Seyyid Kutub

seyyid kutup

  1. SEYYİD KUTUP KİMDİR

    Seyyid Kutub, aslmda, bir gazeteci yazardır. 1906 yılında Mısır’da doğmuştur. İbrahim Kutub’un oğludur. İsmi, Seyyid olup, Kutup ise sanıldığı gibi bir unvan değil, onun soyadıdır. Aynı şekilde, zannedildiği gibi Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimizin soyundan da gelmemiştir. İlk eğitimini aile içinde aldıktan sonra, el-Ezher Üniversitesinde orta ve lise tahsilini yaparak, daha sonra Daru’1-Ulum Fakültesi’ni bitirmiştir.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Mezun olduğu bu Fakülte de tarih, coğrafya, Arap edebiyatı, ingilizce, felsefe, sosyoloji, pedagoji gibi bilimler okumuştur. 1933’te aynı fakülte de edebiyat dalında öğretim görevlisi olarak çalışmaya başlamış, o dönemde “Yeni Fikir” adı altında bir de dergi çıkarmıştır.

    1941’de sosyoloji doktorası yapmak üzere, Maarif vekaleti tarafından Amerika’ya gönderilmiştir. Yine aynı dönemlerde, Müslüman Kardeşler cemaatiyle bir takım ilişkilere girmiş, 1945’te Amerika’dan döndükten bir süre sonra da, tamamen bu cemaate katılmıştır.

    Seyyid Kutub, kendi hayatını iki dönem olarak ifade eder; Birincisi, sosyalizme yöneldiği ve daha çok edebi çalışmalara ağırlık verdiği dönemdir ki, kendisi bunu “cahiliye dönemi” olarak adlandırır. Bu dönemde “Dikenler,” “Köyden Bir Çocuk” ve “Sihirli Şehir” adlı üç romanı yayınlanmıştır. Aslmda, hapiste ağır şartlar altında iken yazdığı, “Fi zilal-il Kuran” adlı, garabet tefsiri de, tıpkı bu romanlar gibi hayal ürünü olup, batıl fikirlerle doludur.

    Hayatının ikinci devresi olarak kabul ettiği dönemde ise, ehil olmadığı dini konulara el atarak, ehli sünnet görüşü açısından hatalı bir çok kitaplar yazmıştır. Yazmış olduğu fitne mahsulü bu kitaplarmda, İbn-i Teymiyye’nin ve eski Kahire müftüsü mason locası başkanı Muhammed Abduh’ un dinde reformist fikirlerinin savunuculuğunu yapmış ve bunların batıl fikirlerini kaleme almıştır.

    Kitaplarında, Hz. Osman (Radiyallahu anhu) efendimiz başta olmak üzere, bir çok ashaba ve ehli sünnet alimlerine saldırması, kendi sosyalist düşüncelerini islamiyet olarak tanıtmaya kalkışması, “Fi zilal-il Kuran” tefsirinde, Ayet-i Kerime’ lere ehli sünnet alimlerinin görüşlerine göre çok zıt ve yanlış manalar vermiş olması nedeniyle, din düşmanları onu dinde reformist olarak tanıtıp hep gündemde tutmaya çalışmışlardır. Bu din düşmanlarının hedefleri ise, vahhabiliğin kuruluş ve yayılış amacıyla birebir aynıdır. Yani, biz Müslümanları manevi güç kaynağımızdan, Resullullah (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimiz ile ashabı güzin efendilerimizin izinden ayırıp, sahipsiz bırakmayı planlamaktadırlar. Bu amaçla, yok dinde reform yapacağız, yok Kur’an-ı Kerim’i 20. asra göre yeniden düzenleyip mana vereceğiz diyerek, Kur’ an-ı Kerimi tahrif edip, dolayısıyla kendi batıl düşüncelerine uygun manalar vererek, Müslümanların itikatlarını bozmayı planlamaktadırlar.

    Görüldüğü gibi, Seyyid Kutub; islami ilimler okumamış, bir hak mezhebe göre de bilgi sahibi olmayıp, sosyoloji ve edebiyat alanında eğitim almıştır. Uzmanlık alanı sosyoloji olmasına karşm, kendi sapık fikirlerinden hareketle, Ayet’leri çarpıtarak farklı manalar verip, “bana göre” böyledir diyerek Fi’zilal-il Kur’an adlı garabet tefsirini yazmıştır. Herkes “bana göre” demeye başladığı zaman, ortada ne mezhep, ne de din kalır. Oysa ki ehl-i sünnet görüşünde olan islam alimleri, Ayet’leri yorumlarken diğer Âyet’ler ve Hadis-i Şeriflerle birebir uyum içinde mana verirler. Seyyid Kutub ise Âyet’lere kendi rey’ine göre mana verip bir çok Hadis-i Şerifleri de yok sayarak bana göre böyledir demektedir. “Kur’anı kendi reyi (görüşü) ile tefsir eden cehennemdeki yerine hazırlansın,”1 Hadis-i Şerifini çok iyi düşünmek durumundayız.

    Buna rağmen bu adamın yazdığı, “Fi’ zilal-il Kur’an” adlı tefsiri ile batıl kitaplarını yaymayı bir takım çevreler cihad saymaktadır. Bu çevreler dine hizmet ettiğini zannederek aslında, ehli sünnet itikadım bozup Müslümanlar arasmda fitne çıkarmak isteyen din düşmanlarının değirmenine bilerek ya da bilmeyerek su taşımış olmaktadırlar. Netice de, ortalıkta gezen kitapları, her gün binlerce insanımızı zehirlemektedir. Durum bu kadar vahimdir.

    Yine Seyyid Kutub’tan övgüyle bahseden, Haksöz dergisi yazarı Hamza Türkmen’in 10 Eylül 2012 tarihli “Islah-Ha-ber” internet sitesinde yayınlanan röportajında şu ifadeleri kullanmaktadır:

    “Kutub’un şehadetinden daha bir ay geçmeden Cağaloğlu’ndaki MTTB binasının salonunda Şehidimiz için anma toplantısı yapıldı. Konuşmacılar Sezai Karakoç ve Necip Fazıl Kısakürek’ti. Karakoç da Kısakürek de Kutub’un şehadetini kutlamışlar ve Firavun Nasır’a lanet okumuşlardı. Necip Fazıl Kısakürek, Kutub’u kendinden daha yiğit, “saf ayar dava adamı” olarak tanıtmıştı. Ama daha sonra Kutub’ un islamı Kur’an eksenli algılama çabalarından, daha sonra yayınlanan “Yoldaki İşaretlerdeki ve Fi Zilal’ deki mezhepçiliği, Bâtmiliği ve milli/ulusal dindarlığı eleştiren yaklaşımlarından istifade edeceklerine, bu iki zat da, gelenekçiliğe ve Osmanlı asabiyesine dayanan milli dindarlığa tutunan bir refleksle. Şehidimizin ismini unutturmaya veya “Din Tahrifçileri” kitabında olduğu gibi karalamaya çalıştılar.1

    Yukarda ki yazıda: “İslamı Kur’an eksenli algılama..” diye bir ifade kullanılmaktadır. Bu ifade açık bir şekilde, aynı vahhabilerde olduğu gibi Hadis-i Şerifleri yok sayıp Sünnet-i Rasulullaha da açıktan saldırıdır.

    Buhari ve Müslim’de Eyyub (Radiyallahu anhu)’dan Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

    “Her kim benim hadislerimi hafife alarak yüz çevirirse, benden değildir.”2

    Ayrıca yine bu yazıda: “S. Kutub’un ehli sünnet mezhebine, batıniliğe (maneviyata ve tasavvufa), Osmanlı devlet yapısına karşı olduğunu, bu fikirde olanlar da açıkça ifade etmektedirler.” Yine bu yazıda “Din Tahrifçileri” diye geçen kitap ise, S. Kutub’la aynı dönemde yaşayıp, 1983 yılında vefat etmiş olan Ahmet Davutoğlu hocanın yazmış olduğu “Dini Tamir Davasında Din Tahrifçileri” adlı kitaptır. Bu kitapta; İbni Teymiyye, masonlukları belgelenen Cemallettin Afgani, Muhammed Abduh, Reşit Rıza başta olmak üzere, bunlarla aynı fikirde olan Mevdudi, Seyyid Kutub ve Türkiye uzantıları vs. bunların ehli sünnete uymayan yanlış fikirleri, belgeli bir şekilde anlatılmaktadır.

    Necip Fazıl’da Seyyid Kutub’un yanlış fikirlerinin farkında olmuş ve aleyhinde yazmış olduğu “Doğru Yolun Sapık Kollan” adlı, kitapta demiştir ki: “Sahte Kahramanlar konferansımda gerçek kahraman olarak göstermiştim. Fakat sonradan gördüm ki, Seyyid Kutub bir İbni Teymiyye meddahıdır ve kellesini kaptırdığı “sosyalizma yulannın zoruyla” Hazreti Osman (Radiyallahu anhu)’ya adaletsizlik isnad eden ve dil uzatan bir bedbahttır.”

    Buradan da anlaşılıyor ki, o dönemlerde yaşayan ve o günkü oynanan, siyasi olayları çok iyi bilen Necip Fazıl, önemli bir hususa dikkat çekip, “sosyalizma yularımn zoruyla” ifadesini kullanarak, birilerinin maşası olduğunu anlatmak istemiştir. “Yular” ifadesi birilerinin emrinde ve güdümünde olduğunu ifade etmek için kullanılmış anlamlı ve yerinde bir sözdür. Hz. Osman (Radiyallahu anhu) ve diğer ashabı güzin efendilerimiz hakkında söylediği iftira ve hakaretleri, birilerinin talimatıyla sarfettiği anlaşılmaktadır.

    Bazı kesimler ısrarla, Seyyid Kutub’un vahhabi olmadığını iddia etmektedirler. Halbuki vahhabiliğin fikir babası, İbni Teymiyye’dir. Seyyid Kutub’da İbn-i Teymiye’yi övmekte ve fikirlerini savunmaktadır. Dolayısıyla İbn-i Teymiyyeci birinin vahhabi olmadığım iddia etmek, pek de inandırıcı olmaz. Zaten kitabımızın ilerleyen sayfalarında da göreceğiniz gibi, Seyyid Kutub sadece ben vahhabiyim dememekte ancak vah-habilikle birebir aynı sapkm iddiaları savunmaktadır. Ayrıca Mürşid ve Allah dostu velileri; alaylı bir şekilde hakaret ederek inkar etmektedir. Tasavvuf ehlini ve yaptıkları tüm ibadetleri de tembellik çağının ürünleri olarak görmektedir. Aym şekilde vahhabiler de tasavvufa, şefaate, evliyaya, keramete inanmazlar ve asla da kabul etmezler.

    Dipnotlar

    1 Bu kaynak içi Bkz: http:/www.islahhaber.com/seyyid-kutub-cahili-toplum-terkibiyle-tekfiri-
    amaclamadi-26282h.htm.
    2 Buhari, Nikah 1; Müslim, Nikah 1.

    1 Sünen-i Tirmizi, Tesir’ul-Kur’an 1

  2. Yaşar Nuri Öztürk’ün tercüme ettiği, Seyyid Kutub’a ait İslâm-Kapitalizm Çatışması adlı kitabın 108. sayfasında şu ifadeler yer alır: İslâm idaresi; sofuluk satan dervişleri, şeyhleri, şunun bunun adaklarıyla yaşasınlar diye kendi âlemlerine başıboş bırakmaz. Namâzlar, duâlar kişisel olup toplumsal karektere sahip değillerdir. Belli duâlar okumak, zikir meclisleri ve evrâd okumalar vs. tembellik çağının ürünleridir.’

    Bu görüşlere verilecek cevap nedir?
    CEVABIN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Bu ibâdetlerin tamamı sahâbe efendilerimizden rivâyet edilmiştir ve asr-ı saâdet Müslümanlarının amellerindendir. Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz zamanın­da Ashab-ı Suffa diye isimlendirilen zatlar bulunurlar, Allahü Teâlâ’ya gece ve gündüz namâzla, tesbîhle ve zikrullahla ibadet etmekle meşgûl olurlardı.

    Sûre-i Müzzemmil, Âyet 20:

    “(Resûlüm!) Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını (bazen) yarısını (bazen de) üçte birini yatmadan (ibadetle) geçirdiğini ve beraberinde bulunanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını) Rabbin elbette biliyor.” dediği zümre, işte bu Ashab-ı Suffa’dır. Her konuda en güzel örnekleri şahıslarında barındıran bu insanların hâlleri; duâ, zikir meclisleri ve evrâd okumanın delîli olmuştur.

    Ayrıca Allah (c.c.) dostu veliler ve hakiki şeyhler hiçbir zaman halkın eline bakmayıp onlardan da bir beklenti içerisine girmemiş­tir. Hatta tam tersi, en zor şartlarda halk, bu zatlara sığınmış ve bunların maddî ve mânevî yardımlarını görmüş­tür. Örneğin; Abdulkadir Geylani Hazretle­ri’nin, Bağdat’ta hâlâ açık olan dergâhında o zamandan günü­müze kadar kimsesizlerin yiyip içip barındığı, herkes tarafından bilinmektedir.

    Hemen hemen her Osmanlı padişahının bir şeyhi vardı ve padişah olmalarına rağmen, o zatların önüne asla geçmezler, tarîkatten istifade ederlerdi. Çağlar açan Fatih’in hocası ve İstanbul’un fethinin mânevi mimarı, Bayramiyye tarîkatı şeyhi ve Pastör’den asırlar evvel mikrobu bulan kişi Akşemseddin Hazretleri’dir. Bunun gibi dünya siyasetinin yüzde doksan beşini elinde tutan Abdulhamid Han merhum da Sâzeliyye tarîkati şeyhi Mehmed Zâfir Efendi ve Kâdiriyye tarîkati şeyhi Ebû’l-hüdâ Efendi’den feyz alarak zâhirdeki dirâyetini, mânevî bir kemâl ile de tâçlandırmıştır. Bu insanlar arkalarındaki güç sayesinde dünyaya hükmetmiş­lerdir.

    Başarı ve güzelliklerle dolu, Müslümanların refah ve bol­luk yılları olan bu zamanlar, -hâşâ- bu tembel insanlar mı, tüm Dünya’ya hükmetmiştir. Tasavvuf, hangi dönemde, gerilemenin sebebi olup, ilerlemenin de önünde engel teşkil etmiştir?

    Aslında tasavvuf ehli bu insanlar, tembel olmadıkları gibi aksine çok çalışkandırlar. Şöyle ki; normalde beş vakit namâz farz kılınmışken, bunlar; gece namâzı, kuşluk, işrak ve evvabin gibi nâfile namâzları fazladan yapar­lar, ayrıca namâz sonrası çekilen tesbîhatlara ilaveten günlük yüzlerce evradı vazife olarak yapıp, Allahü Teâlâ’yı da çokça zikrederler. Farz olan Ramazan orucu haricinde, pazartesi ve perşembe günleri ile muharrem ayında ve diğer günlerde herkesten fazla nâfile oruçlar tutarlar. Bunun haricinde, top­lumsal konularda da en önde bu insanlar mücadale ederler. Osmanlılar hem ibadeti fazla fazla yapmış hem de her türlü ilerlemeyi kaydetmişlerdir. Kimya ilminin kurucusu Cabir b. Hayyan, büyük mutasavvıf ve Nakşî postnişîni Cafer-i Sâdık (r.a.)’in talebesidir. Yine Câfer-i Sâdık (r.a.)’in optik ve astronomi alanlarında kendisinden sonraki bilim adamlarına ışık tutacak araştırmaları ve kuramları mevcuttur.  Merak ediyoruz: Acaba, Seyyid Kutub’un “tembellik çağı” dediği; bu yeniçağ mı, yoksa eskisi mi?[6]

  3. HZ. OSMAN EFENDİMİZE HAKARETLER
    Şia Taifesi ve Seyyid Kutub

    Mısırlı ünlü İslam tarihçisi ve siyaset kuramcısı Seyyit Kutup der ki: Muaviye’yi; yeğenim diyerek koruyan ve İslam toplumunun başına bela eden Halife Osman olmuştur. Emeviler de İslam görüntülü olmalarına karşın; İslam’ın ilkelerini ayaklar altına almışlardır.

    http://www.karacaahmet.com/Content.ASPX/17/31991/tarih-tan%C4%B1kt%C4%B1r
    (18 Eylül 2009)

    Bu sitede ‘Seyyid Kutub’dan aktaran Mehmet Emin Bozarslan: Hilafet ve Ümmetçilik Sorunu’ diye kaynak gösterilerek şunlar yazılmıştır:

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Elbette Muaviye birdenbire ortaya çıkmamıştı. Onu böyle büyüten de Halife Osman olmuştu. Osman, hazineyi akrabalarına yağmalatmış, bütün önemli valiliklere onları getirmişti. Bundan başka Arap kabile reislerine ve ileri gelenlerine fethedilen topraklara gitme, oralardan mal edinme hakkını vermişti. Ebu Bekir ve Ömer zamanında yasaklanan bu talancı-yağmacı tavır, Osman tarafından hayata geçirilince Arabistan’da çalışıp kazanmadan her taraftan kazanç elde eden boş bir aristokrat sınıf ortaya çıkmıştı (Seyyid Kutub’dan, Age, s.37)

    Osman’ın yanlı tutumu ve Kuran konusunda yaptıkları yüzünden ayaklanma başladı. Seyyid Kutub, bu olguyu değerlendirirken diyor ki:

    “(…) Genellikle o ayaklanma Osman’ın, daha açıkçası Mervan’ın (Osman’ın Başbakanı) ve onun arkasındaki Emevilerin tutumundan İslam ruhuna ve yönetimine daha yakındı. Osman için şu mazereti buluyoruz: Kötü tesadüfler kendisini halifeliğe getirdi. Çünkü Emevi topluluğu çevresinde bulunuyordu. Kendisi de seksenine yaklaşmış güçsüz bir ihtiyardı.
    (…)

    Osman’ın kişiliğinde İslam’ın ruhunu itham etmemiz güçtür. Fakat onun hatasını da affetmemiz o ölçüde güçtür. Çünkü, açıktır ki, üçüncü Halife’nin mal dağıtımındaki tutumu, müsteşarı Mervan’ın tutumu ve onun görevlerin çoğunu Emevilere vermesi, bütün bunlar tarihin gidişini etkileyen birtakım genel durumlar yarattı. Artık mesele, bir ferdin rolünden ibaret değildi, ağırlığı ve itici gücü olan birtakım durumlara yol açtı.

    Osman, fiilen Emevi Devleti’ni ayakta bırakarak gitti. Bunu, her yerde, özellikle Şam’da onlara imkan ve İslam ruhundan uzak olan Emevilik ilkelerine ortam hazırlamakla yaptı. Böyle olmasaydı, Muaviye sonradan Halifeye (Hazreti Ali’ye) karşı çıkmak için tehlikeye atılamayacaktı. Çünkü, Muaviye’yi Muaviye yapan Osman’ın 13 yıllık iktidarıydı. Çünkü bu iktidar onun eline para gücünü, ordu gücünü ve devlet gücünü toplamıştı.” (Seyyid Kutub’dan, age, s.38-39)

    20. Yüzyıl’da İslam dünyasının en önemli düşünürlerinden birisi sayılan Mısırlı Seyyid Kutub’un bu değerlendirmesi, iki zihniyeti göstermesi açısından öğreticidir. Alevilik, Hazreti Ali’ye bağlılık olarak Muaviye karşıtlığı biçiminde yükselirken, adaletsizliğe, zorbalığa, eşitsizliğe karşı da yükselen bir hareket olmuştur. Bugünkü Alevi kimliğini neden Hazreti Ali sembolünün belirlediğini yukarıdaki örnek göstermektedir. Muaviye ise peygamberin davranışlarını (Sünnet’i) hayata geçirdiğini iddia ederek kendisince bir yol icat edecek ve Sünnilik böyle şekillenecektir.

    ***

    Bunlara cevap olarak, şu hadis-i şerif mealleri yeterli olmalıdır:

    (Osman dünyadaki dostum ve ahiretteki dostumdur.)

    (Osman cennetliktir.)

    (Her Peygamberin cennette bir arkadaşı vardır. Benim de cennetteki arkadaşım Osman’dır.)

    (Gerçekten Osman’ın şefaatıyle hepsi cehennem ateşine müstahak olan yetmiş bin kişi hesapsız olarak cennete girecektir.)

    (Biz Osman’ı ancak babamız olan İbrahim aleyhisselama benzetiyoruz.)

    (Osman ahlakça bana en çok benzeyen eshabımdandır.)

    Bkz. İmam İbni Hacer el-Mekkî el-Heytemî, Es-Savâiku’l-Muhrika, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1990; s.250 vd.

    İmam-ı Tirmizî’nin yazdığı iki hadis-i şerifin mealleri de şöyledir:

    Câbir’den (radıyallahü anh) rivâyete göre, şöyle demiştir: Peygamber’e (sallallahü aleyhi ve sellem) cenaze namazını kılması için bir adam getirildi. Fakat Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem onun cenaze namazını kılmadı. Bunun üzerine: “Ey Allah’ın Resûlü! Bundan önce hiçbir kimseye cenaze namazını kılmadığını görmedik.” Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bu kimse Osman’a düşman idi. Allahü teâlâ da ona düşmandır.”

    Katâde’den (radıyallahü anh) rivâyete göre, Enes onlara şöyle anlatmıştır: Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem beraberinde Ebû Bekir, Ömer ve Osman (radıyallahü teâlâ anhüm) olduğu halde Uhud dağına çıkmışlardı. Dağ onları salladı. Resulullah buyurdu ki:(Ey dağ, sallanma! Senin üstünde bir nebî, bir sıddîk, iki şehîd [Ömer, Osman] vardır.)

    Bkz. Sünen-i Tirmizî Tercemesi, c.3, s. 273 ve 277, Konya Kitapçılık, Konya, Nisan 2004.

    Görülüyor ki, Resûlullah Hazret-i Osman’a buğzeden kişinin cenâze namazını kılmamıştır.

    Allâme İbni Hacer diyor ki:

    Müslim’in en yüce şeyhlerinden, asrının imamı olan Ebu Züra er-Razi demiş ki: “Birisi, Resulullah’ın (aleyhisselam) eshabından birisini noksanlıkla ayıplarsa, gerçekten o kimsenin zındık olduğunu bil. Çünkü Resulullahın (aleyhisselam) peygamberliği doğrudur. Kur’an-ı kerim de doğru bir kitapdır ve Peygamber’in (aleyhisselam) getirdiği din de hakdır. Bunların hepsinin hak, doğru oldukları itikadı bize sahabeden gelmiştir. Onları (sahabeleri) cerh eden, ayıplayan kimse, ancak Allah’ın kitabını, Resulü’nün sünnetini iptal etmek ister. Öyle ise cerh edilmek o kimseye daha yakışır ve zındıklık, sapıklık, yalan söylemek, fasıklık nitelikleriyle nitelenmeye o kimse herkesden daha layıktır.” (Es-Savâiku’l-Muhrika)

    Murat Yazıcı

  4. SEYYİD KUTUP’U KENDİ KİTAPLARINDAKİ İFADELERLE TANIYALIM
    Seyyid Kutub Mezhepsiz mi ?
    Bekir Sadak isimli birisi tarafından tercüme edilerek CİHAN SULHU VE İSLÂM ismi verilen kitâba bir bakalım. Seyyid Kutub, diğer mezhepsizler gibi bütün kitâplarını nakil esası üzerine değil, mutlak müctehid usûlü ile Kur’ân-ı kerîm’den ve hadîs-i şeriflerden kendi kafasına göre manalar çıkarıp yeni din kaideleri koymaktadır. Evet Cihan Sulhu ve İslâm isimli kitâba göz atıyoruz:
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    “Devletçiliğe delince, bu sahada yapılan çalışmalar henüz pek azdır, cılızdır. Ve İslâm’ın bu tarafı gereği kadar açıklanmamıştır.” C. SULHU S. 13

    Bu cümle ile İslâm’a ve İslâm âlimlerine iftira edilmiştir. Başta dört halife olmak üzere, Emevî, Abbasî ve Osmanlı Halifeleri dinimizi bin küsur yıl idare etmiş,mezheb imamları ve diğer İslâm âlimleri vasıtası ile dinimiz açıklanmış, kanunlar, fetvalar hazırlanmıştır. Geçen asır yapılan MECELLE ise o kanunların, toplanmış şeklidir. Bir akâid kâidesidir ki, İslâm âlimlerini küçümsemek, kötülemek küfürdür. İslâm kâmil bir nizamdır, asr-ı saadetten beri tatbik edilegelmiştir. Çalışma yapılmamış, açıklanma yapılmamış demek, İslâm kâmil olarak hayat sürmemiş, kâmil âlimler gelmemiş demektir.

    Seyyid Kutup, sosyalist hümanistliğine dayanarak diyor ki:

    “İslâmiyet diğer dinlere nefret manasını taşıyan dinî taassubu asla kabul etmez.” C.SULHU S. 22
    İslâm’dan başka olan hıristiyanlık ve yahudilik gibi din mensubu kâfirleri sevmemek, taassup olarak gösterilmektedir. Halbuki Allah dostlarını dost, Allah düşmanlarını düşman bilmek her müslümana farzdır.

    Evet Hümanist ve sosyalist yazar Seyyid Kutup diyor ki:

    “İslâm, bütün insanlığı birbiriyle yardımlaşan bir tek birlik sayar. Hattâ İslâm’a göre bütün insanlar yek diğerine yakın bağlarla bağlı olan bir ailedir. Allah’ın adâletinden eksiksiz faydalanma babında, ırk, renk ve din ayırımı yapmadan bütün beşeriyete mutlak adâleti vâdeder.” C.Sulhu S.23

    İslâm’a göre kâfir müslüman bir âileymiş Bugüne kadar hangi İslâm âlimi böyle bir ifadede bulunmuştur? İnsanların kardeş olduğunu masonlarla hümanist sosyalistler söylemektedir. Dinimiz “Ancak müslümanların kardeş” olduğunu bildirmiştir. Evet dinimizde ırk ve renk ayırımı yapılmaz ama, DİN ayırımı yapılır. Müslümana, Zimmîye ve kâfire ayrı ayrı muamele ile emredildik. Müslümandan öşür ve zekât alındığı halde kâfir olan Zimmîden zekât değil, harac ve Cizye alınır. Müslüman zekât vermeye, namaz kılmaya cebredilir, fakat kâfirler zorlanamaz. İslâm âlimlerinin bu hükümleri mevcutken Seyyid Kutub hiç birisine iltifat etmeyerek kendi başına din kaideleri koymaktadır.

    Allahü teâlâ buyurdu ki:

    “Allah’ın dinini yaymak için, malları ile canlarını fedâ ederek din düşmanları ile cihad edenler, evlerinde ibâdet edenlerden daha üstündür.” Nisâ Suresi 95. Âyet-i kerime.

    Allahü teâlâ böyle buyururken Mısırlı sosyalist de şöyle zırvalıyor:

    “İslâm hiçbir zaman harbden gayesi zorla müslümanlığı insanlara kabul ettirmek değildir.” C. SULHU S. 32

    Seyyid Kutub bu fikirlere delil olarak hangi İslâm âlimini gösterecek diye bir sual sormayın. Delil olarak Sir T. D. Arnold isimli bir ecnebinin kitabından pasajlar veriyor. Bakınız: C. Sulhu S. 32

    Seyyid Kutub (Fizılâl) kitâbında ise mezkûr âyet-i kerimeyi açıklarken, harbin, cihadın Allah nizamını beşeri hayata hâkim kılmak için yapılmasının gerektiğini yazmak mecburiyetinde kalmış, böylece riyakârlığı meydana çıkmıştır. (Fizılâl) de de “İslâm kendisine inanmıyanları zorla davet etmez” diyor. Bir taraftan dine davet için savaş yapılmasını söylüyor. Az sonra da savaşla, zorla dine davet olmaz diyor.
    Yine Allahü teâlâ buyurdu ki:

    “Hak din olan İslâm’ı kabul etmeyen kâfirlerle cizye vermeyi kabul edinceye kadar veya Hak dini kabul edinceye kadar onlarla harb edin.” Tevbe Suresi, âyet-i kerime 29

    Dinimiz kâfirleri müslüman yapmak için cihadı emrettiği için, Eshâb-ı kirâm yer yüzüne dağılıp ölünceye kadar cihad ettiler. İstanbul’u fethetmek için kaç kere sefer yapılmıştır. Seyyid Kutub’a göre ise bütün insanlar birbirleriyle kardeştir, nasıl olur da zorla harb edilir? Kâfirleri müslüman yapmak için yapılan cihad barbarlıktır.

    Seyyid Kutub, Nisâ Suresi’nin yüzüncü âyet-i kerimesini ehl-i sünnet âlimleri gibi tefsir ederek diyor ki:
    “Kim Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde genişlik ve bereket bulur, yolda ölürse Cenâb-ı Hak bol bol mükâfat verir.”

    Bu ifade muteber tefsirlere uygundur. Kâfir memleketlerinde kalan müslümanların İslâm memleketine hicret etmelerinin vacip olduğu açıklanmaktadır. Cihad, müslüman devletin, ordusu ile o günkü en yeni silâhlarla kâfirlerle savaşması demektir. Bir hizbin, bir derneğin, bir partinin veya masonların kontrolü altında çalışan İHVAN-I MÜSLİMİN isimli fitne şebekesinin hükûmet kuvvetlerine karşı ayaklanması ihtilâl düzenlemesi değildir. Seyyid Kutub, ileride inşaallah göreceğiz, birkaç müslümanı devamlı ihtilâle ve devlet kuvvetleriyle savaşmaya davet etmektedir. Bir memlekette müslümanlar kuvvetli ise zaten idareye hakim olur. Değilse, Seyyid Kutub gibi hareket ederek kendisiyle birlikte lider durumundaki müslümanların kanına girmek cihad değil fitnedir. Şayet o devlette yaşayamıyorsa hicret etmesi dinimizin emrettiği bir yoldur.

    Kâfir memleketindeki müslümanlar, nasıl cihad edecektir? Polisi jandarmayı öldürmekle, kilisedeki putları yıkmakla cihad olmaz. Kâfir kanunlarının müsaade ettiği ölçüde din bilgilerini her tarafa yaymak, İslâm’ın ehemmiyetini herkese anlatmak, mücahid genç ve ihtiyar sayısını günden güne çoğaltmakla gerekli cihad yapılmış olur.

    Seyyid Kutub bir taraftan müslümanlar ihtilâlci olur, ihtilâlle başa geçer derken, bu kitabında da şöyle demektedir:

    “İktidara geçmek isteyen, ancak bir tek yoldan bu makama ulaşır: Halkın mutlak arzusu ile, hür seçim yolu ile” C. Sulhu S. 119

    Tabiî hiçbir delil göstermemektedir. Veya Kûr’an-ı kerîm’den kendi anladığı manaları yazmaktadır. Ehl-i ilim bilir ki Ebubekir-i Sıddık radiyallahü anh, tayin suretiyle Ömer radiyallahü anh’ı halife seçmiştir.

    Hazret-i Ömer radiyallahü anh da Halife seçimini altı kişilik bir şûraya havale etmiştir. Hazret-i Osman radiyallahü anh’ı da bu altı kişilik şûra seçmiştir. Ondan sonra biatler yapılmıştır. Ancak dinimizde Mevdûdî’nin ve Seyyid Kutub’un bildirdiği gibi hür seçim yolu, modern seçim yolu yoktur. Dinimizde insanlar eşit olmadığı gibi müslümanlar da kendi aralarında bile eşit değildir. İmâm-ı Gazâlî’nin re’yi ile dağdaki çobanın veya evdeki kocakarı re’yi eşit değildir. Herkesle iştişare edilmez. Ancak ilim ehliyle, bilenler ile iştişare edilir. Mezhepsiz Mevdûdî, daha önce de açıkladığımız gibi, HİLAFET VE SALTANAT isimli kitabında “Bugünkü modern usulle seçim yapılsaydı, Hazret-i Ali kazanırdı” diyor. Zaten İbn-i Teymiyyeci bütün mezhepsizler Seyyid Kutub gibi hür seçim yolundan bahsetmektedirler.

    Seyyid Kutub iştişareye bile herkesin iştirak etmesini isteyerek şöyle diyor:

    “Meşveretin icabı, insanların işlerini tedbir ve idare hususunda hepsinin iştirakinden ibarettir.” C. Sulhu S. 120

    Âlim, cahil, sâlih, fâsık ayırt etmeden, eşitlik esası üzerine herkesi davet et. Bu sapık fikri de İslâm’a mal et.

    Bilindiği gibi Seyyid Kutub önceleri sosyalist idi. Ancak bir kimsenin öncelerinin sosyalist olması onu kınamayı gerektirmez. Fakat Seyyid Kutub, dinimizi sosyalist açıdan anlatmakta, marksistliğin tesirinden kurtulmadığı ve hâlâ sosyalistliğinin devam ettiği görülmektedir. Zekât mevzuunda ise marksistliğini gizleyememektedir.

    Zekât nedir? Zekât, malın belli bir kısmını Kur’ân-ı kerîm’de bildirilen yedi sınıf müslümana vermektir. Hanefi mezhebinde ise bu yedi sınıftan bir sınıftaki müslümana vermekle de farz yerine gelmiş olur. Zenginin zekâtını, fakirin eline vermesinin lâzım olduğunu bütün ehl-i sünnet âlimleri bildirmektedir. Meşru hükûmet, yani şer’i hükûmet fakirin vekili olarak zekâtı alır, fakirlere dağıtır.Hükûmet aldığı zekât parası ile yol köprü yaptıramadığı gibi hiç bir hayır kurumuna da veremez. Zekât yalnız yedi sınıf insanın hakkıdır. Kur’ân-ı kerim’de bildirilen bu hakkı hiçbir mezhepsizin değiştirmeye hakkı yoktur.
    Hadis-i şerifte zekâtın fakir akraba varken başkalarına verildiği takdirde, zekâttan sevap alınamıyacağı, makbul bir zekat verilmiş olmayacağı bildirilmektedir.

    Hal böyle iken marksist ruhlu Seyyid Kutub çıkıyor şöyle diyor:

    “Şurası bir gerçektir ki, ZEKÂT adını taşıyan bu vergiyi, her vergiyi tahsil ettiği gibi, ancak devlet tahsil eder. Ve yine cemiyetin ihtiyaç ve şartlarına göre değişebilen belirli bir usûl dahilinde sarfedilmesi ile vazifeli olan da devlettir.” C. Sulhu S. 152

    Zekât, yedi sınıf insanın ve fakirin hakkıdır. Cemiyetin ihtiyaçlarına sarfedilemez. Sarfedilmesi dört hak mezhebe aykırıdır, mezhepsizliktir. Hazret-i Ebu Bekir-i Sıddîk radiyallahü anh, zekât vermeyenlerden zorla almak istediği ve alınacak zekâtın da Kur’ân-ı kerîm’de bildirilen yedi sınıf müslümana verileceği bildirilmektedir

    Sosyalist Kutub’un şeriatı tahrif edici ifadesi de şöyledir:

    “Yine devlet, ordu kurmak ve onu silahlandırmak için, az olsun, çok olsun, her servetten % 2,5 nisbetinde bir vergi alınmasını mecburî kılan bir kanun va’zetse ve bu vergiden gelen varidatı umumî sarfiyat bölümlerinden askerin masrafına tahsis etse, vay efendim, asker dilencilik etme durumuna düşürüldü, şan ve şerefi ayaklar altında çiğnendi mi denecektir?” C. Sulhu S. 152-153

    Dinimizde yeni kanunlara ihtiyaç yoktur. Hangi servetten ne miktar zekât, öşür alınacağı bellidir. Bir kere mezhep imamlarımızın bildirdiğine göre her servetten zekât alınmaz. Her servetin bir limit noktası vardır. Az olsun çok olsun denemez. Şeriat ve mezhep imamları bu ölçüyü koymuştur. Hiçbir devlet bu ölçülerin dışına çıkamaz. Havaciyeyi asliye denilen ihtiyaç eşyası zekâta tâbi değildir. Zekât her servetten % 2,5 alınmaz. Saime hayvanların zekâtı verilir.Yük taşımak için, yün için beslenen hayvanların zekâtı verilmez. Deve zekâtı beşte birdir. Yani % 20’dir. Sığır zekâtı otuzda birdir. Fakat otuzdan miktar arttıkça verilecek zekât durumu da değişmektedir. Koyun zekâtı kırkta birdir. Koyunun miktarı arttıkça nisbet de değişmektedir. At hayvanı için nisap yoktur. Her at için bir miskal altın verilir.

    Belli bir kilodan sonra öşür vermek farz olur. Hayvan gücü, dolap vesaire ile sulanan arazilerde öşür %5 iken salma su ile sulanan arazilerde öşür %10’dur. Seyyid Kutub’un dediği gibi her servetten % 2,5 alınmaz. Şeriatın bildirdiği hudutlardan dışarı çıkılmaz. Seyyid Kutub mezhep imamlarının bildirdiği hükümleri şeriat kabul etmeyip kendi aklını şeriat kabul ettiği için böyle saçmalamakta, az olsun, çok olsun her servetten % 2,5 vergi alınmak için kanun konabileceğinden bahsetmektedir. Şeriat, binek için olan, yük taşımak için olan hayvanını zekâtı olmaz derken Seyyid Kutub her servet tabirini kullanmaktadır. Sonra İslâm nizamında kanunlar va’zedilmez. Bütün kanunlar Allahü teâlâ tarafından va’zedilmiş olup, ehl-i sünnet âlimlerince de açıklandığı için yeni bir kanuna, Seyyid Kutub’un dediği gibi % 2,5’luk bir vergiyi mecbur kılacak bir kanuna ihtiyaç yoktur. Şeriat hükûmeti mevcut şeriat kanunlarını tatbik etmekte yükümlüdür.

    Yine C. Sulhu kitabının 153. sayfasında aynı hezeyanı savurmakta, “Zekât bir elden çıkıp diğer ele geçen ferdî bir ihsan ve sadaka değildir. Eğer bugün bazı kimseler, mallarının zekâtını bizzat kendi elleriyle ayırıp yine kendi elleriyle dağıtıyorsa, bu İslâm’ın farz kıldığı bir şekil ve nizam değildir.” Diyebilmektedir. Halbuki yeminle bildirilen Hadîs-i şerifte fakir akraba varken başkalarına verilen zekâtın makbul olmayacağı bildirilmektedir. Müslüman bir kavim zekâtını vermezse şeriat hükûmeti, bunu zorla alır, fakirlere verir. Eğer halk zekâtını veriyorsa devlet bunu alamaz.

    Seyyid Kutub, C Sulhu kitabının 149. sayfasında zekâtı verilmiş olan malın tevadülden çekilmesini, saklanmasını suç kabul etmektedir. Halbuki zekâtı verilmiş olan mal ne kadar saklanırsa saklansın sahibine zarar vermez. Hadika’da bildirilen Hadîs-i şerifte “Mallarınızı zarardan zekâtını vermek suretiyle koruyoruz.” buyurulmaktadır. Yine Hadîs-i şerifte “Zekâtı verilen mal, saklanmış mal sayılmaz” buyurulmuştur. Bu hadîs-i şerif Menavi’de zikredilmektedir.

    Seyyid Kutub şeriat dışı bu saçmasına delil olarak şöyle bir hadîs-i şerif yazmıştır:

    “Para ve külçe halinde altın ve gümüş toplar da, onu alacaklısına vermek üzere hazırlamaz ve Allah yolunda sarfetmezse, topladıkları kıyamet gününde kendisinin dağlanacağı biriktirilmiş mal olur.”
    Hadîs-i şerife kaynak göstermediği için ifadenin bu şekil olup olmadığını bilmiyoruz. Ancak bu hadîs-i şerif de kendi aleyhinedir. Şöyle ki, Hadîs-i şerifte şöyle denilmektedir: Bir insan parasını toplar da alacaklısına vermezse, Allah yolunda sarf etmezse yani Allah’ın farz kıldığı zekâtı vermezse, Allah’ın farz kıldığı Hacca gitmezse, toplanılan mal biriktirilmiş mal olur. Hadîs-i şerif’ten de anlaşılacağı üzere zekâtı verilen mal biriktirilmiş mal değildir. Zaten bu manadaki hadîs-i şerifi de yukarıda zikrettik. Tabii hadîs-i şerifi kendimiz açıklamadık. İslâm âlimlerinin kitaplarından aldık. Yukarıda Menavi’de bildirilen hadîs-i şerif Taberani’den alınmıştı.
    Şeriatın emirlerinin kanun şeklini aldığı Mecellede, Dürrülmuhtarda ve hadîs-i şerifte, bir kimsenin şahsi malının onun rızası olmadan alınamıyacağı, kullanılamıyacağı bildirilmektedir. Fakat Marksist ruhlu Seyyid Kutub yine C. Sulhu kitabında şöyle demektedir:
    “Devlet şahsi mülkiyetten ihtiyacını gerektirdiği kadar iade etmemek üzere alır ve toplumun umumî ihtiyaçlarına sarfeder.”
    Halbuki şeriat hükûmeti, tebaasındaki müslüman ve zımmîlerin mal, can ve ırzlarını korumakla vazifelidir. Şahsî mallarını almaya hakkı yoktur. Devletin umumî ihtiyaçları ancak Beytülmal’dan sarfedilir. Bu bakımdan Beytülmal har vurup harman savurulmaz, kaynakları kurutulmaz. Ondan tüyü bitmemiş çocuğun hakkı vardır. Beytülmal ile sosyalist devlet hazinesi bir değildir. Halkın elinden şahsî malını almak bâtıl sistemler içerisinde sadece komünizmde vardır. Seyyid Kutub’un kapitalizm düşmanlığı komünizm hayranlığını doğurmuş demek…
    Seyyid Kutub hiçbir muteber İslâm âliminden nakil yapmadan kendi kafasına göre yazıyor. Sonunda da şöyle diyor:
    “İşte İslâm budur.” C.Sulhu S. 150

    Seyyid Kutub, 149. ve 150. sayfalarda şahsî mülkiyetin sınırsız bir hak olmadığından bahsederek devletin tasarruf hakkının daima mahfuz bulunduğunu zikretmektedir.
    Komünistler gibi devamlı şahsî mülkiyete devletin el koyabileceğinden bahsetmektedir. Şeriat hükûmeti, gayrî meşru kazançları bile sömürücünün elinden aldıktan sonra, sahibini bulup ona vermek mecburiyetindedir. Sen bunu gayri meşru kazandın diye önüne gelenin malın alıp sağda solda ve sahibini araştırmadan, millet menfaatinde kullanamaz.
    İslâm nizamında zalim olan hükûmete bile isyan edilmez. Hadîs-i şeriflerde şöyle buyuruldu.:
    “Emire isyan eden kimseye Cennet haramdır.”

    “Başınızdaki emir, Habeşi köle de olsa itâat ediniz.”

    “Âdil olsun, zâlim olsun, her emîrin emri altında cihad edin.”

    “Fâsık, fücur, her imamın –her emirin- arkasında namaz kılın.”

    Son hadîs-i şerifi Ebussuud Efendi, şöyle açıklamaktadır. Devlet reisi fâsık da olsa, zâlim de olsa fitneye sebep olmamak için onun arkasında Cuma namazı kılın. Mahalle imamları fâsık ve zalim olurlarsa onların arkasında namaz kılınmaz.

    Emir fâsık olursa, zulm yaparsa ona isyan etmek, ihtilâl yapmak caiz değildir. Şeriatın bildirdiği şekilde emr-i ma’ruf yapılır. Emr-i ma’rufu yapmak ise her müslümana vacipdir.

    Hadîs-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

    “En kıymetli cihad, zâlim sultan karşısında, hakkı söylemek, doğru yolu göstermektir.”

    Bu İslâm nizamındadır. Küfür nizamında emr-i ma’ruf yapıyorum diye her önüne gelen, küfrün kanunlarını çiğneyerek devlet reislerine hakkı tavsiye etmeye kalkması fitnedir. Küfrün kanunlarının boşluk noktalarından istifade ederek hakkı tavsiye etmek ise cihaddır.

    Hal böyle iken Seyyid Kutub, C. Sulhu kitabının 163. sayfasında İslâm’da ihtilâl ruhunun bulunduğunu, yani müslümanların haksızlık ve zulüm karşısında ihtilâl yapmalarının gerektiğini belirterek şöyle söylemektedir:

    “Bu ihtilâlin muvaffak olmasını sağlamak için, müslümanlara cihadı farz kılması da zarurî idi.”

    Zarurî olan burada kimdir? Elbette cihadı farz kılan Allahü teâlâ. Hâşâ Allahü teâlâ’nın hiçbir iyiliği emir, kötülüğü nehyetmesi zarurî değildir. İhtilâlde muvaffak olmak için cihadın farz kılınması zarurî imiş. Allahü teâlâ cihadı farz kılmazdı da başka yollardan kâfirleri müslüman edemez miydi? Allahü teâlâ’yı bir şeyi yapmaya mecbur kılmak, zarurî kılmak küfürdür.

    Seyyid Kutub, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem Efendimizin kâfirlerle yaptığı anlaşmaları unutarak şöyle demektedir:

    “İslâm, yeryüzünde zulmeden hiçbir kuvvetle mütareke yapmaz, yapmamakla mükelleftir.” C. Sulhu S. 165

    Şu kâfirlerle ittifak edeyim de öbür kâfiri yeneyim. Bilâhire bu kâfiri de yenmeye çalışırım demek, Seyyid Kutub’a göre caiz değildir. Hatta yakında Türkiye’ye gelen Muhammed Kutub, İslâmî olan bir partinin gayrî İslâmî olan partilerle koalisyon yapması caiz değildir diye fetva verip gitmiş. Kutublar gibi sosyalist ve mezhepsiz kargaları kılavuz yapanların burunları pislikten kurtulmaları mümkün mü?

    Seyyid Kutub da diğer mezhepsizler gibi kitaplarının çeşitli yerlerinde İslâm düşüncesi tâbirini kullanmaktadır. Meselâ C. Sulhu’nun 167. sayfasında da bu tâbiri kullanmaktadır.

    Dikkat edilmişse bütün mezhepsizler, İslâm düşüncesi, İslâm nazariyesi, İslâm teorisi, faiz nazariyesi gibi tabirler kullanmakta ve kitaplar yazmaktadırlar.

    İbn-i Teymiyyeyi büyük bir âlim olarak gören Diyanet Reisi bile Kur’an’da evrim teorisinden bahsetmektedir.

    Düşünce, nazariye, teori gibi ifadeler şüpheyi gerektirir. Mutlak bir hükmü belirtmez. İslâm ise kesin hükümdür. Faiz nazariyesi değil, faiz hükmü denir. İslâm düşüncesi denilmez, İslâm şeriatı gibi kesin bir ifade kullanmak gerekir.

    Mezhepsizlerin tesiri altında kalan birçok müslüman gazetecilerimiz bile İslâmî görüş tabirini kullanmaktadırlar. İslâm’da görüş yoktur. İslâm’da hakikat vardır, kesin hüküm vardır.

    Seyyid Kutub, C. Sulhu kitabının 179. sayfasında şer kuvvetlerle karşılaşınca tek başına bunlarla savaşmak gerektiğini yazmaktadır. Hep mi savaşacağız? HENDEK harbinde olduğu gibi hiç mi siperlenmiyeceğiz? Yenilmiyeceği oldukça belli olan bir şer kuvvetin üstüne gitmek, kendini tehlikeye atmak demek değil midir? Âyet-i kerime ile bu yasak edilmemiş midir? Bir kişisin, bin kişinin üzerine git, öldürüldükten sonra da bu ahmağa şehit ünvanını ver, hangi kitapta var bunun yeri?

    Seyyid Kutub, maalesef bunu yapmıştır. Filizlenen islâmî hareketin tamamen söndürülmesine sebep olmuştur. Mısır’a gidenler bunun acı izlerini görmüşlerdir.

    Hadîs-i şeriflerde şöyle buyuruldu:

    “Fitne uykudadır, uyandırana lânet olsun.”

    “Zâlimin zulmünü değiştiremeyen, oradan hicret etsin.”

    Fitne çıkarmaya cihad demek, hicrete ise firar demek, mezhepsizlerin taktiğidir. Fitne çıkarmanın adam öldürmekten daha büyük günah olduğu Kur’ân-ı kerîm’le sabittir. Hicret ise sünnettir. Sünneti küçümseyen ise kâfirdir.

    Seyyid Kutub bu sapık fikirlerini sadece C. Sulhunda değil, bütün kitaplarında yazmaktadır. Şu anda elimizde İslâmî Etüdler isimli bir kitabı var. Hasan Beşer isimli birisi tarafından tercüme edilmiş, ikinci baskısından bazı pasajlar verelim:

    “Diktatörlerin ve taşkınların yüzüne durarak haykırmayanlar, ya bir büyük günah işliyorlar, ya münafık oldukları için böyle davranıyorlar.” İ. Etüdler S. 34

    Zaman ve zemin icabı zalim bir hükümdara haykırmamanın büyük bir günah olduğu veya münafıklık olduğu hangi muteber kitapta yazılıdır?

    İslâmiyet ne değilmiş, bakalım Seyyid Kutub ne diyor:

    “Dualar mırıldanmak, tesbih tanelerini şıkırdatmak, Aman Allah’ım sen koru, sözlerine dayanmak, gökten hayır, doğruluk, hürriyet ve adalet yağacağına güvenmektir.” İ. Etütler S. 35

    Tekrar edelim, neler İslâmiyet değilmiş:

    1- Dua etmek 2- Tesbih çekmek 3- Aman Allahım sen koru sözlerine dayanmak 4- Yapılan dua vasıtası ile gökten hayır vesaire yağacağına güvenmek.

    1- Allahü teâlâ ve Peygamber aleyhisselâm duayı emrediyor. Seyyid Kutub bunlarla alay ediyor. Halbuki dua mü’minin silâhıdır. Dua hakkında dinimizin emri şudur:

    “İslâm âlimlerinin çoğuna göre duayı inkâr eden kâfir olur.” Feteva-i Fıkhiyye S.149

    2- Âyeti kerime ve hadîs-i şerîflerle tesbih çekmek hem emrediliyor, hem de övülüyor. Tesbih söylemek için çekilen tesbih aleti ise sünnettir. Şıkırdatmak tabirini kullanarak, sünnet olan tesbihle alay ediyor S. Kutub. Halbuki sünnetle alay küfür değil midir?

    3- Aman Allah’ım sen koru sözlerine dayanmak Allahü teâlâ’nın emridir. Allahü teâlâ’nın emri ile alay etmek küfürdür.

    4- Yapılan dua vasıtası ile gökten hayır yağacağına güvenmek, tevekkül etmek müslümanlık değilmiş. Allahü teâlâ dilerse gökten rızık da yağdırır, hayır da yağdırır, mezhepsizlerin başına taş da yağdırır. Asıl mutlaka yağmayacağına (Allahü teâlâ’nın yağdıramayacağına) inanmak küfürdür.

    Seyyid Kutub, diyor ki, duayı falan bırakın, şöyle tedbir alın, böyle çalışın, işte o zaman mücadeleyi kazanırsınız. Tedbir almak, öyle çalışmak, sebeplere yapışmak dinimizin emridir.Ancak bunları kâfirler de yapmaktadır. Biz müslüman olarak hem tedbir alacağız, sebeplere yapışacağız, hem de dua ve tevekkül edeceğiz. Dua eden bir kimsenin tevekküle inanan şahsın tedbir almayacağını söylemek ahmaklıktır. Dua edip de hiç sebeplere yapışmayan olur mu?

    Kırkyedinci sayfada ise İslâmiyetin, cemiyetin fertleri arasında hiçbir fark gözetmeden hepsine aynı eşit hakkı teminat altına almasını emrettiğini yazıyor. Daha önce de yazdığımız gibi İslâm herkese aynı gözle bakmaz. Müslümana baktığı gibi kâfire bakmaz.

    İctimaî ahlâk eğitiminde yüce ve ilgi çekici idealin ne olduğunu sorduktan sonra şöyle diyor:

    “Bazıları bunu milliyetçilik onuru, bazıları da insanî kardeşlik olmasını düşünürler. Her ikisi de saygı değer yüce idealistlerdir.” (i. Etütler S. 61)

    Acaba milliyetçilik onuru Seyyid Kutub’un dediği gibi yüce bir ideal midir? İnsanî kardeşlik mi yoksa İslâmî kardeşlik mi? Yazının devamında ben şu ideali tercih ederim diyor. O sevginin ne olduğuna baktık.Allah uğrunda sevgi imiş. Allah uğrundaki sevgi ne ile mukayese kabul eder ki? Ben ikinciyi tercih ederim diyor.

    Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı kerîm’inde Hak dinin, doğru dinin ancak İslâm dini olduğunu beyan ederken içtimaî tesanüdün tahakkuku için diğer dinleri de İslâm dîni seviyesine çıkarmaktadır:

    “Arap ülkelerindeki içtimaî tesanüdü tahakkuk ettirmek için dini inançları ahlâki eğitimin esas kaidesi olarak, almaya azmettiğimiz zaman bu ülkelerde revaçta olan –yalnız İslâm değil- bütün dinlerin bize yardımcı olacaklarını göreceğiz.” İ. Etütler S. 63

    Kutub, bu cümlesinde ne diyor? Dinî inançları, ahlâki eğitimin esas kaidesi olarak aldığımız zaman, bize yalnız İslâm değil diğer dinler de yardımcı olacaktır, diyor. İçtimaî tesanüdün tahakkuku için İslâm kâfi gelmiyormuş gibi diğer dinleri de zikretmektedir. Hak olan İslâm varken, bâtıl olan dinlerden nasıl yardım beklenir ki? Hakk’ın kâfi gelemiyeceğini mi zannetmektedir?

    Bilindiği gibi komünizm de mal, cemiyetin mülküdür. Dinimizde ise şahsî mülkiyet vardır. Herkes mülkünün sahibidir. Ancak şahsın, zekâtı ve uşuru Cenab-ı Hakk’ın gösterdiği yerlere, bildirdiği kadar, verme mecburiyeti vardır. Bunun dışında kimseye sadaka vermek, ödünç vermek mecburiyetinde değildir. Ama sevap kazanmak isteyen dilediği yerlere dilediği kadar hayır vermekde serbesttir. Hal böyleyken Seyyid Kutub, müslümanlığı komünistlik sanarak şöyle diyor:

    “Aynı zamanda, mal cemiyetin mülkiyetinde olduğundan ve ferdin vazifesi ondan yararlanmaktan öte gitmediğinden, cemiyetin başka fertlerinin de bu mala ihtiyacı olduğundan yahut yararlanmak istediklerinde içtimaî tesanüdü tahakkuk ettirmek bakımından ferd onlara faizsiz borç vermekle mükelleftir.” İ. Etütler S. 74

    Seyyid Kutub bu cümlesinde neler söylüyor?

