639’da imzalanan Kasr-ı Şirin Anlaşması’nda da, Osmanlı Devleti’nin Kanuni zamanından beri İran’la yaptığı anlaşmalara öncelikli şart olarak koyduğu Peygamber Efendimizin en yakın kader arkadaşları Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’e sövüp sayılmaması (Şeyheyne seb’ ve şetm’ edilmemesi) hükmü anlaşmadaki yerini almıştır.
    İran’la gerçekleştirilen ve Kasr-ı Şirin Anlaşması’nı bir bakıma teyit eden 17 Ekim 1736 tarihli yeni anlaşmada da, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’e sövüp sayılmaması hükmü yer aldı. Bununla birlikte, İran Şahı Nadir Şah’ın anlaşma öncesi Caferi mezhebinin dört mezhep dışında 5. Mezhep olarak tasdik edilmesi önerisi ise reddedildi.

    İranlılarla Evliliğin Yasaklanması…

    Arşivdeki araştırmalarımız sırasında ilginç belgelere de şahit olduk. Osmanlı Devleti komşusu İran’a karşı devamla surette temkinli yaklaşmış ve Şiîliği yayma eğilimi içinde bulunan bu ülkeye karşı hassasiyetini sürekli muhafaza etmiştir. Osmanlı Devleti’nin bu konudaki hassasiyetini iyi bilen ve Osmanlı topraklarına Şiîliği sızdırmaya pek muvaffak olamayan İranlılar, bu konuda daha kurnazca bir yaklaşım sergileme yoluna gitmişlerdir.

    114-300x235

    Normal yollardan gerçekleştiremedikleri sızma harekâtı için, bu işi evlilik ilişkileri yoluyla gerçekleştirmeyi de gündemlerine aldılar. Kendi vatandaşlarının Osmanlılarla evliliğini teşvik ettiler. İşte bunu fark eden Osmanlı Devleti, 1915 yılının Ağustos ayında yayınladığı bir genelge ile “Osmanlı vatandaşı Müslim ve gayrimüslim kadınların İran tebeasından insanlarla evlenmelerinin yasak olduğunu ve bu konuda gereğinin yapılmasını” istedi. Kaldı ki bahsi geçen tarihte komşumuz İran fevkalâde güçlü bir devlet pozisyonunda da değildi. Şiîliğin siyasal anlamdaki ihracına karşı, Osmanlı Devleti’nin almış olduğu tedbir ilginçtir.

    Üstelik yasaklanan evliliğin sadece Müslüman kadınları kapsamayıp diğer gayrimüslim kadınlara da şamil olduğuna dikkat edilirse, kararın dinî boyutundan daha çok idarî boyutunun olduğu göze çarpar.
    Buradan çıkarılacak sonuç şudur: Osmanlı Devleti tarih boyu komşumuz İran’a karşı tedbir ve temkini hiçbir zaman elden bırakmamıştır. Tarihten aldığı bu ders ve tecrübe ile bundan sonra da gereken önlem ve tedbiri almaya elbette devam edecektir. Türkiye acaba İranlaşır mı? şeklinde özetlenebilecek kaygılara gerek yoktur. Böyle bir kaygı sosyolojik ve psikolojik temelden yoksundur.
    İran’ın nükleer silaha sahip olması bu ülkeye komşu olan Türkiye açısından da bir risktir. Türk – İran ilişkilerinin geçmişi bazı hassas noktaların gözardı edilmemesi gerçeğini de ortaya koyar. Türkiye sadece komşularından değil, insanlığın huzuruna yapacağı katkılar itibariyle dünyanın pek çok ülkesinden daha güçlü olmak durumundadır. Devleti yönetenlerin ve yönetme iddiasında bulunanların olaylara bu derinlikte bakmasında yarar vardır.
    Not 1: İran’la yapılan anlaşmalarda yer alan Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’e sövüp sayılmamasıyla ilgili belgelere Ziya Nur Aksun’un Ötüken Yayınlarından çıkan Zirvedeki Sultanlar kitabından ulaşabilirsiniz. Kitapla ilgili yaptığı bilgilendirmeden dolayı Av. Habil Kahraman’a da ayrıca teşekkürlerimizi sunuyoruz.

    Not 2: İranlılarla evliliği yasaklayan belgenin ayrıntılarına, TİMAŞ Yayınlarından çıkan Kurtuluş Savaşı kitabımızdan ulaşabilirsiniz. İstanbul 2007.

    Prof. Dr. Osman Özsoy – Haber 7

  31. ŞİA’NIN HZ. ÖMER(R.A.)’I ŞEHİD EDEN EBU LÜ’LÜ MÜNAFIĞINI HER SENE KABRİ BAŞINDA TÖRENLERLE ANMASI
    Şiilerin Hz. Ömer’e düşmanlığının altında yatan asıl sebep, İran’ın Hz. Ömer tarafından fethedilmiş olmasıdır. Hz. Ömer halifeliği döneminde İran içlerine birçok fetih gerçekleştirdi; İran hinterlandı (İran, Suriye, Ermenistan ve Bizans topraklarının önemli bir kısmı) Hz. Ömer zamanında Müslümanlaştırıldı. Kendilerini Sasani İmparatorluğu’nun varisi olarak gören Persler, topraklarının fethedilmesini ve eski dinlerinin yok edilmesini hiçbir zaman hazmedemedi.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Şiilerin Ebu Lulu sevgisi

    Hz. Ömer düşmanlığı sebebiyle , Hz. Ömer’in katili Şiiler tarafından hep kutsanagelmiştir. O günden bu yana Şiiler, Ebu Lulu’nun hayatını ve meziyetlerini anlatan kitaplar yazdılar. Şii coğrafyasında Lulu ve Feyruz isimlerinin çok yaygın olduğu görülmektedir.

    D7C_Shrine_of_Piruz_abu_lulu_in_Kashan

    Şiiler tarafından, İran’ın Keyşan şehrinde Hz. Ömer’in katili Ebu Lulu Feyruz ismine fotoğrafta görülen görkemli türbe yapıldı. Yine Keyşan şehrinde Ebu Lulu’nun ismini taşıyan büyük bir bulvar bulunmaktadır. Ebu Lulu Feyruz adına İran’ın inşa ettiği büyük tapınak da bu bulvar üzerinde bulunmaktadır.

    Ebu Lulu, Şiiler arasında “Milli kahraman” ve “Ruhani Önder” olarak görülmektedir. Türbeyi akın akın ziyaret eden Şiiler, ahirette Hz. Ömer’in katiliyle beraber dirilmek için dualar etmekte; İranlı Mecusi Ebu Lulu’nun türbesine elleri yüzlerini sürmektedirler.

    Şii Ayetullah Ebu Lulu türbesinde dua ederken:

    6E5_Abulolo_Shrine

    2007 yılında İslam Dünyası türbenin yıktırılması için yoğun siyasi baskı yapmışsa da, İran her zaman yaptığı gibi oyalama yolunu seçerek türbeyi yıkmamıştır. Aksine çeşitli Şii ibadethanelerinde her yıl “Ömer’e Lanet Bayramı” düzenlenmektedir.

    Şii Ayetullahların Ebu Lulu hakkında fetvaları

    ZEB_fetva2

    Şii alimlerden Ayetullah Ebu Ali El-Isfahani’nin Ebu Lulu’nun mezarını ziyaret konusunda önemli bir fetvası bulunmaktadır. Şii Ayetullah fetvasında, Keşan’da bulunan Ebu Lulu mezarının huzur dolu olduğunu, bu mezarın tüm Şiilerce ziyaret edilmesinin gerektiğini belirtmektedir.

    İran Kum şehrinin en büyük Ayetullahlarından Ayetullah Horasani de verdiği vaazda “Ebu Lulu’nun yüceliğini kutsamanın bir Şii geleneği olduğunu, geçmişte yaşayan Şii alimlerinin ve imamlarının Ebu Lulu’yu övdüklerine dair bir çok delil bulunduğunu” belirtmiştir.

    Bir diğer görüntü de 2010’a ait. Şiiler İran’daki “Hüseyni” isimli Şii camisinde ve Londra’daki Majus Camisinde, Hz. Ömer’in vefatını “Ömer Cehennemde” yazılı afişlerle kutlarken görülüyor. Yapılan Şii seremonilerinde Hz. Ömer’e ve Peygamberimizin eşi Hz. Ayşe’ye lanetler edildiği görülüyor.

