KURAN’DA 33 AYET RİSALE-İ NUR’A İŞARET EDİYOR

“BİRİNCİSİ Sûre-i Nur’dan Âyetü’n-Nur’dur ki, Risale-i Nur’un Resâilü’n-Nur ve Risalei’n-Nur ve Risaletü’n-Nur namlarıyla sebeb-i tesmiyesinin on altı sebebinden bir sebep olduğundan, birinci olarak onu beyan etmek gerektir. (…) ayetin Makam-ı cifrîsi dokuz yüz doksan sekiz (998) olarak, aynen Risaletü’n-Nur—şeddeli ن , iki ن sayılmak cihetiyle—tam tamına tevafukla ona işaret eder.” (Şualar, s. 538)

NURCULAR ÜMMET-İ MUHAMMED’DEN AYRI OLARAK ÜMMET-İ MÜSTAKİLE OLARAK DİRİLECEK!:

“Bu hadis-i şerif, umumi ve lafzi beyanıyla bütün ulema-i islamiyeyi gösterdiği halde, riyazi veçhesiyle de; 1294’te besmele-i hayatına başlayan, 1344’te neşriyat-ı ilmiyesinin en faal devresini yaşayan, 1394’te ise nüfuz-u ilmiyesinin en şamil devresine ulaşacak olan bir zat-ı harikuladeyi göstermektedir. Ve onun etabıyla beraber kıyamette bir ümmet-i müstakile olarak ba’s buyurulacağını bildirmektedir.” (Tılsımlar Mecmuası, Maidetü’l Kur’an, s. 179) (Bu kısım Tılsımlar mecmuası adlı risaleye, Said Nursi tarafından bizzat konulmuş ve sağlığında basılmıştır)

RİSALELER  ELEŞTİRİLEMEZ

“Kimin haddidir ki, bu Nurlarda yanlışlık bulsun. (…) Onun için bir harfe dokunmayı azim bir günah işliyorum telakki ediyorum.” Barla Lahikası, s. 56

“… Kimin haddi var ki, risalelerin birisine el uzatsın veyahut dil uzatsın, veyahut bir cümlesini tenkid etsin, veyahut bir kelimesine, hatta bir harfine ve belki bir noktasına itirazda bulunsun.” Barla Lahikası, s. 194

RİSALELER CENNETE GÖTÜRÜYOR, RİSALELERE İTİRAZ EDENLER CEHENNEME

“Dördüncüsü: Risale-i Nur şakirtlerinden Nazmi’dir. Rüyasında ona diyorlar ki: “Risale-i Nur şakirtleri imansız ölmezler; kabre imanla girerler.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 22)

CİFR VE EBCED İLE HESAPLARIYLA KUR’AN, SAİD NURSİNİN HAYATININ ÇEŞİTLİ SAFHALARINA İŞARET EDİYOR

Tılsımlar Mecmuasının mezkur bölümünde Said-i Nursi, Kur’an ayetlerinin kendisinin doğumuna işaret ettiğini şöyle söyler “(…) Hakimiyet-i kafiranenin yıkılmasına mebde’ 1877 tarihinde doğan son bir “Nur-u Hidayet”in zuhuru tarihidir.” Vazifeye başlama senesi de, yine ayetten cifr ile çıkarılmış meğer: “(…) baştaki vav hari. Ve (…)daki lam-ı tarif dahil, 1900 tarihi, 1316 tarihinin miladi karşılığı olup; son “İmam-ı Hidaye”e vazife-i me’muriyetinin verilmesiyle, heyula-i küfrün inhidamı başlamış” Tılsımlar Mecmuası, s. 175

SAİD-İ NURSİ KIYAMETİN TARİHİNİ VERİYOR

“L TEZÂLÜ TÂİFETÜN MİN ÜMMETÎ.” “Ümmetimden bir taife zail olmayıp devam edecektir.” (şedde sayılır, tenvin sayılmaz) fıkrasının makam-ı cifrisi, bin beşyüz kırkiki (1542- M. 2117) ederek nihayet-i devamına îma eder. “Gaybı yalnız Allah bilir.” “ZÂHİRİNE ALE’L-HAK.” “hak üzerinde devam edecektir.” (şedde sayılır) fıkrası dahi; makam-ı cifrîsi binbeşyüz altı (1506- M. 2082) edip, bu tarihe kadar zâhir ve aşikârane, belki galibane; sonra tâ kırk ikiye kadar, gizli ve mağlubiyet içinde vazife-i tenviriyesine devam edeceğine remze yakın îma eder. Ve’l-ilmû indAllah; “Gerçek ilim ancak Allah Katındadır.” “HATT YE’TİYALLAHÜ Bİ EMRİHΔ “Allah’ın emri gelinceye kadar (yani kıyâmetin kopmasına kadar)” (şedde sayılır) fıkrası dahi; makam-ı cifrîsi binbeşyüz kırk beş (1545- M. 2120) olup, kâfirin başında kıyamet kopmasına îma eder.” Kastamonu Lahikası, s. 20-21

RİSÂLE-İ NUR’DAKİ GARİP İFADELER

“Hakikatli bir lâtife: Sultan Süleyman Kanunî, kesretli kırk çeşme sularını İstanbul’a getirdiği vakit, Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi ona demiş: ‘Hilâf-ı şeriat kanunları Avrupa’dan getirdiğin cihetle, İstanbul’a öyle bir bok sıçtın ki, o getirdiğin suların cümlesi üzerinden akıp geçse yüz senede temizleyemez.’ “ (Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sekizinci Lem’a.)

“Risale-i Nur Mehdi’dir”. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s.9)

“Nakillerle meşgul değilim. Benim rehberim yalnız Kur’andır”. (Tarihçe-i hayat, s.626)

“İmâm-ı Rabbânî’ye muhalifim” (Mektûbât, 8.mektûb).

“Risâle-i nur, Abdülkâdir Geylânî, İmâm-ı Gazâlî, Muhyiddin-i Arâbî, İmâm-ı Rabbânî, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’  tefsîrlerinden daha kıymetlidir.”  (İşâratül’- îcâz, Bir müdâfaa, s.305, Mehmed Kayalar).

“Tarikatçıların yaptığı gibi 40 sene uğraşarak vakit kaybetmeye gerek yok. Hakâik-i îmâniyeye 40 dakikada ulaşabilecek yol var, o da benim sözler kitabımı okumak…” (Mektûbât, 5. Mektûb).

“Risale-i Nur Kur’anın mealidir” (Tiryak-ı Meyusiyet, s. 7)

“Risale-i Nur, Kur’an’ın bu asırda en yüksek ve en kudsi bir tefsiridir. Hakikatleri semavidir, Kur’anidir” (İşaretü’l-i’caz Tercümesi, s. 281).

“Bunları ben yazmıyorum, bana yazdırılıyor” (Nur meyveleri, s. 68).

“Hilafet ve saltanata geçen, nebi gibi masum olmalı”(Mektûbât, 19. mektûb, 5.nükte)

“Vehhabîlik tehlike değildir, İslam’ın havzasında eriyip gidecektir” (Mektubat, 28.)

“İran’daki Safevî ve Mısır’daki Fatımi Devleti , Âl-i beyt’dir,” (Mektûbât, 19. Mektûb)

“Biri eski, diğeri yeni, iki Said var. İsteyince yeni Said kafamı takıyorum”. (mektubat, 28. mektup)

“Madem ahir zamanda fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (a.s.m.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem ahir zamanda Hazret-i İsâ’nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslamiyet’le omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. (Kastamonu Lahikası, s.141).