    1- Mal cemiyetin mülkiyetindedir demekle komünistler gibi şahsî mülkiyeti yani özel serveti kabul etmemektedir.Etmiş olsa idi, mal cemiyetin mülkiyetindedir diyemezdi.

    2- İçtimaî tesanüdü tahakkuk ettirmek için zenginler fakirlere borç para vermekle mükellefmiş.

    Dinde kaide koymak yalnız Allahü teâlâ’nın hakkıdır. Ondan sonra Allahü teâlâ’nın emirlerinden kaide çıkaran da Peygamber aleyhisselâmdır. Ondan sonra da Kitap ve Sünnetten hüküm çıkaranlar müctehid imamlardır. Kitapta, Sünnette ve Kıyas-ı fukahada kimsenin ödünç verme mecburiyeti yoktur. Bir ferdi ödünç vermeye mecbur etmek, zulüm olur, gasb olur.

    İçtimaî tesanüdü tahakkuk için ödünç verme mecburiyeti koymak hangi dinde vardır ki? Allahü teâlâ’nın emrine uyulduğu kaidelere uyulduğu zaman içtimaî tesanüd tahakkuk etmiş olur. Dinimizin koyduğu kaideler ne eksiktir, ne de fazla… Oturup roman yazar gibi kitap yazılacağına senet âlimlerin koyduğu kaideler nakledilmiş olsaydı ne kadar isabetli olurdu. Öyle âlimlerden nakil Seyyid Kutubun onurunabyakışır mı? Onlar âlimse Seyyid Kutup da âlimdir. Aklına geleni yaz. Dine uymuş uymamış orası mühim değil, sosyalistliğe ve hümanistliğe uysun gerisini boşver. Böyle bir zihniyetle kitap yazılırsa bu elimizdeki kitaplar gibi olur.

    Zekât, malın belli bir kısmını Cenab-ı Hakk’ın bildirdiği yedi sınıf müslümana vermektir.Mezhebimizde bu yedi sınıftan yalnız birisine de verilebilir. Zengin zekâtını fakirin eline vermesi lâzımdır. Zenginin fakiri görmesi de lâzımdır. Bütün mutemed din kitaplarında böyle yazmaktadır. Uşurları ve diğer üç çeşit zekât malını meşru olan hükûmet alır. Fakat hükûmet de bu zekât paralarını sağa sola harcayamaz, yol, köprü yaptıramaz. Aldığı zekâtı yalnız fakirlere dağıtır.

    Seyyid Kutub ise yukarıda bildirdiğimiz İslâm âlimlerinin hükümlerine ters olarak kendi kafasına göre her çeşit zekâtı devlete aldırıyor sonra da şöyle diyor:

    “Zekât, elden ele verilen ferdi bir bağış, faziletlinin muhtaca uzattığı bir yardım değildir.” İ. Etütler S. 75
    Bir zengin, zekâtını hadîs-i şerifte ve fıkıh kitaplarında bildirildiği şekilde, fakir akrabasının eline verse, Seyyid Kutub’a göre bu şeriata uygun değildir. Dinimizin koyduğu hükmü beğenmeyene ne denir?
    Seyyid Kutub da diğer mezhepsizler gibi, dinimizi vahy-i ilâhi olarak kabul edemiyor, kesin hükümler topluluğu olarak inanamıyor. Dinimizi bir teori olarak kabul ediyor. Bilindiği gibi teori veya Arapçası nazariye demek, henüz kesin olmayan, düşünce alanında kalan bilgi demektir. Piyasada bile mezhepsizler tarafından yazılmış, Faiz Nazariyesi, İslâm Nazariyesi gibi kitaplara rastlanır. Sayın Süleyman Ateş bile, evrim nazariyesinin Kur’an-ı kerîm’de bulunduğunu iddiâ etmektedir. Hâşâ Kur’an-ı kerîm’de nazariye olduğu Diyanet Reisi gibi ehil(?) bir kimse tarafından da söylenmiş olması mezhepsizler için kâfi delil olamaz mı? İslâm nazariyesi, İslâm sosyalizmi, İslâm faşizmi, İslâm Felsefesi gibi terimler mazaallah dinimizde şüpheyi gerektiren ifadeler olduğu için İslâm Şeriatına sıkı sıkıya bağlı ehl-i sünnet mensupları tarafından kullanılmamaktadır.

    Seyyid Kutub İslâm’a nazariye dediği gibi diğer bâtıl sistemleri de kuvvetli nazariye olarak vasıflandırmaktadır. Yani bâtıl sistemler de nazariye, İslâm da nazariye. Hiç İslâm dini bâtıl nazariyeler ile mukayese edilebilir mi? Mezhepsizler diyorlar ne dersiniz?

    Evet Seyyid Kutub’un, İslâm’ı nazariye, insan düşüncesi zanneden cümleleri şöyledir:

    “Bugün onları Peygamber (S.A.)’in zamanında yapmış olduğu şekilde, kısa ve mufassal bilgilerle İslâm’a davet etmemiz asla kifayet etmez. O devirde bugünkü gibi İslâm nazariyesi karşısında duran teferruatlı içtimaî nazariyeler yoktu.” İ. Etütler S. 82

    Bu cümlede kaç tane azim hata vardır?

    1- Bâtıl sistemler, teferruatlı içtimaî nazariyeler olarak zikredilmektedir.

    2- Dinimiz ise, İslâm nazariyesi olarak gösterilmekte, teferruatlı veya teferruatsız olup olmadığı zikredilmektedir.

    3- Peygamber aleyhisselâm ile ashâb-ı kirâmın davet şekli kifayetsiz bulunmaktadır.

    İslâm’a davet bir ibadettir. Her ibadette olduğu gibi bunda da en kâmil daveti şüphesiz Peygamber aleyhisselâm yapmıştır.

    En kâmil namazı peygamber aleyhisselâm kılmış ve kıldırmıştır. En kâmil ezan onun asr-ı saadetinde okunmuştur. Bunun aksini hiçbir mezhepsiz iddia edemez. Ne var ki aksini iddia eden mezhepsizler çıkıyor. Diyorlar ki, asr-ı saadette teyp olsaydı, Bilâl-i Habeşi hazretleri teybe ezan okur, teypten ezan hoparlöre verilir, herkes duyardı. Mukabelelerin teyple okunması ve namazın hoparlörler ile kıldırılması gibi işleri Peygamber aleyhisselâmın severek yapacağını iddia ediyorlar ve bunun için Peygamber aleyhisselâmın kıldırdığı namaz hoparlörle kıldırılan namaz kadar kâmil değildir diyorlar.

    Şurası muhakkaktır ki, Peygamber aleyhisselâm çeşitli mucizeler göstermiştir. Eğer hoparlörle kılınan namaz kâmil namaz olmuş olsaydı, Cenâb-ı Hak bu nimeti Peygamber aleyhisselâma da nasip ederdi.
    Peygamber aleyhisselâmın bildirdiği ibadet tarzından başka şekilde ibadet etmek bid’attır, reformdur.
    Şimdi merak ediyoruz acaba Seyyid Kutub’u müdafaa eden hangi mezhepsiz çıkacak da nazariye şeriat demektir, İslâm nazariyesi ise İslâm şeriatı demektir gibi gülünç ve saçma bir iddiada bulunacaktır.

    Seyyid Kutub laik ve hümanist bir düşünce tarzından hareket ederek bütün bâtıl ve muharref dinlere de hürriyet verilmesini istiyor. Mutlaka bir inanç hürriyetinin verilmesini savunuyor. Kendi savunması bir şey değil, İslâm böyle emrediyor diyor. Hangi dinden olursa olsun bütün vatandaşlar imtiyazsız olarak aynı haklara sahiptirler diyor. Ahmet Gürtaş gibiler ise nedense böyle bir mezhepsizlik, dinsizlik karşısında susuyor da mezhepsizlik olduğunu söyleyenlere karşı ateş püskürüyor.

    Evet Seyyid Kutub şöyle diyor:

    “Marksizm, dünya çapında bir nizama davet ettiğini iddia eder. Fakat hangi nizam olursa olsun inanç hürriyetini sağlamadıkça ikame edilemez.” İ Etütler S. 84

    Kendisi Kaddafi gibi sosyalist olduğu için Marksizm’in dünya çapında bir nizama davet ettiğini söylemesi yadırganamaz. Fakat hangi nizam olursa olsun ifadesinin içinde İslâm nizamı da vardır. Olduğunu zaten az ileride kendisi de açıklamaktadır. İslâm inanç hürriyetini sağlar diyor. İşte Seyyid Kutub’un bu cümleleri:

    “Biz bütün inançları aynı eşitlikle ve hürriyetle gölgesinde ilerliyebileceği bir nizama davet ederiz. Bu nizamda inanç hürriyetini korumak devletin ve müslüman cemiyetin zarurî vazifesidir. Hem bu nizamda gayri müslimler şahsî hallerinde kendi dinlerine intisap edebilirler. Bütün vatandaşlar imtiyazsız olarak aynı haklara sahip, aynı kanunlara bağlı ve eşit mes’uliyetlerle yüklüdür.” İ. Etütler S. 85

    Allah katında tek din, hak din, gerçek din yalnız İslâmiyettir. Bu bakımdan Seyyid Kutub’un dediği gibi bütün inançlar aynı eşitliğe ve aynı hürriyete sahip değildir. İslâm nizamında bir müslim ile bir gayri müslim imtiyazsız olarak aynı haklara sahip değildir. Eşit mes’uliyetlerle yüklü değildir.

    İslâm nizamında müslümanlar, namaz kılmakla ve zekât vermekle yükümlüdür. Fakat İslâm nizamında yaşayan gayri müslimler, yani zimmîler ise namaz kılmakla ve zekât vermekle yükümlü değildir. Onlar sadece haraç verirler. Kanunlar eşit olarak uygulanmaz. Fasığın şahitliği kabul olmadığı gibi kâfirin de şahitliği muteber değildir. Zimmîler İmam olamadığı gibi Halife de olamaz. Hâkim de olamaz. Daha birçok görevler bunlara verilmez. Nerede imiş o eşit hükümler? Seyyid Kutub salâhiyetli bir İslâm âliminden nakil yapmadan kendi kafasına göre eşit mes’uliyetlerle kâfirlerin yüklü olduğunu söylüyor. Müslim ve gayri müslimlere ayrı kanunlar tatbik edilir. Üç hak mezhepte namaz kılmayan müslümanlar öldürülür, fakat kâfirler öldürülmez, tabii zimmî olan kafirler. Seyyid Kutub kendi kafasına göre yeni bir din kuruyor, yerli mezhepsizler de bu sapık kitapların yayılmasına önayak oluyorlar. Bazı müslümanlar da maşa olarak kullanılıyor, fakat farkında değiller. Müslüman gençlik zehirleniyor. Seyyid Kutub nakil esası üzerine hareket etmiyor. İslâm âlimlerine göre yazmıyor. Belli bir hak mezhebe göre yazmıyor. Kitap ve sünnetten kendi aklına göre hükümler çıkarıyor. Bu hükümler dört hak mezhepten birisine uysun veya uymasın farketmez. Kâfire de müslümana da aynı kanunları eşit olarak tatbik ettiriyor. Namaz kılmayan kâfir dört mezhebe göre de dövülüp öldürülmez. Üç hak mezhebe göre namaz kılmayan müslümanlar öldürülür. Hanefi Mezhebine göre ise hapsedilir ve dövülür. Seyyid Kutub’a göre ise mezhep ve din farkı gözetmeden kanunlar eşit tatbik edilirse mezhepsizlik olur. Seyyid Kutub namaz kılmayan kâfiri öldürürse zulmetmiş olur. Namaz kılmayan müslümanı öldürürse, Hanefi mezhebine göre yine zulmetmiş olur. Namaz kılmayan müslümanı öldürmezse, Şafii mezhebine göre ve diğer iki hak mezhebe göre yine zulmetmiş olur. Yani namaz kılmayan müslümanları öldürmek veya öldürmemek de zulüm oluyor. Nasıl olur? İslâm nizamında mezhepler vardır. Dört hak mezhep vardır. Bunlara göre hükmedilir. Hâkim bu mezheplere göre hüküm verir. Bütün insanlara bir mezheple hüküm verilirse zulüm olur. Şafiî mezhebine göre bir adama hanımını boşa diye zorlasalar o da ölüm korkusu ile boşadım dese, sonra o hanımı ile bir yaşamaya devam etse, Hanefiye göre bu zina olur. Şafiî mezhebine göre ise zina olmaz. Buna hanefi muamelesi yapılırsa zulüm olur. Keza Hanefiye de Şafiî muamelesi yapılırsa yine zulüm olur. Seyyid Kutub kitaplarını belli bir mezhebe göre yazmamıştır. Seyyid Kutub’un bazı fikirleri Şafiîye uyar, bazıları Hanefiye uyar, bazıları da Vehhâbiliğe uyar. Bazıları Rafiziliğe uyar. Bazıları ise sosyalistliğe uyar, bazıları ise dinsizliğe uygundur. Halbuki bir kimsenin yazdığı kitapları hep bir mezhebe uysa, bir tanesi başka bir hak mezhebe uysa mezhepsizlik olur. Bunu Karaman’a Açık Mektup isimli yazımızda vesikası ile zikrettik. Seyyid Kutub’un ise hangi mezhebe göre yazdığı meçhuldür. İncelendiğinde bazen hak mezheplere uyduğu yerleri oluyor,bazen hümanistliğe ve sosyalistliğe uyan yerleri oluyor. Vehhâbiliğe ve diğer sapık mezheplere hiç uymasa dört hak mezhebe uysa, bazen buna göre, bazen öbürüne göre uysa yine mezhepsizlik olur. Tek mezhebe uygun olması şarttır.

    Müslüman devlet inanç hürriyetini korumaya mecburmuş. Şimdi komünistler de fikir hürriyetinden bahsediyorlar. İslâmiyette hâşâ fikir hürriyeti yoktur. Herkes düşündüğünü söylemeye yetkisi yoktur. Meselâ İslâm nizamında bir müslüman çıksa, namaz miktarını azaltalım derse, mürted olur ve derhal öldürülür. Mezhepleri kaldıralım dese yine mürted olacağı için hemen öldürülür. Kimse İslâm’ın koyduğu kanunlara aykırı konuşamaz. Müslüman birisi çıkıp da şarap serbest olsun diyemez.Böyle bir hürriyeti yoktur. Solcuların yasalaştırdığı gibi kimse çıkıp da süt kardeşi ile evlenmeyi teklif edemez. Seyyid Kutub’un dediği gibi dinimizde böyle fikir hürriyeti yoktur. Keza zımmî de kendi dinini söyler, fakat müslümanın kanunlarına karışamaz. Şeriatın hükümlerini değiştirmek için herhangi bir teklifte bulunamaz. Bunlar dört hak mezhepde de yoktur. Hattâ Vehhâbilikte bile yoktur. Rafizilikte bile yoktur.

    Seyyid Kutub bu fikri sosyalistlerden mi öğrendi acaba?

    Seyyid Kutub biz insanları şuna çağırırız, biz insanlara şöyle deriz, gibi ifadelerde bulunuyor. Biz dediği kimdir acaba? Dört hak mezhebin mensubu olan böyle diyemez. Bizim mezhebe göre böyledir der. Ancak Kur’ân-ı kerîm’de Cenâb-ı Hak biz insanları şuna davet ederiz der. Seyyid Kutub İslâm âlimlerinden nakil yapmıyor da biz böyle istiyoruz diyor. Söylediği doğru olsa onun davet etmeye yetkisi var mıdır? O şekil konuşmaya yetkisi yoktur. İslâm âlimlerinin verdiği ölçülere göre konuşulur.

    Seyyid Kutub’un neye çağırdığına bir misal verelim :

    “Biz bütün vatandaşları, umum gelir kaynaklarından müsavi hakka sahip olacakları bir nizama çağırırız. Çünkü bu nizamda, mülkiyet esas itibariyle -Allah tarafından yetki ve selâhiyet verilmiş olan- cemiyete aittir. Ferdî mülkiyet geçicidir ve ancak faydalanma sınırları dahilindedir. Lüzum görüldüğünde fazla malları alma hakkı cemiyetindir.” İ. Etütler S. 86

    Seyyid Kutub’un çağırdığı nizam yukarıdadır. Bu nizamda mülkiyet esas itibariyle cemiyete aitmiş. Mülkiyetin cemiyete ait olma yetkisini de Allah vermiş. Böyle diyor Seyyid Kutub. Mülkiyet bilindiği gibi yalnız komünizmde cemiyete aittir.

    D i n i m i z d e, y a n i  d ö r t  h a k  m e z h e b i n hiç birisinde böyle bir hüküm yoktur. Seyyid Kutub gibi şeriatçı olduğunu söyleyen Kaddafi devletinin adını Sosyalist Arap Cemahiriyesi koydu. Seyyid Kutub da bir devlet kursaydı, sosyalist İslâm Cemahiriyesi koyması muhtemeldi. Çünkü İslâm’da mülkiyet cemiyetin değildir. Dinimizdeki miras hukukunu bilenler bilir ki, mülk fertlerindir. Fertlerin sahip olduğu bütün mülkün sahibi de ancak Allahü teâlâ’dır. Allahü teâlâ fertlerin bu mülkü nasıl kullanacaklarını beyan etmiştir. Zekât müessesesi vardır. Zekât nazariyesi yoktur. Zekâta giren malların kırkta birisi cemiyete değil, fakirlere aittir. Hangi malların zekâta dahil olup olmadığı mezheplere göre değişmektedir. Meselâ kadının zinet eşyası ne kadar çok olursa olsun Şafii mezhebine göre zekâta tabi değildir. Halbuki Hanefide 20 miskal ve daha fazlası zekâta tabidir. Zekât fakirin hakkıdır, cemiyete verilmez. Malın kiri olduğu için Seyyidlere de verilmez. Cemiyetin malı olsaydı, Seyyidler de bu maldan istifade ederdi.

    Seyyid Kutub ne diyor? Lüzumu halinde fazla malları cemiyet alır. Fazla malın ölçüsü nedir? Cemiyet bunu nasıl alır? Hangi mezhebin hangi hükmüne göre alır.? Dört hak mezhebde böyle bir hüküm yoktur. Bugün Rusya’da fazla malları devlet almaktadır. Zarurî yiyecekten başka hepsini devlet almaktadır. Seyyid Kutub ölmemiş olsaydı, Kaddafi gibi bir şeriat(!) devleti kurmuş olsaydı, Rus sosyalizmini mi tatbik edecekti acaba?

    Seyyid Kutub yukarıya aldığımız ilk cümlesinde şöyle diyordu:

    “Biz bütün vatandaşları umum gelir kaynaklarından müsavi hakka sahip olacakları bir nizama çağırırız.”
    Bu nizamın adı olsa olsa Seyyid Kutub nizamı olur. Hangi nizamda gelir kaynaklarından bütün vatandaşlar müsavi hakka sahiptir? Bu nazariye, yalnız teori komünizmde vardır. Dinimize göre ve dört hak mezhebe göre, ferdin mülkü olan arazide çıkan altın ve kömür gibi madenler yalnız ferde aittir. Cemiyet bunu alamaz. Fert yalnız bunun zekâtını vermekle mükelleftir, onu da fakire verir. Zenginler alamaz. Eğer devlet alır da köprü vesaire yaptırırsa, zekât yerini bulamaz. Devletin yaptırdığı köprüden yalnız fakirler bile geçse yine yerini bulamaz. Çünkü zekâtı yalnız fakirin eline vermek lâzımdır. Muteber fıkıh kitapları böyle yazmaktadır.

    Seyyid Kutub S. 89 da şöyle bir başlık atmıştır:

    “İslâm’ı ya bütün olarak alın yahut bırakın.”

    Bu başlık altında aynı fikir savunulmaktadır. Halbuki İslâm âlimleri bir şeyin tamamı mümkün değilse mümkün olanı almak gerektiğini belirtmişlerdir. Seyyid Kutub’dan ilham alarak bir mezhepsiz çıksa, ya şeriatı tam uygulayın veya hepsini terk edin, bize namaz kıldırmayın, oruç tutturmayın, hanımlarımızı zorla açtırın derse yadırganmamalıdır.

    Dinimizde zengin sadece zekât uşur, sadaka-i fıtır gibi malî ibadetleri yapmakla yükümlüdür. Bunun haricinde kimse zenginden bir şey alamaz. Halbuki Seyyid Kutub bakın ne diyor:

    “Devlet lüzûmu halinde cemiyetini korumak için ihtiyacı olan parayı varlıklı fertlerden kayıtsız şartsız alabilir.” İ. Etütler S. 92

    Dinimiz, Zimmîlerden haraç cizye gibi vergilerin haricinde başka bir mal alamaz. Seyyid Kutub’un hiçbir mezhebe uymayan bu bozuk fikirleri komünistliğe oldukça uygundur. Komünistler S. Kutub’un heykelini dikseler kendilerince uygun iş yapmış olurlar.

    Seyyid Kutub ya hep ya hiç fikrinde şöyle ısrar etmektedir:

    “Bugün İslâm adına, kadının parlâmentoya girmesini istemiyen, çalışmaktan menedilmesi, kol ve etek örtüsünün uzatılması için haykıranlar –kendilerini bu tarafa iten duygularına saygımla birlikte- meselelerin hepsini bu ayrıntılara inhisar ettirmekle İslâm’ı kolaya ve eğlenceye aldıklarını söylememe müsaade etsinler.” İ. Etütler S. 94

    Mısır’da bazı müslümanlar, şeriatın tamamının tatbikinin, dejenere olmuş bir hükûmetten istemenin abesliğini düşünerek, bir kısmının olsun şimdilik tatbik edilmesini istemişlerdir. Seyyid Kutub bunlara kızıyor, ya tamamını isteyeceksiniz veya hiç diyor. Sonra bu müslümanları İslâm’ı eğlenceye almakla itham etmektedir. Eğer bunlar İslâm’ı eğlenceye almışlarsa küfre düşmüşlerdir. Küfre düşen bu insanların bu fikirlerine nasıl saygı duyulur? Küfür olan bir fikre saygı duymak küfür değil midir? Seyyid Kutub bu müslümanların bu duygularına saygı duyduğunu da belirtiyor, Seyyid Kutub için fikir fikirdir. Bâtıl da olsa saygıya hürmete lâyıktır. Hümanistler için çok görmemek lâzımdır. Türkiye’de de her fikrin serbest olmasını isteyen mezhepsizler az değildir. Bâtıl olan bir fikrin serbest olması nasıl istenir? Bir şartla istenebilir. Eğer hak olan Fikrin yayılma ihtimali kuvvetli ise, bâtıl olan fikirlerin yayılma ihtimali zayıf ise o zaman her fikrin yayılmasını istiyoruz gibi bir fikir ileri sürülebilir. Böyle bir durum ise ne Mısır’da ne de Türkiye’de mevcuttur. O halde bütün fikirlere inanç hürriyeti tanımak Seyyid Kutub’a ve onun yolundan giden mezhepsizlere has bâtıl bir taktiktir.

    Bilindiği gibi komünistler özel mülkiyete düşmandırlar. Durmadan zenginlerin aleyhine yazıp çizerler. Dinimiz meşru yoldan kazanılan zenginliği mübarek sayar. Uşur ve zekât gibi paralı ibadetlerle belli bir nisbette zenginleri mükellef tutar. Fakat Seyyid Kutub, bu hususta ne diyor? Komünizm görüşünü mü savunuyor, yoksa kapitalist görüşü mü? Şöyle diyor S. Kutub:

    “Şayet bu işler için zekât kâfi gelmezse, hükûmet zenginlerin elindeki fazla malları alıp fakirlere iade eder.” İ. Etütler S. 98

    Fakir zengin herkesi eşit yapmak istiyor S. Kutub. Fazla mallar ne demektir? Zenginlerin malları fakirlerden ne kadar fazla ise o miktar malları almakla bilimsel sosyalizme uygun bir rejim mi kurmak istiyor S. Kutub?

    S. Kutub komünizm’in aleyhinde görünür gibi bir tavır takınmakta İslâmiyeti sol açıdan izah etmektedir. Kâfirleri Müslümanlarla eşit tutmaktadır. Kâfirlerin özgürlüğe kavuşması için savaşmayı müslümanın vazifesi olarak göstermektedir. Yani cihad olarak kabul etmektedir. Kâfir memleketlerindeki keferelerin bütün hak ve güvenlik içinde yaşamalarına müslümanların müsaade ettiğini yazabilmektedir. İşte ispâtı:
    “İslâm dünyası, beşeriyet tarihinde tek başına kendisine muhalif inanç sahiplerinin bütün haklara ve güvenliklere erişerek yaşamalarına müsaade etmiştir..” İ. Etütler S. 209

    S. kutub bu feci ifadelerinden sonra Cenâb-ı Hakk’a iftira ederek, inanç hürriyetini Kur’ân-ı kerîm’in savunduğunu zikrediyor. Şöyle bir meal yazıyor:

    “Şayet Allah insanları birbirine itmeseydi, manastırlar, kiliseler, havralar, camiler yıkılırdı.” İ. Etütler S. 210

    Hemen arkasından şunu ilâve ediyor:

    “Müslümanların ibadet yeri cami, nihayette, hıristiyanların, yahudilerin tapınakları olan manastır ve havralardan sonra zikrediliyor. Öyle değil mi kültürlü beyler?” İ. Etütler S.210

    Ne demek istiyor S. Kutub? Havra ve manastır camilerden önce zikredilmiştir, diyor. Yani camiler havra ve manastırdan sonra zikredilmiştir diyor. Yani havra ve manastırı camiden önemli tutuyor demek istiyor.(!)

    Biz de soralım kültürlü beylere (!) Öyle değil mi? Yoksa baksana havra ve manastıra, kiliseye Cenâb-ı Hak ne kadar önem veriyor mu diyor. Bunların hangisi olursa olsun küfürdür. Batıla önem verilmez. Âyet-i kerîme’den bir şey anlarım zannediyor. Kur’ân-ı kerîm’de yazılan her şey kıymetli midir? Kur’ân-ı kerîm’de Ebu Lehep kâfirinden de bahsedilmektedir. Yine Kur’ân-ı kerîm’de “Siz onların putlarına sövmeyin, onlar da sizin Allah’ınıza sövmesin,” gibi ifadeler yer almaktadır. Burada putlara sövmeyin demekle hâşâ putlar övülmüş müdür? İnsanlar sulh içinde yaşamasaydı, kiliseler camiler yıkılırdı, demek kilisenin övüldüğü anlamına gelir mi? Allah kiliseyi camiden önce bahsediyor demekle S. Kutub acaba hangi kâfire yaranacak ki?

    Buraya kadar S. Kutub’un iki kitabını inceledik. Bozuk plâk gibi hep aynı şeyleri söylemekte, ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından nakil yapmamakta, kendi görüşünü din gibi ortaya sürmektedir. Şu anda elimizde İSLÂM’DA SOSYAL ADALET ismiyle Türkçeye Yaşar Tunagür ve Dr. M. Adnan Mansur tarafından çevrilmiş bir kitabı daha var. Elimizdeki 5. baskısıdır. Sayfa numaralarını takip etmek için baskısını da zikrettik.

    Nâşir önsözünde şöyle diyor:

    “İslâmiyetin ibadet kısmına dair eserler varsa da, İslâm’ın içtimaî ve ahlâkî vechesine müteallik maksadı temin edecek Türkçe bulunmamakta idi.” İ. S. Adalet S. 7

    Seyyid Kutub bu kitabında nelerden bahsediyor? Hemen her kitabında aynı konular üzerinde durur. Nedir bunlar? Ferdi mülkiyet, cihad, faiz, kumar, miras ve zina gibi konular işlenmektedir. Bunlar nedir? Bunların hepsi dinî hükümlerdir. Bazılarını yapınca sevab kazanılır, bazılarını yapınca günah kazanılır. Bunların ibadet olmadığını söylemek acaba neye hizmettir?

    Önsözde bu sapık kitabın iki milyon Arapça nüshasının basıldığını büyük bir rağbete mazhar olduğunu zikrediyor sayın nâşir. Bir kitabın çok basılması bütün insanlar tarafından rağbete mazhar olması onun doğru ve hak olduğunu göstermez. Bâtıl gazete ve kitaplar hak olanlardan çok basılıp çok rağbet görüyor. Mesele hak ve doğru olmasındadır. Hak ve doğru ise edille-i Erbaaya göre tesbit edilir. Bizim gibi mukallidler için delil ise kıyas-ı fukahadır, yani ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği hükümlerdir. Bir hüküm bunların bildirdiklerine uygun ise doğru, değilse yanlıştır.

    Bakalım bu sapık kitabda neler yazıyor:

    Kitabın her satırı aslında suç unsurudur. Biz daha bariz olanlarını hemen her okuyucunun anlayabileceği noktaları işaret etmek istiyoruz. Sayfa 27 de bu sual çok samimi sorulmuştur, denerek İslâmiyetin her asra göre değişmesini isteyen ifadeler yer almaktadır. Halbuki Dört hak mezhep bütün asırlara kâfi gelecek şekilde hükümler koymuşlardır.

    Fakat S. Kutub ne diyor?

    “İslâm’ın bir asırda getirmiş olduğu nizamın o asra nisbetle değişen bir çok şartları muvacehesinde (karşısında) tevali eden (daha sonraki) asırların hepsinde aslını kaybetmeden kabili tatbik olduğuna bizleri kim temin edebilir.” İ. S. Adalet S. 27

    Hemen bu cümlenin devamında şecaat arz eder gibi “bu sual çok samimi sorulmuştur.” deniyor.
    Bilindiği gibi komünistler tarihî tekamüle inanırlar. Tarihî tekamül neticesinde mutlaka komünizm gelecektir, derler. Seyyid Kutub da tarihî tekamüle inanmakta ve sosyal, iktisadî ve fikrî inkılâpların, yani devrimlerin olacağına inanmaktadır. Seyyid Kutub tarihî tekamülle sosyal, iktisadî ve fikrî inkılâplar, bugünkü tabirle devrimler gelecektir diyor. 14 asır evvelki İslâm nizamının, bir bölümü olan, iktisat nizamının ve diğer nizamlarının bugün uygulanmasının kabili tatbik olmadığını zikrediyor. Asırların hepsinde kabili tatbik olduğuna bizi kim temin edebilir diyordu. Büyük harflerle yazılan paragrafı aynen şöyledir:

    “İslâm: Bu kâinatı, ondaki yenilikleri ve bu yeniliklerin tarihî tekamülünü, getireceği sosyal, iktisadî ve fikrî inkılâpların neticelerini en dakik olarak hesabeden ve bunu herkesten iyi bilen Allah tarafından tesis edilmiş bir dindir.” İ.S. Adalet S. 27

    Evet S. Kutub dinimizi böyle anlatmaktadır. Tarihî tekamül neticesinde sosyal inkılâpların geleceğine inanmaktadır.

    S. Kutub’un, mezheplerin birleşmesinden bahseden bir cümlesi de şöyledir:

    “İslâmiyet bir bütündür, ayrılan cüzleri birleşmeli, ihtilaflar ortadan kalkmalıdır.” İ. S. Adalet S. 35
    S. Kutub dört hak mezhebi ihtilaf olarak kabul etmektedir. Bu ihtilaflar birleşmelidir diyor. İhtilaflardan maksadı sapık mezhepler değildir. Öyle olursa daha tehlikeli olur. Hak ile bâtılın birleşmesine zaten imkân yok. Hak mezhepleri de birleştirmek telfik oluyor ki bu da icma-i ümmet ile bâtıldır. S. Kutub hocası mason Abduh gibi mezhepleri ayrılan cüzler kabul etmekte ve birleşmesini istemektedir. Mezheplerin çıkması, ihtilafları rahmet iken, S. Kutub diğer mezhepsizler gibi bunları birleştirmek, yani kaldırmak istemektedir.

    İhtilaflar ortadan kalkmalıdır cümlesinin hemen arkasından şöyle demektedir:

    “Aralarındaki farklı mezhepler (doktrinler) birbirlerine yardımcı olmalıdırlar ki emniyet ve salâh için tabiat kuvvetlerinden elbirliği ile istifade mümkün olsun.” İ. S. Adalet S.35

    S. Kutub bu cümlesi ile mezheplerden maksadı hak mezhepler midir yoksa sapık mezhepler midir? Hak mezhepler ise onlar zaten icma-i ümmet ile bir rahmet olarak çıkmışlar, birbirlerine yardımcı olmalıdır gibi bir ifade kullanılamaz. Eğer sapık mezheplerin birbirine yardımcı olmasını istiyorsa bu daha kötüdür.

    S. Kutub sosyalizmin tesiri altında kaldığı için tabiat kuvvetleri diye bir kuvvetten bahsetmektedir. Hani şu İbrahim aleyhisselâmı yakamıyan ateş gibi tabiat kuvvetlerinden (!) tabiat kuvvetleri diye bir şey yoktur, hepsi ilâhi kuvvetlerdir. Sosyalist kültürle beyni yıkananlar böyle zırvalar işte.

    Bilindiği gibi en kıymetli ibadetlerden birisi de Allah için sevmek, Allah için buğzetmek, düşmanlık etmektir. Allah dostlarını sevmek mecburiyetinde olduğumuz gibi, Allah düşmanlarına da düşmanlık beslemek mecburiyetindeyiz. Cihad bu bakımdan kıymetli ibadetlerden biridir. Fakat S. Kutub hümanist kültürüne dayanarak şöyle demektedir:

    “İslâm nazarında hayat, anlaşarak yardımlaşmadır. Harb ve düşmanlık değildir.” İ. S. Adalet S.42
    Halbuki dinimizde dostluk gösterilmesi gerekene dostluk göstermek, düşmanlık gösterilmesi gerekene düşmanlık göstermek lâzımdır.

    Diğer mezhepsizler gibi Seyyid Kutub da mutlak eşitlikten, insanî eşitlikten bahsediyor. Şöyle diyor:
    “İslâm nazarında ise adalet, insanî müsavattır.” İ. S. Adalet S. 43

    Halbuki dinimizde adalet vardır, eşitlik yoktur. Bunu evvelki sayılarımızda açıklamışsak da birkaç satır da burada yazalım. Dinimizde ücret eşitliği de yoktur. Kâfir –müslüman eşitliği de yoktur. Hattâ mûttaki- fâsık eşitliği de yoktur. İslâm’da adalet vardır. Her eşitlik adalet değildir, fakat adalet bazan eşitlik olabilir. Adalet bazan eşitlik oldu diye dinimizde mutlak eşitlik olduğundan, insanî bir eşitlik bulunduğundan bahsetmek yersizdir. Dinimizde insan yaptığı işe göre ücret alır.Tahsil ve kıdem aranmaz. İcabında tahsilsiz bir insan üniversite mezunundan daha fazla ücret alabilir. Burada adalet vardır, eşitlik yoktur. Kanun nazarında da herkes eşit değildir. Fakat kanun adaletle hükmedilmesini emreder. Namaz kılmayan bir mümin cezalandırıldığı halde, namaz kılmayan zimmî cezalandırılmaz. Kısacası eşitlik yok, adalet vardır. Zimmîden, kâfirden hâkim olmaz. Yani insanlara eşit muamele yapılmaz. Dinin emrettiği şekilde adaletle muamele edilir.

    S. Kutub İslâm şeriatı tabirini kullanmaktan çekinerek hep İslâm’ın görüşü tabirini kullanmaktadır. Bilindiği gibi görüş insanların düşünce mahsulüdür. Dinin zamana göre değişeceğinden bahsetmesi de İslâm’ın insan düşüncesi olduğunu, bir görüş olduğunu belgelemektedir. Evet şöyle diyor:

    “İnsanlık hakkındaki İslâm’ın görüşü ile yapılan bu fikrî hamlenin bir eşini henüz tarih kaydetmemiştir.” İ. S. Adalet S. 69

    Seyyid Kutub böylece İslâm’ın görüşü ile fikrî hamlede bulunduktan sonra feminist bir zihniyet içinde kadın-erkek eşitliğinden bile bahsederek diyor ki:

    “İslâm, (iki cins arasında) erkekle beraber kadın için tam bir eşitliği teminat altına almıştır.” İ. S. Adalet S. 75

    Hemen aşağıda da her iki cinsin dinen ve manen birbirine eşit olduğundan bahsediyor. Halbuki bilindiği gibi kadın erkekle hiçbir zaman eşit değildir. Nikâhta eşit değildir. Erkek karısına boş ol dedi mi kadın boş olur. Kadın boş ol dese bir şey gerekmez. Şahitlikte iki kadın bir erkektir. Kadın hâkim ve devlet reisi olamaz. Mirasta erkeğin aldığı hisseyi alamaz. Bütün bunlar eşitlik değildir, fakat adalettir.

    S. Kutub, “Erkekler kadınlar üzerine hakimdirler.” âyet-i kerîmesini açıklarken şöyle diyor:

    “Bu hâkimiyet, erkeğin kabiliyeti, ihtisas ve hayatta yüklendiği mes’uliyet gibi hususa taalluk eder. Erkek analık mükellefiyetinden kurtulduğu ve uzun müddet hayatın çeşitli sosyal meseleleri içinde kaldığı için fikri gelişme sağlar.” İ. S. Adalet S.76

    Diyelim ki S. Kutub’un dediği gibidir, yani erkek ,sosyal meseleler içinde yoğrulduğu için kadınla erkek eşit değildir ve erkek kadına hâkimdir. Hangi sebeple olursa olsun erkek, kadına hâkimdir. Bu âyet-i kerîme ile de belirtilmiştir. Hâlâ kadın erkek eşitliğinden bahsetmekle hangi feministe yaranacak ki? S. Kutub’un zihniyetine göre, S. Kutub’un cümlesini aynen yazıyoruz, erkek yerine kadın kelimesini koyarak yazıyoruz. “Kadın analık mükellefiyetinden kurtulduğu ve uzun müddet hayatın çeşitli sosyal meseleleri içinde kaldığı için fikri gelişme sağlar.” Peki kadın fikri gelişme sağlarsa erkekle eşit olur mu? Tersine iki kadın şahit yerine bir kadın şahit, bir erkek şahit yerine iki erkek şahit mi lâzım olur? Boşanma hakkı kadından erkeğe mi geçer? Kadı ve devlet reisi kadından mı olur? S. Kutub demek istiyor ki, erkek kültürlü olduğu için kadından üstündür. Yok kadın kültürlü olursa erkekten üstün olur. Bu bakımdan kadın ve erkek birbirine eşittir. Allahü teâlâ erkek kadına hâkimdir, buyuruyor. S. Kutub ise kadın-erkek eşitliğinden bahsediyor. S. Kutub böylece kendi kafasına göre yeni bir din meydana çıkarıyor.

    S. Kutub dinde de kadın erkekle eşittir, diyor. Erkeğe Cuma namazı farz iken kadın Cuma namazına gitmez. Burada da eşitlik yoktur, adalet vardır.

    S. Kutub kadından iki şahit getirilme mevzuunda da şöyle diyor:

    “Burada asıl mesele, bir cinsi diğer cinsten üstün tutma ve eşitsizlik değil, hayatta amelî iltiması önleme meselesidir.” İ. S. Adalet S. 78

    S. Kutub gibi mezhepsizlere soruyoruz, neden Allahü teâlâ iltiması önlemek için bir erkek yerine iki kadın şahit istiyor da, bir kadın yerine iki erkek istemiyor? Mezhepsizler belki bu suale şöyle bir cevap verebilirler: “O zamanki kadınların kültürü olmadığı için iki şahit istenmiştir, bugün tek şahit yeter.”
    Dinsizlerin, namaz o zamanki Araplara inmişti demesine benzemektedir. Allahü teâlâ’nın dininde reform yapmak isteyenler, dünyada ve âhirette rezil olurlar.

    S. Kutub kadın-erkek eşitliğinden bahsederken, Fransız idaresini şöyle kötülüyor:

    “Bunun yanında kadına gizli ve alenen her türlü gayrî ahlâkî davranışlarında hürriyet vermiştir. İslâm ise kadını sadece bu son hakkından mahrum ediyordu. İnsanlık şeref ve haysiyetini korumak maksadıyle bu hakkı erkekten aldığı gibi.” İ. S. Adalet S. 81

    Görüldüğü gibi kadının ve erkeğin zina etmesini, bir hak olarak gösteriyor S. Kutub. Fransızlar zina hürriyeti vermiş, fakat İslâm bu haktan mahrum etmiş. Mezhepsizliğin bu kadarı görülmüş müdür? Haktan mahrum etme gibi bir tabir kullanılıyor. Zinaya da hürriyet deniyor. Hürriyet hakka esir olmaktır. Yoksa başıboşluk değildir. Allahü teâlâ’nın emirlerine esir olduğun müddetçe hürsün, yoksa esirsin. Mezhepsiz bunları nereden bilsin?

    S. Kutub’un bütün bu görüşleri, saçmaları, bir mezhebe göre değil, doğrudan doğruya âyet-i kerîmelere dayanarak yapıldığı iddia edilmektedir. Hep delil olarak âyet-i kerîme gösterilmiştir. Hiç bir hak mezhep gösterilmemiştir. Âyet-i kerîmelerden dört hak mezhep çıkmıştır. S. Kutub dört hak mezhepten bahsetmediğine göre kaçıncı mezhebi kuracaktı ki?

    S. Kutub S. 103’te mutlak vicdan hürriyetiyle tam insanî eşitlikten bahsetmektedir. Dinimizde mutlak vicdan hürriyeti yoktur. Dinimizin bildirdiği şeylere inanmak mecburiyetindeyiz. Vicdanımız hür değildir. Dînin bildirdiğine inanmayıp mutlak vicdan hürriyeti olanlar kâfirdir. Daha önce de bahsettiğimiz gibi insanî bir eşitlik yoktur. Tam bir adalet vardır. İnsanîliğin ölçüsü milletten millete değişirse de dinimize göre müslümanlığa uymayan bir şey insanilik değildir.

    S. Kutub zekâtın bir kısmının muhtaçlara ait olduğunu söyledikten sonra şöyle demektedir:

    “Diğer kısmı da ferdî mülkiyetten çıkarak belirli yerlere sarf edilmek üzere cemiyetin malı olur.” İ. S. Adalet S. 157

    Komünizmin yarı tatbik şekli derler buna. Zekât yalnız fakirin hakkıdır, Cemiyetin onda hakkı yoktur.
    S. Kutub aynı sayfada “Aslolan bütün mallar umumiyetle cemiyetindir.” demektedir. Bu cümlenin başına komünizm eklersek şöyle olur. “Komünizmde aslolan bütün mallar umumiyetle cemiyetindir.” Fakat S. Kutub bu İslâm’dadır, diyor. Kafasındaki komünizmi bize İslâm olarak takdim etmek istiyor.

    S. 158’de yine “İslam nazariyesi” tabirini kullanmıştır.

    Ehlince bilindiği gibi İslâm nizamında zengin de vardır, fakir de vardır. Ancak zenginler zekâtlarını fakirlere vermekle mükelleftir. Zengin fakirin hakkı olan zekât ve diğer malî ibadetleri ifa ettikten sonra istediği kadar zengin olma hakkına sahiptir. Eshâb-ı kirâm arasında gayet fakir kimseler yanında Aşere-i mübeşşereden Abdurrahman bin Avf gibi milyoner kimseler de vardı. Zenginlik suç ve ayıp değildir. Meşru yoldan kazanıp meşru yolda harcadıktan sonra mal mübarektir. Bu mal ile köşk ve saray yaptırmak günah değildir. İbrahim aleyhisselâmın yarım milyon sığırı vardı. Süleyman aleyhisselâmın zenginliği, köşkü dillere destan idi. Fakat S. Kutub zenginin köşk ve saray yaptırmasına karşı çıkıyor. Sosyalist kafası ile şöyle diyor:

    “Milyonlarcasının basit bir meskene yirminci asırda sac veya adi tenekeden, kerpiçten başını sokacağı bir elbiseye muhtaç bulunduğu bir memlekette, milyonlarca lira sarfederek (Daha sade ve mütevazı olması mümkün iken) muhteşem köşkler ve saraylar yaptırmak israf ve haramdır. Ölçü budur.” İ. S. Adalet S. 189

    Sosyalist ölçüyü gördük. Devamlı şekilde zenginlik ve servet düşmanlığı… Adam meşru yoldan kazanıp, meşru yollarda harcıyorsa, zekât ve uşrunu veriyorsa ne diye düşmanlık beslenir? Hiçbir delile dayanmadan köşk yaptırmaya haram demek mezhepsizce bir cürettir. İmâm-ı Şafii çok fakir olduğu halde, İmâm-ı A’zam çok zengin idi.

    Hal böyle iken, S. Kutub şecaat arzeder gibi diyor ki:

    “Zaman ve Ahvalin değişmesiyle İslâm’ın değişen hududu budur.” İ. S. Adalet S. 189

    S. Kutub demek istiyor ki, eskiden zenginlik helâl idi, şimdi zaman değişti, haram oldu. Dinde reform diye buna derler.

    Nâşir kitabın başında islâmiyetin ibadet kısmına dair eserler varsa da içtimaî vechesine müteallik eserlerin bulunmayışından söz ediyordu. Zekât ibadet değil midir diyorduk. S. Kutub ZEKÂT BORCU başlığı altında bunu gizlemeden açıklıyor:

    “Zekât malın hakkıdır. Bir cihetten ibadet sayılır. Diğer cihetten içtimaî bir vecibedir. İbadet ve içtimaiyatta İslâm nazariyesine göre taabbudi ve içtimaî bir vecibedir demek lâzımdır.” İ. S. Adalet S. 191
    İslâmiyette ibadet olmayan hiçbir emir yoktur. Zekât da ibadettir. S. Kutub’un dediği gibi bir cihetten ibadet diğer cihetten içtimaî bir bir vecibe ne demektir? İçtimai vecibe ibadet değil midir? İçtimai vecibe dediği husus Allah’ın emri değil midir? İslâm nazariyesine göre ne demektir? Nazariye düşünce alanında kalan bilgilerdir. Darwin nazariyesi gibi. İslâm’a ancak dinde reform isteyen mezhepsizler nazariye derler, gafiller de böyle mezhepsizlerin kitaplarını okurlar, satarlar ve yayılmasına çalışırlar.

    S. Kutub diğer taraftan da İslâm’ın, fakirliği çirkin gördüğünü bildirmektedir? S.190 ve191

    Halbuki fukara-i sabirinden olmak övülmüştür. Fukara-i sabirin agniya-i şakirinden üstün tutulmuştur. Yani s a b r e d e n f a k i r, ş ü k r e d e n zenginden üstün tutulmuştur. Fakat azdıran zenginlik kadar azdıran fakirlik de kötüdür. Ne fakirlik çirkindir, ne de zenginlik haramdır. S. Kutub herkesi komünizmde olduğu gibi eşit tutarsa zengin ve fakirliği istemez. Herkes aynı seviyede olsun der. Hemen altında gerekçe olarak da izzet ve şerefe lâyık bir insanın hayatın maddî zaruretinden uzak olması gerektiğinden bahsetmektedir. Sanki Maddî zaruret içinde bulunmak çirkinmiş gibi. Ne kadar fakir evliya var idi. Eshâb-ı kirâm arasında da ne kadar fakir var idi. Fakirliğe veya zenginliğe çirkin demek Allahü teâlâ’nın koyduğu nizama çirkin demek olur. Cenâb-ı Hak, zengin zekâtını fakire verecektir, demekle, zenginliği ve fakirliği meşru kılmaktadır. Bunlara çirkin demek Allah’a isyandır. Rızık Allahü teâlâ’nın üzerinedir. Rızkı o verir. Hayır şer ondandır. İnsan çalışmakla zengin olmaz, fakat çalışmak Allah’ın emridir. Zengin olmak için değil, Allah emrettiği için çalışırız. Peygamberimiz gibi azdıran zenginlik ve azdıran fakirlikten Allah’a sığınırız.

    S. 252’de İbni Teymiyye gibi sapık olan İbni Hazmı övmekte böylece mezhepsiz olduğunu gizlememektedir. Aynen şöyle bir ifade kullanmaktadır.

    “Büyük İslâm âlimlerinden El-imam İbn Hazm’in bir fetvasına göre.”İ. S. Adalet S. 252
    İbni Teymiyye’nin fikrindeki İbni Hazmı imam olarak zikretmesi mezhepsiz olması için kâfi bir delildir.
    S. Kutub’un Eshâb-ı kirâma ve birkaç halife hariç diğerlerine düşmanlığı gizli değildir. Halbuki Eshâb-ı kirâm’dan birini sevmemek, Allahü teâlâyı sevmemek olduğunu 12. sayımızda vesikaları ile izah etmiştik.

    S. Kutub kaç asırdır süren Halifelik müessesesine krallık diyecek kadar dilini uzatıyor. Bilindiği gibi Halifelerin hemen hepsi evliya idi. S. Kutub bunlara ağza alınmadık hakaretler yapmaktadır. Şöyle demektedir:

    “Müsamahakâr hilafet müessesesi, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (R.A.) dan sonra gelen üç dört halife müstesna babadan oğula veraset yolu ile intikal eden bir nevi krallığa inkılâp etti. Milletin malı bu şahısların akrabalarına, etrafına, dalkavuklarına mübah, Allah C.C. ve Resulünün şeriatına bağlı hakiki istihkak sahiplerine ise haram kılınmış idi.” İ. S. Adalet S. 253

    Halifelerin dalkavukları varmış, hem de bunlar Allah ve resulüne bağlı değilmiş, bunlara devletin malı mübahmış. Fakat Allah ve Resulüne bağlı kimselere ise haram imiş. Böyle bir ifadeyi ancak mezhepsiz rafiziler söyler.

    Gaibi ancak Allahü teâlâ bilir. Gaipten bildiğini söyleyene kâfir denir. (Evliyaların durumu müstesnadır.)
    S. Kutub’un kehanetleri şöyledir:

    “Ben şu kanaatteyim ki, Hz. Ömer (R.A.) birkaç sene daha hilafette kalsaydı veya Hz. Ali (R.A.) üçüncü halife olsa idi veya Hz. Osman (R.A.) iktidara geldiğinde yirmi yaş daha genç bulunsaydı İslâm tarihinin çehresi daha başka olurdu.” İ. S. Adalet S. 253

    Burada Allahü teâlânın takdirine itiraz vardır. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki, “Eğer bana herkes muti olsaydı, âsi olacak kavimler yaratırdım.” Niçin yaratırdı, bilemeyiz, hikmetini de sual etmeyiz. Allahü teâlâ dileseydi İslâmı dünyaya hâkim kılardı. Hayır şer ancak Allahü teâlâdandır. Şu başa geçseydi, şu olurdu, öbürü geçseydi şöyle olurdu gibi gaipten haber vermek bir müslümana yakışmaz. Hazreti Osman radıyallahü anh yirmi yaş daha genç olsaymış. Yani Hazreti Osman radiyallahü anhın iyi idare edemediğini söylemek istiyor. Dolayısıyla onu halife seçen Eshâb-ı güzine dil uzatmış oluyor. Niçin böyle idare edemiyen bir kimseyi seçtiniz diye. Dört halifeyi bütün Eshâb-ı kirâmdan üstün bilmek, Ehl-i sünnet i’tikadındandır. Böyle bilmeyen ve kendisinin sünnî olduğunu iddia eden bir kimse Ehl-i sünnetten çıkar ve kâfir olur.

    Sapık fırkalar tekfir edilemez. Bugün sapık fırkalar da dejenere olduğu için saf bir mutelize yoktur. Bu bakımdan Ehl-i sünnetten kıl payı ayrılan küfre düşer.

    S. Kutup Eshâb-ı kirâma böyle atıp tuttuktan sonra tercim S. 254’de dipnotta şöyle diyor:

    «Müellif bu görüşlerin şahsi kanaati olduğunu tasrih etmektedir.”

    Sanki kitap nakil esası üzerine yazılmış da arasıra böyle birkaç da kendi görüşünü ilave etmiş gibi dipnot eklenmiş. Baştan sona kendi görüşü bulunmaktadır. Delil olarak bazen ileri sürdüğü âyet-i kerimelere verdiği mana da yine kendi görüşleridir. Bariz hatalar müellifin şahsi görüşüdür demek mütercimin işgüzarlığı olmaz mı? Müellif yani S. Kutup bunlar benim şahsi görüşüm, şunlar da Ehl-i sünnet alimlerinin hükümleridir dediği varit midir? Değildir. Bir fetva, mezhepsiz ibni Hazm’dan bahsetmiş o kadar. Bir iki nakil de bazı gâvurlardan bahsetmiş hepsi bu kadar. Diğerleri tamamen kendi görüşüdür.
    S. Kutup, Ehl-i sünnet itikadında olmadığı için devamlı hataya düşmektedir. Hayır ve şer Allah’tan olduğu halde S. Kutup tesadüfe bağlamaktadır. Ve şöyle demektedir:

    «Yine tesadüf, ama iyi bir tesadüf hilâfet ruhuna sahip bir hükümdarı Ömer ibni Abdülaziz’i İslâmın başına getiriyor.” İ. S. Adalet S. 256.

    Ömer bin Abdülaziz’i İslâmın başına kim getiriyor? Tesadüf getiriyormuş. Hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmayan bir kimse için böyle sözler normaldir.

    Aynı sayfada Ömer bin Abdülaziz övülerek şöyle deniyor:

    «Buna dün Ömer bin Abdülaziz muktedir olmuş, bugün de bütün müslümanlar olabilirler .” S. 256.
    Yavuzlar, Kanuni ve Abdülhamidler halifeliği iyi idare edememiş de bugün Mısır’ın sosyalist yazarları Ömer bin Abdülaziz gibi iyi idare edeceklermiş. Pisi pisine ölmek marifet değildir. Peygamber aleyhisselâm Hendek kazdırmıştır. Düşmanın üzerine gidip de birçok şehit verdirmek istememiştir. Sosyalist bir deva için dinsiz Nasır’a kellesini vermek budalalıktır. İhvan-ı müslimînin budalaca hareketi yüzünden bugün Mısır’da dinden kopmalar çoğalmış., mevcut müslümanlara da baskılar artmıştır. Hükûmet adamları devamlı müslümanların peşindedir. Bunlar ihtilâl yapacak diye devamlı kontrol altında yaşıyorlar. Dinimizde müdara esas iken sol bir dava uğruna kelleyi vermek budalalıktır.