  32. ŞİANIN DOĞUŞU – Necip Fazıl Kısakürek
    Şia’nın temeli, Hz. Ali (k.v.)’nin hilafeti döneminde Abdullah ibn-i Sebe isimli bir Yahudi tarafından atılıyor
    Baş örnek (prototip) Yahudi İbn-i Sebe Hazret-i Osman devrini tam da kendi mel’anet (strateji)sine uygun bir zemin kabul edip sağ ve sol aşılamalarını sürdürürken bazı büyük Sahabilerin tam ayarlı hakikat görüşlerini de ilerideki ifrat tecellilerini kollayarak destekliyor, öbür taraftan da Hazret-i Ali’yi mübalağa yolunda mecnun hayallere zemin hazırlamayı ihmal etmiyordu. Mesela, ileri derecede Sahabilerden ve servet sahiplerinden Talha, Abdurrrahman İbn-i Avf, Abdullah İbn-i Ömer gibilerin en doğru görüş olarak:
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    – Zekatı verilen mal, saklanmış ve hareketsiz bırakılmış olsa da bir toplama ve biriktirme ifade etmez. Zekatı verilmeyen mal ise meydanda ve harekette de olsa toplama ve yağma fiilini belirtir.
    Şeklindeki ölçüleri, işi, isabetli, fakat vecd dışı bir telakkiye sürükleyebileceği için, Kur’an ve ayarı bozmak isteyen fırsatçıları memnun ediyordu. Onların işine gelmeyen Ebuzer Hazretlerinin teslimeyette daima fazlaya kaçan ruhuydu. Nitekim Ebuzer bir gün kendi davasına karşı Hazret-i Osman’ın şu sözlerine muhatap oldu.
    – Ya Ebuzer; halkı züht ve takva yolunda baskı altına almak hikmete uygun düşmez. Benim üzerime düşen, Allahın emirleriyle hükmetmek ve halkı adalet ve itidal dairesinde bir güdüme bağlamaktır. Bir emrin fazlasını yapıp yapmamakta insan serbesttir.
    Ebuzer mukabele etti:
    – Zenginler paralarını dağıtarak mürüvvet ve sadaka göstermedikçe biz onlardan razı olamayız!
    Orada hazır bulunan Kaab-ül Ahbar şöyle bir laf edecek oldu:
    – Farz borcunu ödeyen, vazifesini yerine getirmiş olur! Ebuzer parladı:
    – Behey Yahudi oğlu! Sen kim oluyorsun ki, böyle bahislere burnunu sokabiliyorsun?
    Ve elindeki asayı Kaab’ın başına indirdi. Kaab yaralandı ve halifenin ricası üzerine Ebuzer’i
    bağışladı ve onu kısastan kurtardı.
    İbn-i Sebe’, Ebuzer Hazretlerine el atmakta gecikmedi. <> tabiriyle <> arasında herhangi yersiz ve nefsani bir tefsire yol arama ve bir ayrılık kapısı açmak için Şam’da, Ebuzer’e dedi ki:
    – Muaviye’ye şaşmıyor musun? <> tabirinin kullanıyor! Gerçekten her şey Allahındır; fakat <> tabiri muamelede esas iken <> demek acaba niçin ve ne maksadla?… Yoksa hazinenin serbetiyle müslümanlar arasından alaka kesiciliğe doğru mu gidiyor?
    – Ebuzer <>tan görünen bu telkin karşısında ürperdi; bu laflardan ilahi kudreti nefsani menfaat uğrunda istismara yeltenici bir idare ölçüsüne ait tehlikeli bir mana kokladı ve hemen Muaviye’nin huzuruna çıktı:
    – Öyle mi? Sen devletin müslümanlara ait parasına <> diyormuşsun; öyle mi?
    – Yanlış mı, mal Allahın değil mi?
    – Her şey Allahın; fakat senin idarendeki mal, Allahın müslümanlara ait olarak sana verdiği değil mi?
    Muviye, aşk ve heyecan içinde kaynayan , fıkırdayan Ebuzer’i sakinleştirmek için her zaman ki büyük zekasıyla şu (formül)ü buldu:
    – Peki, bundan sonra <> derim. İbn-i Sebe’, adım başında ruhları bulandırma yolunda.
    İbn-i Sebe sahnede
    Önce kendi peygamberine ihanetle işe başlayan, derken İsa dinine türlü maverai hezeyanlar aşılayan bir insan soyu vardır. Bu soyun İslam karşısından (prototip) denilen baş örneği de İbn-i Sebe’… İçi ve dışıyla numunelik yahudi…
    Hazret-i Osman devrinde güya Müslüman… Eski adı İbn-i Sevd… Şimdi Abudullah ibn-i Sebe’…
    Dilek ve tutumları dini olmaktan ziyade siyasi olan bu din vecdinin kabuk tutmaya başladığı zemin üzerinde vücut bulan ilk <>ler – ki asıl Haricilerin Hazret- i Ali devrinde peydahlandığı iddia edilirse de kökleri Osman zamanından -tohumlarını İbn-i Sebe’ elinden almış ve teşekkül devresinde ağaçlarını yine İbn-i Sebe’ eliyle geliştirmiştir.,
    Hiçbir fevkaledeliğe inanmamak şekliyle hem kör mantık, hem de fevkaladelikleri deli hayallerine vardıracak derecede mübalağa dehası İbn-i Sebe’ iki başlı yılan seciyesini şu iki cins telkinle göstermeye koyuldu:
    – Ali, Allah Resulünün vasisi (vasiyetine sahip) dir. Nitekim nice peygamberlerin böyle vasileri olmuştur. Halifelik, vesayet hakkı bakımından Ali’ye düşer. Osman bu hakkı ondan gaspetmiştir!
    Bu, güya mantık… Bir de İlahi iradeyi keyfine göre istismar gibi, hiçbir mantık ve kıyasa uymaz bir iddiası var:
    – Hazret-i İsa’nın tekrar dünyaya döneceğini biliyoruz. Ya niçin Allahın Resulü dünyaya dönmesin? Allah Kur’anında, Resulüne <> demiyor mu?…
    Başlangıçta fısıltı ve fert fert avlama dairesinden dışarıya çıkmayan ve henüz meydan yerine sızmayan bu şüpheci telkinler, kendisine, kulak asanlar bulduğu halde, şiddetle mukavemet ve mukabele edenlere de rastladı. Saffetli müslümanlar bu telkinlerden incindi. Yahudiyi Basradan kovdular.
    Küfe’ye geçti. Aynı telkinler… Orada da dikiş tutturamadı.
    Derken Şam… Muaviye’nin bir hükümdar edasiyle emanetinde bulunduğu belde… Ne yapsın?
    Bu defa Ebuzer’i kışkırtma yoluyla, ittika maskesi altında Emir’in nüfuzunu körletmeye kalkışabilir.
    Öyle yaptı, fakat Hazret-i Muaviye’nin deha çapında idareciliği sayesinde fitnesini daha ileriye vardıramadı.
    Şam’da yüksek Sahabi ve din alimlerinden Ebu Derda ve Ubade Bin Samit’e bulaşmaya davrandı. Anlayış ve sezişte mükemmel Sahabiler tabiyeyi farketmekte gecikmediler ve yahudiye yüz vermediler.
    İbn-i Sebe’ Şama kapısını zorlayamayacağını anladı ve kendisine başka dayanaklar ararken Muaviye’den emir geldi:
    – Şam’dan çıkıp gitsin! Şam’dan dehlenişi şöyle oldu:
    Ubade Hazretleri yahudinin telkinlerine kapılmak şöyle dursun, onu kulaklarından tuttuğu gibi Hazret-i Osman’ın huzuruna çıkardı:
    – İşte, Ebuzer’i sana musallat eden bu adamdır! Yani:
    – Gözünü aç! Kah hakka karşı, kah hak kisvesi içinden görünüp İslam ruhunu tahrip etmekte bu adamın yapmayacağı yoktur! Herkesi damarına göre kışkırtmakta bir tane…
    Artık o, karargahını Kahire’de kurmuş, Basra ve Küfe’de yakınlarıyla haberleşme ve helalleşmede…
    Fitne
    Allah Resulünün <>ya, <>a kavuştukları tarihten 21 yıl sonra, Ebuzer hazretlerinin de 80 küsur yaşında Yüce Resul’e kavuşması arkasından Basra, Küfe, Şam ve Kahire halkası üzerinde Medine’ye doğru akmaya başlayan fitne seli gittikçe kabarmaktadır.
    Karada İranlılar, hem kara ve hem denizde Bizanslılarla edilen cenkler İslam kuvvetlerine zafer üstüne zafer kazandırmakta, Kisra sülalesi son bulmakta ve bir deniz devleti olan Bizans, Mısır ve Suriye donanmalarının çemberi içinde sulara gömülmektedir. İslam açık denize çıkmıştır.
    Onu, için için dişleyen güveler de faaliyetlerini arttırıyor ve bir zamanların merkezden gelen kudreti şimdi muhit üzerinde her an biraz daha mecal kaybına uğruyor. Bu, motor kuvveti azalan bir lokomotifin <> dedikleri ilk hızıyle yol aldığı manasınadır ve ilk hız tükenip iş ruh motoruna kalınca neticenin nereye varacağı mechuldür.
    İbn-i Sebe’ Kahire’den bugünün radyo ve telsiz dalgalarından daha nüfuzlu propaganda mevcelerini her yana sala dursun… Basra, Küfe, Şam ve Kahire halkası, o netameli zencir, İbn- i Sebe’ eliyle şangırdatılmakta:
    – İslam bunca fetihleri içinde gaye ve idaresi bakımından yetersiz ellere geçmiştir! Osman aile yakınlarını herkesten üstün tutuyor ve onları en yüksek makamlara kayırıyor. Ehliyet ve liyakate değer vermiyor! Bu gidiş kötü!… Onu önlemek lazım…
    Dış yüzünden halka dayanıyor gibi görünen bu belirtiş eğer Ebuzer misali saffet ve samimiyet örneği bir hak adına Hazret-i Osman’a yöneltilseydi tesiri ve kıymet hükmü bambaşka olurdu. Fakat gayesi İslamı ihya yerine imha olan ve sırf bahanesi diye ele alınan bir üsluba dayanınca doğrudan doğruya bozgunculuğa alet oluyor ve Halifenin sadece şahsını hedef alıyordu.
    Basra, Küfe, Şam ve Kahire halkası üzerinde yılan kavi dalgalanan, kuyruğu Basra’da ve başı Kahire’de fitne, bu yerlerde hep Hazret-i Osman’ın ailesinden ve Emevi hanedanından Emirler bulunmasına rağmeni onların bu cereyanı önlemekteki becerisizlikleri yüzünden kösteklenemiyor. Üstelik bu yeni Emirlerden çoğu genç ve saltanat düşkünü… Rahatlarını bozamıyorlar. İçlerinde şarap içen ve bizzat Hazret-i Osman tarafından içki cezasına çarptırılanları da var… Hatta İslamdan dönüp sonradan yine İslama sığınanları bile…
    Böyleleri değiştiriliyor, fakat yerlerine yine <<Ümeyye>> soyundan kimseler getiriliyor. Sahabiler arasında birçoğu da, boyunları bükük, manzaraya ibretler bakıyor ve en küçük çapta olsun, halifeye baş kaldırmayı düşünmüyorlar…
    Hasılı, masum, mahzun ve soyuna meftun Hazret-i Osman devrinde kadro zaafı, hususiyle fetihlerin üstüste şahlandığı ve kıtaların İslam eline düştüğü böyle bir hengamede açıkça göz planına çıkmış bulunuyor.
    Artık İbn-i Sebe’ kurmaylığındaki fitne stratejisinin takip edeceği yol, bir tepeden seyredilircesine, bütün kıvrımlariyle meydandadır.: Osman’ı tasfiye vesilesiyle İslam yekparelik be bütünlüğünü parçalamak…
    Her taraf Ali’ye karşı
    Hicretin 33. yılında ekilmeye başlayan İbn-i Sebe’ tohumları tam iki yıl sonra, 35. yılda ilk mahsulünü vermiş ve Hazret-i Osman şehid edilmiş bulunuyor.
    Hazret-i Ali’nin nasıl halifeliğe geçtiği malum… Asıl bundan sonradır ki, doğru yolun ilk sapık kolu açılacak ve İbn-i Sebe’ marifetiyle, siyasi bir ayrılığa itikadi bir mezhep ihtilafı yamanacaktır.
    Osman’ın şehadetinden sonra, Hazret-i Ali’ye biy’at sırasında, Sahabilerin en büyüklerinden Talha ve Zübeyr, bir tereddüt anında, Halife namzedinden şu teklifi almışlardı:
    – Bana biy’atten çekiniyorsanız ben size biy’at edeyim! Talha ve Zübeyr de:
    – Hayır, demişlerdi; biz sana biy’at ederiz!
    Böylece Medine’de biy’at tamamlanmıştı.
    Halbuki, <>dan bu çifte sahabi, bir müddet sonra <> vakasında Hazret-i Aişe’nin etrafında Ali’ye karşı harekete geçerken güya demişler ki:
    – Biz can korkusundan Ali’ye biy’at ettik!
    Bu ve bundan sonraki noktalarda bir müslüman için iyiyi kötüden ve doğruyu yanlıştan ayırd edebilmek için en nazik bir <> zemini açılıyor.
    Derin ve gerçek mümin gözünde hiçbir Sahabi, o Nur’u görmüş ve ruhuna nakşetmiş olan hiçbir fert, ihlas ve samimilik yoksunu olamayacağına göre, bazı zaif kaynaklardan gelen bu rivayetin yine İbn-i Sebe’ muhitinden çıkmış olduğu şüphesizdir. Sahabiler arasında bazı ayrılıklar, herbirinin samimiyetle inandığı bir görüşten ileriye geçmez ve her tarafı kendi görüş makamında haklı bulucu bir içtihad meselesi olarak kalır.
    Evet; Cemel vakası, o hazin oluş!… Bu vakayı, içinde dolaylı olarak İbn-i Sebe’nin parmağı bulunmakla beraber <>ndan biri sayamayız. Onu takip eden <> hareketi gibi, Cemel’i de, Sahabiler arası bir içtihad ayrılığı, Yahudi nefesinin kirletmeye yeltendiği yeni hava içinde büyüklere düşen ayrı anlayış ve davranışlardan biri kabul edebiliriz.
    Böylece Cemel ve Sıffın hadiselerini ana mevzumuzun uzağında görüyor, kısa geçiyor; ve onlarda, ilk sapık kolun ismi olarak meydana çıkan <> payına işaret etmekle yetiniyoruz.
    Evet, artık <> zümresi ve <> mezhebi, isimde ve kelimede tam bir belirtiye kavuşmuştur.
    Herşey Osman’ın kanını dava etmek ve suçlularını cezalandırmak meselesinden doğuyor. Hazret-i Muaviye Şam’da bu meseleyi kılıçla hall ve tesviyeden başka çare göremez ve bir ordu tertiplerken, Hazret-i Aişe, Talha ve Zübeyr ve başka Sahabilerce harekete yöneltilmiş bulunuyor… Allah Resulünün dirayet ve zerafet timsali muazzez zevcesi, deve üstünde, kapalı bir mahfe içinde ve Talha, Zübeyr ve başka Sahabilerce korunmuş vaziyette…
    Halifeliği zamanında Osman’ın idare şeklini asla doğrulamamış olan Hazret-i Aişe, şimdi onun kaatillerini cezalandırmak için nasıl ve ayrıca ne sebeple Hazret-i Ali’ye karşı çıkıyor, hangi saik yüzünden bazı büyük Sahabileri yanında görebiliyor ve Muaviye hesabına son derece mantıklı olan böyle bir harekete, sorumlular arasında öz kardeşinin bulunmasına rağmen nasıl kıyam edebiliyor?…
    Bu, akıl sır ermez suallerin, gerçek İslam ve şeriat ölçüsüyle cevabını verebilmiş hiçbir kaynak mevcut değildir. Kat’i olan şudur ki, <> teşhisinden sonra, meseleyi daha fazla kurcalamanın lüzumsuzluğuna hükmetmek, arada tecavüz etmekten kaçınılması gerekli bir hudut noktası olduğunu bilmek ve keyfiyeti Allah’a havale etmek şart…
    Hazret-i Osman devrinde, Allah Resulünün gömleğini ve mübarek kıllarını gösterip: – İşte gömleği ve kılları!… Onlar eskimedi, fakat şeriatı eskitildi!
    Diyen Müminlerin annesi, şimdi peşinde Emevilerden bir topluluk, ayrıca saflar arasında fikir ve gaye bakımından dağınıklık, Basra yolunda ilerliyor.
    Şia-Şiilik
    Haricilikle at başı giden, beraberce yürüyen, hangisinin önce olduğu ve tesir veya aks-i tesir aldığı belli olmayan, o da türlü kollara ayrılan ve nihayet devletleşmiş bulunan bu mezhep, itikadi bir dalalet mektebi olarak, «Doğru Yolun Sapık Kolları» arasında, belirttiği yaygınlık noktasından, bazı örnekleriyle başlıca uçurum koludur. Haricilik dış yüzler üzerinde akamet mantığı müessesesiyse , Şiilik, iç yüzlere dönük ve selim aklın her desteğinden mahrum, bir sınır bozuculuk ve insanı şeytani çapta yüceltme ve putlaştırma kuruluşudur.
    Şiilik, «Beyt Ehli-Peygamber Evinin kadrosu»na üstünlük tanıma noktasından temayülünü Hazret-i Osman’ın Halife seçildiği zamana kadar gerilere götürse de gayet tabii olan bu sevginin itikat hududunu zorlayıcı, bazen de yıkıcı şekilde mübalağalara vardınlması, Hazret-i Ali devrinde başlar ve bu felaketin tohumları, Haricileri de geriden körükleyici İbni Sebe eliyle atılar.
    Yahudiliğin özü ve Haricilikle beraber Şiiliğin mayalandırıcısı bu tarihi şeamet heykeli, Hazret-i Ali’ye:
    – Sen Allah’sın!
    Demeye kadar gitmiş ve korkunç küfrüne karşı ateşte yakılması emri verilince de:
    – Demedim mi, insanlan yakmak yalnız Allah’a mahsus
    olduğuna göre, Allah olmasaydın bu emri vermezdin.
    Diye mukabele etmiştir.
    Doğruluk derecesini bilmediğimiz bu rivayetin mutlak doğru tarafı İbn-i Sebe ekferinin Hazret-i Ali’ye ilah gözüyle baktığı ve bu görüşünü açıkladığı, Hazret-i Ali’nin ise hiçbir insanı şeriatte haram olan bir cezalandıma şekliyle ölüme sürmeyeceğidir.
    İbn-i Sebe bu sert davranış üzerine Hazret-i Ali muhitinden kaçtı ve tohumlarını her tarafa serpmeye koyuldu. Ve yığınlara açıkça kabul ettiremeyeceğini bilmesine rağmen, İslamda ilk ciddi rahneyi açıcı, Hazret-i Ali’ye insan üstü bir hüviyet verme ve onu, hatta Kainatın Efendisine takdim etme dalaletini tohumlandırmış oldu
    Öyle ki, Şii sınıf, Cebrail’in şaşınp da vahyi Hazret-i Ali yerine Resule götürdüğü hezeyanına kadar vardı.
    Her karşılığın müstağni kaldığı ve hiçbir cinnet nevinin eşine rastlanmadığı bu gibi hezeyanlara
    rağmen, Şiiliğin, Hazret-i Ali’yi mübalağayla sevmek ve halifelik hakkını onda ve sülalesinde görmek, diğer üç büyük Sahabiyi de küfürle suçlamamak şeklinde sınırlı ve itidalli Şiiliğe küfür kondurulamaz ve böylesi bazı sapıklıkları olsa da «Kıble Ehli»sayılır.
    Nitekim «Şii» adını Hazret-i Hüseyin’in misilsiz bir şenaat üslubu içinde şehit edildiği Kerbela vak’asından sonra alan ve nihayetlerine kadar Emevilere düşmanlıkta devam eden Hazret-i Ali taraflıları, o güne değin bir şahıs ve aile imtiyazı üzerinde sadece hissilik belirtirken, ileriye doğru itikadi manada mezhepleşmiş, binbir parçaya ayrılmış, bir kısmiyle de ismine «Gulat- aşırılar» denilen bölümlere ayrılmıştır.
    Üç ana şube:
    GALİYE: (Gulat-aşırılar)
    Bu şube ayrıca 15 bölümlü.
    RAFIZA: (İlk iki Halifeyi reddedenler) Bu şube de 24 fırka.
    ZEYDİYE: ( Rafızaya karşı çıkanlar)
    Bunlar da 6 kısım.
    Görülüyor ki, sayılabildiği kadarıyla 45 kollu bir «Şia-Şiilik» hareketi İslam’ın ilk asrında başını almış gidiyor.
    Şiilerin her ölçüyü devirici ve çiğneyici azgınlar ve aşırılar sınıflarını kasdederek kaydedelim ki, aynı hal, babasız hak peygamber Hazret-i İsa’dan sonra da meydana gelmiş ve bir yahudi eliyle bozulan İsevilik, yüce Resulü Allah’ın oğlu diye İlan etmişti.
    Bu şeytani mübalağa belası, en küçük dereceden en üstününe ve nihayet erişilmez olanına kadar topyekun tarihe ve insanoğluna musallattır.
    Şiilik etrafında
    İkinci bin yılın yenileyicisi İmam-ı Rabbani Hazretleri -ki bugün onun açtığı devre içinde ve o devrenin ortasındayız- Şiiliği ve kollarından «Rafıza»yı, Alevilik tabirini de ekleyerek sapıklıkların en korkunçlariyle vasfeder ve belli başlı şubelerini tek tek sayarak, Hazret-i Ali’ye uluhiyet konduran dallarına kadar belirtir
    «Tutan; bir şahsı mübalağayla tutan» manasına Şiilik ve onun neticede aynı, fakat tespitte tersinden, «Bırakan» anlamında Rafızilik, biri Hazret-i Ali’yi sınırının üstüne çıkarmak, ikincisi de yüksek Sahabileri düşürmek hedefinde toplanır ve Aleviliği de kelime farkıyla içinde taşır. Bu şekilde hulasa edilebilecek olan Şiilik yolunun ayrıca kaydettiğimiz Rafızilikten başka kolları, dalları ve onların da kolları ve dalları, bir sürü… Hak nasıl bir, batıl da sayısızsa, Şiilik batılının da bölümleri öyle; ve sayısız batılını ilan etmekte. Sapıt sapıtabildiğin kadar!… Bu bölümleri teker teker ele almaya lüzum görmüyor ve hangi inanışın hangi kola ait olduğunu belirtmeden, ifrattakilerin hepsini birden Şiilik ve Alevilik dairesine alarak gösteriyoruz.
    En başta İbn-i Sebe kolu olarak Haricilerden başlayıp Hazret-i Ali’nin hilafeti boyunca süren ve Şillik mektebinin temelini kuran cereyan… Hazret-i Ali’yi ilah ve Cebrail’i yanılmış bilenler… (Bu rivayet İmam-ı Rabbani Hazretlerinin tasdikinde olduğuna göre, vaki…)
    Büyük imameti, yani devlet reisliğini, Hazret-i Ali ve soyundan kabul edip, başkalarını o makama müstehak görmeyenler ve Peygamber soyu haklarının gaspedilmiş olduğunu iddia edenler.
    «İsna Aşeriyye» adı altında Hazret-i Ali soyundan «12 İmam» nazariyesini güdenler ve hepsini birden insanüstü sayanlar… Bu imamlardan onikincisi, nazarlarında gaip ve son zamanlarda zuhuru bildirilen Mehdi’yi temsil etmekte…
    «Tenasuh»a, ölümden sonra ruhun başka cesetlere hululüne inananlar; Allah’ı insan şeklinde hayal edip zamanla yıprandığını, yalnız yüzünün kaldığını, ruhunun da Ali’ye geçtiğini öne sürenler
    Herşeyi batına, içyüze bağlayanlar ve zahire, dış yüze ait bütün yasakları ve emirleri inkar edenler…
    Hazret-i Ali’nin öldürülmediğini, ölmediğini, yerine şeytanın öldürüldüğünü ve onun göğe kaldınldığını, bulutlarla sarılı olduğunu, «şimşek onun kamçısı ve gök gürültüsü sesidir!» iddiasında bulunanlar… Dünyanın en galiz teşbihiyle, Allah’ın Resulünü, iki karganın birbirine benzediği kadar Hazret-i Ali’ye benzetip Vahy meleğini bu yüzden şaşırmış ve Kur’anı Ali yerine Peygambere indirmiş sananlar…
    Hazret-i Ali’yi ilah kabul ettikten sonra, onun, Peygamberi Resul olarak gönderdiğini fakat Resulün insanları Ali’ye bağlayacağı yerde kendisine bağladığını iddia etmeye dek gidenler…
    Daha neler ve neler!… Başıboş hayalin en süfli madde ve fiilden çizebileceği nispetleri en ulvi mana ve hakikate yakıştıranlar ve sakat hayal ile sıhhatli hakikat görüşü arasında hiçbir mizana sahip bulunmayanlar……………………………………………………………
    Geniş ve toplu teşhis dairesi içinde Şiilik budur; ve onlardan «mutedil» diye sıfatlandırdığımız, Hazret-i Ali’yi «tafdil-üstün tutma» yolunda olsa da büyük Sahabileri tasdik; ve Allahı, Resulünü, Kitabını ve şeriati doğrulayanlar müstesna, gerisi, «El-küfrü milletün vahide – Küfür tek bir millettir!» hükmü altındadır.
    Tefessüh ocağı Bizans’ın vecd kurutuculuğu, hayal puthanesi İran’ın ölçü bozuculuğu ve Hazret-i Musa’dan beri bütün bu nefsani ve şeytani fakültelerin başlıca işleticisi Yahudi dehasının tesiriyle İslamda ilk defa büyük sapık kol Şiilik, o gidişin ismidir ki, Haricilerin kurduğu sığ ve kaba küfre dayalı baş kaldırma zemini üzerinde yüzde yüz mecnun ve hiçbir tartışmaya değmez itikadi hastalıklar kapısını açmış, kendisinden sonra gelenler üzerinde daima aşısını göstermiş ve ileride, çok ileride -belki bugün- arınmasını bekleyen hak dinin hiçbir devrinde tam kapatılamayan yarası olmuştur.
    Devletleşen Şiilik
    Kol kol, isim isim üzerlerinde durmaksızın ve bağlı oldukları şahısları göstermeksizin, itikat şekilleri halinde kısaca çerçevelediğimiz Şiilik, bazı ellerde birtakım huruç hareketleri kaydettikten sonra, çoğunda olduğu gibi sahiplerinin ismini taşıyan bir şube olarak Hicri Üçüncü Asırda, Irak taraflarında ve «Kıramıta» ismi altında bir devletçik kurdu. Şiiliğin en mecnun kolu İsmailiyeden bir dal olan Kıramıta topluluğu bir asır kadar kendi havzasında hükümranlığını sürdürdü, Sünnet ve Cemaat ehline yapmadığı zulüm bırakmadı; Mekke’yi bastı, binlerce hacıyı kılıçtan geçirdi ve «Hacer-i Esvet»i söküp Irak’a götürdü. Hicri 378 yılında ortadan kaldırıldı.
    Ayrıca Mısır’da Fatımiler…
    Şii kollarından asıl devletleşebilen ciddi örnek, (Hicri 473) Hasan Sabbah isimli bir mecnunun bayrağını açtığı doğrudan doğruya İsmailiye, bir ismiyle de Batınıye şubesidir.
    – «Cevizin içiyle kabuğu gibi Kur’an’ın bir batını (içi), bir de zahiri (dışı) vardır. İş batındadır ve zahirdeki emirler ve yasaklar vardır. Batına bağlananlar murada zahmetsiz ve eziyetsiz erer. Haram diye bir şey yoktur ve her şey helaldir. Şeriat sahibi Peygamberler yedidir; bunlar Adem, Nuh, İbrahim, Nusa, İsa, (M…) ile altıya ermiştir; yedincisi ise Mehdi’dir ve gelecektir. Allah vardır, alimdir, kudretlidir!»
    Ve tespitinin bile kaleme giran geleceği daha neler!.. Mesela:
    «-Kadın, adetten sonra namazını kaza etmez de orucunu kaza eder, nasıl olur? İdrar meniden daha pisken guslü gerektirmez de öbürü gerektirir, niçin? Bazı namazlar ne yüzden 4 rekat da bazıları 3 veya 2?..»
    Ruh emrine basit bir ölçü aleti olan aklın hangi sapıklığa kadar memur edilebileceğini göstermekte eşsiz bir (manyak) olan Hasan Sabbah, İran’ın meşhur nasipsiz şairlerinden Ömer Hayyam ve Selçuklu vezirlerinden Nizamülmülk ile mektep arkadaşlığı etmiş ve Alparslan’ın himayesine ermişken, Selçuklularla bozuşmuş, oradan Mısır’a kaçmış, Şii Fatımilerden himaye görmüş ve Fars illerinde, – nice büyük din adamına beşik olmakla maruf ve bu defa küfrün en şiddetlisine maruz- öz memleketi Rey şehrinde başına birtakım tımarhanelikleri toplayarak bazı zaptedilmez kaleleri basmış, düşürmüş, üzerine gelen Selçuklulara karşı durabilmiş ve devleti yedinci asrın ortasına kadar 181 yıl ayakta kalabilmiş bir adam
    «Kartal yuvası» manasına, dik kayalıklar üstünde «Alamut» kalesi… Bu kalede bağlılarının, bir işaretiyle kendilerini kale burçlarından aşağı attığı, kuduz fıkir ve gözü karalıkta ve cahil yığınları büyülemekte eşsiz bu adam, Şiiliğin Rahmanilikten Şeytaniliğe aktarma edilen, Bizans, Fars ve Yahudi kırması «İlhad-küfür»aksiyoncularının başında gelir.
    İmam Cafer-i Sadık Hazretlerinin büyük oğlu İsmail’i son imam tanıdıkları için «İsmailiye» ismini alan, sadece 7 imam kabul ettiklerinden «Sebiyye- Yedicilik» diye adlandırılan ve zahir ölçülerini reddetmelerinden ötürü «Batınıyye» diye de yaftalanan bu fırka, Useyriler, Dürziler üzerinde dahi tesir sahibidir.
    Gerisi, Hicri Onuncusu Asır başlarında, Şah İsmail Safevi’nin resmen Şiiliği ilan etmesiyle bu mezhebe yataklık eden ve başta Yavuz Sultan Selim, Osmanlı Padişahlarım bir hayli uğraştıran ve Anadolu topraklarına Aleviliği sokan Farslar… Fars tipi, İslamı yüceltmekte ve batırmakta iki ters istikamet sahibi mücerret bir istidat ifadesidir.