SAİD NURSİ’NİN ABDULHAMİD HAN DÜŞMANLIĞI
Said Nursi’nin II. Abdülhamid’e olan kinini anlamak için şu cümle kafidir: “Gebermiş istibdadı muhafaza için, vaktiyle mesail-i Şeriat rüşvet verilirdi.” (Tarihçe-i Hayat, s. 68)
Menhus Yıldız’ı darülfunun et, ta Süreyya kadar âli olsun. Ve eski zebanîler yerine, melaike rahmeti yerleştir, ta cennet gibi olsun. Ve Yıldız’daki milletin servetini, milletin baş hastalığı olan cehaleti tedavi için millete iade et!

(Ey Kürtler) Saadetimiz meşrutiyettedir. Ve devr-i istibdaddan en ziyade biz zarardideyiz. (…) istibdadın Şeriat’la bir münasebeti olmadığını beyan ettim. (…)

…. Kürdlerin umumi yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene anlayacakları bir tarikle meşrutiyeti onlara telkin ettim. Şu mealde: İstibdad, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve Şeriattır. … zulüm edenler, padişah da olsa hayduttur.” (Tarihçe-i Hayat, s. 73-74)

  1. RİSALELER KUR’AN-I KERİM GİBİDİR
    Risale-i Nurların kaynağı nedir, kim tarafından yazılmış veya yazdırılmıştır? Bu soruların risalelerde değişik cevapları olmakla beraber aşağıda kitapların içinden vereceğimiz pasajlarda göreceğiniz gibi kimi zaman ilham, kimi zaman ilhamdan daha öte bir şey ve hatta kimi zaman vahiy derecesine çıkmaktadır Risale-i Nurlar.
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Biz, risalelerde geçen cümleleri verelim ve değerlendirmemizi nihayetinde yapalım:

    “Üçüncü Nükte: Türkçeye tercümesi, Arabçadaki cezalet, belâgat ve hârika kıymetini muhafaza edememiş. Bazan da muhtasar gitmiş. Onun için münafıklar hakkındaki uzun tafsilatın bir kısmını neşretmemeyi niyet ettim. Fakat Kur’an’a ait bir zerrenin de kıymeti büyüktür. Belki bazılarına da faidesi vardır. İnşâallah Arabî tefsir bu tercümenin âhirinde bir mâni’ olmazsa neşredilecek, tercümedeki noksanlarını izale edecek. Fakat Arabî tefsirde tevafukun enva’ından çok hârikalar vardır, beşer ihtiyarı karışmamıştır. Onun için o matbuun aynı tarzında -imkânı varsa- mümkün olduğu kadar çalışmak lâzımdır ki, alâmet-i makbuliyet olan o hârikalar kaybolmasın.” (İşaretü’l-İcaz, s. 4, İtalik yazılan kısım Envar Neşriyatta yoktur.”

    Said-i Nursi’nin risaleleri nasıl Peygamberle ve mucizeleri ile kıyasladığını anlamakta güçlük çekiyoruz: “… insanların kalblerini Risale-i Nur’a musahhar yap. Ve bana ve ihvanıma iman-ı kâmil ve hüsn-ü hâtime ver. Hazret-i Mûsâ aleyhisselâma denizi ve Hazret-i İbrahim aleyhisselâma ateşi ve Hazret-i Davud aleyhisselâma dağı, demiri ve Hazret-i Süleyman aleyhisselâma cinni ve insi ve Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâma şems ve kameri teshir ettiğin gibi, Risale-i Nur’a kalbleri ve akılları musahhar kıl.” (Tarihçe-i Hayat, s. 419)

    “Ey arkadaş! Herşeyin Kitab-ı Mübin’de mevcud olduğunu tasrih eden “Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.” âyet-i kerimesinin hükmüne göre: Kur’an-ı Kerim zahiren ve bâtınen, nassen ve delaleten, remzen ve işareten her zamanda vücuda gelmiş veya gelecek herşeyi ifade ediyor.” (İşaretü’l-İcaz, s. 307-308)

    “Risale-i Nur gerçi zahiren sizin eserinizdir, fakat nasılki Kur’an-ı Mübin Allah’ın kelâmı iken Seyyid-i Kâinat, Eşref-i Mahlukat Efendimiz nâsa tebliğe vasıta olmuştur, siz de bu asırda yine o Furkan-ı Azîm’in nurlarından bugünün karmakarışık sarhoş insanlarına emr-i Hak’la hitab ediyorsunuz.” (Barla Lahikası, s. 21)

    “(Binbaşı Âsım Bey’in Risalet-ün Nur Sözleri hakkında temsil ettiği bir fıkradır)

    Münezzehtir şuunattan, hep ilham-ı İlahîdir,

    Okurken nur alır vicdan, sütûr-u bîtenahîdir,

    Riyadan, kibirden, her meâsîden münezzehtir,

    Kelâm-ı Lâyezalî’den gelen, bir nur-u müferrihtir.

    Nasıl bir vecd içinde anladım bilsen, bu âsârı,

    Bu, âyetler gibi nuranî ve lahutî bu efkârı,

    Meâsir mi eser mi müncelî yoksa müesser mi?

    İlahî bir “sürâ”dan berk uran, hayretfeza sır mı?

    Anılmaz, anlatılmaz, sırr-ı vahdetten haberlerdir.

    Sen ey gafil beşer bil nefsini, gör ki, ne şeylerdir.

    Bütün kevn vâlih ü hayran düşündükçe ser-encamın

    Kerim hayretle, hürmetle anar namın, büyük namın.” (Barla Lahikası, s. 78-79)

    Bu şiir, Said-i Nursi’nin ve talebelerinin risalelere bakışını gösterir.

  2. RİSALELER MÜJDELENDİ
    Said-i Nursi, yukarıdaki uyarıları yaptıktan sonra Risaleleri Kur’an-ı Kerim’in müjdelediğini söyler.
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    “Ve müteaddid âyât- ı Kur’aniyede “sırat-ı müstakim” kelimesi, bir mana-yı remziyle Risalet-in Nur’a manaca ve cifirce îma etmesi remze yakın bir îma ile; Risalet-in Nur şakirdlerinin taifesi, âhirzamanda o taife-i kübra-i a’zamın âhirlerinde bir hizb-i makbul olacağını işaret eder diye def’aten birden ihtar edildi.” (Kastamonu Lahikası, s. 31-32)

    Said-i Nursi yazdıklarını övüyor, dolaylı yoldan kendini övüyor ve yine yazdıklarının kendine ait olmadığını söylüyor tabi:

    “Benden sual ediyorsun : “Neden senin Kur’andan yazdığın Sözlerde öyle bir kuvvet, bir te’sir var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nâdiren bulunur. Bâzan bir satırda, bir sahife kadar kuvvet var; bir sahifede, bir kitap kadar te’sir bulunuyor?..” (…) Yazılan Sözler tasavvur değil tasdiktir; teslim değil, îmandır; mârifet değil, şehadettir, şuhuddur; taklid değil tahkikdir; iltizam değil, iz’andır; tasavvuf değil hakikattır; dâva değil, dâva içinde bürhandır. (…)

    Elhâsıl: Yazılarımda ne kadar güzellik ve te’sir bulunsa, ancak temsilât-ı Kur’aniyenin lemeâtındandır. Benim hissem, yalnız şiddet-i ihtiyacımla talebdir ve gayet aczimle tazarruumdur. Derd benimdir, devâ Kur’anındır.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 269)