    S. Kutup, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer radiyallahü anhümayı solculukla itham ederek şöyle demektedir:
    «Hz. Ömer’in siyaseti, Hz. Ebu Bekir’in yaptığı gibi zenginlerin artan mallarını (şeriat dahilinde) alıp fakirlere eşit olarak tevzi etmek idi.” (İ. S. Adalet S. 254.)

    Burada sadece Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer suçlanmakla kalmıyor. Eshâb-ı kirâmın zenginleri fakirlere yardım etmediği iftirası da yapılmaktadır. Eshâb-ı kirâmın zenginleri vazifelerini yapmayınca Halife müdahele ediyor, mallarını alıp fakirlere dağıtıyormuş. S. Kutup kurmak istediği düzene İslâm komünizmi diyecek de her nedense bir türlü diyemiyor.

    Bir hikaye anlatalım. Zamanın birinde zalim bir kral varmış. Atını çok severmiş. Kim ölüm haberini getirirse, atın öldü derse boynunu vuracağını bildirmiş. Günün birinde atı ölür. Fakat haber nasıl verilecek? Akıllı vezirlerinden birisi krala gider. Şöyle der:

    -Efendim, atınız yattı kalkmıyor.
    -Yorulmuştur sonra kalkar,
    -Efendim, ayaklarını da yukarı dikmiş.
    -Ne olacak diktiyse?
    -Hiç nefes de almıyor efendim.
    -Öldü desene.
    -Valla ben demedim efendim, öldü diye siz dediniz.

    Böylece haber veren kelleyi vermekten kurtarır. S. Kutup da İslâmiyet ile komünizm karışımı bir düzen kurmak istiyor. Zenginlerden alınır, fakirlere verilir diyor, zekat yerine hisse senetleri verip fabrikalara ortak olunsun diyor. Bütün mallar aslında cemiyetindir diyor. Kralın dediği gibi buna komünizm desene diyeceğiz. Ben söylemedim, siz söylediniz diyecek. Gerçek şudur ki at ölmüştür, kim derse desin. S. Kutub’un düzeni de sol bir adı düzendir, adı ne olursa olsun.

    Kur’ân-ı kerim’de zekatın verileceği yerler, açıkça bildirilmiştir. Mezhep imamları zekât ile ilgili âyet-i kerimeyi açıklamışlardır. Fakire nasıl faideli olacağını bildirmişlerdir. Fakat S. Kutup hiç bir mezhebe uymayan bir yol takip ederek, yani mezhepsizlik yaparak zekâtı kendi kafasına göre vermek istemektedir. Zekât sistemini değiştirelim dediği yazısı şöyledir:

    «Keza, Hz Ömer (R.A.) müellefet-ül kulub’a (İslâma yeni girmiş, kalbleri kazanılmak istenen kimselere) zekât giderlerinden bazı farklı tasarruflarda bulunabiliriz. Ve meselâ bunu ancak muayyen bazı zümrelere hasredebiliriz. Nakid veya ayn olarak vermeyebilir, onlar için fabrika ve sanayi tesisleri kurabiliriz. Veya bazı tesis ve teşekküllerde onlar için hisse senetleri alabiliriz. Ta ki onlara bugünün medenî icapları ile bağdaşmayan ve heba olup giden muvakkat ihsan manasından uzak, daimi bir rızk ve gelir kaynağı temin edilmiş olsun.” İ. S. Adalet S. 304-305.

    S. Kutub’un ne dediğini özetleyelim:

    1- Zekât giderlerinden bazı farklı tasarruflarda bulunalım.
    2- Fabrika kurabiliriz.
    3- Fabrikalardan hisse senetleri alabiliriz.
    4- Zekât sistemi bugünün medenî icaplarıyla bağdaşmıyor. Daimi bir rızk kapısı
    açalım.

    Bunları söylemenin dindeki hükmü nedir?

    1- Zekât giderlerinin nereye ve nasıl verileceği mezheplerde belirtilmiş ve icma’ halini almıştır. Hele zekâtın verilecek yerleri Kur’ân-ı kerim’de açıkça bildirildiği için farklı içtihadda bulunulmaz. Farklı tasarruflarda bulunmaya kalkmak Kur’ân-ı kerim’in bildirdiği hükmü beğenmemek olur ve kendisini din koyucu yerine geçirmek olur. Kur’ân-ı kerim’de zekâtın yedi sınıf müslümana verilmesi emredilmektedir. Yedi sınıf müslüman şunlardır; fakir, miskin, âmil, Hac ve gazada olan kimse, mal ve mülkünden uzak kalmış olan yolcu, borçlu, azad olacak köle.

    Müellefetül kuluba da zekât verilmesi emredilmişse de bunu Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz nesh eylemişlerdir. Nesh ile ilgili hadis-i şerif kütüb-i sittede mevcuttur. Kütüb-i sitte adı ile maruf altı hadis-i şerif kitabındaki bütün hadis-i şeriflerin sahih olduğunda icma vardır. İcma Peygamber aleyhisselâm zamanından sonra olur. Nesh ile peygamber aleyhisselâm tarafından olur. Müellefetül kuluba zekât verilmemesini Peygamber aleyhisselâm emretmiştir. S. Kutup bunları bilmediği için Allah’ın emri olan Müellefetül kuluba zekât vermeyi Hz. Ömer kaldırmıştır, diğerlerini de biz onlara benzeterek kaldırabiliriz diyor. Mezhepsizliğin bu kadarı görülmüş şey değildir.

    2- S. Kutup ne diyor, zekât parası ile fabrika kurabiliriz veya hisse senetleri alabiliriz diyor. Şeriatta (dört hak mezhepte) bunun yeri yoktur.. zekât sisteminin bugünün medeni icapları ile bağdaşmadığını söylüyor ki, Allahın emrine bu şekilde bir dil uzatmak küfür değil midir? Daimi bir rızk kapısı açılsın diyor. Hâşâ Allah daimi bir rızk kapısı açılmasını bilmiyor muydu? Sonra rızkı Allah’tan başkasını mı veriyordu? Bu ne biçim saçmalık? S. Kutub’un zırvası bir tarafa, bu kitabın Türkiye’de beşinci baskısının yapılması mezhepsizliğin her tarafa yayıldığını göstermez mi? Bilerek veya bilmeyerek insanlar mezhesiz oluyor?.

    3- S. Kutup zekâtı değiştirmekle kalmıyor. Mirasa da elini ve dilini uzatıyor. Mirascı olmayan akraba, yetim ve yoksullara da miras verilmesini istiyor. Zekâtta olduğu gibi mirasta da bazı değişiklikler ve tahsisler yapılabileceğinden bahsetmektedir. Dini kendi kafasına göre değiştirmek ve reform yapmak isteyen S. Kutup’un Miras Teşrii başlığı altında yazdığı yazıyı aşağıya alıyoruz:

    «Miras taksim olunurken (mirasçı olmayan) hısımlar, yetimler, yoksullar da hazır bulunursa kendilerini (ondan bir şey vererek) rızıklandırın, (gönüllerini alacak) güzel sözler de söyleyin.» (Nisa sûresi)
    Bu Kur’ân’ın nassıdır. Ve akraba, yetimler ve fakirlerin mirasta hisse alacağını sarahatle ifade etmektedir. Tabiî olarak Şâriin (şer’i kanunları vazedenin)tasarruf hakkı vardır. –Hz. Ömer (R.A.)’ın müellefetül kulub (islâma yeni girmiş ve kalblerinin kazanılması istenen kimseler) için tasarruf hakkını kullandığı gibi- Mirasta değişiklikler ve bazı tahsisler yapılabilir.

    Bazı hisseleri varislerin ve toplumun haline göre tayin edilebilir. Şunu da tenbih edelim ki âyet-i kerîme’de hazır bulunursanız manâsı hükmen hazır bulunmak, yani mevcut olmak manasındadır. Zira her toplumda yetim ve fakirler mevcuttur. Yoksa bunlar her mirasın taksimi ânınde ferd her meclise hazır bulunmaları icap etmez. Çünkü onlar her zaman ve mekânda hazırdırlar. Şarie düşen, bunlara yardım etmekle vicdanların infaz edemediği bir farizayı devlet başkanına infaz ettirmektedir.» İ. S. Adalet S. 309

    Mütercim de buradaki galiz hatayı anlamış olmalı ki S. Kutub’un sözlerini tevil ederek dipnotta şöyle diyor:

    «Şeriatte serahatle tayin ve tesbit edilmiş bu nisbetler dışında bazı tadilât veraset vergisi ismiyle varislerden alınacak muayyen bir nisbetin varis olmayan akraba, yetim ve fakirlere tehsisi mümkündür.»
    Önce müellifin, sonra mütercimin hatalarını açıklayalım.

    Nisa sûresinde belirtilen âyet-i kerimenin tefsiri için muteber tefsir kitaplarına bakmak icap ederken S. Kutup kendi kafasına göre tefsirler yapmaktadır. Muteber tefsirlerin bildirdiğine göre mirascı olmayan akraba ile yetim ve yoksullara miras verilmesi emredilmiyor, bunlar miras taksiminde bulunurlarsa gönüllerini almak için bir şeyler verilmesinin iyi olacağını bildirmektedir. Muteber tefsirler böyle diyor. S. Kutup ne diyor. Taksimde hazır bulunsun veya bulunmasın nerede ne kadar yoksul ve yetim varsa o mirastan onlara vermek de Allah’ın emridir diyor. Bu apaçık nas diyor. Hazret-i Ömer’e iftira ederek Müellefetül kuluba zekât vermediği gibi, mirasta bazı değişiklikler yapılabileceğini alenen söylüyor. Âyet-i kerime’de değişiklik yapmak kimin haddinedir? Hangi müctehid hangi âyet-i kerimeyi değiştirmiştir haşa? Âyet-i kerimeyi değiştirmek nesh etmek ancak Allahü teâlâya mahsustur. Herkes kendi kafasına göre âyet-i kerimeyi değiştirirse ortada din mi kalır? Reform üstüne reform olur?
    S. Kutup sonra ne diyor, her yoksula ve her yetime vermeyen çıkarsa dinde reform yapan kimse devlet başkanına başvurup mirascının mallarını bu kimselere zorla taksim ettirecektir.

    Mütercim ne diyor? Varislerden veraset vergisi adı altında bir vergi çıkarıp varis olmayan akraba, yetim ve yoksullara verilmesi mümkündür diyor. Dört kitaba, dört mezhebe uymayan bir ifade. Bay Mütercim âyet-i kerime’den veraset vergisini nasıl çıkardın? Herkes aklına göre bir vergi çıkarırsa din kalır mı ortada?

    Evet S. Kutup ve onun yolunda gidenlerin durumu bu.

    S.Kutub’un bütün kitabları böyledir. Hepsini incelemeye imkan var mıdır? Bir iki kitabından birkaç kelime daha yazalım.

    İstikbal İslâm’ındır, isimli, kitabında (s.94’te) İbni Teymiyyeye İMAM diyor. Ve o sapığı övüyor.

    İslâm ve Medeniyetin Problemleri isimli kitabında ise İslâm toplumunu inşa ederken İslâm fıkhına bağlı kalmamak gerektiğini yazdıktan sonra şöyle diyor:

    «Bu fıkha yabancı kalmıyorsak da bağlı olduğumuz şey, İs1âm yolu, İslâm düsturu, İslâm anlayışıdır.»
    Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıkları fıkh kitapları sanki islâm yolu değilmiş de S. Kutub’un yazdığı saçmalar İslâm yolu imiş.

    Birkaç kelime de şu Fizılalil Kur’ân’dan bahsedelim. S. Kutup da kitabına Fizılal-il Kur’ân demiştir. Yani Kur’ân’ın gölgesinde demektir. Fi-tefsiril-Kur’ân dememiştir. Fakat Türkiye’deki meddahları Fi-zilâl tefsiri demektedirler. Bu kitabın epey reklâmı yapıldı. Konferanslar verildi, broşürler her yere dağıtıldı. Şimdi bu broşürlerden bir tanesi hakkında birkaç kelime konuşmak istiyoruz. S. Kutub’un adamları Ramazan sonlarına doğru (1975 yılının) Trabzon’da da konferans verdiler, çöp tenekesinden bir broşür bulduk. El ilanı gibi bir şey. Çoluk çocuğun ellerin de yerlerde dolaşıyor. Broşürde âyet-i kerime aslî harfleriyle yazılmış, altında latin harfleriyle yazılı yazılar var. Âyet-i kerimeli bu broşür yerlerde sürünüyor, çöp tenekelerine atılıyor. Mezhepsizlerin kitapları Türkiye’ye yayıldı. Kur’ân-ı kerim’e hürmet kalmadı, birçok satıcılar Kur’ân-ı kerim’e hürmet göstermiyor, teşhir için Kur’ân-ı kerimleri göbekten ve dizden aşağı yerlere koyuyorlar. Âyet-i kerîmeleri latin harflerinin arasına yazıp piyasaya sürüyorlar. Bunun önüne geçmek için her müslüman İslâm harfleriyle, latin harflerinin karışık olduğu kitapları almazlarsa, bu iş nisbeten halledilmiş olur.

    S. Kutub’un dağıtılan el ilânında şöyle bir cümle vardır:

    «Fizılâlil Kur’ân Tefsiri, şimdiye kadar yazılan Kur’ân tefsirlerinin hiç biriyle kıyas edilemiyecek derecede harikulâde vasıflara haizdir.»

    Hemen altında Hikmet Yayınları sunar diye yazılıdır .

    Sanki deterjan reklamı yapar gibi bir şey. Şimdiye kadar çıkan deterjanların en üstünüdür. Şimdiye kadar yazılan tefsirlerin en üstünüdür. Muhalfarz şimdiye kadar çıkan tefsirlerden üstün olursa din diye bir şey kalmaz ortada. Çünkü İslâm bugüne kadar anlaşılmamış ve anlatılmamış demek olur ki maazallah büyük suçtur. Dinde eksik olan neymiş de S. Kutup yeni ilâveler yapmış ve harikulâde vasıflara haiz bir kitap yazmış acaba? Gerçekten de Fizılâl, şimdiye kadar yazılmış Ehl-i sünnet alimlerinin mübarek tefsirleriyle asla kıyas edilmeyecek derecede harikulâde hatalara haiz bir kitaptır. Buna birkaç misal verirsek hakikat ortaya çıkar.

    Mezhebi olan insan belli bir mezhep üzerine yazar. Bazan Hanefînin içtihadı uygundur, bazan Şafiîninki uygundur gibi ifadelerde bulunmaz. Seyyid Kutup, bay Karaman gibi, mezhep imamlarının içtihadlarını tercih ediyor. Maide sûresinin otuzüçüncü âyet-i kerimesini Fizılâlin gölgesine çekilerek dört mezhebin içtihadlarını bildirdikten sonra şöyle diyor:

    «Biz bu hususta, İmâm-ı Malik’in fikrini tercihe şayan görüyoruz.»

    Mezhebi olan kimse kendi mezhebinin imâmının içtihadını tercihe şayan görmez. Hep doğru bilir ve amel eder. Başka mezhepteki bir kimse de başka mezhebin imâmının içtihadını tercihe şayan görürse daha önce İmâm-ı Rabbani hazretlerinden delil getirerek isbat ettiğimiz gibi mezhepsiz olur, mülhid olur. Hemen birkaç sayfa sonra da İmâm-ı Ebu Yusuf’un içtihadı için İmâm-ı A’zama karşı çıkar gibi bir ifade kullanmakta, içtihad etmeyi karşı çıkmak anlamına kullanmaktadır. Ehl-i ilim bilir ki içtihad etmek karşı çıkmak demek değildir. Müctehid içtihad etmekle mükelleftir. Müçtehid başkasının içtihadı ile de amel edemez. Kendi içtihadı ile amel etmek mecburiyetindedir. İçtihad etmekle karşı çıkılmış olmaz. Hazret-i Ömer radiyallahü anh kaç kere Kâinatın efendisinden ayrı içtihadda bulunmuştu. Ayrı içtihadda bulunmak karşı gelmek demek değildir, öyle olsa idi, Peygamber aleyhisselâma karşı gelmek küfür olurdu. S. Kutup içtihadın ne demek olduğunu bilseydi böyle zırvalamazdı.

    Allahü teâlâ İsa aleyhisselâmı öldürmediğini, asılmadığını Kur’ân’ı kerîm’inde bildirirken S. Kutup ise Cenâb-ı Hakkı şu şekilde yalanlamaktadır:

    «Hazret-i İsa’nın vefatından sonra kaleme alınmış bu incilerde…» (Maide süresinin 115. ayet-i kerimesini tefsir etmeye kalkışırken böyle yazıyor. Fizılâlinde).

    Allahü teâlâyı yalanlamanın ne demek olduğun ehl-i ilim bilir.

    İşte fizılâl böyle saçmalıklarla küfürlerle dolu bir hezeyannamedir. S. Kutupçu mezhepsizler daima ecdadımızı ve selef-i sâlihin efendilerimizi küçük göstermek için ellerinden gelen gayretleri göstermişler. Eski âlimlerimizin kitap yazamadıklarını, S. Kutub’un kitaplarının hepsinden üstün olduğunu utanmadan yazıyorlar.

    Bir S. Kutupçu şöyle diyor:

    «Ashâb-ı Kirâm’dan sonra müslümanlar Kur’ânla hayat arasına yıkılmaz setler çektiler. Kur’ân mihrap nağmesi ve mezar duası oldu. İşte S. Kutup, bütün bu setleri yıkarak, hiç bir İslâm âliminin yazamadığı Fizılâli yazdı»

    Bilindiği gibi vehhâbiler Ehl-i sünnetin ölüleri için Kur’ân okumaları ile alay ederler. S. Kutupçu mezhepsiz de aynı yola sapmıştır. İslâm âlimlerini kötülemekle, şimdiye kadar böyle tefsir yazılmadığını söylemekle S. Kutub’u övdüğünü sanmaktadır mezhepsiz.

    S. Kutup tasavvufa da gücünün yettiği kadar yükleniyor. İbni Teymiyye nasıl vahdet-i vücud evliyalarının büyüklerinden Şeyh-i Ekber Muhiddini Arabi hazretlerine kâfir diyorsa, S. Kutup da vahdet-i vücud mensuplarına gayri müslim tabirini kullanmaktadır. Hocası İbni Teymiyye’den farkı yoktur. Bakara sûresinin 117. âyet-i kerimesini tefsire kalkarken «Vahdeti vücud felsefesi tamamen İslâmi tasavvurun dışında kalır.» diyor. Hemen arkasından İslâmın gayri müslim anlayışı olan vahdet-i vücudu reddettiğini yazmaktadır. Kısaca vahdeti vücuda felsefe demekte, vahdet-i vücud evliyalarına da gayri müslim demektedir. İbni Teymiyye kâfir diyordu, bu da gayri müslim.

    S. Kutup hakkında Necip Fazıl’ın son görüşü şöyledir:

    «Bir de Seyyid Kutup var… Kendisinden af dilemesini isteyen yakışıklı orangotan maymuııu Nâsır’a «Bir müminin bir münafıktan af dilemez.» cevabını veren ve kahramanca ölmeyi bilen bu zatı SAHTE KAHRAMANLAR konferansımda gerçek kahraman olarak göstermiştim. Fakat sonradan gördüm ki Seyyid Kutup bir İbni Teymiyye meddahıdır. Ve kellesini kaptırdığı. sosyalizma yularının zoruyla Hazret-i Osman’a adaletsizlik isnat eden ve dil uzatan bir bedbahttır. İdam edilmeden önce bu sapıklıklardan istiğfar ettiğini söyleyenler oldu. Eğer öyle ise tam kahraman ve şehit… Değilse mücadelesi kâfire karşı bir sanığın davranışından ileri geçmeyen bir zavallı.» (21.10.1977 tarihli Tercüman Gazetesinden)

    Büyük Gazete’nin sahibi Mehmed Şevket Eygi, S. Kutup hakkında şöyle söylemektedir: «Seyyid Kutup selefî ve mezhepsiz bir zihniyete sahiptir> (Büyük Gazete Sayı: 93)

    Daha önceki sayılarımızda yazdığımız gibi S. Kutup tövbe edip imanla gitmiştir veya kitaplarındaki küfürler üzerine imansız ölmüştür. Meselemiz bir şahsın imanla ölüp ölmemesi değildir. Mevcut kitaplarıdır. Kendisi imanla ölmüş olsa bile kitapları açıkladığımız gibi birer zehirdir. Bu inceliği anlamalarını okuyucularımızdan rica ediyoruz.

    İ F Ş A A T

    S. Kutup, İslâmda Sosyal Adalet kitabının Arapça aslı olan (El Adaletül İctimaiyyetü Fil İslâm) kitabında, şiîlerden daha ağır bir lisan kullanarak, başta Aşere-i mübeşşereden; (Cennetlikle müjdelenen on kişiden) biri olan Hazret-i Osman radiyallahü anh olmak üzere Eshâb-ı kirâmın büyüklerine haince dil uzatmaktadır. Fakat bu kitabı Türkçeye tercüme eden şahıslar, bu bariz ve galiz hataları, hainliklerini acaba niçin tercüme etmemişlerdir?

    Akla birkaç ihtimal gelebilir. Meselâ Eshâb-ı kirâma yapılan bu iftiralara edebleri müsaade etmediklerinden bu kısımları çıkarmış olabilirler desek, böyle bir sahâbe düşmanının kitabı nasıl tercüme edilir? S. Kutub’un ihanetleri meydana çıkmasın diye kasden o kısımları tercüme etmediler desek böyle bir ihaneti gizlemek, dinimize yapılmış bir hainlik değil midir? Gerek kitabın yazarı ve gerekse tercüme edenlerinin dine yaptıkları bu ihanet bilinirken bu kitapları İslâm adına nasıl müdafaa ederler?

    Şayet S. Kutub’un Hazret-i Osman Radıyallahü anh’a ağır şekilde dil uzattığına ve bunları mütercimlerin tercüme etmediğine inanmayan mezhepsizler çıkarsa, okuyucularımıza kitabın aslını göstermelerini rica ediyoruz. S. Kutup, bu mahut kitabın 186. sayfasından itibaren 5 – 6 sayfa iğrenç zehirlerini kusmaktadır. Hattâ Dört Büyük Halifeden biri olan, meleklerin hayâ ettiği Hazret-i Osman Radıyallahü anh’a « B U N A K» diyecek kadar alçalarak iftiralar yapmaktadır. Mütercimler bunu gizlemekle hakikatı gizleyeceklerini sanıyorlarsa aldanmış olacaklarının acaba ne zaman farkına varacaklar?

    Şimdi. 186. sayfadan itibaren birkaç satır tercüme edip iftiralarını ifşa edelim:

    Mezhepsiz Seyyid Kutub’un ismi seyyit olup kendisi Seyyid falan değildir. Seyyid düşmanı Seyyid Kutub şöyle demektedir:

    «Pek yaşlı olan Osman’ın hilâfete geçmesi kötü bir talihin eseridir. Müslümanların mallarını gelişigüzel harcamıştır. Çok müsrif idi. Zübeyr’e 600.000, Talha’ya 200.000, Mervan’a ise Afrikıyye haracının beşte birisini verdi. Eshâb ve bilhassa Ali bin Ebi Talib bunları işitince onu azarladı.
    Muaviye’nin mülkünü genişletip Filistin’i de ona verdi. Akrabalarını vali yaptı. Bu İslâmın ruhuna aykırı idi. »

    Bu ve bunun gibi iftiralar etmektedir Bunların iftira olduğu çeşitli kitaplarda yazılıdır. Hazret-i Osman radiyallahü anh hakkında birkaç hadis-i şerif yazarak mezhepsizlerden hain olmayanları insaf ile tövbeye davet ederiz:

    HADİS-i ŞERİFLER:

    1 — Daha kızlarım olsaydı onları da Osman’a verirdim.
    2— Ondan melekler hayâ eder ben hayâ etmez miyim?
    3—Osman Cennette benim kardeşimdir.
    4— Bugünlerden sonra Osman’a günah yazılmaz.
    5 — Cehenneme girecek olan 70 bin günahkâr müslüman, Osman’ın şefaatıyle sorgıısuz sualsiz Cennete girecektir.

    S. kutupun İslâmî Etüdler Hasan Beşer isimli birisi tarafından tercüme edilmiş, ikinci baskısından saçmalıklar .

    Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı kerîm’inde Hak dinin, doğru dinin ancak İslâm dini olduğunu beyan ederken içtimaî tesanüdün tahakkuku için diğer dinleri de İslâm dîni seviyesine çıkarmaktadır:

    Şöyle diyor “Arap ülkelerindeki içtimaî tesanüdü tahakkuk ettirmek için dini inançları ahlâki eğitimin esas kaidesi olarak, almaya azmettiğimiz zaman bu ülkelerde revaçta olan –yalnız İslâm değil- bütün dinlerin bize yardımcı olacaklarını göreceğiz.” İ. Etütler S. 63

    Kutub, bu cümlesinde ne diyor? Dinî inançları, ahlâki eğitimin esas kaidesi olarak aldığımız zaman, bize yalnız İslâm değil diğer dinler de yardımcı olacaktır, diyor. İçtimaî tesanüdün tahakkuku için İslâm kâfi gelmiyormuş gibi diğer dinleri de zikretmektedir. Hak olan İslâm varken, bâtıl olan dinlerden nasıl yardım beklenir ki? Hakk’ın kâfi gelemiyeceğini mi zannetmektedir?

    Bilindiği gibi komünizm de mal, cemiyetin mülküdür. Dinimizde ise şahsî mülkiyet vardır. Herkes mülkünün sahibidir. Ancak şahsın, zekâtı ve uşuru Cenab-ı Hakk’ın gösterdiği yerlere, bildirdiği kadar, verme mecburiyeti vardır. Bunun dışında kimseye sadaka vermek, ödünç vermek mecburiyetinde değildir. Ama sevap kazanmak isteyen dilediği yerlere dilediği kadar hayır vermekde serbesttir. Hal böyleyken Seyyid Kutub, müslümanlığı komünistlik sanarak Cihan sulhu kitabında olduğu gibi şöyle diyor:

    “Aynı zamanda, mal cemiyetin mülkiyetinde olduğundan ve ferdin vazifesi ondan yararlanmaktan öte gitmediğinden, cemiyetin başka fertlerinin de bu mala ihtiyacı olduğundan yahut yararlanmak istediklerinde içtimaî tesanüdü tahakkuk ettirmek bakımından ferd onlara faizsiz borç vermekle mükelleftir.” İ. Etütler S. 74

    Seyyid Kutub bu cümlesinde neler söylüyor?

    1- Mal cemiyetin mülkiyetindedir demekle komünistler gibi şahsî mülkiyeti yani özel serveti kabul etmemektedir. Etmiş olsa idi, mal cemiyetin mülkiyetindedir diyemezdi.

    2- İçtimaî tesanüdü tahakkuk ettirmek için zenginler fakirlere borç para vermekle mükellefmiş.

    Dinde kaide koymak yalnız Allahü teâlâ’nın hakkıdır. Ondan sonra Allahü teâlâ’nın emirlerinden kaide çıkaran da Peygamber aleyhisselâmdır. Ondan sonra da Kitap ve Sünnetten hüküm çıkaranlar müctehid imamlardır. Kitapta, Sünnette ve Kıyas-ı fukahada kimsenin ödünç verme mecburiyeti yoktur. Bir ferdi ödünç vermeye mecbur etmek, zulüm olur, gasb olur.

    İçtimaî tesanüdü tahakkuk için ödünç verme mecburiyeti koymak hangi dinde vardır ki? Allahü teâlâ’nın emrine uyulduğu kaidelere uyulduğu zaman içtimaî tesanüd tahakkuk etmiş olur. Dinimizin koyduğu kaideler ne eksiktir, ne de fazla… Oturup roman yazar gibi kitap yazılacağına senet âlimlerin koyduğu kaideler nakledilmiş olsaydı ne kadar isabetli olurdu. Aklına geleni yaz. Dine uymuş uymamış orası mühim değil, sosyalistliğe ve hümanistliğe uysun gerisini boşver. Böyle bir zihniyetle kitap yazılırsa bu elimizdeki kitaplar gibi olur.

    Zekât, malın belli bir kısmını Cenab-ı Hakk’ın bildirdiği yedi sınıf müslümana vermektir.Mezhebimizde bu yedi sınıftan yalnız birisine de verilebilir. Zengin zekâtını fakirin eline vermesi lâzımdır. Zenginin fakiri görmesi de lâzımdır. Bütün mutemed din kitaplarında böyle yazmaktadır. Uşurları ve diğer üç çeşit zekât malını meşru olan hükûmet alır. Fakat hükûmet de bu zekât paralarını sağa sola harcayamaz, yol, köprü yaptıramaz. Aldığı zekâtı yalnız fakirlere dağıtır.

    Seyyid Kutub ise yukarıda bildirdiğimiz İslâm âlimlerinin hükümlerine ters olarak kendi kafasına göre her çeşit zekâtı devlete aldırıyor sonra da şöyle diyor:

    “Zekât, elden ele verilen ferdi bir bağış, faziletlinin muhtaca uzattığı bir yardım değildir.” İ. Etütler S. 75

    Bir zengin, zekâtını hadîs-i şerifte ve fıkıh kitaplarında bildirildiği şekilde, fakir akrabasının eline verse, Seyyid Kutub’a göre bu şeriata uygun değildir. Dinimizin koyduğu hükmü beğenmeyene ne denir?

    Seyyid Kutub da diğer mezhepsizler gibi, dinimizi vahy-i ilâhi olarak kabul edemiyor, kesin hükümler topluluğu olarak inanamıyor. Dinimizi bir teori olarak kabul ediyor. Bilindiği gibi teori veya Arapçası nazariye demek, henüz kesin olmayan, düşünce alanında kalan bilgi demektir. Piyasada bile mezhepsizler tarafından yazılmış, Faiz Nazariyesi, İslâm Nazariyesi gibi kitaplara rastlanır. Sayın Süleyman Ateş bile, evrim nazariyesinin Kur’an-ı kerîm’de bulunduğunu iddiâ etmektedir. Hâşâ Kur’an-ı kerîm’de nazariye olduğu Diyanet Reisi gibi ehil(?) bir kimse tarafından da söylenmiş olması mezhepsizler için kâfi delil olamaz mı? İslâm nazariyesi, İslâm sosyalizmi, İslâm faşizmi, İslâm Felsefesi gibi terimler mazaallah dinimizde şüpheyi gerektiren ifadeler olduğu için İslâm Şeriatına sıkı sıkıya bağlı ehl-i sünnet mensupları tarafından kullanılmamaktadır.

    Seyyid Kutub şöyle diyor:

    “Marksizm, dünya çapında bir nizama davet ettiğini iddia eder. Fakat hangi nizam olursa olsun inanç hürriyetini sağlamadıkça ikame edilemez.” İ Etütler S. 84

    Kendisi Kaddafi gibi sosyalist olduğu için Marksizm’in dünya çapında bir nizama davet ettiğini söylemesi yadırganamaz. Fakat hangi nizam olursa olsun ifadesinin içinde İslâm nizamı da vardır. Olduğunu zaten az ileride kendisi de açıklamaktadır. İslâm inanç hürriyetini sağlar diyor. İşte Seyyid Kutub’un bu cümleleri:

    “Biz bütün inançları aynı eşitlikle ve hürriyetle gölgesinde ilerliyebileceği bir nizama davet ederiz. Bu nizamda inanç hürriyetini korumak devletin ve müslüman cemiyetin zarurî vazifesidir. Hem bu nizamda gayri müslimler şahsî hallerinde kendi dinlerine intisap edebilirler. Bütün vatandaşlar imtiyazsız olarak aynı haklara sahip, aynı kanunlara bağlı ve eşit mes’uliyetlerle yüklüdür.” İ. Etütler S. 85

    Allah katında tek din, hak din, gerçek din yalnız İslâmiyettir. Bu bakımdan Seyyid Kutub’un dediği gibi bütün inançlar aynı eşitliğe ve aynı hürriyete sahip değildir. İslâm nizamında bir müslim ile bir gayri müslim imtiyazsız olarak aynı haklara sahip değildir. Eşit mes’uliyetlerle yüklü değildir.

    İslâm nizamında müslümanlar, namaz kılmakla ve zekât vermekle yükümlüdür. Fakat İslâm nizamında yaşayan gayri müslimler, yani zimmîler ise namaz kılmakla ve zekât vermekle yükümlü değildir. Onlar sadece haraç verirler. Kanunlar eşit olarak uygulanmaz. Fasığın şahitliği kabul olmadığı gibi kâfirin de şahitliği muteber değildir. Zimmîler İmam olamadığı gibi Halife de olamaz. Hâkim de olamaz. Daha birçok görevler bunlara verilmez. Nerede imiş o eşit hükümler? Seyyid Kutub salâhiyetli bir İslâm âliminden nakil yapmadan kendi kafasına göre eşit mes’uliyetlerle kâfirlerin yüklü olduğunu söylüyor. Müslim ve gayri müslimlere ayrı kanunlar tatbik edilir. Üç hak mezhepte namaz kılmayan müslümanlar öldürülür, fakat kâfirler öldürülmez, tabii zimmî olan kafirler. Seyyid Kutub kendi kafasına göre yeni bir din kuruyor, yerli mezhepsizler de bu sapık kitapların yayılmasına önayak oluyorlar. Bazı müslümanlar da maşa olarak kullanılıyor, fakat farkında değiller. Müslüman gençlik zehirleniyor. Seyyid Kutub nakil esası üzerine hareket etmiyor. İslâm âlimlerine göre yazmıyor. Belli bir hak mezhebe göre yazmıyor. Kitap ve sünnetten kendi aklına göre hükümler çıkarıyor. Bu hükümler dört hak mezhepten birisine uysun veya uymasın farketmez. Kâfire de müslümana da aynı kanunları eşit olarak tatbik ettiriyor. Namaz kılmayan kâfir dört mezhebe göre de dövülüp öldürülmez. Üç hak mezhebe göre namaz kılmayan müslümanlar öldürülür. Hanefi Mezhebine göre ise hapsedilir ve dövülür. Seyyid Kutub’a göre ise mezhep ve din farkı gözetmeden kanunlar eşit tatbik edilirse mezhepsizlik olur.

    Seyyid Kutub neye çağırıyor :

    “Biz bütün vatandaşları, umum gelir kaynaklarından müsavi hakka sahip olacakları bir nizama çağırırız. Çünkü bu nizamda, mülkiyet esas itibariyle -Allah tarafından yetki ve selâhiyet verilmiş olan- cemiyete aittir. Ferdî mülkiyet geçicidir ve ancak faydalanma sınırları dahilindedir. Lüzum görüldüğünde fazla malları alma hakkı cemiyetindir.” İ. Etütler S. 86

    Seyyid Kutub’un çağırdığı nizam yukarıdadır. Bu nizamda mülkiyet esas itibariyle cemiyete aitmiş. Mülkiyetin cemiyete ait olma yetkisini de Allah vermiş. Böyle diyor Seyyid Kutub. Mülkiyet bilindiği gibi yalnız komünizmde cemiyete aittir.

    D i n i m i z d e, y a n i d ö r t h a k m e z h e b i n hiç birisinde böyle bir hüküm yoktur. Seyyid Kutub gibi şeriatçı olduğunu söyleyen Kaddafi devletinin adını Sosyalist Arap Cemahiriyesi koydu. Seyyid Kutub da bir devlet kursaydı, sosyalist İslâm Cemahiriyesi koyması muhtemeldi. Çünkü İslâm’da mülkiyet cemiyetin değildir. Dinimizdeki miras hukukunu bilenler bilir ki, mülk fertlerindir. Fertlerin sahip olduğu bütün mülkün sahibi de ancak Allahü teâlâ’dır. Allahü teâlâ fertlerin bu mülkü nasıl kullanacaklarını beyan etmiştir. Zekât müessesesi vardır. Zekât nazariyesi yoktur. Zekâta giren malların kırkta birisi cemiyete değil, fakirlere aittir. Hangi malların zekâta dahil olup olmadığı mezheplere göre değişmektedir. Meselâ kadının zinet eşyası ne kadar çok olursa olsun Şafii mezhebine göre zekâta tabi değildir. Halbuki Hanefide 20 miskal ve daha fazlası zekâta tabidir. Zekât fakirin hakkıdır, cemiyete verilmez. Malın kiri olduğu için Seyyidlere de verilmez. Cemiyetin malı olsaydı, Seyyidler de bu maldan istifade ederdi.

    Seyyid Kutub ne diyor? Lüzumu halinde fazla malları cemiyet alır. Fazla malın ölçüsü nedir? Cemiyet bunu nasıl alır? Hangi mezhebin hangi hükmüne göre alır.? Dört hak mezhebde böyle bir hüküm yoktur. Bugün Rusya’da fazla malları devlet almaktadır. Zarurî yiyecekten başka hepsini devlet almaktadır. Seyyid Kutub ölmemiş olsaydı, Kaddafi gibi bir şeriat(!) devleti kurmuş olsaydı, Rus sosyalizmini mi tatbik edecekti acaba?

    Seyyid Kutub yukarıya aldığımız ilk cümlesinde şöyle diyordu:

    “Biz bütün vatandaşları umum gelir kaynaklarından müsavi hakka sahip olacakları bir nizama çağırırız.”

    Bu nizamın adı olsa olsa Seyyid Kutub nizamı olur. Hangi nizamda gelir kaynaklarından bütün vatandaşlar müsavi hakka sahiptir? Bu nazariye, yalnız teori komünizmde vardır. Dinimize göre ve dört hak mezhebe göre, ferdin mülkü olan arazide çıkan altın ve kömür gibi madenler yalnız ferde aittir. Cemiyet bunu alamaz. Fert yalnız bunun zekâtını vermekle mükelleftir, onu da fakire verir. Zenginler alamaz. Eğer devlet alır da köprü vesaire yaptırırsa, zekât yerini bulamaz. Devletin yaptırdığı köprüden yalnız fakirler bile geçse yine yerini bulamaz. Çünkü zekâtı yalnız fakirin eline vermek lâzımdır. Muteber fıkıh kitapları böyle yazmaktadır.

    Seyyid Kutub S. 89 da şöyle bir başlık atmıştır:

    “İslâm’ı ya bütün olarak alın yahut bırakın.”

    Bu başlık altında aynı fikir savunulmaktadır. Halbuki İslâm âlimleri bir şeyin tamamı mümkün değilse mümkün olanı almak gerektiğini belirtmişlerdir. Seyyid Kutub’dan ilham alarak bir mezhepsiz çıksa, ya şeriatı tam uygulayın veya hepsini terk edin, bize namaz kıldırmayın, oruç tutturmayın, hanımlarımızı zorla açtırın derse yadırganmamalıdır.

    Dinimizde zengin sadece zekât uşur, sadaka-i fıtır gibi malî ibadetleri yapmakla yükümlüdür. Bunun haricinde kimse zenginden bir şey alamaz. Halbuki Seyyid Kutub bakın ne diyor:

    “Devlet lüzûmu halinde cemiyetini korumak için ihtiyacı olan parayı varlıklı fertlerden kayıtsız şartsız alabilir.” İ. Etütler S. 92

    Dinimiz, Zimmîlerden haraç cizye gibi vergilerin haricinde başka bir mal alamaz. Seyyid Kutub’un hiçbir mezhebe uymayan bu bozuk fikirleri komünistliğe oldukça uygundur. Komünistler S. Kutub’un heykelini dikseler kendilerince uygun iş yapmış olurlar.

    Seyyid Kutub ya hep ya hiç fikrinde şöyle ısrar etmektedir:

    “Bugün İslâm adına, kadının parlâmentoya girmesini istemiyen, çalışmaktan menedilmesi, kol ve etek örtüsünün uzatılması için haykıranlar –kendilerini bu tarafa iten duygularına saygımla birlikte- meselelerin hepsini bu ayrıntılara inhisar ettirmekle İslâm’ı kolaya ve eğlenceye aldıklarını söylememe müsaade etsinler.” İ. Etütler S. 94

    Mısır’da bazı müslümanlar, şeriatın tamamının tatbikinin, dejenere olmuş bir hükûmetten istemenin abesliğini düşünerek, bir kısmının olsun şimdilik tatbik edilmesini istemişlerdir. Seyyid Kutub bunlara kızıyor, ya tamamını isteyeceksiniz veya hiç diyor. Sonra bu müslümanları İslâm’ı eğlenceye almakla itham etmektedir. Eğer bunlar İslâm’ı eğlenceye almışlarsa küfre düşmüşlerdir. Küfre düşen bu insanların bu fikirlerine nasıl saygı duyulur? Küfür olan bir fikre saygı duymak küfür değil midir? Seyyid Kutub bu müslümanların bu duygularına saygı duyduğunu da belirtiyor, Seyyid Kutub için fikir fikirdir. Bâtıl da olsa saygıya hürmete lâyıktır. Hümanistler için çok görmemek lâzımdır. Türkiye’de de her fikrin serbest olmasını isteyen mezhepsizler az değildir. Bâtıl olan bir fikrin serbest olması nasıl istenir? Bir şartla istenebilir. Eğer hak olan Fikrin yayılma ihtimali kuvvetli ise, bâtıl olan fikirlerin yayılma ihtimali zayıf ise o zaman her fikrin yayılmasını istiyoruz gibi bir fikir ileri sürülebilir. Böyle bir durum ise ne Mısır’da ne de Türkiye’de mevcuttur. O halde bütün fikirlere inanç hürriyeti tanımak Seyyid Kutub’a ve onun yolundan giden mezhepsizlere has bâtıl bir taktiktir.

    Bilindiği gibi komünistler özel mülkiyete düşmandırlar. Durmadan zenginlerin aleyhine yazıp çizerler. Dinimiz meşru yoldan kazanılan zenginliği mübarek sayar. Uşur ve zekât gibi paralı ibadetlerle belli bir nisbette zenginleri mükellef tutar. Fakat Seyyid Kutub, bu hususta ne diyor? Komünizm görüşünü mü savunuyor, yoksa kapitalist görüşü mü? Şöyle diyor S. Kutub:

    “Şayet bu işler için zekât kâfi gelmezse, hükûmet zenginlerin elindeki fazla malları alıp fakirlere iade eder.” İ. Etütler S. 98

    Fakir zengin herkesi eşit yapmak istiyor S. Kutub. Fazla mallar ne demektir? Zenginlerin malları fakirlerden ne kadar fazla ise o miktar malları almakla bilimsel sosyalizme uygun bir rejim mi kurmak istiyor S. Kutub?

    S.Kutub’un bütün kitabları böyledir. Hepsini incelemeye imkan var mıdır? Bir iki kitabından birkaç kelime daha yazalım.

    İstikbal İslâm’ındır, isimli, kitabında (s.94’te) İbni Teymiyyeye İMAM diyor. Ve o sapığı övüyor.

    İslâm ve Medeniyetin Problemleri isimli kitabında ise İslâm toplumunu inşa ederken İslâm fıkhına bağlı kalmamak gerektiğini yazdıktan sonra şöyle diyor:

    «Bu fıkha yabancı kalmıyorsak da bağlı olduğumuz şey, İs1âm yolu, İslâm düsturu, İslâm anlayışıdır.»Diyor

    Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıkları fıkh kitapları sanki islâm yolu değilmiş de S. Kutub’un yazdığı saçmalar İs1âm yolu imiş.

    Ey temiz gençler din cahillerine aldanmayınız .

    Cihan sulhu ve İslam s.kutubun Bekir Sadak isimli birisi tarafından tercüme edilerek CİHAN SULHU VE İSLÂM kitabanda bir çok yanlış bilgi var fakat 2 tanesi çok vahim.

    Kurana ve sünnete iftiralı sözleri.

    İslâmiyet diğer dinlere nefret manasını taşıyan dinî taassubu asla kabul etmez.” C.SULHU S. 22 İslâm, bütün insanlığı birbiriyle yardımlaşan bir tek birlik sayar. Hattâ İslâm’a göre bütün insanlar yek diğerine yakın bağlarla bağlı olan bir ailedir. Allah’ın adâletinden eksiksiz faydalanma babında, ırk, renk ve din ayırımı yapmadan bütün beşeriyete mutlak adâleti vâdeder.” C.Sulhu S.23

    CEVAP

    İslâm’a göre kâfir müslüman bir âileymiş Bugüne kadar hangi İslâm âlimi böyle bir ifadede bulunmuştur? İnsanların kardeş olduğunu masonlarla hümanist sosyalistler söylemektedir. Dinimiz “Ancak müslümanların kardeş” olduğunu bildirmiştir .Kâfirleri dost edinen, Allah’ın dostluğunu bırakmış olur.) [Âl-i İmran 28] (Allah’a ve kıyamet gününe iman edenler; babaları, kardeşleri ve akrabası olsa da, Allah’ın ve Resulünün düşmanlarını sevmez.) [Mücadele 22](Ey iman edenler, Yahudileri de, Hıristiyanları da dost edinmeyin! Onlar, [İslam’a olan düşmanlıklarında] birbirinin dostudur. Onları dost edinen de onlardan [kâfir] olur. Allahü teâlâ, [kâfirleri dost edinip, kendine] zulmedenlere hidayet etmez.) [Maide 51](Ey iman edenler, benim ve sizin düşmanınız olanları dost edinmeyin, onları sevmeyin!) [Mümtehine 1] Allahü teâlâ, Eshab-ı kiramı, (Kâfirlere gadab ederler, birbirlerine merhametlidirler) diye övmektedir. (Feth 29) HADİSTE BUYRULDU(İsyan edenlere düşmanlık ederek, Allahü teâlâya yaklaşın!) Bir kavmi sevip de onlarla dostluk kuran, kıyamette onlarla haşrolur.) [Deylemi]([Taberani]rahmetullahialeyh
    islamve sosyal adalet

  5. Seyyid Kutub, Bekir Sadak tarafından tercüme edilen Cihan Sulhu ve İslâm adlı kitabının 22. sayfasında der ki: ‘İslâmiyet, diğer dînlere nefret mânâsını taşıyan dînî taassubu asla kabul etmez.’

    İslâmî ölçülerde bu görüşlerin değerlendirmesi nasıldır?

    CEVABIN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Seyyid Kutub, Bekir Sadak tarafından tercüme edilen Cihan Sulhu ve İslâm adlı kitabının 22. sayfasında der ki: “İslâmiyet, diğer dînlere nefret mânâsını taşıyan dînî taassubu asla kabul etmez.”

    İslâmî ölçülerde bu görüşlerin değerlendirmesi nasıldır?

    Allah (c.c.)’ın dostları­nı dost, Allah (c.c.) düşmanlarını ise düşman bilmeyenin îmânı geçersizdir. Bu hususta;

    Sûre-i Mümtehine, Âyet 1: “Ey îmân edenler, benim ve sizin düşmanınız olanları dost edinmeyin.”

    Sûre-i Fetih, Âyet 29: “Muhammed, Allah’ın Resûlü’dür. O’nunla beraber bulunanlar kâfirlere karşı çok şid­detlidirler. Kendi aralarında ise (mü’minlere karşı) çok mer­hametlidirler.”

    Sûre-i Al-i İmran, Âyet 28: “Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler! Onları dost edinenler, Allahü Teâlâ’nın dost­luğunu bırakmış olurlar.”

    Sûre-i Mâide, Âyet 51: “Ey îmân edenler! Yahûdîleri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zîrâ onlar, birbirlerinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar onlardandır. Şüphesiz Allah (c.c.), zalimler topluluğuna yol göstermez.”

    Bunlarla birlikte ehl-i kitabın Müslümanlara cizye vermeyi kabul etmek şartıyla İslâm devletinde rahatça yaşamaları da mümkündür. Fatih Sultan Mehmed Han’ın uygulamaları buna en güzel örneklerdendir.

    Seyyid Kutub’un Tehlikeli Bir Sözü

    Seyyid Kutub Hadid Sûresi 4. âyetin tefsirinde şöyle yazıyor:

    Arş da öyle. Biz buna yüce Allah’ın tanıttığı biçimi ile inanıyoruz, fakat ne olduğunu bilemeyiz. ‘Arş’a istiva’ meselesine gelince bu deyimin varlıklar bütüne egemen olmanın dolaylı (kinayeli) bir anlatımı olduğunu söyleyebiliriz. Böyle derken Kur’an’ın bize öğrettiği şu kesin ilkeye dayanıyoruz: Yüce Allah durum değişikliğine uğramaz. Buna göre bir zamanlar Arş’a kurulmamış durumdayken daha sonra Arş’a kurulmuş olması düşünülemez. Bizim ‘Arş’a istiva’ olgusuna inandığımızı, fakat bunun nasıl olduğunu bilmediğimizi söylememiz ayette ‘Arş’a istiva etti’ sözünün ne anlama geldiğini açıklamaz. En doğrusu az önce dediğimiz gibi bu sözün mutlak egemenliğin dolaylı bir anlatımı olduğunu söylememizdir.
    “Nerede olursanız O sizinle beraberdir.”

    Bu söz gerçek anlamında söyleniyor. Yani “kinaye” ya da “mecaz” anlamı değildir kastedilen. Gerçek yüce Allah her yerde, her zaman her şeyin ve herkesin yanındadır. Yapılan her hareketten haberdardır, kullarını gözler. Eğer insan kalbi bu gerçeği somut biçimde kavrarsa son derece müthiş bir gerçek olduğunu derhal anlar. Bu gerçek bir yandan ürpertici, bir yandan da ürkekliği gidericidir. Yüce Allah’tan duyulan korkuyu somutlaştırdığı için ürpertici, buna karşılık yüce Allah’a yakınlığın okşayıcılığını hissettirdiği için ürkekliği giderici, ferahlatıcıdır. Bu gerçek tam anlamı ile kavranırsa insan kalbini tek başına arındırıp yüceltebilir, ondaki bütün yeryüzü kaynaklı endişeleri dışarı atarak tek başına onların yerini alabilir. Onu sürekli biçimde çekingenlik ve korku halinde tutarak hayatın her türlü kirinden ve lekesinden uzakta kalmasını sağlayabilir.

    Kutub’un sözü burada bitti.

    Bir tanıdığımız yukarıda koyu harflerle yazılı kısmın Arapçasına bakmış ve Latin harfleri ile transkripsiyonunu göndermiş:

    “ve hiye kelimetün ale-l hakıykati lâ ale-l kinâyeti ve-l mecâzi. Fellâhü mea külli ehadin ve mea külli şey’in fiy külli vaktin ve fiy külli mekân, muttaliun ale mâ ya’melü, ve basiyrun bil ıbâd.”

    Yani: “Bu hakikat üzere olan bir kelimedir, kinaye ve mecâz değil. Allah herkesle ve herşeyle her zaman ve her yerde beraberdir, yaptıklarına muttalidir ve kullarını görür.”

    Aslında, Seyyid Kutub’un önce yazdığı,

    “Yüce Allah durum değişikliğine uğramaz. Buna göre bir zamanlar Arş’a kurulmamış durumdayken daha sonra Arş’a kurulmuş olması düşünülemez.”

    ifadesi ve Secde sûresi 4. âyet-i kerimenin tefsirinde yazdığı,

    “Yüce Allah’ın, bir durumda, bir konumda olması sonra bir başka duruma ve konuma geçmesi mümkün değildir.”

    açıklaması okununca, Ehl-i sünnet âlimlerini doğru anlamış olduğu intibaı doğmaktadır. Meselâ, büyük İslam âlimi Ebü’l-Muîn en-Nesefî (vefatı m. 1115) rahimehullah diyor ki:

    “Mekânın öncesizliği (kıdemi) görüşü yanlışlandığından dolayı, Allahü teâlâ hiç bir şekilde herhangi bir mekânda yer tutmuş olarak nitelenemez. Çünkü Allahü teâlâ ezelde bir mekânda yer tutmuş değildir. Biz yüce Allah’tan başka bir şeyin kadîm olmasının imkânsızlığını kesin olarak ispat ettik. Allahü teâlâ ezelde bir yer tutmadığı ve Arş’a temas etmediğine göre, eğer mekânı yarattıktan sonra bir yer tutmuş olsa, O’nun varlığı değişmiş ve zâtında bir temas etme hali yaratılmış demektir. Halbuki değişim ve yaratılmış özellikleri taşımak, sonradan yaratılmış olmanın belirtileridir. Bu ise yüce Allah hakkında imkânsızdır… ” (Kitâbü’t-temhid li Kavâidi’t-tevhîd (Tevhidin Esasları), İz Yayıncılık, İst., 2007; s.39-42)

    İmam-ı Kurtubî rahimehullah aynı âyet-i kerimenin tefsirinde diyor ki:

    “Nerede olursanız O “kudreti, saltanatı (egemenliği) ve ilmiyle” sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” Amellerinizi görür. On-lardan hiçbir şey O’na gizli kalmaz. Yüce Allah bu âyet-i kerimede hem “Arş üstüne istiva eden” özelliğini, hem de “O sizinle beraberdir” özelliğini bir arada zikretmektedir. Bu iki ifadenin zahirlerini almak bir çelişkidir. O halde burada bir tevilin yapılmasının kaçınılmaz oluşuna bu delil teşkil etmektedir. Tevilden yüz çevirmek ise çelişkiyi kabul etmektir. İmam Ebu’l-Meâli de şöyle demiştir: İsra gecesinde Muhammed aleyhisselam yüce Allah’a balığın karnındaki Metta oğlu Yunus’tan daha yakın değildi.”