    Doğru Yolun Sapık Kolları, Necip Fazıl Kısakürek

  33. HACI BEKTAŞI VELİ VE BEKTAŞİLİK – Mehmet Oruç
    Hacı Bektaşi Velî, Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında yaşayan evliyanın büyüklerinden biridir. 1281 târihinde Horasan’ın Nişâbıir şehrinde doğdu. Seyyid olup, nesebi (soyu) hazret-i Ali’ye dayanmaktadır. 1338 târihinde Kırşehir’e yakın bir yerde vefat etti. Türbesinin bulunduğu kasabaya sonradan Hacıbektaş ismi verilmiştir.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Hacı Bektâş-ı Velî, küçük yaşta ilim öğrenmesi için, ailesi tarafından Ahmed Yesevî’nin halîfesi Şeyh Lokman-ı Perende’ye teslim edildi. Öğrenimini tamamladıktan sonra, Anadolu’ya geldi. Halka doğru yolu göstermeye başlayıp, kıymetli talebeler yetiştirdi.
    Kısa zamanda herkes tarafından tanındı, sevildi ve büyük iltifat ve rağbet gördü. Bu sırada Anadolu’da dînî, iktisadî, askerî ve sosyal bir teşkilât olan kendisine bağlı “ahîlik” teşkilâtı ile büyük hizmetler yaptı .
    Hacı Bektâş-ı Velî, Sultan Orhan ile sohbet etti. Yeniçeri askeri kurulurken duada bulundu. Onlara İslâmiyetten, Ehli sünnet yolundan ayrılmamalarını nasihat etti. Böylece Hacı Bektâş-ı Velî’yi kendilerine manevî pîr olarak kabul eden bu ordu, manevî hayâtını ve disiplinini ona bağladı.
    Büyük evliya Hacı Bektâş-ı Velî’nin derslerini dinleyen, sohbetlerine katılan ve ondan feyz alanlara tasavvuftaki usûle uyularak “Bektaşî” bu yola da “Bektâşiyye” veya “Bektaşîlik” adı verildi. Bektâşîler zamanla azaldı.