    “Resail-i Nur’un mesaili; ilim ile, fikir ile, niyet ile ve kasdî bir ihtiyarla değil; ekseriyet-i mutlaka ile sünühat, zuhurat, ihtarat ile oluyor.” (Kastamonu Lahikası, s. 233)

    “Ey Risale-i Nur! Senin, hakkın dili, hakkın ilhamı olup O’nun izni ile yazıldığına şüphe yok. “Ben, kimsenin malı değilim. Ben hiçbir kitabdan alınmadım, hiçbir eserden çalınmadım. Ben Rabbânî ve Kur’ânîyim. Bir lâyemut’un eserinden fışkıran kerametli bir Nûr’um.” (Müdafalar, s. 347)

    Said-i Nursi, risaleleri yazmaya haberi olmadan memur edilmiş: “İhtiyarımız ve haberimiz olmadan, birisi bizi istihdam ediyor; biz bilmeyerek, bizi mühim işlerde çalıştırıyoruz.” (Barla Lahikası, s. 8)

    “Ben şu vazife-i kudsiyede bilmeyerek istihdam olunurdum; siz bilerek hizmet ediyorsunuz, bahtiyarsınız. İnşaallah, niyet-i hâliseniz, benim müşevveş niyetimi dahi tashih edecektir.” (Barla Lahikası, s. 271)

    “Mânevî ve ehemmiyetli bir canipten, şimdiki zelzele münasebetiyle, altı yedi cüz’îsuale karşı, yine mânevî ihtar yardımıyla cevapları kalbe geldi. Tafsilen yazmak kaç defa niyet ettimse de izin verilmedi. Yalnız icmalen kısacık yazılacak.” (Sözler, s. 157)

    “Hiç ihtiyarımız karışmadan bir keramet-i Kur’âniye olur. Biz mazhar olmuşuz. Bu nevi ihtiyarsız ve habersiz gelen bir kerametin izharı zararsızdır.” (Mektubat, 349)

    “İhtiyarımız ve haberimiz olmadan, birisi bizi istihdam ediyor; biz bilmeyerek bizi mühim işlerde çalıştırıyor. Delilimiz de şudur ki: Şuurumuz ve ihtiyarımızdan hariç bir kısım inâyâta ve teshilâta mazhar oluyoruz.” (Mektubat, 349-350)

    “Hem hangi kitap olursa olsun, böyle hakaik-i İlâhiyeden ve imaniyeden bahsetmişse, alâküllihal bir kısım mesâili, bir kısım insanlara zarar verir. Ve zarar verdikleri için, her mesele herkese neşredilmemiş. Halbuki şu risaleler ise, şimdiye kadar hiç kimsede—çoklardan sorduğum halde—sû-i tesir ve aksülâmel vetahdiş-i ezhan gibi bir zarar vermedikleri, doğrudan doğruya bir işaret-i gaybiyeve bir inâyet-i Rabbâniye olduğu bizce muhakkaktır. (…)

    Hem yazılan eserler, risaleler, ekseriyet-i mutlakası, hariçten hiçbir sebep gelmeyerek, ruhumdan tevellüt eden bir hâcete binaen, âni ve def’î olarak ihsan edilmiş. Sonra bazı dostlarıma gösterdiğim vakit, demişler: “Şu zamanın yaralarına devadır.” İntişar ettikten sonra ekser kardeşlerimden anladım ki, tam şu zamandaki ihtiyaca muvafık ve derde lâyık bir ilâç hükmüne geçiyor. (…)

    Hem maişet hususunda o kadar şefkatle besleniyoruz ki, en küçük bir arzu-yu kalbimizi, bizi istihdam eden Sahib-i İnâyet tatmin etmek için, fevkalme’mul birsurette ihsan ediyor, ve hâkezâ… İşte bu hal gayet kuvvetli bir işaret-i gaybiyedir ki, biz istihdam olunuyoruz. Hem rıza dairesinde, hem inâyet altında bize hizmet-i Kur’âniye yaptırılıyor.” (Mektubat, s. 353-354)

    “Kur’ân’ın bir nevi tefsiri olan Sözlerdeki hüner ve zarafet ve meziyet kimsenin değil, belki muntazam, güzel hakaik-i Kur’âniyenin mübarek kametlerine yakışacak mevzun, muntazam üslûp libasları, kimsenin ihtiyar ve şuuruyla biçilmez ve kesilmez. Belki onların vücududur ki öyle ister; ve bir dest-i gaybîdir ki o kamete göre keser, biçer, giydirir. Biz ise, içinde bir tercüman, bir hizmetkârız.” (Mektubat, s. 362-363)

    “Hem maişet hususunda o kadar şefkatle besleniyoruz ki; en küçük bir arzuyu kalbimizi, bizi istihdam eden sahib-i inayet tatmin etmek için; fevkalme’mul bir surette ihsan ediyor. Ve

    hâkeza… İşte bu hal gayet kuvvetli bir işaret-i gaybiyedir ki, biz istihdam olunuyoruz. Hem rıza dairesinde, hem inayet altında bize hizmet-i Kur’aniye yaptırılıyor.” (Barla Lahikası, s. 13)

    “Ey Risale-i Nur! Senin Kur’an-ı Kerim’in nurlarından ve mu’cizelerinden geldiğine, Hakk’ın ilhamı, Hakk’ın dili olup onun emri ve onun izni ile yazıldığına ve yazdırıldığına, artık şek şübhe yok. Fakat acaba senin bir mislin daha yazılmış mıdır?

    Türkçe olarak te’lif ve tertib ve tanzim olunan, müzeyyen ve mükemmel, fasih ve belig nüshalarının şimdiye kadar bir eşi ve bir benzeri görülmüş müdür? Yüzündeki fesahat ve özündeki belâgat ve sendeki halâvet başka eserlerde görünmüyor.

    Ehil ve erbabına malûm olduğu üzere âyât-ı beyyinat-ı İlahiyenin türlü kıraat ile hikmet ve hakikat ve marifet ilimlerini ve daha bir çok rumuz ve esrar ve işaret ve ulûm-u Arabiyeyi hâmil olduğu gibi, sen dahi bir çok yücelikler sahife ve satırlarında, hattâ kelime ve harflerinde, talebelerini hayret ve dehşetlere düşüren birçok esrar ve ledünniyat taşıyorsun. (…)

    İslâmiyet güneşinin doğuşundan tam ondört asır sonra, senin gibi ulvî ve İlahî ve arşî bir Nur’un, tekrar ve yeniden, bahusus bu son asırda hem Türk elinde ve hem de Türk dilinde doğması acaba kimin hatır u hayalinden geçerdi? Bu ne büyük nimet, bizler ve bu asır halkı için ne bahtiyarlık ya Rabbî!” (Zülfikar Mecmuası, s. 432-433)

    “İhtar edilen ikinci nokta: Madem Arabîce altmış dörde girdik, işaret-i gaybiye gelmesiyle Risale-i Nur tekemmül etmiş olur. Eğer Rûmî tarihi olsa, daha iki senemiz var. Halbuki çok mühim yerde yazılmayan ve tehir edilen risaleler kalmış. Meselâ, Otuzuncu Mektup ve Otuz İkinci Mektup ve Otuz İkinci Lem’alar gibi ehemmiyetli mertebeler boş kalmış. Kalbime ihtar edilmiş ki: Eski Said’in en mühim eseri ve Risale-i Nur’un Fatihası, Arabî ve matbu olan İşârâtü’l-İ’câz tefsiri, Otuzuncu Mektup olacak ve olmuş. Eski Said’in en son telifi ve yirmi gün Ramazan’da telif edilen, kendi kendine manzum gelen Lemeat Risalesi Otuz İkinci Lem’a olması ve Yeni Said’in en evvel hakikatten şuhud derecesinde kalbine zahir olanve Arabî ibaresinde Katre, Habbe, Şemme, Zerre, Hubab, Zühre, Şule ve onların zeyillerinden ibaret büyükçe bir mecmua Otuz Üçüncü Lem’a olması ihtar edildi.