    Ancak, Kutub’un daha sonra kullandığı ifadeler okuyucusunu Allahü teâlânın her mekânda, her yerde olduğu gibi bozuk bir inanışa sevketme tehlikesini doğurmaktadır – kendisi bu kasıdla yazmış olsun veya olmasın. Halbuki, Arş mahluk olduğu gibi, dünya, yıldızlar, gökler ve bütün mekânlar mahluktur, sonradan yaratılmıştır. Meşhur Mızraklı İlmihal’de diyor ki:

    “Bir kimse Allahdan hâli [boş] yer yok dese veyâ Allahü teâlâ gökdedir dese, kâfir olur demişler.” (Miftahu’l-Cenne-Mızraklı İlmihal, Bedir Yay., s.116)

    Feteva-i Hindiyye tercümesinde şu ifade mevcut:

    “Allahü Teâlâ için, mekân iddia eden kimse kâfir olur. (Allahın olmadığı, boş bir yer yoktur) diyen kimse, kâfir olur…”(Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/312-319.)

    Görülüyor ki, “Allahü teâlâ hakikaten her yerdedir” veya “Allah hakikaten her yerde herkesin yanındadır” demek kişiyi İslam dairesi dışına çıkarmaktadır.

    Seyyid Kutub’un bu satırları yazarken tam olarak ne düşündüğünü bilmek imkânına sahip değiliz. Kitabının başka bir yerinde “Zaman ve mekana sığmayan, herşeyi kuşatan, kendisine benzer hiçbir şey bulunmayan öncesiz ve sonrasız zat…” ifadesini kullanmaktadır. Bu sözü ile yukarıdaki sözü çelişkilidir.

    Dikkat edilirse, İmam-ı Kurtubî

    “Yüce Allah bu âyet-i kerimede hem “Arş üstüne istiva eden” özelliğini, hem de “O sizinle beraberdir” özelliğini bir arada zikretmektedir. Bu iki ifadenin zahirlerini almak bir çelişkidir. O halde burada bir tevilin yapılmasının kaçınılmaz oluşuna bu delil teşkil etmektedir. Tevilden yüz çevirmek ise çelişkiyi kabul etmektir.”

    diyerek, “Nerede olursanız O sizinle beraberdir.” mealindeki ifadenin zahiri ma’nâsında anlaşılmaması gerektiğini vurguluyor. Kutub ise, aksine “Bu söz gerçek anlamında söyleniyor. Yani “kinaye” ya da “mecaz” anlamı değildir kastedilen.” diyor.

    Belki de te’vil ile S. Kutub’un bu sözlerine başka bir ma’nâ yüklenebilir. Ancak, Kutub’un düşüncesi ve anlayışı ne olursa olsun, kullandığı ifadeler tehlikelidir ve yanıltıcıdır. Ehl-i sünnet itikadını muteber kaynaklardan okuyarak iyice öğrenmemiş bir kişi bu sözleri okuyunca, yanlış bir inanca saplanabilir. Vurguladığımız husus da zaten budur: Bu zatın kitapları gençlerin güvenle din bilgisi alabileceği, dinlerini öğrenebileceği muteber kitaplar değildir. Okuyanlara zararlı olmaktadır.

  6. SEYYİD KUTUP NİÇİN İDAM EDİLMİŞTİR

    Bazı kesimler, Müslümanlar arasında itibar görsün diye, Seyyid Kutub’un asılma nedeninin din davası olduğu ve bu sebepten asıldığını söylemektedirler. Halbuki S. Kutub’u savunanlar dahi onun İhvan-ı Müslimin adlı örgütün üyesi olduğu ve Cemal Abdunnasır’a suikast ve darbe girişiminde bulunduğu için tutuklanarak asıldığını açık bir şekilde şöyle ifade etmektedirler:
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    – “27 Kasım 1954’de, İhvan-ı Müslimin, Mısır devlet başkanı Cemal Abdunnasır’a suikast girişimiyle itham edildiğinde Seyyid Kutup’da İhvan-ı Müslimin saflarına katılmıştı. Bundan dolayı İhvan-ı Müslimine mensup birçok kişi ile birlikte Seyyid Kutup’da tutuklandı. Yapılan yargılamanın neticesinde Seyyid Kutub7 a ağır işlerde çalıştırılmakla birlikte, on beş sene ağır hapis cezası verildi. Artık Seyyid Kutub Kahire’den bir kaç km. uzakta “Limanneze” hapishanesinde yaşamaya başlamıştı. On sene hapis yattıktan sonra o zamanın Irak devlet başkanı Abdus-selam’ m, Abdunnasır’ı ziyaret ederek Seyyid Kutub’u serbest bırakmasını istemesi üzerine, Seyyid Kutub 1964’de serbest bırakıldı. Hapisten çıkan Seyyid Kutub 1965’de “Yoldaki İşaretler” adlı kitabını yayımlayınca tekrar tutuklandı. Bu tutuklama da yine İhvan-ı Müslimin’den birçok kişi vardı. Gerekçe olarak ta İhvan-ı Müsliminin devlete karşı darbe girişimini ileri sürerek İhvanı ve Seyyid Kutub’u darbecilikle itham ediyorlardı. Sonuçta 22 Ağustos 1966’da idam edildi.”

    Görüldüğü üzere, S. Kutub’un aslmda bir din adamı olmadığı ve asılma nedeninin de dine yaptığı büyük hizmetlerinden dolayı değil, bilakis siyasi nedenlerden dolayı olduğu anlaşılmaktadır.

    1952 yıllarında Abdunnasır tarafından başlatılan özgürlük mücadelesi neticesinde 1956 yılında Mısır yönetiminin Süveyş kanalmı millileştirme kararı alması üzerine İsrail, İngiltere ve Fransa birleşerek Mısır’a karşı savaş açmışlardır.

    Bu savaş olurken, “Yeni Sabah Gazetesi”1 dizi halinde bu savaşı detaylı olarak nakletmiştir. O dönemin daha iyi anlaşılabilmesi için bu gazetede geçen bazı alıntılara göz atalım.

    “Abdünnasır, Mısır Kralı Faruk’u tahttan indirip yerine geçince şu konuşmayı yapar:

    – Yahudilerle harbederken kraldan yardım istedik, göndermedi, Yahudilerle birleşti. Harbden dönünce, kralı devirmeyi düşündük. İlk teşebbüsle muvaffak olamadık, ikinci defa da muvaffak olduk. İngilizlerin elli beş bin askeri ile Mısır’daki Güllub Paşa’yı hudut harici ettim. Avrupa devletlerinin yöneticilerinden bazıları İngiltere’ de, Avam kamarasında Mısır’la harb yapmak için konuştular. İngilizlerin o zaman ki başbakanı Sir Anthony Eden,2 Kur’ânı eline alıp:

    – Bu Kitap dünya yüzünde oldukça, bununla amel edildikçe bize rahat yok. Ben bu Kitab’ı yeryüzünden
    kaldırmaya gideceğim,dedi. Yaşlı İngiliz kumandanları ile genç ingiliz kumandanları ikiye ayrıldı. Yaşlılar:

    – Tarih boyunca, bu Kitab’ı ortadan kaldırmaya gidenler ne kadar güçlü de olsalar yenildiler. Siz de muvaffak olamazsınız, dediler. Gençlerse:

    – Yirmi dört saat içinde Mısır’ın işini bitiririz, dediler ve harbe karar verdiler.

    Bunun üzerine Abdünnasır seferberlik ilan etti. Uçaklarının hepsini başka devletlere kaçırttı.

    Arabistan’ın her yerinden gönüllü asker geldi. Kadınlardan gönüllü asker topladı. Kadın asker sayısı beş yüzbinden fazla oldu. Kadınlara yaşadığı memlekette silah kullanma eğitimi verildi. Rusya’dan çok silah aldı. İngilizler hazırlanıp gelinceye kadar kadınlar yaşadıkları memlekette, erkekler ise cephede harb eğitimini, silah atışını tamamen öğrendi.

    İngilizler Abdünnasır’ı kötülemek için parayla adam tutup Abdünnasır haksız, İngilizler haklıymış gibi söylettiler, propaganda yaptırdılar. Kendi kendilerini haklı gösterdiler/’ İşte bu ifadeler o günkü gazetelere bu şekilde yansımıştır.

    Abdünnasır’ın, kadınlar ve erkeklerle birlikte topyekün ülke bağımsızlığı için İngilizler ve Yahudilere karşı büyük bir mücadele verdiği bu dönemde, İhvan-ı Müslimin cemiyeti ile birlikte hareket ederek; kafirlere karşı bu mücadeleyi veren devlet başkanına darbe yapmaya kalkan Seyyid Kutup, sizce kime hizmet etmiş olabilir? Kadınların dahi, ülke bağımsızlığı için mücedele verdiği bir dönemde, haince yapılan bu darbe girişimi, ancak, İngilizlerin satın aldığı vatan hainlerinin yapabileceği türden bir ihanettir.

    Kafirlere karşı yaptığı bu mücadelerle bütün Müslümanların gönlünde taht kuran bu zat, tüm bu ihanetlere rağmen kocaman bir İngiliz İmparatorluğunun, Yahudilerin ve bir çok Avrupa devletlerinin hücumunu da; bütün Müslümanların da hayır dualarıyla atlattı ve böylece Mısır’daki Müslüman halkı kafirlerin sömürgesinden ve hücumlarından kurtardı.

    Mısır’da pek çok din adamı, aldıkları menfaatler karşılığında İngilizlerle anlaşmışlardı. Abdünnasır da, düşmanla anlaşan bu din adamlarını tespit edip, onları astırdı. Senin devletini, kâfir istilasmdan kurtaran ve hürriyetine kavuşturan kimse; böyle hain din adamlarım astırmaz da ne yapar? İşte bu şekilde astırdıklarından birisi de Seyyid Kutub idi.

    Nitekim, Seyyid Kutub’un İngilizlerle işbirliği içinde olduğunun diğer kanıtı da şudur: “Serge Hutin adlı bir masonun yazdığı ve Fransa’da yayınlanan Fransızca “Les Francs-Maçons” adlı kitabın 27. sahifesinde yazıldığına göre, Seyyid Kurub’un kendisine rehber edindiği Cemaled-din Efgâni ve Muhammed Abduh din maskesi altında çalışan birer mason üstadıdırlar.”

    1 Yeni Sabah, 1938 ile 1964 yılları arasında yayın yapan günlük gazetedir.

    2 Robert Anthony Eden (d. 12 Haziran 1897 – ö. 14 Ocak 1977), İngiltere’li siyasetçi, II. Dünya Savaşı yıllarında dışişleri bakanı, 1955-1957 arasında başbakan. İktidarı döneminde gerçekleşen Süveyş Krizi ile hatırlanır. Kriz sonrasında istifa etmek zorunda kaldı. Yapılan bazı anketlerde “20. yüzyılın en başarısız Britanya başbakanı” seçilmiştir.

    Bu husus, o dönemleri anlatan; “Başlangıcından Bugüne Mezhepsizler” adlı kitabm 2. cildinin 377. sayfasmda da şöyle ifade edilmektedir: “Les Francs-Maçons” adlı kitaba göre, Arap dünyasında birçok siyasî hareketi ve yazarı etkisi altında tutan “İhvanül Müslimin” hareketi, masonların kontrolü altındadır. Seyid Kutub’larm ve benzerlerinin kitaplarını genç nesillerin eline veren kimselerin, bu Seyyid Kutub’un “İhvanül Müslimin” hareketinin öncülerinden olduklarını bilmiyorlar mı?”1 Mason olan bir insan kimlere hizmet eder?

    Buraya kadar anlaşılan şudur ki; Cemal Abdunnasır, halkı ile birlikte İngiltere, Fransa ve İsrail sömürgesinden kurtulmak için onlarla tek basma savaşarak bir bağımsızlık mücadelesi veriyor. Seyyid Kutub ise, o dönemde masonların kontrolündeki İhvanı müslimin örgütüyle birleşerek, bu mücadeleyi veren Mısır’ın devlet başkanı Cemal Abdunnasır’a karşı, ihtilal yapmak için suikast girişiminde bulunuyor. Sonra da idam ediliyor. Şimdi yapılan bu suikast girişimi kimin işine gelir? Elbette ki İngilizlerin ve İsrailin işine geleceği çok açıktır. İşte Abdunnasır da Seyyid Kutub’un İngilizlerle olan bu ilişkisini görüp, ihanetini ispat ettiği için, önce hapis cezası verilmiş daha sonra da idam edilmiştir. O dönemde kimin kime hizmet ettiğini anlayabilmek için yaşanan olayları ya-kinen bilmek ve geniş bir çerçeveden bakmak gerekir. Tüm parçalar birleştirilince Seyyid Kutub’un İngiliz ajanı olduğu çok daha net bir şekilde görülmektedir. Bu konuda da hiçbir şüphe yoktur.

    İngiliz ajanı olduğu anlaşılan Seyyid Kutub’a onbeş yıl ağır işlerde çalıştırılmak üzere ağır hapis cezası verilmiştir. Hapiste iken Kur’an tefsiri “Fi’zilâl’il-Kur’an” ve siyasi ve düşünsel görüşlerini içeren kitaplarını kaleme almıştır. İlginç olan; hapiste ağır işlerde çalışma zorunluluğu olan bir adamın, bu zor şartlar altında, bu kitapları nasıl yazdığıdır. Bu durum ise ayrı bir muamma ve tartışma konusudur. Hele hele bu bir Kuran Tefsiri ise… Günümüzde maalesef, Seyyid Ku-tub’un bu Kur’ân Tefsir’i çok iyi bir tefsirmiş gibi memleketimizde bastırılıp, satılıyor.

    1 Mehmet Ali Demirbaş, Başlangıcından Bugüne Mezhepsizler, Otağ yay. 1980, II, s. 377; Bu hususta daha detaylı bilgi için www.mezhepsizler.com adresine bakabilirsiniz.

    (Seyyid Kutup Kimdir, İlahiyatçı Yusuf Özge)

  7. BATIL GÖRÜŞLERİNDEN BAZILARI
    Özet bilgi verdiğimiz S. Kutub’un, Hz. Osman (Radiyallahu anhu) Efendimize hakaret ve iftiraları, Ehli sünnet karşıtı görüşleri ile vahhabi olduğuna ve nerelerde küfre girdiğine dair bazı hususlardan çok önemli gördüklerimizi, şimdi Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şeriflerle izah edelim inşallah!
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Hz. Osman (Radiyallahu anhu)’ya açıkça iftira etmesi:

    Seyyid Kutub savunucuları, bu adamın kitaplarında, Hz. Osman (Radiyallahu anhu) efendimize hakaret ve iftira içeren yazılarının olmadığım iddia ederler. Delil olarak ta, kitaplarının günümüz de yayınlanan Türkçe tercümelerini göstermektedirler. Halbu ki yukarda da söylediğimiz gibi kitapları Türkçe’ye tercüme edilirken galiz hatalar bilerek çıkarılmıştır. Buna rağmen hakaret yok dedikleri tercümeler de dahi Hz. Osman (Radiyallahu anhu) efendimize hakaret ve iftiralar mevcuttur. Bizler de, bu adamın yazdığı kitapların Arapça asıllarından Hz. Osman (Radiyallahu anhu) efendimiz hakkındaki iftiralarını inceledik ve gerçeğin onların söylediği gibi değil, aksine, çok daha ağır itham ve iftiralarla dolu olduğunu gördük. Şimdi, Seyyid Kutub’un iftiralarını, Arapça orjinal kitaplarından olduğu gibi yazıyoruz.

    S. Kutub, “İslam’da Sosyal Adalet” adlı kitabının Arapça aslı olan “El Adalet-ül ictimaiyyetü Fil islam” kitabında, Ehl-i Sünnet görüşüne ters olan çok sayıdaki görüşlerinden biri de, Aşere-i mübeşşere’den ve cennetle müjdelenen on kişiden biri olan, ayrıca, bütün ashabın ittifakıyla biat edilerek halife seçilen Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) efendimiz başta olmak üzere Eshab-ı kiramın büyüklerine dil uzatmaktadır.

    Bu kitabın 159. sayfasında diyor ki1:

    “Yönetimin hakikati hakkındaki bu tasavvur Osman zamanında değişmiştir” (Burada Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem), Hz. Ebubekir (Radiyallahu anhu) ve Hz. Ömer (Radiyallahu anhu) döneminde yönetim ve mali işlerin islamın ruhuna uygun olarak yürütüldüğünü ama Hz. Osman (Radiyallahu anhu) dönemine gelindiğinde kendisinin yukarıda tasavvur ettiği hakikatin değiştiğini yani, Hz. Osman (Radiyallahu anhu)’ın yönetim ve mali işlerde kendisinden önceki halifeler gibi davranmadığını söylüyor) yazışırım devamında: “Burada Osman’ın zayıf ve yumuşak huyu, akrabalarına olan korumacı ve şefkatli tutumu bu (islamın ruhuna aykırı) tasarruflarının başlamasına sebep olmuştu. Etraflarındaki sahabeler ise bu tasarrufların çoğunu yadırgamış ve karşı çıkmıştır. Bu tasarrufların birçok kötü sonu ve İslama zararlı fitneler doğuran sonuçları olmuştur,” demektedir.

    Yine devamında: “Osman kızının kocası Haris bin Hakem’e evlilik gününde beytül mal’dan iki yüz bin dirhem verdi. Sabah olunca beytülmalın bekçisi Zeyd bin Erkam geldi. Yüzünde bir hüzün vardı ve gözyaşı akıttığı görülüyordu. Osman’dan kendisini beytülmal’daki bekçilik görevinden almasını istedi. Osman bunun sebebini sordu.

    —————————–

    1 Seyyid Kutup, el-Adalet’ül-İslamiyye Fil-İslam, Dar’uş-Şuruk -1995, s. 159

    —————————–

    Zeyd bin Erkam’m kendisinin beyftilmaldan para aldığı için görevinden ayrılmak istediğini öğrenince şaşırarak sordu: “ben sıla-i rahim yaparak akrabamı gözettiğim için mi ağlıyorsun ???” İslam’ın hassas ruhunu içinde hisseden o adam (Zeyd bin Erkam) şöyle dedi: “Hayır ey mü’minlerin emiri. Onun için ağlamıyorum. Fakat ben senin o parayı Resullullah hayattayken Allah yolunda harcadığın paralara karşılık olarak aldığını düşünüyordum. Eğer sen akrabana o paradan yüz dirhem bile verdiysen vallahi bu bile çok fazladır” Osman, müslümanların malından kendi akrabasına para verip bolca saçıp savurmasını (müsriflik yapmasını) içine sindiremeyen bu adama çok öfkelendi ve ona: “Ey İbn-i Erkam anahtarları bırak senin yerine başkasını görevlendireceğim,” dedi.

    İftiralarına devam ederek; ”Osman’ın hayatında, gösterdiği bu genişliğin bir çok örneği vardır. Bir gün o Zübeyir’e altı yüz bin dirhem verdi. Talha’ya iki yüz bin dirhem verdi Mervan’a ise Afrikiyye haracının beşte birini verdi. Sahabeden bir grup başlarında da Ali bin Ebu Talip, bu davranışından dolayı Osman’a kızdılar. Osman şöyle cevap verdi: Benim yakınlık ve akrabalığım var. (yani ben yakınlarımı gözetir, akrabalarımı korurum). Sahabeler bu sözü kınadılar ve şöyle dediler: Sanki Ebu Bekir ile Ömer’in akrabaları yok muydu! Osman şöyle cevap verdi: Onlar akrabalarını engellemenin mükafatını Allah’tan beklediler ben ise akrabalarımı gözetmenin, akrabalarıma vermenin mükafatını Allah’u Teala’dan bekliyorum. Sahabeler sinirlenerek ve şöyle söyleyerek onun yanından ayrıldılar: Vallahi o ikisinin (Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer’in) tavrı bize senin tavrından daha hayırlı geliyor.

    Bu yazıda geçen: “Onlar akrabalarım engellemenin mükafatını Allah’tan beklediler.” şeklindeki bu ifade; Hz. Ebubekir (Radiyallahu anhu) ve Hz. Ömer (Radiyallahu anhu) efendilerimizin akrabalarının sanki beytülmalda gözü varmış ta, fırsat bulsalar talan edeceklermiş gibi bir manaya gelmektedir ki, Hz. Ebubekir (Radiyallahu anhu) ve Hz. Ömer (Radiyallahu anhu) efendilerimizin akrabaları olan yüzlerce ashabı güzin efendilerimize de bu şekilde hakaret etmektedir.

    İftiralara devam ederek; Maldan başka, vilayetler de Osman’ın akrabalarına ihsan edilmişti. Mesela, onlardan biri Muaviye’dir. Osman yönetimde ona genişlik sağladı. Filistin ve Humus’u da ona kattı. Dört ordunun komutanlığını ona verdi. Ve böylece Ali’nin halifeliğinde Ali’den yönetimi isteme gücünü Osman, Muaviye’ye sağlamış oldu. Çünkü Muaviye, Osman zamanında mal ve orduları kazanmış ve toplamıştı.

    Yine bu kitabın 186. sayfasında aynen şöyle diyor:

    “Pek yaşlı olan Osman’ın hilâfete geçmesi kötü bir talihin eseridir.”1

    Yine aynı kitabın 187. sayfasında diyor ki:

    “Sahabe, Osman’ın islam ruhundan ayrıldığını görüyorlardı. Ve islamı kurtarmak, halifeyi de sıkıntıdan kurtarmak için Medine’ye toplanıyorlardı. Halife ise yaşlanmış, kocamış haliyle Mervan’a hükmedemiyordu. Osman’da islam ruhu vardır dememiz zordur.”

    Yukarda, Hz. Osman (Radiyallahu anhu) efendimizle ilgili hiçbir delil ve belgesi olmadan yazılan bu iftiralar, olsa olsa ağır işlerde çalıştırılan bir mahkumun, hapis yıllarında gördüğü halisünasyonların bir neticesi olabilir…İşte, Seyyid Kutub, iyi bir adamdır diyen, kim olursa olsun, bu iftiraların doğru olduğunu kabul etmiş olur. Dolayısıyla bu sebeplerden dolayı da küfre girer. Bu durumda, Seyyid Kutub’ta islam ruhu vardır diyenlerde, islam ruhu vardır dememiz zordur/7

    Görüldüğü üzere attığı iftiralar, hiçbir belge ve ispata dayanmadan -miş ve -muş’lardan oluşmaktadır. Ancak bu kitabı Türkçe’ye tercüme edenler, ithamların çok ağır olduğunu görmüşler, Türkçe’ye tercüme ederken Seyyid Kutub’un gerçek yüzünün ortaya çıkmasından korktukları için, olduğu gibi de yazamamışlardır. Aynı kitabın, Türkçe’ye tercüme edilerek basılan nüshasmda Hz. Osman (Radiyallahu anhu) efendimizle ilgili iftiraları sadece, güya yumuşatıp özetleyerek almışlardır. Seyyid Kutub’un ne kadar sapkınlık ve dalalet içinde olduğunu ört bas etmeye çalışmışlarsa da, yine de bu adamın sapıkça hayal ürünü iftiralarını gizleyememişler, bu yüzden, ölmeden önce tövbe etti gibi başka bir hikaye uydur-muşlardır. Bu iddia da aynı Seyyid Kutub’un Hz. Osman (Radiyallahu anhu) Efendimiz ve Ashabı Güzin efendilerimiz hakkında söylediği iftiralarla dolu yalanlar gibi büyük bir yalandır. Çünkü, 1966 yılmda ölen ve tövbe ettiği iddia edilen bu adamın, hayattayken basılan bu kitabının içerisindeki iftira ve yalanlar 29 yıl sonra, 1995 yılında basılan orijinal Arapça baskısında da hala mevcut olup, yukardaki alıntılarda zaten o kitaptan aynen alınmıştır. Bu kitap günümüzde de, bu haliyle mevcuttur. Bu adam tövbe etmişse, iftiralarla dolu kitapları günümüzde, farklı ülkelerde neden hâlâ orijinal haliyle basılıp, sürekli reklamı da yapılarak gündemde tutulmaktadır.

    Aslında, bu adamın tövbe etmesi veya etmemesi çokta önemli olmayıp, ayrıca hiç kimsenin umurunda da değildir. Dolayısıyla, yüzbinlerce kez tövbe etse de bizim açımızdan bir anlamı yoktur. Çünkü, O’nun hükmünü verecek olan Allah’ u Teala’ dır. Esas Önemli olan ise, hâlâ bu sapık fikirlerin belli çevreler tarafından savunulup, yayılıyor olmasıdır. Zaten bizler de, meselenin bu yönüyle ilgileniyoruz. Üzerinde durulması gereken esas konu da bu olmasma rağmen, kasıtlı olarak; tövbe etti, şehit oldu gibi safsatalarla hedef saptırılmaya çalışılmaktadır.

    ———————–

    1 Seyyid Kutub, el-Adalet’ül-İslamiyye Fil-İslam, Dar’uş-Şuruk, 5. Baskı s. 186.

    ———————-

    Kuran-ı Kerim’de ve Hadis-i Şeriflerde: ”Sevdiğinizi Allah için sevin, sevmediğinize de Allah için buğz edin,” diye emredilmektedir. Biz de bu emir gereği, Hz. Osman (Radiyallahu anhu) ve Ashabı Güzin efendilerimize olan sevgimizin alameti olarak, Allah için seviyoruz. Yine, her ikisi de ehli sünnet düşmam olan, şii’lik ve vahhabiliği birlikte savunarak; “düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığı ile hareket eden Seyyid Kutub ile ehli sünnet karşıtı bütün sapık kimselere de böylesi büyük zatlara hakaret ettiklerinden dolayı, Allah için buğz ediyoruz. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in: “Her biri gökteki yıldızlar gibidir,”1 dediği Ashab-ı Güzin efendilerimize dil uzatan kudurmuş na-sipsizleri teşhir ederken, üslubumuzun sertliği, ashabı güzin efendilerimize karşı olan sevgi ve muhabbetimizin gereğidir!

    Seyyid Kutub, yukarıda geçtiği üzere Hz. Osman (Radiyallahu anhu) Efendimizin; Müslüman halka ait olan beyt’ül malı, kendi akrabalarına pervazsızca verip yolsuzluk yaptığını söylemektedir. Allah’u Teala hazretlerinin cennetle müjdelediği on kişiden biri olan, bütün malını Allah yolunda sarf-eden ve aynı zamanda Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimizin kızı Hz. Rukiye vefat edince ikinci kızı Hz. Üm-mü Gülsüm ile de evlenen, hakkmda onlarca Hadis-i Şerif bulunan ve başta Hz. Ali (Radiyallahu anhu) efendimiz olmak üzere bütün ashabın ittifakıyla, biat edilerek halife seçilen, muhterem ve çok saygı değer bir zatı müsriflik ve beytül maldan yolsuzluk yapmakla suçlayıp, yakınlarına da ayrıcalık gösterdiğini, ihtiyar ve akli dengesinin yerinde olmadığını söyleyip, yaptıkları: “İslam ruhuna aykırıdır”, Osman’da islam ruhu vardı dememiz zordur,” diyerek, O’nu küfürle itham etmektedir.

    Yukarda: “Müslümanların malından kendi akrabasına para verip bolca saçıp savurmasını (yani müsriflik yapmasını)…” diye bir tabir kullanmıştır. Bu melun adam, bu ifadesiyle açıkça, Hz. Osman (Radiyallahu anhu) efendimizi aslmda müsriflikle de suçlamaktadır. Müsriflik yapanların ise ne olduğunu aşağıdaki Âyet-i Kerimeler şöyle açıklamaktadır. Sure-i En’am, Âyet 141:

    “İsraf etmeyin. Muhakkak Allah’u Teala, müsrifleri sevmez.”

    Sure-i İsra, Âyet 27:

    “Müsrifler (malını boşyere harcayanlar) Şeytan’ın kardeşleri oldular. Şeytan ise Rabbine karşı küfürde ileri gitti.”

    Bu Âyet-i Kerimeler; “müsriflik yapanlar Şeytan’ın kardeşleridir, müsrifleri Allah’u Teala sevmez” diye açık bir şekilde söylemektedir. S. Kutub yukarıda yaptığı iftira ile, bu Âyet-i Kerime’lere göre Hz. Osman (Radiyallahu anhu) efendimize dolaylı olarak, haşa Şeytan’m kardeşi demiş olmaktadır. Ayrıca, Allah’u Teala’nm da sevmediği bir kişi olarak göstermektedir.

    Ebu Davud ve Tirmizi’de Humeyd (Radiyallahu anhu)’ dan nakledilen Hadis-i Şerifte, Cennetle müjdelenen on kişi şu şekilde geçmektedir:

    “Said bin Zeyd (Radiyallahu anhu) bir cemaatin içinde Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in on kişinin cennetlik olduğunu söylediğini işittim dedi ve devam etti: “Ebu Bekir cennetliktir, Ömer cennetliktir, Osman cennetliktir, Ali cennetliktir, Talha cennetliktir, Zübeyr cennetliktir, Sa’d bin Ebi Vakkas cennetliktir, Abdur-rahman bin Avf cennetliktir, Ebu Ubeyde bin Cerrah cennetliktir.” (Ravi der ki: Zeyd) onuncu da sükut etti. Dinleyenler: “Onuncu kim?” diye sordular. (Bu taleb üzerine): “Said bin Zeyd!” dedi. Yani bu, kendisi idi. Ebu Davud’da Zeyd (Radiyallahu anhu)’nun bu Hadis-i Şerif’i rivayet ettikten sonra şu sözüde ilave ettiğini nakletmektedir: “Allah’a yemin ederim. Onlardan birinin Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) ile birlikte yüzü tozlanacak kadar bulunuvermesi, sizden birinin ömür boyu çalışmasından daha hayırlıdır, hatta ömrü, Hz. Nuh (aleyhisselam)’ın ömrü kadar uzun olsa bile/’1

    Müslim ve Tirmizi’ de Ebu Musa Eşari (Radiyallahu anhu)’ dan nakledilen Hadis-i Şerifte:

    “Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Ebu Musa Eşari’ ye: “Kapıdan girenleri cennetle müjdele!” buyurdu. Hazret-i Ebu Bekir (Radiyallahu anhu) ile Hazret-i Ömer (Radiyallahu anhu) girdi. Kapı tekrar çalınınca Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimiz: “Kapıyı aç! Gelenin cennetlik olduğunu müjdele! Başına belâlar geleceğini de söyle!” buyurdu. İçeri giren Hz. Osman (Radiyallahu anhu) idi/’2
    Allah’u Teala’mn, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’e bildirerek, binlerce ashabın içinden ayırıp, yukar-daki Hadis-i Şerifle cennetle müjdelediği on kişiden biri olan Hz. Osman (Radiyallahu anhu) efendimizi, şeytanın kardeşi gibi gördüğünden dolayı, Allah’u Teala’yı da verdiği bu kararından dolayı eleştirmiş olmaktadır. Dolayısıyla Allah’u Teala’nın haşa hatalı karar verdiğini söylemiş olduğundan da Allah’u Teala’ya noksanlık isnad edip, küfre girmektedir.

    ——————————

    1 Ebu Davud, Sünnet 9, (4648,4649,4650) Tirmizî, Menâkıb 28 (3992,3994).
    2 Müslim, Fedâil’üs-Sahabe 3.

    1 Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şehri, Akçay yay. Ankara-1993, 1. Baskı. Hadîs No: 4368; Ahmed Ziyaüddün Gümüşhanevi, Râmûz-ul Ehâdîs, Tercüme: Arif Pamuk ve Naim Erdoğan, Pamuk yay., İstanbul, Hadîs No: 5622.

    —————————-

    Allah’u Teala’nın, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’e bildirerek cennetle müjdelediği bir insan hiç, haşa “Şeytan’in kardeşi” olabilir mi? Bütün ashap ittifaken, haşa hata yaparak Allah’u Teala’nın sevmediği ve Şeytan’m kardeşi olan birini mi halife seçtiler? Bu yalan ve iftiralar, sadece Hz. Osman (Radiyallahu anhu) efendimize yapılan bir hakaret değil, başta cennetlik olduğunu bildiren Allahu Teala hazretlerine ve bunu müjdeleyerek haber veren Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimize, ashabın tamamına, tabiine ve bunlara bu şekilde iman edip, günümüze kadar gelen bütün ehl-i sünnet toplumuna karşı, yapılan aşağılık bir saldırı ve hakarettir.

    Hz. Osman (Radiyallahu anhu) hazretlerinin, nasıl mübarek bir zat olduğunu en iyi, Ayet-i Kerime’ler de Allah’u Teala Hazretleri, Hadis-i Şeriflerde de Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimiz methederek bildirmiştir. Bizler, Ayet-i Kerime’ye ve Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimizin Hadis-i Şeriflerine mi, yoksa ne olduğu belirsiz bu serserinin sözüne mi bakacağız?

    Sure-i Fetih, Âyet 29’da Allah’u Teala Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’i ve sürekli yanmda olan dört halife ile ashabı kiram’ı vasıfları ile şu şekilde övmektedir.

    “Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’ın Rasu-lüdür. O’nunla beraber bulunanlar, kafirlere karşı çok şiddetlidirler, kendi aralarında ise çok merhametlidirler. Onları rükû ediciler, secde ediciler olarak görürsün. Allah’u Teâlâ’ dan inayet ve rızasını dilerler, yüzlerindeki nişaneleri, secdelerinin eserindendir. Bu vasıflar onların Tevrat7 taki vasıflarıdır. Onların İncil’de ki vasıfları ise; filizini çıkarmış, sonra onu kuvvetlendirmiş, sonra da kalınlaşmış, sonra da sapları üzerine yükselmiş, çiftçilerin hoşlarına giden bir ekin gibidir. Allahu Teâlâ, onlar ile kafirleri öfkelendirmek ve onlara iman edip salih amellerde bulundukları için bir mağfiret ve çok büyük bir mükafat vaad buyurmuştur/’

    Dolayısıyla, yukarıdaki Âyet-i Kerime’de onunla birlikte olanlar dediği, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in en yakınında olanlardır. Bu kişiler de, Hz. Ebu Bekir (Radiyallahu anhu), Hz. Ömer (Radiyallahu anhu), Hz. Osman (Radiyallahu anhu) ve Hz. Ali (Radiyallahu anhu) efendilerimizdir. Genel olarak Hadis-i Şeriflere bakıldığı zaman da, en fazla bu zatların isimlerinin geçtiği görülmektedir. Bu sayılan zatlar aym zamanda, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in birinci dereceden akrabalarıdır. Bu Ayet-i Kerime’de Allah’u Teala; Seyyid Kutub’un iftira attığı Hz. Osman (Radiyallahu anhu) efendimizi, hem Tevrat’ta, hem İncil’de, hem de Kur’an-ı Kerim’de överek meth etmektedir. Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimiz de Hz. Osman (Radiyallahu anhu) efendimizi, aşağıdaki Hadis-i Şeriflerinde de ayrıca şu şekilde övmektedir:

    Tirmizi’de rivayet edilen bir Hadis-i Şerifte de Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:

    “Her peygamberin bir arkadaşı var. Benim cennette arkadaşım Osman’dır/’1

    Bu Hadis-i Şerif, Hz. Osman (Radiyallahu anhu)’nun, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimizin arkadaşı olduğunu açıkça ilan etmektedir. Bu hain ise, Hz. Osman (Radiyallahu anhu) efendimizi şeytanın kardeşi olarak göstermektedir. Bir Müslüman olarak hangi söze itibar etmemiz lazımdır?

    İbni Ömer (Radiyallahu anhumâ)’dan rivayet edilen başka bir Hadis-i Şerifte de, Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmaktadır:

    “Bir adam din kardeşine, ey kâfir derse, bu söz ikisinden birine döner. Eğer böyle denilen kişi söylenildiği gibi ise, söz doğrudur; söz yerini bulmuş olur. Aksi takdirde bu sözü söyleyen kimse kafir olur/’1

    Hz. Osman (Radiyallahu anhu) Efendimizin şeytanın kardeşi olmadığı kesindir. Dolayısıyla yukardaki Hadis-i Şerifte geçen “bu söz ikisinden birine döner” ifadesi gereği de; Seyyid Kutub’un şeytanm kardeşi olduğu, çok açık bir şekilde ortaya çıkmıştır.
    Yine aym şekilde, S. Kutub yukarda, Hz. Osman (Radiyallahu anhu) efendimizin beyt’ülmalı kendi akrabalarına peşkeş çekerek dağıttığını söyleyip çok çirkin başka bir iftira atmaktadır. Bunun yalan olduğuna dair Hadis-i Şerif:

    Abdurrahman İbni Semüre(Radıyallahu anhu) anlatıyor:

    “Hz. Osman (Radiyallahu anhu), Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Tebuk ordusunu teçhiz ettiği sırada bin dinar getirdi ve Resulullah’ın kucağına döktü. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) parayı kucağında (eliyle karıştırıp) altüst etti ve şöyle dedi: “Bugünden sonra Osman’a, her ne yapsa zarar vermeyecektir! ve bu sözü iki sefer tekrar etti.”2

    Yine Tirmizi’de nakledilen diğer bir Hadis-i Şerifte Abdurrahman İbnu Habbab (Radiyallahu anhu) şöyle anlatıyor:

    —————————————–

    1 Buhârî, Edeb 73; Müslim, İmarı 111.
    2 Kütüb-i Sitte, Hadis No: 4401; Tirmizi, Menakib 57.
    1 Süneni Tirmizi, Menakib 56.

    —————————————-

    “Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Tebuk ordusunu teçhiz ederken şahid oldum. Osman İbn-i Affan (Radı-yallahu anhu) kalktı ve:

    – “Ya Rasulallah!, yüz deve çuluyla, semeriyle Allah rızası için bendendir!” dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) ordu için bağış yapmaya tekrar teşvikte bulundu. Osman (Radiyallahu anhu) yine kalkıp:

    – “Ya Rasulallah! Çuluyla semeriyle ikiyüz deve, Allah rızası için bendendir!” dedi. Sonra Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) ordu için bağışta bulunmaya yine teşvikte bulundu. Osman (Radiyallahu anhu) tekrar kalktı ve:

    – “Ya Rasulallah! Üçyüz deve çuluyla, semeriyle Allah rızası için bendendir!” dedi. Abdurrahman (Radiyallahu anhu) der ki:

    – “Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)’i minberden inerken gördüm, hem iniyor, hem de: “Bu hayırdan sonra, Osman (Radiyallahu anhu)’nun yapacağı hiçbir amel artık onun aleyhine olmaz!” diyordu.1

    Alın teriyle kazanmış olduğu kendi öz malının tamamını, Allah yoluna sarfeden bu büyük zat, nasıl olurda hilafete geldiğinde devletin malıyla yolsuzluk yapar. Bu da çok çirkin ve aşağılık iftiralarmdan bir başkasıdır.

    Tirmizide Cabir (Radiyallahu anhu)’dan nakledildiğine göre:

    “Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in yanına bir cenaze getirildi. Namazını kılmadı. Bunun üzerine, Ya Rasulallah! Bundan önce hiç kimsenin cenaze namazını kıldırmadığını görmedik?” denilince, şöyle buyurdu: “Bu adam Osman’a buğz ederdi. Onun için, Allah’u Teâlâ da, ona buğzetti.”2

    ——————————-

    1 Kütüb-i Sitte, Hadis No: 4402; Tirmizi, Menakib 57.
    2 Tirmizi, Menakib 61.

    ——————————

    İbn-i Adi’de Enes (Radiyallahu anhu)’dan nakledilen Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor ki:

    “Ya Osman, benden sonra sana da hilafet verilecektir. Münafıkların sözüne bakıp da hilafeti terk etme! O gün oruçlu ol, benim yanımda iftar edersin/’1

    Bu Hadis-i Şerife göre, bu hain adam “Pek yaşlı olan Osman’ın hilâfete geçmesi kötü bir talihin eseridir,”2 ifadesiyle Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) efendimizin söylediğinin tam tersini söyleyerek islam dairesinin dışına çıkmaktadır. Dolayısıyla da bu Hadis-i Şerifte geçtiği üzere hakkıyla münafıktır.

    Tirmizi, Ahmed b. Hanbel, İbn-i Mace’de Aişe (Radiyallahu anhâ)’dan nakledilen Hadis-i Şerifte de Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Ya Osman, Allah’u Teâlâ sana hilafet gömleğini giydirecek, münafıklar çıkartmak isteyeceklerdir. Bana kavuşuncaya kadar onu çıkartma!”3

    Tirmizi ve Taberanide rivayet edilen bir Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor ki:

    “Ashabıma kötü söyleyenleri gördüğünüz vakit, Allah’u Teâlâ Hazretlerinin lâ’neti sizin şerrinize olsun, deyiniz.”4

    ————————————–

    1 Ali el-Muttaki, Kenzul-Ummal, Müesseset’ür-Risale, Beurut-1989 Hadis No: 32868.
    2 Seyyid Kutub, el-Adaler’ül-îslamiyye Fil-İslam, Dar’uş-Şuruk, 5. Baskı s. 186.
    3 Tirmizi, Menakib 58.
    4 Tirmizi, Menakib, Ashaba dil uzatanlar, Hadis No: 4120; Süleyman b. Ahmed et-Taberani,
    Mu’cem’ul Kebir, (Mektebet’üş-Şamile-2), Hadis No: 769; Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadîs No: 622; Muhammed Es’ad, “Kenzü’l-İrfan Fî Ehadis-i Nebeviy-i Rahman,” Dersaadet, Mahmud Bek Matbaası, h. 1327; Hadîs No: 155. Not: Mektebeftiş-Şâmile: Arapça bir program olup klasik islami kaynakları içermektedir. Genellikle matbu olarak basılan kitaplardan alındığı için sağlıklıdır. Bu program hakkında, “http#shamela.ws/” adresinden daha geniş bilgi edinebilirsiniz.

    ————————————-

    Benim şerefimi, hürmetimi, dinimi düşünmeyip benim şerefim olan Ashabıma yanlış itikat edenlere lanet olsun, demektir. Bizde bu Hadis-i Şerifteki emir gereği, Seyyid Kutub melununa ve bu fikri savunan herkese “Allah’u Teâlâ Hazretlerinin lâ’neti sizin şerrinize olsun/’ diyoruz.

    Yine Ebu Naim, Beyhaki, Ramuz’ul-Ehadis ve Kenz’ul-İrfan’ da Cabir (Radiyallahu anhu)’dan nakledilen Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:

    “Ashabıma sövmeyin. Kim ashabıma söverse Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onların üzerine olur ve kıyamet gününde de onun hiç bir ameli kabul edilmez.”1

    İbn-i Naccar Enes (Radiyallahu anhu)’dan Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki:

    “Ashabım hakkında Allah, Allah derim. Her kim onlara buğz ederse bana buğz etmiştir. Ben de o kimseye buğz ederim. Ve her kim Ashablarımı severse beni sevmiştir. Ben de o kimseleri severim. Allah’ım sen Ashabımı sevenleri sev ve Ashabıma buğz edenlere sen de buğz et.”2

    “Mirat-ı Kâinat” kitabında deniyor ki:

    – Peygamber efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem), Allah’u Teâlâ’nm emri ile kızı Rukiyye’yi Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) ile evlendirdi. Hazreti Rukiyye vefat edince, Hazreti Osman (Radiyallahu anhu) ‘nun gözlerinden yaşlar akmaya, başladı. Bunu gören Peygamber efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki:

    “Ya Osman ağlama! Allah’a yemin ederim ki, yüz kızım olsa ve vefat etseler, bir tane kalmayıncaya kadar sana verirdim. İşte, Cebrail (Aleyhisselam) geldi. Allah’u Teâlâ’ nın, ölen kızımın yerine kardeşini, (Ümmü Gülsüm’ü) aynı mehr ile sana vermemi emrettiğini bildirdi/’1 Bu hâdiseden sonra Hz. Osman (Radiyallahu anhu) Efendimize Osman-ı Zin’nu-reyn (iki nur sahibi) lakabı verilmiştir.
    Kızı Ümmü Gülsüm’e de:

    – “Kızım, zevcin (eşin) Osman, ceddin İbrahim Peygambere ve baban Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem)’e herkesten daha çok benzemektedir,” buyurdu.

    Yine Müslim’de Aişe (Radiyallahu anhâ)’dan nakledilen Hadis-i Şerifte:

    “Hz. Osman (Radiyallahu anhu) gelince, Peygamber efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem), mübarek ayaklarını örttü.” Sebebi sual edilince: “Osman’dan melekler haya eder, ben haya etmez miyim?” buyurdu.2

    Mevzunun ne kadar hassas ve önemli olduğunu ve Sey-yid Kutub denilen bu alçak melunun haddini ne kadar aştığını anlamak için bizce; Hz. Osman (Radiyallahu anhu) Efendimiz hakkındaki bir Hadis-i Şerif bile yeter ve artar, fazla söze lüzum yoktur. Aslında Hz. Osman (Radiyallahu anhu) efendimizi anlatmaya gerek bile yoktur, zaten bu ümmeti Muhammed onu çok iyi tanımakta ve hayırla yad etmektedir. Ancak anlamamakta ısrar eden akılsızlar için hatırlatmakta da fayda gördüğümüz, Hz. Osman (Radiyallahu anhu) efendimiz hakkındaki Hadis-i Şeriflerden bir kısmını yazdık, yoksa tamamını yazmaya kalksak müstakil bir kitap olurdu. Bizlerin amacı sadece, bu Seyyid Kutub denilen hainin nasıl mükemmel bir şahsiyete dil uzattığını hatırlatmaktan ibarettir. Yoksa üç beş satırla Hz. Osman (Radiyallahu anhu) efendimizi anlatabilmek mümkün değildir. Allah bizleri onların şefaatinden mahrum etmesin. Amin!

    ——————————————-

    1 İbn-i Asakir’de nakledilmiştir.
    2 Müslim, Fedail’üs-Sahabe 36.

    1 Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadîs No: 5886; Kenzü’l-İrfan, Hadîs No: 155.
    2 Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadîs No: 2175; Kütüb-i Sitte, Hadîs No: 7.

  8. AYET-İ KERİME’LERİ ÇARPITMA ÖRNEKLERİ
    Osmanlılar zamanında ve öncesinde yazılmış olan Kur’ an meali ve tefsirlere bakıldığı zaman, tüm Ayet’lere, Hadis-i Şeriflerle birebir uyumlu, ehli sünnet görüşüne göre doğru manaların verildiği görülmektedir. O dönemde yapılmış olan tefsir ve meallerin tamamı birbirleriyle uyumlu olup, kesin-likle aralarmda çelişki söz konusu değildi.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Ancak S. Kutub’un tefsiri gibi, son zamanlarda yazılan tefsir ve meallerin tamamına yakım ise önceki tefsir ve mealler ile Hadis-i Şeriflere ve ehli sünnet görüşüne göre çok farklı ve zıt manalar içermektedir. Hatta, Osmanlı sonrası yazılan meal ve tefsirler, Osmanlı ve öncesinde yazılan meal ve tefsirlere göre, beyaza-siyah, helale-haram diyecek kadar, çarpıtılmıştır.

    Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem), Ku’an-ı Kerim’deki Ayet’leri çarpıtarak tam tersi manalar verecek olan sapkm bir kavmin zuhur edeceğini açık bir şekilde aşağıdaki şu Hadis-i Şerifte şöyle bildirmektedir.

    İbn-i Kesir ve İbn-i Cerir’de Hüzeyfe (Radiyallahu anhu)’ dan nakledilen Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:

    “Ümmetimden bir kavim olur. Onlar Kur’an’ı okurlar da onu kötü ve kuru hurma gibi dağıtırlar ve (Kur’an’ı) te’vîli mümkün olmayan tam tersi mânâlarla te’vîl ederler (mana verirler)/’1

    Yani verilmesi mümkün olmayacak, tam zıt manalar verirler demektir.

    ————————-

    1 Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 31581; Tefsir-i İbn-i Kesir, (Mektebetü’ş-Şamile-2), 2/10 (Al-i Imran 7.âyetin izahında).

    ————————

    Yine Taberâni, Mu’cem’ul Evsat’ta Hz. Ömer (Radiyal-lahu anhu)’dan rivayet edilen Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:

    “Benden sonra ümmetimin üzerine en çok korkuğum şudur ki, bir adam çıkar, Kur’an-ı Kerim’in esas manasını çarpıtır ve başka manalara çekerek tefsir eder/’1

    Yine İbn-i Cerir’de Hüzeyfe (Radiyallahu anhu)’dan nakledilen diğer bir rivayette de Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:

    “Bu ümmet içinde bir kavim olacak ki, onlar Kur’an’ı okurlar. Ama onu kötü ve kuru hurma gibi dağıtırlar, Kur’an onların boğazlarından öteye geçmez ve Onların okuyuşları, imanlarının önüne geçer (imandan çıkarlar).”2

    İşte bu Hadis-i Şerifleri görünce bir an düşünüp şu soruları sorma gereği hissettik. Bu tefsir ve meallerdeki farklar nerden gelmektedir ve niçin bu değişikliklere gerek duyulmuştur? Bu yoksa, Muhammed b. Abdulvahab’ın, sapık vaha-bi inancını kurarken, kendisine bizzat yardımcı ve destek olan İngiliz’ lerle, yaptığı o, altı maddelik anlaşmanın 6. maddesinin gereği olan; “Tahrif edilmiş bir Kur’an neşredilecek,”3 emrinin bir sonucu mudur? Kesinlikle bu emrin bir sonucudur. Çünkü, 1955-1957 yılları arasında, İngilizlerin o zaman ki başbakanı olan Sir Anthony Eden, Kur’ân-ı eline alıp:

    – “Bu Kitap dünya yüzünde oldukça, bununla amel edildikçe bize rahat yok. Ben bu Kitab’ı yeryüzünden kaldırmaya gideceğim/’1 diye bir ifade kullanmaktadır. Görüldüğü üzere aradan geçen yüzlerce yıla rağmen İngilizler, Avbdulvahhabla yaptıkları bu gizli anlaşmayı unutmamışlar, aksine ısrarla da arkasında durmaktadırlar. Bu 1956 yılında da aynıydı, hala da aynıdır. “Tahrif edilmiş Kuran
    neşredilecek” planında, figüranlar haricinde değişen bir durum, söz konusu bile olmamıştır.

    Bu nedenle, durum çok daha da vahimdir. Çünkü, bu yapılanların, sadece vahhabilerle sınırlı olmayıp, İngiliz’lerin bir projesi olan “Tahrif edilmiş Kur’an” çalışmasının gereği olduğu anlaşılmaktadır. O zaman, İngiliz’lerin bu projesi, vahhabilerle birlikte, günümüzde alim zannettiğimiz Seyyid Kutub da dahil bir çok akademik kariyer yapmış proje ürünü kimseleri de kapsamaktadır. Dolayısıyla, bu yapılanlar planlı ve bilinçli büyük bir çalışmanın neticesidir ki dehşete kapılmamak elde değildir. Çünkü, Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)’in veda hutbesinde bizlere bıraktığı:

    – “İki emanet, Kuran-ı Kerim ve Hadis-i Şerif ile sünnetleri”2 tahrif etmek istemişler ve büyük bir ölçüde de malesef gerçekleştirmişlerdir. Bugün, bir mevzuda işin doğrusunu öğrenmek için hangi meal ve tefsire bakarsanız bakm,bu adamların izini görürsünüz. Yanlışların yanlışlığını ispatlayabileceğiniz doğru eserler ise Türkçe’ye tercüme edilirken tamamen tahrif edilmiştir. Tehlike bu boyuttadır.

    ———————————

    1 1956’da Mısır, İngiltere savaşı hakkında “Yeni Sabah Gazetesi” tarafından bu savaşı anlatan
    yazı dizisinden alınmıştır.
    2 İmam Mâlik, Muvatta, Tercüme: Ahmet M. Büyük Çınar, Yaşar Erol, Ahmet Arpa, Durak
    Pusmaz ve Abdullah Yücel, Al-Tuğ yay. İstanbul-1982, Kitab’ul-Kader 3; Ayrıca bu Hadis-i
    Şerif: İbn-i İshak, Sîre; İbn Hişam, Siretün Nebeviyye; Beyhaki, Sünenül Kübra, Delâilün
    Nübüvve; Hakim, Müstedrek; Taberi, Mu’cemul Kebir, adlı kitaplarda da geçmektedir.

    1 Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 28978; Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mi/at-ül-Cezire), İstanbul-h. 1304; 1,106.
    2 Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 31581;

    3. İngiliz Casusunun itirafları ve ingilizlerin islam düşmanlığı, Tercüme: M. Sıddık Gümüş, Hakikat Kitabevi yay. 63. Baskı, Istanbul-2009. Bu kitapta geçen anlaşma maddelerinin tamamı şöyledir: 1. Bütün Müslümanları, tekfir edip, onları öldürmenin ve mallarını ellerinden almanın; namuslarına tecavüzün, erkeklerini köle ve haramlarım cariye yapıp, köle pazarlarında satmanın helal olduğunu söyleyecek. 2. Hac ibadetini ortadan kaldırmak için, kabileleri hacılara saldırtıp, mallanın ellerinden almaya ve onları öldürmeye teşvik edecek. 3. Müslümanları, Halifeye itaat etmekten men etmeye çalışacak. Onları Halifeye karşı isyan etmeye teşvik edecek ve bu iş için, ordular hazırlayacak. 4. Mekke, Medine ve diğer İslam ülkelerinde bulunan türbe, kubbe ve mukaddes yerlerin put ve şirk olduklarını söyleyerek, yıkılmalarının lazım olduğunu ilan edecek. 5. İslam ülkelerinde mümkün mertebe ihtilal, zulüm ve anarşiyi temin edecek. 6. Tahrif edilmiş bir Kur’an neşretmeye çalışacak.

    ——————————–

    Bu projenin uygulayıcısı sahte alimler, birbirlerinden ayrı ayrı düşüncedeymiş gibi gözüküp, konuşmalarında da farklı ifadeler kullansalar da, aslmda aym amaca hizmet eden bu planın birer parçasıdırlar. Çünkü, bugün farklı kişiler ve kurumlar tarafmdan hazırlanan meal veya tefsirlerin tamamına yakını farklı cümleler kullanılmasına rağmen, aslmda, Osmanlı ve öncesinde yazılanların tam zıttı manalar verilmek suretiyle, özellikle de aynı konularla ilgili Âyet’ler çarpıtılarak tahrif edilmiştir. Şöyle ki; şefaat, keramet, zikrullah, evliya ve maneviyat ile ilgili yüzlerce Âyet-i Kerime’yi, meal ve tefsir yapıyoruz bahanesiyle bilinçli ve planlı bir şekilde çarpıtmışlardır.