    İki üç asır sonra hakîkî Bektaşîlik unutuldu. Tîmûr Hanın önünden kaçan İslam düşmanı “Hurûfîler” kendilerini kurtarmak için Müslüman kılığında Bektaşî tekkelerine sığındılar. Kendilerini Bektaşî gibi göstererek bu tarîkatı kendilerine siper olarak kullandılar. Haramlara helâl, nefsin arzu ettiği kötü isteklere serbesttir demekle, bozuk ruhlu insanlar arasında yayıldılar. Halk arasında anlatılan Bektaşî fıkraları bu sahte ve yalancı Bektâşîlere aittir.
    Hacı Bektaşi Velî hazretlerinin bu Bektaşilerle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Hacı Bektaşi Veli hazretleri Ehli sünnet idi. Mübarek dedeleri ve hocaları gibi İslamiyetin emir ve yasaklarına bağlılığı tamdı. İslamın beş şartını eksiksiz yerine getiridi. Bunun en büyük ispatı bizzat kendisinin kaleme aldığı “Makâlât” kitabıdır.Bu kıymetli kitabından aldığımız aşağıdaki ifadeler inancını ve yaşayışını tartışmaya mahal bırakmayacak kadar açık bir şekilde ortaya koymaktadır:
    “Gerçeğe ulaşmış kimseler, şu dört mertebede bulunan kimselerdir: Birincisi; din-i İslam, ikincisi; tarikat, üçüncüsü; marifet, dördüncüsü; hakikat. Bu mertebeler ancak İslam dinine uygun olduğu müddetçe tamam olur. Çünkü, Resuli Ekrem buyurdu ki, “İslam dini bir ağaçtır. Tarikat onun dalları, marifet yaprakları, hakikat da meyveleridir.”
    Ağaç mevcut olmazsa, dalları ve meyveleri de olmaz. Kısımların varlığı ancak aslın varlığı sayesindedir. Asıl olmayınca kısımlar da olmaz. İslam dininin sınırından dışarı çıktığı halde kendisini hala doğru yolda sanırsa, ziyana uğrayan helak olan mülhidlerden, dinsizlerden olur.
    İslam dininde on makam vardır: Birincisi, Allaha ve Resulüne iman etmektir, ikincisi, ilim öğrenmektir. Üçüncüsü, namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek, gücü yeterse hacca gitmektir. Dördüncü, helal rızık kazanmaktır. Beşincisi, evlenmektir. Altıncısı, hayz ve nifas bilgilerini öğrenmektir. Yedincisi, Ehli sünnet vel cemaat ehlinden olmaktır. Sekizincisi, şefkat ve merhamettir. Dokuzuncusu, temiz giyinmek ve temiz yemektir. Onunucusu, emr-i maruf ve nehy-i münkerdir. Yani dinin emirlerini yaymak; haramlara mani olmaktır.”

    Hacı Bektaşi Velî hazretleri, bu maddelerle yolunu yani gerçek “Bektaşiliği” Özetlemektedir.
    Fakat, Bektaşi denilen bu tarikatın hak yolda olan mensupları zamanla azaldı. Tekkelere, kendilerini Bektaşi gösteren Fadlullah-ı Hurufi’nin bozuk fikirleri yayıldı. Bir müddet sonra da hakiki Bektaşilik tamamen unutularak yerini hurufi fikirleri aldı.
    Bugün bektaşi deyince iki çeşit insan anlaşılır: Birincisi, hakiki doğru bektaşi olup, Hacı Bektaş-ı Veli’nin gösterdiği hak yolda giden temiz Müslümanlardır. ikincisi sahte, yalancı bektaşilerdir. Bunlar bozuk yolda olan hurufiler olup “batıla” ismi ile anılırlar.
    Bu arada, Bektaşiliğin içine sızıp, adeta istila eden “Hurufilik” nedir, biraz da bunun üzerinde durmak istiyorum. Hurifilik, İslâmiyeti yıkmak için kurulan bozuk yollardan biridir. Kurucusu bir Acem (İran) YaİTiidîsi olan Fadlullah bin Abdurrahman Tebrizî’dir.
    Kurduğu bozuk yolun esaslarını anlatmak için Câvidân adında Farsça büyük bir kitap yazdı. Kitabında, Kur’ân-ı kerîmdeki harflere mânâlar vererek, kendisinin tanrı olduğunu bildirdi. Bütün dinleri inkâr ve İslâmiyetle alay etti. Kurduğu bu bozuk yola, Yahûdîlik, Hıristiyanlık, Zerdüştiiik gibi inançları da karıştırdı. Bunlarla iç içe oldu. Nitekim, Yahudi Sabataist İlgaz Zorlu, Bektaşiliğin içine nasıl sızdıklarını şöyle ifade ediyor: “Sabetaycılar kendi din adamlarını Melamilik tarikatı içinde yetiştirmişlerdir. Bu çok ilginç; adam hahamdır, ama dışarıdan baktığınız zaman Melamilik, Mevlevilik ve Bektaşilik tarikatları içinde din adamı gibi görünür.” (Eğitim-Bilim dergisi. Kasım 2000)
    Hurufîliğin bu bozuk inanışları İslâm ülkelerinde câhil halktan bazı kimseler arasında yayılmaya başlayınca Tîmûr Hanın oğlu Miran Şah, babasının emri ile 1393 senesinde Fadlullah-ı Hurûfî’yi öldürdü. Bacağına ip takıp sokaklarda sürükledi. Böylece Tîmûr Han, İslâmiyet için çok tehlikeli olan Hurufîliğin yayılmasını önledi. Bunun için Bektaşî ismi altında kendini gizleyen Hurûfiler, Tîmur Han’ı sevmezler, hep kötülerler.
    Fadlullah-ı Hurfıfi öldürülüp, Esterâbâd şehri yakılınca dokuz yardımcısı kaçtı. Bunlardan Aliyyül-a’lâ adında bir kimse, Anadoluya gelerek bir Bektaşî tekkesinde Câvidân’ı gizlice yaymaya ve câhilleri aldatmaya başladı. “Hacı Bektâş-ı Velî’nin yolu budur.” dedi. Hacı Bektâş-ı Velî’in yolundan ayrılmayan hakîkî Bektâşîler, bunlardan tamamen ayrıldılar.
    Bektaşî tarîkatı adı altında saklanan Hurûfîlere göre, namazı bir kere kılmak, orucu bir kere tutmak, guslü de ömründe bir kere almak farzdır. Gusül edip vücudunuzu hırpalamayın, derler. Dinin emir ve yasaklarından uzak bir hayat sürerler.
    Bunlar, çoğu zaman bilhassa Tanzimattan sonra siyasetle de içli dışlı olmuşlardır. Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisine göre; Bektaşiliğin siyasetle yakın ilgisini gösteren hadiseler 19.yüzyılda da devam etmiştir. Jön Türkler ile Bektaşi Tekkelerinin münasebetleri eskiden beri bilinmektedir. (bk.Ramsaurs.7-14)
    Özellikle 1826’dan hemen sonra, Mason locaları ile

    iş birliğine girmeleri ilgi çekicidir. Bektaşi şeyhlerinin çoğunun bu localara kaydoldukları, bunun sonucu olarak Bektaşilerin siyasi düşüncelerinde, tarikatın ayinlerinde önemli ölçüde mason tesirlerinin belirdiği görülmektedir (bk.Melikoft,Turcica,XV,160-!62)
    Özetleyecek olursak, Bektaşilik Ehli sünnetten ayrıl-dıktan sonra, İslam inancından tamamen uzaklaşarak; Şaman, Şii, Budist, Maniheist, Zerdüşt, Hıristiyan (Hıristiyanların teslisine, üçlü ilah inancına benzeyen “Hak-Muhammed-Ali” inancı gibi) vs pek çok bozuk düşünceleri içine alan bir inanç haline gelmiştir. (Daha geniş bilgi için, Diyanet İslam Ansiklopedisi,”Bektaşilik” maddesine bakılabilir.)

  34. KERBELA OLAYINA EHLİ SÜNNET’İN BAKIŞI – Mehmet Oruç
    Son yıllarda, ‘Ehli Beyt’ ve ‘Kerbela olayı’ her 10 Muharremde yazılı ve görsel basında geniş yer almaktadır. Haberler objektif olarak değil, tek taraflı olarak verildiğinden bu iki konuda, ‘Ehli sünnet’ in ‘görüşünü’ (inancını) sunmak istiyorum.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Ehli sünnet İslam büyükleri Ehl-i Beyti sevmenin her mümine farz olduğunu bildirmişlerdir. Bunlarda Resûlullah’ın zerreleri vardır. Onlara kıymet vermek, saygı göstermek her Müslümanın vazifesidir. Ehl-i Beyt ile ilgili Peygamber efendimiz buyurdu ki:
    “Ehl-i Beytim, yâni evlâdlarım, Nuh aleyhisselâmın gemisi gibidir. Buna binen kurtulur, binmeyen helak olur.”
    “Benden sonra size iki emanet bırakıyorum. Bunlara yapışırsanız, yoldan çıkmazsınız. Birisi, ikincisinden daha büyüktür. Biri Allahü teâlânın kitabı olan Kur’ân-ı kerîmdir ki, gökten yere kadar uzanmış, sağlam bir iptir, ikincisi, Ehl-i Beytimdir. Bunların ikisi birbirinden ayrılmaz. Bunlara uymayan Benim yolumdan ayrılır.”
    “Sizlere dîn-i İslâmı getirdiğim için, bir karşılık istemiyorum. Yalnız bana yakın olan Ehl-i Beytimi sevmenizi istiyorum.”
    “Ümmetimden Ehl-i Beytimi sevenlere şefaat edeceğim.”

    Büyük İslâm âlimi Imâm-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki: “Babam çok âlim idi. Her zaman Ehl-i Beyti sevmeyi tavsiye ve teşvik buyururdu. Bu sevgi insanın son nefeste imanla gitmesine çok yardım eder, derdi. Vefat edeceklerinde baş ucunda idim. Son anlarında şuurları azaldığında kendilerine bu nasihatleri hatırlattım ve o sevginin nasıl tesir ettiğini sordum. O hâldeyken bile: “Ehl-i Beytin sevgisinin deryasında yüzüyorum” buyurdular.
    Dinimiz “ölçülü” olmayı emreder. Bunun için sevgide ve düşmanlıkta haddi aşmamak, dinimizin dışına çıkmamak lazımdır. Çünkü, bir kimse ne kadar, zalim olursa olsun, ne kadar alçakça işler yaparsın yapsın, açıkça dini inkar etmedikçe, inanılacak şeylere inandığı müddetçe, Müslümandır, buna kafir denilemez. Denilirse bunu söyleyen dinden çıkar. Günah ne kadar büyük olursa olsun, küfre taşmadığı müddetçe imanı götürmez.
    Yezid, zalimliğine, caniliğe sebep olmasına rağmen, İslâmiyete düşman değildi. Namaz kıldığı İslamiyeti yay-mak için cihad ettiği tarihi bir gerçektir. Kerbela’nın sebebi, Yezid’in din düşmanlığından değil, Hz. Hüseyin’in kendisine karşı geldiği için saltanatının tehlikeye gireceği korkusundandı. Babası Hazret-i Muaviye, Eshab-ı kiramdandı, Resulullahın kayın biraderi ve vahiy katibi idi, Onun zamanında İslamiyet geniş bir coğrafyaya yayıldı. İstanbul’u fethetmeye gelen ordunun başında Yezid vardı ve emrinde Hz. Halid bin Zeyd ve Mesleme gibi büyükler bulunuyordu. Hadis-i şerifte, “Ümmetimden İstanbul’a ilk sefer yapanları Allah mağfiret etti” buyurulmuştur. Hz. Hüseyin’in neslinden Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri, “Yezid ve Velid meşru halife idi” buyurmuştur. Hal böyle olunca, Yezid’in ve Babası Hz. Muaviye’nin Müslüman olmadığını hangi dil söyleyebilir? Burada Yezid’in yaptıklarını savunacak halimiz yok; zaten hiçbir Müslüman bunu yapmaz. Onu sevmez, fakat sevmemek ayrı, küfürle itham etmek ayrı. Maksadımız onu temize çıkartmak değil dinimizin yani, Resulullahın “birinci emaneti” olan Kur’an-ı kerimin ölçüsünü bildirmektir.

