Peygamberimiz (s.a.v.)’in veya evliyâdan birisinin şefaatini istemek ve vesile kılmak İslâm’daki haramlardandır. (Elbânî el-Tevessül)

 “Ölülerden yardım istemek, “Sadece senden yardım dileriz.” (Fâtiha s. 4) âyetiyle çelişir.” (Abdulaziz Bayındır, Kur’ân Işığında Tarîkatçılığa Bakış)

Tevessülün Sünnet’te teşvik edilen bölümü vardır. Bu da kişinin kendi salih amelleri ile tevessül etmesidir. Yaşayan salih bir kişiye tevessül etmenin de örneği vardır. Mezarda yatanlara tevessül etme hususunda ise ağır tartışmalar olmuştur. Bir konuda Ümmet’in büyükleri arasında tartışma yapılıyor olması, ilk nokta itibariyle o konuda SAHİH veya SARİH bir nassın bulunmadığını gösterir. (Nurettin Yıldız, Konferansında)

  1. SELEFÎ’LERİN ANATOMİSİ
    Selef, kime denir? Selefîlik nedir?

    Hz. Peygamber (s.a.v.)’in’in “En hayırlı nesil, benim dönemimde yaşayanlardır. Sonra onları izleyenler, sonra onların ardından gelenlerdir.” (Buhâri) şeklindeki hadîsinde “en hayırlı nesiller” oldukları haber verilen ilk üç kuşağa “selef” denir. Bu ilk üç kuşak; sırasıyla “sahâbe, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn”dir. Sahâbenin önemi; Kur’ân’da hayırla yâd edilmiş olmaları, Hz. Peygamber Sallallahü Aaleyhi ve Sellem’in yaşantısının ilk ve en önemli temsilcileri olmaları, İslâm’ı en doğru şekilde anlayıp yaşamanın kıstası olmaları gibi hususlardan kaynaklanmaktadır. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Tâbiînin önemi ise; İslâm’ı, sahâbe kuşağından, yâni en doğru şekilde anlayıp yaşamış olan kuşaktan öğrenmiş olmaları ve sahâbe zamanında rastlanmayan, sonradan karşılaşılmış yabancı birçok fikir akımı, kültür ve inanç şekliyle ilk defa onların muhatap olmalarıdır. İşte tâbiîn nesline mensup büyük âlimler, bu akımlarla mücadele ederek sahâbeden devralınan sahîh İslâm anlayışının zedelenmeden yaşamasına ve gelecek nesillere aktarılmasını sağlamış ve çok büyük hizmette bulunmuşlardır.
    İmâm-ı Â’zâm Ebû Hanife Hazretleri tâbiînden olmak itibariyle “selef”tendir ve onun gerek i’tikadî gerekse fıkhî görüşlerini benimsemek, gerçek Selefîlik’tir. Bu söylediğimiz, diğer mezheb imamları için de söz konusudur.
    Günümüzde kullanıldığı mânâda Selefîlik ise, ilk defa Mısır’da Cemaleddin Efganî ve öğrencisi Muhammed Abduh tarafından başlatılan “İslâmî ıslah!” hareketi, daha sonra Selefîlik adıyla anılan zümrenin doğmasına kaynaklık etmiştir. Hemen hemen aynı dönemde bugünkü Suudi Arâbistan’ın sınırları içinde bulunan Necid bölgesinde ortaya çıkan ve Mısır’daki hareket ile benzer söylemleri dillendiren Muhammed b. Abdilvehhab’ın yürüttüğü Vehhâbîlik hareketine de daha sonra Selefîlik denmiştir. Mezhebsizlik üzere kurulmuş bir akımdır.
    Selefîlik adı altındaki birinci grup, aslında selef-i sâlihini aradan çıkarıp yerine kendi görüşlerini ikâme etmiştir. İkinci grup ise selef-i sâlihine tâbi olma bâbında 1200’lerde yaşamış İbn-i Teymiyye’den öte gidememiştir.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  2. SELEFİLERİN MEZHEPLER HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ
    Kendilerini Selefî olarak tanımlayan bazı kimseler, fıkhî meselelerde herhangi bir müçtehid imamın taklid edilmesine de şiddetle karşı çıkarak bunun da kişiyi şirke ve küfre götüreceğini iddia ederler. Bu iddialarını ispat için de birtakım âyet ve hadîsleri delîl olarak öne sürerler. Oysa bu âyet ve hadîslere yakından bakıldığında taklidin haramlığı iddiasını uygun hâle getirmek için zorlama yoluyla te’vil edildikleri görülür. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Tıpkı tevessül konusunda olduğu gibi, taklidin haramlığı konusunda da bu ümmetin tatbikatı; Selefîlerin iddialarının geçersiz olduğunu gösteren en büyük delîldir. Hadîs âlimleri arasında ittifakla dile getirilen bir husus vardır: Hadîslerin sahîh, hasen veya zayıf olduğu konusunda hadîs âlimleri tarafından verilen hükümler, onların kendi içtihadlarının sonucudur. Eğer herhangi bir âlimin bir görüşünü, delîlini bilmeden kabul etmek demek olan taklid haramsa, bu haramı Selefîler de işlemektedir. Eğer hadîs âlimlerinin hadîslerin sıhhati-zaafı konusundaki kanaatlerini taklid etmek câiz ise, müçtehid imamların fıkhî konulardaki içtihadlarını taklid etmek niçin haram olsun?

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  3. SELEFİLERİN KIYAS KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİ
    Günümüzde Selefîler olarak anılan grup içinde, kıyasın şer’î bir delîl sayılamayacağını, çünkü kıyasın, “Allah (c.c.)’ın dîninde şahsi görüş ile hüküm vermek” olduğunu söyleyenler mevcuttur. Oysa fıkıh usulü kitaplarında ayrıntılı bir şekilde açıklandığı gibi, gerek Kur’ân âyetleri gerekse hadîsler, vakıa olarak sınırlıdır ve insanlığın karşılaştığı her olayın hükmünün, âyetlerde ve hadîslerde zikredilmiş olması mümkün değildir. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Şu hâlde hükmü Kur’ân ve sünnette zikredilmeyen olaylar hakkında yapılabilecek iki seçenek var. Yâ bu olaylar hakkında İslâm’ın herhangi bir hükmünün ve açıklamasının olmadığını söylemek ya da karşılaştığımız olayın bizzat kendisi olmasa da, benzeri hakkında Kur’ân ve sünnette yer alan bir hükmü, aralarındaki benzerlik dolayısıyla yeni olaya da tatbik etmek. Bu seçeneklerden ilkinin doğru olduğunu söylemek; İslâm’ın evrensel olduğunu, bütün zaman ve mekânların problemlerine çözüm getirme özelliğine haiz bulunduğunu inkâr etmek demektir.
    Mesela Kur’ân ve sünnette domuz etinin haram olduğu zikredilmiştir. Ama domuzun yağının haram olduğuna dair ne Kur’ân’da ne de sünnette herhangi bir hüküm vardır. Sırf bu gerekçeyle bazı Selefîler, domuzun yağının haram olmadığını söylemiştir. İşte kıyasın reddedilmesi sonucunda varılacak komik nokta budur.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  4. SELEFİLERİN TASAVVUF HAKKINDA GÖRÜŞLERİ
    Tasavvufun adı altında sergilenen birtakım yanlış davranışlar ve söylemler, Selefîlerin tasavvufun özüne düşmanlık beslemesine gerekçe teşkil etmiştir.
    Tasavvuf adına getirilmiş bid’atler yok mudur? Elbette vardır. Özellikle son zamanlarda İslâm’a muhalif düşünce ve davranışlara sahip olanların uydurdukları, bazen de iyi niyetli de olsa ehil olmayan birtakım kimselerin yaptığı yanlışlar vardır. Ama bunlara bakarak tasavvufun hakikatini reddetmek, papaza kızıp oruç bozmaktan başka bir şey değildir. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Bazen de gerçek tasavvuf metinleri ve gerçek tasavvuf ehlini de şer’i şerife uymadığı nedeniyle reddedenler olmuştur. Şerîat adına gerçek tasavvufu inkâr edenler, bizzat şerîatın cahilidirler.
    Ehl-i sünnete göre tasavvuf, şer’î hudutları muhafaza ederek Allahü Teâlâ’yı zikirde müdavim olmak ve rıza makamına ulaşmak olarak kabul edilir. Kulun, her hareketinde Allahü Teâlâ’dan bir an bile gafil kalmayarak Allahü Teâlâ’yı devamlı olarak zikretmesidir. Nitekim büyük mutasavvıflardan Cüneyd-i Bağdadi (k.s.) tasavvufu tanımlarken: Tasavvuf, kalbin Hakk Teâlâ’dan gayrisiyle alakasını kesmesidir ve gönül topluluğuyla zikrullah ve kendinden geçip hakkı dinlemek ve emri ilâhiye ve sünneti seniyeye ittiba ve ameldir.” buyururlar. Zünnûn-i Mısrî (k.s.) ve Bahaeddin-i Nakşiben (k.s.) hazerâtı ve pekçok büyük veli şu sözü söylemiştir: “Şerîatsiz tarîkat zındıklıktır.”
    Ehl -i Sünnet ve’l -Cemaat’ten asla ayrı düşünülemeyecek olan gerçek tasavvuf; Bâtınîlik, Hurûfîlik gibi sapık cereyanlardan uzaktır. Ehl -i Sünnet çizgisinin muhafazasında ve yayılmasında son derece büyük katkıları bulunan gerçek tasavvuf ehli; Müslümanların kalbî ve ruhî hayatının inkişafında, ahlâkın güzelleştirilmesinde ve erdemli fertlerin yetişmesinde sahâbe döneminden itibaren izlenen yolu izlemiş ve tamamen onlara uymuştur. Gerek i’tikadî gerekse amelî sahada gerçek tasavvuf büyüklerinin eserleri ve görüşleri ortadadır

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  5. TASAVVUF EHLİNİ VE MÜSLÜMANLARIN CİDDİ BİR KISMINI TEKFİR ETMELERİ

    Selefilerin Kitab’üt-Tevhid ve Feth’ul Mecid gibi yanlış anlayışlarını yansıtan kitaplarına bakıldığı zaman, ehl-i sünnet i’tikadının doğru gördüğü; şefaat, vesile, mevlid-i şerif, türbe ve türbe ziyareti gibi hususları kabul edenleri puta tapan müşriklerle aynı kategoriye koyarak, küfürle itham ettikleri görülmektedir. Bunlar, özellikle şefaati ve Meded Yâ Resûlullah! demeyi şirk olarak gördükleri için, Müslümanların çoğunu, dolayısıyla ehl-i sünnet âlimlerini tekfir etmiş oluyorlar CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Ayrıca Abdulkadir Geylani hazretleri ve Muhyiddin Arâbi hazretleri başta olmak üzere bütün tasavvuf âlimlerini, doğrudan küfürle itham ederler. İbn-i Teymiyye, el-Cevâbüs-sahîh fir-Reddi al amen Beddele Dîne’el-Mesih adlı kitabında Muhiddin ibn-i Arâbi ve başka âlimleri bid’at ehlinden sayarak onlar aleyhinde çirkin sözler söyler ve onları küfürle itham eder. Hatta bu kadarla da yetinmeyip İbn-i Teymiyye, Furkân adlı kitabında bu zatlara “Şeytan’ın Velileri” ismini takmıştır.
    Hadîs-i Şerif’te “Lâilâhe illallah diyen kimseleri tekfir etmeyin. Böyle bir kimseyi tekfir edenler bilsinler ki, onlar, küfre girmeye, küfürle suçladıkları kimseden daha yakındır.” buyurur. (Îsârü’l-Hak, s. 434-35)
    “Kimse kimseyi fasıklıkla suçlamasın. Buna hakkı yoktur. Kimse kimseyi küfürle de suçlamasın. Şâyet küfür suçlamasında bulunur da, suçlanan kişide böyle bir sıfat yoksa bu sıfat, suçlayan kimseye döner.” (Buharî, Edeb 44)
    Sahâbiden Abdullah bin Cabir (r.a.)’e “Ehl-i kıble (mü’minler) tekfir edilir mi?” diye sorulunca, “Ehl-i kıbleyi (mü’minleri) tekfir etmekten Allah (c.c.)’a sığınırım.” demiştir. (Îsârü’l-Hak, s. 434-35)

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  6. SÜNNET NAMAZLARA BAKIŞLARI
    Bazı nâfile namâzların evlerde kılınması gerektiğine dair rivâyet edilen hadîs-i şerîfleri örnek göstererek “Camilerde sadece farz namâz kılınır.” diye iddia etmek suretiyle vakit namâzlarıyla birlikte kılanan sünnet ve nâfile namâzları genellikle kılmazlar CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Hâlbuki: “Her kim bir gün ve gecede 12 rek’at namâz kılarsa onun için cennette bir ev bina edilir: Öğle namâzından önce dört rek’at, öğle namâzından sonra iki rek’at, akşam namâzından sonra iki rek’at, yatsı namâzından sonra iki rek’at, sabah namâzından önce iki rek’at.” (Sünen-i Tirmizi, Salat, 304; Sünen-i İbni Mâce, İkâmet’üs-salah 100) buyrulmuştur.
    “İmâm, farz kıldığı yerde nâfile kılmasın. Oradan biraz (sağa, sola veya geriye) çekilerek kılsın.” (Sünen-i Ebû Dâvud, Salat 72)
    İmâm Muhammed’in Zahir’ür-Rivaye diye bilinen kitaplarım el-Kafî adlı eserinde toplayan İmâm Mervezi, bu eserinde der ki: “İmâm selam verip sünnete kalkınca, biraz geriye çekilerek kılması sünnettir. Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin böyle yaptığı, sahîh rivâyetlerle sabit olmuştur.”

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  7. ZİKRULLAH HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ
    Husam el-Akkadi; yazdığı Halakâtıu Memnûa (Yasak halkalar), adlı kitabının 25. Sayfasında “Belli sayılarda Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin üzerine salavatı şerife getirmenin ve La ilahe illallah, diyerek zikretmenin bid’at” olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmiş. Tesbih çekmeyi de bid’at olarak görmüştür. Zikrullah ile ilgili âyetleri çarpıtarak “Zikrullah, Allahü Teâlâ’yı anmaktan ve hatırlamaktan ibarettir, hatta namâzdır.” derler.
    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Bu konu hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de yaklaşık üç yüz kadar âyet-i kerîme ve yüzlerce hadîs-i şerîf vardır.
    Sûre-i Bakara, Âyet 152:
    “Beni zikrediniz ki ben de sizi zikredeyim ve bana şükrediniz, inkâr ile kâfir olmayınız.”
    Namâz ile zikir, aynı olsaydı; Allahü Teâlâ, “Beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim.” Der miydi?
    “Bir adam Resûlullah(Sallallahu aleyhi ve sellem)’a şöyle dedi: Yâ Resûlullah! Hayır kapıları çoktur. Hepsini yapmama imkân yoktur. Bana tek bir şey söyle de onu yapayım, çok şey söyleyip te unutmayayım. Şöyle buyurdu: Dilin daima, zikrullah ile yaş kalsın.” (Sünen-i Tirmizî, Deavet)
    “Ey Fatıma! Allah (c.c.)’tan kork! Rabbinin farzını yerine getir. Ehlinin ameli gibi bir amel yap. Yatağına geldiğinde 33 kere tesbîh: “Subhânallah.”, 33 kere tahmid: “Elhamdülillah.”, 34 kere tekbir: “Allahu Ekber” getir. Hepsi yüz yapar. Bu senin için bir hadim (hizmetçi)’den daha iyidir.”
    Ebû Nuaym’in naklettiğine göre, Ebû Hureyre (Radiyallahu anhu)’nin torunu, dedesi hakkın da dedi ki: Ebû Hüreyre (r.a.)’nin üzerinde, iki bin tane düğüm bulunan bir ipi vardı. O, on iki bin tesbîh çekmeden uyumazdı.”

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  8. SELEFİCE BİR YAKLAŞIM: BELLİ DUALAR OKUMAK, ZİKİR MECLİSLERİ EVRAD OKUMALARI TEMBELLİK ÇAĞININ ÜRÜNLERİDİR…

    Yaşar Nuri Öztürk’ün tercüme ettiği, Seyyid Kutub’a ait İslâm-Kapitalizm Çatışması adlı kitabın 108. sayfasında şu ifadeler yer alır: ‘İslâm idaresi; sofuluk satan dervişleri, şeyhleri, şunun bunun adaklarıyla yaşasınlar diye kendi âlemlerine başıboş bırakmaz. Namâzlar, duâlar kişisel olup toplumsal karektere sahip değillerdir. Belli duâlar okumak, zikir meclisleri ve evrâd okumalar vs. tembellik çağının ürünleridir.’
    Bu görüşlere verilecek cevap nedir?

    Bu ibâdetlerin tamamı sahâbe efendilerimizden rivâyet edilmiştir ve asr-ı saâdet Müslümanlarının amellerindendir. Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz zamanında Ashab-ı Suffa diye isimlendirilen zatlar bulunurlar, Allahü Teâlâ’ya gece ve gündüz namâzla, tesbîhle ve zikrullahla ibadet etmekle meşgûl olurlardı. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Sûre-i Müzzemmil, Âyet 20:
    “(Resûlüm!) Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını (bazen) yarısını (bazen de) üçte birini yatmadan (ibadetle) geçirdiğini ve beraberinde bulunanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını) Rabbin elbette biliyor.” dediği zümre, işte bu Ashab-ı Suffa’dır. Her konuda en güzel örnekleri şahıslarında barındıran bu insanların hâlleri; duâ, zikir meclisleri ve evrâd okumanın delîli olmuştur.
    Ayrıca Allah (c.c.) dostu veliler ve hakiki şeyhler hiçbir zaman halkın eline bakmayıp onlardan da bir beklenti içerisine girmemiştir. Hatta tam tersi, en zor şartlarda halk, bu zatlara sığınmış ve bunların maddî ve mânevî yardımlarını görmüştür. Örneğin; Abdulkadir Geylani Hazretleri’nin, Bağdat’ta hâlâ açık olan dergâhında o zamandan günümüze kadar kimsesizlerin yiyip içip barındığı, herkes tarafından bilinmektedir.
    Hemen hemen her Osmanlı padişahının bir şeyhi vardı ve padişah olmalarına rağmen, o zatların önüne asla geçmezler, tarîkatten istifade ederlerdi. Çağlar açan Fatih’in hocası ve İstanbul’un fethinin mânevi mimarı, Bayramiyye tarîkatı şeyhi ve Pastör’den asırlar evvel mikrobu bulan kişi Akşemseddin Hazretleri’dir. Bunun gibi dünya siyasetinin yüzde doksan beşini elinde tutan Abdulhamid Han merhum da Sâzeliyye tarîkati şeyhi Mehmed Zâfir Efendi ve Kâdiriyye tarîkati şeyhi Ebû’l-hüdâ Efendi’den feyz alarak zâhirdeki dirâyetini, mânevî bir kemâl ile de tâçlandırmıştır. Bu insanlar arkalarındaki güç sayesinde dünyaya hükmetmişlerdir.
    Başarı ve güzelliklerle dolu, Müslümanların refah ve bolluk yılları olan bu zamanlar, -hâşâ- bu tembel insanlar mı, tüm Dünya’ya hükmetmiştir. Tasavvuf, hangi dönemde, gerilemenin sebebi olup, ilerlemenin de önünde engel teşkil etmiştir?
    Aslında tasavvuf ehli bu insanlar, tembel olmadıkları gibi aksine çok çalışkandırlar. Şöyle ki; normalde beş vakit namâz farz kılınmışken, bunlar; gece namâzı, kuşluk, işrak ve evvabin gibi nâfile namâzları fazladan yaparlar, ayrıca namâz sonrası çekilen tesbîhatlara ilaveten günlük yüzlerce evradı vazife olarak yapıp, Allahü Teâlâ’yı da çokça zikrederler. Farz olan Ramazan orucu haricinde, pazartesi ve perşembe günleri ile muharrem ayında ve diğer günlerde herkesten fazla nâfile oruçlar tutarlar. Bunun haricinde, toplumsal konularda da en önde bu insanlar mücadale ederler. Osmanlılar hem ibadeti fazla fazla yapmış hem de her türlü ilerlemeyi kaydetmişlerdir. Kimya ilminin kurucusu Cabir b. Hayyan, büyük mutasavvıf ve Nakşî postnişîni Cafer-i Sâdık (r.a.)’in talebesidir. Yine Câfer-i Sâdık (r.a.)’in optik ve astronomi alanlarında kendisinden sonraki bilim adamlarına ışık tutacak araştırmaları ve kuramları mevcuttur. Merak ediyoruz: Acaba, Seyyid Kutub’un “tembellik çağı” dediği; bu yeniçağ mı, yoksa eskisi mi?

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  9. ŞEFAATİ VE VESİLE (ARACI) KILMAYI ŞİRK OLARAK GÖRMEK HASTALIĞI
    Makam-ı Mahmud’dan bahsetmeyi, Nebî (s.a.v.)’yi “aşırı yüceltmek” olarak algılayan (M. İslamoğlu, Üç Muhammed, s. 112) zihniyete verilecek cevap nedir?

    Hz. Peygamber (s.a.v.), “Makam-ı Mahmud, ümmetime şefaat edeceğim bir makamdır.” buyurmuştur. (İmâm Taberî) İmâm Tirmizî’den gelen bir rivâyette de Hz. Peygamber (s.a.v.)’e Makam-ı Mahmud sorulmuş; “O, şefaattir.” cevabını vermiştir.
    “Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir fazlalık olmak üzere namâz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni, övgüye değer bir makama göndereceğini umabilirsin.” (İsrâ s. 79) Bu âyetin mânâsı, Rûhu’l-Beyan tefsirinde şöyle açıklanıyor: CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    “Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir fazlalık olmak üzere namâz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni, övgüye değer bir makama göndereceğini umabilirsin.” (İsrâ s. 79) Bu âyetin mânâsı, Rûhu’l-Beyan tefsirinde şöyle açıklanıyor:
    “Makam-ı Mahmud, mahşer ehlinin tamamına şefaat etmek makamıdır. O umumî şefaat sırasında herkes. Peygamber (s.a.v.)’imize gıpta eder. Çünkü kendisinden şefaat istenen peygamberlerin hepsi de ilk önce şefaat etmekten kaçınır ve her biri şefaat isteyenleri diğer bir peygambere gönderir. Sonunda bütün insanlar Peygamber (s.a.v.) Efendimize gelirler. Peygamberimiz (s.a.v.) de, “Ben şefaat etmeye ehilim.” buyurur ve büyük şefaatını yapar. Diğer peygamberler ondan sonra şefaat ederler.”
    Ömer Nasuhi Bilmen ise bu âyetin tefsirinde şu mânâyı veriyor: “Muhakkak ki, (Rabbin seni bir Makam-ı Mahmuda) bir şefaat-ı kübrâ -büyük şefaat- makamına (gönderecektir). Senin dereceni bütün mahlûkâtın fevkine –üstüne- yükseltecektir.”
    Abdullah b. Ömer (r.a.)’den gelen bir rivâyet de şöyledir:
    İnsanlar, -Peygamber (s.a.v.)’in ümmetleri olarak- cemaat cemaat toplanırlar. Her ümmet, peygamberinin peşine düşer ve: Ey filân, bize şefaat (edip bizi bu sıkıntıdan kurtar.)” diye ricâ ederler. Büyük peygamberler dolaşılıp hepsinden, bu konuda bir şey yapamayacaklarına dair cevap alındıktan sonra şefaat işi, dönüp dolaşıp son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.)’e gelir. İşte bu, Cenâb-ı Hakk’ın O’nu, Makam-ı Mahmud’a gönderdiği gündür.”

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  10. ŞEFAATİ İNKAR!

    Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz; hiç kimseden -Allah izin vermedikçe- şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yardım da yapılmaz. (Bakara s. 48) âyetinden Ey Kureyş topluluğu! Kendinizi kurtarmaya bakın; Allah’ın yanında size bir faydam olmaz… (Buhârî, Vesâyâ, 11) hadîsinden yola çıkarak şefaatin olmadığını söyleyen ve Şefaatçi, kişiyi Allah (c.c.)’ın vereceği cezadan kurtaracaksa, Allah (c.c.)’tan güçlü ve merhametli olmalı ve insanı daha iyi tanımalıdır. diyen kimselere verilecek cevap nedir?
    Tefsirlerde, bu âyette kendilerine şefaatin fayda vermeyeceği kimselerin, kâfirler olduğu bildirilmiştir. Şefaatin varlığına delîl olan bazı âyetler ise şöyledir:
    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    “Rahmân nezdinde söz ve izin alandan başkalarının şefâata gücü yetmez.” (Meryem s. 87) Bu hususta Allahü Teâlâ, diğer bir âyette şöyle buyuruyor: “O gün, Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez.” (Tâhâ s. 109)
    “Allah (c.c.)’ın huzurunda, kendisinin izin verdiği kimselerden başkasının şefâati fayda vermez. Nihâyet onların yüreklerinden korku giderilince (birbirlerine): “Rabbiniz şefaat hakkında ne buyurdu?” dediler. (Şefaat edecek durumda olanlar): Hak olanı buyurdu, dediler. O, yücedir, büyüktür.” ( Sebe’ s. 23)
    Bu konuda, tevâtûr derecesine varan sahîh hadîsler vardır. Bu hadîslerden bazıları şu mealdedir: “Şefaatim, ümmetimden kebâir ehli olanlar (büyük günahlar işleyenler) içindir.” (Ebû Davûd, Tîrmîzi, İmâm Ahmed Enes ibn Malik’ten)
    “Hiçbir peygamber yoktur ki, kendisine müstecâb (kabul edilmiş) bir duâ verilmiş olmasın. Muhakkak ben, duâmı ümmetimin şefaati için sakladım. Şefaatim, ümmetimden Allah (c.c.)’a şerik tutmayanlara inşallah ulaşacaktır.” ( İmâm Müslîm, İmâm Ahmed Cabir (r.a.)’den)

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  11. ELBANİ, BİN BAZ VE BENZERLERİNİN İDDİALARI

    Elbânî el-Tevessül isimli kitapçıkta, Mu’tezile’yi taklit ederek Peygamberimiz (s.a.v.)’in veya evliyâdan birisinin şefaatini istemeyi ve vesile kılmayı İslâm’daki haramlardan biri olarak ilan etmekte ve şirke denk olduğunu söylemektedir. Elbâni’nin arkadaşları Abdulaziz Bin Baz ve Kahtani (bkz. el-Vela ve el-Bera) gibi kimseler de bu iddiadadırlar.
    Müslümanların çoğunluğuna müşrik damgası vuran bu kimselere verilecek cevap nedir?

    Peygamber (s.a.v.)’in şefaati; Kur’ân, Sünnet ve İcmâ ile sâbit bir husustur. Kur’ân’dan deliller daha önce izah edilmişti.
    İmâm Buhârî’nin İbn-i Ömer (r.a.)’den rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîf şöyledir: “Kıyâmet Günü güneş öylesine yaklaşacaktır ki, akan terler kulakların ortasına kadar erişecektir. Böyleyken (insanlar) Âdem Âleyhisselâm’dan yardım isterler (istigâse), sonra Mûsa Âleyhisselâm’dan ve sonra Hz. Muhammed (s.a.v.)’den. Hz. Muhammed (s.a.v.), onlar için şefaat edecektir (fe yeşfe’u)… Ve o gün Allahü Teâlâ, O’nu yüce bir makama çıkaracaktır, böylece ayakta duran herkes (kâfirler dahil) O’nu öveceklerdir.” CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Enes (r.a.)’den rivayetle Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Her peygamberin Allahü Teâlâ’dan bir dileği vardı veya her peygamberin (makbul) bir duâsı vardı. Onu ümmeti için yaptı. Ben ise duâmı kıyâmet gününde ümmetime şefaate tahsis ve tehir ettim.”
    Âvf İbn Mâlik el-Eşcaî (r.a.)’den rivâyete göre Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:“Az önce Rabbimin beni ne ile muhayyer kıldığını (hangi konuda serbest bıraktığını) size haber vereyim mi?” buyurdu. Biz:
    “Evet, Yâ Resûlullah!” dedik. Bunun üzerine Resûl-ü Ekrem (s.a.v.): “Rabbim beni, ümmetimin üçte ikisini hesapsız ve azâbsız cennete koymakla şefaat arasında muhayyer kıldı.” buyurdu. Biz:
    “Yâ Resûlullah, siz neyi seçtiniz?” dedik,
    Resûl-i Ekrem: “Ben şefaati seçtim.” buyurdu. Biz hepimiz bir ağızdan: “Yâ Resûlullah, bizi şefaat edeceklerinden kıl.” dedik. Resûl-ü Ekrem (s.a.v.):“Benim şefaatim, Müslüman olan herkesedir.” buyurdu.
    İmâm Sübkî de Şifâüs-sikâm adlı kitabında diyor ki: Şefâat hakkındaki hadîsler çoktur. Onların toplamı, tevâtür derecesine ulaşmaktadır.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  12. PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ VE DİĞER SALİHLERLE TEVESSÜLÜN KUR’AN VE SÜNNET’TEN DELİLLERİ
    Mâide Sûresi’nin, ‘Allah (c.c.)’a yaklaşmak için vesile arayın.’ mealindeki 35. âyet-i kerîmesinde, Allahü Teâlâ’nın yaratması için, vesileye (sebeplere) yapışmak emredilmektedir.
    Hz. Meryem de: ‘Yâ Rabbi! Bana hiçbir insan dokunmadığı hâlde çocuğum nasıl olur?’ deyince, Cebrail (aleyhisselam): ‘Allah (c.c.)’ı Azim’uş-şan dilediğine böyle halk eder (yaratır). Bir şeyin olmasını istediği vakit: Ol, der. Hemen olur ve senin oğluna kitap, hikmet, Tevrat ve incil’i öğretir ve oğlunu İsrail oğullarına peygamber olarak gönderir.’ dedi. Îsâ (aleyhis-selam) da: ‘Ben size Rabbinizden mucizat ile geldim. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Ben size çamuru, kuş şeklinde yaparım ve ona üfürürüm. O da bi iznillah (Allah (c.c.)’ın izniyle) kuş olur, uçar. Anadan doğma körlerin gözlerini açar ve ebrasları (vücudunda beyaz lekeler çıkan hastaları) bu illetten kurtarırım. Ve Allah (c.c.)’ın izniyle ölüleri diriltirim. Yediğiniz ve evlerde sakladığınız şeyleri size haber veririm. Eğer îmân ederseniz, bunlar sizin için birer mûcizedir. Benden evvel nazil olan Tevrat’ı tasdik ve Tevrat’ta size haram olanlardan bir kısmının helal olduğunu beyan eder olduğum hâlde Allah (c.c.) tarafından apaçık âyetler ile size geldim. Allah (c.c.)’ı Azim’uş-şan’dan korkunuz ve bana itaat ediniz. Şüphesiz Allah (c.c.)’ı Azim’uş-şan, benim ve sizin Rabbinizdir. Ona itaat ve ibadet ediniz. Doğru yol budur.” dedi.
    Yine bu âyet-i kerîmede Hz. Îsâ (a.s.)’nın “Ben size çamuru kuş şeklinde yaparım ve ona üfürürüm. Anadan doğma körlerin gözlerini açar ve ebrasları (vücudunda beyaz lekeler çıkan hastaları) bu illetten kurtarırım. Ve Allah (c.c.)’ın izniyle ölüleri diriltirim.” diye ifade etmesi; vesilenin en bariz örneklerindendir. Öldüren ve dirilten ancak Allahü Teâlâ olmasına rağmen, Allahü Teâlâ diriltir demiyor. “Allah (c.c.)ın izniyle ben diriltirim.” demek suretiyle, bu olaya vesile olduğu, açık bir şekilde âyet-i kerîmede ifade edilmektedir.
    Sünnetten delil:
    Osman bin Huneyf (r.a)’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Peygamberimiz (s.a. v.)’in yanına gözleri görmeyen bir adam gelip; “Yâ Resûlullah gözlerimin açılması için bana duâ et.” deyince, Peygamberimiz (s.a.v.); “İstersen senin için duâ edeyim, istersen sabret, ahiretin için daha hayırlıdır.” buyurdular. Adamın “duâ et demesi” üzerine Peygamberimiz (s.a.v.); “Güzelce abdest al ve iki rek’at namâz kıldıktan sonra bu duâ ile duâ et.” diye emretmiştir.
    “Ey Allah (c.c.)’ım, sana (bütün masivalardan kesilip) rahmet peygamberi olan Peygamberimiz Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem ile yönelerek Sen’den istiyorum. Yâ Muhammed (s.a.v.), sana yöneldim ihtiyacımın giderilmesi için Sen’i vesile ederek Rabbime yöneldim. Allah’ım, O’nu bana şefaatçı kıl.”
    Osman bin Huneyf (r.a.) diyor ki: “Allah (c.c.)’a yemin ederim ki biz daha Resûlullah (s.a.v.)’ın huzurundan ayrılmıştık ki adam geri döndü, sanki gözleri hiç kör olmamıştı.”
    Osman bin Huneyf Radıyallahu Anh, sevgili Peygamber (s.a.v.) Efendimizin vefatından sonra müşkül ve sıkıntılı zamanlarda bu duâ ile sahâbe-i kirâmın Resûlullah (s.a.v.)’ı vesile ederek müşküllerinin hâllolduğunu rivâyet etmiştir. Hadîs-i şerifte görüldüğü gibi Nebi (s.a.v.)’in duası ile değil zâtı vesile kılınmıştır. (İlginçtir ki bu hadîsi rivâyet edenlerden Tâberâni Hazretleri, kitabında hiçbir hadîsin sıhhati hakkında özel bir beyanda bulunmadığı hâlde bu hadîs için sahîh-hasendir buyurarak bu hadîsi, tâbiri câizse, bu konuyu ileride inkâr edeceklere kerâmeten minallah cevap vermiştir.)

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  13. TEVESSÜL PEYGAMBER ZAMANINDA VE HUZURUNDA OLUR DİYENLERE CEVAP

    Elbani, ‘’Tevessül Peygamber zamanında ve huzurunda olur’’ demiştir
    Bu mesnedsiz (delilsiz) bir sözdür. Çünkü Osman b. Huneyf hadîsinde geçen âmâ adam Efendimiz (s.a.v.)’in huzurunda olmadan O (s.a.v.) ile tevessül etmiştir. Yani bu sorunun cevabı hadîsin metnidir! Osman b. Huneyf şöyle demiştir ‘’Vallâhi biz daha dağılmadan ve meclis uzamadan, (âmâ olan) adam sanki hiç hasta olmamış gibi çıka geldi. ’’ CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Buradan anlaşılıyor ki Efendimiz (s.a.v.)’in huzurunda iken tevessül etmedi. Sorunu ikinci cevabı da şöyledir: Allâhu Te’âlâ bize ve sahabesine,Efendimiz (s.a.v.)’in yüzüne karşı ‘’Yâ Muhammed (s.a.v.)! ‘’ dememizi Nûr sûresi 63. âyette yasaklamıştır: ‘’O Peygamberi çağırmayı aranızda bir kısmınızın diğer bir kısmını çağırması gibi kılmayın !’’ Mânâsı: Yani yüzüne karşı ona ‘’Ey Muhammed (s.a.v.)’’ sözüyle hitap etmeyin. Bilakis ‘’ Ey Allâh’ın Nebisi, Ey Allâh’ın Rasûlu’’ deyin. Dolayısıyla burada âmâ ‘’Ey Allâh! Senden istiyorum ve sana Peygamberin, Rahmet Peygamberi ile yöneliyorum. Yâ Muhammed (s.a.v.)!’’ dediğine göre Efendimiz (s.a.v.)’in huzurunda değildi.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  14. TEVESSÜLÜ ŞİRK OLARAK GÖREN ABDULAZİZ BAYINDIR’A CEVAP

    ‘Selefi’lerin “Tevessül hayatta olanlarla yapılır” iddiasına ve “Ölülerden yardım istemek, “Sadece senden yardım dileriz.” (Fâtiha s. 4) âyetiyle çelişir.” (Abdulaziz Bayındır, Kur’ân Işığında Tarîkatçılığa Bakış) şeklindeki iddialara verilecek cevap nedir?
    İmam-ı Nesefi hazretleri buyuruyor ki:
    Her mümin uykuda da mümin olduğu gibi, öldükten sonra da mümindir. Bunun gibi Peygamberler, öldükten sonra da Peygamberdir. Çünkü, Peygamber olan ve iman sahibi olan ruhtur. İnsan ölünce, ruhunda bir değişiklik olmaz. (Umdet-ül-itikad) CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Sahih-i Buhâri’de Hz. Ömer (r.a.)’den rivayet edilen hadîs-i şerifte Hz. Ömer (r.a) duasında diyor ki : “Ey Allah, Sana Peygamberin ile tevessül ediyorduk ve bize yağmur yağdırıyordun, şimdi de Peygamberinin amcası ile tevessül ediyoruz, bize yağmur yağdır!” Bu söz sahabe’nin Peygamberle tevessül ettiklerine bir delildir.
    Hz. Ömer’in Hz. Abbas ile tevessül etmesinden maksat, Sahabeye ve sonrakilere Evliya ile tevessül etmenin cevazını beyan etmek içindir yoksa irtihâl etmiş bulunan Nebi (s.a.v.) ile tevessül câiz olmadığı için değildir.
    Hz. Abbâs (r.a.), Hz. Ömer’in kendisiyle tevessülünün hakikatini açıklamış ve ön tarafa geçince “ Ey Allâh! Bu topluluk Senin Peygamberin indindeki yerim sebebiyle Sana benimle yöneldiler.” Buyurmuştur. “Yani Peygamberin vefat ettiği için beni aracı kılıyorlar” dememiştir. Hâfız İbni Hacer bu hadîs hakkında der ki; Hz. Ömer (r.a.)’in Hz. Abbas (r.a.)’ı aracı kılmasından, salih kimseler ve Ehl-i Beyt ile şefaat talebinin câiz olduğu anlaşılıyor.
    “Yanlızca senden yardım isteriz.” âyetindeki yardım istemenin, her türlü yardımı kapsadığı kabûl ediliyorsa, o hâlde, sadece ölülerden değil; dirilerden de herhangi bir şekilde yardım istemek bile âyet ile çelişir. Hayâtımızda birilerinden mutlaka yardım istemişizdir.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  15. ‘Selefi’lerin “Peygamber (s.a.v.)’in irtihalinden sonra O (s.a.v.)’i aracı kılmak câiz olsaydı, Hz. Ömer (r.a.) onu terk edip Hz. Abbas (r.a.) ile tevessül etmezdi, zira kaide diyor ki : Daha faziletlisi bulunduğu zaman daha az faziletli biriyle tevessül câiz değildir.’’ İddialarına verilecek cevap nedir?
    İslâmi ilimlerde kesinlikle böyle bir kaide mevcut değildir. Bu sözlerle avamı etkilemek belki mümkündür. Fakat ilimle sağlamlaşmış bir insan bu sözü alır ve âlimlerin usulüne ve kaidelerine vurur bunun, bunu iddia eden insanların aleyhlerine delil olduğunu ispatlar. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Eğer (uydurulan) bu kaide doğru olsaydı Hz. Ömer (r.a.) yanlış yapmış olurdu. Çünkü Hz. Abbas (r.a.)’den daha faziletli oldukları icmâ ile sâbit olan Hz. Ali (r.a.) ile ve Hz. Osman (r.a.) ile tevessülü terk etmiş ve Hz. Abbas (r.a.) ile tevessülde bulunmuştur. Halbuki o dönemde Hz. Ali ve Hz. Osman (r.a.e.) hayattaydılar

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  16. ‘Selefi’lerin “İnsanlardan istenmesi âdet olan şeylerin bir kişiden bir şey istemek şirktir.’’ İddialarının cevabı nedir?

    Sahih-i Müslim’de yer alan bir hadîste Sahabe’den Rabi’a b. Ka’b el Eslemî (r.a.) Efendimiz (s.a.v.)’ e bir hizmette bulundu. Efendimiz (s.a.v.) ise kerim ahlakından dolayı kendisine bir hizmette bulunana karşılık vermeyi severdi CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Buyurdular ki : “Ey Rabi’a benden iste!” Sahabi: “Senden Cennet’te komşuluğunu istiyorum!’’ dedi. Yani insanların adetinde istenen şeylerin dışında bir şey istedi. İnsanların adetinde böyle bir istek yoktur. İnsan bir mal ister, bir at ister , bir ev ister. Buna rağmen Efendimiz(s.a.v.) ona “şirke girdin” ya da “günah işledin” buyurmadı bilakis ona dedi ki: “Başka bir şey ister misin?”, o da : ‘’İstediğin ancak budur ey Allah’ın Resûlü’’ deyince, buyurdu ki: “(Bu iş için) bana çok secde yapmakla yardımcı ol!”

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  17. Falan zâtın yüzü suyu hürmetine gibi ifadelerle, Allah (c.c.)’tan bir şeyler istenebilir mi?
    İddia: “Bu ifadeler, Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i gibi kitaplarda da yer alır. Ama böyle duâ olmaz.” (A. Bayındır, Kur’ân Işığında Tarîkatçılığa Bakış, s. 51-52)
    Sahîh bir hadîste, Âdem Aleyhisselâm’ın, günah işlediğinde, “Rabbim! Senden Muhammed Sallallâhu Aleyhi ve Sellem hakkı için, beni affetmeni istiyorum.” dediği, haber verilmektedir. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Ayrıca İbn-i Mâce, Nebî (s.a.v.)’den rivâyet edilen câmiye gidiş duâsı içinde yer alan şu rivâyeti zikretmiştir: “Ebû Saidi’l-Hudrî (r.anh) anlatıyor: “Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Kim evinden namâz kılmak üzere çıkar ve: “Ey Allah (c.c.)ım! Senden isteyenlerin senin katındaki hakkı için ve şu yürüyüşümün hakkı için senden istiyorum… (derse…)” bu örneklerde görüldüğü gibi hiçbir sakıncası yoktur. Hatta duâ için temiz ağız lâzım olduğundan, birileri vesile edilerek duâ edilmesi tavsiye edilmiştir.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  18. TEVESSÜLDEN MAKSAD NEDİR?

    Resûlullah (s.a.v.) ve diğer veliler ile tevessül etmek, yâni onları vesile kılmak ile kast edilen nedir?
    Tevessül, bir sebeptir; tesir eden değildir. Müessir, yâni tesiri yaratan, tek olan ve ortağı bulunmayan Allah (c.c.)’tır. Allah (c.c.), yiyecek ve içeceği de doymak ve suya kanmak için sebeb kılmıştır. Bunların bir tesiri yoktur. Hakîki müessir, Allahü Teâlâ’dır.
    Her günahkâr, Allah (c.c.)’a kendisinden daha yakın kimseyi vesîle kılabilir. Hiçbir fert, bunu inkâr edemez. Buna; şefaat, tevessül veya istiğâse adı vermede bir fark yoktur. Bu tevessül; müşriklerin, başkasına ibâdet ederek Allah (c.c.)’a yaklaşmayı dilemesi kâbilinden bir hareket değildir. Zîrâ onların yaptığı küfürdür. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Müslümanlar; Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, diğer enbiyâ-i mürselîn ve sâlihler ile tevessülde bulundukları zaman, onlara ibâdet etmiş olmadıkları için, Allah (c.c.)’ın tevhidinden dışarı çıkmış değillerdir. Zîrâ fayda vermekte ve zarara uğratmakta Allah (c.c.) tektir ve ortaktan münezzehtir. Bu câiz olunca, bir kimsenin “Resûlü (s.a.v.) vâsıtası ile Allah (c.c.)’tan istiyorum.” demesi de câizdir. Zîrâ o kimse, Allah (c.c.)’tan isteyicidir; başkasından değil. Bu beyanlardan açığa çıkmış olmaktadır ki, Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz ile yardım dilemek iki mânâya gelmektedir:
    Birincisi, Resûlullah (s.a.v.) vâsıtası ile veya O’nun makâmı, hakkı, bereketi ile ihtiyacının verilmesini Allah (c.c.)’tan dilemektir. Bu şekilde yardım dileyen kimse, Allah (c.c.)’a duâ edip Azîz ve Celîl olan Allah katında habîbini vâsıta kılmış olur.
    İkincisi, Meded Yâ Resûlullah diyen kimse, Resûlullah (s.a.v.) Efendimizden kendisi için duâ buyurmasını ve hacetinin yerine getirilmesini istemiştir. Zîrâ O, kabrinde câvidânî bir hayata sâhibdir. Nitekim insanlar, kıyâmet günü O (s.a.v.)’ndan kendilerine şefaat etmesini isteyeceklerdir.
    Mevlana Abdülhakim-i Siyalkuti hazretleri buyurur ki:
    Duâ eden, Allahü Teâlâ’dan istemektedir. Duâsının kabul olması için de Allahü Teâlâ’nın sevdiği bir kulunu vasıta yapmaktadır. “Yâ Rabbi, bu sevgili kulunun hatırı ve hürmeti için bana da ver.” demektedir. Yahut evliyâdan bir zata, “Ey Allah (c.c.)’ın velisi, bana şefaat et, bana vasıta ol, benim için duâ et.” demektedir. Dilekleri yerine getiren, yalnız Allahü Teâlâ’dır. Veli; yalnız vesiledir, sebeptir. O da fanidir, kendinden kaynaklanan bir gücü yoktur. Böyle inanmak, Allah (c.c.)’tan başkasına güvenmek olsaydı; diriden de duâ ve bir şey istemek yasak olurdu. Diriden de duâ ve bir şey istemek, yasak edilmedi. Bir cahil, dileğini Allah (c.c.)’ın kudretinden beklemeyip “Veli yaratır.” Der ve bu düşünce ile ondan isterse, bu, elbette yanlıştır. Bunu ileri sürerek İslâm âlimlerine dil uzatmak çok yanlıştır. (Zâd-ül Lebib)

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  19. TÜRBE ZİYARETİ VE TEBERRÜK MESELESİ
    Nebî (s.a.v.)’yi ziyaretin fazileti ve bu konuda selef-i sâlihinin uygulamaları nelerdir?

    Sûre-i Nisa, Âyet 64:
    ‘Onlar nefislerine zulmettikleri zaman, sana gelip de Allahü Teâlâ’ya tevbe istiğfar etselerdi ve sen de onlar için istiğfar etseydin, elbette Allahü Teâlâ tevbeleri kabul edendir, merhametlidir.’
    Bu âyet-i kerîme, Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’in Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin Türbe-i Saadet’ine gelip onun huzurunda ve onu vesile ederek Allahü Teâlâ’dan istiğfarda bulunmalarını emretmektedir.
    ‘Kabrimi ziyaret edene şefaatim vacip oldu.’ (Beyheki, Dare Kutni, Taberani)
    ‘Hacc edip de, beni ziyaret etmeyen, beni incitmiş olur.’ (Dare Kutni, İ.Malik) CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    “Vefatımdan sonra benim kabrimi ziyaret eden, aynı, hayatımda iken beni ziyaret etmiş gibidir.” (Taberani, Mu’cem’ul-Kabir, Hadîs No: 13314) buyurarak kendisinin, kabr-i şerîfinde diri olduğunu ve gelenleri tanıdığını bize haber vermektedir.
    İmâm-ı Â’zâm (r.a.) Efendimiz, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizi ziyaret ettiği esnada onu metheden 53 beyitten oluşan meşhur ed-Durr-u Meknûn adlı kasidesini yazmış ve bizzat Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizi ziyaret maksadıyla geldiğini, ilk beyitlerinde şöyle ifade etmektedir:
    Yâ Resûlullah! Sırf, seni ziyaret maksadıyla geldim. Amacım sadece senin rızan ve himayendir.
    Ey insanların en Hayırlısı! Sana öyle iştiyakım, arzum var ki; kalbimde senden başka hiçbir şeyin sevgisi yoktur.
    Vallahi makamın hakkı için senin müştakınım, Hakk Teâlâ da biliyor ki, ben sana âşığım ve meylim de sanadır.
    Sen öyle ulu bir zatsın ki, sen olmasaydın kâinat da dâhil, hiçbir şey yaratılmazdı.
    Bilâl b. Hâris Radıyallahu Anh, Hz. Ömer (r.a.)’in, bir kıtlıkta, Resûlullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in kabrine giderek: Yâ Resûlullah (s.a.v.)! Ümmet’in için Allah (c.c.)’tan yağmur iste, zîrâ onlar helak oldular.” dedi. Resûlullah (s.a.v.), kabrinde olduğu hâlde, O’ndan bir şey istedi, yardım istedi. Bu istemeyi ne kendisi ne Hz. Ömer (r.a.) ne diğer Ashâb Radıyallahu Anhum ve hadîs imâmları ne müfessirler ne akâid âlimleri şirk kabul etti. Ne de âyete ters görüp ve şirk olarak kabûl ettiler.
    Sübkî şöyle diyor: “Bil ki Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’i Allah Celle Celâlühû’ya aracı yapmak, ondan yardım istemek ve onu şefaatçı yapmak câizdir ve güzeldir. Bunu dîni olan hiç kimse, inkâr etmemiştir. Ve bu inkâr, hiçbir zaman işitilmemiştir. Nihâyet İbn-i Teymiyye geldi bu husûsta öyle sözler söyledi ki, o sözler içerisinde (bocalayan) zayıf, câhil ve gâfil kimseler mes’eleyi iyice karıştırdı.”

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  20. ABDULAZİZ BAYINDIR VE TÜRBE ZİYARETİ DÜŞMANLIĞI

    Abdulaziz Bayındır, Kur’ân Işığında Tarîkatçılığa Bakış kitabının, 53 ve 54. Sayfalarında vefat etmiş kimselerin ruhaniyetlerinden istifadeyi ve türbe ziyaretlerinin faydasını inkâr etmektedir.
    Bu görüşlerine verilecek cevap nedir?

    Ruhaniyetten istifadeyi inkar eden görüşler Kur’ân ve Sünnet’e aykırıdır. Şöyle ki: “Allah yolunda şehîd olanları ölü sanmayınız! Onlar, Rabblarının yanında diridirler, rızıklandırılmaktadırlar.” (Âl-i İmrân s. 169) âyet-i kerîmesinde, şehîdlerin diri oldukları sabit olunca; peygamberlerin diri olması, öncelikli olarak sabittir. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Beyhakî’nin Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyetle bildirdiği hadîs-i şerîfte, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: “Her ayın ilk üç gecesi ve günü, bana çok salevât okuyunuz. Çünkü bu ikisi, sizden bana ulaştırılır. Toprak elbette, peygamberlerin cesetlerini çürütmez.”
    Enes bin Mâlik’ten rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte şöyle buyruluyor: “Peygamberler; kabirlerinde diri olup, namâz kılarlar.” (İbn-i Adîy, el-Kâmil)
    Şehîdlerin bu şekilde diri olmaları, onlar için şerefli bir rütbedir. Bu, Allahü Teâlâ’nın onlara bir lütfudur. Ancak, peygamberlerin rütbesinden daha yüksek bir rütbe yoktur. Şüphesiz peygamberlerin hâli, bütün şehîdlerin hâlinden daha yüksek ve kâmildir. Dolayısıyla peygamberler için öldü denemez, mânevî bir hayatla diridirler.
    Âlimler, ölülerin birtakım tasarruflarda bulunabileceklerini ve dirilere faydalı olabileceklerini söylemektedirler. Özel ma’nâda velî olduğuna inanılan bir kimseden, kerâmet beklenilmesi ne kitap ne sünnet ve ne de icmâya ters düşen bir şeydir. Çünkü Allah (c.c.), bu âlemde yaptığı rızık ve benzeri yardımlardan birçoğunu kulları vâsıtasıyla yapar. O vâsıtalardan gördüğümüz rızık ve nîmetleri bizzat kendilerinden sayarsak, bu; tek Rezzâk’ın Allah (c.c.) olduğuna dâir inen âyete (Zâriyât: 58) ters düşmekle bir çeşit şirk sebebi olur. O bakımdan doğrusu; kulları sebeb ve vâsıta, Allah Celle Celâlühû’yu da yaratan görmektir.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  21. BAYINDIR’DAN ABDULKADİR GEYLANİ HAZRETLERİNE ÇİRKİN SUÇLAMA

    Abdülkâdir Geylânî Hazretleri bir şiirinde buyururlar ki: Mürîdim ister doğuda olsun ister batıda / Hangi yerde olsa da yetişirim imdâda
    ‘Kur’ân-ı Kerîm’in çok sayıda âyetine açıkça aykırıdır. Çünkü ‘Darda kalmış kişi duâ ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hâkimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var?’ (Neml s. 62) (Abdulaziz Bayındır, Kur’ân Işığında Tarîkatçılığa Bakış) iddialarına verilecek cevap nedir?

    Allah’ın kulları yine Allah’ın iradesi ve izniyle yardıma gelirler ki bunun şirk ile ilgisi olmadığı gibi bu husus Kur’an ve sünnet ile de sabittir.
    ‘Biriniz herhangi bir yerde yolunuzu şaşırırsanız, bir şeyde yardımcı, muhafaza edici arayıp bulamadığınız zaman, hiç kimsenin size yoldaş, arkadaş olmadığı ve çaresiz kaldığınız yerde deyiniz ki: Ey Allahü Teâlâ’nın has kulları! Beni muhafaza ediniz. Ey Allahü Teâlâ’nın has kulları! Bana yardım ediniz. Çünkü Allahü Teâlâ’nın öyle kulları var ki onlara yardıma gelirler, görünmezler.’ (Taberani, Mu’cem’ul Kebir, Hadîs No: 13737; Heysemî, Mecme’uz-Zevâid, 10. c, Hadîs No: 17103) CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Soruda yer alan beyit, kerâmet yoluyla yapılan bir işten haber vermektedir. Velîlerde görülebilecek bir kerâmet, yâni olağanüstü iş, ehl-i sünnet mü’minlerce hak olduğuna göre, mesele kalmaz. Abdu’l-Kadir-i Geylânî Hazretleri; İbn-i Teymiyye’nin de El-Furkân isimli kitabında dediği gibi şerîat imamlarındandır. Kerâmeti mütevâtirdir. O, bazen, Allah (c.c.)’ın izni ve yardımıyla, doğuda ve batıda mürîdlerine yardımcı olabileceğini, Allah (c.c.)’ın kendisine lutfettiği nimetlerden olduğunu anlatma kabilinden söylemiştir. Bunun; Kur’ân’la çelişmediğini, Kurân’a îmân edip kerâmetle alâkalı âyetleri ve husûsan Neml Sûresi kırkıncı âyeti de tasdîk edenler anlar, teslîm ve i’tirâf ederler.
    “Yanında kitaptan bir ilim olan (Sıddik), onu (Yemen’deki Belkıs’ın tahtını) sen gözünü kırpmadan sana (Şam’a) getiririm, dedi.) (Neml s. 40)
    Onca uzaklıktaki tahtı, fizik kanunlarını alt üstederek, göz kırpmadan Süleyman Aleyhisselâm’a getirebileceğini söyleyen Sıddîk ve Velî Asef’ten söz ediliyor…
    Hz. Ömer Radıyallahu Anh Medine’deki minberden Îran orduları karşısında hezimete uğramakta olan İslâm ordularının kumandanı Sâriye Radıyallahu Anh’ı uzaktan îkâz etti, (Ey Sâriye dağa yanaş, dağı arkana al, ey Sâriye…) dedi, Sâriye Radıyallahu Anh, bu çağrıyı işitti ve İslâm orduları bu îkaz sayesinde bozgundan kurtuldu.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  22. İSLAMOĞLU’NUN İDDİALARININ AKSİNE SAHABE (R.A.E) NEBİ (S.A.V.)’İN HERŞEYİ İLE TEBERRÜK ETMİŞTİR

    Resûlullah (s.a.v.), Enes’in evinde uyudu ve terledi. Enes’in annesi bir bardak getirdi ve terini bir bardağa topladı. Resûlullah, bunu ne yapacağını sorduğunda, o da dedi ki: Kokumuzun içine katacağım; çünkü o, kokuların en güzeli. (Buhârî, İstizan 41; Müslim, Fezâil 84; Nesâî, Ziynet 119) Bu tavır, -Peygamberimiz (s.a.v.)’in mübârek bedeniyle ve eşyâlarıyla teberrük etmek- sahâbenin seçkinlerinin onayladığı bir tavır değildir. (M. İslamoğlu, Üç Muhammed, s. 92)

    Ashâb-ı kirâm, Nebî (s.a.v.) ile nasıl teberrük etmiştir?
    Hudeybiye Antlaşması’nda Kureyş Kabilesi’ni temsilen Resûl-ü Ekrem (s.a.v.)’e gönderilen Urve bin Mesud’un döndükten sonra kavmine söyledikleri, bu sorunun en önemli cevaplarındandır: “Ey kavim! Ant olsun ki ben krallara; Kayser’e, Kisrâ’ya, Necâşî’ye gittim ve ant olsun ki hiçbirisi adamlarından, (Hz.) Muhammed (s.a.v.)’in ashâbından gördüğü ta’zimi görmemektedir. Ant olsun ki (Hz.) Muhammed (s.a.v.)’in ağzından bir tükrük çıksa mutlaka onların birisinin eline düşer, onlar da onu ellerine ve yüzlerine sürüyorlar. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Muhammed, onlara bir emirde bulunsa derhal onu yerine getiriyorlar. Abdest aldığı zaman abdest suyunu getirmek için nerdeyse birbirleriyle savaşacaklar. Konuştuğu zaman O’nun katında seslerini alçaltıyorlar; ta’zim maksadıyla O’na dikkatli bir şekilde de bakmıyorlar. (Hz.) Muhammed (s.a.v.) size, doğru bir plan sunmaktadır, onu kabul ediniz.”
    Resûlullah (s.a.v.)’ın ashâb-ı kirâma hafifçe dokunmuş olması bile onlar için büyük bir anlam ifade ediyordu:
    Ebû Zeyd b. Ahtab (r.a) anlatıyor:
    “Resûlullah(s.a), eliyle yüzümü okşadı ve bana duâ etti.”
    Temel hadîs kaynaklarımızda teberrük konusu ele alınmış ve bu konuda birçok hadîs zikredilmiştir. İmâm-ı Buhârî, Sahîh’inin Kitabü Fardi’l-Humus bölümünün 5. babında bu konuya yer vermiştir. “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in miras olarak kullandığı yüzüğü ile saçı, papucu ve su kabı gibi ashâbının ve başkalarının teberrük ettikleri şeyler hakkında zikredilenler babı” ile sahîhinde yer vermiştir. İmâm Müslim teberrük konusunu Sahîh’inin Kitabü’l-Fedail’inde değerlendirmiştir. Yine aynı kitapta 22. bâb olarak “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in terinin temizliği ve onunla teberrük babı” bulunmaktadır.
    Enes (r.a) anlatıyor: “Resûlullah(s.a.v) sabah namâzını kılınca, Medine’nin hizmetçileri elinde su bulunan kaplar olduğu hâlde kendisine gelirlerdi. Efendimiz de bütün kaplara elini batırırdı. Bazen sabahları hava soğuk olurdu, ancak yine de elini suya batırırdı.”
    Yine Enes (r.a) anlatıyor: “Resûlullah (s.a.v.)’ı, berber tıraş ederken gördüm. Ashâbı etrafını çevirmişti. Tek kılının dahi yere düşmesini istemiyorlar, birinin eline düşsün istiyorlardı.”
    Enes (r.a)’in rivâyet ettiği bu hadîs-i şerifler ve soruda geçen hadîs-i şerif, ashâb-ı kirâm (r.a.e.)’ın sağlığında Resûlullah (s.a.v.)’a ait saç ve ter gibi şeyleri saklamaya başladıklarını ve Resûlullah (s.a.v.)’ın buna itiraz etmediğini ve onayladığını açıkça ortaya koymaktadır. Bugün birçok câmide Ramazan ayında ya da mübarek gecelerde sakal-ı şerîf ziyaretleri yapılmaktadır.
    Teberrükle ilgili buraya kadar anlattıklarımızdan şu sonuçları çıkarmamız mümkündür. Teberrük, Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanından beri uygulana gelen ve peygamber sevgisinden kaynaklanan bir ameldir.
    Ashab (r.a.e.), Resûlullah (s.a.v.) Efendimize olan sevgilerinden dolayı, onun irtihâlinden sonra bütün anılarını yaşatmaya çalışmıştır. O’nun konakladığı ve namâz kıldığı yerlere kaybolmaması için mescidler bina etmişler. Bu sebepten dolayı, Mekke ve Medine’de çok sayıda târihi eserler varken, günümüzde vahhabiler, dîni yanlış yorumlayarak veya kasıtlı olarak, Resûlullah (s.a.v.) ve ashabın sevgisini hatırlatan, o zamana ait olan bütün değerleri, birer birer imha etmişlerdir.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  23. VESÎLE ve TEVESSÜL HADİSLERİNİN KAYNAK DEĞERİ – Prof. Dr. Zekeriya Güler

    Vesile ve tevessül, güncelliğini ve tazeliğini koruyan aktüel ve hassas bir konudur. Konunun tarih boyunca tartışılması, özellikle Takıyyüddîn İbn Teymiyye (v. 728/1327) ve Takıyyüddîn es-Sübkî’nin (v. 756/1355) yaşadığı hicrî sekizinci asırdan bu yana canlılığını muhafaza etmesi, bugün İslâm dünyasında yapılan te’lif ve tercüme çalışmalarının yanı sıra, basın-yayın organları vasıtasıyla kamuoyuna intikal ettirilmesi bunun açık bir göstergesidir. Bu yüzden biz, konuyla ilgili hadislerin kaynak değerini tesbit faaliyetinin pratik-sosyal fayda açısından da gerekli olduğu kanaatini taşımaktayız.

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Esasen vesile ve tevessül, ülkemizde akademik çalışmalara konu olmuştur. Kelâm anabilim dalında, Ali ATAÇ tarafından Kelâm ve Tasavvuf Açısından Tevessül adıyla doktora tezi (İstanbul 1993), hadis anabilim dalında da Ahmet YILDIRIM tarafından Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları adıyla doktora tezi (Ankara 1996) hazırlanmıştır. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları (Ankara 2000) arasında çıkan bu çalışmanın Tevessül ve Çeşitleri başlığını taşıyan bölümü onbeş sayfadan (s. 268-283) ibarettir. Ne var ki, her iki tezde de ilgili hadislerin/haberlerin kaynak değerini tesbit faaliyetinde -belki çalışmaların tabiatı gereği- özellikle Muhammed Nâsıruddîn el-Elbânî’nin (v. 1419/1999) tahriç ve değerlendirmeleri pek aşılamamış ve genellikle onun verdiği bilgilerle iktifa edilerek mukayeseli tetkik cihetine gidilememiştir. Tefsir anabilim dalında, İsmail ÇALIŞKAN tarafından hazırlanan Kur’ân-ı Kerim’e Göre Tevessül ve Vesile Kavramı konulu yüksek lisans tezi (Ankara 1992) ise bu yönü itibariyle çok daha zayıf kalmıştır. Bu itibarla, hadis anabilim dalında tarafımızdan yapılan Vesile ve
    “Merâmı ifade esnasında kullanılan tevessül, istiğâse, istiâne, teşeffu’, istişfâ’, tecevvüh ve teveccüh lafızları arasında fark yoktur. Bu noktada, kalıplardan ziyade mânanın dikkate alınması icap eder. Bu lafızlarla kastedilen mâna da, ‘Hz. Peygamber (vasıtası) ile Allah’tan istemek’tir (ve hüve süâlullâh bi’n-nebiyyi). Selef de bunu böyle anlamaktaydı. Bununla da, kulun, Allah nezdinde değer ve mertebesi olduğuna inandığı zât ile Allah Teâlâ’dan isteyebileceği kastedilmektedir. Kuşkusuz, Peygamber’in (s.a.) Allah nezdinde büyük mevkii, yüksek değer ve mertebesi vardır… Biz kesinlikle Allah’tan başkasından istememekte ve ondan başkasına duâ etmemekteyiz. Burada sevilen zâtı (mahbûb) zikretmek veya onu büyük telakki etmek, sadece Allâh’a yapılan duânın kabulüne sebep olmaktadır. Bu tevessül şekli, sahih hadislerde yer alan, “Allâhım! Sana ait olan her isimle ve esmâ-i hüsnâ ile senden istiyorum…” veya sâlih amellerle tevessülü ifade eden mağara hadisindeki duâsından farklı değildir” .
    Ayrıca, istiğâsenin Allah’tan yardım talep etmek mânasına geldiğini söyleyen Sübkî, Peygamber’e (s.a.) isnad edilerek kullanılması halinde bunun, mecaz olarak anlaşılması gerektiğini; bu durumda Allâh’ın “müsteğâs” olmasının halkan ve îcâden, Peygamber’in “müsteğâs” olmasının da kesben ve tesebbüben olduğunu ifade etmektedir.
    Sübkî’nin, “Merâmı ifade esnasında kullanılan tevessül, istiğâse, istiâne, teşeffu’, istişfâ’, tecevvüh ve teveccüh lafızları arasında fark yoktur” şeklinde yaptığı değerlendirmenin, bilahare birçok âlim tarafından da benimsenmiş olduğunu görmekteyiz. Ancak biz, “tehlikeli ve olağanüstü durumlarda yardım isteme, imdada çağırma” manasına gelen istiğâsenin farklı bir mahiyet taşıdığı ve tevessülden tefrik edilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Aralarındaki bu farktan dolayıdır ki, Şevkânî (v. 1250/1834) , Gumârî (v. 1413/1993) ve Saîd Havvâ (v. 1409/1989) gibi pek çok ilim ve tefekkür adamı zât ile tevessülü kabul ederken, istiğâseyi câiz görmemektedir. Mahlûkun mahlûktan yardım talebinde bulunmasını (istiâne) mahpusun mahpustan yardım istemesine benzeten fakih ve muhaddis sûfî Hamdûn el-Kassâr en-Nîsâbûrî (v. 271/884) de bu noktaya işaret etmiş olmalıdır.
    Aslında istiğâse, araştırmamızın kavramsal çerçevesini aştığından, onun müstakil bir makale konusu olarak ele alınması daha uygun olacaktır. Bununla beraber, bazı görüşlere yer vermek suretiyle tevessülün çağrıştırdığı istiğâse ve kasem üzerine kısa bir değerlendirme yapmakta fayda vardır.
    Gumâri, esas itibariyle kasem ile tevessülün birbirinden farklı lafızlar olduğuna dikkat çekmektedir. Ancak o, Ma’rûf el-Kerhi’nin (v. 200/816), müridi/öğrencisi Serî es-Sakatî’ye (v. 257/870) hitaben söylediği “Allah nezdinde bir hacetin olduğu zaman, benimle O’nun üzerine kasem et!” sözündeki kasemin mecâzen tevessül mânasında kullanıldığını ve bunun, “Benimle O’na tevessül et!” şeklinde te’vil edilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Ma’rûf el-Kerhî’nin, yeğeni Yakub’a “Yavrucuğum, Allâh’a bir hacetin olduğunda, benimle O’ndan iste!” şeklindeki tavsiyesi, söz konusu cümlede geçen kasemi açıkladığı gibi, dile getirilen yorum ve anlayışı da teyid etmektedir.
    Saîd Havvâ’nın tesbit ve değerlendirmesi de şöyledir: “Yâ Muhammed, benim için Rabbine şefâatte bulun! (yâ Muhammed işfa’ lî ilâ Rabbike) diyen kimse ile yâ Muhammed, bana şefâat et! (yâ Muhammed eşfi’nî) diyeni birbirinden ayırırım. Birincisi tevessüldür. İkincisi ise istiğâseye girer. Sâlihlerin kabirlerini ziyaret esnasında bazı kimselerin, “ey falan, beni evlendir!”, “ey falan, bana şifa ver!” veya “ey falan, ihtiyacımı gider!” gibi sözlerle doğrudan istekte bulunduklarını görüyoruz ki, bu bir istiğâsedir… Şüphesiz bu nevi nidâlar için birtakım te’vil yolları varsa da, en azından bazı kimseler hakkında bu, bir şirk kapısıdır… Sûfîlerin kullandıkları “medet” lafzı, sâlihlerin isimlerini anmakla meydana gelen teberrük bâbındandır. Bazı kimseler de ruhların, bu şehâdet âlemiyle olan münasebetlerine dayanarak bunu kabul etmektedir. Ancak yapılan te’vil ne olursa olsun, tevhidin özünü etkilemesine imkan veren bu tür söz ve davranışları temize çıkarmak için yeterli değildir. Allah Teâlâ, gelip geçmiş kardeşlerimiz için duâ etmemizi emretmiştir, onları çağırmamızı değil!… Şüphesiz bu yanlış bir harekettir. Bununla beraber, yapılan hataları daha fazla büyütmemeliyiz, hepsi bu kadardır” .
    İstiğâse konusunda yukarıda işaret edilen te’vil yolu, belâğat ilminde “mecâz-ı aklî” diye bilinmektedir. Mecâz-ı aklî, fiilin hakiki fâil ve müessirine (mâ hüve leh) değil de, o fâilin mekan, zaman, sebep gibi alâkası bulunduğu bir şeye isnad edilmesi demektir. Bu edebî san’ata göre, meselâ “Yeryüzü ağırlıklarını dışarı çıkardığı zaman…” âyetinde, ağırlıkları dışarı çıkaran Allah olduğu halde, fiil hakiki fâile değil, fiilin mekanına isnad edilmiş ancak Allah murad edilmiştir. İşte özellikle sûfîler de, kendisiyle istiğâse edilen zâtın hakiki fâil değil, hakikatte yardım edenin Allah olduğuna inandıklarını ve O’ndan istediklerini (ki aksi halde onlar da bunun açık bir şirk olduğunu kabul eder) söylemektedirler.
    Muhammed Ebû Zehra (v. 1394/1974) şöyle demektedir: “Avâmın ve câhil müslümanların sözleri en yakın olanıyla te’vil edilir… Onları Rasûl-i Ekrem’in kabrini ziyaretten engellemek değil, irşad etmek güzel olur. Onları tekfir (veya şirke nisbet etmek) değil, anlatmak ve öğretmek uygun olur. Şüphesiz Allah Teâlâ tevhidi kıyamet gününe kadar muhafaza edecektir. Peygamber (s.a.) âhir ömründe, şeytanın bu beldede kendisine ibadet edilmesinden ümidini kestiğini bildirerek mü’minleri müjdelemiştir. O halde artık İbn Teymiyye tevhidden endişe etmemelidir” .
    Şüphesiz yapılan te’vil, samimi duygu ve düşüncelerle istiğâsede bulunan müvahhid bir müslümanın küfür veya şirke nisbet edilmemesi hususunda tabiî ki bizi ihtiyata sevketmelidir. Ne var ki müslüman, Allah’tan başkasının varlıklar üzerinde tesiri olabileceği izlenimini veren lafızlardan da kaçınmak zorundadır. Ayrıca selef devrinde başvurulmayan bu yolun, bir yöntem olarak benimsenmesi halinde, tevhidi sarsan şirke kapı aralamasından da endişe duyulmalıdır. Bu itibarla, “Onlar, şeriatı değiştirdikleri gibi lugati de değiştirince…” diyen İbn Teymiyye’nin sitem dolu durum tesbiti veya Abdülkâdir Geylânî’den (v. 561/1166) “gavsü’l-encâb ve gavsü’s-sekaleyn” diye söz eden Leknevî’nin (v. 1304/1886) kullandığı bu lakaplar üzerine, “Leknevî, Şeyh Abdülkâdir Geylânî için keşke bunların dışında bir lakap/unvan kullansaydı! Ben, Şeyh Abdülkâdir Geylânî’nin ne kendisi ne de başkası için bu lakapların kullanılmasına rıza göstereceğini hiç zannetmiyorum. Lakapları bu şekilde büyüterek kullanmak, hayırlı nesil olan selefin ahlak ve davranışından değildir” diyen Abdülfettâh Ebû Ğudde’nin (v. 1417/1997) nazik ikazı, tevhid konusundaki hassasiyetin birer tezâhürü olarak görülmeli ve ciddiye alınmalıdır.
    C. ARAŞTIRMADA TAKİP EDİLEN METOT
    Usûlü olmayan bir araştırmada vusûlün olamayacağı açıktır. Elde edilen delil ve malzemelerin, ilmî usüllerle hareket edilmeyip peşin hükümle değerlendirmeye tâbi tutulması tamamen yanlış netice verir. Bu yüzden, akademik çalışmalarda titizlik gösterilmesi gereken temel ilke objektiflik (âfâkîlik, neslellik) ve ağırbaşlılık (dikkat, teenni, ihtiyat) olmalıdır. Çünkü sübjektiflik (enfüsîlik, öznellik) ve acelecilik, daha baştan usul hatası ile malül bulunduğundan doğruların önünde ciddi bir engel teşkil edecektir.
    Bu temel ilkeden hareketle, doğrudan veya dolaylı olarak vesile ve tevessül ile ilgili rivâyetler tesbit edildikten sonra kendi aralarında bir tasnife tâbi tutulmuştur. Bunlar, Zât ile Tevessül ve Diğer Tevessül Çeşitleri ana başlığı altında alt başlıklar halinde sıralanmıştır.
    Bu rivâyetler, daha ziyade hicrî sekizinci asırda konuyu tartışmış olan Hanbelî alim İbn Teymiyye’nin (v. 728/1327) Kâide celîle fi’t-tevessül ve’l-vesîle ile Şâfiî alim es-Sübkî’nin (v. 756/1355) Şifâu’s-sekâm fî ziyâreti hayri’l-enâm adlı eserleriyle, çağımızda konuyu tartışan Hanefî alim Muhammed Zâhid el-Kevserî’nin (v. 1371/1952) Mahku’t-tekavvül fî mes’eleti’t-tevessül ile çağdaş selefî akımın öncülerinden Muhammed Nâsıruddîn el-Elbânî’nin (v. 1419/1999) et-Tevessül envâuhû ve ahkâmuh adlı eserlerinden tesbit edilmiştir. Tabii tesbit edilen bu rivâyetler, adı geçen müelliflerin kaynak gösterdikleri yerler ve söz konusu rivâyetler üzerine verdikleri ricâl bilgileri ve yaptıkları teknik değerlendirmeler, ilgili kaynaklarla karşılaştırılmıştır. Bununla da iktifa edilmeyerek, rivâyetlerin metin ve isnad değerini objektif ve doğru olarak tesbit edebilmek için, muhtelif asırların ve farklı coğrafyaların ürünü olan ricâl, cerh-ta’dîl, mevzûât ve şerh edebiyatıyla mukayeseli bir şekilde tetkik cihetine gidilmiştir. Taraflar arasındaki münakaşalarda imkan nisbetinde hakemlik rolü üstlenilmiş, delillerin durumuna göre bazan her iki taraf tenkide tâbi tutulmuş, bazan da dirâyet gereği tercih ve temayül hissettirilmiştir.
    Yapılan bu araştırmanın, kapsamlı bir tahriç çalışması olmadığı iddiası belki gündeme getirilebilir. Çünkü bahse konu olan rivâyetlerin sened tetkiki yapılırken, genellikle tartışılan/cerhedilen râvîler hakkında bilgi vermekle yetinilmiş ve değerlendirme yapılmıştır. Şüphesiz, ilgili rivâyetlerin bütün tariklerinin ve sika olanlar dâhil tüm râvîlerin tek tek ele alınarak bir şema ile gösterilmesi daha uygun olabilirdi. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, tenkit konusu yapılmamış ve ittifakla sika kabul edilen râvîlerin ele alınması, ikna edici olması bakımından pratik/psikolojik fayda sağlamakla birlikte, sonucu etkileyecek bir faktör olarak da görülmemelidir. Tahriç faaliyeti yanında, tahlil ve değerlendirmeye itina gösterilen bu araştırmanın, asırlardır münakaşa konusu yapılmış, kelâm ve tasavvuf boyutu olan bir problemi çözmeye matuf bir ilmî mesâi hüviyeti taşıdığı kanaatindeyiz.
    Bu girişten sonra, ilgili rivâyetleri Zât ile tevessül ve Diğer tevessül çeşitleri olmak üzere iki ana başlık altında tetkik etmek istiyoruz.

    I. ZÂT İLE TEVESSÜL
    PEYGAMBERLER ve SÂLİHLERİN ALLAH NEZDİNDEKİ MERTEBESİ İLE TEVESSÜL

    1. Enes b. Mâlik (r.a.) anlatıyor: Halk kıtlığa maruz kaldığında Ömer b. el-Hattâb (r.a.), Abbas b. Abdilmuttalib ile istiskâda bulunarak:
    – Allâhım! Peygamberimiz ile sana tevessül ederdik de bize yağmur verirdin. (Şimdi ise) Peygamberimizin amcası ile sana tevessül ediyoruz, bize yağmur ver! derdi. Bunun üzerine yağmur yağar ve halk suya kavuşmuş olurdu .

    TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME
    Buhârî’nin (v. 256/869) rivâyet ettiği bu hadis sahih kabul edilmiş; gerek metin gerekse isnad bakımından sıhhati tartışma konusu yapılmamıştır. Ancak vefatından sonra zât ile/şahısla tevessülü kabul etmeyenler hadisi te’vile tâbi tutmuşlardır. Onlar, hadis metninde geçen “Peygamberimiz ile …” (bi nebiyyinâ) ve “Peygamberimizin amcası ile …” (bi ammi nebiyyinâ) terkiplerinde duâ ve şefâat kelimelerini takdir ederek bunun, “Peygamberimizin amcasının duâsıyla …” (bi duâi ammi nebiyyinâ) mânasına geldiğini, bu yüzden de Hz. Ömer’in Peygamber ile tevessülü bırakarak amcası Abbas ile tevessülde bulunduğunu ve bunun zât ile değil, duâ nitelikli bir tevessül çeşidi olduğunu ifade etmişlerdir. Onlara göre, evlâ konumda olan Hz. Peygamber yerine Abbas ile tevessül edilmesi, sağlığında iken Hz. Peygamber ile yapılan tevessülün artık vefatıyla imkânsız hâle geldiğini de göstermektedir.
    Zât ile tevessülü kabul edenler ise, Hz. Ömer’in sözünü te’vil etmeksizin metnin açık ifadesini dikkate almışlardır. Nitekim onları temsil eden alimlerden Kevserî (v. 1371/1952), konu hakkında özetle şu bilgiyi vermektedir:
    “Bu rivâyet, sahâbenin sahâbe (Abbâs’ın şahsı) ile tevessülünü gösteren açık bir delildir. Hz. Ömer’in, “Biz Peygamberimiz ile sana tevessül ederdik” ifadesi sahâbenin, hem hayatta iken hem de vefatından sonra (Hz. Ömer devrinde vuku bulan) kuraklık ve kıtlık yılına (âmu’r-ramâde) kadar Peygamber ile tevessülde bulunduklarını ortaya koymaktadır. Peygamber ile tevessülü vefat öncesine tahsis etmek, hevâdan kaynaklanan bir eksikliktir. Ayrıca bu, hadisin metnini tahrif etmek ve mesnedi olmayan bir te’vil demektir. İstiskâ esnasında Hz. Ömer’in Abbâs’a yönelmesinden hareketle, vefatından sonra Peygamber ile tevessülü inkâra yeltenen kimse, muhal ve beyhude bir işe girişmiş ve kalbinden geçmemiş olan bir şeyi Hz. Ömer’e nisbet etmiş olur. Bu da, sahih ve sarih sünneti reyle iptal teşebbüsünden başka bir şey değildir. Hz. Ömer’in bu hareketi, Peygamber ile câiz olduğu gibi, onun, hayatta olan yakınıyla da tevessülün câiz olduğunu gösterir. Hatta İbn Abdilberr (v. 463/1070), Hz. Ömer’in Abbas ile istiskâda bulunmasının sebebini açıklarken şöyle demektedir: “Yeryüzü, Hz. Ömer devrinde hicretin onyedinci senesinde şiddetli bir kuraklığa maruz kalmış ve kıtlık olmuştu. Bunun üzerine Ka’b, “Ey mü’minlerin emîri! İsrâiloğullarının başına böyle bir musibet geldiğinde, Peygamberlerin yakını (asabe: baba tarafından yakınlar) ile istiskâda bulunurlardı” dedi. Hz. Ömer de, “İşte Rasûlullâh’ın amcası, babasının benzeri/kardeşi ve Hâşimoğullarının seyyidi!” diyerek Abbâs’a gitti ve halkın içinde bulunduğu kıtlıktan ona yakındı” . Bu hadise açıkça göstermektedir ki, Hz. Ömer’in Abbas ile istiskâsı, Rasûl-i Ekrem’in hiçbir nidâyı işitmeyen meyyit olmasından ve Allah nezdinde onun itibarının; mevki ve makamının olmamasından kaynaklanmış değildir. Hâşâ böyle bir anlayış, apaçık bir iftira olmuş olur” .
    Hz. Ömer’in Abbas ile istiskâsının zât ile tevessül olduğunu söyleyen Kevserî, metinde bir muzâf takdir ederek rivâyetin duâ nitelikli tevessül çeşidi olduğunu ileri sürenlerin görüşünü şöyle değerlendirmektedir:
    “Peygamberimizin amcası ile (bi ammi nebiyyinâ) tevessül ediyoruz” cümlesinde, “Peygamberimizin amcasının duâsıyla” (bi duâi ammi nebiyyinâ) şeklinde mahzuf bir muzâf olduğunu iddia etmek, herhangi bir delile dayanmaksızın konuşmak ve hakikati gizlemek demektir. “Peygamberimizin amcası ile” tarzındaki tevessül, Abbâs’ın Peygamber’e olan yakınlığı ve onun yanındaki konumuyla tevessül mânasına gelir. Böylelikle bu tevessül, aynı zamanda Peygamber (s.a.) ile tevessül demek olur” .
    Şevkânî’nin (v. 1250/1834) değerlendirmesi ise şöyledir: “Gerçekten Peygamber (s.a.) ile hayatta iken tevessül sabit olmuştur. Ayrıca vefatından sonra ondan başkasıyla da sahâbenin sükûtî icmâı ile tevessül sabit olmuştur. Çünkü sahâbeden hiçbiri, Hz. Ömer’in Abbas (r.a.) ile tevessülünü yadırgamamıştır. Bana göre, İzzeddîn b. Abdisselâm’ın (v. 660/1261) iddia ettiği gibi tevessülün cevâzını yalnız Peygamber’e (s.a.) tahsis etmenin, şu iki sebepten dolayı bir mânası yoktur: Birincisi, söylediğim gibi sahâbe icmâı vardır. İkincisi ise, ilim ve fazilet sahibi bir zât ile tevessül, gerçekte onun salih amelleriyle ve üstün meziyyetleriyle tevessül demektir. Çünkü fazilet sahibi olan kişi, ancak amelleriyle faziletli olur. Bu durumda, ‘Allâhım, falan âlim ile ben sana tevessül ediyorum’ diyen kimse, onun sahip olduğu ilim (ve amel) ile tevessül etmiş olmaktadır” .
    “Peygamberimizin amcası ile” şeklindeki izâfet terkibinde, muzâf olarak duâ lafzını takdir etmek bizce de uygun gözükmemektedir. Görebildiğimiz kadarıyla, bu konuda İbn Teymiyye (v. 728/1327) ve Elbânî gibi alimlerin ısrarlı görüş, tutum ve davranışları, zât ile tevessülü kabul edenleri pek de ikna edecek durumda değildir. Çünkü Hz. Ömer, Abbâs’ı yanına alıp onunla tevessül ve teveccühte bulunduktan sonra, “Allâhım, bulut da su da senin katındadır, bulutu gönder ve bize yağmur indir…!” diyerek uzun bir duâ yapmıştır. Gözyaşları içinde ve duygu yüklü bir iklimde gerçekleşen bu uzun duâdan sonra Hz. Ömer’in, “Vallâhi bu (Abbas) Allâh’a vesiledir ve O’nun nezdindeki yeridir/itibarıdır!” (Hâzâ vallâhi el-vesîletu ila’llâhi azze ve celle ve’l-mekânu minhu) şeklinde sarfettiği söz ve Hassân b. Sâbit’in, “… Abbâs’ın hâtırına/onun yüzü suyu hürmetine yağmur yağdı” mânasına gelen şiiri, doğrudan zât ile (yani onun Allah nezdindeki mertebesiyle ) tevessülü kabul edenlerin görüşünü destekler mahiyettedir.
    Ayrıca, İbn Abdilberr’e göre birçok tarikten gelen şu rivâyet de bu noktada aydınlatıcı rol oynamaktadır. Hz. Ömer istiskâda bulunmak üzere Abbâs’ı da yanına alarak (musallâya) çıktı ve şöyle dedi: “Allâhım! Biz, Peygamberimizin amcası ile sana yaklaşıyor (tekarrub) ve onun şefaatçi olmasını diliyoruz (istişfâ’). Peygamberin için onu gözet! Nitekim sen, ana babasının iyilik ve salâhı sebebiyle iki (yetim) çocuğu gözetmiştin. Biz, istiğfar ve istişfâ’ ederek sana geldik!”. Sonra Hz. Ömer insanlara yönelerek şöyle seslendi: Rabbinizden mağfiret dileyin. Çünkü O çok bağışlayıcıdır. (Mağfiret dileyin ki) üzerinize bol bol yağmur indirsin, mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın!” . Sonra da Abbas ayağa kalkarak duâ etti. Abbâs’ın gözleri yaşla doluydu. (Bu vesileyle Allâh’ın yağmur ihsan etmesinden sonra) halk, “Seni tebrik ediyoruz, ey Haremeyn sâkîsi!” diyerek Abbâs’a ellerini sürmeye başladı.
    Netice itibariyle Hz. Ömer’in, dilimizde “Peygamberimizin amcası hürmetine” diye duâ etmek şeklinde ifadesini bulan Abbas ile tevessülünün, öncelikle onun zâtı yani, Peygamber’e (s.a.) olan yakınlığı sebebiyle Allah katındaki mertebesi; değer ve konumu ile tevessül mânasına geldiği anlaşılmaktadır. Birden fazla vuku bulan istiskâ/tevessül vak’asından, Abbâs’ın fazileti, Hz. Ömer’in tevâzu ahlâkı, ehl-i beyt ve salih zatlarla istiskâ ve istişfâ’ın müstehap oluşu gibi hükümler çıkarılmış bulunmaktadır.
    Söz konusu vak’a sebebiyle, “neden Abbas ile istiskâ/tevessül?” şeklinde gelebilecek bir suâlin, sadece akrabalık bağı veya fiziki yakınlık ile izah edilmesi eksik ve yetersiz kalacaktır. Zira Rasûlullâh’ın (s.a.), kendisinden iki veya üç yaş büyük olan amcası Abbas için “Kişinin/insanın amcası babası gibidir” diyerek ona hürmet ettiği, onu üzen ve incitenlerin kendisini de üzmüş ve incitmiş olacaklarını söylediği bilinmektedir .
    2. Ümeyye b. Abdillah b. Hâlid b. Esîd diyor ki: “Rasûlullah (s.a.), muhâcirlerin fakirleri ile (Allah’tan) zafer isterdi” .

    TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME
    Heysemî (v. 807/1465), Taberânî’nin (v. 360/970) rivâyet ettiği bu haberin ricâlinin Sahîh’in ricâli olduğunu söylemektedir.
    Taberânî, konu hakkında aynı râvîden ama farklı tarikle iki hadis daha rivâyet etmektedir. Onlardan birinin metni yukarda verilenle mutabakat arz etmektedir. Diğerinin metni ise şu şekildedir: “Peygamber (s.a.), müslümanların fakirleri ile Allah’tan zafer ve yardım isterdi”.
    Hadisi rivâyet eden Ümeyye (v. 86/704), sahâbî olup olmadığı münakaşa mevzuu olmuş bir râvîdir. İbn Hacer (v. 852/1448), “Ümeyye için ne sahâbîlik ne de ru’yet sabittir” diyerek tercihini ortaya koymuş ve konu hakkında yapılan münâkaşalara bir son vermek istemiştir. Ayrıca o, Ümeyye’nin mürsel rivâyetlerde bulunan sika bir râvî olduğunu söylemiştir.
    Rivâyetten bahsederken el-hadîs el-me’sûr tabirini kullanan İbn Teymiyye (v. 728/1327) , onun, Rasûl-i Ekrem’e yapılan nisbetini kabul etmektedir. O, hadisin “… Fakirlerin duâsıyla…” şeklinde te’vil edilmesi gerektiğini de hatırlatmaktadır.
    Münâvî (v. 1031/1621), Münzirî’nin (v. 656/1258) hadis için “Râvîleri Sahîh’in râvîleridir” dediğini, Suyûtî’nin (v.911/1505) de hasen remzini koyduğunu nakletmektedir.
    Mürsel olduğu gerekçesiyle hadisin zayıf olduğunu söyleyen Elbânî, sahih olması halinde bile rivâyetin, “…fakirlerin duâsıyla…” tarzında anlaşılması gerektiğini ifade etmektedir. Bu yorumunda o, Münâvî’yi referans göstermektedir. Ancak Elbânî’nin -câh ve teyemmün/teberrük lafızlarını kullanmamak için olacak ki- Münâvî’den naklettiği ibareyi eksik bıraktığını görmekteyiz. Zira Münâvî, “Malları ve (toplum nezdinde) makamları (câh) olmayan fakirlerin duası ile” diyerek hadis için yorum getirdikten sonra, “niçin onlarla” suâline de şöyle cevap vermektedir: “Onlarla teberrük için. Bir de hatır ve gönülleri kırık olduğundan dolayı, onların duâsı kabule daha yakındır” . Bununla beraber, Elbânî’nin de işaret ettiği üzere şu hadis, yapılan yorumu teyid etmektedir: “Allah bu ümmete ancak zayıfları ile; onların duâları, namazları ve ihlasları ile yardım eder” .

    3. Osman b. Huneyf (r.a.) anlatıyor: Gözleri görmeyen bir adam Peygamber’e (s.a.) gelerek:
    — Yâ Rasûlallah! Gözlerimi iyileştirmesi için Allâh’a duâ et, dedi. Rasûlullah (s.a.):
    — İstersen duâ edeyim, istersen sabredersin! Sabretmek senin için hayırlıdır, buyurdu. Adam:
    — Allâh’a duâ buyur (da gözlerim açılsın!) deyince, Rasûlullah (s.a.) onun, gereği gibi abdest almasını ve şu duâyı yapmasını emretti:
    “Allâhım! Peygamberin; rahmet peygamberi Muhammed ile senden istiyor ve sana yöneliyorum. Şu hâcetimin yerine getirilmesinde (gözlerimin açılmasında) ben seninle (Peygamber ile) Rabbime yöneldim . Allâhım, onu benim hakkımda şefaatçi kıl (onun hürmetine duamı kabul buyur!)” .

    TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME
    Hadisin isnad değeri hakkında Tirmizî (v. 279/892) şöyle demektedir: “Bu, hasen-sahih-garib hadistir; biz onu yalnız Ebû Ca’fer el-Hatmî (el-Medenî) tarîkinden bilmekteyiz”.
    “Ebû İshâk, bu hadisin sahih olduğunu söylemiştir” diyen İbn Mâce (v. 273/886), Rasûl-i Ekrem’in, gözlerinden dert yanan sahâbîye abdestten sonra iki rek’at namaz kılmasını emrettiğini de zikretmektedir. Ayrıca Ahmed b. Hanbel’in (v. 241/855) rivâyetinde, “Adam (söyleneni) yaptı ve şifa buldu” ifadesi mevcuttur.
    Hâkim (v. 405/1014), rivâyetin sahih olduğunu söylemekte ve Zehebî (v. 748/1347) de ona muvafakat etmektedir.
    İbn Teymiyye (v. 728/1327), Osman b. Huneyf’in rivâyet ettiği hadisin sahih olduğunu kabul etmektedir. Ancak o, Hz. Ömer’in Abbas ile tevessül/istiskâ rivâyetinde olduğu gibi, bu hadisin de zât ile değil, duâ nitelikli bir tevessül olduğunu söylemektedir . Hadisin sıhhatinde bir şüphe bulunmadığını ifade eden Elbânî de İbn Teymiyye gibi düşünmektedir. Bu noktada onun gerekçelerinden birisi, yaptığı şu filolojik tahlildir: “Peygamber’in (s.a.) âmâ adama öğrettiği bir cümle de “ve şeffi’nî fîh” şeklindedir. Buradaki şefâat, duâ demektir. Bu durumda cümlenin mânası, “Gözümü bana tekrar vermen için Peygamber’in şefâatini, yani duâsını kabul etmen hususunda benim şefâatimi, yani duâmı kabul buyur!” demek olur” . Ancak Elbânî, “İnsafla yapılan ilmî araştırmanın gerektirdiği budur” diyerek noktaladığı şu cümleleriyle de esnek bir yaklaşım sergilemektedir:“Şayet, âmâ adam gerçekten Rasûlullâh’ın (s.a.) zâtı ile tevessülde bulundu ise, bu tevessül çeşidi Peygamber’e (s.a.) has bir hüküm olur. Diğer peygamberler ve sâlihler bu hükme dâhil olmaz. Onları Peygamber’in (s.a.) hükmüne dâhil etmek, sahih nazarın kabul edeceği bir şey değildir. Çünkü Peygamber (s.a.) onların efendisi ve en faziletlisidir. O halde bunun da, birçok konuda olduğu gibi Allâh’ın son Peygamberine verdiği hasletlerden/hususiyetlerden biri olması mümkündür. Hususiyet (şahsa özel) bâbında kıyas câri değildir. Binâenaleyh, âmâ adamın Rasûl-i Ekrem’in zâtı ile tevessülde bulunduğu kanaatinde olan kimse, artık bunu başkasına teşmil etmemeli; orada durup daha öteye gitmemelidir. Nitekim bu görüş, Ahmed b. Hanbel ve İzzeddîn b. Abdisselâm’dan nakledilmiştir” .
    Görüldüğü üzere Osman b. Huneyf’in rivâyet ettiği hadisin sıhhati, zât ile tevessülü kabul edenler ve etmeyenler arasında ittifak konusudur. İhtilaf edilen nokta ise, ilgili hadisin fiilî tatbikatını gösteren ve vefatından sonra Peygamber (s.a.) ile tevessülü ortaya koyan Taberânî (v. 360/970) kaynaklı hadisedir. Hz. Osman’ın hilâfet devrinde meydana gelen ve Osman b. Huneyf tarafından rivâyet edilen söz konusu hadise/kıssa şudur:
    Bir adam, bir hâceti/işi için Hz. Osman’a gelir giderdi. Fakat Hz. Osman ona aldırış etmezdi. Derken adam Osman b. Huneyf’le karşılaştı ve durumu ona arz etti. Bunun üzerine Osman b. Huneyf ona şunları söyledi:
    — Su kabını getir ve abdest al. Sonra mescide git ve iki rek’at namaz kıl. Sonra da, “Allâhım! Peygamberimiz, rahmet peygamberi Muhammed ile senden istiyor ve sana yöneliyorum. Yâ Muhammed! Seninle hâcetimin yerine getirilmesi için Rabbime yöneliyorum” diye söyle ve ihtiyacını arz et/arz edersin. Sonra bana gel de beraber (Hz. Osman’a) gidelim!
    Nihayet adam gitti ve onun kendisine söylediklerini yaptı. Sonra Hz. Osman’ın kapısına geldi. Kapıcı gelip adamın elinden tutarak Hz. Osman’ın huzuruna götürdü ve onu sergi üzerine Hz. Osman’ın yanına oturttu. Hz. Osman:
    — Nedir hâcetin? diye sordu. Adam hâcetini söyledi ve Hz. Osman da onun işini gördü. Sonra Hz. Osman, şu vakte kadar senin hâcetini hatırlamamıştım, bundan böyle bir işin olursa bize gel! dedi. Adam Hz. Osman’ın huzurundan ayrıldıktan sonra Osman b. Huneyf’le karşılaştı ve ona:
    — Allah seni hayırla mükâfatlandırsın (Rabbim senden râzı olsun!). Benim hakkımda sen Hz. Osman’la konuşana kadar işime bakmıyordu, dedi. Osman b. Huneyf de:
    — Vallâhi, senin hakkında Hz. Osman’la görüşüp konuşmamıştım. Ancak âmâ bir adamın Peygamber’e (s.a.) gelerek duyduğu rahatsızlıktan şikayeti üzerine Rasûlullâh’ın ona “Sabreder misin?” dediğine şâhit oldum. Adam:
    — Yâ Rasûlallah! Yanımda (elimden tutarak) beni götürecek kimse yok! Bu ise benim için hakikaten çok meşakkatli olmaktadır, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.):
    — Su kabını getir ve abdest al. Sonra iki rek’at namaz kıl. Daha sonra da şu şekilde duâ et, buyurdu.
    Osman b. Huneyf diyor ki: Vallâhi biz henüz ayrılmamıştık, aramızdaki konuşma uzamıştı. Derken o âmâ adam geldi. Sanki onda hiçbir rahatsızlık olmamıştı (daha önce âmâ değildi) .
    Taberânî (v. 360/970), Osman b. Huneyf vak’asının sonunda rivâyetin tarikleri ve râvîler hakkında bilgi verirken “Hadis sahihtir” demektedir. Ancak, Taberânî’in hadis hakkında verdiği sahih hükmüyle, bahse konu olan rivâyetin merfû olan kısmını mı yoksa ziyade olan Osman b. Huneyf kıssasını mı kastettiği münâkaşa mevzûu yapılmış; sahih hükmünü hadisin merfû olan kısmına ircâ edenler olduğu gibi, kıssaya ircâ edenler de olmuştur.
    Gumârî’yi (v. 1413/1993) İrğâm’ı yazmaya sevkeden sebebin, özellikle Elbânî ve onun öğrencisi Hamdi Abdülmecîd es-Selefî’nin, söz konusu Osman b. Huneyf kıssasına yönelik yaptıkları tenkitler olduğu anlaşılmaktadır. Kıssanın sahih görülmesi gerektiği hususunda hayli ısrarlı olan Gumârî, iddialara verdiği cevaplara şu satırlarla nihayet vermektedir:
    “Elbânî’nin gönlünü hoş tutmak için kıssanın zayıf olduğunu kabul etsek bile, hadisin (ittifakla sahih) merfû olan kısmı yeter de artar da. Peygamber’in (s.a.) âmâya tevessül tatbikatını öğretmesi, onun her halükarda meşru olduğunu gösterir. Ondan ‘bid’at tevessül’ diye söz edilmesi câiz olmaz. Onun, Peygamber’in (s.a.) hâl-i hayatına tahsis edilmesi de câiz olmaz. O halde bunun yalnız Rasûlullâh’ın hayatına has bir tatbikat olduğunu söyleyen kimse hakikatte bid’at yanlısıdır. Çünkü böyle yapmakla o, sahih bir hadisle ameli iptal etmektedir. Bu ise haramdır. Allah kendisini affeylesin Elbânî, mücerred rey ve hevâsına ters düştüğünden dolayı, tahsis ve nesih iddiasında cüretkâr davranmaktadır. Şayet âmâ hadisi ona has olsaydı, Peygamber (s.a.) bunu beyan ederdi… Beyanın, hacet vaktinden tehiri ise câiz değildir” .
    Öte yandan, isnad bakımından zayıf görülerek cerhe maruz kalan kıssa, Hz. Osman gibi kendisinden meleklerin dahi haya ettiği ahlâk-ı hamîde sahibi bir şahsiyetin, ihtiyacı olan bir adama aldırış etmediği ifadesinden hareketle, metin/muhteva bakımından da tenkide tâbi tutulmuştur .
    Görebildiğimiz kadarıyla, kıssanın hemen ardından Taberânî tarafından verilen sahih hükmünün, rivâyetin aslını teşkil eden merfû kısmına mı yoksa Hz. Osman’ın hilafet devrinde meydana gelen Osman b. Huneyf vak’asına mı ait olduğu pek de açık değildir. Yapılan tartışmalarda her iki temâyülü haklı çıkaracak ipuçları bulunmaktadır. Osman b. Huneyf vak’ası, metin ve isnad bakımından müstakil ve şümullü bir tetkike tabi tutularak daha tafsilatlı/açık bir neticeye ulaşılması mümkün gözükmektedir.
    Bununla birlikte, bahse konu olan Osman b. Huneyf rivâyetinin merfû olan kısmıyla ilgili yapılan tartışmalar üzerine şunları söylemek istiyoruz: Rivâyetin, “Rasûlullâh’ın hayatında ve huzurunda” diye sınırlandırılıp “vefatından sonra veya gıyabında” söz konusu olmadığını veya vefatından sonra tevessülün yalnız Rasûlullâh’a (s.a.) has olduğunu ileri sürmek, kanaatimizce inhisarcı bir görüş ve tutum olmalıdır. Bundan dolayı Şevkânî (v. 1250/1834), “Şayet âmâ hadisi sahih ise, yalnız Rasûlullah ile tevessül câiz olur” diyen İz b. Abdisselâm’ı (v. 660/1261) bu görüş ve fetvâsından dolayı tenkide tâbi tutmuş, tevessülün cevâzını sadece Peygamber’e (s.a.) tahsis etmenin bir gerekçesi olmadığını belirtmiştir. Gerçekten de rivâyetin âmâya has olduğunu gösteren bir delil/karine yoktur.
    Hadisin metninden de anlaşılacağı üzere, Peygamber (s.a.) âmâ sahâbîye abdest ve namazın ardından muayyen duâ tavsiyesinde bulunmuştur. Hâlbuki muhtelif vesilelerle kendisinden duâ talebinde bulunan sahâbîlere daha önce böyle bir tavsiyede bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu yüzden, Gumârî’nin de belirttiği gibi, söz konusu tevessül nevi ile Peygamber (s.a.) diğer insanlara da şâmil olacak şekilde yeni bir tatbikat tavsiye etmiş olmalıdır.
    4. “Benim makamım (câh) ile tevessül ediniz. Zira Allah nezdinde benim makamım
    büyüktür”.

    TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME
    Kevserî (v. 1371/1952), bu rivâyeti “vârid oldu ki …” (ve kad verade) diyerek nakletmektedir. Bu ifadesiyle o, rivâyetin hadis sayılabileceğini imâ etmiş olmalıdır. Ne var ki bu ifade tarzı, rivâyetin kaynağına Kevserî’nin de muttali olamadığını göstermektedir.
    Râvî ve senedine dair herhangi bir bilgiye rastlayamadığımız söz konusu rivâyet hakkında Elbânî, İbn Teymiyye’yi kaynak göstererek “aslı yoktur” (lâ asle leh) demektedir.
    İbn Teymiyye (v. 728/1327) şu değerlendirmeyi yapmaktadır:
    “Bazı câhiller, Peygamber’in (s.a.) ‘Siz Allah’tan istediğiniz zaman, benim makamımla O’ndan isteyiniz. Çünkü Allah nezdinde benim makamım büyüktür’ dediğini nakletmektedir. Hâlbuki bu hadis, bir yalandır/mevzûdur; ehl-i hadisin itimat ettiği hiçbir kaynakta yoktur ve bunu hiçbir hadis âlimi zikretmemiştir. Tabiî ki, Allah nezdinde Rasûlullâh’ın (s.a.) makamı, bütün nebî ve rasüllerin makamından daha büyüktür” .
    İbn Teymiyye, haklarında “şerefli, itibarlı, Allah nezdinde değer ve mertebe sahibi” mânalarına gelen vecîh kelimesinin kullanıldığı Hz. Musa ve Hz. İsa ile ilgili âyetleri hatırlattıktan sonra, Hz. Musa ve Hz. İsa Allah nezdinde vecîh olur da, tüm evvelkilerin ve sonrakilerin gıpta ettiği, makâm-ı mahmûd ve kevser sahibi, Âdemoğlunun efendisi olan Muhammed (s.a.) hiç öyle olmaz mı? suâlini de sormaktadır.
    İbn Teymiyye’nin bu açıklamalarından onun, rivâyetin son tarafının ifade ettiği üstünlük ve büyüklüğün bir hakikat olduğunu, Peygamber’in (s.a.) zâtı ile tevessülü tavsiye eden baş tarafını ise kabul etmediği açıkça görülmektedir. Böylelikle İbn Teymiyye -haklı olarak- bir rivâyetin Rasûl-i Ekrem’e âidiyetini tesbit faaliyeti ile onun ifade ettiği mâna ve muhtevanın tefrik edilmesi gerektiğini vurgulamak istemiştir. Çünkü ittifakla mevzû olmasına rağmen, mâna itibariyle nice hikmetli hadisler/sözler vardır. Bu sebeple prensip olarak, bir sözün Rasûl-i Ekrem’e ait olup olmadığını tesbit edebilmek için her şeyden önce, isnad faktörü gündeme getirilmek zorundadır. Bu itibarla, Abdullah İbnü’l-Mübârek’in (v. 181/797) “Bana göre isnad dindendir. Eğer isnad olmasaydı, isteyen istediğini söylerdi. Ona ‘Sana bu hadisi kim söyledi?’ diye sorulacak olsa, suskun ve şaşkın bir vaziyette kalır” şeklindeki uyarısı her halükarda ciddiye alınmalıdır.

    B. PEYGAMBERLER ve SÂLİHLERİN ALLAH NEZDİNDEKİ HAKKI İLE TEVESSÜL

    1. Ebû Saîd el-Hudrî’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
    “Kim namaz kılmak üzere evinden çıkar ve ‘Allâhım, senden isteyenlerin senin katındaki hakkı için senden diliyorum. Şu yürüyüşüm hakkı için senden diliyorum. Zira ben ne büyüklenmek, ne de kendini beğenmek için ve ne gösteriş ne de duyurmak için çıktım. Ben yalnız senin gazabından sakınmak ve senin rızânı aramak için çıktım. Ben senden beni ateşten kurtarmanı ve günahlarımı bağışlamanı istiyorum. Çünkü günahları ancak sen bağışlarsın!’ derse, Allah ona rızâsıyla yönelir ve ona yetmişbin melek istiğfar eder” .

    TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME
    Ebû Hâtim (v. 277/890), İbn Ebî Hâtim’in (v. 327/938) suâli üzerine, hadisin mevkûf olmasının daha doğru olacağını söylemiştir. Münzirî (v. 656/1258), “Şeyhimiz hâfız Ebu’l-Hasen bu hadisi hasen görmüştür” demektedir. Irâkî (v. 806/1403) de isnâdın hasen olduğunu söyleyerek aynı kanaate iştirak etmektedir. İbn Teymiyye (v. 728/1327), hadisin senedinin zayıf olduğunu ifade etmiş ve hadisin metniyle ilgili farklı bir değerlendirme yapmıştır. Onun metne yönelik yaptığı değerlendirmeye geçmeden önce, hadisin râvîleri hakkında yaptığımız genel tetkiki dikkatlere sunmak istiyoruz:
    Hadisi, Ebû Saîd el-Hudrî’den rivâyet eden Atıyye el-Avfî (v. 111/729) özellikle hâfıza bakımından tenkide tâbi tutulmuş zayıf bir râvîdir .
    Ahmed b. Hanbel’in (v. 241/855) şu tesbiti, Atıyye’nin Ebû Saîd el-Hudrî’den yaptığı rivâyetlerin ihtiyatla karşılanması gerektiğini göstermektedir: “Atıyye’nin hadisi zayıftır. Bana ulaşan bilgiye göre Atıyye, el-Kelbî’ye gider ve ondan tefsir alırdı. O, el-Kelbî’ye “Ebû Saîd” künyesini vermişti. Bu yüzden Atıyye, (el-Kelbî’den naklettiği halde bazan) ‘Ebû Saîd şöyle diyor’ derdi. Hüşeym de Atıyye’nin hadisini zayıf görürdü” . Bu tesbit üzerine Zehebî’nin (v. 748/1347) yaptığı şu değerlendirme de konuya açıklık kazandırmaktadır: “Bu demektir ki, Atıyye onun (Ebû Saîd künyesini taktığı el-Kelbî’nin) “el-Hudrî” olduğunu vehmettiriyordu” . “Atıyye’nin hadisi nasıldır?” suâline muhâtap olan Yahya b. Maîn (v. 233/847), “o, sâlihtir” cevabını verirken, İbn Hacer (v. 852/1448) de onun hakkında şöyle demektedir: “Sadûktur, çok hata ederdi. Şiî ve müdellis bir râvî idi. Üçüncü tabakadandır ve 111/729 tarihinde vefat etmiştir” .
    Kevserî (v. 1371/1952), râvî Atıyye’nin şiilikle (teşeyyu’) cerhedildiğini fakat Tirmizî’nin onun birçok hadisini hasen kabul ettiğini söylemektedir. Ayrıca o, Atıyye’nin, (Ebû Saîd künyesinin ardından)“el-Hudrî” nisbesini getirmesinden sonra -bilhassa mütâbi hadisin bulunması halinde- tedlis ihtimalinin kalmadığını da ifade etmektedir.
    Şüphesiz, bir râvînin şiilikle itham edilmesi, tercih edilen görüşe göre cerh sebebi değildir. Ancak Atıyye’nin (v. 111/729) el-Kelbî (v. 146/763) ile olan münasebeti ve yaptığı tedlis (tedlîsü’ş-şüyûh) hakkında Ahmed b. Hanbel ve Zehebî’nin yukarıdaki tesbit ve değerlendirmeleri, mecburen bizi ihtiyata sevketmektedir. Bu itibarla, Kevserî’nin, cumhur tarafından zayıf kabul edilen râvî Atıyye üzerinden tedlis şâibesini izâleye matuf açıklaması pek de ikna edici gözükmemektedir. Hadisin râvîleri arasında yer alan el-Fadl b. el-Muvaffak el- Kûfî’nin de salih bir zat olmakla birlikte zayıf bir râvî olduğunu görmekteyiz. Râvîlerden Fudayl b. Merzûk ise, bazı cerh-ta’dil alimleri tarafından sika kabul edilirken, bazıları tarafından da zayıf görülmektedir. Süfyan es-Sevrî (v. 161/777) ile Yahya b. Maîn’e (v. 233/847) göre Fudayl’ın sika olduğunu söyleyen İbn Ebî Hâtim (v. 327/938), babası Ebû Hâtim’in (v. 277/890) onun hakkında şöyle dediğini de nakletmektedir: “Fudayl sadûktur. Hadisi sâlihtir. Çok hata ederdi. Onun hadisi yazılır. Ben (babama) onunla ihticac edilir mi? diye sordum. O da “hayır” cevabını verdi” . Iclî (v. 261/874), Fudayl b. Merzûk el-Kûfî hakkında “câizü’l-hadîs ve sikadır” demektedir. Zehebî de (v. 748/1347) onun sika olduğu kanaatindedir. İbn Hacer (v. 852/1448) , Fudayl hakkındaki görüşleri özetlerken onun, Süfyan es-Sevrî, Süfyan b. Uyeyne ve İbn Maîn gibi alimlere göre sika, Nesâî ve İbn Hıbbân’a göre ise zayıf olduğunu nakletmektedir. İbnü’s-Sünnî’nin (v. 364/974) el-Vâzi’-Bilâl senediyle tahriç ettiği “Allâhümme bi hakkı’s-sailîne aleyke” şeklindeki rivâyetle, bahse konu olan hadisin kuvvet kazandığını ifade eden Kevserî, mütâbi ve şâhidlerinin çok olmasından dolayı Atıyye hadisinin sahih ile hasen arasında dönüp dolaştığı neticesine varmaktadır. Ne var ki, İbnü’s-Sünnî’nin tahriç ettiği hadisin senedinde geçen el-Vâzi’ b. Nâfi’ de ittifakla zayıf bir râvidir. Atıyye hakkında tesbit edebildiğimiz bilgiler, Ebû Saîd el-Hudrî’den rivâyet edilen hadisin sened itibariyle zayıf olduğu neticesine götürmektedir. Bununla birlikte Münzirî ve Irâkî’nin değerlendirmesi, bu neticenin biraz ihtiyatla karşılanabileceğini ve hadisin hasen (li gayrih) olabileceğini düşündürmektedir.
    Daha önce değinildiği üzere, isnad açısından rivâyetin zayıf olduğunu ifade eden İbn Teymiyye, metin bakımından da farklı bir değerlendirme yapmaktadır. Ona göre bahse konu olan hadis, Peygamber (s.a.) ve sâlihlerin duâsı ile tevessül kabilindendir. Çünkü Allah’tan isteyenlerin hakkı, Allâh’ın onlara icabet etmesi, namaz için evinden çıkıp yürüyenlerin hakkı ise onları sevaba nâil kılmasıdır. Bu, Allâh’ın (kendisine) vâcib kıldığı bir haktır. Yaratığın, Yüce Yaratıcı üzerinde ise hiçbir hakkı yoktur.
    Gerçekten de hiçbir kimsenin Allah üzerinde hakkı yoktur. Allah Teâlâ, fiil ve tasarruflarında mutlak irade ve ihtiyar sahibidir. Ne var ki, duâ esnasında “hakkı için” tabirinin kullanılabileceği görüşünde olan alimlerin de bu noktayı dikkatten uzak tutmadıklarını görmekteyiz. Nitekim, ilgili hadisin metninde geçen hakk kelimesinin rütbe ve konum (menzile) mânasına geldiğini ifade eden Sübkî (v. 756/1355) şöyle demektedir: “Bu, Allâh’ın lütuf ve keremiyle yaratıklara ihsan ettiği haktır… Burada hakk ile kastedilen şey vâcib değildir. Çünkü Allah üzerine hiçbir şey vâcib olmaz. (Dua esnasında) hakk kelimesinin kullanılmaması yönünde bazı fakihlerden nakledilen sözler de bu mânaya hamledilir” . Bu izah tarzına göre, söz konusu hadis metnindeki “Allâhım, senden isteyenlerin senin katındaki hakkı için senden diliyorum!” cümlesi, “Allâhım, isteğimin yerine gelmesi için vaad, kerem ve ihsanın gereği, senden isteyenlerin kavuşmuş oldukları/hakettikleri katındaki lütuf ve fazileti vesile kılıyorum!” şeklinde anlaşılması gerekecektir.
    2. Ebû Ümâme el-Bâhilî diyor ki: Rasûlullah (s.a.) sabah akşam şöyle duâ ederdi: “Allâhım! Anılmaya en lâyık olan sensin… Sana ait olan her hak için ve senden isteyenlerin hakkı için senden bu sabah ve akşam vaktinde beni kabul buyurmanı ve kudretinle beni cehennemden korumanı istiyorum!” .

    TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME
    Ebû Ümâme’den hadisi rivâyet eden Feddâl b. Cübeyr, zayıf bir râvîdir ve zayıflığı ittifak konusudur. İbn Adiyy’in (v. 365/975), “Feddâl b. Cübeyr’in Ebû Ümâme’den on kadar rivâyeti vardır, hiçbiri mahfuz değildir (hepsi de zayıftır)” sözüne yer veren Zehebî (v. 748/1347) ve İbn Hacer (v. 852/1448) , râvî Feddâl b. Cübeyr’in Ebû Hâtim er-Râzî’ye (v. 277/890) göre zayıf olduğunu, İbn Hıbbân’a (v. 354/965) göre ise onun hiçbir rivâyetiyle ihticac edilemeyeceğini nakletmektedir. Râvî Feddâl b. Cübeyr hakkında verilen bilgiler, onun rivâyet ettiği söz konusu hadisin sened itibariyle zayıf olduğunu göstermektedir.
    3. Enes b. Mâlik diyor ki: Ali b. Ebî Tâlib’in annesi Fâtıma bint Esed b. Hişâm vefat ettiğinde Rasûlullah (s.a.) yanına girerek onun başucunda oturmuş ve şöyle buyurmuştur:“Allah sana rahmet eylesin anneciğim! Sen benim ikinci annem idin. Kendin aç kalır, beni doyururdun. Kendin açık durur, beni giydirirdin. Güzel yiyeceklerden kendini alıkoyar, bana tattırırdın. Böyle yapmakla da hep Allâh’ın rızâsını ve âhiret yurdunu gözetirdin”. Sonra Rasûlullah (s.a.) onun üç defa gasledilmesini emretti… Sonra da kabir kazmaları için Üsâme b. Zeyd, Ebû Eyyûb el-Ensârî, Ömer b. el-Hattâb ve zenci bir genci çağırdı. Onlar kabrini kazdılar. Lahide ulaştıklarında ise Rasûlullah (s.a.) onu eliyle kazdı ve toprağını yine eliyle çıkardı. Kazı işi bittiğinde, Rasûlullah (s.a.) kabrin içine girdi ve orada yan yatarak şöyle buyurdu: “Dirilten ve öldüren Allah’tır. Hiç ölmeyen diridir O. Rabbim! Annem Fâtıma bint Esed’i mağfiret eyle. Hüccetini (kelime-i tevhidi) ona telkin et ve onun kabrini geniş/rahat kıl! Peygamberinin ve benden önceki peygamberlerin hakkı için duâmı kabul buyur. Şüphesiz sen merhametlilerin en merhametlisisin!”. Nihayet Rasûlullah (s.a.) cenaze için dört tekbir getirdi ve onu kendisi, Abbas ve Ebû Bekir es-Sıddîk kabre koydular .

    TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME
    Heysemî (v. 807/1404), hadisin senedi hakkında şöyle demektedir: “Râvîlerden Ravh b. Salâh, İbn Hıbbân ve Hâkim tarafından sika görülmüştür. Ne var ki onda zayıflık vardır. Diğer râvîler ise Sahîh’in ricâlidir” .
    Heysemî’nin değerlendirmesinde de görüldüğü üzere, hadisin sıhhati Ravh b. Salâh yüzünden münâkaşa konusu olmuştur. Gerçekten de Ebu’l-Hâris künyeli ve Mısırlı olan Ravh b. Salâh (v. 233/847), İbn Adiyy (v. 365/975) , Dârakutnî (v. 385/995) , İbnü’l-Cevzî (v. 597/1200) tarafından zayıf görülmüştür. Râvi Ravh b. Salâh’tan yola çıkarak hadisin zayıf olduğu neticesine varan Elbânî, “Hadisin isnâdı, Taberânî ve Ebû Nuaym’a göre zayıftır. Çünkü senedinde yer alan Ravh b. Salâh bizzat Ebû Nuaym’ın da söylediği gibi teferrüd etmiştir” demektedir. Ayrıca o, İbn Hıbbân (v. 354/965) ve Hâkim’in (v. 405/1014) râvî Ravh b. Salâh’ı tevsik etmelerini yeterli bulmamakta ve onların bu noktada tesâhüllerinin maruf olduğunu da ifade etmektedir. Ancak biz Elbânî’nin, “Hadisin isnâdı Taberânî ve Ebû Nuaym’a göre zayıftır” şeklindeki ifadesini pek de objektif bulamamakta ve bunun yanlış anlamaya müsait olduğunu görmekteyiz. Çünkü bu ifade tarzından, Taberânî (v. 360/970) ve Ebû Nuaym’ın (v. 430/1038) hadisi zayıf gördükleri mânası çıkmaktadır. Halbuki her iki muhaddisden de böyle açık bir beyan mevcut değildir. Mesela Ebû Nuaym hadisin garîb olduğunu ve onu sadece teferrüdde bulunan Ravh b. Salâh’ın hadisi olarak kaydettiğini söylemekte; râvînin veya hadisin zayıf olup olmadığı hakkında bir kanaat belirtmemektedir.
    4. Ömer b. el-Hattâb’dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle demiştir:
    Âdem (cennetten çıkarılmasına sebep olan) hatayı işlediğinde:
    —Yâ Rabb! Muhammed hakkı için senden beni bağışlamanı istiyorum” dedi. Allah Teâlâ:
    — Ey Âdem, henüz yaratmadığım halde Muhammed’i sen nasıl tanıdın? diye sordu. Âdem:
    — Yâ Rabb! Sen beni elinle yaratıp bana rûhundan üflediğinde başımı kaldırdım. Arşın sütunları üzerinde “lâ ilâhe illallah Muhammed Rasûlullah” cümlesinin yazılı olduğunu gördüm. Bildim ki sen, ismine ancak mahlûkâtın en sevimlisini izâfe edersin! dedi.
    Bunun üzerine Allah:
    Doğru söyledin ey Âdem! Hakikaten o, bana mahlûkâtın en sevgili olanıdır. Onun hakkı için bana duâ et (madem ki duâ ettin), ben de seni bağışladım. Şayet Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım, buyurdu” .

    TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME
    Hâkim (v. 405/1014), naklettiği bu haberin ardından şöyle demektedir: “Bu, isnâdı sahih olan bir hadistir. Bu kitapta zikrettiğim Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem’in ilk hadisi budur”. Ancak rivâyeti değerlendirmeye tâbi tutan Zehebî (v. 748/1347), “Aksine hadis mevzûdur. Abdurrahman vâhî (zayıf) bir râvîdir” diyerek, Hâkim’in değerlendirmesine katılmadığını belirtmektedir.
    İbn Ebî Hâtim’in (v. 327/938), râvî Abdurrahman b. Zeyd hakkında verdiği bilgiler Zehebî’yi desteklemektedir. Aynı şekilde hadisi eserine alan Beyhakî (v. 458/1065) , teferrüdde kalan Abdurrahman b. Zeyd’in zayıf olduğunu zikretmektedir.
    İbn Kesîr (v. 774/1372) de rivâyeti Hâkim, Beyhakî ve İbn Asâkir’den aynen naklettikten sonra şöyle demektedir: “Beyhakî, ‘bu tarikte Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem teferrüdde kalmıştır. O da zayıf bir râvîdir’ demiştir. Allah doğrusunu daha iyi bilir” .
    Zehebî (v. 748/1347) ve İbn Hacer (v. 852/1448), hadisin râvîleri arasında geçen Ebu’l-Hâris Abdullah b. Müslim el-Fihrî’den söz ederken şu tesbitte bulunmaktadırlar: “Abdullah b. Müslim, İsmail b. Mesleme b. Ka’neb vasıtasıyla Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem’den, içerisinde “Ey Âdem, Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım!” cümlesi olan bâtıl (asılsız) bir haber rivâyet etmiştir” .
    Heysemî (v. 807/1404) de, “Taberânî hadisi el-Evsat ve es-Sağîr’inde rivâyet etmiştir. Senedinde tanımadığım râvîler bulunmaktadır” diyerek rivâyetin sağlam olmadığına işaret etmektedir. Heysemî’nin, râvîlerden Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem el-Medenî (v. 182/798) için zayıf dediğini, bir başka münasebetle de, “Ekseriyet onun zayıf olduğu görüşündedir, İbn Adiyy ise onu sika kabul etmiştir” dediğini bilmekteyiz. Ancak tesbit edebildiğimiz kadarıyla İbn Adiyy (v. 365/975), Abdurrahman b. Zeyd’in mutlak mânada sika olduğunu söylememektedir. Çünkü o, Yahya b. Maîn, Ali b. el-Medîni, Nesâî, Ahmed b. Hanbel gibi cerh-ta’dil âlimlerinin Abdurrahman b. Zeyd için zayıf dediklerini naklettikten sonra, örnek olarak onun bazı rivâyetlerini zikretmekte ve ardından da “Bütün bu rivâyetler mahfûz değildir” şeklinde bir değerlendirme yapmaktadır. Abdurrahman b. Zeyd’den gelen daha başka örnek rivâyetlere de yer veren İbn Adiyy, değerlendirmesini şu cümlelerle noktalamaktadır: “Abdurrahman b. Zeyd’in hasen hadisleri de vardır. Zikrettiğim gibi Yûnus b. Ubeyd ve Süfyan b. Uyeyne ondan iki hadis rivâyet etmiştir… Onu bazıları tasdik etmiştir. O, hadisi yazılan kimselerdendir” . İbn Teymiyye (v. 728/1327), söz konusu hadisi rivâyet ettiğinden dolayı Hâkim’in yadırgandığını ve bizzat Hâkim’in el-Medhal adlı eserinde Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem’in, babasından mevzû hadisler rivâyet ettiğini söylediğini ifade ettikten sonra şöyle demektedir: “Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem ittifakla zayıf bir râvîdir. O, çok hata ederdi… Hâkim’in bu ve benzeri hadisleri sahih görmesini otoriteler yadırgamışlar ve şöyle demişlerdir: “ Hâkim, erbâbı nezdinde mevzû ve yalan olduğu bilinen (bazı) hadisleri sahih kabul etmiştir…” .
    İbn Teymiyye, Hâkim’in sahih olarak değerlendirdiği hadislerin ekseriyetinin gerçekte sahih olmakla birlikte, hadis âlimlerinin onun mücerred tashihine itimat etmediklerini ve onun, hatası çok sika mertebesinde olduğunu da ifade etmektedir.
    İbn Teymiyye’den sonra, Hâkim’in hadis tarihindeki yerinin ne olduğuna cevap arayan bir çok âlim de bu konuda İbn Teymiyye ile aynı görüşü paylaşmak durumunda kalmıştır. Mesela İbn Kesîr (v. 774/1372) , Müstedrek’i ihtisar ederek hadislerini değerlendirmeye tâbi tutan Zehebî’nin (v. 748/1347), bunlardan yaklaşık yüz tanesinin mevzû olduğunu tesbit ettiğini söylemektedir. Ancak, Ahmed Muhammed Şâkir’in, tesbit ve değerlendirmede Zehebî’nin de hataları olduğunu ifade etmesi, bizi ihtiyata sevketmesi gerektiği kadar, konunun ciddiyetini de göstermektedir.
    Ahmed Muhammed Şâkir (v. 1378/1958), “Hâkim’in tesâhülü, vefatı sebebiyle yazdığı eseri yeniden gözden geçirememesinden kaynaklanmıştır. Ben, altı cüzden oluşan Müstedrek’in yaklaşık ikinci cüzünün yarısında Hâkim’in imlâsının son bulduğunu gördüm… İmlâ edilen bölümdeki tesâhül, sonraki bölümlere nisbetle çok daha azdır” diyen İbn Hacer’in (v. 852/1448) tesbitinin isabetli olduğunu söylemektedir. Ne var ki, yukarıda değinildiği üzere Zehebî ve İbn Hacer, Abdurrahman b. Zeyd’den rivâyet edilen bahis konusu hadisin bâtıl olduğunu söylemek suretiyle probleme açıklık getirmiş olmaktadırlar.
    Takıyyüddîn es-Sübkî (v. 756/1355), ilgili hadisin zayıf hatta mevzû olduğunu söyleyen İbn Teymiyye’nin görüşünü şöyle tahlil etmektedir: “İbn Teymiyye, Âdem’in (a.s.) tevessülünün aslı olmadığını, bunu Rasûlullah’tan (s.a.) hiçbir kimsenin itimada şayan bir isnad ile rivâyet etmediğini, bunun mevzû ve yalan bir haber olduğunu iddia etmiştir. Eğer kendisine Hâkim’in bu haberi sahih kabul ettiği (tashîh) ulaşsaydı, o bunları söylemezdi. Ona bu hakikat ulaşmış olsaydı, sanıyorum bu defa da hadisin râvîsi Abdurrahman b. Zeyd’i tenkit edecekti. Biz ise Hâkim’in tashihini kabul ediyoruz. Kaldı ki, Abdurrahman b. Zeyd onun iddia ettiği kadar zayıf bir râvî de değildir. O halde akıl ve şeriatın reddetmediği bu denli önemli bir şeyi reddetmeye cesaret etmek, bir müslüman için nasıl helal olabilir?” .
    Kevserî (v. 1371/1952) de farklı kanaatte değildir. O, Abdurrahman b. Zeyd’in İmam Mâlik (v. 179/795) tarafından zayıf görüldüğünü, başkalarının da ona tâbi olduğunu ancak onun yalanla değil, vehimle itham edildiğini, bu durumda olan bir râvînin bazı hadislerinin ayıklanması gerektiğini ve Hâkim’in de bunu yaptığını söylemektedir. Kevserî’ye göre Hâkim, İmam Mâlik’in bahis konusu haberi kabul ettiği görüşündedir. O şöyle demektedir: “Çünkü Muhammed b. Humeyd (v. 248/862) İmam Mâlik’in Ebû Ca’fer el-Mansûr’a, ‘O (Peygamber) senin vesilendir. O, baban Âdem’in de vesilesidir’ dediğini nakletmektedir. İmam Mâlik’in bahis konusu haberi bu şekilde benimseyip delil olarak kullanmasıyla, Abdurrahman b. Zeyd’in üzerinden vehim töhmeti ve zabt azlığı giderilmiş olmaktadır. Kaldı ki, Abdurrahman b. Zeyd, rivâyeti kayıtsız şartsız reddedilen bir râvî de değildir. Nitekim İmam Şâfiî, el-Ümm ve Müsned adlı eserlerinde onun bazı hadislerini delil olarak kullanmaktadır. O halde Hâkim, bu hadisi sahih gördüğünden dolayı kınanamaz. Evet haber sahihtir. Ancak, Muhammed Mustafâ’nın (s.a.) faziletlerini duyduğunda göğsü daralan kimseler nezdinde tabiî ki sahih değildir!” .
    “Göğsü daralan kimseler” ile Kevserî’nin, söz konusu hadisin sıhhat ve sübutunu kabul etmeyen kadîm-muâsır âlimleri kastettiği açıktır. Hemen belirtmeliyiz ki -şayet maksadı aşan bir ifade değilse- bu, ilmî zihniyetle pek bağdaşmayan sübjektif bir yorumdur. Üslup itibariyle de bu yorum, akademik nezaketten uzaktır. Bu durumda, mesela İbn Teymiyye (v. 728/1327), Zehebî (v. 748/1347) ve İbn Hacer (v. 852/1448) gibi otoriteler de bu talihsiz sınıfta yer alacaktır. Hâlbuki onların Rasûl-i Ekrem’e olan derin hürmet ve muhabbetlerinden kuşku duymak mümkün değildir. Bu sebeple, Rasûl-i Ekrem’e nisbet edilen hadislerin sahih olup olmadığını tetkik faaliyeti ile ona gösterilmesi gereken hürmet ve muhabbet düşüncesi birbirinden tefrik edilmelidir.
    Sened itibariyle hadisin son derece zayıf olduğunu söyleyen Elbânî, hadisin metnini de tenkide tabi tutmaktadır. O, “Derken Âdem Rabbinden bir takım ilhamlar aldı ve hemen tevbe etti…” âyeti ile “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” âyetine aykırı düştüğü gerekçesiyle rivâyetin bâtıl olduğunu ifade etmektedir. Elbânî, söz konusu ilk âyetin tefsiri sadedinde Hâkim’den naklettiği şu rivâyeti esas almaktadır: Âdem (a.s.):
    — Rabbim Sen beni elinle yaratmadın mı? diye sorar. Allah (c.c.):
    — Evet, der. Âdem:
    — Sen bana ruhundan üflemedin mi? der. Allah:
    — Evet, der. Âdem:
    — Rabbim! Sen beni cennetine yerleştirmedin mi? diye sorar. Allah:
    —Evet, der. Âdem:
    — Senin rahmetin gadabını geçmedi mi? der. Allah:
    — Evet, der. Âdem:
    — Şayet tevbe eder ve kendimi düzeltirsem beni cennetine döndürür müsün? diye sorar. Bunun üzerine Allah:
    — Evet, cevabını verir.
    Elbânî, rivâyetin “Eğer Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım” cümlesinin ise, Allah Teâlâ’nın Âdem’i ve neslini yaratmasındaki hikmetten bahseden söz konusu ikinci âyete aykırı olduğunu söylemektedir. Rivâyeti kabul edenler ise cümleyi hakiki değil, mecâzi mânada Peygamber’e (s.a.) duyulan sevginin bir ifadesi olarak anlamaktadırlar.
    Netice itibariyle, hakkında sahih, hasen, zayıf, mevzû gibi farklı tesbit ve değerlendirmelerin yapıldığı söz konusu rivâyetin, sened ve metin bakımından ihtiyatla karşılanması ve şüpheli/yadırganabilir ifadeler taşıdığından onu tenkit edenlerin duygusal tavırla suçlanmaması gerektiği anlaşılmaktadır.
    5. İbn Abbas diyor ki: Hayber yahudileri Gatafân kabilesiyle savaşırdı. Karşılaştıklarında hep Hayber yahudilerini hezimete uğratırlardı. Bunun üzerine yahudiler şu duâ ile (Allâh’a) sığındı: “Allâhım! Âhir zamanda bize çıkaracağını vaad ettiğin ümmî Peygamberin Muhammed’in hakkı için senden onlara karşı bize yardım etmeni istiyoruz”. İbn Abbâs diyor ki: Onlar düşmanlarıyla karşılaştıkları zaman bu dua ile niyazda bulunurlar ve ardından Gatafân’ı yenerlerdi. Ancak Peygamber (s.a.) gönderilince, onlar Peygamber’i (s.a.) inkar ettiler. Bunun üzerine Allah şunu indirdi: “Onlar kâfirlere karşı seninle zafer isterlerdi” yâ Muhammed! .

    TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME
    Hâkim (v. 405/1014) rivâyeti zikrettikten sonra şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Zaruret, bu haberi tefsir bâbında rivâyet etmeye sevketmiştir. Hadis garîb (ferd) dir”. Bu değerlendirme üzerine Zehebî’nin (v. 748/1347) şu ifadesi câlib-i dikkattir: “Bu hadisi rivâyet konusunda zaruret yoktur. (Râvîlerden) Abdülmelik (b. Hârun b. Antere) metruk ve hâlik tir” .
    Zehebî’nin hocalarından İbn Teymiyye (v. 728/1327) de râvî Abdülmelik b. Hârun b. Antere’nin, yalanıyla maruf râvîlerden olduğunu söylemekte ve söz konusu rivâyetini kabul etmemektedir.
    Kevserî (v. 1371/1952) , Beğavî (v. 516/1122) ile Suyûtî’yi (v. 911/1505) kaynak göstererek, söz konusu rivâyetin Peygamber (s.a.) ile tevessül mevzûunda isti’nâsen zikredilebileceğini ifade etmektedir. Ne var ki rivâyet, isnad bakımından zayıf hatta mevzû olsa gerektir. Bununla beraber, yahudilerin müşrik ve kâfir Arap kabilelerine karşı Peygamber (s.a.) ile bir şekilde Allah’tan fetih ve zafer talepleri, bahse konu olan rivâyetin sonunda zikredilen âyetten ve âyetin tefsiri sadedinde muhtelif senedlerle gelen rivâyetlerden anlaşılmaktadır. Bu rivâyetler, özel tetkiki gerektiren müstakil bir makale konusu olacak hüviyettedir. Ancak şu kadarını ifade etmeliyiz ki, ilk dönem siyer âlimlerinden ve “emîru’l-mü’minîn fi’l-hadîs” unvanına layık görülmüş olan İbn İshâk’ın (v. 151/768) naklettiği şu haber, söz konusu rivâyetin nasıl anlaşılması gerektiği meselesine ışık tutmaktadır:
    “Ehl-i kitap, bi’setinden önce Rasûlullâh’ı (s.a.) ve onun beklenen zamanını çok iyi biliyordu. Çünkü onlar kendi kitaplarında, onun ismini ve özelliklerini görüyorlardı… Onlar, (zalim) putperestlere karşı onunla zafer isteğinde bulunuyorlar ve İbrâhim’in dini ile gönderilecek olan Peygamber’in isminin Muhammed olduğunu onlara bildiriyorlardı… Onlar putperestlere şunu söylerlerdi: ‘Gönderilen Peygamber’in zamanı hayli yaklaştı. Biz ona tâbi olacağız ve onunla beraber olup Âd ve İrem gibi sizi katledeceğiz’. Ancak Allah Teâlâ Rasûlünü gönderince biz ona ittiba ettik, ehl-i kitap ise onu inkar etti…” .
    İbn Teymiyye , âyet-i kerîmenin nüzûlüne sebep teşkil eden söz konusu vak’ayı İbn İshâk’ın naklettiği şekilde anlamaktadır. Zemahşerî , İbn Kesîr , Şevkânî , Elmalılı ve Tabâtabâî gibi müfessirlerin de –diğer bazı rivâyetlere yer verilmekle birlikte- aynı şekilde anladıkları izlenimi uyanmaktadır. İlgili âyetin tefsiri konusunda bu anlayış/rivâyet, hem sened hem de metin bakımından tercihe şâyan olmalıdır.

    C. VEFATINDAN SONRA PEYGAMBERLER ve SÂLİHLERLE TEVESSÜL
    1. Mâlik ed-Dâr -ki o Hz. Ömer’in haznedârı idi- anlatıyor: Hz. Ömer devrinde halk şiddetli bir kıtlığa maruz kalmıştı. Derken bir adam Peygamber’in (s.a.) kabrine gelerek:
    — Yâ Rasûlallâh! Ümmetin için yağmur yağmasını iste. Zira onlar helak oldular! dedi. Bunun üzerine rüyasında adama şöyle denildi:
    — Ömer’e git, ona selam götür, halkın suya kavuşacağını haber ver ve ona şunu söyle: “Senin vazifen, iyi muamelede bulunmak, müvazeneli ve güzel hareket etmektir”. Adam derhal giderek durumu Ömer’e bildirdi. Bunun üzerine Ömer ağladı ve sonra da:
    — Rabbim! Üstesinden gelemediğim şeyler hariç, çaba sarfetmekten geri durmuyor ve elimden geleni yapıyorum! dedi .

    TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME
    İbn Hacer (v. 852/1448), İbn Ebî Şeybe’nin (v. 235/849) rivâyet ettiği bu hadisin isnadının sahih olduğunu zikretmektedir . Hadis, aynı isnadla Beyhakî (v. 458/1065) ve İbn Asâkir (v. 571/1175) tarafından da rivâyet edilmektedir.
    Elbânî (v. 1419/1999), hem metin hem de isnad bakımından rivâyetin sahih olmadığını söylemektedir. Bu hususta onun ileri sürdüğü üç gerekçeyi burada nakletmek ve sonunda bir değerlendirme yapmak uygun olacaktır:
    a) Râvi Mâlik ed-Dâr’ın zabt ve adaleti maruf değildir; o mechul bir râvîdir. Nitekim İbn Ebî Hâtim, senedde adı geçen Ebû Sâlih’in dışında, ondan rivâyette bulunan bir râvî zikretmemiştir. Bu da onun mechul olduğunu göstermektedir. Ayrıca hadis ilminde otorite olan İbn Ebî Hâtim’in, onun hakkında bir tevsik ifadesi nakletmemesi de bunu desteklemektedir. O halde râvî Mâlik ed-Dâr mechul kalmaktadır. Hâfız İbn Hacer’in, “Ebû Sâlih es-Semmân’ın Mâlik ed-Dâr’dan sahih bir isnad ile… ” şeklindeki ifadesi, bizim tesbitimizle çelişmez. Çünkü biz İbn Hacer’in söz konusu ifadesinin, senedin tamamının sahih olduğu konusunda değil, yalnız Ebû Sâlih’e kadar olan kısmı hakkında bir açıklama olduğunu kabul ediyoruz. Aksi halde o, isnada Ebû Sâlih’ten itibaren başlamaz ve doğrudan “Mâlik ed-Dâr’dan… ve isnadı sahihtir” derdi… Böyle yapmakla İbn Hacer, râvî Mâlik’in durumu karşısında dikkatli olunması gerektiğine veya onun mechul olduğuna işaret etmektedir.
    b) Hadisin metni, şeriatta müstehap olan istiskâ namazına hatta, “Dedim ki, Rabbinizden mağfiret dileyin, çünkü O, çok bağışlayıcıdır. (Mağfiret dileyin ki) O üzerinize bol bol yağmur göndersin!” gibi âyetlerin ifade ettiği duâ ve istiğfâra aykırı düşmektedir. Bu yüzden Hz. Ömer, Abbâs’ın duâsıyla tevessül ve istiskâda bulunmuştur. Selef de hep öyle yapmıştır. Onların hiçbirinden, Peygamber’in (s.a.) kabrine iltica ederek yağmur için ondan duâ talep ettiğine dair bir rivâyet gelmemiştir. Eğer böyle bir şey meşrû olsaydı, bir defa olsun bunu yaparlardı. Onların böyle bir şeyi yapmamaları, söz konusu rivâyetin meşrû/makbul olmadığını göstermektedir.
    c) Rivâyetin sahih olduğu farzedilse bile, konu hakkında hüccet olamaz. Çünkü rivâyet, ismi zikredilmeyen bir adama dayanmaktadır. O da mechuldür. Seyf’in rivâyetine dayanarak onun adının Bilal olduğunu söylemek de hiçbir şey ifade etmez. Çünkü Seyf b. Ömer et-Temimî’nin zayıf oluşu da ittifak konusudur. Hatta İbn Hıbbân onun hakkında, “O, sebt râvîlerden mevzû hadisler rivâyet ederdi. Ayrıca onun hadis uydurduğunu da söylerdi” demiştir. O halde böyle bir adamın rivâyeti, özellikle muhalefet esnasında/karşısında kabul edilemez” .
    Söz konusu rivâyetin delil olarak kullanılmasını kabul etmeyen Elbânî’nin, bu noktada en önemli gerekçesinin, Mâlik ed-Dâr’ın mechul bir ravi olduğu görülmektedir. Ancak biz, Elbânî’nin iddia ettiği gibi Mâlik ed-Dâr’ın zabt ve adaleti maruf olmayan mechul bir şahıs değil, aksine onun maruf bir râvî olduğunu tesbit etmiş durumdayız.
    İbn Sa’d (v. 230/844), onu şöyle tanıtmaktadır: “Mâlik ed-Dâr, Ömer b. el-Hattâb’ın azatlısıdır. Himyer kabilesinden ve Cüblânlıdır. Ebû Bekir ve Ömer’den hadis rivâyet etmiştir. Kendisinden de Ebû Sâlih es-Semmân rivâyette bulunmuştur. O, maruf idi” .
    İbn Hıbbân (v. 354/965) onu es-Sikat’ında zikretmekte ve hakkında menfi bir söz söylememektedir.
    İbn Hacer (v. 852/1448) ise bunlara ilaveten şu bilgileri vermektedir: “Mâlik ed-Dâr diye bilinen zât, Mâlik b. Iyâd’dır ve (asr-ı saadet’e) yetişmiştir. Muâz ve Ebû Ubeyde’den rivâyetleri vardır. Kendisinden iki oğlu; Avn ve Abdullah rivâyette bulunmuştur. Buhârî, Târîh’inde Ebû Sâlih Zekvân tarîkiyle Mâlik ed-Dâr’dan Hz. Ömer’in kıtlık senesindeki sözünü (muhtasar olarak) rivâyet etmiştir. Aynı rivâyeti tafsilatlı olarak İbn Ebî Hayseme de tahriç etmiştir… İbn Sa’d onu Medineli tâbiîlerin ilk tabakası içinde zikretmiştir. Hz. Ömer ve Hz. Osman onu mâlî işlerde görevlendirmiş ve bu yüzden de ona Mâlikü’d-dâr adı verilmiştir. Ali İbnu’l-Medînî’den rivâyet edildiğine göre o, Hz. Ömer’in haznedârı idi” .
    Ebû Ya’lâ el-Halîlî el-Kazvîni (v. 446/1054) de, Mâlik ed-Dâr’ın sika oluşunda ittifak edilen kadîm bir tâbiî olduğunu ve tâbiînin ondan övgüyle bahsettiklerini ifade etmektedir.
    Hatırlanacağı üzere Elbânî, söz konusu rivâyet hakkında İbn Hacer’in “Ebû Sâlih es-Semmân’ın Mâlik ed-Dâr’dan sahih bir isnad ile …” diyerek kullandığı ifadeden onun, râvî Mâlik ed-Dâr’ın mechul olduğuna işaret ettiği şeklinde yorumlamıştı. Halbuki İbn Hacer’in Mâlik ed-Dâr’ı tanıtıcı mahiyette verdiği bilgiler, böyle bir yoruma mahal bırakmayacak kadar açıktır. Şüphesiz İbn Hacer’in söz konusu açıklaması, Elbânî’nin yaptığı yorumu anlamsız kılmaktadır. Hz. Ömer gibi, rivâyet konusunda tesebbüt ve ihtiyat sahibi bir zâtın, resmi veya özel mâlî işlerde onu istihdam etmesi, râvî Mâlik ed-Dâr’ın zabt ve adaletinin bir göstergesi sayılmalıdır. Bu tesbit bizi, Elbânî’nin, Mâlik ed-Dâr hakkında İbn Hacer’in verdiği biyografik bilgiyi görmediği veya görmezlikten geldiği kanaatine götürmektedir. Bu detaylı bilgiden sonra, Elbânî’nin Mâlik ed-Dâr hakkında Münzirî (v. 656/1258) ile Heysemî’den (v. 807/1404) naklettiği, “Onu tanımıyorum” sözünün artık bir mâna ifade etmediği de anlaşılmaktadır.
    Elbânî’nin rivâyete yönelttiği tenkitlerden birisi de vak’anın, adı zikredilmeyen bir adama dayandığı ve İbn Hacer’in, Seyf b. Ömer’in Futûh’undan naklen söz konusu mechul adamın Bilal b. el-Hâris olduğunu söylemesi idi. Seyf b. Ömer et-Temimî el-Esedî el-Kûfî (v. 180/796 civarı), Elbânî’nin de ifade ettiği gibi ittifakla zayıf bir râvîdir/ahbârîdir. Görebildiğimiz kadarıyla onunla ilgili en iyimser değerlendirme şudur: “Seyf’in bazı hadisleri meşhur (ve maruf) dur. Ekseriyeti ise münkerdir. O, sıdktan ziyade za’fa yakındır” .
    Rasûl-i Ekrem’in kabrine gelen zâtın isim olarak tesbiti konusunda İbn Hacer tarafından Seyf’in referans gösterilmesi, kanaatimizce yadırganacak bir durum değildir. Çünkü asıl itibariyle, rivâyetin -İbn Hacer’in tesbitine göre- sahih bir isnadla sübutu, tamamen Seyf’in dışında meydana gelen bir gelişmedir. Seyf, sadece gelen zâtın kim olduğu suâline cevap ararken devreye girmektedir. Bu merhalede Seyf kaynaklı bir bilginin malzeme olarak kullanılması, tenkit mevzuu olmasa gerektir. Üstelik söz konusu malzemeyi kullanan İbn Hacer, Seyf’in zayıf oluşunun farkındadır ve onun hakkında teferruatlı bilgiye sahip bulunmaktadır. Kaldı ki, yer ve tarih itibariyle Seyf’in verdiği bilgiyle çelişen bir durum da vârid değildir. Çünkü adı geçen Bilal b. el-Hâris el-Müzenî (v. 60/680) Medinelidir ve Rasûlullâh’ın (s.a.) Mekke fethi öncesinde Medine’ye gelmelerini temin etmek üzere Müzeyne kabilesine haberci olarak gönderdiği ve Mekke fethine bin (1000) kişilik bir kuvvetle katılan Müzeynelilerin üç sancaktarından biri olan sahâbîdir. Netice itibariyle, vefatından sonra Peygamber (s.a.) ile tevessül ve istiskânın cevâzını gösteren ilgili rivâyet, İbn Hacer’in de ifade ettiği gibi sahih olmalıdır. Nakledilen vak’a, rüyanın delil olarak kullanıldığı ileri sürülerek tenkit mevzuu da yapılmamalıdır. Çünkü rüya ile ahkâmın sabit olmadığı bilinen bir husustur. Bu vak’ayı anlamlı kılan nokta, Bilal b. el-Hâris’in uyanık olduğu halde yaptığı tatbikattır. Bu da onun, ravza-i mutahhereye gelerek Rasûl-i Ekrem’den ümmeti için Allah Teâlâ’dan yağmur niyazında bulunma talebidir. Nevevî (v. 676/1277), “Ziyaretçi kerem sahibi olan kabre/ravza-i mutahhereye gelir; sırtını kıbleye, yüzünü de kabrin duvarına çevirir… Kendisi hakkında Peygamber (s.a.) ile tevessülde bulunur ve onunla Allah Teâlâ’dan istişfâ’ eder” dedikten sonra şunu kaydetmektedir: “Bu konuda Mâverdî, el-Kâdî Ebu’t-Tayyib ve diğer ashabımızın müstahsen görerek el-Utbî’den naklettikleri en güzel söz şudur: “Ey şu kutlu toprakta yatanların en hayırlısı! Bu kabrin varlığından dolayı, yeryüzünün tüm dağları ve ovaları ne kadar da hoştur. (Peygamberim!) Senin sâkini bulunduğun bir kabre canım feda olsun! İffet ve nezâhet, kerem ve sehâvet hep bu kabrin içindedir” . Aynı hadise İbn Kesîr (v. 774/1372) tarafından şöyle verilmektedir: “Aralarında Ebû Mansûr es-Sabbâğ’ın da bulunduğu bir grup alim, el-Utbî’den şu meşhur kıssayı nakleder. el-Utbî anlatıyor: Peygamber’in (s.a.) kabri yanında oturuyordum. Derken bir bedevi gelerek, selam sana ya Rasûlallah! dedi ve şöyle devam etti: Ben Allah Teâlâ’nın, “Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman sana gelip de Allah’tan mağfiret dileseler ve Rasûl de onlar için mağfiret talebinde bulunsaydı, Allâh’ı çok affedici ve esirgeyici bulurlardı” buyurduğunu işittim. İşte günahlarımdan tevbe edip mağfiret dileyerek ve benim için Rabbime şefâatte bulunmanı isteyerek sana geldim, dedi. Sonra bir şiir okudu ve oradan ayrıldı. O esnada bana bir uyku bastı. Rüyamda Peygamber’i (s.a.) gördüm. Bana, “Ey Utbî, bedevîye yetiş ve Allâh’ın onu bağışladığını kendisine müjdele!” buyurdu.
    İbn Teymiyye (v. 728/1327), bu hadisenin, ictihad ve fetvâlarıyla amel edilen dört büyük müctehid başta olmak üzere imamlardan nakledilmediğini, ancak bunun müteahhir bazı alimler tarafından zikredildiğini ve bunu destekleyecek şer’î bir delilin bulunmadığını söylemektedir. Hadiseyi Tefsîr’inde zikreden İbn Kesîr ise herhangi bir değerlendirme yapmamaktadır. Ancak, bir tenkit yöneltmeksizin hadiseyi nakletmesinden onun, “ma’riz-i hâcette sükût beyân-ı zarûrettir” kaidesi gereğince bunu tasvip ettiği anlaşılmaktadır. Bahse konu olan hadisede rüyanın bir delil olarak kullanıldığı düşünülmemelidir. Çünkü rüya ile ahkâm sabit olmaz. Ancak ifade etmek gerekir ki, hadisenin ehl-i tahkik bazı âlimlerin tasvibinden geçmesi, bunun şirke müncer bid’at bir uygulama olmadığı mesajını vermesi bakımından önem arzetmektedir.
    2. Ebu’l-Cevzâ Evs b. Abdillah anlatıyor: Medine halkı şiddetli bir kıtlığa maruz kalmıştı. Onlar Âişe’ye gelerek durumdan yakındılar. Bunun üzerine Âişe: Peygamber’in (s.a.) kabrine bakın, ondan semaya doğru bir delik açın. Onunla sema arasında da hiçbir tavan/engel olmasın! dedi. Onlar da hemen dediğini yaptılar. Bunun üzerine bize öyle bol yağmur yağdı ki, otlar yeşerdi, develer yağdan çatlarcasına semizleşti. Bundan dolayı o yıla çatlama mânasına gelen âmu’l-fetk adı verildi.

    TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME
    Dârimî (v. 255/868) bu mevkuf hadisi, Ebu’n-Nu’mân – Saîd b. Zeyd – Amr b. Mâlik en-Nukrî – Ebu’l-Cevzâ Evs b. Abdillah’dan oluşan sened ile Hz. Âişe’den rivâyet etmiştir. Muâsır alimlerden Gumârî (v. 1413/1993) rivâyeti sahih kabul ederken, Elbânî (v. 1419/1999) zayıf görmektedir. Elbânî, şu üç sebepten dolayı rivâyetin hüccet olamayacağını söylemektedir:
    a) Râvîlerden Saîd b. Zeyd’de zayıflık vardır. İbn Hacer Takrîb’inde, onun hakkında “Sadûktur, evhâmı vardır” derken, Zehebî de Mîzân’ında “Yahya b. Saîd: O, zayıftır. Sa’dî: O, hüccet değildir, onun hadisini zayıf sayarlar. Nesâî: O, kuvvetli değildir. Ahmed: Onun zararı yok (leyse bihî be’sün) , Yahya b. Saîd de onu makbül görmezdi” der.
    b) Bu, mevkuf bir haberdir; Hz. Âişe’nin sözü olup Peygamber’e (s.a.) ulaşan merfû bir hadis değildir. Şayet haber sahih olsaydı, yine de hüccet olamazdı. Çünkü onun, bazı sahâbîlerin -hata ve savâbın imkan dâhilinde olduğu- ictihâdî görüşleri kabilinden olması muhtemeldir. O görüşler ise bizi bağlamaz, biz onlarla amel etmek mecburiyetinde değiliz.
    c) Ârim diye bilinen Ebu’n-Nu’mân Muhammed b. el-Fadl, sika bir râvî olsa da ömrünün sonunda ihtilâta maruz kalmıştır. Burhâneddîn el-Halebî onu ihtilâta maruz kalanlar arasında zikretmiş ve şöyle demiştir: “Onların hakkındaki hüküm şudur: İhtilattan önce kendilerinden hadis alınan kimselerin hadisi makbüldür. İhtilattan sonra alınanların veya durumu müşkil olup kendisinden ihtilattan önce mi sonra mı hadis alındığı bilinmeyenlerin ise makbül değildir”. Bu haberi Dârimi’nin ihtilat öncesi mi sonrası mı Ârim’den dinlediği bilinmemektedir. O halde bu haber makbül değildir ve hüccet olarak kullanılamaz… ” .
    Elbânî’nin, râvîlere yönelttiği tenkitleri tetkik ederek bir değerlendirme yapmak istiyoruz: Onun zayıf dediği Saîd b. Zeyd’i (v. 167/783) sika, sadûk, hâfız gibi farklı lafızlarla tevsik edenler, İbn Hacer’in tesbitine göre şunlardır: İbn Maîn, İbn Sa’d, Buhârî , Iclî , Ebû Ca’fer ed-Dârimî, Ahmed b. Hanbel ve İbn Hıbbân . Yine farklı lafızlarla onun zayıf olduğunu söyleyenler de şunlardır: Yahya b. Saîd, Ebû Hâtim, Nesâî, el-Cûzecânî, Ebû Bekir el-Bezzâr ve Dârakutnî.
    Görüldüğü üzere Elbânî, Saîd b. Zeyd’in zayıf bir râvî olduğu fikrinde olanları söz konusu ederken, onun sika olduğunu ifade eden otoriteleri âdeta görmezlikten gelmektedir. Aslında Elbânî’nin, senedinde Saîd b. Zeyd’in bulunduğu başka bir hadis için şu değerlendirmeyi yaptığını da görmekteyiz: “Hadisin isnadı hasendir. Râvîlerin hepsi de sikadır. Saîd b. Zeyd hakkında söz söylenmiştir ama bu, onun hadisini hasen derecesinden aşağı düşürmez. İbnu’l-Kayyim de hadisin isnadının ceyyid (sahih, makbül) olduğunu söylemektedir” . Kabul edilmelidir ki bu tutum, biraz da taassup ve peşin hükümden kaynaklanmaktadır. Bu tesbitimiz de gösteriyor ki, Elbânî’nin râvîlere ilişkin verdiği bilgi ve yaptığı değerlendirme, bir yerde bahis konusu râvînin rivâyetinin muhtevasıyla alâkalıdır. O, kendi meşrebine, zihin ve fikir dünyasına aykırı bulduğu rivâyetleri özellikle sened bakımından bir şekilde çürütmeye çalışırken, sahip olduğu zihniyetle mutabakat arz eden rivâyetleri ise bazen -senedinde bir başka yerde zayıf olduğunu söyleyerek tenkit ettiği (Saîd b. Zeyd örneğinde olduğu gibi) râvî olsa bile- kabul edebilmektedir. Böylelikle Elbânî, bilerek veya bilmeyerek kendisiyle çelişmektedir. Şüphesiz bu, ilmî zihniyet ve akademik nezaketle bağdaşmayan bir tutumdur.
    Söz konusu Hz. Âişe hadisini reddeden Elbânî’nin gerekçelerinden birisi de, Ârim diye bilinen râvî Ebu’n-Nu’mân Muhammed b. el-Fadl es-Sedûsî’nin (v. 224/838), sika olmakla birlikte ömrünün sonunda ihtilat ve teğayyüre maruz kalması ve onun yaptığı rivâyetin ihtilat dönemi öncesine mi yoksa sonrasına mı ait bir haber olduğunun tesbit edilememesidir.
    Ârim, gerçekten de ömrünün sonunda ihtilat ve teğayyüre maruz kalan sika muhaddisler arasında zikredilen bir râvîdir. Genellikle hastalık veya yaşlılık gibi sebeplerle ihtilâta uğrayan râvîlerin, bu hallerinden sonra yaptıkları rivâyetler delil kabul edilmez. Mahiyeti müşkil olan, yani ihtilattan önce mi sonra mı alındığı bilinmeyen rivâyetler de aynı hükme tâbidir. İhtilattan önceki rivâyetler ise kabul edilir .
    İbnu’s-Salâh (v. 643/1245), Buhârî (v. 256/869) ve Zühlî (v. 258/871) gibi muhaddislerin, Ârim’den aldıkları rivâyetlerin ihtilat öncesine ait olması gerektiğini kaydetmektedir. Irâkî (v. 806/1403) de, Müslim’in (v. 261/874) Dârimî vasıtasıyla Ârim’den aldığı rivâyetlerin ihtilattan önce gerçekleştiğini ifade etmektedir.
    Görebildiğimiz kadarıyla Ârim’i en sert biçimde tenkit eden şahıs İbn Hıbbân (v. 354/965)’dır. Onun, Ârim hakkında, “Ömrünün sonunda ihtilata uğradı ve ne rivâyet ettiğini bilmeyecek kadar teğayyüre maruz kaldı. Bundan dolayı da rivâyetleri içinde çok sayıda münker hadis vardır. Bu sebeple, müteahhir râvîlerin ondan rivâyet ettikleri hadislerden kaçınmak gerekir. O rivâyetler birbirinden ayırt edilemeyince, artık onların hepsi terkedilir ve hiçbir hadisiyle ihticac edilmez” dediğini öğrenmekteyiz. Bu değerlendirmeyi İbn Hıbbân’dan nakleden Zehebî’nin (v. 748/1347) şu tesbiti oldukça dikkat çekicidir: “İbn Hıbbân, râvî Ârim için hiçbir münker hadis getirememiştir/gösterememiştir. Peki nerede kaldı onun iddiası?” .
    Dârakutnî’nin (v. 385/995), Ârim hakkında “İhtilâtından sonra onun münker bir hadisi ortaya çıkmamıştır, o sikadır” şeklinde yaptığı değerlendirme de onun, kolayca tenkit edilecek bir muhaddis olmadığını göstermektedir. Kaldı ki Elbânî, hakkında ihtilaf edilen bir râvînin bulunduğu hadis için “Hasen olması muhtemeldir” diyebilmektedir. Muâsır alim Ebû Âsım Nebîl, ihtilat meselesini ileri sürerek hadisi reddeden Elbânî hakkında, “Onun hakkında biz hüsn-i zan besliyor ve onun râvî Ârim hakkında Dârakutnî’nin söylediklerine vâkıf olmadığını düşünmek istiyoruz” diyerek onun mazur görülmesi gerektiğini belirtmektedir.
    Elbânî, İbn Teymiyye’den (v. 728/1327) naklettiği şu sözlerle de söz konusu Hz. Âişe hadisinin metnini tenkide tâbi tutmaktadır:
    “Bu haberin yalan olduğunu gösteren karinelerden birisi de, Hz. Âişe’nin yaşadığı dönemde evin yarık/delik bir yerinin olmamasıdır. Peygamber’in (s.a.) zamanında olduğu gibi (ev değişmeden) kalmıştır. Evin bir bölümü açık (tavansız) idi. Güneş de oradan girerdi… Şayet bu rivâyet sahih ise, bu, yaptıkları duâlarda insanların bir ölmüş ile tevessülde bulunmadıklarına delil teşkil eder… Onların kabir üzerine delik açmaları, ancak onun üzerine rahmetin inmesi içindir…” .
    Ali el-Kârî (v. 1014/1605) , kabrin semâya doğru açılmasının sebebini Rasûlullah (s.a.) ile ziyadesiyle istişfâa/tevessüle bağlayan görüşe dikkat çekmektedir. Kabrin açılmasını da o, kabrinin tam karşısında Rasûl-i Ekrem’in hücre-i saâdetinin tavanından müteaddit menfezlerin gerçekleştirilmesi şeklinde açıklamaktadır. Dârimî’nin Sünen’ inde rivâyetin, “Allah Teâlâ’nın, Peygamberine (s.a.) vefatından sonra lütuf ve ikram ettiği şeyler” (bâbu mâ ekrama’llâhu Nebiyyehû sallallâhu aleyhi ve sellem ba’de mevtih) bab başlığı altında zikredilmesi de söz konusu görüşü destekler mahiyettedir.
    Bahse konu olan rivâyetin isnâdı sahih değilse de, Gumârî’nin de belirttiği üzere lâ be’se bih olmalıdır.
    3. “İşlerde acze düşüp kararsız kaldığınız zaman, kabir ehlinden yardım isteyiniz!”

    TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME
    Aclûnî (v. 1162/1748) bu rivâyet için, “İbn Kemal Paşa’nın el-Erbaîn adlı eserinde böyledir” diyerek, haberi eserinde zikretmekle yetinmiş bulunmaktadır.
    İbn Kemal Paşa (v. 940/1533), kaynak gösterilen kendi eserinde üçüncü hadis olarak söz konusu rivâyeti zikretmektedir. Ancak o, hadisin tahricini yapmaksızın sadece bir takım felsefî-tasavvufî şerh ve izahlarla iktifa etmektedir.
    Elmalılı (v. 1361/1942) da, aynı kaynağa atıfta bulunmakla birlikte, söz konusu rivâyet üzerine şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “… Bu hadis şâyi’ olmakla beraber lafzının sıhhati tesbit edilememiştir. Maamâfih mânası duâ teabbüd mahiyetinde olmamak şartıyla zikrettiğimiz gibi kâbil-i izahtır. Şüphe yok ki “Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin!” daha doğrudur.
    İbn Teymiyye (v. 728/1327) ve Âlûsî (v. 1270/1853) gibi alimler, hadisin mevzû olduğunu söylemişlerdir. Ali el-Kârî (v. 1014/1605) de, “denildi ki” (kîle) diyerek haberi sîğa-i temrîz ile zikretmiştir. Kullandığı bu ifadeyle o, rivâyetin hadis olmaması gerektiğine işaret etmelidir.
    Konu hakkında Leknevî’nin (v. 1304/1886) şu yorum ve değerlendirmesini nakletmekte fayda vardır:
    “Mezkur söz hadis değil, mevzû bir haberdir. Bunun tevcihi (sözü söyleyenin kastettiği mâna ve maksat) şunlardan biri olmalıdır:
    a) Hüküm itibariyle bir şeyin helal veya haram oluşunda şüpheye düştüğünüz zaman, kabirlerdeki kadîm âlimlerin görüş ve ictihadlarından yardım bekleyin, kendi reylerinizle amel etmeyin!
    b) Dünyevî işlerde zor durumda kalıp stres ve sıkıntı içinde olduğunuz zaman kabir ehlini bir düşününüz! Onlar (geçici) dünyayı bıraktılar ve (ebedî) âhiret yolculuğunu seçtiler.
    c) Hedeflerinizi gerçekleştirmekte çaresiz kaldığınızda, kabir ehlini vesile kılarak Allah’tan isteyin. Böylece onların bereketleri sebebiyle duânız kabul edilsin! Ancak onların, müşkilleri çözen veya onların kâinâtın tasarruf ve idaresinde Allâh’a ortak kimseler olduklarını sanarsanız duânız kabul edilmez. Çünkü bu açık bir şirktir” .
    Leknevî’nin bu yorum ve değerlendirmesinden, onun, “kabir ehlini vesile kılarak Allah’tan istemek” mânasındaki tevessülü kabul ettiği anlaşılmaktadır. Ancak İbn Teymiyye, Âlûsî ve Leknevî’nin de ifade ettikleri üzere, bahse konu olan rivâyetin mevzû olduğu açıktır. Rivâyetin, İbn Kemal Paşa tarafından -tahrici yapılmadığı halde- hadis olarak telakki edilmesi bir kıymet ifade etmemelidir. Çünkü, Suyûtî (v. 911/1505) ile İbn Kemal Paşa (v. 940/1533) arasında yapılan mukayeseden de anlaşıldığı gibi o, kelâm, mantık, fıkıh, usûl gibi dirâyet ilimlerine gösterdiği ihtimamı, rivâyet ilimlerine pek gösterememiştir.

    II. DİĞER TEVESSÜL ÇEŞİTLERİ
    A. MELEKLER İLE TEVESSÜL

    Abdullah b. Mes’ûd’dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
    “Sizden birinizin hayvanı ıssız bir yerde/çölde aniden boşanıp gittiği zaman, ‘Ey Allâh’ın kulları, (hayvanımı) tutunuz!’ diye nidâ etsin. Çünkü yeryüzünde Allâh’ın hazır kulu vardır, onu sizin için tutacaktır” .

    TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME
    Tevessül konusunda mesned olarak kullanılan bu hadisin senedinde geçen Ma’rûf b. Hassân es-Semerkandî, münkeru’l-hadîs ve zayıf bir râvîdir .
    Elbânî, Ebû Hâtim’in (v. 277/890) râvî hakkında söylediği mechul hükmünden hareketle, “Ma’rûf, ma’rûf değildir” diyerek söz konusu hadisin zayıf olduğunu ifade etmektedir. Ayrıca hadis, munkatı olduğu gerekçesiyle de tenkide tâbi tutulmaktadır. Nitekim İbn Hacer (v. 852/1448) şöyle demektedir: “Bu, garîb hadistir. Senedinde İbn Büreyde ile İbn Mes’ûd arasında inkıtâ vardır” .
    Nevevî (v. 676/1277), hadisi İbnü’s-Sünnî’nin (v. 364/974) eserinden naklettikten sonra şöyle demektedir: “İlimde büyük bazı hocalarımız bana bir hayvanının aniden elinden kaçıp gittiğini -sanıyorum o katır idi- bildiği bu hadisi okur okumaz Allâh’ın onu yerinde durdurduğunu anlatmıştı. Bir gün ben de bir cemaatle beraberdim. Derken cemaatten birinin hayvanı aniden kaçıp gitti. Onu yakalayamadılar. Ben de bu hadisi söyler söylemez, bundan başka bir sebep ortada yokken hayvan hemen duruverdi.
    İbn Hacer’in meşhur öğrencisi Sehâvî (v. 902/1496) de rivâyet için şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Hadisin senedi zayıftır. Fakat Nevevî bunu kendisinin ve bazı büyük hocalarının tecrübe ettiğini söylemiştir” .
    Bu değerlendirme üzerine Elbânî şöyle demektedir: “İbadetler tecrübelerden alınmaz. Özellikle de bu hadiste olduğu gibi gaybî bir iş/hüküm hakkında olanlar. O halde tecrübe ile bu hadisi sahih kılmaya meyletmek câiz olmaz. Nasıl câiz olsun ki, kimileri sıkıntılar karşısında mevtâ ile istiğâsenin cevâzı konusunda bu hadise tutunmuştur. Halbuki bu tamamen bir şirktir” .
    İbn Ebî Şeybe (v. 235/849), Ebân b. Sâlih’in Rasûlullah’tan (s.a.) rivâyet ettiği şu hadisi kaydetmektedir:
    “Sizden birinizin hayvanı (dâbbe/baîr) ıssız bir arazide ürker de orada hiçbir kimseyi görmez ise şöyle desin: Ey Allâh’ın kulları bana yardım edin. Zira o yardım olunacaktır” .
    Hadisin mu’dal bir tarik olduğuna temas eden Elbânî, râvîlerden Muhammed b. İshâk’ın müdellis olup muan’an rivâyette bulunduğu, sahih olan görüşe göre Ebân b. Sâlih’in Mücâhid vasıtasıyla onu İbn Abbas’tan mevkuf olarak naklettiği kanaatindedir.
    Konu hakkında Peygamber’den (s.a.) rivâyet edilen bir diğer hadis de şudur:
    “Sizden biriniz ıssız bir arazide bir şeyi kaybettiğinde veya bir yardım istediğinde, ‘Ey Allâh’ın kulları, bana yardım edin!’ desin. Çünkü Allâh’ın bizim görmediğimiz kulları vardır” .
    Bu rivâyetin sonunda, “Gerçekten bu tecrübe edildi” (ve kad cürribe zâlik) şeklinde bir cümle geçmektedir. Taberânî’ye (v. 360/970) ait olduğu anlaşılan bu ifade, ondan üç asır sonra gelen Nevevî’nin (v. 676/1277) tecrübe ve tatbikatıyla mutabakat arz etmektedir. Bizzat yaşadıkları tecrübe ve tatbikatı anlatan her iki sika hadisçinin söyledikleri önemli olmalıdır. Bu yüzden biz, Elbânî’nin, “İbadetler tecrübelerden alınmaz…” tarzındaki tenkidini biraz da şeklî/zâhirî bulmaktayız. Elbette namaz, oruç, zekat, hac gibi ibadetler, “tecrübelerden alınmaz” ve şer’î delillerle sabit olmalıdır. Şüphesiz duâ da bir ibadettir. Ancak, söz konusu hadise, dünyevî bir işin/maksadın gerçekleşmesi için bir nevi yöntem/usul tavsiyesi olarak anlaşılmalıdır. Kanaatimizce, sözü edilen tecrübe ve tatbikat karşısında işkillenmenin arka planında, ilgili rivâyetteki yardıma gelen kulların kim olduğu meselesinin büyük payı vardır. Oysa meseleyi esrarengiz ve girift bir şekilde düşünmeye mahal de yoktur. Çünkü Taberânî’nin, “râvîleri sikadır” diyerek rivâyet ettiği şu hadis, yardıma gelen kulların “melekler” olduğunu açıklaması bakımından önem taşımaktadır: Abdullah İbn Abbas’tan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
    “Allâh’ın, hafaza melekleri dışında yeryüzünde melekleri vardır. Onlar, düşen ağaç yapraklarını (da) yazarlar. Sizden biriniz ıssız bir yerde/çölde yolunu kaybederse, ‘Ey Allâh’ın kulları, bana yardım edin’ diye nidâ etsin!”.
    Bezzâr (v. 292/904), Taberânî (v. 360/970) ve Beyhakî’nin (v. 458/1065) rivâyet ettiği bu hadisin isnâdı hasen kabul edilmiştir.

    B. ESMÂ-İ HÜSNÂ İLE TEVESSÜL
    Hz. Âişe diyor ki: Ben Rasûlullâh’ın (s.a.) şöyle dediğini işittim:
    “Allâhım! Ben senin tâhir, tayyib, mübârek ve sana en sevimli olan isminle senden diliyorum. O isim ki, onunla sana duâ edildiğinde icâbet edersin, onunla senden istendiği zaman verirsin, onunla senden merhamet talep edildiğinde rahmet edersin ve sıkıntıdan kurtulmak için onunla senden yardım dilendiği zaman çıkış yolu/genişlik verirsin!” .

    TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME
    İbn Mâce’nin (v. 273/886) Sünen’i üzerine zevâid çalışması yapan Bûsîrî (v. 840/1436) şöyle demektedir: “Hadisin isnâdı hakkında bazı sözler söylenmiştir. Hatîb, hadisi Hz. Âişe’den rivâyet eden Abdullah b. Ukeym el-Cühenî’yi sika kabul etmiş ve onu sahâbeden saymıştır. Ancak onun Peygamber’den (s.a.) semâı yoktur. Hadisi ondan rivâyet eden râvî Ebû Şeybe ise, “Ben onu ne cerhedeni ne de tevsik edeni gördüm” demiştir. Senedin diğer râvîleri ise sikadır” .
    Aynı hadisin devamında Hz. Âişe’nin, isimin mahiyeti konusunda Rasûlullâh’a (s.a.) tevcih ettiği suâl ve aldığı cevap yer almaktadır. Rasûlullah (s.a.) ile Hz. Âişe arasında geçen konuşmayı naklatmakte fayda vardır:
    Bir gün Rasûlullah (s.a.) Hz. Âişe’ye:
    — Yâ Âişe! Allâh’ın hangi isimle çağırıldığında/ona duâ edildiğinde duâyı kabul edeceğini bana gösterdiğini biliyor muydun? diye sordu. Âişe:
    — Anam babam sana kurban olsun yâ Rasûlallah! Onu bana öğret! dedi. Rasûlullah (s.a.):
    — O isim sana öğretilmemeli yâ Âişe! Buyurdu. Âişe diyor ki: Bunun üzerine ben oradan uzaklaşıp bir süre oturdum. Sonra kalktım ve Rasûlullâh’ın başını öptüm. Sonra da:
    — Yâ Rasûlallah, onu bana öğret! dedim. Rasûlullah (s.a.):
    — O ismi sana öğretmemeliyim yâ Âişe! Çünkü o isimle senin dünyalık bir şey istemen (hiç de) uygun düşmez! buyurdu. Âişe diyor ki: Bunun üzerine ben kalkıp abdest aldım ve iki rek’at namaz kıldım. Sonra da şöyle dedim:
    — Allâhım! Ben seni “Allah” diye çağırıyorum/dua ediyorum, “er-Rahmân” diye çağırıyorum, “el-Berr er-Rahîm” diye çağırıyorum. Bildiğim ve bilmediğim esmâ-i hüsnânın tümüyle seni çağırıyorum, beni bağışlaman ve bana merhamet etmen için sana duâ ediyorum! Âişe diyor ki: Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) güldü ve şöyle buyurdu:
    — Şüphesiz o isim, senin duâda bulunduğun isimler içindedir!
    Bahis konusu hadisi destekleyen bir hadis de Enes b. Mâlik’ten rivâyet edilmektedir:
    Peygamber (s.a.) bir adamın:
    — Allâhım! Ben, “Hamd sana mahsustur. Senden başka ilah yoktur. Sen ortağı olmayan teksin. Sen bol nimet verensin (mennân), gökleri ve yeryüzünü yaratansın (bedî’), sen celâl ve ikram sahibisin!” diyerek senden istiyorum! diye duâ ederken işitti. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu:
    — Vallâhi adam, Allâh’ın ism-i a’zamı ile istedi. O isim ki, onunla istendiğinde verir ve onunla dua edildiğinde icâbet eder.
    Bu ve benzeri hadisler, esmâ-i hüsna’nın vesile teşkil ettiğini ve onlarla tevessülün sünnet olduğunu göstermektedir. “En güzel isimler (esmâ-i hüsnâ) Allâh’a aittir. O halde bu isimlerle O’na duâ edin!” âyeti de bu noktaya işaret etmektedir.
    Yukarıdaki hadisten hareketle İbn Teymiyye (v. 728/1327), “Sünnet olan (tevessül), isim ve sıfatlarıyla Allah’tan istemektir” demektedir.
    Onun öğrencilerinden İbnü’l-Kayyim’in (v. 751/1350), “Bu yol, zirvedeki ehl-i kemâlin yoludur. Bu yol Kur’ân’dan neş’et etmiş olan bir yoldur” diye tavsif ettiği bu tevessül çeşidi, ittifakla kabul edilmektedir.

    C. HÂ MÎM İLE TEVESSÜL
    el-Mühelleb b. Ebî Sufra diyor ki: Peygamber’den (s.a.) işiten bir kimse bana şöyle bildirdi: “Geceleyin düşman tarafından ansızın saldırıya maruz kaldığınızda, parolanız (şiâr) ‘Hâ Mîm’ olsun! (Vallâhi) onlar galip gelemezler” .

    TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME
    Tirmizî (v. 279/892), mürsel olarak rivâyet edilen bu hadisin Seleme b. el-Ekvâ’ tarikine işaret etmektedir. Onun işaret ettiği hadis şudur: İyâs b. Seleme, babasının şöyle dediğini rivâyet eder: Biz, Peygamber (s.a.) zamanında Ebû Bekir ile gazveye çıkardık. Bizim şiârımız “öldür, öldür (emit, emit)!” idi.
    Ahmed b. Hanbel’in (v. 241/855), “Peygamber’in (s.a.) ashâbından bir adamın Peygamber’den rivâyet ettiği…” şeklinde verdiği hadisin ilk râvîsini isim olarak tesbit edemedik. Nitekim, Sehâranpûrî (v. 1346/1927) de “Ben bu zâtın ismine muttali olamadım” demektedir. Ancak hadisi sahâbî râvîden nakleden Ebû Saîd el-Mühelleb b. Ebî Sufra el-Ezdî el-Atekî el-Basrî’nin (v. 82/701) tâbiînden güvenilir bir emîr olduğu ve harp tekniğini çok iyi bilen bu faziletli emîrin/komutanın, düşmanları tarafından yalancılıkla ithama maruz kaldığı ifade edilmektedir.
    Kâdî Iyâz (v. 544/1149) hadisin, “Hâ Mîm” ile başlayan sürelerin Allah katındaki dereceleri ve faziletleri sebebiyle düşmanların galip gelemeyeceklerini ifade ettiğini söylemektedir .

    D. SÂLİH AMEL İLE TEVESSÜL
    Sâlih amel ile tevessül örnekleri hadislerde çoktur. Konuyla ilgili sahih hadislerden hareketle, bu tevessül çeşidi ittifakla meşrû kabul edilmiştir. Bu yüzden, ilgili rivâyetlerden bir örnek vermek suretiyle konuyu noktalamak istiyoruz. Örnek vermek istediğimiz hadis, “mağara hadisi” (hadîsü’l-ğâr) diye meşhur olmuştur.
    Abdullah b. Ömer’den rivâyet edildiğine göre Peygamber (s.a.), geçmiş ümmetlerden yolculuğa çıkan üç kişinin durumunu şöyle haber verir: “ Yolculuk esnasında yağmura yakalanan üç arkadaş geceyi geçirmek için bir mağaraya girer. Derken dağdan bir kaya parçası düşer ve mağaranın girişini kapatır. Bunun üzerine onlar “İyi amellerimizle Allâh’a duâ etmekten başka çaremiz yoktur; buradan hiçbir şey bizi kurtaramaz” derler. Onlardan birisi, ana babasına olan itaatini vesile kılar. Kaya biraz yerinden oynar fakat mağaradan çıkılacak gibi değildir. İkinci arkadaş Allah korkusunu, haya ve iffetini vesile kılar. Kapı biraz daha aralanır ama yine çıkılacak gibi değildir. Üçüncüsü de, kul hakkına olan riâyetini vesile kılarak Allâh’a yalvarır. Bunun üzerine kaya mağaranın kapısından tamamen kayar ve onlar dışarı çıkarlar” .

    E. DUÂ TALEBİ İLE TEVESSÜL
    Müslümanların birbirleri için yaptıkları duâlar meşrû ve makbüldür. Duâ, yüz yüze veya gıyâben hayatta olanlar için yapılabildiği gibi, “gelmiş-geçmiş mü’minler” için de yapılır. Nitekim Allah Teâlâ, “Onlardan sonra gelenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla, iman edenlere karşı kalplerimizde hiçbir kin bırakma. Rabbimiz, şüphesiz sen çok şefkatlisin, çok merhametlisin!” buyurarak, mühâcir ve ensardan oluşan sahâbe nesli için duâ eden ve onları hayırla yâd eden mü’minleri övmektedir.
    “(Rasûlüm) de ki, duânız; kulluk ve yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?” âyeti, mutlak mânada duânın önemini gösteren âyetlerden sadece birisidir.
    Duâ talebi, ulemâ tarafından ittifakla kabul edilen tevessül çeşidi olduğundan, konuyla ilgili üç hadisi zikretmekle yetinmek istiyoruz:
    1. Enes’ten rivâyet edildiğine göre, Peygamber (s.a.) bir cuma günü hutbe irad ederken birisi geldi ve şöyle seslendi:
    —Yâ Rasûlallah! Mallarımız/hayvanlarımız mahvoldu, her taraf kurudu. Allâh’a duâ ediver de yağmur yağsın! Bu talep üzerine Rasûlullah (s.a.) ellerini kaldırarak:
    — Allâhım bize yağmur yağdır, Allâhım bize yağmur yağdır! diye duâ etti. Ortada hiç bulut yokken yağmur yağmaya başladı. Ertesi cuma o adam ayağa kalkarak:
    — Yâ Rasûlallah! Yağmurun çok yağmasından evler yıkılmaya, yollar bozulmaya ve mallar/hayvanlar sel altında kalmaya başladı. Bize duâ buyur! dedi. Rasûlullah (s.a.) da tebessüm ederek ellerini kaldırdı ve:
    — Allâhım, üzerimize değil, etrafımıza (dağ başlarına ve tepelere) yağmur yağdır! diye duâ etti. Bunun üzerine yağmur kesildi.
    2. Peygamber (s.a.), umre yapmak için kendisinden izin isteyen Hz. Ömer’e:
    — Bizi de duâdan unutma kardeşim! Demiştir.

    3. Hz. Ömer, Rasûlullâh’ın (s.a.) şöyle buyurduğunu söylemektedir:
    “Size Yemen’den Üveys isminde bir adam gelecek. O, Yemen’de annesinden başka kimse bırakmayacak. Onda bir beyazlık vardı. Allâh’a duâ etti de onu kendisinden giderdi, yalnız dinar veya dirhem yeri kadar (ondan iz) kaldı. Artık sizden kim onunla karşılaşırsa, sizin için o mağfiret talebinde bulunsun!” .
    Hz. Ömer, Peygamber’in (s.a.), “Tâbiînin en hayırlısı Üveys adındaki adamdır” ve “O, Allâh’a yemin etse, kendisini yemininde mutlaka sâdık çıkarır” diyerek takdir ettiği Üveys ile bilahere karşılaştığı ve ondan duâ talebinde bulunduğu rivâyet edilmektedir. Duâ talebi ile tevessül konusunda naklettiğimiz her üç hadis de, taraflarca hüccet olarak benimsenmiş; metin ve isnad bakımından tenkîde tâbi tutulmamıştır.
    Demek oluyor ki, başına büyük bir musibet gelen veya ciddi bir sıkıntı içinde olan kimsenin, salâh ve takvâ sahibi olduğuna inandığı bir zâtı ziyaret ederek kendisi için ondan Allâh’a duâ etmesini istemesi meşrû bir tevessül olduğu gibi, normal zamanlarda da kemal ve fazilet sahibi müslümünlardan duâ talep etmek, nebevî bir tavsiye olmaktadır. Rasûl-i Ekrem’in Hz. Ömer’den, Hz. Ömer’in de Üveys el-Karanî’den duâ talep etmeleri, Allah nezdindeki derecesi itibariyle üstün konumda olan bir mü’minin, kendisinden daha aşağı mertebede olan bir mü’minden duâ talebinde bulunabileceğini de göstermektedir.

    SONUÇ
    Vesile ve Tevessül Hadislerinin Kaynak Değeri adlı bu araştırmamızla, şu sonuçlara ulaşmış bulunmaktayız:
    — Üç tevessül çeşidi; Esmâ-i hüsnâ (Allâh’ın isim ve sıfatları), Sâlih amel ile tevessül ve hayatta olan bir insandan Duâ talebi ile tevessül, İslâm alimleri arasında ittifakla kabul görmüş ve tavsiye edilmiştir. Hasen isnadla sabit olan Melekler ile tevessülü de bu sınıfa dâhil etmek mümkündür.
    — Zât ile tevessül başlığı altında yer alan tevessül çeşitleri; Peygamberler ve sâlihlerin Allah nezdindeki mertebesi ile tevessül, Peygamberler ve sâlihlerin Allah nezdindeki hakkı ile tevessül ve Vefatından sonra Peygamberler ve sâlihlerle tevessül ise, münakaşa mevzuu olmuştur. İbn Teymiyye (v. 728/1327) ve onun açtığı çığırı devam ettiren âlimler, söz konusu tevessül çeşitlerini kabul etmeyip -en azından- bid’at olduğunu ifade ederlerken, Takıyyüddîn es-Sübkî (v. 756/1355) ve onun çizgisini takip eden âlimler de söz konusu tevessül çeşitlerini kabul, hatta tavsiye etmişlerdir.
    — Zaman zaman İbn Teymiyye – Elbânî (v. 1419/1999) çizgisinde ifrat ve teşeddüt, Sübkî – Kevserî (v. 1371/1952) çizgisinde de tefrit ve tesâhül örnekleri göze çarpmaktadır. Bu tesbit ve müşahedemiz, daha ziyade ricâl ilmiyle ilgili olmakla birlikte, tarafların, görüşlerine mesned teşkil eden delilleri işleyiş tarzları, kullandıkları ifade ve üslupları için de geçerlidir. Rivâyetlerin metin ve isnadları hakkında değerlendirme yaparlarken, her iki tarafta da bazan tekellüf izleri görülmektedir. Bu durumda, İbn Teymiyye veya Elbânî’nin zayıf dediği her hadisin veya râvînin gerçekte öyle olmadığını, Sübkî veya Kevserî’nin de sahih kabul ettiği her hadisin veya sika râvînin gerçekte öyle olmadığını bir genel-geçer kâide olarak söylemek mümkündür.
    — Araştırmada yirmiyi aşkın hadisin/haberin tahriç ve değerlendirmesi yapılmıştır. Tâli derecede verildiğinden kapsamlı bir tahriç ve değerlendirmeye tâbi tutulmayan birkaç hadis de bu rakama dahil edilmiştir. Tahriç ve Değerlendirme başlıkları altında verilen bilgilerden ve yapılan değerlendirmelerden de anlaşılacağı üzere, Zât ile tevessüle ilişkin rivâyetler içinde isnad bakımından -sayıları az da olsa- sahih hadisler olduğu gibi, hasen, zayıf ve mevzû haberler de bulunmaktadır. Bu demektir ki, ilgili rivâyetler zât ile tevessülün imkan ve cevâzını ortaya koymaktadır. Bu itibarla, Giriş’te İlgili Kavramlar bölümünde kısaca istiğâseyi işlerken temas edildiği üzere oldukça hassas olan tevhid akidesine halel getirmeksizin, usûl ve âdâba riâyet ederek “Allâhım, falan zâtın hürmetine… hakkı için… senin katındaki değer ve mertebesinden dolayı duâmı kabul buyur!” demek suretiyle, zât ile yapılan tevessülün meşrû olmadığı söylenemez. Bu şekilde yapılan bir duânın, şirke sebep olan bid’at/dalâlet bir tatbikat olduğu da ileri sürülmemelidir. Görebildiğimiz kadarıyla, zât ile tevessül konusunda taraflar arasındaki anlaşmazlığın temel sebeplerinden birisi, tevessül telakkisi yani, bir kavram olarak tevessülün yüklendiği mâna ve onun ifade ettiği espridir. Biz, bu farklı telakkinin bir problem olarak görülmemesi gerektiğini düşünmekteyiz. Çünkü, -Hz. Ömer’in, Rasûl-i Ekrem’in amcası Abbas ile tevessülü açıklanırken Şevkânî’nin (v. 1250/1834) ifade ettiği gibi- vesile kılınan zâtın, aslında sâlih ameliyle veya Âlûsî’nin (v. 1270/1853) tabiriyle “Allâh’ın Peygamber’e olan sevgisiyle” tevessül edilmektedir. Tevessülün esprisi de burada saklı olmalıdır.
    — Tevessülde bulunan (mütevessil) bir kul yalnız Allâh’a dua/ibadet etmektedir. Bu açıdan bakıldığında tevessülün, “Allah-insan ilişkisinde aracılık düşüncesi” veya “Allah ile kul arasında bir vasıta edinmek” şeklinde anlaşılması pek de doğru olmayacaktır. Böyle olunca, “Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım isteriz!” veya “…Biz onlara, sırf bizi Allâh’a yaklaştırmaları için ibadet ediyoruz” gibi âyetlerin, söz konusu tevessül ile bir alâkasının bulunmadığını söylemek de izahtan vâreste olmaktadır. Bu itibarla, tevessülde bulunan bir mü’minin, Câhiliye devrinin putperest mantık, zihniyet ve tatbikatıyla mukayese edilerek aralarında bir paralellik/benzerlik düşünülmesi gerçeği ifade etmemektedir.
    — Aslında, dîn-i hâlis/tevhid titizliğini ileri sürerek tevessül meselesine mesafeli yaklaşan hüsn-i niyet sahibi bir mü’minin tepkiyle karşılanması nasıl uygun değil ise, nazarî veya amelî bakımdan tevessülü benimseyen bir müslümanın tenkit edilmesi de doğru değildir. Her iki taraf, meseleyi büyütmeden ve işi husumete dönüştürmeden birbirini müsamaha ile karşılamalıdır. Nitekim, istiskâ konusunda “Sâlihlerle tevessülde bir beis yoktur” görüşü ile Ahmed b. Hanbel’in (v. 241/855) “Yalnız (hâsseten) Peygamber (s.a.) ile tevessül edilir” sözü kendisine bir suâl olarak tevcih edilen Muhammed b. Abdilvehhâb (v. 1201/1787) gibi bir şahsiyetin verdiği şu cevaptan, tevessülün o kadar büyütülecek bir mesele olmadığını öğrenmekteyiz:
    “Bazıları sâlihlerle tevessüle ruhsat vermekte, bazıları da onu Peygamber’e (s.a) has kılmaktadır. Âlimlerin ekserisi ise ondan nehyetmekte ve onu mekruh görmektedir. Bu mesele (tevhid ve akâidin değil) fıkhın meselelerindendir. Cumhurun “mekruh” görüşü bize göre doğru olmakla birlikte, biz onu yapan (tevessülde bulunan) kimseyi yadırgamayız. İctihad meselelerinde yadırgama (inkâr) bahis konusu olmaz …” .
    — Özellikle Elbânî çizgisini takip edenlerin, sözlü veya yazılı sert üsluplarıyla, tevessül konusunu gereğinden fazla büyüterek ümmetin gündemine taşıdıkları görülmektedir. Câmi müezzininin salâsında, şiir, naat ve kasidelerde veya yemek duâsı esnasında söylenen “yâ Rasûlallah” tabirini istiğâse-istimdad kabul ederek, bunu telaffuz edenleri bid’atçi hatta şirk davetçisi ilan edecek kadar nezaket ve müsamahadan uzak çağdaş selefî akımın/hareketin bazı mensuplarıyla karşılaşma ve tartışma imkanı bulmuşuzdur. Kanaatimizce, Anadolu kültür ve edebiyatında şüyu bulan “yâ Rasûlallah” tabiri, ihtiva ettiği “nidâ suretinde tevessül” mânasının yanı sıra, daha ziyade Rasûl-i Ekrem’in âhiretteki şefâatini ummanın bir sembolü olarak teberrüken kullanılmaktadır. Bu durum bize, yetişme tarzı kadar meşrep, mizaç, fıtrat ve muhit unsurunun münakaşa ve ihtilaflar üzerindeki tesirini göstermektedir. İfade etmeliyiz ki, sosyal ilişkilerde Kur’ân ve sünnet ahlâkını hayata geçirmek zorunda olan müslümanlar, ihtilafa düştükleri konuları sözlü veya yazılı tartışırlarken, nezaket ve müsamaha göstererek çok daha merhametli, temkinli ve itidalli olmak durumundadırlar. Çünkü, kendi izinden gidilmesi halinde hayat/diriliş vaad eden Yüce Kur’ân, müslümanların kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise merhametli olmalarını ve onların, birlikte hareket edip güç birliği tesis etmek suretiyle kâfirleri öfkeden çatlatacak hale gelmelerini istemektedir.

    * Bu makale, Vesîle ve Tevessül Hadislerinin Kaynak Değeri (Tahric ve Değerlendirme) adıyla neşredilen (İlam Araştırma Dergisi, c. II, sy. 1, Ocak-Haziran 1997) makalenin yeniden gözden geçirilerek geliştirilmiş şeklidir.
    ** Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi

    1-Nisâ 4/28
    2-Tecevvüh ve teveccüh lafızlarının aynı mânaya geldiğini söyleyen Sübkî (bkz. age., s. 146), bu konuda haklarında, “şerefli, itibarlı, Allah nezdinde değer ve mertebe sahibi” mânalarına gelen vecîh kelimesinin kullanıldığı Hz. Musa (Ahzâb 33/69) ve Hz. İsa (Âl-i İmrân 3/45) ile ilgili âyetlere işaret eder.
    3-Mağara hadisi, araştırmanın sonunda Sâlih Amel ile Tevessül başlığı altında yer alır.
    4-Sübkî, age., s. 135-136.
    5-Sübkî, age., s. 147.
    6-Mesela bkz. Zürkânî, Şerhu’l-Mevâhib, VIII, 317; Nebhânî, Şevâhid, s. 137-140; İbn Merzûk, Berâetü’l-eş’ariyyîn, I, 267.
    7-Şevkânî, ed-Dürrü’n-nadîd, s. 4-5, 8, 20, 28, 45.
    8-Gumârî, el-Hâvî, s. 14, 54.
    9-Saîd Havvâ, Terbiyetünâ er-rûhıyye, s. 309.
    10-“Şehitlerin hakîki mânada diri oluşu hususunda cumhurla aynı görüşü paylaşan Şevkânî’nin, enbiyâ ve evliyâ ile tevessül konusunda cumhura muhâlif olduğunu görüyoruz” diyen muâsır Zehebî (bkz. et-Tefsîr ve’l-müfessirûn, II, 293), tevessül ile istiğâseyi birbirinden tefrik edememiş olmalıdır. Çünkü Şevkânî’nin istiğâseyi câiz görmediği, tevessülü ise mutlak mânada kabul ettiği açıktır.
    11-Sülemî, Tabakât, s. 126.
    12-Bkz. Misbâh, s. 58-59 dn.
    13-Kuşeyrî, Risâle, s. 41.
    14-Ebû Nuaym, Hılye, VIII, 364.
    15-Nitekim Zehâvî (bkz. el-Fecru’s-sâdık, s. 62), “Nidâ esnasında istiğâse edilen zât, orada bizzat hazır olmaz. Allâh’ın yaratmasıyla orada onun bereketi hazır olur” der. Bir nevi mânevî iklimin; feyiz ve bereket ortamının oluşması diye ifade edilebilecek teberrük lafzı, bir çok alim tarafından kullanılır. Mesela bir ilimler tarihçisi olan Taşköprîzâde (v. 968/1561), Kütüb-i sitte müellifleri başta olmak üzere hadis otoritelerinin tercüme-i hallerine yer vermesinin sebebini açıklarken şöyle der: “Onları zikretmekle müşerref olalım ve onların bereketleri üzerimize gelsin diye… Ayrıca onların isimleriyle teberrük edilir ve onların vasıflarının zikredilmesi esnasında duânın kabulü zannolunur. Çünkü sâlihler anıldığı zaman rahmet iner” (bkz. Miftâhu’s-saâde, II, 115). Taşköprîzâde’nin, “Sâlihler anıldığı zaman rahmet iner” şeklinde kullandığı son cümle Süfyân İbn Uyeyne’ye (v. 198/813) nisbet edilir. Bkz. İbnu’l-Cevzî, Sıfetu’s-safve, I, 45; Irâkî, el-Muğnî, II, 231; Sehâvî, el-Makâsıdu’l-hasene, s. 292; Ali el-Kârî, el-Masnû, s. 125.
    16-Saîd Havvâ, age., s. 312-313.
    17-Bkz. Kazvînî, Telhîsu’l-Miftâh, s. 18; Taftâzânî, Muhtasaru’l-maânî, s. 45.
    18-Zilzâl 99/2
    19-Mecâz-ı aklî için lafzî veya manevî bir karîne gerekir. İstiğâsede bulunan sûfîlerde bu karinenin kalplerindeki iman olduğu ifade edilir.
    20-Ebû Zehra, İbn Teymiyye, s. 326.
    21-“Kişinin doğrudan Allah’tan yardım istemesi, tehlikeli ve sıkıntılı zamanlarda sadece O’na sığınması, İslâm’ın itikad ve ibadet ilkeleri açısından tercih edilecek yegâne davranıştır. Açık ve kesin naslara dayanmayan istimdadın yanlış anlama ve istismara müsait olduğu şüphesizdir. Ancak bazı sûfîlerin ve halktan bazı kesimlerin iyi niyete dayanan böyle bir davranışını küfür (şirk-i hafî) saymak da tevhid inancını benimseyen bir müslüman hakkında isabetsiz verilmiş bir hüküm niteliği taşır”.tespitiyle noktalanan “istimdad”maddesinin son parağrafında (bkz. Yavuz, Yusuf Şevki, “İstimdad”, DİA, XXIII, 364) aynı vurgu/endişe paylaşılır.
    22-İbn Teymiyye, Kâide, s. 76.
    23-Leknevî, er-Raf’u ve’t-tekmîl, s. 374 (Ebû Ğudde’nin notu).
    24-Hacim itibariyle küçük olan bu eser, Kevserî’nin Makâlâtı içinde yer aldığı gibi, müstakil olarak da basılmıştır. Biz Makâlâtı esas almış bulunuyoruz.
    25-Buhârî, İstiskâ,3; Fedâilu ashâbi’n-nebî,11; İbn Huzeyme, Sahîh, II, 337-338; Hâkim, Müstedrek, III, 334.
    26-İbn Teymiyye, Kâide, s. 49, 64; Elbânî, Tevessül, s. 56-57.
    27-Rasûlullah (s.a.), amcası Abbas için “Kişinin/insanın amcası babası gibidir” diyerek (bkz. İbn Ebî Şeybe, Musannef, V, 518; Müslim, Zekat, 11; Tirmizî, Menâkıb, 28) ona hürmet eder, onu üzen ve incitenlerin kendisini üzmüş ve incitmiş olacaklarını söylerdi. Bkz. İbn Ebî Şeybe, Musannef, V, 518; Müslim, Zekat, 11; Tirmizî, Menâkıb, 28.
    28-İbn Abdilberr, İstîâb, III, 97.
    29-Kevserî, Makâlât, s. 451-452, 458.
    30-Kevserî, age., s. 459-460. Ayrıca bkz. İzzet Ali Atıyye, Bid’a, s. 386-387.
    31-Şevkânî, ed- Dürrü’n-nadîd, s. 5-6.
    32-İbn Abdilberr, age., III, 98.
    33-Hz. Ömer’in “Abbâs’ı Allâh’a vesile edininiz!” sözü için bkz. Hâkim, Müstedrek, III, 334; Zehebî, Siyer, II, 92; Safedî, Vâfî, XVI, 631; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, II, 497; Şevkânî, Neylu’l-evtâr, IV, 315.
    34-İbn Abdilberr, age., III, 98.
    35-Kevserî, age., s. 460.
    36-Bu sözüyle Hz. Ömer, Hızır’ın müdahalesinden bahseden şu âyete (Kehf 18/82) işaret eder: “Duvar ise şehirde iki yetim çocuğun idi. Altında onlara ait bir hazine vardı. Babaları da sâlih bir kimse idi. Rabbin istedi ki, o iki yetim çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ben bunu da kendiliğimden yapmadım. İşte, sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur”.
    37-Nuh 71/10-12
    38-İbn Abdilberr, age., III, 99-100.
    39-Bkz. İbn Hacer, age., II, 495. İzzet Ali Atıyye de, el-Bid’a tahdîdühâ ve mevkıfu’l-İslâm minhâ adlı doktora tezinde (s. 386) aynı sonuca ulaşır.
    40-Şevkânî, Neylu’l-evtâr, IV, 315.
    41-İbn Hacer, age., II, 497; Şevkânî, age., IV, 315; Gumârî, İthâf, s. 36. Krş. İbn Teymiyye, Kâide, s. 126. İbn Teymiyye de “Ehl-i salâh ile bilhassa ehl-i beyt ile istiskâ müstehaptır” der. İbn Hacer, burada geçen istiskâ yerine istişfâ’ tabirini kullanır.
    42-Bkz. İbn Ebî Şeybe, Musannef, V, 518; Müslim, Zekat, 11; Tirmizî, Menâkıb, 28.
    43-Taberanî, el-Mu’cemu’l-kebîr, I, 292.
    44-Heysemî’nin Mecmau’z-zevâid’ini tahkik ederek eseri tekrar neşreden (Beyrut 1994) Abdullah Muhammed ed-Dervîş (bkz. Heysemî, Buğyetü’r-râid fî tahkîki mecmaı’z-zevâid ve menbaı’l-fevâid (Mukaddime), I, 50) Sahîh’in ricâli (ricâlu’s-sahîh) tabiriyle müellif Heysemî’nin, Buhârî’nin değil Müslim’in Sahîh’ini kastettiğini belirtir. Ancak bu açıklamanın, Sahîh’in ricâli tabirinin geçtiği her örnek için geçerli/yeterli olduğunu tahmin etmek hayli zordur. Söz konusu tabirle Heysemî bazan Buhârî’nin Sahîh’ini, bazan Müslim’in Sahîh’ini, bazan de her ikisini kastetmiş olabilir. İlgili hadisin isnad zincirini araştırmak suretiyle bu belirsizliğin giderilmesi mümkündür. Ayrıca söz konusu tabirin kullanıldığı her hadisin sahih olduğunu söylemek de güçtür. Çünkü böyle bir durumda, mesela bir râvînin müdellis veya senedin munkatı olması ihtimal dahilindedir. Bu itibarla “İsnâdı sahihtir” tabiri, “Ricâli Sahîhin ricâlidir” tabirine nisbetle daha kuvvetli görülmelidir.
    45-Heysemî, Mecmau’z-zevâid, X, 262. Heysemî, râvîyi “Ümeyye b. Hâlid b. Abdillah” olarak verir. Ancak doğru olan şekli, “Ümeyye b. Abdillah b. Hâlid”dir. İbn Hacer’in tesbitine göre (bkz. Tehzîb, I, 235; a.mlf., İsâbe, I, 128) Ümeyye üzerindeki söz konusu değişikliği (kalb) öğrencisi Ebû İshâk yapmıştır. İbn Hacer, Taberânî’nin, onun nesebini -hadisin senedinde geçtiği üzere- doğru şekilde verdiğini de ifade eder.
    46-Elbânî’nin (bkz. Tevessül, s. 114), cümledeki “Peygamber’i görmek” mânasına gelen ru’yet kelimesini rivâyet şeklinde zikretmesi, bir sehiv eseri olmalıdır.
    47-İbn Hacer, İsâbe, I, 127-128; a.mlf., Tehzîb, I, 235; Münâvî, Feydu’l-Kadîr, V, 280.
    48-İbn Teymiyye, Kâide, s. 116.
    49-Münâvî, age., V, 280.
    50-Elbânî, Tevessül, s. 114.
    51-Münâvî, age., V, 279.
    52-Nesâî, Cihad, 43. Mus’ab b. Sa’d’ın babasından rivâyet edilen bu hadis, onun (babanın), mâli yönden kendisinden aşağı durumda olan sahâbîler karşısında faziletli sanması üzerine îrad buyurulur.
    53-Bu sözüyle Peygamber (s.a), şu rivâyetin ifade ettiği mânaya işaret etmiş olmalıdır: “Ben kulumu iki sevdiği (yani gözleri) ile imtihan ettiğimde sabrederse, iki gözüne karşılık ona cennet veririm”. Buhârî, Merdâ, 7; Ahmed b. Hanbel, III, 144.
    54-“Yönelmek” diye tercüme ettiğimiz teveccüh kelimesi, duânın kabul edilmesi için Peygamber’in (s.a.) vesile ve şefaatçi olmasını istemek (istişfâ’) mânasında anlaşılmıştır. Bkz. Mübârekpûrî, Tuhfe, X, 32-33.
    55-Tirmizî, Deavât, 118; İbn Mâce, İkâmet, 189; Ahmed b. Hanbel, IV, 138; Hâkim, Müstedrek, I, 700; Beyhakî, Delâil, VI, 167.
    56-Zehebî, Telhîs, I, 700.
    57-İbn Teymiyye, Kâide, s. 123.
    58-Elbânî, Tevessül, s. 75-76, 93.
    59-Bu cümle, Ahmed b. Hanbel ve Hâkim’de yer alır.
    60-Elbânî, age., s .80.
    61-Elbânî, age., s. 83.
    62-Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, IX, 31; Beyhakî, Delâil, VI, 167-168; Münzirî, Terğîb, I, 108-109; Heysemî, Mecmau’z-zevâid, II, 279.
    63-Elbânî, Tevessül, s. 96-97; Taberânî, age., IX, 31 dn ( Hamdi Abdülmecîd es-Selefî’nin notu).
    64-Kevserî, Makâlât, s. 462; Gumârî, Misbâh, s. 20-21; a.mlf., İrğâm, s. 11-17.
    65-Gumârî, İrğâm, s. 18-19.
    66-Bkz. Elbânî, Tevessül, s. 99; Ataç, Kelâm ve Tasavvuf Açısından Tevessül, s. 50; Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, s. 265. Yapılan değerlendirmede her iki müellif de Elbânî’yi kaynak gösterir.
    67-Taberânî, er-Ravdu’d-dânî, I, 307.
    68-İzz b. Abdisselâm’ın görüş ve fetvâsı için bkz. Kitâbu’l-fetâvâ, s. 126-127. Burada hadisin metnini “Kul Allâhumme innî uksimu aleyke bi Nebiyyike Muhammedin nebiyyi’r-rahme” şeklinde veren İzz b. Abdisselâm’ın görüş ve fetvâsının orijinal metni şöyledir: “Ve hâza’l-hadîs in sahha fe yenbağî en yekûne maksûran alâ Rasûlillâh sallallâhu aleyhi ve sellem”. Görüldüğü üzere İzz b. Abdisselâm, hadis metninde tevessül değil iksâm/kasem kelimesini kullanır. Bu tespit, gerek İbn Teymiyye’nin ve gerekse Şevkânî’nin, söz konusu kullanımı gözden kaçırdıklarını gösterir. Her iki alimden, İzz b. Abdisselâm tarafından kullanılan kelimeyi aynen nakletmeleri veya -şayet kasemi mecâzen tevessül mânasına hamlettiler ise- bunu da beyan etmeleri beklenirdi.
    69-Bkz. Şevkânî, ed-Dürrü’n-nadîd, s. 5. Bir önceki dipnotta açıklandığı üzere, İz b. Abdisselâm’ın görüş ve fetvâsını İbn Teymiyye nakleder. Ancak o, yaptığı nakilden sonra “Âmâ hadisinin sıhhati de bilinmemektedir” der (bkz. Kâide, s. 147). Halbuki “Şayet âmâ hadisi sahih ise” diyen İz b. Abdisselâm, bu ifadesiyle, Şevkanî’nin (bkz. ed-Dürrü’n-nadîd, s. 5) de belirttiği gibi ilgili rivâyetin ittifakla sahih olan merfû kısmına işaret eder. Bizzat İbn Teymiyye’nin (bkz. Kâide, s. 92 vd., 123) “âmâ hadisi” diye zikrettiği kısmın sıhhat ve sübutunu kabul ettiği görülür.
    70-Gumârî, Misbâh, s. 30, 40-42; a.mlf., İrğâm, s. 19.
    71-Kevserî, İrğâm, s. 5.
    72-Elbânî, Daîfe, I, 76.
    73-Bu ifade tarzı, daha önce değinilen meşhur sûfî Ma’rûf el- Kerhî’nin (v. 200/816), müridi/öğrencisi Serî es-Sakatî’ye (v. 257/870) hitaben söylediği sözü hatırlatır.
    74-İbn Teymiyye, Kâide, s. 129.
    75-Ahzâb 33/69
    76-Âl-i İmrân 3/45
    77-Bkz. Müslim, Mukaddime, 5; Tirmizî, Sünen, V, 740; Zehebî, Tezkira, III, 1054; Leknevî, Ecvibe, s. 21; Ebû Gudde, İsnâd, s. 17.
    78-İbn Mâce, Mesâcid, 14; Ahmed b. Hanbel, III, 21; İbnü’s-Sünnî, Amelu’l-yevm, s. 43
    79-Bkz. İbn Ebî Hâtim, Ilel, II, 184.
    80-Münzirî, Terğîb, II, 205.
    81-Irâkî, Muğnî, I, 287.
    82-İbn Teymiyye, Kâide, s. 107, 143.
    83-Ahmed b. Hanbel, Ilel, I, 222; Nesâî, Duafâ, s. 225; Nevevî, Ezkâr, s. 32; İbn Teymiyye, age., s. 107; Zehebî, Mîzân, III, 79; Sehâvî, Tahrîc, s. 62; Heysemî, Mecmau’z-zevâid, V, 236; Leknevî, er-Raf’u ve’t-tekmîl, s. 132 dn. (Ebû Ğudde’nin notu); Elbânî, Tevessül, s. 102; a.mlf., Daîfe, I, 84.
    84-Ahmed b. Hanbel, age., I, 222.
    85-Zehebî, Mîzân, III, 80.
    86-İbn Maîn, Târîh, II, 407.
    87-İbn Hacer, Takrîb, s. 393.
    88-Kevserî, Makâlât, s. 465.
    89-Kevserî, Makâlât, s. 466.
    90-Bkz. İbn Ebî Hâtim, Cerh, VII, 68; Zehebî, Mîzân, III, 360; İbn Hacer, Tehzîb, IV, 499.
    91-İbn Ebî Hâtim, age., VII, 75.
    92-Iclî, Târîhu’s-sikât, s. 384.
    93-Zehebî, Kâşif, II, 125.
    94-Bkz. İbn Hacer, Tehzîb, IV, 506.
    95-İbnü’s-Sünnî, Amelu’l-yevm, s. 43.
    96-Kevserî, age., s. 465-466.
    97-İbn Ebî Hâtim, Cerh, IX, 39-40; Nevevî, Ezkâr, s. 32; Elbâni, Tevessül, s. 108; a.mlf., Daîfe, I, 87.
    98-Bkz. İbn Teymiyye, ag.e., s. 143. Bu noktada İbn Teymiyye, “Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazmıştır.” (En’âm 6/54) ve “Mü’minlere yardım etmek üzerimize borç (hak) idi.” (Rûm 30/47) gibi âyetleri delil olarak zikreder.
    99-Sübkî, Şifâü’s-sekâm, s. 137.
    100-Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, VIII, 264-265.
    101-Heysemî, Mecmau’z-zevâid, X, 117.
    102-İbn Adiyy, Kâmil, VI, 21.
    103-Zehebî, Mîzân, III, 347.
    104-İbn Hacer, Lisân, IV, 434.
    105-Taberâni, el-Mu’cemu’l-kebîr, XXIV, 351-352; Ebû Nuaym, Hılye, III, 121. Krş. Hâkim, Müstedrek, III, 116-117.
    106-Heysemî, Mecmau’z-zevâid, IX, 257.
    107-İbn Adiyy, Kâmil, III, 146; Zehebî, Mîzân, II, 58; İbn Hacer, Lisân, II, 465.
    108-İbn Hacer, age., II, 466.
    109-İbnu’l-Cevzî, Ilel, I, 270.
    110-Elbânî, Tevessül, s. 111.
    111-Bkz. Elbânî, Tevessül, s. 112; a.mlf., Daîfe, I, 79, 82.
    112-Ebû Nuaym, age., III, 121.
    113-Hâkim, Müstedrek, II, 672; Beyhakî, Delâil, V, 488-489.
    114-Zehebî, Telhîs, II, 672. Ayrıca bkz. Zehebî, Kâşif, I, 628.
    115-Bkz. İbn Ebî Hâtim, Cerh, V, 233-234.
    116-Beyhakî, age., V, 489.
    117-İbn Kesîr, Bidâye, I, 83.
    118-Zehebî, Mîzân, II, 504; İbn Hacer, Lisân, III, 359-360.
    119-Heysemî, age., VIII, 253.
    120-Heysemî, age., V, 147, 258.
    121-Heysemî, age., I, 21.
    122-Heysemî, age., III, 77.
    123-İbn Adiyy, Kâmil, IV, 269-272.
    124-İbn Adiyy, age., IV, 273.
    125-İbn Adiyy’in yukardaki değerlendirmesi dikkate alınırsa, Abdurrahman b. Zeyd’in ittifakla değil de, neredeyse ittifakla zayıf bir râvî olduğunu söylemek daha doğru olmalıdır.
    126-İbn Teymiyye, Kâide, s. 85.
    127-İbn Kesîr, İhtisâr, s. 29.
    128-Ahmed Muhammed Şâkir, Bâis, s. 30.
    129-Oysa yukarıda İbn Teymiyye’nin konuyla ilgili verdiği bilgilerden, Hâkim’in tashîhinin kendisine ulaşmış olduğu anlaşılır.
    130-İbn Adiyy’in, Abdurrahman b. Zeyd hakkında verdiği bilgi dikkate alınırsa, bu fikir kısmen doğrudur.
    131-Sübkî, Şifâu’s-sekâm, s. 120, 123.
    132-Kevserî, Makâlât, s. 463.
    133-Kevserî, age., s. 463.
    134-Kevserî, farkında olmasa gerektir ki, bahse konu olan haber hakkında Zehebî ile İbn Hacer’in bâtıl deyişinden hiç söz etmez.
    135-Elbânî, Tevessül, s. 115-128.
    136-Bakara 2/37.
    137-Zâriyât 51/56.
    138-Müstedrek, III, 545. Hâkim, hadisin isnâdının sahih olduğunu söyler, Zehebî de ona muvafakat eder.
    139-Mahmud Saîd Memduh (bkz. Raf’u’l-minâra, s. 249), “Doğrusu bu isnad, en azından hasen hadis şartına uygundur” der.
    140- Bahse konu olan âyet şudur: “Daha önce (yahudiler) kâfirlere karşı zafer isterlerken kendilerine Allah katından ellerindeki (Tevrat’ı) doğrulayan bir kitap, bilip öğrendikleri hakikat onlara gelince onu inkar ettiler. İşte Allâh’ın laneti inkarcılaradır” (Bakara 2/89).
    141- Hâkim, Müstedrek, II, 289.
    142-“Helak olan” mânasına gelen hâlik, cerh lafızlarının ağır örneklerinden biridir. Cerh lafızlarının üçüncü veya beşinci mertebesinde yer alan hâlik bir râvînin rivâyet ettiği hadis alınmaz. Bkz. Aydınlı, Hadis Istılahları Sözlüğü, s. 67; Uğur, Ansiklopedik Hadis TerimleriSözlüğü, s. 118.
    143-Zehebî, Telhîs, II, 289.
    144-İbn Teymiyye, Kâide, s. 84.
    145-Kevserî, Makâlât, s. 458-459. İlgili rivâyet yalnız Beğavî ve Suyûtî tarafından değil, meselâ Kurtubî (Câmi’, II, 27) tarafından da zikredilir. Âlûsî de (bkz. Rûhu’l-maânî, I, 320) içinde “bi hakkı nebiyyike” tabirinin geçtiği rivâyeti zikreder.
    146-Rivâyetler için bkz. Taberî, Câmiu’l-beyân, I, 577-580.
    147-Zehebî, Siyer, VII, 47. Ona bu unvanı veren Şu’be b. el-Haccâc (v. 160/776) dır. Zehebî’nin (age., VII, 35) İbn İshâk hakkında değerlendirmesi ise şöyledir: “O, ilimde bahr-i accâc idi. Lâkin o gerektiği gibi mücevvid de değildi”.
    148-İbn İshâk, Siyer, s. 62-63.
    149-İbn Teymiyye, Kâide, s. 113 vd.
    150-Zemahşerî, Keşşâf, I, 81.
    151-İbn Kesîr, Tefsîr, I, 128-129.
    152-Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, I, 113.
    153-Elmalılı, Hak Dini, I, 416.
    154-Tabâtabâî, Mîzân, I, 220. Tabâtabâî, yahudilerin, Peygamber’in bi’set ve hicretiyle düşmanlarına karşı (Allah’tan) fetih ve zafer istediklerini ve bunun hicret öncesinde de devam ettiğini söyler.
    155-Bakara 2/89
    156-İbn Ebî Şeybe, Musannef, VII, 482-483; İbn Abdilberr, İstîâb, II, 464; Halîlî, İrşâd, I, 313-314.
    157-İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, II, 495.
    158-Beyhakî, Delâil, VII, 47.
    159-İbn Asâkir, Târîhu medînet-i Dımaşk (tercemetü Ömer b. el-Hattâb), LIII, 294.
    160-İbn Ebî Hâtim, Cerh, VII, 213.
    161-Nuh 71/10-11
    162-Elbânî, Tevessül, s. 131-133. Elbâni’nin et-Tevessül adlı eseri, M. Emin AKIN tarafından Tevessül Çeşitleri ve Hükümleri adıyla Türkçe’ye de tercüme edilmiştir (Guraba Yayınları, İstanbul l995). Ne var ki yapılan tercüme fahiş hatalarla doludur. Bunu görebilmek için yukardaki sayfalara tekâbül eden bölümü (s. 167-170) karşılaştırmak yeterlidir.
    163-Aynı gerekçeler, özetle Bin Bâz tarafından da ileri sürülür. Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, II, 495 dn.
    164-İbn Sa’d, Tabakât, V, 12.
    165-İbn Hıbbân, Sikât, V, 384.
    166-Bkz. Buhârî, et-Târîhu’l-kebîr, VII, 304-305 .
    167-Ebû Âsım en-Nebîl (bkz. Fethu’l-Mennân, I, 566), Buhârî’nin, rivâyet hakkında bir değerlendirme yapmaksızın sükut ederek zikretmesinin, onun nezdinde sahih olduğu anlamına geldiğini söyler.
    168-İbn Hacer, İsâbe, III, 484.
    169-Halîlî, İrşâd, I, 313.
    170-İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, II, 496. Krş. Elbânî, Tevessül, s. 131.
    171-Bkz. İbn Ebî Hâtim, Cerh, IV, 278; İbn Adiyy, Kâmil, III, 435-436; Safedî, Vâfî, XVI, 66; Zehebî, Kâşif, I, 476; İbn Hacer, Tehzîb, II, 470.
    172-İbn Adiyy, Kâmil, III, 436.
    173-Bkz. İbn Hacer, Tehzîb, II, 470.
    174-İbn Sa’d, Tabakât, I, 291-292; Hakim, Müstedrek, III, 592-593; İbn Asâkir, Târîhu medînet-i Dımaşk (tercemetü Abdillâh b. Imrân), XXXVII, 216; İbn Hacer, İsabe, I, 164.
    175-Kevserî (bkz. Makâlât, s. 452-453, 461) bu rivâyetin, vefatından sonra Peygamber (s.a.) ile istiskâ konusunda sahâbe tatbikatını ortaya koyduğunu, onların hiçbiri tarafından yadırganmadığını ve bunun, tevessülü kabul etmeyen muhalifleri susturacak kadar kesin bir delil olduğunu zikreder.
    176-Nevevî, Mecmû, VIII, 255-256.
    177-Nisâ 4/64
    178-Şiir, Nevevî’nin “en güzel söz” diye naklettiği yukarıda geçen medhiyeden ibarettir.
    179-İbn Kesîr, Tefsîr, I, 532. Kıssa için ayrıca bkz. Sübkî, Şifâu’s-sekâm, s. 46; Zürkânî, Şerhu’l-Mevâhib, VIII, 306 (Kastallâni’den, kendisinin şahit olduğu benzer bir hadise de nakledilir); Nebhânî, Şevâhid, s. 97; Mahmud Saîd Memduh, Raf’u’l-minâra, s. 68, 72.
    180-Bkz. İbn Teymiyye, Kâide, s.76. İbn Teymiyye’nin öğrencilerinden İbn Abdilhâdî (v. 744/1343) de (bkz. es-Sârim, s. 245-247, 323) aynı kanaattedir.
    181-Dârimi, Sünen, I, 43.
    182-Ğumârî, İrğâm, s. 24 dn.
    183-“Doğru sözlü” mânasına gelen sadûk, İbn Hacer’in tasnifine göre dördüncü mertebede, “vehimleri vardır” mânasına gelen lehû evhâm ise beşinci mertebede yer alan ta’dîl lafızlarındandır. Bu ifade râvîyi sikalıktan düşürmediğinden rivâyet ettiği hadis itibar için alınır. Bkz. Aydınlı, Hadis Istılahları Sözlüğü, s. 88, 132; Uğur, Ansiklopedik Hadis Terimleri Sözlüğü, s. 199, 333.
    184-“Zararı yok, zararsız” mânasına gelen leyse bihî be’sün veya lâ be’se bih terimi, ta’dîl lafızlarındandır. Böyle bir râvînin rivâyeti itibar için alınır. Yahya b. Maîn bu ifadeyi sika mânasında kullanır. Nitekim o, “Benim, hakkında lâ be’se bih dediğim kimse sikadır” (bkz. İbn Maîn, Târîh, I, 112, IV, 376; İbn Sa’d, Tabakât, II, 10; V, 148) der.
    185-Elbânî, Tevessül, s. 140-141.
    186-Bkz. İbn Maîn, age., II, 199; Zehebî, Kâşif, I, 361. İbn Maîn, bizzat kendi eserinde Saîd b. Zeyd’in sika olduğunu ifade eder. Bu açık beyan karşısında Ukaylî’nin (v. 323/934), İbn Maîn’in onun hakkında “zayıftır” dediğine dair naklettiği bilgi (bkz. Duafâ, II, 105-106) doğru olmasa gerektir. Nitekim, eseri tahkik ederek neşreden Abdulmu’tî Emîn Kal’acî de dipnot düşerek Saîd b. Zeyd’in sika olduğunu ve Nesâî dışında Kütüb-i sitte müelliflerinin onun hadislerini tahriç ettiklerini söylemek durumunda kalır.
    187-Buhârî, et-Târîhu’l-kebîr, III, 472.
    188-Iclî, Târîhu’s-sikât, s. 184.
    189-İbn Hıbbân, Saîd b. Zeyd’in sadûk ve hâfız olduğunu, fakat onun hata yapanlardan olduğunu, bu yüzden teferrüdü halinde onunla ihticac edilmeyeceğini de söyler.
    190-Bkz. İbn Hacer, Tehzîb, II, 304-305. Ayrıca bkz. Zehebî, age., I, 361.
    191-Elbânî, İrvâu’l-ğalîl, V, 338.
    192-Bkz. Elbânî, Tevessül, s. 141.
    193-Bkz. İbnu’s-Salâh, Ulûmu’l-hadîs, s. 356; Alâeddin Ali Rıza, Nihâyetü’l-iğtibât, s. 335; Sâlihî, Tabatât, II, 34; Irâkî, Takyîd, s. 461-462; Suyûtî, Tedrîb, II, 329.
    194-İbnu’s-Salâh, age., s. 352.
    195-İbnu’s-Salâh, age., s. 356. İbnu’s-Salâh’ın (bkz. age., s. 305), bahse konu olan zâtın “Ârim” lakabından hareketle, “Ârim, arâme (fesad) den uzak sâlih bir kul idi” şeklindeki ifadesi câlib-i dikkattir.
    196-Irâkî, age., s. 462.
    197-Zehebî, Mîzân, IV, 8; Leknevî, er-Raf’u ve’t-tekmîl, s. 278-279; Sönmez, İbn Hibban ve Cerh-Ta’dil Metodu, s. 119.
    198-Sâlihî, age., II, 35; Zehebî, age., IV, 8.
    199-Mesela Elbânî (bkz. Silsiletü’l-ehâdîs es-sahîha, IV, 354) senedinde hakkında ihtilaf edilen Îsâ b. Câriye’nin bulunduğu hadis için aynı ifadeyi kullanır.
    200-Fethu’l-Mennân, I, 560.
    201-Haberin orijinal metninde geçen ve “delik” diye tercüme edilen “kevv” kelimesi, “pencere” olarak anlaşılmamalıdır. Filologlar, kevv veya kevve (küven şeklinde cemilenen küvve de bir lehçedir) kelimesinin duvardaki yarık/delik, ev vb. yerlerdeki delik mânasına geldiğini ifade ederler. Bkz. Râzî,
    Muhtâru’s-sıhâh, s. 585; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XV, 236; Ebû Âsım Nebîl, Fethu’l-Mennân, I, 563.
    202-Elbânî, Tevessül, s. 141–142.
    203-Ali el-Kârî, Mirkât, X, 291. Ayrıca bkz. Ebû Âsım Nebîl, age., I, 563.
    204-Gumârî, Mısbâh, s. 53. Ebû Âsım Nebîl (bkz. age., I, 564) hadisin isnâdının sâlih olduğunu söyler ve Elbânî’yi tenkit eder.
    205-Aclûnî, Keşfu’l-hafâ, I, 88.
    206-İbn Kemal, Şerhu’l-ehâdîs el-erbaîn, s. 62.
    207-Bununla Elmalılı, yaptığı şu izahı kasteder: “…Dirilerden istenmesi caiz olmıyan şeyleri ölülerden istemenin hiç yakışmıyacağı da bedîhîdir. Onlardan istifade, onların ahval ve sîretlerini düşünerek ilmî, amelî eserlerinden ve güzel sîretlerini yaşatmak suretiyle ruhaniyetlerinden istifadedir” bkz. Elmalılı, Hak Dini, IX, 6052.
    208-Bakara 2/45
    209-Elmalılı, Hak Dini, IX, 6052 dn.
    210-İbn Teymiyye, Kâide, s. 152.
    211-Âlûsî, Rûhu’l-maânî, VI, 127.
    212-Ali el-Kârî, Şerhu Müsned-i Ebî Hanîfe, s. 227.
    213-Dâcvî, Besâir, s. 130 (Leknevî, Fetâvâ, s. 141-142’den naklen).
    214-Mesela bkz. Temîmî, Tabakât, I, 357.
    215-Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, X, 217; Ebû Ya’lâ, Müsned, IX, 177; İbnü’s-Sünnî, Amelu’l-yevm, s. 240; Nevevî, Ezkâr, s. 201; Heysemî, Mecmau’z-zevâid, X, 132.
    216-Muhammed Alevî, Mefâhîm, s. 82. Müellif, rivâyet hakkında “nidâ suretinde tevessül” tabirini kullanır.
    217-Bkz. İbn Adiyy, Kâmil, VI, 325; Zehebî, Mîzân, IV, 143-144; İbn Hacer, Lisân, VI, 61; Heysemî, age., X, 132.
    218-Elbânî, Daîfe, II, 108-109.
    219-İbn Allân, el-Futûhât er-rabbâniyye, V, 150.
    220-Nevevî, Ezkâr, s. 201.
    221-Sehâvî, İbtihâc, s. 37.
    222-Elbânî, Daîfe, II, 109.
    223-İbn Ebî Şeybe, Musannef, X, 424, 425.
    224-Daîfe, II, 109.
    225-Heysemî, “Taberânî’nin Utbe b. Gazvân’dan rivâyet ettiği bu hadisin bazı ravileri, biraz zayıf da olsa tevsik edilmişlerdir. Şu var ki, râvîlerden Yezîd b. Ali, Utbe’ye yetişmemiştir” (bkz. Mecmau’z-zevâid, X, 132) der. Sehâvî de (bkz. İbtihâc, s. 38) Taberânî’nin munkatı senedle tahriç ettiğini söyler.
    226- Bkz. Sehâvî, age., s. 38 dn.
    227-Sözü edilen tecrübenin bir rastlantı (tevâfuk) olma ihtimali olduğu gibi, ilâhî bir lütuf olması da mümkündür.
    228-Beyhakî, Şuabu’l-îmân, I, 183; VI, 128. Her iki yerde de haber mevkuf olarak zikredilir.
    229-Bkz. Heysemî, age., X, 132; Sehâvî, age., s. 38; İbn Allân, age., V, 151; Elbânî, Daîfe, II, 111-112; Mahmud Saîd Memduh, Raf’u’l-minâra, s. 228. Elbânî, söz konusu hadisin senedinin hasen olduğunu kabul etmekle birlikte, mevkuf tarîkın tercihe şayan olduğunu, onun merfu hükmünde değerlendirilmemesi gerektiğini ve İbn Abbâs’ın ehl-i kitâptan İslâmiyet’e giren kimselerden onu almış olabileceği ihtimalini de ifade eder.
    230-İbn Mâce, Duâ, 9.
    231-Bûsîrî, Misbâh, II, 272. Râvî Abdullah b. Ukeym el-Cühenî el-Kûfî’ye dair Hatîb’den nakledilen bilginin teyidi için bkz. Iclî, Târîhu’s-sikât, s. 268.
    232-İbn Mâce, Duâ, 9; Nesâî, Sehiv, 58.
    233-A’râf 7/180
    234-İbn Teymiyye, Kâide, s. 145.
    235-İbnü’l- Kayyim, Medâric, I, 237.
    236-“Parola” diye dilimize çevirdiğimiz şiâr, arkadaşını tanıma gayesiyle yolculuk veya savaş esnasında kullanılan alâmet demektir. Bkz. İbnü’l-Esîr, Nihâye, II, 479; Sehâranpûrî, Bezlu’l-mechûd, XII, 98.
    237-Ebû Dâvud, Cihad, 71; Tirmizî, Cihad, 11; Ahmed b. Hanbel, IV, 65, 289, V, 377.
    238-“Öldür” emri ile muhatap olanın, Allah Teâlâ olduğunu söyleyenler olduğu gibi, savaşa iştirak eden mücahid olduğunu söyleyenler de olmuştur. Birinci görüşe göre cümle, “Ey nâsır (yardım eden Allâhım) düşmanı öldür!”, ikinci görüşe göre ise, “Ey yardım gören asker (mansûr) düşmanı öldür!” şeklinde tercüme edilir. Bkz. Sehâranpûrî, age., XII, 97.
    239-Ebû Dâvud, Cihad, 71; Dârimî, Siyer, 15; Ahmed b. Hanbel, IV, 46.
    240-Sehâranpûrî, age., XII, 98.
    241-İbn Hacer, Takrîb, s. 549. Ayrıca bkz. İbn Sa’d, Tabakât, VII, 129-130; Zehebî, Siyer, IV, 383-385; İbn Hacer, Tehzîb, V, 554-555; a.mlf., İsâbe, III, 535-536.
    242-Bkz. Mübârekpûrî, Tuhfe, V, 330.
    243-Buhârî, Edeb, 5, Enbiyâ, 53; Müslim, Zikir, 100; Ahmed b. Hanbel, III, 142-143.
    244-Haşr 59/10
    245-Furkân 25/77
    246-Bkz. İbn Teymiyye, Kâide, s. 134; Âlûsî, Rûhu’l-maânî, VI, 125.
    247-Buhârî, Menâkıb, 25; Ebû Dâvud, İstiskâ, 2; İbn Huzeyme, Sahîh, III, 145; Elbânî, Tevessül, s. 41-44.
    248-Ebû Dâvud, Vitr, 23; Tirmizî, Deavât, 109; İbn Mâce, Menâsik, 5; İbn Teymiyye, Kâide, s. 43, 134.
    249-Bununla abraş adı verilen cilt hastalığı kastedilir.
    250-Müslim, Fedâilu’s-sahâbe, 223; Ahmed b. Hanbel, III, 48; İbn Teymiyye, age., s. 134.
    251-Müslim, Fedâilu’s-sahâbe, 224.
    252-Müslim, Fedâilu’s-sahâbe, 225.
    253-Müslim, Fedâilu’s-sahâbe, 225.
    254-Elbânî, age., s. 41.
    255-İbn Hacer el-Askalânî (v. 852/1448) İbn Teymiyye’nin, İmâmiyye Şîası’nın otoritelerinden olan İbnü’l-Mutahher el-Hıllî’nin (v. 726/1325) Minhâcü’l-kerâme fî ma’rifeti’l-imâme (Tebriz 1286, Tahran 1298, Kahire 1962) adlı eserine reddiye olarak yazdığı Minhâcü’s-sünne en-nebeviyye fî nakzı kelâmi’ş-şîa ve’l-kaderiyye isimli kitabı üzerine yaptığı değerlendirmede, aslında onun gayet güzel cevaplar verdiğini fakat telif esnasında kaynağını hatırlayamadığı bazı makbül/sahih hadisleri veya senedi zayıf da olsa bazı mevcut/sabit rivâyetleri mevzu olduğu gerekçesiyle reddettiğini, hıfz konusundaki istidat ve kabiliyetinden dolayı hafızasına dayanarak naklettiğini, oysa insanın nisyan ile malül olduğunu ve bundan dolayı İbn Teymiyye’nin, İbnü’l-Mutahher el-Hıllî’nin kullandığı hadislerin büyük bir kısmı mevzu ve çok zayıf olmakla birlikte, onun sözünü çürüteyim (tevhîn) derken bazan Hz. Ali’yi küçük düşürdüğünü (tenkîs) ifada ederek onun, ifrat ve teşeddüdüne işaret eder. Bkz. İbn Hacer, Lisân, VI, 319-320; a.mlf., Dürer, I, 71; Leknevî, Ecvibe, s. 174-176. Leknevî de (bkz. age., s. 174) İbn Teymiyye’nin, İbnü’l-Cevzî (v. 597/1200) gibi hasen hadisleri mekzûb, birçok zayıf haberi de mevzû kıldığını, hatta zayıf veya mevzû oluşu ihtilaf konusu olan birçok haberin, mevzû olmasında ittifak konusu olduğunu iddia ettiğini ifade eder.
    256-Bu durumda, “insanları vasıta edinerek (tevessül) Allah’tan yardım istemeyi doğru bulmayan hadisçilerle Hanbelîler…” (Yavuz, “İstimdad”, DİA, XXIII, 364) şeklinde ifadesini bulan genel hüküm cümlesinin yeniden gözden geçirilmesi gerekir.
    257-Şevkânî, ed-Dürrü’n-nadîd, s. 5-6. Ataç da (bkz. Kelam ve Tasavvuf Açısından Tevessül, s. 109) aynı sonuca ulaşır.
    258-Âlûsî, Rûhu’l-maânî, VI, 128.
    259-Fâtiha 1/5
    260-Zümer 39/3. Söz , Câhiliye/nüzûl devri müşriklerine aittir.
    261-Muhammed b. Abdilvehhâb’ın kullandığı “âlimlerin ekserisi” tabirinin objektif olduğunu söylemek zordur. Bu tabir onun kendi zihin dünyasıyla ilgili olduğundan ihtiyatla karşılanmalıdır.
    262-Muhammed b. Abdilvehhâb, Müellefât, III, 68 (fetâvâ ve mesâil bölümü).
    263-Enfâl 8/24
    264-Fetih 48/29

  24. İBNİ TEYMİYE VE SELEFİLERİN ALLAHÜ TEALA’YA MEKAN İSNADI VE ALİMLERİN CEVAPLARI
    Hakîm Semerkandî (vefatı m. 953) rahime-hullahü teâlâ, İmam-ı A’zam Ebû Hanife rahimehullah’ın akidesini açıklayan ‘er-Reddü’alâ eshabi’l-hevâ el-müsemmâ Kitâbu’s-sevadi’l-a’zam ‘alâ mezhebi’l-İmâmi’l-A’zam’ kitabında şöyle demektedir:

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    “Mü’minin Allahü teâlâya mekân, gelmek, gitmek ve mahlukların sıfatlarından herhangi bir sıfatı isnad etmemesi lazımdır. …Kul, Cenâb-ı Hakkın bir mekânda bulunmadığını, mekâna ihtiyacı olmadığını, Arşın onun kudretiyle ayakta durduğunu bilecek, gidip gelme gibi sıfatları kendisine izafe etmeyecek.” (Hakîm Semerkandî, Sevâdi’l-a’zam, 46. mesele, Bedir Yayınevi, s.78)

    Ehl-i sünnetin iki itikâd imâmından birincisi olan Ebû Mensûr-i Mâtürîdî rahimehullah (vefatı m. 944) diyor ki:

    “Allahü teâlâya mekân isnad etmek şirktir.” (bkz. Dr. G. F. Haddad, The Refutation of Him Who Attributes Direction to Allah, Aqsa Publications, Birmingham, UK, 2008; s. 16)

    Molla Aliyyülkârî Mirkat-ul-Mefatih’de (1892 baskısı, 2:137 = 1994 baskısı, 3:300) der ki:

    “Seleften bir cemaatın tamamı ve ayrıca daha sonra gelen âlimler de dediler ki: Allahü teâlânın belli bir fizikî yönde olduğuna inanan kâfirdir. Bunu açıkça ifade eden el-Irakî, Ebu Hanife’nin, Malik’in, Şafiî’nin, Eşarî’nin ve [İbni] Bakıllanî’nin ortak görüşünün bu olduğunu söylemiştir.”

    Aliyyülkârî bu fetvayı Fıkh-ı Ekber Şerhi’nde (1984 İlmiyye baskısı, s. 57) ve Şerhi Aynul İlim’de (1989 baskısı, 1:34) tekrar etmiştir. (bkz. Dr. G. F. Haddad, a.g.e. s. 253.)

    Hanefî mezhebi fıkıh ve kelâm alimlerinin büyüklerinden, büyük İslam alimi Ebü’l-Muîn en-Nesefî (vefatı m. 1115) rahimehullah diyor ki:

    “Mekânın öncesizliği (kıdemi) görüşü yanlışlandığından dolayı, Allahü teâlâ hiç bir şekilde herhangi bir mekânda yer tutmuş olarak nitelenemez. Çünkü Allahü teâlâ ezelde bir mekânda yer tutmuş değildir. Biz yüce Allah’tan başka bir şeyin kadîm olmasının imkânsızlığını kesin olarak ispat ettik. Allahü teâlâ ezelde bir yer tutmadığı ve Arş’a temas etmediğine göre, eğer mekânı yarattıktan sonra bir yer tutmuş olsa, O’nun varlığı değişmiş ve zâtında bir temas etme hali yaratılmış demektir. Halbuki değişim ve yaratılmış özellikleri taşımak, sonradan yaratılmış olmanın belirtileridir. Bu ise yüce Allah hakkında imkânsızdır… O’nun bir mekânda bulunduğu görüşünü reddetmesine rağmen yüce Allah’ın bir yönde olduğunu kabul edenin düşüncesinin bozukluğu, daha önce geçen aklî delillerle anlaşılır. Çünkü O’nun bütün yönlerde olduğunu söylemek çelişkidir. Bir tercih sebebi bulunmadan, birbirlerine eşit oldukları halde, yönlerden birini belirlemek ise yanlıştır [dünya yuvarlaktır ve bir millete göre “yukarı yön”, yerkürenin diğer yüzünde yaşayan başka bir millete göre “aşağı yön” olmaktadır]… Dua edenin ellerini yukarıya kaldırması salt kulluk ve itaat alâmetidir. Yüce Allah ne Kâbe’de, ne de yerin altında olmasına rağmen, namazda Kâbe’ye yönelmek, secde anında yüzü yere koymak da böyledir. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.”(Kitâbü’t-temhid li Kavâidi’t-tevhîd (Tevhidin Esasları), İz Yayıncılık, İst., 2007; s.39-42)

    Hanefî mezhebi imamlarından, hadis ve kelâm âlimi Ömer Nesefî (vefatı m. 1143) rahimehullah diyor ki:

    “Âlemi yoktan yaratan, Allahü teâlâdır. …Allah, araz değildir, cisim değildir, cevher değildir, suret ve şekil değildir, mahdut değildir, bir şeyin parçası veya cüz’ü değildir, bileşik değildir, sınırlı değildir. Cins ve keyfiyet ile vasıflanmaz, mekândan münezzehtir, üzerinden zaman cereyan etmez. O’na hiç bir şey ben-zemez. İlminden, kudretinden hiç bir şey hariç değildir.” (Ömer Nesefi, İslam İnancının Temelleri: Akaid, Bayrak Yayınları, İst.; s.79-81.)

    Hanefî fıkıh alimlerinden, İmam Ebû C’afer et-Tahâvî’nin (vefatı m.933) rahimehullah yazdığı ve mezhebin üç büyük imamının itikadî çizgisini yansıtan “Akîde”de şöyle denmektedir:

    “Allahü teâlâ, varlığı için birtakım sınır ve son noktalar bulunmasından, erkân, aza ve edevattan yüce ve beridir. Mahlukatı ihata eden altı yön O’nu ihata edemez.”

    Buna Abdülganî el-Guneymî el-Meydânî’nin izahı şöyledir:

    “Allahü teâlâyı altı yön ihata edemez. Zira Allahü teâlâ o altı yönü yaratmadan önce de var idi ve O, önceden nasıl idiyse şimdi de öyledir. Diğer varlıklar ise böyle değildir…” (el-Meydânî, Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye, 75; bkz. Dr. E. Sifil, Milli Gazete, 7 Ocak 2006)

    Hasan Kâfî el-Akhisârî de şu izahı yapar:

    “Çünkü altı yön muhdestir [sonradan meydana gelmiştir] ve altı yön tarafından ihata edilmiş olmak, muhdes alemin özelliklerindendir. Allahü teâlâ ise kadîmdir. O var iken ne mekân, ne zaman, ne üst, ne alt, ne de başka birşey vardı! Altı yönün sair mahlukatı ihata etmesi gibi herhangi bir şey O’nu içine alamaz, ihata edemez. Bilakis ilmi, kudreti, kahrı ve saltanatı ile O her şeyi ihata eder; gökte ve yerde O’nun ilminden zerre miktarı bir şey bile gizli kalmaz..” (Hasan Kâfî el-Akhisârî el-Bosnevî, Nûru’l-Yakîn fî Usûli’d-Dîn, 157; bkz. Dr. E. Sifil, Milli Gazete, 7 Ocak 2006)

    İmam Ebû Hanîfe rahime-hullahü teâlâ şöyle yazmıştır:

    “Allahü teâlâ, kendisi için bir ihtiyaç ve (Arş’ın üzerine) istikrar (yerleşme, mekân tutma) olmaksızın Arş’a istiva etmiştir. O, Arş’ı da diğer mahlukatı da korumaktadır. Eğer (Arş’a ve bir yerde yerleşip mekân tutmaya) muhtaç olsaydı, tıpkı mahluklar gibi alemi yoktan var etmeye ve idareye muktedir olamazdı. (Bir mekânda) oturmaya ve karar kılmaya muhtaç olsaydı, Arş’ı yaratmadan önce Allahü teâlâ nerede idi? Yüce Allah bundan münezzehtir.” (İmam Ebû Hanîfe, el-Vasıyye; bkz. Dr. E. Sifil, Milli Gazete, 8 Ocak 2006)

    Not: Dr. Sifil, başka bir makalesinde şöyle diyor: “İmam Ebu Hanîfe, mesela Arş’ı istiva meselesinde el-Vasıyye’de şöyle demiştir: Allah Teala Arş’ı, ihtiyacı ve üzerine yerleşmesi/mekân tutması söz konusu olmaksızın istiva etmiştir. Burada Arapça metindeki bir baskı hatasının yol açtığı çeviri yanlışlığı, özellikle Arapça bilmeyen gençleri tehlikeli yollara sevk etmiştir. Çağdaş Dünyada İslamî Duruş’ta bu noktaya dikkat çekmiştim.” (Milli Gazete, 7 Şubat 2009)

    İbni Rüşd, Şerh el-Utbiyye’de diyor ki:

    “İmam Malik’in rahime-hullahü teâlâ duruşu şudur: (Arş, Allahü teâlânın istikrar yeri [mevdi’ istikrar Allah] değildir.)”(bkz. Fethul Bârî, 1959 baskısı, 7:124, #3592).

    İskilibli Âtıf Efendi (şehid edilişi m. 1926) rahimehullah Mir’atü’l-İslam risalesinde şöyle diyor:

    “Mekândan, sağ, sol, arka, ön, alt, üst gibi cihetten ve yerlerde, göklerde bulunmaktan münezzehdir. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hak her yerde hâzır ve nâzırdır demek, ilm-i ilahisi her şeyi ihata edicidir, demektir. Yoksa zat ve vücudu her yerde hâzır ve nâzırdır, demek değildir. Çünkü buna itikad küfürdür. Cenâb-ı Hakkın mekândan münezzeh olduğunu isbat için deriz ki: Mekân, duracak mahal demektir. Bu dünyanın maddesi ve kendisi yaratıldıktan sonra mekân da vücuda gelmiştir. Halbuki dünyanın kendisi ve maddesi [ve yıldızlar ve gökler] ve mekân yokken Cenâb-ı Hak mekânsız olarak vardı. Madem ki mekân yaratılmazdan evvel Cenâb-ı Hak mekâna muhtaç değildi, mekânsız olarak var idi. Mekân yaratıldıktan sonra da ona ihtiyacı yoktur. Binaenaleyh, mekândan münezzehdir.” (bkz. Çile Yayınevi’nin “Frenk Mukallitliği ve İslam” kitabı, s. 154)

    İmam eş-Şâfi’î rahime-hullahü teâlâ, el-Fıkhu’l-Ekber isimli eserde şöyle der: “Eğer “Allahü teâlâ, “Rahman Arş’a istiva etmiştir” buyurmuştur” denirse şöyle cevap verilir:

    “Bu (türlü) ayetler bunlara ve benzerlerine, ilimde derinleşmek arzusunda olmayan kimseleri cevap vermede şaşkınlığa sürükleyen müteşabihattandır. Yani bu kimseler bu türlü ayetleri olduğu gibi kabul edip, araştırma yapmamalı ve bunlar üzerinde konuşmamalıdır. Çünkü kişi ilimde rüsuh (derin kavrayış) sahibi olmadığı zaman şüpheye ve vartaya düşmemekten emin olamaz. Onun, Allahü teâlâ’nın sıfatları hakkında, zikrettiğimiz gibi inanması gerekir. Allahü teâlâyı hiçbir mekân ihata edemez. O’nun üzerinden zaman geçmez. O, hudut ve son noktalara sahip olmaktan münezzehtir; mekân ve yönlerden müstağnidir. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (42/eş-Şûrâ, 11) (İmam eş-Şâfi’î, el-Fıkhu’l-Ekber, 17. Not: “Fuad Sezgin hoca Târîhu’t-Turâs’da (I, 491) Ezher kütüphanesinde bu eserin hicrî 292 yılında istinsah edilmiş bir nüshasının bulunduğunu belirtir.” -Dr. E. Sifil, Milli Gazete – 8 Ocak 2006)

    İmam-ı Kuşeyrî (vefatı m. 1072) rahimehullah diyor ki:

    “Ebû Bekr-i Şiblî (vefatı m. 945) rahime-hullahü teâlâ dedi ki: “Tek olan Allahü teâlâ[nın] (El-Vâhid) harflerden (el-hurûf) ve sınırlardan (el-hudûd) evvel [var olduğu] bilinir.” Şiblî’nin bu sözü kadîm olan Allahü teâlânın zatı için bir sınır ve cihet, kelâmı için harf ve ses bulunmadığını sarih olarak ifade etmektedir.” (Kuşeyrî Risalesi, Dergah Yayınları, İst., 1978; s.66)

    Tefsîr ilminin büyük üstâdı Kâdî Beydâvî (vefatı m. 1286) rahimehullah diyor ki:

    “Edille-i akliyye ile kat’î surette sabittir ki, Cenâb-ı Hak cismiyyet ve tehayyüzden [bir mekânda yerleşmiş olmaktan]münezzehdir.” (Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, 7. Baskı, DİB Yayınları, Ankara, 1982; 4. cilt, s. 115).

    Kâdî Beydâvî, Bakara/210 tefsirinde diyor ki:

    “(Allahın gelmesi)nden murad, emrinin gelmesi veya azâbının gelmesidir.”

    Kâdî Beydâvî, Bakara/255 tefsirinde de diyor ki:

    “Allahü teâlâ bir mekânda bulunmakdan ve âleme hulûl etmekden münezzehdir.”

    Büyük tefsîr âlimi İmam-ı Razî (vefatı m. 1209) rahimehullah Bakara suresi tefsirinde diyor ki:

    “Allah’ın yüceliği, mekân ve cihet bakımından yücelik değildir… Allahü teâlâ, yüceliğinin mekân itibariyle olmasından son derece münezzeh ve berîdir.” (Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/422-423)

    İmam-ı Kurtubî (vefatı m. 1272) rahimehullah tefsirinin çeşitli yerlerinde diyor ki:

    “Bu konuda uyulması gereken kural ise, yüce Allah’ın hareketten, intikalden ve mekân işgal etmekten tenzih edilmesinden ibarettir.” (En’am 3 tefsirinde) “Hadis-i şerifte geçen: “Allah onlara … suretinde gelir” ifadesindeki anlam, Allah onlara imtihan olmak üzere bir suret gösterir, demektir. Bu ve buna benzer Kur´ân-ı Kerîm´de vesair haberlerde gelen ifadelerin intikal, hareket ve zeval gibi anlamlara çekilmesi caiz değildir. Çünkü bu gibi şeyler yer kaplayan ve cisimlerin niteliklerindendir. Yüce ve büyük olan Allah, bundan münezzehtir. Cisimlere benzemekten oldukça yüce, celal ve ikram sahibidir.” (Bakara 210 tefsirinde) “Yüce Allah´ın: “Kullarının üstünde kahir olandır O” buyruğundaki kahr, galebe demektir. Kahir de galip gelen demektir. Kişi, kahredilen ve zelil kılınanın haline düşürülecek olursa, denilir. Şair de der ki: ‘Husayn kavminin önder olmasını temenni etti. Ama Husayn, akşamı zelil kılınmış ve kahredilmiş etti.’ Kahredildi, yenik düşürüldü, mağlûb edildi anlamındadır. ‘Kullarının üstünde’ buyruğunun anlamı ise, onlara kahir olmak ve galip gelmek suretiyle onlardan üstün olmak anlamındaki bir üstünlüktür. Yani onlar, onun müsahhar kılması, emir ve hükmü altındadırlar. Yoksa buradaki üstünlük mekânî anlamdaki bir üstünlük değildir. Nitekim: Sultan raiyesinin üstündedir derken, mevki ve rütbesi itibari ile üstündür anlaşılır.” (En’am 18 tefsirinde)

    İmam-ı Kurtubî, “nüzul hadisini” şu şekilde açıklıyor:

    “Bu buyruğun te’vili hakkında farklı görüşler vardır. Buna dair yapılan açıklamaların en uygunu Nesâî’nin Kitabında müfesser olarak gelen şu rivayettir: Ebu Hureyre ile Ebu Said’den (Allah ikisinden de razı olsun) rivayete göre şöyle demişlerdir: Rasûlullah (aleyhisselam) buyurdu ki: “Şüphesiz aziz ve celil olan Allah gecenin ilk yarısı geçinceye kadar mühlet verir. Sonra bir münâdiye emrederek şöyle der: Dua eden var mı? Duası kabul olunacak. Mağfiret isteyen var mı? Ona mağfiret olunacak. İstekte bulunan var mı? İstediği ona verilecek.” Ebu Muhammed Abdulhak bunun sahih olduğunu ifade etmiştir. İşte bu hadisteki ifadeler bir önceki hadisteki müşkilliği kaldırmakta ve her türlü ihtimali açıklamaktadır. Birinci hadisteki ifadeler muzafın hazfedilmesi kabilindendir. Yani Rabbimizin meleği iner ve der ki… anlamındadır. Yine buradaki “iner” kelimesi “indirilir” şeklinde de rivayet edilmiştir ki, bu da bizim sözünü ettiğimiz hususa açıklık getirmektedir. Başarımız Allah’tandır.” (Al-i imran 17 tefsirinde)

    Büyük Maliki fıkıh ve hadis alimi Kâdî Ebu’l-Fadl İyaz (vefatı m. 1150) rahimehullah, Peygamberimizin (aleyhisselam) İsra gecesi Allahü teâlâya yaklaşmasını anlatırken diyor ki:

    “Dünüv ve kurb kelimelerinin Allah’a izafeti, hiç bir zaman mekân izafeti veya mesafe yaklaşması değildir. Çünkü Allahü teâlâ, Ca’ferü’s-Sadık’ın dediği gibi, mekân ve mesafe gibi mefhumlardan münezzeh ve müberradır. Onun için, Resulullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Rabbine yaklaşması demek, O’nun yüksek menzilinin izharı, rütbesinin büyüklüğünün belirtilmesi demektir. O bu sayede Esrar-ı İlahiyeyi müşahede etmiştir. Kudretinin yüceliğini, marifet nurlarını ayne’l-yakin görmüş ve kalbi nurla parıl parıl parlamıştır. Çünkü, bu kendisine Allah’ın bir ikramı, lutfü ve ihsanıdır ki, dünya kurulduğundan bu yana hiçbir kula hatta Peygambere müyesser olmamıştır. “Rabbimiz dünya semasına nazil olur” sözü de böylece te’vil edilir. Yani, O’nun fadlı, ihsanı ve hüsnü kabulü dünyaya nazil olur, demektir.” (Şifa-i Şerif, Bedir Yayınevi, s.203-204.)

    Zamânının tefsîr, hadîs ve fıkıh âlimi Muhammed Zâhid bin Hasen el-Kevserî rahimehullah (vefatı m. 1951) şöyle yazmıştır:

    “Rivayetlerde zikredilen, Yüce Allah’ın gece dünya semasına inmesi, yukarıdan aşağıya doğru bir iniş olarak düşünülmemelidir. Bunu böyle düşünmek cehaletin ifadesidir. Dolayısı ile buradaki “nüzul”, ya mecazî bir anlatımla Allahü teâlânın, bahse konu hadisin kimi varyantlarında zikredilen nidayı yapan bir melek göndermesi, ya da bu gece yapılan dua ve istiğfarları kabul etmesi olarak anlaşılmalıdır. Bu kelimenin bu şekilde kullanılması, Arap dili açısından da sahih bir kullanımdır.” (Makâlât, 62-63; bkz. Ehl-i Sünneti Müdafaa ve Bid’atleri Tenkid, Bedir Yayınevi, İst., 2005; s. 121)

    Hâfız Celâleddîn Süyûtî (vefatı m. 1505) rahmetullahi teâlâ aleyh diyor ki:

    “Allahü teâlâ hareket ve intikâlden [yer değiştirmekden] münezzehdir.” (Şerh üs-Sudur [“Kabir Alemi” ismiyle tercüme edilmiştir], Kahraman Yayınları, İst., 1992, s. 392; Ayrıca bkz. Mevlânâ Muhammed Fadlurresul, Tashih’ül Mesail, Berekât Yay., İst, 1976, s. 143)

    Yine Hâfız Celâleddîn Süyûtî diyor ki:

    “Fevk [üst] kelimesi de müteşâbih kelimelerdendir. (O kullarının fevkınde yegâne kudret ve tasarruf sâhibidir) (En’am, 18), (Fevklerinde olan Rablerinden korkarlar) (Nahl, 50) meâlindeki âyet-i kerîmelerindeki fevkaniyet, bir cihet [yön] ifade etmeksizin yükseklik ma’nâsındadır. (…biz onların üstünde kâhir kimseleriz) (Araf, 127) meâlindeki âyetdeki Firavn’ın sözüyle, mekân yüksekliği kasdetmediği açıkça ortadadır.” (el-İtkan, Madve Yayınları, c.2, s.20)

    “[(Rahmân Arş üzerine istivâ etdi) meâlindeki] Tâhâ/5, [ve meâlleri muteber tefsirlerden okunabilecek] Kasas/88, Rahmân/27, Tâhâ/39, Fetih/10, Zümer/67 gibi âyetler Allahü teâlânın sıfatıyla ilgili müteşâbih âyetlerden bazılarıdır. Selef uleması ve ehli hadis dahil, Ehli sünnetin cumhuru bu âyetlere iman eder, murad edilen ma’nâları Allah’a bırakır, bunların zahiri ma’nâlarından Allah’ı tenzih ederek tefsirinden kaçınır.” (el-İtkan, Madve Yayınları, c.2, s.15)

    Hâfız İbni Hacer el-Askalânî rahimehullah, Fethu’l-Bari eserinin Kitabü’t-Teheccüd bahsinde diyor ki:

    “Allah’a cihet isnad eden kimse, bu hadis-i şerifle [hadis-i nüzul ile] istidlal ederek ‘cihetten maksad yukarı cihettir’ demiştir. Ama cumhûr-ı ulemâya [alimlerin büyük çoğunluğuna] göre, bu görüşü kabul etmek, Allahü teâlâya tehayyüz[mekânda yerleşmiş olma] mânâsına gelir ki, Allahü teâlâ bu vasıftan uzaktır.” (bkz. Ehl-i Sünnetin Müdafaası, Bedir Yay., İst., 1994; s. 465; Şevahidü’l-Hakk, Fazilet Neşriyat, s.222)

    Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi’nde şöyle yazılı:

    “Cumhûr-ı ulemâ, Zât-ı Bâri için cihet kabulünü çirkin görmüşlerdir.” (Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, 7. Baskı, DİB Yayınları, Ankara, 1982; 4. cilt, s. 114).

    Âlimlerin kahir ekseriyeti Allahü teâlânın bir mekânda veya cihette bulunmaktan münezzeh olduğunu bildirmişlerdir. İbni Hazm-ı Zâhirî de (vefatı m. 1064) böyle yazmaktadır:

    “Allahü teâlâ asla mekânlı veya zamanlı değildir. Cumhûr-ı ulemânın ve bizim de duruşumuz budur ve buna aykırı bir görüş câiz değildir, çünkü bundan başkası yanlıştır.” (el-Fısal fi’l-Milel, 2:125; bkz. Dr. G. F. Haddad, a.g.e., s. 17)

    Hindistanlı Ehl-i sünnet alimlerinin büyüklerinden Muhammed Rebhami rahimehullah m.1431 senesinde 444 kitaptan toplayarak yazdığı eserinde diyor ki:

    “İmam-ı Ca’ferü’s-Sadık radıyallahü anh buyurur ki: Allahü teâlânın bir şey üzerinde olduğunu, yahud bir şeyden olduğunu söyleyen kâfirdir. Çünkü bir şey üzerinde olsaydı, o şey O’nu kaldırırdı. Eğer bir şeyde olsaydı, onda belirmiş olurdu. Bir şeyden olsaydı, sonradan olma olurdu. Allahü teâlâ bunların hepsinden münezzehdir.” (Rıyad’ün-Nasıhin, Berekat Yayınevi, 1. baskı, İstanbul, 1979; s. 45).

    İmam-ı Kastalâni (vefatı m. 1517) rahimehullah Mirac’ı anlatırken diyor ki:

    “Cenâb-ı Hakkın huzuru, ilim, irade ve kudretiyledir. Başkalarının huzuru gibi değildir. Zâtına özel mekân yoktur, O mekândan münezzehdir…. Allahü teâlâ mekândan münezzeh iken o Hazreti göklere çıkarması sırf kendisini ululamakla bazı acayip (görülmemiş) mülk ve melekutunu gezdirip göstermek içindir.” (Mevahibu Ledunniye, Hisar Yayınevi, İst., c.2, s. 22)

    Hadis ve Şâfi’î fıkıh alimi İmam-ı Şa’rânî (vefatı m. 1565) rahimehullah “Dua ederken yukarıya bakmamak” başlığı altında diyor ki:

    “Allahü teâlânın belli bir sınırı olmadığı gibi, yönleri de yoktur…Buhari ve diğerleri merfuan şu hadisi anlatırlar: (Bazı kimselere ne oluyor ki, namaz kılarken gözlerini yukarıya dikiyorlar? Bu davranışlarına ya son verirler ya da gözlerinin yok olacağını bilmelidirler.)” (El-Uhudü’l-Kübrâ, Bedir Yayınevi, s.810-811 ve s.843)

    Kâdîzâde Ahmed efendi rahimehullah (vefatı m. 1783), İmam-ı Birgivî’nin kitabının şerhinde şöyle diyor:

    “Gökte ve yerde değildir, mekândan münezzehdir. ..Mekân ve zaman O’nun şanına muhaldir. ..Sağda, solda, önde, arkada, üstte ve altta değildir….Allahü teâlâ cisim ve cismanî olmakdan münezzehdir. Bir tarafda [cihette] olmaktan da münezzehdir. ..İbni Teymiyye ve yolundakiler, Allahü teâlâ üst taraftadır dediler.” (Birgivî Vasiyetnâmesi Şerhi, Bedir Yayınevi, s.24; aynı zamanda bkz. Birgivî Vasiyetnâmesi, Bedir yayınevi, s. 14).

    Yusuf-i Nebhanî rahimehullah diyor ki:

    “Allahü teâlâ üst, alt, sağ, sol, ön ve arka gibi cihetlerden münezzehdir. Binaenaleyh, Allahü teâlâ için üst yok, alt yok, sağ ve sol mevcut değil, arka ve ön yoktur. Bu cihetlerin hepsi, Allahü teâlânın zâtı için muhâldir [imkânsızdır]. Zira bunlar, sonradan olmuş varlıklara ait vasıflardır. O’nu ne sema, ne arz, ne de hâdis [yaratılmış] olan hiç bir şey kuşatamaz. Allahü teâlâ, gökler ve yerler mevcud değilken, kadîm olarak vardı. Yönler, mahlukatın yaratılmasından sonra meydana gelmiş bulunmaktadır.” (Şevahidü’l-Hakk, Fazilet Neşriyat, İst.; s.204-206)

    Yine Yusuf-i Nebhanî hazretleri diyor ki:

    “O Arş üzerine istivâda bulunmuştur. Ancak, mekân tutmak, temas etmek ve bir hizada olmak gibi hususlarla değil de, noksanlıkdan münezzeh ve yüce bulunan Allah’a layık olacak mânâda bir istivâdır. O mânâda Arş üzerine istivâsına iman vacibdir.” (Şevahidü’l-Hakk, s.219)

    İmam-ı Gazalî rahime-hullahü teâlâ buyuruyor ki:

    “Bu konuda hak, doğru olan Allahü teâlânın ve Resûlünün “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurduklarıdır. Allahü teâlâ Tâhâ sûresi beşinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Rahmân Arş üzerine istivâ etdi) buyurmuş ve doğru söylemişdir. Kat’î olarak bilinmelidir ki, istivâ, cisme mahsûs olan oturma ve karâr kılma değildir. İstivâ kelimesi ile Allahü teâlânın murâdının ne olduğunu bilmeyiz ve bilmekle de mükellef değiliz. Allahü teâlâ, En’âm sûresi, onsekizinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (O kullarının fevkınde yegâne kudret ve tasarruf sâhibidir) buyurmuşdur. Bu da doğrudur. Burada mekân olarak fevkıyyet, üstde olmak muhâldir. Çünki, O mekândan önce vardı, şimdi de dahâ önce olduğu gibi vardır. Fevk ile ne murâd etdiğini biz bilmeyiz. Ey suâl soran, bu ma’nâyı bilmek senin de bizim de üzerimize lâzım değildir.”(İlcâm-ül avâm an ilm-il kelâm)

    Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî rahimehullah şu bilgileri naklediyor:

    “Hazret-i Ali’ye radıyallahü anh (Allahü teâlâ Arş’ı yaratmadan önce nerede idi?) diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: (Nerede kelimesi mekân ifade eder, Allahü teâlâ mekândan münezzehdir.)

    Câfer-i Sâdık, Allah’ı bilmek üç kelime ile olur diyerek, o kelimeleri şöyle sıralamaktadır:

    1. Allah bir şeyden yaratılmadı.
    2. Bir şeyin içinde de değildir.
    3. Bir şeyin üzerinde de değildir. Çünkü bu sıfatlar, kulların sıfatlarıdır.

    Bu hususlar Bahrü’l-Kelâm ve Hulâsa isimli kitaplardan nakledilmiştir.” (Camiu’l-Mütun, Bedir Yayınevi, 7. Baskı, İstanbul 1996; s.48.)

    Kuşeyri Risalesi’nde de diyor ki:

    “Câfer-i Sâdık: Kim Allah bir şeydedir veya bir şeydendir veya bir şey üzerindedir, diye iddia ederse şirk koşmuş olur. Çünkü O bir şey üzerinde olsaydı taşınan, bir şeyden olsaydı hâdis [yaratılmış, sonradan meydana gelmiş], bir şeyde olsaydı mahdûd [sınırlı] olurdu, demiştir.” (Kuşeyri Risalesi, Dergah Yayınları, 1978; s.71)

    Not: İmam-ı Câfer-i Sâdık’ın bu sözü şu kaynakların hepsinde yazılıdır:
    (1) Kuşeyri Risalesi, Dergah Yayınları, 1978; s.71.
    (2) Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî, Camiu’l-Mütun, Bedir Yayınevi, 7. Baskı, İstanbul 1996; s.48.
    (3) Yusuf-i Nebhanî, Şevahidü’l-Hakk, Fazilet Neşriyat, İstanbul; s. 212.
    (4) İmam Muhammed Rebhamî, Rıyad’ün-Nasıhin, Berekat Yayınevi, 1. baskı, İstanbul, 1979; s. 45.

    Yine Kuşeyrî Risalesi’nde diyor ki:

    “İmam Ebu Bekir b. Furek’ten (rahmetullahi aleyh) Ebu Osman Mağribi’nin şu sözünü dinledim: Bazı nasslardan Allah’ın bir cihette (üstte) olduğu kanaatine varmış idim. Bağdat’a geldiğimde bu kanaatim zail oldu, o zaman Medine’deki dostlarıma: (Hiç şüpheniz olmasın ki, ben şu anda yeniden Müslüman olmuş bulunmaktayım.) diye yazdım.” (a.g.e., s.69) “Allahü teâlâ zaman ve mekândan münezzehdir. Üstünden zaman geçmez.” (a.g.e., s.73)

    Türpüştî Risalesi tercümesinin 53. sayfasında, mütercimin eklediği dipnotta diyor ki:

    Allahü teâlâ cisim değildir. Zîrâ cisim mürekkebdir [bileşikdir]. Allahü teâlâ ise, mürekkeb değildir. Çünki mürekkeb, cüz’lere, çeşidli parça ve kısımlara muhtâcdır. Allahü teâlâ ise, muhtâc değildir. Zîrâ ihtiyâc noksanlıkdır. Ve yine cisim bir yerde bulunmak zorundadır. Allahü teâlâ ise mütehayyiz, ya’nî bir yerde değildir. Zîrâ cisim, mütehayyız, ya’nî bir mekânda bulunmağa muhtâcdır. Allahü teâlâ ise, bir mekâna muhtâc değildir. Mekânı o yaratmışdır. Buradan bilmiş oldun ki, Arş onu üstünde taşımıyor. Bilâkis Arş ve Arşı taşıyanlar, Onun kudreti ile oraya kaldırılmışdır. Allahü teâlâ bir cihetde [bir tarafda, bir yönde] değildir. Zîrâ cihet [bir tarafda olmak] cisimlere mahsûsdur. O hâlde Hak teâlâ yeryüzüne ne kadar yakın ise, Arşa da o kadar yakındır. O buradadır veyâ şuradadır diye işâret olunamaz. Onun için Çün ve Çigüne, ya’nî nasıl, nice, ne hâldedir denemez. O bîçün ve bîçigünedir, ya’nî nasıl ve nice olduğu bilinemez, hiç bir şeye benzetilemez. Zîrâ nasıllık ve nicelik, göz ile anlaşılan ve ihâta edilen [her bakımdan kuşatılan] şeyler için söylenir. Allahü teâlâ ise, bundan berîdir. (Onu gözler idrâk edemez) [En’âm: 103] âyet-i kerîme meâlidir. Ya’nî gözler ihâta edemez. Allahü teâlâyı âhıretde görmek ma’nâsına gelen rü’yet, bir ihâta değildir. Allahü teâlâ için hareket ve intikâl [bir yerden başka yere geçmek] söylenemez. Bunlar cisme âid özelliklerdir. Allahü teâlânın şekli ve sûreti yokdur. Bunlar da cisme âid sıfat ve hâllerdendir. Allahü teâlânın nihâyeti [sonu] yokdur. Çünki nihâyet, ölçülebilen şeyler için kullanılır. Allahü teâla ise, bundan münezzehdir. Allahü teâlâ cisimdir ve cismin gerekleri Onda vardır diyen kâfir olur. İmâm-ı Râfi’î “rahimehullah” Gurer kitâbında ve Allâme Seyyid şerîf Cürcânî “kuddise sirruh” Mevâkıf şerhinin başında ve Allâme Celâleddin Devânî “kuddise sirruh” Akâid-i Adudiyye şerhinde böyle buyurmakdadır. (Akâid-i Hüseynî)

    İmam Ebû Hanîfe, el-Fıkhu’l-Ebsat’ta şöyle diyor:

    “Rabbimin gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum diyen kimse kâfir olur. Aynı şekilde, “Allahü teâlâ Arş’ın üzerindedir; Arş’ın gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum” diyenin durumu da böyledir.”

    el-Bayâdî rahimehullah İşârâtu’l-Merâm’ında bunu şöyle îzâh eder:

    “Bunun sebebi, kâilin bu söz ile Hâlık-ı Zülcelâl (celle celâluhû)’ya cihet ve hudud tâyin etmesidir; zîra ciheti ve hudûdu olan her şey bizzarûre mahlukdur. Binâenaleyh bu söz, Allah (celle celâluhû)’ya kusûr atfetmekdir. İlâhî cismâniyyete ve cihete inanan o kimsedir ki, hevâss ile idrâk edilemeyen her şeyin varlığını münkîrdir. Onlar, fevkettabî‘a olan ulûhiyyet cevherini reddederler. Bu da onları kat‘î sûretde îmânsızlığa götürür.” (el-Kevserî, Makâlât, s.368-369; nakleden: Yusuf Hanîf)

    Molla Aliyyülkârî de İmam-ı a’zam Ebu Hanife’nin bu sözü hakkında şu açıklamayı yazmaktadır:

    “İmam İzz bin Abdusselâm, Hillu’r-Rumûz adlı kitabında İmam Âzam’ın şu sözünü kaydediyor: Kim Allah’ın yerde mi gökte mi olduğunu bilmiyorum derse, kâfir olur. Çünkü bu söz, Allah’ın bir mekânı olduğu düşüncesini akla getirir. Allah’ın mekânı olduğunu düşünen kimse ise Allah’ı yaratıklara benzeten kişidir. Şüphe yok ki İbn Abdusselâm alimlerin büyüklerinden biri olup sika (güvenilir) bir âlimdir.” (bkz. Fıkh-ı Ekber Şerhi, “Miraç ve Allah’a Mekân İsnadı” kısmı)

    Yusuf-i Nebhanî de bu açıklamayı nakletmektedir:

    “Bir kimse, “Allah’ın yerde mi gökte mi olduğunu bilmiyorum” derse, kâfir olur. Zira bu söz, Allahü teâlâ için bir mekân var da o kimse bunda şüphede imiş vehmini verir.” (Şevahidü’l-Hakk, s.218)

    Allahü teâlâya cihet ve mekân isnad eden Haşviyye taifesi, İmam-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin sözlerini saptırmaktadır. Halbuki, İmam buyuruyor ki:

    “Cennet ehlinin Allahü teâlâya keyfiyet, teşbih ve cihet olmadan mülaki olmaları haktır.” (el-Vasıyye)

    Nitekim, “İzahlı Mişkâtül-Mesabih Tercümesi” isimli eserde şöyle yazılıdır:

    “Ahirette ise, mekândan münezzeh, cihetsiz ve zamansız olarak bizzat Allahü teâlâ baş gözü ile görülecektir.”

    Yine İmam Ebû Hanîfe diyor ki:

    “Eğer Allahü teâlâ nerededir, diye sorulursa, o kimseye: Yaratılmadan önce mekân yoktu, halbuki Allah vardı. Mahlukattan hiç biri yokken, “nerede” mefhumu mevcut değilken, Allah vardı. O her şeyin yaratıcısıdır, diye söyle.” (el-Fıkhu’l-Ebsat) (Görüldüğü gibi İmam, Haşviyye taifesinin istediği cevabı vermemekte, yani -haşa- “Allah semada” veya “Arş’ın üstünde” veya “yukarı yönde” şeklinde bir cevap öğretmemektedir. Bütün mekânların sonradan yaratılmış olduğunu ifade etmektedir.)

    Şeyhülislâm Ebussu’ud Efendi’nin (rahime-hullahü teâlâ) fetvalarında şöyle yazılıdır:

    876. Mes’ele: Hak celle ve ‘ala hazretleri, mekândan münezzeh olucak, göklerde deyu i’tikâd etmek mi gerektir, ve nice i’tikâd etmek gerektir? Elcevap: “Cemîl emkineden [mekânlardan] münezzeh olup, gökler yerler hükmünde ve ilminde ve kudretinde” deyu i’tikâd etmek lâzımdır. Du’âda eli yukarı kaldırmak, cihet-i fevk [üst yön] du’âya kıble kılındığı içindir.

    Meşhur Mızraklı İlmihal’de diyor ki:

    “Bir kimse Allahdan hâli [boş] yer yok dese veyâ Allahü teâlâ gökdedir dese, kâfir olur demişler.” (Miftahu’l-Cenne-Mızraklı İlmihal, Bedir Yay., s.116)

    İmam-ı Birgivî rahimehullah diyor ki:

    “Bir kimse (Allahü Teâlâ gökte benim şahidimdir) dese kâfir olur. Zira [Allahü teâlâya mekân isnad etmiş olur] Allahü Teâlâ mekândan berîdir.” (Birgivi Vasiyetnamesi, Bedir Yay., s.52)

    Büyük alim Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî (vefatı m. 1893) diyor ki:

    “Bir kimse, Allah kullarını muhakeme için oturur, kalkar derse, O’na yukarıda olmak veya aşağıda bulunmak gibi şeyler izafe ederse kâfir olur.” (Camiu’l-Mütun tercümesi, s. 118) “Allahü teâlâ zaman ve mekândan münezzehdir.” (a.g.e., s.43)

    Muhammed Hâdimî (vefatı m. 1762) rahimehullah diyor ki:

    “Allahü teâlâ bize Arştan veya gökten bakıyor veya görüyor demek küfürdür….Yine Allahü teâlâyı dış uzuvla sıfatladığı veya onun kemâl sıfatlarından bir sıfatı nefy ettiği (kaldırdığı) zaman veya hülul [içine girmek] veya ittihad [birleşmek] ile[O’nu vasıfladığı zaman] yani Allahın alemin içine girdiğine veya alemle bir olduğuna kail olduğu zaman veya mekân ile onu vasıfladığı zaman da yine böylece kâfir olur.” (Berika, Kahraman Yayınları, c.2, s.445-446)

    Feteva-i Hindiyye tercümesinde şu ifadeler var:

    “Allahü Teâlâ için, mekân iddia eden kimse kâfir olur. “Allahın olmadığı, boş bir yer yoktur” diyen kimse, kâfir olur. “Allahü Teâlâ, gökte.” diyen kimse… bu sözü ile, mekân kasdediyorsa; o zaman kâfir olur. Bu şahsın, bir niyyeti yoksa; âlimlerin ekserisine göre, kâfir olur. Esahh olan da budur. Fetva da buna göredir. “Allahü Teâlâ, insaf için oturuyor.” diyen kimse, kâfir olur. Allahü Teâlâ’yı, “yukarıda”, “aşağıda” diye vasıflandıran kimse, kâfir olur. Bahru’r-Râık’ta da böyledir. Bir kimse: “Benim, gökte ilâhım; yerde filanım var.” dese; kâfir olur. Fetâvâyi Kâdîhânda da böyledir. Bir kimse: “Allah, semâdan bakıyor.” veya “görüyor” yahut, “…arştan, bakıp görüyor.” demiş olsa; bu söz, çoğunluğa göre, küfürdür.” (Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/312-319.)