    Hem Meyve, On Birinci Şuâ olduğu gibi, Denizli Müdafaanamesi de On İkinci Şuâ ve hapiste ve sonra Küçük Mektuplar Mecmuası On Üçüncü Şuâ olması ihtar edildi. Ben de aziz kardeşlerimin tensiplerine havale ediyorum. Demek birkaç mertebede kapı açıktır; bizlere daha iyi tetimmeler yazdırılabilir.” (Emirdağ Lahikası 1, s. 39)

    Risaleleri yazmada Said-i Nursi’nin ihtiyarının ve iradesinin olmaması ne demektir? İnsanın fiilerinin kime nispet edileceği mevzusu kelam ilmine ait bir meseledir. Çoğu itikadi mezhep bu soruya verilen cevapla meydana gelmiş ve şekil almıştır. Kul kendi kaderini yaratır diyen Kaderiyye veya kulun hiçbir dahl u tesiri yoktur deyip yapılan her işi Allah’a izafe eden ve iradeyi yok sayan Cebriyye gibi.

    Biz Ehl-i Sünnet ise fiillerin zorunlu ve istepğe bağlı olarak ikiye ayrıldığına inanırız. Ama bu iki fiilin de yaratıcısı Allah’tır. Mesela nabız hareketi zorunlu bir fiildir. İnsanın şişeyi kırmak için atması da isteğe bağlı bir fiildir. Ama kırılması zorunlu bir fiildir.” (İmam Pezdevi, Ehl-i Sünnet Akaidi, Kayıhan Yayınları, s. 159-160)

    Yani buradan anlaşılıyor ki, Said-i Nursi’nin irade ve ihtiyar ile alakalı yaptığı açıklamalr kesinlikle Ehl-i Sünnete aykırıdır.

    Risaleler, ahir zaman Müslümanlarına kafi geliyormuş: “Risale-i Nur talebelerinin hasları olan sahip ve vârisleri ve haslarının hasları olan erkân ve esasları olan kardeşlerime bugünlerde vuku bulan bir hâdise münasebetiyle beyan ediyorum ki, Risale-i Nur hakaik-i İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat’î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, imanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risale-i Nur’dadır. Evet, on beş sene yerine on beş haftada Risale-i Nur o yolu kestirir, iman-ı hakikîye isal eder.

    Bu fakir kardeşiniz yirmi seneden evvel kesret-i mütalâayla bazan bir günde bir cilt kitabı anlayarak mütalâa ederken, yirmi seneye yakındır ki Kur’ân ve Kur’ân’dan gelen Resailü’n-Nur bana kâfi geliyorlardı. Bir tek kitaba muhtaç olmadım, başka kitapları yanımda bulundurmadım. Risale-i Nur çok mütenevvi’ hakaike dair olduğu halde, telifi zamanında, yirmi seneden beri ben muhtaç olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha ziyade muhtaç olmamak lâzım gelir.

    Hem madem ben sizlere kanaat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgul olmuyorum; siz dahi Risale-i Nur’a kanaat etmeniz lâzımdır, belki bu zamanda elzemdir.” (Kastamonu Lahikası, s. 73)

    Burada risaleleri övme kabilinde yanlış bir tespit söz konusudur. Zira on beş senede elde edilen ilimlerin, risaleler ile on beş günde husule geleceğini söylüyor, ki bu laf cambazlığıdır. Zira medreselerde on beş sene süren tedrisat; iman ve akaid değil fıkıh, hadis, kelam, tefsir vesairede mütehassıs olmak içindir. Zira taklidî imandan tahkike geçmek için 15 gün de değil, 15 saat kafidir. Emali, Nesefi vesaire bilmeyenler içindir ancak Said-i Nursi’nin zokası.

    Risale-i Nur bütün kitaplardan üstündür: “Eğer sesim erişse idi olanca kuvvetimle bağırarak, küre-i arzdaki gençlere diyecektim: “Risaleleri ciddî okumak ve yazmak, yirmi sene medresede okumaktan faiktir ve daha menfaatlidir.” Medresede okumaktaki maksad; evvelâ kendini kurtarıp, sâniyen ümmet-i Muhammed’i (A.S.M.) kurtarmağa çalışmak değil mi? Risalet-ün Nur ve Mektubat-ün Nur, yirmi senelik medrese ilmini veriyor itikadındayım.” (Barla Lahikası, s. 135)

    “Ey maddî ve manevî yaralı olan genç kardeşlerim! Ve ey mürşid-i ekmele muhtaç olan ehl-i tarîkat kardeşlerim! Şeyh Abdülkadir-i Geylanî ve Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbanî, İmam-ı Gazalî, Muhyiddin-i Arabî, Mevlâna Hâlid Radıyallahü anhüm, Kaddesallahü esrarehüm Hazretlerinin derece-i kemalâtları, meratib-i imanları risalelerde ve Mektubat’ta vardır.” (Barla Lahikası, s. 136)

    Bu nasıl bir egoistlik ki, yazdığı kitaplardan bir adedinin yukarıda zikredilen mümtaz zatların bütün eserlerine bedel olduğunu iddia ediyor.

  3. RİSALELER YÜZYILLARDAN BERİ BEKLENEN MUNTAZIR İMİŞ (!)
    İmam-ı Ali (R.A.), Şah-ı Geylanî (R.A.), Sekizinci, Onsekizinci, Yirmisekizinci Lem’alar ile ve Sekizinci Şua ile keramat-ı evliya hak olduğunu ve yerde iken Arş-ı A’zamı müşahede ettiklerini Risale-i Nur beyan etmiş. Hem umum müçtehidler Mütekellimînden birisi gelecek,
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    şarktan bir nur zuhur edecek” diye Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsini ve Üstadımın şahs-ı manevîsini ve talebelerin şahs-ı manevîsini görüp, bütün ümmet-i Muhammed’e (A.S.M.) Risale-i Nur’un faziletini, ehemmiyetini, kıymetini ve emr-i Peygamberî ile bütün ümmet virdlerinde azab-ı kabirden ve âhirzamanda gelecek fitneden, Deccal’ın şerrinden istiaze etmelerini ve yapacağı maddî ve manevî tahribatını Risale-i Nur tamir yaptığını görmüşler. Müjdeler, beşaretler, işaretler, remizler ile haber verdiklerini, Risale-i Nur, Eskişehir, Denizli, Afyon, İstanbul gibi hâdisat-ı âlem ile göstermiş. Elhasıl: Asırlardan beri beklenilen ve muntazır kalınan zât, Risale-i Nur imiş” (Barla Lahikası, s. 136)

    “Nur Risalelerini, değil Hazret-i Şeyh (k.s.) altıncı asırdan on dördüncü asırda görmesi, kütüb-ü sâbıkada remzen ve Hazret-i Kur’ân’da sarahaten göstermeleri, o kitab-ı mübarekin şe’nindendir, diyebileceğim.” (Barla Lahikası, s. 212)

    Madem risaleler, sarahaten müjdelendi, geleceği açıklandı, müellif neden devamlı cifr ve ebced ile kendini ve risaleleri açıklama yolunu seçti.