    Hazret-i Muaviye ehli beyti çok severdi. Şu vasiyeti ehli beyt sevgisini açıkça göstermektedir. Hz. Muaviye vefatına yakın, çok hastalandı. Öleceğini anlayınca oğlu Yezîd’i çağırtarak dedi ki:
    “Ey oğlum! Hazret-i Hüseyine, çocuklarına, kardeşlerine, kardeşlerinin çocuklarına, bütün akrabasına iyi davran! Ey Yezîd! Hz. Hüseyin ile istişare etmeden, halk hakkında hiçbir iş yapma. Senin yanında onun emrinden daha yüksek emir, onun elinden daha yüksek el olmasın. Onsuz ve onun çoluk çocuğu olmadan bir şey yeme ve içme. Ondan ve onun çoluk çocuğundan önce kimseyi giydirme. Ey oğlum! Biz sadece onun babasının ve dedesinin kö-leleriyiz.
    Ey oğlum! Bir harcama yaparsan yarısı Hz. Hüseyin için olsun. Onun üzülmesinden ve kızmasından çok sakın. Çünkü onun dedesi Resûlullah efendimiz önce gelenler ve sonra gelenler hakkında şefaat edecektir. Onun babası Hz. Ali bin Ebı Tâlib kıyamet gününde Kevser Havuzunun suyundan dağıtacaktır. Liva-i Hamd onun elindedir. Annesi Fâtımat-üz-Zehrâ kadınların efendisidir. Büyük annesi Hadîce-i Kübrâ’dır. Allahü teâlâ onlar sebebiyle bizi doğru yola iletti. Onlara ve çoluk çocuğuna herkesin iyilik etmelerini tavsiye et. Onları razı et. Hazret-i Hüseyin, çoluk çocuğu, akrabaları ve Benî Hâşim hakkında ileri gitme!”

  35. ŞİA’NIN EN TEMEL KAYNAKLARINDA YER ALAN KUR’AN’IN TAHRİF EDİLDİĞİ İDDİALARI
    ŞÎ’A’NIN KUR’ÂN’IN TAHRİF EDİLDİĞİ KONUSUNDA YAZDIĞI KİTAPLAR – Prof. Dr. Durmuş Kayapınar

    Maalesef Şî’a Kur’ân-ı Kerim’m tahrifata uğratıldığı, içerisinden bâzı sûre ve âyetlerin çıkarıldığı, dışardan da bir çok şeylerin ilâve edildiği konularında müsteşriklere ve diğer İslâm düşmanlarına büyük çapta malzeme vermişlerdir. Bu konuda yazdıkları eski ve yeni kitapların sayısı oldukça kabarıktır. Şimdi bu kitapları ve konu ile ilgili muhtevalarını olabildiğince özetlemeye çalışalım:
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    1) Şî’a’nın en önde gelen sözde âlimlerinden ve Sıkatü’l-İslâm diye niteledikleri Muhammed b. Ya’kûb b. Ishâk’ıl-Küleynî’ır-Râzi (328/939) “El-Kâfı fî’1-Ûsûl” adında bir kitap yazmış. Bu kitabını Ma’sûm imamları Muhammed el-Bâkır’ın dilinden aldığını iddia ettiği birçok uydurma hadislerle doldurmuş ve sâdece Kur’ân’ın tahrifinin konu alan hadislerinin sayısı binlerce hadisi bulmuştur.93 Şimdi el-Külevnî’nin Şî’a’nm temel kitaplarından ve “Usûlü Erha’a” dedikleri dört ana kaynaklarından biri olan bu kitabın konumuzla ilgili bir iki hükmünü aktaralım:
    a) “Hz. Alı R.A. levhalardan toplayıp yazdığı mushafını müslümanlara arzetmiş. onlar da: “-Bizim Kur ‘ân ‘in tamamını içeren Mushafımız elimizdedir, senin mushafına ihtiyâcımız yok…” demişler. Bu cevap üzerine Hz. Alı R.A onlara: “-Vallahi siz benim Mushaf’ını bir daha ebediyyen göremeyeceksiniz. Ben O’nu size okuyasınız diye toplayıp sunmuştum…” demiş..”
    b) “Rasûlüllah S. A. Ali A.S.’a hin bâh öğretmiş. Bu bin bâb ‘in herbirisinden biner bâb daha açılırmtş. Onların sahip oldukları ilim sâdece bunlar değil, daha neler neler varmış!..’94
    c) Onların bir de “el-Câmi”‘leri, yani Kur’ân’ın tümünü içinde toplayan bir mushafları varmış. Bu, uzunluğu Muhammed A.S.’m arşınıyla yetmiş arşın, incecik deriler üzerine Alı AS.’in kalemiyle yazılmış, içinde pire ısırığının diyetine varana kadar olmuş olacak, gelmiş gelecek her şeyin bulunduğu ilâhî kitapmış!…

    93 Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atüve’l-Kur’ân: 164.
    94 el-Küleynî, Muhammed b. Ya ‘kub b. İshak, el-KâJî Fi ‘l-lsûl; 2/263; Zahir, İhsan İlâhi, eş-Şî’atü ve’l-Kıır’ân: 34.

    d) Onlar da birde “Fâtırne Aleyhesselâm’ın Mushafı” varmış. Bu mushaf Ehl-i Sünnet’m Kur’ân’ınm üç misli imiş ve içerisinde ehl-i sünnetin Kur’ân’ından bir tek harf bile yokmuş!…95
    Şi’a’nm bu kitabı bu kabil binlerce uydurma hadîsi uydurma senedlcrle ve bu kabil mesnetsiz metinlerle doludur. Sonraki Şî’a ulemâsı bu. kitaptan büyük ölçüde yararlanmış ve yararlanmaktadır. Daha başka Mevzu’ât örneklerini mütâkip bölümümüzde ilgili konusu içerisinde daha geniş vermeye çalı¬şacağız.
    2) Ali b. İbrahimi’l-Kummî. Hadis ve Tefsirde Şî’a’nın şeyhlerinin şeyhi savılan ve el-Külevnî’nın el-Kâfi’sindeki çoğu rivayetlerini Tefsirine aktaran talebesi el-Kummî, kendi adıyla anılan Tefsirinde konumuzla ilgili birçok şevler kaydetmiş, Ona göre: “-Kurân’ın kimi âyetleri takdim edilmiş, kimileri te’hir edilmiş, kimi inkitâ ‘a uğratılmış, kimi âyetleri oraya buraya atıf yapılmış, kimi harfleri diğerleriyle değiştirilmiş, kimi âyetleri de Allah ‘in indirdiği Kur ân ‘a muhalifiniş!… “96
    3) EbüT-Hasen Muhammcd b. Mes’ûd b. Ayyâşî (320/932) TefstruT- Ayyâşî’smde Kur’ân’in tahrîfıyle ilgili birçok şeyler kaydetmiş ve: “-Kur’ân’ın üçte biri bizimle düşmanlarımız (ehl-i sünnet) hakkında nazil olmuştur. ” 97

    95 el-Küleynî, Muhammed b. Ya ‘kub b. İshak, el-Kâfi Fi 1-lsûl: 2/239, 240; Zahir, İhsan İlâhî, eş- Şî’atüve’l-Kur’ân: 31, 32.
    96 el-Cezâirî, Tayyib b. Mûsâ, Tefsîru ‘l-Kıımmî: 1/5; Zahir, İhsan İlâhi, eş-Şi’atü ve’l-Kur’ân: 35, 36.
    97 el-Ayvâşi, Mukaddimetü Tefsiri ‘l-Ayyâşî; 1/9.

    “Eğer Kur ‘ân indirildiği şekilde okunsaydı, hiç şüphesiz sen bizi O ‘nda ismimizle zikredilmiş bulurdun Eğer Allah ‘in kitâbına bir takım ilâve ve eksiltmeler yapılmasaydı, bizim hakkımız gizli kapaklı kalmazdı…” demiştir.109
    4)Muhammed b. Hasen’is-Saffâr, (290/902) “Besâiru’d-Deracâf’ında:
    “Kur’ân’ın tamamını topladığım iddia eden hiç kimse yoktur ki, yalan söylememiş olsun. Zira O ‘nu Alı b. Ebi Talib ‘den ve arkasından gelen imamlardan başka hiç kimse toplayıp, indirildiği gibi muhafaza etmiş değildir… “110
    “Kur’ân’da geçmişte olup bitenler, gelecekte olacaklar hep vardır. O ‘nda bir takını rical isimleri vardı, hep atıldı. O ‘nda bir tek kişinin ismi sayılamayacak bir çok vecihlerde gelmiştir Bunları ancak vasî’ler bilir. ” 111 demektedir.
    5) Fürât b İbrahim b. FürâtiT-Kûfî’de (307/919) Tefsirinde Kur’an’m tahrif edildiğine dâir birçok rivayetlere yer vermiştir.112
    6) Salim b. KaysiT-Amirî, Kitâbü’l-Atniri’sinde ve daha nicelen müfessırlerı, muhaddıslerı kitaplarında hep Kur’an’ın tahrif edildiğine dâir delil diye bir yığın şeyler sıralamakta ve Kur’ân-ı Kerîm’in mevsûkıyetine halel getiren bu tür rivayetlerle kitaplarını doldurmuş bulunmaktadırlar. Bu kitaplar, Şî’a’mn en eski ve en temel dayanaklarıdır. Bunlar olmasa zâten Şî’a diye bırşey olmaz ve onlar için hiçbir dayanak kalmazdı. Sonraki âlimleri de hep aynı yolu izlemiş ve bu konuda yenilerden eş-Şeyh Ni’metullah el-Cezâirî de: “Eshâbımız bu sayısız haberlerin sıhhat ve tevatürüne harfıyyen uyarak Kur’ân’da tahrifin yapıldığına gerek söz, gerek konu, gerek yazı ve gerekse bunları tasdik olarak hep mutabık kalmışlar dır… ” demektedir.113

    108 el-Ayvâşî, Mııkaddimetü Tefsiri ‘1-Ayyâşî: 34.
    109 el-Bahrânî, el-Hâşi,, el-Bürhân Mukaddimesi: 38; Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî ‘atü ve ‘l-Kur ‘ân: 38.
    110 el-Bahrânî, el-Hâşim, el-Bürhân Mukaddimesi: 1/15; Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve’l-Kur’ân: 39.
    111 el-Bahrânî, el-Hâşım, el-Bürhân Mukaddimesi: 38;
    112 Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve’l-Kur’ân: 39, 40.
    113 et-Tabersî en-Nûri, Faslü ‘l-Hitâb Fi îsbâti Tahrifi Kitabi Rabbi’l-Erbâb: 31. Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atüve’l-Kur’ân: 43.

    7)Bu konuda en sivri ve en dikkat çekici kitabı yazan ve önemine binâen müstekıllen üzerinde durmayı düşündüğüm en-Nûrî et-Tabersî’de (1320/1902) yukardakı kitaplarda Kur’ân’nın tahrifi konusuna tahsis edilmiş rivayetler için; “Bu haberler, yanı hadisler, ashabımızın dayandığı mu’temed kitaplardan nakledilmiştir.’ 114 “Sonra onların arkasından gelen muhaddis ve müfessirler hep öncekilerin yolunu izlemiş ve onların programlarını uygulamışlar Tevatür derecesine ulaşan sarih hadisleri ve vazıh rivayetleri îrâd edegelmişlerdir…’ demektedir.115
    8)Es-Seyyid MuhsinüT-Kâzımî, “Şerhu’l-Vrâfıye” sının: “Kur’an’in tamamını imam A.S.lardan başkası toplamamıştır. ” başlığı altında, bu tür iddialara geniş ölçüde yer vermiştir.116

    114 et-Tabersî en-Nûri, Faslü’l-Hitâb Fiİsbâti Tahrifi Kitabi Rabbi ‘l-Erbâb; 252.
    115 et-Tabersî en-Nûri, Faslü’l-Hitâb Fi İsbâti Tahrifi Kitabi Rabbi ‘l-Erbâb: 31. Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve ‘l-Kur’ân: 43.
    116 ‘Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve ‘l-Kur’ân: 44.

    9)Muhammed b Haseni’s-Safiâr’ın “el-Besâir” “Rasûlüllah S. A.’e indirilen Kur’ân’in tamamı ancak imâm A S.lardadır.” Başlığı altında, el- Kâfi ‘den daha aşırı ve açık bir şekilde. Kur’ân’ m muharreri iği iddialarıyla doludur.117
    10) Sa’d b. Abdillahi’l-Kummî (300/912) “Nâsihu’l-Kur’ân ve Mensûhihi”smm “Ehl-i Beyt’ten olan meşây ikimizin rivayetlerine aykırı olarak Allah ‘in indirdiklerinin hilâfına olan âyetler konusunda gerçekleştirilen tahrifat” başlığı altında bu konuda birçok hadis ve haberler aktarmıştır.”118
    ll)Essevyid Ali b Ahmedi’1-Kûfı (352/963) “Kitâbü’l-Bide’Vl- Muhdese” sinde “Ehli hadîs, insanların ellerindeki Kur ‘ân ‘in. Kur ‘ân ‘in tamamı olmadığına ıcmâ’ etmişler ve Kur’ân’dan insanların ellerindeki dışında birçok şeyler kaybolup gitmiştir demişlerdir. 119 ‘ demektedir.
    12)Ahmed b. Ali en-Necâşî’nın (450/1058) “Kitâbü’l-Beyân Fi Te’lî-fi’l-Kur an”\ Herhalde bu kitap, sırf Kur’ân’ın tahrifata uğratıldığını ısbât için yazılsa gerektir.! 120
    Tabii ki bütün bu kitaplar İslâm’ın ilk kaynağı Kur”ân-ı Kerim ‘i yok seviyesine düşüren inanç ve iddialara büyük çapta yer vermiş olan kitaplardan sâdece birkaçı.. Bir de bunlar dışında hududu aşacağı ve konuyu taşacağı için burada yer vermediğimiz bir yığın kitapları var. Ayrıca bir de sırf Kur’ân-ı Kerım’in tahrifi, tashîfı, tahfifi, tahribi ve yok mesabesine düşürülmesi konusuna tahsis ettikleri müstakil kitapları serîsi var. Burada deryadan bir katre kabilinden birkaç örnek de bunlara vermemiz gerekmektedir.