    Allâme İbni Hacer el-Heytemî rahimehullah (vefatı m. 1566) diyor ki:

    “(Göklerde oturana inandım) dese câiz olmaz, çünkü bu ifadede Allah’a mekân isbatı vardır. Allahü Teâlâ göklerin de ilâhıdır, yerlerin de ilâhıdır. Bunun için Allah’a cihet isbatı çoğunluğa göre küfürdür. Küfrü ifade eden bir kavram ise iman alâmeti olamaz.” (Ez-zevâcir An İktiraf’il-Kebâir, Kayıhan Yayınları, İstanbul, 1997; s. 73)

    Yine İbni Hacer el-Heytemî rahimehullah diyor ki:

    Yahudinin birisi hazret-i Ali’ye (radıyallahü anh): “Allahımızın varlığı ne zamandandır?” deyince, Hazret-i Ali’in rengi değişip dedi ki: “Hiç bir mekân ve varlık yokken, o keyfiyetsiz olarak vardı. Zaman bakımından hiç bir evveli ve sonu yoktur. Ondan başka her şeyin sonu gelir.” (Es-Savâiku’l-Muhrika, Bedir Yayınevi, s. 297)

    Molla Aliyyülkârî rahimehullah diyor ki:

    “Allahü Teâlâ’nın cisim olduğunu, mekânı bulunduğunu, Allahü Teâlâ üzerine zaman geçtiğini söyleyen kimse de kâfirdir. Böyle bir kimse için iman hakikati sabit olmamıştır…. Allah bir mekânda değildir. Yukarıda değildir, aşağıda değildir, başka cihetlerde değildir. Allahü Teâlâ üzerinden zaman geçmez. Allah bir şeyin içine girmiş değildir, bir şeyin mahalli de değildir.” (Fıkh-ı Ekber Şerhi)

    Büyük alim Zâhid el-Kevserî rahimehullah diyor ki:

    “Haşviyye taifesinin, kitaplarında İmam Malik ve İmam Ebu Hanife’den rivayet ettikleri -teşbih ve tecsim ifade eden- görüşler sahih senedlerle nakledilmiş değildir.” (Makâlât, 411; bkz. Ehl-i Sünneti Müdafaa ve Bid’atleri Tenkid, Bedir Yayınevi, İst., 2005, s. 122)

    “Allah’a yön tayin etmeye “küfür” ıtlak eden kimseler, imâmlar arasında son derece çoktur. Allah’ın cihetten münezzeh olduğunun delillerinden biri de “kulun Allah’a en yakın olduğu vakit secdede olduğu andır.” hadisidir. Bu hadisi Nesâî ve başkaları rivayet ettiler.” (Es-Seyfü’s-Sakîl; bkz. İnkişaf Dergisi, No:7)

    “Eynellah hadisi diye bilinen hadiste geçen “Allah nerededir?” ifadesindeki “eyne” (nerede) sorusu, bir mekân kasdedilerek sorulabileceği gibi, “mekânet, mevki” kasdedilerek de sorulabilir. Bu durumda söz konusu hadisteki sorunun anlamı şudur: Allah’ın senin nazarındaki mevkii nedir?” (Makâlât, 381; bkz. Ehl-i Sünneti Müdafaa ve Bid’atleri Tenkid, Bedir Yayınevi, İst., 2005, s. 121-122)

    “Buradaki [Mirac hadisesindeki] “urûc” (yükselme) Allahü teâlâya mekân olarak yaklaşma ifade etmez. Çünkü O’na yaklaşmak mesafe katetmekle olmaz. Zira Allahü teâlâ meâlen (Secde et ve yaklaş) [el-Alak, 19] ve Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem (Kulun Allah’a en yakın olduğu an, secde anıdır) buyurmuşlardır.” (Makâlât, 518; bkz. Ehl-i Sünneti Müdafaa ve Bid’atleri Tenkid, Bedir Yayınevi, İst., 2005, s. 123)

    “Cenâb-ı Hakkın, meâlen (Göklerle yeri ve aralarındakileri altı günde yaratan O’dur. Sonra Arş’a istivâ etti. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve ona yükseleni hep bilir. Her nerede olsanız sizinle beraberdir. Allah bütün yaptıklarınızı görendir.) [el-Hadid, 4] buyurduğu ayet-i kerimede “istivâ” ile “ma’iyyet”i (kullarla beraber olmayı) birlikte zikretmiş olması, istivânın bir mekâna yerleşme anlamında olmadığının kesin delillerinden birisidir.” (Makâlât, 366-367; bkz. Ehl-i Sünneti Müdafaa ve Bid’atleri Tenkid, Bedir Yayınevi, İst., 2005, s. 122)

    İmam-ı Gazalî hazretleri Kimyâ-yı Saâdet kitabının çeşitli yerlerinde, mesela Bedir Yayınevi’nin neşrettiği tercümenin 9. baskısının 96. sayfasında şu bilgileri veriyor:

    “Kelime-i tevhîdin ma’nâsını, Ehl-i sünnet âlimleri şöyle bildiriyor: İnsanlar yok idi. Sonradan yaratıldı. İnsanların bir yaratanı vardır. Her varlığı, O yaratmışdır. Bu yaratan birdir. Ortağı, benzeri yokdur. Bir ikincisi yokdur. O, hep var idi. Varlığının başlangıcı yokdur. Hep vardır. Varlığının sonu olmaz. Yok olmaz. Onun hep var olması lâzımdır. O, yok olamaz. Varlığı kendindendir. Hiçbir sebebe ihtiyâcı yokdur. Ona muhtâç olmıyan hiçbirşey yokdur. Herşeyi var eden, her vârı her an varlıkda durduran Odur. O, madde değildir. Cisim değildir. Bir yerde değildir. Hiçbir maddede bulunmaz. Şekli yokdur. Ölçülmez. Nasıldır diye sorulmaz. O deyince, akla hayâle gelen herşey, O değildir. O, bunlara benzemez. Bunlar hep Onun mahlûklarıdır. O, mahlûkları gibi değildir. Akla, vehme, hayâle gelen herşeyi, O yaratmakdadır. Yukarıda, aşağıda, yanda değildir. Yeri yokdur. Her varlık, Arşın altındadır. Arş ise, Onun kudreti, kuvveti altındadır. O, cisim değildir. Arş, Onun lutfu ve kudreti ile vardır. O, ezelde, sonsuz öncelerde nasıl ise, şimdi hep öyledir. Arşı yaratmadan önce nasıl idi ise, ebedî sonsuz geleceklerde de, hep öyledir. Onda değişiklik olmaz. Onun sıfatları vardır. Bu sıfatlarında da, hiç değişiklik olmaz. Değişiklik olmak, kusûrdur. Onda kusûr, noksanlık yokdur. Hiçbir mahlûkuna benzemez ise de, bu dünyâda, Onu kendisinin bildirdiği kadar bilmek ve âhıretde görmek vardır. Burada nasıl olduğu anlaşılamadan bilinir. Orada da, anlaşılamadan görülecekdir.” (Kimyâ-yı Saâdet)

    Büyük İslam alimi İmam-ı Rabbâni rahime-hullahü teâlâ Ehl-i sünnet itikadını şöyle izah ediyor:

    “Noksân sıfatlar, Onda yokdur. Allahü teâlâ, maddelerin, cisimlerin, arazların, ya’nî hâllerin sıfatlarından ve bunlara lâzım olan şeylerden münezzehdir, uzakdır. Allahü teâlâ, zamanlı değildir, mekânlı değildir, cihetli değildir. Bir yerde, bir tarafda değildir. Zamanları, yerleri, cihetleri O yaratmışdır. Birşey bilmiyen bir kimse, Onu, Arşın üstünde sanır, yukarıda bilir. Arş da, yukarısı da, aşağısı da, Onun mahlûkudur. Bunların hepsini, sonradan yaratmışdır. Sonradan yaratılan birşey, kadîm olana, her zaman var olana, yer olabilir mi?…Allahü teâlâ, madde değildir, cisim değildir, araz, hâl değildir. Hudûdlu, boyutlu değildir. Uzun, kısa, geniş, dar değildir. Ona, (Vâsi’) ya’nî geniş deriz. Fakat; bu genişlik, bizim bildiğimiz, anladığımız gibi değildir. O, (Muhît)dir. Ya’nî herşeyi çevirmişdir. Fekat, bu ihâta, çevirmek, bizim anladığımız gibi değildir. O, (Karîb)dir. Yakındır ve bizimledir. Fekat, bizim anladığımız gibi değil! Onun vâsi’, muhît, karîb ve bizim ile berâber olduğuna inanırız. Fakat, bu sıfatların ne demek olduğunu bilemeyiz. Akla gelen herşey yanlışdır, deriz. Allahü teâlâ, hiçbirşeyle ittihâd etmez, birleşmez. Hiçbirşey de Onunla birleşmez. Ona hiçbirşey hulûl etmez. O da, birşeye hulûl etmez. Allahü teâlâ, ayrılmaz, parçalanmaz, tahlîl [analiz], terkîb [sentez] edilmez. Onun benzeri, eşi yokdur. Kadını, çocukları yokdur. O, bildiğimiz, düşünebileceğimiz şeyler gibi değildir. Nasıl olduğu anlaşılamaz, düşünülemez. Benzeri, nümûnesi, olamaz. Şu kadar biliriz ki, Allahü teâlâ vardır. Bildirdiği sıfatları da vardır. Fakat kendisinde, varlığında ve sıfatlarında akla gelen, hayâlimize gelen herşeyden münezzehdir, uzakdır. İnsanlar Onu anlayamaz.” (Mektubat, 2.cilt, 67.mektup)

    Küllümâ hatara bî-bâlike, Allahü gayrü zâlike.

    Hazırlayan: Murat Yazıcı

    EBUBEKİR SİFİL’İN MAKALESİ
    Soru:”Yukarda Allah var” tarzı sözler halk arasında çok yaygın. Bu gibi sözler insanları küfre götürür mü?

    Cevap:Allah Teala’ya mekân isnadı anlamına gelen bu türlü sözlerin itikadî bakımdan çok tehlikeli olduğunu bilmemiz gerekir. Evet belki mekân isnadı niyet ve iradesiyle söylenmiyor, belki sadece ağız alışkanlığı ve bu yönüyle mazur görülebilir bir “masumiyet” telakkisiyle karşılanabileceğini düşünenler çıkabilir. Ancak Allah Teala hakkında “tenzih akidesi”yle bağdaşmayan her türlü düşünce, tasavvur ve sözü dilimizden de kalbimizden de uzak tutmak zorundayız. Bu türlü sözlerin dilimizde yer etmesi demek, bir süre sonra tasavvurumuzu da etkilemesi demektir. Yani bu türlü sözleri söyleye söyleye bir süre sonra Allah Teala’nın “yukarıda” olduğu gibi bir telakkiye kapılmak mümkün olabilir. Allah Teala’ya bir yön ve mekân isnadı ise O’nun cisimlere mahsus özelliklerle tavsifi demektir. Oysa Allah Teala bundan yüce ve münezzehtir.

    Bu soruyu vesile edinerek İmam Ebû Hanîfe’nin hayli istismar edilen bir ifadesi üzerinde durmak istiyorum. İmam, el-Fıkhu’l-Ebsat’ta şöyle diyor: “Rabbimin gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum diyen kimse kâfir olur. Aynı şekilde, “Allah Teala Arş’ın üzerindedir; Arş’ın gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum” diyenin durumu da böyledir.”

    Bu sözlere sarılarak İmam Ebû Hanîfe’nin, Allah Teala’nın –haşa– gökte olduğunu söylediğini ileri sürmek doğru değildir. Zira burada İmam, Allah Teala’nın gökte veya yerde olduğunu söylemekle O’na bir mekân isnad edilmiş olacağını vurgulamaktadır. Buradaki tekfirin anlamı budur.

    Nitekim İmam Ebû C’afer et-Tahâvî’nin naklettiği “Akîde”de şöyle denmektedir: “Allah, varlığı için birtakım sınır ve son noktalar bulunmasından, erkân, aza ve edevattan yüce ve beridir. Mahlukatı ihata eden altı yön O’nu ihata edemez.”

    Mezhebin üç büyük imamının itikadî çizgisini yansıtan el-Akîdetu’t-Tahâviyye’nin matbu şerhleri arasında İbn Ebi’l-İzz’e ait olanı, bu ifadeyi şöyle açar: Allah Teala mahlukatından ayrı[1] bir varlığa sahiptir ve bu anlamda Allah Teala için bir sınır tayin etmemek O’nun varlığını nefyetmek olur.”[2] Hayli yaygın olmasına rağmen bu şerhin “aykırı” tarzı burada da kendisini göstermektedir.

    Buna mukabil mesela Abdülganî el-Guneymî el-Meydânî’nin izahı şöyledir: “Allah Teala’yı altı yön ihata edemez. Zira Allah Teala o altı yönü yaratmadan önce de var idi ve O, önceden nasıl idiyse şimdi de öyledir. Diğer varlıklar ise böyle değildir…”[3]

    Hasan Kâfî el-Akhisârî de şu izahı yapar: “Çünkü altı yön muhdestir ve altı yön tarafından ihata edilmiş olmak, muhdes alemin özelliklerindendir. Allah Teala ise kadimdir. O var iken ne mekân, ne zaman, ne üst, ne alt, ne de başka birşey vardı! Altı yönün sair mahlukatı ihata etmesi gibi herhangi bir şey O’nu içine alamaz, ihata edemez. Bilakis ilmi, kudreti, kahrı ve saltanatı ile O her şeyi ihata eder; gökte ve yerde O’nun ilminden zerre miktarı bir şey bile gizli kalmaz..”[4]

    [1] Buradaki “ayrı” kelimesi “farklı” anlamında değil, “munfasıl, mahlukata bitişik olmayan” anlamındadır.

    [2] Bkz. İbn Ebi’l-İzz, Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye, 219.

    [3] el-Meydânî, Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye, 75.

    [4] Hasan Kâfî el-Akhisârî el-Bosnevî, Nûru’l-Yakîn fî Usûli’d-Dîn, 157.

    Bir önceki yazıdan devam:

    Boşlukta bir yer tutmak, belli bir yönde bulunmak, belli bir özgül ağırlığı, sınırları, uzuvları bulunmak … gibi mahlukata/cisimlere mahsus özelliklerin Allah Teala’ya izafesinden sakınılması gerektiği konusunda sadece İmam Ebû Hanîfe değil, diğer büyük imamlar da hassas davranmışlardır. Bir önceki yazıda naklettiğim gibi, “Allah Teala mahlukatından ayrı bir varlığa sahiptir ve bu anlamda Allah Teala için bir sınır tayin etmemek O’nun varlığını nefyetmek olur” diyen İbn Ebi’l-İzz ve aynı çizgideki “Selefîler”in aksine, dört mezhep imamından nakledeceğim ifadeler, bu meselede teşbih ve tecsimden şiddetle kaçınılması gerektiğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

    İmam Ebû Hanîfe’nin tavrını bir önceki yazıda kısmen yansıtmaya çalışmıştım. Allah Teala’nın Arş’a istivası meselesindeki tavrı da aynı paraleldedir: “Allah Teala, kendisi için bir ihtiyaç ve (Arş’ın üzerine) istikrar (yerleşme, mekân tutma) olmaksızın Arş’a istiva etmiştir. O, Arş’ı da diğer mahlukatı da korumaktadır. Eğer (Arş’a ve bir yerde yerleşip mekân tutmaya) muhtaç olsaydı, tıpkı mahluklar gibi alemi yoktan var etmeye ve idareye muktedir olamazdı. (Bir mekânda) oturmaya ve karar kılmaya muhtaç olsaydı, Arş’ı yaratmadan önce Allah Teala nerede idi? Yüce Allah bundan münezzehtir.”[1]

    İmam Mâlik de Allah Teala’nın varlığı için yukarıda zikredilen hususların söz konusu edilemeyeceğini belirtir ve “Sınır tayinine gitmeksizin ve teşbihe düşmeksizin” diyerek genel ilkeyi çizer.[2]

    İmam eş-Şâfi’î, kendisine nisbet edilen el-Fıkhu’l-Ekber isimli eserde[3] şöyle der: “Eğer “Allah Teala, “Rahman Arş’a istiva etmiştir” buyurmuştur” denirse şöyle cevap verilir:

    “Bu (türlü) ayetler bunlara ve benzerlerine, ilimde derinleşmek arzusunda olmayan kimseleri cevap vermede şaşkınlığa sürükleyen müteşabihattandır. Yani bu kimseler bu türlü ayetleri olduğu gibi kabul edip, araştırma yapmamalı ve bunlar üzerinde konuşmamalıdır. Çünkü kişi ilimde rüsuh (derin kavrayış) sahibi olmadığı zaman şüpheye ve vartaya düşmemekten emin olamaz. Onun, Allah Teala’nın sıfatları hakkında, zikrettiğimiz gibi inanması gerekir. Allah Teala’yı hiçbir mekân ihata edemez. O’nun üzerinden zaman geçmez. O, hudut ve son noktalara sahip olmaktan münezzehtir; mekân ve yönlerden müstağnidir. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (42/eş-Şûrâ, 11)[4]

    İmam Ahmed b. Hanbel’in görüşü de diğerlerinden farklı değildir. el-Hallâl, onun şöyle dediğini nakletmiştir: “Allah Teala Arş’a, kendisi için bir sınır söz konusu olmaksızın, sıfatsız (keyfiyetsiz) olarak, vasfedilmeyecek bir tarzda, dilediği gibi ve dilediği şekilde istiva etmiştir.”[5]

    Elbette konu hakkında imamlardan yapılabilecek nakiller bunlardan ibaret değildir. İlgili çalışmalarda detaylı bilgi mevcuttur.[6]

    [1] İmam Ebû Hanîfe, el-Vasıyye, 73.

    [2] Ebû Bekr b. el-Arabî, Ahkâmu’l-Kur’ân, IV, 1740.

    [3] Bkz. Keşfu’z-Zünûn, II, 1288. Kâtip Çelebi, belirttiğim yerde bu eserin İmam eş-Şâfi’î’ye nisbetindeki şüpheye dikkat çeker. Ancak Fuad Sezgin hoca Târîhu’t-Turâs’da (I, 491) Ezher kütüphanesinde bu eserin hicrî 292 yılında istinsah edilmiş bir nüshasının bulunduğunu belirtir ve şöyle der: “Eğer bu tarih doğru ise, söz konusu kitabın eş-Şâfi’î’ye nisbetindeki şüphe ortadan kalkar.”

    [4] İmam eş-Şâfi’î, el-Fıkhu’l-Ekber, 17.

    [5] Bunu el-Kevserî, el-Hallâl’ın es-Sünne’sinden nakletmiştir. Bkz. İbnu’l-Cevzî’nin Def’u Şübehi’t-Teşbîh’i, 28 (1 nolu dpnt).

    [6] Örnek olarak bkz. Ebubekir Sifil, Çağdaş Dünyada İslamî Duruş, 144 vd.

    Kaynak: Milli Gazete, 7-8 Ocak 2006

    Murat Yazıcı

  25. ÇAĞDAŞ SELEFİLİK VE KUTLU DOĞUM – Necip ALEMDAR
    Asırlardır müslümanlar rebiu’l-evvel ayında Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün mevlidini ihya eder. Bu çerçevede Kur’an-ı Kerim, naat-şiir okur, oruç tutar, tasliyede bulunur; mali durumu yerinde olanlar, eşraf ve fukara ayırımı gözetmeden ziyafet verir, hediye dağıtır.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Karşıt olarak nitelediği ameliyeleri bidat, şirk, dalalet, küfür gibi olumsuz anlam taşıyan kavramları kullanarak “gayr-i meşru” ilan eden çağdaş selefiliğin bidat kavramı ile olumsuz anlam yüklediği, dolayısıyla da uzak durulması gereken bir dalalet olarak gördüğü konulardan biri de, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün doğumu çerçevesinde yapılan “mevlid” kutlamasıdır.

    xxx

    Yakın dönemde yaşayan selefi düşünceye mensup pek çok yazar mevlidin bidat olduğunu iddia eden makaleler/reddiyeler kaleme almıştır.[1] Mevlid etrafında yapılan tartışmalar çağdaş selefiliğin, var oluşunu inkarı üzerine bina ettiği “tevessül” gibi konuları dahi geride bırakmıştır. Bazı İslam ülkelerinde halk arasında “kandil geceleri” olarak bilinen, bereketli zamanlar öncesinde hutbelerde cemaate sakınılması gereken şeyler babında, mevlidi ihya da anlatılır ve mutlaka o günde Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nü anacak/anlayacak ihtifallerden uzak durulması gerektiği söylenir. Çağdaş selefi düşünceyi benimseyen yazar ve vaizlerin idaresindeki gazete ve kürsülerde de rebiulevvel ayı yaklaştığında ağırlıklı olarak mevlidin zararları işlenir. Bazı dergiler de mevlidin ne derece şeni bir bidat olduğunu savunan makaleler neşreder. Bütün bunlara gerekçe olarak selefin mevlidi ihya etmemesi ve mevlid çerçevesinde yapılan ihtifallerde İslami esaslara riayet edilmemesi gösterilir.
    Bu durum bilgi kirliğinin yanında saf Müslüman zihinlerde soru işaretleri de oluşturmuştur. Dergimiz merkezini arayan ya da mail gönderen pek çok okur mevlid etrafında yapılan tartışmaların nasıl anlaşılması gerektiğini ve konu ile alakalı İslam’ın fasl edici hükmünü ortaya koyan bir makale yazılmasını talep ettiler.
    İslam’ın mevlid hakkındaki hükmünü tesbit gayesiyle kaleme alınan bu makalede öncelikle mevlidin bidat olduğunu iddia edenler ve aksini söyleyenlerin görüş ve delilleri tahlil edilecek sonra tercihte bulunulacaktır.
    MEVLİD
    İslam’ın esasları “halidî” özelliğe sahiptir. Halidîlik, halefin selefle; iman, fikir ve amelde birlikteliğini sağlar. Bu yüzden insanlar peygamberlere ulaşma, peygamberler de birbirlerini tanıma iradesi içerisinde olmuşlardır. Nitekim Allah Teala Resul-i Ekrem’e hitaben: “Peygamberlerin haberlerinden, senin kalbini sağlamlaştıracak her şeyi sana anlatıyoruz.”[2] buyurmaktadır. Nasıl Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün kalbi peygamber haberleriyle mesrur oluyorsa, Müslümanların gönül dünyası da O’nun siretini anlatan eserler ve O’nu anma çerçevesinde akdedilen ihtifallerle ferahnak olur.
    Ulema mevlidle yaşanan ruhi değişimi kalıcı ve O’nun siretini sürekli okunur kılmak amacıyla mevlidle alakalı çok sayıda eser kaleme almıştır. Hafız İbn Nasıruddin ed-Dımeşkî bu eserlerin bir kısmını üç ciltten oluşan: “Camiu’l-Asâr fî Mevlidi’n-Nebiyyi’l-Muhtâr” adlı kitabında bir araya getirmiştir.[4]
    Allah Resulü’nün Viladeti
    Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün hesap-kitap bilmeyen, okur-yazar olmayan, meşhur hadiseler dışında tarih tutmayan ümmî bir toplumda dünyaya gelmesi doğum tarihiyle alakalı farklı rivayetlerin oluşmasına neden olmuştur.
    Cumhur, Efendimiz’in “fîl hadisesi”nin olduğu yılın rebiu’l-evvel ayının pazartesi günü dünyaya geldiği hususunda ittifak etmiştir. Fakat viladetin söz konusu ayın dokuz, on ya da on ikinci günlerinden hangisine tekabül ettiğinde ihtilaf vardır. İbn Dihye rebiu’l-evvelin dokuzuncu günü dünyaya geldiğini, tarihçilerin de bu noktada fikir birliği içerisinde oldukların belirtmektedir. Mahmud Paşa da matematiksel araştırmalarla doğum gününün hicri dokuz rebiu’l-evvel (yirmi nisan 571) tarihine muvafık olduğunu söylemektedir.[4]Doğum günün ihtilaflı olmasından dolayı bazı bölgelerde ihtifallerin başlangıç tarihleri senelere göre değişiklik arz etmiştir. Nitekim mevlidle alakalı ihtifali ilk olarak başlatan Erbil’in idarecisi Muzafferuddin de kutlamaları bir yıl rebiu’l-evvelin sekizinci, diğer yıl ise on ikinci günün gecesinde yapar, böylelikle iki rivayetle de amel etmiş olurdu[5].

    dxa

    Mevlidin İçeriği
    Mevlid; Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün dünyayı teşrifi, çocukluğu, risaleti, mucizeleri, ahlakı, evsafı yanında O’na iktida edebilmek için gerekli olan meseleleri ihtiva eder.
    Nitekim Abdullah b. Ravaha, Ka’b. Züheyr, Hassan b. Sabit gibi şair sahabiler de O’nun bu yönlerini anlatır, O’na tazimde bulunurlardı. İnşad edilen şiirler, dinleyiciler üzerinde azim tesirler uyandırır, sahabenin Allah Resulü’ne ittibaı güç kazanırdı.
    Sonraki yüzyıllarda gelen müellif ve şairler de mevlid ihtifallerinde mevcut geleneği devam ettirdiler. O’nu anlatan ürünlerini O’na yaklaşma ve şefaatini kazanma vesilesi olarak gördüler. Maddi imkanı yerinde olanlar Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün doğum gününde insanlara ikramda bulundular. O’nunla sevinenler, hediyelerle insanları sevindirirler.
    Mevlidin Bidat Olduğunu Söyleyenler
    Çağdaş selefiliğin mevlidle ilgili kanaatinin oluşmasında önemli etkisi bulunan Ebû Hafs el-Fâkihânî, Abdulaziz b. Baz, Ebû Bekir el-Cezâirî gibi selefi yazarlar mevlidin bidat olduğunu iddia etmektedirler.
    Çağdaş selefilik, bidat olarak gördüğü mevlide ilk olarak Fatimiler tarafından ihdas edilmesi, bayram olarak algılanması ve ihtifallerde İslami esaslara uyulmaması gibi nedenlerden dolayı karşı çıktığını söylemektedir.
    İbn Teymiyye
    Çağdaş selefiliğin en güçlü referanslarından olan İbn Teymiyye’nin mevlid ile alakalı tesbit ve görüşü muasır takipçilerine göre daha mutedildir. İbn Teymiyye, mevlidle alakalı şöyle demektedir: Bazı insanlar mevlidi ya Hz. İsa’nın doğumunu kutlama noktasında Hrıstiyanlara benzemek ya da Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’ne duydukları sevgi ve O’nu yüceltmek gayesiyle ihdas etmişlerdir. Yemin olsun ki mevlidi sevgi ve ictihatlarından dolayı yapanları Allah mükafatlandıracaktır.
    Yukarıdaki ifadeleri söyleyen İbn Teymiyye, bidat olarak gördüğü mevlidi ihya edenleri ilahi ecir almalarına rağmen Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün emrine uyma noktasında gevşeklik göstermekle itham eder. Ona göre mevlidi ihya edenler Mushaf’ı süsleyip de okumayan ya da okuyup ona tabi olmayan kişilere benzemektedir.
    İbn Teymiyye mevlidi ihya edenlerin bu ameliyelerinden dolayı sevap kazanmalarını Ahmed b. Hanbel (rahimehullah)’den naklettiği bir fetva ile delillendirir. Ahmed b. Hanbel’e bazı devlet adamlarının Mushaf’ı süslemek için bin dinar harcadıkları sorulduğunda, kendi mezhebinde Mushaf’ı süslemek mekruh olmasına rağmen devlet adamlarının uygulamasına karşı çıkılmamasını söyler. İbn Teymiyye, Ahmed b. Hanbel’in; Kur’an’ın tezyinine harcanmayan fonun gece sohbetlerini havi kitaplara ya da şiir ve felsefe eserlerine sarfedilmesini önlemek gayesiyle böyle bir fetva verdiğini ifade eder. [6]Görüldüğü gibi, İbn Teymiyye mevlidi çağdaş selefiler gibi bütünüyle gayri meşru ilan etmeyip garip gerekçelerle amel-i salih kapsamında değerlendirmiştir.
    Mevlid Bidat İlişkisi
    Bidat; öncesi olmayan, sonradan ortaya çıkan şey demektir. Buna göre Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabın yapmadığı, onlar tarafından bilinmeyen daha sonra Müslümanlar arasında ortaya çıkan ameliyeler bidat kapsamına girer.
    Istılahta bidat, kendisinden uzak durulması gereken dalalet olarak tarif edilir. Tarifin bu şekilde yapılmasının arka planında şu hadisler vardır: “Kim bu bizim dinimizde onda olmayan bir şeyi ihdas ederse o batıldır.”[7] , “Her bidat delalettir.”[8]
    Bidatla ilgili şeri hüküm tesbit edilirken kelimenin lügat anlamı esas alınırsa hayatın tabi akışı inkar edilmiş olur. Çünkü dünyada sürekli bir değişim yaşanmaktadır. Hayat sürekli yenilenmektedir. Bu ilahi bir kanundur. Saadet asrında da olaylar ve onlara bağlı olarak verilen hükümler değişmiştir. Bu dinin temel inanç esaslarına aykırı olmadığı gibi; bizzat dinin, müctehitlerden talebidir.
    İslam “Dinde asıl olan mubahlıktır.” kaidesini vaz ederek değişim alanına giren konuları nasslara aykırı olmama şartıyla meşru addeder.
    Tarih boyu hiçbir alim de bidati lügat anlamında kullanıp bu çerçevede hüküm vermemiştir. Nitekim Şatibî bidati şu şekilde tarif etmektedir: “Dinde uydurulan, şeriata benzeyen bir yoldur. Ona tabi olmakla şeri disiplinde amaçlanan şey kastedilir.” [9] Buna göre bir şeyin bidat olabilmesi için onu icad eden ya da icra edenin bidati dinin içinde bir unsur olarak görmesi gerekir. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün ondan sakındırmasının nedeni de bu tür bir algılamadan kaynaklanmaktadır. Bidatla ilgili yukarıda anlamı verilen hadiste geçen “men ahdese fî emrina haza…” ifadesinde ki “fî emrina haza” dan maksat da “din”dir[10].
    Dinin sahibi Allah Teala’dır. Onda insanın artırma ya da eksiltme hakkı olamaz. Bidatı icad eden ise Allah’ın dinine onda olmayan unsurları dahil etmektedir. Bu yüzden bidat kesin bir dille reddedilmiştir.
    Bidat Sünnet-i Hasene İlişkisi
    Bidatın ıstılah tarifi esas alındığında insanın dini ya da dünyevi bir gaye ya da maslahata dönük ortaya attığı fakat dinin aslından ya da hükümlerinden biri olarak addetmediği fiil ve tasarrufların bidat olmadığı görülmektedir. Bu tür fiiller, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün ifade ettiği şekilde ya: “sünnetün hasenetün/güzel bir çığır” ya da “sünnetün seyyietün/kötü bir yol” olarak isimlendirilir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve selem) Müslim’in rivayet ettiği hadiste şöyle buyurmaktadır: “Kim İslam’da güzel bir çığır (sünneten haseneten) açar da, kendisinden sonra onunla amel edilirse, o kimseye bu çığırla amel edenlerin ecri kadar sevap yazılır, hiç birinin ecrinden de bir şey eksilmez. Kim de İslam’da kötü bir yol açar (sünnetün seyyietün) kendinden sonra onunla amel edilirse, o kimseye açtığı bu yolla amel edenlerin günahı kadar yazılır, hiçbirinin günahından da bir şey eksilmez[11].
    İnsana ait fiiller ve tasarrufların bidat kavramı dışında kalanları, ilahi emir ve yasaklarla çatışırsa haram ve mekruh gibi muhtelif başlıklar altında toplanırlar. Bu tür mevzuların sonradan ortaya çıkmalarıyla önceden var olmaları arasında bir fark yoktur.
    Eğer mevlid şeri hükümlere ne karşı ne de muvafık bir konumda değilse bu durumda ihtiva ettiği hükümlerin sonuçlarına bakılır. İslam’ın riayet etmeyi gerekli kıldığı “zaruraâ-ı hamse” başlığı altında toplanan “din, hayat, akıl, nesil, mal” gibi hususlardan birinin gerçekleşmesini temin ediyorsa bu, “sünnetün hasenetün” bağlamında değerlendirilir. Bu da kendi içerisinde maslahatı gerçekleştirme sürecinde kendisine duyulan ihtiyaç nisbetinde mendub, vacip gibi isimler alır. Eğer bu beş husustan birini yıkmaya ya da zarar vermeye matuf olursa bu durumda “sünnetün seyyietun” başlığı altına girer. Kötülüğü de, zararı nisbetinde farklılık arz eder. Bazen mekruh bazen de haram olur. Eğer her tür zararlardan uzaksa mübah addedilir.
    Buna göre bidati ikiye ayırıp birine “seyyie/kötü” diğerine ise “hasene/iyi” demek İslami kabullerle çelişir. Çünkü bidat peygamber dilinde “dalalettir.” Ayrıca bidat dinde artışı ya da ona yeni şeyler izafe etmeyi gerektirir. Bazı alimlerin “bidat-ı hasene” şeklindeki ifadeleri ise mecazi anlamdadır. Onlar gerçekte bununla “es-sünnetu’l-hasene” yi kastetmektedirler[12].
    Müslümanların belli münasebetler çerçevesinde idrak ettikleri hicri yılbaşı, İsra-Miraç, Mekke’nin Fethi, Bedir Gazvesi, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün mevlidi gibi ihtifaller “sünnetün hasenetün” bağlamında değerlendirilir. Çünkü bunlar netice itibariyle maslahattırlar. Bu ihtifallerdeki anma ve anlama ameliyeleri ile müminlerin yürekleri yeniden var olur. Kur’an-ı Kerim okuma, ayetleri tefekkür, tezekkür gibi şarinin zamana bağlı olmaksızın emrettiği ameliyeler daha yoğun bir şekilde yapılır.
    Mevlid ve ona benzeyen ihtifaller dinin özüne dahil birer unsur olarak algılanmadığından bidat kapsamına da girmezler. Çünkü adettirler. Adet dinin esasına dahil olmadığından terki durumunda bir şey gerekmez. Dinin esasını teşkil eden unsurlardan biri terk edildiğinde ise mükellefler günahkar olur.
    Tarihi Arkaplan
    Çağdaş selefilik, mevlidin tarihi arka planını reddedilmesinin nedenleri arasında zikreder. Onların iddiasına göre mevlid, Fatimi Devleti’ne dayanır. İlk mevlid ihtifali hicri 362 yılında Kahire’ye gelen el-Muizlidinillah tarafından ramazan ayında okutulan altı mevlidle icra edilmiştir. El-Muizlidillah söz konusu mevlidleri Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem), Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve mevcut halife için okutmuştur. İlerleyen yıllarda Fatimiler mevlidlerde çeşitli etkinlikler düzenler, mevlid sahibi için hutbeler irat ederlerdi.
    Suyutî mevlidi ilk olarak ihdas edenin Fatimiler değil Erbil hükümdarı Muzaffer (Ebû Said) olduğunu söylemektedir. Suyutî mevlidlerde yanında büyük alim ve sufileri de bulunduran Muzaffer’le alakalı Ebu’l-Hattab İbn Dihye’nin “et-Tenvîr fî Mevlidi’l-Beşîri’n-Nezîr” adını koyduğu bir kitap telif ettiğini de zikreder[13].
    Babasının vefatından sonra h. 563 yılında devlet başkanı olan Muzaffer’in mevlid ihtifali ile alakalı değerlendirmelerde bulunan İbn Hallikân yapılanları vasf etmenin güç olduğunu söyler. Çevre illerden toplanan fakih, sufî, vaiz ve karilerden oluşan geniş halk kitlesi muharrem ayından rebiu’l-evvelin ilk günlerine kadar Erbil’e akın ederlerdi. Her yıl tekrar eden bu uygulamanın sonunda insanlara hediyeler de verilirdi[14].
    Deliller
    Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) tarihteki büyük dini hadiselerle yaşadığı zamanı irtibatlandırır, hadiselerin muayyen tarihleri geldiğinde de meseleyi canlı bir şekilde tezekkür ederdi. Medine’ye hicret ettiğinde Aşura günü Yahudilerin oruç tuttuklarını görünce sebebini sormuş; “Bu Allah Teala’nın Firavun’u boğup Musa’yı kurtardığı gündür. Allah’a şükür olarak oruç tutmaktayız.” cevabını alınca, “Biz Musa’ya sizden daha yakınız.” deyip kendi oruç tutmuş, ashabına da tutmalarını emretmiştir[15].
    Bilindiği üzere, kulun Allah’a şükrü, secde, oruç, sadaka, Kur’an-ı Kerim okumak gibi çeşitli ibadetlerle olur.[16] Yahudiler Hz. Musa’nın kurtulması ve Firavun’un boğulması nimetini onlara ihsan eden Allah’a oruç tutarak fiili şükürde bulunmuşlardır. Müslümanlar da onlar için en büyük nimet olan Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün mevlidini çeşitli ibadetlerle Allah’a şükrederek ihya etmektedirler. Bazı alimler, mevlidin Hz. Musa ile ilgili hadiseye uygunluk arz etmesi için Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün viladetinin tesbit edilmesi ve şükrün özellikle o gün izhar edilmesi gerekir, demektedir. Fakat şükrün ifasını gerektiren ibadetler için bir gün söz konusu olmadığından mevlidi de gün ile sınırlamak doğru olmaz.
    Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) pazartesi günü tuttuğu orucun gerekçesini açıklarken: “Bugün dünya geldim.[17]” demiştir. Buna göre Mevlid-i Nebi’yi ilk ihya eden, o gün oruç tutarak Allah Teala’ya şükreden Resul-i Ekrem’dir.
    Günümüzde Müslümanların mevlid ihtifalleri şekil açısından kısmi farklılıklar arz etse de Aşure ve pazartesi günleri Efendimiz’in tuttuğu oruçların gayesi ile tamamen örtüşmektedir. Zira hepsi ilahi rızayı celbetmek için îfa edilmektedir.
    Kur’an-ı Kerim Müslümanlara İslam’ın ulvi değerleriyle meşru ölçüler çerçevesinde sevinmeyi tavsiye etmektedir: “De ki: ‘Allah’ın lütuf ve rahmetiyle; yalnız bunlarla sevinsinler.[18]’” Allah Teala müminlere “rahmet”le sevinmelerini emretmektedir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), şu ayetin delalet ettiği gibi bizzat rahmettir: “Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.” Nitekim İbn Abbas “rahmet” kelimesini Muhammed Mustafa olarak tefsir etmiştir.[19] Müminler Allah Resulü’nün varlığıyla her dem mesrur olur. Fakat doğduğu ay ve gün sürur daha yoğun bir şekilde yaşanır.
    Mevlid İslam coğrafyasında uygulanan alimlerin güzel gördüğü, halkın benimsediği bir gelenektir. “Müslümanların güzel telakki ettiği Allah katında güzel, çirkin addettikleri ise çirkindir.[20]”
    Her pazartesi Ebu Leheb’in azabı Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün doğum müjdesi kendinse verildiğinde cariyesi Süveybe’yi azad etmesinden dolayı hafifler. Muhammed b. Nasıruddin ed-Dimeşki şöyle demektedir:
    [21]Kur’an’ın elleri kurusun diye zemmettiği ebedi cehennemlik o kafir;
    Ahmed’in doğumuna sevindi diye pazartesi günleri daha az azab görür.
    Ömür boyu Ahmed’le sevinen ve muvahhit olarak ölenin hali ise bir düşün nasıl olur.
    Hadis’i şerife göre Süveybe’yi azad ettiğinden dolayı Ebû Leheb’in azabı hafifleyecekse viladetle sevinen Müslümanların sevap kazanmaları evleviyetle mümkündür.
    Suyutî, “mevlid ihtifallerinin esasını teşkil eden, toplanıp Kur’an-ı Kerim okumak, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün dünyaya gelmesi ve doğumu ile yeryüzünde meydana gelen harikuladeliklerle ilgili rivayetleri nakletmek ve sonrasında hazırlanan sofralarda ikram edilen yemekleri yiyip dağılmak, program sahibinin sevap kazanmasını sağlayan hayırlı ameliyeler cümlesindendir.” demektedir. Çünkü mevlidin gayesi Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’ne ta’zimde bulunmak ve doğumu sebebiyle oluşan mutluluğu açığa vurmaktır.[22]
    Mevlidin Muayyen Zamanı
    Mevlid her zaman ihya edilebilir. Her ne kadar muayyen bir zamanı olsa da Allah Resulü’nü anlamak için bir araya gelenler ya da ferdi olarak mevlidi ihya edenler mecur olacaktır. Çünkü mevlit bir ibadet olmadığından vakit dışında da akdedilebilir. Kişinin mecur olmasında esas, niyyettir. Bu durum düğün yemeğine davet edilen, fakat gününden önce tören yerine giden misafire benzer. Nasıl ki tören alanına erken giden konuk ev sahabi tarafından hüsnü kabul görüyorsa, ihtifal sahipleri de mevlidin sahibi tarafından makbul olur.
    Sonuç
    İslam eşyayı doğru okumayı emreder. Kabe’yi tavaf etmek, Safa-Merve’de sa’y etmek, şeytanı taşlamak belli mekanlarda akdedilen ve uzun bir tarihi geçmişi olan ibadetlerdir. Her biri bir anda defaatle yapılır. Tekrar, ibadetlerin gayelerini idrak etmeye katkıda bulunur. Kabe etrafında döndükçe ya da Safa Merve arasında sa’y ettikçe “hakikat” daha yakından tanınır ve mesaj daha net kavranır. Çünkü insan bir şeyi tanıyabildiği ölçüde tasavvur eder. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) de mevlid ile daha yakından tanınacaktır. Fakat bu günde yapılanları Kur’an-ı Kerim, naat, şemail, şiir okumak, oruç tutmak, sadaka vermek gibi hayrî hizmetlerle sınırlı tutmak gerekir.
    Mevlid çerçevesinde yapılan gayri İslamî etkinlikleri gerekçe gösterip mevlidi inkar etmek ise, yılın diğer günlerinde işlenen haram ya da mekruhlardan dolayı yıl boyu yapılan amel-i salihlere sınırlama getirmek gibidir. Bu yüzden mücerred olarak mevlidin meşru olup olmadığını tartışmak akla ziyan bir ameliyedir.
    Dipnotlar:
    [1] Komisyon, Resâil fî Hükmi’l-İhtifâl bi’l-Mevlid, (İki cild halinde tab’ edilen eserde 7 risale vardır.) Riyad, 1997.
    [2] Hud(11): 120.
    [3] Muhammed Zahid Kevserî, Makâlâtu’l-Kevserî, Kahire, ty., s. 365.
    [4] Kevserî, a.g.e., s. 363-69.
    [5] Kevserî, a.g.e., s. 364.
    [6] Ahmed İbn Teymiyye, İktidau’s-Sıratı’l-Mustakîm, Riyad, 2003, s. 404-407.
    [7] Müslim, Akdiye, 8.
    [8] Müslim, Cumua, 13.
    [9] Ebû İshak İbrahim eş-Şâtıbî, el-İ’tisam, Beyrut, 1997, I, 24.
    [10] Benzeri değerlendirmeler için bkz. Said Ramazan el-Butî, “Leyse Küllü cedidin Bida”, s. 150.
    [11] Müslim, Zekât, 20; İlim, 6; Ahmed, Müsned, V, 357.
    [12] Müslim, Zekât, 20; İlim, 6; Ahmed, Müsned, V, 357.
    [13] el-Mutîî, a.g.e., s. 47-48.
    [14] el-Mutîî, a.g.e., s. 49-52.
    [15] Buharî, Savm, 69; Müslim, Sıyam, 19.
    [16] el-Mutîî, a.g.e., s. 48.
    [17] Müslim, Sıyam, 1162.
    [18] Yunus(10): 58.
    [19] Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensur, III, 308.
    [20] İbn Mesud’a ait mevkuf hadis için bkz. Hakîm, Müstedrek, III, 78, h. NO: 4465.
    [21] Muhammed b. Alevî, Menhecü’s-Selef fî Fehmi’n-Nusus beyne’n-Nadar-i ve’t-Tatbîk, y.y., 1419, s. 390.
    [22] Muhammed Bahît el-Mutîî, Ahsanu’l-Kelam, Kahire, 1939, 48.

  26. İBN-İ TEYMİYE’NİN İDDİASININ AKSİNE HZ. AİŞE (R.A.)’İN KABİR ZİYARETİ İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ- Murat Yazıcı
    Hz. Âişe’nin Meyyitlerin İşitmesi Hakkındaki Akidesi:

    Buhârî’de ve Müslim’de yazılı olan hadîs-i şerîfe göre, Bedir’de öldürülen kâfirlerin, birkaç gün sonra, bir çukura konulması emr olundu. Bundan da birkaç gün sonra, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) çukurun başına gelip durdu. Çukurdakilere, isimlerini ve babalarının isimlerini birer birer söyliyerek, (Rabbinizin, size söz verdiğine kavuşdunuz mu? Ben, Rabbimin söz verdiği zafere kavuşdum) buyurdu.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) bunu işitince, (Yâ Resûlallah! Leş olmuş kimselere mi söyliyorsun?) deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) (Beni doğru Peygamber olarak gönderen Rabbimin hakkı için söylüyorum ki, siz beni onlardan daha çok işitmiyorsunuz. Fakat cevab veremezler) buyurdu. (mesela bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, 6. Baskı, DİB Yayınları, Ankara, 1983, 10. cilt, s. 152-154; Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Yayınevi, İst. 1980, c.11, Bab:17, s. 290-291).

    Seyyid Dâvud bin Süleyman rahime-hullahü teâlâ (vefatı h. 1299/m. 1881) ilk olarak 1305 hicrî yılında Bombay’da basılan kitabında diyor ki:

    Hazret-i Âişe (radıyallahü anhâ), yalnız kabirdeki kâfirlerin işitmeyeceklerini söylemişdir. Çünkü, onun bildirmiş olduğu hadîs-i şerîfde, (Bir kimse mü’min kardeşinin kabrini ziyâret eder ve kabir yanında oturursa ve selâm verirse, meyyit onu tanır ve selâmına cevap verir) buyuruldu. Onu tanıması ve selâm vermesi, meyyitin onu gördüğünü ve selâmını duyduğunu göstermekdedir. Âişe (radıyallahü anhâ) kâfirlerin işitmediğini haber verdi ise de, onların bildiklerini de haber vermekdedir. Kendisinin bildirdiği bir hadîs-i şerîfde,(Benim doğru söylemiş olduğumu, onlar şimdi bilirler) buyurulmakdadır. … Çünkü ölmek, bazı câhillerin dedikleri gibi, yok olmak olsa idi, onun bütün duygularının yok olması lâzım gelirdi. Hazret-i Âişenin bildirdiği, Buhârî’de yazılı olan hadîs-i şerîfde, meyyitin bildiği haber verildiği için, duygularının gitmediği anlaşılmakdadır. Diğer Sahâbîlerin haber verdikleri hadîs-i şerîflerde ölülerin işitdikleri bildirilmişdir. Hazret-i Âişenin, bu (işitmek) kelimesinin, kabûl etmek, îmân etmek demek olduğunu zan etmesi, âlimlerin söz birliğine uymamakdadır. Eshâb-ı kirâmın sözleri ile onun sözünü ve onun haberindeki sözlerini birleşdiren en doğru söz yine onun haber verdiği ziyâret hadîs-i şerîfidir. (…) Meyyitin işitmeyeceğini söyleyen birkaç âlim ve meselâ Âişe (radıyallahü anhâ), kabirdeki kâfirlerin işitmeyeceklerini söylemişlerdir. Fakat, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ümmeti içinde şehîd olanların, Velî olanların, kabirlerinde işiteceklerine inanmayan hiçbir âlim yokdur. Hazret-i Âişe de, başkaları da, buna inanmışlardır. Zamanımızda türemekde olan mezhebsizlerin ve bunlara aldanan bazı câhillerin, meyyit işitmez demelerinin, hatta Resûlullahı da buna katmalarının kötülüğü, çirkinliği, buradan anlaşılmakdadır. (Dâvud bin Süleyman, Minhat-ül-Vehbiyye fi Redd-il-Vehhabiyye)

    Nitekim, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi’nde, özetle şu bilgileri görüyoruz:

    Abdullah ibni Ömer’e (radıyallahu anh) ve tâbiîn imamlarından Katâde’ye göre çukurdaki kafirler hakikaten işitmişlerdir. Hazret-i Âişe ise ilim ile te’vil etmiştir ve “sözlerimi sizden iyi işitirler” sözünü “sözlerimin hak olduğunu şimdi pek iyi anlarlar” diye tefsir etmiştir. Fakat bilmek kabiliyetini kabul etmek, işitmek hassasiyetini kabule mani olmadığı mütâleasiyle, İmam-ı Beyhakî ve emsâli alimler Abdullah ibni Ömer’in sözünü tercih etmişlerdir. (bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, 6. Baskı, DİB Yayınları, Ankara, 1983, 10. cilt, s. 153-154’deki dipnot.)

    İbni Kesir de tefsirinde benzer bilgiler veriyor ve şöyle diyor:

    Alimler katında sahîh olan ise İbn Ömer’in rivayetidir. Zîrâ onun sahîh olduğuna birçok yönlerden şâhidler vardır. Bu cümleden olarak İbn Abdülberr’in İbn Abbâs’tan merfû’ olarak rivayet ettiği ve sahihtir dediği bir hadîste şöyle buyrulur: Bir kimse dünyada iken tanımakta olduğu bir müslüman kardeşinin kabrine uğrar da ona selâm verirse Allahü Teâlâ onun ruhunu kendisine iade eder de selâm verenin selâmına karşılık verir. (bkz. İbni Kesir, Rum 52-53. ayetlerin tefsiri)
    Kadı Iyaz, hadislerde beyan edilen işitmenin umumi olduğunu [Bedir’de öldürülenlere has olmadığını] söylemiştir. İmam-ı Nevevi de, “Kabirlere selam vermeyi bildiren hadisler bunu iktiza etmektedir. Zahir ve muhtar olan kavil de budur” demektedir (Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Yayınevi, İst. 1980, c.11, Bab:17, s. 292).
    Tashih’ül Mesail kitabında şu bilgiler mevcut:
    “Muhammed bin İshak’ın Megazi’sinde sağlam senedlerle ve İmam-ı Ahmed bin Hanbel hasen isnadla Hazret-i Âişe’nin (radıyallahü anhâ) Hazret-i Ömer’e (radıyallahü anh) buyrulan hadis-i şerif hakkındaki sözlerinden sonra diyor ki, Hazret-i Âişe (radıyallahü anhâ) bu büyük sahabinin bildirdiği bu hadis-i şerifi sağlam olarak duyduktan sonra, eski kabul etmemezliğinden rücu’ etti. Yani kabul etti. Çünkü hadise olduğu zaman kendisi orada yoktu. Sahih-i Buhari’nin şerhlerinde de bu sözlerin benzerleri bildirilmektedir.” (Mevlânâ Muhammed Fadlurresul, Tashih’ül Mesail, Berekât Yay., İst, 1976, s. 126.)
    İlaveten, Muhammed bin Alevi el-Maliki’nin kitabında şu ibareyi görüyoruz:

    [İbni Teymiyye diyor ki:] Ölülerin görebilmesi ile alâkalı Hz. Âişe’den (radıyallahü anhâ) ve diğer sahabelerden birçok rivayet gelmektedir. (Mecmuu’l-Fetava 24/362). (Muhammed bin Alevi el-Maliki, Mefahim, Ege Basım, İst. 2007, s. 270. )

    Aşağıda, Hz. Âişe’den gelen bazı rivayetler ve bunların yazılı olduğu, kolayca bulunabilecek bazı kaynaklar verilmiştir:

    Ebû Bekr Abdüllah bin Ebiddünyâ, Kitap-ül-kubûr kitabında diyor ki: Hz. Âişe’nin haber verdiği hadis-i şerifte, (Bir kimse, din kardeşinin kabrini ziyârete gider ve mezarı başında oturursa onu tanır ve selâmına cevap verir) buyuruldu.

    Kaynaklar:
    (1) İmam-ı Süyuti, Kabir Alemi (Şerh-us-sudûr), Kahraman Yayınları, 1992, s. 333.
    (2) İbni Kayyım-ı Cevziyye, Kitâb-ür-rûh, İz Yayıncılık, 3. Baskı, İst., 2007, s. 10 ve s. 19.

    Müslim, Hz. Âişe’den haber veriyor: (Ya Resulullah, ölülere ne diyeyim dedim. Buyurdu ki, şöyle de: Ey Müslüman kabristanlılar size selam olsun. Allah bizden öncekileri de sonrakileri de affetsin. İnşaallah biz de size kavuşacağız.)

    Kaynaklar:
    (1) İmam-ı Süyuti, Kabir Alemi (Şerh-us-sudûr), Kahraman Yayınları, 1992, s. 365.
    (2) İbni Kayyım-ı Cevziyye, Kitâb-ür-rûh, İz Yayıncılık, 3. Baskı, İst., 2007, s. 174.

    Deylemînin Âişe vâlidemizden bildirdiği hadis-i şerifde (İnsan, evinde iken nelerden incinirse, kabrinde de onlardan incinir)buyuruldu. İmâm-ı Kurtubî Tezkire kitabında diyor ki, dünyada olanların yaptıkları şeyleri Allahü teâlâ bir melek ile yâhut alâmet ile, işaretle veya başka bir yoldan, ölülere bildirir.

    Kaynak: İmam-ı Süyuti, Kabir Alemi (Şerh-us-sudûr), Kahraman Yayınları, 1992; s. 495.

    Yeryüzünde bulunan İslâm türbelerinin birincisi Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) medfûn olduğu hucre-i mu’attaradır. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz, çok sevdiği zevcesi Âişe (radıyallahü anhâ) vâlidemizin odasında, hicretin onbirinci senesi, Rebî’ul-evvel ayının onikinci pazartesi günü öğleden önce vefât etdi. Çarşamba gecesi, bu odaya defn edildiler. Hazret-i Ebû Bekrle hazret-i Ömer (radıyallahü teâlâ anhümâ) de, bu türbe içinde defn edildiler. İmam-ı Süyuti diyor ki:

    İmâm-ı Ahmed ve Hâkim, Hz. Âişe’den haber veriyorlar ki: (Odama girer, elbisemi çıkarırdım. Çünkü, kabirlerde babam ve zevcim vardı. Hz. Ömer de defnedildikten sonra, odama girince, elbiselerimi çıkarmaz oldum. Çünkü, o yabancı idi. Ondan hayâ ederdim).

    Kaynaklar:
    (1) İmam-ı Süyuti, Kabir Alemi (Şerh-us-sudûr), Kahraman Yayınları, 1992; s. 334.
    (2) Muhammed bin Alevi el-Maliki, Mefahim, Ege Basım, İst. 2007, s. 149. (Buradaki dipnotta diyor ki: Mecmau’z-Zevaid (7/26) Ahmed bin Hanbel’den rivayet edildiğini, Hafız Heysemî’nin ravilerinin güvenilir olduğunu söylediğini aktarır. Aynı zamanda Hakim Müstedrek’te (4/47) rivayet etmiş ve Buhari ve Müslim’in şartlarına göre sahihtir demiştir. Zehebi ona herhangi bir itirazda bulunmamıştır.)
    Âişe (radıyallahü anhâ), Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) mescidinde, kabrinin etrafındaki evlerin birinde çivi ve başka şeylerin çakılmasından mütevellid bir gürültü duyunca; “Resûlullahı (sallallahü aleyhi ve sellem) rahatsız etmeyin” diye haber gönderirdi.

    Kaynaklar:
    (1) İmâm-ı Sübkî, Şifâüs-sikâm fî ziyâreti hayr-il-enâm.
    (2) İmam-ı Kastalânî, Mevahibu Ledunniye, Hisar Yayınevi, İst., c.2, s. 477.
    Hz. Âişe radıyallahü anhâ kardeşi Abdurrahman bin Ebu Bekr’in kabrini Mekke’de ziyaret edince, seslenip ona “O zaman [ölürken] senin yanında olsaydım, seni ziyaret etmezdim” dedi.
    Kaynaklar:
    (1) Mevlânâ Muhammed Fadlurresul, Tashih’ül Mesail, Berekât Yay., İst, 1976, s. 124-125.
    (2) Sünen-i Tirmizi Tercümesi, c. 1, s. 276, Hadis no: 1055, Konya Kitapçılık, Konya, 2004.

    İbni Ebi Şeybe ve Ebu Davud’un rivayet ettiklerine göre Hz. Âişe buyurdu ki: Habeş pâdişâhı Necâşî îmana geldi. Kabri üzerinde her zaman nûr parladığını çok kimseden işittim.

    Kaynaklar:
    (1) İmam-ı Süyuti, Kabir Alemi (Şerh-us-sudûr), Kahraman Yayınları, 1992; s. 262.
    (2) Muhammed bin Alevi el-Maliki, Mefahim, Ege Basım, İst. 2007; s. 291. (Burada diyor ki: Bu rivayet, Muhammed bin Abdülvehhab’ın Ahkamu Temenni’l-Mevt kitabının “fıkıh cildi” 2. kısmında da yazılıdır!)

    Hazırlayan: Murat Yazıcı

  27. KABİR ZİYARETİ, TEVESSÜL, ŞEFAAT VE İSTİĞASE- İmam Subki
    İmâm-ı Sübkî: Şifâüs-sikâm fî ziyâreti hayr-il-enâm

    Fıkıh, tefsîr, hadîs, kırâat, lügat ve nahiv âlimi. İsmi, Ali bin Abdülkâfi bin Ali bin Temmâm bin Yûsuf bin Mûsâ bin Temmâm el-Ensârî el-Hazrecî es-Sübkî eş-Şâfiî olup, künyesi Ebü’l-Hasen’dir. Lakabı ise Takıyyüddîn’dir. 683 (m. 1284) senesi Safer ayında, Mısır’ın Sübk köyünde doğdu. 756 (m. 1355) senesinde bir Pazartesi gecesi Kâhire’nin dışında bir yerde vefât etti. Cenâzesi Bâb-ün-nasr denilen yere defnedildi.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Cenâze namazı çok kalabalık bir cemâat tarafından kılındı. Cenâzeye katılanların bir ucu vefât ettiği evde, diğer ucu defnedildiği yer olan Bâb-ünnasr denilen yerde idi. Oğlu Abdülvehhâb Tâcüddîn-i Sübkî, Şâfi’î âlimlerinden olup, 771 [m. 1370] de Şâmda vefât etmişdir.

    Zehebî, “El-Mu’cem-ül-muhtâr” isimli eserinde, onun hakkında şöyle yazmaktadır:

    “Takıyyüddîn Sübkî, dînin emir ve yasaklarına uyan, tevâzu sâhibi, seçkin bir zât idi. İlim ve vekâr sâhibiydi Fıkıh ve hadîs ilimlerini çok iyi bilir ve ders olarak okuturdu. Usûl ve Arabî ilimlerde ilmi çok fazla idi. İbn-i Sâig’den kırâat ilmini öğrendi. Pek güzel eserler yazdı. Ben ondan ilim öğrendim. Şam’da kadılık yaptı. Verdiği hükümlerden herkes memnun olurdu.”

    Ebû Abbâs Ahmed bin Yahyâ, “Megârık-ül-ebsâr” adlı eserinde onun nesebini zikr ettikten sonra şöyle der:

    “Takıyyüddîn Sübkî, dört mezhep içinde hüccet, hepsinin müftîsi, hadîs âlimlerinin rehberi, kıymetli eserler sâhibi bir âlimdir.”

    Selâhüddîn Ebü’s-Safâ Halîl bin Aybek es-Safdî, “A’yân-ül-Asr” adlı eserinde, Takıyyüddîn Sübkî’nin, tefsîr, kırâat, hadîs, usûl, fıkıh, mantık, hılâf, nahiv, lügat ve edebiyât ilimlerinde çok yüksek olduğunu beyân ettikten sonra şöyle der:

    “İnsanlar ilimde küçük sularda iken, o, ilim okyanuslarına dalıyordu, insanlar karanlık yollarda yürürken, o, aydınlık yollarda yürüyordu. Takıyyüddîn Sübkî, dâima tebessüm ederdi. Heybetli bir görünüşe, yüksek bir yaradılışa sâhipti. Hilmi pekçok idi. Elinde imkân olduğu hâlde, kimseden intikam almamıştır. Belâ ve musîbete uğrayanlara çok acırdı. Gıybet, dedikodu asla yapmazdı. Çok zâhid idi. Dünyâya hiç rağbet etmezdi.”
    Zehebî, onun ilmî üstünlüğünü şöyle dile getirmektedir:

    “Takıyyüddîn Sübkî, ezberde ve tenkid husûsunda İbn-i Maîn gibi; Fetvâları husûsunda Süfyân-ı Sevrî ve İmâm-ı Mâlik gibi; cedel ve mubâhese ilminde Fahruddîn Râzî gibi; nahiv ilminde Müberred ve İbn-i Mâlik gibi idi.”

    Şifâüs-sikâm fî ziyâreti hayr-il-enâm hakkında

    Ezher Üniversitesi âlimlerinden ve “Tathîr-ül-Fuâd min denis-il-i’tikâd” adlı eserin sâhibi Muhammed Bahît el-Mutiî, Takıyyüddîn Sübkî’nin yazmış olduğu “Şifâ-üs-sikâm fî ziyâreti hayr-il-enâm” adlı eser hakkında şöyle demektedir:

    “Bu asırda İbn-i Teymiyye’nin bozuk sözlerini taklid eden ba’zı kimseler çıkıp, müslümanlar arasında bunları yaymaya, hattâ bunun için onun “Vâsıta” adlı eserini basdırıp neşretmeye başladılar. “Vâsıta” denilen bu kitap; Kitap, sünnet ve müslümanların akîdelerine ters düşen, İbn-i Teymiyye’nin ortaya çıkardığı bid’atleri ihtivâ etmektedir. Bu kimseler, bu hareketleri ile, uyumakta olan bir fitneyi uyandırdılar. Üzerimize düşen vazîfeyi yerine getirmek, müslümanların “Vâsıta” kitabı ve İbn-i Teymiyye’nin yolunda gidenler vâsıtasıyla dalâlete düşmemesi için, bu kitaba bir cevap yazmaya karar vermiştim. Ancak, büyük âlim Takıyyüddîn Sübkî’nin Şifâ-üs-sikâm eserini görünce, bu eseri tab edip neşretmekle iktifâ ettik. Bu eser, İbn-i Teymiyye’nin hem “Vâsıta” adlı kitabında, hem de diğer kitaplarında bulunan sözlerine cevaptır. Onun bozuk düşüncelerini ve bozuk fikirlerindeki inadını ortaya koymaktadır. Böylece müslümanların doğru yolda bulunmalarına yardımcı olmaya çalıştık.”

    Şifâüs-sikâm fî ziyâreti hayr-il-enâm
    Seçilmiş Bölümler

    Allahü teâlâya hamdolsun ki, bize Resûlü Muhammed aleyhisselâm ile lütufta bulundu. O’nun vâsıtası ile bize doğru yolu gösterdi. Bize, (O’na) hürmet ve ta’zimde bulunmamızı emretti. Her mü’mine, O’nu nefsinden, ana-babasından ve sevdiklerinden daha çok sevmeyi farz kıldı. Ona tâbi olmayı, kendi sevgisine vesîle kıldı. O’na itâat etmeyi, şeytanın hîle, aldatma ve saptırmasından muhâfaza edici kıldı. O’nun ismini şerefli kıldı. Kur’ân-ı kerîmde O’nu övdü. Kıyâmete kadar Allahü teâlânın salât ve selâmı Habîbinin üzerine olsun.

    Bu kitabımın ismi, “Şifâ-üs-sikâm fî ziyâreti hayr-ilenâm” dır. On bölümdür. Birinci bölüm; Resûlullah efendimizin ziyâret edilmesine dâir hadîs-i şerîfleri, ikinci bölüm; ziyâret lafzı bulunmaksızın, sâdece Resûlullahın ziyâret edilmesine delâlet eden hadîs-i şerîfleri, üçüncü bölüm; Resûlullahı (sallallahü aleyhi ve sellem) ziyâret için sefere çıkmaya dâir hadîs-i şerîfleri, dördüncü bölüm; Resûlullah efendimizi ziyâretin müstehâb olduğuna dâir âlimlerin sarih sözleri, beşinci bölüm; ziyâretin kurbet olduğuna dâir haberleri, altıncı bölüm; ziyâret için sefere çıkmanın kurbet olduğuna dâir haberler, yedinci bölüm; Resûlullah efendimizi ziyârete karşı çıkan kimsenin şüphelerini defetmeye ve onun sözlerini tahlîle dâir, sekizinci bölüm; tevessül ve istigâseye dâir, dokuzuncu bölüm; Resûlullah efendimizin kabr-i şerîflerinde diri olduğuna dâir, onuncu bölüm; şefâate dâirdir.

    Ayrıca bu kitapta, ziyâret ile alâkalı hadîs-i şerîflerin mevdu’ olduğunu, Resûlullah efendimizi ziyâret için sefere çıkmanın bid’at olduğunu, dinde yeri olmadığını zanneden kimselere de cevap verilmiştir. Onların bu iddiâlarının bozuk ve yanlış olduğu o kadar açık ve seçik ki, aslında cevap vermeye bile lüzum yoktur. Fakat ben bu kitabı, bu mes’eleyi derli toplu bir hâlde öğrenmek istiyenler için yazdım. Önce bu kitaba “Şenn-ül-gâre alâ men enkere sefer-ez-ziyâreti” ismini vermiştim. Fakat daha sonra başta zikretmiş olduğum “Şifâ-üs-sikâm fî ziyâret-ilhayr-il-enâm” ismini tercih ettim.

    Resûlullah (s.a.v.) Efendimizi ziyârete dâir hadîs-i şerîfler:

    1- “Kabrimi ziyâret edene şefâatim vâcib oldu.” (Dâre Kutnî, Beyhekî ve başka âlimler bu hadîs-i şerîfi hasen olarak rivâyet ediyorlar) Resûlullahı (sallallahü aleyhi ve sellem) ziyâret husûsunda gelen hadîs-i şerîflerin hepsinin mevdu’ olduğunu iddiâ edenlerin sözlerinin iftirâ olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Sübhânallah! Böyle söyleyen, Allahü teâlâdan ve Resûlünden (sallallahü aleyhi ve sellem) de mi hayâ etmedi. Ondan önce bu sözü, ne bir âlim, ne bir câhil hiç kimse söylememiştir. Bir müslüman, kendisinden önce hiçbir âlimin mevdu’ demediği bir hadîs-i şerîfe nasıl mevdu’ diyebilir. Bu hadîs-i şerîfte, hadîs âlimlerinin mevdu’ diye hükmettiklerini gerektirecek hiçbir sebep mevcût değildir. Hem hadîs-i şerîfin metni, dîne de muhâlif değildir, öyleyse, hangi yönden bu hadîs-i şerîfe mevdu’ diye hükmedilir. Hâlbuki o, ya sahîh veya hasen bir hadîs-i şerîftir. Hadîs-i şerîfin senedine dâir bu açıklama kâfidir. Metnine gelince, hadîs-i şerîfteki “Şefâatim vâcib oldu”nun ma’nâsı; şefâatim haktır ve mutlaka olacaktır, şefâatim lâzımdır, demektir. Resûlullah efendimizin bu hadîs-i şerîfi mutlaka tahakkuk edecektir. Çünkü O va’detmiştir.

    2- “Bir kimse beni ziyâret etmek için gelse ve başka birşey için niyeti olmasa, kıyâmet günü ona şefâat etmemi hak etmiş olur.”

    3- “Hac edip kabrimi ziyâret eden kimse, beni diri iken ziyâret etmiş gibi olur.”

    4- “Hac edip de, beni ziyâret etmiyen kimse, beni incitmiş olur.”

    5- “Kim beni ziyâret ederse, kıyâmet gününde bana komşu olur.”

    6- “Kim beni sırf Allah rızâsı için Medîne-i münevverede ziyâret ederse, kıyâmet gününde bana komşu olur.”

    7- “Ummetimden bir kimsenin imkânı olduğu hâlde beni ziyâret etmezse, artık onun için mâzeret yoktur.”

    8- “Kim beni ziyâret eder, kabrime kadar gelirse, kıyâmet günü ona şefâatçi (veya şâhid) olurum.”

    [Eserde, bu hadîs-i şerîflerin senedleri ve hangi kitaplarda bulundukları da bildirilmiştir.]

    Ziyâret lâfzı bulunmayıp, ziyâretin fazîletine delâlet eden hadîs-i şerîfler ve haberler:

    Ebû Dâvûd Sicistânî’nin Sünen kitabında, Ebû Hüreyre’den rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Bir kimse bana selâm verirse, Allahü teâlâ rûhumu geri gönderir, ben de o selâma cevap veririm.”

    [Bu hadîs-i şerîf, Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) mübârek rûhunun cesed-i şerîfinden ayrıldığını, selâm verilince geri verildiğini gösteriyor denilemez. Böyle söyliyenlere karşı âlimler çeşitli cevaplar vermiştir. İmâm-ı Süyûtî (rahmetullahi aleyh) bu cevaplardan onyedisini bildiriyor. Bu cevapların en güzeli; Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), cemâl-i ilâhîyi görmeye dalmıştır. Bedendeki duyguları unutmuştur. Bir müslüman selâm verince, mübârek rûhu, bu dalgınlıktan ayrılıp, beden duygularını alır. Bir dünyâ işi veya âhıret işi, aşırı düşünülürken, insan yanında konuşulanı duymaz. Cemâl-i ilâhîye dalan kimse, bir sesi işitebilir mi?]

    Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine selâm vereni bilmesi: Abdullah bin Mes’ûd’un (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte; “Bir mü’min bana salevât okuyunca, bir melek bana haber vererek, ümmetinden falan oğlu filân, sana selâm söyledi ve duâ etti” der buyuruldu.

    Ali bin Ebî Tâlib’in (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûl-i ekrem buyurdu ki: “Allahü teâlânın yeryüzünde dolaşan melekleri vardır. Bana ümmetimin okudukları salevâtları ulaştırırlar.”

    Bekr bin Abdullah Müzenî’nin rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûl-i ekrem; “Hayâtım, sizin için hayırlıdır. Bana anlatırsınız. Ben de size anlatırım, öldükten sonra, vefâtım da sizin için hayırlı olur. Amelleriniz bana gösterilir, iyi işlerinizi gördüğüm zaman, Allahü teâlâya hamd ederim. Kötü işlerinizi gördüğüm zaman, sizin için af ve mağfiret dilerim” buyurdu.

    Kâdı İsmâil’in “Fadl-üs-salât alen-Nebiyyi (sallallahü aleyhi ve sellem)” isimli kitabında, Resûlullah efendimizin şu hadîs-i şerîfi bildirilmektedir: “Nerede olursanız olunuz, Bana salât ve selâm ediniz. Selâmınız ve salatınız bana ulaşır.”

    Ammâr bin Yâser’ in (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Allahü teâlâ bana bir melek verdi. Ben vefât ettiğim zaman o, kabrim üzerinde durur. Bana birisi salât okuduğu zaman; “Ey Ahmed! Falan oğlu filân sana salât okuyor” diyerek, onu ismi ve babasının ismi ile bildirir. Allahü teâlâ da salâtına (duâsına) karşılık, ona on salât (rahmet) eder.”

    Evs bin Evs’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûl-i ekrem buyurdu ki: “Günlerinizin en fazîletlisi Cum’a günüdür. Cum’a günü bana çok salât okuyunuz. Çünkü okuduğunuz salâtlarınız bana arz edilir.” Bunun üzerine Eshâb-ı Kirâm; “Yâ Resûlallah! Bizim salâtımız, vefâtınızdan sonra da mı size arz edilir?” dediler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem); “Toprak, peygamberlerin vücûdunu çürütmez” buyurdu.

    Ebû Ümâme’nin (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte; “Cum’a günü bana çok salât-üselâm getirin. Okunan salevâtlar bana bildirilir. Kıyâmette bana en yakın olanınız, dünyâda bana en çok salevât-ı şerîfe getirenlerdir” buyurdu.

    Ebû Talhâ’nın rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “Biraz önce Cebrâil aleyhisselâm müjde getirdi. Allahü teâlâ buyurdu ki; ümmetinden biri sana bir salât söyleyince, Allahü teâlâ, ona karşılık on salât eder dedi” buyurdu.

    Evs bin Evs’in (radıyallahü anh) bildirdiği ve o ma’nâyı taşıyan hadîs-i şerîfler, ölümün, Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) salâtların bildirilmesine mâni olmadığına delâlet ediyor. Yine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kabrimin yanında benim için okunan salevâtı işitirim. Uzak yerlerde okunanlar bana bildirilir.”

    Diğer bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki: “Kim kabrimin yanında bana salevât okursa, müvekkil bir melek onu bana bildirir. (Bu), onun âhıreti ve dünyâsı için kâfidir. Kıyâmet gününde ona şâhid ve şefâatçi olurum.”

    Süleymân bin Süheym (radıyallahü anh) şöyle anlattı: Rü’yâmda Resûlullahı (sallallahü aleyhi ve sellem) gördüm ve; “Size gelip selâm veriyorlar. Acabâ onların selâmlarını biliyor musun?” diye sordum. O zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem); “Evet, onların selâmına cevap veriyorum” buyurdu.

    İbrâhîm bin Beşşâr şöyle anlatır: “Bir sene hacca gitmiştim. Medîne-i münevvereye vardığımda, önce Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîflerine uğradım ve Resûl-i ekreme selâm verdiğimde, Hücre-i se’âdetin içinden; “Ve aleyküm selâm” sesini işittim.”

    Resûlullahı (sallallahü aleyhi ve sellem) ziyâret için sefere çıkmaya dâir haberler:

    Eshâb-ı Kirâmdan Bilâl-i Habeşî (radıyallahü anh), Resûlullahın kabr-i şerîfini ziyâret için, Şam’dan Medîne-i münevvereye sefer, yolculuk yaptı. Bu mevzûda, Bilâli Habeşî’nin bu seferi açık ve kesin delîldir. Hadîs âlimlerinden Ebû Muhammed Abdülganî Makdisî, Bilâli Habeşî’nin hayâtını anlatan “El-Kemâl” isimli eserinde şöyle anlatır: Rivâyet edildiğine göre, Bilâl-i Habeşî, Resûlüllahın (sallallahü aleyhi ve sellem), âhırete teşrîflerinden sonra sâdece bir kere müezzinlik yaptı. Bu da, Şam’dan Medîne-i münevvereye Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîfini ziyâret için geldiği zaman idi. Bu sırada Eshâb-ı Kirâm, ondan ezan okumasını istediler. O da, onların bu isteğini kabûl edip, ezan okumaya başladı. Fakat ezanı tamamlayamadı. Bu husûsta başka rivâyetler de vardır.

    Ebüdderdâ’dan (radıyallahü anh) da şöyle nakledilir: “Ömer bin Hattab (radıyallahü anh) Beyt-i Makdis’i fethedip, Câbiye denen yere gelince, Bilâl-i Habeşî, Hz. Ömer’den, Resûlullahın Medîne-i münevvereye hicretleri sırasında kendisine kardeş yaptığı Ebû Ruveyha’yı Şam’a yerleştirmesini istedi. Hz. Ömer, onun bu teklifini kabûl etti. Bilâl-i Habeşî (radıyallahü anh) burada evlendi. Birgün rü’yâsında Resûlullah efendimizi gördü. Resûlullah efendimiz ona; “Bu ne eziyet böyle yâ Bilâl? Beni ziyâret edeceğin zaman yaklaşmadı mı?” diye buyurunca, Bilâl-i Habeşî üzüntü ile uyandı. Bineğine bindi ve korku ile Medîne-i münevvereye doğru yola çıktı. Resûlullahın kabr-i şerîflerine geldi. Orada ağlamaya başladı. Sonra Hasen ve Hüseyn’in (r.anhümâ) yanlarına gitti. Onlara sarıldı ve onları öptü. Onlar Hz. Bilâl’e; “Mescid-i Nebevî’de Resûlullah için okuduğun ezân gibi bir ezânını dinlemek istiyoruz” dediler. Bilâl-i Habeşî (radıyallahü anh) onların bu isteğini kabûl etti. Mescid-i Nebevî’ye giderek, Resûlullah zamânında ezân okuduğu yerde durdu. Allahü Ekber, Allahü Ekber diye okumaya başlayınca, Medîne-i münevverede büyük bir heyecân meydâna geldi. Eşhedü en lâ ilahe illallah deyince, bu durum daha da arttı. Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah okuyunca, herkes başlarını pencerelerden dışarı çıkardılar ve; “Yoksa Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) tekrar mı dirildi?” dediler. Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) vefâtından sonra, bugünden daha çok erkek ve kadınların ağladığı birgün görülmedi, İbn-i Asâkir de, Hz. Bilâl’in hayâtını anlatırken hâdiseyi zikretti.

    İşte Eshâb-ı Kirâm (aleyhimürrıdvan) zamânında, Bilâl-i Habeşî (radıyallahü anh) Medîne-i münevvereye sırf Resûlullah efendimizi ziyâret için; Tabiîn zamânında Ömer bin Abdülazîz’in gönderdiği şahıs ise, sırf onun selâmını Resûlullah efendimize ulaştırmak için gitmişti.

    Medîne-i münevvereye bir ihtiyâcı için gidip, bu sırada da Resûlullahın ziyâret edilmesi veya sırf Resûlullahı (sallallahü aleyhi ve sellem) ziyâret gâyesi ile Medîne’ye gidilmesiyle ilgili haberler pekçoktur.

    Mehrî’nin azadlısı Yezîd bin Mehrî şöyle anlatır: “Şam’dan Medîne’ye giderken, Mısır vâlisi olan Ömer bin Abdülazîz’ e uğradım. Bana dedi ki: “Ey Yezîd! Resûlullahı ziyâret saâdetine kavuştuğun zaman, benden salât ve selâm söylemeni rica ederim.” Buna benzer şeyleri, Ömer bin Abdülazîz’ den, başkaları da rivâyet etmiştir.

    Hânefî âlimlerinden Ebü’l-Leys Semerkandî, “Fetâvâ” adlı eserinin hac bahsinde şöyle anlatır: “Mekke-i mükerremeye gidecektim. Kâsım bin Gassân bana; “Senden bir isteğim var. Medîne-i münevvereye gidince, Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) benden selâm söyle” dedi.

    Büyük fıkıh âlimleri de, hacının, hac vazîfesini tamamladıktan sonra, ziyâret için Medîne-i münevvereye gitmesinin müstehâb olduğunu söylemişlerdir.

    Hac mevzûunda İbn-i Asâkir, Târih’inde, İbn-i Cevzî de “Musir-ül-azm-is-sâkin” adlı eserinde, bir hikâyeyi şöyle naklederler: “Muhammed bin Harb el-Hilâlî şöyle anlatır: Medîne-i münevvereye gidip, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîflerine girmiştim. Kabri şerîfi ziyâret edip, hizâsında bir yere oturdum. Bu sırada bir Arabî gelip, kabr-i şerîfi ziyâret etti ve; “Ey Peygamberlerin en hayırlısı! Şüphesiz Allahü teâlâ sana doğru bir Kitâb (Kur’ân-ı kerîm) indirdi. Onda meâlen; “Onlar nefslerine zulm ettikten sonra gelirler. Allahü teâlâdan af dilerler. Resûlüm de, onlar için istiğfâr ederse, Allahü teâlâyı elbette tövbeleri kabûl edici ve merhamet edici olarak bulurlar” buyuruyor (Nisâ-64). İşte ben, sana geldim. Allahü teâlâdan günahlarımı af ve mağfiret etmesini diliyorum. Günahlarımın bağışlanması için senin şefâatini ve yardımını istiyorum” dedi. (Başka bir rivâyette ise, “Sana geldim. Rabbimin katında günahlarımın bağışlanması için, şefâatini ve yardımını diliyorum” dedi) ve ağladı. Sonra şu şiiri okudu: “Ey burada olanların en hayırlısı. Canım, senin bulunduğun ve her türlü kerem ve yükseklik bulunan senin bu kabrine fedâ olsun.” Sonra tövbe ve istiğfârda bulunup, oradan ayrıldı. Ben bu arada uyudum. Rü’yâmda Resûl-i ekremi gördüm. Bana; “O Arabî’ye yetiş, Allahü teâlâ, benim şefâatim ile onu af ve mağfiret eylediğini müjdele” buyurdu. Bunun üzerine ben uyandım. Derhâl onu aramak için dışarı çıktım. Fakat aradım bulamadım.”

    Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîflerini ziyâretin müstehâb olduğuna ve müslümanların bu husûstaki icmâ’ına dâir âlimlerin buyurdukları:

    Kâdı lyâd (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki: Resûlullahın kabr-i şerîfini ziyâret sünnettir. Müslümanlar bu husûsta icmâ’ etti. Aynı zamanda bu, teşvik edilen fazîletli bir iştir.”

    Kâdı Ebü’t-Tayyib (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki: “Hac ve umreden sonra, Resûlullahı (sallallahü aleyhi ve sellem) ziyâret etmek müstehâbdır.”

    Tecrid kitabında, Mahâmilî; “Hacının, Mekke-i mükerremede hac ile alâkalı vazîfeleri bitirdikten sonra, Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîflerini ziyâret etmesi müstehâbdır” demektedir.

    Ebû Abdullah Hüseyn bin Hasen Halimi, “Minhâc” adlı eserinde, îmânın şu’belerini anlatırken, Resûlullah efendimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) ta’zim husûsunda şöyle demektedir: “Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) ta’zim, onu görüp yüksek sohbetlerinde bulunan Eshâb-ı Kirâma nasîb olan büyük bir ni’mettir. Bugün ise, Resûlullahın kabrini ziyâret, O’na ta’zimi ifâde eden husûslardandır.”

    İmâm-ı Mâverdî, “Hâvi” adlı eserinde; “Resûlullahın kabr-i şerîflerini ziyârete gelince, emredilmiş bir husûs olup, mendûbdur” demektedir. Ahkâm-ı Sultaniyye’sinde ise; “Hac işlerini yürütmekle görevli kimseler, hacılar hac farîzasını yaptıktan sonra, memleketlerine dönecekleri zaman, onları Medîne-i münevvere yolundan götürürler. Böylece hac ile berâber, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîflerini ziyâret ve O’na hürmet ve itâat husûsu da yerine getirilmiş olur. Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîfini ziyâret, haccın farzlarından olmamakla berâber, dînen mendûb ve hacının müstehâb ibâdetlerindendir” demektedir.

    Mühezzeb sâhibi ise; “Resûlullahın kabr-i şerîflerini ziyâret etmek müstehâbdır” demektedir.

    Kâdı Hüseyn (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki: “Hac bitirildikten sonra, sünnet olan şeyler şunlardır: Hacının mültezemde durup duâ etmesi, Zemzem suyundan içmesi, Medîne-i münevvereye gidip Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîflerini ziyâret etmesi.”

    Rüyânî buyurdu ki: “Hac vazîfesi bitirildikten sonra, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîfini ziyâret müstehâbdır.”

    Eshâb-ı Kirâmın bu husûstaki icmâ’ı bilindiği için, onların bu mevzûdaki sözlerini bildirmeye ihtiyâç yoktur.

    Hânefî âlimleri derler ki: Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabri şerîflerini ziyâret, en fazîletli müstehâb ve mendûblardandır.”

    Ebû Mensûr Muhammed bin Mükerrem Kirmânî, “Menâsikîn” adlı eserinde, Abdullah bin Mahmûd bin Beldehî “Muhtâr şerhinde”, Ebü’l-Leys-i Semerkandî’nin Fetâvâ’sında haccın edâsı bâbında ve Hasen bin Ziyâd, Ebû Hanîfe’den (rahmetullahi aleyh) şöyle naklettiler Ebû Hanîfe (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki: “Hacı için en iyisi, Mekke-i mükerremeden başlamasıdır. Hac vazîfesini edâ edince, Medîne-i münevvereye uğrar, Medîne-i münevverede Resûlullahın kabr-i şerîfini ziyâret eder. Hacca giderken önce Medîne-i münevvereye uğrar, sonra hac için Mekke-i mükerremeye giderse bu da olur. Resûlullahı (sallallahü aleyhi ve sellem) ziyâret edeceği zaman, kabr-i şerîfe yaklaşır. Kabir ile kıble arasında ayakta durur. Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem), salât ve selâm, Ebû Bekr’e ve Ömer’e (radıyallahü anhümâ) Allahü teâlâdan rahmet diler.”

    Ebû Abbâs Sürûcî “Gaye” adlı eserinde şöyle demektedir: “Hac ve umre yapanlar Mekke-i mükerremeden döndüğü zaman, Medîne-i münevvereye giderler. Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîfini ziyâret ederler. Zirâ kabr-i şerîfi ziyâret etmek kıymetli işlerdendir.”

    Aynı şekilde, Hanbelî mezhebi âlimleri de bu husûsu açıkça ifâde etmişlerdir. Hanbelî âlimlerinden Ebû Hattâb Mahfûz bin Ahmed İbni Hasen Kelûdânî, haccın sıfatı bölümünde şöyle demektedir: “Hacı haccını bitirdiği zaman, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîfini ziyâret etmesi müstehâbdır.”

    Abdürrahmân bin Yezîd, Atâ ve Mücâhid’den (radıyallahü anhüm) şöyle nakletti: “Hacca gidileceği zaman, önce Mekke-i mükerremeye gidilip, hac vazîfesi ifâ edildikten sonra, istenirse Medîne-i münevvereye gidilir.”

    İbrâhim Nehâî şöyle buyurdu: “Hacca veya umreye gidildiği zaman, önce Mekke-i mükerremeden başlanır. Hac ve umre yapıldıktan sonra, Medîne-i münevvereye gidilir,” (önce Medîne-i münevvereden başlanıp, sonra Mekke-i mükerremeye gidileceğini söyliyen âlimler de vardır.)

    Önce ve sonra gelen âlimler, ister Mekke-i mükerremeye gitmeden önce, ister Mekke-i mükerremede hac vazîfesini edâ ettikten sonra olsun, Medîne-i münevvereye gidilmesini söylemişlerdir. Medîne-i münevvereye gitme sebeplerinden en büyüğü, Resûlullah efendimizi ziyâret etmektir.

    Ebû Abdullah Muhammed bin Abdullah bin Hüseyn Samirî de, “Müstev’ab” adlı eserinde, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîfini ziyâret bâbında şöyle demektedir: “Hacı, Medîne-i münevvereye gittiği zaman, şehre girerken gusl abdesti alması müstehâbdır. Sonra Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) mescidine gelir, sağ ayağı ile girer ve kabr-i şerîfin yanına gelir. Yüzü kabr-i şerîfe, arkası kıbleye ve minber sol tarafına gelecek şekilde durur.” Burada Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) nasıl selâm verileceği ve duâ edileceği açıklanmıştır. Bu duânın bir kısmı şöyledir: “Allahım! Sen kitabında Nebine (sallallahü aleyhi ve sellem) meâlen; “Onlar nefslerine zulm ettikten sonra gelirler. Allahü teâlâdan af dilerler. Resûlüm de, onlar için istiğfâr ederse, Allahü teâlâyı elbette tövbeleri kabûl edici ve merhamet edici olarak bulurlar” buyurdun (Nisâ-64). Şimdi senin Nebîni (sallallahü aleyhi ve sellem) ziyârete geldim. Senden af ve mağfiretini diliyorum. O hayatta iken O’na gelene mağfiretini vâcib kıldığın gibi, bana da af ve mağfiretini vâcib kılmanı, diliyorum. Allahım! Sana Habîbin (sallallahü aleyhi ve sellem) ile teveccüh ediyorum.” Mescid-i nebevî’den ayrılacağı zaman, Resûlüllahın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîfi yanına gelir, vedâ eder.

    Yine Hânefî mezhebi âlimlerinden Ebû Mensûr Kirmânî buyurdu ki: “Eğer bir kimse sana Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) selâmını iletmeni söylemişse, kabr-i şerîfte; “Esselâmü aleyke, yâ Resûlallah! Min fülân bin fülân senin Allahü teâlânın katında rahmet ve mağfireti için şefâatçi olmanı diliyor. Ona şefâatçi ol” der.

    Hanbelî mezhebi âlimlerinden Necmüddîn Hamdân şöyle demektedir: “Mekke-i mükerremede hac vazîfesini bitiren bir kimse, Resûlullahı (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ömer’i ziyâret eder. Bu ziyâreti, ister haccı bitirdikten sonra, ister hacdan önce yapar.”

    Meşhûr Hanbelî Mezhebi âlimi Muvaffaküddîn İbni Kudâme, Hanbelî mezhebinde en çok tutulan ve okunan “Mugnî” kitâbına, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîfini ziyâretin müstehâb olduğuna dâir bir bölüm koymuştur.

    Abdülhak Saklî, “Tehzîb-üt-Tâlib” kitabında, büyük Mâlikî âlimlerinden Ebû İmrân’dan naklen; Resûlullahın kabrini ziyâretin mühim sünnetlerden olduğunu bildirmiştir.

    Ebû Abdullah İbni Batta el-Ukberî, “El-İbâne an şerîat-il-firket-in-nâciyeti ve mücânebet-il-fîrek-ilmezmûme” adlı eserinde, Resûlullah efendimizin kabri şerîflerini ziyâreti şöyle ta’rîf eder: “Ziyâret eden kimse, kabr-i şerîfe gelir. Kabr-i şerîfe doğru döner. Kıble, arkasında kalır. “Esselâmü aleyke eyyühennebiyyu ve rahmetullahi ve berakâtühü” der, daha başka okuyacaklarını okur, duâlarını yapar. Sonra biraz sağ tarafa gider. Hz. Ebû Bekr’e selâm verir, sonra biraz daha sağa gider. Hz. Ömer’e selâm verir. Bunu hiç kimse inkâr etmemiş, hiç kimse buna muhâlefet etmemiştir.”

    Kâdı lyâd şöyle nakleder: “İshâk bin İbrâhîm el-Fakîh şöyle dedi. Hacceden kimseye lâyık olan, Medîne-i münevvereye uğramak, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) mescidinde namaz kılmak, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) Ravda-i mutahherasını, minberini, kabr-i şerîfini, oturdukları, mübârek ellerinin değdiği, mübârek ayaklarının bastığı yerleri, yaslandıkları direkleri, Cebrâil’in (aleyhisselam) vahy getirdiği, Eshâb-ı Kirâmın ve müctehid âlimlerin gelip kaldıkları bu yerleri görmek sûretiyle bereketlenmek ve bunlardan ibret almaktır.”

    Mâlikî âlimlerinden Bâcî dedi ki: “Birçok kimse uzak yerlerden, sırf Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîfini ziyâret için yola çıkmışlardır.”

    Ebû Bekr Muhammed bin Hüseyn Acürrî, “Şerîat” isimli eserinin Ebû Bekr ve Ömer’in (radıyallahü anhümâ) Resûlullahın yanına defnedilmesi bahsinde şöyle der: “Önce ve sonra gelen ve hac mevzûunda eser yazan bütün İslâm âlimleri, ister hac ve umre yapmak niyetiyle olsun veya böyle bir maksad için değil de, sâdece Resûlullah efendimizin kabr-i şerîflerini ziyâret etmenin fazîletinden dolayı Medîne-i münevverede kalmayı niyet eden kimseler için yazılan kitaplarında, Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Bekr ve Ömer’e (radıyallahü anhümâ) nasıl selâm verileceğini öğretmişlerdir.”

    İbn-i Ebû Zeyd, kabirleri ziyâret babında şöyle der: “Uhud’dâki şehidlerin kabirleri ziyâret edilir. Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ömer’e selâm verildiği gibi, onlara da selâm verilir.”

    İbn-i Humeyd şöyle nakletti: “Emîr-ül-mü’minîn Ebû Ca’fer, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) mescidinde, İmâm-ı Mâlik’e sesli olarak birşeyler söylemişti. Bunun üzerine İmâm-ı Mâlik Ebû Ca’fer’e; “Ey mü’minlerin emîri! Bu mescidde sesini yükseltme, zîrâ Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Ey îmân edenler! Peygamberin sesinden daha yüksek sesle konuşmayınız! O’na birbirinize seslendiğiniz gibi seslenmeyiniz! Böyle yapanların ibâdetlerinin sevâbları yok olur. Resûlullahın yanında seslerini kısanların kalblerini, Allahü teâlâ takvâ ile doldurur. Onların günahlarını affeder ve çok sevâb verir. O’nu dışarıdan bağırarak çağıranlar, düşünemiyorlar” buyuruyor (Hucurât: 2-4). Resûlullaha vefâtından sonra hürmet, hayatta iken gösterilen hürmet gibidir. Bunun üzerine Ebû Ca’fer; “Ey Ebû Abdullah! (İmâm-ı Mâlik’in künyesi Ebû Abdullah’dır.) Kıbleye dönerek mi duâ edeyim, yoksa Resûlullaha mı döneyim?” diye sorunca, İmâm-ı Mâlik; “Yüzünü Resûlullahdan çevirme. Çünkü O, kıyâmet gününde hem senin, hem de baban Âdem aleyhisselâmın, Allahü teâlâ katında vesîlenizdir. Bilakis Resûlullaha doğru dön, O’nun şefâatini iste. Allahü teâlâ O’nun şefâatini kabûl eder. Çünkü Allahü teâlâ, Nisa sûresinin altmışdördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen: Onlar nefslerine zulm ettikten sonra gelirler. Allahü teâlâdan af dilerler. Resûlüm de, onlar için istiğfâr ederse, Allahü teâlâyı elbette tövbeleri kabûl edici ve merhamet edici olarak bulurlar” buyuruyor” dedi.

    İmâm-ı Mâlik’in (rahmetullahi aleyh) bu sözlerine dikkatlice bakılırsa, Resûlullah efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret, O’nu Allahü teâlâ katında vesîle yapmayı, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) mescidinde edebi gözetmeyi ifâde etmektedir.

    Kâdı lyâd, İbn-i Habîb’in şöyle dediğini bildirir “Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) mescidine girerken, “Bismillah veselâmün alâ Resûlullah vesselâmu aleynâ min Rabbinâ ve sallallahü ve melâike-tühü alâ Muhammedin. Allahümmegfir lî zünûbi vefteh lî ebvâbe rahmetike ve cennetike vekfiznî mineşşeytânirracim.” denir. Sonra Ravda-i mutahheraya girilir. Burası, kabr-i şerîf ile minber arasıdır. Kabr-i şerîfe gitmeden önce, burada iki rek’at namaz kılınır. Sonra kabr-i şerîfin yanında mütevâzî bir şekilde durulur. Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) salevât ve bilinen senâlar yapılır. Sonra Küba mescidine ve şehîd olan Eshâb-ı Kirâmın kabirlerine gidilir. Bu ihmâl edilmez.”

    Hac ve umresini şartlarına uygun olarak bitiren kimse, Medîne-i münevvereye gider. Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) selâm verir, duâ ve niyazda bulunur. Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ömer’e selâm verir. Bakî’ kabristanına gider. Orada bulunan Eshâb-ı Kirâmın ve Tabiînin kabirlerini ziyâret eder. Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) mescidinde namaz kılar. Hacının, gücü yeterken bunları terk etmemesi gerekir.

    Bunların hepsi, dört mezhebden yapılan nakillerdir. Eshâb-ı Kirâm ve Tabiînden yapılan nakillere gelince, Abdullah bin Ömer’in (radıyallahü anh) Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîfine gelip, Resûlullaha selâm verdiği çok çeşitli yollardan bildirilmiştir.

    İbn-i Avn rivâyet etti: “Birisi Nâfi’ye (radıyallahü anh); “İbn-i Ömer kabr-i şerîfe selâm verir miydi?” diye sordu. Nâfi de (radıyallahü anh); “Evet! Yüz kere veya daha fazla onu gördüm. Kabr-i şerîfe gelir. Orada durur. Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Bekr ve babasına selâm verirdi” diye cevap verdi.”

    Ebû Hanîfe (rahmetullahi aleyh) şöyle anlattı: Eyyûb Sahtiyânî, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîfine yaklaştı. Kıbleye arkasını verip, yüzünü kabr-i şerîfe döndü ve çok ağladı.”

    Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîfini ziyâret kurbettir (ibâdettir).
    Bu, Kitâb, sünnet, icmâ’ ve kıyâs ile sâbittir. Nîsâ sûresi altmışdördüncü âyet-i kerîmesi, Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) gitmeyi teşvik etmekte, O’nun huzûrunda istiğfârda bulunmaya, O’nun da onlar için af ve mağfirette bulunacağına delâlet etmektedir.

    Hadîs-i şerîflerde kabirleri ziyâret emredilmiştir. Hadîs-i şerîfte: “Kabirleri ziyâret ediniz! Bu ziyâretler, sizlere âhıret gününü hatırlatır” buyuruldu. Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) kabri, kabirlerin seyyididir. Resûlullahın kabr-i şerîfi de, hadîs-i şerîfte geçen kabirler ifâdesine dâhildir. Ziyâret emrine o da dâhildir.

    Vâkıdî, Fütûh uş-Şam adlı eserinde şöyle demektedir: “Ebû Ubeyde bin Cerrâh (radıyallahü anh), Beyt-i Makdis’in evlerine kadar geldiği zaman, Meysere bin Mesrûk ile Halîfe Hz. Ömer’e bir mektûp gönderdi. Meysere (radıyallahü anh), Medîne-i münevvereye girdiği vakit gece idi. Önce Mescid-i Nebevî’ye girdi. Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîflerine ve Hz. Ebû Bekr’in kabrine selâm verdi.”

    Yine aynı kitapda şöyle anlatılır: “Hz. Ömer, Beyt-i Makdis halkı ile sulh yapmıştı. Bu sırada Ka’b-ül-Ahbâr gelip müslüman oldu. Hz. Ömer onun müslüman olmasından dolayı çok sevindi. Ka’b-ül-Ahbâr’a; “İstersen benimle Medîne-i münevvereye gel, orada Resûlullah efendimizin kabr-i şerîflerini ziyâret edersin, bu ziyâret senin için fâideli olur” dedi. Ka’bül-Ahbâr, Hz. Ömer’e; “Ey Mü’minlerin emîri! Emrettiğin gibi yapayım” dedi: Hz. Ömer, Medîne-i münevvereye gelince, önce Mescid-i Nebevî’ye geldi. Resûlullah efendimize selâm verdi. Bu hâdiseyi, hadîs ve târih âlimleri de anlattı.”

    Âlimler, erkekler için kabirlerin ziyâretinin müstehâb olduğunda icmâ’ etmişlerdir. Bunu bildirenlerden birisi de, Ebû Zekeriyyâ Nebevî’dir. Resûlullah efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret husûsunda, erkek ile kadın arasında fark yoktur. Resûlullah efendimizin kabr-i şerîflerinin dışındaki kabirlerin ziyâretine gelince, erkeklere müstehâb olduğunda icmâ’ vardır. Kadınlara gelince, Şafiî mezhebine göre burada dört şekil vardır. Birincisi ve en meşhûru; kadının, Resûlullah efendimizin kabr-i şerîfinden başkasını ziyâret etmesi mekrûhtur. Ebû Hâmid, Mehâmilî, İbn-i Sebbâg ve başka âlimler bunu kesin olarak ifâde etmişlerdir. Âlimlerin ekserisi, bundan başkasını zikretmemişlerdir. İkincisi; câiz olmadığıdır. Mühezzeb sâhibi ve Beyân sâhibi böyle söylemişlerdir. Üçüncüsü; ne müstehâbdır ne mekrûhtur. Bilakis mubahtır. Bunu Rûyânî söyledi. Dördüncüsü; kadınların âdetleri olduğu üzere, geçmiş hâtıralarını sayıp inliyerek üzülmek ve ağlamak için olursa, haramdır. Böyle birşey olmadan, sâdece ibret almak için ise mekrûhtur. Ancak kadın yaşlı ise mekrûh olmaz.

    Kabirleri ziyâret birkaç kısımdır. Birinci kısım: Sâdece ölümü ve âhıreti hatırlamak için olur. Bunda, sâhiplerini tanımadan sâdece kabirleri görmek kâfidir. Burada, onlar için af ve mağfiret dilemekten başka bir maksad yoktur. Bu ise müstehâbdır. Çünkü Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “Kabirleri ziyâret ediniz! Bu ziyâretler, sizlere âhıret gününü hatırlatır” buyurdu. Şöyle ki; insan bir kabri gördüğü zaman, ölümü ve ölüm sonrasını hatırlar. Bu ise, insanın ibret ve nasîhat almasına vesîle olur.

    İkinci kısım: Kabirlerin sâhiplerine duâ etmek için ziyâret etmektir. Bu, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) Bakî kabristanında bulunanları ziyâret etmesi ile sabittir. Bu, her müslüman için müstehâbdır.

    Üçüncü kısım: Hayır ve sâlah sâhibi kimselerden olan kabir sâhiplerinden bereketlenmek için olur.

    Dördüncü kısım: Kabir sâhibinin hakkını edâ etmek için olur. Bir kimsede başkasının hakkı varsa, o kimsenin, o hakkı olan şahsa hem sağlığında hem de vefâtından sonra iyilik yapması gerekir. Vefâtından sonra o şahsın kabrini ziyâret etmek bu iyiliklerdendir. Kabri ziyâret etmek meyyite merhamet ve acıma ma’nâsını da taşır. Meyyit, kabrinde bulunduğu müddetçe, dünyâda iken sevdiği bir kimse onu ziyâret ettiği zaman, bundan sevinir ve teselli bulur. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîfte; “Bir kimse, bir tanıdığının kabrine uğrayıp selâm verse, meyyit onu tanır ve cevap verir. Tanımadığı meyyite selâm verirse, meyyit sevinir ve cevap verir” buyurdu.

    Resûlullah efendimizi ziyâret kurbettir (ibâdettir). Bu, birkaç bakımdan olur:

    1- Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Onlar nefslerine zulm ettikten sonra gelirler. Allahü teâlâdan af dilerler. Resûlüm de, onlar için istiğfâr ederse, Allahü teâlâyı elbette tövbeleri kabûl edici ve merhamet edici olarak bulurlar” buyuruldu. (Nisâ-64)

    2- İkinci delîl sünnettir. “Kim benim kabrimi ziyâret ederse…” hadîs-i şerîfinin umûmundan anlaşılmaktadır. Bu hadîs-i şerîf, uzakta ve yakında olana, sırf Resûlullahın kabrini ziyâret için gidene ve yolculuk vesîlesi ile ziyâret edene şâmildir. Bunların hepsi hadîs-i şerîfin umûmuna dâhildir. Bilhassa;“Kim sırf ziyâret için bana gelirse…” hadîs-i şerîfi, ziyâret için yolculuk yapmak husûsunda, hattâ sırf bu niyet ile yola çıkmak, başka hiçbir şeyi düşünmemek husûsunda gâyet açıktır.

    3- Resûlullah efendimizi ziyâret kurbet (ibâdet) olunca, ziyâret için sefere çıkmak da kurbettir. Çünkü ziyâret, bir yerden bir yere intikâldir. Bu yüzden, sefer de ziyâret kelimesine dâhildir. Aynı şekilde Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem), kabirleri ziyâret etmek için Medîne-i münevvereden çıktıkları da sâbittir. Yakına çıkmak câiz olunca, uzağa çıkmak da câizdir. Başkasının kabrine gitmek meşrû olunca, Resûlullahın kabr-i şerîfine gitmek öncelikle meşrûdur.

    4- Bu husûsun câiz olduğunda, önce ve sonra gelen âlimler sözbirliği etmişlerdir. Her sene müslümanlar, hac vazîfesini yerine getirdikten sonra, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîfini ziyâret etmektedirler. Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîfini, hacdan önce ziyâret de etmişlerdir. Eğer hacca giderken yolları Medîne-i münevvereden geçmezse, mallarını ve paralarını bu yolda sarf ederek, uzun mesafeleri katedip, yine Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) ziyâretine geliyorlardı. Bu yolculuğu, Resûlullahı ziyâretin kurbet (ibâdet) ve tâat olduğuna inanarak yapıyorlardı. Asırlardan beri, şarkta ve garbda, aralarında âlimlerin ve sâlihlerin de bulunduğu büyük bir topluluğun hatâ üzere olması imkânsızdır. Onların hepsi de bunu, O’nun vesîlesi ile Allahü teâlâya yakınlaşmak için yapıyorlardı. Resûlullah efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret etmiyenler, ya imkânı olmadığından veya bir mâni bulunduğundan gidememektedirler. Buna rağmen mümkün olsa, her zaman için gitmeyi istemektedirler. Kim bu kadar kalabalık bir topluluğun hatâ üzerinde bulunageldiklerini söylerse, kendisi hatâ üzeredir.

    5- İbâdete vesîle olan şey de ibâdettir. Çünkü dinde, işler maksadlarına göre mu’teberdir. Resûl-i ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Allahü teâlânın, onunla hatâları mahvedip dereceleri yükselttiği şeyi size bildireyim mi? Şiddet ve melâlet anlarında âdâbınâ riâyet ederek güzelce abdest almak,câmilere gitmek ve bir namazı kıldıktan sonra diğer namaz vaktini beklemektir, (sonra üç defa) İşte bu ribâttır.” Burada “Şiddet ve melâlet anlarından murâd, şiddetli soğuk, sâhibini hareketten alıkoyan hastalık ve insanın abdest almasını zorlaştıran daha başka hâllerdir. Mescide gitmenin kıymetli ve şerefli oluşu, bir ibâdete vesîle olduğundan dolayıdır.

    Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Her kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek çok yer ve genişlik bulur. Kim Allah ve Resûlüne itâatle hicret ederek evinden çıkar da, sonra ona ölüm yetişirse, onun ecri (mükâfatı) gerçekten Allaha düşmüştür. Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir.” buyuruluyor (Nisâ-100). Bu âyet-i kerîme, mevzûmuz için güzel bir delîldir. Çünkü, Resûlullahı (sallallahü aleyhi ve sellem) ziyâret için yola çıkan kimse, Allah ve Resûlüne itâatle muhâcir olarak evinden çıkmıştır. Yine Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Medînelilere ve civârlarındaki çöl bedevilerine, Resûlullahın emirlerine aykırı hareket etmek (ve yaptığı savaştan geri kalmak) uygun olmadığı gibi, kendisinin bizzat katlandığı zahmetlere, onların da katlanmaya rağbet etmemeleri yaraşmaz. Muhâlefetin câiz olmayışının sebebi şudur: Çünkü onların, Allah yolunda çektikleri bir susuzluk, bir yorgunluk bir açlık, kâfirleri kızdıracak bir yere basmaları ve düşmana karşı bir muvaffakiyete erişmeleri yoktur ki, mukâbilinde kendilerine sâlih bir amel yazılmış olmasın. Çünkü Allah güzel amel edenlerin mükâfatını zayi etmez” buyuruluyor (Tevbe-120).

    Şüphesiz sefer ve başkaları gibi meşakkat bulunan birşeyle ibâdete tevessül eden kimse, bu meşakkati Allahü teâlâ için yüklenmiş olur. Böyle bir kimseden Allahü teâlâ râzıdır. Onun bu gayretlerinin karşılığını verir, ibâdete vesîle olan mübahda meşakkat bulunmasa da, o mubahla kurbet olan bir fiili yapmak kasdedildiği için, onda yine sevâb vardır. Meselâ ibâdet yapabilmek için gerekli kuvveti kazanayım diye uyumak böyledir.

    Tevessül, istigâse ve teşeffü’:

    Bil ki, Resûl-i ekrem ile tevessül, istigâse ve teşeffü’, ya’nî Resûlullah efendimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) Allahü teâlâ katında vesîle etmek, O’nun yardımını ve şefâatini istemek câizdir. Bunun câiz ve güzel işlerden olduğu, her dindâr için ma’lûmdur. Bunlar Peygamberlerin (aleyhimüsselâm), Selef-i sâlihînin, ulemâ ve diğer müslümanların yaptığı işlerdendir. Din ehli hiç kimse bunu kötü görmemiştir. Şimdiye kadar bunları kabûl etmiyen hiç kimseye rastlanmamıştır. Fakat ba’zı âlim geçinen bozuk i’tikâd sâhipleri ve onun yolunda gidenler, bunları kabûl etmemektedirler.

    Deriz ki: “Her zaman ister yaratılmadan önce, ister yaratıldıktan sonra, dünyâdaki hayâtında ve vefâtından sonra; berzâh, kabir âleminde, kıyâmet günü dirildikten sonra, Arafat meydanında ve Cennette, Resûlullah efendimiz ile tevessül etmek câizdir. Tevessül üç çeşittir.

    Tevessül, ihtiyâç sâhibinin Allahü teâlâdan, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) hürmetine, O’nun Allahü teâlâ katındaki hürmetine veya O’nun bereketiyle Allahü teâlâdan istemesidir. Bu üç hâlde de tevessül câizdir. Bunlardan herbiri hakkında sahîh haberler mevcuttur. Bu da üçe ayrılır:

    İlki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yaratılmadan önce O’na tevessül: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yaratılmadan önceki tevessüle, geçmiş Peygamberlerle (aleyhimüsselâm) alâkalı haberler (hadîs-i şerîfler) delâlet eder. Bu konuyu Hâkim Ebû Abdullah, Müstedrek adlı eserinde bildirmiştir. Ömer bin Hattâb’ın (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu.

    “Âdem aleyhisselâm zelleyi i’tirâf edince; “Yâ Rabbî! Muhammed aleyhisselâmın hakkı için beni bağışla” dedi. Allahü teâlâ; “Ey Adem! Sen Muhammed aleyhisselâmı nereden biliyorsun! Ben henüz O’nu yaratmadım” buyurdu. Bunun üzerine Âdem aleyhisselâm; “Şuradan biliyorum ki, sen beni yed-i kudretinle yaratıp bana rûh üflediğin zaman, başımı kaldırıp, Arş üzerinde “La ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” yazılmış olduğunu gördüm. Bildim ki, sen, hiç kimsenin ismini, şerefli isminin yanında getirmezsin. Ancak en sevdiğin kulunun ismini getirirsin” dedi. Bunun üzerine Allahü teâlâ; “Ey Âdem! Doğru söyledin. O, bana halkın en sevgilisidir. Madem ki O’nun hürmetine benden mağfiret istedin, gerçek olarak ben de seni affettim. Eğer Muhammed olmasaydı, seni yaratmazdım” buyurdu.”
    Bir müslüman, aklın ve dînin red etmediği birşeyi nasıl red edebilir? Buna nasıl cür’et gösterebilir?

    Nûh, İbrâhîm (aleyhimüsselâm) ve diğer peygamberlerin tevessüllerine gelince, bunu müfessirler (tefsîr âlimleri) tefsîrlerinde bildirmişlerdir. Biz burada, bu hadîs-i şerîf ile ve Hâkim Ebû Abdullah’ın onu sahih kabûl etmesiyle yetiniyoruz. Tevessül, istigâse, teşeffü’ ve teveccüh’ün ma’nâları arasında fark yoktur. Çünkü Allahü teâlânın duâyı kabûl etmesi için, Resûl-i ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) vesîle yapılıyor. Burada maksâd; kulun, Allahü teâlâ katında kesin olarak derecesi ve kıymeti olduğuna inandığı kimseyi vâsıta ederek istemesidir. Şüphesiz, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) Allahü teâlânın katında çok yüksek derecesi vardır. Âdette bile durum böyledir. Bir kimsenin diğer bir kimsenin yanında kıymet ve derecesi çok olursa, onun hiçbir sözünü red etmez. Hattâ başka birisi, onun ismini söyleyerek o kimsenin yanına gittiği zaman, onun isteğini, ismini veya selâmını getirdiği o şahsın hatırı için yerine getirir. Hâlbuki, ismini veya selâmını getirdiği şahıs orada mevcût değildir. Yaratılmadan önce Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile tevessül etmek de böyledir. Burada sâdece Allahü teâlâdan istenmekte, duâ yalnız Allahü teâlâya yapılmaktadır. Sevilen ve kadr-ü kıymeti yüksek olan kimseyi zikretmek, yapılan duânın kabûlüne vesîle olmaktadır. Nitekim rivâyet edilen sahih duâlarda da durum böyledir. Meselâ bu duâlardan birisi şöyledir. “Senin her isminle, senin esmâ-i husnân ile senden isterim. Senin Allah olman hürmetine senden isterim. Gazâbından rızâna, Cezândan âfiyet vermene sığınırım. Senden sana sığınırım.”

    Bütün yapılan bu duâlarda, kendisinden istenilen, şerîki, ortağı olmayan yalnız Allahü teâlâdır. Duâda vesîle edilen ise değişiktir. Böyle vesîle edilerek yapılan duâ ne şirktir, ne de Allahü teâlâdan başkasından istemektir. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) vesîle edilerek yapılan duâ da böyledir. Yoksa, Resûlullahdan istemek değildir. Bilakis Allahü teâlâdan istemektir. Burada Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) hatırı için Allahü teâlâdan istenmektedir. Sâlih ameller vesîle edilerek Allahü teâlâdan istenince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) vesîle edilerek Allahü teâlâdan istemek, sâlih amellere göre çok daha önde, üstün ve kıymetlidir. “Yâ Râbbi! Muhammed aleyhisselâmın hakkı için senden istiyorum” denilince, buradaki “hakkı için” ile murâd; Resûlullahın, Allahü teâlâ katındaki derecesi ve kadridir.

    İkincisi: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) yaratıldıktan sonra hayatta iken O’nunla tevessül yapmaktır. Ebû Îsâ Tirmizî’nin “Sahîh”indeki duâ bahsinde bulunan rivâyet bu kısımdandır. Osman bin Huneyf şöyle rivâyet etti: “Bir a’mâ Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) gelerek; “Yâ Nebîyyallah! Gözümü kaybettim. Bana duâ et” dedi. O zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) o şahsa; “Abdest al, iki rek’at namaz kıl, sonra; Allahümme innî es’elüke ve eteveccehû ileyke binebiyyike Muhammedin nebiyyirrahmeti yâ Muhammed! İnnî eteşeffeu bike fî reddi basarî Allahümme” de!” buyurdu. O şahıs buyurulanı yaptı. Allahü teâlâ, ona gözünün görmesini tekrar ihsân etti.

    Üçüncüsü: Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) vefâtından sonra tevessül etmektir. Ebû Umâme bin Sehl bin Huneyf şöyle anlatır: ihtiyâç içerisinde olan birisi amcam Osman bin Huneyf ile karşılaşınca, amcama ihtiyâcı olduğunu söyledi. Amcam ona; “Git güzelce bir abdest al, sonra mescide gel. Orada iki rek’at namaz kıl. Sonra; “Allahümme innî es’elüke ve eteveccehû ileyke bi-nebiyyinâ Muhammedin nebiyyirrahmeti yâ Muhammed! innî eteveccehû ileyke ilâ Rabbike feyakdî hâcetî” de ve hâcetini söyle. Ben senin yanına gelirim” dedi. O zât gitti ve amcamın dediği gibi yaptı. Sonra Osman bin Affân’ın (radıyallahü anh) evine gitti. Hizmetçisi kapıyı açtı ve onu Osman bin Affân’ın (radıyallahü anh) huzûruna aldı. Osman bin Affân (radıyallahü anh) o zâta; “Ne ihtiyâcın var?” dedi. O zât da ihtiyâcını anlattı. Osman bin Affân da o zâtın bütün ihtiyâçlarını giderdi. Ve ona; “Niçin bu zamana kadar, ihtiyâcın olduğunu söylemedin? Bir daha ne ihtiyâcın varsa söyle” dedi. Daha sonra o zât, Osman bin Affân’ın yanından ayrıldı. Yolda amcama rastladı. Ona; “Allahü teâlâ seni hayırla mükâfatlandırsın. Sen ona söyleyinceye kadar, o benim ihtiyâcımı gidermedi” deyince, amcam; “Vallahi ona birşey söylemedim. Fakat, Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) huzûrunda bulunuyordum. O sırada Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) bir a’mâ geldi. Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) gözünün görmediğini arz etti. Resûlullah, ona sabretmesini bildirdi. O a’mâ; “Yâ Resûlallah! Hiçbir fâidem yok. Bu durum bana ağır geldi” dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona, gidip güzelce abdest almasını, sonra iki rek’at namaz kılıp, öğrettiği duâ ile duâ yapmasını emretti. O zât, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) emrettiği gibi yaptı. Daha biz oradan ayrılmadan kısa bir süre sonra, o zât yanımıza geldi. Onda, daha önce hiç a’mâlık yokmuş gibi olduğunu gördük.

    Tevessülün ikinci nev’i: Tevessülün, duâ isteme ma’nâsına olmasıdır. Bu da birkaç hâldedir. Bunlardan birisi, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) hayâtında olmuştur. Müslümanlar, başlarına herhangi bir sıkıntı geldiği zaman, durumu Resûlullaha arz ederler, ondan yardım isterlerdi. Böyle haberler Buhârî ve Müslim’de mevcuttur.

    Şöyle anlatılır: “Cum’a günü birisi Mescid-i Nebevî’ ye girdi. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), ayakta hutbe okuyorlar idi. O zât ayakta olarak Resûlullaha döndü; “Ey Allahın Resûlü! Mallarımız, ekinlerimiz helâk oldu. Hiçbir çâremiz de yok. Bize yardım etmesi için Allahü teâlâya duâ et” dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), mübârek ellerini kaldırdı ve; “Allahım! Bize yardım et.Allahım! Bize yardım et” diye duâ etti. O sırada Resûlullahın arka tarafında, semâda bir bulut ortaya çıktı. Semânın ortasına gelince, dağıldı ve yağmur yağmaya başladı. O sırada güneş dahî görülmedi”

    Resûlullah efendimize nisbeti olan, akrabalığı olan kimse ile de tevessül olunabilir. Nitekim Ömer bin Hattâb (radıyallahü anh), kıtlık olduğu zaman Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) amcası Hz. Abbâs ile tevessül etti. Ya’nî onu vesîle ederek Allahü teâlâdan yağmur istedi. “Yâ Rabbî! Kıtlık olduğu zaman, Resûlullah efendimiz ile sana tevessül ederdik. Sen bize yağmur verirdin. Şimdi sana, Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) amcası ile tevessül ediyoruz. Bize yağmur ihsân et” diye duâ edince, Allahü teâlâ onlara yağmur verdi. Bu hâdiseyi, Buhârî, Enes bin Mâlik’den (radıyallahü anh) bildirmiştir. Bu şekilde başka sâlih müslümanlarla da tevessül edilebilir. Bunu dindar hiçbir müslüman inkâr etmemiştir.

    Tevessül, kabir âleminde de olur. A’meş şöyle rivâyet etti: Hz. Ömer zamânında kıtlık oldu. Eshâb-ı Kirâmdan birisi, Resûlullahın kabr-i şerîfine gitti ve; “Yâ Resûlallah! Ümmetin için Allahü teâlâdan yağmur iste! Yoksa onlar helâk olacaklar” dedi. Bunun üzerine Resûl-i ekrem, rü’yâsında o Sahâbîye; “Ömer’e git, selâmımı söyle. Ona yağmur yağacağını haber ver” buyurdu. O Sahâbî gördüğü rü’yâyı Hz. Ömer’e haber verdi. Hz. Ömer ağlayarak; “Yâ Rabbî! Âciz olduklarım hâriç, elimden gelen herşeyi yaptım!” dedi. Bu haberde, o Sahâbînin, vefâtından sonra kabir âleminde bulunan Resûlullahtan (sallallahü aleyhi ve sellem) yağmur istemesinde hiçbir mâni yoktur. Çünkü Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) kabir âleminde iken duâ etmesi imkânsız değildir. Bu husûsta pekçok haberler gelmiştir. Resûl-i ekremin, dünyâda olduğu gibi, kabir âleminde de Allahü teâlâdan ümmeti için yağmur istemesinde hiçbir mâni yoktur.

    Tevessülün üçüncü nev’i: Resûlullahtan maksûd olan şeyin taleb edilmesidir. Ya’nî Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), ümmetinden bir kimsenin dileğini Allahü teâlâdan istemek sûretiyle, o kimse için vâsıta ve şefâatçi olabilir. Bu kısım, ifâdeleri değişik olsa bile, ma’nâca ikinci kısma dâhildir. Bu husûsta pekçok haber gelmiştir. İnsanlar Resûlullahtan bu kâbil şeyleri istemekle, Resûlullahtan bu husûsta kendilerine vâsıta ve şefâatçi olmasından başka birşey kasdetmemektedir.

    Osman bin Ebi’l-Âs anlatır: “Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem), Kur’ân-ı kerîmi ezberlememin iyi olmadığından şikâyet etmiştim. O zaman Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunun şeytandan olduğunu bildirdikten sonra; “Ey Osman! Bana yaklaş” buyurdu. Sonra mübârek elini göğsüme koydu. Bu sırada mübârek elinin serinliğini iki omuzlarım arasında hissettim. Eli göğsümde iken; “Ey Şeytan! Osman’ın göğsünden çık!” buyurdu. O andan sonra, ne duydu isem ezberledim.” Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Allahü teâlânın izni, yaratması ve işi kolaylaştırması ile olduğunu bilerek şeytana “Çık!” diye emretmiştir. Hiçbir müslüman, Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) işlerinde, Allahü teâlânın yardımına muhtâc olmadığını asla söylemez ve böyle şeyi düşünemez. Fakat Resûlullahtan (sallallahü aleyhi ve sellem) birşey isterken, yardım isterken, Resûlullahı (sallallahü aleyhi ve sellem) Allahü teâlâ indinde şefâatçi ve vesîle yapmaya mâni olmak, dinde Allahü teâlânın bir olduğuna îmân eden müslümanlar arasında fitne çıkarmaktır.

    İstigâse, yardım istemek demektir. Allahü teâlâdan yardım istemek, bir şeyi yaratmasını istemektir. Allahü teâlâ, Enfâl sûresinin dokuzuncu âyet-i kerîmesinde meâlen; “O vakit Rabbinizden yardım ve zafer istiyordunuz da, O size; “Gerçekten ben arka arkaya bin melâike ile yardım ediyorum” diyerek duânızı kabûl buyurmuştu” buyurmaktadır. Resûlullahtan (sallallahü aleyhi ve sellem) yardım istenince, bunun ma’nâsı; Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem), Allahü teâlâdan yardımını yaratmasını istemesi demektir. Kısaca, yardım edenden yardım istemek ma’lûm birşeydir. Yalnız, yardım eden ve yardımı yaratan Allahü teâlâdır. İstigâse ile tevessül arasında bir fark yoktur.

    Buhârî’nin, kıyâmet günündeki şefâat ile ilgili Enes bin Mâlik’den (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîf şöyledir: “Kıyâmet günü insanlar Arasat’ta toplanır. Bir kısmı diğerlerinin üzerine dalga vurur, birbirlerine karışırlar. Mahşer halkı hep birden, Âdem aleyhisselâma gelirler; “Rabbinden bizim için şefâat dile!” derler. Âdem (aleyhisselâm) “Ben şefâate izinli değilim, İbrâhîm aleyhisselâma gidiniz. O, Allahü teâlânın Halîlidir” der. İnsanlar ona gelirler. O da; “Ben şefâate izinli değilim. Mûsâ aleyhisselâma gidiniz. O, Kelîmullahtır” der. Ona gelirler; “Ben de şefâat edemem, Îsâ aleyhisselâma gidiniz. O, Rûhullahtır” der. Ona giderler. O da; “Ben şefâate izinli değilim. Muhammed aleyhisselâma gidiniz” der. Mahşer halkı bana gelirler. Ben; “Şefâat ederim” derim. Şefâat etmek için Rabbimden izin isterim. İzin verilir. Hak teâlânın bana bildireceği hamdler ile hamd ederim. Şimdi o hamdler hâfızamda yoktur. Sonra yere kapanır, secde ederim, Hak teâlâ bana; “Yâ Muhammed! Şefâat et, kabûl olunur” buyurur. Ben; “Yâ Rabbî! Ümmetime rahmet et, onlara merhamet et” ma’nâsına gelen, “Ümmetî, ümmetî” derim.”

    Peygamberlerin kabirlerinde diri olması:

    Hadîs âlimi Ebû Bekr Beyhekî, bu mevzûda küçük bir risâle yazmıştır. Risâlede, bu mevzû ile alâkalı hadîs-i şerîfleri bildirmiştir. Bu hadîs-i şerîflerden birisinde şöyle buyuruluyor: “Peygamberler kabirlerinde diri olup, namaz kılarlar.” Bu hadîs-i şerîfi, İbn-i Adî, el-Kâmil adlı eserinde Sâbit Benânî’nin Enes bin Mâlik’den rivâyetiyle bildirmiştir.

    Beyhekî, senedleriyle berâber şu hadîs-i şerîfi bildirdi: “Mi’râc gecesinde, Mûsâ peygamberi kabrinde namaz kılarken gördüm.”

    Evs bin Evs’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “En fazîletli gün, Cum’a günüdür. Allahü teâlâ, Adem aleyhisselâmı Cum’a günü yarattı. Kıyâmet, Cum’a günü kopar. Cum’a günleri bana çok salevât okuyunuz! Bunlar bana bildirilir.” Bunun üzerine Eshâb-ı Kirâm; “Öldükten sonra da bildirilir mi?” diye sorduklarında; “Toprak, peygamberlerin vücûdunu çürütmez. Bir mü’min bana salevât okuyunca, bir melek bana haber vererek, ümmetinden falan oğlu filân sana selâm söyledi ve duâ etti der” buyurdu.

    Beyhekî’nin (rahmetullahi aleyh) Ebû Hüreyre’den (radıyallahü anh) rivâyetle bildirdiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Her ayın ilk üç gecesi ve günü, bana çok salevât okuyunuz. Çünkü bu ikisi, sizden bana ulaştırılır. Toprak elbette Peygamberlerin cesetlerini çürütmez.”

    Buraya kadar anlatılanların hepsi, Peygamberlerin kabirlerinde diri olduklarının delîlleridir. Allahü teâlâ, Âl-i İmrân sûresinin yüzaltmış dokuzuncu âyet-i kerîmesinde meâlen; “Allah yolunda şehîd olanları ölü sanmayınız! Onlar, Rablerinin yanında diridirler, rızıklandırılmaktadırlar.” buyurarak, şehidlerin diri oldukları sabit olunca, Peygamberlerin diri olması birkaç yönden sabittir.

    Birincisi; şehidlerin bu şekilde diri olmaları, onlar için şerefli bir rütbedir. Bu, Allahü teâlânın onlara bir lütfudur. Ancak Peygamberlerin rütbesinden daha yüksek bir rütbe yoktur. Şüphesiz Peygamberlerin hâli, bütün şehidlerin hâlinden daha yüksek ve kâmildir. Bu sebeble, şehid için kâmil bir durum hâsıl olup da, Peygamberler için olmaması imkânsızdır.

    İkincisi; bu rütbe, şehid olanlara Allah yolunda canlarını feda etmeleri sebebiyle verilmiştir. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Allah yolunda can fedâ etme yolunu bize göstermiş, buna bizi da’vet etmiştir. Resûl-i ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîfte; “Bir kimse güzel, ya’nî İslâmiyete uygun çığır açarsa, bu yolda bulunanların herbirine verilen sevâb gibi, buna da verilir. Kim de kötü, ya’nî İslâmiyete uygun olmayan çığır açarsa, bu yolda bulunanların herbirine yazılan günah gibi, buna da günah yazılır” buyurdu. İşte, şehid için hâsıl olan sevâb, Resûlullah için de vardır.

    Üçüncüsü; Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şehiddir. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) son hastalığında; “Hayber’de yemiş olduğum yemeğin acısını her zaman duyarım. O gün yediğim zehir, şimdi ebherimi, ya’nî aort damarımı koparmaktadır” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) şehîd olarak vefât ettiğini bildiriyor.

    Mevtânın, kendini ziyâret edenleri tanıması: Enes bin Mâlik’in (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûl-i ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem); “Meyyit mezara konup, mezar başındakiler dağılırken onların ayak seslerini işitir. Sonra yanına yüzleri siyah ve gök gözlü iki melek gelir. Birine Nekîr, diğerine Münker denir. Meyyite; “Muhammed hakkında ne dersin?” dediklerinde, eğer mü’min ise, bu iki meleğin suallerine cevap olarak; “Muhammed, Allahü teâlânın kulu ve Resûlüdür. Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” der. Bu iki melek; “Biz elbette biliyoruz ki, sen dünyâda da böyle derdin” derler. Daha sonra kabre Cennetten yaygı serilir. Cennet elbiseleri giydirilir. Meyyit için Cennetten bir kapı açılır. Kabre Cennet kokuları yayılır. Eğer meyyit kâfir ise, bu iki meleğe cevap olarak; “Ben bilmem, insanlardan işitirdim, bir şeyler söylerlerdi, ben de onu söylerdim” der. Bu iki melek; “Biz elbette biliyoruz ki, sen öyle derdin” derler. Sonra toprağa sıkış diye emrolunur. Toprak, o kimsenin üzerine sıkışır, kaburga kemiklerini birbiri üzerine geçirir ve Allahü teâlâ onu bu yattığı yerden kaldırıncaya kadar, dâima azap içinde bulunur” buyurmuştur.

    Bu hadîs-i şerîfler sahîhtir. Ehl-i sünnet ve cemâat âlimleri, kabirdeki hayat hakkında icmâ’ etmişlerdir. İmâm-ı Haremeyn, “Şâmil” adlı eserinde şöyle dedi: “Önce gelen âlimler, kabir azâbı ve meyyitlerin kabirlerinde hayatta oldukları, rûhların cesedlerine iâde edildiği husûsunda ittifâk etmişlerdir.”

    Ebû Bekr İbni Arabî “Emed-ül-aksâ” adlı eserinde; “Mükellef olanların kabirlerinde diriltilip, onlara suâl sorulması husûsunda Ehl-i sünnet arasında ihtilâf yoktur” demektedir.

    Aslan ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanan kimseye meleğin suâl sorması husûsunu âlimler şöyle açıklamışlardır: “Allahü teâlâ rûhu kalbe iâde eder ve melekler kalbe suâl sorarlar. Asılan kimseye ise, bizim bilemiyeceğimiz şekilde rûhu iade olunur. Hâlbuki biz onu ölü sanırız. Yırtıcı hayvan tarafından parçalanan kimsenin her a’zâsına rûh iade olunur. Melekler ona, bu hâlde iken suâl sorarlar. Kısaca, rûh cesede iade olunur. Cesed suâl vaktinde diriltilir. Bu andan kıyâmete kadar, ya ni’mete kavuşur veya azap görür. Bu durum ya devâmlı veya fasılâlıdır.

    Dördüncü fasıl: insanlara vefâtından sonra da, hayatta ikenki gibi muâmele edilir. Onun için, Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatta iken olduğu gibi, vefâtlarından sonra da aynı edebi gözetmek gerekir. Hz. Ebû Bekr buyurdu ki: “Hayatta iken de, vefâtlarından sonra da Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) huzûrunda sesi yükseltmemek gerektiği bildirilmiştir.”

    Âişe (radıyallahü anhâ), Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) mescidinde çivi ve başka şeylerin çakılmasından mütevellid bir gürültü duyunca; “Resûlullahı (sallallahü aleyhi ve sellem) rahatsız etmeyin” diye haber gönderirdi.

    Şöyle bildirilmiştir: “Hz. Ali, evinin kapısının ta’mir edilecek bir kısmı olduğu zaman, Resûlullahı (sallallahü aleyhi ve sellem) rahatsız etmemek için tenhâ bir yere götürür, öyle ta’mir ederdi.”

    Urve (radıyallahü anh) nakletti: “Birisi, Hz. Ömer’in huzûrunda Hz. Ali’ye dil uzatınca, Hz. Ömer o şahsa; “Allahü teâlâ senin yüzünü çirkinleştirsin. Şimdi kabrinde Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) eziyet ettin” dedi.

    Selef-i sâlihînin hayatlarına bakılırsa, hayatındaki gibi, vefâtından sonra da, Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) karşı edeb ve hürmete pekçok dikkat ettikleri görülür. Aynı şekilde, Peygamber efendimizin kabr-i şerîfinde de, edeb ve hürmete çok riâyet ederlerdi.

    Ka’b-ül-Ahbâr’dan (rahmetullahi aleyh) şöyle rivâyet edilmiştir: “Her fecrin doğuşunda, yetmişbin melek iner, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîfini kuşatırlar, kanatlarını sürerler. Resûlullah efendimize salevât okurlar. Akşam olunca yükselirler. Sonra onlar kadar bir grup melek iner ve onların yaptıklarını yaparlar. Böylece kabr-i şerîfin yanına gelinip duâ edildiği zaman, orada bulunan meleklerin huzûrunda duâ edilmiş olur. Melekler oraya, o kabirde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bulunduğu için gelmektedirler. Bu sebeple, Eshâb-ı Kirâm, ta’zimden dolayı, Resûlullah efendimizin kabr-i şerîfinde seslerini alçaltırlar, kısarlardı.”

    Sahîh-i Buhârî’de, Ömer bin Hattâb’ın (radıyallahü anh) şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir “Taifli iki kişiye; “Eğer siz buralı olsaydınız, sizi incitirdim. Çünkü siz, Resûlullahın mescidinde seslerinizi yükseltiyorsunuz” buyurdu.

    Eshâb-ı Kirâmın Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) olan ta’zim ve edeblerine dâir hadîs-i şerîfleri ve haberleri toplamış olsa idik, cildler teşkil ederdi. Melekler bile Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) karşı kemâli edeb üzere olurlardı. Ebû Bekr bin Ebû Şeybe, “Mûsânnef” adlı eserinde, İbn-i Büreyde’den şöyle nakletti: “Medîne-i münevvereye gelmiştik. Abdullah bin Ömer’in (radıyallahü anh) yanına gittik. Bize şunları anlattı: Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) huzûrlarında bulunuyorduk. Bu sırada güzel elbiseli, güzel yüzlü, hoş kokulu birisi geldi ve; “Esselâmü aleyke yâ Resûlallah!” dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onun selâmını aldı. O zât “Yâ Resûlallah! Sana doğru yaklaşayım mı?” deyince, Resûl-i ekrem izin verdi. O zât da yaklaştı. Biz o günkü gibi böyle güzel elbiseli, hoş kokulu ve güzel yüzlü ve Resûlullaha daha fazla hürmet ve ta’zimde bulunan birisini görmedik. O zât sonra yine; “Ey Allahın Resûlü! Sana doğru yaklaşayım mı?” diyerek izin istedi. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “Evet, yaklaş” buyurdu. O zât üçüncü defa Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem); “Ey Allahın Resûlü! Sana yaklaşayım mı?” diye sordu. Resûl-i ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) yine; “Evet, yaklaş” buyurdu” dedi. Abdullah İbni Ömer (radıyallahü anh), sonra o zâtın (Cebrâil aleyhisselâmın) sözlerini, Resûlullahın îmân ve İslâm ve daha başka mevzûlarla alâkalı sözlerini anlattı.” Burada, Cebrâil aleyhisselâmın Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) olan ta’zimine, edebine iyi bakmak ve bunu iyi anlamak gerekir.

    Yine Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) mübârek rûhunu teslim almaya geldiğinde, Azrâil aleyhisselâmın Resûlullaha olan ta’zim ve edebi de böyledir. Resûlullaha olan ta’zimi, hem Kur’ân-ı kerîm, hem hadîs-i şerîfler, hem de ümmetin icmâ’ı bildirmektedir.

    Şunda hiç şüphe yoktur ki, kim Resûlullah efendimiz ziyâret edilmez, O’nu ziyâret için gidilmez, O’ndan yardım istenilmez derse, o kimse Resûlullaha karşı edebden çok uzaktır. Allahü teâlâdan onun ıslâhını dileriz.

    Kâdı İsmâil, “Ahkâm-ül-Kur’ân” adlı eserinde, Muhammed bin Ubeyb’den şöyle nakletti: “Birisi; “Eğer Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefât etse, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) falanca hanımı ile evlenirdim” deyince, şu meâldeki âyet-i kerîme nâzil oldu: “Ey îmân edenler! Yemek vaktini gözetmeksizin size izin verilip de da’vetli olduğunuz vakitten başka zamanlarda Peygamberin evlerine girmeyin. Fakat çağırıldığınız zaman girin. Yemeği yediğinizde de hemen (yanından) dağılın. Konuşmak, sohbet etmek için de izinsiz girmeyin. Çünkü bu, Peygambere eziyet veriyor. (Çıkın veya girmeyin demeğe) sizden utanıyor, fakat Allah, gerçeği açıklamayı terk etmez. Bir (Peygamberin) zevcelerine gerekli birşey soracağınız vakit de, perde arkasından sorun. Böyle yapmanız, hem sizin kalbleriniz, hem de onların kalbleri için daha temizdir. Allahın Resûlüne, sizin eziyet etmeniz doğru olmaz. Arkasından (vefâtından sonra) zevcelerini nikâh eylemeniz de hiçbir zaman câiz olmaz. Bu (Peygambere eziyet etmek ve arkasından zevcelerini nikahlamak), Allah katında çok büyük bir günahtır.” (Ahzâb-53). Burada, Allahü teâlânın, gerek hayatta iken, gerekse vefâtlarından sonra Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) eziyet verecek şeylerden nasıl muhâfaza buyurduğunu iyi anlamalıdır. Bu husûs, dinde zarûrî olarak bilinen ve âyet-i kerîmenin, Resûlullahın vefâtından sonra zevceleri ile evlenmenin ona eziyet olacağını bildirmesi ile anlaşılmaktadır. Öyleyse müslüman bir kimsenin, Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) karşı çok edebli olması lâzımdır. Bu mevzûda çok dikkatli olmalıdır. Aksi takdîrde, insanın maazallah ayağı kayar, dünyâ ve âhırette hüsrana uğrar.

    Allahü teâlâdan, îmânımız husûsunda bizi muhâfaza buyurmasını, kalan ömrümüzde bizi, affı ve mağfireti ile örtmesini dileriz. Söylediklerimizi, bizim lehimize hüccet kılmasını, yine söylediklerimizi, önümüzde bize ışık olacak bir nûr kılmasını, bizi Resûlullah efendimizin zümresi arasında ve O’nun livâül-hamd sancağı altında haşretmesini, bizi O’nun şefâati ve rızâsı ile rızıklandırmasını, bizi, O’na ve O’nun sünnet-i seniyyesine uyanlardan eylemesini dileriz.

    İnsanların kıyâmet gününde Peygamberlere sığınması, dünyâda ve âhırette Peygamberlerle tevessül etmeye en açık delîldir. Her günahkâr, Allahü teâlâya en yakın bildiği kul kim ise, onu Allahü teâlâya vesîle eder. Bunu hiç kimse inkâr etmedi. Bu husûs, müşriklerin, Allahü teâlâdan başkasına ibâdet etmeleri gibi değildir. Bu küfürdür. Hâlbuki müslümanlar, Resûlullah efendimizle veya Peygamber ve sâlihlerle tevessül yaptıklarında, ne Resûlullah efendimize, ne Peygamberlere, ne de sâlih olan zâta tapma durumu yoktur. Fayda ve zarar veren, yalnız Allahü teâlâdır. Bu câiz olunca, birisinin; “Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) hürmetine Allahü teâlâdan istiyorum” demesi de câizdir. Çünkü o, hakîkatte Allahü teâlâdan istemektedir.”

    Murat Yazıcı

  28. İSLAM ALİMLERİNİN TEVESSÜL HAKKINDAKİ SÖZLERİ- Murat Yazıcı
    İmam Ahmed’in oğlu Abdullah, babasının, Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)’in saçıyla tevessülde bulunduğunu; onu öptüğünü ve içine daldırdığı kaptaki suyu şifa niyetiyle içtiğini söylemiştir.

    ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, XI, 212. (Ebubekir Sifil’in sitesinden)
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Allâme İbn-i Hacer-i Mekkî (rahime-hullahü teâlâ), “bi’l-Hayrâti’l-Hısân fî Menâkıbi’l-İmâm Ebî Hanîfeti’n-Nu‘mân” isimli eserinin 25. bâbında şöyle demiştir: “İmâm Şâfiî (rahime-hullahü teâlâ) Bağdat’ta kaldığı günlerde İmam Ebû Hanîfe’nin (rahime-hullahü teâlâ) türbesine gelir, ziyaret eder, kendisine selâm verirdi. Sonra da Allahü Teâlâ’ya, ihtiyacını gidermesi için onunla tevessül ederdi.” Yani Cenab-ı Hak’tan, ihtiyaçlarının, onun yüzü suyu hürmetine giderilmesini niyaz ederdi.