    İngilizler’in, bu Kuran-ı Kerim’i tahrif etme projesine, Osmanlılar zamanında, korktukları için başlayamamışlar ancak, Osmanlı Devletinin çöküşünden hemen sonra, aşama aşama uygulamaya koymuşlar, günümüzde ise bu emellerini, yukarda saydığımız özel yetiştirilmiş kişilerin yazdıkları yeni meal ve tefsirler ile maalesef büyük bir oranda gerçekleştirmişlerdir. Osmanlıdan sonra ne değişti de bir anda mantar gibi önceki ehli sünnet alimlerinin söylediklerinin tam zıttmı söyleyen sahte alimler türetildi? Mantar gibi türeyen bu sahtekarlar, Osmanlı ve öncesinde basılmış bir çok muteber tefsir ve mealleri de sadeleştirerek Türkçe’ye tercüme ediyoruz bahanesiyle tahrif edip, kendi sapık görüşleri ile doldurmuşlardır. Bu eserlerin de, aym şekilde, Osmanlıca asılları ile bugün piyasada bulunan Türkçe baskıları arasında, beyaz ile siyahın farkı kadar bariz farklar ve kasıtlı yapıldığını düşündüğümüz çok önenli çarpıtmalar bulunmaktadır. Kesin ve sağlam delillerle yazılmış olan Ehli sünnet alimlerinin, bu Kur’an meal ve tefsirleri, neden yok sayılıp, kullanılmıyor da, bir de farklı ve zıt manalar verilme gayreti içine giriliyor? Burası çok düşündürücüdür. Ayrıca, bu batıl görüştekiler, bu muteber eserleri yok sayıp istifade etmedikleri gibi daha da ileri giderek bu tefsir ve meallerin hatalı olduğunu iddia edip, o zamanda yaşayan ehli sünnet vel cemaat mezhebinde ve itikadmda olan büyük zatların da hatalı olduklarını söylemek suretiyle onları reddetmektedirler. “Lanet” kelimesi Arapçada, “reddetmek” anlamına gelmektedir.1 O yüzden de bu zatları reddederek, direk lanet okumaktadırlar.

    Bu hususta İbn-i Asakir’in Muaz (Radiyallahu anhu)’dan naklettiği Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

    “Bid’atler yayıldığı ve bu ümmetin sonra gelenleri öncekilere lanet ettiği (reddettiği) zaman, kendinde ilim olanlar onu yaysın. Zira böyle zamanda ilmini gizleyen kimse, Allah’u Teala’nın Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)’e indirdiğini gizleyen kimse gibidir.2

    İşte, bu Hadis-i Şerif, bildiğimiz gerçekleri kardeşlerimizle paylaşma zorunluluğumuzu, azmimizi ve kararlılığımızı arttıran önemli bir emir olmuştur ve bu emir aynı şekilde, tüm Müslümanlar içinde böyledir.

    Yine bu hususta İbn-i Mace’de, Câbir (Radiyallahu anhu)’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

    “Bu ümmetin sonra gelenleri, öncekilere lanet ettiği zaman, her kim Hadis-i Şerifleri gizlerse Allah’u Teala’ nın indirdiğini gizlemiş olur.”3

    Yaptıkları bu organize çalışma ile, 1400 seneden beri süre gelen, ehli sünnet görüşüne karşı, yeni bir din icad etmeye çalışan bu zihniyet; olsa olsa, islam dinine zarar vermek isteyen, ve yukarda bahsettiğimiz, Kur’an-ı Kerim’i tahrif etmeye çalışan bu projenin bir figüranı olabilirler. Bu fitne mahsulü insanlar, Kur’an-ı Kerim’in Arapça’sını değiştireme dikleri için ancak manalarını çarpıtarak tahrif etme yoluna gitmişlerdir.

    Yine, vahhabiler ve bu zihniyette olan batıl görüşteki insanların, müşrikler hakkında inen Âyetleri, çarpıtıp Müslümanlara atfedeceklerini, Buhari’de nakledilen şu Hadis-i Şerifte, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz şöyle haber vermiştir:

    “Onlar, kafirler hakkında inen Âyet’leri, Müslümanlar üzerine atfederler/’1

    Yine Müslim ve Ahmed b. Hanbel’de Ebu Hüreyre (Radi-yallahu anhu)’dan rivayet edildiğine göre, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

    “Ümmetimin son zamanlarında sizlere ne sizin, ne babalarınızın duymadıkları şeyleri söyleyecek kimseler gelecektir. Onlardan sakınabildiğiniz kadar sakınınız.”2

    Bu dalalet ehli olan insanların Kur’an Âyet’lerini çarpıtmaları; bir hata ve yanlışlık eseri değil, tamamen organize bir çalışma ile, birilerinin bilerek ve büyük gayretler göstererek yaptıkları bir eylemdir. S. Kutub da bu organizasyonun bir parçasıdır.

    Burada oynanan oyunun, net olarak görülmesi açısından çarpıtılan yüzlerce Âyefi Kerime içerisinden önemli gördüğümüz, Sure-i Bakara, Âyet 62’yi örnek olarak açıklayacağız.

    Osmanlılar zamanında ve öncesinde basılmış olan muteber tefsir ve meallerde bu Âyet-i Kerime’nin esas manası, aslında şöyledir:

    “İnananlar1 (dilleriyle inandığını söyleyen münafıklar), Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiîler (yıldıza tapanlar)’dan her kim Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve (mü’min olarak) ameli salih işlerse, onlar için Rableri katında mükafat vardır ve onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.”

    Bu Ayet-i Kerime de; Yahudiler, Hıristiyanlar, yıldızlara tapanlar ve münafıklardan her kim Müslüman olup ameli salih işlerse, ancak bu şekilde kurtuluşa erişebilecekleri açık bir şekilde ifade edilmektedir.
    Buna rağmen, Seyyid Kutub ise, Fi Zilalil Kur’an adlı tefsirinde, bu Âyet’e: “Müminler ile Yahudi, Hıristiyan ve Sabiiler’den Allah’a ve Ahiret gününe inanıp iyi ameller işleyenler, hiç şüphesiz, Rableri katında mükâfatlarını alacaklardır; onlar için korku yoktur; onlar artık hiç üzül-meyeceklerdir.” diyerek burada sayılan zümrelerin hepsini hak ve eşit dinler olarak gösterip, Ayet-i Kerime’nin esas manasma tam zıd bir mana vererek bu Âyet’i, kendi yanlış görüşüne göre şöyle tefsir etmektedir:

    “Burada “mü’minler”den maksat Müslümanlarda*. Arapça’da ki “ellezine hâdû”dan maksat, “Allah’a dönenler” yada “Yehuda’nın evlatları” olduklarına inanan Yahudi lerdir. “Nasara”‘dan maksat, Hz. İsa’nın yolundan giden Hıristiyan’lardır. “Sabiiler”den maksat ise en geçerli görüşe göre; müşrik Araplardan kopmuş bir zümredir. Bunlar milletlerinin izlediği puta tapıcılık geleneğinin doğruluğundan kuşku duyarak ruhlarını tatmin edecek başka bir inanç sistemi aramış ve bu arayışları sonucunda Tevhid inancını benimsemiş Araplardır. Bazı açıklamalara göre bu Araplar hiçbir ilâhî rehberin çağrısına muhatap olmaksızın ırkdaş-larının tapınma geleneklerini bir yana bırakarak ilk Hanif dinine, yani Hz. İbrahim’in şeriatine göre ibadet etmeye yönelmişlerdi. Bundan dolayı müşrikler onlara “sapıklar” yani atalarının dininden ayrılanlar demişlerdi. Daha sonra Müslümanlar da onlar tarafından bu unvanla anılacaktır. İşte bu yüzden Arapların bu zümresine “Sabiiler” adı verilmiştir. Bu görüş, bazı tefsir bilginleri tarafından, bunların yıldızlara tapan kişiler olduğu savunulan görüşten daha geçerlidir.”
    Vahhabilerin kendilerine önder kabul ettiği İbn-i Teymiy-ye’de daha önceden yazdığı, “Müşkül Âyetlerin Tefsiri” adlı kitabında bu Âyet’e aynı Seyyid Kutup’un verdiği manayı vermekte ve izah ederken: “Cenabı Hakk bu Âyeti Kerime ‘de önce ve sonraki ümmetlerden saadet ve kurtuluşa erişenlerin vasıflarını açıklamıştır,” demek suretiyle, burada sayılan zümrelerin kendi inançlarıyla yaşayarak amel-i salih yaptıklarında cennete gireceklerini iddia ederek, bütün ehl-i sünnet ulemalarının verdiği mananın tam zıttı mana vermiş, dolayısıyla bu Âyet’i Kerime’yi kendi rey’ine (görüşüne) göre tefsir etmiştir.

    Bu gibi sapkm tefsirlerden yola çıkılarak, günümüzde de bazı kimseler tarafmdan yazılan Kur’an Meali ve Tefsirler de, daha da ileri gidilerek bir çok Âyet-i Kerime’ler bilerek çarpıtılmıştır. Hatta, Diyanet İşleri Başkanlığı yaymları tarafından 2006 yılmda basılan “Kur’anı Kerim Meali” ve Türkiye Diyanet Vakfı yayınları tarafmdan 2005 yılmda basılan “Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir”de dahi: “Şüphesiz, inananlar (Müslümanlar) ile, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sâbiîlerden (her bir grubun kendi şeriatmda) Allah’a ve ahi-ret gününe inanan ve salih ameller işleyenler için Rableri katında mükafat vardır; onlar korkuya uğramayacaklar, mahzun da olmayacaklardır, (diye hükmedilmiştir)” demek suretiyle, Âyet’in asıl anlamının tam zıttı olan bir mana verilmiştir.

    1 Tefsirlerde, inananlar ifadesine: “Dilleri ile inandıklarını söyledikleri halde kalpleri ile inanmayan münafıklar,” diye mana verilmiştir. Çünkü âyetin devamında kafir olan zümreler sayılıp bunlardan her kim iman ederse dediğinden münafıklar olduğu anlaşılmaktadır.

    ———————-

    1 Buhari, Kitâbu istitâbeti’l-mürteddîn ve’1-muânidîn vekitâ-lihim 6; Eyüp Sabri Paşa, Mir’attil-
    Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), 1,106.
    2 Müslim, Mukaddime 4; Ahmed Ibni Hanbel, Müsned, Hadis No: 8276.
    1 Bkz: Serdar Mutçalı’run hazırladığı Arapça-Türkçe sözlük.
    2 Râmûz-ul Ehâdîs, Hadis No: 731.
    3 İbn-i Mace, Mukaddime 24.

    ———————

    Seyyid Kutub ve aynı batıl görüşte olan zihniyet, vermiş oldukları bu manalarda Hıristiyanları ve Yahudileri hak din-lermiş gibi göstermekte ve eğer bu dinlere tabi olanlar, kendi şeriatları içinde, ameli salih işlerlerse kurtuluşa ereceklerini söylemektedirler. Bu da yukarıda yazdığımız Âyet-i Kerime’ nin gerçek manasıyla tamamen zıt olan bir manadır. Aynı siyaha beyaz, gündüze gece demek gibi bir manadır ki, eğer bilerek çarpıtmışlarsa açıktan küfre girmektedirler, yok eğer kendi reyleriyle tefsir etmişlerse, bu da büyük bir hatadır. Buna dair Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:

    “Her kim, Kur’ân-ı kendi rey’ine (görüşüne) göre tefsir ederse cehennemdeki yerine hazırlansın/’1
    Halbuki Kur’an-ı Kerim’in bir çok Âyefinde, Hıristiyan ve Yahudiliğin kesinlikle islam diniyle eş olmadığı ve Allah’a şirk koşarak kafir oldukları, açık bir şekilde izah edilmiştir. Şöyle ki; Sure-i Tevbe Ayet 30:
    “Yahudiler dediler ki: Üzeyir, Allah’ın oğludur. Hıristiyanlar da dedi ki: Mesih (İsa Aleyhisselam), Allah’ın oğludur. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri batıl sözlerdir. Evvelce kâfir olanların batıl sözlerine benzetiyorlar. Allah Teâlâ kendilerini kahretsin! Nasıl (Hakk’tan) çevriliyorlar.”

    Allah’u Teala hazretleri: “Allah onları kahretsin” diyerek bu zümrelerin ne kadar saplan ve dalalet içinde olan bir inanışa sahip olduklarını bildirmektedir. Gerçek bu olduğu halde, Hıristiyan ve Yahudileri hak din olarak gösterebilmek için “Sabiin” diye bilinen yıldızlara tapan müşrik topluluğu dahi, sanki hak bir din ve şeriat üzereymiş gibi gösterilmeye çalışılmıştır. Halbuki bu Âyet’i Kerime de sayılan zümrelerin hiç biri, hak olmayıp tamamının dalalet üzere oldukları ve ancak Müslüman olup, iman ederek, ameli salih işledikleri zaman kurtuluşa erebilecekleri net bir şekilde ifade edilmektedir.

    Aslında bu Âyet-i Kerime’nin çarpıtılmasındaki esas maksat, Hıristiyan ve Yahudileri hak din olarak gösterme çabalarından kaynaklanmaktadır. Bu uğurda, çarpıttıkları noktalar ise, özellikle; “Sabiiler” ve Âyet’in başındaki “inananlar” ifadesidir.

    Sabiî” kelimesi, Kanuni Sultan Süleyman hazretlerinin zamanında yaşamış olan Şemseddin Âhtari (Rahmetullah)’ın yazdığı “Ahtâr-i Kebir” adlı Arapça-Osmanlıca sözlüğün 413. sayfasında: İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretlerinden nakilde bulunularak: “Sabiilerin yıldızlara tapan bir kavim olduğu,” şeklinde yazılmaktadır. Serdar Mutçah’nın hazırladığı Arapça -Türkçe sözlük’te de bu kelime: “Harran’da yerleşik, yıldızlara tapan bir topluluk’ diye geçmektedir. Ferid Develioğlu’nun yazdığı Osmanlıca-Türkçe Sözlük’te de: “Yıldızlara tapan sebea’lı’1 diye mana verilmiştir.

    Fahrettin Razi Hazretlerinin, Tefsir-i Kebir adlı kitabı başta olmak üzere, İsmail Hakkı Bursevi’nin, Ruhu’l-Beyan, Osmanlı zamanında bir heyet tarafından muteber tefsirlerden istifade edilerek hazırlanan Nur’ul Beyan’da, Kadı el-Bağdadi’nin Tefsiri, Aymtabi Mehmet Efendi (ö/1702)’nin Tercüme-i Tibyan Tefsiri’nde, Tefsir-i Mevakib’de, Hanefi alimlerinden Gaziantepli Muhammed Bilal Nadir’in yazdığı Tefsir-i Nâdiri’de, Ahmed Davudoğlu’nun Kur’an-ı Kerim ve İzahlı Meâl’in de2 vs. Osmanlı ve öncesinde Ehl-i sünnet itikadı üzere yazılmış çok sayıda tefsirde: “Sabiilerin, hak olan dinlerinden dönerek yıldızlara, meleklere tapan ve Allah’u Teala’ya şirk koşarak küfre giren bir kavim’ olduğu kesin olarak vurgulanmıştır. Bu sebepten bu kelimeye, Arapça ve Osmanlıca sözlüklerden bakıldığında; yıldızlara tapan bir topluluk diye mana verilmiştir. Tıpkı Budistler denildiği zaman uzak doğuda Buda’ya tapan bir topluluk anlaşıldığı gibi Sabiiler denilince de yıldızlara tapan bir topluluk oldukları kesin ve net olarak anlaşılmaktadır.

    Zaten, yıldıza tapan bir topluluk hiçbir zaman hak bir din olmamıştır ve olamaz. Bu Âyet-i Kerime’de, Hıristiyanların ve Yahudilerin de, bu yıldıza tapanlarla birlikte anılması ise, aslında, Hıristiyan ve Yahudilerin de dalalette olduklarını açıkça vurgulamaktadır.

    Seyyid Kutup ise, bunca muteber görüşleri hiçe sayarak, ağır işlerde çalıştırılmak üzere yattığı hapis yıllarında kendi aklınca yazdığı bu tefsirinde; “Arapların bu zümresine “Sabiiler” adı verilmiştir. Bu görüş, bazı tefsir bilginleri tarafından, bunların yıldızlara tapan kişiler olduğu, savunulan görüşten daha geçerlidir,” demek suretiyle kendini herkesten üstün bir konumda görüp, hiç bir delil sunmadan da, adeta en iyisini ben bilirim demektedir.

    Kendi zamanlarında hak olup ancak, islam dini geldikten sonra geçersiz olan Hıristiyan ve Yahudileri, hala hak din-lermiş gibi gösterebilmek için, Sabiileri (yıldıza tapanları) ise ehli kitap gibi göstermeleri gerektiğinden, bu kelimenin esas manasım unutturarak sanki bir peygambere tabi olup, şeriatı da olan bir millet gibi gösterme çabası içine girmişlerdir. Bu zamana kadar gelen bütün ehli sünnet alimleri, Sabiilerin, Hıristiyan ve Yahudi’lerin kafir olduklarım söyledikleri halde, son zamanlarda bir takım sapık düşünceye sahip bu insanların, durup durdukları yerde bu zümreleri aklamaya çalışarak “hak dinler”miş gibi gösterip, cennete koyma çabaları ner-den gelmektedir? Neden böyle bir çaba ve gayret içine girmektedirler? Bu Yahudi ve Hıristiyan aşkı nerden gelmektedir? Örnek olarak açıkladığımız, bu Bakara Suresi 62. Ayet gi bi yüzlerce Âyet-i Kerime’yi neden çarpıtırlar? Böyle yapmakla kime ve neye hizmet etmiş olmaktadırlar.

    Aslında, Fahrettin Razi hazretleri tefsirinde: “Bu sayılan fırkaların dalalette olduğunu ve ancak hak din olan İslama girerek amel-i salih işlerlerse, onların bu amelleri kabul edilerek kurtuluşa ereceklerini ve mahzun olmayacaklarını/’ söyler.

    Sure-i Al-i İmran, Âyet 19-20’de:

    “Muhakkak ki Allah katında, tek din islamdır, Bu hakikati bilen ehl-i kitap ise, Kur’an gelince hasetlerinden ihtilaf ettiler. Allah’u Azim’uş-şan’m Âyefini kim inkar ederse hesapları çabucak gören Hak Teala onun cezasını verir. (Ey Habibim!) Bu kadar delil ve beyyinâttan (Kur’an ve Mucizelerden) sonra hak dinin islam olduğu hususunda yine seninle mücadele ederlerse, ehl-i kitap olanlar ile ehl-i kitap olmayanlara: “Ben ve bana tabi olanlar sadece Allah’u Azim’üş-şan’a iman edip islam olduk. Sizde islamı kabul edip bana tabi oldunuz mu?” de. Kabul edip sana tabi olurlarsa hidayete nail olurlar. Eğer yüz çevirirlerse sen mükellef olduğun tebliğ vazifeni yerine getirmiş olursun. Allah’u Azim’üş-şan kullarının amellerini görür ve amellerine göre mükafat veya ceza verir.”

    Bu Âyet’i Kerime’de: “Ben ve bana tabi olanlar sadece Allah’u Azim’üş-şan’a iman edip islam olduk. Siz de islamı kabul edip bana tabi oldunuz mu?” de. Kabul edip sana tabi olurlarsa hidayete nail olurlar/’ denilmektedir. Buradan da anlaşıldığı üzere; islam dini haricindeki Yahudiler, Hıristiyanlar vs. bütün baül dinlerin, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’e itaat edip tabi olmadıkları sürece kurtuluşa eremeyecekleri, dolayısıyla küfür ehli olarak kalacakları açıkça ifade edilmektedir.

    Ayrıca, bir insan sadece “la ilahe illallah” diyerek Müslüman olamaz. Müslüman olabilmesi için “Muhammed’un Rasulullah” da demesi ve ona tabi olup, itaat etmesi şartür. Bu da Allah’u Teala’mn birçok Ayet-i Kerime’lerin de tekrar tekrar söylediği gibi, Sure-i Al-i İmran, Âyet 32’de de; (Ey Habibim) de ki: “Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin; eğer (bu itaatten) yüz çevirirlerse, şüphesiz Allah kafirleri sevmez/’ diyerek emrettiği kesin bir hükümdür. “Allah’a itaat edin” dediği; Allah’tı Teala’nın emir ve yasaklarına uymaktır. “Resulüne itaat edin” dediği ise; Allah’u Teala’nın Sure-i Haşr, Âyet 7’de: “Rasulullah size neyi emrederse onu alın neyden de sizi yasaklarsa ondan sakının,” diyerek yine emrettiği gibi Resulullah (Sallalahu aleyhi vesellem) Efendimizin Hadis-i Şerifler’de belirttiği tüm hükümleri, yani emir ve yasakları kabul etmektir. Aksi halde bu şekilde itaat etmeyenler Allah’u Teala’nın kesin ve açık emirlerine karşı geldiklerinden dolayı, islam çizgisinin dışmda kalırlar.

    Yine Sure-i Al-i İmran, Âyet 85’de:

    “Her kim islam dininden başka bir dini seçerse bu dini ondan ebedi olarak kabul edilmeyecek ve o kimse ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır,” diye geçtiği üzere kişi islamdan başka, hangi dinden olursa olsun onun inancı ve hiçbir ameli kendisinden kabul edilmeyecektir. Bu Âyet-i Kerime’ye göre, Allah katmda geçerli olan tek dinin islam olduğu bu kadar açık ve net iken, sapkın zihniyetteki bu insanlar, Sure-i Bakara, Âyet- 62’ye nasıl olurda Hıristiyan ve Yahudileri hala hak dinler şeklinde gösterip, Müslümanlarla eşitmiş gibi mana verirler? Bu şekilde mana vermeleri ise, yukarıda geçen diğer Âyet-i Kerime’leri açıktan inkar etmektir ki, bu da insanı küfre götürür.

    Ahmed bin Hanbel’in Müsnedin’de Amr ibn-i Şuayb (Radiyallahu anhu)’dan nakledilen Hadis-i Şerif:
    “Rasulullah münâkaşa eden bir grup gördü ve: Sizden öncekiler bu yüzden helak oldu. Allah kitabının bir kısmını diğer bir kısmıyla çatışır gördüler. Halbuki Allah kitabının bir bölümü diğer bir bölümünü doğrular mâhiyette indiril mistir. Bir kısmını diğer bir kısmına dayanarak yalanlamayınız. Ondan bildiğinizi söyleyin, bilmediğinizi de onu bilenlere bırakın/’1 Kur’an-ı Kerim’in bir mucizesi de Âyet’lerin çift olmasıdır. Yukardaki Hadis-i Şerifte de belirttiği üzere ” Halbuki Allah kitabının bir bölümü diğer bir bölümünü doğrular mâhiyette indirilmiştir.” Yani, Allah’u Teala bir Âyet’te bahsettiği bir konuyu başka Âyet’te aynı veya başka lafızlarla açıklar. Eğer, Âyet-i Kerime’lerden birinde verilen anlam kasıtlı olarak bozulmaya çalışılırsa, diğer Âyet ona yanlış mana verildiğini ortaya çıkarır. Bu hususta, Allah’u Teala yukarıda Sure-i Bakara, Âyet 62’de sayılan zümrelerin, son ve hak olan islam dinine tabi olan Müslümanların iman ettikleri gibi iman etmedikçe hidayete eremeyeceklerini, Sure-i Bakara, Âyet 137’de şöyle ifade etmektedir:

    “Eğer onlar sizin iman ettiğiniz gibi (Kur’an’a ve Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem’e-) iman ederlerse hidayete ererler. Eğer yüz çevirirlerse sizden ayrı düşmüş olurlar. Allah’u Tealâ sana kifayet eder ve seni onlara karşı korur, muhafaza eder. Allah’u Teala her şeyi işiten ve bilendir.”

    Müslim ve İmam Ahmed b. Hanbel’in, Müsned’in de rivayet edilen Hadis-i Şerifte Ebu Hureyre (Radiyallahu anhu)’ dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

    “Muhammed’in nefsini kudret eliyle tutan Allah’a yemin ederim ki her kim Yahudi olsun, Hıristiyan olsun beni işitir, sonra da bana gönderilenlere inanmadan ölecek olursa mutlaka cehennem ehlinden olacaktır.”2

    ———————-

    1 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 6453; Tefsir-i İbn-i Kesir, 2/12 (Al-i İmran 7.âyetin
    izahında).
    2 Müslim, İman, 240 (153); Kütüb-i Sitte, Hadis No: 11.

    ———————

    Sure-i Beyyine, Âyet 6-7:

    “Ehl-i Kitap’tan kafir olanlar ile müşrikler, içinde ebedî kalacakları üzere cehennem ateşindedirler. İşte onlar mah-lukatın en şerlisidirler. İman edip (müslüman olarak) amel-i salih işleyenler ise; işte onlar da, mahlukatm en hayırlısıdırlar/’

    Sonuç olarak; Kur’an-ı Kerim’in Arapça’sını değiştiremediklerinden dolayı, niyeti bozuk olan bu kesimler, Bakara suresi Âyet, 62 de olduğu gibi birçok Âyet-i Kerime’ye de ilgisiz veya çok zıt manalar vererek çarpıtmışlardır. “Sabiin” kelimesinin ifade ettiği manaya da, hiçbir delil getirmeden, bir rivayete göre şu manadadır veya yeni yapılan bir araşürmaya göre böyle manaya gelir diyerek türlü türlü uydurma rivayetler öne sürmüşler ve sonun’da, İbrahim (Aleyhisselam) veya Yahya (Aleyhisselam)’ın dinine mensup kimselerdir diye alakasız bir mana vermişlerdir. Eğer Sabiîn’e hakiki anlamı olan yıldızlara tapan zümrelerdir demiş olsa, Âyet’i Kerime’yi çarpıtamayacaklar. Çünkü bu inanışa sahip şeriatı olan ilahi bir din yoktur. Bu nedenle sabii’leri hak bir dinmiş gibi göstermek zorunda kalmışlardır. Niyeti bozuk bu kimselerin, verdiği bu çarpık manaya bakıldığı zaman, “İster Yahudi olsun, ister Hıristiyan olsun, ister Sabiîn (Yıldıza tapanlar) kendi şeriatlarıyla amel ederlerse, onlar için hiçbir korku yoktur, yani cennetliktirler,” anlamı çıkmaktadır ki bu anlam yukarıda da değindiğimiz gibi bir çok Âyet-i Kerime ile açık bir şekilde çelişmektedir. Dolayısıyla yukarıda yazdığımız Âyet’i Kerime’ler, burada yapılan kasıtlı çarpıtmayı açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

    Yine Âyet’in başmda “innellezine amenu” diye geçen “inananlar” ifadesine ise “Müslümanlar”diye mana verilmesi de çok yanlıştır ki, yukarıda isimlerini verdiğimiz muteber meal ve tefsirlerde buradaki ifadeye: “Dilleri ile iman ettiklerini söyledikleri halde, kalpleriyle iman etmeyen münafıklar veya islam’dan önceki dinlere inananlardır,” diye mana verilmiştir.

    Eğer Âyet’in başında geçen “inananlar” ifadesi; ile hak olan Müslümanlar kastedilseydi ve aynı şekilde, Âyet’te geçen diğer Yahudi, Hıristiyan ve Sabiiler de hak din olmuş olsaydı, Âyet’in devamında Allah’u Teala: “Her kim Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve (mü’min olarak) salih amel işlerse…/’ diye şart koşar mıydı? Bu şart koşulduğundan da anlaşılıyor ki; “inananlar” ifadesi Müslümanları kastetmeyip ayrıca bu sayılan zümrelerin tamamının da dalalette olduğunu göstermektedir. Başka bir ifadeyle, eğer bu batıl görüşte olanların dediği gibi burada sayılan zümrelerin hepsi hak olsaydı; “Ey Müslümanlar, Müslüman olun ki kurtulaşa eresiniz” gibi bir mana çıkardı ki, bu da anlamsız bir ifade olurdu. Haşa, Allah’u Teala bu şekilde bir ifade kesinlikle kullanmaz.

    Allah’u Teala’nm, Sure-i Bakara, Âyet 62’de, “inananlar” diye hitap ettiği gibi aynı şekilde Sure-i Bakara, Âyet 208’de: “Ey inananlar,” diye Âyet’e başlamakta ve kastedilen mananın, batıl olan önceki kitap ehli olduğu açık bir şekilde burada da görülmektedir. Bu Âyet-i Kerime’nin manası şöyledir:

    “Ey (önceki kitaplara) inananlar! Cümleniz islam dinine giriniz. Şeytan’ın heva ve iğvasma uyup helak olmayınız. Çünkü Şeytan, büyük düşmanmızdır.”

    Burada da açıkça görülüyor ki inananlar ifadesinde kastedilenin “Müslümanlar” olması imkansızdır. Çünkü devamında islam dinine girin dediğine göre burada bahsedilen önceki kitaplara inananlardır. Yine başka bir ifadeyle, bu Âyet’i Kerime’de ve Sure-i Bakara, Âyet 62’de de geçen “inananlar” ifadesi, Müslümanları kast etmiş olsaydı, aynı şekilde, bu Âyet-i Kerime’de de “Ey Müslümanlar! Cümleniz islam dinine giriniz,” diye bir mana çıkardı ki, bu da anlamsız bir ifade olurdu.

    —————————

    1 Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik lügat, Aydın Kitapevi, Ankara-1988, s. 1085’de: Sâbii: Yıldıza tapanlardan Sebea’lı, diye geçmektedir.
    2 Bkz: Aymtabi Muhammed Efendi, Tercüme-i Tefsiri Tibyan, Dersaadet, Arif Efendi Matbaası,
    (1324); Hüsyin el-Vaiz el-Kaşifî (v. 910/1504), Tefsir-i Mevâkib, Osmanlıcaya tercüme eden: İsmail Ferruh Efendi, Bahriyye matbaası-h. 1323; İbrahim Halebi, “Nur’ul Beyan” (Kur’an-ı Kerim’in Osmanlıca Tercümesi), Matbaay-i Âmire, İstanbul, h 1340; Kadı el-Bağdadi, Tefsîr’ul Mesemma bi Envâr’ut-Tenzil ve esrâr’ut-te’vil, hayriyye matbaası, t.y; İsmail Hakkı Efendi, Ruhu’l-Beyan, İstanbul-h. 1287; Fahreddin Razi, “Futuhât’ül-Gayb” (Tefsir-i Kebir), Abdurrahman Muhammed, Mısu–1938; Muhammed Bilal Nâdir (ö. 1969), Tefsir-i Nâdiri, (el yazması-Osmanlıca), Gaziantep; Ahmed Davudoğlu (ö. 1983), Kur’an-ı Kerim ve İzahlı Meali (Türkçe anlamı), Çile yay. İstanbul-1988.

    1 Tirmizi, Tesir’ul-Kur’an 1; İmam Gazali, İhya-u Ulumid-Din, Tercüme: Ahmed Serdaroğlu, Bedir yay. İstanbul-1987,I, 98.

    (Seyyid Kutup Kimdir, İlahiyatçı Yusuf Özge)

  9. İSLAM İLE DİĞER DİNLERİ AYNI SEVİYEDE GÖRMESİ
    Seyyid Kutub, Bekir Sadak tarafından tercüme edilen ‘Cihan Sulhu ve İslam’ adlı kitabının 22. sayfasında diyor ki: ‘İslamiyet, diğer dinlere nefret manasını taşıyan dinî taassubu asla kabul etmez/’1
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    S. Kutub, bu sözüyle, diğer dinlere nefret manası taşıyan dini taassubu asla kabul etmediğini söylemektedir. “İslami Ettidler” adlı kitabının 30. sayfasmda da: “İslam, durmayan bir mücadele, kesiksiz sürekli bir cihad; hak, adalet ve eşitlik yolunda şehid düşmektir,”2 diyerek Müslümanların sürekli cihad (savaş) halinde olması gerektiğini söylüyor. Peki, islam diğer dinlere nefreti kabul etmeyecekse, Seyyid Kutub, kiminle savaşmayı söylemektedir. Yani, siz şimdi, kiminle mücadele edeceksiniz? Kafirleri sevecekseniz, o zaman geriye, mücadele edilecek bir tek Müslümanlar kalıyor. Öyleyse, Müslümanlar birbirleriyle mi savaşacaklar? Görüldüğü üzere, çelişkili her iki ifade de, S. Kutub’a aittir. İşte, bu adamın görevi aslmda, bu şekilde, Müslümanlar arasında tefrika çıkarmaktır. Bunu da, bazı islam ülkelerinde maalesef başarmışlardır. Günümüzde, farklı ülkelerde, Müslümanlar arasında yaşanan tüm hadiseler de yoksa, Muhammed b. Abdulvahab’m, sapık vahhabi inancım kurarken, kendisine bizzat yardımcı ve destek olan İngiliz’lerle yaptığı altı maddelik o anlaşmanın 5. Maddesinin gereği olan: “İslam ülkelerinde mümkün mertebe ihtilal, zulüm ve anarşiyi temin edecek,” emrinin bir sonucumudur? İngiliz casusu Hempher’in, itiraflarında da bahsettiği ve yaklaşık ikiyüz seksen yıl önce yapılan bu gizli anlaşmada geçen bu altı maddenin de, tamamının günümüze kadar geçen sürede gerçekleşmiş olması bir tesadüf müdür? Elbetteki değildir. Aksine, bunlar sürekli yenilenen figüranların sistematik bir şekilde gerçekleştirdikleri eylemlerdir. Günümüzde yapılanların tamamı da, baştan beri ifade etmeye çalıştığımız bu sinsi projenin yansımasından başka bir şey değildir .

    1 Taassub: “Kendi dinini çok üstün tutarak başka dinden olanlara düşman olma,” anlamına
    gelir. (Ferid Devellioğlu, Osmanhca-Türkçe Ansiklopedik lügat, s. 1206)

    2 Seyyid Kutub, İslami Etütler, Tercüme: Hasan Fehmi Ulus, Hikmet neşriyat, İstanbul-2007, s. 30

    Israrla ve büyük bir kararlılıkla, aynı kargaşa ortamını, ülkemizde de oluşturmaya çalışmaktadırlar. Ancak bilinçli ve vatansever ehli sünnet görüşünün ülkemizde çok yaygın olması, amaçlarına ulaşmalarını zorlaştırmaktadır. İnşallah da başaramayacaklardır. Allah’u Teala, cennet vatanımızı ve insanlarımızı, tefrika çıkarmak isteyen bu zihniyetin şerrinden emin eylesin. Amin.

    Ahmed b. Hanbel Müsned’de İbn-i Ömer (Radiyallahu anhumâ)’dan naklettiği Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

    “Ümmetimden bir kavim çıkar. Kuran’ı okurlar ama kuran boğazlarından öteye geçmez. Onlar ehl-i islamı öldürürler. Onlar ne zaman çıkarlarsa öldürün. Sonra çıktıklarında yine öldürün. Onların öldürdüğü kimseye ne mutlu! Onları öldüren kimseye de ne mutlu! Onlardan ne zaman çıkan olursa, Allah onu keser/’1
    İşte, Seyyid Kutub yukardaki düşüncesiyle de, bu Hadis-i Şerif’te işaret edilen kavme, yani aynı vahhabilere benzeyip, diğer dinleri hoş görmekte ve bütün kin ve nefretlerini de “ehli İslama” karşı kullanmaktadırlar. Aslmda, vahhabilerin tek bir düşmanı vardır, o da, ehli sünnet görüşünde olan Müslümanlardır. Çünkü, kuruldukları yıldan günümüze kadar, yaklaşık ikiyüz seksen yılı aşkm süredir, bir kafirin burnunu dahi kanatmamışlar, ancak milyonlarca “ehl-i islamı” katletmişlerdir.2 O zaman, S. Kutub’un, sürekli savaş halinde olunması gereken topluluktan kastı, ehli sünnet görüşünde olan, “ehl-i islam” mıdır?

    —————-

    1 Ahmed b. Hanbel, Müsnbed, Hadis No: 5306; Kenz’ul Ummal, Hadis No: 31248.
    2 Vahhabilerin yaptıkları katliamlar için Bkz: Eyüp Sabri Paşa, Tarih-i Vahhabiyan, Sadeleştiren:
    Süleyman çelik, Bedir yay. İsdtanbul-1992. s 26-50. Bu esrin orjinali: İstanbul, Kırk Anbar Matbaasında h. 1296 yılında basılmıştır; Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, Dersaadet, Matbaa-i Osmaniyye, h. 1309, II. Baskı. (I-X). Dr. Sayın Dalkıran’in “Tarih-i Cevdef te islam mezhepleri,” A. Ü. Türkiyat Araştırmaları, Enstitüsü Dergisi, Sayı 20, Erzurum, 2002.

    —————

    Seyyid Kutub, Hıristiyan ve Yahudi gibi kafirleri sevmemeyi, taassub olarak göstermektedir. Halbuki, Allah dostlarını dost, Allah düşmanlarını ise düşman bilmeyenin imanı geçersizdir. Bu hususta; Sure-i Mümtehine, Ayet 1:

    “Ey iman edenler, benim ve sizin düşmanınız olanları dost edinmeyin.”

    Sure-i Fetih, Âyet 29:

    “Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem) Allah’ın Resulüdür. Onunla beraber bulunanlar kafirlere karşı çok şiddetlidirler. Kendi aralarında ise (mü’minlere karşı) çok merhametlidirler.”

    Sure-i Al-i İmran, Âyet 28:

    “Müminler, müminleri bırakıp da, kâfirleri dost edinmesinler! Onları dost edinenler, Allah’u Teâlâ’nın dostluğunu bırakmış olurlar.”

    Sure-i Maide, Âyet 51:

    “Ey İman edenler Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirlerinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğuna yol göstermez.”

    Sure-i Tevbe, Âyet 29:

    “Kendilerine kitap verildiği halde Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’u Teala ve Resulü Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)’in haram kıldığı şeyleri haram tanımayan ve hak din islamı din edinmeyen kimselerle zeliller olarak kendi elleriyle cizye verecekleri zamana kadar harb edin.”

    Sure-i Tevbe, Âyet 30:

    “Yahudiler dediler ki: Üzeyr, Allah’ın oğludur. Hıristiyanlar da dedi ki: Mesih (İsa -aleyhis-selam-), Allah’ın oğludur. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri batıl sözlerdir. Evvelce kâfir olanların batıl sözlerine benzetiyorlar. Allah Teâlâ kendilerini kahretsin! Nasıl (Hakk’tan) çevriliyorlar.”

    Sahih-i Müslim ve diğer birçok Hadis-i Şerif kitabında Ebu Hureyre (Radiyallahu anhu)’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki:

    “Muhammed’in nefsini kudret eliyle tutan Allah’a yemin ederim ki, her kim Yahudi olsun, Hıristiyan olsun beni işitir, sonra da bana gönderilenlere inanmadan ölecek olursa, mutlaka cehennem ehlinden olacaktır/’1

    Sahih-i Buhari’de Ebû Hureyre (Radiyallahu Anhu)’dan, Resûlullah (Sallallahu aleyhi veselem) şöyle buyurdu:

    “İstemeyenler dışında, ümmetimin tamamı cennete girer. Ey Allah’ın elçisi, cennete girmeyi kim istemez ki? denildi. Bana itaat edenler cennete girer, bana karşı gelenler cenneti istememiş demektir.”2

    İmam Ahmed b. Hanbel, Müsnedin’de Ebu Hureyre (Radiyallahu anhu)’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki:

    “Kişi dostunun dini üzeredir. Bu nedenle kişi kiminle dost olacağına dikkat etsin.”3

    Seyyid Kutup ise ; “İslamiyet, diğer dinlere nefret manasını taşıyan dinî taassubu asla kabul etmez,” sözüyle yukarda, bazılarına yer verdiğimiz, kafirleri dost edinmeyip onlara muhalefet ederek buğz edilmesi gerektiğine dair, Kur’an-ı Kerim’de geçen onlarca Âyet-i Kerime ve ayrıca Hadis-i Şeriflere muhalefet ettiğinden dolayı da küfre girmektedir.

    —————

    1 Kütüb-i Sitte, Hadis No: 11, Müslim, İman, 240 (153).
    2 Buhârî, İ’tisâm 2. İmam Muhiddin-1 Nevevi, Riyaz’üs-Sâlihin ve Tercümesi, Tercüme: Kıvamüddin Bursları ve Hasan Hüsnü Erdem, DİB yay. Ankara, 7. Baskı, Hadis No: 158.
    3 Hanbel, Müsned, Hadis No: 8065; Muhammed b. Süleyman er-Rudani, Cem’ul-Fevâid min Câmi’il-usûl ve Mecmâiz-Zevâid, Ocak yay. 2. Baskı, İstanbul-2008; Hadis No: 7870.

    ————-

    Ben bunu böyle anlamıyorum deme şansı yoktur. Âyet’ler çok açık ve kesindir. Kafirler dost edinilmez. Ben Müslümanım diyen bir kişi bu kadar açık deliller varken, başka amaç ve niyeti yoksa, bu delilleri inkar edemez.

    Buraya kadar açıkladığımız hususlar; S. Kutub’un, Yahudi ve Hıristiyanlara laf söyletmemesi ve bundan rahatsızlık duymasının asıl nedenini; yani, Necip Fazıl’ın ifadesiyle, yularının kimlerin elinde olduğunu açıkça göstermektedir. Sonuçta, bu sinsi projenin bir figüranı olduğu çok açıktır.

    (Seyyid Kutup Kimdir, İlahiyatçı Yusuf Özge)

  10. DUA VE TESBİH KONULARINA BAKIŞI
    Seyyid Kutub’un, Hasan Fehmi Ulus tarafmdan tercüme edilen ‘İslami Etüdler’ adlı kitabmm 30. sayfasmda şöyle bir ifade yer almaktadır1:
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    “İslam, durmayan bir mücadele, kesiksiz sürekli bir cihad; hak, adalet ve eşitlik yolunda şehid düşmektir. Aksi halde islam diye bir şey olmaz. O takdirde bu, bazı duaları mırıldanmak, teşbih tanelerini şıkırdatmak, aman Allah’ım bizi koru, gibilerden tantanalar koparmak ve gökten yeryüzüne barışın, hayrın, hürriyet ve adaletin yağmasını beklemek (yani, Hz. İsa Aleyhisselam’ın yer yüzüne inerek adaleti yayacağına inanmak) ve böylesi hayallere kapılmak olur. Oysa, ne gökten böyle bir şey yağar, ne de bizzat kendilerine yardım etmeyen ve toplumlarına güvenmeyen ve cihadda ve mücadelede şeriatı uygulamayan kişilere Allah yardım eder.”

    Seyyid Kutub, bu ifadesinde, bir Müslümanm sürekli savaş halinde olması gerektiğini söylemekte ve eğer savaş yapılmazsa, islam diye bir şey olmaz diyerek, bütün Müslümanları savaşa teşvik edip, savaşmayıp barış içinde olanları da islam dairesinin dışında görmektedir. Halbuki, aşağıdaki Âyet’i Kerime ve Hadis-i Şerifte, savaşın hangi şartlarda yapılacağı açıklanmıştır.

    1 Seyyid Kutub, İslami Etütler, Tercüme: Hasan Fehmi Ulus, Hikmet neşriyat, İstanbul-2007, s. 30

    Sure-i Bakara, Âyet 190:

    “Sizinle savaşanlarla, Allah yolunda savaşınız. Fakat haddi aşmayınız. Muhakkak ki Allah haddi aşanları sevmez/’

    İbn-i Abbas (Radiyallahu anhu)’dan: ” Savaş halinde dahi; kadınları, çocukları, ihtiyarları ve savaştan el çekenleri öldürmeyin. Eğer böyle yaparsanız, haddi aşmış olursunuz. Haddi aşanları da Allah’u Teala sevmez,” diye rivayet edilmiştir.

    Buhari ve Müslim’de Abdullah ibn-i Ebî Evfâ (Radiyallahu anhu)’dan rivayet edilen Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki:

    “Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı istemeyin! Allah tan afiyet (rahatlık, huzur, saadet) isteyin. Fakat düşman da karşınıza çıkarsa, o zaman da sebat-ı kadem edin (sağlam durup düşmandan kaçmaym) ve bilin ki cennet kılıçların gölgesi altındadır. Kur’an-ı indiren, Tevrafı, İncil’i eski peygamberlere indiren, Allah’ım! Bulutları rüzgârın önüne katıp da ordan oraya götürüp yağmur yağdıran Allah’ım!

    Müslümanlara yardım edip, islâm düşmanlarını hezimete uğratan Allah’ım! Bu karşımızdaki kâfirleri hezimete uğrat! Onlara karşı bize yardım eyle, güç kuvvet ver de, onlara karşı galip gelelim!”1 Amin…
    Tirmizi’de nakledilen Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in amcası Ebü’1-Fazl Abbas (Radiyallahu anhu)’dan o şöyle dedi:

    1 Buhari, Cihad 114; Müslim, Cihad 6.

    “Yâ Resûlallah! Bana Allah Teâlâ’dan isteyeceğim bir şey öğret, dedim. Buyurdu ki: “Allah’dan afiyet (selamet ve huzur) dileyin!” Aradan birkaç gün geçtikten sonra tekrar yanına geldim ve tekrar: Yâ Rasûlallah! Bana Allah Teâlâ dan isteyeceğim bir şey öğret, dedim. Şöyle buyurdu: “Ey Abbas! Ey Resûlullah’ın amcası! Allah’tan dünya ve âhirette afiyet dileyin!”1

    S. Kutub ise: “Bazı duaları mırıldanmak, teşbih tanelerini şıkırdatmak, aman Allah’ım bizi koru, gibilerden tantanalar koparmak ancak bir hayale kapılmak olur,”2 diyerek yukarıdaki Hadis-i Şeriflerde Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin kafirlere karşı zafer kazanmak için yaptığı dua ile Hz.Abbas (Radıyallahu anhu)’ya öğretmek için söylediği duaları ise “hayale kapılmak” olarak görmektedir. Bu fikirde olanları Allah ıslah etsin.

    Yukarıdaki, Âyet-i Kerime’lere ve Hadis-i Şerife bakıldığı zaman, savaşm arzu edilmemesi ancak savaş durumunda da kesinlikle savaştan geri durulmaması gerektiği, açık bir şekilde izah edilmektedir. S. Kutub ise: “İslam, durmayan bir mücadele, kesiksiz sürekli bir cihad; hak, adalet ve eşitlik yolunda şehid düşmektir. Aksi halde islam diye bir şey olmaz,”3 demek suretiyle, yukarda saydığımız Ayet-i Kerime’ ler ve Hadis-i Şerifin tam zıttı sözler sarf ederek, yeryüzünde fitne çıkmasına sebep olup, İslama en büyük zararı vermektedir. Bu durum ise, bütün Dünya’da islamın, bir terör örgütü, tüm Müslümanların da terörist gibi algılanmasına neden olmaktadır.

    1 Tirmizî, Daavât 85.
    2 Seyyid Kutub, İslami Etütler, s. 30
    3 Seyyid Kutub, İslami Etütler, s. 30

    Halbuki, Rafii’de Enes (Radiyallahu anhu)’ dan rivayet edilen Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) efendimiz:

    “Fitne uykudadır. Fitneyi uyandırana Allah lanet etsin!”1 diye buyuruyor.

    İslam dini barış dinidir. Hiçbir zaman savaşı isteyen ve fitneyi çıkaran bir din olmamıştır. İslam, ancak dine ve Müslümanlara karşı, kafirler tarafından bir saldırı ve tehdit unsuru söz konusu olursa, savaşı emretmektedir. Bunun dışmda Seyyid Kutub’un dediği gibi sürekli savaşı ve savaşmayı istemek dinimizin emirlerinden olmayıp, bu türden düşünceler, fitne mahsulü ifadelerdir.

    Müslümanlar, kendi aralarında birlik ve beraberlik için de olması gerekirken, maalesef günümüzde, sırf iktidara gelip yönetimi ele geçirmek için ihtilafa düşerek, hasımane tutumlarla, birbirleriyle savaşmaktadırlar. Bu türden fitneler ise isla-miyetin ve Müslümanların bölünmesine sebep olup, dolayısıyla da zayıf düşmesine neden olmaktadır. Bu durum da, en karlı çıkanlar ise sadece kafirlerdir. Netice de, fitne çıkmasma neden olanlar, sadece islam düşmanlarına hizmet etmiş ol-maktadırlar. Halbuki, Müslümanlar arasmda bir ihtilaf çıkarsa, birbirlerini sadece, Âyet-i Kerime ve Hadis-i Şeriflerle iknaya çalışmalıdırlar. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) efendimiz hazretleri veda hutbesinde de bu konuya değinerek şöyle buyurmuştur:

    “Ben size iki emanet bırakıyorum. Birisi Allah’u Teala nın kitabı Kur’an-ı Kerim, diğeri de benim sünnetlerimdir. Bunlara sıkıca sarıldığınız sürece asla dalalete düşmezsiniz/’2

    Şimdi ki veda hutbesinin, bazı yeni baskılarında “diğeri de benim sünnetlerimdir,” ifadesi, baştan beri deşifre etmeye çalıştığımız bu fitne mahsulü zihniyet tarafından bilerek çıkarılmıştır.

    1 Kenz’ul Ummal, Hadis No: 30891.
    2 İmam Mâlik, Muvatta, Kitab’ul-Kader 3.

    Sure-i Al-i İmran, Âyet 103:

    “Allah’u Teala’nın ipine (yani dinine) hepiniz birden sarılınız ve fırka fırkaya ayrılıp ihtilafa düşmeyiniz/’

    Sure-i Hucurat, Âyet 10:

    “Mü’minler kardeştirler. O halde her ne zaman araları açılırsa kardeşlerinizin arasını düzeltiniz. Allah’u Teala’dan korkun ki size merhamet edilsin.”

    Yine bu hususta Müslim ve Tirmizi’de Ebu Hüreyre (Ra-diyallahu anhu)’dan rivayet edilen Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

    “Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız.”1

    İşte, Seyyid Kutub, yine yukarıdaki sözlerinin devamında açık bir şekilde ehli sünnetin dışına çıkarak, aslmda, vahha-biliğe dair fikirleri savunmaktadır. Çünkü gerek Âyet-i Kerime, gerekse bir çok Hadis-i Şerifte geçen dua etmeyi, teşbih çekmeyi, Allah’u Teala’ya sığınmayı ve zikri açıktan inkar etmektedir. “Aman Allah’ım sen koru, sen esirge,” diyerek dua etmenin ne gibi bir sakıncası olabilir? Bunu anlamak mümkün değildir. Bu adamı ve fildrlerini savunanlara soruyoruz; Allah’u Teala’ya nasıl yalvanlır? Sorulduğunda da ben vahhabi değilim diyen bu zihniyetteki insanların söyledikleri sözler, aslında vahhabilerin yaptıklarıyla birebir aynıdır. Çün-kü vahhabiler de namazdan sonra ne teşbih çekerler ne de dua ederler. Yani, biz vahhabi değiliz deseler de kesinlikle vahhabilerle aynı şeyleri yapmaktadırlar.

    1 Müslim, İman 93-94; Tirmizî, Sıfâtu’l-Kıyâme, 56.

    Hz. Ali (Radiyallâhu anhu)’darı Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve selem) buyurdu ki:

    “Dua mü’minin silahı, dinin direği, semâvat ve arzın nurudur/’1

    Ebu Davud ve Tirmizi’de Nu’man İbn-i Beşîr (Radıyallâhu anhu)’dan Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

    “Dua ibadettir, buyurdular ve sonra şu Âyeti okudular. (Sure-i Mü’min, Âyet 60): “Rabbiniz: Bana dua ediniz ki size icabet edeyim. Bana ibadet etmeyi kibirlerine yediremeyenler alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir,”2

    Bu Hadis-i Şerifte ve Âyet-i Kerime de açık bir şekilde duanın ibadet olduğu söylenmekte ve Allah’u Teala bana dua edin ki size icabet edeyim diye emretmektedir. Vahhabiler ve o görüşte olan kimseler, namazlardan sonra teşbih çekmeyi ve dua etmeyi terk edip, yapanlara da bu bidattir diyerek mani olarak, hem Âyet-i Kerime’ye hem de Hadis-i Şeriflere açıktan karşı gelmektedirler.

    S. Kutup, yukardaki yazısında: “Bazı duaları mırıldanmak, teşbih tanelerini şıkırdatmak,” diye alaylı bir ifade ile teşbih çekmeyi de, dua etmeyi de aşağılayarak inkar etmektedir. Halbuki bazı sahabilerin çakıl taşları, hurma çekirdekleri ve düğümlü ipliklerle zikir yaptıkları sabit olmuştur.

    Deylemi, Müsned’ül Firdevs’te Hz. Ali (Radiyallahu anhu)’dan merfu olarak şu Hadis-i Şerifi zikreder:
    “Teşbih en güzel hatırlatıcıdrr.”3

    1 Ebu Ya’la, İbn-i Hacer el-Askalani, Metalibu Aliye, Tevhid Yayınlan: 3/150; Kenz’ul-Ummal,
    Hadis No: 3117.
    2 Kütüb-i Sitte, Hadis No: 1750; Tirmizî, Tefsir-i Gâfir, (2973); Ebû Dâvud, Salât 358, (1479).
    3 Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 20109; Halil Günenç, Büyük Şâfi İlmihali, Yasin yay. s. 151.

    Tirmizi’de Mesleme bin Amr (Radiyallahu anhu)’dan nakledilen Hadis-i Şerifte o şöyle dedi:

    “Ümeyr bin Hâni (Radiyallahu arthu), her gün bin secde yapar ve yüz bin teşbih çekerdi/’1

    Ebu Nuaym’in naklettiğine göre, Ebu Hureyre (Radiyallahu anhu)’nun torunu dedesi hakkında dedi ki:

    “(Dedem) Ebu Hureyre (Radiyallahu anhu)’nun üzerinde, iki bin tane düğüm bulunan bir ipi vardı. O, on ikibin teşbih çekmeden uyumazdı/’2

    (Seyyid Kutup Kimdir, İlahiyatçı Yusuf Özge)

  11. OSMANLI’NIN DİNİ YAŞANTISINI VE TASAVVUFİ HAYATI KÜÇÜK GÖREREK BUNLARI TEMBELLİK ÇAĞI OLARAK GÖRMESİ
    Yaşar Nuri Öztürk’ün tercüme ettiği, Seyyid Kutub’a ait ‘İslam-Kapitalizm Çatışması’ adlı kitabın 108. sayfasında ki şu ifadeler çok dikkat çekicidir:
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    “İslam idaresi sofuluk satan dervişleri, şeyhleri, şunun bunun adaklanyla yaşasınlar diye kendi alemlerine başı boş bırakmaz. İslam, her ferdin bizzat karşılığını alacağı bir işle meşgul olmasını esas tutar. Emeksiz ücret, işsiz gelir yoktur. Namazlar, dualar kişisel olup toplumsal karektere sahip değillerdir. Belli dualar okumak, zikir meclisleri ve evrat okumalar vs. tembellik çağının ürünleridir.”3

    S. Kutub: “İslam idaresi sofuluk satan dervişleri, şeyhleri, şunun bunun adaklanyla yaşasınlar diye kendi alemlerine başı boş bırakmaz.” ifadesi ile, bütün Allah dostu velileri, şeyh ve dervişleri, dilenci, tembel, ayrıca başkalarının eline bakan miskinler gibi göstermeye çalışmaktadır.