    “Üstad’ın kalemi, ilm-i ledün hakikatlerini açıklıyordu. Onun açık feyzi, tâ ebede kadar, bütün canlıların göz nurudur. Hz. Gavs, meğer “Korkma, onu söyle!” diye buyurdu. Bütün metinlerin aslı Hz. Üstaddan bahsediyor. Hz. Abdülkadir’in söylediği remz ne güzeldir, sa’d yıldızı görünümünde olan Said’in yapmış olduğu beyan ne güzeldir.” (Barla Lahikası, s. 235)

    Said-i Nursi, kendisini ve risalelerini Abdülkadir Geylani hazretlerinin müjdelediğini çok yerde tekrarlamıştır. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 178-179, 181-182, 185, 188-189, 198-204.)

    Gördüğünüz gibi Said-i Nursi ledünni ilimleri kağıda dökerken bunların ebede kadar kalacağına talebelerini nasıl inandırmış?

    “Risale-i Nur lütf-ü Yezdan, kemal-i iman, (…)

    Risale-i Nur hakaik-i Kur’ân ve mirâc-ı imandır. (…)

    Risale-i Nur mev’id-i Ahmedî (a.s.m.) ve müjde-i Haydarî (r.a.) ve beşaret ve teavün-ü Gavsî (k.s.) ve tavsiye-i Gazâlî (k.s.) ve ihbar-ı Fârukîdir (k.s.).” (Emirdağ Lahikası 1, s. 91)

    “Medar-ı kusur ve işkâl olan bu beş sebeple beraber, bu risalenin öyle birehemmiyeti var ki, İmam-ı Ali (r.a.) kerâmât-ı gaybiyesinde bu risaleye, “Âyet-i Kübrâ” ve “Asâ-yı Mûsâ” namlarını vermiş, Risale-i Nur’un risaleleri içinde bunahususî bakıp, nazar-ı dikkati celbetmiş.Haşiye El-Âyetü’l-Kübrâ’nın bir hakikî tefsiri olan bu Âyetü’l-Kübrâ Risalesi, Hazret-i İmam’ın (r.a.) tâbirince, “Asâ-yı Mûsâ”nâmında Yedinci Şuâ kitabıdır. Medar-ı kusur ve işkâl olan bu beş sebeple beraber, bu risalenin öyle birehemmiyeti var ki, İmam-ı Ali (r.a.) kerâmât-ı gaybiyesinde bu risaleye, “Âyet-i Kübrâ” ve “Asâ-yı Mûsâ” namlarını vermiş, Risale-i Nur’un risaleleri içinde bunahususî bakıp, nazar-ı dikkati celbetmiş.Haşiye El-Âyetü’l-Kübrâ’nın bir hakikî tefsiri olan bu Âyetü’l-Kübrâ Risalesi, Hazret-i İmam’ın (r.a.) tâbirince, “Asâ-yı Mûsâ”nâmında Yedinci Şuâ kitabıdır.” (Şualar, s. 524)

    “Onlar bana ait değil ve kerametlere sahip lmak benim haddim değil. Belki Kur’ân’ın mu’cize-i mâneviyesinin tereşşuhatı ve lem’alarıdır ki, hakikî bir tefsiri olan Risale-i Nur’da kerametler şeklini alarak, şakirtlerinin kuvve-i mâneviyelerini takviye etmek için, ikramât-ı İlâhiye nev’indendir.” (Şualar, s. 532)

    “Risale-i Nur kendi kendine, hem kendini müdafaa ettiği, hem kıymetini tam gösterdiği gibi, bizi de mânen müdafaa edip kusurlarımızı affettirmeye vesile olacaktır. (…)

    Yeni Said hakaik-i imaniyeye dair derece mantıkça ve hakikatça burhanlar zikrediyor ki, değil Müslüman uleması, belki en muannid Avrupa feylesoflarını da teslime mecbur ediyor ve etmektedir. Amma Risale-i Nur’un kıymet ve ehemmiyetine işârî ve remzî bir tarzda, Hazret-i Ali (r.a.) ve Gavs-ı Âzamın (r.a.) ihbaratı nev’inden, Kur’ân-ı Mucizü’l Beyan dahi bu zamanda bir mu’cize-i mâneviyesi olan Risale-i Nur’a nazar-ı dikkati celb etmesine mânâ-yı işârî tabakasından rumuz ve îmaları, i’câzının şe’nindendir.”  (Şualar, s. 533)

    “Ve Risale-i Nur dahi bu asırda mânâ-yı işârî tabakasının külliyetinde bir ferttir. Ve ferdin kasten bir medâr-ı nazar lduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine, eskiden beri ulema beyninde bir düstur-u cifrî ve riyazî ile karineler, belki hüccetler gösterilmişken, Kur’ân’ın âyetine veya sarahatine, değil incitmek, belki i’caz ve belâğatine hizmet ediyor. Bu nevi işârât-ı gaybiyeye itiraz edilmez.” (Şualar, s. 534)

    Ne vakitten beri cifr ve benzerleri ulema indinde hüccet olmuş, karine teşkil etmiştir?

  4. RİSALELER CENNETE GÖTÜRÜYOR
    Bu iki âyet de, işaret ve beşaret-i Kur’âniyede ifade eder ki, Risale-i Nur dairesi içine girenler tehlikede olan imanlarını kurtarıyorlar ve imanla kabre giriyorlar ve Cennete gidecekler diye müjde veriyorlar. (Tarihçe-i Hayat, s. 311; Şualar’da da var aynı cümle )
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    “Evet, Risale-i Nur’un bu dehşetli zamanda kazandırdığı iki netice-i muhakkakası herşeyin fevkindedir; başka şeylere ve makamlara ihtiyaç bırakmıyor. Birinci neticesi: Sadakat ve kanaatle Risale-i Nur dairesine giren, imanla kabre gireceğine gayet kuvvetli senetler var.” (Tarihçe-i Hayat, s. 349; Kastamonu Lahikası’nda da var aynı cümle.)

    “Birinci Neticesi: Sadakat ve kanaatla Risale-i Nur dairesine giren, imanla kabre gireceğine gayet kuvvetli senetler var.” (Tarihçe-i Hayat, s. 355; Kastamonu Lahikası’nda da var aynı cümle.)