    Yûsuf b. Nebhânî, Şevâhidü’l-Hak, Fazilet Neşriyat, s. 166-167.

    Bu rivayet Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi’nde şöyle yazılı:

    “Hatib-i Bağdâdî Tarih’inde İmam-ı Şâfiî’ye vâsıl olan bir sened ile Şâfiî hazretlerinin şöyle dediğini rivayet ediyor: Ben Ebu Hanîfe’nin kabrini ziyarette yümn ü bereket buldum. Ve hergün onun kabrini ziyaret etmek îtiyâdındayım. Kendime bir ihtiyaç ârız olunca hemen menzilimde iki rekat namaz kılıp Ebu Hanîfe’nin kabrine giderim. Onun merkadi yanında hâcetimi Allahü teâlâdan dilerim. Aradan çok bir zaman geçmeden hâcetim kazâ olunur.”

    Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, 4. cilt, s.197. Ayrıca bkz. İbni Abidin, Reddü’l-Muhtar Ale’d-Dürrü’l-Muhtar, Tercüme: Ahmed Davudoğlu, Şamil Yayınevi, İstanbul, 1982; c.1, s.63. Nişancızâde Muhammed bin Ahmed, Mir’ât-ı Kâinât, Berekat Yayınevi, İstanbul, 1987; c.2, s.51.

    İmam-ı Gazali diyor ki:

    “Ölümü hatırlamak ve ibret almak için umumi mezarlıkları ziyaret müstehabdır. İbret almakla beraber yümn ü bereket ummak için de salihlerin mezarlarını ziyaret yine müstehabdır.”

    İhya, Bedir Yay., c.4, s.873.

    İmam-ı Fahrüddîn-i Râzî diyor ki:

    “Rûhu olgun, nefsi pâk ve tesîri kuvvetli bir Velînin kabri yanına gidip, bir zaman durulur ve o toprakdaki Velî düşünülür ise, rûhu o toprağa bağlanır. Meyyitin rûhu da, bu toprağa bağlı olduğu için gelen insanın rûhu ile Velînin rûhu buluşmuş olurlar. Bu iki rûh, karşılıklı iki ayna gibi olur. Herbirinde olan me’ârif, kemâlât, ötekine aks eder, yansır. İkisi de çok faydalanır.”

    el-Matâlibu’l-Âliye, VII, 275 vd.

    “Nakıs ruhlar, dünyada iken, kâmil ruhlarla olan alakalarını, şiddetli sevgi vasıtası ile artırdıklarında ve tam yaptıklarında, bu âlemden ayrılıp âhiret alemine ulaştıkları zaman, orada bu ruhanî alakalar devam eder. Sonra o sâf ve duru ruhlar, onların karşısında cilalı aynalar gibi olurlar. Adeta ışıklar bu aynaların birinden diğerine akseder ve aksedişler sebebiyle de onların nurları son derece güçlü olur. Bu ruhlar hakkında söylenecek söz de aynıdır. Çünkü bunlar, Allah’tan başka varlıkların sevgi tozlarından, mücahede cilası ile temizlenir ve parlatılır ki Allah’a ve peygambere itaat ile kastedilen budur, ve sonra bedenin perdesi kalkar ise, onlar üzerine Allah’ın celâl nurları doğar. Sonra bu nurlar birinden diğerine akseder ve bu ruhanî alakalar sebebi ile eksik (nakıs) ruhlar, kâmil olur (olgunlaşır). İşte aklıma gelen ihtimal, budur. Kur’ân’ın sırlarını Allah daha iyi bilir.”

    4/en-Nisâ, 70 ayetinin tefsiri.

    İmam-ı Ahmed ibni Hanbel’in İmam-ı Şâfii ile tevessül ettiği sabit olmuştur. Hatta Ahmedü’bnü Hanbel’in oğlu Abdullah, buna hayret etmiştir. Bunun üzerine oğluna: “İmam-ı Şâfii, umum insanlar için güneş gibi, beden için âfiyet mesabesindedir.” dedi.

    Yûsuf b. Nebhânî, Şevâhidü’l-Hakk, s.167

    İmam Şâfiî hastalandığı bir sırada, yıkayıp suyunu içerek şifa bulmak ümidiyle Bağdat’dan İmam Ahmed b. Hanbel’in gömleğini istemiştir. Bu hususu Menâkıbu Ahmed’de böylece yazılı gördüm.

    Muhammed b. Abdulazim, el-Kavlu’s-sedîd Risâlesi (Hayreddin Karaman’ın sitesinden)

    İmam-ı Şafi’î hazretlerinin İmam-ı a’zam Ebu Hanife hazretlerine karşı olan tavrını ve saygısını göstermesi açısından şu rivayetleri de burada kaydedelim:

    “İmam Şafi’î hazretleri (Allahü teâlâ ilimde bana iki kişi ile yardımda bulundu. Hadiste İbni Uyeyne, fıkıhda İmam-ı Muhammed) ve yine (İlimde ve dünyalıkta İmam-ı Muhammed kadar bende hakkı olan kimse yoktur) ve yine (Ondan öğrendiklerimle bir deve yükü yazı yazdım. O olmasaydı, ilimden bana bir şey ulaşmazdı. İnsanlar Irak alimlerinin, Irak alimleri Kufe alimlerinin, Kufe alimleri de İmam-ı A’zam Ebu Hanife’nin çocuklarıdır) demiştir.”

    Nişancızade Muhammed bin Ahmed, Mir’ât-ı Kâinât, Berekat Yayınevi, c.2, s.51.

    “Bizim imamımız olan İmam Şafi’î hazretleri (Bütün insanlar fıkıh yönünden Ebu Hanife’nin ev halkı sayılır.) derdi….İmam Şafi’î hazretleri Bağdad’a girdiği gün, ilk işi Ebu Hanife’nin kabrini ziyaret etmek olmuştu. Sabah namazında o makamda bulunmuş, namazda Kunutları okumamıştı. Halbuki bunun yapılmasını söylerdi. Kendisine bu türlü davranışının sebebi sorulduğunda şöyle cevab vermiştir: (Ben İmam Ebu Hanife’nin söylemediği şeyi yapmaktan utandım. Bu sebeple böyle davrandım.)”

    İmam-ı Şarani, El-Uhudü’l-Kübra, Bedir Yayınevi, s. 764-765.

    Gülün kıymetini bülbül, altının ayârını kuyumcu, incinin hâlisini kimyâger, âlimin kıymetini de ancak âlim anlar!

    Büyük Hanefi fıkıh alimi İbni Abidin kitabının önsözünde şöyle dua ediyor:

    Ben Allahü Teâlâ’ya Nebiyy-i Kerim’i (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ehl’i tâatından her muazzam makam sahibi ile ve imamımız îmam A’zam ile tevessül ederek, lütuf ve kereminden bu işi bana âsan eylemesini, tamamına erdirmesini, hatalarımı afv, amelimi kabul buyurmasını; bunu sırf rızâyı kerîmi için Gennât-ı naîm’de kurtuluşuma sebep yapmasını, bütün beldelerde kullarını bununla faydalandırmasını, bana doğru yolu göstermesini, doğruyu ilham buyurmasını, kusurlarımı bağışlamasını, hatalarımı afv buyurmasını niyaz eylerim. Çünkü ben bu işe çocukluk edip karışmış bulunuyorum. Ben bu yolun süvarilerinden değilim. Lâkin O’nun kudretinden imdad umuyor. O’nun güç ve kuvvetiyle hazırlık yapıyorum. Muvaffakiyetim ancak Allah’dandır. O’na tevekkül eder, ancak O’na yönelirim.

    Reddü’l-Muhtar Ale’d-Dürrü’l-Muhtar, Şamil Yayınevi, İstanbul, 1982; c.1, s.14.

    Aynı kitapda, musannıf Muhammed bin Abdullah Timurtaşi’nin şu sözlerini okuyoruz:

    Allahü Teâlâ’dan niyazımız, Resülü’nün yüzüsuyu hürmetine, tevfik ve kabüldür. Nasıl kabul dilemeyelim ki, Allahü Teâlâ bu kitabın tebyızına başlamayı, Ravza-i Mutahhara’da ve Bük’ayı Mubâreke’de Resül-i Zişan’ın huzurunda ve iki büyük arslan kâmil kabir arkadaşının yanında nasib etti. Allah onlardan ve diğer bütün ashab-ı kiramdan, onlara iyilikle tâbi olanlardan. annelerimizden, babalarımızdan kıyâmet gününe kadar râzı olsun. Daha sonra Kâbe-i Şerife’nin karşısında altın oluğun altında. Hatîm’de ve Makam-ı İbrahim’de devam etmek nasip eyledi. Allah itmamını da müyesser kılsın..

    Reddü’l-Muhtar Ale’d-Dürrü’l-Muhtar, c.1, s.98.

    Bu satırları şerheden İbni Abidin hazretleri şöyle yazmış:

    Şu evrakı toplayan günahkâr kul dahi aynen musannıfın dediğini der. Mevlâ-i Kerim’inden Nebiyyi Azîm’ı ve nezd-i İlâhisindeki her makâm sâhibi hörmetine, bu sâ’yi gayretini kabul ile kendisine fadl-ü ihsanda bulunmasını, bu eserle bütün memleketlerdeki kullarını faydalandırmasını, son nefesinde hüsn-ü hitâm nasip ederek merâmına nâil buyurmasını niyaz eyler!…Âmîn…..

    a.g.e. s.99.

    Kadızade Ahmed Efendi, İmam-ı Birgivi’nin kitabının şerhinde şöyle dua ediyor:

    Allahü teâlâ bu muhtaç kulunu ve diğer dostlarını, emin olan Peygamberlerinin hürmetine (aleyhimüsselam) kabir azabından ve mahşer yerinin zorluğundan korusun. Amin.

    Birgivi Vasiyetnamesi Kadızade şerhi, Bedir Yayınevi, s. 254.

    Muhammed Hadimi rahmetullahi aleyh diyor ki:

    “İbni Abdüsselâm bildiriyor ki, Resûlullahın ismi ile kasem ederek, yani Resûlullah hakkı için diyerek, Allahü teâlâdan birşey istemek câizdir. Çünkü ona yüce bir rütbe kıldı, onun şefaatinin kabul olunmasını kendi üzerine bir hak kıldı… Falanın hürmetine diye dua etmenin caiz olduğu Bezzâziyye fetvasında yazılıdır.”

    Berika, Kahraman Yayınları, c.4, s.48.

    Not: Bazı alimler, Peygamber hakkı için veya ölü veya diri bir Velî hakkı için dua etmek tahrimen mekruhdur şeklinde ictihad etmişlerdir. Çünkü, kimsenin Allahü teâlâ üzerinde hakkı yokdur. Burada yazılı olandan anlaşılıyor ki, böyle dua etmek, (Yâ Rabbî, onlara vermiş olduğun hak için) niyyeti ile câiz olur. Çünkü, Rum sûresinin 47. âyetinin meâl-i şerîfi, (Üzerimize hak oldu ki, mü’minlere yardım ederiz)dir. En’âm sûresinin 12. âyetinin meâl-i şerîfi, (Allahü teâlâ kullarına merhamet etmeği kendisine lâzım kıldı) olup, merhamet ve ihsân ederek, sevdiklerine haklar verdiğini göstermekdedir.

    Hindistan’ın büyük alimlerinden Mevlânâ Muhammed Fadlurresul rahimehullah şu açıklamayı yapmaktadır:

    “Molla Ali el-Karî, filancanın ve başkasının hakkı için demenin mekruh olduğunu bildirdikten ve ihtilafları naklettikten sonra şöyle yazıyor: Ben derim ki, Resulullah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem duasında (Ya Rabbi, senden isteyip de verdiklerinin hakkı için, senden istiyorum) derdi. Buradaki hak kelimesinden murad, hürmettir. Yahud, rahmet gereğince ona va’d olunan hakdır. Yani bihakkın demenin yasaklığı anlatılmak istenirken, delil olarak; zira kimsenin Allahü teâlâ üzerinde hakkı yokdur demektedir. O halde bundan murad, hiç kimsenin Allahü teâlâ üzerinde vacib olan bir hakkı yoktur demektir. Demek ki, filancanın hakkı için sözünü bu ma’nâda kullanmak mekruhdur. Ama hadis-i şerifde bildirilen bihakkın [hakkı için] kelimesinin buradaki ma’nâsı hürmeti için, hürmetine demektir. Yahud üstün kılınmış olmaklık hakkı demektir… Bihakkın kelimesinin içinde hürmet saklanmaktadır. Yani hakdan murad hürmettir. Filancanın hakkı için demek, onun hürmetine demek olur. Böylece bihakkın demek caiz olup, mekruh olmadı ve kullanıldı.

    Sirâciyye’de yazıyor ki: Eserde, câiz olduğuna dair deliller bildirildi. Tefsir-i âzîzî’de diyor ki: Hadîs-i şerîfde, Adem aleyhisselâmın tevbesi hakkında: (Ya Rabbi, Muhammed aleyhisselamın hakkı için senden istiyorum) diye bildirilen, üstün kılınmak hakkı ile ma’nâlandırılmış olup, Ehl-i sünnet mezhebidir. Fıkıh kitaplarında yasak edilen, hak kelimesinin hakîkî ma’nâsı olup, Mutezile mezhebidir. Çünkü Mutezile mezhebine göre, kullar işlerinin yaratıcısıdırlar. Böylece o işlerin karşılığı kulların hakîkî hakkıdır. Eskiden Mutezile mezhebi çok revacta olduğundan ve bu kelimenin kullanılması, onların mezhebini akla getirdiğinden, fıkıh âlimleri bu sözü kullanmayı yasakladılar. Böylece o mezhebin akla gelmesini önlediler.”

    Mevlânâ Muhammed Fadlurresul, Tashih’ül Mesail, Berekât Yay., İst, 1976, s. 158.

    Kuşeyri Risalesi’nde diyor ki:

    “Ma’rûf-i Kerhî, talebesi Seriyyu’s-Sakatî’ye dedi ki: Allahü teâlâdan bir hacet dileyeceksen bana kasem ederek Ma’rûf’un hürmetine diyerek iste.”

    Risale-i Kuşeyri, Dergah Yayınları, 1. Baskı, Ekim 1978, s.82.

    İmâm-ı Birgivî şu hadîs-i şerîfi yazmaktadır:

    Bir mü’minin kabrini ziyâret ederken, yâ Rabbî! Muhammed aleyhisselâm hurmetine, buna azâb yapma denirse, Allahü teâlâ, kıyâmete kadar azâbını durdurur.

    İmâm-ı Birgivî, Etfâl-ül-müslimîn risâlesi (Seadet-i Ebediyye’den)

    Mevlânâ Muhammed Fadlurresul rahimehullah diyor ki:

    Rahmanî, Mefâtih’den alarak bildiriyor ki: Bir mü’minin kabrini ziyaret edip, Allahümme bihakkı Muhammedin ve âli Muhammedin lâ tuazzıb hâzal meyyite [ya Rabbi, Muhammed aleyhisselamın ve âlinin hürmetine bu ölüye azab etme] derse, sura üfürülecek güne kadar Allahü teâlâ azabı ondan kaldırır.

    Tashih’ül Mesail, Berekât Yay., İst, 1976, s. 191.

    Ali el-Karî, “Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Allahü teâlâdan, kâfirlere karşı Muhacirun’un fakirleriyle yardım talep ederdi” şeklindeki rivayetin (et-Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, I, 292.) şerhinde ünlü Hanefî fakih ve usulcüsü İbn Melek’in şöyle dediğini nakleder:

    “Şöyle diyerek yardım talebinde bulunurdu: “Allah’ım! Fakir muhacir kullarının hakkı için düşmanlara karşı bize yardım et.”

    Ali el-Karî, Mirkatu’l-Mefâtîh, I, 100. (Ebubekir Sifil’in sitesinden)

    Abdülkadir-i Geylani rahimehullah Peygamber efendimizi ziyaret ederken, mübarek kabre dönerek şu şekilde söylemeyi öğretiyor:

    Allahım, Peygamberini sallallahü teala aleyhi ve sellem aracı kılarak sana yöneliyorum. O rahmet Peygamberidir.
    Ey Allah’ın Resulü, seni vesile bilerek günahlarımı bağışlaması için Rabbıma teveccüh ediyorum.

    Allahım, O’nun hakkı için, beni bağışlamanı ve bana merhamet etmeni diliyorum.

    Gunye tercümesi, Sağlam Yayınevi, 1991, 2. Basım, sayfa 49.

    Hazırlayan: Murat Yazıcı

  29. MEVLİD-İ NEBİ (S.A.V) (MUHAMMED ALEVİ MALİKİ HAZRETLERİNİN KALEMİNDEN) – Osman AKYILDIZ
    Çağdaş selefiliğin kutlu doğum itirazlarını çürüten bir eser: Havle’l İhtifal bi Zikra’l Mevlidi’n Nebi

    Her sene Rebiulevvel ayının 12. günü, Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in doğum günü olması münasebetiyle İslam aleminin her yerinde müslümanlar bugünü ihya ederler. Oruç tutularak, namaz kılınırak, salât u selâm getirilirek, Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i öven şiirler okunarak ve O’nun sireti anlatılarak ihya edilir bu mukaddes gün.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Fakat kendisini selefe yahut selefiliğe nisbet eden bazı kimseler, mevlidi kutlamanın bid’at olduğunu ve mevlid toplantılarına gitmenin caiz olmadığını iddia eden kitaplar yazarak Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i hatırlamaya ve bu sebeple Allah’a yakınlaşmaya vesile olan böyle bir gün hakkında müslümanların kafasında istifham oluşturma gayreti içerisindedirler.Müslümanlara toplu katliamlar yapılırken, anne babalar ölür, çocuklar öksüz ve yetim kalırken bazı kişilerin hala mevlid, tevessül, teberrük, tasavvuf gibi konuları temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp servise sunmaları ne ile açıklanabilir?
    Bilindiği gibi mevlidle ilgili tartışmaların en yoğun yaşandığı İslam ülkesi Suudi Arabistan’dır. Zaman zaman kraliyet ailesine nüfuz eden bazı çağdaş selefîler sûfilerin kafir olduğu, tevessül, teberrük, tasavvuf gibi konuların şirk olduğu iddialarını ders kitaplarına kadar sokmuşladır.(1) Bütün bu yanlışlara “dur” diyebilen bir zatı görürüz Peygamber toprağında. Hiçbir dünyevi korkunun, zindan ve sürgünün kendisini Hakkı haykırmaktan alıkoyamadığı peygamber torunu, rabbâni ve muttaki âlim Seyyid Muhammed bin Alevi el- Mâliki el-Hasenî Rahimehullah Hazretleri…
    Müellif merhum 100’e yakın eser kaleme almış, özellikle hadis ilimlerine derin vukufiyetiyle temayüz etmiş bir alimdir. Yazdığı kitaplardan dolayı Suud yönetimi tarafından sürgüne gönderilmiş, hatta hapse bile atılmıştır.
    Türkçeye “Mevlid-i Şerif’i Kutlamak” şeklinde çevrilebilecek olan merhum müellifin Havle’l-İhtifal bi-Zikra’l-Mevlidi’n-Nebeviyyi’ş-Şerif (2) isimli kitabı, muhaliflerin bütün iddialarını çürütecek nitelikte bir çalışmadır.
    Eserin Yazılış Amacı
    Kitabın yazılış amacı Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in doğumunu kutlamanın caiz olmadığını söyleyen aldatılan Müslümanların iddialarının temelsiz olduğunu göstermek ve çağdaş selefilerin beyanlarının hezeyandan ibaret olduğunu isbat etmektir. Zira bu ikinci grup mevlid kutlamalarına katılanlara olmadık iftiralar atmış ve yersiz isnatlarda bulunmuştur. Diğer bir amaç ise mevlidi kutladığı halde kafasında şüphe olanların şüphelerini izale etmektir. Nitekim müellif eserinin “Önsöz”ünde şöyle der: “Mevlidi Nebevi’yi kutlamanın hükmüyle ilgili çok şey söylendi. Ben de bu konuda bir şey yazmak istedim. Çünkü günümüzde hakkında çok konuşulması sebebiyle en büyük problemlerden birisine dönüşen bu konu idrak sahibi müslümanların ve benim de zihnimi meşgul ediyordu. Öyle ki her sene belli zamanlarda insanları bıktırıncaya kadar bu konu hakkında yayınlar yapılıyor/konuşuluyor. Kendilerini çok sevdiğim kardeşlerden pek çok kişi özellikle bu konudaki görüşümü öğrenmek istiyorlardı.”(3)
    Müellif bu konuda, muhaliflerini müzakereye davet ettiğini, ancak hiçbir netice elde edemediğini, fakat söz konusu zevatın aynı iddialarını sürdürdüklerini ifade ediyor. Müslümanların tekrar izzetli dönemlerine dönmesi için doğru yol ve rabbani metod olan Ehl-i Sünnet anlayışına dönmeleri gerektiğini hatırlatan (4) müellif, mevlidle ilgili iddiaları tek tek cevaplıyor.
    Mevlidi İlk Kim Kutladı?
    Muhaliflerin bu konudaki en temel iddialarından birincisi mevlid kutlamalarının ilk defa Şiî Fâtımiler tarafından yapıldığıdır. Müellif, bu iddianın sahiplerini, “cahil ya da haktan uzak kişiler” (5) olarak nitelendirmekte ve bunların mevlidi ilk kutlayan kişinin bizzat Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem olduğu gerçeğini saklamak istediklerini ifade etmektedir. Nitekim Müslim’in rivayet ettiği hadiste bildirildiğine göre; pazartesi günü orucuyla ilgili sorulduğunda Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: “Çünkü o gün, benim doğduğum gündür”. Müellif, burada bütün iddiaları temelinden çürütecek sözünü söylüyor: “Bu hadis Mevlidi Nebi’yi kutlamanın meşru olduğuna dair açık bir delildir.” Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in o gün sadece oruç tuttuğunu ileri sürerek başka ameller yapılamayacağını iddia etmenin yersiz olduğunu belirten (6) müellif, Mevlid-i Nebî’yi değişik şekillerde kutlamanın meşru olduğuna dair muhaddis ulemadan nakiller yapar.(7)
    İbn Kesir’e İftira
    Mevlid kutlamalarının Şiî Fâtımiler tarafından ortaya çıkarıldığını iddia eden kişiler, bu iddialarına Hafız İbn Kesir Rahimehullah’ı da alet etmek istiyorlar. İbn Kesir’in el-Bidâye ve’n -Nihâye adlı eserinde yer alan mevlidle igili ifadeleri tahrif ederek İbn Kesir’in söz konusu iddiayı benimsediğini öne süren çağdaş selefilere müellif şöyle sesleniyor: “Eğer sadıklardan iseniz kaynağını getirin”.(8) Müellif, bu tahrifi yapanların, ümmetin alimlerine ihanet ettiklerini, iftiracı ve yalancı olduklarını ispat eder.(9)
    Hafız İbn Kesir’in el-Bidaye ve’n-Nihaye (XIII/136)’sinin Mektebetü’l Mearif nüshasından konuyla ilgili iddiaları nakleden(10) müellif, çağdaş selefilerin Mevlid kutlamalarının ilk defa Şii-Fâtımiler tarafından ortaya çıkarıldığı iddiasını çürütür. Çünkü İbn Kesir ilk defa akdedilen mevlid kutlamalarını Şiilere değil Sünnî bir devlet adamı olan Melik Ebû Said’e nispet eder. İbn Kesir “alim”, “adil” sıfatlarıyla anlattığı Melik Ebû Said’in Peygamber sevgisinden dolayı Mevlid-i Nebi’de çokça hayır hasenat yaptığını da belirtir.
    Mevlidin Şer’i Bayram Olarak Algılandığı İddiası
    Muhaliflerin mevlidi ihya edenlere yönelttiği belki en ciddi eleştiri mevlidin şer’î bir bayram olarak algılandığı konusudur. Halkın bir kısmı tarafından mevlid gününün bayram olarak isimlendirilmesi, onların mevlid gününü şer’i bir bayram olarak algıladıklarını göstermediğini, çünkü bayram kelimesinin sevinçli ve mutlu günlerde kullanmanın halkın adeti olduğunu hatırlatan(11) müellif, hiçbir müslümanın mevlid gününü bayram olarak algılamadığını belirtir. Çünkü mevlid niteliği itibarıyla Ramazan ve Kurban bayramlarından daha üstün ve şerefli bir konuma sahiptir. Müellif bayramların senenin belirli günlerinde gelmesine karşın, mevlidi kutlamanın, Peygamber Efendimiz’i anmanın ve siretini hatırlamanın zaman ve mekan kaydı olmaksızın üzerimize vacib olduğunu söyleyerek konuyu şöyle açıklar:
    “Kurban ve Ramazan bayramları dışında İslam’da başka bir bayram olmadığı malumdur. Ancak mevlid günü bayramdan daha büyük ve önemlidir. Biz mevlidi bayram olarak isimlendirmiyoruz. Çünkü bütün bayramlar, saadetler ve İslam’la gelen bütün büyük günlerin güzellikleri mevlidle var oldu. Eğer Efendimiz Sallalahu Aleyhi ve Sellem’in mevlidi olmasaydı Bi’set olmazdı, Kur’an inmezdi, İsra ve Mi’rac olmazdı, Bedir zaferi olmazdı, büyük fetih (Mekke’nin fethi) gerçekleşmezdi. Bunların hepsi bütün hayırların kaynağı olan Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e ve O’nun doğumuna bağlıdır.”(12)
    Eserde Yer Alan Diğer Hususlar
    Kitabının ilerleyen bölümlerinde mevlid meclislerinde Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in doğumu zikredilirken ayağa kalkılması ile ilgili tartışmalara değinen müellif, konuyla ilgili yanlış anlayışları def edecek deliller getirir.(13) Müellif, mevlid kutlamalarında icra edilen bazı bid’atlere de değinir ve bunlardan uzak durulması gerektiğini vurgular.(14)
    “Hidayet İmamlarının Mevlid Kutlamaları Hakkındaki Sözleri” başlığı altında Suyuti, İbn Teymiyye, İbn Hacer el-Askalani’den nakiller yapan(15) müellif, reddiyesini ulemânın beyanatıyla tevsik eder.(16)
    Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe’nin Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in doğumunu müjdelemesinden dolayı Ebu Leheb tarafından azad edilmesi ve bu fiilinden dolayı Ebu Leheb’in azabının pazartesi günleri hafiflemesiyle ilgili hadisin sıhhati ile alakalı doyurucu malumat verir.(17) Eserin son bölümünü Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in mevlidiyle ilgili kitapların tanıtımına ayıran müellif, 17 adet kitabı öz bir şekilde tanıtır.(18)
    Sonuç
    Müellife göre bir müslümanın Kutlu Doğumu (mevlid) ihya edenlere “Neden siz mevlidi kutluyorsunuz?” şeklinde bir soru sorması kadar anlamsız bir başka sual olmaz. Çünkü bu soru “Niçin siz Peygamber’le ferahlıyorsunuz?” manasına gelir. Böyle bir soruya cevap vermenin bile gereksiz olduğunu vurgulayan müellif, ancak bu soruya şu şekilde yanıt verilebileceğini söyler: “Ben O’nun Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile ferahladığım ve sevindiğim için mevlidini kutluyorum. Mü’min olduğum için de O’nu Sallallahu Aleyhi ve Sellemi çok seviyorum”.(19)
    Dipnotlar:
    1) Suudi Arabistan’da yayınlanan lise ders kitaplarında yer alan bu tür örnekler için bkz. Seyyid Muhammed bin Alevî el-Mâliki el-Hasenî, el-Gulüvv ve Eseruhu fi’l-İrhâb ve İfsâdu’l Müctema’, Basım yeri ve tarihi yok, s. 2830.
    2) Kahire 1418 hicri, Matbaatu Daru Cevamiı’l Kelim, 10. Baskı, 104 sayfa.
    3) Havle’l-İhtifal Bi-Zikra’l-Mevlidi’n-Nebeviyyi’ş-Şerif, s. 3.
    4) a.g.e., s. 6.
    5) a.g.e., s. 15.
    6) a.g.e., s. 2021.
    7) a.g.e., s. 1519.
    8) a.g.e., s. 58.
    9) a.g.e., s. 5758.
    10) a.g.e., s. 59.
    11) a.g.e., s. 9.
    12) a.g.e., s. 10.
    13) Havle’l-İhtifal Bi-Zikra’l-Mevlidi’n-Nebeviyyi’ş-Şerif, s. 4143.
    14) a.g.e., s. 4854.
    15) a.g.e., s. 6063.
    16) a.g.e., s. 6376.
    17) a.g.e., s. 7781.
    18) a.g.e., s. 93103.
    19) a.g.e., s. 12.

    Seyyid Muhammed b. Alevi el-Mâliki el-Hasenî, Havle’l-İhtifal bi-Zikra’l-Mevlidi’n-Nebeviyyi’ş-Şerif, Matbaat-u Dâr-i Cevâmiı’l-Kelim, Kahire, 1418.

  30. SELEFİLİK NEYİN DEVAMI – Halit İstanbullu
    Yatağından ayrılan nehir suyu gibi, vahyin aydınlık yolundan uzaklaşan insan zihni de saf halini kaybeder. İdeolojiler mahşerine dönüşen zihnin, hakikati yanlışlardan ayıklayabilmesi, vahyi bozulmamış bir akılla okuması ile mümkündür.
    Peygamberler farklı renk, dil ve iklimlerin egemen olduğu zihinleri yanlışlardan ayıklayıp “hakikat” etrafında yek vucût olmaya çağırdılar.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Her peygamber ümmetini Allah’a ve ahiret gününe iman etmeye davet etmiştir. En son Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) farklı düşünceleri İslam etrafında bir araya getirip mümin zihinleri ideolojik ihtilattan kurtarmıştır.
    İnsanlık tarihi Hz. Adem’den Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) doğru tarandığında görülecektir ki esasta aynı şeyleri söyleyen peygamberler ömürlerini zihinleri yanlışlardan arındırmaya yani bâtılı geçersiz kılmaya adamışlardır.
    İslam’ın ilk yılları yanlışların silinip, farklı düşüncelerin tevhit edilmesinin örnekleriyle doludur. Değişik kabulleri, algıları, istekleri olan kabileler mümin kimliği altında tek renge bürünmüşlerdir.
    İslam’ın evrensel bir din olması bazı ameli meselelerin gri tonda kalmasına yol açmıştır. Bu durum farklı zaman ve mekanlarda yaşayan insanların hayatlarına kolaylıklar getirdiği gibi “tevhid”in de zorlama olmaksızın kabulünü temin etmiştir. “Te’vil” ve “tefsir”e açık olan nasslar insanlık aleminin tek düze olmasına engel olmuşlardır. Ameli noktada sahabeden yapılan farklı rivayetler de bu noktada önem arz etmektedirler. Bir konuda sahabenin ihtilaf etmesi sonraki kuşaklar için “rahmet” olarak kendini göstermiştir.
    Ameli bir konuda sahabenin ihtilaf etmesinden haz duyan Ömer b. Abdulaziz gerekçesini şu şekilde açıklamaktadır: “Eğer onlardan rivayet edilen tek bir görüş olsaydı bu durumda insanlar darda kalırlardı.”[1]
    İmanla hakikati yek vucût halinde özümseyen zihinlerin ameli konularda ihtilaf etmeleri, sonraki dönem müçtehitlerine alternatif çözümler üretme ya da farklı tercihlerde bulunma imkanı sağlamıştır. Bu yüzdendir ki Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetinin ihtilafını rahmet olarak değerlendirmiştir.
    Burada altı çizilmesi gereken bir konu vardır ki, o da sahabe ihtilafının ameli konularla sınırlı olmasıdır. Eğer sahabenin ihtilafı konuyla alakalı mevcut bir nassa vakıf olamamaktan kaynaklanıyorsa, nassın sabit olmasıyla düşüncelerini ayet ya da hadis etrafında derhal tevhit etmişlerdir. Nitekim Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) ahirete irtihali üzerine bir grup sahabi O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) ölmediğini, Allah Teala’nın İsa (aleyhisselam) gibi O’nu da katına yükselttiğini dillendirdiklerinde, Hz. Ebu Bekir “(Ey Muhammed!) Şüphesiz sen öleceksin ve şüphesiz onlar da öleceklerdir.”[2] ayetini okuyup, “kim Muhammed’e ibadet ediyorsa bilsin ki O ölmüştür. Kim de Muhammed’in Rabbine ibadet ediyorsa yine bilsin ki O diridir ve asla ölmeyecektir.” hitabında bulununca ihtilaf ortadan kalkmış ve istisnasız herkes Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatını kabul etmiştir.[3] Yine “Sakîfe Ehli”, devlet başkanlığı konusunu tartışırken ensardan bir grup, muhacirlere; “sizden bir, bizden de bir emir” olsun teklifinde bulunmuştu. Fakat devlet başkanın “Kureyş”ten olması gerektiğini bildiren hadis gündeme getirildiğinde ensar, Allah ve Resulü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) itaat edip, gayri bütün görüşleri devre dışı bırakmıştı.[4]
    Sahabe asrının sonlarına doğru ihtilaflar kelâmî alana da kaymış kader ve sıfatlar ekseninde cereyan eden tartışmalar bir çok meşrebin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Nev zuhûr fırkalara karşı usûl-u dinde ihtilaf etmeyen topluluğun adı ise “ehl-i sünnet ve’l-cemaat” mezhebidir. “Fırka-i Naciye” olarak ta bilinen bu oluşumun ihtilafı fıkhî alanla sınırlı kamıştır.[5]
    İtikadî İhtilafların Arkaplanı
    Farklı kültür ve dinlere mensup şahıs ve toplumların İslam’a girmeleri, beraberinde yeni sorunlar getirmiştir. Bunlardan en önemlisi farklı din müntesiplerinin ihtida etmelerine rağmen zihinlerindeki eski dinlerine ait bakiyeleri silememeleridir. Bu durum İslam’ın gerçeklerini önceki akidelerinin ışığı altında değerlendirmelerine yol açmıştır.
    İslam’a girme noktasında samimi olan fakat eski görüşlerinden kurtulamayan bu grubun yanı sıra bir başka oluşum daha vardır ki onlar, görünüşte Müslüman, gerçekte ise İslam düşmanıdırlar. İçlerinde haramı helal, helali de haram gösteren 4 bin hadis uyduracak kadar ileri giden zındıklar da vardır. Bu grup Müslümanlar arasındaki itikadî ihtilafın oluşmasında son derece etkili olmuştur.
    İranlılar, uluslararası arenada ciddiye almadıkları, kabile hayatı yaşadıklarından dolayı da devlet gözüyle bakmadıkları Araplar karşısında gün gelip saltanatlarını kaybedince, itibarlarını geri alabilmek için onlar arasına fitne tohumları ekip, sonu gelmez itikadî ayrılıklara zemin hazırlamışlardır.
    Yunan ve Roma filozoflarına ait felsefi metinlerin tercüme edilmesi de ihtilafların oluşmasında etkili olmuştur. Nassları Kur’an ve Sünnet’ten neşet eden düşünce sistemi ile (usul) yorumlayan kelamcıların yerine, felsefi ekollerin düşünce sistemlerini esas alan mütefekkirler zuhur etmiştir. Bu ekolün en güçlü temsilcileri mutezilî kelamcılar arasından çıkmıştır.
    Mutezile, ideolojik saplantılara teslim olunca Allah Teala’nın sıfatlarını ispat ya da nefy gibi insan aklının sınırlarını zorlayan sorunlara dalmıştır. Bu bapta incelenen her bir konu beraberinde yeni ihtilaflar getirmiştir. İhtilafların gündemde kalması daha büyük ihtilafların doğuşuna zemin hazırlamıştır.
    Allah Teala’nın müminlerin imanlarını sınamak için indirdiği “müteşabih” ayetler, zamanla ilim adamları arasında ihtilaf sebebi olmuştur. Selef, müteşabih ayetlerin anlamını Allah Teala’ya havale ederken, Haşviyye onlardan hareketle Cenab-ı Hakk’a cisimlere mahsus özellikler isnat etmiştir.
    Kelamcıların Zuhuru
    Sahabe devrinden uzaklaştıkça hem ihtilafın derinliğinde, hem de konularında artış görülmüştür. Sıfatlar ve müteşabihatı te’vil etmeksizin anlamlarını Allah Teala’ya havale eden selef akidesi, bu cereyanları cevaplama noktasında yetersiz kalmıştır.
    Selef akidesinin içe kapanması, buna mukabil akla aşırı önem veren Mu’tezile’nin etkin hale gelmesi muvazeneyi sarsacak bir konuma geldiğinde, nassa bağlı kalma şartıyla aklı da kullanan fakat bunu yaparken Ehl-i Sünnet’in belirlediği sınırların dışına taşmayan kelamcılar ortaya çıkmıştır. Irak’ta kırk yaşına kadar mutezili olarak yaşayan “ihve-i selase/üç kardeş” meselesinden dolayı da hocası Ebu Ali el-Cübbai ile tartışıp Mutezile’den ayrılan Ebu’l-Hasan el-Eş’ari (v. 324/936) ve Maveraunnehir bölgesinde yüksek ilgi ve alaka gören Ebu Mansur el-Maturidi’nin (333/944) çalışmaları muvazenenin yeniden tesis edilmesinde hayati öneme sahiptir.
    Ehl-i Sünnet kelamı olarak isimlendirilen bu yeni cereyan, Mutezile başta olmak üzere bidat ehli fırkaların güçlerini etkisiz hale getirmiş, selefîn temsil ettiği akideyi ise hem muhafaza etmiş hem de neşretmiştir. Bu yüzdendir ki Cüveyni selef ve halef alimlerinin benimsedikleri “tefviz” ve “te’vil” sistemlerinin Allah Teala’yı tenzih etmeleri ve yaratılmışlara benzetmemeleri itibariyle aynı olduklarını söylemektedir.[6]
    Maturidiyye ve Eş’ariyye mezhebine müntesib kelamcılarının telif ettiği eser ve yetiştirdikleri talebeler zamanla sıfatların bir kısmını reddeden ve Allah Teala’yı yaratılmışlara benzeten bidat fırkalarının inkıraza müncer olmalarına yol açmıştır.
    Hicri sekizinci asırda yaşayan İbn Teymiyye’nin (v. 728/1328) “ehl-i sünnet kelamına” karşı yönelttiği eleştirileri ve “selef akidesi” başlığı altında “Haşviyye” ile örtüşen görüşleri eski ihtilafların tekrar canlanmasına yol açtığı gibi, günümüzde “selefîyye” olarak isimlendiren ve söz konusu yaklaşımın müdafaasını yapan bir hareketin doğmasına da yol açmıştır.
    Selef
    “Halef” kelimesinin zıddı olan “selef”, önceden yaşayan büyükler ve akrabalar anlamına gelmektedir.[7] Buna göre her yaşayan insanın bir selefî vardır. “Halef” olan, bir gün mutlaka “selef” olacaktır. Fakat kelime, ıstılahta belli bir dönemle sınırlandırılmaktadır. Hadisin delalet ettiği anlama göre “selef”ten Allah Resulün’den (sallallahu aleyhi ve sellem) itibaren yaşayan üç kuşak anlaşılmaktadır. Nitekim Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) insanları üstünlükleri itibariyle kıymetlendirirken şöyle buyurmuştur: “İnsanların en hayırlısı benim asrımdaki[8] ashabımdır. Sonra onlara yakın olan tabiundur. Sonra da onlara tabi olan etba-u tabiindir. Bunların ardından bir takım kavimler gelir ki, onlardan birinin şehadeti yemininin, yemini de şehadetinin önüne geçer.”[9]
    Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) nübüvvetin kaynağına yakın olmalarından dolayı lehlerinde şahadette bulunduğu selefîn, ilk tabakasında yer alan sahabe İslam akidesini direkt olarak Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) almış, ikinci tabakada yer alan tabiun Resulullah’ı gören sahabeden dinlemiş, son tabakada yer alan etba-u tabiin ise tabiundan öğrenmiştir. Üçüncü kuşaktan sonra bidat ve dalalet yaygınlık kazanmış, inanç ve fikirdeki safiyet bozulmuştur. Enes b. Malik’in, Haccac-ı Zalim’in zulmünden şikayet eden Kûfe halkına “Bundan sonra gelecek zaman muhakkak bundan daha fena olacaktır. Ve bu kötülük siz ölüp Rabbinize gidinceye kadar (asırlarca) devam edecektir.”[10] hadisini hatırlatarak sabır tavsiye etmesi de bu hükmü desteklemektedir.
    Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) yarını, dününden daha fena olacak insanlığa, selefîn, kendisine en yakın halkası olan ashabın yolunu izlemeyi vasiyyet etmiştir: “Benim sünnetime ve raşid halifelerin sünnetine sarılın.”[11], ”Benden sonra Ebû Bekir ve Ömer’e uyun, Ammar’ın rehberliğinde yol alın, İbn Mesud’un rivayet ettiğini de kabul edin.’[12] “Ashabım yıldızlar gibidir hangisine uyarsanız uyun, sizi doğru yola erdirir.”[13]
    Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) yakın bir gelecekte ümmetinin 72 fırkaya ayrılan İsrailoğulları gibi, 73 fırkaya ayrılacağını içlerinde ise sadece “ashabıyla birlikte kendisinin üzerinde olduğu” ehli sünnet ve’l-cemaat yolunu benimseyeceklerin kurtulacağını söylemektedir.[14]
    Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetinden, selefîn ilk halkası olan ashaba uymalarını istemesi zaman itibariyle önce olduklarından değil, Kur’an’ın inişine, Cebrail’in gelişine şahit olduklarından yani Kitab ve Sünnet’i diğer kuşaklardan daha iyi bildiklerinden dolayıdır. Selefîn diğer iki halkasını teşkil eden tabiun ve tebe-u tabiin de ilmin menbaı olan Allah Resulü’ne sonraki kuşaklara nisbetle daha yakındır. Yaşadıkları dönemde Arap dili saf haliyle korunduğundan selikaları daha güçlüdür. Bu durum din ve istikamet noktasında imam olmalarına yol açmıştır.
    İslam’ı doğru bir şekilde anlamak için gerekli olan selefe ittiba, sınırsız olmayacağı gibi kelimeleri bir takım kalıplara hapsetmek şeklinde de olmamalıdır. Selefe ittibanın çerçevesi; nassları tefsir ve te’vil ederken başvurdukları prensiplerle, içtihat yaparken dikkate aldıkları kriterleri benimsemek olarak anlaşılmalıdır.[15] Zira selef, tek bir içtihat usulü benimsememiştir. Tabiun kuşağından Said b. Müseyyeb “hadis merkezli” fıkhî bir yaklaşımı tercih ederken, Kûfe’de İbrahim en-Nahai “içtihat merkezli” fıkhî bir ameliye içerisinde olmuştur. Bu durumda kendilerinin selefî olduğunu iddia eden grup içtihat ederken hangi fıkıh mektebinin usulünü takip edecektir?!
    Eğer selefe ittiba etmek onların söz, fiil ve adetlerini ilave, eksiltme ve değiştirme yapmaksızın özümsemek şeklinde anlaşılacaksa bu, selefîn kabulleriyle çelişen bir durumdur. Zira onlar kendi söz, fil ve uygulamalarına sonsuza kadar baki kalacak kutsi unsurlar olarak bakmamışlardır. Nitekim sahabenin Mekke’deki örf ve adetiyle Medine’deki örfü arasında ciddi derecede farklılıklar vardır. Mekke’de bir çoğu dikişli elbiseyi tanımazken, Medine’de dikişli elbiseler giymişlerdir.[16]
    Tabiun dönemi fakihleri de sahabe asrında söz konusu olmayan bir çok meselede içtihat etmişlerdir. Yeni sorunları, yeni içtihatlarla çözmüşlerdir. Bu durum müçtehit imamlar devrinde zirveye çıkmış, içtihadın fazlalığından dolayı bu döneme fıkhın altın çağı denmiştir.
    Sonraki dönem alimleri avamın, ilk kuşakta yer alan selefe doğrudan ittiba yerine onların rivayet ve içtihatlarını tedvin ve tahlil ederek fıkha altın devrini yaşatan müçtehit imamları taklit etmeyi daha uygun görmüşlerdir.[17] Çünkü müçtehit imamların içtihatları mezhep disiplini çerçevesinde tertip, tahkik ve ta’lil edildiğinden farklı görüşler arasında tercihte bulunmayı kolaylaştırmaktadır. Aynı sistemin sahabe ya da tabiun içtihadı için geçerli olduğunu söylemek mümkün değildir.
    Selefiyye
    İslam’ın ilk asırlarında selef denilince Allah Resulü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) yakınlıklarına göre derecelendirilen üç kuşak anlaşılırken, daha sonra kelime bu ilk anlamından alınıp belli bir mezhebin adı olarak kullanılmıştır.
    Bugün selefiyye dinilince “şer’i hükümleri çıkarma noktasında sadece Kitap ve Sünnet’e başvuran, onlar dışındaki hükümleri geçersiz kabul eden oluşum” anlaşılmaktadır.
    Selefiyye, sahip olduğu nisbesiyle ümmet içerisinde farklı olduklarını ihsas ederken, aidiyet iddiasında bulunduğu selef alimlerinden hiç birisi onlar gibi kendilerini sonraki dönem Müslümanlardan ayırt edici bir tavır içerisinde olmamıştır. Zira onlar selef kelimesini halefin zıddı olarak kabul etmişlerdir.
    Düşünce ve meyilleri ile “cemaat-ı kübra”dan ayrılan, hatta mizaç ve ahlaki kriterleri itibariyle de farklılık gösteren[18] bu yeni oluşumun selef-i salihinin devamı olduğunu söylemek ilmi verilerle çelişmektedir. Zira varlığını, bid’at olarak nitelediği söz ve fiilleri yok etmek üzerine bina eden bu yeni mezhebin bizzat kendisi bid’attır.
    Selefilerin mezhepleri devre dışı bırakarak selefe ulaşma gayretleri ise hem sahih senet sistemine engel teşkil etmekte, hem de onların oluşmasını gerekli kılan unsurlara karşı Müslümanları savunmasız bir konuma getirmektedir.
    Selefiler kendileri gibi düşünmeyen Müslümanları; “Cebrail risaleti Ali’den kaydırıp Muhammed’e verdi” diyen ve bu yüzden “Cebrail’e söven”[19] “Gulat-ı şia” ile eşdeğer görmekte ve onların adı olan “ehl-i zeyğ”[20] kelimesini Maturidi ve Eşariler için de kullanmaktadır.
    Selefin Akidesi
    Sıfatlar ve müteşabihatı zahiri anlamda anlayan selefiyyenin itikadi görüşleri ile selef-i salihinin itikadı arasında ciddi farklılıklar vardır. Nitekim selef, müteşabihat noktasında konuşmayı uygun görmezken, selefiler Allah Teala’ya “el”, yüz” gibi insana ait uzuvları isnat etmişlerdir.
    İmam-ı Gazzali (v. 505/1111) nassların zahirine bakarak Allah Teala’ya el, ayak gibi uzuv, nüzul, intikal ve arş üzerine oturmak gibi hâdis varlıklara ait fiilleri isnat eden Haşviyye’nin “selef itikadı üzerine oldukları” iddiasını çürütmek ve selef akidesinin esaslarını ortaya koymak için kaleme aldığı “İlcamu’l-avam an İlmi’l-Kelam” adlı eserinde 7 ilkeden bahsetmektedir:[21]
    Takdis: Allah Teala’yı “cisimlere ait özelliklere sahip olmak” gibi şanına yaraşmayan hususiyetlerden tenzih etmek.
    Tasdik: İsim ve sıfatlardan, Allah Teala’nın şanına uygun anlamların kastedildiğini, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Cenab-ı Hakk’ı vasfederken de yanılmadığını kabul edip, öylece iman etmek.[22]
    Aczi itiraf: Nasslarda bildirilen müteşabihattan kastedilen ilahi muradı bilmenin, kul olarak kendi idrak sınırını aştığını itiraf etmek.
    Susmak: Müteşabihatın anlamının ne olduğunu sorma ve bu konuda fikri tartışmalara dalmanın bidat olduğunu kabul etmek.
    İmsak: Müteşabihat hakkında yorum yapmak, onları başka bir dile tercüme etmek, ilave ya da eksiltmede bulunmak, birleştirme ve ayrışmaya tabi tutmak da caiz değildir. Müteşabihat ancak mevcut sîgalarıyla telaffuz edilebilirler.
    Keff: Müteşabihat ile kalben meşgul olmamak, haklarında fikir yürütmemek.
    Ehline havale etmek: Avam, yetersiz olduğundan dolayı anlamaktan aciz kaldığı müteşabihatı, Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem), peygamber, alim ve velilerin bildiğine kanaat getirir.[23]
    İmam-ı Gazzali söz konusu eserinde müteşabihat bağlamında değerlendirilen ayetlerin nasıl anlaşılması gerektiğini de örneklerle izah eder. Müteşabihattan olan “el” kelimesinin iki anlamının olduğunu et, kemik ve sinirden müteşekkil uzuv anlamına geldiği gibi, “idare, güç, kuvvet” gibi anlamlarda da kullanıldığını söyler. “Bölge emirin idaresi altındadır./el-beldetu fi yedi’l-emîr” cümlesinde “yed/el” kelimesinin gerçek anlamında kullanılmadığına dikkat çeken Gazzali, Kur’an ve Sünnet’teki her “el” kelimesinden de “et, kan ve kemikten” oluşan bir uzvun kasdedilip sonra da bunun Allah Teala’ya isnat edilmesinin muhal olduğunu söyler. Gazzali’ye göre Allah Teala’nın uzuvlardan müteşekkil bir varlık olduğunu tasavvur etmek puta tapıcılıkla eş değerdir. Zira uzuvlardan oluşan cisim mahluktur. Mahluk olan bir varlığa ibadet etmek de küfürdür.[24]
    Sıfatlar ve müteşabihat ile alakalı nassları zahir anlamlarında alan ve Allah Teala’nın “el” ya da “yüz” gibi uzuvlarının olduğunu söyleyen selefiyye ile haşviyye arasında ciddi benzerlikler vardır. Selefiyyenin Allah Azze ve Celle’yi insanlara benzemekten tenzih etmesine gelince onu Haşviyye’de yapmıştır.
    Selefiyye’nin Kurucusu
    Selefiler amel ve akidede düşüncelerinin Ahmed b. Hanbel ile İbn Teymiyye’ye dayandığını söylemektedirler.[25]
    Ahmed b. Hanbel’in müteşabihat noktasında “tefviz” sistemini benimsemesi yani hiçbir yorum yapmadan manayı Allah Teala’ya havale etmesi göstermektedir ki, medresenin kurucusu olarak adının geçmesi meşruiyet kaygısı ile kurgulanmış bir söylemin ürünüdür.
    Tanımlanan anlamda selefiyye’nin kurucusu İbn Teymiyye’dir. Yaşadığı dönemde büyük bir şöhrete kavuşan İbn Teymiyye, Takiyyuddin es-Sübki, İbn Cehbel gibi alimlerin görüşlerini tenkit etmeleri üzerine itibar kaybına uğramış, İbn Kayyım el-Cevziyye (v. 751/1350), İbnu’l-Vezir (v. 840/1436) ve Şevkani’nin (1250/1834) gayretleriyle ancak unutulmaktan kurtulabilmiştir.
    Bu isimlerden hiç birisi İbn Teymiyye’nin temsil ettiği selefiyyenin geniş halk kitleleri tarafından benimsenmesinde etkili olamamıştır. Arabistan çöllerinde Muhammed b. Abdilvahhab (ö. 1787) ortaya çıkınca selefiliğin rengiyle birlikte toplum nezdindeki itibarı da değişmiştir.
    Muhammed b. Abdilvahhab İbn Teymiyye’nin eserlerini okudu, inceledi ve düşüncelerini teoriden pratiğe taşıdı.[26] Aslında O İbn Teymiyye’nin görüşlerine bir şey ilave etmedi. Sadece görüşlerini daha radikal bir forma dönüştürdü. Muhammed b. Abdulvahhab’ın mutaassıb bir profil çizmesinde çöl ikliminde yetişmesi de etkili oldu.
    Muhammed b. Abdulvahhab’ın başlattığı yeni İbn Teymiyyecilik hareketi kısa zamanda hısımı olan Muhammed b. Suud’un da delaletiyle siyasi bir boyut kazanarak[27] Suud Devleti’nin kurulmasını temin etti.
    Muhammed b. Abdilvahhab’ın selefiliğe radikal bir kimlik kazandırması hareketinin selefiyye yerine “Vahhabilik/Vehhabiyye” diye şöhret bulmasına zemin hazırlamıştır.
    Sıfat ve müteşabihatı zahiri anlamlarında anlayan “vehhabiyye”, tevessül ve kabir ziyareti gibi konularda da genel kabule aykırı yorum ve uygulama içerisinde olmuştur. Bunun bir yansıması olarak içerisinde 10 bin sahabi kabrinin bulunduğu Cennetu’l-Baki mezarlığını yerle bir etmişlerdir. Yine içerisinde kabir bulunan mescitleri de yıkmışlardır. Bu hareketlerinden dolayı bazı yazarlar tarafından “mabet yıkanlar” olarak nitelendirilmişlerdir.[28]
    Bidatın sınırlarını genişleterek ibadetle bağlantısı olmayan şeyleri de onun kapsamına almışlardır. Ravza’ya örtü koymayı bidat olarak telakki ettiklerinden can sıkacak derecede eski püskü olan örtülerin değiştirilmesine –uzun yıllar- engel olmuşlardır.
    Vahhabiler ameli noktada da aşırılığa gitmişler; sigarayı haram kabul ettikleri gibi, içenleri de müşrik gibi değerlendirmişlerdir. Bu cihetle günah işleyenleri tekfir eden haricilere benzemektedirler.[29] İlk yıllarda kahve türü içecekleri de haram görmekte idiler. Ne var ki daha sonra bu görüşlerinde müsamahakar olmuşlardır.
    Günümüzdeki haliyle selefiyye, selef-i salihinin devamı olmaktan ziyade Haşviyye ile Hariciliğin bileşkesi gibi görünmektedir. Her ne kadar düşüncelerini benimsemeyenleri “ehl-i zeyğ” olarak isimlendirseler de Ehl-i Sünnet tarafından -namazı Mekke-i Mükerreme’de inşa edilen Kabe’ye doğru kılmayı gerekli gören her müslüman gibi- “İslam milletinin”[30] bir parçası olarak kabul edilmektedirler.
    ————————————————————-
    [1] Muhammed Ebu Zehre, Tarihu’l-Mezahibi’l-İslamiyy, Beyrut, t.y., s. 12.
    [2] Kur’an, Zümer(39): 30.
    [3] Abdulkahir b. Tahir el-Bağdadi, el-Fark-u beyne’l-Firak, Beyrut, 1994, s. 19.
    [4] Ebu İshak Muhammed İbrahim b. Musa eş-Şatibi, el-İ’tisam, Beyrut, 1997, II, 589; Ayrıca bkz. el-Bağdadi, a.g.e., s. 21.
    [5] el-Bağdadi, a.g.e., s. 21.
    [6] Kevseri, el-Esma ve’s-Sıfat, (d. not: 1), s. 377.
    [7] Mecduddin Muhammed el-Fîrûzâbâdi, el-Kamûsu’l-Muhît, Beyrut, 2003, 820.
    [8] Hadisi şerifte geçen “karn” kelimesinin ne kadarlık bir zaman dilimini kapsadığı noktasında ihtilaf vardır. Yaş itibariyle bir birine yakın insanları kapsadığını söyleyenler olduğu gibi yirmiden yüz yirmi yıla kadar olan bir zamanı içerdiğini söyleyenler de olmuştur. Bkz. Bedrüddin el-Ayni, Umdetü’l-Kari, XIII, 203.
    [9] Buhari, Şehadat/52, 9, H. no: 2652.
    [10] Buhari, Fiten/96, 6, H. no: 6657.
    [11] Tirmizî, İlim, H. no: 2685; Darimi, Mukaddime, H. no: 95.
    [12] Tirmizi, Menakib, H. no: 3663; İbn Mace, Mukaddime, H. no: 97; Ahmed, Müsned, V, 382.
    [13] İsmail b. Muhammed b. Abdilhadi Acluni, Keşfu’l-Hafâ ve Müzilu’l-İlbas amma İştehere mine’l-Ehâdisi ala Elsineti’n-Nas, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1997, I, 118.
    [14] Hakim, İlim, I, 82.
    [15] Bkz. Said Ramazan el-Buti, es-Selefîyye Merheletün Zemeniyyetün Mubareketün La Mezhebun İslamiyyün, Dımeşk, 1996, s. 12.
    [16] Bkz. el-Buti, a.g.e., s. 15-16.
    [17] Müçtehit imamlar sahabenin rivayetlerini esas aldığından onları taklit eden avam dolaylı yoldan sahabeye de ittiba etmiş olmaktadır.
    [18] el-Buti, a.g.e., s. 13.
    [19] Abdulmuni’m el-Hafna, Mevsuatu’l-Fıraki ve’l-Camaat, 2005, s. 127
    [20] el-Hafna, a.g.e., s. 405.
    [21] Ebu Hamid Muhammed el-Gazzali, İlcamu’l-Avam an İlmi’l-Kelam, ( Mecmûat-u Resaili’l-İmami’l-Gazzali içerisinde), Beyrut, 19994, s. 41
    [22] el-Gazzali, a.g.e., s. 45.
    [23] el-Gazzali, a.g.e., s. 42.
    [24] el-Gazzali, a.g.e., s. 43.
    [25] el-Hafna, a.g.e., s. 403.
    [26] Ebû Zehre, a.g.e., s. 212.
    [27] Ebû Zehre, a.g.e., s. 212.
    [28] Ebû Zehre, a.g.e., s. 213.
    [29] Ebû Zehre, a.g.e., s. 212.
    [30] el-Bağdadi, a.g.e., s. 18.

    Sayı:7 | http://www.inkisaf.net/sayi-7/selefilik-neyin-devami.html

  31. VAHHABİLİK, İBNİ TEYMİYE, TEVESSÜL, KABİR ZİYARETİ KONULARI – Ali Eren
    Tefsir, te’vil ve Vehhâbîler…

    İmam Süyûtî’nin, El-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’an’ından:
    (İlim ehlinden) bir topluluk şöyle diyor:
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    “Kur’an-ı Kerim ve sahih hadiste bildirilen şeye tefsir adı verilmiştir. Bu şekilde, bildirilmek istenen şeyin mânâsı açığa çıkmış olmaktadır. Bu yolla gelen bilgiye, hiç bir kimse ictihadla olsun başka bir yolla olsun itiraz edemez. Belki muted olmayan bir mânâya hamledebilir.
    Te’vil ise, hem ilmiyle âmil hem ilimde mâhir olan zatların, hitâb-î İlâhî’den ilk nazarda anlaşılamayan mânâları çıkarması, izâh etmesidir.”
    Bu işler, ilmiyle âmil zatların yapacağı şeylerdindir. Fâsık âlimler ilimde ne kadar ileri olurlarsa olsunlar, onların bu hususta ehliyet ve salâhiyetleri yoktur. Bu tip kimselerin, Allah’ın kelâmından çıkaracakları mânâya/îzaha güvenilemez. Çünkü, böyleleri kendi kötü hallerine ve işleyegeldikleri fıska uygun îzahlar yaparlar.
    Imam ibni Cerîri’t-Taberî, tefsirinin ilk sahifelerinde müfessirin şartlarından bahsederken şöyle diyor:
    “Müfessir her şeyden önce doğru bir îtıkada sahip ve sünnet-i seniyyeye bağlı olmalıdır. Eğer bir müfessirde bu vasıf olmazsa, onun Allah’ın sırlarından verdiği haberlere/bilgilere güvenilmez. Çünkü, o emin bir kimse değildir. Bu kimse bir de -îdikâdî bozuklukta ileri gidip- küfre düşmüş ise, bu kimse mutlaka müslümanları fitneye düşürmek ve halkı mânevî zarara uğratmak ister.”
    Allah’ın kelâmını tefsir edecek kimsede aranacak ilk şart, sağlam îtikad ve dindarlıktır. Buna ilâveten, dinî ilimlerde ileri seviyede olmak şartı da aranmalıdır.
    ***
    Bu asırda, Kur’an-ı Kerim’i tefsir etmeye yeltenen ilim sahiplerinin, geçmiş asırlardaki müfessirlerin tefsirlerine itimad etmeden, sırf kendi görüşlerine dayanarak tefsire kalkışmaları, haddini aşmaktan da öte bir cinâyettir.
    Haddini bilen bir âlime, geçmiş müfessirlerin tefsirlerini ölçü alması ve kendiliğinden değişik mânâlar vermeye kalkışmaması fazilet ve değer olarak yeter.
    Çünkü geçmiş âlimler hem Peygamberimiz’in (s.a.v.) ve ashab-ı kiramın zamanına daha yakın zamanda yaşamışlardır hem de ilim ve takvâ cihetinden daha üstündürler.
    Ilimde kaynak olan eski âlimlerimizdir. Çünkü hem onlardan sonra gelen hem de zamanımızdaki âlimler, ilmi kendiliklerinden edinmiş değildirler. İlmin anahtarını, usül ve kâidesini, eski âlimlerin eserlerinden almışlardır.
    Bir kimse, kendisinin ilimde onlarla aynı seviyede veya daha ileri olduğunu söylüyorsa, bu sözü ona müsîbet olarak yeter; onun başka bir müsibete saplanmasına lüzum yoktur.
    Zamanımızda böyle kimseler var mıdır?
    Maalesef evet…
    Zaten böyle kimselerin varlığından üzülerek haberdar olduğumuz içindir ki, bu cümleleri sarf ediyoruz. Bu makûlen kimseler, dine bağlılıklarının noksanlığı ve hadlerini aşmaları yüzünden, kendilerinin ne denlü büyük bir yanlış içinde olduklarının farkında dahi olamıyorlar. Kendilerini zarar görmeleri şöyle dursun, onlarla oturup kalkanlar, onlara itimat edip onların sözlerini dinleyip yazdıklarını okuyanlar da zarar görmektedirler.
    Bu tipler, hadlerini bilmeyip meselelere dolu-dizgin daldıklarından, başta vehhâbîlerin olmak üzere diğer bid’at ehli gurupların paraleline düşüyorlar. Böylece müslümanlara verdikleri zarar da katlanmış oluyor…
    Önce Suûdî Arabistan’ın Necid bölgesinde türeyip sonra etrafa yayılan Vehhâbîlerin, hem îtikâden hem amelen bid’ad ehli oldukları, bütün müslümanlar tarafından bilinen bir gerçektir.
    Vehhâbîlerin, zamanımızda bâriz bir şekilde tatbik edilidiği yer Suûdî Arabistan olmakla beraber, ismi vehhâbîlik olmasa da bu ehli sünnet dışı mezhebin tesirleri başka ülkelerde de görülmektedir. Bu başka ülkelerden biri de maalesef Türkiye’dir.
    Her ne kadar Vehhâbîler kendilerinin Hanbelî olduğunu söylüyor ve öyle görünmeye çalışıyorlarsa da, sözleri, yazdıkları ve hareketleri, kendilerinin Ahmed ibni Hanbel Hazretleri’nin mezhebiyle alâkalarının olmadığını gösteriyor. Zaten Hanbelî mezhebine mensup âlimler de onların Hanbelî olduklarını kabul etmiyorlar…
    Vehhâbîler, hem mübârek mezheb imamlarımıza hem de bu imamların mezhebine tâbî olan âlimlere itirazda bulunurlar. Onların bâriz vasıflarından biri budur.
    Eski âlimlerimizin yazdıklarına zıt şeyler söyleyen bir kişi görürseniz biliniz ki, bu kişi ya vehhâbîdir veya vehhâbîlerin tesiri altında kalmıştır. Bir kimse ha vehhâbî olmuştur ha vehhâbîlerin tesiri altında kalmıştır. İkisi arasında uzun boylu bir fark da yoktur.
    Ha söz ha yazı farketmez. Onun için kitaplar için de ölçü aynıdır. Yani bir kitapta, eski âlimlerimizin yazdıklarına itiraz varsa, o kitabın yazarı ya vehhâbîdir veya onların tesiri altında kalan birisidir.
    Iyi ama Ehl-i sünnete ters olan her söz ve yazı illa vehhâbilik midir?
    Elbette değildir. Vehhâbîlikten başka ehl-i sünnet dışı bir çok akım bulunmaktadır. Bunların hepsi de bid’attır. Fakat, vehhâbîlik diğerlerine rağmen zamanımızda daha baskındır. Çünkü ellerinde fazlasıyla maddî imkân bulunmaktadır. Bu imkânı kullanarak, îtîkadı gevşek ve para kulu olan ilim sahiplerini kolayca elde edebilmektedirler.
    Elde ettiklerinin açık delili şudur:
    Türkiye’de doğup büyüdüğü halde söyledikleri vehhâbîlerin söylediklerinin aynısı olan bir çok tanınmış zevat bununmaktadır.
    Bunlardan ilâhiyat profesörü olan birisiyle, tasavvufla ilgili bir yazıma yaptığı itiraz vesilesiyle yaptığımız yazışmada, kendisine verdiğim cevapların birinde, “Sizin söyledikleriniz vehhâbîlerin söyledikleriyle aynı” demiştim de bana, “Vehhâbîler böyle söylüyorlarsa ne güzel!” diye cevap vermişti.
    Şimdi bu kimsenin vehhâbî olduğunu söylememiş olması neyi değiştirir?
    Bana böyle cevap vermek yerine, “Vehhâbîlerin ne söyledikleri beni ilgilendirmez. Ben bunu doğru olduğunu biliyor ve söylüyorum. Vehhâbîler de öyle söyleyebilir, ama benim onlarla ne ilgim olabilir” de diyebilirdi. Veya vehhâbîleri tasvip etmediğini ifade eden başka bir cümle kullanabilirdi. Bunların hiç birini yapmadı ve sözleriyle vehhâbîleri açıktan açığa tahsin etti.
    Şimdi bu durumda ben bu zat ve bunun gibileri hakkında nasıl müsbet bir kanaat sahibi olabilirim.
    Aynı tip insanları, sözümona âlimleri, çileden çıkaran işlerden birisi de müslümanların türbe ziyaretleridir.
    Vehhâbîleri çileden çıkaran işlerden birisi de aynen budur. Vehhâbîlere göre, türbe ziyareti, orada yazan mübârek bir zatın şefaaatını dilemek, şirktir ve şirkin büyüklerindendir.
    Buna Peygamberimiz’in türbesini ziyaret etmek ve şefaatını istemek de dâhildir.
    Yani, onlara göre “Şefaat Yâ Resûlallah!” diyenler kâfir ve müşrik olmaktadır.
    Onun içindir ki, Peygamberimiz’in (s.a.v.) kabr-i şeriflerini ziyaret edenleri, orada vazifeli Suûdî askerleri “Kıble Kıble!..” diyerek kıbleye dönmeye zorluyorlar.
    Çünkü, zu’mı fâsidlerine göre, ziyaret sırasında Peygamberimiz’in türbesine dönerek duâ edenler, Allah’tan isteyeceklerini Peygamberimiz’den istemiş olduklarından müşrik oluyorlar
    Görüyoruz ki, anlı şanlı bazı profesörlerimiz de aynı düşünce, aynı kanaat, aynı îtıkat ve aynı inançtadırlar.
    Bu makûle insanlar, gerçi îtikâdı sağlam ehl-i sünnet âlimlere zarar veremez. Fakat bâtıl fikirlerini hak sûretinde sundukları için, halkı kolayca yanıltabilirler; nitekim yanıltabiliyorlar da.
    Bunlar aslında anne-babaları itibariyle ehl-i sünnet oldukları halde, ehli sünnet mezheblerinden sıyrılıp telfike (mezhebleri birleştirmeye) kalkışmaktadırlar.
    Onun için, mezheb imamlarını küçümseyen, onların ictihadlarına dil uzatan, temiz ehli sünnet topluluğuna muhalefet eden ve başka yollara sapan bu türedi fırkadan son derece sakınmalıdır.
    Şeytan ehl-i sünnete harp ilan etmiş, zannedersiniz ki ordusunu da bunlardan kurmuştur. Bu askerlerin ilim tahsil etmiş olanları, ilimsiz olanlarından çok daha zararlı olmaktadır.
    Mezheb imamlarına itirazdan sonra en fazla işledikleri günah, evliyâ ve asfiyaya itirazdır.
    Işin daha vahimi de, günahın en ağırını işledikleri halde, doğru yaptıklarına inanmalarıdır.
    Şunu iyi bilmeliyiz ki, din ne idüğü belirsiz, daha doğrusu ne idüğü belli bazı kimselerin eserlerinden değil, temiz geçmişlerimizin tertemiz kitaplarından öğrenilir.
    İlk asırların râvîlerine bakalım…
    Onların yalancılıkla itham edilenleri bile, şimdiki câhil ve fâsık müctehid taslaklarından daha fazla ittikâ sahibi idiler. Buna rağmen, İslam âlimleri fısk ve yalanla suçlanmış olan böyle kimselerden rivâyet edilen dinî hükümlere itibar etmemişlerdir.
    Öyleyse şimdiki şerlilerin söz ve yazılarına hiç itibar edilmez. Çünkü bunlar fısk u fücurda onlardan fersah fersah ileride bulunuyorlar.
    İslâmın vasf-ı mümeyyizi olan namazın terki de bunlarda, yalan da bunlarda…
    Hiç bir müctehide uymayıp sadece kendi hevâ ve heveslerine uyan, bu kimselerden, İslama göre haram ve helâl, doğru ve yanlış, iyi ve kötü öğrenilebilir mi hiç!..
    Elbette böylelerine ne dinî bir bir şey sorulur, ne de onlardan dinî bir şey öğrenilir. Böylelerinden ancak ve sadece adres sorulur o kadar.
    Dinî meseleleri öğrenmek istediğimiz şahıslar hususunda çok ama çok dikkat etmek icap etmektedir.
    Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) Hâkim’in Enes ibni Mâlik’ten rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte buyuruyorlar ki,
    “Bu ilim din(inizi öğrenmeye bir âlet)dir. Dininizi kimden aldığınıza dikkat ediniz.”
    Merfû başka bir hadis-i şerifte, “Şâhitlik yapmasına izin verdiklerinizden başka kimseden hadis almayınız” buyuruyorlar.
    Deylemî’nin İbini Ömer’den (r.a.) rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte de şöyle buyuruluyor:
    “İlim din(in öğrenilmesine vesile)dir. Namaz din(in direği)dir. Bu ilmi kimden aldığınıza (iyi) bakınız ve namazı nasıl kıldığınıza dikkat ediniz. Zira kıyamet günü sorumlu tutulursunuz.”
    Câmiu’s-Sağîr’deki bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
    “Muhakkak ki, bu ilim din(i öğrenmeye vesile)dir. Dininizi kimden alacağınıza dikkat edin.”
    Hadis-i şeriflerde bahsedilen ilim, muhakkak ki şeriat ilmidir. Bunun; tefsir, hadis, fıkıh ilmi olarak ifade edilmesi uygun olur. Çünkü bu üç ilim dinin aslını teşkil etmektedir. Diğer ilimler bunlara tâbidir.
    Yukarıdaki hadis-i şeriflere göre, dini ilimlerin kimlerden alınması icap ettiği açıkça anlaşılıyor.
    Artık bundan sonra kişi, ister dinini İslâmî meselelerde hassas olmayanlardan öğrenir, isterse ehl-i sünnete muhalif olmayan ve dört mezhepten birine mensup olan âlimlerin eserlerinden…

    Kadîm İslam âlimlerini sakîm bir tenkit akımı…
    (1/8/2007) Ali Eren
    Bu yazımda, fikir babaları İbni Teymiye, fikir kaynakları da İbni Teymiye’nin kitapları olan ve söz, fiil ve itikadlarıyla tıpatıp Vehhâbîliği yansıtan bazı kimselere dikkat çekmek istiyorum.
    Bu kimseler, memleketin muhtelif yerlerinde mebzul. Her halleri Vehhâbîlikle paralellik arzettiği halde, İslam âlemi Vehhâbiliğe müsbet nazarla bakmadığı için, kendilerinin Vehhâbî olmadığını söylerler.
    Fakat onları tanımak zor değildir. Zira en belirgin vasıfları, kitaplarını okuyarak yetiştikleri eski âlimleri tenkit etmektir. Vehhâbîliğin mümeyyiz vasıflarından biri de onlardaki bu tavır olduğu halde, söz ve itikadlarıyla tipik birer Vehhâbî olan bu muhteremler ne hikmetse Vehhâbî olmamış oluyorlar!
    Ama biz işin asalına bakarız.
    Müslüman bir memlekette, müslüman bir ana-babadan doğduğu halde İslam inancından uzak olan bir kimse, her ne kadar resmen müslüman gözükse de nasıl gerçekte müslüman değilse, bunun tersi de böyledir. Yani, bir kimse her ne kadar Vehhâbî değilmiş gibi gözükse de, eğer inanç / îtikad bakımından Vehhâbîlerle paralellik içindeyse, bu kimse bal gibi Vehhâbîdir.
    Her neyse… Onlar kendilerini başka gösteredursun, biz onları sıfatlarıyla tanımaya çalışalım.
    Bu kimselerin sözleri yaldızlıdır. İşleri laf ebeliği, yaptıkları iş evham peşine düşüp milleti tereddüte sevk etmektir. Buna rağmen maksatlarının ümmetin hidâyetine çalışmak, İslama ve dine yardım etmek olduğunu söylerler.
    Herhangi âlimin bir eserinde bir kalem sürçmesi görseler, bunu ele alır yola düşerler. Onu vesile ederek istismara başlar, bütün âlimlerin hatta mezheb imamlarının ve onların ictihadlarına uyanların hepsi öyleymiş gibi itirazlarını sürdürürler.
    Yegâne ceht ve gayretleri, bazı meseleler bulup onlarla avam tabakasını tereddüte düşürüp şaşırtmak ve o mesele üzerinden müctehid imamlara itirazda bulunmaktır.
    Bir sofinin, tasavvuf ve tarikat erbanının tevile muhtaç bir sözüne rastlasalar ona da ağıza alınmayacak ifadelerle saldırırlar.
    Bir tefsirde İsrâiliyata ait bir kıssa görseler bu sefer de onların ağızlarında bütün müfessirler İsrâiliyatçıdır.
    Hiç bir müctehidi beğenmedikleri için hiç bir müctehide uymayıp hiç bir mezhebe bağlı değillerdir. Ama hepsinin söyledikleri aynı olduğu için, eski âlimlere itiraz konusunda adeta aynı mezhebin mensupları gibidirler.
    Hiç bir müctehide uymayıp hiç bir mezhebe mensup olmamalarının sebebi, kendilerini hiç bir kimseye uymaya muhtaç görmeyecek kadar yüksekte görmeleridir.
    Hem Peygamberimiz’in hem diğer peygamberlerin ve hem de sâlih müslümanların kabirlerini ziyaret etmenin ve şefaatlarını istemenin dînen câiz olmadığını, câiz olmamaktan da öte onlardan şefaat dilemenin şirk olduğunu söyleyip dururlar.
    Onlara göre, “Şefaat Yâ Resûlallah!” diyen, bu sözü söyler söylemez müşrik olmaktadır.
    Bu itikad, esasen fikir babaları olan İbni Teymiyye’den gelmektedir. Nitekim İbni Teymiyye, “El-Furkân Beyne Evliyâi’r-Rahmân ve Evliyâi’ş-Şeytân” isimli eserinde, “Peygamber Efendimiz’in ve diğer peygamberler ile sâlih kimselerin yüzü suyu hürmetine, Allah’tan yardım isteğinde bulunanların, şirke düştüğünü” söylemektedir.
    Aynı kitabın ikinci kısmında evliyâullâhın büyüklerine hakarette bulunmakta ve Muhyiddin ibni Arabî (k.s.) Hazretleri’ni tekfire kadar ileri gitmektedir.
    Ibni Teymiye’nin bu tavrı talebelerine de intikal etmiş, talebelerinden İbni Kayyim ve İbni Adil Hâdî de eserlerinde, Peygamberimizin ve diğer peygamberlerin kabirlerini ziyaret edenler hakkında onun kullandığı çirkin ifadelerin benzerlerini kullanmaktan geri kalmamışlardır.
    Dört mezhebe mensup bir çok âlim İbni Teymiyye’ye itiraz babında kalem oynatmıştır.
    İbni Teymiyye’nin yazdıklarını esas alan Vehhâbîlerin dört mezheb mensuplarına bakış açıları, ifrat derecededir. Dört mezheb mensuplarını dalâlette ve şirkte kabul ettikleri için, tarihte can ve mala zarar kabilinden, müslümanlara yapmadık kötülük bırakmadılar.
    Zamanımızdaki Vehhâbîlerin görünen en açık halleri, ellerinden geldiği kadar peygamber ve velilerin kabirlerinin ziyaretini engellemektir. Hac ve umrede bu tavırları açıkça görülmektedir.
    Evet… Bir kimse Allah’a ait bir fiili bir peygamberin veya bir velinin yapacağına inanarak, Allah’ı bırakıpta Allah’tan isteyeceğini onlardan isterse ittifakla imandan çıkar. Bunu ehli sünnet zaten baştan kabul ediyor. Fakat böyle bir inanç taşıyan bir müslüman yoktur.
    Müslümanlar şöyle inanmaktadırlar:
    Bu büyük zatlar Allah’ın sevgili ve seçkin kullarıdır. Onların Allah indinde dereceleri vardır. Onların o makamları hürmetine duâlarımızın kabul edilip isteklerimizin yerine getirilmesini Allah’tan umar ve bekleriz. Esas yaratıcı olan ise sadece Allah’tır.
    Müslümanlar, bunu dilleriyle söylemeseler de kalblerinde taşıdıkları inanç budur. Bu inancı taşıyan hiç bir kimsenin de katiyen küfre düştüğü söylenemez.
    Evet… Ziyaret âdâbına dikkat etmeyen bazı câhil müslümanlar bulunabilir ve vardır. Fakat tek yaratıcının Allah olduğuna inandıkları müddetçe o kimselerin dahi kâfir olduklarına hükmedilemez.
    Esasen, bir kimseye kâfir demek cüretkârlığın en ilerisi olup İslam büyükleri bundan son derece sakınmışlardır.
    “Dinine bağlı âlimlerin hiç biri, kıble ehli olan hiç bir kimsenin bir günahı sebebiyle kâfir olduğunu söylememiştir” diyen İmam Şârânî (k.s.) Hazretleri, El-Yevâkît ve’l- Cevâhîr adlı eserinde, Şeyhulislam Mahzûmî’den, İmam Şâfiî’nin bir sözünü nakleder. O söz şudur:
    “Hevâ ve heves ehlinin, bir günahı sebebiyle kâfir olduğuna hükmetmem. Kıble ehli olan hiç bir kimsenin, bir günahı sebebiyle kâfir olduğuna hükmetmem.”
    Islam büyüklerinin sözleri böyle iken, Vehhâbîler tâbir câiz ise önlerine gelene kâfir hatta müşrik damgası vuruyorlar. Fakat korkarız ki, yaftaladıkları kimselerin derekelerine kendileri düşmüş olmasınlar.
    Seyyid Ahmed Dahlan, Vehhâbîlere reddiye olarak kaleme aldığı Ed-Dürrü’s-Seniyye isimli risalesinde, bazı Vehhâbîlerin Peygamberimiz’e noksanlık izafe eden şenî ifadeler kullandıklarını söylemektedir.
    Ancak, dört mezhebe göre esas kâfir olanlar, Peygamberimiz hakkında şenî ifade kullananlardır.
    Müslümanlar olarak bizim inancımıza göre Peygamberimiz Allah’ın kullarının efendisidir. Hayatında iken Allah’a en yakın vesile oydu, vefatından sonra mahşerde ise üstünlüğü şefaatı ile meydana çıkacaktır.
    Bu üstünlük, Buhârî ve Müslim’deki bir hadisi şeriften açıkça bellidir. Peygamberimiz Salllallâhü Aleyhi ve Sellem, “Ben kıyamet günü insanların efendisiyim” buyurmuşlardır.
    Bu gerçek şöyle anlaşılacaktır:
    Mahşerde insanlar şefaat etmeleri için Âdem Aleynisselam’dan başlayarak peygamberlerin büyüklerine varacaklar. Onların her biri insanları kendisinden sonra gelen peygambere havale edecek. Bu insanlar en son Hazreti İsa’ya gelecekler. O da, kendisine gelenleri Hazreti Resûlüllah’a gönderecek. Peygamberimiz (s.a.v.) gelenleri kabul edip, “Ben bunun için vazifelendirildim, Ben şefaata ehilim” buyuracak ve şefaat edecek, Hazreti Allah da şefaatını kabul edecektir.
    Buradaki incelik şudur: Insanlar ilk olarak Peygamberimiz’e gelebilirlerdi. Fakat Hazreti Allah onlara önce diğer büyük peygamberlere gitmelerini ilham edecek ve ifade etmeye çalıştığımız gibi en sonunda Peygamberimiz’e gelecekler ve şefaata nâil olacaklardır. Böylece Peygamberimiz’in büyüklüğü ve insanların efendisi olduğu herkes tarafından bilinmiş olacaktır.
    Müslümanların avamı her ne kadar bu inceliği bilmiyor, biliyorsa bile kelimeye dök(e)miyorsa da Peygamberimiz’in dünya ve âhirette insanların efendisi olduğuna ve şefaatının iki âlemde de makbul olduğuna inanmakta ve muradlarına ermek için Allah’a onu vesile kılmaktadırlar.
    Bu inanç, Peygamberimiz’den beri bu zamana kadar müslümanların sahip oldukları bir itikaddır. Bu inançtan ayrılanlar, ancak şeytanın oyuncağı haline gelen sapık bir güruhtur.
    Bu kimseler, peygamber ve veliler hakkında “Onlar ölmüş gitmişlerdir” diyerek onların şefaat edemeyeceklerini, onlarla tevessül edilemeyeceğini söyleyerek Allah’ın bu sevgili kullarını diğer insanların seviyesine indirirler.
    Bir de, bu tip kimseler bir taraftan İbni Teymiyye’yi överken diğer taraftan Hanbelî olduklarını söylerler. Oysa, o büyük imam asla onlar gibi değildi. O Ahmed ibni Hanbel rahmetüllâhi aleyh ki, Resûlüllah’ın nasıl karpuz yediğini bilmediği için, “Resûlüllah’ın yediği gibi yemeyebilirim” düşüncesiyle ömründe hiç karpuz yememişti.
    Onun mezhebinin büyüklerinden olan büyük velî Abdülkadir Geylânî Hazretleri de “Gunye” isimli eserinde Peygamberimiz’le tevessül etmenin câiz olduğunu ifade buyurmaktadır. Sadece Abdülkadir Geylânî Hazretleri değil, diğer Hanbelî âlimleri de bu inançtadırlar.
    Başta İbni Teymiyye ve onun düşünce ve kanaatlarını kendine rehber edinen Vehhâbîliğin kurucusu Necidli Muhammed bin Adilvehhâb ve ona tâbî olanlar bu hükmün dışındadırlar.
    Muhammed bin Abdilvehhab, İbni Teymiyye’den 5 asır sonra gelen ve bir İngiliz ajanının iğvasına kapılıp Vehhâbîlik belasını İslam âleminin başına saran kişidir.
    Bu kafada olanların hepsi kendilerini ictihad makamında görmekte, kendilerini müctehid zannetmekte ve dört mezhebten herhangi birini taklit etmeyi reddetmektedirler. Işin garip olanı da, kendilerini doğrudan kitap ve sünnetten yani Kur’an ve hadisten hüküm çıkarma ehliyetinde görmeleridir.
    Bu düşüncede oldukları yani kendilerini Kur’an ve hadise doğrudan bağlı zannettikleri için bir mezhebe bağlı kalmayı lüzumsuz buluyorlar.
    Şeytanın kandırmasına kapıldıkları için düşünmüyor ve düşünemiyorlar ki, acaba kendilerinden çok daha âlim olan mezheb imamları, Kur’an ve sünneti onlar kadar bilmiyorlar mıydı?
    O mübârek imamlar Kur’an ve sünnet yolunda değil de acaba hangi yoldadırlar? Hatta o mübârek müctehid imamlar, bunlar gibi ibâdet ve tâate karşı gevşek değil, takvâ, verâ, ve zühdde okyanus gibiydiler.
    Onların Kur’an ve sünneti anlamaları nerede, bu yeni türedilerin anlamaları nerede!..
    Vehhâbî güruhunun fakir babası olan İbni Teymiyye, gerçi dalgaları kıyıyı döven büyük bir deniz gibi büyük bir âlimdir. Fakat bu büyük denizin suyu ne yazık ki tuzludur. İçilip istifade edilmeye müsait değildir. Kıyıları döven dalgaları, sahile bazan inci mercan bırakırsa da bazan da taş, çör-çöp, midye kabuğu, pislik ve hayvan leşleri bırakmaktadır.
    Bu dalgalardan ne kadar istifade edilebilirse, İbni Teymiyye’nin kitaplarından da ancak o kadar istifade edilebilir. Inci ve mercanları midye kabuğu ve hayvan leşlerinden ayırıp istifade ebebilecek seviyede ilmi olanlar, buyursunlar onun kitaplarından istifade etmeye çalışsınlar. Değerse tabii…
    Ne dersiniz? Acaba bu kimseleri tenkidimiz fazla mı ağır oluyor?
    Onların, şefaat dileyen ve İslam büyüklerinin kabirlerini ziyaret eden müslümanları müşrik saymaları mı daha ağır, yoksa bizim onları tenkid şeklimiz mi?
    Biz onları tenkitte yalnız değiliz. Muhammed bin Abdilvehhab’ın kardeşi Süleyman bin Abdilvehhab da onların tenkitçileri arasındadır.
    Tenkit sadedinde Vehhâbîlere diyor ki:
    “O kadar aşırı hareket ediyorsunuz ki, küfre bulaşan bir kimsenin üzerinde İslam alâmetlerinden bir alâmet gördüğü için Allah korkusundan dolayı onu tekfir etmekte tereddüt eden bir kimseyi bile kâfir olarak damgalıyorsunuz.”
    Müslümanları gelişigüzel kâfirlikle damgalamaya çalışanlar, hevâ ve heveslerinin peşine takılanlarla bid’atçı türedilerdir. Bunlar, derya gibi İslam âlimlerinin eserlerini bir tarafa bırakıp kendi sakîm anlayışlarına göre hareket edip hüküm çıkaran sapkın kimselerdir. Verdikleri hükümlerin, ne Ahmed ibni Hanbel hazretleriyle ne de Hanbelî mezhebiyle alâka ve münâsebeti vardır…

    Ehl-i sünnet adı kullanılarak yapılan sapıklıklar…
    (30/8/2008) Ali Eren
    İslam âleminde en yaygın inanç ehl-i sünnet ve’l-cemaat inancı. Müslümanların çoğu bu inanca mensup. İkinci yaygın inanç şiîlik. Bunlardan başka, sapık olmakla beraber İslam dâiresi içinde kabul edilen başka mezhepler de var. Vehhâbîlik, müşebbihe, mûtezile, lâedriye vesâire…
    Herkes kendi yolunu doğru kabul ediyor. Sapık mezheblere mensup olanlar da öyle. Onun için kendi mensuplarını çoğaltmak istiyorlar. Bu düşünceyle, her türlü yalanı meşru görenler var. Zamanımızda bazı sapık mezheb mensupları zehiri altın tasta sunuyor. İslam âleminin kâhir ekseriyeti ehl-i sünnet olduğu için, kendi mezheplerinin görüşlerini yazdıkları kitaplara ehl-i sünnet ismini veriyorlar. Ehl-i sünnete göre şu mesele, bu mesele gibi isimlerle kitaplar basıyorlar.
    Ehl-i sünnet olan Müslümanları kandırmaya çalıştıkları noktalardan biri de “İstivâ” meselesi…
    Tâhâ sûresi 5. âyet ile A’raf sûresi 54. âyette geçen istivâ kelimelerini Ehl-i sünnet inancına ters bir şekilde ele alıp bunu kitaplaştırıyor ve böyle kitaplara da Ehl-i sünnet ismi veriyorlar.
    Bu kitaplarda hangi inancı işliyorlar?
    Allah’a cihet nisbet ediyorlar. Allah’ın –hâşâ- Arş üzerinde oturduğunu söylüyorlar.
    Oysa birçok Ehl-i sünnet âlimi, Allah’a cihet nisbet edenlerin küfre düşeceğine hükmetmiş. Zira bu inanış, Allah’ın cisim sahibi olduğuna inanmayı gerektirir.
    Ele aldıkları âyet-i kerimeler, hepimizin bildiği gibi Arş ile ilgili olan âyetlerdir. Allah’ın yarattıkları içinde en büyüğü arşdır. Onun için, Arş hakkında “arş-ı a’lâ / yüksek arş” diye bahsedilir. Kur’an-ı Kerim’de, “O Allah, azıym / büyük olan arşın rabbidir” buyurulur. Tâhâ sûresinin 5. âyetinde de, “Rahman, arş üzerinde istifâ etti” buyurulmaktadır. A’raf sûresi 54. âyette de aynı ifadeler vardır.
    İstifâ, “Yükselmek, yerleşmek, oturmak, istîlâ, karar kılmak,” mânâlarına geliyor. İslam inanç ve itikadını ölçü almaksızın, âyeti bu kelimenin sadece lügat mânâsına göre mânâlandırmak yanlış olur. Zaten “Allah arş üzerinde oturdu, kararlaştı” gibi bir mânâya gitmenin yanlışlığı ortadadır. Çünkü böyle bir inanış, Allah’ın kendi yarattığı bir şeye muhtaç olduğu mânâsına geldiği gibi Allah’a mekan isnat etmek mânâsına gelir ki böyle bir inanç İslam inancına sığmaz.
    Şûrâ suresi 11. âyette, “Onun (Allah’ın) misli hiçbir şey yoktur” buyuruluyor. O bakımdan, bu âyetteki istifâ kelimesine, yaratıkların bir fiili olan oturmak mânası vermek imkansızdır.
    Selefin / geçmiş âlimlerin ve sofiyyenin çoğu, kitap ve sünnette Allah’ın ismiyle beraber zikredilen “İstifâ, yüz, el, göz” gibi kelimelerin hakikatini Allahü Teâlâ’ya bırakmışlar, mahlûkata sonradan verilen sıfatlara benzetmeksizin ve te’vil etmeksizin, “Burada her ne murad ediliyorsa öylece inanırız” demişlerdir.
    Onlardan sonra gelen âlimler ise, insanlar yanlış mânâlara kaymasınlar diye te’vil yolunu seçmişlerdir. Onun için, bu gibi lâfızların geçtiği âyetleri te’vil eden bu âlimler de hata etmiş sayılmazlar. Çünkü onlar böyle yapmakla İslam inancını korumaya çalışmakta ve şüpheleri cevaplandırmaktadırlar.
    Bu iki gurup âlimlerin hepsi de doğru hareket etmişlerdir. Çünkü birinci guruptan olanlar mes’ûliyetten kurtulmak için, ikinci guruptan olanlar ise fitneye yol açılmaması için gayret göstermişlerdir.
    Tahâ sûresinin, bahsettiğimiz 5. âyetine şöyle mânâlar vermişlerdir:
    “O Rahman’ın (hâkimiyeti) arşı kuşatmış/hükmü altına almıştır.”
    “O Rahman (kudretiyle) arşı istîlâ etmiştir.”
    “Rahman, arş üzerinde (sınırsız kudret ve iktidar makamında) hükümranlığını kurdu.
    Bu kısa meâllerin kısa açıklaması şudur:
    “O Rahman (olan Allahü Teâlâ bir mekâna yerleşmekten münezzeh olarak, kendi murat ettiği mânâ üzere zatına yakışır şekilde) Arş’a istifâ buyurmuştur. Rahman (ın emir ve hükmü) Arş’a (yönelip) istifâ etmiştir. Rahman, (en büyük cisim olan) Arş (dâhil bütün yaratıklar) ı (hükmü altına almış ve hepsini ilmen kuşatarak) istîlâ etmiştir. (Kur’an-ı Mecid ve Tefsirli Meâl-i Âlîsi)
    ***
    Kur’an âyetlerinin çoğu muhkemdir; mânası kolay anlaşılır. Bâzıları da müteşâbih olup mânâsı açık değildir. Bu ve benzeri bazı âyet-i kerîmeler, müteşâbih (mânâsı açık olmayan) âyetlerden oldukları için, bu âyetleri yanlış mânâlara çeken ve kendilerine ehl-i sünnet diyen bazı sapık kimseler, yukarıda da ifadeye çalıştığımız gibi, Allah’ın –hâşâ- gökte olduğunu ve arşın üzerinde oturduğunu iddia etmektedirler. Halbuki, Allahü Teâlâ yaratılanlara benzemekten de zaman ve mekâna muhtaç olmaktan da münezzehtir.
    Böyle ayrılık ve sapıklıkların olması tabiîdir. Bir dinin samimi inananları olduğu gibi o din içinde münafıkça hareket edenler de olacaktır. Öyleyse doğru yolda kalmak isteyen fakat yeterli ilmi olmayan Müslümanlar nasıl hareket edecek ne yapacaktır? Onların yapacağı büyük çoğunluğa uymaktır.
    Çünkü Peygamberimiz, (s.a.v.) Allah’ın bildirmesiyle ümmeti arasında böyle şeyler olacağını biliyordu. Bu sebeple, çoğunluk neredeyse onlarla beraber olmamızı emretmiştir. Onlar da Ehl-i sünnet inancına sahip olan dört mezheb ehli müctehidler, âlimler, müfessirler, muhaddisler ve sofiyye tâifesidir.
    Bir müctehid âlimlerimize bakalım, bir de Allah’a mekan isnat edenlere…
    Müctehid âlimlerimiz içinde onlardan daha âlim, mânevî anlayışı daha ince, amelde daha ileri binlerce kimse var. Peygamber Efendimiz zamanından beri bu zatların hepsi hata etmiş, bunların peşinden gidenler de hata üzerinde devam etmişler de sonradan gelen bu nevzuhurlar mı hakikati bulmuşlar?.. Bu imkansız…
    Böyle bir iddiayı, muhâkeme kâbiliyetini kaybeden hayvanlaşmış kimselerle delilerden başkası kabul etmez.
    Meşhur âlim Yusuf Nebhânî hazretleri, böyleleri hakkında Buhârî’de geçen şu hadis-i şerifi hatırlatıyor:
    “Dinden çıkarlar, sonra ona dönüş de yapamazlar.”
    Bu din, Resûlüllah’ın (s. a.v.) “Âlimler peygamberlerin vârisleridir” buyurduğu hem ilme hem nura sahip olan gerçek âlimler vasıtasıyla bu güne kadar gelmiştir. Bu mübârek zatlar söz ve yazılarıyla, va’z ve kitaplarıyla asırlardır bu ümmete yol göstermişlerdir. Onların anlattıklarını bir tarafa bırakıp yeni bazı inanışlara yönelmek, bir mânâda Peygamberimiz’in tebliğ ettiği dinin bu zamana gelene kadar yanlış anlaşıldığını kabul etmek olur ki, sapıklığın en âlâsı da budur.
    O âlimler öyle değerli kimselerdir ki, Allah (c.c.) kendi dinini maddî olarak onların vasıtasıyla ayakta tutmuştur. Allah’ın, kalbine bir damlacık da olsa nur akıttığı kimseler bilirler ki, Allah’ın emirlerine uyup onun tevhid inancını koruyup insanlara aktaranlar, Allah indinde çok değerli kimselerdir. Bize düşen de Allah’ın seçkin kullarını Allah’ın kabul buyurduğu gibi hayatlarında da vefatlarında da.seçkin ve farklı kabul edip hürmet göstermektir. Çünkü Hazreti Allah dininin hükümlerini tebliğ için onları vâsıta kıldı.
    Biz Allah’ın kullarıyız. Onu da onu seveni de severiz ve Allah’ı tâzim edeni büyük tanırız. Onun zatıyla ilgili yanlış bilgi verenleri de düşman kabul eder buğzederiz. Onu tahkir edeni tahkir ederiz.
    Müslümanların inançlarını ve birliğini bozan, kalplerine şüpheler sokan, tâbî olduğumuz müctehidlerin mezheblerini küçümseyen, doğruluğu hakkında insanları tereddüde düşüren sapık ve fasık kimselerle beraber olmak, ilim yolunda olan hiçbir talebeye de ilim sahibi olmayan diğer müslümanlara da uygun değildir. Böyleleriyle beraber bulunmak, şeytanla aşık atmaya benzer. Çünkü onlar iblisin iğvalarına sıkı sıkıya bağlıdırlar. Onun için onlarla bir arada bulunmak, şeytanla arkadaşlık etmek gibidir.
    Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor:
    “Bundan evvel hakikaten hem kendileri sapmış hem bir çoğunu saptırmış ve (hâlâ da) dümdüz yoldan ayrılıp sapagelmiş bir kavmin (topluluğun) hevâ (ve heve)sine uymayın.” (Mâide, 77)
    Yeterli ilmi olmayan, İslam inancını gereği gibi sağlam öğrenememiş ve inancına ters bir şey söylendiğinde gerekli cevabı veremeyecek durumda olan müslümanlar, bu makûle kimselerle oturup kalkmamalıdırlar. Aksi takdirde, bahsettiğimiz âyette yasaklanan sınıra girmiş olurlar.
    Ancak bu yasak bütün Müslümanlara şâmil değildir. İlmi yerinde, îtikadı sağlam ve sapık kimselere cevap verecek vaziyette olanların onlarla oturup konuşmasında bir mahzur olmaz. Çünkü, dinî meselelere hâkim olan bir kimse, tam techizatlı bir asker gibidir. Karşısındakine verilmesi gereken cevabı lâyıkıyla verebilir. Onun için , böyle kimselerin onları dinleyip ne söylediklerini anlaması ve ona göre cevap vermesi tabii ki lâzımdır.
    Meselelere hâkim olan, fikrinin ve inancının kaymasından korkulmayan ilim erbabının, bid’adçıları reddetmek için onlarla konuşması mübahtır. Henüz ilim yolunda olanlar daha ilimlerini tamamlamadıkları için, onlarla beraber bulunmaları katiyen câiz olamaz. Çünkü, -yukarıda da ifadeye çalıştığımız gibi- onlarla oturup konuşmak şeytanla sohbet etmeye benzer ki, şeytanın ilim yolunda olan talebeleri altetmesi kolaydır.
    Biz böyle talebelere çok rastladık ve sapık kimselerin tuzaklarına düşüp mânen mahvolduklarına çok şahid olduk.
    Hazreti Allah (c.c.) hem kendi sapkın hem de başkalarını sapıtma yolunda olanların şerlerinden ümmet-i Muhammed’i muhafaza buyursun. ÂMÎN…

    İbni Teymiyye ve Vehhâbîler
    (30/10/2008) Ali Eren
    İbni Teymiyye’nin ihdas ettiği ehli sünnete ters düşen nice meseleler var ki, Asrı Saaadet’ten sonra 8 asır boyunca kimse bu meseleleri ortaya atmamıştır. Îbni Teymiyye, bu aykırı tavrıyla sadece bir mezhebi hedef almamış ehli sünnetin tamamına ters düşmüştür. Ters düştü demek bile meseleyi hafife almak olur. Çünkü o, ters düşmek şöyle dursun, Eş’arî ve Mâtüridî itikâdına sahip bütün müslümanları sapıklar zümresi olarak kabul etmiştir. O, Ehl-i sünnet itikadına sahip olan müslümanların icmâ halinde kabul ettiği meseleleri sapıklık kabul ederek, en ileri sapıklık derecesine kendisi ulaşmıştır.
    Öyle ki, Ebü’l-Hasen’il-Eş’arî gibi bir zatı mutlak bir sapık sayarak onun mezhebine uyan İmamül Harameyn gibi, Tefsir-i Kebir sahibi Fahrettin Râzî gibi, kâfir-müslüman sayısız kimselerin ilmi karşısında baş eğdiği ve ayran olduğu İmam Gazâlî gibi, ilimde önder oldukları herkes tarafından kabul edilmiş yüksek değer sahipi nice âlimleri de sapık saymıştır.
    Şâfiî ve Mâlikîlerin itikadda imamları olan Ebü’l-Hasen’l-Eş’arî Hazretleri sadece bu iki mezheb mensuplarının değil, bütün müslümanların itikad imamı sayılır. Çünkü, itikadda iki mezheb olan Eş’arîlik ve Mâtüridîlik bütün ehli sünnetin mezhebidir. Çünkü bu iki mezheb, esası teşkil eden meselelerde birbiriyle ters düşmemiş ve biri diğerini sapık saymamıştır. Onun içindir ki, bu iki büyük guruptan birini sapık kabul etmek, bütün müslümanları sapık kabul etmek demektir ki İbni Teymiyye’nin yaptığı işte bundan ibârettir. Ona uyanlar da onunla aynı derekededirler.
    Ibni Teymiyye sadece itikad imamlarına dil uzatmamış, kendisini Asr-ı Saâdet’den kendi zamanına kadar gelip geçen bu ümmetin tamamının imamı gibi görmüş ve bu ümmetin zihninde mûtenâ bir makama sahip olan sofi, âbid-zâhid ve velileri tekfîre kadar gitmiştir.
    İslam âlimlerine hakaret nazarıyla bakmakta bir mahzur görmezken kendisini de Allah Resûlü’nün sözlerini ve sâlihlerin hayat tarzını en iyi anlayan kişi olarak görmüştür.
    İbni Teymiyye’nin en çok aleyhinde bulunduğu âlimler, ilim ve amelde en ileri olan âlimlerdir. Hangi imam daha çok şöhrete, ilim ve amele sahip, tahkik ve tetkiki geniş ve ümmetin ekseriyeti tarafından biliniyor ve üstünlüğü kabul ediliyorsa, İbni Teymiyye ona daha çok düşman olmuş, ona daha çok saldırmış, maalesef o zat İbni Teymiyye’nin en acı tenkidine maruz kalmaktan kurtulamamıştır.
    Ne var ki, her şeyin bir alıcısı olacağından bu tînette bulunan bir kişinin peşinden gidenler de elbette bulunacaktır ve olmuştur.
    İstiğâseye itiraz edenler ve kâinatın efendisi olan sevgili Peygamberimiz’in kabrini ziyaret için yolculuk yapmanın câiz olmadığını söyleyenler, onun avanesi içinde yer alan kimselerdir.
    Âyet ve hadislerle teşvik edildiği halde, Peygamberimiz’in nurlu kabrini ziyaret için yolculuk yapmanın câiz olmadığını ve tevhidi zedeleyeceğini söylemek, bâtıl bir iddiadır ve bu iddiada bulunmak en hafif tabiriyle ahmaklık ve nasipsizliktir.
    İslam âleminin tamamı Peygamberimiz’in kabrini ziyaret etmekte ve bunu meşrû görmektedir. Onun için, Peygamberimiz’in kabrini ziyaret için yolculuk yapmanın câiz olmadığını söyleyenler, -bütün müslümanlar Peygamberimiz’in kabrini ziyarat ettiği için- mecbûren Peygamberimiz’in kabrini ziyaretin câiz olmadığını söyleyemiyorlarsa da bir hadisi şerife dayanarak diğer İslam büyüklerinin kabirlerini ziyaret etmenin câiz olmadığını söylemektedirler.
    Ahmaklık ve nasipsizlikte ileri giden bu kimselerin delil getirdikleri hadisi şerif şudur:
    “Benim kabrimi bayram yeri (gibi) yapmayın”.
    Oysa bu hadisi şerif ne Peygamberimiz’in ne de diğer İslam büyüklerinin kabirlerini ziyaret etmeyi yasaklamaktadır.
    Peygamberimiz’in kabrini ziyaret meşrû olmasaydı, Peygamberimiz açıkça “Benim kabrimi ziyaret etmeyiniz” buyururdu.
    Görüldüğü gibi, hadisi şerifte böyle bir ifade ve yasaklama yoktur. Bu hadisi şerif ziyaretin kendisini değil, orada meşrû olmayan şekilde hareket etmeyi yasaklamaktadır. Müslümanlar içinde ise, Peygamberimiz’in kabrini bayram yeri gibi gören, orada gülüp oynayan yoktur. Aksine orada göz yaşları sel olmaktadır.
    Yahudi ve hıristiyanlar peygamberlerinin kabirlerini ziyaret için toplanırlar, orada çalgı çalar oyun oynarlardı. İslamda yasak olan işte budur. Türkiye’de de günümüzde, ehli sünnet dışı bazı kimselerin, türbelerde saz-caz gibi çeşitli çalgılar çalıp islamda olmadığı halde kendi kendilerine göre uydurdukları şekilde eğlendikleri bir gerçektir. İşte yasak olan bu çeşit hareketlerdir.
    Bahsimize konu olan kabir ziyareti yasakçıları ise, aşırı tepki alacaklarını bildikleri için Peygamberimiz’in kabrini ziyaret hakkında bir şey söyleyemiyorlarsa da, diğer zatların kabirlerinin ziyaret edilmesi hakkında müslümanları çok ağır şekilde suçlamaktadırlar.
    Maamafih, memleketimizde türbe ziyareti yaygın olduğundan o hususta da açık konuşmuyorlar. Kelimeleri eğip bükerek ve kırk dereden su getirerek İslam büyüklerinin kabirlerini ziyaret etmenin küfür ve şirk olduğunu bazan açık bazan kapalı olarak söylüyorlar.
    Oysa küfre sebep olan hareket kabirleri secdegâh edinmek, onlara ibâdet etmek, bir takım şekil ve sûretler edinip oralara dikmektir. Bunların hükmü başka, kabirlerdeki zatlara selam vermenin ve duâ okumanın hükmü başkadır.
    Evet İslam büyükleri -hâşâ- Peygamberimiz’in kabrini bayram yeri yapmamışlardır ama, son derece hürmeti de terk etmemişlerdir. Ziyaret yasakçıları, o büyüklerimizin bu hassas tavırlarını anlamaktan gerçi fersah fersah uzaktırlar ama hatırlatalım ki, onlar ziyaret için Peygamberimiz’in kabrine adeta sürünerek gelmişler, ziyaretlerini de son derece ebeple yerine getirmişlerdir.
    Câferi Sadık Hazretleri (kuddise sirruh) Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in kabri şerifini ziyaret etmiş hatta bir noktayı işaret ederek “Resûli Ekrem’in başı buradadır” buyurmuştur. Bu bir keramettir ve onun bu tavrı işte anlatmaya çalıştığımız malumları çıldırtacak cinstendir.
    Peygamberimiz’in kabirlerini ziyaret kitap, sünnet ve icmâ ile câiz ve meşrûdur.
    Kitaptan bir misal verelim Âyeti kerîmedu buyuruluyor ki:
    “Onlar kendilerine zulmettikleri vakit sana gelipte Allah’tan mağfiret dileselerdi, onlara (sen) peygamber de mağfiret isteyiverseydi(n), elbette Allah’ı tevbeleri hakkıyla kabul edici çok esirgeyici bulacaklardı.” (Nisâ 64)
    Bu âyette, ümmetinin ona gelmesine ve huzurunda mağfiret dilemesine ve onun da kendileri için istiğfarda bulunmasına teşvik vardır.
    Bu âyette ziyaret için yapılan teşvikin, Peygamberimiz’in sadece hayatıyla ilgili olduğunu söylemek yanlış ve eksik olur. Zira bu teşvik vefatından sonra da hatta kıyamete kadar geçerlidir. Çünkü peygamberler maddeten ölmüş olsalar da kabirlerinde mânevî bir hayatla diridirler. Peygamberleri bırakın, peygamberlerin tebliğ ettiği yolda yani din yolunda ölen ve öldürülenlerin bile ölü olmadıkları, onlar hakkında ölüdürler denilmemesi icap ettiği, onların bizim anlayamayacağımız bir şekilde diri oldukları, hatta rableri indinde rızıklandıkları bizzat âyeti kerime ile sabittir. (Bakara 154, Âli İmran 168)
    Allah yolunda öldürülenler diri olurlarsa, peygamberler haydi haydiye diridirler. Çünkü, makamı çok yüksek olmakla beraber hiç bir şehidin makamı bir peygamberin makamına erişemez.
    Mâlumdur ki bütün peygamberler ve tabii ki son peygamber de mânevî bir hayatla diridir. Diri olduğuna göre, onun mübarek kabirlerini ziyaret eden aynen onu hayattayken ziyaret etmiş gibidir. Kabrini ziyaret hayattayken ziyaret gibi olunca da, âyetin haber verdiğine göre onun huzurunda affını istemek, affa kavuşmaya sebep olacaktır.
    Yukarıda meâlini okuduğumuz âyette bildirildiğine göre, Peygamberimiz, kendisini ziyarete gelenler hakkında mağfiret dilerse, Allah onların tevbelerini kabul buyurur.
    Bu müjde ilk nazarda Hazreti Rasûlüllah’ın sadece hayatına ait gibi görünüyorsa da acaba öyle midir? Yoksa vefatından sonra onu ziyaret edenler de aynı müjdeye kavuşurlar mı? Bu hususta bir izah bir açıklama var mı?
    Bu hususta Peygamberimiz’in bizzat kendi ifadeleri var.. Peygamberimiz, (s.a.v.) Dâre Kutnî’nin rivayet ettiği bir hadisi şerifte buyuruyorlar ki:
    “Kim vefatımdan sonra beni ziyaret ederse, hayatımda ziyaret etmiş gibidir.”
    Öyleyse, Peygamberimiz’i şimdi ziyaret etmek de af ve mağfirete sebep olacaktır.
    Ziyaretin kitaptan yani Kur’an-ı Kerim’den delilini yukarıda verdik, Sünnetten delili ise bu husustaki sayısız hadis-i şerifler olup bu hadis de onlardan biridir.
    İcmâya gelince.
    Peygamberimiz’in kabrini ziyaret etmenin meşrû olduğunda müslümanların icmâ’ı vardır. Icmâ da dinde kesin delillerdendir.
    Şimdi gelelim bahs-i diğere…
    Peygamberler, Allah’ın izniyle diğer insanların yapamayacakları bazı hârikülâde şeyler gösterirler ki biz buna mûcize diyoruz. Peygamberlere tabi olup onun şeriatına samimiyetle bağlanan Allah dostlarında da mûcize gibi diğer insanların yapamayacakları bazı haller görülür. Hepimizin bildiği gibi buna da keramet deniliyor.
    Kerametler, ümmeti olduğu peygambere olan bağlılığın bir neticesi olduğu için, bir velide görülen kerâmet, o velinin bağlı olduğu peygamberin mûcizesi sayılır.
    Bu bir…
    Iki… Peygamberimiz, “Âlimler peygamberlerin vârisleridir” buyurmuşlardır.
    Fakat acaba her âlim peygamber varisi midir? Elbette hayır. Çünkü peygamberler ümmetlerine bir ilim bırakırlar. Fakat bu ilim nurdan uzak kuru bir kelime ilmi değildir. O ilimle beraber nur da vardır. Yani peygamberlerin bıraktıkları iki şeydir: İlim ve nur. Dolayısıyla, nursuz sadece kuru kelime ilmine sahip olan âlimler peygamber vârisi değildirler, olamazlar…
    Âlim denilen bir âlimin peygamber vârisi sayılabilmesi için, hem ilme hem nura sahip olması lâzimdır. O nura sahip olanlardır ki, peygamber vârisidirler ve kendilerinden çeşitli kerâmetler zuhur eder.
    Şimdi yukarıdaki iki meseleyi yani keramet ehli olmakla nur ehli olmayı birleştirmeye çalışalım:
    Bir velide görülen kerâmet onun bağlı olduğu peygamberin mûcizesi sayılır demiştik. Yani bir kimsede kerâmet varsa, bağlı olduğu peygambere iyi bir bağlılığı var demektir. Geriye kaldı nur…
    Eğer bir kimse ilim sahibi olmakla beraber nur ehli ise, nura bağlı ve sahipse o zaman mesele yok demektir. İşte anlatmaya çalıştığımız ve peygamber vârisi olan âlimler böyle kimselerdir.
    Peygamberimiz’in, “Âlimler peygamberlerin vârisleridir” buyurduğu âlimler bunlardır.
    Aksini iddia mümkün de değildir, doğru da değildir, kabul de edilemez.
    Zaten, nurdan mahrum olup sadece ilim sahibi olan bir kimsenin peygamber vârisi olduğunu iddia etmek, salim akıldan uzak olmak demektir ki normal bir insanın böyle bir iddida bulunmayacağı açıktır.
    Şunu demek istiyoruz ki, peygamberlerin kabirlerini ziyaret câiz ve faydalı olduğu gibi peygamber vârisi olan âlimlerin kabirlerini ziyaret etmek de câiz ve meşrûdur. Hatta sadece câiz ve meşrû değil, bu ziyârette bulunanların mânevî kazançlara kavuşacakları da izahtan vârestedir.
    Bir kimse velâyet/velilik makamına ermişse, o bir Allah dostudur. Zaten veli dost demektir. Allah’ın indinde de tabii ki dostlarının bir değer ve derecesi vardır. Dolayısıyla. bir kimse, dostluk makamına erişmiş olan bir zatın kabrini ziyaret etmişse, elbette ki bunu Allah rızası için yapmıştır.
    Allah dostu olan ve bu dostluk halini muhafaza ederek vefat eden kimse de elbette Allah yolunda olarak vefat etmiş olur. Yukarıda meâlini verdiğimiz âyeti kerimede, Kur’an-ı Kerim “Allah yolunda ölenlere ölü denilmeyeceğini” beyan buyuruyor. Demek ki, bir velinin kabrini ziyaret eden kimse, Allah yolunda ölen ve Peygamber varisi olan bir zatı ziyaret etmiş olmaktadır…

    Peygamberimiz (s.a.v.)’i ve İslam büyüklerini ziyaret ve onlarla tevessül…
    (2/12/2008)Ali Eren
    Her sözüne itimat edilecek, kendisine salât ü selam getirilecek ve kendisiyle tevessül edilecek ilk kişi şüphesiz ki Peygamberimiz sallallâhü aleyhi ve sellemdir. Allah indindeki derecesi de bütün yaratılanların derecesinin üstündedir. Onun için hem sevgili Peygamberimiz’le hem O’na tâbî olduğu için yüksek derecelere eren mübâret zatlarla kıyamete kadar tevessül edilebilir.
    Tevessül, -bilindiği gibi- mübârek bir zatı vesile edinerek Allah’tan istekte bulunmaktır. Tevessül, hayatta olan kimselerle de olur vefat etmiş kimselerle de. Çünkü Peygamberler ve sâlihler vefat etmekle, Allah indindeki dereceleri yok olmaz. Sadece peygamberleri vesile edinip onların vesilesiyle Allah’tan istemenin câiz olduğunu, başkalarıyla tevessülün ise câiz olmadığını söylemek isabetli olmaz.
    Buhârî’nin Enes radıyallâhü anh’den rivâyet ettiği bir hadisi şerifte bildiriliyor:
    Peygamberimiz’in vefatından sonraydı. Kıtlık vardı. Hazreti Ömer, Peygamberimiz’in amcası Hazreti Abbas ile tevessül etmiş ve şöyle duâ etmişti: Yâ rabbi! Biz sana Resûlün Muhammed aleyhisselam ile tevüssül ederdik. Sen de size yağmur ihsan ederdin. Şimdi ise senin peygamberinin amcası ile sana tevessül ediyoruz. Bize yağmur ihsan buyur.”
    Bunun üzerine bol miktarda yağmur yağmıştı.
    Daha sonraki zamanlarda da asırlarca, ihtiyaçların giderilmesi için kabirlerdeki salih zatlarla tevessül edilmeye devam edildi. Zira müslümanlar inanırlar ki, Allah’ın bu has kullarının, rableri indinde bir değerleri olup bu kullar Allah ile kulları arasında vasıtadırlar.
    Yukarıdaki hadisi şerifi delil getirerek, sadece hayatta olanlarla tevessül edilir, vefat edenlerle edilmez demek doğru olmaz. Nitekim müslümanlar İslam âlemindeki büyük zatların kabirlerini devamlı ziyaret etmekte, bu ziyaretlerle bereket ummakta, nitekim bekledikleri bereketlere de kavuşmaktadırlar. Çünkü Peygamberimiz gibi sâlihlerin bereketleri de hayatlarında olduğu gibi vefatlarından sonra da devam etmektedir.
    Bir müslümanı ziyaret etmenin sevap olduğunu izaha lüzum olmasa gerektir. Sıradan bir müslümanı ziyaret etmenin mânevî mükâfatı olursa, Peygamberleri ve sâlihleri ziyaret etmenin haydi haydiye mükâfatı olacaktır. Nitekim Allah dostlarını ziyaretin sevap olduğunu bütün müslümanlar bilmektedirler. Bildikleri için de hayatta olmadığı için Peygamberimiz’in kabr-i şeriflerini, Allah dostu olarak bilip tanıdıkları zatların da kendilerini ziyarete giderler.
    Allah dostlarının hayatlarıyla vefatları arasında hiç bir fark olmadığı da malum. Bunu düşününce, mübârek zatların kabirlerini ziyaret etmenin sevap ve fazileti de kendiliğinden anlaşılmış olucaktır.
    Sâlihlerin kabirlerini ziyaret etmek, orada duâ etmek, onlardan şefaat istemek, dinin önderi âlimler tarafından kabul edilen şeylerdendir.
    Bu ziyaretlerde alçak gönüllü ve acziyet içinde olunmalıdır. Kendisinin muhtaç ve âciz bir kul olduğu hatırdan çıkarılmaz. Günahların bağışlanması ve hacetlerin verilmesi için ziyaret edilen zat ile tevessül edilir. Onların rûhaniyeti ile Allah’ın rahmeti dilenir. Mâneviyat erbabı islam büyükleri, kendilerini vesile edinenleri geri çevirmezler. Onların ziyaretine gidenler boş gitseler dolu dönerler.
    Vefat etmiş olsa da, ziyaret edilen İslam büyüklerinin ziyaret edenleri bildiğini unutmamak lâzımdır. Peygamberimiz, “Mü’min Allah’ın –kendisine bahşettiği- nuru ile bakar. Allah’ın nurunu da hiç bir şey perdeleyemez” buyuruyor. Bu kabiliyet hayatta olan mü’minler içindir. Kalbinde nur olan mü’min hayattayken böyle olursa, âhirete intikal ettiğinde nasıl olacağını düşünmek lâzımdır.
    Bu biliş ve farkında oluş sadece ziyaret zamanına mahsus değildir. Nitekim hiç bir gün yoktur ki ümmetinin yaptıkları sabah-akşam Peygamberimiz’e arz edilmemiş olsun. Bunu ey iyi bilenler de yine bildiğimiz İslam büyükleridir. Onların halleri bizim için birer ölçüdür. Buna bir misal verelim:
    Mâlikî mezhebinin imamı İmam Mâlik Hazretleri Resûlüllah’ı ziyaret için Medine’ye geldiğinde, binmesi için kendisine bir katır getirilmişti. Çünkü yürüyemiyordu. İmam Mâlik bu katıra binmedi ve şöyle dedi:
    “Resûlüllah’ın mübârek ayaklarıyla bastığı bir yeri katırın ayaklarıyla çiğnemek bana l ayık değildir.”
    Böylece Medine’ye Peygamberimiz’in kabri şeriflerine kadar iki ayağına elleriyle dayanarak zorla yürüyüp gitmişti.
    Medine’ye Mescid-i Nebevî’ye geldiğinde, Resûlüllah’a doğru mu yoksa kıbleye doğru mu dönülmesi gerektiği sorulmuş, İmam Mâlik, “O senin ve baban Âdem Aleyhisselam’ın vesilesidir. Nasıl olupta yüzünü ondan başka bir tarafa çevireceksin?”
    Peygamberlerle sâlih zatlar arasında, kendilerinden şefaat istemek ve onları vesile edinmek hususunda fark yoktur. Hepsi de câizdir. Peygamberlerle onlar arasında sadece mânevî derece farkı vardır. Peygamberlerin sâlih zatlardan üstünlüğünü bütün müslümanlar bilirler. Yine bilirler ki, peygamber olmayan hiç bir kimse peygamber derecesine ulaşamaz.
    Hem Ibni Kemal diye anılan Şeyhulislam Kemalpaşazâde’nin 40 Hadis’inde hem de Sadrettin Konevî’nın 40 Hadis’inde geçen bir hadisi şerifin mânası şöyle:
    Dünya işlerinde sıkıntıya düştüğünüz zaman kabir ehlinden yardım isteyiniz.
    Bilhassa zamanımızda bazılarının buna hadis değildir, uydurmadır şeklindeki itirazları biliniyor. Ancak, bu itiraz sadece kendilerini bağlar. Bu itirazla kârları da bahsedilen mânevî yardımdan mahrum kalmaktan ibaret olur.
    Kaldı ki, eserlerine bunu hadis kaydıyla alan zatlar, beynel ulemâ, ilimleri müsellem olan kimselerdir. Bir mâneviyat büyüğü olan Sadrettin Konevî Hazretleri olsun, Osmanlının en şâşâlı devrinde kendisine şeyhulislamlık makamı tevdî edilen İbni Kemalpaşa olsun, bu zatların yazdıklarına itiraz etmeden önce kendileri hakkında biraz değil, uzun müddet düşünmek icap eder.
    Bununla ne demek istediğimizi yani şeyhulislamlığın ne derece büyük bir ilim istediğini biraz açmaya çalışalım:
    İstanbul’daki Süleymânıye câmiinin ismini ve şanını, görmeyenler bile bilirler. Osmanlılar zamanında Süleymâniye’ye imam olabilmenin şartları o kadar ağırdı ki, bu şartlar tahminlerin üstündeydi. Ömer Nasuhi Bilmen gibi âlimleri hariç tutacak olursak, diyebiliriz ki, bugünün Diyanet İşleri Başkanları o zamanda yaşasalardı Süleymaniye câmiine imam olmaları çok çok çok zor olurdu…
    Bunun üzerine şunu da bilelim: Süleymâniye’den üstte Ayasofya imamlığı var. Ondan sonra İstanbul kadılığı, ondan sonra Anadolu kazaskerliği, ondan sonra Rumeli kazaskerliği, ondan sonra da Şeyhulislamlık var…
    İbni Kemal Paşa rahmetülllâhi aleyh öyle âlim bir zat ki, Osmanlı Devleti’nin yükselme devrinde şeyhulislamlık yapmıştır. Dünya işlerinde sıkıntıya düştüğünüz zaman kabir ehlinden yardım isteyiniz ifadesinin kitabına hadis kaydıyla alan işte böyle bir âlimdir…
    Bu zatın maddî ilim cihetinden durumu bu. Bir de mânevî tarafı var. Kendisi zülcenâheyn/iki kanatlı idi. Müftissekaleyn idi. Hem insanlara hem cinlere fetvâ veren bir zattı. Türbesi Edirnekapı’dadır. Allah bizleri şefatına nâil eylesin. Âmîn…
    Sadrettin Konevî Hazretleri ise Osmanlılardan önce yaşamıştır. Muhyiddin Arabî Hazretleri’nin övey oğludur. Şeyhulislam değildir ama, o da iki kanatlıdır. O da bir mâneviyat erbabıdır. Hem maddî hem mânevî ilimlerde ummandır…
    Kaldı ki, Dünya işlerinde sıkıntıya düştüğünüz zaman kabir ehlinden yardım isteyiniz sözü hadistir diyen sadece bu iki zat da değildir. Mâneviyat büyüklerinin hiç biri, bu söz hadis değildir dememiştir.
    Bunu inkar edenler, mâneviyatı da inkâr eden, inkâr ettiği için mâneviyat yoluna süluk etmeyen, etmediği için de kalbine bir damla olsun nur ve feyiz damlamamış olanlardır. Allah hidayet versin…
    Islam itikadına göre, Allah’ın yarattıkları içinde en üstün varlık Peygamberimiz’dir. Peygamberimiz (s.a.v.) gökteki arş, kürs ve beyti ma’murdan ve yerdeki Kâbe-i Muazzama’dan efdaldir. Onun mübârek vücudunun bulunduğu yerin yani Medine’nin toprağı şifadır.
    Evi/kabri ile minberinin arası cennet bahçelerinden bir bahçedir. O mekân cennete naklolunacaktır. Aynı zamanda orada yapılan her hayırlı iş ve yapılan ibâdet sahibine cennette bir bahçe kazandırır.

    Eşsiz iki hazinenin ikincisi: Medine
    (12/2/2009) Ali Eren
    Küçükçüğümüzden beri kulaklarımızdadır:
    Mekke ile Medine, eşsiz iki hazine…
    Dünyada en faziletli şehir, Kâbe’nin bulunduğu ve Ümmü’l-kurâ/köy ve şehirlerin anası/merkezi olan Mekkedir. Mekân olarak en değerli, en faziletli yer ise, Hücre-i Saâdet yani Peygamberimiz’in mübârek kabirlerinin bulunduğu mekândır.
    Bu mübârek mekân, Mekke’den de göklerden, arş ve kürsten de yaratılmışların hepsinden de efdaldir.
    Efdal olmasının sebebi şudur: “Şerefü’l- mekân bi’l-mekîn” yani bir yerin şerefi orada bulunana göredir. Peygamberimiz sallallâhü aleyhi ve sellem kâinatın en üstünü olduğu için, onun mübârek vücudunun bulunduğu yer de kâinatta en faziletli yerdir.
    Ibâdetlerin kıblesi Kâbe… Ibâdetlerin en üstünü olan namaz, ona yönelerek kılınır. Kâbe merkez olduğu için, orada kılınan bir namazın, tutulan orucun ve yapılan her bir ibâdetin sevabı, diğer yerlerde yapılan ibâdetlerin yüz bin katıdır. Bu, Peygamberimiz tarafından verilen müjde bir haberdir.
    Ziyaret mahallerinin en üstünü de Peygamberimiz’in kabridir. Onun mübârek kabrinin bulunduğu yerin yanında, Mescid-i Nebevî’de kılınan namaz ve yapılan her bir ibâdetin sevabı, Kâbe hâriç diğer yerlerde yapılan ibâdetlerin bin katıdır. Bütün müslümanlar böyle bilir böyle inanırlar. Bu husus da hadis-i şerifte bildirilmektedir.
    Ancak, bu mesele vehhâbî düşünceli insanların saldırmalarına müsait olduğu halde niçin vazifelerini yapmadıkları bana göre merak konusudur. Halbuki bunu fırsat bilip müslümanları müşrik ilan etmeleri vazifeleriydi.
    Şöyle ki: Onlar da biliyorlar ki Peygamberimiz “Benim kabrimi mescid edinmeyin” buyuruyor. Devamla, “Allah yahudi ve hıristiyanlara lanet etsin. Onlar peygamberlerinin kabirlerini mescid edindiler” buyuruyor. Yine bunlar görüyor ve biliyorlar ki Mescid-i Nebevî, Peygamberimiz’in kabrinin bitişiği. Müslümanlar orada Peygamberimiz’in kabrinin bulunduğu yerin hemen yanıbaşını basbayağı mescid edinmişler, orada namaz kılıyorlar. Hatta, mescidi Peygamberimiz’in kabrinin arkalarına kadar genişletip uzatmışlar; oradalarda da namaz kılıyorlar. Peygamberimiz’in kabri de namaz kılanların önlerine, Kıble tarafına geliyor.
    Yani, ortada tam vehhâbilerin ve vehhâbî inançlıların saldırmalarına uygun bir vaziyet var. “Peygamberin kabrini mescid ediniyorlar” diye, orada namaz kılan, secde eden müslümanları niçin müşrik ilan etmiyorlar hayret!…
    Belki de sizin hatırınıza Mescid-i Nebevî ile ilgili hadisi şerif olduğu geliyordur. Onun için susuyorlardır diye düşünüyorsunuzdur. Ama vehhâbî için hadis ne ki!.. Dışarıdaki vehhâbîler pek o kadar değilse de, bir mesele yerli vehhâbîlerin aklına yatmıyorsa, o hususta kaç tane hadis olursa olsun o hadisin uydurma olduğunu söylerler olur biter.
    Velhasıl müslümanları müşrik ilan etme vazifelerini niçin yapmadıklarını anlayamıyorum.
    ***
    Onlar susadursun, biz gelelim Peygamberimiz’in Medine hakkındaki sözlerine.
    Hazreti Resûlüllah (s.a.v.) buyuruyorlar ki, “İnsanların Yesrib dedikleri, köyleri/şehirleri yiyecek (onların faziletini içine alacak) olan yere, (hicret etmekle) emrolundum. Orası Medine’dir. Körüğün, demirin kirini uzaklaştırdığı gibi (kötü) insanları sürüp çıkarır.” (Şeyhân, Ebû Hüneyre’den)
    Medine’nin önceki ismi Yesrib idi. Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) hicret ettikten sonra bu şehre Peygamber’in şehri mânâsına Medînetü’n-Nebî denildi. Zamanla da ikinci kelime pek kullanılmaz oldu ve bu şehrin ismi sadece Medine olarak anılır oldu.
    Peygamberimiz sallallâhü aleyhi ve sellem hicretten sonra, bu mübârek şehir hakkında şöyle duâda bulundu:
    “Allahım! Mekke için yarattığın bereketin bir kat fazlasını Medine için de halket.” (Ahmed ibni Hanbel. Enes radıyallâhü anhden)
    Uhud Dağı Medine’dedir. Peygamberimiz’in (s.a.v.) Uhud hakkında, “Uhud bizim kendisini sevdiğimiz, onun da bizi sevdiği bir dağdır” buyurmuşlaradır.
    Peygamberimiz’in Medine’yi hicretiyle şereflendirmesinden sonra Hazreti Allah bu şehre her türlü hayır ve bereketi aktarmıştır. Bu hususu Paygamberimiz (s.e.v.) çeşitli hadisi şerifleriyle ifade buyurmuştur. Bu hadisi şereflerden bazılarını aktaralım:
    “Medine’nin tozu cüzzam hastalığından (kurtulmaya) şifadır. (Ebû Nuaym, Sâbit ibni Kays’dan)
    “Medine’ye giren yollar üzerinde melekler vardır. Oraya tâun hastalığı ve deccal giremez.” (İmam Malik, Ahmed ibni Hanbel ve Şeyhân. Ebû Hüreyre’den)
    “İbrahim (Aleyhisselam) Beytullahı harem ve emniyetli yer kıldı (edindi). Ben de Medine’yi , iki kara taşlık dağın arasını harem kıldım. Oranın dikeni koparılmaz, avı avlanmaz.” (Müslim. Câbir’den)
    “Kim Medine halkına bir kötülük yapmak isterse Allah da onu suda tuzun eridiği gibi eritir.” (Müslim ve İbni Mâce, Ebû Hüreyre’den)
    “Kim Allah’ın rızasını ümit ederek Medine’de beni ziyaret ederse, kıyamet günü onun için şâhit ve şefaatçı olurum.” (Beyhakî, Enes (r.a.)den)
    “Kimin Medine’de ölmeye gücü yeter (imkanı olursa) orada ölsün. Çünkü ben orada ölenler için hususi şefaat edeceğim.” (Tirmizî ve İbni Mâce. Abdullah ibni Ömer (r.a.)den)
    “Kabrim ile minberimin arası cennet bahçelerinden bir bahçedir.”
    “Şu benim minberim cennet bahçelerinden bir bahçe üzerindedir.” (Ahmed ibni Hanbel, Ebû Hüreyre (r.a.)den)
    ***
    Peygamberimiz’in (s.a.v.) cennet bahçelerinden bir bahçe/Ravza-ı Mutahhare denilen kabri ile minberi arası, rahmetlerin inmesinde cennetler gibidir. Kıyamet koptuğu zaman diğer yerler gibi yok olup gitmeyecek, cennete naklolunacaktır. Bu mekânın cennetten gelmiş bir yer olması ihtimali de vardır. Sonunda cennete dönecektir.
    Hacer-i Esved de cennetten gelmiştir. Hacer-i Esved, Peygamberimiz’in büyük babası İbrahim Aleyhisselam’a, Ravza-i Mütahhare de Peygamberimiz’e verilmiştir.
    Hücre- i Saâdet yani Peygamberimiz’in (s.a.v.) kabr-i şerifleri, Ravza-i Mütahhare’ye bitişiktir.
    Peygamberimiz’I ziyarette doğru usul, mümkünse Peygamberimiz’in ayak ucundan ziyaret etmektir.
    Ebû Eyyüb El-Ensârî Hazretleri, ziyarette Peygamberimiz’in kabrine sarılmıştı. Bunu hoş görmeyen Mervan, “Ne yaptığını biliyor musun?” dedi. Ebû Eyyüb Hazretleri, “Evet biliyorum. Ben taşa ve kerpice gelmiş değilim, Resûlüllah’a geldim” diye cevap verdi.
    Bütün peygamberler gibi, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, kabrinde diridir. Dolayısıyla bu sarılma onun kendine sarılma gibidir. Yanağını türbenin eşiği üzerine koymanın da bir mahzuru yoktur. Çünkü, bu hareket ileri derecede bir sevgiden ileri gelmektedir.
    Ehlullah’dan İbni Münkedir’e ziyaret sırasında bir sessizlik çöker, yanağını Resûlüllah Efendimiz’in kabri üzerine kordu. Onun bu hareketini hoş görmeyenler olmuştu. O bunun üzerine, “Ben, Resûlüllah Efendimiz’in kabri ile Allah’dan şifa dileğinde bulunuyorum” diye cevap verdi.
    Peygamberler vefatlarında –hâşâ- öldükten sonra yok olup gitmezler. Kabirlerinde hayat sahibidirler. Peygamberlerin mûcizesi, evliyânın da kerâmeti öldükten sonra de kesilmeyip devam eder. Dolayısıyla, hem peygamberler ile hem evliyâ ile tevessülde bulunmak, onlarla medet dilemek câizdir.
    Ârifler, peygamber ve velilerin, vefatlarından sonra, mucize ve kerâmetlerinin hayatlarında olduğundan daha fazla tesirli olduğunu söylemişlerdir. Çünkü vefatlarıyla beraber mahlûkâtla alâkalarını kesmekte ve ruhları sadece Cenabı Hakk’a yönelmektedir.
    Nuh Aleyhisselam zamanında Ved, Süvâ, Yeğûs ve Yeûk adında salih kimseler vardı. Insanlar, onlar öldükten sonra kabirleri üzerinde ibâdetler yaptılar. Sonra onların şekillerinde putlar yaptılar. Daha sonra zamanla onu unutup onlara tapmaya başladılar.
    Vehhâbîler, Peygamberimiz’in ve mübârek zatların türbelerini ziyaret etmenin bu mânâya geleceği vehmine kapılıp müslümanları bu ziyaretlerden hem uzaklaştırmaya çalışıyorlar hem de bu ziyareti yapanları müşrik olmakla suçluyorlar.
    Oysa onların bu suçlamaları kökten yanlıştır. Çünkü, Nuh Aleyhisselam zamanındakiler kabirleri mescid yapıyorlardı, müslümanlar böyle bir şey yapmıyorlar. Yani kabirlere secde etmiyorlar. Peygamberimiz’in ve salih zatların sûretlerini yapıp onlara da tapmıyorlar. Sadece ziyaret ediyorlar.
    Şayet kabirleri ziyaret etmek şirke götüren sebeplerden olsaydı, bu hususta ya açık bir âyet veya hadis olurdu. Gerçi bu konuda yapılan yanlışları yasaklayan bir hadisi şerif var ama, bu hadis ziyareti değil yanlışlığı yasaklamaktadır.
    Bu hadisi şerif şöyledir: “Allah yahudi ve hıristiyanlara lanet etsin. Onlar peygamberlerinin kabirlerini mescid edindiler.”
    Yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi, vehhâbîler bu hadisi şerifi kendilerine göre delil getirip, Peygamberimiz’in kabrinin hemen yanı başının mescid edinilmesini niçin tenkit etmezler, niçin orayı mescid edinen, orada secde eden müslümanları müşri tilan etmezler hayret! Acaba islam âleminin toplu itirazlarından korktukları için mi? Her neyse…
    Yine Peygamberimiz (s.a.v.) eski putperestler hakkında buyuruyor ki:
    “Onlar, aralarında salih bir kimse vefat ettiği zaman, onun kabrinin üzerine mescid yaparlar sonra orada bir takım şekiller vücuda getirirlerdi. Onlar Allah katında halkın şerlileridir.”
    Bu hadiste de görüldüğü gibi kabirler hususunda yasaklanan şey bellidir: Kabirleri mescid edinmek ve ölenlerin şekillerini yapıp onlara tapınmak.
    Kabir ziyareti yapan müslümanların hiç biri böyle bir yanlışlığa düşmez, nitekim düşmemektedir. Fakat vehhâbîler kabir ziyareti yapan müslümanları müşrik kabul etme yanlışlığında maalesef israr etmektedirler.
    Eğer kabirleri ziyaret etmek, insanı şirke götürseydi, Resûlüllah Efendimiz ve sahâbîler, Uhud şehidlerini ve Bakî’ kabristanındaki zatları ziyaret etmezdi. Oysa Allah Resûlü bu ziyareti meşrû kıldı. Kabirler üzerine mescid yapmanın ise câiz olmadığını bildirdi. Müslümanlar da saten bunu yapmıyor.
    Gerçek bu olduğu halde, kim müslümanların kabir ziyaretini şirke benzetirse, kendi kafasından müslümanlar hakkında çok ağır bir hükme varmış olur.
    Dikkat buyurulmalı. Kabirleri mescid edinmek başka, kabrin yanında mescid bulunması başkadır. Çünkü, Peygamberimiz’in mescidi de Peygamberimiz’in kabriyle bitişiktir. Hatta mescid genişlemiş, Peygamberimiz’in kabrinin arkasına doğru büyümüş, uzayıp gitmiştir. Böyle olduğu halde şimdiye kadar hiç bir islam âlimi buna itiraz etmemiş bunun sapıklık olduğunu söylememiştir. Asırlardır da Peygamberimiz’in kabrinin yanıbaşında ve arkasında namaz kılınmaktadır.
    Hemen yanıbaşında namaz kılmak şirk olmadığı gibi, ona selam vermek de şirk değildir. Burada dikkat edilmesi gereken iki husus vardır. Birisi, Peygamberimiz’in mânevî rütbesinin diğer yaratılanlardan üstün olduğunu bilmek, diğeri de yaratıcılığın sadece Allah’a ait olduğu inancını muhafaza etmektir.
    Ziyarette bulunan bütün müslümanlar bunları zaten bilmekte ve böyle bir sapıklık içine girmemektedirler. Peygamberimiz’e hürmet ve tazımi gerektiği şekilde yapmakta asla aşırılığa gitmemektedirler. Tazım ve hürmet ise hiç bir zaman şirk olmaz. Kim bunu meşru olduğu halde meşru görmezse Allah’ın yasaklamadığı bir şeyi yasaklamış olmakta, helal olan bir şeyi haram kabul etmektedir.