    1 Tirmizi, Deavet 25.
    2 Ebu Nuaym İsfehani, (ö. h/430), Hilyef ul Evliya ve Tabakaf ul Esf iya, Beyrut-1996, I,383.
    3 Seyyit Kutup “İslam Kapitalizm Çatışması” Tercüme Yaşar Nuri Öztürk, düşünce yayınlan,
    İstanbul, 19801. Baskı sayfa 91, aynı kitabın 2. Baskısı bir yayıncıhk 1985 İstanbul sayfa 108.den aynen alınmıştır.

    Şimdi, aslında durumun Seyyid Kutub ve bu şekilde düşünenlerin söylediği gibi olmayıp, tam aksi olduğunu, herkesin de çok iyi bildiği örnekleriyle, ispat edeceğiz inşallah.

    Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimiz zamanında Ashab-ı Suffa vardı. Allah’u Teâlâ Sûre-i Tevbe, Ayet 122’de:

    – “Her kabileden bir zümre ayır/’ diye emrettiği için, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Ashabtan, Ashab-ı Suffa’yı ayırmıştır. Bunların sayıları zaman zaman yediyüz-lere kadar çıkardı. Bütün ihtiyaçları Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimiz tarafından bizzat karşılandığı için, kendi ev ahalisi olarak görülmüştür. Bir evin avlu duvarının içinde kalan kısmına da sofa denir. Bu nedenle de burada kalan ashaba, sofa ashabı ismi verilmiştir.

    Bu zatların görevi ise sadece Allah’u Teala’ya gece ve gündüz namazla, teşbihle ve zikrullahla ibadet etmekti. Müslüman askerleri savaşa gitseler dahi, bunlar gitmez, savaşm kazamlması için sürekli dua ederlerdi. S. Kutub ise dua etmeyi hayale kapılmak olarak görmektedir.

    Sûre-i Müzzemmil, Âyet 20:

    “(Rasûrüm!) Senin gecenin üçte ikisine yakın kısmını (bazen) yarısını (bazen de) üçte birini yatmadan (ibadetle) geçirdiğini ve beraberinde bulunanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını) Rabb’in elbette biliyor/’ dediği zümre, işte bu Ashab-ı Suffa’dır.

    Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) den sonra gelmiş olan bütün tasavvuf ehli şeyhler ve dervişler de, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem), ile Ashab-ı Suffa’yı bu .şekilde örnek alıp, yaptıklarım aynen uygulamaya çalışmışlardır. Yaşantıları da onlarınkinden milim farklı değildir. O zaman, S. Kutub’un “tembellik çağı” diye ifade ettiği çağ ile Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ve Ashab-ı Suffa’nın yaşadığı bu dönem mi kastediliyor?

    Hasan (Radiyallahu anhu)’dan Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyurdu ki:

    “Allah’u Teâlâ’nın rahmeti, benim halifelerime olsun. (Sahabe-i Kiram): Ya Resûlullah! Senin halifelerin kimlerdir? dediklerinde, buyurdu ki: Sünnetimi ihya eder ve nâsa da öğretirler/’1

    İşte, şeyhler ve dervişler de, Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimizin sünnetlerini, birebir örnek alıp, önce kendileri yaşayarak, nâsa da bu şekilde öğretmektedirler. Bu nedenle de tarikatlara “Tarikat-ı Muhammediyye-i âliye” denmiştir. Yani Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in yolu demektir. Çünkü, tarikatlar, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimizin hayatı boyunca Ashab-ı Suffa’ya yaptığı yedirme, içirme de dahil, diğer sünnet-i seniyye’lerini, tüm yönleriyle, yaşantılarında uygulamaya çalıştıkları için bu isim verilmiştir. Özellikle, dergahlar da, halka zengin fakir ayırt etmeksizin yedirme, içirme, Allah rızası için yapılmaktadır. Bu nedenle, Allah dostu veliler, şehyler hiç bir zaman halkın eline bakmayıp, onlardan da bir beklenti içerisine girmemişlerdir. Hatta tam tersi, en zor şartlarda dahi halk bu zatlara sığınmış ve bunların maddi ve manevi yardımlarını görmüşlerdir. Örnek verecek olursak; Abdulkadir Geylani Hazretlerinin, Bağdat’ta hala açık olan dergahmda o zamandan günümüze kadar miskinler ve kimsesizlerin yiyip içip barmması herkes tarafından bilinmektedir. Muhiddin-i Arabi Hazretlerinin Şam’da, türbesinin bulunduğu dergah hala açık olup, fakir fukaraya yemek verilmekte ve zikrullah meclisleri devam etmektedir. Ayrıca herkesçe malum olan diğer bir husus ta şudur; Yunus Emre hazretleri zamanında, yaşanan kıtlık nedeniyle, o bölge halkının tamamının yiyecek temini için Şeyh Hacı Bektaşi Veli hazretlerinin dergahma gitmesi gibi, Yunus Emre hazretlerinin de, o dergaha gidip kendi köylüleri için buğday isteyip alması meşhurdur. Tüm bunların yanında, gerçek ismi Şeyh Hâmid Hâmid’ûd-Dîn-i Veli olan, fakir fukaraya somun ekmek yapıp bedava dağıttığı için “Somun-cu Baba” diye anılan ve Hacı Bayram veli Hazretlerinin de şeyhi olan zatı bilmeyen yoktur.

    1 Seyyid Ahmed Haşimi, Muhtarü’l-Ehâdîsîn Nebeviyye vel Himem’il-Muhammediyye,
    Muharriri: Abdulkadir Akçiçek, Salah Bilici Kitabevi yay. İstanbul, Hadîs No: 250, Râmûzu’l-Ehâdis, Hadîs No: 3633.

    Aynı şekilde, geçimini çiftçilikle sağlayan Hacı Bayram Veli Hazretlerinin de kendi çevre halkına maddi ve manevi destek olduğu, bilinen diğer bir gerçektir. Yüzlerce insan dergahında kalır, yer içer, ilim ve ibadetle meşgul olurdu. Dikkat edilirse uygulamalar bizzat Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ile Ashabı Suffa’nın yaşantıyla birebir aynıdır. Her Osmanlı padişahı da bu zatlara büyük hürmet eder, alacakları bir çok önemli kararlarda, onların bizzat fikirlerine başvururlardı. Hatta, halkına ve devletine karşı yaptığı büyük hizmetlerinden dolayı, Hacı Bayram Veli Hazretlerini ve müridlerini, vergiden muaf tutmuşlardı. Şeyh ve dervişlerin halktan gelen adak ve yardımlarla geçinmediği, aksine, halka maddi ve manevi gerçek yardımları bu zatlarm yaptığına dair şanlı tarihimizde, bunlar gibi sayılamayacak kadar çok örnekler mevcuttur. Fakat bizler ise, özellikle çok bilinen hadiselerden bir kaçını alabildik. Yoksa bu husus, müstakil bir kitap yazmayı gerektirir.

    Enes İbn-i Mâlik (Radiyallahu anhu)’dan rivayetle Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyurdu ki:

    “Şeyhlere tazim ve hürmet edin. Çünkü şeyhlere yapılan Allah’u Teâlâya’dır, Her kim şeyhlere tazim ve hürmet etmezse benden değildir/’1

    Bu ve benzeri Hadis-i Şeriflerden dolayı, her Osmanlı padişahının bir şeyhi vardı ve padişah olmalarına rağmen, o zatlarm önüne asla geçmezlerdi. Bu şekildeki tasavvufi yaşantı, Osmanlı’nın altıyüz yıllık sürecini kapsamaktadır. Zaten bu hassasiyetlerinden dolayı, tüm Dünya’ya hükmetmişlerdi. Çünkü, örnek aldıkları Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ve Ashab-ı Suffa’dır.

    1 Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadis No: 3043; Muhtar’ül Ehâdîsîn Nebeviyye, Hadîs No: 222.

    Başarı ve güzelliklerle dolu, Müslümanların refah ve bolluk yılları olan bu zamanlar ise, Seyyid Kutub ve bu fikri savunan kişiler tarafından, tembellik çağları olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Haşa bu tembel insanlar nasıl olmuş ta, tüm Dünya’ya hükmetmiştir. Bu hususun açıklanması gerekmek-tedir. Tasavvuf, hangi dönemde, gerilemenin asıl sebebi olup, ilerlemenin de önünde engel teşkil etmiştir? Elbette ki hiçbir zaman…

    Aslında tasavvuf ehli bu insanlar, tembel olmadıkları gibi aksine çok çalışkandırlar. Şöyle ki; normalde beş vakit namaz farz kılınmışken, bunlar, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ile Ashabı Suffa’nm sürekli kıldığı gece namazı, kuşluk, işrak ve evvabin gibi nafile namazları fazladan yaparlar, ayrıca namaz sonrası çekilen tesbihatlara ilaveten günlük yüzlerce evradı vazife olarak yapıp, Allah’u Tela’yı da çokça zikrederler. Farz olan Ramazan orucu haricinde, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in yaptığı gibi pazartesi ve perşembe günleri ile muharrem ayında ve diğer günlerde herkesten fazla nafile oruçlar tutarlar. Bunun haricinde toplumsal konularda da en önde bu insanlar mücadale ederler. Bu, şeyhler ve dervişler, insanlar arasındaki kan davası ve benzeri, her türlü husumet ile anlaşmazlıkları, aracılık yapmak suretiyle devreye girip ortadan kaldırırlar. Yani toplumsal barışa en fazla bu insanlar destek vererek öncülük yaparlar. Tembellik bunun neresindedir? Fazla ibadet yapmak ne zamandan beri, tembellik sayılıp, ayrıca, bilim ve teknolojinin gelişmesinin önünde engel olmuştur. Osmanlılar hem ibadeti fazla fazla yapmış hem de her türlü teknolojik gelişmeleri ya-kından takip ederek, alıp uygulamış ve geliştirmiştir. Fatih Sultan Muhammed Han Hazretlerinin İstanbul’u feth ederken kullandığı toplar ve gemilerden, o dönemde daha gelişmişleri var mıydı? Elbette ki yoktu. İşte, son teknolojiyi kullanan, Fatih Sultan Muhammed Han Hazretleri, bu fetih ile bir çağı kapatıp yeni bir çağ açmıştır. Merak ediyoruz; Acaba, Seyyid Kutub’un “tembellik çağı” dediği, bu yeni çağ mı, yoksa eskisi mi?

    Abdullah b. Beşir (Radiyallahu anhu)’dan rivayetle Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

    “Konstanrin (İstanbul) şehri muhakkak feth olunacak. Onu feth eden kumandan ne güzel kumandandır. O’nun askeri de ne güzel askerdir,”1 diyerek, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Osmanlı’yı övmektedir. Dine ilk önce Arap’ların, daha sonra da Türk’lerin, büyük hizmet edeceğini işaret eden hem Âyet’i Kerime, hem de birçok Hadis-i Şerif vardır. Bunlardan; Sure-i Maide Ayet 54:

    “Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, Allah, Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu, kendisinin onları seveceği, onlarında kendisini seveceği bir kavim getirir ki; Onlar Allah yolunda savaşırlar ve hiçbir kınayanın kınamasından çekinmezler. Bu Allah’ın lütfü inayetidir ki, onu kime dilerse ona verir. Allah ihsanı bol olan, en çok bilendir.”

    1 Ahmed Bin Hanbel, Müsned, Hadis No: 18189; Taberani, Mu’cem’ul Kebir, Hadis No: 1202;
    Mehmed Emre, Kırk Mevzuda Kırk Hadîs Kitabı, Osmanlı yayınevi, İstanbul, Hadis No: 28; el-Hakim, el-Müstedrek, IV/42-422, Haydarabat 1335.
    2 Bkz: Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meali Âlisi, Bilmen Yayınevi, İstanbul-
    1967.

    Ömer Nasuhi Bilmen’in yazdığı tefsiri2 ile muteber bir çok tefsirlerde bu Ayet-i Kerime de övgüyle bahsedilen topluluğun Türk’ler olduğu belirtilmiştir. Nitekim bu görüşü sahih olarak rivayet edilen şu Hadis-i Şerif desteklemektedir:

    Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimiz Hz. Ali (Radiyallahu anhu) efendimizi çağırarak ona buyurdu ki:

    ”Sizler Rumlarla mutlaka çarpışırsınız! Ne varki sizden sonra -islamın yüz akı- bir ordu gelir ve Rumlarla, asıl onlar çarpışır. Onlar öyle kimselerdir ki; Allah yolunda olmaktan ve bir kınayanın kınaması ve nede dedikodusundan hiç korkmazlar. İşte onlar teşbih ve tekbir sesleri ile İstanbul’u ve Roma’yı fethederler. Oralardan daha önce hiç bir yerden alamadıkları miktarda öyle çok ganimetler elde ederler. Onlar bu ganimetleri aralarında kalkanları ölçek yaparak taksim ederler. Sonra biri nida eder: “Ey ehl-i İslam! Deccal sizin topraklarınızda ve beldenizde ortaya çıktı/’ der. İnsanlar ellerindeki malları bırakırlar. Onlardan bir kısmı malları alır, bir kısmı ise terk eder. Malları alan da terk eden de pişmanlık duyar. Bu bağıran kimdir derler. Bağıranın kim olduğunu bilemezler. İçinizden öncü birlikler gönderin, araştırsınlar, eğer deccal çıkmışsa, onun haberini getirirler derler. Onlar giderler bakarlar ve bir şey göremezler. İnsanları şüphe içinde görürler. Sonra şöyle derler: o bağıran kişi muhakkak ki bir haber için bağırdı, boşuna bağırmaca. Kararlı davranın, herkese haber verin, hep beraber çıkar bakarız, eğer deccal çıkmış ise onunla savaşırız, ta ki Allah onunla bizim aramızda hükmünü verinceye kadar, zira Allah hüküm verenlerin en hayırlısıdır. Ama eğer deccal çıkmamış da başka bir şey olmuşsa, işte beldeniz, akrabalarınız ve askerleriniz orada duruyor, onlara dönersiniz derler. **

    Ayrıca,Vahhabi olan İbn-i Suud’da, İngilizler’le yaptığı bir toplantıda, Hıristiyanlarla ilgili bazı Kur’an Ayet’lerini okumuş, sonra da Philby’e dönerek: “Kendisini kuzeni saydığını, zira Hıristiyanların İshak Peygamber, Araplarında İshak’m kardeşi İsmail Peygamber evladından olduklarını, Türk’lerin (yani Osmanhlar’ın) ise Tatar kökenli evlad-ı iblis’ten olduklarını ifade etmişti/’2

    Suudi Arabistan’da vahhabi alimlerinden olan Yusuf bin Abdullah el-vabil adındaki hain de, Eşratüs- saah adlı kitabının 216-217. sayfalarmda Türk’lere şu ifadelerle kafir demektedir:

    “Bugün İstanbul, hala kafirlerin (Türklerin) elindedir. O doğrulan söyleyen ve her söylediği de başkaları tarafından kabul ve tasrik edilen peygamberin haber verdiği gibi, yakında ve son defa olmak üzere yeniden feth edilecektir.”3

    Bu ırkçı söylemler ile aşağılık itham ise vahhabilerin Türk’lere, dolayısıyla ehl-i sünnet vel cemaat mezhebiyle yönetilen Osmanlı’ya karşı olan kin ve nefretlerinin açık bir göstergesidir. Bu yüzden inkar ettikleri yüzlerce Hadis-i Şerifler gibi ayrıca, Türkler’den övgüyle bahseden onlarca Hadis-i Şerifleri de özellikle gizlemişler ve yok saymışlardır.

    1 Hakim, Müstedrek Ale’s-Sahihayn, (Mektebet’üş-Şamile 2), Hadis No: 8625.
    2 Doç. Dr. Büyükkara, İhvan’dan Cüheyman’a Suudi Arabistan ve Vehhabilik, s. 48.
    3 el-Vabil, Yusuf b. Abdullah, Eşratüs-Sâah, el-Ihsa, (el-Memleketü’s- Suudıyye),1990 s.216,217;
    Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı, Hz. Peygamberin Hadislerinde Türkler (Selçuklular, Moğallar, Osmanlılar), Kuzucular Ofset-Konya, 3. Baskı, 1996, II, s. 158.

    Bununla da yetinmeyip, Türk’lere, yukardaki gibi aşağılık iftiralarda bulunmaktadırlar. Seyyid Kutub, Osmanlı düşmanlığı hususunda da, vahhabilerle aynı çizgidedir. Çünkü, Seyyit Kutub’un fikir babalarından ve aym o dönemin İhvan-ı Müslimin teşkilatının yöneticilerinden olan, Osmanlı’nın yıkılmasına çanak tutan Reşit Rıza’da, aynı Osmanlı ve Türk’ler aleyhinde yazdığı “el-Menar” adlı tefsirinde Araf Suresi 187. Ayet’ini yorumlarken şu ifadeleri kullanmaktadır:

    “İstanbul’un gerçek fethi; orasının, Türk eşkiyalarmın elinden Arap’lar tarafından kurtarılması ve yeniden fethi ile mümkün olacaktır,” diyerek sözlerine şu şekilde devam etmektedir:

    “Müslüman Türk’ler İstanbul’un fethini işaret eden hadislerin Sultan Mehmed’in İstanbul’u feth etmesiyle gerçekleştiğini iddia etmektedirler. Ancak hadislerin manası (yukarıda söylediğimiz gibi) çok açıktır (yani şehrin Türk eşkıyaların elinden alınmasıdır) demektedir.1

    Aynı Reşit Rıza gibi onun görüşünde olan Türk düşmanlığı yapanlardan biri de Mısırlı Ezher alimlerinden (1892-1958) Ahmet Muhammed Şakir hainidir. Bu da İbni Kesir’in Umderu’t-Tefsir adındaki kıymetli kitabım kendi görüşüne göre yeniden açıklayıp tahrif ederek yayınladığı o kitapta, aynı şekilde şu ifadeleri kullanmıştır: “Hadislerde müjdelenen İstanbul’un fethine gelince o çok yakın veya uzak zaman da gerçekleşecektir. Ancak bu içinde bulunduğumuz asırdan çok önce Türk’lerin İstanbul’u feth etmelerine gelince, şüphesiz bu Arap’ların yapacağı büyük fethe ön hazırlık olmalıdır/’2 demektedir.

    1 Reşit Rıza, Tefsir-ül Menar, Mısır, hicri. 1367 IX. Sayfa 447; Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı, Hz. Peygamberin Hadislerinde Türkler (Selçuklular, Moğallar, Osmanlılar), II, s. 157-158.
    2 İbni Kesir, Umdetu’t- Tefsir, tahkik Ahmet Şakir, Mısır,1377 II, sayfa 256; Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı, Hz. Peygamberin Hadislerinde Türkler (Selçuklular, Moğallar, Osmanlılar), II, s. 158.

    Yeni Ümit Dergisinin 90. sayısmda Ahmet Muhammed Şakir’i anlatırken kullanılan şu cümleler çok dikkat çekicidir; “Ahmet Muhammed Şâkir, fikrî planda yürüttüğü bu direnişinde yalnız değildir. Bu hususta, ona Muhammed Zâhid el-Kevserî (v. 1371/1952), Muhammed Hâmid el-Fıkî (v. 1378/1959), Muhammed el-Emîn eş-Şenkîtî, Seyyid Kutub (1906-1966) gibi âlimler iştirak etmişlerdir/’1

    Görüldüğü üzere Seyyid Kutub Türklere kafir diyen şahıslarla sıkı fıkı ilişki içindedir. Yazıda geçen “fikrî planda yürüttüğü bu direnişinde yalnız değildir” ifadesinden de anlaşıldığı üzere onlarla aynı düşüncede olduğu kesindir.

    İstanbul’un fethinden sonra kılman ilk Cuma namazım, ikindi namazının sünnetini, Fatih Sultan Muhammed Han Hazretlerinden başka, hiç terk etmeyen kimse bulunamadığı için kendisinin imam olup kıldırması da ayrıca, Osmanlı Padişahlarının ibadete ne kadar önem verdiklerini göstermesi açısından çok önemlidir. Çok fazla ibadet insanı çağın gerisinde bırakmaz, aksine, az ibadet Allah’u Teala’nın yardımından mahrum bırakır. Osmanlılar, çok fazla ibadet ile sünneti Resulullah’a gereği gibi önem vermişler, bu nedenle de Allah’u Teala’nm verdiği nusrat ile Dünya’ya hükmetmişlerdir.

    Karşılarında ise kimse duramamıştır. Bu hususta Hadis-i Şerif:

    “Türkler size ilişmedikçe siz de, onlara ilişmeyiniz. Çünkü ümmetimin mülkünü ve Allah’ın ona olan ihsanını en evvel Kantura oğulları (Türkler) alacaktır.”2

    Fahrettin paşa, Medine müdafasmda yaptığı çetin mücadelenin sonunda Medine’den ayrılma mecburiyetinde kalınca, ayrılırken Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizle ilgili şu kasideyi yazmışur.3

    Bir Ulu’l-emr idin emrine girdik
    Ezelden bey’atli hakanımızsın
    Az idik sayende murada erdik
    Dünya ve ahiret sultanımızsın

    1 Yeni Ümit dergisinde yayınlanan Tahir Emir Yılmaz’ın Ahmet Muhammed Şakir adlı makalesinden alınmıştır. Sayı 90, (Ekim-Kasım-Aralık 2010) bu hususta ki bilgi için Bkz: http^www.yerıiumit.com.tr/konular/detay/ahmed-muhammed-sakir
    2 Taberani, Mu’cem’ul Kebir, Hadis No: 10236.
    3 Başka bir rivayette de Fahreddin Paşanın subaylarından birisinin olduğu söylenmektedir.

    Unuttuk İlhan’ı Kara Oğuz’u İşledik seni göz bebeğimize Bağışla ey şefi’ kusurumuzu Bin küsur senelik emeğimize
    Suçumuz çoksa da sun’umuz yoktur Şımardık müjde-i sahabetinle Gönlümüz ganidir, gözümüz toktur Doyarız bir lokma şefaatinle
    Nedense kimseler dinlemez eyvah
    O kadar saf olan dileğimizi
    Bir ümmi isen de ya Rasulallah
    Ancak sen okursun yüreğimizi
    Suları tükendi gülaptanların Dinmedi gözümüz yaşı merhamet Külleri soğudu buhurdanların Aşkınla bağrını yakmada millet
    Geçmemiş Türkçede Kays-u Hasan’m
    Yok bizde ne Bürde ne de Muallaka
    Yolunda baş veren Âl-i Osman’ın
    Kan ile yazdığı tarihten başka Ne kanlar akıttık hep senin için O Ulu Kitab’ın hakkıçün aziz Gücümüz erişsin ve erişmesin Uğrunda her zaman döğüşeceğiz
    Yapamaz Ertuğrul Evladı sensiz
    Can verir cananı veremez Türkler
    Ebedi hadimü’l-Harameyniniz
    Ölsek de ravzanı ruhumuz bekler.

    İslam, düşmanı Avrupa’lılar dahi Osmanlı’ya olan hayranlığını gizleyememekte, hatta Kanuni Sultan Süleyman Hazretlerini ilk ve en iyi kanunları yapıp uyguladığı için, en iyi kanun adamı olarak adlandırmışlardır. Bu nedenle de Avrupa’ lılar, kendisine, Muhteşem Süleyman ismini vermiştir. Kanuni Sultan Süleyman Hazretlerinin Fransa kralı Fran-suva’ya yazdığı mektupta ki şu satırlar; Osmanlı’nın Allah’u Teala’nın Nusranyla Dünya’yi nasıl dize getirdiğini göstermesi açısmdan çok anlamlıdır:

    – “Ben ki sultanlar sultanı, hakanlar hakanı hükümdarlara taç veren Allah’ın yeryüzündeki gölgesi Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Azerbay-can’ın ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen’in ve nice memleketlerin sultanı ve padişahı Sultan Bayezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han’ım. Sen ki Fransa vilayetinin Kralı Fransuva’sın. Hükümdarların sığındığı kapıma elçinizle mektup gönderip, ülkenizi düşman istila edip, şu anda hapiste olduğunuzu bildirip, kurtuluşunuz konusunda bizden yardım talep ediyorsunuz. Söylediğiniz her şey dünyayı idare eden tahtımızın ayaklarına arz olunmuştur.”

    Bu mektup sonrasında, Kanuni Sultan Süleyman Hazretleri, devreye girip başka bir mektupla, Fransa kralını esir düştüğü başka bir imparatorluktan kurtarmıştır.

    Ayrıca, yine Fransa’da ilk defa dansın icat edilmesi ile birlikte yasaklanmasını emretmesi ve yüz yılı aşkın bir süre dansm, Fransa’da yapılamaması ise, Osmanlı’nın güç ve kudretinin büyüklüğünü, göstermesi açısmdan çok önemli başka bir ayrıntıdır.

    İşte, dansı Fransa’da, yüz yıldan fazla bir süre yasaklayan o mektup: “Sefirimden (elçiliğimden) aldığım haber de, memleketinizde, dans adı altında, kadın erkek birbirine sarılmak suretiyle, ahlaksız bir şekilde fuhşiyat yapılmakta olduğu tarafıma bildirilmiştir. Hem hudûd olmaklığımız itibariyle, iş bu rezaletin memleketime de sirayeti ihtimâli muvacehesinde nâme-i hümâyûnumun yed’ine vusulünden itibaren iş bu rezalete son verilmediği takdirde, orduyu hümâyûnumla bizzat gelüb işbu rezaleti men’e muktedirim,” demektedir.

    Kanuni Sultan Süleyman Han hazretleri Fransa da vals denilen dansm yapıldığını haber almca bu fermam, Fransa kralına gönderiyor. Tarihçi Hammer’in dediğine göre bu mektup gönderildikten sonra, yüz yılı aşkm bir süre Fransa da dans yasaklanmıştır. Kanuni’nin vefatından sonra bile korkularından dans edememişlerdir. Görüldüğü üzere maneviyat sahibi bu zatlar, Allah’u Teala’nın verdiği nusrat ile kabirlerinde bile dünyaya korku saçmaya devam etmektedirler. Osmanlı ruhu hep dünyayı ürkütmüştür ve ürkütmeye de devam etmektedir. Bu nedenle, ülkemizde tefrika çıkarmak, kardeşi kardeşe kırdırmak için, büyük oyunlar sergilenmeye çalışılmaktadır.Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar Şanlı Bayrağımızın gölgesinde yaşayan herkes; hangi dilden, hangi ırktan olursa olsun kardeşçe yaşamaya devam edecektir. Osmanlı ruhu (hıfz) oldukça tefrika çıkarmaları imkansızdır.

    Bir mektupla, bir İmparatordan, bir kral kurtaran ve bir ülkede ki ahlaksızlığı önleyen güç, Selimiye’yi inşa eden teknik. Ve bilhassa, Fas’tan Hindistan’a, Avusturya’dan Yemen’e kadar, ayrı ırktan, ayrı kavimden, ayrı dilden, ayrı dinden milyonlarca insanı “kardeşçe yaşatan bir arada tutup himaye eden ruhtur Osmanlı Devleti!”

    Yine Ramuz’ul Ehadis kitabmda Müslim (Radiyallahu anhu)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu:

    “Hıfz (koruma, himaye etme, savunma kabiliyeti), on kısma ayrılmıştır: Dokuzu Türkler’de, biri diğer insanlardadır. Cimrilik on kısma ayrılmıştır: Dokuzu Acemlerde (İranda), biri diğer insanlardadır. Cömertlik on kısma ayrılmıştır: Dokuzu Sudanlılarda, biri diğer insanlardadır. Haya on kısma ayrılmıştır: Dokuzu Araplarda, biri diğer insanlardadır. Kibir on kısma ayrılmıştır: Dokuzu Rumlarda, biri diğer insanlardadır/’1

    İşte bu nedenle, Osmanlı İmparatorluğu, asırlarca farklı din, dil ve ırktaki insanları bir arada tutup, barış ve huzur içerisinde himaye etmiştir.

    Geriye dönüp islam tarihine şöyle bir bakacak olursak, tasavvufun tam olarak yaşandığı, Osmanlı dönemi haricinde, Müslümanların bu şekilde güçlü olup Dünya’yi dize getirdiği başka bir dönem var mıdır? İşte bu başarı, Seyyit Kutub gibilerinin, tembel dediği insanların yaşadığı bu çağlarda elde edilmiştir. Bu insanları tembellikle itham eden S. Kutub’un çalışkanlıktan kastı: “İslam, durmayan bir mücadele, kesiksiz sürekli bir cihad; hak, adalet ve eşitlik yolunda şehid düşmektir/’2 ifadesinde de geçen “islam durmayan bir mücadele, kesiksiz sürekli bir cihad” ise, o zaman savaşmayan herkes tembel mi olmaktadır? Elbette ki değildir. Bunlarm çalışkanlık dediği ise, aslında, sadece devlet yönetimine karşı baş kaldırıdır. Zaten S. Kutub’un ülke kalkınması ile kafirlere karşı yaptığı bir mücadele veya çalışkanlık söz konusu bile olmamıştır. Bütün çalışkanlığı ise yönetime karşı isyan ve halkı da bu isyana teşvikten ibarettir. Zaten Müslümanlar arasmda fitne çıkartıp, yönetime karşı ihtilal girişiminde bulunduğu için Cemal Abdunnasır tarafından idam edilmiştir. İşte gelmiş geçmiş tüm tasavvuf ehlini tembel ve zararlı insanlar gibi göstermeye çalışan Seyyid Kutub budur.

    1 Ramuz’ul-Ehadis, Hadis No: 4140.
    2 Seyyid Kutub, İslami Etütler, s. 30

    S. Kutub’un, insanlardan gelen adak ve yardımlarla geçindiklerini iddia ettiği tüm Allah dostu veliler ise; hayatları boyunca topluma örnek olmuş ve bizzat toplum tarafından da örnek alınmış insanlardır. Bu Osmanlı’lar zamanında da öyleydi, şimdi de hâlâ öyledir. Bu insanlar yaşarken örnek alınmış, öldükten sonra da örnek almarak kabirleri milyonlarca insan tarafından ziyaret edilmektedir ve edilmeye de devam edilecektir. Hatta, Mevlana Celalettin Rumi Hazretlerini ziyaret eden milyonlarca kafirden, Müslüman olarak islamı tercih edenler oldukça fazladır. Bu insanları tembellik çağının ürünü ve başkalarının sırtından geçinen insanlar olarak gören S. Kutub ile benzeri zihniyetteki serserilerden, kaç tanesinin kabri ziyaret edilmektedir? Bu sapıklar, yaşarken kaç kafiri Müslüman etmişlerdir? Zaten bunların böyle bir dertleri olmadığı gibi, aksine, bütün meseleleri de ehli sünnet görüşündeki Müslümanları yoldan çıkarıp tamamen kafir etmektir. Tasavvuf ehli bu zatlar kabirlerinde yatarken bile, kafirlerin Müslüman olmasma vesile olurken, bu aymazlar da yaşarken Müslümanları kafir etmeye çalışmaktadırlar. Aşağılayarak, hakaret ettikleri Allah dostu şeyh ve dervişlerle, bu serserilerin arasındaki fark, bu düzeydedir.

    Aslında, S. Kutub ve günümüz uzantılarının, sıkıntı aldıkları husus, tembellik falan değildir, tam tersi bu insanların çalışkanlıkları ve sadakatla manevi güç kaynağımız olan Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’e bağlılıklarıdır. Bu durum, onları aşırı derecede rahatsız etmektedir. Yoksa ortada zaten, tembellik falan da yoktur, aksine çok fazla çalışma ve sadakatla bağlılık söz konusudur. Hal böyle olunca, bu manevi gücü ortadan kaldırmak isteyen başta İngilizler olmak üzere, diğer dış güçler, yukarda ifade etmeye çalıştığımız, bu proje oyunu, uygulamaya koymaktan başka çare bulamamış-lardır. Bu nedenle de ehli sünnet görüşündeki Allah dostu velilerle, Osmanlı’ya saldırmaktadırlar. Allah’tı Teala, tüm Müslümanları bunların şerrinden emin eylesin. Amin!

    Müslim ve diğer bir çok Hadis kitabında geçen Hadis-i Şerifte Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor ki:

    “Ümmetimden bir taife daima hak üzere olur. Onlara, muhalifleri kıyamet gününe kadar asla zarar veremez ve onları mağlup edemezler/’1 Bu Hadis-i Şerifte de açık bir şekilde geçtiği üzere, her dönemde olduğu gibi günümüzde de, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ve Ashab-ı Suffa’nm yaptığım aynen yapıp uygulayan, yedirip içirmeleri ile meşhur hakiki dergahlar, şeyh ve dervişler hâlâ mevcuttur. Buralarda kimsesizler, hastalar ve her türlü misafirler yatarlar, yerler ve içerler. Bu insanların, hastasma, yaşlısına her türlü hizmet Allah rızası için en iyi şekilde yapılır. Kimseden de beş kuruş para almmaz da, ima ile istenmez de. Aksine çoğu yolda kalmışlara maddi yardım dahi yapılır. Onlarca genç kız ve erkekler, her türlü ihtiyaçları karşılanarak evlendirilir. Buna karşılık, S. Kutub ve benzeri düşüncedeki aymazlar ise, bu insanları başkalarının sırtmdan geçinmekle itham ederler. Bu iftiralarının doğru olduğuna dair, bir tane bile gerçek örnek yoktur.

    Her mevzuda olduğu gibi bir şeyin aslı ve maalesef sahtekarı da vardır. Bunu suistimal ederek maddi menfaat elde etmeye çalışanlar elbetteki olacaktır. Ancak bunları ayırt etmek çok kolaydır. Bu türden sahtekarlarm ömürleri fazla uzun olmaz ve foyaları çok kısa sürede ortaya çıkar. Bu nedenle, kurunun yanında yaşı da yakmak, bu zatlara karşı yapılmış büyük bir haksızlıktır. Seyyid Kutub’un yaptığı bu saldırı ve iftiralara benzer saldırılar, günümüzde de hala devam etmektedir. Hatta hakiki dergah ve şeyhleri karalayıp halkın gözünden düşürmek için sahte ve düzmece şeyh ve dervişler türetilmiş ve yakın tarihimizde de buna benzer bir oyun sergilenmiş olup, daha sonra belgeleriyle bu işin bir kumpas olduğu anlaşılmıştır. Ali Kalkancı ve Fadime Şahin hadisesinde olduğu gibi… Ayrıca, şeyhleri, din alimlerini, özellikle de yüzlerce yıl kafirlere kök söktüren bazı Osmanlı padişahlarım, haşa sahtekar, para ve içki ile kadm düşkünü insanlarmış gibi gösteren filimler ve diziler çekilerek, televizyonlarda, yıllarca milletimize izlettirilmiştir. Hâlâ, bu ve buna benzer yeni filim ve diziler çekilip, yayınlanarak kara propagandaya devam edilmektedir.

    1 Bkz: Buhari, i’tisâmu bil’kitabi ves-sünneti 10; Müslim, İman 71; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 16324,18487. Ayrıca, bunun benzeri olan Hadis-i Şerifler Tirmizi, İbn-i Mace ve Ebu Davud tarafındanda nakledilmiştir.

    Durum böyle olduğu halde, S. Kutup ve benzerlerinin, bütün dergah, şeyh ve dervişleri aynı kategoriye koyup onları, “başkalarından gelen adaklarla geçinen” ayrıca “tembellik çağının ürünleri” gibi gösterme çabaları da, yularım elinde tutanlardan aldığı talimatlarla yaptığı, kasıtlı bir saldırıdır. Hatta, farklı kulvardaki kişilerin ise aynı şekilde ortak hareket etmeleri ise çok manidardır.

    Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimiz veda hutbesinde:

    – “Arab’ın Acem’e, beyazın-siyaha bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır/’demektedir.

    Her Müslümanın bu Hadis-i Şerifte belirtilen bilinçte olup, bu şekilde de amel etmesi gerekir. Bizler de bu Hadis-i Şerifte emredilen hassasiyetlerin farkındayız ve bu bilinçle de hareket etmekteyiz. Ancak vahhabi zihniyetli bir takım sapık çevreler özellikle, ehli sünnet görüşünde olan Osmanlı’ya hakaret edebilmek için, Türk’lere ve tasavvuf ulemasma alçakça saldırmışlardır. Bu aşağılık saldırıya hala da devam edilmektedir. Bu nedenle Türk’lerden övgüyle bahseden, tüm Hadis-i Şerifleri uydurmadır demek suretiyle yok saymaktadırlar.

    Bu yüzden bizler de özellikle, Türk’ler hakkındaki yok sayılan Hadis-i Şerifleri ve Osmanlı’nın islamiyete yaptığı büyük hizmetleri, ehli sünnet itikadmda olan bütün Müslüman kardeşlerimize hatırlatmak gayesiyle, Türk’leri överek anlatan Ayet-i Kerime ve çok sayıda ki Hadis-i Şeriflerden bazılarına yer verdik.1 Buradaki amacımız kesinlikle, Türk milliyetçiği ile ırkçılık yapmak değildir.

    İmtisali Cahidû fillah oluptur niyyetim,
    Dini islamın mücerred gayretidir gayretim.

    1 Türkler ile ilgli hadisleri için Bkz: Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı, Hz. Peygamberin Hadislerinde Türkler (Selçuklular, Moğallar, Osmanlılar) kitabına müracat ediniz.

    Fazlı hak ve himmeti cündü ricalullah ile, Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyyetim.

    Fatih Sultan Muhammed Han hazretlerinin de, bu beyitlerinde belirttiği gibi, bizim de gayemiz dini islamı yüceltip, kafirleri de deşifre etmektir. Başka bir amacımız yoktur.

    Aslında Tarikat, islamivette çok çalışmanın adıdır:

    Zaten bu hususta Allah’u Teala, Sure-i Zariyat, Âyet 57’de: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım/’ diyor.

    Yine Allah’u Teala, Sure-i Hac Âyet 35’te:

    “Onlar ki, Allah’u Teâlâ’yı zikrettikleri zaman kalpleri cila bulur. Başlarına her ne musibet (belâ) gelse ona sabrederler. Namazlarına kâim olurlar. Rızıklarından da infakta bulunurlar.” diye buyuruyor.
    İşte bu sebepten dolayı da, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimiz ve Ashab-ı Kiram başta olmak üzere, onların yolundan giden tüm ehl-i sünnet toplumu ve tasavvuf ehli kişiler ibadetleri ve rızıklarından da infakta bulunmayı, hayatlarmda birinci öncelik olarak görmüşler ve Sure-i Vaki’a, Âyet 10-12’de Allah’u Teala:

    “İbadet hususunda ileri geçenler. İşte onlar Cennet-i Naim’de benim en yakınımda olurlar,”diye buyurduğu için de, ibadet konusunda, birbirleriyle yarışmışlardır.

    S. Kutub ise: “Belli dualar okumak, zikir meclisleri ve evrat okumalar vs. tembellik çağının ürünleridir,” sözüyle pervazısca şeyh ve dervişlere saldıracağım derken aslında, bu insanların örnek aldığı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ile ashabına saldırmış olmaktadır. Çünkü, ashabın yaptığı zikir ve evratları aşağıdaki Hadis-i Şeriflerle sabittir. Dolayısıyla bu saldırı ile aşağıdaki Hadis-i Şerifleri de inkar etmiş olmaktadır.

    Hadis-i Şeriflerde bazı zikir ve teşbihler için, belli sayılar zikredilmiştir. İşte bu sayıların belirli zamanlarda çekilmesine evrad veya vird denir.

    Hz. Ali (Radiyallahu anhu)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

    “Ey Fatıma! Allah’tan kork! Rabbı’nm farzını yerine getir. Ehlinin ameli gibi bir amel yap. Yatağına geldiğinde 33 kere teşbih: “Subhânallah.” 33 kere tahmid: “Elhamdülillah/’ 34 kere tekbir: “Allâhu Ekber/’ getir. Hepsi yüz yapar. Bu senin için bir hadim (hizmetçi)’den daha iyidir.”1

    Tirmizi ve Ebu Davud’da Abdullah (Radiyallahu anhu)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu:

    “Sabah akşam -Kul hüvallahü ehad-ile//Muavvizeteyn”i üç kere okursan, her şeye karşı o gün bunlar sana yeter.”2

    Egarri’l-Müzenî (Radiyallahu anhu)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Muhakkak ki, kalbime perde çekilir ve bu nedenle ben günde 100 kere Allah’u Teala’ya istiğfar ederim.” (estağfirul-lah elazim, derim.)3

    1 Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 140; Bu Hadis-i Şerifin diğer benzerleri için bkz: Buhârî, Ezan 155; Daavât 18; Müslim, Mesâcid 142. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitir 24.
    2 Ebû Dâvûd, Edeb 101; Tirmizî, Daavât 116. Ayrıca bk. Nesâî, İstiâze 1
    3 Müslim, Zikir, dua ve istiğfar 12; Beyhaki, Şu’ab’ul-İman, (Mektebet’üş-Şâmile-2), Hadis No: 6764; Taberani, Mu’cemu’l-Kebir, Hadis No: 884,879

    Câbir (Radiyallahu anhu)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

    “Kim günde bana 100 kere Salavât-ı Şerife getirirse Allah’u Teâlâ yetmişi ahiretten otuzu da dünyasına ait olan yüz ihtiyacını giderir.”1

    Enes (Radiyallahu anhu)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

    “Benim üzerime günde 1000 Salâvat-ı Şerife getiren kimse cennetle müjdelenmeden ölmez.”2

    Tirmizi’de Mesleme bin Amr (Radiyallahu anhu)’dan nakledilen Hadis-i Şerifte o şöyle dedi:

    “Ümeyr bin Hâni (Radiyallahu anhu), her gün bin secde yapar ve yüz bin teşbih çekerdi/’3

    Ebu Nuaym’in naklettiğine göre, Ebu Hureyre (Radiyallahu anhu)’nun torunu, dedesi hakkında dedi ki:

    “(Dedem) Ebu Hureyre (Radiyallahu anhu)’nun üzerinde, iki bin tane düğüm bulunan bir ipi vardı. O, on ikibin teşbih çekmeden uyumazdı.”4

    1 Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadîs No: 5328.
    2 Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 2233.
    3 Tirmizi, Deavet 25.
    4 Ebu Nuaym İsfehani, Hilyetul Evliya ve Tabakatul Esf iya, I, 383.

    Ebu Derdâ (Radiyallahu anhu)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

    “Bir kul günde 100 kere -lâ ilahe illallah- derse muhakkak Allah’u Teâlâ, onu kıyamet günü yüzü ayın ondördü gibi olarak diriltir. Kişi için o zaman onun amelinden daha üstün bir amel gösterilemez. Ancak (lâ ilahe illallah zikrini) onun gibi ya da daha fazla söyleyenler başka/’1

    Bu ve buna benzer yapılan tüm teşbih ve zikirler, S. Ku-tub’un “Tembellik çağının ürünleridir/’ dediği vird ve ev-radlardır. İşte tembellik çağı dediği çağ Ashabm yaşadığı bu dönem ile tasavvufun zirve yaptığı Osmanlı dönemi olup, tembellik diye kast ettiği ise bu tesbihat ve nafile ibadetlerdir.

    (Seyyid Kutup Kimdir, İlahiyatçı Yusuf Özge)

  12. ZİKRULLAH NAMAZDAN İBARETTİR DEMESİ VE CEHRİ ZİKRİ İNKARI
    Seyyid Kutub, ‘Fi Zilalil Kur’an’ adlı tefsirinde de:
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Allah’u Teala’yı çok zikredin, anlamında olan Sure-i Ahzab Ayet: 41-42’ye: “Ey inananlar Allah’ı çok anın ve O’nu sabah akşam teşbih ediniz” diye mana verir ve zikrullahtan bahseden üçyüz kadar Âyet-i Kerime’ye de Allah’u Teala’nrn isminin zikredilmesinin dışmda başka başka çarpık manalar vererek inkar eder. Bu Âyet-i Kerime’nin kendi kitabındaki çarpık tefsirinde aynen şöyle söylemektedir: “Allah’ı anmak”demek, O’na kalpten bağlanmak, sürekli olarak O’nun gözetimi ve denetimi altında yaşamaktır. Yoksa kuru kuruya yüce Allah’ in adını tekrarlayıp durmak değildir. Namaz kılmak da Allah’ı anmaktır. Hatta elimizdeki Peygamberimize dayanan bazı açıklamalara göre Allah’ı anmak, hemen hemen namaz kılmakla eş anlamlıdır.”

    S. Kutub bu yazısmda, kendince, kesin ifadelerle: “Allah’ı anmak, namaz kılmaktır,” demiştir. Ancak yazışırım devamında ise: “Allah’ı anmak ta hemen hemen namaz kılmak gibidir/’diye esnek, başka bir ifade kullanmıştır. Bu ikinci ifadesinde hemen hemen demek suretiyle tam olarak zikir namazdır diyememiş, dolayısıyla üstte kesin hüküm verdiği hususta kendi kendini hemen altta yalanlamıştır. Sonuç olarak zikrin ve namazın ayrı ayrı ibadetler olduğunu doğrudan inkar edememiş, bu nedenle de sözü dolaştırırken kendi içinde çelişkiye düşmüştür.

    Zikrullah hakkında üçyüz civarında Âyet-i Kerime ve yüzlerce Hadis-i Şerif varken, Seyyid Kutub yukardaki iddialarıyla bunların tamamını inkar etmiş olduğu için de küfre girmektedir. Bu nedenle, zikrullah hakkındaki Âyet’ leri çarpıtıp kendi batıl fikrine uygun yanlış manalar verdiğinden dolayı meselenin daha iyi anlaşılması için çarpıtılması mümkün olmayan ve konuyu açıkça ifade eden Âyet-i Kerime ve Hadis-i Şerifleri yazacağız inşallah. Zaten, Kur’am Kerim’in Âyef lerini, herkes tam olarak anlayabilsin diye Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimiz, bu Ayef leri, Hadis-i Şeriflerle açıklamıştır. Âyet-i Kerime’lerin çarpıtılacağı fakat Hadis-i şeriflerin ise çarpıtılamayacağını, aşağıdaki Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimiz açıkça bildirmektedir.

    “Bu ümmetin sonra gelenleri öncekilere lanet ettiği zaman, her kim Hadis-i Şerifleri gizlerse Allah’u Teala’nın indirdiğini gizlemiş olur/’1

    Bu Hadis-i Şerifte de Kur’am Kerim’e farklı manalar verilerek çarpıtılabileceğini ama Hadis-i Şeriflerin manasının hiçbir şekilde değiştirilemeyeceğine vurgu yapılmaktadır. Batıl görüşte olanlar, bu nedenle de, sayısız hadisleri uydurmadır, sahih değildir, böyle hadis olamaz diyerek inkar etmişlerdir. Bu Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimiz; “Her kim Hadis-i Şerifleri gizlerse Allah’u Teala ‘nm indirdiğini gizlemiş olur/’ diyerek te bir çok Hadis-i Şerifin de bu şekilde gizleneceğini açıktan haber vermektedir. Ayrıca, “indirdiğini gizlemiş olur”dediğinden de bir çok Ayet ‘ in, Hadis-i Şeriflerle açıklandığım belirtmektedir. Dolayısıyla Hadis-i Şeriflerin gizlenmesi bazı Ayef lerin de gizlenmesi anlamına gelmektedir. Bu batıl zihniyette olanların yaptığı da tam olarak budur. Ayet’leri nasıl çarpıttıkları anlaşılmasın diye, bu Ayet’leri izah eden ve daha iyi anlaşılmasını sağlayan yüzlerce Hadis-i Şerifleri uydurmadır, sahih değildir bahanesiyle inkar etmişler, dolayısıyla gizlemişlerdir.

    Binlerce Hadis-i Şerifi sırf kendi batıl görüşlerine ters geldiği için inkar ederek aslmda gizleyen bu sapık zihniyete deriz ki; bu Hadis-i Şerifler bin yılı aşkm süre önce hiçbir yerde yazılı değilken, güvenilirlikleri hususunda hiç kimsenin şüphe duymadığı zatlar tarafından, Sahabe-i Kiram veya onların çocuklarına müracaat edilmek suretiyle, titizlikle kaleme alınmıştır. Eğer, sizin inkar ettiğiniz Hadis-i Şerifler uydurma olsaydı, o zamanın alimleri ve sonrasında, her yüz yılda bir gelen mücedditler ile tüm ehli sünnet toplumu bu duruma duyarsız kalır mıydı? Bu Hadis-i Şerifleri sahih olanların içerisinden ayıklamak suretiyle, bu duruma neden engel olmadılar? Yani bu durumu şimdilerde, ehl-i sünnet dışı olan sapık alimler mi fark etti? Gerçek ehli sünnet alimleri, engel olmak bir yana, tam aksine, bu Hadis-i Şerifleri çoğaltarak yaygınlaştırmalardır. Bütün ehli sünnet toplumu büyük bir saygı ve hürmetle tazim ederek bu Hadis-i Şeriflerle günümüze kadar amel etmişlerdir ve bu durum kıyamete kadar da hiçbir değişime uğramadan böyle devam edecektir. Bu sapık zihniyetin bütün hırs ve gayretleri boşunadır.

    Allah’u Teala, Sure-i Saff, Âyet 8’de:

    – “Onlar Allah’u Teala’nm nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Allah’u Teala ise kafirler hoşlanmasalar bile nurunu tamamlayacak/’ demek suretiyle bunu vaad etmiştir. Güneş balçıkla sıvanmaz!

    Vahhabi zihniyetli bu tür insanlar, zikrullahı kasıtlı ve bilerek inkar etmek amacıyla, Kur’anı Kerim’de geçen bütün zikrullah Âyetlerine zikrullah dememek için büyük bir çaba göstermişler. Bu nedenle de bu Âyet’lere, zikrullah haricinde her türlü akıl almaz manalar vermek suretiyle; namazdır, anmadır, hatırlamadır gibi benzetmeler yaparak çarpıtmış-lardır. Halbuki bu Âyet’lerin hükümleri Hadis-i Şeriflerle bir likte ele alındığında çok açıktır. Zikrullahın; nasıl ne şekilde yapılacağını ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimiz zamanında nasıl yapıldığını izah eden Hadis-i Şerifler bilerek inkar edilmiş, dolayısıyla, kasıtlı olarak bu husus suistimal edilir hale gelmiştir. Aslında konu hakkında yeterli bilgisi olmayan insanların, yanlışları doğru, doğruları ise yanlış gibi algılamasına yönelik sinsice oyunlar oynanmıştır ve oynanmaya da devam edilmektedir. Bu oyunun bir parçası da, baştan beri söylediğimiz gibi, Seyyid Kutub’tur. Birçok kimseler, bilerek veya bilmeyerek bu adamın yalan yanlış fikirlerini savunmaktadırlar.

    Halbuki Sûre-i Ahzab, Âyet-21’de Allah’u Teala: “Yemin ederim ki, Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’u Teala’yı çok zikredenler için O Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’de güzel bir nûmune-i imtisal vardır,” diye buyuruyor.

    Bu Âyet-i Kerim’e de bütün Müslümanların, Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizi örnek almaları gerektiğini Allah’u Teala emretmektedir. Bundan dolayı bütün Müslümanların, tıpkı Ashab-ı Güzin efendilerimiz gibi kendi yaşantılarında, Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizi örnek almaları gerekir. Bunu da ancak Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şeriflerden öğrenebiliriz. Rasulüne itaati onlarca Ayet-i Kerime’de bizzat Allah’u Teala emretmiştir. Bu hu-susta; Sure-i Al-i İmran, Âyet 31-32:
    “Rasûlüm de ki; Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah’u Teala’da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah’u Teala, Gafur ve Rahim’dir.” (Yine Ey Habibim) de ki: “Allah’a ve Rasulüne itaat edin; eğer (bu itaatten) yüz çevirirlerse, şüphesiz Allah kafirleri sevmez.”

    Sure-i Necm, Âyet 3:

    “Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) size kendi he-vasıyla söylemiyor, (söylediklerinin hepsi doğrudur).”

    Bu gibi Ayet-i Kerime’lerden anlaşılacağı üzere, Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimizi ve yaptıklarının ta marnını örnek almamız, Allah’u Teala tarafından bizzat emredilmiştir. Bu nedenle sahih olan bir Hadis-i Şerifi inkar etmek ile Âyet-i Kerime’yi inkar etmek arasmda hiçbir fark yoktur. Ayet-i Kerime’yi inkar eden nasıl küfre giriyorsa Hadis-i Şerifleri de inkar eden aynı şekilde küfre girmektedir. Çünkü yukarıda geçen Ayeti Kerime’de: “Rasulullah size kendi nevasından bir şey söylemez, (söylediklerinin hepsi doğrudur)/’ demek suretiyle Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve-sellem)’in Allah’u Teala’dan alıp söylediği hususuna vurgu yapılmaktadır.