    “Dördüncüsü: Risale-i Nur şakirtlerinden Nazmi’dir. Rüyasında ona diyorlar ki: “Risale-i Nur şakirtleri imansız ölmezler; kabre imanla girerler.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 22)

    “İşârât-ı Kur’âniye’nin, yirmi altıncı âyetinin (…)sırrıyla, “Risale-i Nur talebeleri imanla kabre gireceklerdir” tebşiratının sıdkını gösteren bu açık kerametin ve tebşirat-ı azîmenin bütün kardeşlerimize tamim olunmasını…” (Kastamonu Lahikası, s. 47)

    “Risale-i Nur’un bir şehid kahramanı olan merhum Hâfız Ali, hapiste Meyve Risalesini kemâl-i aşkla yazarken ve okurken vefat edip kabirde melâike-i suale mahkemedeki gibi Meyve hakikatleriyle cevap verdiği misillü, ben de ve Risale-i Nur şakirtleri de, o suallere karşı Risale-i Nur’un parlak ve kuvvetli hüccetleriyle istikbalde hakikaten ve şimdi mânen cevap verip onları tasdike ve tahsine ve tebrike sevk edecekler inşaallah.” (Asa-yı Musa, s. 71)

    “(…) oraya gelecek olan Münker-Nekir isminde melâikeleri ehl-i hak ve hakikat yolunda gidenler için birer mûnis arkadaş yapan ve Risale-i Nur’un şakirtlerini talebe-i ulûm sınıfına dahil edip Münker, Nekir suallerine Risale-i Nur ile cevap verdiklerini merhum kahraman şehid Hâfız Ali’nin vefatıyla keşfeden ve hayatta bulunanlarımızın da yine Risale-i Nur ile cevap vermemizi rahmet-i İlâhiyeden dua ve niyaz eden ve Hazret-i Kur’ân’ı, Kur’ân-ı Azîmüşşanın kırk tabakadan her tabakaya göre bir nevi i’caz-ı mânevîsini göstermesiyle ve umum kâinata bakan kelâm-ı ezelî olmasıyla…” (Asa-yı Musa, s. 85)

    “… kerametkârâne ve takdirkârâne İmam-ı Ali (r.a.) üç ihbarı ve keramet-i gaybiye-i Gavs-ı Âzamdaki (k.s.) tahsinkârâne ve teşvikkârâne beşareti ve Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın kuvvetli işaretiyle o hâlis şakirtler, ehl-i saadet ve ashab-ı Cennet olacaklarına müjdesi pek kat’î ispat ederler. Elbette böyle bir kazanç, öyle bir fiat ister.” (Tarihçe-i Hayat, s. 357; Kastamonu Lahikası’nda da var aynı cümle.)

    Said-i Nursi kendi talebelerinin cennete, risaleleri tenkit edenlerin ise cehenneme gideceğini söylüyor ve bunları ayetlere bağlıyor ama ayetlerin manasını yazmıyor ki, okuyanlar direk bu manayı çıkarmasın.

    “Ben namazdan sonra bu tetimmeyi yazarken Sıddık Süleyman’ın halefi Emin, Sabri’nin

    مَيْتًا كَانَ مَن وَأَ âyetine (En’am Suresi, 122) dair parçayı aldığını ve Ramazan’ın feyzinden onun izahı gibi nurlar istediğini gördüm. Ne yazdığımı Emin’e gösterdim. Hayretle dedi: “Bu hem Sabri’nin, hem Risale-i Nur’un bir kerametidir.” Bu âyetteki esrarlı muvazene-i Kur’âniyeyi düşünürken, Sûre-i Hûd’daki وشَقُ الَّذِينَ فَأَمَّا  (Hud Suresi, s. 106) fıkrasına karşı

    الْجَنَّةِيفَفِ اْ وسُعِدُ الَّذِينَ وَأَمَّا ‘deki (Hud Suresi, 108) muvazene hatıra geldi ve bildirdi ki: Nasıl ki bu ikinci âyet ve birinci fıkra Risale-i Nur’un mesleğine, şakirtlerine tam tamına mânen ve cifirce bakıyor. Öyle de (…) âyeti dahi, Risale-i Nur’un muarızlarına ve düşmanlarına ve onların cereyanlarının mebde’ine ve faaliyet devresine ve müntehâsına cifirle, tevafukla işaret eder.” (Şualar, s. 546)

    Yukarıda ayetleri hangi bağlamda kullandığına bakalım. Hud Suresinin 108. ayetinin manası: “Mesud olanlar ise cennettedirler.”  Burada “suide” kelimesi ile bağlantı kurulmuş ve nur talebelerinin cennete gideceğini söylüyor.  İkinci mühim nokta ise, Hud Suresinin 106. ayetinde cehenneme gideceği bildirilen şakilerin, Risale-i Nur muarızlarının olduğunu söylüyor açıkça.

    “Hadsiz şükür olsun ki, bu iki kahraman biraderzadelerim vefatlarının ilânnameleriyle, Risale-i Nur şakirtleri imanla kabre gireceklerine dair olan müjde-i Kur’âniyeye iki misal ve iki delil gösterdiler.” (Barla Lahikası, )

    “Resâili’n-Nur şakirtleri imanla kabre girecekler, imansız vefat etmezler.” Biz o vakit o rüyaya çok sevindik. Demek o müjde, bu müjde-i Kur’âniyenin bir müjdecisi imiş.” (Şualar, s. 564)

    Said-i Nursi, yazdığı Şualar kitabı için şu ihtarda bulunuyor: “Bu risaleyi anlayarak okuyan adam imanını kurtarır inşaallah.” (Şualar, s. 6)

    “Mübarek kardeşlerimin hâlis dualarıyla zehirin tehlikesi geçmiş ve o merhum şehidin, kuvvetli emârelerle, kabrinde Nurlarla meşgul olması ve sual meleklerine Nurlarla cevap vermesi…” (Lemalar, s. 264)

    Said-i Nursi, taleberini imanlı götürdüğü gibi, kıyamette onlarla beraber Ümmet-i Muhammed’den ayrı olarak ümmet-i müstakile olarak dirileceğini söylüyor:

    “Bu hadis-i şerif, umumi ve lafzi beyanıyla bütün ulema-i islamiyeyi gösterdiği halde, riyazi veçhesiyle de; 1294’te besmele-i hayatına başlayan, 1344’te neşriyat-ı ilmiyesinin en faal devresini yaşayan, 1394’te ise nüfuz-u ilmiyesinin en şamil devresine ulaşacak olan bir zat-ı harikuladeyi göstermektedir. Ve onun etabıyla beraber kıyamette bir ümmet-i müstakile olarak ba’s buyurulacağını bildirmektedir.” (Tılsımlar Mecmuası, Maidetü’l Kur’an, s. 179)

  5. RİSALELERİ ELEŞTİRMEK BÜYÜK SUÇ
    Kimin haddidir ki, bu Nurlarda yanlışlık bulsun. Onun için bir harfe dokunmayı azim bir günah işliyorum telakki ediyorum. (Barla Lahikası, s. 56)
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    “Altıncı esas: Bu meselede benim şahsımın veya bazı kardeşlerimin kusuruyla Risale-i Nur’a hücum edilmez. O doğrudan doğruya Kur’ân’a bağlanmış ve Kur’ân dahi Arş-ı Âzamla bağlıdır. Kimin haddi var, elini oraya uzatsın ve o kuvvetli ipleri çözsün?” (Siracü’n-Nur, s. 187-188)

    “Muhterem mürşidim; Kimin haddi var ki, risalelerin birisine el uzatsın veyahut dil uzatsın, veyahut bir cümlesini tenkid etsin, veyahut bir kelimesine, hatta bir harfine ve belki bir noktasına itirazda bulunsun.” (Barla Lahikası, s. 194)

    “Risale-i Nur’un arkasında otuzüç ayat-ı Kur’aniye işaratı ve Hzret-i İmam Ali (r.a.)’ın üç keramet-i gaybiye ile ihbaratı ve Gavs-ı A’zam’ın sarahete yakın şahadeti var. Ona hücum bunlara hücumdur.” (Müdafalar, s. 104)