    117 Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve’l-Kur’ân: aynı yer.
    118 Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve ‘l-Kur’ân: aynı yer.
    119 Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve l-Kur’ân: 44 .
    120 Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî ‘atü ve 1-Kıır ‘ân: 46.

  36. ŞÎ’A’NIN GİZLİ TUTTUĞU KUR’ÂN İNANCINI İFŞA EDEN KİTAP FASLÜ’L HİTAP – Prof. Dr. Durmuş Kayapınar

    Şiilerin meşhur muhaddisı Hüseyn b. Muhammedi Takiyyi’n-Nûri’t- Tabersî’nin (1320/1902) Şî’a’nın gerçek Kur’ân’ inancı üzerinden takiyye perdesi nı kaldıran, kendilerince onikı imâmdan tevatür derecesini aşan ve en önemli temel kaynaklarından naklettiği birçok hadîs ve rivayetleri içinde topladığı;
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Şî’î çevrelerin bile, aksi inanca sâhıp oldukları için değil de, sırf eski- denberi gizli tutmakta yarar gördükleri esrarengiz sırlarını ıfşâ ettiği için, kısmen de olsa karşı çıktıkları “Faslii 1-Hitâh Fi İsbâti Tahrifi Ki tâbi Rabbi 7- Erbâb: Rabların Rabbı (Allah) ‘in Kitabı ‘nm Tahrif Edildiğinin İshâtı Konusunda Kesin Söz ” adlı kitabı, isminden de açıkça anlaşıldığı üzre, bütün Şî’a’nın, ortaya çıkışından bu güne, müslümanlarm ellerinde bulunan Kur’ân-ı Kerîm’in gerçek Kur’ân olmadığına, O’nun değiştirilip tahrif edildiğine, içerisine dıştan birçok şeylerin sokulduğu ve birçok şeylerin çıkarılarak yok edildiğine inandıklarını; Şî’a milletinden hiç kimsenin, sırf muarızlarını avutarak aldatıp, kurnaz davranarak muhtemel zararlarından kendilerini korumak maksadı dışında asla bunun tersine hiçbir beyânda bulunmadıklarını bınbır delille tevsîk etmektedir.
    Sonra bu kitap sıradan bir Şî’a âlımı tarafından değil, özellikle hadîs ve hadîs ricali konularında mahir ve Şî’a milletince en üst seviyede tutulan bir mütehassıs tarafından kaleme alınmış ve ma’sûm imamlardan rivayet edilen yaklaşık 2000 hadîsi içine almıştır.127
    Şîîlerce bu zât Allah’ın daha önceki âlimlerine vermediği lutuflarla bezenmiş, üstün meziyetlerle donanmış ve en değerli vehbî hazînelerle techîz edilmiş çok büyük bir âlimdir. O kadar ki, onun gerçekleştirdiği önemli hizmeti görenler; Allah ‘in onu. Rasûlüllah S.A. ‘in ashâb ve ailesinden arta kalan mirasını muhafaza etmek için yarattığını anlarmış… “128
    O’nun hakkında Ağa Büzürkü’t-Tahrânî A’lâmü’ş-Şî’a’smda biyografisine başlarken şunları kaydetmiştir:
    “Bu ismi yazarken elimde kalemim titredi… Eğer hayat hikâyesi yazılan hir başkası olsaydı iş kolaydı, ama böylesine muazzam bir şahsiyetin biyografisini yazma yükünü güvenilir bir tarihçinin üslenip üstesinden gelmesi çok zordur. Ben onun hakkını yerine getirmekten âciz durumda olduğumu itiraf etmek zorundayım…’129 “insan eğer onun arkasında bıraktığı tahkik deryasında dalgalanan ve tedkik sularında yıkanan büyük eser ve müthiş kitaplarını düşünürse, acâib ıttılâının genişliğini görür.

    127 Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve ‘l-Kur’ân: 111
    128 Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve’l-Kur’ân: 120
    129 Ağa Büzürgü ‘t-Tahrânî. A ‘lâmü ‘ş-Şî ‘a: 1. cüz 2. kısım sh:54S, Matbaatü1-İlmiyye, Necef: 1385 H.

    Ruhul-Kuds’le müeyyed olduğunda kuşku duymaz ve Cebrail AS. ‘ın onu desteklediğinden hiç şüphe etmez…” 130 demektedir.
    Muhammed Mehdi’1-Mûsevı’l-Isfehânî de (1325/1907) Ahsenü 7-VedVa ‘smda. “-en-Nûri ‘t-Tabersî ‘nin “.Faslü 1-Hıtâb Fî İsbâti Tahrifi Kitabi Rabbi ‘l-Erbâb “ı İran ‘da basıldı, ama keşke o. onu te ‘lîf etmeseydi. Bâzı âlimler onun tenkidi için değerli risaleler yazdılar ve onun hakkındaki gerçeği bütün açıklığı ile ortaya koydular. Böylece zamanının âlimleri muhaddis Nuri ‘yi rezîl ettiler. Bâzı güvenilir kimseler bana onun bu kitabını hıristiyanların da kendi dillerine terceme edip yayınladıklarını haber verdi. . ” demektedir.131
    Şimdi müellif en-Nûrı et-Tabersi’nın bizzat kendisinin bastırdığı bu kitabının 1. baskısının ilk ve son sayfalarının kopvesinı okuyucuya bir fıkır ve yakın verir ümidiyle aktarıyoruz:

    130 Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atüve’l-Kur’ân: 125.
    131 Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve’l-Kur’ân: 135.

    FASLU’L-HITAB Fi ISBATI TAHRİFİ KİTABI RABBİ’L-ERBÂB’IN FİHRİSTİNİN ORİJİNAL METNİ:

    1
    2
    3
    4
    5

    “FASLU’L-HITAB Fi ISBATI TAHRİFİ KİTABI
    RABBİ’L-ERBÂB’TN FİHRİSTİNİN ORİJİNAL
    METNİ’NİN TERCEMESİ:
    Bu kitâb-ı şerifteki konuların özet fihristi:
    Birinci Mukaddime: Kur ân ‘m toplanması ve toplanma sebebi hakkında vârid olan hadîslerin zikri… Kur ‘ân ‘in toplanma şekline bakılarak O’nun eksiltmeye maruz kaldığının anlaşılacağı le’lîf ve tertibinin mü’minlerin (yâni, Şî’anın) tertibine muhalif oluşunun beyânı hakkında.
    İkinci Mukaddime: Kur’ân’da yapılmış olması mümkün ve içine girmesi imkânsız olan değiştirmelerin kısımlarının açıklanması hakkında.
    Üçüncü Mukaddime: Alimlerimizin, Kur’ân’in değiştirilmesi ve değiştirilmemesi konularındaki kavillerinin zikri hakkında…
    BİRİNCİ BÂB: Kur ‘ân ‘da değiştirme ve eksiltme yapıldığını gösteren delillerin zikri…

    BİRİNCİ DELİL: Birkaç maddeden oluşmaktadır:
    a) Tevrat ve İncil ‘de güzel ve hoş bir biçimde tahrifat
    yapılmış olması…
    b) Geçmiş ümmetlerde her ne vâkî oldu ise
    hepsinin bu ümmette de vuku bulacağı hakkında

    c) Övme ve kötüleme olarak bu ümmetin bâzı kimseleri hakkında ortaya çıkan şüphelerin aynılarının geçmiş ümmetlerde de çıktığına dâir hadîslerin zikri…
    d) Hakkında, içinde değişiklikler yapılması bakımından Kur’ân’in (aynen) Tevrat ve İncil gibi olduğunu gösteren özel hadîsler konusunda…
    İKİNCİ DELİL; Kur ‘ân ‘in toplanma şekli, âdeten O’nda değişiklik ve tahrif yapılmış olmasını gerekli kılar. Bu konu içerisinde bir de, vahiy kâtiplerinin durumlarının özeti vardır.
    ÜÇÜNCÜ DELİL: Kur’ân’da okunması (lafzı) neshedilmiş âyetler bulunduğu (iddiası) mn ortadan kaldırılması ve (ehl-i sünnetin) okunuşu neshedilen âyetlere verdikleri örneklerin Kur’ân’dan bâzı eksiltmeler yapılmış olmasını zorunlu kıldığı hakkında…
    DÖRDÜNCÜ DELİL: Ali A.S. ‘m. tertîb bakımından mevcûd Kur ‘an ‘a aykırı özel bir Kur ‘âm ‘mn olduğu ve O ‘nda Kuran ‘a ne Kudsî hadîslerden, ne de Tefsir ve te ‘vîl (kabilin)den olmayan (birtakım) ilâveler bulunduğu hakında…
    BEŞİNCİ DELİL: Abdullah İbni Mes’ûd’un mu’teber bir mushafımn bulunduğu ve içinde mevcûd Kur’ân’da bulunmayan şeylerin yer aldığı hakkında…
    ALTINCI DELİL: Mevcûd Kur’ân’m. bizdeki mu’teber Übey Mushaf ındayer alan âyetlerin tamamını içine almadığı…

    YEDİNCİ DELİL: Osman İbnii Affân ‘m Kur ‘ân ‘t ikinci defa topladığı zaman. O ‘ndan bâzı kelime ve âyetleri düşür(üp yok et)mesi. Kur ‘ân ‘ı toplayış şekli. O ‘ndan çıkardığı bâzı şeyler, mushaflarının birbirini tutmayı- şı ve kâtiplerin yaptığı yanlışlıklar…
    SEKİZİNCİ DELİL: Yukarda geçen delillere ilâve olarak muhaliflerin rivayet ettikleri. Kur’ân’da eksiltmeler yapıldığını açıkça gösteren hadîsler hakkında…
    DOKUZUNCU DELİL: Allah Teâlâ vasilerinin (ilerde kendisine vasi olacakların) isim ve şemaillerini eski kitaplarında (yani Tevrat ve İncil’de) aynen zikretmiştir. Elbette ki, eski kitaplarına boyun eğen bu Kitabında da (yani Kur ‘ân ‘da da) bu isim ve şemailleri zikretmesi gerekirdi. Bu konu içerisinde bize ulaşan ilk kitapta (Hz. Ali Mushafında) onların, (yani vasilerin) hiçbir kitapta toplanmayan zikirleri mevcuttur.
    ONUNCU DELİL: Kurrâ ‘nın, Kur ‘ân ‘in bâzı harfleri, kelimeleri ve bunlar dışında kalan bâzı şeyleri hakkında ihtilâfa düştüklerinin ısbâtmı Kur ‘ân ‘m bir tek vecih dışında (birtakım değişik vecihlerle) indiği (iddiâsı)nın iptali… Bu konuda Kurrâ’nm hallerinin îzâhı… ve ısnâdlarında tedlis, yanı (sahte râvi isimleri) bulunduğunun isbâtı. ..
    ONBIRINCI DELİL: Kur’ân’da eksiltme yapıldığını açıkça gösteren birçok hadîsler hakkında…

    ONIKINCI DELİL: Aynı şekilde. Kur an sûrelerinin gerçek düzeninin bozulduğunu ve bizim bunları aslî sıralarına koyduğumuzu açıkça gösteren özel hadîsler hakkında… Bu konu içerisinde (ortaya atılabilecek) şüphelere cevap veya bu şüphelere karşı ileri sürülebilecek delillerin reddi de vardır.
    İKİNCİ BAB: Kur ‘ân ‘a değiştirme işleminin yol bul(up girejmediğini isbât eden bir takım âyet. hadîs ve itibârlar bulunduğunu söyleyenlerin delillerinin zikri… Bu konu içerisinde de Rasûlüllah S.A. zamanında Tevrat ‘ta tahrifat yapıldığının zikri vardır.
    Bunlar, bu kitabın tıpatıp kopycsini verdiğimiz fihristinin sâdece bir sayfasında yer alan şeylerin tercemesinden ibaret. Bakalım diğer sayfalarında ve tamamında neler var!… Sanırım okuyucu artık, müsteşriklere ve diğer Kur’ân düşmanlarına malzemeyi kimlerin verdiğini anlamakta güçlük çekmeyecek ve sözüm ona Müslümanlar (!) olarak birtakım yersiz ve faydasız duygusallıklara kapılarak kendi bindiğimiz dalı yine kendimizin kesmiş olduğunu anlayacaktır. Yukardaki tercemenın son satırında açıkça ifâde edildiği gibi adamlar, ehl-i sünnete, sâdece Kufân’ı tahrif etme vebalını yüklemekle yetinmiyor bir de, hem de Rasûlüllah S A. zamanında Tevrat’ı tahrif etme vebalini yüklemeleri süreliyle Yahudilerin bile söylemediği sözü söyleyebiliyor ve onların Rasûlüllah S.A.’e yapamadıkları iftirayı yapabiliyorlar!…

  37. ŞÎ’A’NIN SIRF KURÂN-I KERÎM İN TAHRİF VE TAHRİBİ KONUSUNA TAHSİS ETTİKLERİ MÜSTAKİL ESERLER- Prof. Dr. Durmuş Ali Kayapınar
    13)Ahmed b Muhammed b HâlidiT-Berkî’nın (274/887) ‘Kitâbü’t- Tahrifi.
    14)Es-Sıka Muhammed b Hâlıd’ın ‘Kitâbti’t-Tenzîl ve’t-Tağyir’.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    15) Eş-Şeyh Ali b Hasen b. Fezzâl’ın (290/902) “Kitâbü ‘t-Tenzîl Mine ‘l-Kur’ân ve ‘t-Tahrîf’i.
    16) Es-Sika Ibnü’l-Haccâc diye tanınan, Muhammed b. Abbas b. Ali b. Mervâııi’l-Mâhiyâr’ın “Kitâbü Kırâeti Emîril-Mü’minm”! ile “Kitâbü KırâetiEhlVl-Beyt”i.
    17) Ebü Tâhir Abdülvâhidi’bni OmeriT-Kummî’nin “Kitâbün Fi Kırâeti E mîrî 1-Mü ‘minin ve Hurûfihi”sı 111
    18) Şia’nın en mu’teber muhaddisi en-Nûri et-Tabersî’nin (548/1153) isminden de açıkça anlaşılacağı üzre sırf bu konuya tahsis ettiği: “Faslü’l- Hıtâb Fi İsbâtı Tahrifi Ki tâbi Rabbi’l-Erbâb”\… Bu ismi türkceleştırecek olursak: “Rahlarm Rabbı Allah’ın Kitabının Tahrif Edildiğinin îsbâtma Dâir Son ve Kesin Söz” diye biliriz. Bu kitâb sâdece Kur’ân’ın tahrif ve tahkîkıyle ilgili uydurma hadislerle doludur. Önemli ve diğer çoğu kitapların bu kitabı, konuyla ilgili ana kaynak ittihâz edindikleri için ayrıca tanıtmak istiyoruz

    111 Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve’l-Kur’ân: 48.