    Sahih-i Buhari’de Ebu Eyyub (Radiyallâhu anhu)’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

    “Her kim benim sünnetimi hafife alarak ondan yüz çevirirse, benden değildir/’1

    Ebu Davud ve Tirmizi’nin Mikdâm (Radiyallâhu anhu)’ dan rivayet ettiklerine göre Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve-sellem) şöyle buyurmuştur:

    “Şunu kat’i olarak biliniz ki: Bana Kur’an ile birlikte, onun bir benzeri (sünnet) de verilmiştir. Dikkat edin! Karnı tok bir şekilde koltuğuna kurulmuş olan bazı kimselerin: “Bize Kur’an yeter! Onda helâl olarak ne görmüşseniz, onu helâl; neyi de haram görmüşseniz, onu da haram kabul ediniz,” diyeceği zamanlar yakındır. Bilin ki, Allah Resu-lü’nün haram kıldığı da Allah’ın haram kıldığı gibidir. Haberiniz olsun! (bende size şunları haram kılıyorum): Sizin için evcil olan eşek eti helal değildir. Yırtıcı hayvanların eti size helal değildir. Bir muahidin (kendisiyle anlaşma yapılan islam dininin haricinde olan kimselerin) yitiği size helal olmaz. Ancak sahibi ona ihtiyaç duymayıp helal ederse müstesnadır../’1

    Bu Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimiz: “Bize Kur’an yeter! Onda helâl olarak ne görmüş-seniz, onu helâl; neyi de haram görmüşseniz, onu da haram kabul ediniz, diyeceği zamanlar yakındır/’ diyerek kendinden sonra böyle bir zümrenin geleceğeni, önceden haber vermektedir. Vahhabi görüşünde olan kişiler de, aynen bu Hadis-i Şerifteki gibi:

    – “Bize Kuran yeter, biz Kuran da helal edileni helal haram edileni haram kabul ederiz/’ deyip mezhepleri ve sünnetleri uygulamayıp kendi fikirlerine uymayan Hadis-i Şerifleri de inkar ederler. Dolayısıyla bu Hadis-i Şerifte tarifi yapılan zümrenin vahhabiler olduğu açık bir şekilde görülmektedir.

    Yukarıda da söylediğimiz gibi Allah’u Teala Müslümanlar için, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimizin örnek alınması gereken güzel bir numune olduğunu ifade ederek, ona tabi olmayı emretmiştir. Ayrıca Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)’inde kendi nevasından bir şey söylemediği vurgulanmaktadır. Dolayısıyla Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in söylemiş olduğu tüm Hadis-i Şerifler de, Allah’u Teala’nm rızası dahilinde söylenmiştir. Hadis-i Şerif leri inkar etmek Ayet-i Kerime’yi inkar etmektir. Doğru olan bir Hadis-i Şerifi, bu hadis mevzudur, uydurmadır, ben bu Hadis-i Şerifi kabul etmem diyerek, hafife alıp inkar eden kişiler, ister Seyyid Kutub, isterse başka bir kutub, ne olursa olsun hakkıyla kafir olur. Allah ıslah etsin.

    Seyyid Kutub gibi vahhabi zihniyetindeki kişiler, özellikle cehri zikri inkar ettiklerinden dolayı, aşağıda hem cehri zikrullah emrini hem de zikrullahın namazdan ve diğer ibadetlerden ayrı bir ibadet olduğunu delilleri ile isbat edip zikrullahın faziletine dair Âyet-i Kerime ve Hadis-i şeriflere yer vereceğiz.

    Zikir ile zikrullah kavramları ayrı anlamlara gelir. Ayet ve Hadîs’ lerde zikir diye geçenler var, zikrullah diye söylenenler var. Zikir deyince hem zikrullahı, hem de diğer ibadetleri kapsar. Zikrullah ise, doğrudan doğruya Allah’u Teâlâ’nm isimlerinden herhangi birisini, tek veya toplu olarak, sesli yahut gizli olarak -Allah, Lâ ilahe illallah- vs. diye zikretmektir.

    Zikrullahın namazdan ayrı bir ibadet olduğuna dair Âyet-i Kerime’ler şöyledir: Sure-i Ankebut, Ayet 45:

    “Muhakkak namaz insanı kötülükten geri çeker. Bu hususta zikrullah daha büyüktür/’

    Sure-i A’la, Âyet 14-15:

    “Nefsini kötülükten çeken iflah oldu. Rabbisi’nin ismini zikreder, namazını da kılar.”

    Sûre-i Maide, Âyet 91:

    “Şeytan; içki, kumar ve buna benzer şeyleri içinize ve aranıza sokarak buğuz ve düşmanlık koyar, sizi aldatır. Oyalar, zikrullahı unutturur. Namazdan ve zikirden men eyler ve geri koymak ister. Artık bunlardan vazgeçmez misiniz?”

    Sure-i A’li İmran, Ayet -191:

    “Onlar ki; ayakta iken de, otururken de ve yanları üzerine yatarlarken de Allah’u Teâlâ’yı zikrederler.”
    Cehri zikrullah hakkmda Sure-i Bakara, Âyet 200: “Sizler menasiki haccı bitirdikten sonra, babalarınızı nasıl zikrederseniz Allah’u Teâlâ’yı da öyle zikrediniz. Veyahut daha şiddetli zikrediniz. İnsanlardan bazıları: Yâ Rabbi! Bizim nasibimizi Dünya’da ver, derler. Onlar için ahirette nasip yoktur.”

    Fahreddin Râzi hazretleri, “Tefsir-i Kebir” adlı eserin de der ki: “Bu Âyet-i Kerime zikrullahın cehren ve şiddetli yapılmasına emri ilahidir. Zikrullahın aşikâre olamaya cağını söyleyenlerin sözleri boştur, şeriat, dîn aşikârdir. Zikrullah da emri ilahidir. Şer’idir, aşikârdır.”1

    Cahiliye dönemindeki insanlar, haccı yapıp bitirdikten sonra, yüksek bir yere çıkıp gücünün yettiği kadar yüksek sesle bağırarak, babalarını atalarım meth ederlerdi. Bu Âyet-i Kerime de Allah’u Teala: “Ev eşedde zikrâ/’ yani babalarınızı ve atalarınızı yüksek sesle çağırdığınızdan daha şiddetli olarak benim ismimi zikredin, diye buyuruyor. Sure-i Bakara, Âyet 165: “Mü’minler Allah’ı şiddetle severler/’2

    Yine cehri zikirle ilgili Sûre-i Nur, âyet 36-37:

    ”Evlerde (yapılarda ve mescidlerde) Allah’u Teâlâ’mn isminin zikredilmesine, akşam-sabah teşbih edilmesine ve (zikrullahla seslerin) yükseltilmesine Allah’u Teâlâ izin verdi. O yapılarda (Allah’u Teâla’yı akşam-sabah zikrullah eden) o erler ki, onları ne ticaret ne de alış-veriş zikrul-lahtan, namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoyamaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olacağı bir günden korkarlar.”3
    Osmanlı zamanmda en ücra yerlere kadar ulaşmış ve çok meşhur olan, Hacı Bayram veli hazretlerinin talebelerinden Ahmed Bican hazretlerinin yazmış olduğu “Envâr’ul-Aşikin” kitabmda derki:

    “Eğer sorarlarsa ki, zikri, cehri olarak etmek mi, yoksa hafi olarak etmek mi efdaldır? Cevap: Kur’an-ı aşikare okumak başlı başına bir ibadettir. Ama zikri cehri olarak yapmanın te’siri daha fazladır. Onun için ki, Hakk Celle ve Âla hazretleri bazı gönülleri taşa benzetmiştir. Masiyet işle yerek gönlü taşlaşmış olan kimselerin bu taşı kırıp içinden marifet çeşmelerini ve hikmet pınarlarını akıtmak için darbı zikir (şiddetli zikir) gerektir. Nakledilir ki; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hazretleri cehri zikir yaptı/’1

    Nitekim Cehri zikir hakkında Ebu Musa el-Eş’arî (Radi-yallahu anhu)’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki:

    Ey İnsanlar! “İrbeû” yani (İrfeû Esvâtekum biz-zikri), Zikrullah’ta sesinizi kaldırınız ki, nefsiniz uyansın. Ama siz şöyle biliniz ki; Siz duyucu, sağır ve kayıp olmayan; yakın olan Allah’u Teâlâ’yı zikrediyorsunuz/’2

    Yani, Ey İnsanlar! Sizin zikrullahta sesinizi yükseltmeniz, Allah’u Teâlâ’ya duyurmak için değildir. Bilakis nefsinize duyurmak içindir.

    Bu Hadis-i Şerifte geçen “irbeû” kelimesinin manası tam olarak bilinemediğinden alimler bu kelimenin hangi anlama geldiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları bu İrbeû kelimesine “urfugû” diyerek gizli zikirdir, demişler. Diğer bazı alimlerde yukarıdaki Hadis-i Şerifte geçtiği gibi irbeû kelimesine lj”0! “irfeû” diye mana vererek cehri zikirdir demişlerdir.

    Burada ikinci görüş daha kuvvetlidir. Çünkü Arapça’da bir şeyin aleyhine olarak mana verilmek istenirse “sik” harf-i cer-i (edatı) kullanılır. O zaman Hadis-i Şerifte geçen  -irbeû ala enfüseküm-‘ün manası siz nefsinizin aleyhine olarak sesinizi yükseltiniz demektir.

    İşte bu sebepledir ki Alimler, yukarıda da geçtiği gibi masiyet içinde olan nefsi ıslah etmenin en etkili yolu darb-ı zikir yani cehri zikirdir, demişlerdir.

    1 Ahmed Bican, Envâr’ul-Aşikin, s. 299; Bu kitap h. 1288’de Osman Zeki Efendinin taş
    matbaasında basılmıştır.
    2 Buhari, Cihad ve Siyer 131 (2992); Müslim, Zikir 13; Kenz’ul Ummal, Hadis No: 3243.

    1 Fahreddin Razi’nin, “Futuhât’ül-Gayb” eseri yani “Tefsir-i Kebir” yani enbüyük tefsir diye
    meşhur olan eseri, birçok defa İstanbul ve Mısır’da basılmıştır. Bkz: Fahreddin Razi, “Futuhât’ül-Gayb” (Tefsir-i Kebir), Abdurrahman Muhammed, Mısır-1938.
    2 Muhammed Bilal Nadir, Cevahir’ül İslam, İklim Etiket Matbacılık, İstanbul-2012, s. 157.
    3 Bu Âyet-i Kerime’de olduğu gibi bu kitapta yazılan âyet-i kerimelerin manaları: İbrahim
    Halebi, Nur’ul Beyan (Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Tercümesi), Matbaay-i Âmire, İstanbul, h. 1340, (I-II) ve Muhammed Bilal Nâdir (ö. 1969), Tefsir-i Nâdiri, Gaziantep (el yazmasından istifade edilerek yazılmıştır.
    1 Ebû Davud, Sünnet 6, Tirmizî, İlim 10; İbn-i Mâce, Mukaddime 2.
    1 Buhari, Nikah 1; Müslim, Nikah 1
    1 İbn-i Mace, Mukaddime 24.
    1 Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadîs No: 4513.
    2 Bu alıntılar, Ahmed Berk tarafından Seyyid Kutup’un Fi Zilalil Kur’an adlı tefsirinin program
    halinde hazırlanmış halinden alınmıştır. Ayrıca bu kitabı Hikmet neşriyat basmış ve (M. Emin Saraç, Bekir Karlığa ve İ. Hakkı Şengüler) tarafından tercüme edilmiştir. Burayada bakabilirsiniz.

    Özellikle cehri zikrullaha karşı olan kişiler, bu Hadis-i Şerifte geçen “irbeu” kelimesinin manasını: “Siz yüksek sesle bağırarak zikretmeyin, nefsinize acıyın, zulmetmeyin veya külfet etmeyin/’ gibi manalar vererek çarpıtıp, bak burada da gizli zikri söylüyor, demek ki cehri zikir diye bir şey yok demektedirler. Eğer bu söyledikleri gibi olsaydı, yüksek sesle zikretmekten nefse çok daha ağır gelecek ibadetler de vardır. Mesela; oruç tutmak, beş vakit namaz kılmak, hac ve umreye gitmek yüksek sesle zikretmekten çok daha nefse ağır gelen meşakkatli ibadetlerdir. O yüzden zikrullahın meşakkatli olması bahanesiyle yasaklanmasının gerçeklerle bir alakası yoktur. Eğer bu meşakkat mantığı ile hareket edilecek olsaydı, hiçbir ibadeti yapmayıp, tam aksi nefsimize hoş ve kolay gelen şeylerle meşgul olmamız gerekirdi. Bu nedenle de, bu şekilde verilen manalar kesinlikle yanlıştır.

    Bu Hadis-i Şerifte söylenilmek istenen ister gizli, isterse de aşikar olan zikrullahı kastetmiş olsun. Sonuçta her iki durumda da bunlardan herhangi birinin yasaklanması kesinlikle söz konusu değildir. Zaten, ehli sünnet alimleri de, bu Hadis-i Şerifte bahsedilenin, sesli mi ya da sessiz zikir mi olduğu hususunda ihtilafa düşmüşlerdir. Vahhabi zihniyetli insanların iddia ettiği gibi, sesli zikrin yasak olup olmadığı tartışılmamıştır. Bu hususta hiç şüphe yoktur.

    Yukarda açıkladığımız Hadis-i Şerif ve aşağıda yazdığımız iki Hadis-i Şerifle beraber üçü arka arkaya sıralanarak Buhari’ de birlikte yazılmıştır. Bu Hadis-i Şeriflerden ikincisi şöyledir;

    Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimizin yüksek sesle zikrettiği İbn-i Ömer (Radiyallahu anhumâ)’dan şöyle nakledilmiştir:

    “Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Hac veya umre veya gaza seferinden dönerken bir dağ başına çıkınca veya yüksek bir sahaya varınca üç defa sena ederek (yüksek sesle) tekbir getirirdi. Sonra: “Lâ ilahe illallahu vahdehu lâ şerike leh, lehul mülkü velehul hamdu ve hüve ala külli şey’in kadir,” der ve biz Rabbimize ibadet, tevbe, secde ve hamd ederiz. Allah’u Teala (zafer vaad etmiş) vaadinde doğru çıkmış ve kuluna (Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem-‘e) yardım etmiştir. Bütün düşman toplumunu hezimete uğratmıştır, diye dua ederdi.”1

    Yine bu konuda Buhari’de nakledilen ve arka arkaya sıralanan üçüncü diğer Hadis-i Şerifte Cabir (Radiyallahu anhu) şöyle demiştir:

    “Biz seferde, yüksek bir yere çıkınca tekbir getirirdik, yüksekten bir vadiye inince de teşbih ederdik.”2
    Görüldüğü üzere Buhari’de nakledilen bu üç Hadis-i Şerif te arka arkaya sırlanarak yazılmıştır.

    Dolayısıyla vahhabi zihniyetli insanların ilk Hadis-i Şeriften yola çıkarak çarpıtmak suretiyle iddia ettikleri gibi sesli zikir eğer yasaklanmış olsaydı, aym kitapta ve arkasm dan gelen bu diğer Hadis-i Şerif lerle çelişmiş olmazmıydı. Çünkü diğer iki Hadis-i Şerifte de cehri zikrin olduğu Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ve ashabının yaptığı çok açık şekilde görülmektedir. Ayrıca cehri zikrin hak olduğuna dair diğer aşağıda yazılan Ayet’i Kerime ve Hadis-i Şeriflerle de çelişmiş olur. Manasını çarptırdıkları bir Hadis-i Şeriften yola çıkarak diğer cehri zikirle ilgili Âyet ve hadislerin tamamı ile çelişkili bir sonuca varmak, hangi akıl ve mantığa sığar. Bu olsa olsa baştan beri ifade etmeye çalıştığımız islam düşmanlarının uygulamaya çalıştıkları sinsi bir projenin yansıması olabilir.

    1 Buhari, Cihad ve Siyer 133 (2995)
    2 Buhari, Cihad ve Siyer 133 (2994)

    Buhari ve Müslüm’de nakledilen Hadis-i Şerifte Abdullah bin Abbas (Radiyallahu anhu)’dan, o dedi ki:

    “Halkın farz namazdan çıkınca yüksek sesle zikretmesi, taâ Nebiyyi Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)’in zamanında var idi. (Aynı senetle) İbn-i Abbas (Radiyallahu anhuma): “Ben bu sesi işitir işitmez bununla (yani zikir seslerinin yükselmesi ile) namazdan çıktıklarım anlardım der/’1

    Demek ki sesli zikir var ve namazdan da farklı bir ibadet imiş. Çünkü, aym olsaydı, görmediği halde sadece seslerden, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) ve Ashab-ı Kiram’m sesli zikrullah yaptıklarını nasıl anlardı? Bu Hadis-i Şerif, namazlardan sonra yüksek sesle zikrullah’in Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) zamanından beri yapıldığına dair açık bir delildir.

    Yine Cehri zikir ile ilgili Ebu Davud’da Cabir (Radiyallahu Anhu)’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

    “(Medine de) İnsanlar kabristan da bir ışık gördüler ve ışığın yanına vardıkları zaman bir de baktılar ki; (yeni kazılmış) bir kabrin içinde, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz var. Arkadaşınızı bana veriniz, (de onu kabre koyayım) diyor. Bir de baktılar ki, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin kabre koymak istediği adam, sesini yükselterek Allah’ı zikretmesiyle (tanman) zattı.”2

    1 Sahîh-i Buhari Muhtasarı, Tecrîd-i Sarih, Hadîs No: 465; Müslim, Kitab’ül-Mesacid ve Mevadius-Salat 23 (122).
    2 Ebu Davud, Cenaiz 36-37.

    Yine cehri zikir hakkında İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned adlı eserinde, Taberani ve Beyhaki’de İbn-i Abbas (Radi-yallahu anhumâ) rivayeti ile Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyurdu ki:

    “Siz Allah zikrini çok yapınız. Münafıklar size gösteriş, riya yapıyorsunuz derler. (Öyle dedirtinceye kadar zikrullahı çok yapınız.)”1

    Yine İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned adlı eserinde, Ebu Said el-Hudri (Radiyallahu anhu)’dan Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

    “Siz zikrullahı o kadar çok yapın ki münafıklar size deli oldu dedirinceye kadar yapın/’2

    Aynı şekilde, hac da yapılan ibadetlerin cehri zikrullahı öğretmek için olduğuna dair Hadis-i Şerif:

    Ebu Davud, İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned adlı eserinde, Müstedrek ve Beyhaki’de Hazret-i Aişe-i Sıddîka validemiz, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimize Aşikâre cehri zikrullah ve hac nedir? diye sormuş. Resûl-ü Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurmuş ki:

    “Beytullahın tavafı, Safa ile Merve arasında sa’y etmek ve şeytanı taşlamak, bunların hepsi (cehri) zikrullahı ikâme etmek (öğretmek) içindir. Başka bir şey için değildir/’3

    1 Taberani, Mu’cem’ul Kebir, Hadis No: 126 15; Beyhaki, Şu’ab’ul İman, Hadis No: 557.
    2 Ahmed bin Hanbel, Müsned, Hadis No: 11226, 11246; Mehmed Emre, Kırk Mevzuda Kırk Hadis Kitabı, Hadis No: 10; Ramuzu’l-Ehadis, Hadis No: 1111.
    3 Kütüb-i Sitte, Hadîs No: 1392; Ebû Dâvûd, Menasik 51.

    Ahmed bin Hanbel’in Müsnedi ve Taberani’de nakledilen Hadis-i Şerifte Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimize Cebrail (Aleyhisselam) gelerek dedi ki:

    “Ya Muhammed inleyici ve çağlayıcı ol. (Sahabe-i Kiram Ac ve Sec nedir? demeleri üzerine) buyurdu ki:

    Ac: Beytullah’ta telbiyedir (yani sesle aşikâre cehri zikrullahtır). Seç: Kurbanın kanını çağlatıp akıtmaktır.”1

    Bu Hadis-i Şerif7 te geçen hac ibadeti sırasında yapılan bu uygulamalar, haccm farz ve vacibi olan rükünleridir. Bu şekilde yapmış olduğumuz hac farizası, Allah’u Teala’nın ismini yüksek sesle zikretmeden asla kabul olmaz. Ayrıca getirmiş olduğumuz telbiyelerde başlı basma Allah’ u Teala’ yi zikretmek olup, söylenmediği takdirde hac ve umrenin niyeti de yapılmamış olur.

    Kabe’nin tavafı, sürekli yürümek; Safa ile Merve arası dediği ise yine yürümek ve belli yerlerde koşmak; şeytanı taşlamak ise eline taş alarak yüksek sesle “Bismillahi Allah’u Ekber” diyerek bir hedefe taş atmaktır. Bu uygulamalar zik-rullahın haricinde hiçbir ibadette bu şekillerde yapılamaz. Yani başka bir ifadeyle, açıkça söylemek gerekirse, namaz kılarken ne tavaf edilir, ne Safa ile Merve arasında say edilir, ne de şeytan taşlanabilir. Herhalde bunun aksini iddia etmek mümkün değildir. O halde zikrullah ile namaz aynı şeyler kesinlikle olamaz. Olur diyenlerin bu hususu açıklaması im-kânsızdır. Buna rağmen sapık fikirlerine uydurmak gayesiyle zorla izah etmeye çalışmışlardır. Ancak Hadis-i Şerifler çarpı-tılamayacak kadar açık ve net olduğu için bunu başaramamışlar, bu nedenle de, bu ve buna benzer yüzlerce Hadis-i Şerifi inkar etmek zorunda kalmışlardır. Bu yüzden de, küfre girmektedirler.

    1 Ahmed Bin Hanbel, Müsned, Hadis No: 15971, 989, 6506; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir, Hadis No: 989, 6500.

    Yine cehr-i zikre dair,: Sure-i Enfal, Âyet 45:

    “Ey Mü’minler! Siz kafirler ile karşılaşırsanız, sebat-ı kadem olunuz (yani sağlam durup harpten kaçmayınız). Allah’u Teala’yı da çok zikrediniz, ki Allah’ın yardımıyla felah bulaşınız.”

    Tirmizi’de Ammare b. Za’kere (Radiyallahu anhu)’dan nakledilen Hadis-i Kudsi de Allah’u Teala buyuruyor ki

    “Benim gerçek kulum, savaşta rakibiyle (düşmanla) karşılaştığında beni zikredendir.”1

    Eğer söylenildiği gibi, zikir namaz olmuş olsaydı, bu emir gereği, düşmanla cephede karşılaştığımızda, hemen namaza durmamız gerekirdi.

    Bu Âyet-i Kerime ile Hadis-i Şerifin mucibince bütün islam orduları düşmana karşı hücum ederken, “Allah Allah” diyerek, Allah’u Teala’nm ismini yüksek sesle zikrederler. Bu Âyet’in hükmünce, Allah’u Teala’yı sesli zikrederek hücum edildiğinde de, Allah’u Teala, Müslümanlara zafer nasip edeceğini vaad etmektedir. Bu zamana kadar gelen bütün islam orduları da bu sebepten kafirlere karşı hep üstünlük sağlamışlardır. Osmanlı’nın, mehter takımının hücum marşmda da, özellikle yüksek sesle “Allah Allah” ismi zikredilmektedir. Yukarıda da söylediğimiz gibi, Osmanlı ilk başta küçük bir aşiret iken Kur’an-ı Kerime ve sünnet-i seniyyelere, büyük önem verip, yaşantısında uyguladığı için büyük bir imparatorluk olup, dünyaya hükmetmiştir. İki yıl yedi ay süren meşhur, Medine müdafasını yapan Fahrettin Paşa’da kasidesinde bu hususu şöyle dile getirmektedir:

    1 Tirmizi, Daavet 118.

    Bir Ulul-emr idin emrine girdik Ezelden bey’atli hakanımızsın Az idik sayende murada erdik Dünya ve ahiret sultanımızsın
    Unuttuk İlhan’ı Kara Oğuz’u
    İşledik seni göz bebeğimize
    Bağışla ey şefi’ kusurumuzu
    Bin küsur senelik emeğimize1 Ehl-i sünnet itikadına göre 54 farzın birincisi, Allah’u Teala’yı çok zikretmektir. Sure-i Ahzab, Âyet 41:

    “Ey mü’minler! Allah’u Teâlâ’yı Çok zikredin.” Sure-i Taha, Âyet 14:

    “Muhakkak ki ben Allah’ım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde bana ibadet et, beni zikretmek için namaz kıl.”

    Bu sebepten dolayı, namazdan önce de, Allah’u Teala’nın ismi yüksek sesle zikredilerek Ezan-ı Muhammediye’nin okunması gerekir. Böylece önce, Allah’u Teala’nın ismi zikredilir ve akabinde namaz kılınmış olur. Farz namazdan önce dahi, yüksek sesle kamet getirilmesi de, ayrıca, Allah’u Teala ‘nın isminin yüksek sesle zikredilmesidir. Namaz kılarken dahi tekbir getirilerek Allah’u Teala’mn ismi sürekli zikredilir. İmamın namaza başlarken Allah’u Ekber diyerek iftitah tekbiri alması farzdır. Bu tekbiri almadan namazı kıldırmış olsa, bu namaz kabul olmaz. Bunlar da zikrin, namazdan üstün ve ayrı bir ibadet olduğunu gösterir. Ayrıca imam kıldırdığı bütün namazlarda; namazm içerisinde de sürekli Allah’u Teala’mn isimlerini yüksek sesle zikretmek zorundadır. Namazdan önce ve namaz içerisinde, Allah’u Teala’nın isminin zikredilmesi de, zikrullahm üstünlüğünü göstermesi açısmdan önemli ve açık bir delildir. Bir kişi, sadece günlük beş vakit namazı kıldığında; ezan, kamet, namaz içerisinde getirilen takbirler ile namaz sonrasında çekilen teşbihler dahil, toplam 843 defa Allah’u Teala’nın ismini zikretmiş olmaktadır. Allah’u Teala’nın yukarıda, “beni zikretmek için namaz kıl” dediği de işte bu zikirlerdir. Kısacası namaz olmadan da her türlü Allah’u Teala’nın zikri yapılabilir. Ancak Allah’u Teala’nm ismi zikredilmeden asla hiçbir namaz kılınamaz.

    Bütün ibadetlerin başı zikrullah olduğu gibi, İslama girmenin ilk ve tek şartı da “La ilahe illallah Muhammed’un Rasulullah” demektir ki, burada da yine önce Allah’u Teala’ nın ismi zikredilmektedir. Nitekim kafir olan bir kişi; ilk olarak “La ilahe illallah Muhammed’un Rasulullah” demediği sürece sabahtan akşama kadar namaz kılsa, tüm seneyi oruçla geçirse, her yıl hacca gitse yine de müslüman olamaz.

    Bu hususla direk alakalı, zikrullahm önemi ve namazdan ayrı bir ibadet olduğuna dair; Ebu İmran (Radiyallahu anhu) rivayeti ile Rasûlullah(Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

    “Her kim Allah’u Teâlâ’ya mutî ise zikrullahı çok eder; namazı, orucu, Kur’an-ı az ise de Allah’u Teâlâ hazretlerine mutîdir. Her kim Allah’u Teâlâ Hazretlerine asi ise Zikrullah etmez. Eğer namazı çok, orucu çok, Kur’an-ı çok ise de Allah’u Teâlâ’ya âsidir.”1

    Bu Hadis-i Şeriften da anlaşıldığı üzere zikrullah, namaz, oruç, Kur’an okuma vs. hepsi ayrı ayrı ibadetlerler olup, bunların içerisinde de en eftal olanı zikrullahtır.

    Bir kimse ilk defa samimi bir kalple “La ilahe illallah Muhammed’un Rasulullah” diyerek Müslüman olup ve hiçbir ibadet yapmaya fırsat bulamadan da o anda ölse bu kimse ehl-i sünnet itikatına göre cennetliktir. Yani, bu durumdaki bir insanm, hiçbir ibadet yapmaya fırsatı olmasa da, sadece Allah’ u Teala’nm ismini samimi bir kalple zikretmiş olması, onu Allah’u Teala’nm rahmetine kavuşturuyor. Buda zikrullahın üstünlüğünü göstermesi açısından çok önemli başka bir ayrıntıdır.

    Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu) rivayeti ile Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

    “Herhangi bir meclis ki; o mecliste Allah’u Teâlâ’yı zikir etmeye başladılar. Hemen melekler o meclisi dört tarafından kuşatırlar, sararlar. Hatta o zaman melâikeler muhakkak şu sözleri söylerler ki: Ey Mü’minler! Siz bu zikrinizi artırın. Çok ziyade ediniz ki; Allahu Teâlâ’da sizin aşkınızı ve muhabbetinizi artırsın derler. Artık o mecliste zikrin şiddeti, şevki, sadaları ziyadeleşip yükselince aralarında zikrullah kuvvetlendiğinde hemen melâikeler kanatlarını açarlar, onları muhafaza ederler/’1

    Yine Enes İbn-i Mâlik (Radiyallahu anhu)’dan rivayetle Rasûl-ü Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyurdu ki:

    “Sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar bir cemaatle birlikte zikrullah etmek, İsmail (Aleyhisselâm) evladından esir olmuş dört kimseyi, her birinin diyeti pahasına onbin verip kurtarmasından sevgilidir. Yine ikindi namazından sonra güneş batıncaya kadar bir cemaatle oturup, zikrullah etmek, İsmail (Aleyhisselâm) evladından dört kimseyi, her birinin diyeti onikibin verip kurtarmaktan daha sevgilidir/’2

    1 Ramuzu’l-Ehâdîs, Hadîs No: 4247.
    2 Ramuz’ul-Ehâdîs, Hadis No: 4275.
    1 Taberânî, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 17869; Râmûz’ul-Ehâdîs, Hadis No: 5020.
    1 Bu Kasidenin tamamı yukarıda geçti.

    Bu Hadis-i Şerifte ifade edilen zamanlar kerahat vakitleri olup bu vakitlerde namaz kılınmaz. Bu da, zikrullahm namaz olmadığı hatta, ayrı ayrı ibadetler olduğuna dair, açık delillerden bir başkasıdır.

    Yine, Allah’u Tela’nın ismini zikretmeden kesilen kurban, Kabe’nin içinde dahi kesilse haram olur ve asla yenmez. Bu hususu aşağıdaki Âyet’i Kerime açık bir şekilde izah etmektedir.

    Sure-i Hacc, Âyet – 28:

    “Onlar kendileri için mevcud olan dini ve dünyevi menfaatleri görmek ve Allah’u Teala’nın ihsan buyurduğu kurbanlık hayvanları kurban bayramı günlerinde Allah’ın ismini zikrederek boğazlamak için gelirler. Kesilen kurbanların etinden yiyiniz ve şiddetli ihtiyaç sahibi olan fakirlere de veriniz/’

    Eğer, sapık zihniyetli insanlarm dediği gibi zikir, namaz olsaydı, namaz kılarak nasıl kurban kesilirdi?
    Ebu Said, Hâkim, İbn-i Asâkir ve Ramuz’ul Ehadis kitaplarında Cabir (Radiyallahu anhu) şu Hadis- Şerifi rivayet ediyor:

    “Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimiz zikrullah ettiğinde o kadar aşka gelirdi ki, bizim hiç birimiz onun gibi yapamazdık. Namazda da, zikirde de hepimizden ileriydi.”1

    Bu Hadis-i Şerifteki “Namazda da, zikirde de hepimizden ileriydi,” ifadesi namaz ve zikrullahın ayrı ayrı ibadetler olduğuna dair bir başka delildir.

    Buraya kadar cehri zikrullahı anlatan, namazdan ayrı ve üstün bir ibadet olduğunu söyleyen çok sayıda Âyet-i Kerime “Muâviye (Radiyallahu Anhu) mescidde bir halkaya uğradı ve sordu: Sizi burada oturtan nedir? Dediler ki: Allah’ı zikretmek için oturduk. Allah sizi buraya ancak bunun için mi oturttu? Evet, Allah bizi burada ancak bunun için oturttu, dediler. Bunun üzerine Muâviye (Radiyallahu Anhu) şöyle dedi: Ben sizi töhmet altında bırakarak, yemin ettirmeyeceğim. Sahabe içinde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’den en az hadis rivayet eden benim. Bir gün Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem), ashabından bir halkaya çıkıp sordu: Sizi burada oturtan nedir? Biz burada Allah’ı zikretmek için oturduk. Bizi İslâm’la müşerref kıldığı için ve bize böylesine büyük bir lütufta bulunduğu için O’na hamd ediyoruz, dediler. Allah sizi buraya sadece bunun için mi oturttu? Evet, Allah bizi ancak bunun için oturttu, başka bir gayemiz yoktur, dediler. Bunun üzerine buyurdu ki: Size inanıyorum, itham edip size yemin ettirmiyeceğim. Lâkin bana Cibril gelip Allah’ın, meleklere karşı sizinle iftihar ettiğini bildirdi.”1

    Bu Hadis-i Şeriften de açıkça Ashabın Halaka-i Zikir yaptıkları görülmektedir. Ayrıca, halaka şeklinde namaz kılınamayacağından, zikrin namaz olmadığı da anlaşılmaktadır.

    1 Müslim, Zikir 40. Ayrıca bk. Nesâî, Kudât 37; Rudânî, Câm’ul-Fevâid, Hadis No: 9200.

    1 Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadîs No: 440 (30. Bölüm).

    Tirmizi, Ahmed b. Hanbel Müsned, Beyhaki’de Enes İbn-i Mâlik (Radiyallahu anhu)’dan Rasûl-ü Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyurdu ki:

    “Cennet bahçelerine uğrarsanız meyvelerinden yeyi-niz.” Sahabe-i Kiram: “Yâ Rasûlullah! Cennet bahçeleri nedir? deyince, buyurdu ki: Halakâ-i zikirdir (Zikrullah halkasıdır)/’1

    Enes bin Malik ve Abdullah İbn-i Muğaffel (Radiyallâhu anhumâ)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi ve selem) buyurdu ki:

    “Bir kavim sırf Allah’u Teala’mn cemalini görmek gayesiyle, zikrullah yapmak için toplanıp meclis kursalar, muhakkak gökten biri kendilerine şöyle seslenir: Haydi kalkın affedildiniz, günahlarınız sevaba çevrildi.”2

    Sure-i Furkan, Âyet 70: “Her kim hakkı ile tevbe edip iman eder benim en sevdiğim amelleri yaparsa onun günahlarını affetmeden başka sevaba çeviririm.”

    Bu Âyet-i Kerime’ye, yukarıdaki Hadis-i Şerif ile birlikte bakıldığı zaman, Allah’u Teala’mn günahları sevaba çevirdiği amellerden birinin de zikrullah olduğu anlaşılmaktadır.

    Ebû Hüreyre ile Ebû Saîd el-Hudrî (Radiyallâhu anhümâ) ‘ dan rivayet edildiğine göre Rasûl-ü Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyurdu ki:

    “Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere bir araya gelirse melekler onların etrafını sarar; Allah’ın rahmeti onları kaplar; üzerlerine sekînet iner ve Allah Teâlâ onları yanında bulunanlara över/’1

    Ebu Davud ve Tirmizi’de Ebû Hureyre (Radiyallâhu an-hu)’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki:

    “Kim bir mecliste Allah’ı zikretmeden oturup kalkarsa Allah’tan nasibini alamamış, Allah’ın lütfuna nail olamamıştır. Kim yattığı yerde Allah’ı zikretmezse, Allah’tan nasibini alamamış, Allah’ın lütfuna nail olamamıştır. Kim yürüdüğü bir yerde Allah’ı zikretmezse, Allah’tan nasibini alamamış, Allah’ın lütfuna nail olamamıştır/’2

    İbn-i Mace’de Ebu Hureyre (Radiyallâhu anhu)’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki:

    “Namaz kılmak ve Allah’u Teâla’yı zikretmek için mes-cidleri kendine mesken edinen kişiyi, gurbette olanı, ailesi döndüğünde nasıl karşılarsa Cenabı Allah da onları öyle güler yüzle karşılar.”3

    Âişe (Radiyallâhu anhâ)’dan o şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Allah Teâla’yı her halinde (her zaman bütün azaları ile) zikrederdi.”4

    1 Müslim, Zikr 39; Yine Bkz. Ebû Dâvûd, Vitir 14; Tirmizî, Daavât 7; İbni Mâce, Mukaddime 17.
    2 Rudânî, Câm’ul-Fevâid Hadis No: 9196.
    3 İbn-i Mace, Mesâcid 19; Rudânî, Câm’ul-Fevâid, Hadis No: 1678.
    4 Müslim, Hayz 117. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Taharet 9; Tirmizî, Daavât 9; İbni Mâce, Taharet 11
    1 Tirmizi, Deavet 86; Ahmed Bin Hambel, Müsned, Hadis No: 12065.
    2 Beyhaki, Şu’ab’ul İman, Hadis No: 562; Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadîs No: 4776; Ahmed Bin Hambel,
    Müsned, Hadis No: 12000 (benzeri).

    Tirmizi de Abdullah ibn-i Büsr (Radiyallâhu Anhu)’dan, o dedi ki:

    “Bir adam Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)’e şöyle dedi: Yâ Rasûlallah! Hayır kapıları çoktur. Hepsini yapmama imkan yoktur. Bana tek bir şey söyle de onu yapayım, çok şey söyleyip te unutmayayım. Şöyle buyurdu: Dilin daima zikrullah ile yaş kalsın/’1

    Tirmizi de Cabir b. Abdullah (Radiyallahu anhu)’dan, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu:

    “Zikrin ef dali, La ilahe illallah, duanın ef dali de elham-dülillahtır.”2

    Hâkim, Hilye ve Ramuz’ul-Ehadis kitaplarında nakledilen Hadis-i Kudsi’de Allah’u Teâlâ buyuruyor ki:

    “Dikkat edin! Benim kullarımın içinde evliyalarım vardır ki, halk eylediklerimin (yarattıklarımın) içindedirler. Onlar benim çok sevgili kullanımdır. Onları kendime ahbab eyledim. Ne vakit ki onlar beni zikrederler, ben de onları zikrederim.”3

    Sure-i Bakara, Ayet 152: “Beni zikrediniz ki bende sizi zikredeyim ve bana şükrediniz, inkar ile kafir olmayınız.”

    Eğer namazla zikir, Seyyid Kutub denilen adamın dediği gibi aym ibadetler olmuş olsaydı, Allah’u Teala

    “Beni zikredin ki bende sizi zikredeyim,” deriniydi? Yani siz bana namaz küm ki bende size namaz kılayım anlamına gelirdi ki, böyle olamayacağına göre namaz ile zikir birbirinden kesinlikle ayrı ibadetlerdir.

    1 Tirmizî, Deavet 4.
    2 Tirmizi, Deavet 8.
    3 Râmûz’ul Ehâdîs, Hadis No: 4079.

    (Seyyid Kutup Kimdir, İlahiyatçı Yusuf Özge)

  13. ŞEFAAT KAVRAMINI VE EVLİYALIK MÜESSESESİNİ İNKARI
    Seyyid Kutub yine, Fi Zilal’il-Kur’an adlı garabet tefsirinde Zümer Suresinin 3. Âyet’ini açıklarken: ‘Bugün İslâm ülkelerinde evliyaya ibadet ediliyor, onlardan şefaat isteniyor/’ diyerek vahhabi inancında olduğunu gizlemiyor. Tasavvufu da inkâr ederek, tefsirinde aynen şöyle söylüyor:
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    – “Bugün insanların dünyanın her yerinde, eski Arapların meleklere -veya meleklerin heykellerine- yaptıkları ibadetlerine benzer bir şekilde azizlere ve ermişlere ibadet ettiklerini görüyoruz. Doğal olarak bu insanlar böylece Allah’a yaklaştıklarına veya Allah katında onların şefaat-larını elde edeceklerine inanıyorlar. Halbuki yüce Allah kendisine giden yolu belirlemiştir: Bu yol da, arı-duru biçimdeki Tevhid yoludur. Tevhid yolunda böyle akıl almaz efsanelerin ürettiği aracıların ve şefaatçılarm yeri yoktur/’
    Burada açıkça hem tasavvuf alimlerine, hem de bu zatları ziyaret eden ehli sünnet olan Müslüman halka hakaret etmektedir. Ayrıca şefaati alaylı bir şekilde inkar etmekte ve Müslümanları, putlara tapan müşriklerle aynı kefeye koyup, aslında bir vahhabi olduğunu açık bir şekilde ilan etmektedir. Çünkü Muhammed bin Abdulvahhab da, kurduğu batıl vahhabi inancın da, müşrikler hakkında inen Âyet’leri çarptırarak Müslümanlara mal etmiş ve evliyalarm kabirlerini ziyaret eden bütün Müslümanları da puta tapan müşrikler gibi göstermiştir. Bu nedenle de bütün türbeleri yıkıp, ziyaret edenleri de şirkte görmüşlerdir. Seyyid Kutub’ da aynı şeyleri söylemektedir. Sadece ben vahhabiyim demiyor. Ancak vahhabili-ğin gerektirdiği her hususu sadakatla uyguluyor.

    Şefaat bütün ehl-i sünnet uleması tarafından kabul edilmiş olup, hakkmda bizzat Âyet -i Kerime ve çok sayıda Hadis -i Şerifler vardır. Bu sapık adam şefaati inkar ederek, hem bu Âyet’leri, hemde onlarca Hadis-i Şerifi inkar ettiği için de ayrıca küfre girmektedir.

    Seyyid Kutub’un inkar ettiği şefaatle ilgili, Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şeriflerden bazıları:

    Sure-i Bakara, Âyet 255:

    “Allah’u Teâlâ’ya karşı kimse kimseye şefaat edemez, yalnız Allah’u Teâlâ’nm izin verdiği kimseler şefaat eder/’

    Sure-i Taha Âyet 109:

    “O gün şefaat fayda vermez ancak Rahman olan Allah’u Teala kime izin verirse ve kimin sözünden razı olursa müstesnadır/’

    Buhari ve Müslim’de Ebu Hureyre (Radiyallâhu an-hu) dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

    “Her peygamberin (Allah katında) kabul edilecek bir duası vardır. Her peygamber, o duayı yapmada acele etti. Ben ise, bu duamı kıyamet günün’de ümmetime şefaat olarak kullanmak üzere sakladım”1

    Ebu Naim, Kütüb-i Sitte ve Ramuz’ul-Ehadis kitaplarında Büreyde (Radiyallâhu anhu)’dan Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

    “Ashabımdan herhangi biri bir yerde ölürse, o kıyamette öldüğü yerin ehline şefaat edecektir.”2

    Tirmizi ve Ibn-i Mace de Abdullah Ibn-i Şakik (Radiyallâhu anhu)’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki:

    “Ümmetimden bir adamın şefaatiyle Temimoğulla-rından daha çok kişi cennete girecektir.” Bunun üzerine: “Yâ Rasulallah! Sizin şefaatinizden başka mı?” denilince, Rasû lullah (Sallallahu aleyhi vesellem): “Benim şefaatimden başka/’ buyurdu.1

    Tirmizi de Ebu Said (Radiyallahu anhu)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

    “Ümmetim içinde, insanlardan büyük cemaatlere şefaat edecek kişiler vardır. Onlardan kimi bir kabileye, kimi bir zümreye, kimi de bir kişiye şefaat edecek ve neticede bunlar cennete gireceklerdir.”2

    Ebu’ş-Şeyh, Deylemi ve Ramuz’ul-Ehadis kitaplarında nakledilen Hadis-i Şerifte İbn-i Abbas (Radiyallahu anhu-mâ)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

    “Alim ve abidler sırat köprüsüne geldikleri zaman abide: Haydi yaptığın ibadetlerin karşılığı olarak cennete gir ve nimetleriyle nimetlen, denilir. Alime de denilir ki: Sen burada dur, sevdiğin kimselere şefaat et. (Onlar senden dünya da iken şefaat umarlardı). Çünkü senin şefaatin büyüktür. Kime şefaat edersen şefaatin kabul edilecek ve bu şekilde onlar peygamber makamında olacaklardır.”3

    Tirmizi, Taberani, Müstedrek ve daha bir çok Hadis-i Şerif kitabmda Ebu Hüreyre (Radiyallahu Arthu) rivayeti ile Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

    “Ümmetimde bazı kimseler var ki, bir adamın şefaati ile Mûdar kabilesinin sayısınca adam cennete gider ve bir adam (bir mü’rrtin), kendi ev ailesine şefaat eder ve insan ameli kadar şefaat eder/’1

    Kenz’ul Ummal’da mütevatir olarak Zeyd İbn-i Erkam ve diğer bir çok Sahabe-i Kiram (Radiyallâhu anhum)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

    ”Kıyamet günü, şefaatim haktır (muhakkak gerçekleşecek). Kim şefaatimin hak olduğuna inanmazsa, şefaat edilecek kimselerden olmayacak/’2

    Seyyid Kutub’un, bu Hadis-i Şerife göre Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’ in şefaatinden mahrum olacağı açık ve kesindir. Mahşerde, o çok güvendiği ve insanlara bulaştırmaya çalıştığı hastalıklı fikirleriyle baş başa kalacaktır. Bakalım Mevlam Neyler, Neylerse Güzel Eyler. Allah’u Teala Müslümanları, bu tür fitnenin şerrinden koruyup, iyi niyetli kardeşlerimizi de ayıktırsın inşallah. Amin!

    1 Tirmizi, Kıyamet 11; İbn-i Mace, Zühd 37.
    2 Tirmizi, Kıyamet 11.
    3 Ramuzul-Ehadis, Hadis No: 258

    1 Buhari, Da’avet 1; Müslim, İman, 86; Tirmizi, Da’avat 141.
    2 Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 5535; 2159; Kütüb-i Sitte, Hadîs No: 4367.

    (Seyyid Kutup Kimdir, İlahiyatçı Yusuf Özge)

  14. MEZHEP DÜŞMANLIĞI
    Seyyid Kutub ‘İslamda Sosyal Adalet’ adlı kitabının 36. sayfasmda diyor ki: “İslâmiyet bir bütündür, ayrılan cüzleri birleşmeli, ihtilaflar ortadan kalkmalıdır.” Yine aynı sayfada:
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    “Asıl olan yardımlaşma, tanışma ve uyuşmaktır. Bu esas kaideye karşı gelen herkes bu yolla defedilir. Zira bu muazzam kainatın seyrettiği yolu takib etmek ferd ve cemiyetin keyfine (yani mezheplere ve mezhep imamlarına) tabi olmaktan hayırlıdır. Çünkü içtimai ittifak (yani mezhepleri birleştirmek), tabiatın ve onu yaradan Allah’ın gayesine uygundur/’1 diyerek hak ve batıl bütün mezhepleri aynı kategoride görerek, ehl-i sünet mezheplerini de birleştirme bahanesiyle, aslmda ortadan kaldırmaya çalışmaktadır.

    Son zamanlarda bir takım çevreler de, “SAĞDUYULU İTTİFAK ÇAĞRISI…” adı altmda, yukarıda söylediğimiz gibi S. Kutub’a benzer bir girişimde bulunmaktadırlar. Bazıları da Mehdi (Aleyhis-selam) geldiğinde zaten mezhepleri birleştirecek, şeklinde ifadeler kullanmaktadırlar. Tüm bu girişimlerin ortak hedefi aslmda; birleştireceğiz bahanesiyle, hak olan mezhepleri yok etmektir.

    Bu gibi ifadeler, Ehl-i sünnet mezhebinin içerisinde olan dört mezheb imamlarma büyük bir hakarettir. Nedenine gelince, eğer bu mezheplerin birleşmesi icap etseydi, gerek o mezhepler kurulduğu zamanlarda gerekse o zamandan günümüze kadar geçen 1000 yılı aşkm süredir alimler böyle bir girişimde zaten bulunurlardı.

    Ebu Davud ve Taberani’de Ebu Hureyre (radiyallahu anhu)’dan Resulullah (sallahu aleyhi vesellem) buyuruyor ki;

    “Şüphesiz Cenâb-ı Hakk bu ümmet için her yüz senenin başında dinini yenileyecek bir zat (Mehdi) gönderir/’2

    Bu Hadis-i Şerife göre bin yılı aşkm geçen süreçte ondan fazla Mehdi gelmiştir. Hepsi de bu mezhepleri özellikle yaşatmak için büyük mücadeleler vermişlerdir. Ahir zamanda gelecek olan son Mehdi ise bu süreçte gelen önceki Mehdi’ler ile tüm alimlerin aksine neden mezhepleri birleştirme gereği duysun? Bu mezhepler itikatta zaten bir olup, aralarmda sadece ameli bakımından farklılıklar vardır. Bunların dördü de haktır. Hepsinin kaynağı da Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerdir. Hatta, mehdiler mehdisi Abdulkadir Geylani hazretleri dahi Hanefi mezhebinde olmasına rağmen, Hanbeli mezhebinin yok olma durumuna geldiğini görünce, kendisi müritleriyle birlikte Hanbeli mezhebine geçmiştir. Sebebini sorduklarmda da; bu dört mezhebin de hak olduğunu ve kıyamete kadar devam etmesi gerektiğini, bu nedenle mezheplerin yok olmaması için Hanbeli mezhebine geçtiğini söylemiştir1.

    Burada Abdulkadir Geylani hazretlerinin yaptığı, mezheplerin dördünü de yaşatmaya çalışmaktır. Günümüzde ise batıl görüşteki bir takım çevreler de, mezhepleri birleştirme bahanesiyle, yok etmeye çalışmaktadırlar. Ahir zamanda ki Mehdi (aleyhis selam) geldiğinde bu mezhepleri birleştirecek diyenler, bilmeden bunu söylüyorlarsa, büyük bir gaflet içerisindedirler. Eğer bilerek yapıyorlarsa da, ehli sünnet itikadım yok etmeye çalışan batıl zihniyetteki kimselere hizmet ettikleri anlaşılmaktadır.
    Kitabımızın başından beri anlatmaya çalıştığımız ehli sünneti yok etme projesi, günümüzde farklı yöntemler kullanılmak suretiyle devam ettirilmektedir. Son zamanlarda kullandıkları yeni yöntemler ilk bakışta tüm Müslümanlar tarafından olumlu algılanacak sinsi bir şekilde karşımıza çıkmıştır. Yani yapmaya çalıştıkları şey, ilk bakışta olumlu karşılanıp, Müslümanların birlik ve beraberliğini tesis edecek türden bir girişim gibi gelse de, aslında amaç, ne islam birliğidir, ne de Müslümanların güçlenip kalkınmasıdır. Tek hedef vardır oda hak olan mezheplerin bir an önce ortadan kaldırılmasıdır. Aslında ehli sünnet düşmanlığı yeni çıkmış bir durum değildir. Tüm bu yaşadıklarımız, asırlardan beri dış güçlerinde desteği ile uygulanan bir projedir. Bu sinsi gayelerine ulaşmak için denemedik yöntem kalmamıştır. Ancak, özellikle de güzel vatanımız Türkiye’de bir türlü bu gayeleri istedikleri seviyeye gelememiştir. Türlü türlü sahte alimler, ulemalar, şeyhler ve cemaat liderleri sahneye sürülmüş ve sürülmeye de hala devam ediliyor, ancak hak olan dört mezhebi ortadan kaldıramadıkları gibi bilinçli ehli sünnet alimlerimiz sayesinde de, bu fitne mahsûlü kişiler deşifre edilmiştir. Bu nedenlerden dolayı projenin Türkiye ayağı, yeniden masaya yatırılmış ve bu gelişmeler ışığında güncellenmiştir. İşte projenin bu güncel uygulaması ise, şeytanında çoğunlukla kullandığı bir yöntem olan, rahmani yönden gelinerek gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Nedir bu rahmani yaklaşım? Şudur; Bugün bir takım çevreler “SAĞDUYULU İTTİFAK ÇAĞRISI…” sloganı adı altında 1931 ruhunu yeniden canlardırıp islamda birlik sağlayacaklarını söylemektedirler. Bu çağrı Mason Muhammed Abduh’cu Mısır el-Ezher Üniversitesi Dekanı Reşit Rıza’nın da aralarmda bulunduğu bir heyet tarafından 1931 yılında daha önceden yapılmış ve bununla ilgili kongre oturumlarmda alınan karar gereği de Müslümanlar arasında birliğin sağlanmasının nişanesi olarak Şii din âlimi Muhammed el-Hüseyin Al-i Kâşif, “Sünni, Şii ve İbadiyye’lerden oluşan ve onbini bulan cemaate” Mescid-i Aksa’da Cuma namazı kıldırmıştı. Seyyid Kutub da benzer çağrıyı daha sonra yenileyerek, yukarıda değindiğimiz gibi kitaplarında işlemiştir. Bu çağrıların sözde amacı; güya islam kardeşliğini tesis edip dünya Müslüman-larını tek çatı altmda toplayıp aralarmdaki işbirliğini geliştirmekti… Bu çağrıyı duyan sağduyulu her Müslümanm; “Evet! tam olması gereken bu, bu birlik hemen sağlansın” diyeceği türden bir girişim gibi gözükse de; aslında, arkasmda yüzyılların projesinin henüz başarıya ulaşamamış bir ayağı yatmaktadır. İşte o bir türlü başaramadıkları şey, mezheplerin ortadan kaldırılması meselesidir.

    Güya, dünya Müslümanlarının birlikte hareket edememelerinin tek nedeni de mezheplermiş… Bu hususu, bir internet sitesindeki, keskin ifadelerle dile getiren şu başlık çok dikkat çekicidir; “Hayrettin Karaman Hoca bizleri son zamanlarda başımıza örülmek istenen büyük tehlike mezhepçilik fitnesine düşmemeye, ümmet olmaya çağırıyor./’1 Bu ifade, günümüzde “Sağduyulu İttifak Çağrısını” destekleyen zihniyetin sarf ettiği talihsiz sözlerdir. Kullandıkları “mezhepçilik fitnesine” ifadesi ile aslında başta İmam-ı Azam efendimiz olmak üzere diğer hak olan tüm mezhep imamları; İmam-ı Safi, İmam Ahmet Bin Hanbel, İmam-ı Malik hazretlerini fitne çıkarmakla itham etmiş olmaktadırlar. Halbu ki Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) bu zatları aşağıdaki Hadis-i Şerifte ümmetimin en hayırlılarıdır, diyerek methetmektedir:

    “İnsanların en hayırlısı benim zamanımdakiler (yani ashâbımdır). Sonra onları takib edenler (tabiin), sonra onları takib edenler (etbâu’t-tâbiin)’dir.2

    İşte görüldüğü üzere mezhep imamlarmdan, İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri “tabiin”, diğer üç mezhep imamları ise “etbâu’t-tâbiin”‘dendir.

    Ümmeti Muhammed’in asırlardan beri tabi olduğu bu dört hak mezhepler ise “FİTNE,” övgüyle bahsedilen mezhep imamlarımız ise “FİTNECİ” olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu ifadeleri daha önceleri farklı ve dolaylı şekillerde çok kullanmışlar, fakat karşılık bulamadığı için yöntem değiştirip, bugün Arap ülkelerinde baş gösteren iç karışıklıklara dayandırıp; bu işin sonu mezhep savaşlarma yol açacak, masum Müslüman kanı boş yere akacak gibi bahanelerle, yeniden gündeme getirmektedirler. Yani bugün diğer Müslüman ülkelerinde yaşanan tüm karışıklıklar aslmda, Mezheplerden kay-naklanıyormuş… Bu mezhepleri hemen ortadan kaldırırsak bu iş çözülüverecekmiş gibi bir hava estirilerek, tüm fatura ehli sünnet olan hak mezheplere kesilmektedir.