    ŞEFAAT VE TEVESSÜL…
    (8/11/2009)) Ali Eren
    Şefaat ve tevessül…
    Bu iki kelime mânâ bakımından birbirinden ayrı gibi gözükse de, her ikisi de Peygamberimiz’le ve İslam büyükleriyle tevessül ve onların yardımlarını istemek mânâsına geldiklerinden aslında aynıdırlar.
    Bu iki hususun başka bir cihetten bir yakınlığı daha var. O da şudur: Bunlardan birini inkâr edenler diğerini de yani şefaatı inkar edenler tevessülü de inkar ediyorlar. Onun için, birçok kitapta tevessül şefaatla yanyana anlatılmaktadır.
    Hadis-i şerifte haber verildiğine göre, âhirette sıkıntıya düşen insanlar Peygamberimiz’den yardım isteyeceklerdir. Bu da şefaat ve tevessülün hak ve gerçek olduğunun bâriz bir delilidir. Mahşerde halk şiddetli bir sıkıntıya düşüp Âdem Aleyhisselam’dan başlayıp sırasıyla büyük peygamberlerden medet dileyip en sonunda Peygamberimiz’e müracaat edecekler, Peygamberimiz de şefaatte bulunacak ve böylece Resûlüllah efendimizin büyüklüğü bilfiil herkes tarafından anlaşılmış olacaktır.
    Şefaat hakkındaki hadis-i şerifler ile ilgili rivâyetler o kadar çoktur ki bunlar tevatür derecesine ulaşmıştır. Bu hususta, Kadı İyaz’ın Eş-Şifâ fî Hukûki’l-Mustafa’sında, Hâfız Münzirî’nin Et-Terğîb ve’t-Terhîb’inde, İmam Sükî’nin Şifâü’s-Sikâam’ında, Veliyyü’d-din Tebrizî’nin Mişkâtü’l-Mesâbih’inde, İmam Kastalânî’nin El-Mevâhibü’l-Ledünniyye’sinde, Hâfız Süyûtî’nin Câmiüs’-Sağîr’inde bu hususta bir hayli malûmat bulunuyor.
    Ebû Hüreyre radıyallâhü anhin rivâyetinde, Peygamberimiz mahşerdeki sıkıntıyı anlatıyor. Hadiş-i şerife göre, insanlar düz ve geniş bir alana, mahşer yerine toplanırlar. Güneş iyice yaklaştırılır. İnsanlar tahammül edemeyecekleri bir sıkıntışa düşerler. Bu sıkıntıdan kurtulmak için bir şefaatçi ararlar. Bazıları, insanlığın babası Âdem Aleyhisselam’a gidip bu sıkıntıdan kurtulmak için ondan şefaat istenmesinin uygun olacağını söyler. Bunun üzerine insanlar Âdem Aleyhisselam’a giderler ve içinde bulundukları sıkıntıdan kurtulmaları için kendileri hakkında Allah’a şefaatte bulunmasını isterler. Âdem Aleyhisselam, cennette kendisine yasak edilen meyveden yediği için kendi namına korktuğunu, kendi nefsini düşündüğünü ve şefaat edemeyeceğini söyleyip insanları Nuh Aleyhisselam’a gönderir.
    Nuh Aleyhisselam da mazeret beyan ederek İbrahim Aleyhisselam’a gönderir. İbrahim Aleyhnisselam Musa Aleyhisselam’a, Musa Aleyhisselam İsa Aleyhisselam’a ve nihayet Îsa Aleyhisselam Peygamberimiz’e gönderir.
    Peygamberimiz Arş’ın altına varıp secdeye kapanır. İnsanlara şefaat eder. Ve şefaatı kabul edilir…
    Peygamberler, esas şefaat sahibinin son peygamber olan sevgili resûlümüz olduğunu elbette biliyorlar. Buna rağmen, insanları önce diğer peygamberlere göndermelerinin sebebi, Peygamberimiz’in şeref ve değerini ortaya çıkarmak içindir.
    Bu halin âhirette yaşanacağını bu hadis-i şeriften bilen kimselerden de muhakkak ki Hazreti Âdem, Hazreti Nuh, Hazreti İbrahim, Hazreti Musa ve Hazreti İsa’ya gidecek olanlar olacaktır. Fakat Hazreti Allah büyük şefaat sahibinin Peygamberimiz olduğunu ortaya çıkarmak için o zaman onlara bunu unutturacaktır.
    Âhirette böyle olacağı, hadis-i şerifle sabittir. İnsanların o gün peygamberlere müracaat edecek olmaları, onlarla tevessülün de açık bir delilidir.
    Tirmizî, İbni Abbas radıyallâhü anhin rivâyetine göre şu hadis-i şerifi tahric ediyor:
    “Ashabı kiram oturmuş, kendi aralarında konuşurlarken, Resûlüllah, (s.a.v.) onlara yaklaştı ve konuşmalarını dinledi. Bir kısmı şöyle diyordu:
    “Allah gerçekten İibrahim’i dost edindi.”
    Başka biri,
    “Musa’ya kelamı ile konuştu” diyordu.
    Bir başkası,
    “İsa Allah’ın kelimesi ve ruhudur.”
    Başka biri,
    “Allah Âdem’e imtiyaz verdi.”
    Resûlüllah onlara yaklaştı ve şöyle buyurdu:
    “Konuşmalarınızı işittim. Söyledikleriniz aynen öyledir. Dikkat ediniz! Ben de Allah’ın habibiyim. Bunda öğünmek yoktur.
    Kıyamet günü Livâül hamd sancağını taşıyacak olan benim. Âdem de başkaları da bu sancağın altında olacaktır. Bunda övünmek yoktur.
    Kıyâmet günü ilk şefaat edecek ve şefaati ilk kabul olunacak olan benim.
    Ben cennet kapılarının halkalarını ilk tıkırdatacak olanım. Allah benim için cennetin kapısını açtırır. Beni ve benimle beraber olan mü’minleri cennete koyar. Bunda da övünmek yoktur.
    Ben öncekilerin de sonrakilerin de Allah indinde en şerefli olanıyım. Bunda da övünmek yoktur.”
    Peygamberimiz sallallâhü aleyhi ve sellem, “Benim şefaatım ümmetimden büyük günah sahiplerine olacaktır” buyurmuştur. Evet, esas ana ve büyük şefaat, günahkâr mü’minlerin cehennemden kurtulmaları için olacaktır. Fakat şefaaatın başka kademeleri de vardır. Ezcümle şefaat beş kademedir:
    1- Mahşer korkusundan rahatlatmak için şefaat.
    2- Hesaba çekilen ve azabı hak eden günah-ı kebâir sahibi mü’minlerin, azap olunmadan cennete konulmaları için şefaat.
    3- İsyankâr mü’minlerden cehenneme atılanların cehennemden çıkarılmaları için şefaat.
    4- Bir kısım mü’minlerin hiç hesaba çekilmeden cennete konulmaları için şefaat.
    5- Cennetteki mü’minlerin derecelerinin yükseltilmesi için şefaat.
    ***
    Peygamberimiz’le tevessül etmek, daha O dünyaya gelmeden çok önce de vardı. Şöyle ki:
    Âdem Aleyhisselam, cennette kendisine yasak edilen meyveden yeyip dünyaya indirildiğinde, bu hatasından dolayı çok gözyaşı döküp istiğfar etmişti. “Yâ rabbi, eğer beni affetmemiş isen, Muhammed (s.a.v.) hakkı için affımı diliyorum” dedi. Hazeti Allah, (c.c.)
    “Yâ Âdem, ben onu henüz yaratmadım. Sen Muhammed’i nasıl biliyorsun? Dedi.
    Âdem Aleyhisselam şöyle cevap verdi:
    “Yâ rabbi, sen beni kudretinle yaratıp ruh verdiğinde başımı kaldırıp baktığımda Arş’ın ayaklarında lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlüllah yazılmış olduğunu gördüm. O zaman zatının ismine yanına ancak yaratılmışların en sevimlisinin yazılacağını anladım” dedi.
    Bunun üzerine Cenab-ı Hak buyurdu ki:
    “Yâ Âdem doğru söyledin. Gerçekten o bana yaratılmışların en sevimlisidir. Onun hürmetine benden affını dilediğin zaman ben de seni affettim. Şayet Muhammed olmasaydı seni affetmezdim.”
    Bunu, Hakim’in sahih olduğunu kaydederek tahric ettiği hadis-i şeriften öğreniyoruz.
    Resûlüllah Efendimiz vasıtasıyla istekte bulunmak, pek tabii ki bizzat ondan istekte bulunmak değil, Allah indinde yüce kıymet, büyük değer ve yüksek mevki sahibi olan O Hazret’in hatırına aslında Allah’tan istekte bulunmaktır. Onun yüzü suyu hürmetine Allah’tan bir istekte bulunanın istediğine kavuşması, ona ait bir şereftir. Bunu inkâr edenler için bu inkârları hor ve hakir olmaları için yeterli bir sebebtir.
    Tevessülün faydaları, Peygamberimiz’in hayatında da vefatından sonra da sık sık görülmüştür.
    Birgün, anadan doğma bir zat Peygamberimiz’e gelip, gözlerinin açılması için duâ etmesini istedi. Peygamberimiz de ona güzelce abdest almasını ve şöyle duâ etmesini söyledi:
    “Ey Allahım, rahmet nebisi olan peygamberin Muhammed (s.a.v.) ile senin zatından istiyor ve sana yöneliyorum. Ey Muhammed Aleyhisselam! İhtiyacımın giderilmesi için senin ile rabbime yöneliyorum. Ey Allahım, onu bana şefaatçı kıl.”
    Beyhakî bu hadisin sahih olduğu kaydını koyduktan sonra şu ilaveyi yapıyor:
    “O âmâ şahıs gözü görür halde ayağa kalktı.”
    Korkarız ki, bu dünyada gözleri gördüğü halde şefaat ve tevessülü inkâr edenler, âhirette âmâ olarak haşrolunsunlar…
    Peygamberimiz’in, kendisi duâ etmeyipte o âmâ zatın duâ etmesini istemesine dikkat etmek lâzım. Görüldüğü gibi, Resûlüllah Efendimiz o zata kendisi vasıtasıyla yardım istemesini tariff etmektedir…
    Büyük zatlarla tevessülün sadece o zatlar hayattayken olacağını, dolayısıyla vefatlarından sonra tevessülün câiz olmayacağını söyleyenlere şunu hatırlatmakta fayda var:
    Ashabtan, bu göz açılma hadisinin râvisi olan Osman ibni Huneyf, (r.a.) Hazreti Osman radıyallâhü anh Efendimiz’in halifeliği zamanında yani Peygamberimiz’in vefatından sonra, bir sıkıntısı olan bir kişiye bu duâyı öğretti. O kişi denileni yaptı ve o sıkıntısından kurtuldu ve ihtiyacı görüldü.
    Vefatlarından sonra da tevessülün câiz olduğuna delillerden birisi de Peygamberimiz’in duâlarıdır. Peygamberimiz sallallâhü aleyhi ve sellem bizzat kendileri “Ya rabbi, peygamberinin ve benden önceki peygamberlerin hakkı için…” diye duâ ettiği kesindir.
    Bu duâdan, tevessül edenin, tevessül ettiğinden daha aşağı mertebede olmasının şart olmadığı da anlaşılıyor.
    Peygamberlerle vesile etmek câiz olduğu gibi peygamber olmayanlarla, velilerle tevessül etmek de câizdir. Hazreti Ömer radıyallâhü anh efendimiz, yağmur yağması için Hazreti Abbas’i vesile etmiş ve onun hürmetine yağmur yağdırılması için duâ etmiştir. Bu yaptığı da ashabı kiramdan hiç biri tarafından akla ve dine aykırı görülmemiştir. Bu hadise kendisinden üstün olmayanlarla tevessülün câiz olduğunun da delilidir.
    Buna ister tevessül, ister vesile, ister istiğâse isterse şefaat denilsin. Hepsi de aynıdır…
    Bunların hepsi de câiz olup, müşriklerin başkasına ibâdet ederek Allah’a yaklaşmayı dilemesi kabilinden bir şey değildir. Çünkü müşriklerin yaptıkları küfürdür.
    Müslümanlar ise tevessül, vesile, istiğâse ve şefaat ile Allah’tan başkasına ibâdet etmiyor, fayda ve zarar vermekte Allah’tan başka bir şeyi kabul etmiyorlar ki müşriklerle bir tutulsunlar.
    Peygamberler ve evliyânın, vefatlarından sonra da imdat etme tasarrufları vardır. Çünkü onlar bizim keyfiyetini anlamadığımız bir şekilde câvidânî bir hayatla berzah hayatıyla diridirler. Namaz kılarlar, haccederler.
    Nitekim Peygamberimiz sallallallâhü aleyhi ve sellem, İsrâ yolculuğunda Musa Aleyhisselam’ı, kabri üzerinde kızıl topraklı bir tümsekte namaz kılarken gördüğünü haber vermiştir.
    Peygamberlerin müslümanların imdatlarına yetişmeleri bir mûcize, evliyanınki ise bir kerâmettir. Islam inancına göre mûcize de kerâmet de hak ve gerçektir. Bunu nasipsizlerden ve inancı bozuk olanlardan başkası inkar etmez ve etmemiştir. Allâme İbni Hacer, “Böylelerinin sonlarının kötü olacağından korkulur. Nitekim bir çok kimse bu hataya düşmüş ve helak olmuştur” demektedir.
    Âlimlerin bildirdiğine gore, velilerin ve diğer mü’minlerin ruhları ile kabirlerindeki cesetleri arasında bir irtibat vardır. Kabirdekilen kndilerini ziyarete gelenleri tanırlar. Canlıların eziyet ve sıkıntı duydukları şeylerden onlar da eziyet ve sıkıntı duyarlar.
    Kabir/türbe ziyareti yapanları suçlayanlar büyük bir yanılgı içindedirler. Çünkü bu zamana kadar peygamberlerin ve velilerin ölümünden sonra onları ilâh kabul eden tek bir müslüman çıkmamıştır.
    Maamafih, hıristiyanlar Hazreti İsa’yı, gulât-ı şîa ise Hazreti Ali’yi ilah kabul etmektedir ama, bu yanlışlıklar müslümanları bağlamaz. Zaten onların sapıklıkları, Hazreti İsa ve Hazreti Ali’nin kabirlerini ziyaret etmekten dolayı da değildir.
    İnsanların kulluk bakımından en aşağıda olanları, Allahü Teâlâ’ya ortak koşan kâfirlerdir. Putlara tapanlar ile Hazreti İsa’yı ilah kabul eden hıristiyanlar gibi…
    Vesselam…

    Ehlullahın kabirlerini ziyaretteki fâideler…
    (1/2/2010) Ali Eren
    Allâme Seyyid Ahmed Dahlan (rahmetüllahi aleyh) Takrîbü’l-Usûl li Teshîli’l-Vüsûl isimli eserinde şöyle diyor:
    Âriflerden bir çoğunun bildirdiğine göre, bir veli (mürşid) vefat ettikten sonra da ruhu müridleriyle alâkalanır. Bu zatın bereketiyle, müridler nur ve feyizlere kavuşurlar. Bunu açıkça ifade edenlerden biri de kutb-ı irşad makamında bulunan Seyyid Abdullah ibni Aliyyi’l-Haddâd kuddise sirruhtur.
    Bu zat buyuruyor ki:
    “Bir veli (mürşid) vefat ettikten sonra yakınlarıyla (müridleriyle) alâkalanmaya devam eder. Vefatından sonra onlarla alâkalanması, hayattayken gösterdiği alâkadan daha fazladır. Sebebi de hayattayken şahsî ibâdet ve vazifelerle mükellef olup vefatından sonra bu mükellefiyetleri olmadığı içindir.
    Oysa hayatta olan velide maddî hayatla ilgili haller mevcuttur. Böyle olduğu için, onda zaman zaman maddî ve mânevî hallerin biri diğerine gâlip gelebilir. Çok zaman da beşeriyet/maddî haller daha gâliptir.
    Vefat etmiş olan velide ise maddî hayat emareleri yok olmuş ve sadece mâneviyat kalmıştır. Mâneviyat erbabı vefat ettiği zaman onların sadece maddî vücutları yok olur. Hakikatları/mâneviyatları ise dâima mevcuttur.
    Onlar kabirlerinde dirilirler. Bir velî kabre girip mânevî hayatla diriliğe erdiğinde ilminden, aklından ve rûhânî kuvvetinden yani mâneviyatından hiç bir şey kaybolmaz. Aksine ruhları ölümlerinden sonra görme, bilme, mânevî varlıkla hayat ve Allah’a yönelmelerinde artış olur.
    Onların ruhları bir şey istemek için Allah’a yönelecek olsa, Allahü Teâlâ onların isteklerini hemen yerine getirir.”
    Berzah ehli olan yüksek makam sahibi evliyâullah Allah’ın huzurundadır. Kim onlara yönelir ve onlarla tevessülde bulunursa, bu zatlar da tevessülde bulunan kimsenin arzununun yerine getirilmesi için Alllah’a yönelirler.
    Ancak, vefat etmiş olan velilerin yaptıkları sadece bu hususta Allah’a yönelmekten ibârettir. Tevessülde bulunan kulun isteğinin yerine getirilmesi için gerçek tasarruf ise tabii ki Allahü Teâlâ’ya mahsustur. Velinin yaptığı teveccüh ise sadece o tevssülde bulunan kul namına bir istekten ibaret olup yaratmakla âlakası yoktur. Onların istekleri üzerine yaratılır amma icad ve halkta/yaratmada onları ntesiri olmayıp yaratma tamamen Allah’a aittir.
    ***
    Bir kimse bir velinin kabrini ziyaret etse, o veli gelen zatı tanır. Ziyarete gelen selam verse selamını alır. Ziyaretçi kabrin başında Allah’ı zikredecek olsa o veli de onunla beraber zikreder.
    Allah dostlarının, kabirlerinde –insanların anlayamayacağı bir şekilde- diri oldukları bir gerçektir. Çünkü onlar sadece bir yurttan başka bir yurda geçmişlerdir.
    Onun için, ölümlerinden sonra onlara gösterilecek hürmet, hayattayken yapılan hürmet gibidir. Vefatlarından sonra onların bulundukları yerde, kabirlerinde gösterilecek edep ve terbiye, hayattayken veya vefatları sırasında gösterilen hürmet gibi olmalıdır.
    Bir veli vefat ettiği zaman, peygamberlerin ve velilerin ruhları onun cenaze namazına gelirler.
    ***
    Ebü’l-Mevâhib kuddise sirruh şöyle buyuruyor:
    “Velilerden öylesi vardır ki, vefatından sonra sadık müridlerine hayatta olduğundan daha fazla himmet ve teveccüh eder.
    Allah celle celâlühû bazı kullarına, bazı velilerin vasıtasıyla irşad vazifesi verir. Bunlar insanların nefislerini ısla hve terbiye ederler. Öyle kullar da vardır ki, Allahü Teâlâ onlara vasıtasız olarak nefsi tezkiye ve terbiye etme imkanı bahşeder.
    Bir veli/mürşid vefat edince müridlerine kabri içinden himmet ve teveccüh edip onları terbiye eder.
    Öyle kullar da vardır ki, çok salevât okudukları için onların terbiyesi ile Resûlüllah Efendimiz vasıtasız olarak ilgilenir.”
    İmam Fahreddin Râzî El-Metâlib’de , “Kabir ziyaretinin nasıl olacağının açıklamasında” şöyle diyor:
    “Bir kimse, cevheri kâmil bir zatın kabrini ziyarete gider ve orada bir müddet durursa ziyaretçi ile ziyaret edilenin ruhları bir mekanda buluşmuş olur. Bu iki ruh birbirine bakan aynaya benzer. Birinden diğerine yansıma olur. Şöyle ki: Ziyaret sırasında o ziyaretçinin ruhunda meydana gelen her türlü mârifet ve faziletler ziyaret edilen zata da yansır. Veya bunun aksi olur. Ziyaret edilen zatta meydana gelen her türlü mârifet ve üstünlükler, onun ruhundan ziyaretçinin ruhuna da akseder.
    Usulüne göre yapılacak olan böyle bir ziyaret, ziyaretçinin ruhunda güzel faydalar doğmasına sebep olur.
    Bizim anlattığımızdan daha başka ince ve gizli sırları elde etmek bile akıldan uzak değildir.”
    ***
    Vehhâbiler ve vehhâbî itikadına kapılmış kimseler, hem kabir ziyareti hususunda hem de büyük zatların kabirlerini ziyaret sırasında onlarla tevessül hususunda sakat bir kanaat içindedirler. Onların bu kanaatının kaynağı, vehhâbîliğin kurucusu Muhammed bin Abdilvehhâb’tır.
    Muhammed bin Abdilvehhâb, müşrikler hakkında indirilen âyetleri müminlerin üzerine çevirmekte ve Peygamber Efendimiz, diğer peygamberler, veliler ve salihlerle tevessülde bulunmayı, Peygamberimiz’e karşı “Yâ Resûlellah! Senden şefaat istiyoruz” demeyi, kendi fâsid kanaatına göre şirk, böyle yapanları da müşrik kabul etmektedir. Hatta Peygamberimiz’in kabrini ziyaret etmeyi bile şirk olarak vasıflandırmaktadır.
    Putlara tapan müşriklerin, niçin puta taptıkları Kur’an-ı Kerim’de Zümer sûresi 3. âyet-i kerimede beyan buyuruluyor. Âyet, onların şöyle söylediklerini haber veriyor:
    “Biz bunlara ancak bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.”
    Vehhâbîler ise şöyle diyorlar:
    “Herhangi bir peygamberle veya veli ile tevessülde bulunan kimse de işte bu müşrikler gibidir. Çünkü o zamandaki müşrikler de putların bir şeyi yarattığına inanmıyor ve yaratanın Allah olduğunu söylüyorlardı. Allah’ın onlar hakkında küfür ve şirk ile hükmetmebi başka bir sebeple değil “Allah’a bizi daha fazla yaklaştırsınlar diye” demeleri sebebiyledir. Tevessül edenler de onların bir benzeridirler.”
    Vehhâbilerin getirdiği bu delil bâtıldır. Çünkü müslümanlar peygamberleri ve velileri ilah edinmiyorlar. Onları Allah’a ortak da koşmuyorlar. Fayda-zarar ne varsa hepsini yaratanın Allah olduğuna itikad ediyorlar. Allah’dan başka hiç bir varlığın ibâdet edilmeye lâyık olmadığına inanıyorlar.
    Müşrikler ise açıktan açığa putları ilah ediniyor ve onlara tapıyorlardı. Putları ibâdete lâyıt görmelerei onları şirke düşürmüştü. Puta tapan müşrikler ile müsülümanlar nasıl aynı karar altında birleştirilir?
    Şayet tevessül şirk osaydı, Peygamberimiz de ashab da bu ümmedin halef ve selefi de hiç tevessülde bulunmazdı. Halbuki hepsi de tevessülde bulunmuştur.
    Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle duâ ediyordu:
    “Ey Allahım! Dilekte bulunanların senin üzedindeki hakkı ile senden istiyorum.”
    Peygamberimiz’in bu duâsına dikkat etmek icap ediyor. Burada her mü’min ile tevessül etme vardır.
    Resûlüllah efendimiz hem kendisi böyle duâ ediyor hem de ashabına böyle yapmalarını emrediyordu.
    Bu duânın açık bir tevessül olduğunda hiçbir tereddüt yoktur.
    Peygamberimiz’den şu rivayet de vardır:
    “Ey Allahım! Ben peygamberinin ve benden önceki peygamberlerinin hakkı için annem Fatıma binti Esed’i affet ve kabrini geniş eyle.”
    Bu hadis, uzun bir hadisin bir kısmıdır. Taberânî El-Kebîr ve El-Evsat’da, İbni Hibban ve Hâkim Enes ibni Mâlik’den rivâyet etmiş ve sahih olduğunu ifade etmişlerdir.
    Fâtıma binti Esed radıyallâhü anhâ, Hazreti Ali efendimizin annesidir. Peygamberimiz ‘in küçüklüğünde onun yetişmesi ile meşgul olmuştu. Vefat ettiğinde Peygamberimiz cenazesinin bulunduğu yere girdi. Baş ucunda oturup, “Anamdan sonra anam olan Fâtıma! Allah sana rahmet etsin” diye duâ ederek ona olan saygı ve sevgisini dile getirdi. Kendisinin Bürd isimli elbisesi ile kefenletti ve kabrinin kazılmasını emretti.
    Enes radıyallâhü anh diyor ki:
    “Cemaat kabrin bulunduğu yere vardığı zaman Resûlüllah kabri eliyle kazdı ve toprağı elleriyle çıkardı. Sonra kabrin içine girdi, yanı üzere yattı ve şöyle duâ etti:
    “Ey dirilten ve öldüren, hayat sahibi olan ve ölmeyen Allah! Annem Fâtıma binti Esed’i affet. Gireceği yeri/kabrini ben nebinin ve benden önceki nebilerinin hakkı için genişletiver. Zira sen esirgeyenlerin en merhametlisisin.”
    Kur’an-ı erim’de de şöyle buyuruluyor:
    “Onlar kendilerine zulmettikleri vakit sana gelipte mağfiret dileselerdi. Onlara (sen) resul de mağfiret dileyiverseydi(n), elbette Allah’ı tevbeleri hakkıyla kabul edici çok esirgeyici bulacaklardı.” (Nisâ sûresi, âyet: 64)
    Hazreti Ömer (r.a.) Peygamberimiz’in vefatından sonra Peygamberimiz’in amcası Hazreti Abbas’ı vesile ederek Allah’tan yağmur yağmasını istemişti.
    Hazreti Ömer şayet Peygamberimiz’İ vesile ederek yağmur dileğinde bulunsaydı, Peygamberimiz’den başkasıyla tevessülde bulunmanın câiz olmadığını anlatmış olurdu.
    Hazreti Ömer’in, başkasını değil de Hazreti Abbas’ı seçmesi, hem Allah resûlünün yakınlarının şerefini ortaya koymak hem de daha faziletli bir kimse varken faziletçe daha aşağıda olan kimse ile tevessülde bulunmanın câiz olduğunu anlatmak içindi. Zira orada Hazreti Abbas’dan daha faziletli olan Hazreti Ali de vardı.
    Netice:
    Ehli sünnete göre, peygamberlerle olsun salih zatlarla olsun, hayattayken de vefatlarından sonra da tevessül câizdir. Zira hadisi şerifler buna delalet ediyor.
    Tevessülü câiz görmeyenler, tevessül edenlerin Allah’tan başkasına “Benim şu işimi hallet” diye duâ ettiğini söylüyorlar. Oysa her müslüman, yaratma fiilinin Allah’tan başka kimseye ait olmadığını bilir ve böyle bir hataya düşmez.
    Bir müslüman, “Şu yemek beni doyurdu, şu içecek benim susuzluğumu giderdi, şu ilaç bana şifa verdi” veya “Şu doktor bana fayda verdi” gibi sözler söylerken mecaz konuşmuş olmaktadır. Zira doyuranın, susuzluğu giderenin, şifa ve fayda verenin aslında Allah olduğunu bilir ve öyle inanır. Yemek doyurmaz Allah doyurur, ilaç şifa vermez Allah şifa verir. Yemek, su ve doktor ise vesile olmaktadır.
    Aynen bunun gibi, tevessül ve vesilede de müslümanlar vesile ettiği kimselerin –hâşâ- yaratma gücüne sahip olduğuna inanmamaktadırlar. Her istediklerini allah’tan istemekte ve kulları ise sadece vesile edinmektedirler. Meselâ, “Ya rabbi Peygamberimiz’in hürmetine…” demek gibi…
    Böyle söyleyenleri sapıklıkla veya küfürle suçlamak, Peygamberimiz’in “Benim ümmetim sapıklık üzerinde birleşmez” hadis-i şerifine de aykırıdır.
    Çünkü bu ümmetin çoğunluğu böyle duâları devamlı yapmaktadır…

  1. VAHHÂBİLİĞİN ORTAYA ÇIKIŞI, YAPTIKLARI KATLİAM VE TAHRİBATLAR:

    Muhammed bin Abdulvahhab kimdir?

    Vahhabiliğin kurucusudur. Muhammed kendisinin ismi olup Abdulvahhab ise babasının ismidir. Beni Temim kabilesindendir. 1699 senesinde Necid bölgesinde Uyeyne köyünde doğmuş, 1791’de Deriyye’de ölmüştür. Necid’li olduğu için kendisine ‘Muhammed Necdi veya Necid’li Muhammed’de denir.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    İbn-i Teymiye’nin kitaplarını kendine rehber edinerek onun ehl-i sünnet karşıtı fikirlerini benimsemek suretiyle, vahhabiliği kurmuş ve bu batıl görüşü anlatan kitaplar yazmıştır.
    Muhammed bin Abdulvahhab’m, bozuk fikirlerini içinde barındıran en meşhur kitabı “Kitâb’üt-Tevhîd”dir. Daha sonra bu kitabı, torunu Abdürrahmân bin Hasen şerh etmiş ve daha sonra da Muhammed Hamid adında bir vahhabi bazı eklemeler yaparak “Feth-ul-Mecîd” adıyla Mısır’da bastırmıştır.1
    İbn-i Teymiye ise, miladi 1263 senesinde Harran’da doğmuş. Ehl-i sünnete karşı olan yanlış görüşlerinden dolayı Mısır’da iki defa hapsedilmiş ve 1328 de Şam’da hapiste iken ölmüştür. Onun kitapları ise, vahhabilerin fikirlerinin temel kaynağını oluşturmuştur.
    1 Ahmed Cevdet Paşa, Faideli Bilgiler ve Hakikat ilm-i Heyeti tarafından hazırlanan, Muhtelif bilgiler, Hakikat kitabevi, İstanbul, 2009, 52. Baskı, s. 57; Bu kitapların yeni baskıları için bkz.: Muhammed bin Abdulvahhab, Kitab’ut-Tevhid, Suudi Arabistan, 1995, 2. Baskı; Abdurrahman b. Hasan, Fethul-Mecid şerhu kitabu’t-Tevhid, Darus-selam, Riyad.
    Muhammed bin Abdulvahhab’m genel görüşleri:
    Muhammed bin Abdulvahhab’m bu batıl mezhebini kurmaktan maksadı güya, tevhid inancım, küfür olan şeylerden temizlemekmiş. İslam toplumu güya altı yüz seneden beri şirk üzereymişler. Bunların dinini merhameten yenilemek için vahhabilik mezhebini kurmuş ve bu davasmı aşağıdaki Ayet-i Kerime’ler ile tastik ettirmeye çalışmıştır1:
    Sure-i Ahkaf, Âyet 5:
    “Allah’u Teala’yı bırakıp da, kendisine kıyamet gününe kadar cevap veremeyecek olanlara yalvarıp, ibadet eden kimseden daha sapkın kim olabilir. Halbuki onlar, bunların yalvarmalarından gafildirler.2
    Sure-i Yunus, Âyet 106:
    “Allah’u Teala’yı bırakıp da sana ne faidesi ve ne de zararı olmayan şeylere tapma’
    Muhammed bin Abdulvahhab, bu ve buna benzer Ayet-i Kerimelerden yola çıkarak, hayatta olan büyük zatlar ile vefat etmiş onların kabirlerine gidip onları vesile ederek Allah’u Teala’dan istekte bulunmanm şirk olduğunu iddia etmiştir. Gerek burada söylenen gerekse bu anlamdaki diğer Ayet’lerin tamamının müşrikler hakkında indiği çok açık olup, bütün tefsir uleması da bunu böyle beyan etmişlerdir. Muhammed bin Abdulvahhab ise müşrikler hakkında inmiş bu gibi Ayet’leri, çarpıtarak ehli sünnet görüşünde olan müslümanlara mal ermiştir. Halbuki, bu Ayet’ler, ehl-i imanın hiç birini kapsamamaktadır.1
    Bu Âyet-i Kerime’lerin öncesine veya sonrasına bakıldığı zaman müşrikler ve putlardan bahsedildiği çok açık bir şekilde görülmektedir. Muhammed bin Abdulvahhab ise batıl fikirlerine dayanak yaptığı bu gibi Ayet’lerin öncesini ve sonrasını dikkate almadan sadece kendi batıl görüşüne destek olabilecek bölümlerin manalarını çarpıtarak almıştır. Bunun çarpıtmış olduğu Âyet-i Kerime’lerin birini örnek olarak açıklayalım:
    Onun yanlış görüşüne delil olarak aldıkları Sure-i Yunus, Âyet 106’yı öncesindeki iki Âyet-i Kerime ile beraber manasmı yazalım:
    Sure-i Yunus Âyet 104: “Ya Muhammed deki: “Ey insanlar! Benim dinimde şüpeniz varsa bilin ki ben Allah’u Teala’yı bırakıp da sizin taptıklarınıza tapmam. Lakin sizin canınızı alacak olan Allah’u Teala’ya kulluk ederim. Ben Müzminlerden olmakla emrolundum.
    Sure-i Yunus Âyet 105: “(Ey Habibim!) Sen yüzünü Hakka yönelmiş olarak islam dinine çevir. Sakın müşriklerden olma.
    Sure-i Yunus Âyet 106: “Allah’u Teala’yı bırakıp da sana ne faidesi ve ne de zararı olmayan şeylere (putlara) tapma. Şüpesiz ki bunu yaparsan zalimlerden olursun.”
    Bu üç Âyet’i Kerime birlikte okunduğunda kastedilenin müşrikler ve putlar olduğu net bir şekilde anlaşılmaktadır.
    1 Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), I, 104.
    1 Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), Bahriye Matbaası-İstanbul, 1887, I, 104.
    2 Bu kitapta yazılan âyet-i kerimelerin manaları: Ömer Nasuhi Bilmen, Ku/an-ı Kerim ve Türkçe Meali Alisi, Akçağ yay. Ankara-1993 ve İbrahim Halebi, Nur’ul Beyan (Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Tercümesi), Matbaay-i Âmire, İstanbul, h. 1340, (I-II)’den istifade edilerek oluşturulmuştur.

    Ancak, Muhammed bin Abdulvahhab müşrikler hakkında inmiş olan bu üç Âyet’i Kerime’den sadece Sure-i Yunus, Âyet 106’yı alarak “…sana ne faidesi ve ne de zararı olmayan şeylere (putlara) tapma.” ifadesinde kasdedilen putlar olmasına rağmen, kabir ehlinden bahsediliyor diyerek kabir de yatan evliyaları vesile ederek Allah’u Teala’dan istekte bulunmayı şirk saymıştır.
    Muhammed bin Abdulvahhab, müşrikler hakkmda inmiş olan bu ve buna benzer Âyet’i Kerime’leri çarpıtarak müslümanlara mal etmiştir. Kendisinin kardeşi olan Süleyman bin Abdulvahhab dahi ona karşı çıkarak “Sevâaik-i ilahiyye fir-reddi alel vahhabiyye”1 adında vahhabiliğe karşı yazdığı reddiyesinde, bunlarm müşrikler hakkında inen Âyet’i Kerime’leri müslümanlara atfettiklerini söyler ve aşağıdaki Hadis-i Şeriflerin Muhammed bin Abdulvahhab’ı ve ona tabi olanları işaret ettiğini haber verir2:
    Buhari’de nakledilen Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:
    “Bir zümre çıkar ve kafirler hakkında inen Âyetleri müslümanlar üzerine atfederler/’3
    Yine Taberâni, Mu’cem’ul Evsafta4

    1 Bu kitap: h/1306 senesinde basılmış olup h/1395 senesinde de ‘ofset baskısı
    yapılmıştır. Ayrıca bu kitap 1888’de Irak’ta da basılmıştır. Aşağıda daha tafsilatlı bilgi verileceği üzere bu eser, ülkemizde, Hakikat yayınevi tarafından da 2001 tarihinde arapça olarak basılmıştır. Yeni baskısı için bkz.: Muhammed bin Süleyman, “Sevâaik-i ilahiyye fir-reddi alel vahhabiyye,” Dar’uz-Zülfikâr, Beyrut-1997. Biz bu baskıya göre sayfa numarası verdik.
    2 Seyyid Ahmed Zehni Dahlan, ed-Dürerer’tis-seniyye fi reddi alel vahhabiyye,
    Mektebet’ul-Ahbâb-Dımeşk, 2002, s. 119-120.
    3 Sahih-i Buhari, (Osmanlı zamanında basılmış fakat baskı yeri ve tarihi belirtilmemiş);
    Kitâbu istitâbeti’l-mürteddîn ve’1-muânidîn ve kitâlihim 6; Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), 1,106.
    4 Bu eser için bkz: Taberâni, Mu’cem’ul Evsat, Dar’ul-Haremeyn, Kahire-1990, (1-X).
    Hz. Ömer İbn-i Hattab (Radiyallahu anhu)’dan rivayet edilen diğer bir Hadis-i Şerifte Rasülullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:
    “Benden sonra ümmetimin üzerine en çok korkuğum şudur ki, bir adam çıkar, Kur’an-ı Kerim’in esas manasını çarpıtır ve başka manalara çekerek tefsir eder/’1
    “Her kim, Kur’ân-ı kendi görüşüne göre tefsir ederse cehennemde ki yerine hazırlansın.”2
    Muhammed bin Abdulvahhab’ın batıl mezhebine göre; her kim Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizden veya diğer peygamberlerden veya evliyalardan birini vesile ederek Allah’u Teala’dan istekte bulunsa veya ismini zikretse (yani ya Rasulallah! veya Ey Allah’ın velisi diye nida etse) veya bunlardan birinden şefaat istese veya her hangi bir peygamberin veya velinin kabrini ziyaret etse, o şahıs şirke girermiş.3
    Mü’minler Enbiyay-ı Kiram ile evliyaları ilah ittihaz etmedikleri gibi Allah’u Teala’nm şeriki olmadığını, peygamber ve evliyamn her birinin birer kul ve mahluk olup kesinlikle onlara ibadet edilmediğine itikat ederler.4
    1 Ali el-Muttaki, Kenzul-Ummal, Müesseset’ür-Risale, Beurut-1989, (I-XVIII), Hadis No:
    28978; Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), 1,106.
    2 Sünen-i Tirmizi, Tercüme: Osman Zeki Mollamehmetoğlu, Yunus Emre yay. İstanbul, Tesir’ul-Kur’an 1; İmam Gazali, İhya-u Ulumid-Din, Tercüme: Ahmed Serdaroğlu, Bedir yay. İstanbul-1987,1,98.
    3 Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), 1,105.
    4 Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), 1,105.

    Tirmizi ve Nesai’de sahih olarak nakledilen Hadis-i Şerifte: Gözlerinin açılması için dua ricasmda bulunan bir âmâya dahi abdest alıp iki rekat namaz kıldıktan sonra:

    “Allahım! Ben Rahmet Peygamberi olan senin Nebin Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)’i vesile ederek senden istiyorum. Ya Muhammed! Yâ Rasulallah! Ben seni vesile ederek Rabbimden hacetimin hallini istiyorum. Allah’ım onu bana şefaatçi yap/’1 diye dua etmesini söylemesi şüphesiz ki apaçık bir vesiledir.
    Bu hususta, Muhammed bin Abdulvahhab’m ders hocası olan ve ona ilk reddiyeyi yazan Süleyman el-Kürdi diyor ki: “Eğer Yâ Nebiyallah! diye söyleyerek Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimize nida etmek şirk olsaydı, namaz kılan herkes küfre düşerdi. Çünkü namazda tahiyyata oturulduğunda her müslüman “Yâ Eyyühe-Nebiyyü ve Rahmetullah” diye ettehiyyetü duasında Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimize nida etnektedir. Dolayısıyla kendileri dahi bunu namazda okumaya mecbur olduklarına göre o zaman bunlar kendilerine de kafir demiş oluyorlar.2 Bu ise ne kadar dalalet içinde olduklarını göstermektedir.
    Yine Muhammed bin Abdulvahhab’m görüşüne göre Allah’tan başkasma istinad edilerek bir şey istense yani bana filan ilaçtan fayda hasıl oldu veya falanca nebi veya veliyi sebep kıldığım için fayda gördüm, denilse şirk olurmuş.3
    “Biz Kur’an-ı müminlere Şifa ve rahmet olarak indirdik,4” Âyet-i Kerime’sinde şifanm Allah-u Teala’dan olduğu açık bir şekilde buyrulmaktadır.
    1 Sünen-i Tirmizi, Dua bablarmda çeşitli hadisler 6; Hakim bu Hadis-i Şerifin
    tahricinden sonra Hadisin sonuna: “Bu dua ile dua edip kalktığı zaman görmeğe
    başladı,” diye ilave tmiştir.
    2 Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), 1,113.
    3 Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), 1,105.
    4 Sure-i İsra, ayet 82
    Ayrıca imanm altı şartından birisi de, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmaktır. Şifayı ve hastalığı veren Allah’u Teala hazretleridir. Bunların mantığıyla hareket edecek olursak hiç bir şeyi vesile etmeyip doğrudan Allah’u Teala’dan istememiz gerekir. Dolayısıyla bir insan hastalandığı zaman doktora gitmeyip, ilaçta kullanmaması lazım. Ancak vahhabi inancında olanlar hastalandıklarında doktora da giderler, doktorun yazdığı ilacı da kullanırlar.
    Bir insanı yaratan Allah’u Teala olmasına rağmen dünyaya gelmesine sebep ise, anne babasıdır. Allah’u Teala Hazretleri isterse, Adem (Aleyhis-selam), Havva anamız ve İsa (Aleyhis selam) gibi sebepsiz de yaratır. Ancak anne ve babayı vesile etmiştir. Bunların hepsini yapan aslında Allah’u Teala’dır. Ancak her şeyi bir sebep üzerine yapmaktadır. “Her şey için bir sebep vardır/’1 Âyeti de bunu ifade etmektedir. Bu Âyet-i Kerime’ye göre insanın hastalandığında doktora gitmesinde hiç bir mahsur yoktur. Nasıl ki bir insan zahiri hastalığından kurtulmak için doktora gidiyorsa, aynı şekilde manevi hastalık olan günahlardan temizlenmek için veli bir kulu vesile ederek Allah’u Teala’dan af fim istemesinde de hiç bir sakınca yoktur.
    “Yeryüzünde hiç bir canlı yoktur ki rızkı Allah’u Teala’ya ait olmasın”2 Ayet’ine göre bütün mahlukatın rızkını veren Allah’u Teala’dır. Ancak bütün mahlukat rızkı için mücadele ederler. Eğer yine vahhabi inancına göre hareket edilecek olsaydı, hiç kimsenin rızık için mücadele etmemesi, dolayısıyla hiç bir şeyi vesile yapmayıp rızkının sebepsiz gelmesini beklemesi gerekirdi. Buna rağmen vahhabiler dahi rızkı için çalışır ve vesileler ararlar. Bu fikirlerinin yanlış olduğunu kendileri de bilirler ancak ne hikmetse bu yanlışlarında ısrar ederler.
    1 Sûre-i Kehf, Ayet 84.
    2 Sure-i Hud, Ayet 6.

    Muhammed bin Abdulvahhab’m kurduğu bu batıl mezhebin dalalet ettiği meseleler genel olarak üç ana başlıka toplanabilir1:
    1. Amelde noksanı olan kimselerin kafir olduğuna inanmaktır. Mesela: Bir kimse bir vaktin namazını terketmiş veya bir senenin zekatını vermemiş ise, o kimsenin kafir olduğuna ve onun kanının heder ve malının da vahhabilere helal olduğuna inanmak.
    2. Peygamberler ve evliyaların ruhlarını vesile ile yardım ve şefaat dilemenin caiz olmadığına inanır ve (bu şekilde vesile yapanların) yani Allah’u Teala’dan başkasına yönelmenin şirk olduğunu söyleyip Delail-i Şerif (yani Rasulullah -Sallallahu aleyhi vesellem-Efendimizin üzerine okunan Salavat-ı Şerifeleri) okumayı terk eylemek.
    3. Ölüler (yani özellikle peygamberler ve evliyalar) üzerine kubbe (türbe) yaparak içlerinde kandil yakmanın ve onlar için sadaka dağıtmanın caiz olmadığına, (dolayısıyla bunu yapanlarm şirke girdiklerine) inanmak.
    Vahhabilerin Mekke ve Medine’yi ilk istila ettiklerinde Cennet’ül Baki Mezarlığı’nda olan Ashab-ı Güzin ve Ehl-i Beyt-in türbeleri başta olmak üzere bütün türbe ve mezarları yıkmalarının sebebi, bu batıl inançlarından dolayıdır. Hatta Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin türbe ve mescidini dahi yıkmaya çalışmışlarsa da buna cesaret etmek isteyenlerin her birinin başına bir bela geldiğinden yıkama-mışlardır.2 Bunların bu batıl inaçlarma, kitabımızın ilerleyen bölümlerinde geniş olarak bütün delilleri ile cevaplar verilecektir.
    1 Eyüp Sabri Paşa, Mir’attil-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), 1,110.
    2 Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-ül-Medine), IV, 16.

    cennetülbaki
    Cennet’ül Baki Kabristanlığının vahhabilerden önceki hali.

    cennetülbaki2
    Cennet’ül Baki Kabristanlığının vahhabilerden sonraki hali.

  2. VAHHABİLERE KARŞI EHL-İ SÜNNET ALİMLERİNİN REDDİYELERİ
    Vahhabi mezhebinin ilan edilmesinden çok az zaman önce Muhammed bin Abdulvahhab (Necid’li Muhammed), Medine-i Münevvere’de ilim ile meşgul idi. Salih ulemadan olan kardeşi Süleyman (ö. 1795) ile derslerine devam eylediği meşayıh, Necid’li Muhammed’in söz ve fiillerinden ve bir çok meselede yaptığı itirazlarından ileride ehl-i sünnet aleyhinde bir mezhep kuracağını anlayarak kendisine nasihat etmişler ve halkı da ona tabi olmamaları hususunda uyarmışlardır.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Bu zatların hissiyatları gerçekleşmiş yağma ve dalalete davet eden bu batıl vahhabi mezhebini kurmuştur. Kendi mezhebine muhalefet eden ehl-i sünnet ulemasını ve müslüman cemaatını küfürde görecek kadar ileri gittiği gibi Resulü Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz ile diğer peygamberler ve eviyaları vesile ederek Allah’u Teala’dan isekte bulunmanın, peygamber ve evliya kabirlerini ziyaret etmenin şirk olduğuna hükmetmiştir.1
    Muhammed bin Abdulvahhab’ın ders halkasına katıldığı ulema ve Medine’den pek çok medreseler Muhammed bin Abdulvahhab’ı işaretle: “Bu şahıs yakında dalalete düşer yahut bunun teşvikiyle çok kimseler dalalette kalır,” diye birbirlerine söylerlerdi. Sonunda dedikleri gibi de oldu.2
    İbn-i Hacer’in kitaplarını şerh eden müelliflerden ve Muhammed Necdi’nin de ders hocası olan Şeyh Muhammed İbn-i Süleyman el-Kürdî; Muhammed bin Abdulvahhab’ın mezhebinin batıl olduğunu ispat ve onun ahkamım reddetmek için daha Muhammed Necdi hayatta iken, bu hususta kitap yazanların en meşhurlarındandır. Ona yazdığı reddiyesinin bir yerinde, Muhammed bin Abdulvahhab’a hitaben şöyle demiştir:
    – Ey Muhammed Necdi! Sana müslümanlara kötü söz söylememeni nasihat ederim. Benim bundan maksadım Allah’ın rızasıdır. Eğer bir şahsın Allah’tan gayriye ibadet ettiğini görürsen ona doğruyu söyle ve deliller ile iknaya gayret et. Büyük islam alimleri tekfir edilmez. Sen bu alimlerin bazısını küfür ile itham ediyorsun. Böyle yapmakla dalalete düşüyorsun,” diyerek şu Ayet-i Kerime’yi okur:
    1 Eyüp Sabri Paşa, Mir’attil-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), 1,102.
    2 Eyüp Sabri Paşa, Mir’arül-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), 1,104.

    Sure-i Nisa, Âyet 115:
    ”Bir kimse ki onun için doğru yol açık ortada olduktan sonra Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’e muhalefet ve itikat ve amelde mü’minlerin yolundan başka bir yola tabi olursa biz onu dost olduğu küfürle baş başa bıraku: ve onu cehenneme ulaştırırız. Cehennem ise ne kötü bir yerdir.1″
    Muhammed bin Abdulvahhab’m kardeşi Süleyman da yazmış olduğu “Sevâaik-i ilahiyye fir-reddi alel vahhabiy-ye”2 adlı eserinde vahhabi cemaatine, kardeşine ve onun peşine takılanlara şöyle seslenmektedir: O kadar aşırı hareket ediyorsunuz ki, küfre bulaşan bir kimseye, üzerinde islam alemetlerinden bir şey görüldüğünden dolayı, Allah’tan korkup bu insanlara dahi kafir demeyen islam alimlerine bile siz kafir diyorsunuz.”3
    Yine Muhammed bin Abdulvahhab’m kardeşi, vahhabilere reddiye olarak yazdığı bu kitabında, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in:
    1 Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), I,108
    2 Bu kitabın baskıları hakkında yukarıda ilk geçtiği yerde bilgi verdik.
    3 Yusuf Nebhanî, Şevahid’ül-Hakk’dan Vahhabilere Cevaplar, Tercüme: Mehmet Emre,
    Fazilet Neşriyat, İstanbul, s. 47.

    “Ümmetimden bir taife daima hak üzere olur. Onlara, muhalifleri kıyamet gününe kadar asla zarar veremez ve onları mağlup edemezler/’1 Hadis-i Şerifini delil getirir ve vahhabiler, kendilerinden altıyüz yıl öncesine kadar gelen müslümanların şirk içinde olduklarını söyledikleri için dalalatte olduklarına işaret eder.2 Yani Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellemj’in bu Hadis-i Şerifte ifade ettği kıyamete kadar hak üzere olacağını söylediği bu topluluğu dahi küfürde görmüşlerdir.
    Muhammed bin Abdulvahhab’m yazdığı “Kitab’üt-Tevhid”adlı kitabına daha onun ölümünden 15 yıl sonra Mekke-i Mükerreme alimleri h. 1221 senesinde “Seyf’ül Cabbar”3 adıyla basılmış olan kitapta vahhabilerin batıl olan görüşlerine karşı çok güzel cevaplar yazarak kuvvetli delillerle reddettiler. Yine o dönemlerde yaşamış olan büyük Safi alimi ve Mekke müftüsü olan Ahmed Zeyni Dahlan (ö. 1890) da vahhabilerin batıl görüşleri ve onların Mekke, Medine ve Taif’te müslümanlara yaptıkları zulmü geniş olarak anlatan kitaplar yazmıştır.
    1 Bkz: Sahih-i Buharı, i’tisâmu bil’kitabi ves-sünneti 10; Sahih-i Müslim, Tercüme:
    Mehmed Sofuoğlu, İrfan yay., İstanbul-1970, İman 71; Ahmed b. Hanbel, Müsned,
    (Mektebet’üş-Şâmile-2), Hadis No: 16324, 18487. Ayrıca, bunun benzeri olan Hadis-i
    Şerifler Tirmizi, İbn-i Mace ve Ebu Davud tarafındanda nakledilmiştir. Bu Hadis-ı
    Şeriflerde bildirildiğine göre: “Bu Hakk üzere olan taife Şam diyarında bir taife olup
    İsa (Aleyhis-selam)’ın da bunların üzerine ineceği ve mehdinin de bunlardan
    olduğu vurgulanmıştır. Not: Mektebefüş-Şâmile: Arapça bir program olup klasik
    islami kaynaklan içermektedir. Genellikle matbu olarak basılan kitaplardan alındığı
    için sağlıklıdır. Bu program hakkında, “www. Shamele.ws. com” adresinden daha
    geniş bilgi edinebilirsiniz.
    2 Süleyman b. Abdulvahab, Sevâaik-i ilahiyye fir-reddi alel vahhabiyye, s 135.
    3 Bu kitap: Sonradan Pakistan’da basılmış olup, 1975 senesinde de İstanbul da ofset
    baskısı yapılmıştır. Ayrıca, bu kitap arapça olarak, İhlas Vakfı Yayınlan-İstanbul’da,
    2001 tarihinde birkaç kitapla beraber basılmıştır.

    “Fitnet’ül vahhabiyye1, ed-Dürer’üs-seniyye fi reddi alel vahhabiyye”2 adlı kitapları bunlardandır. Daha sonra Osmanlı Tuğamirali ve büyük islam alimi olan Eyüp Sabri Paşa beş ciltten oluşan “Mir’atü’l-Haremeyn”3 ve “Tarih-i Vahhabiyan”4 adlı kitaplarında vahhabiler hakkında geniş bilgi vermekte ve bu bilgilerinin çoğunu da Ahmed Zehni Dahlan’ın “Fitnet’ül-Vahhabiyye” adlı kitabından tercüme ederek almıştır. Osmanlı döneminin meşhur tarihçisi ve ilim adamı olan Ahmed Cevdet Paşa, “Tarih~i Cevdet”5 adlı kitabında özellikle yedinci cildinde “vahhabilik” ile ilgili bilgiler bir başlık altında 1774’ten 1826 yılma kadar olan olaylar tarihi sırasıyla anlatılmıştır. Burada isimlerini zikredemediğimiz kitaplar gibi, hem Vahhabilerin ilk çıktığı zamanlarda hem de daha sonraları hemen her ehl-i sünnet alimi kendi döneminde bunlar hakkında sayısını bilemediğimiz çok sayıda reddiyeler yazmışlardır.
    Hanefi mezhebinin en meşhur ve muteber fıkıh kitaplarından biri olan İbn-i Abidin’in yazmış olduğu “Redd-ül-Muhtar” adlı eserde batıl olan bu mezhep hakkında şöyle söylüyor: “Vahhabiler Necd çöllerinde meydana çıkmış olup Harameyn’i (Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’yi) almışlardır. Bunlar kendilerinin müslüman olduğuna inanıp, kendilerine muhalif olanların müşrik olduğuna inanmaktadırlar.
    1 Ahmed Zehni Dahlan’ın “el-Futuhaful-İslamiyye” adlı eserinin ikinci kısmından bir pasrça olan “Fitnet’ul Vahhabiyya” bölümü, Muhammed bin Abdulvahab’ın kardeşi Süleymanın ona reddiye olarak yazdığı “Savaik’ul ilahiyye,” Hindistan alimleri tarafından vahhabilere reddiye olarak yazılan “Seyf’ul-Cabbar” ve Seyyid Kutup’un mezhepsiz olduhunu delillendiren ve Mısır da Cemiyet’ül-Meşari tarafından da basılan “Nehc’üs-seviy fir’reddi ala Seyyid Kurup ve Faysal Mevlevi” adlı eserler bir arada arapça olarak, İhlas Vakfı Yayınlan-İstanbul’da, 2001 tarihinde basılmışta.
    2 Bu kitap: Dar’üz-Zülfikâr, Beyrut’ta-1997 tarihinde basılmıştır. Ayrıca bu kitap ilk olarak 1888’de Irak’ta basılmıştır. Aşağıda daha tafsilatlı bilgi verileceği üzere bu eser, Hakikat yayınevi tarafından da 2001 tarihinde arapça olarak basılmıştır.
    3 Eyüp Sabri Paşa, “Mir’atül-Harameyn,” (Mir’at-i Mekke, Mir’at-i Medine ve Mir’at-ül-
    Cezire), Bahriye Matbaası, İstanbul-1887.
    4 Eyüp Sabri Paşa, Tarih-i Vahhabiyan, Kırk Anbar Matbaası-İstanbul, h. 1296.
    5 Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, Dersaadet, Matbaa-i Osmaniyye, h. 1309, II. Baskı.
    Bundan dolayı ehl-i sünneti ve ehl-i sünnet âlimlerinin öldürülmesini mubah görürler. 1817 senesinde1 ehl-i sünnet ordusu Allah’u Teâlâ’mn lütfuyla onlara üstün gelip kahr-u perişan etmiştir/’2
    Yine Hanefi mezhebinde muteber ilmihal kitaplarından olan “Nimeti İslam” adlı eserde: Vahhabilerle evlenmenin caiz olmadığı nakledilmektedir. Şirk sebebiyle muharre-mattan olanlar (Yani şirk sebebiyle evlenilmesi haram olanlar) bahsinde: Batiniyye ile evlenmenin haram olduğu bildirildikten sonra dipnotta batıniyyenin kimler olduğu şöyle ifade edilmiştir: “Bâtımyye ki, onlara Talimiyye ve İsmailiyye ve İbahiyye dahi denir. Son asırlarda onlar Vehhabiyye ismini almışlardır ve din kisvesi içinde, öteden beri dinsiz oldukları halde, ehl-i dine ihanet ede gelmişlerdir.”3
    Günümüzde Muhammed bin Abdulvahhab’m batıl olan görüşleri hala devam ettirilmektedir. Yakın zamanımızda Vahhabiliğin batıl olan görüşlerine karşı mücadele eden Arabistanm önemli ehl-i sünnet alimlerinden biri de “Seyyid Muhammed bin alevî el-Mâliki’dir.” Kendisi Mekke’de dünyaya gelmiş olup, bizzat nesli Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’e dayanmaktadır. Bu zat, daha altı yaşında iken hafız olmuştur. Çok iyi bir ilmi tahsili olan bu zat, hayatı boyunca ehl-i sünnet çizgisinde olmuş ve bu uğurda mücadele etmiştir. Bir çok eser yazmıştır. En önemli eseri, islam ülkelerinde büyük yankı uyandıran ve on altı dile de tercüme edilen ve ehl-i sünnetin büyük alimlerinin görüşlerinden oluşan, “Mefâîm”4 adlı kitabıdır.
    1 İlk vahhabi isyanı Osmanlı tarafından bastırılarak ele başlan istanbulda idam
    edilmiştir. Burada söylenen tarih budur. Bu konu ileride geniş olarak anlatılacaktır.
    2 İbni Abidin, Redd-ül-Muhtar, Tere: Ahmed Davudoğlu, Şamil Yay., İstanbul; IX, 96.
    3 Mehmed Zihni Efendi, Nimet-i İslam, Salah Bilici Kitabevi, İstanbul, s.627.
    4 Seyyid Muhammed bin Alevi el-Maliki el-Haseni, Mefâîm Yecibu En-Tusahhah,
    Dar’ul Kitab’ul-İlmiyye, 3. Baskı, Beyrut-2009.

    Bu eserinde,özellikle şefaat, vesile ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in kabri şerifini ziyaret gibi konuları işlemekte ve bu hususlarla ilgili Âyet-i Kerime, Hadis-i şerif ve selef-i salihinin görüşlerini yazmaktadır. Ancak bu eser, vahha-bilerin görüşleri ile ters düştüğü için onların kışkırtması neticesinde hapse attırılır. Diğer islam ülkelerinden bir çok devlet adamı, alimler ve halk tarafmdan çok tepkiler gelince Endonezya’ya sürgüne gönderilmiştir. Orada 1,5 yıl gibi kısa bir süre kalmasına rağmen talebeleri Endonezya, Malezya ve Singapur’da yüz binlere ulaşmıştır. Bu zat, 29 Ekim 2004 cuma sabahı, Ramazan ayırım 15. günü ikamet ettiği Mekke’de 63 yaşında iken vefat etmiştir.

  3. VAHHABİLİK NASIL KURULDU
    Muhammed bin Abdulvahhab’m yukarıdaki mesnetsiz ve delilsiz olan görüşleri, menfaatlerine uygun geldiği için cahil olan avam ve bedevi eşkiyaları arasında kabul gördü. Çünkü Necid’li Muhammed’in mezhebini kabul etmeyenlerin kafir ve müşrik olup, kanlarmmın heder, mallarının mubah olacağını itikat ettiler. Böylece tevhid ehlini küfürde gördükleri için ehli sünnet olan müslümanlann malları, canları ve namusları vahhabilere helal edilmişti.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Bu mezhebe girenler çoğalınca bu cahil halk ve eşkiya bedeviler Necid’li Muhammed’in görüşlerini kabul eden deriyye emiri (Muhammed bin Suud)’un emri alnnda maaşlı asker oldular ve kendi mezheplerine karşı gelenler ile fiili mücadele etmeye başladılar.1
    Necid’li Muhammed’in bu görüşleri, özellikle Necid bölgesinin içerisinde olan Deriyye emiri Muhammed bin Suud, tarafından desteklenmiş olup, İngilizlerin de para ve silah yardımlarıyla 1737 tarihinde Vahhabilik mezhebi ilan edilmişir.2
    1 Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), 1,102-103.
    2 Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), 1,103.
    3 Vahhabilik fitnesini Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) haber vermiştir:
    4 Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizde bizzat Necid’de ümmeti için büyük bir fitnenin doğacağını, aşağıdaki sahih senetle rivayet edilmiş olan Hadis-i Şeriflerinde haber vermiştir. Bir çok islam alimi bu Hadis-i Şeriflere dikkat çekerek bu fitnenin Vahhabiler olduğunu söylemişlerdir. Vahhabilerin ilk yayıldığı zamanlarda Mekke müftüsü olan ve 1886 senesinde Mekke’de vefat etmiş olan Ahmed Zeyni Dahlan, yazmış olduğu “ed-Dürerer’üs-seniyye fi reddi alel vahhabiyye”1 ve “Hulasat’ul Kelam fi Beyani Ümera’il Beldet’il Haram”2 adlı eserlerinde bu Hadis-i Şeriflere dikkat çekmiş ve onların İslama verdiği zararlar ile müslümanlara yaptıkları iftiraları tafsilatlı olarak yazmıştır.
    5 Buhari ve Müslim’de nakledilen Hadis-i Şerifte:
    6 “Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Medine’nin doğu tarafına yönelerek buyurdu ki: Dikkat edin! Fitne işte şu taraftadır. Dikkat edin! Fitne işte şu taraftadır. Dikkat edin! Fitne işte şu tarafta, şeytanın boynuzunun doğacağı yerdendir.”3

    7 Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in Medine’nin doğu tarafına yönelerek şeytanm boynuzunun ve fitnenin doğacağı bölgenin yani Vahhabilik fitnesinin ilk olarak
    8 1 Ahmed Zehni Dahlan, ed-Dürerer’üs-seniyye fi reddi alel vahhabiyye, s. 124-136.
    9 2 Bu eser: İhlas Vakfı yayınlan tarafndan İstanbul’da, 2002 tarihinde arapça olarak
    basılmıştır.
    10 3 Sahih-i Buhari, Fiten 16; Sahih-i Müslim, Fiten 16 (47).

    ortaya çıktığı yerin Necid olduğunu haber verdiği Hadis-i Şerif; Buhari, Tirmizi ve İmam Ahmed bin Hanbel arafmdan şöyle nakledilmiştir:
    Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Allahım! Şam’ımızı ve Yemenimizi bize mübarek kıl.” Orada bulunanlar: (Ya Rasulallah!) “Necid’imize de,”
    dediler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) tekrar: “Allahım! Şam’ımızı ve Yemen’imizi bize mübarek kıl/’ dedi.” Orada bulunanlar yine: (Ya Rasulallah!) “Necid’imize de” deyince, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: Zelzeleler (felaket ve musibetler), fitneler Necid’dedir. Şeytan’nın boynuzu (askeri ve ümmeti) oradan doğacaktır.”1
    Abdullah bin Amr (Radiyallahu anhu)’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

    “Son zamanlarda bütün araplara dokunacak büyük bir fitne olacaktır, bunların ölüleri cehennemdedir. Dil (ile onlarla fikri mücadele etmek) kılıç yarasından daha tesirlidir.”2
    1 Sahih-i Buhari, Fiten 16; İmam Buhari, Sahîh-i Buhari Muhtasan Tecrîd-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, Yedinci Baskı, DİB yay. Ankara-1981, I İstiska Bahsi, Hadis No: 545; Sünen-i Tirmizi, Menkıbeler, (4210); Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 5715.
    2 Sünen-i Ebu Davud, (Osmanlı zamanında basılmış fakat baskı yeri ve tarihi belirtilmemiş), Fiten 3.

    Yine o zamanlarda Mekke Müftüsü olan Ahmed Zeyni Dahlan, Ed-Dürerüs’seniyye adlı eserinde ayrıca şu Hadis-i Şerifi de nakleder:

    “Necid’de bir Şeytan zuhur edecek, onun fitnesinden bütün arap yarımadası sarsılacaktır/’1
    Taberani, İmam Ahmed bin Hanbel ve diğer bazı Hadis kitaplarında İbn-i Ömer (Radiyallahu anhumâ)’dan rivayet edilen Hadis-i Şerif:

    ”Doğudan (Medine şehrinin doğusundan) bir takım insanlar çıkacak Kur’an okuyacaklar fakat boğazlarından aşağı geçmeyecek. Onlardan bir nesil yok olunca diğer bir nesil yerlerini alacak. En sonları deccal ile birlike zuhur edecek.”2
    Ebu Zerr (Radiyallahu anhu)’dan Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Muhakkak benden sonra ümmetimden öyle bir zümre çıkacak ki, onlar Kur’an okuyacaklar, fakat okudukları Kur’an boğazlarından öteye geçmeyecek. Onlar, okun yaydan çıktığı gibi süratle dinden çıkacaklar ve sonra bir daha da dine dönemeyeceklerdir. İşte onlar, insanların ve hayvanların en şerlileridirler/’1

    Yine Müslim ve Ahmed bin Hanbel tarafından Sehl bin Hanif (Radiyallahu anhu)’dan rivayet edilen Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:

    “Doğudan başları traşlı kavimler çıkacak, dilleri ile Kur’ân okuyacaklar, fakat boğazlarından aşağı geçmeyecek, onlar dinden, yaydan okun çıktığı gibi çıkacaklar.”2

    Seyyid Ahmed Dahlan, “Hulasaful Kelam fi Beyani Ümera’il Beled’il Haram” adlı kitabında nakletmektedir ki:
    – Allame Seyyid İbn-i Ahmed, vahhabilere reddiye
    olarak yazdığı, “Cilauz-zalam fir Reddi Alen-Necdiyyillezi
    Edall’ül-Enam (Yaratılmışların en sapkmı olan Necdi’lere
    reddiye)” adım verdiği eserde şöyle demektedir:
    – Ümmetin büyük alimi Abdullah ibn-i Abbas
    (Radiyallahu anhuma)’yı ziyarete giderken Taife uğradım.
    Hanefi mezhebinden Şeyh Tahir Sünbül ile görüştüm. Bana
    vahhabi taifesinin aleyhinde bir kitap yazdığını, “El-İntisar
    lil Evliyail Ebrar” adım verdiğini söyledi. Konuşma
    sırasmda şu ifadeyi kullandı:
    – Necid’in bidati, kimin kalbine girmemiş ise Allah’m o
    kimseyi bu kitapla faydalandıracağını umarım. Lakin kimin
    kalbine bu bid’at girmiş ise onun istifadesi ümid olunmaz.
    1 Sahih-i Müslim, Zekat 48.
    2 Gümüşhanevi, Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 6294; Sahih-i Müslim, Zekat 48 (159); Ali
    el-Muttaki, Kenzul-Ummal, Hadis No: 30961.

    1 Seyyid Ahmed Zehni Dahlan, ed-Dürerer’üs-seniyye fi reddi alel vahhabiyye, s. 129.
    2 Ahmed Ziyaüddürı Gümüşhanevi, Râmûz-ul Ehâdîs, Tercüme: Arif Pamuk ve Naim
    Erdoğan, Pamuk yay., İstanbul, Hadîs No: 6296; Ali el-Muttaki, Kenzul-Ummal, Hadis No: 31244.

    ————————————-

    Ona Buhari’nin Ebu Said el-Hudri (Radiyallahu anhu)’dan naklettiği şu Hadis-i Şerif delildir.1
    Bu Hadis-i Şerifinde Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “(Medine’nin) Doğu tarafından bir takım insanlar çıkar. Kur’an okurlar. Fakat okudukları Kur’an boğazlarından aşağı inmez. Okun yaydan çıkrığı gibi dinden çıkarlar ve sonra ona dönüş de yapamazlar… Denildi ki: (Ya Rasulallah!) Onların simaları nasıldır? Buyurdu ki: Onların simaları, başlarının tıraşlı olmasıdır (yani saçlarını çok kısa kesmeleridir).”2
    Bu Hadis-i Şerif’lerdeki “başları traşlı olur/7 diye haber verilen taifenin vahhabiler olduğuna apaçık delil vardır. Çünkü vahhabilere göre bu mezhebe girmenin ön şartı başları tıraş etmektir. Bu ise diğer fırka-i dalle olan hiçbir fırkada dahi görülüp işitilmemiştir. Hatta Muhammed bin Abdulvahhab, vahhabi kadınlarının dahi tıraşlı bulunmaları gerektiğini emrederdi. Bir gün vahhabi mezhebine girmek arzusunda olan bir kadma, saçlarını kesip erkekler gibi tıraş olması emrini verdiğinde kadın öfkeyle şöyle cevap verdi: “Efendi! Sen kadınların tıraşlı bulunmalarını emredersin. Lakin sakal erkekler için nasıl önemli bir ziynet ise, kadınların saçları da onların en önemli ziynetlerindendir,”
    1 Yusuf Nebhanî, Şevahid’ül-Hakk’dan Vahhabilere Cevaplar, s 55.
    2 Sahih-i Buharı, Tevhid 57.

    ————————————-

    demiş. Muhammed Necdi düşünmüş fakat cevap veremediği için sukut etmiştir.1
    Yine bu hususta Ebî Bekre (Radiyallahu Anhu)’dan rivayetle Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Ümmetimde bir kavim olur. Ağızlarında şiddetli Kur’ân okurlar ve konuşurlar. Tesirli, şiddetli sözler söylerler. Okudukları Kur’ân boğazlarından öteye geçmez. Ok yaydan fırlayıp çıktığı gibi imandan fırlayıp çıkarlar. Bunları görürseniz öldürün. Onları öldürenlere ecir, sevap vardır/’2
    Hadis-i Şerifte geçtiği üzere Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin “Okudukları Kur’ân boğazlarından öteye geçmez,” diye söylemesi: Bunların ağızlarında şiddetli Kur’ân olur fakat Kur’ân ile amel etmeyip onun hakiki manasını bilerek çarpıttıkları için, Kur’an-ı Kerim’in nuru boğazlarından aşağı inmez, demektir.
    Hadis-i Şeriflerde işaret edilen bu fitne, ilk olarak Necid bölgesinde görülüp daha sonra da müslümanlar arasmda, hızla yayılan, Vahhabilerin çıkardığı fitnedir. İslam tarihi boyunca günümüze kadar necid bölgesinde vahhabilikten başka büyük bir fitne görülmemiştir. İşte yukarda zikredilen Hadis-i Şerifler açıkça göstermektedir ki, Şeytanm boynuzunun çıktığı yer diye işaret edilen bölge NECİD, fitne diye nitelenen husus ise VAHHABİLİKTİR.
    1Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), I, 110.
    2Gümüşhartevi, Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadis No: 1575; Sahîh-i Buhâri Muhtasarı, Tecrîd-i
    Sarih, XI, Hadîs No: 1783 (benzeri).

  4. İNGİLİZ CASUSU HEMPHER’İN İTİRAFLARI
    Bu bölümde ise, tarihi gerçekleri dikkatlice okuyunca İngiliz casusu Hempher’in itiraflarını ve vehhabiliğin fikir babasının aslında kimler olduğuna dair ön bilgilere sahip olacaksınız. Hempher’in, Muhammed bin Abdulvahhab’ı nasıl kandırıp yoldan çıkardığını anlayacaksınız. Ayrıca, Hempher’in bu işi yaparken pek de zorlanmadığını göreceksiniz. İkisi de aradıklarını biribirlerinde bulmuşlardır. İngiliz casusunun istediği fitne çıkartacak bir adam, Muhammed bin Abdulvahhab’m istediği ise maddi menfaat ve her türlü destektir.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Aşağıdaki bilgiler “İngiliz Casusunun İtirafları”1 adlı kitaptan özetlenerek alınmıştır.
    Hempher, sömürge bakanlığından aldığı casusluk vazifesiyle daha Önce de bildiği Türkçe’yi, daha iyi konuşabilmek için İstanbul’da iki yıl kaldı. Burada Türkçe ile birlikte Kuran-ı Kerim okumayı ve İslam Dininin inceliklerini, Ahmet Efendi isminde bir alimden, kendisini Muhammed admda bir müslüman gibi tanıtarak öğrendi. Bu iki yıl sonunda Londra’ya dönüp hilafet merkezi ile alakalı bir rapor sunup yeni emirler alarak müslümanlar araşma ihtilaf sokmak amacıyla Basra’ya doğru yola çıkan Hempher, anlatmaya devam ederek; son talimatları almak üzere, bakanlık binasına gittiğimde, İngiliz Sömürge Bakanlığı Sekreteri, Irak seferine çıkmadan önce, bana dedi ki:
    “Hempher! Bu sefer vazifen, bu ihtilafları iyice tanımak ve bakanlığa bilgi vermektir. Müslümanların arasındaki ihtilafı şiddetlendirebilirsen, İngiltere’ye en büyük hizmeti yapmış olacaksın. Biz İngilizler, refah ve saadet içinde yaşamamız için, bütün dünya devletlerinde ve sömürgelerimizde tefrikalar çıkarmak zorundayız. Osmanlı Devletini de ancak böyle fitnelerle yıkabiliriz. Böyle olmazsa, sayıca az bir millet, sayısı çok olan bir millete nasıl hükmedebilir? Bütün gücünle, zayıf noktaları ara bul ve oradan içeriye gir. Bilmiş ol ki, Osmanlı Devleti ve İran, zayıf devrelerini yaşıyorlar. Bunun için, senin vazifen, halkı, idarecilere karşı isyana sevk etmektir! Tarih, “Bütün inkılapların, halkın ayaklanmasından kaynaklandığını göstermiştir/’ Müslümanların birlik beraberliği ve kuvvetleri dağılınca, onları rahatça imha ederiz,” dedi. Altı ay sonra, kendimi Irak’ın Basra şehrinde buldum. Basra’da, Arap, Fars ve biraz da Hıristiyan vardı.
    Bir marangozun yanmda çok az bir ücretle bir iş bulup oraya yerleştim. Marangoz Abdür Rıza Horasanlı bir Şii idi. Ondan Farisi öğrenmeye başladım. Her gün, İranlı Şiiler, onun yanmda toplanır, siyasetten iktisada kadar, her konuda, konuşurlardı. Hem kendi hükümetlerine, hem de İstanbul’daki Halifeye çok dil uzatırlardı. Yabancı biri gelince, hemen sözü değiştirirlerdi. Bana çok itimat ediyorlardı. Sonradan anladım ki, Türkçe bildiğim için, beni Azerbaycan halkmdan zannediyorlarmış.
    Marangoz dükkanına bir delikanlı arada bir uğrardı. İlim talebesi kıyafetinde ve Arapça, Farca, Türkçe biliyordu. İsmi Muhammed bin Abdulvahhab Necdi idi. Bu delikanlı, son derece yüksekten konuşan ve gayet asabi biriydi. Osmanlı hükümetini çok kötülediği halde, İran hükümetinin aleyhine konuşmazdı. Onun dükkan sahibi Abdürrıza ile dostluğunun sebebi, ikisi de İstanbul’daki Halifeye muhalif idiler. Ama bu delikanlı, Farisi’yi nasıl biliyor ve Şii olan Abdürrıza ile nasıl arkadaşlık edebiliyordu?
    Necid’li Muhammed, sünni idi. Sünnilerin çoğu, şiilerin aleyhinde konuşmalarına ve hatta bir kısmı, Şiileri tekfir etmelerine rağmen, o hiç Şiileri rencide etmezdi. Necid’ii Muhammed, Sünnilerin dört mezhebinden birine tâbi olmayı gerektiren, herhangi bir sebep görmüyordu ve “Kur’anda bu mezhepler hakkında hiçbir delil yok/’ diyordu. Bu husustaki hadislere de hiç önem vermiyordu. Kendini beğenmiş bu Necid’ii genç, Kur’anı ve Sünneti anlama hususunda, nefsine uyardı. Sadece kendi zamanındaki âlimlerin ve dört mezhep imamının değil, Ebu Bekir, Ömer gibi sahabenin de görüşlerini hiçe sayardı.
    Aradığımı bu gençte bulmuştum. Zira, onun âlimlere saygısızlığı, dört Halifeye de önem vermeyişi, Kur’am ve Sünneti anlama hususunda müstakil bir görüşe sahip oluşu, onu avlayıp elde etmek için, en zayıf noktalanndandı. Bu mağrur genç nerede, Türkiye’de yanında okuduğum Ahmed efendi nerede! O âlim, selefleri gibi, dağa benziyordu. Hiçbir güç, onu yerinden oynatamazdı. Ebu Hanife’nin ismini zikir etmek istediği zaman, kalkar abdest alırdı. Buhari isimli hadis kitabını eline almak istediği zaman, yine abdest alırdı.
    Necid’ii genç ise, Ebu Hanife’yi çok hafife alır, “Ben Ebu Hanife’den daha iyi biliyorum,” derdi.
    Ben, Necid’ii genç ile çok yakın bir arkadaşlık kurdum. Daima onu övüyordum. Bir gün ona: “Sen Ömer ve Ali’den daha büyüksün. Peygamber şimdi hayatta olsaydı, onları değil seni kendine halife tayin ederdi. Ben, İslam’ın senin elin üzerinde yenilenmesini ve yükselmesini umuyorum. İslam’ı cihana yayacak biricik âlim sensin,” dedim.
    Onunla Kur’an-ı; sahabenin, mezhep imamlarının ve müfessirlerin tefsirlerine muhalif bir şekilde, tamamen kendi fikirlerimize göre tefsir etmeyi kararlaştırdık. Kur’am okuyor ve bazı âyetler üzerinde konuşuyorduk. Bundan maksadım, onu tuzağa düşürmekti. Zaten o da, kendini devrimci olarak göstermek ve daha fazla itimadımı kazanmak için, görüşlerimi memnuniyet ile karşılardı.
    1 İngiliz Casusunun itirafları ve İngilizlerin islam düşmanlığı, Tercüme: M. Sıddık Gümüş, Hakikat Kitabevi yay. 63. Baskı, İstanbul-2009. Bu kitap Hempher’in anıları, “Ortadoğu için İngiliz Casusu” başlığıyla, Alman Spiegel dergisinde yayınlanmış. Sonra Bir Lübnanlı doktor bu belgeyi Arapçaya tercüme etmiş ve oradan İngilizce ve diğer dillere tercüme edilmiştir.

    Bir kere, Cihad farz değildir dedim. İtiraz etmesine rağmen onu ikna ettim, kabul etti. Bir kere de, ona müt’a nikahı caizdir, dedim. İtiraz etti ve Hz. Ömer, Peygamber zamanında mevcut olan mut’a nikahını yasak etti ve onu yapanı cezalandıracağını bildirdi, dedi. Ben, sen hem Ömer’den daha iyi biliyorum diyor, hem de ona tâbi oluyorsun. Kaldı ki Ömer; Peygamber helal ediyordu, ben yasaklıyorum, demiştir.1 Sen niye Kur’an ile Peygamberin sözünü bırakıp, Ömer’in sözünü tutuyorsun, dedim. O cevap vermedi. Anladım ki, ikna oldu. Onun canının kadın istediğini biliyordum, kendisi bekâr idi. Ona, gel mut’a nikahı ile birer kadm alalım. Onlarla eğleniriz, dedim. Başını sallayarak kabul etti. Bu fırsatı büyük bir ganimet bildim ve ona eğlencelik bir kadm bulmaya söz verdim. Benim gayem, onun insanlardan olan korkusunu kırmaktı. Fakat o, bu işin aramızda sır olarak kalmasını ve ismini de kadına söylemememi şart koştu. Alelacele, orada müslüman gençleri yoldan çıkarmak için, sömürgeler bakanlığı tarafından gönderilen, hıristiyan kadınların yamna gittim. Onlardan birine meseleyi anlattım. Kabul edince, ona Safiye ismini verdim. Necid’li genci onun evine götürdüm. Evde sadece Safiye vardı. Necid’li genç için bir haftalık mut’a yaptık. O da kadma ücret olarak biraz altm verdi. Ben dıştan, Safiye içten, Necid’li genci avlamaya başladık.
    Safiye, onu iyice eline aldı. Zaten, o da, ictihad ve fikir hürriyeti bahanesi ile, İslamiyet’in emirlerine karşı gelmenin nefsani tadını duymuştu.
    Mut’a nikahının üçüncü gününde, Âyet ve Hadis’lere rağmen içkinin haram olmadığına dair uzun uzadıya onunla münakaşa ettim. Sonunda, sarhoş etmeyecek kadarı içmek haram değildir diye inandı ve “içki sarhoş etmediği zaman, haram değildir” dedi.
    Aramızda geçen bu içki ile alakalı münakaşayı Safiye’ye bildirdim ve ona çok kuvvetli bir içki içirmesini tembih ettim. O da, “Senin dediğini yaptım, içkiyi içirdim, oynadı,” dedi. İşte böylece, Safiye ile birlikte, onu iyice ele geçirdik. Sömürgeler bakam ile vedalaştığım zaman bana, “Biz İspanya’yı müslümanlardan içki ve zina ile aldık. Yine bu iki büyük kuvvet ile, diğer bütün topraklarımızı da geri alalım,” demişti. Bu sözünde ne kadar haklı olduğunu şimdi anlıyorum.
    Bir gün ona oruç meselesini açtım. Oruç sünnettir, farz değildir dedim. Buna da itiraz edip, “Beni temelli dinden mi çıkarmak istiyorsun?” dedi. Ben de ona, din, kalbin temizliği, ruhun selameti ve başkasının hakkma tecavüz etmemektir. Peygamber, “Din sevgidir” dememiş mi? dedim.
    Sünnilik ve Şiiliğin haricinde, kendisine bir yol tutmasını telkin ettim. O da, bu fikrime önem veriyordu. Zira mağrur birisiydi. Onun yularım Safiye sayesinde, ele geçirdim.
    Bir kere de, Peygamber eshabını birbirine kardeş yapmış, doğru mu? dedim. “Evet”, dedi. Bunun üzerine, İslam’m ahkamı geçici mi, devamlı mı? dedim, “devamlıdır. Zira Peygamberin helali kıyamet gününe kadar helal, haramı da kıyamet gününe kadar haramdır,” dedi. Ben de, öyleyse gel seninle kardeş olalım dedim ve onunla kardeş olduk. O günden sonra, ondan hiç ayrılmadım. Sefere çıktığında da beraberdik. Kendisine çok önem veriyordum. Zira, gençliğimin en kıymetli günlerini vererek diktiğim ağaç, meyvesini vermeye başlamıştı.
    Londra’ya, Sömürgeler bakanlığına her ay bir rapor gönderirdim. Gelen cevaplar çok cesaret verici ve teşvik edici idi. Necid’li genç, kendisine çizdiğim yolda yürüyordu. Benim vazifem ona, istiklal, hürriyet ve şüpheciliği aşıla maktı. İstikbalinin çok parlak olacağmı söyler ve onu çok överdim. Bir gün, şöyle bir rüya uydurdum:
    – Dün gece Peygamberimizi rüyada gördüm. Hocalardan duyduğum sıfatlarını da söyledim. Bir kürside oturuyordu. Etrafında, hiç tanımadığım âlimler vardı. Siz girdiniz. Yüzünüz nur gibi parlıyordu. Peygamberin yanına vardığınızda, Peygamber yerinden kalktı ve her iki gözünüzün arasını öptü. “Sen benim adaşım, ilmimin vârisisin, din ve dünya işlerinde, benim vekilimsin,” dedi. Siz, “Ya Resulallah, ben ilmimi insanlara açıklamaktan korkuyorum?” dediniz. Peygamber cevaben, “Sen büyüksün, hiç korkma,” dedi. Rüyayı duyduktan sonra, sevincinden uçuyordu. Birkaç defa “doğru mu,” diye sordu. Ben de, her seferinde yemin ettim ve elbette doğrudur, dedim. O da, doğru söylediğime emin oldu. O günden sonra, yeni bir mezhep kurmaya karar verdi.
    Şiilerin en çok sevdiği, aynı zamanda onlarm ilim ve ruhaniyet merkezi Kerbela ve Necef şehirlerine gitmek için, Londra’dan emir geldi. Necid’li genç ile görüşmemize son vermeye, Basra’dan ayrılmaya mecbur oldum. Ama bu cahil ve ahlakı bozulan adamm, yeni bir fırka kuracağına ve İslamiyet’in içerden yıkılmasına sebep olacağına ve bu fırkanın bozuk inançlarını hazırlamış olduğuma sevinerek, Basra’dan ayrıldım.
    Nihayet Londra’ya dönmek için emir geldi. Londra’ya döndüm. Londra’da sekreter ve bazı bakanlık mensupları ile görüştüm. Onlara uzun seferimde yaptıklarımı ve müşahedelerimi anlattım. Çok sevindiler ve memnuniyet-lerini bildirdiler. Daha önce gönderdiğim raporu da görmüşlerdi. Safiye de, benim raporuma mutabık bir rapor yollamış. Yine öğrendim ki, her seferimde, bakanlığın adamları, beni takip etmişler. Onlar da, gönderdiğim raporlara ve sekretere anlattıklarıma uygun raporlar vermişler. Sekreter, Bakan ile görüşmem için bana vakit verdi. Bakanı makamında ziyaret ettiğimde, beni İstanbul’dan döndüğüm seferden farklı bir şekilde karşıladı. Kalbinde, müstesna bir yer işgal etmiş olduğumu anladım.
    Bakan, Necid’li genci elde ettiğime çok memnun oldu. “O, bakanlığımızın aradığı bir silah idi. Bütün mesain, sadece onu elde etmek için olsa da değer,” dedi.
    Ben de: “Necid’li genç için çok endişeli idim. Zira fikrinden dönmüş olabilir,” dedim. “Kalbin rahat olsun. Ondan ayrıldığında sahip olduğu fikirlerden dönmemiştir. İsfahan’da bakanlığımızın casusları, onunla görüşmüşler, bakanlığa onun bozulmadığını haber vermişlerdir,” dedi. Kendi kendime dedim ki: “Necid’li genç nasıl sırlarını başkasma anlatabilir!” Bunu bakana sormaya cesaret edemedim. Fakat, sonra Necid’li genç ile görüştüğümde anladım ki, İsfahan’da Abdülkerim isminde bir adam onunla görüşmüş ve “Ben Şeyh Muhammed’in [Beni kast ediyor] kardeşiyim. Sizin hakkınızda ne biliyorsa hepsini bana söyledi,” diyerek, Necid’li Muhammed’i aldatmış ve onun sırlarını öğrenmiş.
    Necid’li Muhammed bana: “Safiye benimle İsfahan’a geldi ve iki ay daha, onunla müt’a nikahı ile yaşadık. Abdülkerim de, benimle Şiraz’a geldi ve Safiye’den daha güzel ve daha cazip Asiye isminde bir kadın daha buldu. O kadınla da müt’a ile, hayatımm en neşeli dakikalarını geçirdim” dedi.
    Daha sonra öğrendim ki, Abdülkerim, İsfahan havalisinden Celfa’da oturan, bakanlığın hıristiyan bir ajanıdır. Asiye ise, Şiraz Yahudilerinden olup, bakanlığın başka bir ajanıdır. Dördümüz, Necid’li genci ileride kendisinden bekleneni en güzel bir şekilde yapabilecek surette yetiştirdik.
    Londra’da bir ay daha kaldıktan sonra, tekrar Necid’li Muhammed ile görüşmek üzere, Irak’a gitmek için emir aldım. Sefere çıkarken, sekreter bana dedi ki: “Necid’li Muhammed hakkmda bir ihmalkârlık yapmayasm! Casuslarımızın gönderdikleri raporlardan anlaşıldığı gibi o, planlarımızı gerçekleştirmek için çok uygun bir ahmaktır. Onunla açık konuş! İsfahan’da ajanlarımız, onunla açıkça konuşmuş, o da, isteklerimizi bir şart ile kabul etmiştir. Onun şartı şudur: Görüşlerini açıklayınca, kendisine saldırması muhakkak olan, devlet adamlarmdan ve âlimlerden kendini korumak için, kâfi derecede mal ve silahla takviye edilmesi, memleketinde kendisine küçük de olsa, bir beylik kurulmasıdır. Bakanlık da, bu şartları kabul etmiştir.”
    Bu haberin verdiği sevinçle, az daha uçacaktım. O zaman, sekretere bu hususta, ne yapmam gerektiğini sordum. Cevabmda: “Necid’li Muhammed’in tatbik etmesi için, bakanlık ince bir plan hazırlamıştır.”
    Şöyle ki:
    1. Bütün Müslümanları, tekfir edip, onları öldürmenin ve mallarını ellerinden almanın; namuslarına tecavüzün, erkeklerini köle ve hanımlarım cariye yapıp, köle pazarlarında satmanın helal olduğunu söyleyecek.
    2. Hac ibadetini ortadan kaldırmak için, kabileleri hacılara saldırtıp, mallarını ellerinden almaya ve onları öldürmeye teşvik edecek.
    3. Müslümanları, Halifeye itaat etmekten men etmeye çalışacak. Onları Halifeye karşı isyan etmeye teşvik edecek ve bu iş için, ordular hazırlayacak.
    4. Mekke, Medine ve diğer İslam ülkelerinde bulunan türbe, kubbe ve mukaddes yerlerin put ve şirk olduklarım söyleyerek, yıkılmalarının lazım olduğunu ilan edecek.
    5. İslam ülkelerinde mümkün mertebe ihtilal, zulüm ve anarşiyi temin edecek.

    6. Tahrif edilmiş bir Kur’an neşretmeye çalışacak.
    Sekreter, yukarıdaki altı maddelik planı söyledikten sonra dedi ki: “Bu büyük program seni korkutmasm. Çünkü vazifemiz, İslamiyet’i yok etme tohumunu atmaktır. Bu işi tamamlayacak nesiller gelecektir. İngiliz hükümeti, sabretmeyi ve adım adım yürümeyi âdet edinmiştir.”
    Bir kaç gün sonra, bakan ve sekreterden izin aldım, aile ve dostlarıma veda ettim. Basra’ya doğru yola çıktım. Yorucu bir seferden sonra, nihayet geceleyin Basra’ya vardım. Abdürrızanın evine gittim, uyandırdım. Beni görünce, çok sevindi. Beni ağırladı. O gece, orada kaldım. Sabahleyin bana: “Necid’li Muhammed bana uğradı ve sana bu mektubu bırakarak gitti” dedi. Mektubu açtım. Memleketi olan Necid’e gittiğini ve adresini yazıyordu. Ben de hemen oraya doğru yola çıktım. Onu evinde buldum.
    Biz aramızda, benim onun kölesi olduğumu ve beni bir yere gönderdiğini, şimdi de geri döndüğümü herkese söylemek için anlaştık. Beni halka böyle bildirdi.
    Onun yanmda iki yıl kaldım. Davetini ilan etmek için bir program hazırladık. Nihayet, 1730’da, onun azmini kuvvetlendirdim. O da, kendine yardımcı topladıktan sonra, kapalı bazı cümlelerle davetini kendine çok yakın olanlara anlattı. Sonra, davetini günbegün genişletti. Onu düşmanlarından korumak için, etrafına muhafızlar koydum. Ve onlara istedikleri kadar mal ve para verdim. Düşmanları tecavüz etmek istediği zaman, muhafızların gayretlerini arttırıyordum. Daveti yayıldıkça, muhalifleri çoğalıyordu. Kendisine fazla hücum yapıldığı zaman, davetten vazgeçmek istiyordu. Ama onu yalnız bırakmıyor, azmini kamçılıyordum.
    Biz daima düşmanların hücumuna uğrayabilirdik. Bundan dolayı muhaliflerine karşı, parayla satm aldığım casuslar koydum. Düşmanları ona bir zarar vermek istediğinde, onlar beni haberdar ediyor, ben de zararlarını tesirsiz hâle getiriyordum.
    Planın 6. maddesini icra edeceğini bana vaad etti: “Şimdilik, bunlardan ancak bir kısmını yerine getirebilirim” dedi. Bu sözünde haklı idi. O zaman, hepsini yapması mümkün değildi. Tahrif edilmiş bir Kur’an neşir etmeyi de red etti. Bu hususta, en çok Mekke’deki Şeriflerden ve İstanbul’daki hükümetten korkuyordu. Bana, “Bu hususu açıkladığımız taktirde, kuvvetli bir ordunun hücumuna maruz kalacağız,” dedi. Onun mazeretini kabul ettim. Zira, doğru söylüyordu. Şartlar müsait değildi.1
    Sömürgeler bakanlığı, birkaç yıl sonra Deriyye emiri Muhammed bin Suud’u da safımıza çekmeye muvaffak oldu. Bana bu haberi vermek ve her iki Muhammed’in arasmda muhabbet ve yardımlaşmayı tesis etmek için, bir haberci gönderdi. Müslümanların kalplerini ve itimatlarım, dini yoldan temin için, Necid’li bizim Muhammed’den; siyasi yoldan temin için de, Muhammed bin Suud’dan istifade ettik.
    İngilizler, bu ikisi arasında yakınlık kurabilmek için akrabalık bağı oluşturmuşlardır. Nitekim; Muhammed bin Suud, Muhammed bin Abdulvahhap’m eniştesidir.2
    Böylece, devamlı kuvvetlendik. (Necid bölgesinde olan) Deriyye şehrini merkez yaptık. Din olarak da VAHHABİLİK dinini tesis ettik. Bakanlık, yeni vahhabi hükümetini gizlice destekliyor ve takviye ediyordu. Yeni hükümet: Arapçayı ve çöl muharebesini çok iyi öğrenmiş 11 İngiliz subayım, köle ismi altında satın aldı. Planları, biz bu
    1 Daha sonra gelen vahhabiler anlaşmanın bu maddesini de yerine getirmişler ve bir çok
    Ayet-i Kerime’lerin manalarını kendi istedikleri gibi değiştirerek çarpıtmışlar. Günümüzde, “Kuran-ı Kerim’i 20. Yüzyıla göre yeniden tefsir edelim,” diyenlerde aynı amaca hizmet etmektedirler.
    2 Ebu Zehra, İslam’da Siyasi, itikadi ve fıkhi mezhepler tarihi, Mütercim: Abdulkadir
    Şener, Hisar yay. İstambul s. 261.

    subaylarla beraber hazırlıyorduk. Her iki Muhammed de, gösterdiğimiz yolda yürüyorlardı. Bakanlığın özel bir emri olmadığı zaman, konuları biz karara bağlıyorduk.1
    Kısacası, İbn-i Teymiye’nin fikirleri ile İngiliz casuslarından Hempher’in yalanlarının karışımına Vahhabilik, denilmektedir. Görüldüğü üzere vahhabilik, bir çok batıl fikrin karışımıdır. İslam’m en büyük düşmanının, kimler olduğu, bütün dünyadaki müslümanlarm itikadını bozmaya çalışan ve hızla yayılan Vahhabiliği, aslmda kimlerin kurdurduğu ve onları nasıl beslemekte olduğu çok net görülmektedir.
    Eyüp Sabri Paşa ve o zamanın Safi müftüsü Ahmet bin Zeyni Dahlan; vehhabiliğin, İngiliz altın ve yardımları ile kurulduğunu olayların başından beri söylemekteydiler. İngiliz casusunun itirafları ise çok daha sonraları yayınlanmıştır. Dolayısıyla bu durum, Eyüp Sabri Paşa ve zamanm müftüsünün verdiği bilgilerin ne kadar doğru ve güvenilir kaynaklardan alındığının en önemli göstergesidir. Çünkü; İngiliz casusu bu zaatların söylediğine paralel bu
    bilgileri, uzun yıllar sonra itiraf etmiştir.
    1 Bu söz, Hemper’in Muhammed b. Abdulvahhab’ı kandıra bilmek için söylediği bir yalandır. Mut’a nikahı gerçekte ise bizzat Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) tarafından yasaklanmıştır

  5. VAHHABİLİK FİTNESİ ARABİSTAN’A İLK OLARAK NASIL YAYILDI
    Muhammed bin Abdulvahhab, düşüncelerini kolayca yayabilmek için, Deriyye hakimine (Muhammed bin Suud’a) başvurunca, o da topraklarını genişletmek ve kuvvetlerini arttırmak için ve Londra’dan aldığı emirleri yaymak gayesiyle, Muhammed bin Abdulvahhab ile seve seve işbirliği yaptı. Onun fikirlerini her tarafa yaymakta bütün gücü ile uğraştı. İnanmayıp karşı duranlarla harp etti. Muhammed bin Abdulvahhab, İngilizlerle yaptığı anlaşmanın birinci maddesi gereği; Müslümanların mallarını yağma etmek ve canlarına kıymak helal denilince, çöldeki vahşiler, soyguncular, Muhammed bin Suud’a asker olmak için yarış ettiler.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Muhammed bin Suud ile Muhammed bin Abdulvahhab el ele vererek, vahhabiliği kabul etmeyenlerin kâfir ve müşrik olduklarına, kanlarını dökmek ve mallarını almanın helal olduğuna 1730 senesinde karar verip, 1737 yılında vahhabiliği ilan ettiler. Buna göre; Muhammed bin Abdulvahhab, otuz iki yaşında bozuk fikirlerini yaymaya başlamış ve kırk yaşında da vahhabilik mezhebini ilan etmiştir.1
    Prof. Ebu Zehra yazdığı “Mezhepler Tarihi” adlı kitapta şöyle der: “Muhammed bin Suud, Abdulvahhap’m eniştesiydi. Onun mezhebini kabul etti ve ona aşırı derecede bağlandı. Muhammed bin Suud, halkı bu mezhebe kılıç zoruyla davet ediyordu/’2
    Vahhabi isyanlarının birincil amacı, asla din değil dünya çıkarları olmuştur. Ahmet Cevdet Paşa, “Tarih-i Cevdet” adlı kitabında bunu şöyle ifade etmiştir. “Muhammed bin Abdulvahhab, Vıldi’l-Huleyfe’de oturan Deriyye şeyhi Muhammed bin Suud’un yanma giderek: “Benim mezhebime tabi olur ve dediğim yola gidersen az vakit zarfında büyük kuvvet ve Şam’a malik olursunuz,” diye onu kendi mezhebine dahil etmiştir. Bunun üzerine Muhammed bin Suud’un halkı da ona tabi olmuştur. Sözde dini ihya için, ama aslmda dünya menfaatleri için bu yola girmişlerdir.”3
    1 Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), 1,103.
    2 Ebu Zehra, İslam’da Siyasi, itikadi ve fıkhi mezhepler tarihi, s. 261.
    3 Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, Dersaadet, Matbaa-i Osmaniyye, h. 1309, II. Baskı,
    Vn, 182.

    1 “İngiliz casusunun itirafları” adlı kitabından alman bölüm burada tamamlanmıştır.

    O yıllarda, Arabistan içlerinde hâlâ yarı mühtedi (yani henüz islam dinini tam olarak kabul edemeyen, anlayamayan kimseler) ve vahşi bedeviler yaşamaktaydı. Bu tip insanlar cahiliye devrinde olduğu gibi yağmacılığı, yol kesmeyi ve kervan vurmayı alışkanlık haline getirmiş
    olduklarından, bu şekilde yaşamaktaydılar. Vahhâbilik hareketine paralel olarak kurulan “İhvan Teşkilâtı,” bu bedevilerin yağma alanlarını bir anda genişletti. Muhammed bin Abdulvahhab da, “Altı yüz seneden beri insanlar delalette kaldı. Şimdi Ehl-i İslam denilen taifeler hep müşriktir. Kanları heder ve malları Vahhâbilere helaldir,” diyerek halkı kışkırtmaktaydı.1
    Vahhâbi isyanlarında, bu faktörün büyük rolü olmuştur. Böylesine akla zarar bir itikat; ancak, yağmacılığı, yol kesmeyi ve kervan vurmayı alışkanlık haline getirmiş, dünya çıkarlarını her şeyden önde tutan bir bedevi toplumunda bu kadar hızlı yayılabilirdi.
    Cevdet Paşa, “Tarih-i Cevdet” adlı kitabmda o dönemi anlatırken: “Muhammed bin Abdulvahhab, bozuk inancını yaymak için Kelime-i Tevhid’i kendi mezhebine göre tefsir eder ve burada halkın hep müşrik olduğunu zikreder. Bu manadaki yazdığı risale ve mektupları da değişik yerlere göndererek müslüman olan halkı İslâm dinine davet ederdi,”2 demiştir.
    Ehl-i sünnet inancma göre bu müslümanlar, şirke girmeyip, küfür üzere de olmadığına göre, o zaman bu sözü söyleyen vahhabilerin kendileri aşağıdaki Hadis-i Şerife göre açık bir şekilde kafir oluyorlar.
    İbni Ömer (Radıyallahu anhumâ)’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu:
    1 Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, VII, 182.
    2 Ahmed, Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, VII, 173.

    “Bir adam din kardeşine, ey kâfir derse, bu söz ikisinden birine döner. Eğer böyle denilen kişi söylenildiği gibi ise, söz doğrudur; söz yerini bulmuş olur. Aksi takdirde bu sözü söyleyen kimse kafir olur/’1
    Osmanlı İmparatorluğu’ nun Arap-İslam cephesinin çökmesinin baş nedeni Vahhâbilik’tir. Çünkü, Vahhâbilik, sadece dini değil aynı zamanda siyasi ve kavmi tarafı ile ekonomik yönleri de olan bir harekettir. Vahhabi isyanlarının amacı da, Arap Yarım adasmda kavim esasına dayalı bir devlet kurmaktı. Bu yüzden Vahhâbilerin bu arzuları Osmanlı Hilafeti’ni parçalamak isteyen İngiltere ve Fransa’nın ilgisini çekmiştir. Bunların desteği ile yukarıda ifade edilen vahşi halk arasında vahhâbilik, çok hızlı bir şekilde Arabistanda yayılmıştır.
    Türbe ziyaretini şirk görerek, ilk yıktıkları türbe:
    Ahmet Cevdet Paşa, Muhammed bin Abdilvehhâb ile ilgili: “Muhammed bin Abdilvehhâb, bunca asırlardan beri gelip geçmiş olan, bu kadar belli başlı alimleri dalâletle itham etmiş; bununla da yetinmeyip Ashab-ı Kiramdan nice nice büyük zatların dahi, hata ettiklerini ileri sürmüştür.” demiş ve ilk icraatının da Hz. Ebu Bekir (Radiyallahu anhu)’nun döneminde Müseylemet’ül Kezzab’ı mağlup edip bozguna uğratan Hâlid bin Velid hazretlerinin kumandasındaki ordu içerisinde şehit düşen ashâblardan biri olan Zeyd bin el- Hattab (Radayallahu anhu)’nun mezarmı yıkmak olduğunu söylemiştir.2
    Hz. Ömer (Radiyallahu anhu)’nun kardeşi olan Zeyd bin Hattab (Radiyallahu anhu)’nun türbesini, Muhammed bin Abdulvahhab’m nasıl yıktırdığım vahhabiler kendi yazılarında naklederler. Bu mevzunun kendi yazılarında geçiyor olması, bizim kaynak olarak kullandığımız Ahmet Cevdet Paşa’nın da ne kadar güvenilir bilgiler verdiğini göstermektedir.
    1 Sahih-i Buhârî, Edeb 73; Sahih-i Müslim, İman 111.
    2 Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, VII, 190.

    Kendi görüşlerinde olan Abdulkerim Ebu Ubeyde, “Tevhid imamı Şeyh’ul-islam Muhammed bin Abdulvahhab’m hayatı, daveti, eserleri ve ona yapılan iftiralar/’1 başlığı altında yazdığı yazısında bu olayı şöyle naklederler:
    “Üstad (Muhammed bin Abdulvahhab), Üveyne şehrine gittiğinde (kendi görüşünde) olan oranın emiri Osman bin Muammer’e dedi ki:
    – “Bize müsaade et te Zeyd bin el-Hattâb’m mezarı üzerindeki türbeyi yıkalım. Çünkü bu doğru yapılmış bir şey değildir. Hem Allah’u Teâlâ, bu işe razı değildir. Rasulullah da kabirlere kubbe (türbe) yapılmasını, üzerlerinin mescid edinilmesini yasaklamıştır. Oysa bu türbe, insanları saptırmakta ve akideleri (inançlarım) değiştirmekte, halk şirke düşmektedir. Bu yüzden yıkılması gerekir.” Emîr Osman ona: “Yıkmaya bir mani yoktur,” karşılığını verdi. Üstad: “Cebîle’lilerin (Cebüe, kabrin yakmmdaki köyün adıdır) yıktırmamak için ayaklanmalarından korkarım” deyince, Emîr Osman yaklaşık 600 kişilik ordu ve üstadla birlikte türbeyi yıkmak için yola çıktı. Türbeye yaklaştıklarında, geldiklerini duyan Cebîleliler türbeyi savunmak için karşılarına çıktılar. Ancak Emîr Osman ve ordusunu görünce, geri çekilip vaz geçtiler. Üstad (Muhammed bin Abdulvahhab) türbenin yıkılıp kaldırılmasına bizzat katıldı.
    Üstad, Uyeyne’deki davetini eğitim ve irşadla sürdürdü. Sözlü davetin tek basma etkili olmadığını görünce, imkanlar elverdiğince fiilî çalışmaya girişti ve bilfiil şirk eserlerini yıkmaya yöneldi. Bu gaye ile Emîr Osman bin Muammer’e (yukarıda değindiğimiz) Zeyd’in kabri üzerindeki türbenin yıkılmasını söyledi. Zeyd bin el-Hattâb, Hz. Ömer’in kardeşidir. Hicrî 12’de Museylemet’ül-Kezzâb’la yapılan
    1 Bu yazı için selef.blogcu.com adresine bakınız.

    savaşta şehid olanlardandır. Söylediklerine göre, burada öldürülmüş ve kabri üzerine bir türbe yapılmış. Mamafih burası bir başkasının kabri de olabilir. Ancak söylentilere göre, Zeyd’in kabriymiş. (Vahhabiler, günümüzde de hala bu kafa karıştırma tekniğini kullanıyorlar, amaç şüphe uyandırmaktır.)
    Yukarıda zikredildiği üzere, Emîr Osman Üstad’a muvafakat etti ve türbe yıkıldı, eseri bugüne değin ortadan kalktı. Sâlihane bir niyet, isabetli bir gaye ve hakka yardım gayesiyle yıkılan bu türbeyi ortadan kaldıran Allah’a hamd-u sena olsun. Burada başka türbeler de vardı. Bunlardan birisi de Dırâr bin el-Ezver’e ait olduğu söylenen kabirdi. Üzerindeki türbe yıkıldı. Etrafta böyle başka mezarlar da vardı. Allah bunları da ortadan kaldırdı. Ayrıca bu civarda Allah’tan gayrı ibadet edilen mağara ve ağaçlar da mevcuttu. Tümü ortadan kaldırıldı, halka da ziyaret yasağı getirildi.”1
    Yukarıda ki yazıda yıkılan türbeleri kasdederek “Allah bunları da ortadan kaldırdı/ diye bir ifade kulanılmaktadır. Biz de sormak isteriz? Bin yıldan fazla buralarda duran bu türbeleri Allah’u Teala o güne kadar neden yıkmadı da şimdi siz kendinizi bu işe vesile edip yıktınız? Bu olaya vesile olduğunuz için , inancınıza göre şirke girmediniz mi? Eğer bu kabirleri yıkan Allah’u Teala ise, 600 kişilik bir orduyla orada ne işiniz vardı? Yok eğer biz yıktık, Allah’u Teala, bizi bu işe vesile etmedi diyorsanız da, Allah’u Teala’yı bu işe neden karıştırıyorsunuz? Sonuçta bu kabri yıkanın kim olduğu tarafımızdan anlaşılamamıştır. İşte fikirlerinin tamamı bu şekilde çelişkilerle doludur.
    Vahhabiler, ellerine geçirdikleri her köy ve şehirdeki türbeleri yıkıp harabe haline getirdiler.

    1 Vahhabilerin kendilerinin yazdıkları yazıdan alınan alıntı burada sona erdi.

    Öyle ki Avrupalı bazı yazarlar bile Vahhabileri “Mabed Yıkıcıları” diye adlandırmışlardır.1
    Yine yukarıdaki geçen yazılarında, “Rasûlullah da, kabirlere kubbe yapılmasını, üzerlerinin mescid edinilmesini yasaklamıştır/’2 Bu Hadis-i Şerifi çarpıtarak türbe yapımına şirk demektedirler. Hakikat onların dediği gibi değildir. Ehl-i Sünnet alimleri: Hadis-i şerifte geçen “Kabrin üzerini mescid edinmek” ifadesini, onun üzerinde ya da ona doğru namaz kılmayın demektir, diye açıklamışlardır. Aşağıdaki Hadis-i Şerifler bu hususu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
    Ebu Said el-Hudrî (Radiyallahu anhu)’dan o, dedi ki:
    “Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) kabirlerin üzerine bina yapılmasını3 veya üzerlerinde oturulmasını yahut üzerlerinde namaz kılınmasını yasakladı/’4
    Bu Hadis-i Şerifte geçen “kabirlerin üzerine bina yapılmasını/’ diye ifade edilen husustan maksat, kabrin yok edilip üzerine herhangi bir yapı (ev, köprü, yol vs.) inşaa edilmemesidir. Hadis-i Şerifin devammda da üzerinde oturulmaması ve üzerinde namaz kılınmaması denildiğinden de kabirlere saygı gösterilmesi gerektiği açık bir şekilde anlaşılmaktadır.
    1 Ebu Zehra, İslam’da Siyasi, itikadi ve fıkhi mezhepler tarihi, s. 261;
    2 Sünen-i Tirmizî, Cenaiz 61.
    3 Sünen-i İbn-i Mace Tercümesi ve Şerhi, Tercüme ve Şerh eden: Haydar Hatipoğlu, Kahraman yay. İstanbul, Cenaiz 43.
    4 Ebu Ya’lâ el-Mevsili, Müsned, Dar’ul-Me’mun lil-turas, Beyrut, 1990, 2. Baskı, (I-XIV),
    IHadis No: 1020. Senedi sahihtir. Heysemî, Mecmau’z-Zevâid ve Menbe’ul Fevâid, Dar’ul-Fikr, Beyrut 1994, (I-X), Hadis No: 4320.

    Ebu Mersed (Radiyallahu anhuj’dan Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Kabirlerin üzerine oturmayın, kabirlere doğru veya onların üzerinde namaz kılmayın.”1
    Ebu Hüreyre (Radiyallahu anhu)’dan Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Andolsun ki, sizden birisinin vücudunu yakıcı bir ateş parçası üzerinde oturması, onun bir kabir üzerinde oturmasından kendisi için daha iyidir/’2
    Kabirlerin üzerine oturmayın, onların üzerinde yürümeyin gibi, kabirlere saygısızlık yapılmamasına dair çok sayıda Hadis-i Şerif vardır. Vahhabilerin dediği gibi kabirler tamamen yıkılıp düzlenirse, kabristanın içinde kalan mezarların yeri tam olarak bilinemeyeceğinden insanlar, mezarların üzerinde oturabilir, yürüyebilir hatta ev, mescid yol ve her şey yapılabilir. Bu da yukarıdaki Hadis-i Şeriflere tamamen zıttır. Kabirlerin üzerine oturulmaması, üzerine ev yapılmaması ve onlara doğru namaz kılınmaması için önce kabrin yerinin belli olması gerekir. Kabrin yerinin belli olması için de kabrin etrafında bir yükselti ve baş taşının olması lazımdır. Nitekim Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz kendi oğlu İbrahim’in mezarı belirsiz hale geldiğinde, etrafını yükselterek baş ucuna da büyük bir taş koyduğu “Hülasa”‘da yazılmıştır.
    Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz haftada bir gün düzenli bir şekilde Uhud kabristanlığına giderek, oradaki şehitleri tek tek ziyaret ediyordu. Farıma annemiz, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin vefatından sonra onun bu uygulamasını devam ettir-miştir. Eğer bu kabirlerin yerleri belli olmasaydı tek tek yetmiş tane ashabın kabirlerinin basma giderek nasıl ziyaret ederlerdi. Şimdi ise bu kabirlerin tek tek ziyaret edilmesi imkansız hale gelmiştir. Çünkü Hz. Hamza (Radiyallahu anhu) ve yanmda defnedilen Sahabelerin türbeleri tamamen yıkılmış ve sadece yerleri kalmıştır. Bunların haricindeki diğer şehid olan ashapların ise yerleri tamamen tahrip edilerek belirsiz hale getirilmiştir.

    1 Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Cenaiz, 33; Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Cenaiz, 56; Sünen-i Ebu
    Davud, Kitabu’l-Cenaiz, 71-73.
    2 Sünen-i İbn-i Mace, Cenaiz 45.

    hzhamza

    Vahhabilerden önce Hz. Hamza Efendimizin cami ve türbesi.

    hzhamza2

    Vahhabilerden sonra, Hz. Hamza Efendimizin cami ve türbesinin
    yıkılmış hali.

    Taberani Mu’cem’ul Kebir ve Evsafta İbn-i Adiyy de Ebu Bekir (Radıyallahu anhu)’dan nakledilen Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
    “Kim babasının veya anasının veya bunlardan birisinin kabrini cuma günü ziyaret ederek orada Yasin Sûresini okursa, Allah kabir sahibini bağışlar/’1
    Kişi yerini bilmediği kabrin basma nasıl gidip de Kur’an okuyacak? Kabrin yerinin belli olmasının kime ne zararı var. İnsanlar, eğer Allah’tan başkasına tapacak niyette olsalardı, mezarlardan başka tapacak çok şeyler bulabilirlerdi. Nitekim; müşrikler, kendi yaptıkları putlara taptılar. kabirlere tapmadılar. İnsanlık tarihine bakıldığında, Adem (Aleyhis-selam)’dan bu yana insanlar aya, yıldızlara, güneşe, ateşe, ineğe, puta velhasılı birçok şeye tanrı diye tapmışlar fakat, bir kabre veya kabirde yatan bir insana asla tapmamışlardır. Böyle bir şey ne görülmüş ne de duyulmuştur. Bu ve bunun gibi hususlar, batıl vahhabi zihniyetinin uydurduğu şeylerdir. Hal böyle olunca, siz nasıl olurda da sırf kabirlere saygı gösteriyor diye bütün müslüman halkın, küfrüne fetva verirsiniz!
    1 Sünen-i İbn-i Mace, IV, 274; Muhammed bin Süleyman er-Rudani, Cem’ul-Fevâid min Câmi’il-usûl ve Mecmâiz-Zevâid, Ocak yay. 2. Baskı, İstanbu 1-2008; Hadis No: 2659; ayrıca bu kitabın arapçası, Dâr’ul-Kıble, Cidde-1988’de basılmıştır; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, Hadis No: 4312; Celaâleddin es-Suyuti, Cami’us-Sağir Muhtasarı, Tercüme ve Şerhi, Tercüme: İsmail Mutlu, Şaban Döğen ve Abdulaziz Hatip, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul-2008,4. Baskı, Hadis No: 3650 (8717).

    Bu konuda Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz’in yasakladığı bir diğer hususta, Yahudi ve Hristiyanlarm peygamberlerinin mezarlarmı mescid haline dönüştürüp kıblelerine karşı değilde, o mezara doğru ibadet etmeleridir.
    Ebu Hureyre (Radıyallahu anhu)’dan nakledilen Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

    “Allah Yahudi ve Hıristiyanlara lanet etsin. Bunlar peygamberlerinin kabirlerini mescit edinip mabet haline getirdiler/’1
    Aişe (Radiyallahu anha)’dan o, dedi ki:
    Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hastalandığında, onun hanımlarından birisi Habeşistan’da Mariye diye adlandırılan bir kiliseyi sözkonusu etti. Ümmü Seleme ile Ümmü Habibe Habeşistan’a gitmişlerdi. Onlar bu kilisenin güzelliğinden, ordaki suretlerden sözettiler. Aişe (Radiyallahu anhâ) dedi ki:
    1 Sahih-i Müslim, Mesâcid 20 (530); Sünen-i Nesai, Tercüme: A. Muhtar Büyükçmar, Ahmet Tekin, ö. Faruk Harman ve Yaşar Erol, Kalem yay. İstanbul-1981, Cenâiz 107; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 10298.

    Bunun üzerine Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) başını kaldırdı ve şöyle buyurdu: Şüphesiz onlar, aralarında salih bir adam bulunur da (bu adam ölürse) onun kabri üzerine bir mescid bina ederler, sonra orada bu suretleri yaparlardı. İşte onlar, (kıyamet gününde) Allah katında yaratılmışların en şerlileridirler/’1
    Bu Hadis-i Şerif şu anki Hıristiyan’ların kiliselerdeki ibadet sekilini anlatmaktadır. Onlar, Hz. İsa ve Hz. Meryem’in suretlerini heykel olarak yapıp ona doğru yönelerek ibadet etmektedirler. Yasak olan da budur.
    İslam alimlerinin, Peygamberlerin ve evliyaların mezarlarının üzerine türbe yapılmasını caiz görmelerinin nedeni, onları putlaştırmak için değildir. Asıl amaç, ziyaret edenlerin yağışlardan, soğuk ve güneşten korunması içindir. Mü’minler; Enbiyay-ı Kiram ile Evliyaları ilah ittihaz etmedikleri gibi, Allah’u Teala’nın şeriki olmadığını, peygamberler ve evliyaların her birinin, birer kul ve mahluk olup kesinlikle onlara ibadet edilmeyeceğine itikat ederler.2
    Taberâni ve Beyhaki’den rivayet edilen Hadis-i Şerifte Sehl bin Sa’d (Radiyallahu anhu)’dan Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır. Münafığın amelide niyetinden hayırlıdır. Her iş niyete göredir. Mü’min iyi bir amel işlediği zaman o kalbinde nur olur.”3
    Hz. Ömer (Radiyallahu anhu) kendisi minber üzerinde iken, ben Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in şöyle söylediğini işittim, demiştir:
    “Muhakkak ki, her amel niyete göredir, her kişi için yöneldiği şey vardır.1
    Allah’u Teala’nın emrettiği farz namazda ve diğer ibadetlerde niyetini bozup da kullara gösteriş için yaparsa, bu da riyadır ki; bu durum kendisinin, Allah’u Teala katında kabul olan diğer ibadetlerini de mahveder. Dışardan bakıldığı zamanda, ibadetlerinde hiçbir noksan yokmuş gibi görünür. Çok güzel ibadet ettiği, zannedilir. Ama Allah’u Teala onun niyetini çok iyi bilir. İşte farz olan ibadette dahi insan, niyetini bozduğu zaman bu kadar zararlı hale gelebilir.
    Vahhabilerin iddia ettiği gibi, Peygamberimiz (Sallalahu aleyhi vesellem) türbe yapımına karşı değildi. Zaten dinimizde ilk türbe de Peygamberimiz (Sallalahu aleyhi vesellem) Efendimizin türbesidir. Eğer türbe mahsurlu olsaydı, Peygamberimiz (Sallalahu aleyhi vesellem)’in kabri türbe şeklinde olur muydu? O zaman, haşa! Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’i evine defnederek kabrini türbeye dönüştüren Ashab-ı Güzin efendilerimiz küfre mi girdi? Elbetteki hayır! Nitekim; Peygamberimiz (Sallalahu aleyhi vesellem) Ashab-ı Kiram’a kendisinin nereye defnedileceğini Şu Hadis-i Şeriflerde doğrudan söylediği anlaşılmaktadır.
    Ebu Said el-Hudri (Radiyallahu anhu)’dan ve bir çok Sahabe-i Kiram’dan nakledilen Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallalahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:
    1 Sahih-i Buharı, Mukaddime 1, Bu Hadis-i şerif, Sahih-i Müslim ve diğer bir çok hadis kitaplarında da rivayet edilmiştir.
    1 Sahih-i Buhari, Cenâiz 70; Sahih-i Müslim, Mesâcid 16 (528).
    2 Eyüp Sabri Paşa, Mir’arül-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), 1,105.
    3 Süleyman b. Ahmed et-Taberani (ö. h/360), Mu’cem’ul Kebir, (Mektebet’üş-Şamile-2),
    Hadis No: 5811; Beyhaki, Şu’ab’ul iman, (Mektebet’üş-Şamile-2), Hadis No: 6595; Ali el-Muttaki, Kenzul-Ummal, Hadis No: 7237

    “Kabrim ve minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir.”1
    Yine Ebu Hüreyre (Radiyallahu anhu)’dan ve bir çok Sahabe-i kiramdan nakledilen Hasdis-i Şerifte RasuluUah (Sallalahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur ki:
    “Evim ile minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir ve minberim de havz-ı kevser üzerindedir.”2
    Deylemi’de nakledilen bir Hadis-i Şerifte şöyledir:
    “Her kim cennet bahçesinden bir bahçede namaz kılarak sevinmek isterse, kabrim ile minberim arasında namaz kılsın.”3
    1 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 11185; İbn-i Ebi Şeybe, Musannef, (Mektebet’üş-
    Şamile-2), Hadis No: 21; Taberani, Mu’cem’ul Kebir, Hadis No: 12980.
    2 Sahih-i Buhari, Kabe ve Mescid-i Nebevide namaz kılmanın fazileti 5; Sahih-i Müslim,
    Hacc 92 (502)
    3 Ali el-Muttaki, Kenzu’l-Ummal, Hadis No: 34950.

    Muhammed İbn-i Münkedir (Radiyallahu anhu)’dan nakledildiğine göre, O şöyle söyledi:
    “Cabir (Radiyallahu anhu)’yu gördüm. RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem) ‘in Kabrinin yanında ağlıyor ve burası göz yaşı dökülecek yerdir diyerek, RasuluUah (Sallallahu aleyhivesellem)/in şöyle dediğini işittim, dedi:

    “Kabrim ve minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir.”*
    Rasulullah (Sallalahu aleyhi vesellem) Efendimiz, bazı Hadis-i Şeriflerde; “kabrim ile minberim arası,” bazı Hadis-i Şeriflerde de; “evim ile minberim arası,” demek suretiyle nereye defnedilmesi gerektiğini bizzat Ashab-ı Kiram’a haber vermiştir.
    Vahhabiler; “kabirler üzerine kubbe (türbe) ve mescit yapmayın yaparsanız küfre girersiniz,” gibi iddialarım evirip çevirip söylemektedirler. Peygamberimiz (Sallalahu aleyhi vesellem)’in kabrinde, hem mescit hemde kubbe mevcuttur. Yoksa, Ey Vahhabiler! Batıl görüşlerinize göre, sürekli tekrarlayıp durduğunuz bu sözler ile ileride Peygamberimiz (Sallalahu aleyhi vesellem)’in Mübarek Kabr-i Şeriflerini de mi yıkmayı hedefliyorsunuz?
    Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizden sonra, Ashab-ı Kiram’m icmasıyla Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (Radiyallahu anhuma) dahi vefat ettiklerinde Rasul-u Kiram (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin yanma defnedilmişlerdir. Eğer mahsurlu olsaydı, bunlara itiraz eden bir sahabe olmaz mıydı? Nitekim Hz. Aişe annemiz, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin yanında kendisi için ayırdığı kabir yerini, Hz. Ömer (Radiyallahu anhu) Efendimizin kendisinden rica ile istemesi üzerine kendi yerini ona vermiştir. Burada Hz. Ömer (Radiyallahu anhu) Efendimizin ısrarla Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin yanma defnedilmek istemesi, bunun mahsurlu olmadığım gösteriyor.
    1 Beyhaki, Şu’ab’ul-İman, Hadis No: 4004.

    Bu hadise, sadece Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’e yapılan bir uygulama değildir. Bu durum; böyle uygulamaların, bütün ashab ve büyük zatlar için bir sakıncasının olmadığım göstermektedir. Bu ve buna benzer çok örnek vardır. Mesela: Halid bin Velid (Radiyallahu anhu)’nun kabri, Suriye’de bir caminin içerisinde, türbe şeklindedir. Yine bunun gibi, Bilal-i Habeşi (Radiyallahu anhu)’nun ve bir çok ashabm kabri türbe şeklindedir. Özetle söylenecek olursa; Arabistandaki Ashab-ı Kiram’a ait tüm türbe ve mezarlar vahhabiler tarafından yıkılmıştır. Oysa ki dünyadaki bütün müslüman ülkelerinde, Peygamberlerin, ashaplarm ve büyük zatların kabirleri ve makamları, türbe şeklinde yapılarak koruma altına alınmıştır. Bunun şirk olduğunu 1400 seneden beri bütün müslümanlar anlayamamışta, günümüzden sadece 275 yıl önce çıkan bu vahhabiler mi anlamış?
    İbn-i Ömer (Radiyallahu anhuma)’dan Rasulullah (Sallallâhu aleyhi veselem) buyurdu ki:
    ”Ümmetim dalâlet üzere ebedi birleşmezler. Siz toplulukla beraber olun. Muhakkak ki Allah’u Teala’nın eli, topluluk üzerindedir/’1
    Bu Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallâhu aleyhi vesellem) kendisinden sonra kıyamete kadar ümmetinin dalalet üzere birleşmeyeceğini söylemektedir. Vahhabiler ise, kendilerinden 600 yıl2 öncesine kadar yaşayan bütün müslümanları küfürde görerek, bu Hadis-i Şerife muhalefet etmektedirler.
    1 Taberani, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 13450.
    2 Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), I, 104.

    Aslmda Arabistanda, vahhabiler gibi düşünmeyen çok sayıda ehl-i sünnet itikatında olan alimler vardır. Bu zatlar, vahhabiler gibi türbe ve türbe ziyaretlerine karşı değillerdir. Bunlardan birisi de Suudi Arabistanda sekiz yıllık bakanlık ve bir çok medresede müdürlük yapmış olan Dr. Muhammed Abduh Yemani’dir. Bu zatın yazmış olduğu eserlerden birisi olan, “O Fatumatuz Zehradır” adlı kitabı, 2010 yılında Dr. Ali Namlı tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir. Bu kitabın 329. sayfasında, türbelerin ve mukaddes yerlerin korunması ve bakımına dair şöyle söylemektedir:
    “Mekke’yi Mükerreme’deki mukaddes mekanların bakımını ve kontrolünü üstlenen, işlerini yerine getiren veya oraları ziyaret edenleri karşılama işini düzenleyen kimseler vardı. Onlardan bazılarını şöylece zikretmek mümkündür.
    1. Hz. Hatice (Radiyallahu anha)’nm kabri eskiden kubbenin altındaydı (türbeydi), türbenin bakımını ve hizmetini Barum Ailesi yerine getiriyordu.
    2. Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in doğum yerinden Merhumi Ailesi sorumluydu. Ben onlardan Şeyh İbrahim El-Merhumi’yi şahsen tanırım.
    3. İmam Ali Ebu Talib (Radiyallahu anhu)’nun doğum yerinden Sünbül Ailesi sorumluydu. Ben onlardan Abdullah Sünbül’ü şahsen tanırım.
    4. Hz. Ebubekir Sıddık (Radiyallahu anhu)’nun doğum yerinden Şeliy Ailesi sorumluydu.Ben onlardan dostum Seyyit Haşim Şeliy’i tamrım.
    5. Hz. Hamza Bin Abdulmuttalib (Radiyallahu anhuma)’nm doğum yeri ve onun kabrinin (türbesinin) bakımından Velî Ailesi sorumluydu. Ben onlardan şahsen (Allah Rahmet Eylesin) Seyyid Sirâc Veli’yi tanırım.”1
    1 Dr. Muhammed Abduh Yemani, O Fatımaf uz-Zehra’dır, Tercüme: Dr. Ali Namlı, Erkam yay. İstanbul-2010, s. 329. Bu zatın bir çok kitabı vardır. Bunlardan bazıları bu kaynakta olduğu gibi Türkçe’ye de Tercüme edilmiştir. Tercüme edilen diğer bir eseride: Sahabede Peygamber Sevgisi, eserin orijinal adı: Bi-Ebî ente ve Ummî Yâ Rasulalİah, Tercüme: Prof. Dr. H. Mehmet Günay, Nun yay. İstanbul, 2. Baskı; Allimu evlâdekum muhabbetu Rasulullah (Çocuklarımıza peygamber sevgisini öğretmeliyiz), Müesseset’u Ulum’ul-Kur’an, Medine-i Münevvere, 2011,14. Baskı.

    Dr. Muhammed Abduh Yemani’nin, kitabında da
    belirtildiği gibi, türbe ve kutsal mekanlara saygı ve hürmet
    gösterilip, bunların bakım ve temizliği de gönüllü olarak
    yukarıda sayılan aileler tarafından, bizzat yapılmakta idi.
    Ancak günümüzde bu kutsal mekan ve türbeler, vahhabiler
    tarafından yıkılmış olup, buraları ziyaret etmek ise, şirk
    bahanesiyle yasaklanmıştır.

    CENNETULMUALLA

    Bu resimde görülen 1. Hz. Abdulmuttalip 2. Hz. Ebu Talip. 3. Hz.
    Hatice annemiz ve Rasululullah (Sallallahu aleyhi vesellem)
    Efendimizin diğer akrabalarına ait türbelerin vahhabiler tarafından
    yıkılmadan önceki halleri (Cennet’il-Mualla)

    CENNETULMUALLA2

    Cennet-i Mualla’nın Vahhabilerden sonraki hali.

  6. VAHHABİLERİN OSMANLI’YA İLK İSYANLARI
    Vahhabilerin Osmanlı’ya ilk isyanları ve Taif, Mekke ve Medine’de mtislümanlara yaptıkları zulümler:

    Vahhabiler, hicaz bölgesinde yayılıp güçlenince Muhammed bin Abdulvahhap dini görüşmelerde bulunmaları için kendi vahhabi mezhep ulemasından bir kaç kimseyi Mekke’ye göndermiş ve bunlar yirmi madde ile ehli sünnet ulemasına itirazlarmı sunmuşlar idi. Fakat bunlar ehl-i sünnet uleması karşısmda cevap veremeyince, Mekke kadısmm huzurunda kendi itiraflarıyla batıl ve dalalette olduklarını kabul eden bir metin imzalamışlardır.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Bu metinde, vahhabilik mezhebi batıl ve bu mezhebe uyanların kafir olduğu, yazılı idi. Bu metin yazılırken, vahhabi ulemasıda orada hazır idi. Bu olay, 1752 yılında vefat eden Mekke emiri Şerif Mesud Said bin Zeyd’in zamanında olmuştur. Şerif Mesud, mahkemeden verilen hüccet üzerine, bu inancı bozuk ulemaları hapsettirdi ise de, bazıları firar ederek, Deriyye emirinin yanma döndüler ve Mekke ulemasından gördüklerini anlatarak mekkelileri şikayet ettiler. İşte vahhabilerin Mekke halkına olan kinleri bu sebepten arttı. Artık aralarmda husumet olmaya başladı. Daha sonra 1791 yılında Şerif Galip bin Mesud bin Said ile vahhabiler arasmda ilk defa harp vuku buldu. Bu harpler devam etti. Bu harplerde bazen Mekke’liler bazen de vahhabiler zarar gördü. Daha sonra vahhabilerin kuvveti artmca, Mekke Emiri Şerif Galip Deriyye emirine itaat etmek zorunda kalmıştır. Vahhabiler bu gelişmeden sonra ilki Taif olmak üzere, Mekke ve Medine’yi istila edip, bir çok zulümler yaparak her yeri harabeye çevirmişlerdir.1
    Aşağıda Taif, Mekke ve Medine’nin vahhabilerce işgali, müslüman halka yapılan işkenceler ve kadınların, çocuklarm barbarca katledilmelerini anlatan olaylar ve Osmanlı’nın Haremeyni bu eşkıyaların elinden tekrar alması hâdisesi:
    1 Eyüp Sabri Paşa, Mir’af ül-Haremeyn, (Mir’at-ı Cezire), 1,112,115-116.
    Eyüp Sabri Paşa’nın Tarih-i Vahhabiyan1 ve Mir’at-ı Mekke,2 Ahmed Cevdet Paşa’nın, Tarih-i Cevdet3 ve Dr. Sayın Dalkıran’ın “Tarih-i Cevdet’te islam mezhepleri”4
    adlı makalesinden özetlenerek alınmıştır.
    Taif’in İşgali:
    Vahhabiler, 1803 tarihinde Taif’i işgal ederler. Taif işgal edilince, halkm bir kısmı çoluk çocuğunu alıp gizlice kaçmışlar ve bir kısmı da takdir-i ilahiye boğun eğerek Taif’te kalmışlardır. Hisar’da kalan Taif’liler saldırılara dayanamayarak hisarı teslim etmeye karar verirler. Hisara teslim işareti çekip düşman karargahına da bir elçi gönderirler. Bu gelişme üzerine vahhabi eşkiyaları halkm gerçek fikrini anlamak amacıyla bir adam gönderir. Bu adam hisardan uzatılan urgana tutunarak hisarm üstüne çıkar ve halka hitaben:
    “Ey ahali! Eğer gerçekten teslim olup gönderdiğiniz adamın ifadesine göre af ve aman diliyorsanız, kendinizi kurtarmak için ne kadar malınız varsa buraya getirmelisiniz,” demiş. Ancak getirilen eşyaları azımsayarak:
    1 Eyüp Sabri Paşa, Tarih-i Vahhabiyan, Sadeleştiren: Süleyman çelik, Bedir yay.
    İsdtanbul-1992. s 26-50. Bu esrin orjinali: İstanbul, Kırk Anbar Matbaasında h. 1296
    yılında basılmıştır.
    2 Eyüp Sabri Paşa, Mir’at-ı Mekke- Kabe ve Mekke Tarihi, Sadeleştiren: Osman Erdem,
    Fatih Yay.-İstanbul, s 36-45.
    3 Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, Dersaadet, Matbaa-i Osmaniyye, h. 1309, II. Baskı.
    (I-X). Bu kitapta “vahhabilik” ile ilgili bölümler bir başlık altında 1774’ten 1826 yılma kadar olan olaylar tarihi sırasıyla anlatılmıştır.
    4 Dr. Sayın Dalkıran’ın “Tarih-i Cevdet’te islam mezhepleri,” A. Ü. Türkiyat
    Araştırmaları, Enstitüsü Dergisi, Sayı 20, Erzurum, 2002.

    “Yok yok, bu kadar mal ile size aman beratı verilmez, malınızın tamamını getirmeli ve mallarını gizleyenlerin isimlerini bildirir bir de defter verdikten sonra bu malları korumak için de içinizden bir nöbetçi koymalısınız. Erkeklerinizin istekleri yerine getirilebilir ancak kadın ve çocuklarınız esir edilerek hepsi zincire vurulacaktır,” gibi
    bir takım uygunsuz sözler savurur. Kendisine yumuşak ve iyi davranması rica olundukça, sertleştiği için yaşlı bir müslüman tarafından göğsüne taşla vurulup öldürülür.
    Bu olay üzerine bir çok eşkıya, hisar kapısının önüne sokulup, demir aletler kullanarak kapıları kırıp içeri girdiler ve rast geldikleri müslüman halkı; kadm, erkek ve çoluk çocuk demeden katlettiler. Sokakları mazlumların kanlarıyla boyadılar. Öyle ki; beşikteki bebekler dahi parça parça edilmiştir. Öldürülenlerin cesetleri hayvanlara çiğnetilerek mal ve eşyaları ise yağmalanmıştır.
    Halkın bir kısmı da hisarm doğu tarafında, sağlam ve güvenilir binalar içerisinde saklanmakta idiler. Ancak Vahhabi eşkıyası bu insanlara da kurşun yağdırarak bir çoğunu öldürdüler. Geriye kalanlar ise daha önce gönderdikleri elçinin şu sözleri üzerine:
    “Ey Taif ahalisi, sizin için İbn Şekban’dan affınız ve güvende olmanız hususunda güvence aldım. Cümlenizi tebrik ederim. Benim bu hizmetimi, vicdanlarınızda takdir ederek, hanım ve çocuklarınızı alıp hisardan çıkın ve istediğiniz yere gidin,” diyerek halkı aldatmış ve onları saklandıkları güvenli yerden çıkarmıştır. İnsanlar da haberin doğru olduğunu düşünerek, hanım ve çocuklarım alıp evlerim, mal ve eşyalarını bırakıp sur kapılarına yöneldiler. Ancak kapıda bekleyen muhafızlar, halkm tamamını tek tek aramış, üzerlerinde para ve değerli bir eşya bulamadıklarından geri çevirip, geniş bir tepe üzerinde toplamışlardır.
    Tepe üzerine çıkarılan insanların sayısı belli değilse de çoğunluğu çoluk çocuktan oluşup, çıplak vaziyette on iki gün bu tepe üzerinde aç ve susuz bekletildiler. Bu yetmezmiş gibi, taş ve sopalarla eziyet ve işkenceye maruz kaldılar. Çoğu namuslu asil ailelerin çocukları olup hiç bu şekilde zorlukla karşılaşmamışlar, evlerinde anne ve babaları tarafmdan özenle bu yaşlara getirilmişlerdi.