    Ayrıca İran’dan sonra en kalabalık şıl topluluğunu içinde barındıran Hmd Kıt’ası’nın Şıı âlimlerinin sırf bu konuya tahsîs ettikleri kitaplar var. Burada birkaç örnek de bunlara verelim:
    19) Es-Seyyid Hâmid Huseyni’I-Kühnevî’nın intikam öneren “Istiksâ- ü’l-Efhâm ve Isûfâül-Intikâm”\.
    20)Mırzâ Ahmed Sültân’ın farsça “Tashîf-i Kâtibin veya Târiha-i Kur’ân-ı Mübîn” \112
    21)Es-Seyyid Nasır Huseyn’m “Raşku’n-Nibâl Alâ EshâbVz-Zalâl: Ehl-i Zalâle (Yani sapık ehli sünnete) okların yağdırılması” adlı kitabı.
    22) Şemsü’l-Ulemâ Zeydî el-Müstebsıri’1-Azîm Abâdî’nin Urduca “Mısbâhu’z-Zulm: Zulüm Lambası” adlı kitabı.113

    Ve daha nice eser, risale, makâle, kendi içlerinde ve okullarında yaptıkları özel öğretim, konferans ve sohbetler…
    Bütün bu Şî’a ulemâsı kitaplarının isimlerinden bile açıkça anlaşılacağı üzere. Kur’ân’ın tahrif edildiğini ısrarla savunmaktadırlar. Ayrıca bu konuda kitap yazan ya da bu konuya kitaplarında geniş yer veren Şî’a ulemâsı da sâdece bunlardan ibaret değildir. Bu büyük literatür bize Şı a’nın elimizdeki Kur’ân’a inandığına dâir sarf ettikleri sözlerin bir takıyye politikasından ileri gitmediğini göstermektedir.

    112 et-Tahrânî, Ağa Büzürk, ez-Zerî’a ilâ Tesânifi’ş-Şî’a: 2/31: Zahîr, İhsan İlâhî, eş-Sî’atüve’l-Kur’ân: 93-94.
    113 et-Tahrânî, Ağa Büzürk, ez-Zerî’a ilâ Tesânifi’ş-Şî’a: 21/113: Zahîr, İhsan İlâhî, eş-Sî’atü ve’l-Kur’ân: 93.

    Asrının İmâmı Zahirî İbnü Hazm’ın (456/1063) de dediği gibi. îmâmiyye, yanı Şî’a’nm eski yeni ortaya attığı: “‘-Kur’ân değiştirilmiştir. Ondan .olmayan bir takım ilâveler ve birçok eksiltmeler yapılmıştır. ‘114 “gibi iddialar ve hırisliyanların. Şia’nın bu iddialarını örnek alarak Kur’ân’da tahrifat yapıldığını ileri sürmelerinin gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Şi a’nın bu iddiaları ne Kur ân-ı Kerim, ne de miıslümanlar için asla deli! Teşkil etmez. Çünkü ne onlar bizdendir, ne de biz onlardanız… ” 115
    Hiç bir devir yoktur ki Şî’a bu sapık iddialarını kuvvetlendirmek ve Kur’ân’in muharref olduğu inancını mensuplarının kalbinde canlı tutmak için birçok eserler yazmamış. Şiilerin yaşadığı hiç bir ülke yoktur ki kitapları ve sözlü vazıh çeşitli yayınlarında bu sapık fikirlerini yayma ışını aralarında paylaşarak yürütmemiş olsunlar.116
    Dünden bugüne hiçbir Şî’î âlim yoktur ki eserlerinde bu menfur inancın dışına çıkmış olsun.

    114 İbnu Hazm, el-Hâfız, el-Faslu Fi 1-Milel ve ‘n-Nihal: 4/182.
    115 İbnu Hazm, el-Hâfız, el-Faslu Fi 1-Milel ve ‘n-Nihal: 2/78.
    116 Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve’l-Kur’ân: 93.

    Şî’a’nm yüce şeyhi. “Aslü ‘ş-ŞVa ve Usûlühâ” kitabının yazarı Muhammed Huseyn Al-i Kâşifi’1-öıtâ (1373/1953) gibi bir iki Şî’a âlımı çıkmış da, bu sapık iddiaların tersine ehl-i sünnetin görüşüne yakın bırşeyler yazmış, ya da söylemışse; bilinmelidir ki bu, insanları aldatarak kurduktan tuzaklara düşürmek ve duyarsız hâle getirerek sapıklıklarının ağları içme alabilmek için planladıkları bir uygulamanın ürünüdür.
    Bunun en açık delili adetâ kitâbmı şîıler için değil de Sünnîler için yazmış olan mezkûr Kâşifü’l-Ğıtâ’nın şu sözleridir:
    “Bizim belirlediğimiz anlamda “İmamef’e inananlar, özel anlamda mii’min; imanlarını Şia’nın “Erkân-ı Erba’a”sına inhisar ettirenlerse genel anlamda hem miislim, hem de mü ‘mindirler. Böylelerinin canı, kanı, malı, ırz ve namuslarının saygınlığı ve dokunulmazlığı; yoklukları hâlinde bütün bunların dokunulmaz ve muhterem sayılarak korunmalarının vücûbu üzerinde bütün İslâm ahkâmı geçerlilik arzeder. Nedeni, aynı kimse “İmamefe inanmaması hâlinde -Allah korusun-müsliiman olmaktan çıkar.”117
    Bununla beraber Şî’a’nm temel prensiplerini bilenler, onlara göre, “İmamet Dîni” ile dînlenmeyenin dîninin ve buna kesinlikle inanmayanın îmânının olmadığını bilirler. Nitekim “İmâmiyye” imamlarından herhangi birine inanmayanın ve Allah’ın onlara kayıtsız şartsız itaati farz kıldığını inkâr edenlerin sapık ve ebedî olarak cehennemlik odukları üzerinde ittifak etmişlerdir.118

    117Kâşifü’l-Ğıtâ, Muhammed Huseyn. Aslü’ş-Şî’a ve Usûlühâ: 103-104; Zahîr, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve’l-Kur’ân: 95.
    118el-Bahrânî, el-Hâşi,, el-Bürhân Mukaddimesi: 20; Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve’l-Kur’ân: 95.

    Şi’a şeyhlerinden Lutfullah es-Sâfî, sünnilere karşı Şî’a’nın Kur’ân’m tahrifi inancını savunurken:
    “Böylesi konularda aramızda ihtilâf çıkarmamız doğru olmaz. Zira bu davranış, müsteşriklerin eline Tevrat ve İncil ‘de olduğu gibi müsliimanların mahfuz ve masun olduğunu iddia ettikleri Kur ân ‘da da gerçeğe aykırı şeyler bulunduğuna dâir silah vermek olur… ” demiştir.119
    Bir taraftan Kur’ân’dan ismen tasrîh ederek:
    ‘ ‘Sûre tü ‘n-Nurayn,120 Sure tti’ /- Ve lâye,121 Sûre tü ‘l-Hafd,122 Sûretü’l-Hal”123 gibi bir çok sûrelerin çıkartıldığını, Ahzâb Sûresi’nin Bakara sûresinden uzun bir sûre iken birçok âyetlerinin yok edildiğim, aslında altıbin küsur olan Kur’ân âyetlerinin, 18.000 âyet iken hepsinin tahrîb ve imha edildiğini, Alî Mushaf’ı, 123 Fâtıme Mushafı 124 ve el-Câmiamıza inzal edilen gerçek Kur’ân olup herşeyi içme aldıklarını ve içlerinde bugün ellerde dolaşan Kur’ân’dan bir harf bile bulunmadığını iddia edeceksiniz; öbür taraftan da yavuz hırsız misâli ev sahibine üstün çıkarak sünnîleri müsteşriklerin eline silah vermekle suçlayacaksınız!…

    119 Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve’l-Kur’ân: 15, 16, 18, 22.
    120 Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî ‘atü ve ‘I-Kur’ân: 14, 15
    121 Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve l-Kur’ân: 98.
    122 Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî ‘atü ve I-Kur’ân: 141.
    123 Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî ‘atü ve I-Kur’ân: 34.
    124 Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve l-Kur’ân: 32.
    125 Zahir, ihsan ilâhî, eş-Şî’atü ve ‘l-Kur’ân: 31

    Aslında Şi a’nm kendisi, sıyâseten batıya, özellikle Amerika’ya kafa tutması dışında a dan, z ye her şeyiyle müsteşriklerin elindeki .eşsiz silahtır. İslâm’ın ana kaynağı Kur’ân ve ikinci kaynağı hadis’z yönelttikleri saldırılar, ehl-i beyt sevgisi duygusallığına kapılarak uydurdukları bunca iftiraları ne tarihî gerçekler ve ne de hadîs gelenek ve vüsûkuyla asla bağdaşmayan düzme delillerle müsteşriklerin, zındıkların, dürzîlerin, yahûdîlerin, hırıstiyânların ve diğer tüm İslâm düşmanlarının arayıp da bulamadıkları tükenmez hazîne ve bitmez cephane durumundadır. Gel gör ki buna karşı ehl-i sünnet büyük çoğunluğu ile maalesef daha mezhebinin ne ve elindeki altının ne değerde olduğundan habersiz derin uykuya dalmış uyumaktadır. Ve gâlıbâ sûr-u İsrafil’i beklemektedir. Yukarda verdiğimiz örnekler arasında En-Nûrî et-Tabersî’nm Faslü’l-Hitâb FîlsbâtiKitabiRabbi’l-Erbâb’ı Şiilerin iç yüzünü ve bu konuda dış düşmanlara ne kadar kıymetli ve mebzul miktarda malzeme vermiş olduklarım açıkça ortaya koymaktadır. Şimdi bu kitabı ve muhtevasını tanıyalım. 126

    126 Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve ‘l-Kur’ân: 32.

  38. ŞİA’NIN SÜNNİ’LER TARAFINDAN KUR AN DAN ÇIKARILDIĞINI İDDİA ETTİKLERİ SÛRE VE AYETLER – Prof. Dr. Durmuş Ali Kayapınar
    Yukarda Şı a’nın Kur’ân da 18 000 âyet bulunduğuna. 133′ Bunların Hz. Ali Mushafı,’134 Hz. Fatıme Mushafı,13 5 el-Câmı’ adlı mushafları ve Übeyy Mushafı gibi mushaflarında ver aldığına ve bu nıushaflar içerisinde sünnîlerın mushafından bir
    tek harf bile bulunmadığına:
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    73 âyetten ibaret olan 10 sayfalık Ahzâb sûresinin aslında 286 uzun âyetten oluşan 50 sayfalık Bakara sûresinden daha uzun bir sûre iken. Sünnîler tarafından büyük bir kısmının çıkarılıp atıldığın; ayrıca Kur’ân’da “Sûretü7-Velâye”136, “Sûretii ‘n-Nûrayn”137, “Sûretü’l-Hafd”138 ve “Sûretü’l-Hal” 139 gibi birçok sûrelerin yine Sünnîler tarafından çıkarılıp atıldığına140 inandıklarını belirtmiştik.
    Şimdi En-Nûrî et-Tabersî’nın Muhammed Alî b Şehr Aşûbı’l- Mâzenderânî’nın (588/1192) Kıldhü’l-Mesâhb’mde, herhalde O sûre şu olsa gerek diye Kur’ân’dan tamamının düşürüldüğünü kaydettiğine işaret ederek;141 Faslü’l-Hıtâb Fî îsbâti Tahrifi Kitabi Rabbi 1-Erbâb ‘ında metnini aktardığı “el-Velayet sûresi”nin tıpkı kopyesı ile tercemesını vermek istiyoruz.

    133Zahir. İhsan İlâhî, eş-ŞVatü ve’l-Kur’ân: 141.
    134Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve’l-Kur’ân: 34.
    135Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve l-Kur’ân: 32
    .136Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve ‘l-Kur’ân: 31.
    137Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve ‘l-Kur’ân: 137 ve 138.
    138 Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve’l-Kur’ân: 32.
    139Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve’l-Kur’ân: 98.
    140Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve’l-Kur’ân: 15, 16, 18, 22.
    141 et-Tabersi en-Nûri, Faslü’l-Hitâb Fi Isbâti Tahrifi Kitabi Rabbi ‘l-Erbâb: 180, 181.