    Said-i Nursi, risaleleri tenkit edenleri vehhabilikle itham ediyor: “Ehl-i vukufun insafsızca ve hatalı ve haksız tenkitleri, vehhabilik damarıyla İmam-ı Ali (r.a.)’ın Nurlarla ciddi alakasını ve takdirini çekemeyerek ve geçen …” (Şualar, s. 293)

    “Evet muhakememiz şahsımla alâkadar olmaktan ziyade, Risale-i Nur’un muhakemesidir. Risale-i Nur ise, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın semavî ve kudsî hakaikının tereşşuhatı olmak hasebiyle, o yüksek eserlerdeki kıymet, doğrudan doğruya Kur’ana aittir. Şu halde muhakeme de Kur’anın muhakemesidir.” (İşaretü’l-İcaz, s. 332)

    “Evvelce şifahen dahi arzettiğim vecihle; Selef-i Sâlihîn’in bıraktığı kudsî tefsirler iki kısımdır: Bir kısmı, ahkâma dair tefsirlerdir. Diğer bir kısmı da, âyât-ı Kur’aniyenin hikmetlerini ve iman hakikatlarını tefsir ve izah ederler. Selef-i Sâlihîn’in bu türlü tefsirleri çoktur. Hususan Gavs-ı A’zam Şah-ı Geylanî, İmam-ı Gazalî, Muhyiddin-i Arabî, İmam-ı Rabbanî gibi zevat-ı kiramın eserleri, bu kısım tefsirlerdir. Bilhassa Mevlâna Celaleddin-i Rumî Hazretlerinin Mesnevî-i Şerif’i de bu tarz bir nevi manevî tefsirdir. İşte Risale-i Nur, bu tarz tefsirlerin en yükseği, en mümtazı ve en müstesnasıdır. İşte madem bu tarz tefsirler mütedavildir, kimse ilişmiyor, Risale-i Nur’a da ilişmemek lâzımdır. İlişenler, Kur’ana ve ecdada düşmanlıklarından ilişirler.” (İşaretü’l-İcaz, s. 333)

    “Demek bize ilişen, doğrudan doğruya imana tecavüz eder.” (Kastamonu Lahikası, s. 144)

  6. RİSALELERİ TENKİD ETMEK DOĞAL AFETE YOL AÇIYOR
    Ey efendiler, Dört senede dört defa dehşetli zelzeleler, tam tamına dört defa Risale-i Nur şakirtlerine şiddetli bir surette taarruz ve zulüm zamanlarına tevafuku ve her bir zelzele dahi tam taarruz zamanında gelmesi; ve hücumun durmasıyla zelzelenin durması işaretiyle, şimdiki mahkûmiyetimizle gelen semâvî ve arzî belâlardan siz mes’ulsünüz!
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    “Sabri’nin tabiri ve istihracıyla, Sûre-i Ve’l-Asr işaretine muvafık olarak Risale-i Nur, Anadolu’yu Cebel-i Cûdîde Hz. Nuh’un (a.s.) sefinesi gibi ve Isparta ve Kastamonu’yu âfât-ı semaviye ve arziyeden muhafazaya bir vesile olduğunu ve “ bize ve Risale-i Nur’a ilişmesinler, yoksa yakında bekleyen âfetlerin geleceklerini bilsinler, akıllarını başlarına alsınlar.” Bu musibetten biraz evvel, tekrar ile söylüyordum. Ve size de o mektuplar gönderilmişti. Şimdi aldığım haber: Kastamonu, civarı, kal’ası, Risale-i Nur’un matemini tutmuş gibi ağlamış ve zelzele ile sıtma tutmuş. İnşaallah yine Risale-i Nur’a kavuşacak ve gülecek ve şükredecek.” (Şualar, s. 287)

    “Risale-i Nur’un kerametlerindendir ki: Üstadımız (Radıyallahü Anh), çok defa Risale-i Nurda, “Ey mülhidler ve ey zındıklar! Risalei’n-Nur’a ilişmeyiniz. Eğer ilişirseniz, yakında sizi bekleyen belâlar, sel gibi başınıza yağacaktır” diye on seneden beri kerratla söylüyorlardı. Bu hususta şahit olduğumuz felâketlerden,

    Birincisi: Dört sene evvel Erzincan’da ve İzmir civarında vukua gelen hareket-i arz olmuştur. O vakitler münafıklar, desiselerle Isparta mıntıkasında Sava ve Kuleönü ve civarı köylerdeki Risale-i Nur talebelerine iliştiler. Otuz-kırk kadar Risale-i Nur talebelerini “Camie gitmiyorsunuz, takke giyiyorsunuz, tarikat dersi veriyorsunuz” diye mahkemeye sevk etmişlerdi. Cenâb-ı Hak, İzmir civarını ve Âzerîleri ve civarındaki halkı dehşetler içinde bırakan zelzelelerle Risale-i Nur’un bir vesile-i def-i belâ olduğunu gösterdi. Bu zelzelelerden bir hafta sonra, mahkemeye sevk edilmiş olan o kardeşlerimizin hepsi beraat ettirilerek kurtulmuşlardı.

    İkincisi: Yine vakit vakit Risale-i Nur talebelerinin arkalarında koşmakta devam eden mülhidler, hatt-ı Kur’ân ile çocuk okuttuklarını bahane ederek Isparta’da müteveffa Mehmed Zühtü (rahmetullahi aleyh) ile Sava Karyesinden Hafız Mehmed (rahmetullahi aleyh) ismindeki iki Risalei’n-Nur talebesine hücum etmişler. Nur dersini okuyan çocukları, bu iki kardeşimizin evlerinden alınan Risale-i Nur eczalarıyla birlikte mahkemeye sevk edilmiş. Merhum Mehmed Zühtü, para cezasıyla mahkûm edilmek istenilmiş. Neticede, merkezi Erbaa ve Tokat’ta vukua gelen ikinci bir korkunç zelzele ile Cenâb-ı Hak, Risalei’n-Nur bir vesile-i def-i belâ olmakla şakirtlerine yardım ederek Üstadlarının verdiği haberin sıhhatini tasdik etmek için o kardeşimizi beraat ettirmiş ve alınan bütün Risale-i Nur eczalarını kendilerine iade ettirmiştir.

    Üçüncüsü: İçinde bulunduğumuz Denizli Hapishanesindeki musibetin başımıza gelmesine sebep olan o münafıklar, Rûmî bin üç yüz elli dokuz senesinde, tekrar başta sevgili Üstadımız olduğu halde, bize ve Risale-i Nur’a hücum ettiler. Bir kısmımızı Isparta’dan topladılar, bir kısmını Çivril’den Isparta’ya getirdiler, sevgili Üstadımızı da yalnız olarak Kastamonu’dan Isparta’ya sevk ettiler. Daha başka vilâyetlerden de arkadaşlarımız Isparta’ya getirilmişti. Ehl-i garazın iğfaline kapılan Isparta adliyesi, Risalei’n-Nur’un gayesi haricinde bulunan cephelerde, bizce mânâsı olmayan ittihamlar altında bizi sıkıyordu. Bilhassa kıymettar Üstadımızı daha çok tazyik ettikleri vakit, Üstadımıza lüzumlu lüzumsuz bir çok sualler açan Isparta Müdde-i umumîsinin “Bu belâlar dediğin nedir?” diye olan sualine cevaben: Evet, demiş, zındıklar eğer Risale-i Nur’a ve şakirtlerine ilişseler, yakında bekleyen belâların hareket-i arz suretiyle geleceğini söylemişti. Daha sonra bizi Denizli’ye sevk ettiler. Kastamonu, İstanbul, Ankara dahil olmak üzere on vilâyetten adliyelere sevk edilen yüzü mütecaviz Risale-i Nur talebelerinin bir kısmı bırakılmış, yetmiş kişiden ibaret olan bir diğer kısmı da Denizli’de medrese-i Yusufiyede bulunuyorduk. Bizim bütün müracaatlarımıza sudan cevap veriliyor, sevgili Üstadımız daha çok tazyik ve sıkıntı içerisinde yaşattırılıyor, ufûnetli, rutubetli, zulmetli, havasız bir yerde bütün bütün konuşmaktan ve temastan men edilmek suretiyle; haps-i münferidde ve komşusunda bulunan daha genç yaşlarında iken adam öldürmek, hırsızlık etmek, kız kaçırmak gibi en şen’i suçlardan dolayı mahkum edilmiş, ahlaki terbiyelerinden soyulmuş gençler arasında azap çektiriliyordu.