    İlerleyen günlerde ise ele geçirilen esirlerin, üç yüz altmış yedisi erkek olup; bunların tamamı elleri bağlı olarak çoluk çocuklarıyla beraber aynı tepe üzerine çıkarılıp katledilmiştir. Bunlar katledilirken daha önceden tepede bulunanların çoğu da yarı ölü halde can çekişmekteydiler. Bu tepe üzerinde katledilen tevhid ehlinin cesetleri uzun müddet hayvanlara çiğnetilmiş, kurt ve kuşlara yem olsun diye on altı gün o şekilde açıkta bekletilmiştir. Ölenlerin cesetleri avret yerleri açık bir halde bu tepe üzerinde yata dursunlar; bu vahhabi eşkiyaları, tüm evleri tek tek gezerek ne kadar mal ve eşya varsa sur kapısının önüne yığdılar. Para ve eşyanm beşte birini Suud’a ayırdıktan sonra geri kalanlarımda bu eşkıya arasında paylaştırdılar. Kıymetli kitaplara gelince, batıl vehhabi askerleri kütüphanelerde, zaviye, tekke ve evlerin dolaplarında bulabildikleri tefsir, hadis ve sair ilimlerle ilgili ne kadar kıymetli kitap var ise hepsini parçalayarak yere attılar. Üzerinde ayet ve mübarek isimlerin işlenmiş olduğu Kur’an-ı Kerim ciltlerinden çarıklar yapıp ayaklarına giydiler.1
    Bu şekilde tahribat neticesinde Taif’te yalnız üç nüsha Kur’an-ı Kerim ile bir takım Buhar-i Şerif kalmıştı. Ne kadar Kur’an-ı Kerim, Tefsir ve Hadis-i Şerif kitabı var ise, parçalanıp yere atıldıkları sırada hiç rüzgar olmamasma rağmen bir mucize eseri olarak havalanıp, bir tek parçası dahi yere düşmemiştir. Sayfaların da nereye gittiği anlaşılamamıştır.
    Tepe üzerinde^ insanların cesetleri on altı gün kadar burada kaldı ve güneşin harareti ile fena halde kokmuş idi. (eşkıyaların başı olan) İbn Sekban’dan binbir rica ile izin alınıp iki büyük çukur kazılarak, bazılarının yarısı bazılarının dörtte biri kalmış olan cesetler topluca çukurlara doldurulup üzerleri toprakla kapatıldı.
    1 Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, VII, 206.

    Ancak daha sonra kurt ve kuşların uzak yerlere götürdüğü insan azalarının kokusu, vahhabiler’i dahi rahatsız etmeye başladığından iki çukur daha kazılarak, köşe bucakta kalmış kurt ve kuş artıkları da bu iki çukura doldurulmuştur.
    Vahhabi eşkiyaları, Taif katliamından ve gasp ettikleri mal ve eşyanın taksiminden sonra batıl mezhepleri gereği, büyüklerin kabirlerini gezerek ne kadar kubbe ve türbeye rastladılar ise hepsim yıkıp yerle bir ettiler. Abdullah bin Abbas’m türbesi de yıkılan binalar arasındaydı.1
    Burada bir hatırlatmada bulunmak isteriz. Dikkat ediniz Bunları yapanlar başka bir memlekete ait bir kafir topluluğu değil; bizzat aynı milletten olan batıl vahhabi eşkıyalarıdır. Katledilenler ise masum müslümanlardır. Tek suçları da bu batıl olan vahhabi inancını kabul etmemeleridir. Taif’te yapılan bu katliamlar insanın kanını donduracak türden olup, yapanlarmda kimliği ayrıca düşündürücüdür. İbret almması gereken vesikalardır.
    Mekke’nin İşgali:
    Irak taraflarında bulunan Muhammed bin Suud, Taif in vahhabilerce alındığını işitince sevinir ve Mekke’ye yönelir. Mekke halkı Suud’dan korkarak o sene hacc etmemeye karar verirler. Bu nedenle o yıl, sadece dışarıdan gelen gruplar haccederler. Suud ise, Mekke’ye geliş amacmm halkın akaidini (dini inancını) ıslah, Mekke ve civarındaki kötülükleri kaldırarak doğru yolu göstermek olduğunu ifade eder.2

    1 Doç. Dr. M. Ali Büyükkara, İhvan’dan Cüheyman’a Suudi Arabistan ve Vehhabilik, Rağbet Yayınları, İstanbul, 2004, s. 32. Bu kaynak için: www.tahavi.com/tarih, adersine bakablirsiniz.
    2 Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, VII, 206-207.

    Mekke’nin o zaman ki emiri Şerif Galip, vahhabilerin tehdidinden çekinip, Mekke’yi savunmak gayesiyle Cidde valisiyle Mısır ve Şam emirlerinden yardım talebinde bulunduysa da, red cevabı gelince, yerine kardeşi Şerif Abdulmuin’i kaymakam tayin ederek, Cidde’ye gitti. Şerif Abdulmuin, Suud bin Abdulaziz’in yanma adamlarını gönderip af ve eman talebinde bulunduğu için, Suud yanma vahhabi eşkiyalarmı da alıp Mekke’ye doğru hareket etti. Orada, Şerif Abdulmuin’in kaymakamlığını kabul etmekle beraber kubbe ve türbelerin yıkılmasını emretmiştir.
    30 Nisan 1803 günü Vahhâbiler Mekke’ye girerler. Suud, ilk olarak Kabe’yi tavaf eder. Ertesi gün kuşluk vakti herkesi mescide toplatır. Bab-ı Safa’nın en üst basamağına çıkarak halka hitap eder. Allah’a hamd ettikten sonra şöyle der:
    “Cenâb-ı Hakk’a teşekkür eylerim. Sizi İslam’a hidayet ve şirkten kurtardı ve sizi yalnız Allah’a ibadet edip de bulunduğunuz şirk halinden ve dalâletten vazgeçmeye davet eylerim ve şeriat-i İslamiyye üzere Allah’ı sevenlere dost ve Allah’ın düşmanlarına düşman olmak üzere sizden biat isterim/’1
    Bu sözünden sonra elini uzatarak herkesten biat aldı. Sonra da ikindinin peşinden İslamı beyan edeceğini söyler. İkindi’de ise, herkesin bildiği meseleleri halka talim eder. Öyle ki, Mekke halkının en cahili bile bu gibi meselelerde Vahhabilerin ulemasından daha bilgilidir. İlk öğrettiği şey; içki ve zinanın haram oluşudur. Peşinden kubbelerin yıkılması, putlarm atılması ve Allah’tan başka ma’büd kabul edilmemesini emreder. Bundan sonra (islam tarihi boyunca orjinal haliyle korunmuş olan) Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, (Radiyallahu anhum ecmain) Efendilerimizin evlerini, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in bütün çocuklarının doğduğu Hz. Hatice annemizin evini ve diğer Sahabe-i Kiram’in ve büyük zatların kabirlerini yıktırır. Üç gün içinde Mekke’yi harebeye çevirirler.2
    1 Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, VII, 208.
    2 Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, VII, 208-209.

    Çünkü vahhabiler’in itikadına göre, Haremeyn ahalisi Allah’u Teala’dan başka, türbelerin kubbelerine ibadet etmekte olduklarından, eğer türbelerin kubbeleri yıkılıp duvarları kaldırılırsa, halkın şirk ve küfür çemberinden çıkıp, Allah’u Teala’ya ibadet etmeleri umulurmuş.

    XXXX

    Osmanlılar zamanında orijinal haliyle muhafaza edilen Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin oğlu Hz.
    İbrahim hariç diğer bütün çocuklarının doğduğu ev olan Hz.
    Hatice annemizin Mekke’deki evinin Vahhabiler tarafından tahrip
    edilmiş hali. Günümüzde ise bu halinden bile eser kalmamıştır.
    Vahhabilerin imamları olan Muhammed bin Abdul-vahhab’m, batıl kanaatine göre de, hicri beş yüz (miladi olarakta yaklaşık 1100) senesinden sonra vefat edenler, şirk ve küfür üzere öldüklerinden, vahhabilik inancının ortaya çıkışından sonra ölenlerin, bu önceki müslümanlarm yanına gömülmesinin caiz olmadığını söylemiş. Ancak müşriklerin kabirlerine yakm yerlere defnedilmelerinde ise bir sakmca olmayacağına dair, hüküm vermiştir.

    Suud, Mescid-i Haram’da herkesin ayrı ayrı namaz kılmalarını yasaklayarak, bir imamın peşinde namaz kılmalarını emreder. (O yıllarda dört mezhep imamının makamları vardı. Herkes kendi mezhep imamınm arkasında namaz kılıyordu.) Ayrıca, ezanın peşinden salavat getirilmesini yasaklar. Osmanlı’nm Suud’la görüşmesi için görevlendirdiği Adem Efendi’yi yanma çağırtır, onunla konuşur ve davranışlarının sebeplerini anlatır. Adem Efendi, ona mantıklı cevaplar verirse de, İşte sizin bu türlü açıklamalarınız halkı yanlış yola düşürmektedir,” diyerek konuşmayı bitirir.1
    Suud on dört gün Mekke’de kalmış. Bu esnada pek çok hususu esasmdan değiştirmiş ve bid’atleri kaldırma gerekçesi ile bir çok yeni bid’atler ortaya çıkarmıştır.2 Bölgedeki vahhabi hakimiyeti öylesine artmıştı ki Şerif Galib, herkesin bir imam arkasında namaz kılması ve ezandan sonra salat-u selam getirilmemesi gibi, batıl vahhabi mezhebinin şartlarmı yürütmek zorunda kalmıştı. Ayrıca Cidde ve Mekke’de bulunan Sünniler de mezheplerini gizlemekte idiler.3
    Suud’lar Mekke’ye ve Medine’ye hücum ettiği zaman, Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin türbesinden başka, Eshab-ı Kiram’in, Ehl-i Bey t’in, evliyanın ve şehidlerin türbelerinin tamamını yıktılar. Kabirleri, belirsiz hâle getirdiler. Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin mübarek türbesini de yıkmak istediler ise de, eline kazma alanın aklma veya bedenine sakatlık geldiğinden yıkamadılar.
    Medine’ye girdikleri zaman Suud; müslümanları bir araya toplayıp: “Vahhabilik gelmesi ile, dininiz şimdi tamam oldu. Allah sizden razı oldu. Babalarınız kâfir idi,
    1 Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, VII, 209-212.
    2 Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, VII, 212.
    3 Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, VIIL, 80-81.

    müşrik idi. Onların dinlerine uymayınız! Onların kâfir olduklarını herkese anlatınız! Resulullahın türbesi önünde durup, Ona yalvarmak yasaktır. Türbenin önünden geçerken, Esselamü âla Muhammed denir. Ondan şefaat istenmez,” gibi müslümanlara bu şekilde yasaklar koydu.
    İbn-i Asakir’in Muaz (Radiyallahu anhu)’dan naklettiği Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:
    “Bid’atler yayıldığı ve bu ümmetin sonra gelenleri öncekilere lanet ettiği zaman, kendinde ilim olanlar onu yaysın. Zira böyle zamanda ilmini gizleyen kimse, Allah’u Teala’nın Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)’e indirdiğini gizleyen kimse gibidir.1
    Yine bu hususta İbn-i Mace’de, Câbir (Radiyallahu anhu)’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

    “Bu ümmetin sonra gelenleri öncekilere lanet ettiği zaman, her kim Hadis-i Şerifleri gizlerse Allah’u Teala’nın indirdiğini gizlemiş olur.”2
    Vahhabiler müşrikler hakkında inen Âyet’leri, müslümanlar için söyleyerek,, kafir olduklarını iddia ederler. Bunlarm bu fitnelerini Buhari’de nakledilen şu Hadis-i Şerifte, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz haber vermiştir:
    1 Gümüşhanevi, Râmûz-ul Ehâdîs, Hadis No: 731.
    2 Sünen-i İbn-i Mace, Mukaddime 24.

    ”Onlar, kafirler hakkında inen Âyet’leri, müslümanlar üzerine atfederler.”1
    Yine bu hususta Ebu Hüreyre (Radiyallahu anhu)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
    “Ümmetimin son zamanlarında sizlere ne sizin, ne babalarınızın duymadıkları şeyleri söyleyecek kimseler gelecektir. Onlardan sakınabildiğiniz kadar sakınınız/’2
    Suud, çarşılarda, pazarlarda, sokaklarda, adamlar bağırtıp, “Suud’un dinine giriniz! Onun geniş olan gölgesine sığınınız!” dedirtti. Müslümanları Muhammed bin Abdulvahhab’m dinine sokmaya zorladı.
    Aşağıdaki olay, Eyüp Sabri Paşa’nm, Tarih-i Vahhâbiyan’ adlı eserinde enteresan bir hadise olarak anlatılmaktadır: “Suud; her tarafa baskı, zulüm ve işkence yaptığı sıralarda, Ehl-i sünnet âlimlerinden birini çağırıp: “Hazret-i Muhammed (Aleyhis-selâm) mezarında diri midir? Yoksa bizim inandığımız üzere diğer insanlar gibi ölü müdür?” sorusuna, “Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) kabrinde diridir,” cevabmı almıştı. Bu soruyu sormasmdaki amacı, onun cevap veremiyeceğini düşünerek, işkence ile öldürmek içindi. Suud dedi ki:
    1 Sahih-i Buhar i, Kitâbu istitâbeti’l-mürteddîn ve’1-muânidîn vekitâlihim 6; Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), 1,106.
    2 Sahih-i Müslim, Mukaddime 4; Ahmed Ibni Hanbel, Müsned, Hadis No:8276.

    “Hazret-i Peygamber’in, kabrinde diri olduğuna dair, ikna edici bir delil getirmelisin ki, hepimiz kabul edelim. Saçma sapan sözlerle cevap verirsen, benim hak dinimi
    kabul etmemekte inatçı olduğun anlaşılacağından, seni öldürürüm.” Ehl-i sünnet âlimi:
    “Dışarıdan bir şey gösterip de seni inandırmaya çalışmayacağım. Geliniz, birlikte Medine-i Münevvere’ye gidelim! (Muvacehe-i saadet) penceresi önünde duralım. Ben selam vereyim. Selamıma cevap verirse, inanırsın. Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin, Kabri saadetinde diri olduğunu, selam verenleri işittiğini ve cevap verdiğini, anlamış olursun. Selamıma cevap verilmezse, benim yalancı olduğum anlaşılır. Bana istediğin cezayı verebilirsin,” dedi.
    Suud; bu sözleri işitince, Ehl-i sünnet âlimini salıverdi. Suud, bu susturucu cevaba çok kızmıştı. Suud’un gazabı daha da şiddetlendi. Fakat ilmi yeteneği olmadığından o mecliste susarak birkaç gün sonra, kendi adamlarından birine:
    -“Bu zâtı bulup öldüreceksin ve ölüm haberini bana hemen bildireceksin,” dedi. Allah’u Teâlâ’nın takdiri ile, bu vahhabi bir yoluna getirip, o zatı öldüremedi. Bu korkunç haber, ağızdan ağza o zata kadar ulaştı. Bu zat, artık Mekke’de bulunmanın doğru olmayacağını düşünerek, başka yere hicret etti.
    Suud, anılan zatın Mekke’den çıktığını haber aldı. Arkasından bir bedevi celladı gönderdi. Bedevi de, hayırlı bir iş yapacağım: “Bir Ehl-i sünneti öldüreceğim, çok sevap kazanacağım!” diyerek, koşarak yetişmiş ise de, bu zât; biraz önce kendi eceli ile vefat etmişti.
    O zatm devesini bir ağaca bağlayıp, cenazeyi yıkamak üzere su bulmak için, civardaki derelerden birine gitti. Üç beş dakika sonra döndüğünde ortalıkta deveden başka bir şey göremeyince hayretler içinde kaldı. Suud’a gidip olanları söyledi. Suud:

    – “Evet, evet! Ben o zatın, zikir ve teşbih ile göklere
    çıkarıldığını rüyamda gördüm. Nur yüzlü kimseler, bu
    cenaze, filan zattır. Ahir zaman Peygamberine dürüst
    inandığı için, cenazesi semaya kaldırıldı,” dediğini
    işittim,” cevabını verince, O zat’ı öldürmesi için gönderdiği
    adam:
    – “Beni böyle mübarek bir zatı öldürmek için,
    gönderirsin. Allah’u Teâlâ’nm ona olan ihsanını gördüğün
    halde, bozuk inancını düzeltmezsin,” diyerek hakaretler
    etti ise de Suud; adamının bu sözlerine kulak bile vermedi.
    İslâm halîfelerinin yetmiş beşinci ve Osmanlı pâdişâhlarının onuncusu olan Kanuni Sultân Süleyman hân (Rahmetullahi aleyh), Medîne-i Münevvere şehri etrafındaki duvarları yenilemişti. Duvarlar çok sağlam yapıldıkları için Medîne-i Münevvere şehri, iki yüz yetmiş dört sene, eşkiyâ baskınına uğramadı. Şehirdeki müslümânlar rahat ve huzur içinde yaşadılar. Taa ki, vahhabilerin işgaline kadar.
    Suud; Mekke-i Mükerremeyi ele geçirip ve Londra’dan gelen altınlarla Mekke etrafındaki köylüleri satın aldıktan sonra, köylerden topladığı yağmacıları Medîne üzerine gönderdi. Bunların basma Bedây ve Nâdî adında iki kardeşi kumandan yapmıştı. Yolda karşılaştıkları müslüman köylerini yağma ettiler. Çok cana kıydılar. Bedây ve kardeşi Nâdî, Medîne etrafındaki köylerden çoğunu yakıp yıktı. Eşyalarım yağma edip müslümânları kılıçtan geçirdi. Yakılan köyler, öldürülen müslümânlar, o kadar çoktu ki, belli bir sayı elde edilemedi. Medine’nin etrafındaki köyler, ölüm korkusu, yağma ve işkenceden kurtulmak için, vahhabi inanışlarım kabul etmek zorunda kaldılar.1
    1 Bu mevzu hakkında: Ebu Zehra, İslam’da Siyasi, itikadi ve fıkhi mezhepler tarihi, s.
    261′ e de bakınız.

    Medine’nin İşgali:
    Vahhabiller, Haziran 1805 tarihinde Medine’yi işgal ettiler. İlk işleri, türbeleri yıkmak oldu. Türbe’de bulunan bütün kıymetli eşya ve mücevherleri aldılar. Hutbelerde Osmanlı padişahının adının söylenmesi adetini kaldırdılar. Vahhabi olmayanlar müşrik olarak algılandığı için onların Kabe’yi ziyaretten alıkonulmaları ile ilgili çalışmalar yaptılar. Ayrıca Suud bin Abdülaziz, Osmanlı padişahı Sultan Selim’i mezhebine davet eden bir mektup yazdı ve ondan kabirler üzerine türbe yapımı, türbelerde kurban kesimi ve vahhabilerce şirk sayılan şeylerin yasaklanmasını istedi.1
    Medine’yi sorunsuz bir şekilde işgal edip ele geçirmek için Suud; Medine ahalisine hitaben bir mektup yazar. Mektupta, özetle şu satırlar ibret vericidir:
    – “Eğer vahhabi dinine davete icabet ederseniz; zulüm, tecavüz, kan dökme ve mallarınızın yağmalanması gibi şeylerden Allah’ın muhafaza ve emanında ve benim himayemde olursunuz. Teklif edeceğim şartları kabul edip af ve güvencemden başka çareniz yoktur. Eğer şartlarımı kabul ettiğiniz halde aykırı işler yaparsanız, size Taif’lilere yaptıklarımın aynısını yaparım. Bu mektubumu, güvendiğim adamım Salih bin Salih ile size gönderiyorum. İyi okuyunuz. Onun ile karara bağlayınız! Onun sözü, benim sözüm, demekdir.”
    Salih bin Salih ile gelen mektub, Medîne’lileri çok korkuttu. Daha önce Tâif’de yaptıkları işkenceleri, kılıçtan geçirdikleri kadınları ve çocukları birkaç gün önce işitmiş-lerdi. Halkın korkudan tüyleri ürpermişti. Suud bin Abdülaziz’in mektubuna, evet veya hayır, diyemediler.
    1 Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, VIII, 124. Suud’un Medine halkına hitabıyla ilgili bkz. Eyub Sabri Paşa, Tarih-i Vehhdbiyan, Osmanlıca bakısından, s. 174-176.

    Eşkiyanın başı olan Beday hâini, mektuba cevap gelmeyince, Medine’nin iskelesi olan “Yenbû” şehri üzerine yürüdü. Bunu ele geçirdikten sonra, Medine’ye gelip, şehri kuşattı. Kale surunun, Anberiyye kapısına şiddetle saldırdı. O gün Şam hacıları Abdullah Pâşa’nm emirliği altmda çıkageldiler. Şehrin sarılmış olduğunu görünce, hacılar ve Abdullah Pâşa’nm askerleri, vahhabi eşkiyaları ile vuruşmaya başladılar. İki saat süren kanlı muharebede, iki yüz kadar şaki kılıçtan geçirildi. Geri kalanları dağılıp kaçtılar.
    Abdullah Paşa, hacc vazifesini yapıncaya kadar, Medine’deki müslümanlar rahat ettiler. Fakat, Şam hacıları, Medine’den çıkıp uzaklaşınca, Bedây hâini, şehri yine kuşattı. Küba, Avali ve Kurban denilen yerleri ele geçirdi. Buralara iki de tabya1 yaptı. Şehrin ulaştırma yollarını kesti. (Ayn-i zerka) denilen su yollarını yıktı. Böylece müslümanları aç ve susuz bıraktı. Bu kuşatma sırasında şöyle bir mucizede gerçekleşmişti:
    – Medine’liler, susuz bırakıldığı için Asr-ı Saadet’ten beri suyu acı olan ve Mescid-i Şerifin haremi dahilinde bulunan Resulullah (Sallallahü aleyhi ve sellem)’in bahçesindeki kuyunun suyuna fevkalade bir tatlılık gelmiş ve bu hal kuşatmanın bitimine kadar halkın su ihtiyacmı karşılamıştır.
    Kuşatma günleri epeyce uzamasına rağmen mahsur kalan Medineliler; Şam kafilesinin gelip, vahhabileri uzaklaştırır umuduyla her şeye katlandılar. Gerekli yardım hiçbir şekilde gelmeyince, halk çaresizlik içinde Suud’a mektup yazdılar. Suud; mektubu alınca, elçilere çok sert davrandı. Medine halkına çok kızgın ve düşman olduğunu bildirmekten çekinmedi.
    1 Tabya: Bölgeyi savunmak için yapılan ve silahlarla güçlendirilen bina.

    Elçiler, affetmesi için çok yalvardılar ise de Suud:
    – Hak olan dinimi kabul etmeyeceğinizi, emirlerimi yapmayacağınızı, açlıktan, susuzluktan ve sıkıntıdan bunalarak, tatlı dille beni aldatmak istediğinizi, sıkıntıdan kurtulmak için yalvardığınızı, mektubu okuyunca anladım. İsteklerimi yapmaktan başka kurtuluş yolunuz yoktur. Emirlerimi kabul eder görünüp de, uygunsuz söz ve hareketiniz olursa, sizi de Taifliler gibi inletir ve yok ederim,” dedi ve Medine’li müslümanları mezheplerini bırakmaya zorladı. Medîneli elçiler, Suud’un emirlerini zoraki kabul ettikten sonra geri döndüler.
    Suud’un Medine’lileri kabul etmeye zorladığı emirler şunlardı:
    1. Allah’u Teala’ya vahhabiler’in ayin ve itikadı üzere itaat ve ibadet edilecek.
    2. Peygambere saygı ve hürmet vahhabilik inancının gereklerine uygun gösterilecek.
    3. Gerek Medine-i Münevvere dahilinde gerekse etraf ve civarda ne kadar türbe varsa, kubbeli olsun olmasın, yıkılıp adi bir mezar gibi bırakılacak. (Günümüzde bütün Arabistan sınırları içerisinde, bir tek kabir vardır ki, o da yıkmaya cesaret edemedikleri Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in Kabri Şerifleridir. Diğerlerinin tamamı ise yıkılarak yerle bir edilmiştir.)
    4. Herkes, ecdadından gelen din ve mezhebi bırakıp, vahhabilik din ve ayinini kabul edecek ve bundan sonra da vahhabi diyanetinin hükümleri üzere amel ve hareket edecek.
    5. Muhammed bin Abdulvahhab’a Allah Tarafından ilham olunan mezhep ve diyanetin doğruluğunu tasdik edip Muhammed bin Abdulvahhab’ı, Din ve Mezhep’in Müceddidi olarak tanınacak.

    6. Vahhabi din ve ayinine girmeyip, ecdadının dini vecibelerini yapmaya devam edenlere, şiddet gösterilip, eziyet edilmek suretiyle baskı altında tutulup aşağılanacak.
    7. Vahhabi dininden yüz çeviren ulemanın gizlendikleri yerler ihbar edilecek.
    8. Kale muhafazasına tayin edilecek vahhabilerin kaleye girmelerine rıza gösterilecek.
    9. Dayatılan emir ve yasaklar, her ne kadar zor da olsa, hulus-u kalple kabul edilip uygulanacak ve vahhabi Emirleri’ne son derce hürmet ve saygı gösterilecek.
    Medine’liler de, bunalmış olduklarından, bir şey diyemediler. Anlaşmanın sekizinci maddesi gereğince Bedây’m adamlarından yetmiş kişiye, Medîne kalesini teslim ettiler. Anlaşmanın üçüncü maddesi, Medine’deki türbelerin yıkılması idi. İşkencelerden kurtulabilmek için, Medine’liler Suud bin Abdülaziz’in dayanılmaz tekliflerini ve anlaşmada bulunan emirleri, istemeyerek yaptılar.
    İstanbul’a yazılan yardım mektuplarına bir cevap alınamadı. Medine halkı, üç sene işkence altında kaldı.
    Aynı vahhabi eşkıyalarının yaptığı gibi, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Mekke’de Peygamberliğini ilan edip Müslüman olanlar çoğalmaya başlayınca Müşrikler, Paygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’i davetinden vaz geçirmek amacıyla, aynı ambargoyu müslümanlara uygulamışlardı. Bu amaçla Haşimoğulları ve Muttalip oğulları ile konuşmama, kız alıp vermeme, ticaret yapmama kararı almışlardı. Müslümanlar bu dönemde Ebu Talip mahallesinde sıkışıp kalmışlar, büyük bir kıtlık ve acı çekmişler ve çocuklarmı kaybetmişlerdi. Bu dönemde, Ebu Talip ve Hazreti Hatice annemiz de üçer gün arayla yokluk ve kıtlıktan dolayı rahatsız olup vefat etmişlerdi. Resullah (Sallallahu aleyhi vesellem)
    Efendimize ve ashabına müşrikler tarafından yapılan bu uygulama da, vahhabilerin Medine’de yaptıkları gibi üç yıl sürmüştür. O gün müşriklerin yaptığını bu kez Medine’de, vahhabiler yapmıştır.
    Müslümanların, İstanbul’dan yardım geleceğine ümitleri kalmayınca, Müslümanlara daha fazla eziyet etmemesi için Suud’a tekrar mektup yazdılar. Bu mektubu, Hüseyin Şâkir ve Muhammed Segâyî adında iki kişi ile Deriyye’ye gönderdiler. Fakat Suud, Medine’lilerin, önce İstanbul’dan yardım istemiş olduklarını işittiğinden, elçileri kabul etmedi. Üç seneden beri sıkıntı ve işkence altında yaşamakta olan Medine’lileri daha çok sıkıştırmak ve hırpalamak için büyük bir haydut sürüsü ile Medine üzerine yürüdü.
    Suud, Medine’ye girince, henüz yıkılmayıp ayakta kalan türbelerin de yıkılmasını, hem de türbe bakıcılarının yıkmalarını emretti. Üç sene önceki anlaşmanın üçüncü maddesine göre; müslümanlar birçok kıymetli türbeleri önceden yıkmışlar ve mezarları yerle bir etmişlerdi. Ancak, büyük ve mübarek bildikleri birkaç türbeye dokunamamışlardı. Ancak bu türebeleri de, kendi hizmetkarları, ağlaya sızlaya yıkmağa mecbur kaldılar. Hz. Hamza (Radıyallahu anh)’nun Uhud’taki türbesinin bekçisi, çok ihtiyar olduğu için, bu işi yapamayacağını bildirince Suud; kendi kölelerinden birini, kubbeyi yıkmak için göndermiş. Bu kimse türbeyi yıkmak için kubbe üstüne çıkıp kubbenin alemine kuvvetli bir kazma vurduysa da, kazma elinden fırlayıp kendisi de yere düşüp öldüğünden Suud; kubbeyi yıkmaktan vazgeçip, yalnız kapısını yakarak gitmiştir.
    Vahhabiler, bu şekildeki büyük zaafların kabirlerini bu yöntemlerle yıkamayacaklarını anlayınca, Şeytan’m da yardımıyla sinsice bir fikir akıllarına geldi. Bu kabirleri yıkma işini kabirde yatan zarın akrabalarına zorla ve işkenceyle yaptırdılar.

    Bundan maksatları kabirdeki zatm kendi akrabalarına zarar vermeyeceğini düşündükleri
    içindi ve de öyle oldu.
    Sonra Medine halkını, kadın erkek herkesi toplayarak, Menaha meydanında kurdurduğu bir kürsü üzerine çıkıp bir konuşma yaptı. Medine’deki müslümanların kendisine itaat etmek istemediklerini, korkudan münafık olduklarını, eskisi gibi müşrik kalmak istediklerini ve yüzlerinde (güya) hidayet nurunun olmadığını söyledi. Sonra, kalede sığınmış olanların da gelip boyun bükmelerini, gelmeyenler için Taif’te yaptırmış olduğu işkencenin bunlara da yapılacağını, çok çirkin sözlerle anlattı.
    Vahhabiler tarafından, Medine’nin kale kapıları da kapatıldığı için, herkes korkmuştu. Taifliler gibi işkence ile öldürüleceklerini anlamışlardı. Çocuklarının gözlerinden öperek, kadınlarına da veda edip helalleşerek Menaha meydanında toplandılar. Medîne-i Münevvere’de o zamana kadar, böyle bir kara gün görülmemişti. İlk defa böyle bir eziyet ve işkenceye maruz kalıyorlardı. Rasulullah (Sallallahü aleyhi vesellem)’in bereketi ile, Allah’u Teâlâ, Medine şehrini kana boyamaktan korudu.
    Suud; Edebe, hayaya sığmayan çok çirkin ve kötü sözlerle müslümanlara hakaret ettikten sonra, Medine kalesine eşkıyâsmı yerleştirdi. En güvendiği Hasan Çavuş adındaki birini de Medine’ye vali bırakıp, kendisi Deriyye’ye gitti. Daha sonra hacc zamanmda Mekke’ye gidip, hac yaptıktan sonra, tekrar Medine’ye geldi. Ahmed bin Ebu’n-Nasr adında bir vahhabiyi de Medine’ye kadı tayin ederek hisar kapılarını kapattı ve Rasulullah (Sallallahü aleyhi vesellem)’i ziyaret için gelen kafilelerin, Ravza-i Mutahha-ra’ya yüz sürmelerine mani oldu. Ravza-i Mutahhara’yı ziyaret amacıyla çok uzak beldelerden büyük sıkıntılar çekerek aylarca yolculuk yaparak gelen hacılar:
    “Eğer bir gece daha burada kalırsanız, bütün mal ve eşyalarınız vahhabiler tarafından yağmalanacak ve hepinizde öldürüleceksiniz,” şeklinde kendilerine yapılan uyarıları dikkate alarak, tekrar Şam yolunu tuttular.
    Şam kafilesi, Medine’den birkaç konaklama mesafesi ayrılmıştı ki, Suud; Şer-i Mahkeme binasına geldi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in Mübarek Türbesinde ve Mescid-i Nebevi hazinesinde bulunan ve bin seneden beri çeşitli islam sultanları, kumandanları, sanatkarları ve ilim adamları tarafından ve bütün islam dünyasından seçilerek ve özenerek gönderilmiş olan çok kıymetli hediyeleri, tarihi sanat eserlerini; altınlar, cevherler ve kıymetli taşlarla işlenmiş paha biçilmez eşyaları ve seçme mushaf ve nadide kitapların, yağmalanmasını emretti. Bu edepsizlikten ve müsltimanlara karşı olan kin ateşi sönemeyince, yıkılmaktan kurtulmuş olan, Ashâb-ı Kiram’in ve şehitlerin türbelerini yıktırdı.
    Daha sonra vahhabilerin emiri Suud, Medine halkını, Mescid-i Nebevi’ye topladı ve Mescid kapılarını kapatıp, kürsüye çıkarak şöyle dedi:
    “Ey cemâat! Size nasihat vermek ve emirlerime uymanızı tenbih etmek için buraya topladım. Ey Medine halkı! Bugün dininiz tamam oldu. Müslüman oldunuz. Allah’ı sevindirdiniz. Artık babalarınızın, dedelerinizin bozuk olan dinlerine özenmeyiniz! Allah’ın onlara rahmet etmesi için duâ etmeyiniz! Onların hepsi şirk üzere öldüler. Müşrik idiler. Allah’a nasıl ibâdet edeceğinizi, nasıl duâ edeceğinizi, din adamlarımıza verdiğim kitaplarda bildirdim. Din adamlarımın bildirdiklerine uymayanlarınız olur ise, mallarınızın, çocuklarınızın, kadınlarınızın ve kanınızın, askerim için mubah olduğunu biliniz! Hepinizi zincire bağlayıp, işkence yaparak öldüreceklerdir. Peygamberin türbesi önünde, dedelerinizin yaptığı gibi salât ve selâm söylemek için saygı ile durmak, vahhabilik dininde yasaktır.
    Türbe önünde durmayıp, geçip gitmeli. Giderken yalnız,
    (Esselâmü alâ Muhammed) demelidir. Peygambere saygı, imamımız Muhammed bin Abdülvehhab’m içtihadına göre bu kadar yeterlidir/’1
    Suud; bu ve bunlara benzer daha birçok yazamı-yacağımız çirkin ve kaba sözleri söyledikten sonra, Mescid-i Saâdet’in kapılarını açtırdı. Oğlu Abdullah’ı Medine’ye vali bırakıp, kendisi tekrar Deriyye’ye gitti. Bundan sonra, Abdullah bin Suud’un Medine’deki müslümânlara etmediği fenalık kalmadı.
    İbn-i Mes’ud (Radiyallahu anhu)’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Bu ümmette dört büyük fitne olacak. Sonuncusunda kıyamet kopacaktır/’2
    Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) bu Hadis-i Şeriflerinde kıyamete kadar meydana gelecek dört mühim fitneden bahsetmektedir. Bu fitnelerin genel Özellikleri Taberani’nin İmran bin Husayn (Radiyallahu anhu)’dan nakledilen şu Hadis-i Şerifte bildirilmiştir:
    “Dört büyük fitne olacak, birincide kan helal edilecek (müslümanların kanı), ikincisinde hem kan hem mal helal edilecek, üçüncüsünde ise hem mal, hem kan, hem de ırz namus helal edilecek, dördüncüsü de deccal fitnesidir.3
    1 Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-i-Medine) h. 1304/m. 1887-İstanbul, s. 16-
    26 arasından alınmıştır.
    2 Sünen-i Ebu Davud, Fiten 1.
    3 Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şehri, Akçay yay. Ankara-1993,1. Baskı. XIII, 419.

    Vahhabilerin dayanılmaz zulümleri, mukaddes hicaz bölgesi halkı ile çocukları arasında “Darb-ı Mesel”1 haline gelmiştir. Birinin zalimliğinden söz edileceği zaman vahhabilere benzetilir. Yaramazlık eden çocuklar, “vahhabi geliyor” diye korkutulurdu. Görüldüğü üzere vahşetleri o kadar ileri seviyelere ulaşmıştır ki halk arasında bu tür söylemlerin yayılmasına neden olmuştur.
    Suud; Londra’da hazırlanan planları, İngilizler’den aldıkları emirler ile silah ve altınlarını kullanarak uyguladı.
    Yukarda anlatılan, vahhabilerin Taif, Mekke ve Medine’de müslüman halka karşı yaptıkları zulüm ve işkenceler; o dönemde Fransa adma casusuluk yapan Jean RAYMOND tarafından, Fransa hükümetine yazdığı 1806 tarihli raporunda da benzer şekilde anlatılmaktadır. Bu rapor daha sonra “Napoleon dergisi” direktörü M. Edouard DRIAULT tarafından kitaplaştırılıp, günümüzde de Dr. Ramazan Adıbelli tarafından Türkçe’ye tercüme edilip “Bir Fransızın Gözüyle Vahhabilerin Ortaya Çıkışı” adı altında basılmıştır.2
    1 Darb-ı Mesel: Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak söylenmiş ve halka mal olmuş,
    öğüt verici nitelikte söz.
    2 Jean Raymond, “Bir Fransızın Gözüyle Vahhabilerin Ortaya Çıkışı,” Tercüme: Dr.
    Ramazan Adıbelli, Dipnotlar ve sunum: yrd. Doç. Dr. Vehbi Ecer, Karahan Kitabevi,
    Adana-2010.

  7. HARAMEYN’İN OSMANLI DEVLETİ TARAFINDAN VEHHABİLERDEN TEMİZLENMESİ
    Aşağıdaki bilgiler Osmanlı Resmi Tarihçisi Ahmed Cevdet Paşanın, Tarih-i Cevdet ve Dr. Sayın Dalkıran’ın ‘Tarih-i Cevdet’te İslam Mezhepleri’1 adlı makalesinden özetlenerek alınmıştır.

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Ahmed Cevdet Paşa, Mekke Şerifi tarafından İstanbul’a gönderilen yardım çağrılarına, Osmanlı Devletinin tam cevap vermemesinin nedenlerine şöyle değinir:
    – Vahhabiler üzerine çok büyük bir hazırlık yapılması gerekliydi. Ancak Avrupa’nın karışıklığı buna engel olmakta idi. Hicaz’da bulunan kuvvetlerle bu iş yapılmak istenilmişse de, oradaki askeri gücün yetersiz olması nedeniyle, vahhabiler güçlerini arttırmaya devam etmişlerdir.
    Daha sonra Osmanlı devleti tarafmdan hacc yolunun açılması önemli bir mesele olduğundan 1807 yılında Mekke ve Medine’nin kurtarılması görevi Mehmet Ali Paşa’ya verilir. Mehmet Ali Paşa, gerekli hazırlıkları yaparak oğlu Tosun Paşa’yi 1810 yılında Hicaz’a gönderir. Mekke emiri Şerif Galib Efendi, vahhabilerden çekindiği için bir taraftan onlara yardım ederken, diğer taraftan da Mehmet Ali Paşa’ya haber göndererek Mısır ordusu Hicaz’a geldiğinde yardım edeceği hususunda söz verir. Dediği gibi de yapar.
    2 Aralık 1812 tarihinde Tosun Paşa, Medine’yi tekrar vahhabilerden geri alır. Daha sonra Şerif Galib’in de yardımıyla Mekke ele geçirilir. Mekke ve Medine’nin kurtarıldığı haberi duyulunca, İstanbul’da bir hafta top şenliği yapılması ferman edilir.
    1 Bu kitaplarla ilgili yukarıda geniş bilgi verildi.
    Mekke’nin vahhabilerden kurtarılması sonucunda Kabe’nin anahtarı önce Mehmet Ali Paşa’ya, daha sonra da Halife 11. Mahmud’a teslim için İstanbul’a gönderilir.1
    Daha sonra İbrahim Paşa komutanlığında Deriyye kalesi üzerine her taraftan hücum edilir ve Abdullah bin Suud, dört oğlu, Muhammed bin Abdulvahhab’m oğlu ve diğer yakınları, (Eylül 1818’de) tamamen ele geçirilir.2 Bu zafer müjdesi Mısır’da duyulunca; kaleden yüz top atılıp, yedi gün yedi gece bayram yapılır. Her taraf bayraklarla donatılıp, minarelerde tekbirler getirilerek, münâcatlar okunmuştur. Abdullah bin Suud yakalandıkdan sonra, müslümanlara işkence yapan eşkiyalar ile birlikte Mısır’a gönderildi. Sayılamayacak kadar çok seyirci arasında Kahire’ye getirildiler. Daha sonra da birkaç rütbeli adamları ile beraber deniz yoluyla İstanbul limanına getirilir. Abdullah ve arkadaşları Bostancıbaşı hapishanesine götürülerek, sorguya çekilir ve 1819 yılında Yalı Köşkü önünde idam edilirler.3 Mehmet Ali Paşa ve İbrahim Paşa, kılıç, kaftan ve kendilerini öven bir ferman ile ödüllendirilirler.4
    Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz:
    ”Benden sonra serler ve fesatlar olacak. Her kim birlik içinde olan Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem) ümmetinden olan emirden ayrılarak tefrika (ayrılık) çıkarırsa, onun boynunu kılıçla vurun. Bir rivayette de; öldürün/’5 diye buyurmuştur.
    1 Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, X, 101-102.
    2 İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, istanbul 1972, IV, 102.
    3 Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, XI15-16.
    4 Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, XI, 16.
    5 Sahih-i Müslim, İmaret 59, Sünen-i Ebu Davud, Sünnet 30

  8. OSMANLIYA KARŞI İKİNCİ AYAKLANMALARI
    Şerif Hüseyin vakası ve vahhabilerin İngilizlerle ittifak yaparak Osmanlıya karşı ikinci ayaklanmaları ve mukaddes toprakların Osmanlı’nın elinden çıkması:

    Arabistan yarımadası, Mısır fatihi ve ilk Türk Halifesi Yavuz Sultan Selim Han’ın 1517 senesinde o topraklara girmesinden itibaren Osmanlı’ların idaresinde kaldı. Şehirler tam bir huzur ve rahatlıkla idare edildi ise de, göllerdeki göçebe ve cahil halk, kendi emirlerinin idaresi altmda bırakılmışdı.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Bu emirler, ara sıra isyan ederdi. Daha sonraları bunlarm çoğu vahhabi oldular. Halka saldırmağa, müslümanları soyup öldürmeğe de başladılar. Hatta uzak beldelerden, sırf hacc ibadeti için gelen hacıların, yollarım kesip, soyarlar ve öldürürlerdi.
    1812 den 1919 yılma kadar vahhabiler Harameyn’i yeniden ele geçirmek istedilerse de, Osmanlı’nın sayesinde başarılı olamamışlardır. Tâki Şerif Hüseyin’in İngilizlerin oyununa gelmesine kadar. Harameyn Osmanlı’nın kontorlünde idi. Ancak 1919 yılından günümüze kadar o mübarek topraklar, İngilizler’inde desteği ile Osmanlı’nm, kontrolünden çıkmıştır.
    Bu mukaddes beldeleri, Yavuz Sultan Selim Han 1517 yılında Memlüklerden devraldığında, kendisine “Mekke ve Medine’nin hakimi” diye seslenen hatibin sözünü keserek, “Mekke ve Medine’nin hadimi (hizmetkâri)” seklinde hitap edilmesini emretmiştir. Hakikaten bu anlayışa uygun olarak Osmanlı’lar, 1517 yümdan 1919 yılınm ocak ayma kadar tam 402 yıl Mekke ve Medine’ye büyük bir aşk ve bağlılıkla hizmet etmişlerdir. Ne yazık ki bu kutlu görev Şerif Hüseyin’in, İngilizler’in oyununa gelip onlarla işbirliği yapması ile birbirini izleyen olaylar neticesinde sona ermiştir.
    Şerif Hüseyin 1854’te İstanbul’da doğmuş olup Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin soyundan geldiği kabul edilen Mekke şerifleri ailesindendir. Osmanlı’nın çok büyük izzet ve ikramını görmüştü. 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra Hicaz Valisi ve Mekke Şerifi olarak, Arabistan’a gönderildi. Şerif Hüseyin, İngilizler tarafından bütün Arapları bir bayrak altmda toplayarak, en büyük Arap Kralı, hatta imparatoru olacağına inandırılmıştı. İngilizler, onun arzularından yararlanarak, Osmanlı’ya karşı ayaklandığı takdirde kendisine para, silah, cephane, erzak, kısaca ne lazımsa sağlayacaklarını, yardım edeceklerini ve belirli sınırlar içinde bağımsız bir Arap devleti kuracaklarını vaadetmişlerdi.
    İngiltere gerçekleştirdiği sanayi inkılâbıyla beraber, sömürgecilik faaliyetlerini de hızlandırmış; sömürgelerine giden yolun güvenliği açısından Akdeniz’i ve Ortadoğu’yu mutlak surette elinde bulundurması gerekiyordu. İngiltere bu amaçla, dünyanın en zengin petrol yataklarının bulunduğu Musul-Kerkük hattını ele geçirmek için Ortadoğu’ya, meşhur casus Thomas Lawrence’yi gönderdi. Çünkü Lawrence, daha önce bölgede arkeolojik araştırmalar adı altında petrol etüdü yapmış, bölge halkının örf ve adetleri, sosyal ve folklorik yapısı hakkında bilgiler elde etmişti. Lawrence, bu çalışmaları sırasında Arapça’yı da mükemmel derecede öğrenmişti. Lavvrence; Sina, Gazze ve Akabe’de Osmanlı sınırlarının haritasmı hazırlayan bir ekiple çalışmıştı. 1. Dünya Savaşı çıkınca teğmen rütbesiyle Kahire’ye gönderildi. İngiliz istihbarat Teşkilatı İntelligance Service’nin Arab şubesinde çalıştı. Esirleri sorgulama, harita çizme, diğer ajanlardan gelen bilgileri değerlendirme, casus yetiştirme ve yerleştirme gibi görevlerde bulundu. Osmanlı ordusunu tanıtan bir el kitabı hazırladı. Şerif Hüseyin ve oğulları Emir Ali, Emir Abdullah ve Emir Faysal ile dostluk kurdu ve bu dostluğu ilerletti.
    İngilizlerin bölgedeki siyasi temsilcisi W. Shakespear, 1914 şubatında Riyad’a gelmiş, bu vesileyle İngilizler ile SuudTar arasında sıcak yakınlaşmalar tesis edilmişti. I. Dünya Savaşı çıkınca bu dostluk daha da pekişti. Osmanlı’nm ittifak çağrısına red cevabı veren İbni Suud, bunun hemen arkasından, Osmanlı heyeti hala Riyad’da iken, İngilizlere ittifak teklifinde bulundu. Artık büyük savaşta Osmanlı’nm Necid valisinin safı belli olmuştu. Bu birliktelik, İbni Suud’a İngiltere-Hindistan İmparator-luğu’nun şövalyelik nişanı verilmesiyle pekiştirildi.1
    İbn-i Suud, İngilizlerle yaptığı bir toplantıda, Hıristiyanlarla ilgili bazı Kur’an âyetlerini okumuş, sonrada Philby’e dönerek: “Kendisini kuzeni saydığını, zira hıristiyanların İshak Peygamber, Araplarında İshak’m kardeşi İsmail Peygamber evladından olduklarını, Türkler’in (yani Osmanlılar’ın) ise Tatar kökenli evlad-ı iblis’ten olduklarını ifade etmişti.”2 Bu ırkçı söylemler ise vahhabilerin Türklere, dolayısıyla Osmanlı’ya karşı olan kin ve nefretlerinin bir göstergesidir.
    Osmanlı’nın çekilmesinden sonra İngiliz askerleri, çöldeki bedevileri örgütleyip, silahlı bir ordu haline getiren İngiliz casusu Lawrence’in komutasmda Harem-i Şerifi bastılar. 1914 yılında İngiltere adma casusluğa başlayan Lawrence, Arapların davasım içtenlikle benimsemiş görünerek, kendini bu çevrede kabul ettirdi ve özellikle bedevi Arapları Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklandırarak, buraları İngiltere sömürgesi haline getirebilmek için çalıştı. 1917’de Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’m irtibat subayı oldu. Şerif Hüseyin ve oğluyla beraber İngiliz generali Alenby’nin kuvvetleriyle işbirliği yaptı.
    1 Doç. Dr. Büyükkara, İhvan’dan Cüheyman’a Suudi Arabistan ve Vehhabilik, s. 46.
    2 Doç. Dr. Büyükkara, İhvan’dan Cüheyman’a Suudi Arabistan ve Vehhabilik, s. 48.

    İngilizler, kendi lehlerine çalışması şartıyla Şerif Hüseyin’e bağımsız Hicaz Krallığı Devleti kuracaklarını, kurulacak olan bu devletin başına da kendisini getireceklerini vaad ettiler. Kurulacak olan sözde devletin sınırları bütün Arap Yarımadası, Irak ve Suriye’yi kapsıyordu. Tabi ki bu, kağıt üzerinde kalacaktı. İngiltere Şerif Hüseyin’e ve oğullarına gereken askerî ve mâlî yardımı yaptı. Amaç, Orta doğudaki otorite boşluğundan yararlanarak Filistin’de bir İsrail devleti kurmaktır.
    Şerif Hüseyin, 5 Haziran 1916’da Osmanlı’ya baş kaldırdı. Şerif Hüseyin’in isyanının iki amacı vardır: Birincisi, Arapları Osmanlı hâkimiyetinden kurtararak bağımsız bir Arap devleti çatısı altında toplamak; ikincisi ise hilafeti ellerinde bulunduran Osmanlı’ların Kureyş soyun-dan olmadığım, kendisinin ise Kureyş soyundan olduğunu öne sürerek hilafeti ele geçirmek. Şerif Hüseyin, kendisine bağlı bedevi dediğimiz cahil, kaba, eşkiyalıktan başka bir şey bilmeyen, çöllerde yaşayan bedevi Araplar’la harekete geçti. Bu bedeviler Şam-Hicaz demiryolunu tahrip ettiler, telgraf ve telefon hatlarını kesip köprüleri yıktılar, karakolları bastılar. Şam’dan Medine’ye giden trenlere saldırılar düzenlediler. Bütün bunların amacı, isyanı bastırmaya gelecek olan Osmanlı takviye birliklerinin isyan bölgesine ulaşmasmı önlemekti. Vur-kaç taktiği ile gerilla savaşları düzenleyerek Türk birliklerine ağır kayıplar verdirdiler.
    6 Temmuz 1917’de Akabe limanmı ele geçirdiler. Kurulacak olan sözde Hicaz Krallığı Devletinin başına Şerif Hüseyin’in getirileceğinin vaad edilmesi nedeniyle diğer Arap kabile emirleri isyana destek vermedi. İsyan Şerif Hüseyin ve oğullarıyla sınırlı kaldı. İşte yıllardan beri “Araplar bizi arkadan vurdu” sözünün tarihsel geçmişi yukarıda ifade edildiği gibidir.
    Aslında ehli sünnet görüşünde olan Araplar; I. Dünya Savaşı boyunca Osmanlı ordusunda, omuz omuza Çanakkale’den itibaren her cephede savaşmışlardı. Hatta İstiklal Savaşmda, Aydın cephesinde Mehmetçikle yan yana Yunanlılara karşı savaşarak şehit düşen Araplar vardır. I. Dünya Savaşında hiçbir Arap beldesinde; ne Irak, ne Suriye, ne Lübnan, ne Yemen, ne de Filistin’de Osmanlı’ya isyan eden tek bir Arap görülmemiştir. İsyan eden sadece vahhabiler ve Mekke Emiri, Şerif Hüseyin idi.
    Şerif Hüseyin isyanından sonra ülkemizde İngiliz ajanları tarafından bilinçli olarak, “Araplar bizi arkamızdan vurdu,” algısını oluşturulmuşlardır. Bu durumu fırsat bilen misyonerler, arap düşmanlığını körüklemek için siyah köpeklere arap arap diye çağırma, hamam böceğine kara Fatma, karışık işlere arap saçı, yalan söylüyorsam arap olayım gibi ifadelerle hep bu amaca yönelik üretilmiş fitne mahsûllerini halkımız arasında yaydılar. Halbuki gerçek müslümanm araplarla bir alıp veremediği olamaz. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in ehlibeytinin ve ashabının düşmanı bizim de düşmanımızdır. Onların dostu hangi dilden ve ırktan olursa olsun baş tacımızdır. Dolayısıyla dünya ahirette dostumuz ve din kardeşimizdir.
    Medine’yi savunan Fahrettin Paşa ve askerleri bir taraftan düşmanla, diğer taraftan açlık ve hastalıkla mücadele ederken, Kanal Harekâtı felaketle bitmiş, Filistin elden çıkmış ve en yakm Osmanlı kuvvetleri Medine’den 1300 km. uzakta kalmıştı. Bu sırada Osmanlı Devleti mağlup olmuş ve 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’ni imzalamıştı. Mütarekenin 16. maddesine göre teslim olması gereken Fahrettin Paşa buna yanaşmadı.
    Medine’dekiler ise, her tarafla irtibatları kesilmiş olduğundan mütarekeden haberdar değillerdi. Olup bitenleri telsiz vasıtasıyla takip eden Fahrettin Paşa, Kızıldeniz’de demirleyen bir İngiliz torpidosu mütareke şartlarını kendisine bildirdiği halde buna cevap vermedi. Ayrıca hükümetin Mondros Mütarekesi’ni tebliğ etmek üzere gönderdiği yüzbaşıyı hapsederek, İstanbul’u da cevapsız bıraktı.

    Bir yandan İngilizler, bir yandan Medine’yi kuşatmış olan Şerif Hüseyin’in kuvvetleri Medine’nin bir an önce teslim edilmesini istedilerse de, bu isteklerine Fahrettin Paşa karşılık vermedi. Hükümet, İngilizler’in baskısı üzerine bu defa padişahın imzasını taşıyan bir teslim emrini Adliye Naziri Haydar Molla ile Medine’ye gönderdi. Fahrettin Paşa bu emri de dinlemedi. Askerlerin çoğunun hasta olmasına; cephane, ilaç ve giyecek stoklarının bitmesine rağmen direnmeyi sürdürdü. Ancak sonunda kendi subaylarının baskısı ile teslim olmaya rıza gösterdi.
    Fahrettin Paşa, elinde bulunan son derece kısıtlı imkanlarla Medine’yi iki yıl yedi ay boyunca müdafaa etti. Önce Medine ve çevresinde bir güvenlik hattı oluşturmak için Asar Boğazı, Bir-i Derviş, Bir-i Abbas ve Bir-i Reha mevkilerini asilerden temizledi. 29 Ağustos 1916’da Medine çevresinde 100 kilometrelik bir emniyet şeridi meydana getirilmiş oldu. Fahrettin Paşa, Medine’yi savunabilmek için İstanbul’dan devamlı takviye kuvveti istiyor ama Osmanlı hükümeti de, onun isteklerine cevap verebilecek durumda olmadığım bildiriyordu.
    Osmanlı hükümetinin Hicaz’ı kısmen boşaltma kararı alması üzerine, Fahrettin Paşa yağma ihtimaline karşı Medine’de, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in mübarek ravzasmda bulunan mukaddes emanetlerin İstanbul’a nakledilmesini teklif etti. Sorumluluk kendisinde olmak şartıyla, teklifi hükümet tarafından kabul edildi. Fahrettin Paşa bir komisyon kurarak tek tek kontrol ettirdiği otuz parçadan oluşan mukaddes emanetleri 2000 askerin koruması altında İstanbul’a gönderdi.
    Böylece 1517’den Ocak 1919’a kadar tam 402 yil süren, Osmanlı hadimiyeti (hizmetkarlığı) hazin bir şekilde sona ermiş oldu. Medine’den ayrılmadan önce, Fahrettin Paşa ve fedakar askerleri son defa Harem-i Şerifi ziyaretle Ravza-i Mutahhara’ya yüzlerini, gözlerini sürerek dualar ede ede veda ziyareti yapmışlardır. Fahrettin paşa, Medine’den ayrılırken RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizle ilgili şu kasideyi yazmıştır.
    Bir Ulu’1-emr idin emrine girdik Ezelden bey’atli hakanımızsm Az idik sayende murada erdik Dünya ve ahiret sultanımızsm
    Unuttuk İlhan’ı Kara Oğuz’u İşledik seni göz bebeğimize Bağışla ey şefi’ kusurumuzu Bin küsur senelik emeğimize
    Suçumuz çoksa da sun’umuz yoktur Şımardık müjde-i sahabetinle Gönlümüz ganidir, gözümüz toktur Doyarız bir lokma şefaatinle
    Nedense kimseler dinlemez eyvah O kadar saf olan dileğimizi Bir ümmi isen de ya Rasulallah Ancak sen okursun yüreğimizi
    Suları tükendi gülaptanlarm Dinmedi gözümüz yaşı merhamet Külleri soğudu buhurdanların Aşkınla bağrım yakmada millet
    Ne kanlar akıttık hep senin için O Ulu Kitab’m hakkıçün aziz Gücümüz erişsin ve erişmesin Uğrunda her zaman döğüşeceğiz
    Yapamaz Ertuğrul Evladı sensiz Can verir cananı veremez Türkler Ebedi hadimü’l-Harameyniniz Ölsek de ravzanı ruhumuz bekler

    Bütün bunlar olurken İngilizler, Şerif Hüseyin’den habersiz Fransız’larla tarihe Sykes-Picot anlaşması olarak geçecek olan gizli bir antlaşma yapmış, Şerif Hüseyin’e vaad edilen topraklar, İngiltere ve Fransa arasında daha önceden paylaşılmıştı. Şöyle ki; Suriye ve Lübnan Fransız’lara; Ürdün, Filistin ve Irak’ta İngiliz mandasına verilmişti. Ayrıca İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour, 2 Kasım 1917’de bir beyanname yayınlayarak Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasını istediklerini belirtiyor. Bu beyanname tarihe “Balfour Deklarasyonu/’ olarak geçecektir.
    İngiltere’nin Şerif Hüseyin’e oynadığı oyun bu kadarla da kalmadı. İngiltere, bir yandan da Necid emiri Abdulaziz bin Suud ile görüşmelere girişti. Bu görüşmeler sonunda İngilizler, Necid toprakları ve Basra Körfezi’nin güney kıyılarında (Kuveyt hariç) İbn-i Suud’un bağımsızlık ve egemenliğini tanıdı. Halbuki bu topraklar, daha önce İngiltere tarafmdan Şerif Hüseyin’e vaad edilmişti. Bütün bunların ötesinde Osmanlı Devleti’nin, İngilizlerin oynadığı bu oyunları Şerif Hüseyin’e bildirmesi, Rusya’da 1917 ihtilali ile iktidarı ele geçiren Bolşeviklerin gizli antlaşmaları dünya kamuoyuna açıklamaları hiçbir şeyi değiştirmemiş ve Şerif Hüseyin, İngilizler tarafından tekrar tekrar aldatılmıştır. Dahası İngilizler, savaş sonunda Şerif Hüseyin’i hilafete dair isteklerinde de yalnız bırakmışlar, bu konudaki vaadlerini o günkü özel şartlar öyle gerektirmişti, diye açıklamışlardır.
    İsyanm ardından Şerif Hüseyin, önce Medine Emiri, sonra da Cidde’de Kral oldu. Ancak Krallığının üzerinden çok geçmeden Abdulaziz İbn-i Suud ile arasmda bir liderlik mücadelesi baş gösterdi. Zira İngilizler bir yandan Şerif Hüseyin’e ümit verip onu iktidara koştururken, diğer yandan Muhammed bin Abdulvahhab aracılığıyla meydana getirdikleri batıl vahhabi görüşlerini Suud’larm yaşadıkları bölgelerdeki halklara empoze ediyorlardı. Maksat hep aynıydı. Osmanlı’nm hilafetine son verip, İslam’ın temel esaslarına ters bir itikat oluşturmak.
    Şerif Hüseyin, İbn-i Suud ile giriştiği liderlik mücadelesinde yenilir. Kıbrıs’a sürülür ve orada ölür. O’nun ölmeden önce söylediği şu sözler oldukça düşündürücüdür: “Bu, bizim başımıza gelenler ekmek kapımız, koruyucumuz ve asırlar boyu Efendimiz olan Osmanlı Devletine karşı işlediğimiz günahların, giriştiğimiz isyanların ilahî bir cezasıdır.”
    Böylece İngilizlerin Ehl-i Sünnet akaidine zıt bir itikadın yayıldığı halifesiz bir Ortadoğu ortaya çıkarma gayeleri hedefine ulaşmış oluyordu. Şerif Hüseyin’i halife yapma vaadiyle Osmanlı’ya karşı kışkırtan İngilizler, gayet iyi biliyorlardı ki, Ehl-i Sünnete ters itikadi prensiplerin benimsendiği ve halifelik makamının olmadığı bir Ortadoğu ve Hicaz Bölgesi için, Osmanlı’nın buralardan atılması şarttı. Bu maksatla önce Şerif Hüseyin’i kullanmış, daha sonra da ona karşı İbn-i Suud’u desteklemişlerdir. Böylece Osmanlı buralardan çekilmek zorunda kalmış, halifelik kalkmış ve vahhabilik bu topraklarda yayılmıştır. Şerif Hüseyin’in ise, hatasını ve halifeye karşı çıkmakla İngiliz oyunlarına alet olduğunu anladığında, iş işten geçmiştir.
    İngilizler, ilk başta Şerif Hüseyin’i destekler gibi gölündüler ve amaçlarma ulaşıncaya kadar her türlü yardımı yaptılar. Ancak Mekke ve Medine Osmanlı’nın elinden alınınca, İngilizlerin hesabı değişti. Aslmda başından beri hesapları buydu. Ancak esas gayelerini sakladılar. Netice’de Şerif Hüseyin, Ehli Beyt’ten olup ehli sünnet itikatmdandı. Yaygm olan ehli sünnet itikadmda olanlar da, ehli beyte büyük önem veriyorlardı. İngilizler bu durumu da çok biliyorlardı. İngilizler Osmanlı ve dolayısıyla ehli sünnet itikadma karşı savaş açtıklarından dolayı, bu düşüncede olan Şerif Hüseyin’i istemediler. Bunun yerine halkın tercih etmediği, ehli sünnet karşıtı, batıl vahhabiliği tercih ettiler.

    İlerleyen yıllarda Şerif Hüseyin’in halkın desteği ile güçlenip kendi kontrollerinden çıkma olasılığı çok yüksekti. Vahhabi inancmda olan Suud ise azınlık bir grup olup sürekli kendilerine bağımlı olacağından Şerif Hüseyin’den vazgeçerek Haremeyn’in yönetimini Suud kabilesine vermişlerdir.
    Aslında asırlardan beri yazılan ve oynatılan oyun hep aynıdır. Oyunun ilk aşaması; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in sevgisini, sünnetlerini ve maneviyatı ortadan kaldırmaktır. Bu oyunun yazarları ise Hempher’-lerin, Lawrens’lerin arkasmdaki İngiliz, Fransız ve Yahudi-lerdir. Figüranlar ise ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. İslam ülkelerinde vahhabiler ve benzer gruplar aynı oyunu sergilemektedirler. Hatta bu vahhabi fikrini yaymaları için akademik kariyer yaptırmak suretiyle sırf bu işle görevli özel adamları yetiştirip ülkemizde önemli makamlara getirtmiş ayrıca ilahiyat fakültelerinde profesör olarak atamışlardır. Bunlar sadece profesör olarak da değil, bazen tarikat şeyhi, bazen cemaat lideri, bazen hoca, bazen de araştırmacı yazar olarak karşımıza çıkarlar ve medyada halka çok derin bilgilere sahip muteber alimler gibi gösterirler. Ancak sorulan sorulara delilsiz cevaplar vererek sadece kendi fikirlerini söylerler. Hiç bir fikirlerini Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şeriflerle destekleyemezler, ancak bazı Ayet-i Kerime’lerinde manalarını kasıtlı olarak çarpıtıp söylerler. Hatta kafirler için inmiş Âyet’leri müslümanlar için inmiş gibi göstermeye çalışırlar.
    Bu profesörler televizyonlarda ben vahhabiyim demezler ancak Vahhabilikle ilgili bütün yalan yanlış fikirlerini söylerler. Abdulkadir Geylani, Muhammed Bahattin Nakşibendi, Seyyid Ahmed el Rıfai, Muhiddin Arabi, Hacı Bayram-ı Veli, Yunus Emre ve Mevlana Celalettin Rumi hazretleri gibi ismini sayamadığımız, bütün müslümanlar tarafmdan takdir edilip örnek alman tasavvuf alimlerinin tamamına iftiralar atıp hakaret ederler.
    Aynı şekilde bizlere büyük alimler diye servis edilen ve batıl görüşleriyle meşhur olan; İbni Teymiye, İbn-i Kayyım, Cemalettin Efgani, Muhammed Abduh, Reşit Rıza, Seyyid Kutup, Mevdudi gibi vs. vahhabiligin temel kaynaklarmı oluşturan bu adamları överek ön plana çıkartırlar. Halbuki bu adamlardan Efgani’nin masonluğa intisabı kesindir ve ömrünün sonlarma kadar bu gizli ve esrarlı teşkilata mensubiyetini sürdürmüştür. Bununla da kalmamış çevresindeki yakın dostlarınmda masonluğa girmelerine vesile olmuştur. Efgani’nin yakın dostu olan Reşid Rıza dahi kendi yazdığı bir kitabında Muhammed Abduh’u kastederek; “üstazımızm ve imamızın masonluğa girişi” başlığı altında bir yazı kaleme almıştır.1 Aynı şekilde Seyyid Kutub’un da, İngiliz ajanı olduğu açığa çıkmca, dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abd’un-Nasr tarafından, 1966 yılmda idam edilmiştir.
    Arabistanm sünni alimlerinden Dr. Muhammed Abduh Yemani de, bu hususta; “Peygamber Böyle Sevilir” adlı kitabında, “Akademik Unvanlara Dikkat” başlığı altmda oynanan oyunu şöyle anlatmaktadır2:
    Hiç kuşkusuz, aklı başmda her insan, bu başı boşluğa bir son vermenin ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in temiz sünnetine dil uzatan bu küstahlara haddini bildirmenin gerekliliğini kabul eder. Özellikle de, müslüman olduğunu iddia eden ve bu kisvenin altına gizlenerek ortalığı bulandırmaya çalışan gafillere… Dr. Hasib es-Samarrai, Dini Modernizm’in üç şövalyesi Cemaleddin Efgani-Muhammed Abduh-Reşid Rıza, Tercüme: AH Nar, Sezai Özel, Bedir Yay. İstanbul-1998, s. 128-129. Ayrıca bkz.: el-Üstaz’ül-İmam, Reşit Rıza ve Menar Dergisi, 11/401.
    1 Dr. Muhammed Abduh Yemani, Ashabın Rasulullah sevgisi, Tercüme: H. Mehmet Günay, Nun yay. 2. Baskı. İstanbul-2009, s. 29-33′ arasından özetlenerek alınmıştır.
    2 Şurası kesindir ki, bu insanlar belki gafletlerinden, belki cahilliklerinden, belki hinliklerinden, belki de maddi bir çıkar peşinde olduklarından, ne sebeple olursa olsun bu tür karışıklık ve desiseleri ortalığa yaymakla İslam düşmanlarına en büyük hizmeti yapıyorlar. Bu itibarla başta genç nesil olmak üzere bütün islam ümmetini bu tür tehlikelere karşı bilinçlendirmek ve onları iki de bir ortaya atılan bu gibi şüphelere karşı uyanık tutmak hepimizin görevidir.
    Bir de, üstad Fehmi Huveydi’nin pek isabetli olarak işaret ettiği gibi; Ezher gibi, islami ilimlerde araşürma yaptıran üniversitelerde verilen akademik ünvanlarm kriterlerini de yeniden gözden geçirmek gerekir. Nitekim, sünnete saldıran. Dr. Ahmet Suphi’de Ezher’den aldığı ilmi bir unvana sahiptir. Sünnete saldıran bu adam, “Şeytan’m insanoğlunu şaşırma ve günaha sevketme yollarından birisi işte bu Şeytani Hadislerdir. Şeytan, saptırmak istediği kimseleri bu hadislere yönlendirmekte ve sonra onu, bir zulüm ve bir iftira olarak dine yaymaktadır/’ diyerek kendi baül görüşüne (vahhabiliğe) ters düşen bütün Hadis-i Şeriflere; “Şeytani Hadisler/’ diyecek kadar sapıtmıştır. Üstelik sözünü ettiğimiz bu (batıl) görüşleri doktora tezinde de zikretmiş ve bunu Ezher hocalarına taktim etmiştir. Şüphesiz ki, bu hocalar bu tezi okumuş, sonra sahibine “iyi” derece ile doktor unvanını vermişlerdir. Fakat şunu belirtmek gerekir ki, gerçekten bu tezi okumuşlar ise bu çok büyük bir felakettir. Yok eğer okumadan bu ünvam vermişlerse, felaketin boyutu çok daha ürkütücüdür,”1 demek suretiyle oynanan oyunu haber vermiştir.
    Salman Rüsdi admdaki sapık bir kafir de: “Şeytan Ayetleri” adıyla yazdığı kitabında, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin bazı ayetleri kendi istediği gibi uydurduğunu iddia ederek islam dinine hakaret etmiştir. Vahhabi zihniyetinde olan Dr. Ahmed Suphi’de kendi
    1 Sahabede Peygamber Sevgisi adlı kitaptan alınan alıntı bura sona ermiştir.

    görüşüne ters olan bütün Hadis-i Şeriflere ”Şeytani Hadisler” deyip islam alimi görünerek islam dinine aynı hakareti yapmaktadır.
    Ezher üniversitesinin İslamiyet aleyhine yaptığı diğer bir olumsuzluk ise şudur: Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin hayatı ve islamiyetin ilk doğuşuna ait dönemi anlatan Çağrı filminin senaryosudur. Bu filmin senaryosu, Kahire’deki Ezher Üniversitesi tarafından, sayfa sayfa incelenerek çekimine onay verilmiştir. Filmin yönetmeni olan Suriye Asıllı Mustafa AKAT’ta televizyonda yaptığı bir konuşmada:

    – “Filmin, çekimler bitip Ezher üniversitesinde incelenip onaylandıktan sonra vizyona girdiğini,”
    söylemiştir. Başında ve sonunda Ezher üniversitesinin onayından geçmiş olan bu filmde, dikkat edilirse özellikle Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellemVin binlerce mucizesinden bir tanesini bile anlatan sahne çekilmemiştir. Oysa ki; Yahudi ve Hristiyanlar, sırf kendi peygamberlerinin mucizelerini ön plana çıkartmak maksatıyla filimler çekmişlerdir. Ancak bütün peygamberlerin baş tacı, Alemlerin Efendisi Allah’u Teala’nm sevgilisi Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in bütün mucizeleri, bu zihniyet tarafından gizlenmeye çalışılmaktadır. Bir insan, kendi Peygamberinin mucizelerini neden gizleme gereği duyar. Bu husus, bizce hayrete şayan bir durumdur. Aslında Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in sünnet ve Hadis-i Şeriflerini inkar edip mucizelerini gizlemeleri, kin ve nefretlerinin açık bir göstergesidir.
    Yani ortada, yıllar önce yazılmış, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ve maneviyata olan muhabbeti ortadan kaldırmaya yönelik şablon bir proje bulunmakta ve bu proje her müslüman ülkesinde farklı kişilere uygulatıl-maktadır. O gün Hempher’ler ve Lawrens’ler vardı. Bugün de farklı isimler adı altında aynı casuslar faaliyetlerini sürdürmektedirler. Yani değişen bir durum yoktur. Buradaki birincil amaçları islam dinini etkisiz hale getirmektir. Bu dinin omurgasının da Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ve sünnetlerinin olduğu çok aşikar olup bu durum ise din düşmanları tarafından da çok iyi bilinmektedir. Bu nedenle de tahrifata ve tahribata ilk oradan başlamışlardır. Yüksek bir binayı yıkmak için evvela kolonlarına dinamit koyup patlatılıp binanm çökertilmesi gibi, islam dininin de omurga ve kolonlarına aynı şekilde fitne ve fesat tohumları ekip, doğrudan yıkmayı düşünmektedirler. Bu işlerin fikir babaları ise hala aynıdır ve faaliyetleri de kesintisiz sürmektedir.
    Müslüman uyanık olmalıdır. Çünkü, küfür tek millettir. Batıl fırkalar ve kafirlerin hepsi Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in maneviyatı, Hadis-i Şerif ve sünnetlerini ortadan kaldırma konusunda aynı düşünceye sahiptirler. Bu konuda, tamamı aşağıdaki Ayet-i Kerime’de ifade edildiği gibi birbirlerinin dostlarıdırlar.
    Sure-i Enfal, Âyet 73:
    “Kâfir olanlar birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz emredildiğiniz gibi yapmazsanız yer yüzünde bir fitne ve büyük bir fesat meydana gelir/’

  9. VAHHABİLERE EHL-İ SÜNNET ALİMLERİNİN VERDİĞİ CEVAPLAR:

    Vahhabilerin ehli sünnet görüşüne uymayan bir çok batıl fikirleri vardır. Hatta bir çok mevzuda Ayet’leri çarptırıp Hadis-i Şerifleri de inkar ettiklerinden küfre düşmektedirler. Bu batıl görüşlerini bütün islam ülkelerinde yaymayı hedeflemişlerdir. Her ülkede farklı yöntemler uygulamaktadırlar. Ülkemizde de ehli sünnet itikadının yaygın olmasından dolayı rahat bir şekilde siz küfürdesiniz, şirktesiniz diyemedikerinden farklı taktikler izlemektedirler.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Bu taktiklerden birisi de insanların kafasım karıştırıcı sorular sormaktır. Bu sorulara bir örnek vermek gerekirse şu şekildedir: İlk olarak insanlara “kabirde yatan ölüler ne yapmaktadır,” diye soruyorlar. İnancımız gereği “kabirde beklemektedir” diye basit ve pratik bir cevap veriliyor. Arkasmdan, “Peki Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) miraçta cenneti, cehennemi gezdim orada insanları gördüm diyor mu?” “Evet” diye cevap verilince, “o zaman insanlar kabirde bekliyorsa, cennet ve cehennemde olmaları nasıl mümkün olur,” diyerek kafayı karıştırıyorlar. İlerleyen aşamalarda, karşısındaki kişi bu konuda bilgisiz ve saf ise doğrudan Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in Miraç hadisesini inkarı telkin etmeye kalkışıyorlar.
    Bu tür soruları soran insanlar, özellikle müslümanlarm kafasını karıştırmak için ilim öğrenen kişilerdir. Aşağıdaki Hadis-i Şerifte bu hususu haber vermektedir.
    Ukbe (Radiyallahu anhu)’dan Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu:

    “Ümmetimden iki çeşit kimseler helak olurlar. Biri ehl-i kitaptandır. Biri ehl-i lübendir. Dediler ki:
    – Ya Resûlullah! Ehl-i kitap kimdir? Buyurdu ki:
    – Bir kavim Allah’u Teala’nın kitabını okur ve onunla da mü’minler ile mücadele, münakaşa ederler. Dediler ki:
    – Ya Resûlullah Ehl-i Lüben kimdir? Buyurdu ki:
    Şehvetlerine tabi olup namazı terk edenlerdir/’1
    Muhammed bin Sirîn (Radiyallahu anhu)’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    y/Bu ilim dindir. Dininizi kimden aldığınıza iyi bakınız/’2
    Halbuki yukarıda bahsedilen hususun çok basit bir açıklaması vardır. İmanı olan bir insan bu hususta hiçte zorlanmaz. Şöyle ki:
    Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) zamanından kıyamete kadar olacak olayları aşama aşama bizlere haber vermektedir. Bu da Allah’u Teala’nın kendisine verdiği ledün ilmi iledir. Bu ilim Sure-i Kehf’te Musa (Aleyhis-selamın) Hızır (Aleyhis-selem)’dan öğrendiği ilimdir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ise, bu ilmin şehridir. Dolayısıyla Allah’u Teala’da kendisine, ileride olacak olayları bildirdiği gibi cennet ve cehennemin ilerideki durumunu bu ilimle göstermiştir. Yoksa şu anda insanlar cennette veya cehennemde değil, kabirde beklemektedirler. Cevap bu kadar basittir. Allah’u Teala için bir zorlukta yoktur. Taberânî, Mu’cemu’I-Kebir, Hadis No: 14236; Hakim en-Nisâbûrî, Müstedrek ale’s-Sahihayn, Dar’ul-Harameyn, Kahire-1997, (I-V), Kitâb’ut-Tefsir, Hadis No: 3475.
    1 Sahih-i Müslim, Mukaddime 24.

    Yine aynı şekilde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in bu ilimle önceden haber verdiği hâdiselerden birisi de şu Hadis-i Şeriften anlaşılmaktadır:
    (Radiyallahu anhu)’dan:
    “Ömer bin El-Hattab (Radiyallahu anhu) ile beraber Mekke ile Medine arasında (bir yerde) idik. Bedir’de savaşanları anlatmaya başladı ve şöyle dedi:
    – Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) savaştan önce, onların (kâfirlerin) öldürülecekleri yerleri bize göstererek: Allah’ın izni ile burası, yarın filanın öldürüleceği yer olacaktır buyurdu. Ömer bin Hattab (Radiyallahu anhu) devamla: Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem)’i Hak din üzere gönderen Allah’a yemin olsun ki, kâfirler Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in gösterdiği yerlerde öldürüldüler. Onların hepsi bir kuyuya atıldı. Nebi (Sallallahu aleyhi vesellem) kuyunun başına gelerek şöyle seslendi: Ya filan oğlu filan! Ya filan oğlu filan. Rabb’inizin vaad ettiği şeyi buldunuz mu? Ben Rabb’imin bana vaad ettiği şeyi buldum. Ömer (Radiyallahu anhu): (Ya Resûlullah!) Sen, ruhları olmayan cesedlerle konuşuyorsun, dedim. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem): Onlara söylediğimi siz onlardan daha iyi işitemezsiniz, buyurdu/’1
    1 Sünen-i Nesaî, Cenâizll7.

    Günümüzde, bir insan; kabir ziyareti yapılmaz, bu zamanda evliya yoktur, sünnet namazlarını evinizde kılın, şefaat yoktur, Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’de bizim gibi sıradan bir insandı, mezardaki ölüye yapılan hayrın ona faydası yoktur, kabir ehlinden kimseye fayda gelmez, Allah ile kul arasına girilmez, mevlid okutmak bid’attir, peygamber bu kadar da fazla övülmez, bunlar hep hurafe gibi cümleler kurarak sohbete başlayıp, sonunda da şirke girersiniz diye cümlesini bitiriyorsa, hiç şüpheniz olmasın ki, bu kişiler ben vahhabiyim demese bile, aslmda vahhabidir ve vahhabiliği yaymaya çalışmaktadır. Bu cümleler vahhabilerin kullandıkları belli başlı slogan ifadelerdir. Amaçları kafa karıştırarak insanları ilk olarak bu hususlarda şüpheye düşürmek, daha sonrada tümden inkar ettirmektir.
    Kafa karıştırmaktaki amaçlarından birisi de, büyük zaatların kabrine gidip dua edilmesini engellemektir. Bunu şu şekilde yapmaktadırlar:
    – İlk olarak doğrudan, “kabir ziyareti şirktir, haramdır/’ diye engel olmaya çalışırlar. Halkın tepkisinden çekinip engel olamayacaklarını anladıklarında da, şüpheye düşürme yoluna giderler. “Aslında o zaatın kabri burada değil başka yerdedir,” derler. Hatta aynı yalanı güneş gibi aşikâr, şüpheye mahal olmayan Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in kabri şerifi için dahi söyleyecek kadar cüretkarlardırlar. Buradaki amaçları sadece insanların kafasında soru işareti bırakmaktır. Devamında da kabir ziyaretini ortadan kaldırmaktır. Bunun akabinde de ziyaret edilmeyen türbe ve kabirleri tek tek yıkmaktır.
    Şimdi, vahhabilerin ehli sünnete tabi tüm müslümanlara söylemiş oldukları batıl fikirlerine karşı, Ehl-i sünnet ulemasının vermiş olduğu cevapları madde madde açıklanacaktır.

    Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizi sıradan bir insan gibi görmeleri:
    Vahhabiler, özellikle Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in sadece beşeri yönlerini anlatan Hadis-i Şerifleri alarak, o da bizim gibi bir insandır. Onun görevi, Kur’anı bize ulaştırmaktı. Dolayısıyla görevini yaptı ve gitti. Artık onun bize bir faydası yoktur, derler. Halbuki Resul-ü Kiram (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin sıradan bir insan olmadığı ve Allah’u Teala’nm yanında değerinin ve hürmetinin yüksek olduğu hususunda bir çok Âyet-i Kerime ve Hadis-i Şerifler vardır. Biz bunlardan bazılarını yazarak açıklayacağız İnşallah’u Teala.
    Sure-i Ahzab, Ayet 56:
    “Allah ve Melekleri Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’e selât’ü selâm (salavat) getirirler! Ey Mü’minler! Siz de ona salât’ü selâm getirin.”
    Bu Âyet-i Kerime’de geçen “salavat” kelimesinin sözlük anlamı: “Şanını yüceltmek” anlamındadır.ı
    Sure-i Ahzab, Ayet 40:
    “Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem) sizden hiçbir rical mertebesisine yetişen oğlan çocuğunun babası değildir. Velâkin o Allah’u Teala’nm Hakk Resûlu’dür ve bütün Peygamberlerin sonuncusu ve baş tacıdır.”
    Sure-i Yunus, Âyet 58:
    (Ey Habibim!) De ki: “Allah Teâlâ’nın fazl ve rahmeti ile işte yalnız onunla ferahlansınlar (sevinsinler). Bu, onların topladıklarından (mal ve mülklerden) daha hayırlıdır.
    1 Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik lügat, Aydın Kitapevi, Ankara-1988, s. 1100

    Bu Âyet-i Kerime de Allah’u Teala’mn rahmeti ile sevinsinler diye söylediğinin Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) olduğu, Sure-i Enbiya Âyet 107’de:
    “Biz Seni alemlere rahmet olarak gönderdik,”
    ifadesiyle apaçık ortadadır.
    Sure-i Ahzab, Ayet 45-46:
    “Ey Peygamber! Şüphe yok ki, Biz seni bir şahit bir müjdeleyici ve uyarıcı; Allah’ın izniyle; Allah’a bir davetçi, nurlandırıcı (nur saçan) bir kandil olarak gönderdik.”
    Allah’u Teala hiçbir peygamber için, yanında seslerin kısılmasını emretmemiştir.ı Sûre-i Hucurat, âyet 1-5:
    “Ey Mü’minler! Allah’u Azim’üş-şan’ın ve Rasulü’-nün emri olmadıkça bir işe hükmetmeyiniz. Allah’u Teâlâ’dan korkunuz. Allah’u Teala her şeyi işiten ve bilendir. Ey Mü’minler! Sesinizi Nebiyy-i muhterem’in sesinden yüksek çıkarmayınız. Ona birbirinize seslendiğiniz gibi hitap etmeyiniz. Böyle yapanların ibadetlerinin sevapları yok olur. Resulallah’ın yanında seslerini kısanların kalblerini, Allah’u Teâlâ, takva ile doldurur. Onlar için mağfiret ve büyük sevap vardır. (Yâ Muhammed!) Seni dışardan çağıranların çoğu adabı hürmeti bilmezler. Sen çıkıncaya kadar sabretselerdi, onlar için daha hayırlı olurdu. Allah’u Teala Gafur ve Rahim’dir.”
    Sure-i Kalem, Âyet 4:
    “Muhakkak ki sen büyük bir ahlak üzeresin.”
    Sure-i Ahzap, Âyet 21:
    1 Muhammed Abduh Yemani, Sahabede Peygamber Sevgisi, s. 13.

    “Yemin ederim ki, Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’u Tealayı çok zikredenler için O Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) de güzel bir numune-i imtisal vardır/’
    Fahreddin Razi Hazretleri, Tefsir-i Kebir1 adlı eserin’de: Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in diğer peygamberlerden üstün olan özelliklerini sayarken, bunlardan biri de şudur, der:
    – Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hakkında Allah’u Teala, Sure-i İnşirah, âyet 4’te: “Biz senin zikrini yücelttik/’ buyurarak, Habibinin zikrini Kelime-i şahadet’te, ezanda ve teşehhüdde kendi adıyla beraber zikretmiştir. Diğer peygamberler de ise böyle değildir.
    Ebu Said el-Hudri (Radiyallahu anhu’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Cebrail (Aleyhis-selam) yanıma gelerek : Rabbim ve Rabbin senin şanını nasıl yücelttim? diye soruyor. Bende: Rabbim daha iyi bilir, dediğimde Cebrail (Aleyhis-selam): Allah’u Teala’nın şöyle buyurduğunu söyledi: “Benim ismim söylenildiğinde senin isminde benimle birlikte söylenecek.”2
    Bu emirden dolayı, Allah’u Teala’nın isminin yanında Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in isminin yazılması zorunludur. Bu nedenle, ehli sünnet görüşünde olanlar Allah’u Teala’nın isminin yanma mutalaka, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in ismini yazmışlardır.
    Her şeyden evvel Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in nurunun yaratıldığına dair, Câbir (Radiyallahu anhu)’dan rivayet edilen Hadis-i Şerif:

    Bkz.: Fahreddin Razi, “Futuhât’ül-Gayb” (Tefsir-i Kebir), Abdurrahman Muhammed, Mtsır-1938, (XXXII).
    1 Rudani, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 8372.

    Câbir (Radiyallahu anhu) rivayeti ile o dedi ki “Yâ Rasûlallah! Allah’u Teâlâ her şeyden evvel neyi yarattı?” buyurdu ki: “Senin Peygamberinin nurunu yarattı.”1
    Bu Hadis-i Şerif, İmam Abdürrezzak rivayetinde, Cabir bin Abdullah (Radiyallahu anhu)’dan uzun bir metinle şöyle nakledilmiştir:

    “Ya Rasûlallah! Bütün eşyanın hepsinden evvel, Allahu Teala neyi yarattı? Ondan bana haber ver. Dedi ki:
    1 İmam Kastalani, Mevahib-i Ledünniyye bi’1-Minahi’I-Muhammediyye, Osmanhcaya Çeviren: Baki, Tabâney-i âmire, h. 1261, I, 9; Nişancı Zade Muhammed bin Ahmed, Mirat-ı Kâinat, Sadeleştiren: A. Faruk Meyan, Bereket yay. İstanbul-1987,1, 20.

    Ya Cabir! Bütün eşyanın hepsinden evvel Allah’u Teala kendi nurundan, senin nebiyin nurunu yarattı. Bu nuru öyle yaptı ki; bu nur Allah’ın kudretiyle her tarafta devretti. O zamanda levh, kalem, cennet, cehennem, yer, gök, ay, güneş, insan ve cin hiçbir şey yoktu. Allah’u Teala bu mahlukatı yaratmayı dilediğinde bu benim nurumu dörde böldü. Birinden kalemi, ikincisinden Levhi üçüncüsünden arşı yaratttı ve dördüncüsünü yine dört parçaya böldü. Onunda birinci parçasından, arşı götüren melekleri yarattı, ikincisinden Kürsi’yi yarattı, üçüncüsünden geri kalan melekleri yarattı. Yine dördüncü parçayı dört bölüme ayırdı. Birincisinden gökleri yarattı, ikincisinden yerleri yarattı, üçüncüsünden cennet ve cehennemi yarattı. Yine dördüncü bölümü dört parçaya ayırdı. Birincisinden mü’minlerin gözlerinin nurunu yarattı1. İkincisinden kalplerinin nurunu yarattı ki o, marifetullah’tır. Üçüncüsünden de dillerinin nurunu yarattı ki O, tevhid yani lâ ilahe illallah Muhammed’un Rasulullah’dır.”2
    Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin ikiyüzden fazla ismi vardır. Onlardan birisinin adıda “Ebel-Ervah’”tır. Yani Ruhlar Babası demektir.
    1 Allah’u Teala, bütün insanları fiziki olarak aynı surette yaratmıştır. Ancak mü’minlere
    ayrı bir özellik daha verilmiştir ki, bu Hadis-i şerifte geçen gözlerinin nuru, kalplerinin nuru ve dillerinin nuru diye ifade edilen hususlar şu hadis-i Kudside şöyle açıklanmıştır: “Her kim benim evliyamdan birine düşmanlık eder ise, bana karşı harb ilân eyledi. Kulum bana Farz (namazı) kılarken yakın olduğu gibi (başka) bir şey ile yakın olamaz. O kulum nafilelere çalıştığı halde benden uzak olamaz, Bu yakınlığı nafile ibadetle kazanır.) Hatta o kulumu severim. Bir kulumu sevdim mi; onun işiten kulağı ben olurum, benim ile işitir. Gören gözü ben olurum, benim ile görür. Eli benim ile tutar ve ayağı benim ile yürür. Eğer benden ister ise istediğini veririm. Bana sığınır ise ben muhafazama alırım.” Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrîd-i Sarîh XII, Hadîs No: 2042; İmam Nevevî, Riyazü’s-Salihîn ve Tercümesi, Tercüme: Kıvamüddin Burslan, Hasan Hüsnü Erdem, DİB yay. Ankara, 7. Baskı, I, Hadis No: 387″
    2 İmam Kastalani, Mevahib-I Ledünniyye, 1,9.

    Hadis-i Kudsi de, Allah’u Teala buyurdu ki:
    “Ey Habibim! Eğer sen olmasa idin ben eflaki (yerleri, gökleri, bütün mükevvenatı) yaratmazdım.1”
    Tirmizi ve Taberani’de nakledilen Hadis-i şerifte Ebu Hüreyre (Radiyallahu anhu) şöyle rivayet etmiştir:
    “Yâ Resulallah senin peygamberliğin ne zaman kesinleşti? diye sorulduğunda Resûlulah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyurdu ki: Âdem (Aleyhis-selam) ruh ile ceset arasında iken ben peygamberdim.”2
    İrbâd bin Sâriye es-Sülemi (Radiyallahu anhu)’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Adem (Aleyhis-selam) henüz toprağın içindeyken ben Ümm’ül-Kitap’ta (levh-i mahfuz da) Allah’ın kulu ve peygamberin sonuncusuydum. Bundan size haber vereyim: Bu, Atam İbrahim (Aleyhis-selam)’in duası, İsa (Aleyhis-selam)’ın kavmine verdiği müjde ve annemin gördüğü rüya sonucudur. Annem kendisinden bir nurun çıktığım ve bu nurun Şam saraylarını aydınlattığını görmüştü. Zira diğer peygamberlerin anneleri de bu türden rüyalar görürlerdi.”1
    Hâkim’den sahih senetle rivayet edilen Hadis-i şerifte Hz. Ömer (Radıyallahu anhu)’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

    Adem (Aleyhis-selam) hatasını anlayıp dedi ki:
    – Yarabbi eğer beni affetmemiş isen Muhammed
    (Sallallahu aleyhi vesellem) hürmetine senden affımı diliyorum, demişti. Allah’u Teala (ne cevap vereceğini bildiği halde, cevabını da diğer insanların duyması için):
    – Yâ Adem! Ben onu henüz (zahirde) yaratmadığım halde sen Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellemj’i nasıl tanıdın diye buyurdu. Adem (Aleyhis-selam):
    1 Rudani, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 6356; Taberâni, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 15032.

    1 Yazıcıoğlu Ahmed Bican, Envarü’l-Aşıkîn, Basım: Elhac Osman Zeki Efendinin taş destikahı, h. 1288, s. 170; Elhac Muzaffer Ocak, İrşâd, Salah Bilici Kitabevi, İstanbul-1981, II, 446.
    2 Rudani, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 6355, Sünen-i Tirmizi, Menakib 1; Taberâni, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 12408; İmam Kastalani, Mevahib-i Ledünniyye, 1,5.
    3 Ya Rabbi! Sen beni (kudret) elin ile yaratıp bana ruhundan üflediğin zaman, başımı kaldırıp baktığımda arşın ayaklarında -La ilahe illallah Muhammedun Resullulah- yazılmış olduğunu gördüm. İsminin yanına ancak yaratılmışların en sevgilisini koyacağını bildim. Cenab-ı Hakk Teala ona:

    – Ya Adem! Doğru söyledin, hakikaten Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem) bana yaratılmışların en sevgilisidir. Onun hürmetine benden ne istesen sana verirdim. Affını diledin bende seni affettim. Şayet Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem) olmasaydı, seni yaratmazdım.1
    İbn-i Merzuk’un rivayetinde, Hazret-i Hüseyin (Radiyallahu anhu), Fahr-i Âlem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizden şöyle rivayet etmiştir:
    “‘Adem (Aleyhis-selam) yaratılmadan on dört bin yıl önce Rabbimin eli arasında (karşısında) bir nur idim.”2
    Ammad bin Kesir (Rahimehullah) Tefsirinde der ki: İmam Ali ve İbn-i Abbas (Radiyallahu anhum)’dan rivayet olunmuştur ki: “Hakk Teâla, gönderdiği peygamberlerin hepsinden ahd almıştır ki, onlar hayatta iken Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) gönderilecek olursa ona iman getirsinler ve yardım etsinler. Ümmetlerinden de Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’e iman getirip yardım etmek üzere ahd alsınlar.” Bazı alimlerden rivayet edilmiştir ki: “Hakk Teala hazretleri, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in şerefli nurunu yarattığı zaman emretti ki, diğer peygamberlerin nurlarına nazar etsin. Bakınca onların hepsini kapladı. Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)’in nuru bütün peygamberlerin nurlarını kaplayınca onlar:
    1 Hakim, Müstedrek, Kitab’ut-Tevârihu’l-Mütekaddimeyni min’el Enbiyai ve’1-Mürselin,
    Hadis No: 4287; İmam Kastalani, Mevahib-i Ledünniyye, I, 13; Rudani, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 8371.
    2 İmam Kastalani, Mevahib-i Ledünniyye, 1,9.

    – Yâ Rabb! Bu kimdir ki, onun nuru bizi kapladı?
    Dediler. Allah’u Teala hazretleri cevap verip:
    – Bu nur, Habibimin nurudur. Eğer siz ona iman
    getirirseniz sizi peygamber ederim, diye buyurdu.
    Onlarda:
    – “Amentu bihî ve bi nübüvvetini” -Ona ve onun peygamberliğine iman ettik- diye Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’e iman getirdiler. Allah’u Teala da:
    – Ben şahid olayım mı? diye buyurdu. Onlarda:
    – Evet, dediler. İşte bu olaya Allah’u Teala, Sure-i Al-i İmran, Âyet 81’de, işaret ederek şöyle buyurmaktadır:
    Allah’u Teala peygamberlerden; Size kitap ve hikmet verdim. Daha sonra, size verilmiş bulunan kitap ve hikmeti tastik edici peygamber geldiğinde, ona mutlaka inanacak ve yardım edeceksiniz, diye ahd almış ve bunu kabul ettiniz mi? Size verdiğim bu ağır olan ahdi üzerinize aldınız mı? demişti. Onlar: Kabul ettik, demişlerdi. Allah’u Teala da: Öyleyse şahid olun, ben de sizinle beraber şahid olanlardanım, demişti.”1
    Bu Hususta Arabistan sünni alimlerinden Muhammed Abduh Yemani, şu delillere yer verir2:
    İbn-i Abbas (Radiyallahu anhumâ) diyor ki: “Allah’u Teala, gönderdiği her peygamberden şu şekilde söz almıştır: Muhakkak ki, Muhammed (Sallallahu aleyhi
    1 İmam Kastalani, Mevahib-i Ledünniyye, 1,6.
    2 Dr. Muhammed Abduh Yemani, Sahabede Peygamber Sevgisi, s. 13.

    vesellem)’i göndereceğiz. Yaşadığınız taktirde Ona inanacak ve yardım edeceksiniz/’1
    Şu benzersiz yüceliğe bakm, şu eşsiz büyüklüğe… şu mertebeye bakın. Öyle bir makam ki, daha üstünü yoktur. Bu Allah’u Teala’nın lütfudur. Bunu sadece dilediği kimseye verir. İşte bu ilahi bir bir buyruğun gereğidir ki, Hz. İsa yeryüzüne indiğinde bizim kitabımızla hüküm verecek, bizim şeriatımızla amel edecektir. Hatta, Efendimiz (Sallal-lahu aleyhi vesellem)’e olan hürmetinden dolayı namazım bizim imamımızın (Mehdi’nin) arkasında kılacak ve onun önüne geçmeyecektir.Hadis-i Şerifte buyruluyor ki:

    “İmamınız sizden olduğu halde, Meryem oğlu İsa aranıza indiği vakit haliniz nice olur.”2
    İbn-i Âsâkir’de İbn-i Abbas (Radıyallahu anhuma)’dan rivayet edilen Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

    “Benim nesebimde asla zina vaki olmadı. Allah’u Teala, daima beni pak babalar belinden pâk analar rahmine naklederdi. Her ne zaman nesebimde iki şube hasıl olsa ben onların daha üstün olanında bulunurdum.”3
    1 Beyhaki, Delailün-Nübüvve, Dar’ul-Kitabi’l-İlmiyye, Beyrut-h.1358, V, 384, Şevkani, Fethul-Kadiri’1-câmi beyne fenneyi’r-rivaye ve’t-tefsir, Matbaat’u Mustafa el-Bâbil Halebi, Mısır-h. 1383, VI, 491.
    2 Sahih-i Buhari, Enbiya 47; Sahih-i Müslim, İman 71; Muhammed Abduh Yemani, Sahabede Peygamber Sevgisi, s. 13’den alınan yazı burada tamamlandı.
    3 Al-i El-Muttaki, Kenzul-Ummal, Hadis No: 35489.

    Yani benim nesebimde bir kimsenin iki oğlu olsa, hangisi daha salih ise ben o yönde bulunurdum. Tâ dünyaya gelinceye kadar bu surette geldim, demektir. Rivayet olunur ki İbn-i Abbas (Radiyallahu anhuma):
    Sure-i Şuara, Âyet 219:
    “Seni secde edenler içinde dönderdik,” Âyet-i kerimesinin tefsirinde buyurmuştur ki: “Bu âyetin manası, seni Tâ dünyaya gelinceye kadar Peygamber kolundan peygamber koluna naklettim,” demektir.1
    Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Miraca çıkmak için Cebrail ile birlikte Burak ile Beytü’l-Makdis’e geldiğinde, bütün peygamberlere imam olup iki rekat namaz kıldırmıştır. Buna dair nakledilen Hadis-i Şerifte RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki: “Mescid-i Aksa’ya eriştim. Gökten melekler gelip beni karşıladılar ve Allah’u Teala’dan müjdeler verdiler. Bana:
    “Es-selamu aleyke Yâ Evvel, Yâ Âhir, Yâ Haşir,” dediler. Böyle söylemenize sebep nedir, dedim. Dediler ki:
    – Şefaat edenlerin evvelisin, Peygamberlerin sonuncususun ve halk senin ayağın üzerinde haşr olur. Sonra Cebrail (Aleyhis-selam) beni Burak’tan indirip Burak’ı parmağıyla deldiği kayaya bağladı. Nitekim diğer enbiyâ oraya bağlamışlardı. İp, ipekten olup cennetten getirilmişti. Cebrail (Aleyhis-selam):
    – Peygamber kardeşlerin buradadır. Onlara selam ver ve imam olup iki rekat namaz kıldır. Tâ ki, cümlesinin üzerine faziletin açığa çıksın, dedi. Ben de:
    – Öne geçip iki rekat namaz kıldım. Hepsi bana uyup iki rekat namaz kıldılar.”2

    1 İmam Kastalani, Mevahib-i Ledünniyye, 1,14.
    2 Nişancı Zade Muhammed bin Ahmed, Mirat-ı Kâinat, 1,431.

    Yine bu hususta Bezzar, Ebu Ya’la ve Taberâni İbn-i Mesud (Radiyallahu anhu)’dan şu Hadis-i Şerifi naklet-mişlerdir:
    “Burak bir dağa çıktığı zaman arka ayaklarını, dağdan ineceği zamanda ön ayaklarını kaldırıyordu. Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’de Beytü’l-Makdis’te bütün peygamberlere namaz kıldırmıştı/’1
    Daha bu dünya hayatında iken, hiçbir peygambere nasip olmayan Allah’u Teala ile görerek konuşma şerefi, sadece bizim Peygamberimiz Muhammed Mustafa (Sallallahu aleyhi vesellem)’e nasip olmuştur.
    Sure-i Bakara, Âyet 253:
    1,
    Peygamberlerin bazılarını diğer bazılarından efdal (üstün) kıldık. Bunlardan Allah’u Azim’uş-şan’ın hitabına nail olanlar vardır (Musa -Aleyhis-selam-‘dır). Allah’u Azim’uş-şan bunların bazısını derece-i âliye (en yüksek dereceye) yükseltti.
    İmam Fahreddin Râzi, bu Âyet-i Kerime de geçen derece-i âliye vükseltilen’den maksadın, Peygamberimiz Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) olduğunu söyler. Nitekim; Musa (aleyhis-selam), Allah’u Teala ile Tur dağında konuşmuş ama görememiştir.
    1 Rudani, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 8446; Taberâni, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 9833.

    Bizim Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ise Miraç’ta Allah’u Teala ile hem konuşmuş, hem de perdesiz olarak can gözü ile görmüştür. Bu hadise Sure-i Necm âyet 17’de:
    “Gözü gördüğünden şaşmadı/’ Yani “Elbette Allah’u Teala’yı gördü/’ diye geçmektedir.1
    Hâkim, ve Taberâni’nin İbn-i Abbas (Radiyallahu anhumâ)’dan naklettikleri Hadis-i Şerifte RasuluUah (Sallalahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyurdu ki:
    “Allah-u Teâlâ, Musa (Aleyhis-selam)’a kelam, İbrahim (Aleyhis-selam)’a hullet, Muhammed (Sallalahu aleyhi vesellem)’e de ru’yeti (kendisini görmeyi) seçti.”2
    Ebu Hamra (Radiyallahu anhu)’dan RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Miraca çıktığımda, cennete girdim. Oradaki arşın sütunlarında -La ilahe illallah Muhammed’un RasuluUah eyyettuhu bi Aliyyin ve nasartuhu- (Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed Allah’ın Resulüdür ve ben onu Ali ile güçlendirdim ve yardım ettim), ifadesinin yazılı olduğunu gördüm.”3
    1 Peygamberimizin Miraç’ta Allah’u Tealayı bizzat gördüğüne dair hadisler için bkz.: Sünen-i Tirmizi, Tefsirul Kur’an, 53; Sahih-i Müslim, İman 78 (292).
    2 Hakim, Müstedrek, Kitab’ut-Tevârihu’l-Mütekaddimeyni min’el Enbiyai ve’1-Mürselin,
    Hadis No: 4155; Taberani, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 11746.
    3 Taberani, Mu’cem’ul Kebir, Hadis No: 17974.

    Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin diğer peygamberlerden üstün olan bir özelliği de, bütün alemlere, insanlara ve cinlere gönderilmesidir.
    Sure-i Enbiya Âyet 107:
    “Biz Seni alemlere rahmet olarak gönderdik/’
    Buhari ve Müslim’de Câbir (Radıyallahu anhuma)’dan rivayet edilen Hadis-i Şerifte RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurmuştur ki:
    “Bana, benden önce hiçbir peygambere verilmeyen beş özellik verildi:
    1. Bir aylık mesafeden düşmanın kalbine korku salmakla ilahi yardıma mazhar oldum.
    2. Yeryüzü benim için mescid (namaz kılma mahalli) ve temiz kılındı. Ümmetimden kim bir namaz vaktine erişirse, hemen bulunduğu yerde namazını kılsın.
    3. Ganimetler bana helal kılındı.
    4. Benden önceki peygamberler sadece kendi kavmine peygamber olarak gönderiliyordu. Ben ise, bütün insanlığa peygamber olarak gönderildim. Beyhaki, “Delail’un Nübüvve” adlı eserinde: “Bütün insanlara ve cinlere gönderildim,” diye geçmektedir.

    5. Bana şefaat yetkisi verildi/’1 (Bir diğer Hadis-i Şerifte de: “Kıyamet günü ilk şefaat edecek ve şefaati kabul edilecek olan benim/’ diye geçmektedir).2
    Ebu Umâme (Radiyallahu anhu)’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

    “Allah’u Teala, beni diğer peygamberlerden veya ümmetimi diğer ümmetlerden üstün kıldı ve bizim için ganimetleri helal kıldı.”3
    Sure-i Al-i İmran, Âyet 110:
    Ey mü’minler! İnsanların en hayırlısı sizsiniz. İnsanların menfaati için gönderildiniz. Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i an’il-münker de bulunursunuz (yani iyiliği emir ve kötülüğü de nehyedersiniz). Allah’u Azim’üş-şan’a her manasıyla iman edersiniz. Ehl-i Kitap da, sizin imanınız gibi iman etselerdi, onlar hakkında bulundukları halden hayırlı idi. Velakin onlardan bir kısmı iman ettiler, çoğu ise iman etmeyerek kafir kaldılar.
    Bu Âyet-i Kerime’ye göre, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in ümmetinin, ümmetlerin en üstünü olması, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin de diğer peygamberlerden üstün olduğunu gösterir.
    1 Sahih-i Buhari, Salat 56; Sahih-i Müslim Mesacid 1.
    2 Sahih-i Müslim, Fedail 2; Sünen-i Ebu Davud, Sünnet 12; Sünen-i Tirmizi, Menakib 3.
    3 Sünen-i Tirmizi, Siyer 5.

    “Allah’u Teala, Arşı yarattığı zaman uzunluğu doğu ile batı arası kadar olan nurdan bir kalemle üzerine şunu yazdı: “Lâ ilahe illallah. Muhammed’un RasuluUah. Onunla alır. Onunla veririm. Onun ümmeti, ümmetlerin en üstünüdür. (İman bakımından) Ümmetinin efdali de, Ebu Bekir es-Sıddık’tir.”1
    Taberani ve İbn-i Asakir’de Ubade (Radıyallahu anhu)’dan rivayet edilen Hadis-i Şerifte, RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Davud oğlu Süleyman (Aleyhis-selam)’ın yüzük taşı semavi olup kendisine gökten indirilmiş idi.Onu alıp yüzüğünün üzerine koymuştu. Bu taşın üzerinde şu ibare nakşedilmişti: -Enellâhu lâ ilahe illâ ene, Muhammed’un abdî ve Rasûlî- (Ben Allah’ım ki, benden başka ilah yoktur. Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem- de kulum ve Rasulümdür).”2
    1 Gümüşhanevi, Ramuz’ül-Ehadis, Hadis No: 4365; Al-i el-Muttaki, Kenzul Ummal, Hadis No: 32581.
    2 Ali el-Muttaki, Kenzul-Ummal, Hadis No: 32338; Gümüşhanevi, Ramuz’ul-Ehadis, Hadis No: 4178.

    “İnsanların, mahşer yerine getirilecekleri zaman kabrinden ilk çıkan benim, insanların hatipleri benim, ümitlerini kestikleri zaman müjdecileri benim, Livah’ul-Hamd sancağı o gün benim elimdedir. Allah katında Adem oğlunun en kerimi, değerlisi benim. Bunları övünmek için söylemiyorum, hakikat budur/’1
    İbn-i Abbas (Radiyallahu anhumâ)’dan:

    “Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin ashabından bazıları kendisini beklemek üzere oturmuşlardı. Kendi aralarında şöyle konuşuyorlardı: Biri, “Allah’u Teala’nın mahlukatından birini dost edinmesi hayret verici bir şey, İbrahim (Aleyhis-selam)’ı dost edinmiş, dedi. Öbürü, Musa (Aleyhis-selam)’m Allah’u teala ile konuşması da hayret verici bir şeydir, dedi. Bir başkası, İsâ (Aleyhis-selam)’m Allah’ın kelimi ve ruhu olması da hayret vericidir, dedi. Bir diğer sahabe de, Allah’u Teala’nın Adem (Aleyhis-selam)’ı diğer mahlukatın arasından seçme-
    1 Sünen-i Tirmizi, Menakib 2.

    si de hayret vericidir, dedi. Bunlar konuşurlarken Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz üzerlerine çıkageldi ve şöyle söyledi: “Konuştuğunuz şeyleri ve neye hayret ettiğinizi duydum. İbrahim (Aleyhis-selam) Allah’ın dostudur, diyorsunuz bu doğrudur. Musa (Aleyhis-selam) Allah’u Teala’nın konuştuğu kişidir, diyorsunuz, bu da doğrudur. İsa (Aleyhis-selam) Allah’u Teala’nın kelimi ve ruhudur diyorsunuz, bu da doğrudur. Allah’u Teala, Adem (Aleyhis-selam)’ı seçmiştir bu da doğru. Haberiniz olsun! Allah’ın Habibi (sevgilisi) benim. Kıyamet gününde Livah’ul-Hamd sancağının taşıyıcısı benim. İlk şefaat edecek ve şefaati kabul edilecek benim. Cennetin kapılarının halkalarını ilk harekete geçirip açacak ve içeriye mü’minlerin fakirleriyle birlikte ilk girecek olan da benim. Ben geçmiş ve gelecek olan insanların en değerlisiyim. Bütün bunları övünmek için söylemiyorum hakikat budur.1
    Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin vücud olarakta diğer insanlardan farklı olan bir çok özelliği vardır ki; bunlardan en bariz olanı terinin gül gibi kokmasıdır. Buna dair, Şevâhid’ün Nübüvve2 kitabında geçen rivayetler şöyledir:
    Ebû Hüreyre (Radıyallahü anhu) şöyle anlatmıştır: “Bir kimse Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in huzuruna gelip yâ Rasûlallah! kızımı evlendireceğim bana yardım ediniz, dedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şimdi hâzırda bir şey yok, yârın sabah ağzı açık bir şişe ve çubuk getir, buyurdu. Sabahleyin o kimse bir şişe ve bir çubuk getirdi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) mübarek kollarının terini o şişeye doldurdu. Bunu götür kızın koku sürünmek istediği zemân bu çubukla şişeyi karıştırsın ve
    1 Sünen-i Tirmizi, Menakip 3.
    2 Mevlana Abdurrahman Cami, Şevâhid-ün Nübüvve Tercümesi, Tertipleyen: Elhac Muzaffer Ozak, Ergin ve Salah Bilici yay. Yeni Matbaa-1958, s 196,197.

    vücûduna sürsün, buyurdu. O kızın böyle yaptığı ve güzel kokusunun bütün Medine’de duyulduğu anlatılmıştır. Kızın bulunduğu eve; “Beyt-ül-Mutayyıbîn”, yani güzel kokulu ev adını vermişlerdir/’
    RasûluUah (Sallallahü aleyhi vesellem)’in mübarek vücûdu çok temiz idi. Teri nezîh ve kokusu çok güzeldi. Enes (Radıyallahü anhu) şöyle demiştir: “RasûluUah (Sallallahü aleyhi vesellem)’in kokusu gibi hiçbir güzel koku görmedim. Mübarek kokusu ne miske, ne de anbere benzerdi. RasûluUah (Sallallahü aleyhi vesellem) ile müsâfahâ eden kimsenin, o gün elinin güzel kokusu gitmezdi. Mübarek elini hangi çocuğun başına sürse, o çocuk diğer çocuklardan güzel kokusu ile farkedilirdi.”
    İmâm-ı Buhârî “Târîh-i Kebîr” adlı eserinde şöyle yazmıştır: “RasûluUah (Sallallahü aleyhi vesellem) bir yoldan geçse, ondan sonra o yoldan geçenler RasûluUah (Sallallahü aleyhi vesellem)’in oradan geçtiğini güzel kokusundan bilirlerdi. İshak bin Râheveyh, der ki: o güzel koku RasûluUah (Sallallahü aleyhi vesellem)’e has bir koku idi. Hâricden bir koku sürünmüş değildir, “demiştir.1
    Kalâbe (Radiyallahu Anhu)’dan RasûluUah (Sallallahü aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Ancak ben gönderildim ki, Peygamberlerin sonuyum ve yaratılış itibariyle de ilkiyim. Bana az söz ile çok manalar anlatma kabiliyeti verilmiştir. Bütün fütuhat bana açılmıştır. Hadîs-i Şerifler bana kısa ve toplu olarak güzel kelimeler ile kısadan çok büyük manalı olarak gelmiştir. Siz bu Hadîs-i Şeriflerime uyar ve amel ederseniz helak
    1 Şevâhid-ün Nübüvve kitabından alınan alıntı burada sona erdi.

    olmazsınız. Yalnız hadîsimi hiçe sayarak kıymete almayanlar helak olurlar.”1
    Bu sebeten; bu Hadîs-i Şerîf mevzudur veya sahih değildir diyerek hiçbir delili olmadan mesnetsiz olarak sadece kendi görüşüne ters geldiği için Hadîs-i Şerifleri inkar eden bu inançtaki vahhabiler küfre girmektedirler.
    Bu kadar Âyet-i Kerime ve Hadis-i Şeriflerden, çok açık ve net bir şekilde anlaşılıyor ki, vahhabilerin iddia ettiği gibi Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz, kesinlikle sıradan bir insan değildir. Yaratılan her şey onun hürmetine yaratılmıştır. Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) peygamberlerden, insanlardan, meleklerden velhasılı Allah’u Teala’dan başka, yaratılmış olanların hepsinden üstündür ve Allah’u Teala yanında daha sevgilidir.
    Vahhabiler, biz doğrudan Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’e ve Ashab-ı Kiram’a bakarız derler. Ancak Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’i sıradan bir insan gibi görürler. Onun üzerine Salavat-ı Şerife getirilmesinden ve övülmesinden rahatsızlık duyarlar. Halbuki, Ashab-ı Kiram efendilerimiz, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz için anne-babasmı, çocuklarım, kardeşlerini, canını ve her şeylerini feda ederlerdi.
    Uhud savaşında, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in mübarek yanağına taş isabet etmesiyle yaralanıp yere düştüğünde, yaralı olarak yerde yatan Zübeyr ve Talha (Radiyallahu anhuma), kâfirlerin Peygamberimize kılıçla vuracaklarını görünce, birisi Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in üzerine ayağmı uzattı. Kılıç onun ayağmı kesti ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’e tesir etmedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimize ikinci defa kılıçla vurulmak istendiğinde diğer
    1 Gümüşhanevi, Râmûzu’I-Ehâdîs, Hadîs No: 1792.

    ashapta kolunu uzattı ve onunda kolu kesildi. Bu kargaşada Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem), daha evvel harp için tuzak olarak kazılan ve üzeri belli olmayacak şekilde dalla örtülen kuyulardan birine düşmüştü. Sahabe-i Kiram’dan Ebû Dücâne (Radiyallahu anhu) yaralı olduğu halde bütün mızrakların kuyuya atıldığını görünce, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’e siper olabilmek için kuyunun üzerine kendini attı. Bu hadiseden sonra bazı müslümanlar bozulup, Medine’ye kaçıp gittiler. Diğer müslümanlar harbe devam ediyorlardı. Esma Bint-i Zem’â (Radiyallahu anhâ) ismindeki sahabeden bir kadın gelenlerden haber soruyordu. En önde gelene sordu. O dedi ki:
    – Muhammed öldü, bizde kaçtık! Kadm:
    – Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem) öldü ise sen neden ölmedin? Gelenler:
    – Git de bak, orada durulacağı mı var. Esma bint-i Zem’â (Radiyallahu anhâ) silahlanarak ata biniyor. Tek başına harbe gidiyor. Atı dinç, kendi dinç diğerleri sabahtan ikindiye kadar harbetttiği için iki taraf da yorulmuştu. Esma bint-i Zem’â (Radiyallahu anhâ)’nın atı ve kendisi dinç olduğundan vurduğunu düşürüyor. Kaçtığından kurtuluyor. Ebû Süfyan:
    – Bu kadını öldürmeden olmaz. Bu kadm, harp usulünü bilmez. Önden gidip oyalayarak arkadan çevirin, dedi. Öyle yaptılar. Esma (Radiyallahu anhâ), mızrakla arkadan vurularak yaralanınca, Ebu Dücane (Radiyallahu anhu)’nun tam olarak kapatamadığı kuyunun diğer açık kalan yerine mızrakların atıldığını görünce, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimize zarar gelmemesi için kendi vücuduyla bu açık kalan kısmı tamamen kapattı. Atılan mızrakların tamamı, bu iki Ashab-ı Kiram’a isabet ettiğinden Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimize bir zarar gelmedi. İşte Ashabm sevgisi böyleydi.

    Bu hususta Buhari’nin Abdullah bin Hişam (Radiyallahu anhu)’dan naklettiği Hadis-i Şerif şöyledir:

    “Rasulullah (Sallalahu aleyhi vesellem)’in yanındaydık. Hz. Ömer (Radiyallahu anhu)’nun elini tutmuştu. Hz. Ömer Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’e: Ya Rasulallah! Yemin ederim ki, ben seni kendi canım hariç her şeyden daha çok seviyorum, dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Hayır, Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, beni nefsinden de daha çok sevmedikçe olmaz/’ Bunun üzerine Hz. Ömer: “Vallahi şu andan itibaren seni kendi canımdan da daha çok seviyorum,” deyince Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): “İşte şimdi oldu Ya Ömer!” buyurdu.1
    1 Sahih-i Buhari, Eymen ven-Nuzur 3; Rudani, Cem’ul Fevaid, Hadis No: 8363.

    “Ashab-ı Kiram’dan bir adam, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’e geldi ve: “Ya Rasulallah! Şübhesiz ki sen bana, elbette canımdan da daha sevgilisin; şüphe yok ki sen bana elbette çocuklarımdan da daha sevgilisin ve şüphe yok ki ben, elbette evde seni düşünüyorum da sabredemiyorum. Tâ ki geliyorum da, sana bakıyorum. Ölümümü ve ölümünü hatırladığımda anladım ki sen cennete girdiğinde nebilerle beraber yüksek makamlarda olacaksın ve ben de cennete girdiğimde seni göremeyeceğimden korktum/’ Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bir cevab vermedi. Nihayet Cebrail (Aleyhis-selâm) ona şu âyeti indirdi. (Sure-i Nisa, Ayet 69): Allah’a ve Peygamberine itaat edenler peygamberler, şehidler ve sıddiklerle beraberdirler. Onlar ne güzel dostturlar. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) o sahabeyi çağırdı ve inen bu Âyeti ona okudu/’1
    Enes (Radiyallahu anhu)’dan rivayet edilmiştir ki:
    Bir adam Rasulullah (Sallalahu aleyhi vesellem)’e gelerek: Yâ Rasulallah! Kıyamet ne zaman kopacaktır? diye sordu. Rasulullah (Sallalahu aleyhi vesellem), namaza kalktı ve namazını bitirince: “Kıyametin kopmasını soran kimse nerededir? buyurdu. Adam: Benim Ya Rasulallah! dedi. Bunun üzerine Rasulullah (Sallalahu aleyhi vesellem):
    1 Taberani, Mu’cem’ul Kebir, Hadis No: 12394.

    “Kıyamet için ne hazırladın?” buyurdu. Adam: “Kıyamet için fazla namaz ve oruç hazırlayamadım fakat ben Allah’ı ve Rasûlünü seviyorum,” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (Sallalahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Kişi sevdiğiyle beraberdir, sen de sevdiğinle beraber olacaksın- Enes (Radiyallahu anhu) der ki: Müslümanların müslüman olmaları dışında bu söze sevindikleri kadar, başka bir şeye sevindiklerini görmedim.”1
    Abdullah bin Ömer (Radiyallahu anhumâ) da: “RasûluUah (Sallalahu aleyhi vesellem)’i canından daha çok severdi. Onu andığında gözlerinden yaşlar boşanırdı. Hac için Mekke’ye gittiğinde, RasûluUah (Sallalahu aleyhi vesellem)’in bulunduğu yerlere uğradıkça Ona ait hatıralarını anar, RasûluUah (Sallalahu aleyhi vesellem) Efendimizin bulunduğu yerlere ellerini sürer, gözleri yaşla dolardı. Mescid-i Nebeviye gider, RasûluUah (Sallalahu aleyhi vesellem)’in minberinin yanına yaklaşır, ayak bastığı ve oturduğu yere dokunarak ellerine yüzüne sürerdi.2
    Kaynakların ittifakla belirttiğine göre, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in hayat tarzına harfi harfine uyma ve onun emirlerini aynen yerine getirme hususunda, Ashâb-ı Kiram içinde İbn Ömer (Radiyallahu anhumâ)’nın müstesna bir yeri vardır. Abdullah ibn-i Ömer (Radiyallahu anhumâ), bir gün gördüğü bir rüyayı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’e tâbir ettirmeyi arzu etmiş, ablası Hafsa annemizin aracılığı ile rüyasını Rasûl-ü Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem)’e arzetmiş ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in:
    1 Sünen-i Tirmizi, Zühd 36; Sünen-i Ebû Dâvûd, Edeb: 113; Sahih-i Müslim, Birr: 50.
    2 İbni Hacer el-Askalanî, el-İsabe fî Temyiz’is-Sahabe, Kahire-h.1329, VI, 290-302 (4856).

    – “Abdullah ne iyi insan, bir de gece namazı kılsa!”1 buyurması üzerine, o günden itibaren gece namazını hiç terketmemiştir. “Rasul-ü Ekrem (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in vefatından sonra ona olan sevgisinden dolayı namaz kıldığı yerleri öğrenip oralarda namaz kılar, yürüdüğü yollarda yürür, gölgelendiği ağaçlann altında oturur, kurumasınlar diye onları sulardı.” 2
    İbn Ömer (Radiyallau anhuma): “Orta boylu, iri yapılı ve esmer tenliydi. Saçları omuzlarına dökülecek kadar uzundu. Sakalını sarıya boyar, Peygamberimiz (Sallalahu aleyhi vesellem)’inde öyle yaptığını söylerdi.”3
    Buradan da anlaşılıyor ki; Ashap, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimize olan sevgilerinden dolayı, onun vefatından sonra bütün anılarını yaşatmaya çalışmışlardır. Onun konakladığı ve namaz kıldığı yerlere kaybolmaması için mescidler bina etmişler. Bu sebepten dolayı, Mekke ve Medine’de çok sayıda tarihi eserler varken, günümüzde vahhabiler, dini yanlış yorumlayarak veya kasıtlı olarak, Rasulullah (Sallalahu aleyhi vesellem) ve ashabın sevgisini hatırlatan, o zamana ait olan bütün değerleri, birer birer imha etmişlerdir.
    Bir insan, o mukaddes beldelere, hacc veya umre için gidip, ayrıca ziyaret ettiği yerlere ikinci defa gittiğinde, oraların kademe kademe tahrif edilip belirsiz hale getirildiğini görmektedir. Vahhabiler, tepki oluşturmamak için tahrifat ve tahribatları kademe kademe yapmaktadırlar.
    Mesela: Bedir savaşının yapıldığı yere gidildiğinde, ne savaşın yapıldığı yer ne de şehitlerin mezarının yerinin neresi olduğu belli değildir. Medine’nin çevresi yerleşime müsait iken, şehir planlı bir şekilde Uhut Savaşı’nm
    1 Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 576, 597,1509.
    2 M. Yaşar Kandemir, Abdullah b. Ömer b. Hattab, DİA, 1,126.
    3 Kandemir, Abdullah b. Ömer b. Hattab, DİA, 1,126.

    4 yapıldığı bölgeye kaydırılarak tahribatlar yapılmıştır. Uhud savaşında Rasulullah (Sallalahu aleyhi vesellem)’in düştüğü kuyu başta olmak üzere, bütün şehitlerin yerleri yakın tarihe kadar bilinerek muhafaza edilmişken, daha sonra vahhabiler tarafından bunlar yok edilmiştir. Hendek savaşının olduğu yerde yerleşim olmamasına rağmen, o zamana kadar muhafaza edilmiş olan hendekleri kapatmak için üzerine yol yapılmıştır. Aynı şekilde yedi mescitlerin bir kısmı da yıkılmış olup, bir kısmı da yıkılmaya terk edilmiştir. Bunlar gibi o döneme ait kutsal ve tarihi eserler, türbeler tamamen yok edilmiştir.

    5 mekkk

    6 Kabe’nin arka kısmında üzerinde evler gözüken tepe, Ebu
    7 Kubeys dağıdır. (Sallalahu aleyhi vesellem) Efendimizin Ay’ı
    8 ikiye bölerek Dünya’ya indirdiği yerdir. Günümüzde ise bu
    9 dağdan eser kalmamıştır.

    10 mekkk2

    12 Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin Uhud
    13 savaşında, ashaplarla birlikte çekilmiş olduğu, Uhud dağındaki
    14 mağaranın orijinal görünümü.

    15 mekkk3

  10. MEVLİD-İ ŞERİF OKUMANIN BİD’AT VE HARAM OLDUĞUNU SÖYLEMELERİ
    Vahhabilerin öne çıkan alimlerinden olan Abdulla Baz, ‘Hükmü’l-İhtifalu bi Mevlid’in-Nebi,’ adlı risale 2. ve 5. sayfasında:
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    “Ne Peygamberin ne de bir başkasının doğu kutlamak caiz değildir. Bunlar dinde sonradan uydt bid’atlardır. Mevlid, ne Peygamberin zamanında ne ashap zamanında ne de tabiin zamanında okunmamıştır. Dolayısıyla sonradan ihdas edilen her şey bid’attir. Peygamberin mevlidini kutlayarak ehli kitaptan olan Hristiyanlara ve Yahudilere benziyorlar/’1 diyecek kadar ileri gidip Mevlid-i Şerifin okunmasına da şiddetle karşı çıkar.
    1 Mevlana Abdurrahman Cami, Şcvâhid-ün Nübüvve Tercümesi, s. 136
    Yine onların alimlerinden olan Salih bin Fevzan el-Fevzan, “et-Tevhid,” s. 121’de:
    “Her sene Peygamber (Sallallahu aleyhi vesellem)/in doğumu münasebetiyle Rebi’ul evvel ayında bu mevlid toplantıları yapan cahil halk ve dalalette olan alimler, Hz. İsa’nın doğum gününü kutlayan Hristiyanlara benzetmektedirler,”2 diyerek Mevlid-i Şerifi okuyan ve kabul eden bütün müslümanları ve alimleri dalalette görmektedirler.
    Sadece bunlar değil, vahhabi görüşüne sahip olanların tamamının iddiası budur. Bunların Mevlid-i Şerife bu kadar karşı çıkmalarının sebebi ise, Mevlid-i Şerifin tamamında Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin üstün yönlerinin anlatması ve ona olan sevgi ve muhabbetin aşılanmasıdır.
    Vahhabilerin, kendilerine rehber edindikleri İbn-i Teymiyye bir çok batıl görüşleri olmasına rağmen, o dahi,
    1 Abdulaziz b. Abdullah b. Baz, Et-Tehziru min’el-Bid’a, Riyad, s. 2, 5; Abdulaziz b.
    Abdullah b. Baz, “Risâletü hükmü’l-İhtifalu bi Mevlid’in-Nebevi” (Mevlid-i Nebi’nin
    kutlanmasının hükmü), Riyad. Yine bu hususta yine onların kitabı olan, Salih b. Fevzan
    el-Fevzan, “et-Tevhid,” Riyad, s. 121’e bakınız. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
    vesellem) Efendimizin Mevlid kandilini kutlayan Müslümanları Hz. İsa’nın doğum
    gününü kutlayan Hristiyanlara benzetmektedir.
    2 Salih b. Fevzan el-Fevzan, “et-Tevhid,” Riyad, s. 121 ve bu hususta, daha sapkın
    görüşleri için devamına bakınız.

    mevlid hakkında olumsuz bir şey söyleyememiş ve hatta mevlid merasimleri düzenlemenin sevaplı olduğuna dair, “Iktidâ-üs Sirât-il Müştekim,”1 adlı kitabının 297. Sayfasmda şöyle demektedir:
    “Mevlid’e tazim ederek onu bir bayram (merasim) kabul etmeyi bazı insanlar yapıyorlar. Onların bu güzel maksatlarına binaen mevlid okumak, Rasulullah (Sallalahu aleyhi vesellem)’e tazim olduğu için bunu yapanlara büyük ecir sevap vardır/’ demektedir.
    Burada da görüldüğü gibi, günümüzdeki vahhabi zihniyetinde olanlar, Mevlide bid’attir, şirktir, okunmasına gerek yoktur demek suretiyle, kendi kendileriyle çelişmektedirler. Günümüz vahhabileri kendilerine rehber edindikleri İbni Teymiyye ile de ters düşmektedirler.
    Şimdi Mevlid-i Şerifin okunmanın caiz olduğu ve mükâfatı hakkmda bir çok delil vardır. Ehl-i sünnet uleması geniş olarak bu hususta müstakil eserler dahi yazmışlardır. Mevlid, onların dediği gibi bid’at değildir. Hatta Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizi ilk öven Kuran-ı Kerim’de Allah’ u Teala’dır. Ashab-ı Kiram, bizzat Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in huzurunda iken, onu överek, meth eden kasideler söylemişlerdir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in vefatından sonra da, gerek Hulefa-i Raşid’in gerekse Tabiin döneminde mevlid okunduğuna dair çok sayıda rivayetler vardır. İmam-ı Azam Efendimiz, Tabiindendir ve aşağıda da geniş olarak yazılacak olan Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)
    1 İbn-i Teumiyye, İktidâ’us-Sırâful-Mustakim muhalefetti ashabu’l-Cahîm, Tahriç: Halid Attar, Dar’ul-Fikir, Beyrut.

    Efendimizi onun kabri başında metheden kasidesi yani mevlid’i vardır. Vahhabilerin ki ise, sadece kuru bir iftiradır.
    Nitekim; Suudi Arabistanda önemli devlet görevlerinde bulunmuş olan ehl-i sünnet alimi, Dr. Muhammed bin Abduh Yemani, yazmış olduğu “Çocuklara Rasulullah sevgisini öğretmeliyiz” adlı eserinde ve diğer yazmış olduğu eser ve makalelerinde, çocuklara ve Müslümanlara: “Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in sevgisini öğretmenin ilk yolu Mevlid-i Şerif okumaktır,” diyerek Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizi öven Âyet ve Hadis-i Şerifleri yazarak, Mevlid-i Şerifin okunması gerektiğine dair ispatlarını yazmakta ve kendisi bizzat Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin neslinden olan Dr. Seyyid Muhammed bin alevî el-Mâliki1 (ö. 2004)’nin Mevlid’in Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in zamanından beri okunduğunu ispat etmek ve Mevlid’e karşı gelenlererin görüşlerini çürütmek için yazdığı “Havle’l-İhtifal Bi Zikra’l-Mevlid’in-Nebeviyyi’ş-Şerif”2 adlı eserine dikkat çekmektedir.3
    Şimdi, bu zatlarında kitaplarında geçen Mevlid-i Şerifin caiz olduğuna ve Peygamberimiz (Sallalahu aleyhi vesellem) zamanmdan beri okuna geldiğine dair delillerden bazılarına yer vereceğiz.
    Yukarıda da geçtiği üzere, bir çok Âyeti Kerime’de Allah’u Teala, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizi övmüştür. Dolayısıyla Allah’u Teala’nm övdü-
    1 Bu zat, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin neslinden olan büyük bir eh-i sünnet alimi olup 2004 yılında 63 yaşında Mekke’de vefat etmiştir. Vahhabiliğe karşı onların görüşlerini çürüten “Mefâîm” adlı kitabı gibi bir çok kitap yazmıştır. Bu zat hakkında daha geniş bilgi için “Vahhabilere karşı ehl-i sünnet alimlerinin yazdıkları reddiyeler” konusuna bakabilirsiniz.
    2 Seyyid Dr. Muhammed alevî el-Mâliki, “Havle’l-İhtifal Bi-Zikra’1-Mevlid’in-Nebeviyyi’ş-Şerif,” Matbaat-u Dar-u Cevamiı’l Kelim, Kahire-h.141810. Baskı.
    3 Muhammed bin Abduh Yemani, Çocuklara Rasulullah sevgisini öğretmeliyiz, s. 35-42
    arasından özetlenerek alınmıştır.

    günü övmek bütün müslümanlar üzerine Allah’u Teala’nın bir emridir.
    Sure-i Ahzab, Ayet 56:
    “Allah ve Melekleri Rasulullah (Saliallahu aleyhi vesellem)’e salavat getirirler! Ey Mü’minler! Siz de ona salât’ü selâm getirin.”
    Bu ‘Ayeti Kerime’de geçen “selavat” kelimesinin sözlük anlamı: “Şanını yüceltmek,” anlamındadır.
    Sure-i Ahzab, Ayet 45-46:
    “Ey Peygamber! Şüphe yok ki, Biz seni bir şahit bir müjdeleyici ve uyarıcı; Allah’ın izniyle; Allah’a bir davetçi, nurlandırıcı (nur saçan) bir kandil olarak gönderdik.”
    Mevlid-i Şerif okumaktan maksat; Rasulullah (Saliallahu aleyhi vesellem) Efendimizin sevgisini insanlara aşılamak için onun üstün yönlerini, mucizelerini, miracını vs. yadederek Rasulullah (Saliallahu aleyhi vesellem) Efendimizi meth’u sena etmektir.
    Sure-i Yunus, Âyet 58:
    (Ey Habibim!) De ki: “Allah Teâlâ’nm fazl ve rahmeti ile İşte yalnız onunla ferahlansınlar (sevinsinler). Bu, onların topladıklarından (mal ve mülklerden) daha hayırlıdır.
    Bu Ayet-i Kerime’de, Allah’u Teala’nm rahmeti ile sevinsinler diye söylediğinin Peygamberimiz (Saliallahu aleyhi vesellem) olduğu, Sure-i Enbiya Âyet 107’de:
    “Biz Seni alemlere rahmet olarak gönderdik,” ifadesiyle apaçık ortadadır. Bu Ayet-i Kerime’de, Mevlid-i Şerif okuyarak Rasulullah Efendimiz (Saliallahu aleyhi vesellem) ile sevinmek, kutlama yapmak gerektiğine açık işaret vardır.

    Seyyid Muhammed alevî el-Mâliki, Mevlid ile ilgili yazığı, “Havle’l-İhtifal Bi-Zikra’1-Mevlid’in-Nebeviyyi’ş-Şerif,” adlı eserinde der ki: Bir müslümanın Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in doğum gününü ihya etmek maksadıyla kutlayanlara: “Neden siz Mevlid-i Şerif kutluyorsunuz”? şeklinde bir soru sorması kadar anlamsız bir sual olamaz. Çünkü bu soru “Niçin siz RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem) ile ferahlıyorsunuz, seviniyor-sunuz?” manasına geliyor. Böyle bir soruya cevap vermek bile gereksizdir. Ancak bu soruya şu şekilde cevap verilebiliriz: “Ben RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem) ile ferahladığım ve sevindiğim için mevlidini kutluyorum. RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem)’i sevdiğim için onunla ferahlıyor ve mutlu oluyorum. Mü’min olduğum için de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’i çok seviyorum.”1
    Yine Arabistan alimlerinden Muhammed Abduh Yemani de; “Ashabın RasuluUah sevgisi,” adlı eserinde şöyle söyler: “RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem)’e duyulan sevginin derecesi imanın ölçüsüdür. Kim imanını sınamak isterse, Efendimiz Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)’e olan sevgisini kontrol etsin.” 2
    RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz, bir çok Hadis-i Şeriflerinde kendisinin büyüklüğünü açıktan söylemektedir. Bu durum ise, onu övmemiz gerektiğine dair apaçık bir delildir.
    Ebu Hüreyre (Radiyallahu anhu)’dan RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    1 Seyyid Dr. Muhammed Alevî el-Mâliki, Havle’l-İhtifal Bi-Zikra’1-Mevlidi’n-
    Nebeviyyi’ş-Şerif, s. 12.
    2 Muhammed Abduh Yemani, Ashabın RasuluUah Sevgisi, s. 43-45.

    “Ben Kıyamet gününde Adem oğlunun Seyyidi (Efendisi) ‘yim. Kabri ilk açılacak olan benim. Ben şefaat edicilerin ilkiyim ve şefaati kabul olunacak ilk kimseyim.1
    Hz. Aişe (Radiyallahu anhâ)’dan sahih senetle rivayet edilen bir Hadis-i Şerifte de şöyle nakledilmiştir:
    Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem), Hz. Ali’yi kastederek: “Bana Arabın efendisini çağırın/’ dedi. “Ya Rasulallah! Arabın efdendisi sen değilmisin? dediğimde, buyurdu ki: “Ben Adem oğlunun efendisiyim. Ali, Arabın efendisidir.”2
    Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz, bizzat kendisinin doğum gününü kutlardı ki, bu Mevlid-i Şerife apaçık bir delildir.
    Ebu Katade (Radiyallahu anhu) anlatıyor:
    “Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz Pazertesi günleri oruç tutardı. Kendisine bu oruç hakkında sorulduğunda şöyle buyurdu: “İşte o gün, benim doğdu-ğum ve bana vahiy olunduğu gündür/’3
    1 Sahih-i Müslim, Fedail 2 (3); Sünen-i Ebu Davud, Sünnet 12; Muhammed bin Abduh
    Yemani, Çocuklara Rasulullah sevgisini öğretmeliyiz, s. 31.
    2 Hakim, Müstedrek, Kitabu Ma’rifet’üs-Sahabe, Hadis No: 4690; Ebu Şeybe, Musannef,
    (Mektebet’üş-Şamile-2), Hadis No: 27; Taberani, Mu’cem’ul Kebir, Hadis No: 2683.
    3 Sahih-i Müslim, Siyam 36 (198); Rudani, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 3012; Seyyid Dr.
    Muhammed Alevî el-Mâliki, Havle’l-İhtifal Bi-Zikra’1-Mevlidi’n-Nebeviyyi’ş-Şerif, s.
    20-21; Muhammed bin Abduh Yemani, Çocuklara Rasulullah sevgisini öğretmeliyiz,
    s. 37.

    Bu Hadis-i Şerifin, Ebu Davud’da ki naklinde de şöyle geçmektedir: Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimize Pazartesi ve Perşembe günleri orucu hakkında sorulduğunda: “Pazartesi günü doğdum. Perşembe günü de bana Kur’an indirildi,” buyurdu.1
    Rezzin’in Urve (Radiyallahu anhu)’dan naklettiği Hadis-i Şerifte şöyle geçmektedir:
    “Süveybe, Ebu leheb’in azatlısıdır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in doğduğunu ona müjdelediğinde Ebu leheb, onu azat etmişti. O da Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’i emzirmişti. Ebu leheb kafir olarak öldüğünde, islam üzere olan Abbas (Radiyallahu anhu) onu rüyasında büyük bir hüsran içinde gördü. Ona: ne ile karşılaştın? Diye sorduğunda Ebu leheb: Sizden sonra hiç te iyi bir şeyle karşılaşmadım. Ancak Süveybe’yi azat ettiğim için her pazartesi gecesi, baş parmağının buğumunu göstererek bana; buradan az bir su veriliyor, diye karşılık vermiş. Süveybe, Peygamberimiz (Sallalahu aleyhi veslellem)’in dadılığını yapmıştır.”2
    Ebu Leheb’e yaptığı bu iltifattan dolayı, Allah’u Teala hazretleri, diğer cehennem halkına tanımadığı bir ayrıcalığı ona veriyor. Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimize daha bebekken doğduğunda, ona yapılan bu
    1 Sünen-i Ebu Davud, Savm 53.
    2 Rudani, Cem’ul Fevaid, Hadis No: 4198; Abdurrezzak, Musannef, (Mektebet’üş-
    Şamile-2), Hadis No: 13956.

    sevgi gösterisi, bu kadar mükafat görüyorsa, mü’minlerinde Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimize peygamberlik verildikten sonra ona olan sevgilerinden dolayı, Mevlid-i Şerif okumak amacıyla yemek, meyve, tatlı vs. buna benzer ikramda bulunarak ziyafet vermeleri, Allah’u Teala yanmda daha faziletli olması gerekmez mi? Bu uygulama, neden bid’at veya haram olsun?
    Seyyid Muhammed Alevî el-Mâliki, mevlid toplantılarının bir geceye has olmayıp her zaman yapılabileceğini, Peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’e Salatu Selam getirmeye, muhtaçlara ikram etmeye, insanları dine davet ve irşada vesile olan bugünü ihya etmek gerektiğini belirtir.1
    Ashab-ı Kiram Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizi, onun yüzüne karşı kasideler söyleyerek methederlerdi. Buna dair Taberani, şu Hadis-i Şerifi nakleder:
    ”Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yanın-dayken Abbas bin Abdulmuttalip ona dedi ki: Yâ Rasulallah! Seni methetmek istiyorum. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ona: Allah’u Teala ağzını bozmasın, oku bakalım, buyurunca şu kasideyi okudu:
    1 Seyyid Dr. Muhammed alevî el-Mâliki, Havle’l-İhtifal Bi-Zikra’1-Mevlidi’n-Nebeviyyi’ş-Şerif, s. 12-14.