    En-Nüri’t-Tabersî Kur’ân’ın lafızlannın tahrif edildiğini ısbât sadedinde Molla Muhsıni’l-Keşmîri’nın
    Debistânü ‘l-Mezâhib ‘inden naklederek şöyle demektedir.
    “Kur’ân’ın tahrifini konu alan delillerin zahiri mânâlarından anlaşılan. O’nun mânâsının değil, lafzının tahrifidir. “Debistân-ı Mezâhib” sahibinin. Şia’nın mânâsı bu olan inaçlarını zikrettikten sonra: Şia ‘dan bâzı kimselerin. Osman’ın mushafîarı yaktığını. Ali ve Ehl-i B ey ti’nin faziletleri hakkındaki sûreleri telef ettiğim ve bunlardan birinin şu: “el-Velâyet Sûresi” olduğunu zikretmişlerdir. “142

    142Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve’l-Kur’ân: 18.

    “EL-VELAYET” SURESI’NIN TERCEMESI

    “Bismillahirrahmanirrahim. Ey îmân edenler iki nura (Hasan ve Huseyn’e) îmân edin Biz o ikisine, size âyetlerimizi okumalarını ve büyük günün azabından sızı korkutup sakındırmalarını ınzâl ettik Bunlar (Allah ‘in ahdi ile) biri diğerinden olan iki nurdur. Ben herşeyi işiten ve bilenim. Bu ahdi. Allah’ın Rasûlü ile birlikte âyetleri çerçevesi içerisinde yerine getirenler var ya, işte onlar için Ne ‘İm cennetleri vardır. İnandıktan sonra verdikleri va ‘di bozarak inkâr edenler var ya, işte onlarla Rasûlüllah ‘m sözlerinde durmak üzere kendileriyle sözleşmış olduğu kimseler varya, işte onlar da cehenneme atılacaklardır. Onlar kendi nefislerine zulm etmiş ve “Rasûl’ün Vasisi “ne isyan etmişlerdir. Onlara hamim (kaynar) suyu içir ile çektir. O. öyle bir Allah ‘tır ki, gökleri ve yeri dilediği şekilde aydınlatmış, meleklerden dilediklerini seçmiş ve mü’mmîerden dilediklerini de halk etmiştir, işte bunlar yaratıkları cümlesi içerisindedirler. Allah neyi dilerse, onu yapar. Rahman ve Rahim olan Allah ‘tan başka ilâh yoktur. Onlardan öncekiler peygamberlerine hile yapmış ve onları aldatmışlar: Allah da onları hileleri sebebiyle cezalandırmıştır. Muhakkak ki, benim cezalandırmam çok şiddetli ve elem vericidir. Allah Ad ve Semud kavimlerini yaptıkları şeyler yüzünden helak etmiş ve onları size öğüt ve nasihat kılmıştır. Siz ise (buna rağmen) sakınmıyor, korkmuyorsunuz. Ben. Fır’avm ve tebeasmm tümünü. Mûsâ ve kardeşi Hâriın ‘a taşkın davranmaları yüzünden, size mu ‘cıze ve alâmet olsun diye (denizde) boğdum. Muhakkak ki sizin çoğunuz /âşıksınız. Şüphesiz ki. Allah onları mahşer günü (bir araya) toplayacak ve kendilerine soru sorul¬duğu zaman cevap veremeyeceklerdir. Muhakkak ki cehennem onların dönüp dolaşıp varacakları yerdir. Allah her şeyi bilir ve her şeye hükmeder. Ey Peygamber’ Benim inzârımı (korkutmamı) tebliğ et. Zira onlar bunu bileceklerdir. Şüphesiz benim âyetlerimden ve hükmümden yüz çevirmiş olanlar zarar edeceklerdir. Sonra verdikleri sözü tutanların durumu şöyle olacaktır Ben onları kesinlikle Na im cennetleriyle mükâfatlandıracağım. Elbettekı Allah, mağfiret ve büyük ecir sahibidir. Muhakkakkı Alî. müttekilerden (Allah ‘tan sakınanlardandır. Ve kuşkusuz biz onun hakkını din gününde elbet vereceğiz. Biz Ona yapılan zulumdan gâfıl değiliz. Ve biz onu, senin ehlinin hepsinden kerîm (değerli) kılmışız. O ve Onun zürriyyeti (soyundan gelecek olanlar) elbet sabırlı kimselerdir. Onların düşmanları mücrimlerin (canilerin) öndendirler. Yâ Muhammedi îmân ettikten sonra inkâr edenlere deki: -Demek siz Dünya hayatının zînetmi istediniz ve bunu elde etmekte acele ettiniz?! Allah ve Rasûlünün size olan va’dinı unuttunuz ve pekiştirildikten sonra verilen akitleri bozdunuz öylemi?! Şüphesiz ki, biz size belki hidâyete erersiniz diye darb-ı meseller getirdik. Ey Peygamber! Muhakkakla biz sana apaçık âyetler indirdik bu âyetler içerisinde Allah’ın mü’mın olarak öldürdükleri var. Senden sonra yüz çevirmeleriyle arzı endam edenleri var. Onların yüz çevirenlerinin peşim bırak. Zira onlar yüz çevirmişlerdir. Biz anları hiç bir şeyin fayda vermediği ve merhamet edilmiyeceklerı günde huzurumuza çekeceğiz. Muhakkak onlar için Allah’tan, dönemeyip (içinden çıkamayıp) kalacakları bir yer vardır. Sen Rabbınm ismini teşbih et ve secde edenlerden ol. Biz halef kılındıkları şeyle Mûsâ ve Hârûn ‘u gönderdik. Onlar (Fir ‘avn taraftarı olanlar) Hârûn ‘a taşkınlık ettiler. İşte bu, güzel sabr(m yeri)dir. Biz onları maymun ve domuz yaptık. Ve onlara dirıltilecekleri güne kadar lanet ettik. Sen sabret. Onlarda sabr edeceklerdir. Biz sana, senden önceki peygamberler gibi hiikm getirdik, hükümranlık verdik. Ve sana onlardan “vasiy” yarattık. Umulurki, o “vasiy”ler geri dönerler. Benim emrimden kim yüz çevirirse bilsinki, dönüp dolaşıp ge¬leceği yine benim. Onlar, küfiirleriyle biraz yararlana dursunlar. Sen ahdini bozanlardan birşey isteme. Ey Peygamber! Biz senin için îmân edenlerin boynuna bir ahid yükü yükledik. O ahdi al ve şiikredenlerden ol. Muhakkak ki Ali geceleri Namaz kılar, duâ eder. secde eder, âhiretten korkar ve Rabbı ‘nın sevabım umar. Deki, zulmedenler, benim azabımı bile bile, eşit seviyede olabilirler mi?! Allah onların boyunlarına zincir tasmaları takacak. Onlar boyunları bukağılı halde yaptıklarına pişman olacaklar. Biz sem Ali ‘nin sâlih zürriyetiyle müjdeledik. Onlar bizim emrimize muhalefet etmezler. Benden onlara diri iken ve diriltildikleri gün rahmet ve bereketler vardır. Benden sonra onlara taşkınlık edenlere benim azabım var. Şüphesiz ki onlar kötü ve ziyanda olan bir kavimdir. Onların yolunu kendilerine yol edinenlere de benden rahmet var Onlar (özel) odalarda güven içerisindedirler. Hamd, âlemlerin Rabbı ‘na aittir.’

  39. ŞİA’nın Din kisvesi adı altında kadın pazarlaması (!)
    Muktada Sadr’ın fetvasının tercümesi:
    Biz mehdi ordusunu destekleyen bir grup kadınız. Siz slam ve
    Müslümanların hüceti Muktada Sadr’a bir soru sormak istiyoruz. Mehdi ordusun bir grup bize Grup sigası (Muta nikahı olarak) yapmayı teklif ettiler. Onlar bize diyorlar ki grup halindeki nikah yapılan nikah 70 defa daha faziletlidir. Biz bunu hacda seyh yakuptan sorduk ve bidat oldugunu söyledi. Biz grup nikahı edebilirmiyiz? Bu nikah bir geceden az bir müddet içindir. Maksadımız mehdi ordusunun askerlerinin ihtiyaçlarını ortadan
    kaldırmaktır. Çünkü ;onlar nasiblerle (sunilerle) savasırken kafaları karısmasın..
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Zeynebbiye
    Az-zihar hasan al-qartusi
    Sevval 17/1426
    Cevap:
    Malumdurki muta nikahı bizim mezhebimizde helaldir. Suniler bu konuda kafamızı karıstırıp bizim çogalmamızı engellemek istiyorlar. Grup mutasına bizim alimlerimiz icazet vermektedirler fakat Müslüman olmayanların veya avam tabakadaki insanların grup sex mutasında olmasını istmezler. Çünkü onlar bu sekilde müminlerin bedenini görebilirler. Seyh yakub da bu sebep
    ile bunu istememis olabilir. Mehdi ordusunun askerleri ile muta nikahı yapmak baskaları ile muta nikahı yapmaktan daha güzeldir. Zeynebbiyede olan bacılarımızdan talep ediyoruzki Allah’ın onlara verdikleri bedenlerive malları istifadeye vermekte sakınca görmesinler. Grup mutası yaparkende baskalarına haber vermesinler ve kimseye görünmesinler
    NOT: Bu aynı zamanda Ayetullah el-Hairi’nin de görüsürüdür

    1
    Ali bin Hüseyin ‘ın yanında idim. Ona “Süphesiz ki sen benim katımda haksın. Bana Ebubekir ve Ömer adlı iki sahıs hakkında haber verir misin dedigimde Ali’nin oglu Hüseyin : ” İkisi de kafirdir. Bu ikisini seven de kafirdir” EHLi SÜNNETi N GÖRÜSÜ: Ebubekir ve Ömer (radıyallahu anhuma)’e kafir diyen kafirin ta kendisidir.

     

    2Humeyni, “El-Kur’an – Bab Marifetullah”adı ile yazdıgı kitapta, Kur’an-ı Kerim’de diger ilahi Kitaplar gibi tahrif edildigini iddia eder! Sari renk ile isaretlenmis bolumun tercumesi soyledir: “……. bu da bütün i lahi Kitaplar, Kur’an-i Serif ve bütün Ayetleri de dahil olmak üzere, tahrif edildiklerinin bir göstergesidir, daha sonra zaman içerisinde bir çok tahrif eylemlerinden geçerek insanların eline sunulmustur,……………”

     

    3Şİİ OLMAYANLAR FAHİŞE ÇOCUĞUYMUŞ Siilere Göre Ehli Sünnet mensupları Piçtir. Bakın Kuleyni Kafisinde ne diyor! “Ona: “Bazı arkadaslarımız muhaliflerine iftira atıyorlar” dedim.  Bana: “Sussan iyi olur” dedi ve ekledi: “Vallahi ey Ebû Hamza! Sîamız dısında bütün insanlar fahise çocuklarıdır.

     

     

    4S İİLER N HZ. ÖMER DÜSMANLIGI HZ. ÖMER (R.A.) SEH İT EDEN EBU LU’LU’UN İRANDA HUMEYN İ DENİ LEN ZATIN KURDUGU DEVR MLİ ÜLKEDE SATAFATLI B İR MEZARI VARDIR… ULUSLARASI MEZHEPLER YAKINLASTIRMA KOMİ TES İNDEN B İR Bİ Lİ M ADAMI BU RES İMLERİ İRANLILARA GÖSTERM İS, İRAN DEVLETİ NDEN BU ZAL İMCE TAVIRDAN BER İ OLDUGUNU LANET ETMESİ N İ İ STEM İST İR, İRAN İSE “BUNA YETKİ Mİ Z YOKTUR” DEM İST İR. BU MEZARI MESRULASTIRMISTIR, BU MEZARIN DUVARINDA EBU BEKİR’E, ÖMER’E, OSMAN’A LANET ETMEKTELER VE ONLARA SEYTAN VE TAGUT DEMEKTED İRLER .

     

    5Terliklerin üzerine Sahabalerin isimlerini yazmışlar. Bunlar nasıl mahluk. Şia’ya hala kardesım mi dıyorsunuz ? Ya Rabbi bizi Sahabelerle haşr et. Onlara düşman olanları kahr et. Ebubekir, Ömer, Aişe, Hafsa (Allah onlardan razı olsun)

     

     

     

    6Tuvaletlerine Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Aişe, Hz. Hafsa’nın (r.a.e.) isimlerini yazarak lanet eden Şiiler! Şianın İslam anlayışı bu kadar işte! Hz. Peygamber (sav)’in eşlerine, arkadaşlarına ve ashabına saygıları bu kadar işte! İran Devrimi Lideri Ayetullah Humeyni Kitab-ut Tahare (Temizlik Kitabı) isimli kitabının 3. cildinin 457. sayfasında “10. çeşit: Kafir” kısmında Sahabeler hakkında şu ifadeleri kullanır: “Aişe(binti Ebubekir) ve Zübeyr(bin Avvam) ve Talha(bin Ubeydullah) ve Muaviye(bin Ebu Süfyan) ve benzerleri köpeklerden ve domuzlardan daha habistirler.”

  40.  

  41. BELGELER
    Şia Hareketi ve İran ile ilgli ayrıntılı bilgilere ve BELGELER’e ulaşmak için:
    LİNK İÇİN TIKLAYIN.
  42. Bu Konuda Ayrıntılı Bilgi İçin :