    Ehli sünnet görüşünde olan Müslümanların, hak olmayan diğer mezhep mensuplarına saldırdığı veya fitne çıkardığı ne görülmüştür, ne de duyulmuştur. Bugün ve geçmişte yaşanan mezhep savaşlarının tamamı hak olmayan mezhepler tarafından başlatılmıştır. Zaten hak olmayan diğer mezhepleri başta vahhabilik ve şii’liği araştıracak olursak, görülecektir ki bu zihniyetler fitne çıkararak doğmuştur ve onunla da beslenmektedir. Yani ilk ortaya çıkışlan tamamen bir fitnedir. Dolayısıyla başlangıçları fitne olan hiçbir görüş ile doğruyu bulmak mümkün değildir.

    Bir birliğin sağlanması, sağduyulu her Müslüman gibi bizlerin de özlemini duyduğu bir meseledir. Buna hiç kimsenin itirazı olamayacağı kesindir. Ancak, bir birlik sağlanacaksa bu hak mezhepleri ortadan kaldırmak yerine, başta Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ve Ashab-ı Güzin efendilerimiz hangi hal üzere ise o hal üzere olunması gerektiğini savunan ehli sünnet görüşü üzerinde sağlanmalıdır. Aslında başından beri zikrettiğimiz hususu bir daha tekrar edelim; bu fikirleri ortaya atanların aslmda birlik veya beraberlik umurunda değildir. Bu girişimle bir yere varılamayacağını da çok iyi bilmektedirler. Bunlar sadece, saf ve iyi niyetli Müslümanları kandırıp taraftar toplama peşinde olup, esas gayeleri ise bir an önce dört hak mezhebi ortadan kal-dırmaktır. Çünkü, bugün Müslümanlar araşma fitne sokanlar da, bu fitneden kurtuluş reçetesini yazanlar da aynı projenin mahsulleridir.
    Birlik ve beraberlik içinde olmamız istenilen bu batıl mezhepler ile ehli sünnet itikadı arasmdakı fark, sanki sudan sebeplermiş gibi gösterilip, bu batıl mezheplerin ortaya çıkış nedenleri ile yüz yıllardır ehli sünnete düşmanca tutumlarla yaptıkları zulümler de yok sayılarak, mesele basite indirgenmeye çalışılmaktadır. Aslmda bu batıl mezhepler ile ehli sünnet arasmdaki farklar öyle hafife indirgenecek ve bir çırpıda yok sayılacak kadar basit meseleler değildir. Yani şimdi biz kendisi gibi düşünmeyenlerin malını, canını, ırzını helal sayan vahhabiler ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimizin hanımı ve bizlere en çok hadis aktaran, müminlerin annesi Hz. Aişe (Radiyallahu anhâ) ile Hz. Ebu Bekir (Radiyallahu anhu), Hz. Ömer (Radiyallahu anhu), Hz. Os man (Radiyallahu anhu) efendilerimize hakaret edecek kadar ileri giden şii’ler ile birlikte mi hareket edeceğiz? Sizce bu mümkün müdür? Yarın Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimizin huzuruna nasıl çıkacaksınız? Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in iyi ettiniz onlarla işbirliği yaptınız, diyeceğini mi zannediyorsunuz? Neticede bu mesele Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in “Bir elime güneşi bir elime ayı verseniz” yine de davamdan vazgeçmem dediği dava kadar önemli ve hassas bir davadır.

    Bunlar ortaya attıkları bu gibi fikirlerle, Müslümanların refah ve barışını bahane ederek, bu uğurda da her türlü yanlışı mubah sayıyorlar. Eğer bu yapılmak istenen doğruysa, işi bir adım daha ileri götürerek olayı kökünden çözelim; dünyadaki her türlü inançları birleştirip yeni bir din icad edelim ve tüm dünya bu dine bağlansm, olsun bitsin… Dolayısıyla dünya barışım da tesis etmiş oluruz. Böylelikle tüm tefrikalar ortadan kalkar… Aslında yapılması istenilen şey bu kadar saçmadır. Yani, ehli sünnet alimleri bu batıl fırkalar ile boşuna mı mücadele ettiler? Bunlar hakkmda yazılan binlerce reddiyeler bir hiç uğruna mıydı?

    Yukarda da söylediğimiz gibi, eğer bir birleşmeden bahsedilecekse o da, doğru ve hak olan üzerinde olur ki, o doğru yol da Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ve ashabının gittiği tek yol olan, ehli sünnet velcemaat mezhebinin görüşüdür. Ehli sünnet görüşündeki tüm hak mezhepler de zaten bu şekilde doğmuştur.

    Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ve Cihar-ı Yar devrinde herkes bilmediği dini meseleleri onlardan sorarlardı. Emevi halifeleri; sünnete, Evlad-ı Resule düşman idiler. Sünneti bozmaya, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesel-lem)’i ve ehli beytini gözden düşürmeye çalışıyorlardı. Hz. Ali (Radiyallahu anhu) efendimize “Turabi” derlerdi. Evlad-ı Resuller zindanlara atılır, asılır, onların tarafında olanlar da aynı muameleye tabi tutulurdu.

    İbn-i Kesir (Rahimehullah) “ŞemaH’tir-Resul” adlı kitabının 483. sayfasmda, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in Emevi hükümdarları hakkmda söylediği şu Hadis-i Şerifi nakletmektedir:
    A’la bin Abdurrahman, babası Ebu Hureyre (Radiyallahu anhu)’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Rüyamda Hakem oğullarının ya da Ebu’l As oğullarının (Emevilerin) minberimin üstüne maymunların tırmanışı gibi tırmandıklarını gördüm.” Ravi, der ki: ” Allah Resu-lü (Sallallahu aleyhi vesellem)’in ölünceye kadar bir daha neşeli güldüğü görülmedi.” Sevri dedi: “Said bin el Müsey-yeb’den Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz Ümeyye oğullarını minberi üstünde gördü. Bundan hoşlanmadı. Allah’u Teala Hazretleri ona bu kendilerine verilen dünyadır, diye vahyetti ve bundan sonra gözleri aydınlandı. İşte o vahiy, Sure-i İsra, Âyet 60: “(Geceleyin) Sana gösterdiğimiz o temaşayı ve Kur’an da lanet edilen ağacı (başka değil) ancak insanlara bir fitne ve imtihan yaptık.”1
    Emevi hükümdarları Yezid’le başlayıp Mervan’la sona ermiştir. Bu süreç Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimizin ehl-i beyti ve ashaplar için büyük bir ibtila ve imtihan olmuştur. Yalnız bu hükümdarlar arasında Ömer bin Abdulaziz adaletli ve İslama uygun bir hüküm sürdüğünden bütün islam alimleri ve toplumu tarafından iyi görülmüştür.

    Hakkında yüzlerce Hadis-i Şerif olan, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) efendimizin hem akrabası hem damadı ve nesebinin de kıyamete kadar yer yüzüne yayılmasının sebebi, ayrıca Allah’u Teala hazretlerinin Esedullah diye hitap ettiği Allah’ın Arslanı unvanını almış, cennetle müjdelenmiş Hz. Ali (Radiyallahu anhu) efendimize hakaret için, Yezid melununun; maymunun basma sarık sararak hutbeye çıkarması, böylesi büyük bir zata yapılan bu hakaret, yukarda ki Hadis-i Şerife geçen şu ifade ile;

    “Rüyamda Hakem oğullarının ya da Ebu’l As oğullarının (Emevilerin) minberimin üstüne maymunların tırmanışı gibi tırmandıklarını gördüm,” diyerek Emeviler dönemi kastedilmiştir.

    1 İbn-i Kesir, ŞemaU’tir-Resul, Tercüme: Naim Erdoğan, Temel neşriyat, s. 483.
    lBkz:http^www.dunyabizim.con/?aT5’pe=haber&ArlicleID=11064 2 Buhâri, Fedâilu’l-ashâb 1, Şehâdât 9; Müslim, Fedâilü’s-sahâbe 216.

    1 Başka bir rivayette de: Abdulkadir Geylani hazretlerinin mezhep değiştirme hadisesi, Safi mezhebinden Hanbeli mezhebine geçti diye de anlatılmaktadır.

    1 Bu bilgiler için bkz: Seyyid Kutup, el-Adalet’til-İslamiyye Fil-İslam, Dar’uş-Şuruk – 1995; yine,
    Seyyid Kurup, el-Adalet’til-İslamiyye Fil-İslam (İslamda Sosyal adalet) Tercüme: Yaşar Tunagür, Dr. M. Adnan Mansur, Cağaloğlu Yayınevi-1968 – 3. Baskı, s. 36.
    2 Kütüb-i Sitte, Cild 15, Hadîs No: 5577; Ebu Davud, Melahim 1, Taberâni, Mu’cenu’l Kebir;
    Hadis No: 1118.
    1 Tirmizi, Kıyamet 11; Taberani, Mu’cem’ul Kebir, Hadis No: 7986; Hakim, Mtistedrek, Kitabu
    Ma’rifet’üs-Sahabe, Hadis No: 5789; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid ve Menbe’ul Fevâid, Dar’ul-Fikr, Beyrut 1994, (I-X), Hadis No: 1013; İmam Gazali, İhya-u Ulumid-Din, IV, Hadîs No: 678.
    2 Kenzul Ummal, Hadis No: 39059.

    Nitekim Hadis-i Şerifte İbni Ömer (Radiyallahu anhumâ) dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:

    “Bir adam din kardeşine, ey kâfir derse, bu söz ikisinden birine döner. Eğer böyle denilen kişi söylenildiği gibi ise, söz doğrudur; söz yerini bulmuş olur. Aksi takdirde bu sözü söyleyen kimse kafir olur.”

    Burada Hz. Ali (Radiyallahu anhu) efendimizi haşa maymuna benzettikleri için yukardaki Hadis-i Şerifte geçen “bu söz ikisinden birine döner” ifadesi ile gerçek maymunların Yezit ve halifeleri olduğu kesinlikle anlaşılmış olup hiçbir şüpheye de mahal yoktur.

    Emeviler dönemin de bu şekilde islamiyet zaafiyete uğratıldığı için, 73 ayrı mezhep ortaya çıkmıştır.
    Bu hususta İbn-i Mace, Taberani, Ahmed ibn-i Hanbel ve daha bir çok Hadis kitabmda Enes ibn-i Malik ve Avf bin Malik (Radiyallahu anhumâ)’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:

    “Ümmetim yetmiş üç mezhebe ayrılır. Hepsi cehenneme gider. Yalnız biri kurtulur. Onlar kimlerdir Ya Resûlullah? deyince; Ben ve benim Ashabım ne itikatta iseler ondan ayrılmayanlardır.”1

    Bu Hadis-i Şerifte Ehl-i Sünnet olan ve olmayanları açıkça beyan etmektedir:

    Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) efendimiz hazretleri veda hutbesinde de bu konuya değinerek şöyle buyurmuştur:

    “Ben size iki emanet bırakıyorum. Birisi Allah’u Teala’nın kitabı Kur’an-ı Kerim, diğeri de benim sünnetlerimdir. Bunlara sıkıca sarıldığınız sürece asla dalalete düşmezsiniz.”1

    Ebâ Müslim, Emevi saltanatını yıkıp; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in amcası Hz. Abbas (Radiyallahu anhu) evlatlarından birisini halife yaptı. Onun için onlara “Abbasiler” denildi. Abbasi hükümdarı 500 din uleması seçti. Ortaya çıkan bu 73 mezheblere ait kitaplarm hepsini Âyet-i Kerime ve Hadîs-i Şeriflerle inceletti. Her birisinin Âyet-i Kerime ve Hadîs-i Şeriflere ters düşen tarafları vardı. Ancak bu mezheplerden bir tanesinin Âyet-i Kerime ve Hadîs-i Şerif lere ters düşmediği görüldü. Onun için ona “Ehl-i sünnet vel’ cemaat” mezhebi denildi. Yeryüzünde bulunan Müslümanların hepsi bu Ehl-i sünnet velcemaat mezhebinden olmaya mecburdur. Ehli sünnet mezhebi Resulullah (Sallahu aleyhi vesellem) ve ashabı ne itikat üzere iseler onun üzeredirler. Bunlara Fırkai Naciye (kurtuluşa erenler) derler, yani Kuran’a ve sünnete uygun olan dört ehli sünnet mezhebi; Hanefi, Maliki, Hanbeli ve şafi’dir. Ehli sünnet görüşünün itikattaki imamları ise; İmam-ı Ebu Mansuri Maturidi Hanefi mezhebinin itikatta imamıdır. İmam-ı Eş’ari safilerin itikatta imamıdır. Diğeri de İmam-ı Hanbeli’dir. Bunlar dört mezhebin imamlarıdır.

    Bunların dışındaki 72 mezheplere “fırka-i dâlle veya beşinci mezhep” de denir. Bunlarm hepsi dalâlettedir ve sapıktır! Bunların isimleri Kaderiye, Cebriye, Mutezile, Vahhabi, Şii, Hululuye ve Murciye gibi vs. toplamı 72 eder. Bu batıl mezhep mensuplarının hepsi de alim, vaiz, müftü, hoca, şeyh, sofu görünür. Vaazı nasihatları çok iyi yaparlar. Ancak konuşmalarında Kur’ân-ı Kerîm ile Hadis-i Şeriflere muhalif ifadeler kullanırlar. Halk bunları ayırt edemez ve iyi zanneder. Mezhep imamlarını ve itikadlarını ayırd edemeyen, za-vallıları dinden çıkartırlar. Şimdi zamanımızda bu batıl mezheplerin kitaplarmı çok iyi, üstün bir kitapmış gibi birinci hamur kağıda basıp piyasada satıyorlar. Alıp okuyan bilmiyor, dinleyen de bilmiyor, doğrusu bu zannediyor. Bu kitapları okuyanlar, farkında olmadan küfre giriyorlar.

    Çünkü, bu batıl mezheplerin kimi kabri, kimi ölüleri, kimi suali, kimi keramet-i evliyayı inkâr ederler. Kimi tarikatı, maneviyatı inkâr ederler. Zikrullahı inkar ederler, Resulullah (Sallahu aleyhi vesellem) efendimizin şefaatini, ulemanın, şehitlerin şefaatmı, çocukların, mü’minlerin şefaatini ve hadîsleri inkâr ederler. Enbiyaların, evliyaların himmet ve yardımlarını, medetlerini inkâr ederler. Halbuki bu kadar Âyet-i Kerime ve Hadîs-i Şerifler var iken inatlarından inkâr ederler. Bu nedenle de doğrudan cehenneme giderler. Bunlarm hepsi şeytanm, din ve Hak yolunda yanlış ektiği tohumlardır. Şeytan, onların amellerini ziynetlendirmiş, senin itikadm doğrudur diye kandırmıştır. Allah’u Teâlâ onların şerlerinden, itikadlanndan tüm Müslümanları muhafaza etsin. (Amîn)

    Şimdi zamanımızda, dört mezhebin ayrı ayrı görüşlerini Kur’ân-ı Kerim’e ve Hadîs-i Şeriflere tersmiş gibi görüyorlar. Halbu ki, onlarm itikad bakımından Âyet-i Kerime ve Hadîs-i Şeriflere inançları oirdir. Allah’u Teâlâ’ya, Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)’e, ashabına hasılı inanılacak şeylerin hepsine Şafii, Maliki, Hanbeli, Hanefi mezhebindeki-ler aynı şekilde inanır, itikad eder. Amel bakımmdan abdest, namaz, oruç ve benzeri hususlarda Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)’in bazıları ilk yaptığım, bazıları da daha sonra yaptığını örnek almışlardır. Hepsi de Kur’ân-ı Kerim ve Hadîs-i Şeriflerle delil getirdiği için bu dört mezhebin imamlarının kavilleri (görüşleri) doğrudur.
    Meselâ; İbrahim (Aleyhis selam), İsmail (Aleyhis selam)’ı ömründe bir sefer kurban etti ve Allah’u Teâlâ’da bir sefer koç gönderdi. Onun için Şafii mezhebine göre; bir adama Ömründe bir sefer kurban kesmek vacip, diğer senelerde vacib değil sünnettir. Hanefi mezhebine göre Allah’u Teâlâ’nm kurban kes emrini verdiği o gün her sene geliyor. Bu nedenle de her sene kurban kesmek vacip oluyor.

    Yine; Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) Uhud çenginde kanlı elbiselerini değiştirmedi. Onunla namaz kıldı. Şafii’ler bunu delil göstererek, kan akması abdesti bozmaz ve bu şekilde de namaz kılınır hükmünü verdi. Hanefi’lerce harb zamanmda idi zaruret vardı bu nedenle de diğer zamanlar da kanlı elbiselerle namaz kılmadı, bu sebepten dolayı kanlı elbise ile namaz kılınamayacağı ve kan akması da abdesti bozar hükmüne vardı. Her iki uygulama da Resulullah (Sallallâhu aleyhi vesellem) efendimizin bizzat yaptığı uygulamalardır.

    Hadîs-i Şerifte; “Yırtıcı hayvanın (et yiyenin) eti yenmez/’1 Geviş getiren hayvanın eti yenir, buyuruluyor. Bazı hayvan var ki hem et yiyor, hem geviş getiriyor. Hanefi’lerce et yediği için eti yenmez. Şafii’lere göre geviş getirdiği için eti yenir. Dört mezhebin görüş ayrılıkları bu şekilde Kur’ân-ı Kerim’e ve Hadîs-i Şerîf’e ters değildir, hepsi de doğrudur. Aralarındaki görüş farklılıklarının tamamı da bu şekildedir. Fakat “fırka-i dâlle” olan zındıkların sözleri ise doğrudan Kur’ân-ı Kerim’e ve Hadis-i Şeriflere terstir. Onların mezhepleri batıl, kendileri ehli sünnet çizgisinden ayrılıp dinden çıkmışlardır.
    Bugün yapılmaya çalışılan 1931 ruhu adı verdikleri girişim, aslında yukarda bahsettiğimiz Abbasiler döneminde yapılmış ve doğrusu bulunarak islam birliği sağlanmıştır. Yeniden bir birlik arayışı Amerika’yı yeniden keşfetmeye çalışmak gibidir. Bu düşünceyi tekrar ortaya atanların yaptıkları ise iyi niyetli bir girişim değildir. Bu fikirdeki kişilerin yaptıkları fitnelerden birisi de açıkça görülüyor ki, hak olan ehl-i sünnet mezheplerini sinsice yöntemlerle ortadan kaldırma fitnesidir.

    1 Kütitüb-i Sitte, 1,360 ve Hadis No: 3934.
    1 İmam Mâlik, Muvatta, Kitab’ul-Kader 3.
    1 İbn-i Mâce, Fiten 17; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir, Hadis No: 13481; Râmûzu’l- Ehâdîs Hadîs No: 3213.

    Ayrıca bu hususta, günümüzde yukarıda anlattığımız sinsi oyundan daha farklı bir başka sinsi oyunu da şimdilerde vahhabiler sahneye koymuştur. Özellikle hacdan dönen Türk hacılarına bir takım kitaplar hediye edilmektedir. Bu kitaplar da ilk bakışta mezhepleri ve ehli sünnet görüşünü anlatmak için hazırlanmış gibi görülmesine rağmen aslında, kendi sapık görüşlerini İmam-ı Azam efendimize mal edip, Ondan, yalan-yanlış alıntılar yapılarak hazırlanmıştır. Ancak bu da yukardaki oyun gibi, büyük bir tuzaktır. Meselâ: Vahhabilerin dağıttığı bu kitaplardan, Dr. Muhammed el Humeyyis’in yazdığı “Dört Mezhep İmamı’nın İtikadı/’ adlı kitabın 13. sayfasında:

    – “Ebu Hanife demiştir ki: Dua edenin: Falancanın hakkı için veya peygamberlerinin ve resullerinin hakkı için ya da kabenin ve meş’aril haram hakkı için gibi sözlerle Allah’a yalvarması mekruhtur/’1 diye bir ifade bulunmaktadır.

    İşte bu söz aslında İmam-ı Azam efendimize mal edilmiş aşağılık bir iftiradır. Aslı olmayan bu bilgi, dipnotta, “Fıkhı ekber şerhi” adlı kitapta geçiyor diye belirtilmiştir. Bu kitap incelendiğinde kesinlikle imam-ı Azam efendimize ait bu şekilde bir ifadenin olmadığı net olarak görülmektedir. Bu örnekte olduğu gibi, bu tür kitaplar da yazılan bilgilerin bir çoğu yalandır. Burada açıkça anlaşılıyor ki, Kur’an Tefsiri veya meali gibi velhasıl hacılara verdikleri bu ve buna benzer kitaplarda; taktik değiştirerek, dört mezhep imamlarının sözüymüş gibi vahhabilikle ilgili sapık fikirler millete empoze edilmeye çalışılmaktadır.

    Halbuki bunların, kendi bozuk inançlarını İmam-ı Azam efendimize mal ederek söyledikleri sözün, İmam-ı Azam’a ait olmadığı çok açıktır. Çünkü İmam-ı Azam efendimizin bizzat kendisinin yazmış olduğu Kaside-i Numaniyye veya Ed-Dürr’ül-Meknun diye bilinen 53 bey itlik Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizi meth etmek için yazdığı kasidesinden bazı beyitler şöyledir1:

    Sensin ol ki, Adem safiyullah sana İltica ile kabul oldu ne ki ibtidâ dua
    Etti İbrahim halilullah dua isminle çün Ateş-i nemrut söndü gülistan oldu ona.
    Hazreti Eyyüb dedi: “ennî messenî,”
    İsmini yâd eyleyip emrâziden buldu şifa.
    İbn-i Câbir çün vefat etmişti sen kıldın duâ, Hakk seni irzâ edip verdi hayat ol dem ona.
    Olsa vallahi yedi derya mürekkep yazmaya Hem kalem olsa ağaçlar vasfın olmaz münteha.
    İns-ü cin cem olsalar yazmağa vasfm senin, Yetmeye takatleri idrakleri ola cüda.
    Daima aşkına düşmüş kalbim oldu Seyyidim, Can tenim aşkınla doldu hiç yok mâ’adâ.
    Ben fakire kıl şefaat ya Rasulallah meded Kapma yalvarı geldim, dilerem senden ginâ.
    Ben tama’ ediciyem senin keremin zerresin,
    Yok Ebu Hanife için alem içre mâsivâ.

    Bu beyitlerde açıkça görülüyor ki, vahhabilerin İmam-ı Azam efendimize mal ederek söyledikleri söz tamamen bir iftira olup yalandır. Zaten vahhabilikte, İngilizlerin desteğiyle yalanlar üzerine kurulmuş fitne mahsulü bir mezheptir.

    Peygamberlerin hakkı için diyerek dua etmenin caiz olduğu hatta bizzat Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) tarafından tavsiye edildiği ve kendisinin de böyle dua ettiğine dair çok sayıda Hadis-i Şerif vardır. Bu Hadis-i Şerifler varken İmam-ı Azam efendimizin, vahhabilerin ona mal ederek söylediği sözü söylemesine imkan yoktur. Çünkü İmam-ı Azam efendimiz Ehl-i sünnet mezhebinin kurucularmm en başında yer alır ki, ehl-i sünnet ifadesi zaten sünnet ile amel eden ve o yoldan ayrılmayan topluluk demektir. Şimdi bu Hadis-i Şeriflerin bazısına yer verelim:

    Sahih ve mütevatir olarak Enes (Radiyallahu anhu)’dan rivayet edilmiştir ki: İmam Ali (Kerremallahu vechehu)’nun annesi Fatıma Bint-i Es’ed (Radiyallahu anhâ), vefat ettiğinde Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz bu Muşar’un İleyha’nm naşını bizzat kabre indirip:

    “Ey Allahım! senin nebin ve önceki peygamberlerin hakkı için annem Fatıma Bint-i Esed’i mağfiret eyle ve girdiği yeri kendine genişlet. Muhakkak ki sen merhamet edenlerin en merhametlisisin,”1 buyurdular.
    Yine Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’i vesile ederek dua etme ile ilgili, Tirmizi ve Nesâi’de sahih olarak nakledilen Hadis-i Şerifte; gözlerinin açılması için dua ricasında bulunan bir âmâya dahi abdest alıp iki rekat namaz kıldıktan sonra:

    “Allahım! Ben Rahmet Peygamberi olan senin nebin Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)’i vesile ederek senden istiyorum. Ya Muhammed! Yâ Rasulallah! Ben seni vesile ederek Rabbimden hacetimin hallini istiyorum. Allahım onu bana şefaatçi yap,”2 diye dua etmesini emrey-ledi. Bey haki, bu Hadis-i Şerifin sahih olduğunu rivayet etmiş ve şu ilave ile bu hadisi nakletmiştir: “Âma gözü görür halde ayağa kalktı/’1

    Sahabe-i Kiram âma’ya tarif edilen duayı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in ahirete irtihalinden sonra dahi okurlardı. Bu dua daki; Ya Muhammedi Lafzı ise, meded dilemeye ve vesileye apaçık bir delildir.

    Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin:

    “Ey Allahım! Dualarını kabul ettiklerinin hakkı için senden istiyorum/’2 diye dua etmiş ve bu duayı Ashab-ı Kiram’a dahi öğretmiş ve bununla amel etmelerini emretmişir.

    Hakim’den sahih senetle Hz. Ömer (Radıyallahu anhu)’dan nakledilen Hadis-i Şerifte, Rasulullah

    (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

    “Adem (Aleyhisselam) hatasını anlayıp dedi ki: Ya Rabbi! Eğer beni affetmemiş isen Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem) hürmetine senden affımı diliyorum, demişti. Allah’u Teala (ne cevap vereceğini bildiği halde, cevabmı da diğer insanların duyması için): Yâ Adem! Ben onu henüz (zahirde) yaratmadığım halde sen Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)’i nasıl tanıdın diye buyurdu. Adem (Aleyhisselam): Ya Rabbi! Sen beni (kudret) elin ile yaratıp bana ruhundan üflediğin zaman, başımı kaldırıp baktığımda arşın ayaklarında -La ilahe illallah Muhammed’un Resullulah- yazılmış olduğunu gördüm.

    1 Yusuf Nebhanî, Şevahid’ül-Hakk’dan Vahhabilere Cevaplar, s. 136.
    2 Sünen-i İbn-i Mace, Mesacid 14.

    1 Taberani, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 20324.
    2 Sünen-i Tirmizi, Dua bablarıııda çeşitli hadisler 6, Hadis No: 3811; Hakim bu Hadis-i Şerifin tahricinden sonra Hadisin sonuna: “Bu dua ile dua edip kalktığı zaman görmeğe başladı,” diye ilave tmiştir.

    1 Bu kasidenin tamamı için bkz: el-Mecme’atü’1-Kübra mine’l-kasâidi’l-fuhra fî hakk-ı Nebiyyinâ Muhammedini’l-Büşra Aleyh-i Salâtüllahi ve selamühü’l uzma, s. 53-65 (bu eser Osmanlıca olup baskı tarihi ve yeri belirtilmemiştir); Yusuf Özge, Recep Okatan, Necid’de Doğan Fitne Vahhabilik, Umut Mat. İstanbul- 2012, 1. Baskı, s. 140-150; İmam-ı Azam Ebu Hanife Numan b. Sabit, Kaside-i Meymune-i Mubareke Dtirr-ti meknûn Kasidesi, Tercüme: Ahmet Mahmut Ünlü, Arifan yay-İstanbul.

    1 Dr. Muhammed el-Hümeyyis, Îtikad’ul-Eimmef il-Erbea (Dört mezhep imamının itikadı), Çeviren: Muhammed Emin Akın, Gözden Geçiren: Muhammed şahin, Baskı tarihi ve yeri belirtilmemiş…

    İsminin yanına ancak yaratılmışların en sevgilisini koyacağını bildim. Cenab-ı Hakk Teala ona: Ya Adem! Doğru söyledin hakikaten Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem) bana yaratılmışların en sevgilisidir. Onun hürmetine benden ne istesen sana verirdim. Affını diledin ben de seni affettim. Şayet Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem) olmasaydı, seni yaratmazdım.1

    Buhari de, haşır ve kıyamet günü insanların Allah’u Teala’nın huzurunda durmaları bahsinde geçen şu Hadis-i Şerifte vesileye büyük bir delildir.

    ”Onlar bu halde iken Adem (Aleyhisselam) ile sonra Musa (Aleyhisselam) ile daha sonra Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem) ile medet dilerler/’2

    İbn-i Abbas (Radıyallahu anhuma) dan rivayet edilen bir Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:

    “Şüphesiz ki Allah’ın, hafaza meleklerinin dışında yer yüzünde melekleri vardır ki, ağaç yapraklarından düşenleri yazarlar. Sizin birinize çölde bir aksaklık isabet ederse, “Ey Allah’ın kulları! Bana yardım edin, diye nida etsin.”3

    Buraya kadar, İmam-ı Azam efendimizin kendi kasidesinde Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’i vesile ederek nasıl dua ettiğini ve Hadis-i Şeriflerde de peygamberlerin ve büyük zatların vesile edilerek Allah’u Teala’dan istekte bulunmanın, dolayısıyla; Allah ile kul araşma nasıl girildi ğinin çok açık delilleri ortadadır. Vesile hususunda ki durum bu kadar açık olduğu için, ne İmam-ı Azam efendimiz ne de diğer ehl-i sünnet olan mezhep imamları asla vesileyi inkar etmemişlerdir. Vahhabilerin İmam-ı Azam efendimize yukarıda mal ederek söyledikleri vesileyi inkar etme hususundaki sözler, aslında sermayeleri yalan üzerine olan vahhabilerin kendi görüşleri olup ehl-i sünnet imamlarına yapılan büyük bir iftiradır.1 Vahhabilerin burada ki amaçları ise; mezheplerin içerisine kendi sapık fikirlerini karıştırarak, ehli sünnet olan hak mezhepleri ortadan kaldırmaktır.

    1 Hakim, Müstedrek, Kitab’ut-Tevârihu’l-Mütekaddimeyni min’el Enbiyai ve’1-Mürselin, Hadis No: 4287; İmam Kastalani, Mevahib-i Ledünniyye, 1,13; Rudani, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 8371.
    2 Sahih-i Buhari, Zekat 52.
    3 Heysemî, Mecme’uz-Zevâid, X, Hadis No:17104.

    (Seyyid Kutup Kimdir, İlahiyatçı Yusuf Özge)

  15. SEYYİT KUTUP

    Seyyit Kutup, Mısır’ın Asyut vilayetinin Muşa köyünde 1906 senesinde doğdu. İlk tahsilini doğduğu yerde yaptıktan sonra Kahire’ye gidip, orada ortaokul ve liseyi bitirdi. 1933 yılında mezun olduğu Darü’l Ûlum fakültesinde tarih, coğrafya, Arap edebiyatı, İngilizce, felsefe, sosyoloji gibi ilimler okudu. Müfettiş olarak vazife aldı. Müfettişliği sırasında İngiliz edebiyatına ve Avrupa kültürüne sempati duydu. Daha sonra vazifeden ayrılarak kendini tamamen edebiyata verdi. Memleketi icâbı Arapçayı iyi bilen Seyyit Kutup çok çeşitli kitaplar yazdı.

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

  16. 1949 yılında sosyoloji doktorasını yapmak üzere Amerika’ya gitti. İki yıl sonra Mısır’a döndüğünde İhvan-ı Müslimîn Teşkilatında irşad müdürlüğü yaptı. Cemal Abdünnasır öncülüğündeki subayların 1952 senesinde gerçekleştirdiği darbeden sonra, yeni yönetimin danışmanlığına getirildi. Daha sonra Cemal Abdünnasır ve adamlarıyla arası açıldığı için bu vazifeden ayrıldı. İhvan-ı Müslimîn Teşkilatının yayın kurulu başkanlığını ve teşkilat adına çıkan bir gazetenin başyazarlığını yaptı.

    1954 senesinde İhvan-ı Müslimîn Teşkilatının bazı üyeleriyle birlikte Cemal Abdünnasır’a suikast düzenlemeye hazırlandıkları gerekçesiyle tutuklandı, 1966 yılında da idam edildi ve Kahire’ye defnedildi.

    Seyyit Kutup, ciddi bir İslamî tedristen geçmemişti ama İslamî söylemlere âlâka hissediyordu. Lâkin geçmişinde komünizmle ilgilendiği için, bu düşüncenin izleri onun eserlerinde hep müşahede edilmiştir. İbn Hazm ve İbn Teymiyye’den de etkilenen Seyyit Kutup, Ehl-i Sünnete muhalif yazılarıyla İslam dünyasında da eleştiriye tabii tutulmuştur. Biz de burada kendi eserlerinden aldığımız kısımların Ehl-i Sünnete uygunluğunu inceleyeceğiz.

    Allahu Teâlâ, İsa Aleyhisselamın öldürülmediğini, asılmadığını Kur’an-ı Kerim’inde bildirirken Seyyit Kutup, Fizilal-il Kur’an adlı tefsirinde, Sure-i Maide’nin 115. ayetini yorumlarken şöyle diyor: “Hazret-i İsa’nın vefatından sonra kaleme alınmış bu İncillerde…” Sûre-i Âl-i İmrân’ın 55. âyetini yorumlarken diyor ki: “Onlar Hz. İsa’yı (selâm üzerine olsun) asmayı ve öldürmeyi istediler. Allah ise, O’nu vefat ettirmeyi ve kendisine yükseltmeyi diledi Fakat O’nun vefatı nasıl gerçekleşti ve o nasıl yükseltildi… Bu konu Allah’tan başkasının yorumunu bilemeyeceği “müteşabih” kapsamına giren gayb meselesidir. Onları araştırmakla elde edilecek yararlı bir sonuç yoktur. Ne inançta ne de hukukta bunun bir yararı olmaz. Bu meselelerin peşine düşenler ve onları tartışma konusu edenler sonunda kuşkuya kapılırlar, kafaları karışır ve çıkmaza girerler. Allah’ın bilgisine havale edilen bu meselede ne kesin bir gerçeğe ne de gönül huzuruna kavuşabilirler.”

    Ehl-i Sünnet âlimleri, İsa Aleyhisselamın ölmediğini, diri olarak göğe kaldırıldığını yazmışlardır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de mealen buyruluyor ki: “Allah’ın resulü Meryem oğlu İsa’yı öldürdük dedikleri için Yahudileri lanetledik. Hâlbuki onlar İsa’yı öldürmediler, asmadılar da. Öldürülen kimse kendilerine İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilafa düşenler tam bir kararsızlık içindedir. Bu konuda zandan başka hiçbir bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler. Bilakis Allah İsa’yı kendi nezdine kaldırmıştır.”1

    İmam-ı A’zam Ebû Hanife rahimehullah buyuruyor ki: “Deccal’in, Ye’cüc ve Me’cüc’ün ortaya çıkması, güneşin batıdan doğması, Hz. İsa’nın gökten inmesi ve sahih haberlerde bildirilen kıyamet alâmetlerinin hepsi de haktır.”

    İmam-ı Kurtubî rahimehullah, tefsirinde: “Yani onu semaya kaldırmıştır. Yüce Allah ise mekândan münezzehtir.”2 Seyyit Kutup, bunca doğru söylendikten sonra Nisa Suresinin 58. ayetini tefsir ederken şöyle diyor: Kur’an-ı Kerim, … Daha hayattayken ruh ve cesetle birlikte mi göğe çıkarıldı yoksa öldükten sonra sadece ruh olarak mı? Ve bu ölüm ne zaman ve nerede meydana geldi? Bunlara değinmiyor. Buna göre onlar O’nu öldürmediler, çarmıha germediler, sadece O’na benzettikleri birini öldürüp çarmıha gerdiler. Kur’an-ı Kerim bu gerçeğin ötesinde başka bir ayrıntıya girmiyor. Sadece başka bir sûrede şöyle demektedir: “Ey İsa ben senin canını alacak ve katıma yükselteceğim.” (Sûre-i Âl-i İmran/55) Bu da diğer ayet gibi İsa’nın ölümüne ilişkin ayrıntı vermiyor. Bu ölümün mahiyetini ve vaktini de açıklamıyor. Biz de bu tefsirde, uyduğumuz yöntem uyarınca, Kur’an’ın gölgesinden ayrılmak istemiyoruz. Elimizde bir kanıt olmadığı gibi, böyle bir kanıtı elde etmek imkânına da sahip olmadığımız halde, çeşitli söylentilerin ve efsanelerin arasına dalmamıza gerek yoktur.” Sonra Mâide Sûresinin 117. âyetini yorumlamaya çalışırken şunları yazıyor: Vefatından sonra onlardan elini eteğini çektiğini ifade ediyor. Kur’an-ı Kerim’in açık ayetleri yüce Allah’ın önce Hz. İsa’nın canını aldığını sonra da katına yükselttiğini açıklıyor. Bazı rivayetler O’nun Allah katında diri olduğunu bildiriyor. Burada anlayabildiğim kadarıyla Allah’ın onun dünya hayatına son vermesi yine onun Allah katında diri olması arasında hiç bir çelişki yoktur. Nitekim şehitlerde yeryüzündeki hayatlarını yitirirler. Fakat onlar Allah’ın katında diridirler. Yalnız biz onları nasıl bir hayat sahibi olduklarını bilemeyiz. Hz. İsa’nın hayatı da bunun gibidir. Nitekim o burada Rabbine: “Fakat sen canımı alınca artık onların ne yaptıklarını bilemem” demektedir.” Yani Seyyit Kutup, Hz. İsa Aleyhisselamın göğe kaldırılışı ve tekrar yeryüzüne geri gönderilişi hakkındaki düşüncesi İslam Akidesine terstir.

    Seyyit Kutup şöyle demektedir: “Biz bütün inançları aynı eşitlikle ve hürriyetle gölgesinde ilerleyebileceği bir nizama davet ederiz. Bu nizamda inanç hürriyetini korumak devletin ve Müslüman cemiyetin zarurî vazifesidir. Hem bu nizamda gayri müslimler şahsî hallerinde kendi dinlerine intisap edebilirler. Bütün vatandaşlar imtiyazsız olarak aynı haklara sahip, aynı kanunlara bağlı ve eşit mesuliyetlerle yüklüdür.”3

    Allah katında tek din, hak din, gerçek din yalnız İslâmiyet’tir. Bu bakımdan Seyyit Kutub’un dediği gibi bütün inançlar aynı eşitliğe ve aynı hürriyete sahip değildir. İslâm nizamında bir müslim ile bir gayri müslim imtiyazsız olarak aynı haklara sahip değildir. Eşit mesuliyetlerle yüklü değildir.

    İslâm nizamında Müslümanlar, namaz kılmakla ve zekât vermekle yükümlüdür. Fakat İslâm nizamında yaşayan gayri müslimler, yani zîmmîler ise namaz kılmakla ve zekât vermekle yükümlü değildir. Onlar sadece haraç verirler. Kanunlar eşit olarak uygulanmaz. Fasığın şahitliği kabul olmadığı gibi kâfirin de şahitliği muteber değildir. Zîmmîler imam olamadığı gibi halife de olamaz, hâkim de olamaz. Daha birçok görevler bunlara verilmez.

    Seyyit Kutup şöyle der: “İslam, haçlıların ve daha birçoklarının yaptıkları gibi, görüş açısı dar din taassubundan doğan savaşları da benimsemez; zira İslam’da diğer din mensuplarını zorlama, o dinlerin prensiplerine bakmaksızın, asıllarını reddetme gibi bağnazlıklara yer yoktur.” 4

    Yine eserin başka yerinde şöyle der: “Zımmi olarak İslam’ın himayesi altına girenler için durum daha farklıdır. Çünkü İslam’ın kesin emri gereğince, biz Müslümanlara verilen hakların hepsine onlar da sahiptirler.”5

    İmam-ı Gazali Hazretlerinin Kimya-i Saadet adlı eserinde naklettiği bir hadis-i şerifte şöyle buyruluyor: “İmanın temeli ve en kuvvetli alameti Müslümanları sevmek, kâfirleri sevmemektir.” Müslümana, zîmmîye ve kâfire ayrı ayrı muamele ile emredildik. Müslümandan öşür ve zekât alındığı halde kâfir olan zimmîden zekât değil, haraç ve cizye alınır. Müslüman zekât vermeye, namaz kılmaya cebredilir, fakat kâfirler zorlanamaz. Seyyit Kutub bu fikirlere delil olarak İslam âlimlerini değil bir müsteşrik olan Sir T. D. Arnold’un kitabını veriyor. Yine Allahu Teâlâ buyurdu ki: “Hak din olan İslâm’ı kabul etmeyen kâfirlerle cizye vermeyi kabul edinceye kadar veya hak dini kabul edinceye kadar onlarla harb edin.”6

    Seyyit Kutup şöyle demektedir: “Allah Teâlâ rahmetini sadece Müslümanlara değil aksine tüm insanlara ihsan etmektedir.” 7 Ehl-i Sünnete göre, rahmet müminleri kapsayıcı bir sıfat-ı ilahidir. Rahman ise bu dünyada hem Müslüman hem de gayr-i Müslim herkesi kaplar.

    Seyyit Kutup’un zekâtla alakalı Ehl-i Sünnete muhalif görüşleri mevcuttur. “Şurası bir gerçektir ki, zekât adını taşıyan bu vergiyi, her vergiyi tahsil ettiği gibi, ancak devlet tahsil eder. Ve yine cemiyetin ihtiyaç ve şartlarına göre değişebilen belirli bir usûl dâhilinde sarf edilmesi ile vazifeli olan da devlettir.”8  Hâlbuki zekât, yedi sınıf insanın ve fakirin hakkıdır. Cemiyetin ihtiyaçlarına sarf edilemez. Sarf edilmesi dört hak mezhebe aykırıdır, mezhepsizliktir. Hazret-i Ebu Bekir-i Sıddîk (r.a.), zekât vermeyenlerden zorla almak istediği ve alınacak zekâtın da Kur’ân-ı Kerîm’de bildirilen yedi sınıf Müslümana verileceği söylenmiştir. Zekât, malın belli bir kısmını Kur’ân-ı Kerîm’de bildirilen yedi sınıf Müslümana vermektir. Hanefi mezhebinde ise bu yedi sınıftan bir sınıftaki Müslümana vermekle de farz yerine gelmiş olur. Zenginin zekâtını, fakirin eline vermesinin lâzım olduğunu bütün Ehl-i Sünnet âlimleri bildirmektedir. Meşru hükûmet, yani şer’i hükûmet fakirin vekili olarak zekâtı alır, fakirlere dağıtır. Hükûmet aldığı zekât parası ile yol köprü yaptıramadığı gibi hiç bir hayır kurumuna da veremez. Zekât yalnız yedi sınıf insanın hakkıdır. Kur’ân-ı Kerim’de bildirilen bu hakkı hiçbir mezhepsizin değiştirmeye hakkı yoktur. Hadis-i şerifte zekâtın fakir akraba varken başkalarına verildiği takdirde, zekâttan sevap alınamayacağı, makbul bir zekât verilmiş olmayacağı bildirilmektedir. Buna rağmen Seyyit Kutup: “Keza, Hz Ömer (r.a.) müellefetül luba (İslâma yeni girmiş, kalbleri kazanılmak istenen kimselere) zekât giderlerinden bazı farklı tasarruflarda bulunabiliriz. Ve meselâ bunu ancak muayyen bazı zümrelere hasredebiliriz. Nakit veya aynî olarak vermeyebilir, onlar için fabrika ve sanayi tesisleri kurabiliriz. Veya bazı tesis ve teşekküllerde onlar için hisse senetleri alabiliriz. Ta ki onlara bugünün medenî icapları ile bağdaşmayan ve heba olup giden muvakkat ihsan manasından uzak, daimi bir rızık ve gelir kaynağı temin edilmiş olsun.”9

    Yine aynı hezeyanı savurmaya devam eden Kutub şöyle der: “Zekât bir elden çıkıp diğer ele geçen ferdî bir ihsan ve sadaka değildir. Eğer bugün bazı kimseler, mallarının zekâtını bizzat kendi elleriyle ayırıp yine kendi elleriyle dağıtıyorsa, bu İslâm’ın farz kıldığı bir şekil ve nizam değildir.” 10

    Seyyit Kutub şöyle diyor: “Müslümanların umumi maslahatlarına sarf etmek için bütçenin ihtiyacı kadar anaparalarından gereken miktarın alınması, bu esasın uygulanması bakımından devlete verilmiştir. Devlet toplumun ve ülkenin savunması için gereken miktarı, bir daha geri vermemek şartıyla sermayeden alabilir.

    Bu prensipte, ferdî mülkiyetin takyid ve tahdidi söz konusudur. Kişi, o hakkı devletin umumi ihtiyaçlarının emrine verir. Zaruri ihtiyacından fazlasını amme hizmeti gören devletin emrine kayıtsız şartsız tahsis eder. Bu prensip sayesinde devlet iktisadi dengesini sadece vergilerle değil, aynı zamanda karşılıksız ve bir daha geri verilmemek üzere toplumun umumi maslahatlarına sarf etmek için ferdi mülkten aldığı paylarla düzeltir.”11

    Hâlbuki şeriat hükûmeti, tebaasındaki Müslüman ve zımmîlerin mal, can ve ırzlarını korumakla vazifelidir. Şahsî mallarını almaya hakkı yoktur. Devletin umumî ihtiyaçları ancak Beytülmal’dan sarf edilir. Bu bakımdan Beytülmal har vurup harman savrulmaz, kaynakları kurutulmaz. Onda tüyü bitmemiş çocuğun hakkı vardır. Beytülmal ile sosyalist devlet hazinesi bir değildir. Halkın elinden şahsî malını almak bâtıl sistemler içerisinde sadece komünizmde vardır. Dinde kaide koymak Allahu Teâlâ’nın hakkıdır. Ondan sonra Allah’ın emirlerinden kaide çıkaran da Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’dir. Ondan sonra, Kitap ve sünnetten hüküm çıkaran müctehit imamlardır. Kitap’ta, sünnette ve icmâda kimsenin ödünç verme mecburiyeti yoktur. Müslüman ferdi buna mecbur tutmak zulüm ve gasp olur.

    Seyyit Kutup’un bu tarzdaki söylemlerini diğer eserlerinde de görüyoruz: “Devlet lüzumu halinde cemiyetini korumak için ihtiyacı olan parayı varlıklı fertlerden kayıtsız şartsız alabilir.”12 Aynı eserde: “Şayet bu işler için zekât kâfi gelmezse, hükümet zenginlerin elindeki fazla malları alıp fakirlere iade eder.”13

    “Aynı zamanda, mal cemiyetin mülkiyetinde olduğundan ve ferdin vazifesi ondan yararlanmaktan öte gitmediğinden, cemiyetin başka fertlerinin de bu mala ihtiyacı olduğundan yahut yararlanmak istediklerinde içtimaî tesanüdü tahakkuk ettirmek bakımından ferd onlara faizsiz borç vermekle mükelleftir.”14

    Seyyit Kutup, İslami Etütler adlı kitabında Arap milliyetçiliği için tüm dinlere ılımlı yaklaşmalarını gerektiği beyan ediyor: “Arap ülkelerindeki içtimaî tesanüdü tahakkuk ettirmek için dini inançları ahlâki eğitimin esas kaidesi olarak, almaya azmettiğimiz zaman bu ülkelerde revaçta olan –yalnız İslâm değil- bütün dinlerin bize yardımcı olacaklarını göreceğiz.”  Dinî inançları, ahlâki eğitimin esas kaidesi olarak aldığımız zaman, bize yalnız İslâm değil diğer dinler de yardımcı olacaktır, diyor. İctimaî tesanüdün tahakkuku için İslâm kâfi gelmiyormuş gibi diğer dinleri de zikretmektedir.

    Seyyit Kutup, İslami Etütler adlı eserinde şöyle diyor: “Biz bütün inançları aynı eşitlikle ve hürriyetle gölgesinde ilerleyebileceği bir nizama davet ederiz. Bu nizamda inanç hürriyetini korumak devletin ve Müslüman cemiyetin zarurî vazifesidir. Hem bu nizamda gayri müslimler şahsî hallerinde kendi dinlerine intisap edebilirler. Bütün vatandaşlar imtiyazsız olarak aynı haklara sahip, aynı kanunlara bağlı ve eşit mesuliyetlerle yüklüdür.” Allah katında tek din, hak din, gerçek din yalnız İslâmiyet’tir. Bu bakımdan Seyyit Kutub’un dediği gibi bütün inançlar aynı eşitliğe ve aynı hürriyete sahip değildir. İslâm nizamında bir müslim ile bir gayri müslim imtiyazsız olarak aynı haklara sahip değildir. Eşit mesuliyetlerle yüklü değildir.

    Seyyit Kutup: “İslâm, (iki cins arasında) erkekle beraber kadın için tam bir eşitliği teminat altına almıştır.”15 Hâlbuki bilindiği gibi kadın erkekle hiçbir zaman eşit değildir. Nikâhta eşit değildir. Erkek karısına boş ol dedi mi kadın boş olur. Kadın boş ol dese bir şey gerekmez. Şahitlikte iki kadın bir erkektir. Kadın hâkim ve devlet reisi olamaz. Mirasta erkeğin aldığı hisseyi alamaz. Bütün bunlar eşitlik değildir, fakat adalettir.

    Yine kadınların meclise girmesiyle alakalı şunları yazıyor: Bugün İslâm adına, kadının parlâmentoya girmesini istemeyen, çalışmaktan menedilmesi, kol ve etek örtüsünün uzatılması için haykıranlar –kendilerini bu tarafa iten duygularına saygımla birlikte- meselelerin hepsini bu ayrıntılara inhisar ettirmekle İslâm’ı kolaya ve eğlenceye aldıklarını söylememe müsaade etsinler.”16

    Seyyit Kutup şöyle demektedir: “Yine tesadüf, ama iyi bir tesadüf hilâfet ruhuna sahip bir hükümdarı Ömer ibni Abdülaziz’i İslâmın başına getiriyor.”17 Ömer bin Abdülaziz Hazretlerini İslâm Devletinin başına kim getiriyor? Tesadüf mü Hz. Allah mı?

    Seyyit Kutup, İslâm’da Sosyal Adalet kitabının Arapça aslı olan (El Adaletül İctimaiyyetü Fil İslâm) kitabında, Şiilerden daha ağır bir lisan kullanarak, başta Aşere-i mübeşşereden; (Cennetlikle müjdelenen on kişiden) biri olan Hazret-i Osman (r.a.) olmak üzere Eshâb-ı Kirâmın büyüklerine dil uzatmaktadır. Hatta dört büyük halifeden biri olan, meleklerin hayâ ettiği Hazret-i Osman (r.a.)’a “bunak”  diyecek kadar alçalarak iftiralar yapmaktadır. Seyyit Kutub şöyle demektedir: “Pek yaşlı olan Osman’ın hilâfete geçmesi kötü bir talihin eseridir. Müslümanların mallarını gelişigüzel harcamıştır. Çok müsrif idi. Zübeyr’e 600.000, Talha’ya 200.000, Mervan’a ise Afrikıyye haracının beşte birisini verdi. Eshâb ve bilhassa Ali bin Ebi Talib bunları işitince onu azarladı. Muaviye’nin mülkünü genişletip Filistin’i de ona verdi. Akrabalarını vali yaptı. Bu İslâmın ruhuna aykırı idi.”18

    Seyyit Kutup bir eserinde şöyle demektedir: “İslâm, yeryüzünde zulmeden hiçbir kuvvetle mütareke yapmaz, yapmamakla mükelleftir.”19 Peki, o zaman, Resulullah Efendimizin (s.a.v.) imzalamış bulunduğu Hudeybiye Musalhasına ne diyeceğiz?

    “Bugün onları Peygamber (s.a.v.)’in zamanında yapmış olduğu şekilde, kısa ve mufassal bilgilerle İslâm’a davet etmemiz asla kifayet etmez. O devirde bugünkü gibi İslâm nazariyesi karşısında duran teferruatlı ictimaî nazariyeler yoktu.”20

    Resulullah Efendimizin (s.a.v.) davet ve tebliğ usulünü kullanmayacaksak kimin metodunu kullanacağız? Hz. Peygamber (s.a.v.)’in daveti Kur’an-ı Kerim ve hadisleriyle olmuştur. Bu iki kaynağımız mı kısa ve yetersizdir?

    Seyyit Kutub, hurafeyle mucizeyi birbirine karıştırmış ve bu doğrultuda şu sözleri söyleyebilmiştir: “İslam kendisini beşeri düşüncenin kurtarıcısı sayar. Öyle ki düşünceyi, sadece vehim ve hurafelerinden değil, aksine tabiatı parçalayan mucizelerin baskısından da kurtarır. Bu nedenle İslam, insan düşüncesini, tabii harikuladeliklerle, insanüstü olaylarla kendisine celbetmek için uğraşmaz.”21

    “Ben şu kanaatteyim ki, Hz. Ömer (r.a.) birkaç sene daha hilafette kalsaydı veya Hz. Ali (r.a.) üçüncü halife olsa idi veya Hz. Osman (r.a.) iktidara geldiğinde yirmi yaş daha genç bulunsaydı İslâm tarihinin çehresi daha başka olurdu.”22

    Burada çok çeşitli yanılgılar ve bühtanlar mevcuttur. Zira Hz. Ali’nin üçüncü halife olmasını istemek, Hz. Osman Efendimize hakarettir. Hz. Ömer (r.a.) birkaç sene daha hilafette kalsaydı demek, keşke birkaç sene daha yaşasaydı demektir, bu da kader-i ilahiyeye isyandır. Hz. Osman (r.a.)’ın yirmi yaş daha erken hilafete geçmesini dilemek ise, onun yetersiz olduğunu söylemek densizliğidir. Nitekim yukarıdaki cümleler, İslam adına konuşan ve eser yazan bir kişiye hiç yakışmayacak sözlerdir.

Bu Konuda Ayrıntılı Bilgi İçin :

seyyidkutupgerçeği

SEYYİD KUTUP GERÇEĞİ KİTABINI ÜCRETSİZ İSTEMEK İÇİN Atik Altınkaya: 0537 315 80 20