    Manası:
    Karanlık bir yerde ince deriyle örtülü bir mekandaydın, Sonra dünyaya geldin, ancak ne insan,
    Ne bir et parçası ne de bir kan pıhtısıydm, Bilakis insanlar boğulurken bir kartala gem vurup,
    Üzerine binen bir damlaydın,
    Bir devir kapanıp yenisi başlarken,
    Sende bir sülbden bir rahme bırakıldın,
    Ailen tüm beldeleri geride bırakan bir onura sahip oldu,
    Sen ki, doğduğunda yer yüzü aydınlandı, Ufuklar nurunla parıldadı,
    Bizde senin ışığın, nurun ve doğru yolunla ilerliyoruz.1
    Yine Beyhaki, Delail’ün Nübüvve’de naklettiğine göre: “Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz, Medine’ye hicret ettiğinde Medine’nin yakınında kadın, erkek ve çocuk bütün halk ellerinde defler ile “Tale’al Bedru aleynâ” diye bilinen aşağıdaki kasideyi okuyarak karşılamışlardır.”

    1 Rudani, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 6353.

    Manası:
    Veda dağından üzerimize dolunay doğdu, Allah’a çağıran bir davetcimiz olduğu için,
    Şükretmek bizlere vacib oldu,
    Sen güneşsin, sen aysm, sen Nur üstüne nursun,
    Sen Süreyya yıldızısın, ey sevgili ey Rasul. Ey bize içimizden gönderilen elçi,
    Geldin Medine’ye şeref verdin. Ey davetçilerin en hayırlısı.
    Eğer, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizi öven kasideleri okumak mahsurlu olsaydı, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) kendisini kasideler okuyarak öven Ashab-ı Kiram’a müdahale etmez miydi? Bilakis çok memnun olmuştur.
    Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz kendisi hayatta iken onu, müşrik şairlere karşı öven altı şairi vardı. “Hassan İbn-i Sabit, Ka’b İbn-i Malik, Abdullah İbn-i Revaha bunlardandır. “*
    Buhari Ebu Davud ve Tirmizi’de nakledilen Hadis-i Şerifte Hz. Aişe (Radiyallahu anhâ) der ki:
    1 Sahih-i Buhari, Magazi, 30, Edeb 91; Sahih-i Müslim, Fedail’üs-Sahabe, 153, 157; Rudani, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 8190,8191, 8192.

    “Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şair olan Hassan’a Mescid’de bir minber koyar, Hassan’da onun üzerinde durarak Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’i öven veya müdafaa eden kasideler söylerdi ve Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) de: Allah’ın Rasulünü övdüğü veya müdafaa ettiği sürece, Allah’u Teala, Hassan’ı Ruhulrkudüs (Cebrail -Aleyhis-selam-) ile destekler!” derdi.1
    Buhari ve Müslim’de nakledilen Hadis-i Şerifte bu Hureyre (Radiyallahu anhu) şöyle anlatıyor:

    “Hz. Ömer, mescidde kaside okuyan Hassan ile karşılaştı. Hz. Ömer ona, ters ters bakınca, Hassan (Radiyallahu anhu): Ben mescidde senden daha hayırlı olan zatın huzurunda kaside okudum, karşılığını verdi. Sonra Hassan bana dönerek dedi ki: Allah için söyle! Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in benim hakkımda: Benim adıma (müşriklere) cevap ver. Allahım! Onu Ruh’ul Kudüs (Cebrail) ile destekle,” buyurduğunu işitmedin mi? Bende: Allah için doğru, dedim.2
    Enes (Radiyallahu anhu) anlatıyor:
    Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) kaza umresi için Mekke’ye girdiği zaman, Abdullah bin Revaha önünde yürüyor ve şöyle bir kaside okuyordu:
    1 Sahih-i Buhari, Edeb 91; Sünen-i Tirmizi, Edeb 103; Rudani, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 8180.
    2 Sahih-i Buhari, Salat 68, Edeb 91; Sahih-i Müslim, Fedail’üs-sahabe 151; Rudani, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 8184.

    Manası:
    Ey Kâfir oğulları! Yolundan çekilin,
    Bu gün Kur’an’a dayanarak boyunlarınızı vurabiliriz,
    Hem öyle bir vuruş ki başı gövdeden ayırır, Ve dostu bile dosta unutturur.
    Bunun üzerine Hz. Ömer ona: “Ey ibn-i Revaha Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in önünde ve Allah’u Teala’nın hareminde mi kaside okuyorsun? diye çıkışınca Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem): “Yâ Ömer! Onu rahat bırak. Zira söyledikleri kureyşliler için oklardan daha fazla tesirlidir/’1
    Buhari’de nakledilen Hadis-i Şerifte İbn-i Ebi Sinan der ki: Ebu Hureyre’nin kıssalar anlatırken şöyle dediğini işittim: Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Abdullah bin Revaha’yı kastederek, kardeşiniz asla batıl bir söz söylemez, buyurdu. O Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) için şu kasideyi söylemişti:

    Manası:
    Şafak söküp tan yeri ağardığı sırada,
    Kitabmı okuyan Rasulullah bulunuyor aramızda,
    Hidayet yolunu gösterdi bize karanlıklardan sonra, Kalplerimiz de tereddütsüz inanmıştır ona,
    1 Sünen-i Nesai, Menasik 109; Rudani, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 8185.

    Ve söylediği her şeyin gerçek ve hak olduğuna, Müşrikler yataklarında derin bir uykuya dalarken, Gecelerdi o, yatağından uzaklarda.1
    Yine Ka’b bin Züheyr (Radiyallahu anhu), Müslüman olmak için RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin yanına geldiğinde, bizzat huzurunda onu meth eden ve “Kaside-i Bürde,” diye meşhur olan uzun bir kaside okumuştur. Bu kasiden birkaç beyit şöyledir:
    Manası:
    RasuluUah bizi, sonsuz bir kurtuluşa, Nura ve hidayete götüren,
    Allah’ın kılıçlarından keskin bir kılıçtır.
    O’nun Ashapları, Mekke vadisinde İslâmı kabul eden,
    Kureyşin en ileri gelenleri.
    Cömertlikte ve yiğitlikte hiç birinin yok dengi.
    İlk günler, göçmek gerekliydi, hemen göçtüler, Zerre tereddüt etmeden.2
    Ka’b bin Züheyr (Radiyallahu anhu)’nun “Sevgili uzaklaştı/’ sözleriyle başlayan bu kasidesini, RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz çok beğendi. Hırkasını çıkarıp ona verdi bundan dolayı bu kasideye “Kaside-i Bürde” (yani hırka kasidesi) dendi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin Ka’b bin Züheyr (Radiyallahu anhu)’ya hediye ettiği bu hırka Hz. Muaviye
    1 Sahih-i Buhari,Teheccüd 21, Edeb 91; Rudani, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 8188.
    2 Bu Kasidenin Tamamı için bkz: Siret-i İbn-i Hişam Tercümesi (İslam Tarihi), Tercüme:
    Hasan Ege, Kahraman yay. İstanbul-2006, IV, 200-211.

    (Radiyallahu anhu) tarafından Ka’b bin Züheyr (Radiya-llahu anhu),nun varislerinden satın alınıp muhafaza edilmiştir. Bu hırka daha sonra Abbasiler’e daha sonrada Mısır’ın fethinde Mekke Şerifi tarafından Yavuz Sultan Selim Han’a teslim edilmiştir. Mekke ve Medine’de korunan bu hırka, günümüze kadar korunarak gelmiş olup, İstanbul’da Topkapı müzesinde “Hırka-i saadet” odasmda muhafaza edilmektedir.
    Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin vefatından sonra da ashabı kiram efendilerimiz, Rasul-ü Kiram Efendimizin ahlakım, şemailini, mucizelerini kendi aralarında söyleyerek methettikleri rivayet edilmiştir. Bu da hiç şüpesiz Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin vefatından hemen sonra onu yad eden kasideler ve mevlidler okunduğunun açık delilidir.
    Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin şairlerinden olan Hassan İbn-i Sabit (Radiyallahu anhu), Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in vefatından sonra onu metheden ve ona olan özlem ve sevgisini anlatan bir çok kaside söylemiştir. Bunlar, “Siret-i İbn-i Hişam’”da uzun uzun yazılmıştır.1
    Bu kasidelerden birisi, 46 beyitten oluşmaktadır. Bu kasidesi hakkmda, Ebu Zeyd el-Ensari’den nakledildiğine göre Hassan bin Sabit (Radiyallahu anhu), Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in vefatından sonra bu kasidesini ağlayarak okumuştur. Bu kasidesinden birkaç beyit şöyledir:
    1 Siret-i İbn-i Hişam Tercümesi (İslam Tarihi), IV, 425-435.

    Manasıı:
    Taybe’de2, Peygamberin izi ve ışık saçan toplanma yeri bulunmaktadır; izler silinip yok olabilir.
    Önderin üzerine çıkrığı minberin bulunduğu şeref ve saygı evinin izleri asla yok olmaz.
    Açık izler ve işaretler; Peygamber’in namazgah ve mescidinin bulunduğu ashabıyla toplandığı evinin bir köşesi, bunlar da yok olmaz.
    Orada, ortasına, Allah katından, kendisiyle yol bulunan bir nurun indiği odalar bulunmaktadır.
    Üzerinden zaman geçmesine rağmen silinmemiş izler vardır; zamanla yıpranmış ancak geri kalan izleri onu hatırlatmaktadır.
    Gönlüm onu övmekten vazgeçmiş değil, onunla sonsuz cennette sürekli beraber olma ümidiyle gönlüm onu övmekten geri durmaz.
    Orada onun komşusu olmayı umuyorum, o güne ulaşmaya gayret ediyorum.
    Taberani’de nakledildiğine göre, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin Halası Safiyye (Radiyallahu anhâ), Resulü Kiram Efendimiz üzerine çok
    1 Bu kasidenin manası: Yrd. Doç. Dr. Faruk Çiftçi, Hassan b. Sabifin Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi vesellem) için söylediği mersiyeler, KSÜ İlahiyat fakültesi Dergisi 4 (2004) s 79-85’den alınmıştır.
    2 Medine’de Peygamber’in yaşadığı bölgenin adı olup, Medine’nin diğer isimlerindendir.

    sayıda kaside söyleyenlerden biridir. O, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) vefatından sonra söylediği kasidelerin içinden birkaç bey ite burada yer veriyoruz1:
    Manası:
    Ya Resulallah! Sen bizim ümidimizsin, Sen bize hep iyilik edenimizdin.
    Sen, bize hiç cefada bulunmadın,
    Sen, merhametli ve hidayet edenimizdin,
    Sen, mükemmel bir ilim deryası idin, Bugün ağlayanların, senin içindir feryadı.
    Senin yoluna hep ecdadım feda olsun! Malım, canım, çocuklarım hep feda olsun!

    İMAMLARIN YAZMIŞ OLDUĞU MEVLİD-İ ŞERİF’LER

    İşte bu kasideler gibi, Rasulullah (Sallallhu aleyhi vesellem) Efendimize olan sevgi ve muhabbetten dolayı Ashab-ı Kiram’dan bu zamana kadar bütün müslümanlar çeşit çeşit her dilde Mevlid-i Şerifler ve kasideler yazarak Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizi methedip övmüşlerdir.
    “el-Mecme’atti’1-Kübra mine’l-kasâidi’l-fuhra fî hakk-ı Nebiyyinâ Muhammedini’l-Büşra Aleyh-i SalâtüIIahi ve selamühü’l uzma…”2 adlı eserin 58-65. sayfaları arasmda geçen İmam-ı Âzam (Radıyallahu anhu)’ya ait olan aşağıdaki kaside; “el-Kasidetü’1-Meymûnetü’l- Mübareke-
    1 Bu kasidenin tamamı için bkz.: Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, IX, 39; Taberani, Mu’cem’ul Kebir, Hadis No: 20261; Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Tercüme: Sıdkı Gülle, Divan Yayınları, İstanbul-1991, (I-IV), II, 380.
    2 Bu eser: Osmanlı Matbaalarında basılmış bir eser olup baskı yeri ve tarihi belirtilmemiştir.

    tü’n- Nu’man-iyye” veya “ed-Dürrü’1-Meknûn” diye isimlendirilir. İmamı Azam Efendimiz 53 beyitten oluşan ve RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizi meth eden bu kasidesini, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin ravzasına yüz sürdüğüde yazmıştır.1 Bu kasidenin tamamının bilinmesinin faydalı olacağım düşündüğümüz için Osmanlıca tercümesiyle birlikte aynen aktarıyoruz:

    1 İmam Nesefi (Rahimehullah)’m, “Tuhfe” adındaki eserinde, Şems’ul-Eimme Halvanî (Radiyallahu anhu)’dan şöyle nakledilmiştir: Rüyamda İbn-i Abbas (Radiyallahu anhuma)’yı rüyamda gördüm, bana dedi ki: Müçtehidlerin sultanı Rahman olan Allah’u Teala’nm dostu Ebu Hanife Numan ibn-i Sabit (Radiyallahu anhu), Resulü Ekrem ve Nebiyyi Muhterem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizi, mübarek ravza-i mutahharasında bir kaside ile metheylemiştir ki, bu kasideye “dürrü meknûn” (Saklı inci) ismi verilmiştir. Bu kasidenin bir takım faziletleri vardır. 1- Her sebah ve akşam mukaddes ravzasmın hizmetçileri olan melekler ve Kürsüyü tavaf eden melekler bu kasideyi şerifi okurlar. 2- Bu kasideyi okumaya devam edenlere afetler, kazalar ve belalar uğramaz. 3- Düşmanlarını sevindirecek bir kötülükle karşılaşmaz. 4- Ani ölümden emin olur. 5- Okuyana ve bulunan yere shir, büyü zarar vermez. 6- bu kasideyi okumaya devam edenlerin gönlü sevinç ve ferahla dolar. 7- Bulunduğu eve, veba gibi bulaşıcı hatalıklar girmez. 8- Günahları bağışlanır. 9- Bir kimse her ne murad için yedi gün peş peşe okursa istediği şey gerçekleşir. İşte İbn-i Abbas (Radiyallahu anhumâ) bunları anlattı ve uyandım. Bu kasideden haberim olmadığı için bu kasideyi Mekke ve Medine’de aradım. Sonunda Bağdat’ta bir şeyhin yanında buldum. O kamil şeyhte o zamana kadar duyulmamış diğer bazı özelliklerini saydı, ömrüm oldukça bende onu okumaya devam etmeyi kendime adadım. (İmam-ı Azam Ebu Hanife Numan b. Sabit, Kaside-i Meymune-i Mubareke Dürr-ü meknûn Kasidesi, Tercüme: Ahmet Mahmut Ünlü, Arifan yay-İstanbul.)
    Manası:
    1- Kasdi geldim sana Ey Seyyid-i Sâdât amma, İsterim senden himayet, dilerim senden rızâ.1
    2- İştiyakım sana Ey Hayru’1-verâ bir rütbe ki, Mâsivâya meyl-i kalbim yok durur vallahi lâ.2
    3- İzzü câhm hakkîçün vallahi senin müştakmam, Hakk bilir ki âşık-ı bî çarenim, meylim sana.3
    4- Sensin ol ki, olmasaydm halk olmazdı bir ahad Belki halk olmazdı âlem belki hep cümle verâ4
    5- Sensin ol ki, kıldı nurundan kamer nur iktisab Şems-i hâvr nûri işrakmla oldu pür ziya5
    6- Sensin ol ki, sırrı miracında bu hefti asuman, İftihariyle müzeyyen oldu hem çün mah ligâ.6
    7- Sensin ol ki, eyledi davet seni ol Zü’1-Celâl, Sem’ine erdi o kurb içre sâdâyı Merhaba.
    8- Sensin ol ki, diledin Hak’tan şefaat ümmete, Lütf ile kıldı kabul etti icabetle nida.
    9- Sensin ol ki, Adem safiyullah sana İltica ile kabul oldu ne ki ibtidâ dua
    10-Etti İbrahim halilullah dua isminle çün Ateş-i nemrut söndü gülistan oldu ona.
    1 Yâ Rasulallah! Sırf senin ziyaret maksadıyla geldim. Amacım sadece senin rızan ve himayendir.
    2 Ey İnsanların en Hayırlısı! Sana öyle iştiyakım, arzum var ki, kalbimde senden başka
    hiçbir şeyin sevgisi yoktur.
    3 Vallahi Makamın hakkı için senin müştakmam, Hakkta biliyor ki ben sana âşığım ve
    meylimde sanadır.
    4 Sen öyle ulu bir zatsın ki, Sen olmasaydın kainat’ta dahil hiçbir şey yarahlmazdı.
    5 Sen öyle bir zam ki, ay senin nurundan kisveye büründü, güneşte senin güzel nurunla
    parlak göründü.
    6 Sen ki, miracında semaya yükselince, seninle semalar süslendi, yüceldi.

    11-Hazreti Eyyüb dedi: “ennî messenî/’ İsmini yâd eyleyip emrâziden buldu şifa.
    12-Dâhi Ruhullah senin hüsn-ü sıfatın meth edip Çok beşaretler haber verdi sıfatında ulâ
    13-Hazreti Musa Kelimullah o şân-ı reff Rûzi mahşer ol dahi huzura iltica.
    14-Cümleten peygamberanı hem benî âdem melek, Cem olup tahtı Livâhi’l-Hamde heb bây-u kedâ.
    15-Mu’cizatın âciz etti hep fesahat ehlini, Fazlma yoktur nihayet farz olunmaz intiha.
    16-Söyledi sana taamı pühte mesmûm olduğun, Hem keler geldi sana lebbeyk ile hîne’1-likâ1
    17-Geldi kurt ile geyik yüzün kodu hem dedi, Yâ Rasulallah! himayet kıl bize Ey Mültecâ!
    18-Hem dahi kuşlar vaz-i cebîn ile verip selam, Hem şikayet eyledi nâka sana verip selam.2
    19-Davet ettin çok şecer koptu yerinden durdu tez,3 Bî kadem kıldı icabet yürüyüp geldi sana.
    20-Aktı keffinden sular feyzanı cümle içtiler Hem elin içinde tespih etti taşlar bî hasa.
    21-Başın üzre sâyedârm oldu bir pare bulut, Nahli hurma firkatinden inleyip ister lika.
    22-Yürüse yumuşak yere asla belirmezdi eser, Kâri taşa bassa olurdu firaş âsâr hâ!4
    23-Erdi çün merzaya vardı hem şifayı hikmetin, Cûd-i ihsanınla doldu vâdi-i Ümmü’1-kurâ.5
    1 Pişmiş kuzu zihirli olduğunu sana söyledi. Kertenkelede sana kavuşunca lebbeyk dedi.
    2 Vaz-ı ceb’in: Yanma gelmek. Nâka: Deve.
    3 Şecer: Ağaç.
    4 Firaş asan ayaklan iz yapmak.
    5 Merza: dert, hastalık vs. Cûd: Cömertlik. Vadi-i ümmül-kura: bütün yer yüzü.

    24-Çeşm-i â’mâyı Katâde oldu ke’1-evvel basîr,1 Dahi hem ibnü’l-Husayn buldu devan ile şifâ
    25-Hem Hübeyb ve ibn-i Afra oldular mecruh-i mevt,2 Der akeb mesh-i yedinle buldular mahz-i deva.3
    26-Derd-i çeşm erdi gaza-i Hayber içre Haydar’a Buldu ağzın yâri ile ân-ı saatte şifâ.4
    27-İbn-i Câbir çün vefat etmişti sen kıldın duâ, Hakk seni irzâ edip verdi hayat ol dem ona.5
    28-Ümm-ü Ma’bed’in südü vermez koyunun göğsüne, Sürdün elin çeşme gibi aktı sütü daima.
    29-Munkatı’ olmağla bârin nice yıllar kahd iken, Yağdı yağmur bitti habbab eyledin çünki dua.6
    30-Kâffeten mahluku davet eyledin dine heman, Oldu munkad emrine her kim sema’ etti nida.7
    31-Doğru yolu gösterip hem din-i küfrü hor kılan, Doğru olan din-i islam dinini kıldın ulâ.
    32-Oldular mahrum-i merzât-ı Huda hep cümleten, Sana kim kıldı adavet eyledi her kim cefâ.8
    33-Gazve-i Bedr’inde geldi çok melaik pür silah, Hakk Teala canibinden eylediler çok gaza.9
    1 Basir: görmek.
    2 Mecruhi mevt: ölüm hastalığı.
    3 Mesh-i yed: eli ile mesh etmek
    4 Gözünün rahatsızlığından dolayı Hayber de Hz. Ali senin tükrüğünle anında şifa buldu.
    5 Allah’u Teala, Câbir (Radiyallahu anhu)’nun ölen iki oğlunu, senin duan ile dirilterek
    seni razı etti..
    6 Bir kıtlık senesi açıkça dua ettin, bulutlardan yağmur boşandı ve nebatatlara can geldi.
    7 Bütün mahlukatı davet ettin, boyun eğdiler ve seve seve seni dinlediler.
    8 Adavet: düşmanlık. Mahrum-i Merzat-ı Huda: Huda’nın rızasından mahrum olmak.
    9 Canibinden: Tarafından.

    34-Yevm-ü Fethi’l-Mekke oldu çok fütuhatın senin, Yevm-ü Ahzab erdi Nusret oldu çok va’dü vefa.1
    35-Hûd ile Yunus senin hüsnünden oldular cemil, Hem cemail-i Yusuf oldu rif atinden pür ziya.2
    36-Kadrin Ey Tâhâ, senin âli nebilerden kamu, Geldi subhanellezi esra senin şanında tâ!3
    37-Gelmedi vallahi Yâ Yasin, hiç mislin senin, Aleminde hem cinân içre yemin hakkı Hüdâ.4
    38-Vasfı zâtında senin lâl oldu şairler bütün, Âciz oldu halk-ı âlem kılmadan meth-u sena.5
    39-Hem gelip verdi haber İncil-i İsa bi’setin, Medhin edip geldi Kur’an hem şanında tâ.
    40-Meth edenler Yâ Rasulallah! Nice metheylesin, Cem’i küttab itseler birbirine birden sala.6
    41-Olsa vallahi yedi derya mürekkep yazmaya Hem kalem olsa ağaçlar vasfın olmaz münteha.
    42-Ins-ü cin cem olsalar yazmağa vasfm senin, Yetmeye takatleri idrakleri ola cüda.
    43-Daima aşkma düşmüş kalbim oldu Seyyidim, Can tenim aşkınla doldu hiç yok mâ’adâ.
    44-Ger sükût etsem, sükûtum sen içindir Yâ Habib! Söyler isem methini söyler idim ben dâima.
    45-İstimâ’ etsem sözü ben ol kelamındır senin, Gözüme baksam cemalin görünür her bir yana.7
    1 Yevm-ü Ahzab: Hendek günü
    2 Hüsnünden: Güzelliğinden. Cemil: Güzel. Rif’tİnden: Parlak olan yüce güzelliğinden
    3 Sen bütün nebilerden üstün oldun Ey Taha, zikir olsun seni miraca götüren Subhan’a.
    4 Vallahi alemler içinde senin benzerin yoktur, seni peygamber olarak gönderen hakkı için Ey Yasin (Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in isimlerinden biridir).
    5 Bütün halk, şairler senin üstün sıfatlarım methetmeye aciz ve yorgun kadılar.
    6 Ne kadar kitaplar yazılsa, seni anlatmakta yetersiz kalırlar.
    7 Her zaman senden hoş sözler iştirim fakat baktığımda ise senden başkasmı görmem.

    46-Ben fakire kıl şefaat ya rasulallah meded Kapma yalvarı geldim, dilerem senden ginâ.
    47-İns-ü cin Ekremisin ben zaife kıl kerem, Cûd-i ihsanınla razı kıl eyâ Kenze’1-verâ.
    48- Ben tama’ ediciyem senin keremin zerresin, Yok Ebu Hanife için alem içre mâsivâ.
    49-Ola ki, rûz-i hesab ona şefaat edesin
    Her sabah-u şanı eder habl-ü metine iktidâ.1
    50-Sensin ol Şâfi’, Müşeffe’ cümleden Ekrem meded! Ümmetin senden himayet ister, eyler iltica.
    51-Olsun ihsanm bana yarın şefaat eylemek, Ola kim haşrolayım yevme’1-ceza tahte’1-liva.
    52-Çok salât-u hem selam etsem sana Hâdi’1-hüdâ Merkâd-ı Pâkin ede tâ arzu ol ehl-i safa.2
    53- Al-ü ashab-u kiram üzre salat-ü hem selam, Tabiine dahi kim etti teveccüh ravzana.
    Süleyman Çelebi hazretleride, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz ve Ashab-ı Kiram’ın zamanmdan beri yazılarak okunan Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’i öven kaside ve beyitleri derleyerek, Türkçe’ye tercüme edip Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i diye bilinen meşhur “Vesilefün Necat”3 adlı eserini yazmıştır. Aşağıdaki beyitlerle kendisinden önce de mevlidler yazıldığını ve kendisinin bunları derleyerek eserini oluşturduğunu açıkça söylemektedir:
    1 Umulur ki sen ona hesap günü şefaat edesin, elbette senin kulpuna o sımsıkı sarılmıştır.
    2 Ey hidayet bayrağı, salanı selam senin üzerine olsun, aşıklar özlem çektikçe makamına gelmeye!
    3 Bkz: Necla Pekolcay, Türkçe Mevlid metinleri I-II, doktora tezi, ist. 1950. N. Pekolcay,
    Süleyman Çelebi, Dergah yay. 2005.

    Şol kitâblar içre söylenen haber Zahir oldu göründü ser-teser
    Halk-ı âlem gözleriyle gördüler Görmeyenlere haberler verdiler
    Âmine Hâtûn gözüyle gördüğün Ol gecede nice lutf-e erdiğin
    Râviler yazdı haber verdi bize Biz dahi yazdık kim edevuz size
    Suudi Arabistan’m sünni alimlerinden olan Muhammed Abduh Yemani de, “Ashabın RasuluUah Sevgisi” adlı eserinde şu kasideye yer vererek RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in meth edilerek övülmesi gerektiğine işaret etmektedir:
    Nasıl yükselir peygamberler senin mertebene, Ey göklerin ulaşamadığı sema,
    Yaklaşamadılar bile senin yüceliğine, Zira parıltın ve nurun engel oldu onlara,
    Suyun aksettirdiği gibi yıldızları, Ancak sıfatlarını yansıttılar insanlara.1
    Yunus Emre hazretleri de Mevlid-i Şerifin önemimini ve faziletini bildiren şu kasideyi yazmıştır.
    Çağırırlar ol kıyamet gününde Mevlid okuyanlar gelsin diyeler Ellerine nurdan berat vereler Mevlid okuyanlar gelsin diyeler
    Salıverin gitsin cennet bağına Salınsın ol hem sağma soluna Hakkı gör ne ihsan eder Mevlid okuyanlar gelsin diyeler
    1 Muhammed Abduh Yemani, Ashabın RasuluUah sevgisi, s. 43-45.

    Yedi tamu üstlerinden uçarlar Sekiz cennet kapıların açarlar Eğnine hülle donları biçerler Mevlid okuyanlar gelsin diyeler
    İletip cennet bağına varalar Hülle donların boyunca giyeler Canların rahmet suyuyla yuyalar Mevlid okuyanlar gelsin diyeler
    Ey Yunus ne aceb bir divan imiş Hep âşıklar gelmiş ol eve girmiş Cümlenin maksudu bir didar imiş Mevlid okuyanlar gelsin diyeler1
    el-Mecmuatul-Kübra2 adlı eserde: Sahabe-i Kiram ve büyük islam alimlerinin Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)’in üzerine söyledikleri kasideleri yer almaktadır. İmam-ı Celâlettin es-Suyutî (ö. m/1505) Hazretlerinin “Vesâil”3 isimli kitabmda ve “El İmam el Alim, el-Allâme Şihabüd-Dîn Ahmed bin Hacer el-Heytemi Eş-Şâfi (ö. m/1566) Rahmetullahi aleyh’de “en-Ni’metil-Kübra Alel Alem Fî Mevlidi Seyyid-i veled-i Âdem” isimli kitabmda da dört halife devrinden beri Mevlidin okunduğu tafsilatlı olarak yazılmaktadır. Ayrıca İbn-i Hacer’in bu kitabmda eskiden yazılmış olan Arapça kaside ve Mevlidi şeriflerden örnekler verilmekte ve Mevlid-i Şerif hakkmda büyük zatların söylediği sözlere de değinilmektedir. Bu Kitab’m 5 ile 7. Sayfaları arasmda geçen “Mevlid’in Nebi”4 (Sallallâhu
    1 Elhac Muzaffer Ozak, İrşad, II, 397.
    2 Bu Eser için bkz.: Süleymaniye Kütüphanesi, İstanbul, Tirnovah; No: 1510.
    3 Ayrıca bu konuda bkz.: İmam Celaleddin Abdurrahman es-Suyuti, Hüsnü’l-Maksidi Fî
    Ameli’l-Mevlid (Mevid okumaktaki güzel maksatlar), Dar’ul Kitab’ul İlmiyye, Beyrut-1985.
    4 Ibn-i Hacer el-Heytemi eş-Şafi, en-Ni’metil-Kübra Alel Alem Fî Mevlid’i Seyyid-i
    veled-i Âdem, Hakikat kitabevi, İstanbul-2003, s 5-7.

    aleyhi vesellem) bahsim arapça aslıyla birlikte tercüme ederek aynen alıyoruz.

    ”Bu fasıl Peygamberimiz Muhammed Mustafa (Sailallahu aleyhi vesellem)’in Mevlid’in Nebi’sini beyan eder.”
    Ebû Bekir es-Sıddîk (Radiyallâhu anhu) buyuruyor ki: “Her kim Mevlid’i Şerifi okutmak için bir dirhem harcarsa cennette benim yoldaşım olur.”

    Hz. Ömer (Radiyallâhu anhu) buyuruyor ki: “Her kim Muhammed (Sailallahu aleyhi vesellem)’in Mevlid’i şerifini yücelterek, hürmetle tazim ederse o kimse islâmı ihya eder. Yani islâmı diriltir.”

    Hz. Osman (Radiyallâhu anhu) buyuruyor ki: “Her kim Mevlid’i Şerifi okutmak için bir dirhem, bir şey harcasa sanki Bedir gazasında ve Huneyn kazasında Peygamberimiz (Sailallahu aleyhi vesellem)’le beraber bulunmuş gibidir.

    Hz. Ali (Kerremallâhu veçhe) buyuruyor ki: “Her kim Resulullah (Sallallâhu aleyhi vesellem)’in Mevlid’i Şerifini hürmetle, tazimle okunulmasına sebep olsa o kimse dünyadan iman ile çıkar ve hesap görmeden cennete girer.”
    Hz. Hasan’il Basri (Radiyallahu anhu) buyurmuştur ki: “Ben isterim ki, Uhud dağı kadar altınım olsa, onu Muhammed (Sallallâhu aleyhi vesellem) için Mevlid’i Şerif okutmaya sarfetsem.”
    Hz. Cüneydi Bağdadî (ö. h-298/m-910) (Gaddesallâhu sırrahû) hazretleri buyuruyor ki: “Her kim Mevlid’i Nebî (Sallallâhu aleyhi vesellem) de hazır bulunsa yani Mevlid’i Şerif okunurken hazır bulunsa, hürmetle, tazimle, büyüklüğünü takdir ederek otursa, dinlese o kimse imanını kurtarır/’
    Hz. Mâ’ruf-ul Kerhî(ö. h-200/m-816) (Gaddesallâhu srrrahû) buyurmuştur ki: “Her kim Mevlid’i Nebiyi okutmak için yemekler hazır etse ve ihvanları çağırıp toplasa, ışıklar yaksa yeni elbiselerini giyse ve süslense güzel kokular saçsa, hürmetle, tazimle okutsa Allah’u teala o kimseyi kıyamet gününde evvelki peygamberlerin

    fırkası ile beraber hasreder. Onlar Âlâ’yı İlliyindedir/’
    Yani Peygamberler en evvel fırka olarak o yola giderler. Onun için o kimse Peygamberler fırkası ile beraber olur.

    Kendi asrında bir tek olan İmam-ı Fahrettîn-i Râzi (ö. h-606/m-1209) hazretleri buyuruyor ki: “Bir kimse Mevlid’i Nebî (Sallallâhu aleyhi vesellem)’i tuz’a, veyahut başka bir yenecek şeye okusa, onu başka yeneceklerin içine katsa o yenecekler de bereket zahir olur. Her ne şeylere ki bu katılırsa hiç sıkıntı ve zahmet olmaz. Allah’u Teala onlardan yiyenleri aff-ı ve mağfiret eder. Mevlid’i Şerifi suya okuyup içenlerin kalblerine bin nûr ve bin rahmet girer ve bin de kötü şeyler de kalbinden çıkar. Kalblerin öldüğü günde o adamın kalbi ölmez. Her kim Mevlid’i Şerifi sikkeli bir para (zamanının bastırılmış geçerli parası) üzerine okusa, başka paralara katsa, ya altın, ya gümüş ona bereket olur. Sahibi fakir olmaz. Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem)’in bereketi hiç kesilmez.”

    İmam-ı Şâfi (ö. h-204/m-820) (Rahimehullah) hazretleri buyurmuştur ki: “Mevlid’i Nebiyi, okutmak için bir kimse ihvanları toplasa, yemek yedirse, yerleri düzlese, güzel hizmet etse, okunmasına sebep olsa, Allah’u Teala o kimseyi kıyamet gününde sıddıklar, şehidler ve salihlerle hasreder ve cenneti Naim’de onlarla beraber olur/’
    Sırrı Sâkatî (ö. h-251/m-865) (Gaddesallahu sırrahu) buyuruyor ki: “Her kim Mevlid’in Nebî (Sallallâhu aleyhi vesellem)’i okutmak için bir yeri kast eylese, hazırlasa, niyet eylese, o kimse cennet bahçelerinden bir bahçe hazırlamış olur. Çünkü bu hazırlamış olduğu yeri Rasulullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)’in sevgisi için hazırladı/’ Çünkü Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) Efendimiz buyurmuştur ki: “Her kim beni severse cennette o kimse benimle beraber olur/’
    Mevlid’i Şerif okutmak da ancak Rasulullah (Sallallâhu aleyhi vesellem) Efendimizi sevmekle olur. Ashab-ı Kiram efendilerimiz, Resul’ü Ekrem (Sallallâhu aleyhi vesellem) Efendimizi evlerine davet etmeyi büyük devlet bilirlerdi. Her müşkülleri hallolur, hayır bereket artar, evlerine feyz-i ilahi, rahmet-i ilahi dolardı. O zamanda bulunsaydık, biz de davet ederdik. Zaten mevlüt okutulmasmdaki maksat da, Ashabm yapmış olduğu bu uygulama gibi, Rasullah (Sallallâhu aleyhi vesellem) Efendimizi evimize davet etmek ve hayır ile bereket olması içindir. Mevlid okur, veya okutturursak Ashabm yaptığı aynı daveti manevi olarak biz de yapmış oluruz. Çünkü Cum’a günü getirilen Salavat’i şerifeyi bizzat kendisi alıyor. Öyleyse davete, yani Mevlid’e o da geliyor, demektir.

    Ariflerin Sultânı İmam-ı Celâleddin es-Suyutî (ö. h-911/m-1505) Hazretleri (Gaddesallahu sırrahu ve nevvere darîhahu) (Allah sırrım takdis eylesin ve kabrini pür nûr eylesin) “Şemail” kitabının şerhi olarak yazdığı “Vesail” isimli kitabmda şöyle buyurmuştur: “Bir ev de, ya bir mahalle de, veya bir Cami de, mescitte Mevlid’i Şerif okunsa, orayı melekler sararlar ve onlara salavat getirirler. Oradaki bulunan cemaate Allah’u Teala, rahmetini ve rızasını verir. Melekler (Yani Cebrail, Mikâil, İsrafil ve Azrail Aleyhim’ üs-selâm) o cemaate dua ederler. Cenab-ı Hak’ta onlara, o meleklerin duası üzerine rahmetini ve rızasını verir/’
    Aynı onun gibi Mevlid-i Şerif hakkında şöyle söylediler: Her hangi bir müslüman, evinde Mevlid’i Şerif okursa Allah’u Teala hazretleri oradan: Kıtlığı, veba hastalığını, yangını, suya gark olmayı, afatı, belaları, buğzu, hasedi, göz değmesini kaldırır. Cenab-ı Hakk bu evin ehlini, hırsızlardan muhafaza eder. O kimse ölürse, Allah’u Teala o kimsenin üzerine kolaylık getirir. Münker ve Nekir meleklerinin suali ve cevabı kolay gelir. “O Melik-i Muktedir olan Allah’u Teala’nın yakınında olur/’1 Her kim Mevlid’i Rasulullah (Sallallâhu aleyhi vesellem)’e hürmet etse, O kimseye o kifayet eder. Her kim Mevlid’i Şerife tazim etmezse, kıymet vermezse, Eğer bütün dünyada onun methu senası dolmuş olsa bile o kimse Allah’ın nazarında değildir. Rasulullah (Sallallâhu aleyhi ve sellem)’in muhabbeti onun kalbine gelmez.
    AUah’u Teâlâ sizide bizide; Onu ta’zim eden, onun Mevlid-i Şerifi’nin kadrini bilen, ona muhabbet besleyen ve o Mevlid-i Şerife tabi olanlardan kılsın ve onun sevgisinden ayırmasın. Âmin! Yâ Rabbe’l-Âlemîn. Ve sallallâhu alâ seyidine Muhammedin ve ala âlihi ve sahbihi ecmaîn ilâ yevmid-din. Sallu aleyhi vesellimu teslima. Hatta tenalu cenneten ve naimâ.
    1 Sure-i Kamer Ayet 55.

    Mevlid-i Şerif okumak ve okutmak hakkmda bu kadar mücdeleyici ve sahih deliller varken okutulmasına engel olup, bidattir, şirktir, Resullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)’de bizim gibi sıradan bir insandır , onu bu kadar fazla övmeye gerek yoktur demeleri ise çok manidardır. Mevlid-i Şerif hakkında bu kadar Ayet-i Kerime, Hadis-i Şerif ve islam alimlerinin söylemiş oldukları açık deliller varken ve bunu da kendileri çok iyi bildikleri halde buna rağmen Mevlüd’i inkar etmeleri, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’e olan nefretlerinin açık bir göstergesidir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in övülmesinden en fazla rahatsızlık duyan iblis ile avaneleri, münafıklar ve kafirlerdir.

  11. VEHHABİLERİN PEYGAMBERLER VE BÜYÜK ZATLARA VESİLE HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ
    Peygamberler ve büyük zatları vesile ederek dua etmenin şirk olduğunu söylemeleri:

    Vahhabiler, özellikle Sure-i Fatiha Âyet 5’te:
    ‘Allah’ım! yalnız sana ibadet ederiz, sana sığınırız,’ anlamında olan bu Âyet-i Kerime’ye: ‘Allahım! Yalnız sana kulluk ederiz ve senden meded umarız,’ deyip manayı çarptırarak; Peygamberlerden ve büyük zatlardan yardım istemenin şirk olduğunu ve bu sebepten insanların küfre girdiğini iddia etmektedirler.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Yine Vahhabilerin öne çıkan alimlerinden olan Abdullah bin Baz, “et-Tahkîk ve’1-îdah”1 adlı kitabının 94. sayfasında:
    1 Abdulaziz b. Abdullah b. Baz, et-Tahkîk ve’1-îdah li Kesir-i min Mesâili’l-Hacci ve’z-Ziyareti, Riyad, h. 1419, s. 94.

    “Bir kimsenin bir hacetini karşılamasını, bir sıkıntıdan kurtarmasını, bir hastaya şifa vermesini ve buna benzer şeyleri Rasulullah’tan istemesi caiz değildir. Çünkü bunlar ancak Allah’tan istenir. Bunları bir ölüden istemek, Allah’a şirk koşmak ve Allah’tan başkasına tapmak demektir,” diyerek Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizi ve dolayısıyla onun halifeleri olan büyük zatları vesile etmenin puta tapmakla aynı olduğunu söyleyerek vesileyi kabul eden ehl-i sünnet ulemasını ve cemaatini, puta tapan müşrikler gibi görmektedir. O bu görüşüyle, İbn-i Teymiye ve Muhammed bin Abdulvahab’ın görüşlerini aynen devam ettirmektedir.
    Ehl-i sünnet uleması, hem hayatta hem de vefat etmiş olan büyük zaatları vesile ederek Allah’u Teala’dan istekte bulunmanın meşru olduğunu ve vahhabilerin görüşlerinin batıl olduğunu bir çok delil ile isbat etmişlerdir.
    Yukarıda da değindiğimiz gibi Mekke’nin sünni alimlerinden olan Dr. Seyyid Muhammed bin alevî el-Mâliki1 “Mefâîm”2 adlı eserinde özellikle şefaat, vesile, büyük zatlardan yardım isteme ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in kabri şerifini ziyaret gibi konuları işlemekte ve bu hususlarla ilgili âyet, Hadis-i Şerif ve selef-i salihinin görüşlerini yazarak vahhabilerin iddia ettiği görüşlerin yanlış olduğunu ispat etmektedir. Hatta bu zat, vahhabiliğin zıddına görüşler ortaya koyduğu için vahhabilerin kışkırtmasıyla hapse attırılmış. Fakat gelen tepkiler üzerine bir süre sürgüne gönderilmiştir.
    1 Bu zat, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin neslinden olan büyük bir eh-i sünnet alimi olup 2004 yılında 63 yaşında Mekke’de vefaat etmiştir. Vahhabiliğe karşı onların görüşlerini çürüten “Mefâîm” adlı kitabı gibi bir çok kitap yazmıştır. Bu zat hakkında daha geniş bilgi için “Vahhabilere karşı ehl-i sünnet alimlerinin yazdıkları reddiyeler” konusuna bakabilirsiniz.
    2 Seyyid Muhammed bin Alevi el-Maliki el-Haseni, Mefâîm Yecibu En-Tusahhah, Dar’ul Kitab’ul-İlmiyye, 3. Baskı, Beyrut-2009.

    Şimdi ehl-i sünnet alimlerinin bunlara karşı vesilenin caiz olduğuna dair yazdıkları delillerden bazılarına yer vereceğiz:
    Mü’minlerin, büyük zatları vesile etmelerindeki amaçları; onlara ibadet niyetiyle değil, sadece o zatlarm vasıtasıyla Allah’u Teala hazretlerinden yardım dilemektir. Aşağıdaki Âyet-i Kerime ve Hadis-i Şeriflere göre, Peygamberlerden ve büyük zatlardan yardım istenmesinde bir sakınca yoktur. Çünkü onlar; Hakk’a yakm olmak yolunda, insanlara vesile ve sebeptirler.
    Sure-i Kehf, Âyet 65-66:
    “İlm-i ledünü öğrenmek için Musa (Aleyhis-selam): Allah’u Teala’nm, ”kendisine ilmi ledün verdiğimiz kullarımızdan bir kul” diye tabir ettiği kul’u (Hızır -aleyhis-selam’ı-) bularak, sana öğretilen ilmi bana da öğretmen için sana tabi olayım mı? dedi.”
    Allah’u Teala istese, bu ilmi Musa (Aleyhis-selam)’a bir anda verebilirdi. Ancak bu ilmi öğrenebilmesi için bir kulunu vesile kılmıştır.
    Sûre-i Maide, Âyet 35:
    “Ey Mü’minler Allah’tan korkunuz. O Hakk Celle ve Alâ Hazretlerine yakınlık için vesile arayınız ve onunla da mücahede yolunda çalışınız ki, felah bulaşınız (kurtuluşa eresiniz).”

    Sûre-i Kehf, Âyet 84:
    “Her şey için bir sebep vardır/’
    Sûre-i Fetih, Âyet 10:
    “Şüphe yok ki sana biat edenler muhakkak Allah’u Teala’ya biat ederler. Onlar sana biat ettiklerinde Allah’u Teala’nın eli de onların elinin üzerindeydi.”
    Bu Âyeti Kerime’de açıkça Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz, Allah adına biat alarak mü’minlere vesile olmaktadır.
    Sûre-i Münafikun, Âyet 10:
    “Size verdiğimiz rızıklardan infak edin…”
    Sure-i Hut, Âyet-6:
    “Yeryüzünde hiç bir canlı yoktur ki rızkı Allah’u Teala’ya ait olmasın” diye buyrulan bu Âyeti Kerime’ye göre bütün mahlukatm rızkım veren Allah’u Teala olmasma karşın neden yukarıdaki diğer Âyeti Kerime’de: “Size verdiğimiz rızıklardan infak edin/’ demek suretiyle kullarını neden vesile etmektedir. Allah’u Teala, dilese mahlukatm rızkını dilediği kadar ve sebepsiz de verebilir. Ancak görüldüğü üzere zengin mümin kullarını fakir fukaranın rızkını temin için sebep kılmakta. Ayrıca mümin kullarının büyük dereceler alması içinde bu “infak’ı” vesile etmektedir.
    Sure-i Enfal, âyet 17’de: “Attığın zaman (Resulüm!) sen atmadın, Lâkin Allah attı… Onları siz öldürmediniz, lâkin Allah onları öldürdü,” buyurarak Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizi ve ashab-ı kiram’ı düşmanlarına karşı koruyanın Allah’u Teala olduğunu söylüyor. Fakat bunu doğrudan değil de, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabının eliyle yapıyor. Şüpesiz ki, bu da vesileye açık bir delildir.

    Sure-i Nisa, âyet 64:
    “Onlar nefislerine zulmettikleri zaman, sana gelipte Allah’u Teala’ya tevbe istiğfar etselerdi ve sen de onlar için istiğfar etseydin, elbette Allah’u Teala tevbeleri kabul edendir, merhametlidir/’
    Bu Âyet-i Kerime, Ümmet-i Muhammedin Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimize gelip onun huzurunda ve onu vesile ederek Allah’u Teala’dan istiğfarda bulunmamızı emretmektedir.
    Enes İbn-i Mesud (Radiyallahu anhu)’dan Delail-i Bey haki’de vesile ile ilgili şu Hadis-i Şerif rivayet edilmiştir:
    Arabinin birisi Rasul-ü Kiram’ın huzuruna gelip kıtlık ve kuraklıktan şikayetçi olmak üzere:
    “Ya Rasulallah! Allaha yemin ederim ki, bizim ne inildeyebilecek bir devemiz kaldı, ne de bağırabilecek bir çocuğumuz,” dedikten sonra şu kasideyi okudu.
    Manası:
    Sana geldik Yâ Rasulallah! Ama halimiz şu, Taze kızların didinmeden sineleri kanıyor,
    Çocuklu anaların yavrularına bakmaya vakitleri yok. Delikanlılarda açlıktan o kadar zayıf ki,
    Miskin, miskin elleri yanlarına gelmiş, Ağızlarından acı tatlı hiçbir söz çıkmaz oldu.
    İnsan yiyeceği olarak bizde bu yılın Ebu Cehil karpuzu ile, En bayağı ilhez’den başka hiçbir şey yok.

    Artık senden başka iltica edecek (sığınacak) yerimiz kalmadı. Zaten halkm ilticagâhı peygamberler olmayıp da neresi olabilir.
    İzah: Ebu cehil karpuzu yenemeyecek kadar çok acı olan karpuza benzer bir bitkidir. İlhiz de, deve tüyü ile kanla yoğurularak yapılan bir katık ki yenmeyen bir şeydir. Yani demek istiyor ki yiyecek hiçbir şeyimiz kalmadı. Kendilerini acındırmak için Rasulullah (Sallallâhu aleyhi vesellem) Efendimize bu şekilde söylüyor. Çünkü kendilerinin haline Rasulullah (Sallallâhu aleyhi vesellem) Efendimizi açındırdığı zaman, Allah’u Teala hazretlerininde onun duasmı reddetmeyeceğini bildikleri için direk olarak Rasulullah (Sallallâhu aleyhi vesellem) Efendimizden istiyor.
    Bunun üzerine Rasulullah (Sallallâhu aleyhi vesellem) Efendimiz hemen Rıda-i Şerifini sürüyerek ayağı kalktı ve minbere çıkıp Allah’u Teala’ya hamdu sena ettikten sonra:
    “İlahi! Her tarafa şamil (yayılan), faydalı, zarar vermez, acil ve gecikmez, hayvanatın memelerini dolduracak, ekinleri bitirecek ve toprakları ölümlerinden sonra ihya edecek bir rahmet ver. Ey Cemaat bilmiş olunuz ki, Allah’ın buyurduğu gibi sizde kabrinizden böyle çıkacaksınız,” diye buyurdu.
    Enes (Radiyallahu anhu) bundan sonra şöyle diyor: Allaha yemin ederim ki, Nebiyi Ekrem (Sallallâhu aleyhi vesellem) duaya kalkan ellerini daha indirmeden, gökyüzü boşandı. Çok geçmeden de Medine haricindekilerin gelip, aman boğuluyoruz, boğuluyoruz, diye feryatlan duyuldu. Nebiyi Ekrem (Sallallâhu aleyhi vesellem) mübarek ellerini tekrar semaya doğru kaldırıp:

    “Allahumme havalinâ ve lâ aleynâ,” diye dua buyurdu. Derken, bulutlar Medine’nin üzerinden kenarlara doğru sıyrıla sıyrıla dağıldı. Bu hali gören Rasullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz mübarek dişleri görününceye kadar tebessüm buyurup:
    Aşk olsun Ebu Talib’e şimdi burada bulunaydı, Karîn’ul-Ayn olurdu (çok sevinirdi). Onun kasidesini bize kim okuyabilir diye buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ali İbni Ebu Talip (Radiyallahu anhumâ) ayağa kalkıp, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimize dedi ki: Bana öyle geliyor ki (babamm) şu kasidesini murad ediyorsunuz diyerek bu kasideden birkaç beyit okudu.
    Manası:
    Onun mübarek yüzü suyu hürmetine bulutlardan yağmur niyaz edilen böyle bir zat-ı kerimu’s-sıfat bırakılır mı imiş?
    Öyle bir kerem kar ki, yetimler onun eline bakar, dullar ve yoksullar ona güvenir.
    Ali Haşimin fakirleri ona sığınır, Ali Haşim onun sayesinde çeşit çeşit bol bol nimetlere mazhar olur.

    Ey Kureyş! Beytullah’a yemin ederim ki siz aldarayor bir hayale kapılıyorsunuz. Muhammed (Sallallahu aleyhi vesllem)’e suikastinizi,
    Biz onun etrafında pervane gibi dönüp dururken ve onun uğrunda bizimle dövüşmedikçe, ve harpler etmedikçe gerçekleştirebileceğinizi mi zannediyorsunuz?
    Hepimiz onun etrafında hakkıyla helak olup serilmedikçe, çocuklarımızı bize unuttaracak fedakarlıkla müdaafa etmedikçe onu size teslim mi edecekmişiz?
    Hz. Ali Efendimiz bu beyitleri okuyunca, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesilem): Evet. Bu kasidesini kastetmiştim, dedi. Ondan sonra beni Kinane’den biri kalkıp şu beyitleri söyledi:
    Manası:
    İlahi hamd olsun ki, Nebiy-i Ekrem’in yüzü suyu hürmetine bize yağmur verildi.
    Şükredenin şanı da bizim yaptığımız gibi hamdü şükretmektir.
    O Peygamberi Zişan Efendimiz Allah’ u Teala’ya bir kere dua etti dua ederkende ona doğru gözlerini dikti.
    Derken sırtından bir ridayı atacak kadar vakit geçti geçmedi, şırıl şırıl yağmurun boşandığmı gördük.

    Tulumlardan boşanan o yağmur yokmu? İşte Mudar, Allah seni onunla kurtardı.
    İş, Nebiyyi Ekremin amcası güzel yüzlü, dürüst özlü alnı açık Ebu Talib’in dediği gibi oldu.
    Allah’a şükreden fazlasını bulur. Allah’a küfreden de kendini belaya sokar.
    Resulullah (Sallallahu aleyhi vesilem) bunu işitince: Güzel bir söz söylemiş şair varsa, senin sözün güzeldir, buyurdu.1
    Yağmur kıtlaştığmda Sahabe-i Kiram’m önerisiyle Hz. Ömer (Radiyallahu anhu), Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in amcası Abbas (Radiyallahu anhu)’yu minber üzerine oturtup, kendisi de yanma oturup onu vesile ederek yağmur duası yaptığına dair, Buhari’de rivayet edilen Hadis-i Şerif:
    ”Yağmur kıtlaştığmda Hz. Ömer (Radiyallahu anhu) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in amcası Abbas (Radiyallahu anhu/yu vesile ederek: Yâ Rabbi! Bizler Rasulullah Efendimiz (hayatta iken) onun vesilesiyle senden yağmur isterdik de bize yağmur ihsan ederdin. Şimdi de Resul-i Kiram Efendimizin amcası Abbas’m vesilesiyle bize yağmur ihsan et, diye dua ederdi. Enes (Radiyallahu anhu) der ki: Bu duayı edince yağmur ihsan olunurdu/’2
    1 Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecridi Sarih, III, 281-285
    2 Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 537; Taberâni, Mu’cem’ul-Kebir,
    Hadis No: 82.

    Yine bir rivayette gelmiştir ki, bir zaman kuraklık oldu Hz. Ömer (Radiyallahu anhu), halka:
    – “Ey İnsanlar! Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Hz. Abbas (Radiyallahu anhu)’ya, çocuğun babaya göstereceği saygıyı layık görürdü. Bu sebepten Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in amcası Hz. Abbas (Radiyallahu anhu)’ya uyunuz ve onu da duamzda vesile tutunuz/’ diye buyurdu. Hasılı Abbas (Radiyallahu anhu) dua etti ve Hakk Teala hazretleri yağmur ihsan etti, demişlerdir.ı
    Yağmur kıtlaştığında ve ihtiyaç halinde okunan, “Salat-ı Nariye” duası da bir Salavat-ı Şerife çeşidi olup vesileye açık bir delildir. Bu Salavat-ı Şerife şöyledir:
    Manası:
    “Allahım sen salat eyle! öyle bir kamil salat olsun ki tam salat olsun. O öyle bir Muhammed ki, onunla bütün güçlükleri halledersin. En zor olan işler onun hürmetine hallolur. Bütün külfet olan şeyler, sıkıntılar onunla açılır. Bütün ihtiyaçlar onun hürmetine yerine getirilir. O öyle bir Muhammed ki her rağbet ettiğin şeye onunla kavuşabilirsin. Bir insanın ölürken, ahir nefeste imanla gitmesi o Muhammed yüzü hürmetinedir. O öyle bir Muhammed ki onun mübarek cemali hürmetine, Cenab-ı Hakk Teâla hazretleri bulutlardan yağmurlar yağdırır. Onun alinin ve evlatlarının üzerine de çok selam ve salat olsun. Her göz açıp yummada, her nefes almada hepsinin
    1 İmam Kastalani, Mevahib-i Ledünniyye, s. 645.

    sayısınca selat-u selam olsun. Ya Rabbi Senin her ne kadar bildiğin şeyler varsa onların hepsinin sayısınca onun üzerine selat-u selam olsun/’1
    Sahih ve mütevatir olarak Enes (Radiyallahu anhu)’dan rivayet edilmiştir ki: İmam Ali (Kerremailahu vechehu)’nun annesi Fatıma Bint-i Es’ed (Radiyallahu anhâ), vefat ettiğinde Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz bu Muşar’un Ileyha’nın naşmı bizzat kabre indirip:
    “Ey Allahım! senin nebin ve önceki peygamberlerin hakkı için annem fatıma bint-i esed’i mağfiret eyle ve girdiği yeri kendine genişlet. Muhakkak ki sen merhamet edenlerin en merhametlisisin/’2 buyurdular.
    Yine Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’i vesile ederek dua etme ile ilgili, Tirmizi ve Nesâi’de sahih olarak nakledilen Hadis-i Şerifte; gözlerinin açılması için dua ricasında bulunan bir âmâya dahi abdest alıp iki rekat namaz kıldıktan sonra:
    y/Allahım! Ben Rahmet Peygamberi olan senin nebin Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)’i vesile ederek senden istiyorum. Ya Muhammed! Yâ Rasulallah! Ben seni vesile ederek Rabbimden hacetimin hallini istiyorum.
    1 İmam Kastalani der ki: Bu Salavat-ı Şerife yağmur kıtlaştığı zaman 4444 defa
    okunursa niyetleri sağlamsa muhakkak yağmur yağar.
    2 Taberani, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 20324.

    Allahım onu bana şefaatçi yap/’1 diye dua etmesini emreyledi. Beyhaki, bu Hadis-i Şerifin sahih olduğunu rivayet etmiş ve şu ilave ile bu hadisi nakletmiştir: “Âma gözü görür halde ayağa kalktı/’2
    Sahabe-i Kiram âma’ya tarif edilen duayı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in ahirete irtihalinden sonra dahi okurlardı. Bu duadaki; Ya Muhammedi Lafzı ise/ meded dilemeye ve vesileye apaçık bir delildir.
    Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin:
    “Ey Allahım! Dualarını kabul ettiklerinin hakkı için senden istiyorum/’3 diye dua etmiş ve bu duayı Ashab-ı Kiram’a dahi öğretmiş ve bununla amel etmelerini emretmişir. Bu ise şüphe yok ki, açık bir vesiledir.
    Eğer, mü’minlerin bu zatları vesile ederek dua etmeleri şirk olsaydı, gerek Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizden, gerekse de evliya ve sülehadan, öyle bir fiil zuhur etmezdi.
    Hakim’den sahih senetle rivayet edilen şu Hadis-i Şerifte, vesileye açık delildir ki; Adem (âleyhis-selam), Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’i vesile edince, onun hürmetine tevbesi kabul edilmiştir. Bu Hadis-i Şerif şöyledir:
    Hz. Ömer (Radıyallahu anhu)’dan nakledildiğine göre, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    1 Sünen-i Tirmizi, Dua bablarmda çeşitli hadisler 6, Hadis No: 3811; Hakim bu Hadis-i Şerifin tahricinden sonra Hadisin sonuna: “Bu dua ile dua edip kalktığı zaman görmeğe başladı,” diye ilave tmiştir.
    2 Yusuf Nebhanî, Şevahid’ül-Hakk’dan Vahhabilere Cevaplar, s. 136.
    3 Sünen-i İbn-i Mace, Mesacid 14.

    Adem (Aleyhis-selam) hatasını anlayıp dedi ki: Ya Rabbi! Eğer beni affetmemiş isen Muhammed (Sallallahu aleyhi vesilem) hürmetine senden affımı diliyorum, demişti. Allah’u Teala (ne cevap vereceğini bildiği halde, cevabını da diğer insanların duyması için):
    – Yâ Adem! Ben onu henüz (zahirde) yaratmadığım halde sen Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)’i nasıl tanıdın diye buyurdu. Adem (Aleyhis-selam):
    – Ya Rabbi! Sen beni (kudret) elin ile yaratıp bana ruhundan üflediğin zaman, başımı kaldırıp baktığımda arşın ayaklarında -La ilahe illallah Muhammedun Resullulah- yazılmış olduğunu gördüm. İsminin yanına ancak yaratılmışların en sevgilisini koyacağını bildim. Cenab-ı Hakk Teala ona:
    – Ya Adem! Doğru söyledin hakikaten Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem) bana yaratılmışların en sevgilisidir. Onun hürmetine benden ne istesen sana verirdim. Affını diledin ben de seni affettim. Şayet Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem) olmasaydı, seni yaratmazdım.1
    1 Hakim, Müstedrek, Kitab’ut-Tevârihu’l-Mütekaddimeyni min’el Enbiyai ve’l-Mürselin, Hadis No: 4287; İmam Kastalani, Mevahib-i Ledünniyye, I, 13; Rudani, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 8371.

    Buhari de, Haşır ve kıyamet günü insanların Allah-u Teala’mn huzurunda durmaları bahsinde geçen şu Hadis-i Şerifte vesileye büyük bir delildir.
    “Onlar bu halde iken Adem (Aleyhis-selam) ile sonra Musa (Aleyhis-selam) ile daha sonra Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem) ile medet dilerler/’1
    îbn-i Asakir’de Hz. Hasan (Radiyallahu anhu)’dan rivayet edilen Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
    ”Bana çok salavât getiriniz, bana getirdiğiniz salavât-lar, günahınızın bağışlanmasına sebeb olur. Derece ve vesile isteyiniz. Çünkü Rabb’ım katında benim vesilem sizin için şefaattir.”2
    Taberani’de nakledilen Hadis-i Şerifte Muhammed bin Kâb el-Kurazî (Radiyallahu anhu) şöyle anlatıyor:
    – “Hz. Ömer (Radiyallahu anhu) mescidde otururken mescidin arka tarafından biri geçti. Birisi Hz. Ömer’e: Ey Mü’minlerin emiri! Şu geçen adamın kim olduğunu biliyor musun? diye sordu. Hz. Ömer: Hayır! Kim o? dedi. Adam ona:
    – O adam Yemen ahalisinden Sevâd bin Karib’dir. Yemenliler içinde çok saygın bir konumu vardır. Onun
    1 Sahih-i Buhari, Zekat 52.
    2 Seyyid Ahmed Haşimi, Muhtarü’l-Ehâdîsîn Nebeviyye vel Himem’il-Muhamme-
    diyye, Muharriri: Abdulkadir Akçiçek, Salah Bilici Kitabevi yay. İstanbul, Hadîs No:
    220.

    cini kendisine gelip Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in çıktığını haber vermiştir. Hz. Ömer, onu bana getirin, dedi. O zat yanına getirilince Hz. Ömer ona:
    – Sevâd bin Karib sen misin? diye sordu. Sevvad, evet dedi. Hz. Ömer ona: Sen hala eskiden olduğu gibi kahinlik yapıyor musun? diye sorunca, Sevvad çok kızdı ve Ey Mü’minlerin emiri! Müslüman olduğumdan beri bana kimse böyle demedi, diye çıkıştı. Hz. Ömer de:
    – Subhanallah! Vallahi bizim eskiden içinde bulunduğumuz şirk senin kahinliğinden daha vahim bir şeydi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in zuhuruna dair cinin sana gelip haber vermesini bana da anlat dedi. Sevvad:
    – Anlatayım Ey Mü’minlerin emiri! Gecenin birinde uyku ile uyanıklık arasındayken cinim gelip ayağıyla beni dürterek, Ey Sevvad! Kalk. Şayet aklın varsa diyeceklerimi iyi anla. Lüey bin Galip (Beni Haşini) oğullarından, Allah’u Teala’ya ve ona kulluk etmeye çağıran bir elçi gönderildi, dedi ve şöyle bir şiir okudu:
    Manası:
    Cinlerin meraklarına hayret ediyorum, Soylu alaca develerine bindiler,
    Mekke’ye hidayeti aramak için yola düştüler, Cinlerin iyileri, adileri gibi değildir,
    Haşim oğullarından seçilmiş olana doğru sende yola çık, Cinlerin başında ilk önce sen gidip onu gör.

    O böyle söylemesine rağmen başımı kaldırıp bakmadım bile. Ona, bırakta uyuyayım. Zira gece boyu uykusuz kaldım, dedim. Ancak ikinci gece yine geldi ve ayağıyla bana vurarak, Ey Sevvad! Kalk. Şayet aklın varsa diyeceklerimi iyi anla. Lüey bin Galip (Beni Haşim) oğullarından, Allah’u Teala’ya ve ona kulluk etmeye çağıran bir elçi gönderildi, demedim mi? dedi ve şöyle bir şiir okudu:

    Manası:
    Şu cinlere ve heveslerine hayret ediyorum, Soylu develerine semerlerini vurdular,
    Hidayeti aramak için mekke’ye doğru yola koyuldular, Doğru söyleyen cinler, Yalan söyleyen cinlere benzemezler,
    Haşim oğullarından seçilmiş olana doğru sende yola çık, Zira ilk önce oraya varanlar sonradan gelen gibi değildir.
    Yine başımı kaldırıp da ilgilenmedim. Üçüncü gece olduğunda yine geldi ve ayağıyla bana vurarak, Ey Sevvad! Kalk. Şayet aklın varsa diyeceklerimi iyi anla. Lüey bin Galip oğullarından, Allah’u Teala’ya ve ona kulluk etmeye çağıran bir elçi gönderildi, dedi ve şöyle bir şiir okudu:

    Manası:
    Cinlere ve verdikleri haberlere hayret ediyorum, Soylu develerine bindiler,
    Mekke’ye hidayeti aramak yola düştüler, Mü’min cinler, kafir olan cinler gibi değildir,
    Mekke’nin tepeleri ve taşlıkları arasında olan,
    Haşim oğullarından seçilmiş olana doğru sende yola çık,
    İşte o anda içime İslam sevgisi ve müslüman olma arzusu düştü. Sabah olunca deveme binip Mekke’ye doğru yola çıktım. Ancak yolun bir kısmına ulaştığımda, Rasu-lullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in Mekke’den Medine’ye hicret ettiğini öğrendim. Bunun üzerine Medine’ye geldim ve Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)’i sordum. Mescid’de olduğunu söylediler. Mescid’e gidip devemi bağladım. İçeri girdim. Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) ashabıyla oturuyordu. Ona Yâ Rasulallah! Söyleyeceklerimi dinle, dedim. Ebu Bekir (Radiyallahu anhu) bana, yaklaş, yaklaş deyince önüne kadar yaklaştım. Bana: Söyle! Cinin sana verdiği haberi bize anlat, buyurdu. Şöyle dedim:

    Manası:
    Rahatlayıp az bir uykudan sonra sırdaşım yanıma geldi, Bana söylediklerinde yalancı değildi.
    Üç gece boyunca yanıma geldi ve her defasında şöyle dedi: Lüey bin Gâlib oğullarından sana bir elçi gönderildi,
    Eteğimi toplayıp yola koyuldum, Dağları, ovaları zahmetle aşıp geldim,
    Allah’tanbaşka Rabb olmadığına şahadet ederim, Her bilinmeyen şeyde senin güvenilir biri olduğuna da,
    Ey saygm ve güzel insanlarm oğlu, Allah’u Teala’ya ulaşmada sen en güzel vesilesin,
    Ey şu insanların en hayırlısı, sana verilenleri çocukların saçlarını ağırtacak kadar ağır olsa da emret.
    Senden başka şefaatçinin fayda veremeyeceği o günde de, Sevvâd bin Karib’e sen şefaatçi ol.
    Benim müslüman olmama hem Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) hem de ashabı çok sevindiler. Öyleki sevinçleri yüzlerine yansıdı. Bunun üzerine Hz. Ömer, kalkıp Sevvad’ın yanında durup ona, bende senden bunları duymak istiyordum, dedi.1
    Bu Hadis-i Şerife göre, kaside, Peygamber Efendimizin (Sallallahu aleyhi vesellem) bizzat huzurunda söyleniyor daha sonra da ise Hz. Ömer Efendimizin huzurunda tekrar okunuyor. Kaside de geçen, “Allah’u TealaVa ulaşmada sen en güzel vesilesin,” diye ifade edilen bu sözler hatalı olmuş olsaydı, Rasullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz ve Ashab-ı Güzin efendilerimiz müdahale etmez miydi.
    1 Rudani, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 8431; Bu Hadis-i Şerif, Taberani, Mu’cem’ul Kebir’de zikretmiştir.

    Müdahale edilmediğine göre bu sözler yanlış olmayıp vesilenin hak olduğu açık bir şekilde anlaşılmaktadır.
    Yine aynı kaside de geçen şu ifadeler de:
    ” Senden başka şefaatçinin fayda veremeyeceği o günde de, Sevvâd bin Karib’e sen şefaatçi ol,” denilmek suretiyle; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) mahşer halkının günahlarının affedilmesine vesile olarak şefaat edecektir manası, açık bir şekilde burada da anlaşılmaktadır.
    Yine mevlid bahsinde de değindiğimiz gibi Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in halası Safiyye (Radiyallahu anhâ)’nın Rasul-ü Kiram (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin vefatmdan sonra onun üzerine söylediği kasidelerde vesileye delildir ki, O’nun:
    “Ya Rasulallah! Sen bizim ümidimizsin,” diye Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’e hitap etmiştir. Onun bu kasidesini Ashab-ı Kiram Efendilerimiz de duymuşlar ve hiçbiri onun bu ifadesine karşı çıkmamışlardır.1
    Büyük zatları da vesile etmenin caiz olduğuna dair, diğer deliller de şöyledir:
    Taberani ve Heysemi’nin sahih olarak naklettikleri
    Hadis-i Şerifte Gazven (Radiyallahu anhu)’dan
    Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle
    buyurmuştur:
    1 Yusuf Nebhanî, Şevahid’ül-Hakk’dan Vahhabilere Cevaplar, s. 167.

    “Biriniz herhangi bir yerde yolunuzu, şaşırırsanız, Düşeyde yardımcı, muhafaza edici arayıp bulamadığınız zaman, hiç kimsenin size yoldaş, arkadaş olmadığı, çaresiz kaldığınız yerde deyiniz ki:
    – Ey Allah’u Teâlâ’nm has kulları! Beni muhafaza
    ediniz. Ey Allah’u Teâlâ’nm has kulları! bana yardım
    ediniz. Çünkü Allah’u Teâlâ’mn öyle kulları var ki onlara
    yardıma gelirler, görünmezler.”1
    Bu şöyledir; Bir adamın başına bir mühim belâ gelir. Her taraftan ümidi kesilir. Naçar kalır, artık mahvolacağını anlar. İşte o zaman, Allah’u Teala’nın veli kullarına çağırır ve:
    – “Ey Allah’u Teâlâ’mn sevgili kulu! Allah’u Teâlâ’ya
    senin sözün geçer ve kabuldür. Allah’u Teâlâ, benim
    basımdaki belâyı senin hürmetine kaldırsın,” der.
    Buhari ve Müslim’den daha önce yazılmış olan bir çok hadis müsnedlerinde, İbn-i Mesud (Radiyallahu anhu)’dan rivayet edilen Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
    “Sizin birinizin sahrada hayvanı kaçarsa, Ey Allah’ın kulları hapsedin! Ey Allah’ın kulları durdurun! diye
    1 Taberani, Mu’cem’ul Kebir, Hadis No: 13737; Heysemî, Mecme’uz-Zevâid, X, Hadis No:17103.

    seslensin. Çünkü Allah’ın yer yüzünde hazır bulunan öyle kulları vardır ki, onu tutarlar/’1
    İbn-i Abbas (Radıyallahu anhuma) dan rivayet edilen bir Hadis-i Şerifte RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:
    “Şüphesiz ki Allah’ın, hafaza meleklerinin dışında yer yüzünde melekleri vardır ki, ağaç yapraklarından düşenleri yazarlar. Sizin birinize çölde bir aksaklık isabet ederse, “Ey Allah’ın kulları! Bana yardım edin, diye nida etsin.”2
    Allame İbn-i Hacer, “el-Hayrât’ul-Hisan fi Menakib’il-İmam Ebi Hanifet’in-Numan,” adlı kitabının 25. Faslmda şöyle demektedir: “İmam Safi hazretleri; Bağdat’ta bulunduğu günlerde, Ebu Hanife’yi vesile ederek niyazda bulunurdu. Onun kabrine kadar gelir, kendisini ziyaret edip selam verir, sonra ihtiyaçlarının, isteklerinin verilmesinde
    1 Ebu Ya’la Mevsili, Müsned, Hadis No: 5269; Taberanî, Mu’cemü’l-Kebîr, Hadis No: 10520; Heysemî, Mecme’uz-Zevâid, X, Hadis No:17105; İbni Hacer el-Askalani, el-Metâlibu’l-Âliye fî Zevâid’il Mesanid’is—Semaniye, Da’r’ul-Âsame ve Dar’ul-Gays, 1. Baskı, Riyad-2000, (I-XIX), Dualar ve Zikirler 25, Hadis No: 3382. (İbn-I Hacer’in bu Kitabı: Ocak yayıncılık tarafından 2010 ‘da 5 cilt olarak Türkçeye tercüme edilerek basılmıştır. Tercüme: Adem Yerinde, Hüseyin Kaya. Bu kitabın özelliği, Buhari ve Müslim’den daha önce kaleme alınmış ve çoğu günümüze kadar da ulaşmış olan en eski hadis müsnedlerinde yer alan ve Kütüb-i Sitte’de olmayan hadislerdir. Bu müsnedler: 1- Müsned, Ebu Davud et-Tayalisi, 2- Müsned, el-Haris b. ebi Usame 3-Müsned, el-Humeydi 4-Müsned, İbn ebi Ömer el-Adeni 5- Müsned, Müsedded b. Müserhed 6- Müsned, Ahmed b. Meni 7- Müsned, Abd b. Humeyd 8- Müsned, ebu Bekr b. Ebi Şeybe 9- Müsned, İshak b. Rahaveyh 10- Müsned, Ebu Ya’la el-Mevsili. Bu müsnedlerde geçen hadisler, Hadis hafızı olan İbni- Hacer tarafından bir tertip üzere bu kitapta toplanmıştır. Bu Hadis-i serif’te bu kitabın 4. Cildinde 3375’numaradır.)
    2 Heysemî, Mecme’uz-Zevâid, X, Hadis No:17104.

    onun ile vesile de/’ bulunurdu. Yani onun vesilesiyle Allah’u Teala’dan isterdi.1
    Yine İbn-i Hacer, “Sevaik-i Muhrik Ali ehlid-dalâil vel-zendeka,” adını verdiği kitabında şu hususu dile getirmektedir: İmam Safi Hazretleri, Resûl-ü Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin ehli beytini vesile ederek buyurdu ki:
    Manası:
    Peygamberin âli, vasıtam benim, Onlar, Allah’a vesilem benim,
    Umarım sağ elime verilir yarın, Onlar sebebiyle sahifem benim.2
    Vahhabiler ortaya çıkıncaya kadar, gerek selef olan Ashab ve Tabiinden ve onlardan sonra gelen alimlerden hiç kimse vesileyi inkar etmemiştir.3
    Hasan (Radiyallahu anhu) rivayeti ile Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyurdu:
    1 Bkz.: Yusuf Nebhanî, Şevahid’ül-Hakk’dan Vahhabilere Cevaplar, s. 167.
    2 Yusuf Nebhanî, Şevahid’ül-Hakk’dan Vahhabilere Cevaplar, s. 168.
    3 Bkz.: Yusuf Nebhanî, Şevahid’ül-Hakk’dan Vahhabilere Cevaplar, s. 168.

    “Allah’u Teala Azze ve Celle buyurdu: Bir kulum üzerine benim ibadetim ile meşgul olmak galebe çalarsa, onun gönlünü, arzusunu ve lezzetini zikrime koyarım. O benim zikrimden lezzet alır, yapmaya doymaz. Arzusu ben olurum. Ne zaman ki onun gönlünün arzusunu ve lezzetini zikrime koydum mu o bana aşık olur. Ben de ona hemen aşık olurum. O kulum bana aşık, ben de ona aşık olunca aramızdaki perdeleri kaldırırım. O kulum insanların yanıldığı zaman yanılmaz. Onların sözleri Peygamber sözüdür. Onlar hakkıyla ebdaldır ki, (bizim lisanımızda kırklardır.) Onlar öyle kimselerdir ki, ne vakit yer yüzüne ukubet veya azap vermek istersem, onlar yer yüzünde bulunduğu için (sırf onların hatırına) belayı vermekten vaz geçerim.1
    Enes İbn-i Mâlik (Radiyallahu anhu)’dan rivayetle Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyurdu ki:
    “Ümmetimden kırk kişiden yeryüzü boş kalmaz. Bunlar İbrahim Halirur-Rahman gibidirler. Onlarla yağmur yağar, onlarla zaferler olur. Harpler kazanılır, onlardan birisi ölse Allah’u Teâlâ başkasını yerine getirir ve kıyamete kadar böyle devam eder/’2
    Abdullah bin Beşir (Radiyallahu anhu)’dan rivayetle Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyurdu ki:
    1 Gümüşhanevi, Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 6385.
    2 İmam Taberani, Mu’cemu’l-Evsat, Hadis No: 4251.

    “Konstantin (İstanbul) şehri muhakkak feth olunacak. Onu feth eden kumandan ne güzel kumandandır. Onun askeri de ne güzel askerdir.”
    Fatih Sultan Muhammed Han hazretleri, Peygamberlerden, evliyaullahlardan, sağ olan velilerin ruhaniyetinden, Allah’ u Teâlâ’dan nasıl yardım istediğini kasidesinde şöyle anlatıyor:
    1. İmtisali Cahidû fillah oluptur niyyetim, Dini islamm mücerred gayretidir gayretim.
    2. Fazlı hak ve himmeti cündü ricalullah ile, Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyyetim.
    3. Enbiya-u Evliyaya istinadım var benim,
    Lütfü Hakktandır heman ümidi fethu ve nusratım.
    4. Nefsim ve malımla nola kılsam cihanda içtihad, Hamdulillah var gazaya sad hazaran rağbetim.
    5. Ey Muhammed! Mucizat-ı Ahmed-i Muhtar ile, Umarım galib ola eday-ı dine devletim.
    Kasidenin izahı:
    1. Kur’ân’da; “Câhidu fillah” Allah için cihad edin ayetine göre harbetmek niyetim var. Şan, şeref değil, toprak almak değil, dünya malı değil, Allah’u Teâlâ emrettiği için harbedeceğim. Bir tek gayem, din-i islâmı yükseltmektir. Gayretimin hepsi onadır.
    2. Allah’u Teâlâ’nın fazlı keremi ile, başta Allah’u Teâlâ’nm yardımı ile, bir de “Cündü ricalullah” yardımı ile. (“Cünd;” Dünyadan gitmiş kabirde yatan evliyalar ve peygamberler’in ruhaniyeti yardımı ile, “Ricalullah:” Hayatta sağ olan velilerin himmet ve yardımları ile).
    1 Ahmed Bin Hanbel, Müsned, Hadis No: 18189; Taberani, Mu’cem’ul Kebir, Hadis No: 1202; Mehmed Emre, Kırk Mevzuda Kırk Hadîs Kitabı, Osmanlı yaymevi, İstanbul, Hadis No: 28.

    Yeryüzünde küfür ehlini peyder pey (zaman zaman) kahretmek, yok etmektir niyetim.
    3. Peygamberlere ve evliyalara çağırıp onlardan yardım istemem, yardım almam var benim. En büyük yardım, en büyük ümidi, Allah’tan umuyorum. Allah’u Teâlâ’dan bekliyorum.
    4. Nefsimle, yani vücudumla, malımla, ne olur harbe bir girebilsem, harb etsem. Elhamdülillah, Allaha şükür, harbetmeye yüzbinlerce iştahım var, rağbetim var.
    5. Ey Muhammedi Senin mucizatm Ahmed-i Muhtar
    isminin hürmetine. Umuyorum ki yaptığım ve yapacağım
    harblerde galip olacağım. Bu din-i mübini yükselteceğim,
    her tarafa yayacağım.
    İşte yardımı önce Allah’u Teâlâ’dan sebepsiz istediğini, ayrıca Allah’u Teala’nm sevdiği kulları (peygamberler ve evliyaları) vesile ederek de, istediğini söylemektedir. Yazdığımız tüm delillere göre yardım vesilesiz direk Allah’u Teâlâ’dan istenebileceği gibi, veli kullarını vesile ederekte Allah’u Teâlâ’dan istenebilir.
    Câbir (Radiyallahu anhu)’dan o şöyle nakletmiştir:
    Bir gazada Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) ile beraberdik. Buyurdu ki: “Medine de evde hastalığından veya ihtiyarlığından dolayı bıraktığınız kimselerin içinde öyleleri var ki, sizinle beraber dağları geçer, ovaları, vadileri aşarlar/’1 Yani sizinle beraber harb ederler. Sizin
    1 Sahih-i Buhârî, Megâzî81, Cihâd 35; İmam Nevevi, Riyazü’s-Salihîn, Hadis No: 4.

    harbi kazanmanıza yardımcı olurlar, harbi kazanırlar, siz anlayamazsınız, demektir.
    İbn-i Ömer (Radiyallahu anhuma)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

    “Allah’u Taala, bir sâlih müslümanın bereketi hürmetine, komşularından yüz tane evden belayı defeder/’1
    Ebu Nai ve İbn-i Asakir’den nakledilen Hadis-i Şerifte İbn-i Mes’ud (Radiyallahu Anhu)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

    “Yer yüzünde Allah’u Teala için, üçyüz kâmil insan vardır. Onların kalpleri Adem (Aleyhisselam)’m kalbi üzerindedir. Onların içinde Allah için, kırk veli daha vardır. Kalpleri Hz. Musa’nın kalbi üzerindedir. Onların içinde, yedi kişi daha vardır ki, onların kalbi Hz. İbrahim’in kalbi üzerindedir. Onların içinde, beş veli daha
    1 Taberani, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 500; Ali el Muttaki, Kenzul-Ununâl, Hadis No: 24754; Suyuti,Camiu’s- Sağir, 2,261 (1794).

    mevcuttur ki, onların kalbi ise Cebrail (Alayhisselam)’m kalbi üzerindedir. Onların içinde, üç kişi daha vardır ki, kalpleri Mikail (Aleyhisselam) kalbi üzerindedir. Allah’u Teala’nm bir velisi daha vardır ki, onun kalbi de İsrafil (Aleyhisselam)’in kalbi üzerinde bulunmaktadır.Bu zat vefat edecek olursa noksanlıktan münezzeh bulunan Allah, onun yerine üçlerden birini geçirir. Üç kişiden biri vefat edecek olursa, ona bedel olarak, beşlerden birini onun mevkine geçirir. Beşlerden biri ahirete irtihal ederse, yedilerden birini onun makamına tayin eder. Yedilerden biri vefat edecek olursa onun makamına kırklardan birini bedel verir. Kırklardan bir kişi ahirete göçecek olursa Allah onun makamına Üçyüzler’den birini geçirir. Üçyüz kişiden biri ölecek olursa onun yerine Allah umum halktan birini geçirir. Allah’u Teala, bunlar sebebiyle ümmetten belayı uzaklaştırır/’1
    Ebû Hüreyre (Radiyallahu Arımı)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) dedi ki: Allah’u Teala şöyle buyurdu:
    “Her kim benim evliyamdan birine düşmanlık eder ise, bana karşı harb ilân eyledi. Kulum bana Farz (namazı) kılarken yakın olduğu gibi (başka) bir şey ile yakın olamaz. O kulum nafilelere çalıştığı halde benden uzak olamaz. Hatta o kulumu severim. Bir kulumu sevdim mi; onun işiten kulağı ben olurum, benim ile işitir. Gören
    1 Ali el-Muttaki, Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 34629; Yusuf Nebhanî, Şevahid’ül-Hakk’dan Vahhabilere Cevaplar, s. 197; Bir rivayette de: ^j ^WJ j^*tj ^yj <^i f«â 65Ul “Onlarla ölüm ve hayat olur. Onlarla yağmur yağar ve nebatatlar biter. Onlarla belalar kalkar,” diye geçmektedir.

    gözü ben olurum, benim ile görür. Eli benim ile tutar ve ayağı benim ile yürür. Eğer benden ne ister ise istediğini veririm. Bana sığınır ise ben muhafazama alırım/’1
    Sahih-i Müslim’de ve diğer bir çok Sahih hadis kitaplarında rivayet edilen Hadis-i Şerifte, Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Saçı dağınık, herkes tarafından hakir görülen öyle adamlar vardır ki, şayet bir şeyin olması için Allah üzerine yemin ederse, muhakkak Allah’u teala onu bu yemininde doğru çıkarır. “2
    İşte insanların, veli kulları vesile etmeleri, o zatların sıradan insanlar gibi olmamaları ve Allah’u Teala’ya olan bu yakınlıklarından dolayıdır.
    Sure-i İsra, Âyet 82:
    “Biz Kur’an-ı mü’minlere şifa ve rahmet olarak indirdik/’
    1 Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Tecrîd-i Sarîh XII, Hadîs No: 2042; Gümüşhanevi, Râmûzu’l-
    Ehâdîs, Hadîs No: 4094.
    2 Sahih-i Müslim, Kitabu’l Birr ve’s-Sıla ve’1-Adab 40 (138); bu Hadis-i Şerif benzer
    rivayetleri, Beyhaki, Taberani, Hakim tarafından da rivayet edilmiştir. Bunlardan biri
    şöyledir: »JJV M Jc ^ii J uo^ & j^1 &»^ ü*j vu “Bir takım saçı dağınık, üstü başı
    tozlanmış eski elbiseli adam vardır ki, onlar şayet bir şeyin olması için yemin
    etseler, Allah onları doğru çıkarır.” (Beyhaki, Şu’ab’ul İman, Hadis No: 10093; Ali el-
    Muttaki, Kenzul-Ummal, Hadis No: 5925; Yusuf Nebhanî, Şevahid’ül-Hakk’dan
    Vahhabilere Cevaplar, s. 112).

    Hz. Ali (Radiyallahu anhu)’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

    -“Kur’an bütün hastalıklara şifadır/’1
    Sure-i Al-i İmran, Âyet 47-51:
    Hz. Meryem de: “Ya Rabbi! Bana hiçbir insan dokunmadığı halde çocuğum nasıl olur? deyince, Cebrail (aleyhis-selam): “Allah’u Azim’uş-şan dilediğine böyle halk eder (yaratır). Bir şeyin olmasını istediği vakit: Ol, der. Hemen olur, ve senin oğluna kitap, hikmet, Tevrat ve incil’i öğretir, ve oğlunu İsrail oğullarına peygamber olarak gönderir,” dedi. İsâ (aleyhis-selam) da: “ben size Rabbinizden mucizat ile geldim. Ben size çamuru kuş şeklinde yaparım ve ona üfürürüm. O da bi iznillah (Allah’ın izniyle) kuş olur, uçar. Anadan doğma körlerin gözlerini açar ve ebrasları (vücudunda beyaz lekeler çıkan hastaları) bu illetten kurtarırım. Ve Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim. Yediğiniz ve evlerde sakladığınız şeyleri size haber veririm. Eğer iman ederseniz bunlar sizin için birer mucizedir. Benden evvel nazil olan Tevrat’ı tasdik ve Tevrat’ta size haram olanlardan bir kısmının helal olduğunu beyan eder olduğum halde Allah tarafından apaçık ayetler ile size geldim. Allah’u Azim’uş-şan’dan korkunuz ve bana itaat ediniz. Şüpesiz Allah’u Azim’uş-şan, benim ve sizin Rabbinizdir. Ona itaat ve ibadet ediniz. Doğru yol budur,” dedi.
    Yine bu Âyeti Kerime’de Hz. İsa (Aleyhis-selam)’ıun “Ben size çamuru kuş şeklinde yaparım ve ona üfürürüm. Anadan doğma körlerin gözlerini açar ve ebrasları (vücudunda beyaz lekeler çıkan hastaları) bu illetten kurtarırım. Ve Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim,” diye ifade etmesi vesilenin en bariz örneklerindendir. Öldüren ve
    1 Sünen-i ibn-i Mâce, Kitab’üt-Tıb41.

    dirilten ancak Allah’u Teala olmasına rağmen, Allah’u Teala diriltir, demiyor, “Allahm izniyle ben diriltirim,” demek suretiyle, bu olaya vesile olduğu, açık bir şekilde Ayet-i Kerime’de ifade edilmektedir.
    Hz. Âişe (Radiyallahu anha)’dan rivayet edilmiştir; o dedi ki:
    “Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) rahatsızlandığı zaman kendi kendine Muavvazâteyn surelerini (yani felak ve nas surelerini) okur ve üfürürdü. Kendisinin ağrısı şiddetlendiği zaman bu sûreleleri ona ben okurdum ve bereketini umarak eliyle vücudunu sıvazlardım.1
    Hz. Aişe (Radiyallahu anha)’dan rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir:
    “Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) göz değmesinden dolayı, okumayı bana emretti, yahut mutlak olarak emretti/’2
    Ümmü Seleme (Radiyallahu anha)’dan rivayet edildiğine göre, o dedi ki:
    1 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 23585.
    2 Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 932.

    “Resullah (Sallallahu aleyhi vesellem) ümmü selemenin odasında yüzünde sarılık eseri bulunan bir kız çocuğu görünce, bu kızcağızı okutunuz, buna nazar değmiştir.” buyurmuştur.1
    Hz. Aişe (radiyallahu anha) dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir:

    ”Nebi (Sallallahu aleyhi vesellem) her (zehirli) iğnesi olan hayvanın zehirlenmesinden dolayı ona okuyup üflemek suretiyle, şifa dileğinde bulunmamıza müsade etti.”2
    Hz. Aişe (Radiyallahu anha)’dedi ki:
    Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) hastaya okuduğunda: “Allah’ın yardımı ve izniyle bizim toprağımız, bazımızın tükrüğü ile şifa bulur/’3 buyurdu. Rasulul-lah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz mübarek parmağını tükürüğü ile ıslatıp temiz toprağa bulaştırarak hastaya sürer ve böyle dua ederdi. İyi kişilerin teberrüken yapacakları bu şekildeki dua bazı hastalara Allah’m izniyle şifa verir.4
    Bu Hadis-i Şerife göre, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in benim halifelerim dediği büyük zatların hayattayken Kur’an-ı Kerim okuyarak hastaya üfürmesi ve tükürmesi caizdir, şifadır. Aynı şekilde o zatın vefatından
    1 Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 1933, Sahih-i Müslim, Selam 21; Taberani, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 19252 Ömer Ziyaeddin Dağıstani, Zübdet’ül Buhari Tercümesi, Salah Bilici yayınevi, İstanbul (I-III), Hadis No: 1300.
    2 Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 1934.
    3 Dağıstani, Zübdef ül-Buhari Tercümesi, Hadîs No: 1301.
    4 Dağıstani, Zübdef ül-Buhari Tercümesi, Hadîs No: 1301.

    1 sonra kabirlerine gidilmesi ve orada onları vesile ederek, Allah’u Teala’dan şifa istenmesi ve oradan toprak alarak rahatsız olduğu yerlerine ilaç gibi sürmesinde bir mahsur yoktur.
    2 Ayet-i Kerime’de Allah’u Teala hazretleri: “Kuran-ı Kerim’i müminlere şifa ve rahmet olarak indirdiğini/’1
    3 söylemektedir. Kuran-ı Kerim Allah’u Teala’nm kendi kelamıdır. Kuran-ı Kerimde şifa bu Ayet-i Kerime’ye göre kesinlikle vardır. Ancak bu şifa Kuran-ı Kerim’in neresindedir ve bu şifa nasıl etki gösterip ortaya çıkar? Yukarıda yazdığımız Sûre-i Âl-i İmran, 47 ile 51. Ayet-i Kerimeler’de; Hz. İsa (Aleyhis-selam), ölüleri diriltirim, körlerin gözlerini açarım, hastaları iyileştirim, çamurdan kuş yapıp üfleyip canlandırırım demektedir. Hz. İsa (Aleyhis-selam), bu Ayet-i Kerime’ye göre, Allah ile kul arasına girmiyor mu? Kuran-ı Kerim ile aslı bozulmamış İncil ve Tevrat’ta olan bu şifalar neden kendiliğinden değil de, peygamberlerin okumasıyla oluyor. Bu açık bir şekilde, vesile değil mi? Bu durum şunu açıkça göstermektedir ki, Allah’u Teala, Kuran-ı Kerim ve diğer kitaplardaki şifayı peygamberlerini ve Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin; “halifelerim” diye ifade ettiği, veli kullarını vesile ederek vermektedir.
    4 Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in halifelerinin kimler olduğuna dair Hadis-i Şerif:
    5 Hasan (Radiyallahu anhu)’dan Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) dedi ki:
    6 “Allah’u Teâlâ’nın rahmeti, benim halifelerime olsun. (Sahabe-i Kiram): Ya Resûlullah! Senin halifelerin
    7 1 Sure-i Isra, Ayet 82.
    8 kimlerdir? Dediklerinde, buyurdu ki: Sünnetimi ihya eder ve nâsa da öğretirler/’1
    9 Yukarıda geçen Hadis-i Şeriflerde de açık bir şekilde, hasta olanlara Kuran-ı Kerim’den Ayefler okuyarak üflenmesi gerektiği söylenmektedir. Bunların tamamı, vesileye en güzel delildir. İşte bu kadar deliller açıkça göstermektedir ki; Ehl-i Sünnet itikadına göre, peygamberlerin ve büyük zatların hürmetine onları vesile ederek Allah’u Teâla’dan istekte bulunmak caizdir. Bu şekilde vesilenin hiçbir mahsuru olmadığı gibi Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz hem kendisi yapmış hemde Ashabına tavsiye etmiştir. Bu kadar açık Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şerifler varken bunu inkar etmek küfrü gerektirir.

  12. KABİR ZİYARETİNİN FAYDASINI İNKAR ETMELERİ
    Vahhabiler, uzak beldelerden Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin kabrini ziyaret maksadıyla yolculuğa çıkılmayacağını söyleyecek kadar ileri giderek, sonunda; ölen kimseden ne fayda olur, ne de ona bir şey fayda eder, düşüncesiyle kabir ziyaretini de inkar etmekte ve bu husustaki Hadis-i Şeriflerin tamamını hiçbir delil ortaya koymadan sadece kendi görüşlerine uygun gelmediği için inkar ederek uydurma olduklarım söylemektedirler.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Muhammed bin Abdulvahhab yazdığı Kitabı Tevhid adlı kitabında Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in: “Siz nerede olursanız olun, getirdiğiniz her selavat bana bir melek tarafından ulaştırılır/’2 Hadisi Şerifinden yola çıkarak Rasullah’m kabrini ziyaret etmeye gerek yoktur, demektedir.
    1 Haşimi, Muhtarü’l-Ehâdîsîn Nebeviyye, Hadîs No: 250, Gümüşhanevi, Râmûzu’I-
    Ehâdis, Hadîs No: 3633.
    2 Sünen-i Ebû Dâvûd, Salât 201, Vitir 26; Sünen-i Nesâî, Cuma 5.

    Yine vahhabilerin meşhur alimlerinden olan Abdulaziz bin Abdullah bin Baz bu hususta; “et-Tahkîk ve’1-îdah” adlı kitabının 101. Sayfasında da:
    “Bazı cahillerin ve benzerlerinin zannettiği gibi peygamberimizin kabrini ziyaret etmek haccın bir vacibi veya şartı değildir. Bilakis onun kabrini ziyaret etmek, mescidi nebiyi ziyaret eden veya mescide yakın olan kimse için müstehabtır. Medine’den uzakta yaşayan bir kimsenin ise kabir ziyareti için yolculuğa çıkması gerekmez.”
    Yine aynı kitabın 103. Sayfasında:

    “Ey okuyucu! Bu konuda uydurma hadisleri sana söyleyeyim. Bunlara dikkat et ve bunlarla amel etme. “Kim hacca gelir de beni ziyaret etmezse bana cefa etmiş olur.” Her kim vefatımdan sonra beni ziyaret ederse ben hayatta iken beni ziyaret etmiş gibidir.” Gibi bu ve bu anlamda rivayet edilen hadislerin hiç biri Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’e ait değildir. İbni Teymiyye de bu

    hadislerin hepsinin uydurma olduğuna yemin etti. Bunları öğren bunlara dikkat et/’1 diye geçmektedir.
    Vahhabiler bu sözleriyle ne kadar sapkm olduklarını ortaya koymaktadırlar. Hadis-i Şeriflerin uydurma olduğunu anlamak için İbn-i Teymiyye’nin yemin etmesini yeterli görüyorlar. Bu Hadis-i Şerifleri söyleyen Ashab-ı Kiram efendilerimiz, kitaplara yazan ise onları gören Tabimlerdir. Şimdi bu Hadis-i Şeriflerin uydurma olduğunu bunlar anlayamadı da bu zatlardan çok sonra gelen ve bir çok tutarsız ve hakkında ihtilaf olan biri mi anladı? Hem Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in kabri şerifinin ziyaret edilmesinden niçin rahatsızlık duyuyorsunuz? Şunu iyi bilin ki, kişi sevdiğini hem yad eder, hemde gerek hayatta iken gerekse de vefat etmiş olsun ziyaret eder. Sağlığında Ashab-ı Kiram efendilerimiz, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in yanından ayrılmaz ve onu davet etmeyi bir şeref bilirlerdi. Biz de sağlığında göremediğimiz için, onun mevlid’ini okuyarak yad edip evimize ma’nen davet eder ve Mübarek Kabr-i Şerifini imkan ve fırsat bulduğumuzda ziyaret etmeyi şeref sayarız. Kişi sevdiği ile beraberdir. Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’i ziyaret etmeyen, onu sevmeyip eksik arayan ancak münafıklardı. Şimdi siz Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in Ravza-i Şerifini ziyaretten insanları uzaklaştırarak kime benzemiş oluyorsunuz? Sizin inkar ettiğiniz Hadis-i Şeriflerin hepsi muteber Hadis kitaplarmda Sened-i Sahih ile rivayet edilmiştir.
    Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in Mübarek Kabr-i Şerifini ziyaret etmek gerektiği Kur’anı Kerim’de, bizzat Allah’u Teala tarafından işaret edilmektedir.
    1 Abdulaziz b. Abdullah b. Baz, et-Tahkîk ve’1-îdah li Kesir-i min Mesâili’l-Hacci ve’z-Ziyareti, s. 101,103-104.

    Sure-i Nisa, Âyet 64:
    “Onlar nefislerine zulmettikleri zaman, sana gelip de AUah’u Teala’ya tevbe istiğfar etselerdi ve sen de onlar için istiğfar etseydin, elbette AUah’u teala tevbbeleri kabul edendir, merhametlidir/’
    Bu âyet-i kerime, Ümmet-i Muhammed’in Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimize gelip onun huzurunda ve onu vesile ederek AUah’u Teala’dan istiğfarda bulunmamızı emretmektedir.
    Sure-i Nisa, âyet 100:
    “Her kim evinden Allah’a ve onun Resulünle muhacir olarak yola çıkıp da sonra yolda kendisine ölüm yetişirse Muhakkak ki, onun mükafaatı Allah’a aittir.”
    İşte bu emirler, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin vefatıyla da son bulmaz. Onu vefatından sonra da ziyaret etmek hayatında iken ziyaret etmek gibidir. Çünkü yukarıda da geçtiği gibi Peygamberlerimiz (Sallallahu aleyhi vesellem):
    “Vefatımdan sonra benim kabrimi ziyaret eden aynı hayatımda iken beni ziyaret etmiş gibidir,”1 buyurarak kendisinin kabrinde diri olduğunu ve gelenleri tanıdığım bize haber vermektedir. Bu hususta rivayet edilen diğer Hadis-i Şerifler de şöyledir.
    1 Taberani, Mu’cem’ul-Kabir, Hadis No: 13314; Muhammed Es’ad, Kenzü’l-İrfan Fi Ehadis-i Nebeviy-i Rahman, Dersaadet, Mahmud Bek Matbaası, h. 1327, Hadîs No: 326: Bir diğer rivayette de: “Her kim hacc yapar ve vefatımdan sonra kabrimin yanında durarak beni ziyaret ederse hayatımda iken beni ziyaret etmiş gibidir,” diye geçmektedir. (Ali el-Muttaki, Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 12368; Yusuf Nebhanî, Şevahid’ül-Hakk’dan Vahhabilere Cevaplar, s. 65).

    Hz. Ömer (Radiyallahu anhu)’dan Resûl-ü Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

    “Her kim kabrimi ziyaret ederse, onun için şefaatçi ve şahid olurum. Her kim de Haremeyn’den birinde (Yani Mekke veya Medine’de) vefat ederse kıyamet günü eminler olarak çıkartılırlar/’1
    Enes (Radiyallahu anhu)’dan Rasûlulah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Her kim rüyasında beni görürse, kesinlikle cehenneme girmez. Her kim de benim vefatımdan sonra beni ziyaret ederse, o kimseye şefaatim vacip olur. Her kim beni gördü muhakkak Hakk’ı gördü. Çünkü Şeytan, benim suretime giremez. Salih bir mü’minin rüyası, peygamberliğin yetmiş parçasından bir parçadır. Son zamanda mü’minin rüyası yalan çıkmaz. O gün rüyası en doğru olan kimse, sözüne en çok itimat edilen kimsedir/’2
    Bir başka Hadis-i Şerifte, Deylemi’nin Müsned’ül Firdevs’inde ibn-i Abbas (Radiyallahu anhumâ)’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    1 Beyhaki, Şu’ab’ul-İman, Hadis No: 3995; Ali el-Muttaki, Kenz’ul-Ummal, Hadis No:
    12371. 2; Ali el-Muttaki, Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 41486.

    ”Her kim Mekke’ye gelerek hacc yapar da, sonra benim mescidimde (kabrimi ziyaret etmek kastıyla) beni ziyaret ederse onun için kabul olmuş iki hacc sevabı yazılır/’1
    Yine bu hususta İbn-i Hibban ve Beyhaki’nin sahih olarak Enes (Radiyallahu anhu)’dan rivayet ettikleri Hadis-i Şerifte Rasuİullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyurdu ki:
    “Her kim de Haremeyn’den birinde (Yani Mekke veya Medine’de) vefat ederse, kıyamet günü eminler olarak çıkartılırlar ve her kim sevabını Allah’tan bekleyerek sırf Medine’ye beni ziyarete gelse kıyamet günü benim komşularımdan olur.”2
    Hz. Ali (Kerremallahu veçhe), Rasuİullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’den merfu olarak şu Hadis-i Şerifi zikreder:
    “Her kim vefatımdan sonra kabrimi ziyaret ederse, hayatımda iken beni ziyaret etmiş gibidir3 ve her kim
    1 Ali el-Muttaki, Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 12370.
    2 Beyhaki, Şu’ab’ul-İman, Hadis No: 3999; Ali el-Muttaki, Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 35007.
    3 Beyhaki, Şu’ab’ul-İman, Hadis No: 3993; Sünen-i Darukutni, (Mektebet’üş-Şamile-2), Hadis No: 2726; Ali el-Muttaki, Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 12372.

    kabrimi ziyaret etmezse bana cefâ etmiş olur/aBir rivayette de: “Her kim hacc yapar da beni ziyaret etmezse, muhakkak bana cefa vermiştir/’ diye geçmektedir.
    İbn-i Hacer (Rahimehuliah) demiştir ki: “Bu Hadis-i Şerifte haccm zikredilmesi evla olanı yani önce haccedip sonra kendisini ziyarete gelmenin evla olduğunu açıklamak içindir.” Imam-ı Azam Ebû Hanife’ye göre: “Önce hac yapmalı, sonra Medine-i Münevvere’ye gidip Rasûlullah’ı ziyaret etmelidir.” Hanefiler: “Peygamberlerimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in kabrini ziyaretin vacip derecesine yaklaşan bir sünnet olduğunu,” ifade etmişlerdir. Bazı Maliki imamları ise, “vacip olduğu,” görüşündedirler.2 (Şifa) kitabının sahibi Kadı İyaz ve Şafiî âlimlerinden İmam-ı Nevevi ve Hanefî âlimlerinden İbni Hümam: “Kabr-i Saadet’i ziyaret lazım olduğuna icma-i ümmet hasıl olmuştur,” diye söylemektedirler.
    Ehli sünnet itikadma göre: “Hacc yapan kimse, Mekke i Mükerreme’de hac ile ilgili menasiki bitirdikten ve hacı olduktan sonra, Medine-i Münever’ye gider, Mescid-i Nebevi’yi yeşil kubbeli türbesiyle süsleyen Kabr-i Saadet’i ziyaret eder. Bu ziyaretin hac menasiki ile ilgisi yoktur. Ancak, Resulüllah (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin medfun bulunduğu “Hticre-i saadet, Kabe dahil olmak üzere, yeryüzünün her tarafından, göklerden ve arştan daha değerli ve şerefli kabul edilmiştir.”
    Bilal-i Habeşi (Radiyallahu anhu), Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in vefatmdan sonra Şam tarafmda beyt-i Makdis’te ikamet etmekteydi. Rasulullah Efendimizi bir gece rüyasmda gördü. Efendimiz kendisine hitaben: “Yâ Bilal! Çektiğim bu cefa nedir? Senin beni ziyaret etmenin vakti gelmedi mi?” buyurdu. Mahzun ve korkulu olarak geceledi.
    1 Yusuf Nebhanî, Şevahid’ül-Hakk’dan Vahhabilere Cevaplar, s. 67.
    2 Yusuf Nebhanî, Şevahid’ül-Hakk’dan Vahhabilere Cevaplar, s. 64,72.

    Devesine bindiği gibi Medine’ye varmaya niyetine aldı. Kabr-i Şerife varıp ulaştığı zaman, ağlamaya başladı. Yüzünü kabrin üzerine sürüyor Hasan ve Hüseyin (Radiyallahu anhuma)’yı bağrına basıp öpüyordu. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, Bilal (Radiyallahu anhu)’ya dediler ki: “RasuluUah (Saİlallahu aleyhi vesellem) için mescidde okuduğun ezanı dinlemeyi arzuluyoruz. Bilal (Radiyallahu anhu): Mescid’in üzerine çıktı ve daha evvel ezan okumak için durduğu yere dikildi. Ne zaman o ki, yakıcı sesiyle “Allah’u Ekber,” dedi. Medine sarsıldı. “Eşhedü en lâ ilahe illallah” deyince sarsıntı arttı. “Eşhedü erme Muhammed’en RasuluUah” dediği zaman, evlerdeki kadınlar sokaklara döküldüler ve Rasulul-lah (Saİlallahu aleyhi vesellem) dirildi, diye söylenmeye başladılar. Biz RasuluUah (Saİlallahu aleyhi vesellem)’in vefatından sonra Medine de bu günden daha fazla göz yaşı döken erkek ve kadm görmedik.1
    İmam-ı Azam Efendimiz, RasuluUah (Saİlallahu aleyhi vesellem) Efendimizin kabr-i şerifini ziyaret ettiği esnada onu metheden 53 beyitten oluşan meşhur “ed-Durr-u Meknûn” adlı kasidesini yazmış ve bizzat RasuluUah (Saİlallahu aleyhi vesellem) Efendimizi ziyaret maksadıyla geldiğini, ilk beyitlerinde şöyle ifade ermektedir:
    1 Yusuf Nebhanî, Şevahid’ül-Hakk’dan Vahhabilere Cevaplar, s. 103.

    Manası:
    Yâ Rasulallah! Sırf seni, ziyaret maksadıyla geldim. Amacım sadece senin rızan ve himayendir.
    Ey insanların en Hayırlısı! Sana öyle iştiyakım, arzum var ki, kalbimde senden başka hiçbir şeyin sevgisi yoktur.
    Vallahi makamm hakkı için senin müştakmam, Hakk Teala da biliyor ki, ben sana âşığım ve meylimde sanadır.
    Sen öyle ulu bir zatsın ki, Sen olmasaydın kainat’ta dahil hiçbir şey yaratılmazdı.1
    Ayrıca İbn-i Teymiyye ve onun yolundan giden vahhabiler, Ebu Hüreyre (Radiyallahu anhu)’dan nakledilen:
    “Evlerinizi kabirlere çevirmeyiniz ve Kabrimi de bayram yeri yapmayınız, bana salavat getirmeye devam ediniz. Siz nerede olursanız olun üzerime getirdiğiniz salavatlarınız bana ulaşır/’2 Hadis-i Şerifini çarpıtarak Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in kabrinin ziyaret edilerek ona tazim edilmemesi gerektiğini söylerler. Halbuki bu anlamdaki Hadis-i Şeriflerin tamamına bakıldığı zaman ifade edilen mananın onların dediği gibi olmadığı açık olarak ortaya çıkacaktır.
    Hadis âlimlerinden Abdülazim-i Münziri Hazretleri: Bu Hadîs-i Şerife mana verirken, “Kabrimi bayram gibi yılda bir ziyaret etmekle bırakmayın, her zaman ziyaret etmeye gayret edin,” demektir, buyurdu. “Evlerinizi mezarlık yapmayın,” Hadîs-i Şerifi de, evlerinizi namaz kılmamakla
    1 Bu kasidenin tamamı için bkz.: el-Mecme’atü’1-Kübra mine’l-kasâidi’l-fuhra fî hakk-ı
    Nebiyyinâ Muhammedini’l-Büşra Aleyh-i Salâtüllahi ve selamühü’l uzma, s. 53.
    Yukarıda mevlid bahsinde bu kasidenin tamamına yer verdik.
    2 Sünen-i Ebû Dâvûd, Menâsik 97.

    kabirlere benzetmeyin, demek olduğu için, Münzir’in verdiği manânın doğru olduğu anlaşılmaktadır. Bu Hadis-i Şerifteki bir diğer anlam da: “Yahudiler ve hıristiyanlar peygamberlerin kabirlerini ziyaret için toplanıp orada oyun ve çalgı ile meşgul olurlardı. Siz böyle yapmayın tadil-i erkan üzere, edeple benim kabrimi ziyaret edin,” demektir.ı Çünkü Hadîs-i Şerifte geçtiği üzere “Kabrimi bayram yeri gibi yapmayın,” diyor. Eğer vahhabilerin dediği gibi RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in kabrini ziyaret etmeyin, anlammda olsaydı, RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz, “Doğrudan kabrimi ziyaret etmeyin,” derdi. Nitekim böyle demediği gibi kendisinin ziyaret edilmesi, gerektiğine dair çok sayıda Hadis-i Şerifi nakledilmiştir.
    İbn-i Hacer, İbn-i Teymiyye’nin ziyaretin meşru oluşunu inkar etmekteki bid’atini dile getirmekte ve şöyle demektedir: “Alimlerden bir topluluk, onun bozuk laflarının peşine takılmış ve hüccet diye gösterdiği şeylere aldanmış ve sonunda onun çarpık görüşlerini, düşük fikirlerini ve çirkin vehimlerini (düşüncelerini) açığa çıkarmışlardır.”2
    Ehl-i sünnet itikatına göre: “Peygamberler kabirlerinde diridirler. Allah’u Teala, onların bedenlerini çürütmeyi toprağa haram kılmıştır.”
    Sure-i Bakara, Âyet 154:
    “Siz Allah yolunda ölenleri öldü demeyin, onlar diridir velakin siz bilemezsiniz.”
    Evs İbni Evs (Radıyallahu anhu)’dan rivayet edildiğine göre RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem):
    1 Yusuf Nebhanî, Şevahid’til-Hakk’dan Vahhabilere Cevaplar, s. 70,189.
    2 Yusuf Nebhanî, Şevahid’ül-Hakk’dan Vahhabilere Cevaplar, s. 68.

    “Günlerinizin en faziletlisi cuma günüdür. Adem (Aleyhis-selam) o gün yaratıldı ve o gün vefat etti. Sûra o gün üfürülecek ve mahlukat o gün ölecektir. Bu sebeple o gün, bana çokça Salât-ü Selam getiriniz; zira sizin Salât-ü Selamlarınız bana arzedilir,” buyurunca, Ashâb-ı Kiram: Yâ Resûlallah! vefat ettiğin ve senden hiçbir eser kalmadığı zaman salâtü selâmlarımız sana nasıl arzedilir? diye sordular. Bunun üzerine Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): “Allah Teâlâ, peygamberlerin bedenlerini çürütmeyi toprağa haram kıldı,”1 buyurdu.
    Diğer kabirlerin ziyaretinin caiz olduğuna dair de açık deliller vardır. Bizzat kendilerinin kaynak olarak kullandığı “Feth’ul-Mecid” adlı kitaplarmda dahi kabir ziyaretinin sünnet olduğu yazılıdır. İşte görülüyor ki vahhabiler, sürekli bir çelişki içindedirler. Bu da onların dalaletine ve delillerinin ne kadar tutarsız olduğuna dair açık bir numunedir.
    Kabir ziyaretinin caiz olduğuna dair; Hadis-i Şerif şöyledir: İbn-i Mes’ud (Radiyallahu anhu)’dan Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) dedi ki:
    “Ben, sizleri kabirleri ziyaret etmekten men etmiştim. Artık bundan sonra kabirleri ziyaret edebilirsiniz. Çünkü
    1 Sünen-i Ebû Dâvûd, Salât 201, Vitir 26; Sünen-i Nesâî, Cuma 5; Sünen-i İbni Mâce, İkamet 79.

    kabir ziyareti ahiretinizi hatırlatır/’1 Yani ahiret tarafına düşünceniz artar ve varacağınız yeri görünce kalbiniz yumuşar, demektir.
    Kabir ziyaretinin faziletleri hakkında da bir çok Hadîs-i Şerîf nakledilmiştir

    Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem), Ashab-ı Kiram ve Tabiin devamlı olarak Cennet’ül Baki’yi ve Uhud şehidlerini ziyaret etmişler2 ve bu hususta müstakil eserler dahi yazmışlardır.
    Taberani’nin İbn-i Ömer (Radiyallahu anhumâ)’dan
    rivayet ettiğine göre:
    Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Mus’ab ibn-i Ümeyr (Radiyallahu anhu)’nun kabrine uğradı ve onun üzerinde dikilerek şöyle buyurdu: “Ben şahidlik ederim ki, sizler Allah katında dirilersiniz.” Sonra Ashabına hitaben: “Onları ziyaret ediniz ve kendilerine selam veriniz. Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bir kimse onlara selam vermeye dursun onun selamına karşılık verirler. Ta kıyamete kadar bu böyle devam eder,”3 buyurdular.
    Nitekim; bu Hadis-i Şerifi kuvvetlendiren pek çok vaka anlatılır. Fatıma, Hüzeyme’den naklen:
    1 Sünen-i İbn-i Mace, Cenâiz 47; Sünen-i Tirmizî, Cenâiz 59; Sünen-i Neseî, Cenâiz 100;
    Sahîh-i Müslim, Cenâiz 36 (108).
    2 Yusuf Nebhanî, Şevahid’ül-Hakk’dan Vahhabilere Cevaplar, 98-99.
    3 Taberani, Mu’cem’ul Kebir, Hadis No: 17239; Yusuf Nebhanî, Şevahid’ül-Hakk’dan Vahhabilere Cevaplar, s. 100; Eyüp Sabri Paşa, Hac ve Umre yolcularına Mekke-Medine Rehberi “Mirafül-Haremeyn,” sadeleştiren: Dr. Cihan Okuyucu, İslami ilimler Araştırma Vakfı, İstanbul-1986, s. 219.

    – Bir akşam Uhud meydanından kız kardeşimle birlikte geçiyorduk. Güneş batmış ortalık hafifçe kararmıştı. Hz. Hamza’nın kabrine yönelerek ziyarette bulunduk ve selam verdik. Kabirden:
    – Aleykümüs-selam ve rahmetullah. Cevabı geldi. Biz büyük bir hayrete düştük. Hemen geçip gittik.
    İmam Beyhaki de, İbn Ömer (Radiyallahu anhuma)’dan naklen şöyle bir hâdise anlatır:
    – Bir Cuma günü güneş doğmadan önce, babam Ömer
    (Radiyallahu anhu) ile birlikte Uhud şehitliğini ziyaret kastı
    ile yola çıktık. Oraya varınca babam yüksek sesle selam
    verdi, karşıdan bir ses:
    – “Ve aleykumus-selam, Ya Eba Abdullah/’ diye karşılık verdi. Babam emin olmayarak bana döndü ve:
    – Bunu sen mi söyledin, diye sordu. Ben de hayır diye cevap verdim. Bunun üzerine o beni sağ tarafına alarak her kabre ayrı ayrı selam verdi ve her birinden üçer kere karşılık gördü. Bu iş bitince, hemen şükür secdesine kapanarak Allah’a hamd’u sena da bulundu.1
    Kabir ehlinin isrnini nida ederek o zatı vesile etmek de yine bu sebeptendir. Bir zatın admı çağırarak ondan bir şey istemek, mecazen vesiledir. Yapan yine Allah’u Tealadır. Mesela: falan ilaç bana faide verdi. Falan zatı vesile etim ve bundan fayda gördüm, şu yemek beni doyurdu. Şu su beni kandırdı, dedikleri gibidir.
    Alimleri sağlığında veya vefat edince kabrinde ziyaret etmek, Allah’u Teala’ya olan sevgiden dolayıdır.
    Ümmü Seleme (Radiyallahu anhâ) rivayeti ile Resûlulah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    1 Eyüp Sabri Paşa, Hac ve Umre yolcularına Mekke-Medine Rehberi “Mirat’ül-Haremeyn,” s. 218-219.

    “Her kim alimi severse beni sevdi. Beni seven Allah’u Teâlâ’yı sevdi (yeri cennettir)/’1
    Enes İbn-i Mâlik (Radiyallahu anhu)’dan rivayetle Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyurdu ki:
    “Şeyhlere tazim ve hürmet edin. Çünkü şeyhlere yapılan Allah’u Teâlâya’dır, Her kim şeyhlere tazim ve hürmet etmezse benden değildir/’2
    Ehli sünnet mezhebinin itikadına göre kabir ehli, ziyaretine gelenleri aynen sağlığındaki gibi görürler ve tanırlar. Yarm mahşerde şahitlik ederler. Bu adam mü’mindir, ben şahidim, benim kabrimi ziyarete geldi, mü’min olmasa gelmezdi, der. Halbuki benim kabrimde taştan, topraktan başka bir şey görülmüyordu. Maneviyatta Allah’u Teâlâ’ya olan imanının kuvveti ile geldi, ben şahidim. Bu adam mü’mindir, diyerek şahitlik eder, kurtarır.
    Yine ölülerin diri gibi işitip gördüklerine dair, Hadis-i Şerifte; Ebu Said el-Hudri (Radiyallahu anhu)’dan rivayetle Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:
    1 Taberani, Mu’cem’ul Kebir, Hadis No: 19345.
    2 Gümüşhanevi, Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadis No: 3043; Haşimi, Muhtar’ül Ehâdîsîn
    Nebeviyye, Hadîs No: 222.

    “Bir ölü, kendisini kim yıkadı, kim kefene sardı ve kim onu kabre koydu, hepsini bilir/’1
    Günümüzde, ehl-i sünnet görüşünün dışında olan bazı batıl mezhepler, özellikle de vahhabiler; müslümanlara, çok rahat bir şekilde en basit bir olayda dahi, sen şunu yaptın şirktesin, bunu yaptm şirktesin, küfre girdin gibi sözler söylemektedirler. Mesela: Evliyaların kabirlerini ziyareti inkar ederler ve bunu yapanların da da şirke düşdüklerini söylerler. Hatta Ravza-i Mutahhara’da, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin kabrine dönerek dua edecek olsan dahi bu yaptığın şirktir diyerek müdahale ederler ve bunu kesinlikle yaptırmazlar. Hacc; Mekke şehrinde yapıldığı halde, Ravza-ı Mutahhara’yı hacılar ne için ziyaret eder? Bu müslümanlarm hepsi şirke mi giriyor? Burayı ziyaret eden müslümanlarm amacı, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin mübarek kabrini ziyaret etmek değil mi? Kabirleri, türbeleri ziyaret etmek şirkse bu müslümanlarm hepsi haşa şirke mi düşüyor?
    Yukarıda geçen bir çok Hadis-i Şerif, kabir ziyaretini yapmayı emredip bunun büyük mükafatının olduğunu söylüyor. Ehl-i sünnet alimleri de bu sebepten kabir ziyaretinin yapılmasında “hiç bir mahzur yoktur,” diye fetva vermişlerdir. Ehl-i sünnet inancına göre bu müslümanlar şirke girmeyip, küfür üzere de olmadığına göre, o zaman bu sözü söyleyen vahhabilerin kendileri, aşağıdaki Hadis-i Şerife göre açık bir şekilde kafir oluyorlar.
    İbni Ömer (Radıyallahu anhumâ)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu:
    1 Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir, Hadis No: 7651; Gümüşhanevi, Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadîs
    No:1486.

    “Bir adam din kardeşine, ey kâfir derse, bu söz ikisinden birine döner. Eğer böyle denilen kişi söylenildiği gibi ise söz doğrudur; söz yerini bulmuş olur. Aksi takdirde bu sözü söyleyen kimse kafir olur/’1
    Vahhabiler, kabir ziyaretini inkar ettikleri gibi, ziyarette kurban kesmek küfürdür derler. Eski putperestler gibi kurbanı kabirden tarafa dönderip, kabir sahibinin ismini çağırarak bıçak çalınırsa haram olur. Elhamdülillah bu millet müslümandır, bu uygulamanın mahzurlu olduğunu okuma yazma bilmeyen bir insan dahi bilir. Herkes kurbanmı kıbleye çevirerek “Bismillahi Allahu Ekber” diyerek, Allah rızası için keserse niçin haram olsun? Zaten Türbe ziyaretlerinde kesilen kurbanlarm da, yönü kıbleye çevrilerek canı Allah’a, eti mü’minlere, sevabı da burda yatan falan zata, Allah rızası için kurban “Bismillahu Allahu Ekber,” denilerek kesilir. Bunun neresi putperestlerin yaptığına benziyor.
    Ebu Davud, İbn-i Mace ve Ahmed bin Hanbel Ebu Hüreyre (Radıyallahu anhu)’dan Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in; “Birini kendisi için, birisini ümmeti için olmak üzere iki koç kurban ettiğini,” rivayet etmişlerdir. Bu bize bir insanın başkasının ameliyle de faydalanabileceğini bildirir ki, ehl-i sünnet itikadına göre her türlü amelin sevabı başkasına bağışlanması caizdir.2 Bu Hadis-i Şerif şöyledir:
    1 Sahih-i Buhârî, Edeb 73; Sahih-i Müslim, îmân 111.
    2 İbrahim Halebi, (Mülteka Tercümesi), Şerh eden: Mehmed Mevkufâti, “Mevkûfat,” Dersaadet, h. 1312, (I-Il) 1,207-208.

    “Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) kurban kesmek istediği zaman iki tane iri, çift boynuzlu, alaca ve hadımlaştırılmış koç alırdı. Bunlardan birisini Allah’u Teala’nm birliğine ve kendisinin Peygamberliğine şahadet eden ümmeti adına keser. Diğerini de, kendisi ve Âl-i Muhammed adına keserdi/’1
    Bu Hadis-i Şerifte açıkça gözüküyor ki, birini kendisi için diğerini de hayatta olan, ölmüş olan ve gelecek olan ümmetine kesiyor. Burada kesilen kurbanlar Allah için kesilip sevabını kendisine ve ümmetine bağışlıyor.

  13. RASULULLAH (SALLAHU ALEYHİ VESSELAM)’İN ŞEFAATİNİ İNKAR ETMELERİ
    Vahhabiler, Sure-i Bakara, âyet 107’de: ‘Bilmezmisin ki; göklerin ve yerin mülkü muhakkak Allah’u Teala’nındır. (Allah’u Teala’nm azabı indiğinde) sizi ondan kurtaracak ne bir dostunuz, ne de bir yardımcınız vardır.’ Sure-i Zümer, âyet 44 ‘de: ‘Şefaafin hepsi Allah’tandır,’2 gibi bu ve buna benzer anlamdaki kafirlere şefaatin olmayacağına dair olan âyetleri3 çarptırıp, mü’minlere atfederek Peygamberlerin, alimlerin, şehidlerin vs. şefaatinin olamayacağını iddia ederler.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Bu hususta Suudi Arabistan da Vahhabilerin öne çıkan alimlerinden olan Abdullah bin Baz, “et-Tahkîk ve’l-îdah” adlı kitabının 95. Sayfasında açık bir şekilde:
    1 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 14491; Kütüb-i Sitte, Hadis No: 6925.
    2 Abdulaziz b. Abdullah b. Baz, et-Tahkîk ve’1-îdah li Kesir-i min Mesâili’l-Hacci ve’z-
    Ziyareti, s. 95.
    3 Sure-i Bakara, âyet 48, 23; Sure-i Mü’min, âyet 18; Sure-i Şuara, âyet 96-102; Sure-i
    Yasin, âyet 23 vs..

    “Ölülere gelince onlardan bir şey istenmez. Şefaat de istenmez, başka bir şey de istenmez. Bu ölüler ister peygamber olsun isterse olmasın bu böyledir. Çünkü bu konuda şeraitte bir şey yoktur/’1 diyerek hem peygamber-lerlerin ve büyük zatların kabirlerine gitmeyi ve hem de onları vesile ederek şefaat talebinde bulunmayı inkar ederek, bu husustaki bir çok Âyet-i Kerime’yi ve Hadis-i Şerifleri inkar etmektedirler.
    Halbuki; bu Âyet-i Kerime ve bu anlamdaki diğer Âyet-i Kerime’lere bakıldığı zaman, açık bir şekilde bu âyetlerin kafirler ve müşrikler hakkında söylendiği görülmektedir. Bütün ehl-i sünnet uleması zaten şefaatm kafirlere olmayacağını ve sadece günahkar müslümanlar için olduğunu beyan etmektedirler. Eğer böyle olmasaydı, Allah’u Teala, “benim izin verdiğim kimseler şefaat eder/’ der miydi?
    Vahhabiler, bir taraftan şefaatin olamayacağını söylerken bir taraftan da aynı kitabın içerisinde:

    “Peygamberimiz hayatta iken veya kıyamet gününde ondan şefaat istenebilir. Çükü hayatta olan kişiden bir konuda yardım ve şefaat istenebilir… Kıyamet günündeki şefaate gelince o da ancak Allah’ın izninden sonra olur. Sure-i Bakara, Âyet 255’de: “Allah’u Teâlâ’ya karşı kimse
    1 Abdulaziz b. Abdullah b. Baz, et-Tahkîk ve’1-îdah li Kesir-i min Mesâili’l-Hacci ve’z-Ziyareti, s. 95.

    kimseye şefaat edemez, Yalnız Allah’u Teâlâ’nm izin verdiği kimseler şefaat eder/’ diye geçtiği gibi.1
    Açık bir şekilde görülüyor ki vahhabiler, aslında Şefaat de bir nevi vesile olduğundan dolayı görüşlerine uymadığı için inkar etmeye çalışmışlardır. Ancak bu hususta da o kadar çok Hadis-i Şerif rivayet edilmektedir ki artık inkarı mümkün olmadığı için, kıvırarak kendi içlerinde çelişkiye düşmektedirler. Aslmda amaçları maneviyata olan inancı yok etmek olduğu için manaviyatı güçlendirici şefaati inkar etmek zorunda kalmışlardır.
    Bütün ehl-i sünnet uleması, şefaatin hak olduğunu ve ahiretde mü’mirilere, Allah’u Teala’nm izin vermiş olduğu kimselerin şefaat edeceğini beyan etmişlerdir. Bu Hadis-i Şeriflerden bazıları şunlardır:
    Yezîd el-Fakir anlatıyor:
    1 Abdulaziz b. Abdullah b. Baz, et-Tahkîk ve’1-îdah li Kesir-i min Mesâili’l-Hacci ve’z-Ziyareti, s. 95-96.

    “Hâricilerin görüşlerinden bir görüş, kalbime işlemişti. Haccetmek, sonra da insanların karşısına çıkıp haricilik propagandası yapmak için kalabalık bir grup içerisinde yola çıktık. Nihayet Medine’ye uğradık. Orada Câbir İbn-i Abdullah (Radiyaİiahu anhu)’ya rastladık. O, insanlara hadis rivayet ediyordu. Bir ara cehennemlikleri zikretti. Ben:
    – “Ey Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’m arkadaşı! Bu söylediğin nedir? Halbuki Allah Teâla:
    – “Ey Rabbimiz! Muhakkak sen kimi ateşe sokarsan onu hor ve hakir edersin.1 Fasık olanların barınacağı yer ise cehennemdir. Ne zaman oradan çıkmak isteseler geri içeri döndürülürler. Yalanladığınız o ateşin azabını tadın, denilir.2 buyurmaktadır,” dedim. Hz. Câbir (Radiyaİiahu anhu):
    – “Sen Kur’ân-ı okuyor musun?” dedi. Ben de:
    – “Evet! Okuyorum,” dedim. Bunun üzerine (yani bu âyetler kafirler hakkındadır, diyerek) şöyle söyledi:
    – “Sen, Allah’ın Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem)’i dirilteceği Makam-ı Mahmud’u işittin mi?”
    – “Evet! eleyince, dedi ki:

    1 Sure-i Al-i Imran, Ayet 192
    2 Sure-i Secde, Âyet 20

    – “O, Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)’e mahsus mahmûd olan bir makamdır ki, Allah’u Teâla, onun vasıtasıyla cehennemden çıkaracaklarını çıkarır!”
    Sonra sıratın vaziyetini ve insanların sırat üzerinden geçişinin nasıl olduğunu anlattı. Bunları ezbere tutamaz olmaktan korkuyorum. Ancak şu kadar varki, o şunları söyledi:
    – “Muhakkak ki, bir kavim cehennemde bulunmalarının ardından ateşten çıkarlar. Ama onlar simsim
    çubukları gibi simsiyah çıkarlar. Akabinde cennet nehirlerinden bir nehre girerler. Orada yıkanırlar ve kağıt sayfaları gibi bembeyaz çıkarlar/’
    Sonra Hacdan döndük ve yazık olsun size O Şeyh’in, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) hakkında yalan söyleyebileceğini zanneder misiniz, dedik. Bunun üzerine Haricilikten vaz geçtik. Allah’u Teala’ya yemin ederim ki, bizden bir tek adamdan başka haricilikte kalan olmamıştır/’1
    Bu Hadis-i Şerifte geçen müşrikler hakkında inmiş ayetleri, müslümanlara mal etmeleri hususu şu anda vahhabilerin yaptıklarıyla birebir aynıdır.
    Câbir bin Abdullah (Radiyallahu anhu)’dan Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu:
    “Her kim ezanı işittiği zaman: “-Allahümme Rabbe hâzihi’d-da’veti’t-tâmmeti ve’s-salâti’1-kâimeti âti Muham-medeni’l-vesilete ve’1-fadîlete ve’b’ashü makâmen-mahmû-deni’llezî veadtehû. İnneke lâ tuhlifu’1-mfâd-” Mânâsı: Ey
    1 Sahih-i Müslim, İman 320, (191).

    bu mükemmel davetin ve namaz kıyamı emrinin sahibi olan Allah’ım! Efendimiz Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)’e vesileyi ve yüksek dereceleri ver. Ona, vaad ettiğin Makam-ı Mahmûd’u lütfeyle. Şüphesiz Sen sözünden dönmezsin” derse, kıyamet gününde benim şefaatim ona hak olur/’1
    Makam-ı Mahmud, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’e has olarak mahşerde verilecek olan şefaat makamıdır. Buna dair, Sure-i İsra, Âyet 79:
    “Geceleyin kalk, sana mahsus bir nafile olmak üzere gece namaz kıl. Böyle yaparsan Rabbinin seni bir Makam-ı Mahmud’a eriştireceğini umabilirsin.”
    Âyet-i Kerime de, “Nafileten lek,” deyince bizim için nafile oluyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) için farz oluyor.
    Sevgili Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bazen namaz, bazen niyaz, bazen de istirahat ederdi. Bir gece mübarek gözleri kapandı. Kalbi uyamk idi. Yedinci kat gökten Cebrail (Aleyhis-selâm)’in kanadınm sesini işitip, kalkıp döşeğinin üzerinde oturdu. Cebrail (Aleyhis-selâm):
    – Yâ Rasûlullah! Hakk Teâlâ sana selâm eder ve buyurur:
    – Ey Habîb’im! Ben seni kullarımın affmı dilemek ve
    şefaat etmek için yarattım. Bu iş yatmakta ve rahatlıkta
    olmaz. Bütün ümmetinin günahlarım ve amellerini sana
    bildireyim. Sen bunları bil ki rahat uyku uyuma. Sonra
    Cebrail (Aleyhis-selâm), sevgili Peygamberimizin (Sallallahu
    aleyhi vesellem) mübarek elini tuttu. Mekke’den dışarı
    1 Sahih-i Buhârî, Tefsi/ul Kur’an 2350.

    çıktılar. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’e ümmetinin amellerini bir bir arz etti.
    – Ey Habîbim! Makam-ı Mahmud’u istersen1 yemeği az ye ve uykuyu az uyu ki makam-ı şefaate erişesin. Sevgili Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in hatırına şu geldi:
    – Şimdi bu ümmetin hangi hata ve kusurlarım Allah’u Teâlâ’dan isteyeyim? diye düşünürken hitab geldi:
    – Ümmetinin günahlarının hepsinin affı, senin bütün geceyi, gecenin yansım veya üçte birini ibadet ile geçirmene bağlıdır.2
    Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in bütün geceyi, gece yarısından sonra veya gecenin üçte biri kalınca sabaha kadar ibadet ile geçirmesini, Allah’u Teâlâ emretmektedir. Bunun hikmeti de, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) için değil, ümmetinin günahlarının affı için oluyor.
    İbn-i Abbas (Radiyallahu anhumâ) rivayet etmiştir ki: ResûluUah (Sallallahu aleyhi vesellem) bu makamın bir Hadis-i Kudsf de Cenâb-ı Hakk tarafından kendisine şöyle bildirildiğini haber vermiştir:
    “O öyle bir makam ki, bu makamda öncekiler de, sonrakiler de sana teşekkür ederler, sana minnettar olurlar. Sen şerefçe bütün yaratılmışların üstünde olursun, istersin verilir, şefaat edersin şefaatin makbul
    1 Sûre-i İsra, Âyet 79
    2 Ahmed Cevdet Paşa, Alh Parmak Kitabı, Dersaadet, Şirket-i Sahafiyye-i Osmaniyye Matbaası, h. 1306-1307, (I-II), I, Üçüncü Rükün, s. 95; Sûre-i Müzzemmil, Âyet 20.

    olur. Senin sancağının altında olmadık hiç kimse kalmaz/’1
    Ebu Hureyre (Radiyallâhu anhu)’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
    “Her peygamberin (Allah katında) kabul edilecek bir duası vardır. Her peygamber, o duayı yapmada acele etti. Ben ise, bu duamı kıyamet günün’de ümmetime şefaat olarak kullanmak üzere sakladım”2
    “Biz bir davette Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) ile beraberdik. Ona sofrada hayvanın ön budun dan bir parça ikram edildi. Etin bu kısmı onun hoşuna giderdi. Ondan bir parça ısırdı ve şöyle buyurdu:
    – Ben Kıyamet günü bütün insanların efendisiyim! Bunun nedeni nedir biliyor musunuz? Çünkü Allah’u Teala o gün, öncekileri ve sonrakileri tek bir düzlükte toplar. Öyle bir düz bir alan ki, Orada bir çağırıcı seslenince herkese duyurur ve bakan bir kişi mahşer
    1 Sahih-i Buhâri, Tecrîd-i Sarîh, II, 574.
    2 Sahih-i Buhari, Da’avet 1 (5829); Sahih-i Müslim, İman, 86 (296); Sünen-i Tirmizi, Da’avat 141.

    halkının hepsini görür. Güneş onlara öyle bir yaklaşacak ki, sıkıntı ve üzüntüleri insanların tahammül edemeyecekleri ve takat getiremeyecekleri dereceye ulaşır. Öyle ki insanlar:
    – İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musunuz, sizlere şefaat edecek birini görmüyor musunuz? Rabbınıza delalet edecek bir şefaatçi bulmak çaresine niçin bakmazsınız? demeye başlarlar. Birbirlerine:
    – Bunun üzerine mahşer halkının bazısı bazısına; Haydi, Âdem (Aleyhis-selam)’a gidiniz, der ve onlar Âdem (Aleyhis-selam)’a gelirler.
    – Ey Âdem! Sen insanların babâşısın. Allah seni kendi eliyle yarattı, kendi ruhundan sana üfledi. Meleklerine emretti, onlar da sana secde ettiler. Bizim için Rabbinden şefaat dile. Bizim şu müşkül durumumuzu ve başımıza gelen şu musibeti görmüyor musun? derler. Âdem (Aleyhis-selam) da:
    – “Rabbim bugün celallenmiştir. O derece ki, ne bundan önce böyle gazaplanmıştır, ne de bundan sonra böyle gazap eder. Allah’u teala, beni o ağaca yaklaşmaktan men etmişti. Ben, bu yasağa âsi oldum, (ben size şefaat edemem). Vay Nefsim! Nefsim! Siz benden başka şefaatçiye gidiniz, der ve onlar da Nuh Âdem (Aleyhis-selam)’a varırlar ve:
    – Ey Nuh! Sen yeryüzünde Allah’tan başka şeylere tapan insanlara gönderilen Resullerin birincisisin. Allah’u Teala, Kur’an da seni; “çok şükreden bir kul/’1 diye isimlendirdi. Bizim için Rabbinden şefaat dile. Bizim şu müşkül durumumuzu ve başımıza gelen şu musibeti görmüyor musun? derler. Nuh (Aleyhis-selam) da:
    1 Sure-i İsra, Âyet 3.

    – “Rabbim bugün celallenmiştir. O derece ki, , ne bundan önce böyle gazaplanmıştır, nede bundan sonra böyle gazap eder. Benim bir dua hakkım vardı. Ben onu kavmimin aleyhine (beddua olarak) kullandım. Vah Nefsim! Nefsim! Şimdi siz İbrahim (Aleyhis-selam)’a gidin, der ve onlarda İbrahim (Aleyhis-selam)’a gelirler ve:
    – “Ey İbrahim! Sen yeryüzündeki insanların içinde, Allah’u Teala’nm peygamberi ve Halilisin. Bizim için Rabbinden şefaat dile. Bizim şu müşkül durumumuzu ve başımıza gelen şu musibeti görmüyor musun? derler. İbrahim (Aleyhis-selam) da:
    – “Rabbim bugün celallenmiştir. O derece ki, , ne bundan önce böyle gazaplanmıştır, nede bundan sonra böyle gazap eder. “Ben üç kere yalan söyledim!” deyip, bu yalanlarını birer birer sayar.1 Sonra Vay Nefsim! Nefsim! Şimdi siz Musa (Aleyhis-selam)’a gidin, der ve onlar da Musa (Aleyhis-selam)’a gelirler ve:
    – “Ey Musa! Sen Allah’u Teala’nın peygamberisin. Allah seni, risaletiyle ve seninle konuşmasıyla insanlar üzerine faziletli kıldı. Bizim için Rabbinden şefaat dile. Bizim şu müşkül durumumuzu ve başımıza gelen şu musibeti görmüyor musun? derler. Musa (Aleyhis-selam) da:
    “Rabbim bugün celallenmiştir. O derece ki, , ne bundan önce böyle gazaplanmıştır, nede bundan sonra böyle gazap eder. Ben, öldürülmesi ile emrolunmadığım bir cana kıydım.2 Vay Nefsim! Nefsim! Şimdi siz İsa
    1 [İbrahim aleyhisselam’m kıssasıyia ilgili bir rivayette şu ziyade var: Hz. İbrahim,
    (insanlar, şefaat ermesi için kendine geldikleri zaman, Allah’a şefaat talebinde
    bulunmasına mani olan üç günahı olarak yıldızlar hakkında sarfettiği “İşte bu
    Rabbim” (En’am/76) sözünü, atalarının putları hakkında sarfettiği “Belki de bu
    (putları kırma) işini onların en büyüğü yapmıştır,” (Enbiya/63) sözünü ve bir de:
    “Ben gerçekten hastayım,” (Saffat/89) sözünü zikretti.]
    2 Sure-i Kasas, Âyet 18.

    (Aleyhis-selam)’a gidin, der ve onlar da İsa (Aleyhis-selam)’a gelirler ve:
    – “Ey İsa! Sen Allah’u Teala’nm Resulüsün ve Meryem (Aleyhis-selam)’a koyduğu bir kelime (mucize) ve aynı zamanda ondan bir ruhsun. Üstelik sen beşikte iken insanlara söz söyledin. Bizim için Rabbinden şefaat dile. Bizim şu müşkül durumumuzu ve başımıza gelen şu musibeti görmüyor musun? derler. İsa (Aleyhis-selam) da:
    – “Rabbim bugün celallenmiştir. O derece ki, , ne bundan önce böyle gazaplanmıştır, nede bundan sonra böyle gazap eder. İsa (Aleyhis-selam), şahsıyla ilgili bir günah zikretmeksizin, Ah Nefsim! Nefsim! Siz Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)’e gidin! der ve nihayet İnsanlar Bana gelirler ve:
    – “Ey Muhammed! Sen Allah’ın Resulü ve bütün peygamberlerin sonuncusu ve baş tacısın.1 Allah’u Teala senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affetti.2 Bizim için Rabbinden şefaat dile. Bizim şu müşkül durumumuzu ve başımıza gelen şu musibeti görmüyor musun? derler. Bunun üzerine ben Arş’ın altına vararak Rabbim için secdeye kapanırım. Sonra Allah’u Teala, bana, kendine yapılacak hamdlerden ve kendisini meth edecek en güzel senaları ilham eder ki, benden önce hiçbir peygambere ilham etmemiştir. Ben bu şekilde hamd ve sena ettikten sonra Allah’u Teala:
    – “Ey Muhammed! Başını kaldır ve iste! İstediğin sana verilecek!3 Şefaat talep et! Şefaatin yerine getirilecek!” der. Ben de başımı kaldırıp: “Ya Rabbi, ümmetim, ümmetim! der ve şefaat ederim. Bunun üzerine:

    1 Sure-i Ahzab, âyet 56.
    2 Sure-i Fetih, âyet 2.
    3 Sure-i Duha, âyet 5.

    – “Ey Muhammedi Ümmetinden, üzerinde hesap olmayanları cennet kapılarından sağdaki kapıdan içeri al! Esasen onlar diğer kapılarda da insanlara ortaktırlar/’ buyrulur.
    – Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) sonra şöyle buyurdular: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, cennet kapısının kanatlarından iki kanadının arasındaki mesafe Mekke ile Hecer arasındaki veya Mekke ile Busra arasındaki mesafe kadar geniştir/’1
    Bu Hadis-i Şerifte de geçtiği üzere Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) razı oluncaya kadar kendisine şefaat etme izni verilecektir. Nitekim Sure-i Duha, âyet 5’te Allah’u Teala:
    “Elbette Rabbin sana (şefaat ve dünya ve ahirette pek çok nimet)2 verecek ve sen de razı olacaksın,” buyurmuştur.
    Kurrubi ve Razi Tefsirinde geçen bir rivayette, Hz. Ali (Radiyallahu anhu)’nun Irak’lılara şöyle dediği nakledilmiştir:
    “Sizler Allah’u Teala’nın, kitabında en ümit verici Âyet-i Kerimenin:
    – “De ki: Ey nefisleri aleyhine ileri giden kullarım! Allah’u Teala’nın rahmetinden ümit kesmeyiniz,” âyeti olduğunu söylüyorsunuz (öyle mi?)” Onlar:
    – “Evet, biz böyle diyoruz,” dediler. Hz. Ali (Kerramal-lahu veçhe) dedi ki: “Bizler yani ehl-i beyt olarak Allah’u Teala’nın kitabındaki en ümit verici Âyet-i Kerime’nin:

    1 Sahih-i Buhari, Enbiya 3, 8, Tefsir, Beni İsrail 5; Sahih-i Müslim, İman 327, (194); Sünen-i Tirmizi, Kıyamet 11, (2436).
    2 Tibyan Tefsiri, Matbay-ı Amire-h.1306, III-IV, s 355; Mehmed Vehbi, Hulâsat’ul-Beyan, Ahmed Said Matbaası, İstanbul-1969, XV, s. 6479.
    – “Elbette Rabbin sana verecek, sen de razı olacaksın/’ âyeti olduğunu söylüyoruz. Bu Ayet-i Kerime nazil olunca, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz şöyle buyurdu:
    “O halde Allah’a yemin ederim ki, ümmetimden tek bir fert dahi cehennemde kaldığı sürece ben de razı olmayacağım/’1
    Enes ve Cabir (Radiyallahu anhuma)’dan Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu:
    “Şefaatim ümmetimden büyük günah işleyen kimselere olacaktır.”2
    Ebu Musa el-Eş’ari (Radiyallahu anhu)’dan Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmaktadır:
    “Ben, ümmetimin yarısının cennete girmesi yada şefaat etmem arasında muhayyer bırakıldım. Ben şefaati tercih ettim. Çünkü şefaat, daha kapsamlı ve ümmetimin hepsinin kurtuluşuna daha yeterlidir. Şefaati siz takva sahiplerine has mı biliyorsunuz? Hayır! O takva sahipleri için değil, günahkâr, hatalı ve pis işlere karışan müslümanlar içindir.”3
    1 Muhammed bin Ahmed el-Ensari el-Kurtubi (ö. h/671), el-Câmi’u li Ahkam’il-Kur’an
    (Tefsir-i Kurtubi), Müesseset’ür-Risale, Beyrut-2006, 1. Baskı, (J-XXIV), Duha Suresi Tefsiri, XXII, 342. Sahih-i Müslim, İman 87 (346) Benzer.
    2 Sahih-i Buharı, Rikak, 51; Sünen-i İbn Mâce, Zühd: 37; Sünen-i Ebû Dâvûd, Edeb: 21;
    Sünen-i Tirmizi, Kıyamet 11; Rudânî, Câm’ul-Fevâid, Hadis No: 10031.
    3 Sünen-i İbn-i Mâce, Zühd 37; Sünen-i Tirmizi, Kıyamet 11 (2558), benzeri.

    Büreyde (Radiyallahu anhu)’dan Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Ashabımdan herhangi biri bir yerde ölürse, o kıyamette öldüğü yerin ehline şefaat edecektir./rl
    Hz. Osman (Radiyallahu anhu)’dan Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu:
    ”Kıyamet gününde en evvel şefaat eden Peygamberlerdir, sonra ulemalardır, sonra şehidlerdir.” 2
    Abdullah bin Şakik (Radiyallahu anhu)’dan rivayet edilmiştir. O dedi ki: bir gurupla beraber Kudüs’te idim. Bunlardan biri şöyle dedi: Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in şöyle buyurduğunu işittim:
    “Ümmetimden bir adamın şefaatiyle Temimoğulla-rından daha çok kişi cennete girecektir/’ Bunun üzerine:
    – “Yâ Rasulallah! Sizin şefaatinizden başka mı?”
    denilince, Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz:
    – “Benim şefaatimden başka,” buyurdu. Bu Hadis-i
    Şerifi rivayet eden zat kalkınca, bu kimdir? diye sordum.
    1 Gümüşhanevi, Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 5535; 2159; Ktitüb-i Sitte, Hadîs No: 4367.
    2 Haşimi, Muhtar’ül Ehâdîsîn Nebeviyye, Hadîs No: 1392; Muhammed Es’ad, Kenzü’l-
    İrfan, Hadîs No: 327,331.

    Oradakiler: Bu zat, İbn-i Ebi’l-Cez’a (RadiyalUahu anhu)’dur dediler.1
    Ebu Said (Radiyallahu anhu)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Ümmetim içinde, insanlardan büyük cemaatlere şefaat edecek kişiler vardır. Onlardan kimi bir kabileye, kimi bir zümreye, kimi de bir kişiye şefaat edecek ve neticede bunlar cennete gireceklerdir.”2
    İbn-i Abbas (Radiyallahu anhumâ)’dan Resûlulah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Alim ve abidler sırat köprüsüne geldikleri zaman abide: Haydi yaptığın ibadetlerin karşılığı olarak cennete gir ve nimetleriyle nimetlen, denilir. Alime de denilir ki: Sen burada dur, sevdiğin kimselere şefaat et. (onlar senden dünya da iken şefaat umarlardı). Çünkü senin şefaatin büyüktür. Kime şefaat edersen şefaatin kabul edilecek ve bu şekilde onlar peygamber makamında olacaklardır/’3
    Ebu Hüreyre (Radiyallahu Anhu) rivayeti ile Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu:
    1 Sünen-i Tirmizi, Kıyamet 11; Sünen-i İbn-i Mace, Zühd 37.
    2 Sünen-i Tirmizi, Kıyamet 11.
    3 Gümüşhanevi, Ramuzul-Ehadis, Hadis No: 258
    “Ümmetimde bazı kimseler var ki, bir adamın sefa ile Mûdir kabilesinin sayısınca adam cennete gider ve 1 adam (bir mü’min), kendi ev ailesine şefaat eder ve ins ameli kadar şefaat eder.”1
    Enes İbn-i Malik (Radiyallahu anhu) rivayeti Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “İhvanı çoğaltınız. Çünkü her mü’min için kıyan gününde şefaat etmek vardır/’2
    Abdurrahman bin Avf (Radiyallahu anhu)’dan Resi Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz Hazret] buyurdu ki:
    “Şefaatim mü’min olan herkese olacaktır. An< Ashabıma buğuz edip kötü söyleyenlere şefaatim yoktu]
    Zeyd İbn-i Erkam ve diğer bir çok Sahabe-i Kir (Radiyallahu anhum)’dan rivayet edildiğine göre Rasulul (Sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
    1 Sünen-i Tirmizi, Kıyamet VI; Tabeıani, Mu’cem’ul Kebir, Hadis No: 7986; Ebu Ş
    Musannef, Hadis No: 50; Hakim, Miistcdrek, Kirabu Ma’rifet’üs-Sahabe, Hadi; 5789; Hevscmî, Mecmau’z-Zcvâid, Hadis No: İÜ 13; İhyâu’ UIumi’d-Din, IV, Hadi 678.
    2 Muhammed, Es’ad, Kcnzü’l-İrfan, Hadis No: S73.
    3 Ali el-Mutlaki, Kenzul-Ummal, Hadis No: 39058; Mulıammed, Es’ad. Kenzü’1-İ Hadis No: 162; GUmllşhanevi, Râmûzu’l Ehâdis, Hadis No: 4243;
    4 “Kıyamet günü, şefaatim haktır (muhakkak gerçekleşecek). Kim şefaatimin hak olduğuna inanmazsa, şefaat edilecek kimselerden olmayacak/’1
    5 Vahhabiler de, Rasulullah (Sallalahu aleyhi vesem) Efendimizin şefaatini kabul etmedikleri ve kabrini ziyaret etmeyi dalıi şirk olarak gördükleri için, bu şefatten mahrum kalacaklarında hiç şüphe yoktur.
    6 Hadis-i Kudsi’de Allah’u Teala, buyuruyor ki:
    7 “Ben kulumun zannmdayım. İyi zanda bulunursa iyilikle muamele ederim, kötü zanda bulunursa da
    8 kötülükle muamele ederim/’3

  14. EHL-İ SÜNNET VE TASAVVUF ULEMASINA KAFİR DEMELERİ
    Vahhabilerin, ‘Kitab’üt-Tevhid ve Feth’ul Mecid’4 gibi kendi kitaplarına bakıldığı zaman, ehl-i sünnet itikadının doğru gördüğü; şefaat, vesile, mevlid-i şerif, türbe ve türbe ziyareti gibi hususları kabul edenleri puta tapan müşriklerle aynı kategoriye koyarak, küfürle itham ettikleri görülmektedir.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Bunlar, özellikle şefaati ve Meded Yâ Rasulallah! demeyi şirk olarak gördükleri için, dolayısıyla İmam-ı Azam Efendimize de kafir demiş oluyorlar. Çünkü İmamı Azam (Radiyallahu anhu), Rasullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin kabri basma giderek yazmış olduğu,
    1 Ali el-Muttaki, Kenzul Ummal, Hadis No: 39059.
    2 Sahih-i Müslim, zikir 6.
    3 Gümüşhanevi, Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadîs No:4076; Taberani, Mu’cem’ul Kebir, Hadis No: 17678.
    4 Bu kitaplar hakkında bilgi yukarıda verildi.

    inancını ve itikatını açıklayan “ed-Dürrü’1-meknûn” adlı kasidesinin şu beyitlerinde:
    Ben tama’ ediciyem senin keremin zerresin, Yok Ebu Hanife için alem içre masiva.
    Ben fakire kıl şefaat ya rasulallah meded Kapına yalvarı geldim, dilerem senden ginâ.
    Sensin ol safi, müşeffe’ cümleden ekrem meded Ümmetin senden himayet ister, eyler iltica.
    Olsun ihsanın bana yarm şefaat eylemek, Ola kim haşrolayım yevmel ceza tahtel liva.”
    Demek suretiyle RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizden şefaat, meded ve yardım dilemektedir.
    İmam-ı Azam Efendimizin geleceğini işaret eden, çok sayıda Hadis-i Şerif nakledilmiştir. Bunlardan en meşhur olam:
    Buhari ve Müslim ve diğer bir çok Hadis kitaplarmda, Ebu Hureyre (Radiyallahu anhu) ve sair Ashab-ı Kiram tarafından nakledilen Hadis-i Şerifte RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyurdu ki:
    “Eğer din Süreyya yıldızına gitmiş olsa bile Farslardan bir kimse veya Faris oğullarından birisi muhakkak ona gider ve onu uzanıp alır.”1
    1 Sahih-i Buhari, Tefsir’ul-Kur’an 62 (Suret’ul Cuma 1); Sahih-i Müslim, Fedail’us-Sahabe 59 (230); Ahmed Bin Hanbel, Müsned, Hadis No: 7735, 9038; Gümüşhanevi, Ramuzu’l Ehadi, Hadis No: 6126. İbn-i Hacer-i Mekkî Hazretlerinin “Hayrât-til-Hisân” kitabında naklettiği bir Hadîs-i şerifte de:

    Safi âlimlerinden olan İmam Suyûti hazretleri buyuruyor ki: Bu Hadis-i Şerifin, İmam-ı Azam’ı gösterdiği söz birliği ile bildirilmiştir. Nu’man Alûsi’de bu Hadis-i Şerifin Ebû Hanife’yi gösterdiğini, dedesinin Faris cinsinden olduğunu yazmaktadır.1
    Bu Hadis-i Şerifin de açıkladığı gibi, İmam-ı Azam Efendimiz, ömrünün 17 yılını Hadis-i Şerif aramakla geçiriyor. Ashab’dan bazı kişilerle bizzat görüştüğü için, Tabiin’dendir. Mezhebini de bu Hadis-i Şerifleri ve Ashab’ın yaşantısını, sözlerini örnek alarak oluşturmuştur. Ashab da Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin Hadis-i Şeriflerini ve yaşantısını örnek almıştır.
    Ümmü Seleme (Radiyallahu anhâ) rivayeti ile Rasûlulah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Her kim alimi severse beni sevdi. Beni seven Allah’u Teâlâ’yı sevdi, yeri cennetir.”2
    Bu Hadis-i Şerife göre; Ehl-i sünnet toplumu, İmam-ı Azam Efendimizi örnek almışlardır. İmam-ı Azam Efendimiz de Ashabı; Ashab da Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizi örnek almıştır. Vahhabiler, İmam-ı Azam Efendimize kafir dedikleri için Ashaba da kafir demiş oluyorlar. Çünkü İmam-ı Azam Efendimiz, 17 yıl boyunca mezhebini Ashab-ı Kiram’dan ve onların çocuklarından topladıkları, Hadis-i Şeriflerden bina etmiştir.
    1 Burası Ahmed Cevdet Paşa’nm “Faideli Bilgiler” adlı eserinden alınmıştır. İmam-ı Azam ile ilgili geniş bilgi için bkz.: Muhammed bin Muhammed el-Kerderi (ö. m/1424), Menâkib’ul İmam Ebi Hanife Radiyallahuanh, Osmanhcaya Çeviren: Muhammed bin Ömer Halebi, Türkçeye Çeviren: Prof. Dr. Mustafa S. Kaçalin, Misvak Neşriyat İstanbul-2010, (I-II), s. 54-55.
    2 Taberani, Mu’cem’ul Kebir, Hadis No: 19345

    VAHHABİLERE GÖRE, VAHHABİ OLMAYAN HERKES MÜŞRİKTİR!

    Vahhabiler, İmam-ı Azam Efendimiz ve onun kurmuş olduğu Hanefimezhebini, bu mezhep üzere yaşayan bütün Osmanlı’yı ve ayrıca günümüze kadar gelen ehl-i sünnet vel cemaat mezhebinde olan yeryüzündeki bütün müslümanlan velhasılı, vahhabi inancını benimsemeyen herkesi, müşrik olarak görmektedirler. Söyledikleri sözlerin nereye varacağını düşünmeden dolaylı yönden, Ashab-ı Kiram Efendilerimize dahi kafir diyecek kadar ileri gitmektedirler. Aslında bunları ayıktırmanm imkanı yoktur. Bizim amacımız Âyet-i Kerime ve Hadis-i Şeriflerle bunların dalaletini müslüman-lara bildirmektir.
    Bunların dinden çıkıp ona geri dönüş yapamayacaklarına dair Buhari’de Ebu Said el-Hudri (Radiyallahu anhu)’dan nakledilen Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurmuştur ki:
    “(Medine’nin) Doğu (Necid) tarafından bir takım insanlar çıkar. Kur’an okurlar. Fakat okudukları Kur’an boğazlarından aşağı inmez. Okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar ve sonra ona dönüş de yapamazlar… Denildi ki: (Ya Rarasulallah!) Onların simaları nasıldır? Buyurdu ki: Onların simaları, başlarının tıraşlı olmasıdır (yani saçlarının çok kısa kesmeleridir).”1
    Ashabı bizzat gören yada Ashabın bizzat çocuklarından Hadis-i Şerif toplayarak mezhebini kuran İmam-ı Azam Efendimizin esas ismi Nu’man olduğu halde bu zat, müslümanlar tarafından, adıyla değilde unvanı olan İmam-ı
    1 Sahih-i Buhari, Tevhid 57.

    Azam (yani En büyük imam) diye anılmaktadır. Vahhabilere göre, İmam-ı Azam Efendimiz, haşa bu dini anlayamamıştır. O zaman, bu dini, İmam-ı Azam Efendimizden bin yıl sonra ortaya çıkan ve kendinden önceki bütün müslümanlara kafir diyen vahhabiler mi anlamış?
    Vahhabiler, bu dini anlamayı bırakın, kasıtlı olarak batıl fikirlerine uymayan her hususu çarpıttıkları için, Abdulkadir Geylani hazretleri ve Muhiddin Arabi hazretleri başta olmak üzere bütün tasavvuf ulemasmı direk küfürle itham ederler. İbn-i Teymiyye, “el-Cevâbüs-sahih fir-Reddi al amen Beddele Dîne’el-Mesih” adlı kitabında Muhiddin ibn-i Arabi, Ömer ibn-i Farız ve başka alimleri bid’at ehlinden sayarak onlar aleyhinde çirkin sözler söyler ve onları küfürle itham eder. Hatta bu kadarla da yetinmeyip İbn-i Teymiyye “Furkaan” adlı kitabında bu zatlara “Şeytanin Velileri” ismini takmıştır.1
    Vahhabiler, yukarıda şeytanın velileri diye isim taktıkları bu tasavvuf ulemasından zuhur eden ve güneş gibi aşikar olan kerametleri inkar edemediklerinden, kerametin ancak vahhabi inancmda olanlarda yani kendilerinde olursa hak olacağını, ehli sünnet görüşünde olan tasavvuf ehlinde olursa şeytandan olup istidraç olacağını, iddia ederler. İstidraç ise; Allah’u Teala’ya aşırı derecede asi olup, Nemrut ve Firavun gibi tanrılık iddia eden yada küfürde çok ileri giden, kafirlere şeytanın yardım etmesiyle görülen harkula-de olaylardır. Ancak vahhabiliğin kurucusu Muhammed bin Abdulvahhab dahil, gelmiş geçmiş tüm vahhabi imamlarının tamamında keramet hiç bir şekilde görülmemiştir. Bu durumu sorduğunuzda da, size keramet görülmez, gizlidir derler.
    Kendilerinde, sayılamayacak kadar keramet aşikare çıkmış yukarıda saydımız tasavvuf ulemasından hangisi
    1 Yusuf Nebhanî, Şevahid’ül-Hakk’dan Vahhabilere Cevaplar, s. 195.

    Firavun ya da Nemrud’a benzemektedir? Vahhabi görüşünde olmayan, ehli sünnet vel cemaat inancındaki, gelmiş geçmiş bütün alimlere “Şeytan’m velileri/’ diye büyük bir iftira atarlar. Ehli sünnet vel cemaat mezhebinin kurucu-ları işe; İmamı Azam, İmamı Safi, İmamı Maliki, Ahmet bin Hambel, İmam Maturidi ve İmam Eş’ari gibi ehli sünnet alimleri başta olmak üzere, o zamandan kıyamete kadar, bunların kurmuş olduğu mezhepleriyle amel eden ve edecek olan tüm müslümanları küfürde görüp ayrıca bu görüşteki, kendilerinden keramet zuhur etmiş büyük zaatlara da “Şeytan’m velileri/’ demektedirler.
    Abdullah İbn-i Ömer (Radiyallahu anhumâ)’dan (Sened-i Sahih-i Muttasıl ile) rivayet edildiğine göre, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem):
    “Allahım! Şam’ımızı ve Yemen’imizi bize mübarek kıl.” Orada bulunanlar: (Ya Rasulallah!) “Necid’imize de”
    dediler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) tekrar: “Allahım! Şam’ımızı ve Yemen’imizi bize mübarek kıl,” dedi.” Orada bulunanlar yine: (Ya Rasulallah!) “Necid’imize de” deyince, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz şöyle buyurdu: Zelzeleler (felaket ve musibetler), fitneler Necid’dedir. Şeytan’nın boynuzu (askeri ve ümmeti) oradan doğacaktır,”1 demiştir.
    İşte bu Hadis-i Şerife göre Paygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) aslmda şeytanın askerlerinin bizzat
    1 Sahih-i Buhari, Fiten 16; Sahîh-i Buhâri Muhtasarı, Tecrîd-i Sarih, İstiska Bahsi, Hadis No: 545; Sünen-i Tirmizi, Menkıbeler, (4210); Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 5715.

    “NECİD”‘den zuhur eden “VAHHABİLER” olduğunu söylemektedir. Gerçekten de durum böyle olmasma rağmen vahhabiler, ehli sünnet toplumuna şeytanm askeri ve şeytanın evliyaları diye hitap etmektedirler, ancak ehli sünnet toplumu şeytanın velileri ve şeytanın askerleri olmadığına göre, aşağıdaki Hadis-i Şerife göre de bizzat vahhabiler şeytanm askerleri olmaktadırlar. Her iki Hadis-i Şerife göre de, ayrı ayrı nedenlerden dolayı bunların şeytanın velileri ve askeri oldukları anlaşılmaktadır.
    “Bir adam din kardeşine, ey kâfir derse, bu söz ikisinden birine döner. Eğer böyle denilen kişi söylenildiği gibi ise söz doğrudur; söz yerini bulmuş olur. Aksi takdirde bu sözü söyleyen kimse kafir olur/’1
    Sure-i Mücadele, Âyet 19:
    “Onların üstüne şeytan çökmüş, Allah’u Teâla’nm zikrini unutturmuştur. Onlar şeytanın askeridir. Bilin ki, şeytanın askeri büyük ziyan içindedirler.”
    Vahhabiler, zikrullaha bid’at deyip, şiddetle karşı çıkmak suretiyle müslümanlara unutturmaya çalıştıklarından ötürü, bu Âyet-i Kerimeye göre de Şeytan’in askeri, velisi olmaktadırlar.
    Bir müslümana kafir diyen, hakkıyla kafir olur vahhabi inancında olanlarda yukarda saymış olduğumuz ehli sünnet vel cemaat mezhebi inancında olan tüm islam halkma, kafir derler. Dolayısıyla bu mezhebin kurucularına da açık bir
    1 Sahih-i Buhârî, Edeb 73; Sahih-i Müslim, İman 111.

    şekilde kafir demektedirler. Ancak kendilerine İmamı azam başta olmak üzere diğer ehli sünnet mezhep imamları sorulduğunda ise biz onları iyi biliriz derler. Fakat kıyamete kadar geçerli olacak bu mezhepte olanlara kafir dedikleri için asıl o inancı oluşturup yeryüzüne yayan imamlarına da çok açık bir şekilde kafir demektedirler. Vahhabi inancında olan bu insanların ıslahı mümkün değildir. Bir müslüman olarak bu zavallılara ancak acınır.
    Vahhabiler, müslümanların maneviyatım kuvvetlendiren ameller, tasavvuf hayatmda yapıldığı için hem tasavvufu hemde tasavvuf ehlinin yapmış olduğu zikrullah, nafile ibadet, mevlid-i şerif okuma, kandil gecelerini ihya etme ve ilmi ledün gibi hususların tamamını inkar ederler. Halbuki bütün islam alimleri tasavvuf yolunun ve o yolda kazanılan manevi ilmin Kur’an-ı Kerim’de geçen ilm-i ledün ve hikmet ilmi1 diye adlandırılan ilim olduğunu kabul etmişlerdir. Bu husustaki Âyet-i Kerime ve Hadis-i Şeriflerden bazıları şöyledir:
    Tarikat yolunun hak olduğuna dair:
    Sure-i Maide, Âyet 48:
    “Ey Nas! Sizden her bir taife için, bir şeriat ve tarik
    (Hakka giden gönül yolu) koydum.”
    Sure-i Kehf, Âyet 65-66:
    “İlm-i ledünü öğrenmek için Musa (Aleyhis-selam): Allah’u Teala’nm, “kendisine ilmi ledün verdiğimiz
    1 Sure-i Bakara, âyet 151,269; Sure-i Kehf, âyet 68.

    kullarımızdan bir kul” diye tabir ettiği kul’u (Hızır -Aleyhis-selam’ı-) bularak, sana öğretilen ilmi bana da öğretmen için sana tabi olayım mı? dedi.”
    Musa (Aleyhis-selam), ulul azim peygamberlerden olup Allah’u Teala ile bizzat konuştuğu halde bu ilmi bilmiyor. Halbuki kendisi Tevrat’ı ezbere biliyor. Dolayısıyla kendi zamanında kitap ilminde kendisinden daha üstün kimse yok. Ancak ilm-i ledünü bilmediği için Hızır (Aleyhis-selam)’a gidip ondan öğreniyor. Bunun da kitap ilminden çok farklı bir ilim olduğu anlaşılmaktadır.
    Sevr (Radiyallahu anhu)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu:
    “İlmi yakini öğrenmeye çalışınız. Kur’ân öğrenmeye çalıştığınız gibi çalışınız. Hatta onu iyice bilesiniz, ben de öğrenmeye çalışıyorum.”1
    Sure-i Bakara, Âyet 269:
    “Allah’u Azim’uş-şan hikmeti dilediğine verir. Her kime hikmet verir ise ona çok hayır verilmiştir. Bunu ancak halis akıl sahihleri bilirler.”
    Enes ibn-i Malik (Radiyallahu anhu)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    1 Gümüşhanevi, Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadis No: 3187.

    “İlim ikidir: Biri kalpte sabit olan nâfi ilmi (Batinî Ledün ilmi ve Maneviyat ilmidir). İşte en menfaatti ilim budur. Bir ilim de, lisandaki ilimdir (kitaptır). Bu da Allah’u Teâlâ’mn kullarına hüccetidir (insanları inandıra-bilmek için delildir)/’1
    Buhar i’de nakledilen bir rivayette Ebu Hüreyre (Radiyallahu anhu) şöyle buyurmuştur:
    “Ben Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’den iki çeşit ilim öğrendim. Bunlardan birini sizlere bildirdim. Eğer ikinci öğrendiğim ilmi, size söylersem, benim şu boğazım kesilir/’2
    Bu Hadis-i Şerifte, “Size söylersem, benim şu boğazım kesilir,” diye ifade edilen ilim; zahirde kalan alimler anlayamadıklarından dolayı, Muhiddin-i Arabi, Nesimî ve Mansur-u Bağdadî hazretleri gibi büyük tasavvuf alimlerinin öldürülüp, asılıp, kesilip ve derisinin yüzülmesine neden olan ilimdir.
    İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri dahi:
    “Son iki yıllım (yani tarikat hayatım) olmasaydı, Numan helake gitmişti,” diye buyurmak suretiyle kendisi çok büyük fıkıh alimi olmasına rağmen, tarikat hayatının önemine işaret etmektedir.
    Ulemalar, farz olan ilimlerde ihtilaf ettiler. Kelam sahipleri: “Asıl ilim Allah’ın bir olduğunu delil ile bilmektir,” dediler. Fukaha: “İlmin aslı fıkıhtır. Çünkü
    1 Gümüşhanevi, Râmûzu’l-Ehâdis, Hadis No: 2726; Ebu Şeybe, Musannef, Hadis No: 60.
    2 Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 100.

    farzı, sünneti, haram ile helali bununla bilirsiniz/’ dediler. Ehl-i Tefsir: “Asıl ilim Kur’an ve Hadis’in manasını ve tefsirini bilmektir, hak bununla bilinir/’ dediler. Sufiler de: “Asıl ilim insanın kendi halini, makamını ve Hakk’a ne ile yakın olunur bunları bilmektir,” dediler. Ebu Hanife (Radiyallahu anhu): “Asıl ilim ve söz, sufilerinkidir,” demiştir.1
    Vahhabiler, bu Âyet ve Hadis-i Şerifleri yok sayarak veya çarpıtarak, tasavvuf yolunu inkar edip, o yoldaki bütün evliyalara ve mensuplarına kafir damgası vurarak, asıl kendileri küfre düştüklerinin farkında bile değillerdir.
    Ebû Hüreyre (Radiyallahu Anhu)’u Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’den naklettiği Hadis-i Kudsi’de Allah’u Teala bu zatlar hakkında şöye buyurmuştur:
    “Her kim benim evliyamdan birine düşmanlık ederse (veya eziyet ederse)2 muhakkak ona harp ilan ederim… 3
    Hangi eziyet bu alimleri küfürle itham etmekten ve tamamen islam dairesinin dışına çıkarmaktan daha büyük olabilir.4 Vahhabilik zihniyetinden başka bu tasavvuf ulemasmı küfürle itham eden hiç bir zümre çıkmamıştır. Bunların aşırılıklarına karşı Vahhabilik mezhebinin kurucusu olan Muhammed bin Abdulvahhab’m kardeşi Süleyman ki, kendisi ehli sünnet alimidir. O dahi, onlara reddiye olarak yazdığı “Sevâaik-i ilahiyye fir-reddi alel
    1 Muhammed Bilal Nadir (ö. m/1969), Tefsı/ul-Fatiha, (el yazması, Osmanlıca),
    Gaziantep, s. 34.
    2 Ebu Ya’la el-Mevsili, Mtisned, Hadis No: 6930; Ali el-Muttaki, Kenz’ul-Ummal, Hadis
    No: 1157.
    3 Sahih-i Buhâri Muhtasarı, Tecrîd-i Sarih, Hadîs No: 2042; Gümüşhanevi, Râmûzu’l-
    Ehâdîs, Hadîs No: 4094.
    4 Yusuf Nebhanî, Şevahid’ül-Hakk’dan Vahhabilere Cevaplar, s. 195.

    vahhabiyye,”1 adlı eserinde vahhabi cemaatine, kardeşine ve onun peşine takılanlara şöyle seslenmektedir: “O kadar aşırı hareket ediyorsunuz ki, küfre bulaşan bir kimseye, üzerinde islam alâmetlerinden bir şey görüldüğünden dolayı, Allah’tan korkup bu insanlara dahi kafir demeyen islam alimlerine bile, siz kafir diyorsunuz.”2
    Sünnet ve nafile namaz kılmamaları:
    Vahhabiler, bazı nafile namazlarm evlerde kılınması gerektiğine dair rivayet edilen Hadis-i Şerifleri örnek göstererek camilerde sadece farz namaz kılınır diye iddia etmek suretiyle vakit namazlanyla birlikte kılanan sünnet ve nafile namazları kılmazlar. Bu gibi uygulamalar, ehl-i sünnet görüşünün dışında olan vahhabilerin ile, o düşüncede olanların uydurdukları hususlardır. Bunların yanlış fikirlerine delil aldıkları Hadis-i Şeriflerden bazıları şöyledir:
    “Biriniz farz namazını mescidde kıldığı zaman, o namazından evine de bir pay ayırsın. Zira Allah Teâlâ bu namaz sebebiyle evinde hayır yaratır/’3
    “Namazınızın bir kısmını evlerinizde kılınız da oraları kabirlere çevirmeyiniz/’4
    Vahhabiler, sadece doğruların bir kısmını çarpıtarak söyleyip müslümanları kasıtlı olarak yanlışa yönlendirirler. Yada çarpıtma olanakları yoksa kökten inkar ederek bu
    1 Bu kitabın baskıları hakkında yukarıda ilk geçtiği yerde bilgi verdik.
    2 Yusuf Nebhanî, Şevahid’ül-Hakk’dan Vahhabilere Cevaplar, s. 47.
    3 Sahih-i Müslim, Müsâfirîn 210; Sünen-i İbni Mâce, İkâmet 186.
    4 Sahih-i Buhârî, Salât 52, Teheccüd 37; Sahih-i Müslim, Müsâfirîn 208,209.

    sahih değil, uydurmadır demek suretiyle gerçekleri gizlerler. Bunlar, ehl-i sünnet vel cemaat itikadının dışında olan görüşlerdir. Halbuki Rasulullah (Sallahu aleyhi vesellem) Efendimizin ve ashabın mescidlerde sünnet ve nafile namaz kıldıklarına dair bir çok delil vardır.
    Sûre-i Ahzab, Âyet; 21:
    “Yemin ederim ki, Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’u Teala’yı çok zikredenler için O Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’de güzel bir nûmune-i imtisal vardır/’
    Bu Âyet-i Kerim’e de bütün müslümanlann Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizi örnek almaları gerektiğini Allah’u Teala emretmektedir. Bundan dolayı bütün müslümanlann tıpkı Ashab-ı Güzin efendilerimiz de olduğu gibi kendi yaşantılarında Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizi örnek almaları gerekir. Bunu da ancak Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şeriflerden öğrenebiliriz. Rasulüne itaati onlarca Ayet-i Kerime’de bizzat Allah’u Teala emretmiştir.
    Sure-i Al-i İmran, Âyet 31:
    “Rasûrüm de ki; Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah’u Teala’da sizi sevsin ve günahlamuzı bağışlasın. Allah’u Teala, Gafur ve Rahim’dir.”
    Sure-i Necm, Âyet: 3-4:

    “Resul-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) size kendi hevasıyla söylemiyor, söyledikleri hep doğrudur/’
    Bu gibi Ayet-i Kerime’lerden anlaşılacağı üzere, Rasullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizi ve yaptıklarının tamamını örnek almamız gerekmektedir.
    Şimdi Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin ve ashabı kiram’m mescidlerde nafile namaz kıldıklarına dair Hadis-i Şeriflerden bazılarına yer vereceğiz.
    Hz. Aişe (Radiyallahu anhu) anlatıyor:
    Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) (bir gece) mescidde (nafile) namaz kılmıştı. Bir çok kimse de uyarak namaz kıldı. [Sabah olunca Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) geceleyin mescidde namaz kıldı, diye konuştular.] Ertesi gecede Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz namaz kıldı. (Halk yine olanları konuştu) Katılacakların sayısı iyice arttı. Üçüncü (veya dördüncü) gece halk yine toplandı. (Öyle ki mescid insanları alamayacak hale gelmişti.) Ancak Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) o gece yanlarına çıkmadı. Sabah olunca Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz: Yaptığınızı gördüm. Size çıkmamdan beni alıkoyan şey namazın sizlere farz oluvermesinden korkmamdır,”1 dedi. Bu Hadis-i Şerifte ifade edilen husus teravih namazıdır.
    1 Sahüı-i Buhâri Muhtasarı, Tecrîd-i Sarih, Hadîs No: 411; Sünen-i Neseî, Kıyam’ul-Leyl 4; İmam Mâlik, Muvatta, Tercüme: Ahmet M. Büyük Çınar, Yaşar Erol, Ahmet Arpa, Durak Pusmaz ve Abdullah Yüce, Al-Tuğ yay. İstanbul-1982, Salât fi Ramazan 1.

    Aynı bunun gibi diğer sünnet olan bütün namazları da bazen mescidlerde bazen de evinde kılması yine bu sebeptendir.
    Teravih namazı konusunda, Sahabe-i Kiram’in uygulamasına gelince; Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi ve selem)’in vefatmdan sonra Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) ve bir müddet de Hz. Ömer (Radiyallahu anhu) döneminde teravih namazı cemaat olmaksızm mescidde ferdi olarak kılmıyordu. Bir gün Hz. Ömer (Radiyallahu anu) mescide çıktığında, halkm dağınık bir şekilde teravih namazı kıldığını görmüş ve insanları bir imamın arkasmda toplayıp teravih namazmm cemaatle düzenli bir şekilde kılınmasının daha uygun olacağmı düşünerek ertesi gün Übey bin Kâ’b (Radiyallahu anhu)’yu teravih namazı kıldırması için imam tayin etmiştir. Bu uygulamayı yaptıktan sonra da: “Bu ne güzel bir bid’attır!” diye söylemiştir. İşte bid’atı hasene dediği budur. Bidat-ı Seyyie de, dinde olmayan ve islami yaşantıya zarar veren yeniliklerdir.
    Sahabe-i Kiram zamanında teravih namazmm yirmi rek’at kılındığı konusunda icma olmuştur. Hz. Osman (Radiyallahu anhu) ve Hz. Ali (Radiyallahu anhu) zamanında ve daha sonraları bu şekilde devam etmiştir. Bu sebepten dolayı dört ehl-i sünnet mezhebi de teravih namazmm 20 rek’at kılınması gerektiği hususunda ittifak etmişlerdir.
    Rasullah (Sallallâhu aleyhi vesellem) Efendimizin hiç terk etmediği nafile namazlara müekked sünnet denir. Zaman zaman terk ettiği namazlara da sünnet veya nafile namaz denir. Beş vakit farz namazların önünde ve sonunda kılman sünnet namazlardır. Rasûlullah (Sallallâhu aleyhi vesellem) bu namazları ömrü boyunca hiç terk etmeden hem evde hemde mescide kılmıştır.

    Tirmizi ve İbn-i Mace’den rivayet edilen diğer bir Hadis-i Şerifte beş vakit namazlardaki müekked olan sünnetler şöyle nakledilmiştir:

    “Her kim bir gün ve gecede 12 rekat namaz kılarsa onun için cennette bir ev bina edilir: Öğle namazından önce dört rekat, Öğle namazından sonra iki rekat, akşam namazından sonra iki rekat, yatsı namazından sonra iki rekat, sabah namazından önce iki rekat/’1
    Vahhabiler ise, bu müekked sünnet olan namazları evde kılma bahanesiyle kesinlikle camide kılmazlar. Aynı şekilde Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in bilerek, bazen camide bazen evinde kıldığı Teravih namazmı ise camilerde hiç aksatmadan kılarlar. Buda yine ne kadar çelişki içinde olduklarını göstermektedir.
    Mescidlerde Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin sünnet ve nafile namazı kıldığına dair diğer Hadis-i Şerifler şöyledir:
    Hüzeyfe (Radiyallahu anhu)’dan şöyle nakledilmiştir:
    “Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) akşam namazını kıldı ve müteakiben mescidde yatsı namazını kılıncaya kadar namaz kıldı/’2
    1 Sünen-i Tirmizi, Salat, 304; Sünen-i İbn-i Mace, İkâmet’üs-salah 100.
    2 Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Hazırlayanlar: Necati Yeniel, Hüseyin
    Kayapmar, Şamil Yayınevi, İstanbul-1998, (XIII), V, 95-96.

    Yine bu hususta İbn-i Abbas (Radiyallahu anhumâ)’dan nakledilen bir Hadis-i Şerifte şöyledir:
    Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Akşam namazından sonraki iki rekatlik sünneti cemaat mescidden uzaklaşıncaya kadar uzatırdı/’1
    Cemaat akşam namazının iki rekat sünnetini mescidde kılıp çıkana kadar Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz namazı devam ettirirdi.
    İbn-i Ömer (Radiyallahu anhumâ) der ki:
    “Öğleden önce Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) ile beraber iki rekat (Hz. Ali Efendimizden gelen diğer bir rivayette de dört rekat diye geçer)2 sonrada iki rekat kıldım. İki rekat akşamdan sonra, iki rekatta yatsıdan sonra kıldım/’3

    Nafi anlatıyor: “İbn-i Ömer (Radiyallahu anhumâ), sabah namazının sünnetini kıldıktan sonra uzanan bir adam görünce ona: Bunu neden yaptın diye sordu. Adam: Farz ile sünnetin arasını bu şekilde ayırmak istedim, diye karşılık verdi. İbn-i Ömer (Radiyallahu anhumâ) dedi ki:
    1 Sünen-i Ebu Davud, Tatavvu’ 15.
    2 Rudani, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 2127.
    3 Sahih-i Buhari, Teheccüd 29. Rudani, Cem’ul-Fevâid, Hadis MVv 2093

    Farz ile sünnet arasını ayırmak için selamdan daha güzeli var mı? Adam: Böyle yapmak sünnettir, deyince, İbn-i Ömer (Radiyallahu anhumâ): Bilakis bu bid’attır, karşılığını verdi/’1
    Ebu Said bin El-Mualla (Radiyallahu anhu) der ki:
    ”Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) zamanında çarşıya erken çıktığımızda Mescid-i nebeviye uğrayıp nafile namaz kılardık.”2
    Muğire bin Şu’be (Radiyallahu anhu)’dan Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “İmam, farz kıldığı yerde nafile kılmasın. Oradan biraz (sağa, sola veya geriye) çekilerek kılsın.”3
    İmam Muhammed’in “Zahir’ür-Rivaye” diye bilinen kitaplarmı el-Kafî adlı eserinde toplayan İmam Mervezi, bu eserinde der ki: “İmam selam verip sünnete kalkınca, biraz geriye çekilerek kılması sünnettir. Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin böyle yaptığı sahih rivayetlerle sabit olmuştur.”
    1 Rudani, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 2118.
    2 Sünen-i Nesai, Mesacid, 39: Rudani, Cem’ul-Fevâid, Hadis No: 2223.
    3 Sünen-i Ebu Davud, Salat 72, Sünen-i ibn-i Mace, ikametüs-salah 203.

    Nafi’ der ki: İbn-i Ömer (Radiyallahu anhuma) farz namazı kıldığı yerde nafile namaz kılardı. Kasımda böyle yapardı/’1
    Bu Hadis-i Şerif, istisna olan durumlar içindir ki; kalabalık zamanında veya yer sıkmtısı olduğunda böyle yapmak gerektiğini gösterir.
    Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu)’dan, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Sizden birisi namaz (yani sünnet) kılacağı zaman (yerini değiştirmekten) ileri gitmekten veya geri çekilmekten veya sağına yahut soluna (çekilmekten) aciz mi kalıyor?”2
    İbn-i Abbas (Radiyallahu anhuma)’dan şu Hadis-i Şerif nakledilmiştir:

    “Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) cuma namazından önce dört, cuma namazının farzından sonra dört rekat namaz kılar, rekatlar arasını selâm ile ayırmazdı
    (yani dört rekatta bir selam verirdi)/’3
    Bu hususta; Abdullah İbn-i Mes’ud (Radiyallahu anhu)’dan nakledi-len bir Hadis-i Şerif de şöyledir:
    1 Sahih-i Buharı, Ezan 157; Rudani, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 1709.
    2 Sünen-i İbn-i Mace, İkamet’üs-Salah 203; Gümüşhanevi, Râmuz-ul Ehâdîs, Hadis No:
    687.
    3 Rudani, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 1923;Taberani, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 12508.

    “Bir gece ben, Nebî (Sallallahu aleyhi vesellem) ile beraber namaz kıldım. Rasûl-ü Ekrem mütemadiyen kâim idi. (Bir derecede ki) en sonu ben, fena bir iş işlemeyi düşündüm.
    – Ne düşündün? diye ibn-i Mes’ud’a soruldu. İbn-i Mes’ud (Radiyallahu anhu):
    – İstedim ki ben oturayım da Nebî (Sallallahu aleyhi vesellem)’i (ayakta yalnız) bırakayım, diye düşündüm,” dedi.1
    Yine bu hususta; İbn-i Ömer (Radiyallahu anhuma)’dan nakledin bir Hadis-i Şerif de şöyledir:
    “Akşam namazını, cemaatle namaz kılınan bir mescidde cemaatle kıldıktan sonra dünya kelâmı konuşmadan yalnız Kur’ân ve namaz ile yatsıyı bekleyerek (yine cemaatle kılarak) ayrılan kimse için Allah’u Teâlâ’nm cennette her biri yüz senede dolaşılamayan iki köşk ile aralarında bütün dünya halkını içine alacak derecede geniş bahçe inşa ettirmesine hak kazanmıştır/’2
    »r.-tid 9; Sünen-i İbn-i Mâce, Müslim ve Tirmizî de rivayet

    Ebû Katâde (Radiyallahu anhu)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    ”Biriniz mescide girince oturmadan önce iki rek’ât (namaz) kılıversin.”1
    “Ka’b İbn-i Mâlik (Radiyallahu anhu)’dan, O şöyle nakletmiştir:
    “Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem), bir seferden dönünce önce mescide uğrar, orada iki rek’ât namaz kılar, sonra insanlar (ile dini sohbet için) otururdu/’2
    İbn-i Ömer (Radiyallahu anhumaj’dan, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu:

    “Her kim yatsı namazını cemaatle kıldıktan sonra mescidden çıkmadan dört rekat daha kılarsa, Kadir gecesi kadar sevap kazanır.”3 Yatsının son sünnetini kıldıktan sonra nafile olarak iki rekat daha kılarsa, demektir.
    İbn-i Ömer (Radiyallahu anhuma)’dan, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu:
    1 Kütüb-i Sitte, Hadîs No: 3089; Sahih-i Müslim, Müsafirin 69 (714); İmam Malik, Muvatta, Kasr’ıs-Salât 57; Sünen-i Ebû Dâvûd, Salât 19; Sünen-i Neseî, Mesacid 37.
    2 Sünen-i Ebû Dâvûd, Cihad 178; Sahih-i Buhâri, Salât 59.
    3 Rudani, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 1664; Taberani, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis no 812.

    ”Büyük mescidlerde (yani cuma namazı kılman mescidlerde) kılınan farz namaz Allah’tı Teala’nın katında mübarek kılınmış bir farz hac değerindedir. Orada kılınan nafile namaz da kabul edilmiş bir hacca eşittir. Bu mescidlerde kılınan namaz diğer mescidlerde kılınan namazdan beşyüz derece daha üstündür.1
    Burada anlatılan faziletin, diğer mescidlerdeki namazlara göre, beşyüz derece farklı olması orada yapılan farz ve nafile ibadetlerin önemini göstermektedir. Bir insan, evinde o namazları kılsa bu sevaplara eremez. Orada o nafileleri kılar ve evinde de aynı şekilde nafile kılar. Bir din adamının da insanları daha fazla ibadete yönlendirmesi gerekirken tam tersi olan camilerde nafile namaz kılmayın, gidin evinizde kılın diyerek bu Hadis-i Şeriflere muhalefet etmeleri büyük bir vebaldir.
    İnsanları ibadetten ve bu sevaplardan mahrum ederler. O insan mescid de o anda o namazları kılabilir. Ama daha sonra evde kılarım diyerek, terkederse dünya hevası, nefis ve şeytan kendisine o namazları unuttur kılamaz hatta evinde kılsa dahi, yukardaki Hadis-i Şeriflerde müjdelenen derece ve sevaplara nail olamaz. Bu da müslümanlar için büyük bir kayıp olur.
    1 Rudani, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 199; Taberani, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 173.

    Sure-i Bakara, Âyet 114:
    “Allah’ın mescidlerinde onun isminin zikredilmesini men eden ve (böylelikle) o mescitlerin harap olmasına çalışandan daha zalim kim olabilir? Onlar için layık olan, mescide girerken huşu ile (Allah’tan korkarak) girmekti. (Allah’ın zikrini men ve harap etmek değildi). İşte bunlara dünyada sıkıntı, ahirette de büyük azap vardır.”
    Mescidlerin zikir ve (farz, sünnet ve nafile) namaz için tahsis edilmesi gerektiğine dair Hadis-i Şerif’:
    “Mescidleri yol edinmeyin, onları yalnız zikir ve namaza tahsis edin.”1
    Mescidlerde farzın yanında sünnet ve nafile namazların da yapılması gerektiğine dair bu kadar Âyet-i Kerime, Hadis-i Şerif ve sahabe uygulaması varken sadece kendi batıl ictihadlarıyla bunu men edenler AUah’u Teala’yı ve Rasulallah (Sallallahu aleyhi vesellem)’i hafife almış olurlar. Buda onların dinden çıkmalarına sebebiyet verir. Eyyub (Radiyallahu anhu)’dan Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Her kim benim hadislerimi hafife alarak yüz çevirirse, benden değildir.”2
    1 Taberani, Mu’cem’ul Kebir, Hadis No:13043; Gümüşhanevi, Ramuzu’l-Ehadis, Hadis
    No: 5803.
    2 Sahih-i Buharı, Nikah 1; Sahih-i Müslim, Nikah 1.

    Farz borcu olan nafile namaz kılamaz diyerek müslümanları ibadetten soğutmaya çalışmaları:
    Bütün müslümanlar tarafından her Ramazan ayında kılınan teravih namazları başlı başına nafile bir ibadettir. Kimse, hiçbir müslümanm bu namazı kılmasına engel olamaz. Teravih, Rasulullah (Sallalahu aleyhi vesellem) Efendimizden günümüze kadar hiç terk edilmeden bütün müslümanlar tarafından kılman bir namazdır. O zamandan bu zamana kadar gelmiş geçmiş bütün müslümanlarm içerisinde, kafir iken sonradan müslüman olan veya müslü-man olarak yaşayıp da gafletten dolayı namazı kılmayıp sonradan tevbe ederek namaza başlayan çok sayıda insanlar olmuştur. Hiçbir alim sizin kaza borcunuz var, siz teravih namazı kılmayın veya farz namazm sünnetlerini ve diğer nafile namazları kılmayın, dememişler. Bir insan tevbe ettiği zaman Allah’u Teala o kulun niyetini çok iyi bilir.
    Sure-i Furkan, Âyet 70:
    “Her kim hakkı ile tevbe edip iman eder ve benim en sevdiğim amelleri yaparsa onun günahlarını affetmeden başka sevaba çeviririm.
    Ebu Said (Radiyallahu Anhu)’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Günahlardan sıdk ile tevbe eden kimse, hiç günâh yapmamış gibidir/’1
    Bu Âyet-i Kerime ve Hadis-i Şerife göre tevbe etmeden önceki kaza borcu olan insanlann bu namazlan hesap ederek kılma zorunluluğu yoktur. Ancak geçmiş namazlarını
    1 Siinen-i İbn-i Mace, Zühd 30; Taberani, Mu’cem’ul Kebir, Hadis No: 10130.

    kılmak isteyen kimseyede mani olunmaz. Bu durumda olan kimselerin nafile namaz kılmasına bir engel yoktur. Buna dair Nesai, Tirmizi ve İbn-i Mace’de nakledilen Hadis-i Şerif şöyledir:
    Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:

    “Kıyamet gününde kulun işlediği amellerinden ilk olarak hesap vereceği şey, namazdır. Eğer namazı tamam ise, tamamdır, değilse Allah’u Teâlâ:
    – “Kulumun nafile namazlarına bakın,” buyurur. Nafile namazları varsa farzlardan eksikleri onunla tamamlanır. Böylece diğer amellerin hesabı da bu şekilde görülür/’1
    Bu Hadis-i Şerifte açık bir şekilde farz namazlardan eksiği olanların nafile namazlarla tamamlandığını söylüyor. Kaza namazı varken nafile namaz kılınmaz diyerek insanlarm nafile ibadetlerine engel olanlar bu Hadis-i Şerife göre büyük bir mesuliyet içine girip, insanlarm ibadetlerini eksik ve yanlış yapmalarma neden olmaktadırlar. Bunun Allah katmda vebali çok büyüktür. “Hiç kimsenin yapacağı hayra mani olmayın,”2 Âyet-i Kerime’sine ve yukarıdaki Hadis-i Şerife göre, çok büyük bir mesuliyet altına girmektedirler.
    1 Sünen-i Nesâî, Salat: 9; Sünen-i İbn Mâce, İkame: 202
    2 Sure-i Kalem, Ayet 12; Sure-i Kaf, Ayet 25.

    3 Yine bu Hadis-i Şerifte, en önemli ibadetin namaz olduğu ilk olarak da kulların namazdan hesaba çekileceği namazm diğer ibadetlerden daha önemli olduğuna vurgu yapılmaktadır. Hadis-i Şerifin sonunda; “Böylece diğer amellerin hesabı da bu şekilde görülür,” dediğine göre farz olan bütün ibadetlerdeki eksiklikler, yapmış olduğu nafile ibadetleriyle tamamlanır.
    4 Bu husus, Hanefi Mezhebi’nin temel kaynaklarından olan “Mevkûfat, Mülteka Tercümesi “a adlı kitabm birinci cildinin 175. sayfasmda şu şekilde geçmektedir:
    5 “Üzerine hac farz olan kimse nafile hac (umre) etse sahih olur. Üzerine öğle namazı farz olan kişinin öncesinde nafile olarak (dört rekât) sünnet namazı kıldığı gibi, demiştir/’
    6 “Farz namaz kazası olan nafile namaz kılamaz” diye söylenen söz, bir insanın gün içerisinde veya yakm zamanda geçirdiğini bildiği bir vakit varsa, o geçirdiği vakitleri kaza etmeden nafile namaz kılamaz, önce farzını iade etsin sonra nafile namaz kılsın, demektir. Bir insan bir vakti geçirdiğinde ikinci vaktin ezanı okunmuşsa dahi önce o geçirdiği vakti iade eder ve ondan sonra o vaktin farzım kılar. Buna dair Hadis-i Şerif:
    7 Nafi anlatıyor: İbn-i Ömer (Radiyallahu anhuma) dedi ki: Kim bir namazı unutur ve bunu imamın arkasında namaz kılarken hatırlarsa, imam selamı verince unutmuş olduğu namazı hemen kılsın. Sonra da öbür namazı
    8 1 İbrahim Halebi, (Mülteka Tercümesi), “Mevkûfat,” 1,175.

    9 (imamla kıldığını yeniden) kılsın/’1 Ebu Hanife, Ahmed bin Hanbel ve İmam Malik hazretleri bu Hadis-i Şerifle hükmetmiştir. Sadece İmam Safi hazretleri: İmamla kıldığı namaz muteberdir, hatırladığım kaza eder, der.2
    10 Ehli sünnet ulemasından Muhammed Bilal Nadir hazretleri de bu konuyu izah etmek için şu misali vermiştir:
    11 Beş vakit namaz bir insanın elindeki beş parmak gibidir. Bu parmaklarm hepsinin görevi ve şekli farklıdır. Bir parmak diğer parmakla yer değiştiremez. Beş vakit namazda böyledir. Bir vakit diğer vakitle yer değiştirip önüne geçemez. Bir kimse, önce geçirdiği kaza namazı iade edip sonra o vaktin farz namazını kılması gerekir

  15. MÜBAREK GÜN VE GECELER HAKKINDA GÖRÜŞLERİ

    Mübarek gecelerde ibadet etmeyi ve gündüzünde oruç tutmayı haram saymaları:

    Vahhabiler tarafından yazılan, ‘et-Tevhid’ adlı kitaplarmda: ‘Dini geceleri kutlamak haramdır. Şaban ayının 15’ini namaz ve oruçla geçirmek haramdır,’3 diye geçmektedir. Yine bu hususta yine onların kitabı olan, Salih bin Fevzan el-Fevzan, ‘et-Tevhid,’ s. 121/de:

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    “Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin Mevlid kandilini kutlayan Müslümanları Hz. İsa’nın doğum gününü kutlayan Hristiyanlara benzet-mekte ve bunu cahil olan halk ve dalalette olan alimler her sene Peygamber (Sallallahu aleyhi vesellem)’in doğumu münasebetiyle Rebi’ul evvel ayında bu mevlid toplantıları
    1 Ktitüb-i Sitte, Hadîs No: 2353; İmam Malik, Muvatta, Kasru’s-Salât 77.
    2 Ktitüb-i Sitte, Hadîs No: 2353..
    3 Salih b. Fevzan el-Fevzan, “et-Tevhid,” Riyad, Bid’at başlığı altında, s. 105-121.

    yapmaktadırlar/’1 diyerek bu kandili kutlayan müslüman halkı Hristiyanlarla aynı görmekte ve dolayısıyla kafir demektedir.
    Bunlar kandil gecelerini kutlamanın, bid’at ve haram olduğuna inandıkları için; bu günlerin zikir, namaz ve oruç gibi ibadetlerle geçirilmesi gerektiğine dair, sahih olarak muteber kitaplarda geçen çok sayıdaki Hadis-i Şerifleri de uydurmadır, diyerek delilsiz olarak sırf görüşlerine ters düştüğü için inkar ederler.
    Bütün ehl-i sünnet uleması kandil geceleri diye kutlanan Kadir gecesi, Regaib gecesi, Miraç gecesi, Berat gecesi ve Mevlid kandili, Aşure günü, Cuma ve bayram geceleri gibi mübarek sayılan gün ve gecelerin, kutlanarak ibadetle geçirilmesi gerektiğini Âyet ve Hadis-i Şeriflerle ispat etmişlerdir.
    Recep, Şaban ve Ramazan diye bilinen üç aylarda Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz, kendini ibadete verip çoğu kere bu ayları oruçlu geçirirdi ki, bu ayların ilki olan Recep ayının ilk cuma gecesi Allah’u Teala’mn mü’minlere mağfiretinin çok olduğu anlamına gelen Reğaib kandilidir. Yine Recep ayının 27. Gecesi Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz miraca yükseldiği için miraç gecesi olarak kutlanmaktadır. Şaban aynın 15. Gecesinin fazileti hakkmda o kadar çok Hadis-i Şerif var ki bu sebeple bu gece Berat Kandili olarak kutlanmaktadır. Ramazan ayının 27. Gecesi de Kur’an-ı Kerimde hakkmda “Kadir suresi” diye müstakil bir sure olan mukaddes bir gecedir. Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz bu geceyi Ramazan ayının son on gün içinde tek gecelerde araym diye haber vermiş. Daha sonra sahabeyi kirama bu gecenin 27. Gecesi olduğunu bizzat
    1 Salih b. Fevzan el-Fevzan, “et-Tevhid,” s. 121 ve bu hususta, daha sapkın görüşleri için devamına bakınız.

    haber verdiği için o gece kadir gecesi olarak kutlanıp ihya edilmektedir. Rebiul evvel ayının 12. Gecesi de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin dünyaya geldiği gece olduğu için Mevlid Kandili olarak kutlanmaktadır.

    Aşure Günü:

    Muharrem aynının 10. Gününde ise islam tarihinde çok önemli hadiseler cereyan ettiği için bu günde aşure günü olarak kutlanmaktadır.

    “Aşure günü Nuh (Aleyhis-selam)’m gemisi, Cudi dağına indirildi. O gün Nuh (Aleyhis-selam) ve yanındakiler, Allah’u Teâlâ’ya şükür için oruçlu idiler. Allah’u Teâlâ denizi, Ben-i İsrail için, aşure günü yardı. Aşure günü Allah’u Teâlâ Adem (Aleyhis-selam)’m ve Yunus (Aleyhis-selam)’m kavminin tevbesini kabul etti. İbrahim (Aleyhis-selam) da o gün doğdu.”1
    Bu geceler, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin hürmetine onun ümmetine verilen zamanlardır. Şimdi bu gecelerin fazileti ve yapılması gereken ibadetlerle ilgili Hadis-i Şeriflerden bazılarına yer vereceğiz.
    Abdullah İbn Abbas (Radıyallahu anhumâ) demiştir ki:
    1 Taberani, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 5407.
    “Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Medine’ye gelince Yahudi’lerin Aşure günü oruç tuttuklarını gördü. Bunun sebebi sorulduğunda Yahudiler: “Bu gün Allah’u Teala’nın, Firavun’a karşı Musa’ya yardım ettiği gündür. Biz onu tazim için bugün oruç tutuyoruz,” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem): “Biz Musa’ya sizden daha yakınız,” buyurdu ve Aşure orucunu emretti.”1
    Ebû Katade (Radiyallahu anhu)’dan Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:

    “Aşure günü orucunun, önceki yılın günahlarına kef-faret olacağını Allah’u Teâlâ’nın rahmetinden umarım.”2
    İbn-i Abbas (Radiyallahu anhumâ)’dan Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Aşureden bir gün önce veya bir gün sonra da oruç tutarak. Yahudilere muhalefet ediniz.”3
    Hz. Aişe (Raiyallahu anhâ)’dan o şöyle dedi:
    1 Rudani, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 2982; Sahih-i Buhari, Enbiya, 24, Menakıbu’l-Ensar,
    52; Sahih-i Müslim, Sıyâm, 127 Sünen-i Ebû Dâvûd, Savm, 64; Sünen-i İbn Mâce, Sıyâm,41.
    2 Sünen-i Tirmizi, Savm 48; Rudani, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 2985.
    3 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 2047; Rudani, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 2988.

    “Ramazan orucundan önce Aşure orucu tutulurdu. Ramazan orucu farz olunca, Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) dileyen tutar, dileyen tutmaz,” buyurdu.1

    Regâib Gecesi:

    “Günyet’üt-Talibin” kitabında nakledilen Hadis-i Şerifte Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz Regâib gecesi hakkında şöyle buyurmuştur:
    “Siz Recep ayının ilk Cuma gecesini gaflet içinde geçirmeyiniz. O öyle bir gecedir ki, melekler o geceyi, Regaib diye anlatırlar.2
    Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz: “Regaib gecesinde, tecelli’yi Ef’ale mazhar olup nûr-i ef’ale müstağrak olmakla Hakk Teala hazretlerine şükür için 12 rekat namaz kılmıştır.”3
    Regaib gecesinde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin kıldığı ve kılınmasını tavsiye ettiği namaz şöyledir:

    1 Sahih-i Buharı, Tefsir’ul-Kur’an 26; Rudani, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 2979.
    2 Abdulkadir Geylani, Kitâb-u Ümdefüs-Salihîn fî Tercümet-i Gtirıyefüt-Talibin,
    Osmanhcaya Tercüme eden: Süleyman Hasebi, Matbaa-i Osmaniyye, İstanbul- h. 1303
    (I-II) I, s5 277. Not: Burada bu eserden kullandığımız Hadis-i şeriflerin arapçalan,
    Arapça baskısından alınmıştır. Bu baskının, basım yeri ve tarihi belirtilmemiştir.
    3 Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Bilmen Yayınevi, İstanbul-1968, s 205.

    “Kim ki Recebin ilk perşembe günü oruç tutar, sonra akşam ile yatsı veya yatsı ile gecenin üçte biri arasında ve her rek’âtta bir Fatiha, üç Kadir sûresini ve on iki İhlâs okumak ve iki rek’âtta bir selâm vermek üzere on iki rek’ât namaz kılar, selâmdan sonra yetmiş kere:
    “Allahümme salli alâ Muhammed’ini’n-Nebiyyi’l-Ümmiyyi ve alâ âlihi (ve sahbihi ecmain).” der, sonra secdeye kapanır ve secdesinde yetmiş kere:”Sübbûhün, Kuddû’sün (Rabbuna ve) Rabbü’l-Melâiketi ve’r-Ruhi” der, sonra başını kaldırır yetmiş kere: “Rabbi’ğfir verham ve tecâvez amma ta’lemü (inneke ente e azzül ekrem)” der, sonra tekrar secdeye kapanır ve birinci secdede okuduklarını aynı şekilde tekrar eder. Sonra secdede iken dilediğini isterse bütün istekleri yerine gelir. Zira Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz devamla buyuruyor ki: Bu namazı kılan kimsenin, deniz köpükleri, kumlar sayısı, dağlar ağırlığı kadar, ağaçlar yaprakları sayısınca günahı olsa da Allah’u Teâlâ bütün günahlarını mağfiret eder ve akrabasından cehennemi hak etmiş yedi yüz kişiye şefaat eder/’1

    Mirac Gecesi

    Receb ayının 27. gecesi olan Miraç gecesinde, “12 rekat nafile namaz kılınması müstehap görülmüştür. Her rekatında Fatihay-ı Şerif ile başka bir sure okuyarak iki rekatta bir selam vermelidir. Sonra yüz kere: “Subhanallahi velhamdu lillahi ve lâ ilahe illallahu vallahu ekber,”
    1 Abdulkadir Geylani, Gunyetü’t-Tâlibin, I, 277; Gazali, İhyâu ‘Ulûmi’d-Dîn, I, Hadîs No: 645, Rezîn kitabında bunu irad etti.

    teşbihini okumalı. Sonra yüz kere istiğfar ederek, yüz kere de selatu selam okumalıdır. Gündüzünde de oruçlu bulunmalıdır. Bu halde ma’siyete dair olmaksızın yapılacak her duanın kabulü, Allah’u Teala’dan umulur.”1
    Ebu Hureyre (Radiyallahu anhu)’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor ki:
    “Bir kimse Receb ayının 27. günü oruç tutar ise, kendisine altmış aylık oruç sevabı yazılır/’2
    Hasan Basri Hazretlerinden şöyle nakledilmiştir:
    “Receb ayının 27. gecesi, olduğu zaman Abdullah bin Abbas (Radiyallahu anhu) sabaha itikaf niyeti ile çıkardı. Öğlen namazına kadar da namaz kılardı. Öğlen namazını kıldıktan sonra da bir miktar dinlenirdi. Daha sonra dört rekat namaz kılardı. Bu namazın: her rekatında Fatiha suresinden sonra birer kere muavvezeteyn surelerini, üç kere kadir suresini, elli bir kere de ihlas suresini okurdu. Bu namazdan sonra, ikindi namazına kadar dua ederdi. Bu arada şunu söylerdi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz de bu günde böyle yapardı. Ebu Hureyre ve Selman-ı Farisi (Radiyallahu anhuma), Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in şöyle buyurduğunu nakletmişlerdir:
    1 Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, s. 205.
    2 Abdulkadir Geylani, Gunyetti’t-Tâlibin, I, 278.

    “Receb ayında bir gün ve bir gece vardır ki, her kim o günü oruçla, geceyi dahi namazla geçirir ise, kendisine yüz sene, geceleri namaz kılanın gündüzleri dahi oruç tutanın sevabı verilir.” O gün Receb ayının bitiminden üç gün evvelki gün ve gecedir. Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimize o gün peygamberlik verilmiştir.1

    Berat Gecesi

    Sure-i Duhan, Âyet 3: “Muhakkak ki, biz Kur’an-ı Kerim’i mübarek bir gecede indirdik.”

    İbn-i Abbas (Radiyallahumâ), bu Âyet-i Kerime de geçen gece tabirini şöyle açıklamıştır: “O gece Şabanın ortasıdır. Yani 15. gecesidir ki bu gece Berat gecesidir.”2
    Bu geceyle ilgili Hz. Aişe (Radiyallahu anhâ)’dan şöyle nakledilmiştir:

    “Şaban ayımn 15. gecesinde gece yarısı olunca, RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz yanımdan ayrıldı… kendi kendime sandım ki, RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz hanımlarından birinin yanına gitti. Hemen kalktım. Onu evin içinde

    1 Abdulkadir Geylani, Gunyetü’t-Tâlibin, I,278.
    2 Abdulkadir Geylani, Gunyetü’t-Tâlibin, 1,288.

    aramaya başladım. Ararken ellerim ayaklarına dokundu. Kendisi secdeye varmıştı. Şu duayı okuyordu, ezberledim: “Gizli halim ve hayalim önünde secde etti. Kalbim sana inandı. Nimetlerle sana dönüyorum. Günahlarımı sana itiraf ediyorum. Nefsime zulmettim. Beni bağışla. Senden başka günah bağışlayacak yok. Cezandan affına sığınıyorum. Azabından rahmetine sığınıyorum. Dergahından hoşnutluğuna sığınıyorum. Senden sana sığınırım. Sen kendini övdüğün gibi ben seni övemem. Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz bu hal ile oturup kalktı. Sonunda sabahı etti. İbadetten hiç ayrılmadı. Ayakları şişip ağrımaya başladı. Ben, bir yandan ayaklarını oğuyor, bir yandanda şöyle diyordum: “Anam babam sana feda olsun! Allah’u Teala senin gelmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışlama di mı?” Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz bana şöyle buyurdu: “yâ Aişe! Allah’u Teala’ya şükreden bir kul olmayayım mı? Sen biliyor musun bu gece de ne gibi hayırlar vardır? (Ya Rasulallah!) bu gecede ne vardır? diğer gecelerden üstünlüğü nedir? diye sorunca buyurdu ki:
    “Bu sene doğacak çocukların hemen her biri, bu gece yazılır. Bu sene, ölecek kimselerin her biri bu gece yazılır. Kulların rızıklarının hemen hepsi bu gece gelir. Kulların yapıp ettiği amellerin hepsi bu gece Hakk Teala katma çıkanlır.”Bu arada sordum:
    “Ya Rasulallah! Hemen herkes, Allah’ın Rahmeti ile cennete girecek öyle mi?” Şöyle buyurdu: “Evet! Öyledir. Hemen herkes Allah’u Tealanın Rahmeti ile cennete girecektir.” Sende mi Ya Rasulallah? diye sordum. Şöyle buyurdu: “Evet! Ben de. Ancak Allah’u Teala beni rahmetine daldırmıştır’ Sonra başım ve yüzünü meshetti (yani elini yüzüne çaldı).1

    İbn-i Abbas (Radiyallahu anhuma)’nın azatlı kölesi İkrime (Radiyallahu anhu):
    Sure-i Duhan, Âyet 4’te: “O gece, hikmet inceliği taşıyan her iş ayırt edilir,” Âyet-i Kerimesinde anlatılan gecenin Şaban aymm 15. Gecesi olduğunu söylemiştir.2
    Ali ibn-i Talib (Radiyallahu anhu)’den Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):
    “Şaban ayının 15. Gecesi olduğu zaman, gecesinde ibadete kalkın. Ve o gecenin gündüzünü (onbeşinci günü) oruç tutunuz. Çünkü o gece güneş batınca Allah’u Teâlâ (keyfiyeti bize meçhul bir halde) dünyaya en yakın göğe inerek (o andan) fecir oluncaya kadar: “Benden mağfiret dileyen yok mu? Ona mağfiret edeyim. Benden rızık isteyen yok mu? Onu rızıklandırayım. (Bir belâ ile) Mübtelâ olan yok mu? Ona afiyet vereyim. (Belâdan kurtarayım) şöyle olan yok mu? Böyle olan yok mu? buyurur.”3
    Ebû Musa el-Eş’ari (Radiyallahu anhu)’den Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem):
    – Şüphesiz Allah’u Teâlâ şaban ayının onbeşinci gecesi (kullarına rahmetle) bakar ve herkese mağfiret eder. Yalnız
    1 Abdulkadir Geylani, Gunyetti’t-Tâlibin, I, 289-290.
    2 Abdulkadir Geylani, Gunyetü’t-Tâlibin, 1,291.
    3 Stinen-i ibn-i Mâce, İkamet’üs-salah 191;; Beyhaki, Şu’ab’ul-İman, Hadis No: 3542; Gümüşhanevi, Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 834; İmam Şa’rani, Levâkihu’l-Envâri’l-Kudsiyye fî Bey’an’il-Uhud’il Muhammediyye-el-Uhûdti’1-Ktibrâ (Büyük ahidler), Tercüme: Salahaddin Alpay, Bedir Yayınevi, İstanbul-1981, s.231.

    ona şirk koşana veya müşahine (kin besleyen ve bid’at sahibine) mağfiret etmez/’1
    Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu)’den rivayet edildiğine göre; Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
    Şaban ayının 15. Gecesinin ilk vaktinde Cebrail bana geldi, şöyle dedi: Ya Muhammedi Başını semaya kaldır… Sordum: Bu gece nasıl bir gecedir? Şöyle anlattı:
    1 Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1390; Gümüşhanevi, Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 4037; İmam-ı Şa’rani, el-Uhûd’ül-Kübrâ, s. 231; Taberanî, Bezzar; Beyhâkî rivayet etmişlerdir

    – Bu gece Allah’u Teâlâ rahmet kapılarından üçyüz tanesini açar. Kendisine şirk koşmayanlardan hemen herkesi bağışlar. Ancak büyücü, kâhin, devamlı şarap (alkollü içki) içen, faizciliğe ve zina’ya devam eden kimseler hariç. Bu kimseler tevbe edinceye kadar, Allahu Teâlâ onları bağışlamaz. Gecenin dörtte biri geçtikten sonra, Cebrail yine geldi ve şöyle dedi:
    – Ya Muhammedi Başını kaldır. Bir de baktım ki, cennet kapıları açılmış. Cennetin birinci kapısında dahi bir melek durmuş, şöyle sesleniyor:
    – Ne mutlu bu gece rükû edenlere… İkinci kapıdan dahi bir melek durmuş şöyle sesleniyordu:
    – Bu gece secde edene ne mutlu… Üçüncü kapıda duran melek dahi şöyle sesleniyordu:
    – Bu gece duâ edenlere ne mutlu…Dördüncü kapıda duran melek dahi şöyle sesleniyordu:
    – Bu gece, Allah’ı zikredenlere ne mutlu… Beşinci kapıda duran melek dahi şöyle sesleniyordu:
    – Bu gece, Allah korkusundan ağlayan kimselere ne mutlu… Altıncı kapıda duran melek dahi şöyle sesleniyordu:
    – Bu gece müslümanlara ne mutlu…Yedinci kapıda da bir melek durmuş şöyle sesleniyordu:
    – Hiç bir dilekte bulunan yok mu ki, kendisine dilediği verilsin?… Sekizinci kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu:
    – Günahının bağışlanmasını dileyen yok mu ki, günahları bağışlansın?… Bunları gördükten sonra Cebrail (Aleyhis-selâm)’e sordum:
    – Bu kapılar ne zamana kadar açık kalacak? Şöyle dedi:-

    – Gecenin ilkinden, tan yeri ağarıncaya kadar… Sonra şöyle dedi:
    – Yâ Muhammedi Allah’u Teâlâ, bu gece, Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısı kadar kimseyi cehennemden azad eder/’1
    Şaban ayının 15. Gecesi olan Berat gecesinde kılman namaza, “Salaful-Hayır,” denilmiştir. Bu namaz bir çok rivayette yüz rekattir. Her rekatmda Fatiha’dan sonra 10 İhlas suresi okunarak kılınır.2
    Hasan Basri’den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir:
    “Şabanın 15. Gecesi, her rek’âtında bir Fatiha ve onbir İhlas okumak ve iki rek’âtta bir selâm vermek suretiyle yüz rek’ât namaz kılınır. İsterse her rek’âtında Fatiha’dan sonra yüz “İhlâs” okumak suretiyle on rek’âtta kılabilir. Bu şekilde kılmak, bütün müstehab namazlarda da mervidir. Selef bu namazı kılar ve buna: “Salat’ul-Hayır” (yani hayır namazı), derlerdi. Hatta bu namazı bir araya toplanıp, cemaatle de kılarlardı.”3 Otuz Sahabi bana haber verdi ki, bu gece bu namazı kılan kimseye Allah’u Teâlâ yetmiş kere nazar eder ve her nazarında yetmiş ihtiyacını temin eder. En küçüğü günahlarını mağfiret etmesidir.”4
    İbn-i Mes’ud (Radiyallahu anhu)’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    1 Abdulkadir Geylani, Gunyetü’t-Tâlibin, 1,292.
    2 Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Bilmen s 205.
    3 Abdulkadir Geylani, Gunyetü’t-Tâlibin, 1,293.
    4 Gazali, İhyâu ‘Ulûmi’d-Dîn, I, Hadîs No: 646-647..

    “Şabanın 15. Gecesinde, (Lâ ilahe illallah) kelimesini Allah’a ulaşmaktan hiç bir şey alıkoyamaz. Ancak devamlı içki içen kişinin ağzından çıkarsa başka/’1
    Beyhaki’de İbn-i Ömer (Radiyallahu anhuma)’dan nakledilen Hadis-i Şerifte RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz şöyle buyurdu:
    “Şu beş gecede yapılan dua geri çevrilmez:
    1. Cuma gecesi,
    2. Regaib gecesi,
    3. Berat gecesi,
    4. Ramazan bayramı gecesi
    5. Kurban bayramı gecesi/’2

    Kadir Gecesi
    Allah’u Teâlâ, Sure-i Kadir, Âyet 3’te: “Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır,” buyuruyor.3 Bir ay demiyor, bin aydan hayırlıdır, buyuruyor. Bin ay yaklaşık seksen üç sene eder.
    Bu gecenin fazileti hakkında RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
    1 Gümüşhanevi, Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 6028
    2 Beyhaki, Şu’ab’ul iman, Hadis No: 3558.
    3 Sûre-i Kadir, Âyet 3.

    “Kadir gecesi geldiği zaman Allah’u Teâlâ Cebrail’e şu emri verir: Yeryüzüne in…
    Ramazan ayının son günü oldukta; Allah’u Teâlâ o gün Ramazan ayının ilk gününden o güne gelinceye dek ne kadar kimseyi cehennemden azad etmiş ise, o kadar kimseyi cehennemden azad eder. Bunun üzerine Cebrail; elinde yeşil sancak, meleklerden büyük bir kafile ile yeryüzüne iner ve elindeki yeşil sancağı Kabe’nin damına diker. Cebrail’in altı yüz (diğer bir rivayette de: üç yüz altmış) kanadı vardır. Bunları ancak Kadir gecesi açar. Bunları açtığı zaman, doğuyu batıyı aşar. Daha sonra Cebrail meleklere şu emri verir:
    – Muhammed ümmetinin arasına girin… Ve melekler Muhammed ümmetinin arasına girerler. Melekler Muhammed ümmetinin arasına girdikleri zaman her ayakta durana, namaz kılana, Allah’ın zikrini edene selâm verir, el sıkışırlar. Bu arada duâ edenlerin dualarına “Amin,” derler. Tâ ki, tan yeri ağarıncaya kadar bu durum böyle devam edip gider. Tanyeri ağardıktan sonra Cebrail meleklere şöyle seslenir:
    – Ey Allah’ın dostları yolculuk var. Bunun üzerine yeryüzüne inen melekler şöyle derler: Ey Cebrail! Allah’u Teâlâ Muhammed ümmet-i için neler eyledi? Onların bu sorusuna karşılık Cebrail (Aleyhis-selâm) şu cevabı verir:

    – Allah’u Teâlâ onlara rahmet nazarı ile baktı; kendilerini affetti. Ancak şu dört zümre hariç:
    1. Devamlı şarab (alkollü içki) içen…
    2. Ana-babasma asi gelen

    3. Akrabalık bağlarını koparan.
    4. Bid’at ehli olup İslâm cemaatını ve ümmetini terk edip onlardan ayrılan/’1
    Mevlid Kandilinin kutlanmasının sebebi, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in dünyayı şereflendirdiği gün olmasıdır.
    Sure-i Yunus, Âyet 58:
    “(Ey Habibim!) De ki: “Allah Teâlâ’mn fazl ve rahmeti ile işte yalnız onunla ferahlansınlar (sevinsinler). Bu, onların topladıklarından (mal ve mülklerden) daha hayırlıdır/’
    Bu Âyeti Kerime de, Allah’u Teala’nın rahmeti ile sevinsinler diye söylediğinin Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) olduğu, Sure-i Enbiya Âyet 107’de:
    “Biz Seni alemlere rahmet olarak gönderdik/’
    ifadesiyle apaçık ortadadır. Bu Âyet-i Kerime de, Mevlid-i Şerif okuyarak Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz ile sevinmek, kutlama yapmak gerektiğine açık işaret vardır.2
    Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin bizzat kendisi doğum gününü kutlardı. Bu hususta Müslim, Ebu Davud ve Nesai’de nakledilen Hadis-i Şerif şöyledir:
    1 Abdulkadir Geylani, Gunyetü’t-Tâlibin, n, 8.
    2 Muhammed bin Abduh Yemani, Sahabede Peygamber Sevgisi, s. 38.

    “Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz Pazertesi günleri oruç tutardı. Kendisine bu oruç hakkında sorulduğunda şöyle buyurdu: “İşte o gün, benim doğduğum gündür ve peygamber olarak gönderildiğim gündür.”1
    Abdullah İbn-i Abbas (Radıyallahu anhumâ) demiştir ki:
    “Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’ye gelince Yahudilerin Aşure günü oruç tuttuklarını gördü. Bunun sebebi sorulduğunda Yahudiler:
    – “Bu (gün) Allah’u Teala’nın Firavun’a karşı Musa’ya yardım ettiği gündür. Biz onu tazim için bugün oruç tutuyoruz,” dediler. Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem):
    – “Biz Musa’ya sizden daha yakınız” buyurdu ve Aşure orucunu emretti.”2
    Bu Hadis-i Şerifte, Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Musa (Aleyhis-selam)’ın firavunun elinden kurtulduğu zamanı oruç tutarak kutluyorsa iki cihan güneşi olan ve her şey onun hürmetine yaratılan Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in doğum gününü kutlamak elbette daha önemlidir.
    1 Rudani, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 3012; Sahih-i Müslim, Siyam 36 (198); Muhammed
    bin Abduh Yemani, Çocuklara Rasulullah Sevgjşsini Öğretmeliyiz, s. 37.
    2 Rudani, Cem’ul-Fevaid, Hadis No: 2982; Sahih-i Buhar i, Enbiya, 24, Menakıbu’l-Ensar,
    52; Sahih-i Müslim, Sıyâm, 127; Sünen-i Ebû Dâvûd, Savm, 64; Sünen-i İbn Mâce, Sıyâm, 41.

  16. LA İLAHE İLLALLAH DİYEREK ZİKRULLAH ETMEYLE ALAKALI GÖRÜŞLERİ
    La ilahe illallah diyerek zikrullah etmeyi ve tespih çekmeyi bidat ve şirk olarak görmeleri:

    Vahhabi olan Husam el-Akkadi yazdığı ‘Halakâtıu Memnûa’ (Yasak halkalar), adlı kitabının 25. sayfasında: ‘Belli sayılarda Rasulullah (Sallallahu aleyi vesellem) Efendimizin üzerine salavatı şerife getirmenin ve La ilahe illallah diyerek zikretmenin bid’at’1 olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmektedir.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Vahhabiler sadece zikruUahı inkar etmekle kalmayıp, “kişiye zikruUahı hatırlatacak olan tespihin de bid’at olduğunu/’ söylerler. Aşağıda hem zikrullah hem de tespih hakkındaki Âyet ve Hadis-i Şerifleri okuduğunuzda, bunlarm vahhabilerin dediği gibi bid’at olmadığı gibi bizzat Allah ve Resulü’nün emri olduğunu göreceksiniz.
    Bunlar zikrullah ile ilgili Âyet’leri çarpıtarak zikrullah Allah’u Teala’yı anmaktan, hatırlamaktan ibarettir, hatta namaz da zikirdir, derler. Halbuki namaz ile zikrullah’ın ayrı ayrı ibadetler olduğuna dair çok sayıda Âyet-i Kerime ve Hadis-i Şerif vardır.
    Zikir ile zikrullah kavramları ayrı anlamlara gelir. Ayet ve hadîslerde zikir diye geçenler var, zikrullah diye söylenenler var. Zikir deyince hem zikruUahı, hem de diğer ibadetleri kapsar. Zikrullah ise, doğrudan doğruya Allah’u Teâlâ’nın isimlerinden birisini tek veya toplu olarak, sesli yahut gizli olarak -Allah, Lâ ilahe illallah- diye zikretmektir.
    Bu konu hakkmda Kur’an-ı Kerim de yaklaşık üçyüz kadar Âyet-i Kerime ve yüzlerce Hadis-i Şerifler vardır. Bunların hepsine burada yer verecek olsak müstakil bir kitap olur. Ancak biz sadece bir kısmına yer vereceğiz.
    1 Husam el-Akkad, Halakâtıu Memnûa (Yasak Halkalar), Dar’us-Sahaba-Tanta, s. 25.

    2 itirafları da bunu açıkça göstermiştir.

    Sure-i Ahzab, Âyet 41:
    “Ey Allah’a iman edenler! Allah’u Teâlâ’yı çok zikredin ve sabah akşam onu tespih edin.”
    Sure-i Bakara, Âyet 152:
    “Beni zikrediniz ki bende sizi zikredeyim ve bana şükrediniz, inkar ile kafir olmayınız.”
    Namazla zikir aynı olsaydı, Allah’u Teala “Beni zikredin ki bende sizi zikredeyim” dermiydi? Yani siz bana namaz kılm ki bende size namaz kılayım anlamına gelirdi ki böyle olamayacağına göre namaz ile zikir birbirinden kesinlikle ayrı ibadetlerdir.
    Hadis-i Kudsi’de Allah’u Teâlâ buyuruyor ki:
    “Benim kullarım vardır ki, Halk eylediklerimin (yarattıklarımm) içindedirler. Onlar benim çok sevgili kullarımdır. Onları kendime ahbab eyledim. Ne vakit ki onlar beni zikrederler, ben de onları zikrederim.”1
    (4)1 JLP tf Jls? J» O) .& İ1>JI *lpjJl J-Saîîj iî)l VI AJI ^ ^İJI J^aSÎ
    “Zikrin efdali, La ilahe illallah, duanın efdali de elhamdülillahtır.”2
    1 Gümüşhanevi, Râmûz’ul Ehâdîs, Hadis No: 4079.
    2 Sünen-i Tirmizi, Deavet 8.

    Zikrin namazdan ayrı bir ibadet olduğuna dair:
    Sure-i Ankebut, Âyet 45:
    ”Muhakkak namaz insanı kötülükten geri çeker. Bu hususta zikrullah daha büyüktür.”
    Sure-i A’la, Âyet 14-15:
    “Nefsini kötülükten çeken iflah oldu. Rabbisi’nin ismini zikreder, namazını da kılar.”
    Sûre-i Maide, Âyet 91:
    “Şeytan; içki, kumar ve buna benzer şeyleri içinize ve aranıza sokarak buğuz ve düşmanlık koyar, sizi aldatır. Oyalar, zikrullahı unutturur. Namazdan ve zikirden men eyler ve geri koymak ister. Artık bunlardan vazgeçmez misiniz?”
    Sure-i Al-i İmran, Âyet 91:
    “Onlar ki; ayakta iken de, otururken de ve yanları üzerine yatarlarken de Allah’u Teâlâ’yı zikrederler.”
    Ebu İmran (Radiyallahu anhu) rivayeti ile Resûlulah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Her kim Allah’u Teâlâ’ya mutî ise zikrullahı çok eder; namazı, orucu, Kur’an-ı az ise de Allah’u Teâlâ hazretlerine mutîdir. Her kim Allah’u Teâlâ Hazretlerine asi ise

    Zikrullah etmez. Eğer namazı çok, orucu çok, Kur’an-ı çok ise de Allah’u Teâlâ’ya âsidir/’1
    Enes İbn-i Mâlik (Radiyallahu anhu)’dan rivayetle Rasûl-ü Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyurdu ki:
    “Sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar bir cemaatle birlikte zikrullah etmek, İsmail (Aleyhis-selâm) evladından esir olmuş dört kimseyi, her birinin diyeti pahasına onbin verip kurtarmasından sevgilidir. Yine ikindi namazından sonra güneş batıncaya kadar bir cemaatle oturup, zikrullah etmek, İsmail (Aleyhis-selam) evladından dört kimseyi, her birinin diyeti onikibin verip kurtarmaktan daha sevgilidir/’2
    Bu Hadis-i Şerifte ifade edilen zamanlar kerahat vakitleri olup namaz kılınamaz. Dolayısıyla zikrullahın namaz olmadığı, ayrı ayrı ibadetler olduğuna dair açık delillerden biridir.
    1 Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir, Hadis No: 17869; Gümüşhanevi, Râmûzu’l Ehâdîs, Hadîs
    No: 5020.
    2 Gümüşhanevi, Ramuzu’l-Ehâdîs, Hadîs No: 4275.

    Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in zikrul-lahı yapması ve Ashabına da talim etmesi:
    Sûre-i Ahzab, Âyet; 21:
    “Yemin ederim ki, Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’u Teala’yı çok zikredenler için O Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’de güzel bir nûmune-i imtisal vardır.”
    Cabir (Radiyallahu anhu) rivayet ediyor:
    “Zikrullah ettiğinde o kadar aşka gelirdi ki bizim hiç birimiz onun gibi yapamazdık. Namazda, zikirde hepimizden ileriydi/’1
    Ebu Rezzin (Radiyallahu Anhu)’dan Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi Vessellem) buyurdu:
    “Haberin olsun ki; sana dünya ve ahiret saadetini elde edecek bir şeyin başını öğretiyorum. Sana şunları söylerim. Zikrullah meclislerine devam et. Issızda kaldığın zaman gücün yettiği kadar dilini, Allah’tı Teâlâ’nm zikrine hareket ettir. Sevdiklerini sırf Allah’u Teâlâ için sev,
    1 Gümüşhanevi, Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadîs No: 440 (30. Bölüm).

    (sevmeyip) buğuz ettiğinde sırf Allah’u Teâlâ için olsun. Yâ Ebâ Rezzin! Kişi evinden müslüman kardeşini ziyaret etmek için çıktığı zaman onu 70 bin melek uğurlar ve onun için Allah’tan mağfiret dilerler. Ve derler ki: Ey Rabbimiz senin için ziyarette bulundu, sen de onu yalnız bırakma, mükafatını ver. İşte (yâ Eba Rezzin!) sen de bunu yapabilir-sen yap. “x
    Abdullah ibn-i Büsr (Radiyallahu Anhu)’dan, o dedi ki:
    “Bir adam Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)’e şöyle dedi: Yâ Rasûlallah! Hayır kapıları çoktur. Hepsini yapmama imkan yoktur. Bana tek bir şey söyle de onu yapayım, çok şey söyleyip te unutmayayım. Şöyle buyurdu: Dilin daima zikrullah ile yaş kalsın/’2
    Ebû’d-Derdâ (Radiyallahu anhu)’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
    “Melikinizin (Rabbinizin) katında, derecenizi en yükselten, sizi en temiz kılan, altın, gümüş tasadduk etmekten daha iyi olan, Allah yolunda savaşa çıkıp da düşmanlarla kıyasıya savaşmaktan bile daha üstün olan iyi amelinizi size bildireyim mi? Evet dediler. Buyurdu ki: İşte o, zikrullahtır.”3
    1 Beyhaki, Şu’ab’ul İman, Hadis No: 8734; Gümüşhanevi, Râmûzu’l Ehâdîs, Hadis No: 2004.
    2 Sünen-i Tirmizî, Deavet 4.
    3 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 20713; Sünen-i Tirmizî, Deavet 5; Rudânî, Câm’ul-Fevâid, Hadis No: 9215.

    Zikrullah’m cehren yapılması hakkında:
    Sure-i Bakara, Âyet 200:
    Menasiki haccı bitirdikten sonra, babalarınızı nasıl zikrederseniz Allah’u Teâlâ’yı da öyle zikrediniz. Veyahut daha şiddetli zikrediniz. İnsanlardan bazıları: Yâ Rabbi! Bizim nasibimizi dünyada ver, derler. Onlar için ahirette nasip yoktur.
    Fahreddin Râzi hazretleri, “Tefsir-i Kebir”1 adlı eserin de der ki: “Bu Âyet-i Kerime zikrullahın cehren ve şiddetli yapılmasına emri ilahidir. Zikrullahın aşikâre olamayacağını söyleyenlerin sözleri boştur, şeriat, dîn aşikârdir. Zikrullah da emr-i ilahidir. Şer’idir, aşikârdır.”
    Cahiliye dönemindeki insanlar, haccı yapıp bitirdikten sonra yüksek bir yere çıkıp gücünün yettiği kadar yüksek sesle bağırarak babalarını atalarmı meth ederlerdi. Bu Âyet-i Kerime de Allah’u Teala: “ev eşedde zikrâ,” yani babalarınızı ve atalarınızı yüksek sesle çağırdığınızdan daha şiddetli olarak benim ismimi zikredin, diye buyuruyor. Sure-i Bakara, Âyet-165: “Mü’minler Allah’ı şiddetle severler.”2
    Hazret-i Aişe-i Sıddîka validemiz, Rasulullah (Saİlallahu aleyhi vesellem) Efendimize Aşikâre cehri zikrullah ve hac nedir? diye sormuş. Resûl-i Ekrem (Saİlallahu aleyhi vesellem) buyurmuş ki:
    1 Fahreddin Razi’nin, “Futuhâfül-Gayb” eseri yani “Tefsir-i Kebir” yani enbüyük tefsir
    diye meşhur olan eseri, birçok defa İstanbul ve Mısırda basılmış olup en son olarak Mısırda 1938’de Abdurrahman Muhammed tarafından XXXII cild halinde basılmıştır.
    2 Muhammed Bilal Nadir, CevâruYtil İslam, İklim Etiket Matbacılık, İstanbul-2012, s.
    157.

    “Beytullahm tavafı, safa ile merve arasında sa’y etmek ve şeytanı taşlamak, bunların hepsi cehri zikrullahı ikâme etmek (öğretmek) içindir. Başka bir şey için değildir/’1
    Zikir meclislerine dair:
    Sûre-i Fatır, Ayet 10
    “Güzel kelam (Lâ ilahe illallah zikri) ve salih amel yüksele, yüksele (Allah’u Teâlâ Hazretlerine takdim olununcaya) kadar gider.”
    Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu) rivayeti ile Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Herhangi bir meclis ki; o mecliste Allah’u Teâlâ’yı zikir etmeye başladılar. Hemen melekler o meclisi dört tarafından kuşatırlar, sararlar. Hatta o zaman melâikeler muhakkak şu sözleri söylerler ki: Ey Mü’minler! Siz bu zikrinizi artırın. Çok ziyade ediniz ki; Allahu Teâlâ’da sizin aşkınızı ve muhabbetinizi artırsın derler. Artık o mecliste zikrin şiddeti, şevki, ıstırabları ve sadaları ziyadeleşip yükselince aralarında zikrullah kuvvetlendiğinde hemen melâikeler kanatlarını açarlar, onları muhafaza ederler.”2
    1 Kütüb-i Sitte, Hadîs No: 1392; Sünen-i Ebû Dâvûd, Menasik 51.
    2 Gümüşhanevi, Ramuzu’l-Ehâdîs, Hadîs No: 4247; İmam-ı Şa’rani, El-Uhudü’1-Kübra, s.
    318.

    Enes İbn-i Mâlik (Radiyallahu anhu)’dan rivayetle Rasûl-ü Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyurdu ki:
    “Cennet bahçelerine uğrarsanız meyvelerinden yeyiniz.” Sahabe-i Kiram: “Yâ Resûlullah ! Cennet bahçeleri nedir?” deyince, buyurdu ki: Halakâ-i zikirdir (Zikrullah halkasıdır)/’1
    Abdullah İbn-i Muğaffel (Radiyallahu anhu)’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve selem) buyurdu ki:
    “Bir kavim sırf Allah için oturarak, zikrullah yapmak gayesiyle toplanıp, meclis kursalar muhakkak gökten biri kendilerine şöyle seslenir: Haydi kalkın affedildiniz, günahlarınız sevaba çevrildi/’2
    Sure-i Furkan, Âyet 70:
    “Her kim hakkı ile tevbe edip iman eder benim en sevdiğim amelleri yaparsa onun günahlarını affetmeden başka sevaba çeviririm.”
    Bu Âyet-i Kerime’ye, yukarıdaki Hadis-i Şerif ile birlikte bakıldığı zaman, Allah’u Teala’nm günahları sevaba çevirdiği amellerden birinin de zikrullah olduğu anlaşılmaktadır.
    1 Sünen-i Tirmizi, Deavet 86; Ahmed Bin Hambel, Müsned, Hadis No: 12065.
    2 Beyhaki, Şu’ab’ul İman, Hadis No: 562; Gümüşhanevi, Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadîs No: 4776; Ahmed Bin Hambel, Müsned, Hadis No: 12000 (benzeri).
    Burada da zikrullahm ne kadar büyük ve önemli bir ibadet olduğu açık bir şekilde görülmektedir.
    Abdurrahman İbn-i Sabit (Radiyallahu Anhu) rivayeti ile Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu:
    “Zikrullah yapılan evlerin nuru (ziyası), yer yüzüne gökten yıldızların ziyasının indiği gibi gökteki meleklere varır/’1
    İbn-i Abbas (Radiyallahu anhumâ) rivayeti ile Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyurdu:
    “Siz Allah zikrini yapınız ve çok yapınız. Münafıklar size mürailik (riya, gösteriş) yapıyorsunuz derler. Öyle dedirrinceye kadar zikrullahı çok yapınız/’2
    Camilerde zikrullah yapılmasına mani olanlar hakkında:
    Sure-i Bakara, Âyet 114:
    “Allah’ın camilerinde onun isminin ve isimlerinin zikrullah olunmasına mani olandan daha zalim kim olabilir. O camiyi öylelikle harap eden zalimler, halbuki onlar camilere girdiklerinde korkarak girmeleri ve caminin içinde de korkmaları lâzımdı. Bunlara dünyada sıkıntı ahirette büyük azap vardır/’
    Ebu Hureyre (Radiyallahu anhu)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
    1 Ebu Naim el-İsbehani; Ma’rifetü’s-Sahabe (Mektebet’üş-Şamile-2), Hadis No: 3230.
    2 Taberani, Mu’cem’ul Kebir, Hadis No: 12615; Beyhaki, Şu’ab’ul İman, Hadis No: 557.

    Namaz kılmak ve Allah’u Teâla’yı zikretmek için mescidleri kendine mesken edinen kişiyi, gurbette olanı ailesi döndüğünde nasıl karşılarsa Cenabı Allah da onları öyle güler yüzle karşılar/’1
    Maaz İbn-i Cebel (Radiyallahu anhu)’den rivayetle Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu:
    Allah’u Teâlâ’nın yanında en ef dal ameller şunlardır:
    1. Allah’u Teâlâ için sevişmek ve Allah’u Teâlâ için sevmek.
    2. Allah’u Teâlâ için sevmemek.
    3. Dilini zikrullahta çalıştırmak ve gece-gündüz her zaman zikrullah ile olmak.2
    Ebu Said el-Hudri (Radiyallahu anhu) rivayeti ile Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu:
    “Allah’u Teâlâ yanında derecesi yüksek olanlar, Allah’u Teâlâ Hazretlerini çok zikreden kadın ve erkeklerdir.”3
    1 Süne-i İbn-i Mace, Mesâcid 19; Rudânî, Câm’ul-Fevâid, Hadis No: 1678.
    2 Ahmed Bin Hambel, Müsned, Hadis No: 21113; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir, Hadis No:
    16827.
    3 Gümüşhanevi, Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadîs No: 1027; Sûre-i Ahzab, Ayet 35’e bakınız.

    Zikrullaha buğz edenlerin durumuna dair:
    Sure-i Mücadele, Âyet 19:
    “Onların üstüne şeytan çökmüş, Allah’u Teâla’nın zikrini unutturmuştur. Onlar şeytanın askeridir. Bilin ki, şeytanın askeri büyük ziyan içindedirler/’
    Sure-i Zuhruf, Âyet 36:
    “Rahmân’ı zikirden yüz çevirene, yanından ayrılmayan bir şeytan musallat ederiz.”
    Enes İbn-i Mâlik (Radiyallahu anhu)’dan rivayetle Resûl-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyurdu ki:
    “Allah’u Teâlâ’yı sevmenin alâmeti, zikrullahtır. Allah’u Teâlâ’ya buğzun alâmeti ise, zikruUaha buğz etmektir/’1
    Sure-i Saffat, Âyet 35:
    “Onlara siz de “La ilahe illallah” deyiniz denilse, kibirlerinden dolayı diyemezler.”
    Sure-i Zümer, Âyet 22:
    “Veyil cehennemi, zikrullah için kalbleri katılaşmış zikrullah etmez olanlaradır.”
    Bir insan zikrullah yapmasa da en azından karşı çıkmamalıdır. Çünkü hakkmda bu kadar çok Âyet-i Kerime ve Hadis-i Şerif olan zikrullahı, yapmadığında sevabından mahrum kalır, inkar ettiği takdirde ise küfre girer.
    1 Gümüşhanevi, Ramuzu’l-Ehâdîs, Hadîs No: 5614.

    Tespih hakkında:
    Vahhabiler teşbih çekmenin bidat olduğunu söyleyerek sadece parmak mafsalları kullanılarak tespih çekilir derler. Ayrıca belli bir sayı belirterek tespih çekmeye de şiddetle karşı çıkarlar.1 Parmak mafsalları ve tespih ile Allah’ı zikredip miktarmı tespit etmek, sünnettir. İbn-i Ömer (Radiyallahu anhu)’dan rivayet edildiğine göre, o; “Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in parmak mafsallarıyla teşbih yaptığını gördüm,” demiştir.
    Hadis-i Şeriflerde bazı zikir ve tespihler için, belli sayılar zikredilmiştir. İşte bu sayıların daha rahat çekilebilmesi için şimdiki kullandığımız tespihler kullanılmaktadır. Buna dair Hadis-i Şerifler:
    Hz. Ali (Radiyallahu anhu)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Ey Fatıma! Allah’tan kork! Rabbı’mn farzını yerine getir. Ehlinin ameli gibi bir amel yap. Yatağına geldiğinde 33 kere teşbih: “Subhânallah.” 33 kere tahmid: ”Elhamdülillah/’ 34 kere tekbir: “Allâhu Ekber/’ getir. Hepsi yüz yapar. Bu senin için bir hadim (hizmetçimden daha iyidir.”2
    Burada belli bir sayı da çekmenin haram olduğunu söyleyen vahhabiler; yukarıdaki hadisi şerifte geçen, “33 kere: “Subhânallah.” 33 kere: “Elhamdülillah.” 34 kere’de: “Allâhu Ekber,” demek suretiyle yüze tamamlaması için son
    1 Kendi yazıları için bkz.: Husam el-Akkad, Halakâhu Memnûa (Yasak Halkalar), s. 25.
    2 Gümüşhanevi, Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 140.

    söylediği “Allâhu Ekber,” tespihini diğerlerinden bir fazla söylemektedir. Bu da tespihlerin mutlaka belli bir sayıda çekilmesi gerektiğinin önemini göstermektedir.
    Egarri’l-Müzenî (Radiyallahu anhu)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Muhakkak ki, kalbime perde çekilir ve bu nedenle ben günde 100 kere Allah’u Teala’ya istiğfar ederim/’
    (esteğfirullah el-azim, derim.)1
    Câbir (Radiyallahu anhu)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Kim günde bana 100 kere Salavât-ı Şerife getirirse Allah’u Teâlâ yetmişi ahiretten otuzu da dünyasına ait olan yüz ihtiyacını giderir.”2
    Enes bin Malik (Radiyallahu anhu)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Kim bana bir Salâvat-ı Şerife getirirse Allah da kendine on salâvat getirir, kim bana on Salâvat-ı Şerife getirirse Allah da kendine yüz salâvat getirir, kim bana
    1 Sahih-i Müslim, Zikir, dua ve istiğfar 12; Beyhaki, Şu’ab’ul-İman, Hadis No: 6764; Taberani, Mu’cemu’l-Kebir, Hadis No: 884,879
    2 Gümüşhanevi, Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadîs No: 5328.

    yüz Salâvat-ı Şerife getirirse Allah’u Teâlâ, onun alnına nifaktan ve cehennemden berat yazar ve onu kıyamet gününde şehitlerle beraber kılar/’1
    Ebu Derdâ (Radiyallahu anhu)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    ”Bir kul günde 100 kere -lâ ilahe illallah- derse muhakkak Allah’u Teâlâ, onu kıyamet günü yüzü ayın ondördü gibi olarak diriltir. Kişi için o zaman onun amelinden daha üstün bir amel gösterilemez. Ancak (lâ ilahe illallah zikrini) onun gibi ya da daha fazla söyleyenler başka.”2
    Enes (Radiyallahu anhu)’dan Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Benim üzerime günde 1000 Salâvat-ı Şerife getiren kimse cennetle müjdelenmeden ölmez.”3
    Bir insan teşbih kullanmadan 1000 Salâvat-ı Şerife’yi parmaklarının mafsallarını kullanarak unutmadan nasıl sayabilir? Küçük rakamları parmak mafsalları ile saymak kolaydır, çekilebilir ancak 1000 gibi büyük rakamları çekebilmek için teşbih tarzı yardımcı malzemeler kullanmak zaruridir.
    1 Taberani, Mu’cemu’l-Evsat, Hadis No: 7444.
    2 Gümüşhanevi, Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadîs No: 4513.
    3 Ali el-Muttaki, Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 2233.

    Bazı sahabilerin çakıl taşları, hurma çekirdekleri ve düğümlü ipliklerle zikir yaptıkları sabit olmuştur. Deylemi, Müsned’ül Firdevs’te Hz. Ali (Radiyallahu anhu)’dan merfu olarak şu Hadis-i Şerifi zikreder:
    ”Tesbih en güzel hatırlatıcıdır.”1
    Tirmizi’de Mesleme bin Amr (Radiyallahu anhu)’dan nakledilen Hadis-i Şerifte o şöyle dedi:
    “Ümeyr bin Hâni2 (Radiyallahu anhu), her gün bin secde yapar ve yüz bin tespih çekerdi/’3
    Ebu Nuaym’in naklettiğine göre, Ebu Hureyre (Radiyallahu anhu)’nun torunu dedesi hakkın da dedi ki:
    “(Dedem) Ebu Hüreyre (Radiyallahu anhu)’nun üzerinde, iki bin tane düğüm bulunan bir ipi vardı. O, on ikibin tespih çekmeden uyumazdı.”4
    Bu Hadis-i Şeriften de açıkça anlaşıldığı üzere tespih bid’at değildir. Tespih bid’attir, diye karşı çıkanlar aslında en büyük bid’atleri işlemektedirler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) zamanında olmayan camilerde ve evlerde kullanılan demir, çimento, elektrik, klima, buzdolabı, televizyon, ses sistemleri, kameralar, binek olarak kullanılan
    1 Ali el-Muttaki, Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 20109; Halil Günenç, Büyük Şâfi İlmihali,
    Yasin yay. s. 151.
    3 Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in ashabından olan bir zattır.
    4 Sünen-i Tirmizi, Deavet 25.
    5 Ebu Nuaym isfehani, (ö. h/430), Hilyetul evliya ve tabakatul esfiya, Beyrut-1996, I, 383.

    6 lüks arabalar, araçlarda yakıt olarak kullanılan petrol, uçaklar, lüks saraylar ve sayamayacağımız kadar, bunlar gibi binlerce bidatler şu anda mevcuttur. Nefislerine hoş geldiği için bunların hiç birine bidat diyerek karşı gelmedikleri gibi büyük bir haz duyarak yapar ve yaşarlar. Bunların hiçbir sakıncası yokta, namazın sonunda yapılan zikirleri saymayı kolaylaştıran teşbihin mi sakıncası var. Bid’at bile olmayan ve yukarda saydığımız bid’atler ile kıyaslayınca çok sıradan bir husus olan bu teşbihe, neden bu kadar karşı çıkılır? Eshaplarm ve Alimlerin bu konudaki görüşleri, bid’atin iki çeşit olduğudur; bunlar bidati seyyiye ve bit’adı hasene’dir. Seyyie olanlar dine zarar veren kötü bid’atlerdir. Hasene olanlar ise, dine faydası olan iyi bid’atlerdir.
    7 Bir gün Hz. Ömer (Radiyallahu anu) mescide çıktığında, halkın dağınık bir şekilde teravih namazı kıldığını görmüş ve insanları bir imamm arkasında toplayıp teravih namazmın cemaatle düzenli bir şekilde kılınmasının daha uygun olacağını düşünerek ertesi gün Übey bin Kâ’b (Radiyallahu anhu)’yu teravih namazı kıldırması için imam tayin etmiştir. Bu uygulamayı yaptıktan sonra da: “Bu ne güzel bir bid’attır!” diye söylemiştir.
    8 Görüldüğü gibi, teravih namazını camide cematle kılmak; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’den sonra Ashabın icmasıyla olmuştur. Vahhabiler, sonradan olan herşeye bid’at dedikleri halde ilginçtir, teravih namazını Kabe’de hatimle ve cematle kılarlar, dolayısıyla kendi batıl görüşleriyle bu hususta da çelişkiye düşmektedirler. Halbuki, dine yardımcı olan bid’atler iyi olup faydalıdır. Dine zararı olan bid’atler kötüdür ve asıl sakınılması gereken de budur. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ‘in buyurduğu da bu şekildedir.

    9 Vahhabilerin tespihe bu kadar kafayı takıp yasaklamaya çalışmalarının arkasında tek bir neden vardır. O da Allah’tı Teala’nm zikrini engellemektir. Başka bir gayeleri de yoktur. Teşbih Allah’u Teala’yı zikretmeyi kolaylaştırdığı için vahhabileri rahatsız etmektedir. Ehli sünet itikadında doğru olarak görülen tarikat, maneviyat, zikrullah, şefaat, vesile gibi hassasiyetleri yasaklamak için bunlara gitmeyi teşvik eden her şeyi ne olduğuna bakmaksızın yasaklama yoluna gitmişlerdir. Vahhabi mezhebinin yasaklarının çıkış noktası tamamen bu nedendendir.
    10 Sure-i Enfal, Ayet 60:
    11 “Siz de düşmanlarınıza karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve süvari atı hazırlayın. Bununla hem Allah’u Teala’nm düşmanı, hem kendi düşmanınızı korkutursunuz. Hem de onlardan başkalarını ki, onları siz bilemezsiniz; Allah’u Teala bilir. Allah yolunda harcarsanız ecri size tamamen ödenir hiç de haksızlığa uğramazsınız.”
    12 Bu Âyet-i Kerimede Allah’u Teala hazretleri Müslümanların sürekli olarak kafirlere karşı üstün ve hazırlıklı olması gerektiğini söylemektedir. Ben bidatlerden sakınacağım diyerek bu teknoloji karşısında din düşman-larını ok ve mızrakla nasıl korkutabilirsin. Müslümanları ve dini koruyup, dini yeryüzüne yayabilmek için teknolojiyi çok yakmdan takip etmemiz gerekir. Yıllardan beri teknolojik gelişmeleri kasderek, bu “kafir icadıdır,” demek suretiyle Müslümanların bu teknolojiden mahrum bırakılarak sürekli geri kalıp zayıf düşmelerini hedeflemişlerdir. Bu sözler misyonerlerin aramızda yaydıkları fitnedir. Din için yardımcı ve faydalı olan her türlü bid’atler ise; Bidat-ı Hesene’dir. Uygulanmasında da hiçbir sakmca olmadığı gibi Kuran-ı Kerim’de de Allah’u Teala tarafından emredilmektedir. Bunu ise tarihimizde en iyi Ashablar, onlardan sonra da bütüm müslümanlar ülkeler ile Osmanlı devleti yaparak

    13 teknolojik gelişmeleri çok yakından takip edip düşmanlarının erişemeyeceği silahlarla orduları donatıp kafirlerin kalbine sürekli korku salmışlar ve yüzlerce yıl dünyaya hükmetmişlerdir.
    Osmanlı devleti silah gücünün yanında en fazla manevi yardımlar ile 600 sene dünyaya hükmetmiştir. Bunlarm bu başarısı öncelikle Allah’u Teala’ya olan inançlarından, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimize olan bağlılıklarından, kısacası maneviyata vermiş oldukları önemden dolayıdır. Allah-u Teala kendilerine böyle bir nusrat vermiştir. Osmanlı devletinin düşmanı olan Avrupalı kafirler bu manevi gücün çok iyi farkında olduklarından, topla ve tüfekle bu işin olamayacağını anlayıp maneviyatı ortadan kaldırıcı fitne tohumlarını atma yoluna gitmişlerdir. Vahhabiliği, Osmanlı’ya karşı desteklemelerinin amacı da bu sebeptendir. İşte o zamadan bugüne kadar maneviyata yapılan saldırının arkasmda bu sinsi gaye vardır. Bu amaca yönelik her türlü yöntemi denemişler ve bir tek vahhabilik hususunda çok başarılı olmuşlardır.

  17. VEHHBİLİK NEYE HİZMET EDİYOR
    Avrupalı kafirler, Osmanlı’yı ve Ümmet-i Muhammed’i ayakta tutan maneviyatın farkında oldukları için öncelikle bu alandan saldırma yoluna gitmişler ve bu hususta vahhabileri kullanmışlardır. Kitabımızda da yer aldığı gibi Hempher’in itiraflarında da geçen anlaşmalar neticesinde vahhabilere destek vermişlerdir.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Vahhabiler de Ingilizler’le yaptıkları o anlaşmalar gereği, batıl fikirlerine uymayan ve ümmetin manevi yönünü kuvvetlendirici ne kadar Hadis-i Şerif varsa uydurma olduklarım söylemişlerdir. Çünkü bir çok Hadis-i Şerifler kendilerinin batıl fikirlerini çürütmektedir. Bugün günümüzde vahhabiler; tarikat, zikrullah, şefaat, vesile gibi müslümanlarm maneviyatını kuvvetlendiren konular hakkındaki bütün Hadis-i Şerifleri inkar edip kitabımızda da izah ettiğimiz gibi Âyet-i Kerime’lerinde manalarım çarpıtmışlardır.
    Ebu Eyyub (Radiyallâhu anhu)’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
    “Her kim benim sünnetimi hafife alarak ondan yüz çevirirse, benden değildir/’1
    Ebu Davud ve Tirmizi’nin Mikdâm (Radiyallâhu anhu)’dan rivayet ettiklerine göre Rasulullah (Sallallahu aleyhi veselem) şöyle buyurmuştur:
    1 Sahih-i Buhari, Nikah 1; Sahih-i Müslim, Nikah 1.

    “Şunu kafi olarak biliniz ki: Bana Kur’an ile birlikte, onun bir benzeri (sünnet) de verilmiştir. Dikkat edin! Karnı tok bir şekilde koltuğuna kurulmuş olan bazı kimselerin: “Bize Kur’an yeter! Onda helâl olarak ne görmüşseniz, onu helâl; neyi de haram görmüşseniz, onu da haram kabul ediniz/’ diyeceği zamanlar yakındır. Bilin ki, Allah Resulü’nün haram kıldığı da Allah’ın haram kıldığı gibidir.ı Haberiniz olsun! Sizin için evcil olan eşek eti helal değildir. Yırtıcı hayvanların eti size helal değildir. Bir muahidin (kendisiyle anlaşma yapılan islam dininin haricinde olan kimselerin) yitiği size helal olmaz. Ancak sahibi ona ihtiyaç duymayıp helal ederse müstesnadır…”
    Vahhabiler, kendi batıl fikirlerini çürüten tüm Hadis-i Şerifleri inkar edince, yok sayılacağını ve unutulacağını zannederler. Gerçekler onların zannettiği gibi değildir. Bu durum şu misale çok benzemektedir:
    Deve kuşu avcıdan kaçıp kurtulamayacağını anlayıp, çaresiz kaldığında, kafasını kuma gömer ve saklandığım zanneder. Halbuki; koca gövdesi orta yerde durmaktadır. Bu Hadis-i Şerifleri inkar eden vahhabiler de bu deve kuşları gibidirler. Okudukları tüm Hadis-i Şeriflerde kendi fikirlerinin çürüdüğünü görmüşler ve verecek bir cevap da bulamamışlar, çaresiz kalıp, kafayı kuma gömme gibi inkar yolunu tercih etmişlerdir. İnkar edince de biz bundan kurtuluruz zannetmektedirler. Halbuki güneş gibi aşikar olan bu Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şerifler kıyamete kadar baki olup, Ümmet-i Muhammed bunlarla amel edecektir. Gerçekleri gizlemeye, yok etmeye hiç kimsenin gücü yetmez.
    1 Sünen-i Ebû Davud, Sünnet 6, Sünen-i Tirmizî, İlim 10; Sünen-i İbn-i Mâce,
    Mukaddime 2.

    Çünkü Allah-u Teala Kur’an-ı biz indirdik elbette onu biz koruyacağız diye buyurmuştur.ı Allah-u Teala’nın nurunu kimse söndüremez.
    Allah’u Teala, Sure-i Saff, Âyet- 8’de:
    “Onlar Allah’u Teala’nın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Allah’u Teala ise kafirler hoşlanmasalar bile nurunu tamamlayacak,” demek suretiyle bunu vaad etmiştir. Güneş balçıkla sıvanmaz.
    Vahhabiler, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin bizim gibi sıradan bir insan olduğunu söylerler. Yukarıda geçen Hadis-i Şerife göre, hangi sıradan insanın Allah-u Teala adına helal ve haram kılma yetkisi vardır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in sıradan bir insan olduğunu söylemek ne kadar acizlik ve delalettir. Hadis-i Şerifleri, inkar inkar nereye kadar? Onların inkar ettiği Hadis-i Şerifleri zaten zamanında Hadis uleması incelenmiş ve sağlam gördükleri için kitaplarma yazmışlardır. Kur’an-ı Kerim’e aykırı gördükleri ve sıhhatinden şüphelendikleri rivayetleri sahih olan Hadis-i Şeriflerle baraber kitaplarma dahi bu uydurmadır diye yazmamışlardır.
    Mesela: İmam-ı Azam Efendimiz ömrünün on yedi yılını, Hadis-i Şerif toplamakla geçirmiştir. Bu Hadis-i Şerifleri ise bizzat ashab, ashabm çocukları ve tabiinden inceleyerek almış ve mezhebini de bunun üzerine bina etmiştir. Kendisinin kitaplarına yazdığı bu Hadis-i Şerifler o zamandan günümüze kadar hiçbir değişime uğramadan gelmiştir. İmam-ı Azam’dan yaklaşık bin yıl sonra ortaya çıkan vahhabiler ise, bu ve buna benzer tüm hadis kitaplarmda geçen Hadis-i Şeriflerden büyük çoğunluğunu
    1 Sure-i Hicr, âyet 9.

    sırf kendi görüşlerine ters düştüğü için hiçbir delile dayanmadan uydurmadır, diyerek inkar etmişlerdir. Kendileri dine uymamış aksine dini kendi batıl görüşlerine uydurmaya çalışmışlardır. O yüzden binlerce Hadis-i Şerifi inkar etmek zorunda kalmışlardır. Bir Hadis-i Şerifin doğru veya yanlış olduğunu anlamanın yolunu Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz, Hadis-i Şerifinde şöyle ifade etmektedir:
    “Yakında benden olduğu iddiasıyla, hadis ortaya atılacaktır. O halde, eğer benden bir Hadis-i Şerif size nakledildiğinde Kur’an-a uyuyorsa o bendendir. Eğer benden diye rivayet edilen hadis, Kur’an’a uymazsa bilin ki o söz bana ait değildir.”1
    Vahhabiler hakkında kitabımızda yer alan Hadis-i Şerifler, bunların aslmda ne kadar büyük bir fitne olduklarım önceden haber vermiştir. Bu Hadis-i Şeriflerden bazılarını burada tekrar hatırlatmakta fayda görüyoruz:
    Buhari ve Müslim’de nakledilen Hadis-i Şerifte:
    “Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Medine’nin doğu tarafına yönelerek buyurdu ki: Dikkat edin! Fitne işte şu taraftadır. Dikkat edin! Fitne işte şu taraftadır.
    1 Beyhaki, Ma’rifef üs-Sümen ve’1-âsâr, (Mektebet’üş-Şamile-2), Hadis No: 7.

    Dikkat edin! Fitne işte şu tarafta, şeytanın boynuzunun doğacağı yerdendir/’1
    Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in Medine’nin doğu tarafına yönelerek şeytanın boynuzunun ve fitnenin doğacağı bölgenin yani Vahhabilik fitnesinin ilk olarak ortaya çıktığı yerin Necid olduğunu haber verdiği Hadis-i Şerif; Buhari, Tirmizi ve İmam Ahmed bin Hanbel arafından şöyle nakledilmiştir:
    Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki: tâ ‘âj6
    “Allahım! Şam’ımızı ve Yemen’imizi bize mübarek kıl.” Orada bulunanlar: (Ya Rasulallah!) “Necid’imize de,” dediler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) tekrar: “Allahım! Şam’ımızı ve Yemen’imizi bize mübarek kıl,” dedi.” Orada bulunanlar yine: (Ya Rasulallah!) “Necid’imize de” deyince, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: Zelzeleler (felaket ve musibetler), fitneler Necid’dedir. Şeytan’mn boynuzu (askeri ve ümmeti) oradan doğacaktır.”2
    Abdullah bin Amr (Radiyallahu anhu)’dan Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    1 Sahih-i Müslim, Fiten 16 (47); Sahih-i Buhari, Fiten 16.
    2 Sahih-i Buhari, Fiten 16; Sahüı-i Buhari Muhtasarı, Tecrîd-i Sarih İstiska Bahsi, Hadis
    No: 545; Sünen-i Tirmizi, Menkıbeler, (4210); Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 5715.

    “Son zamanlarda bütün araplara dokunacak ve her arap evine girecek büyük bir fitne olacaktır, bunların ölüleri cehennemdedir. Dil (ile onlarla fikri mücadele etmek) kılıç yarasından daha tesirlidir.”1
    Taberani, İmam Ahmed bin Hanbel ve diğer bazı Hadis Kitaplarmda İbn-i Ömer (Radiyallahu anhumâ)’dan rivayet edilen Hadis-i Şerif:
    “Doğudan (Medine’nin doğusundan) bir takım insanlar çıkacak Kur’an okuyacaklar fakat boğazlarından aşağı geçmeyecek. Onlardan bir nesil yok olunca diğer bir nesil yerlerini alacak. En sonları deccal ile birlike zuhur edecek/’2
    Seyyid Ahmed Dahlan, “Hulasaful Kelam fi Beyani Ümera’il Beled’il Haram” adlı kitabmda nakletmektedir ki: Allame Seyyid İbn-i Ahmed, vahhabilere reddiye olarak yazdığı; “Cilauz-zalam fir Reddi Alen-Necdiyyillezi EdüU’ül-Enam (Yaratılmışlarm en sapkım olan Necdi’lere reddiye)” adım verdiği eserde şöyle demektedir:
    – Ümmetin büyük alimi Abdullah ibn-i Abbas (Radiyallahu anhuma)’yı ziyarete giderken Taife uğradım. Hanefi mezhebinden Şeyh Tahir Sünbül ile görüştüm. Bana vahhabi taifesinin aleyhinde bir kitap yazdığını, “El-İntisar lil Evliyail Ebrar” admı verdiğini söyledi. Konuşma sırasında şu ifadeyi kullandı: “NECİD’in bid’ati, kimin kalbine girmemiş ise Allah’ın o kimseyi bu kitapla faydalandıracağım umarım. Lakin kimin kalbine bu bid’at girmiş ise onun istifadesi ümid olunmaz. Ona Buhari’nin
    1 StineiM Ebu Davud, Fiten 3.
    2 Gümüşhanevi, Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 6296; Ali el-Muttaki, Kenzul-Ummal, Hadis No: 31244.

    Ebu Said el-Hudri (Radiyal-lau anhu)’dan naklettiği şu Hadis-i Şerif delildir/’1
    Bu Hadis-i Şerifte Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz buyurdu ki:
    “(Medine’nin) Doğu tarafından bir takım insanlar çıkar. Kur’an okurlar. Fakat okudukları Kur’an boğazlarından aşağı inmez. Okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar ve sonra ona dönüş de yapamazlar… Denildi ki: (Ya Rasulallah!) Onların simaları nasıldır? Buyurdu ki: Onların simaları, başlarının tıraşlı olmasıdır (yani saçlarının çok kısa kesmeleridir)/’2
    Yine bu hususta, Ebî Bekre (Radiyallahu Anhu)’dan rivayetle Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    “Ümmetimde bir kavim olur. Ağızlarında şiddetli Kur’an okurlar ve konuşurlar. Tesirli, şiddetli sözler söylerler. Okudukları Kur’an boğazlarından öteye geçmez. Ok yaydan fırlayıp çıktığı gibi imandan fırlayıp çıkarlar. Bunları görürseniz öldürün. Onları öldürenlere ecir, sevap vardır/’3
    1 Yusuf Nebhanî, Şevahid’ül-Hakk’dan Vahhabilere Cevaplar, s. 55.
    2 Sahih-i Buhari, Tevhid 57.
    3 Gümüşhanevi, Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadis No: 1575; Sahîh-i Buhâri Muhtasarı, Tecrîd-i
    Sarîh, Hadîs No: 1783 (benzeri).

    Hadis-i Şerifte geçtiği üzere Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin “Okudukları Kur’ân boğazlarından öteye geçmez,” diye söylemesi: Bunların ağızlarında şiddetli Kur’an olur fakat Kur’an ile amel etmeyip onun hakiki manasını bilerek çarptırdıkları için Ku’an-ı Kerim’in nuru boğazlarından aşağı inmez, demektir.
    Hadis-i Şeriflerde işaret edilen bu fitne, ilk olarak Necid bölgesinde görülüp daha sonra da müslümanlar arasmda, hızla yayılan, Vahhabilerin çıkardığı fitnedir. İslam tarihi boyunca Necid bölgesinde vahhabilikten büyük ve günümüze kadar süren başka bir fitne görülmemiştir. İşte yukarda zikredilen Hadis-i Şerifler açıkça göstermektedir ki, Şeytanın boynuzunun çıktığı yer diye işaret edilen bölge NECİD, fitne diye nitelenen husus ise VAHHABİÜK’tir.
    Sûre-i Taha Ayet 47:
    “Allah’ın selâmı Allah’a tabi olanların üzerine olsun/’
    Amîn!

    SELEFİLİK BÖLÜMÜNDE ALINTI YAPILAN BAZI KAYNAKLAR:
    1. “el-Mecme’atü’1-Kübra mine’l-kasâidi’l-fuhra fî hakk-ı Nebiyyinâ Muhammedini’l-Büşra Aleyh-i Salâtüllahi ve selamühü’l uzma,” Osmanlı Matbaalarında basılmış bir eser olup baskı yeri ve tarihi belirtilmemiştir.
    2. “el-Mecmua’ul-Kübra,” Süleymaniye Kütüphanesi, İstanbul, Tirnovah; No: 1510.
    3. “İngiliz Casusunun itirafları ve İngilizlerin islam düşmanlığı/’ Tercüme: M. Sıddık Gümüş, Hakikat Kitabevi yay. 63. Baskı, İstanbul-2009.
    4. “Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi/’ Hazırlayanlar: Necati Yeniel, Hüseyin Kayapmar, Şamil Yayınevi, İstanbul-1998, (I-XIII).
    5. Abdulaziz bin Abdullah bin Baz, “et-Tahkîk ve’1-îdah li Kesir-i min MesâiliT-Hacci ve’z-Ziyareti,” Riyad, h. 1419.
    6. Abdulaziz bin Abdullah bin Baz, “Et-Tehziru min’el-Bid’a/’ Riyad.
    7. Abdulaziz bin Abdullah bin Baz, “Risâletü hükmü’l-İhtifalu bi Mevlid’in-Nebevi” (Mevlid-i Nebi’nin kutlanmasının hükmü), Riyad.
    8. Abdulkadir Geylani, “Kitâb-u Ümdet’üs-Salihîn fî Tercümet-ı Günyet’tit-Talibin,” Osmanlıcaya Tercüme eden: Süleyman Hasebi, Matbaa-i Osmaniyye, İstanbul- h. 1303 (I-II).
    9- Abdurrahman bin Hasan, “Fethul-Mecid şerhu kitabu’t-Tevhid/’ Darus-selam, Riyad.
    10. Ahmed bin Hanbel, “Müsned,” (Mektebet’üş-Şâmile-2). Not: Mektebet’üş-Şâmile: arapça bir program olup klasik islami kaynakları içermektedir. Genellikle matbu olarak basılan kitaplardan alındığı için sağlıklıdır. Bu program hakkında, “www. Shamele.ws. com” adresinden daha geniş bilgi edinebilirsiniz.

    11. Ahmed Cevdet Paşa, “Altı Parmak Kitabı/’ Dersaadet, Şirket-i Sahafiyye-i Osmaniyye Matbaası, h. 1306-1307, (I-II).
    12. Ahmed Cevdet Paşa, “Faideli Bilgiler ve Hakikat ilm-i Heyeti tarafından haırlanan, Muhtelif bilgiler,” Hakikat kitabevi, İstanbul, 2009,52. Baskı.
    13. Ahmed Cevdet Paşa, “Tarih-i Cevdet,” Dersaadet, Matbaa-i Osmaniyye, h. 1309, II. Baskı. (I-X).
    14. Ahmed Zehni Dahlan’m, “Fitnet’ul Vahhabiyya,” İhlas Vakfı Yayınları-İstanbul, 2001
    15. Ahmed Ziyaüddün Gümüşhanevi, “Râmûz-ul Ehâdîs,” Tercüme: Arif Pamuk ve Naim Erdoğan, Pamuk yay., İstanbul.
    16. Ali el-Muttaki, “Kenzul-Ummal,” Müesseset’ür-Risale, Beyrut-1989, (I-XVI).
    17. Beyhaki, “Delailtin-Nübüvve,” Dar’ul-KitabiT-İlmiyye, Beyrut-h.1358.
    18. Beyhaki, “Ma’rifet’üs-Sümen ve’1-Âsâr,” (Mektebet’üş-Şamile-2).
    19. Beyhaki, “Şu’ab’ul iman,” (Mektebet’üş-Şâmile-2).
    20. Celaâleddin es-Suyuti, “Cami’us-Sağir Muhtasarı,” Tercüme ve Şerhi, Tercüme: İsmail Mutlu, Şaban Döğen ve Abdulaziz Hatip, Yeni Asya Neşriyat, İstanbuI-2008,4. Baskı.
    21. Doç. Dr. M. Ali Büyükkara, “İhvan’dan Cüheyman’a Suudi Arabistan ve Vehhabilik,” Rağbet Yayınları, İstanbul, 2004.
    22. Dr. Hasib es-Samarrai, Dini Modernizm’in üç şövalyesi Cemaleddin Efgani-Muhammed Abduh-Reşid Rıza,
    Tercüme: Ali Nar, Sezai Özel, Bedir Yay. İstanbul-1998.
    23. Dr. Muhammed Abduh Yemani, “Allimu evlâdekum
    muhabbetu Rasululîah” (Çocuklarımıza peygamber sevgisini

    öğretmeliyiz), Müesseset’u Ulum’ul-Kur’an, Medine-i Münevvere, 2011,14. Baskı.
    24. Dr. Muhammed Abduh Yemani, “O Fatımat’uz-Zehra’dır/’ Tercüme: Dr. Ali Namlı, Erkam yay. İstanbul-2010.
    25. Dr. Muhammed Abduh Yemani, Peygamber böyle sevilir, Sahabede Peygamber Sevgisi, eserin orijinal adı: “Bi-Ebî ente ve Ummî Yâ Rasulallah,” Tercüme: Prof. Dr. H. Mehmet Günay, Nun yay. İstanbul, 2. Baskı.
    26. Dr. Saym Dalkıran’ın “Tarîh-i Cevdet’te islam mezhepleri,”
    A. Ü. Türkiyat Araştırmaları, Enstitüsü Dergisi, Sayı 20, Erzurum, 2002.
    27. Ebu Davud, “Sünen,” (Osmanlı zamanında basılmış fakat baskı yeri ve tarihi belirtilmemiş).
    28. Ebu Naim el-İsbehani; “Ma’rifetü’s-Sahabe,” (Mektebet’üş-Şamile-2).
    29. Ebu Nuaym İsfehani, (ö. h/430), Hilyehıl evliya ve tabakatul esfiya, Beyrut-1996.
    30. Ebu Ya’lâ el-Mevsili, “Müsned,” Dar’ul-Me’mun lil-turas, Beyrut, 1990, 2. Baskı, (I-XIV).
    31. Ebu Zehra, “İslam’da Siyasi, itikadi ve fıkhi mezhepler tarihi,” Mütercim: Abdulkadir Şener, Hisar yay. İstanbul
    32. Elhac Muzaffer Ocak, “İrşâd,” Salah Bilici Kitabevi, İstanbul-1981.
    33. Eyüp Sabri Paşa, “Hac ve Umre yolcularına Mekke-Medine Rehberi,” “Mirat’ül-Haremeyn”, Sadeleştiren: Dr. Cihan Okuyucu, İslami ilimler Araştırma Vakfı, İstanbul-1986.
    34. Eyüp Sabri Paşa, “Mir’at’ül-Harameyn,” (Mir’at-ı Cezire, Mirat-ı Mekke ve Mir’at-i-Medine), İstanbul- h. 1304.
    35. Eyüp Sabri Paşa, “Tarih-i Vahhabiyan,” Sadeleştiren: Süleyman çelik, Bedir yay. İsdtanbul-1992; bu eserin

    Osmanlıcası, Kırk Anbar Matbaası-İstanbul, h. 1296’da basılmıştır.
    36. Eyüp Sabri Paşa, Mir’at-ı Mekke- Kabe ve Mekke Tarihi,
    Sadeleştiren: Osman Erdem, Fatih Yay.-İstanbul.
    37. Fahreddin Razi, “Futuhât’til-Gayb” (Tefsir-i Kebir), Abdurrahman Muhammed, Mısır-1938, (XXXII).
    38. Ferit Devellioğlu, “Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik lügat,”
    Aydın Kitapevi, Ankara-1988.
    39. Hakim en-Nisâbûrî, “Müstedrek ale’s-Sahihayn,” Dar’ul-
    Harameyn, Kahire-1997, (I-V).
    40- Halil Günenç, “Büyük Şâfi İlmihali,” Yasin yay.
    41t Heysemî, “Mecmau’z-Zevâid ve Menbe’ul Fevâid,” Dar’ul-Fikr, Beyrut 1994, (I-X).
    42. Husam el-Akkad, “Halakâtıu Memnûa” (Yasak Halkalar), Dar’us-Sahaba-Tanta.
    43. İbni Abidin, “Redd-ül-Muhtar,” Tercüme: Ahmed Davudoğlu, Şamil Yay., İstanbul.
    44. İbn-i Ebi Şeybe, “Musannef,” (Mektebet’üş-Şâmile-2).
    45. İbni Hacer el-Askalanî, “el-İsabe fî Temyiz’is-Sahabe,”
    Kahire-h.l329/m. 2008 (I-XVI).
    46. İbni Hacer el-Askalani, “el-Metâlibu’1-Âliye fî Zevâid’il Mesanid’is-Semaniye,” Da’r’ul-Âsame ve Dar’ul-Gays, 1. Baskı, Riyad-2000, (I-XIX).
    47. İbn-i Hacer el-Heytemi eş-Şafi, “En-Ni’metil-Kübra Alel Alem Fî Mevlid’i Seyyidi veledi Âdem,” Hakikat kitabevi, İstanbul-2003.
    48. İbn-i Hişam, “Siret-i İbn-i Hişam Tercümesi” (İslam Tarihi), Tercüme: Hasan Ege, Kahraman yay. İstanbul-2006.

    49. İbn-i Mace, “Sünen-i İbn-i Mace Tercümesi ve Şerhi,”
    Tercüme ve Şerh eden: Haydar Hatipoğlu, Kahraman yay. İstanbul.
    50. İbn-i Teymiyye, “İktidâ’us-Sırât’ul-Mustakim muhalefetu ashabuT-Cahîm,” Tahriç: Halid Attar, Dar’ul-Fikir, Beyrut.
    51. İbrahim Halebi, (Mülteka Tercümesi), Şerh eden: Mehmed Mevkufâti, “Mevkûfat,” Dersaadet, h. 1312, (MI).
    52. İbrahim Halebi, “Nur’ul Beyan” (Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Tercümesi), Matbaay-i Âmire, İstanbul, h. 1340, (I-II).
    53. İmam Buhari, “es-Sahih” (Osmanlı zamamnda basılmış fakat baskı yeri ve tarihi belirtilmemiş).
    54. İmam Buhâri Muhtasarı, “Tecrîd-i Sarîh Tercümesi ve Şerhi,” Yedinci Baskı, DİB yay. Ankara-1981.
    55. İmam Celaleddin Abdurrahman es-Suyuti, “HüsnüT-Maksidi Fî AmeliT-Mevlid” (Mevid okumaktaki güzel maksatlar), Dar’ul Kitab’ul İlmiyye, Beyrut-1985.
    56. İmam Gazali, “Ihya-u ulumid-din,” Tercüme: Ahmed Serdaroğlu, Bedir yay. İstanbul-1987.
    57. İmam Kastalani, “Mevahib-i Ledünniyye bi’1-MinahiT-Muhammediyye,” Osmanlıcaya Çeviren: Baki, Tabâney-i âmire, h. 1261.
    58. İmam Mâlik, “Muvatta,” Tercüme: Ahmet M. Büyük çınar, Yaşar Erol, Ahm