    (…) masumları Cennete götüren, zâlimleri Cehenneme yuvarlayan dehşetli bir diğer zelzeleyi gönderdi. Karşısında Risale-i Nur müdafaa vaziyetinde bulunmamasından çok haneler harap oldu, çok insanlar enkaz altında ezildi, çokları sokak ortalarında kaldı. Henüz memleketlerinin hapishanelerinde bulunan kardeşlerimizden Kastamonu’dan Mehmed Feyzi ve Sadık ve Emin ve Hilmi ve İnebolu’dan Ahmed Nazif, Denizli Hapishanesine sevk edildiklerinde şu mâlûmatı verdiler: “Zelzele tam gece saat sekizde başladı. Bütün arkadaşlar, Lâ ilâhe illâllah zikrine devam ediyorduk. Zelzele bütün şiddetiyle devam etmekte idi. O sırada hatırımıza geldi: Risalei’n-Nur’u aşkla ve bir sâikle üç-beş defa şefaatçı ederek Cenâb-ı Haktan halâs istedik. Elhamdü lillâh, derhal sâkin oldu. Kastamonu’da ise, o gece kal’adan kopan çok büyük bir taş, aşağıya yuvarlanarak bir haneyi ezmiş; birçok hanelerde yarıklar, çıkıklıklar olmuş, birkaç ev çökmüş, hükûmet binası yarılmış, daha bunun gibi hasârat ve zâyiat olmuş. Fakat zelzele hergün olmak suretiyle bir müddet devam etmiş. Tosya’da bin beş yüz ev harap olmuş, ölü ve yaralı miktarı çok fazla imiş. Kargı ve Osmancık tamamen, Lâdik ve sair mahallerde zayiat fazla miktarda imiş. İnebolu’da bir minarenin alemi eğrilmiş, ufak tefek çatlaklıklar olmuş, hasârat ve zayiat olmamış.”

    Doğrudur, Ahmed Nazif. Doğrudur Emin. Doğrudur Sadık. Doğrudur Mehmed Feyzi.

    Dördüncüsü: Üçüncü olan bu hareket-i arzdan sonra, yine Risalei’n-Nur’a ve talebelerine ve müellifine hücum eden ehl-i garazın sözünü dinleyen adliye, aynı tarzda bizi sıkmakta devam ediyordu. Zındıka taraftarları, mübarek Üstadımızın ihbarları olan ve Risale-i Nur’un büyük kerametlerinden olup zelzeleler eliyle gelen beliyyelere ehemmiyet vermek istemiyorlardı. Risalei’n-Nur’un İlâhî ve Kur’ânî hakikatlerine karşı cephe alan bu zümrenin başına bir dördüncü tokat daha geldi. Garibi şu ki, biz Şubat’ın üçüncü günü mahkemeye çağrılmıştık. Iztırap ve elemleri içinde yüreklerimizi ağlatan hastalıklı haliyle kendisinden sorulan suallere cevap vermek için altmış beş kadar talebesinin önünde ayağa kalkan mübarek Üstadımızın cevapları arasında “O zındıkların dünyaları başlarını yesin ve yiyecek!” kelimeleri, tekrar tekrar heyet-i hâkimenin yüzlerine karşı ağzından dökülüyordu. Birkaç defa mahkemeye gidip geldikten sonra, 7 Şubat 1944 tarihli İstanbul’da münteşir “Hemşehri” ismindeki bir gazete elime geçti. Gazete okumaya ve radyo dinlemeye hevesli olmamaklığımla beraber, “Yirminci asrın medenîleriyiz” diyerek bugünkü terakkiyat-ı beşeriyeyi kendilerinden bilen, Allah’ı unutan, âhirete inanmayan insanların başlarına Cenâb-ı Hakkın, motorlu vasıtalar eliyle nasıl ateşler yağdırdığını, o münkirlerin dünkü cennet hayatlarının bugünkü cehennemî hâlât içinde nasıl geçmekte olduğunu bilmek ve Risalei’n-Nur’un bereketiyle Anadolu’yu bu dehşetli ateş yağmurundan nasıl muhafaza etmekte olduğunu görmek ve şükretmek hâletinden gelen bir merakla bazı bu gibi havadisleri sorardım ve dinlerdim.

    İşte bu gazetenin de harp boğuşmalarına ait resimlerine bakıyordum. Nazarıma çarpan, büyük yazı ile yazılmış bir sütunda, Anadolu’nun yirmi bir vilâyetini sarsan ve Şubat’ın birinci gününün gecesinde sabaha karşı herkes uykuda iken vukua gelen ve pek çok zayiata mal olan dehşetli bir zelzeleyi haber veriyordu. Derhal, Şubat’ın üçünde mahkemede sevgili Üstadımızın heyet-i hâkimeye “Zındıkların dünyaları başlarını yesin ve yiyecek!” diye tekrar tekrar söylediği sözleri hatırladım, “Eyvah!” dedim, “Risale-i Nur ıslah eder, ifsad etmez; imar eder, harap etmez; mes’ud eder, perişan etmez” diye söylerken, “Aksiyle bizi ve Risalei’n-Nur’u ittiham etmek, Hàlıkın hoşuna gitmiyor” dedim. İşte, merkezi Gerede, Bolu ve Düzce olan bu kanlı zelzele, Risalei’n-Nur’un dördüncü bir kerameti idi. Bu gazete şu malûmatı veriyor: Ankara, Bolu, Zonguldak, Çankırı ve İzmit vilâyetlerinde fazla kayıplar varmış. Gerede’de iki bin ev yıkılmış, yıkılmayan evler de oturulmayacak derecede harap olmuş, binden fazla ölü varmış, enkaz altından mütemadiyen ölü çıkartılıyormuş. Düzce’de zarar çokmuş, ölü ve yaralıların miktarı malûm değilmiş. Ankara’da yüz üç ölü ve bir o kadar da yaralı varmış. Bine yakın ev yıkılmış. Debbağhane’de iki ev çökmüş, bazı köylerde sarsıntıyı müteakip yangınlar olmuş. İlk sarsıntı çok kuvvetli olmuş, sarsıntıyı yeraltından gelen bir takım gürültüler takip etmiş. Bolu’dan ve diğer yerlerin köylerinden bir hafta geçtiği halde henüz malûmat alınamıyormuş. Diğer bir yerde iki yüz ev yıkılmış, on bir ölü varmış. Bolu ile telgraf ve telefon hatları kesilmiş, zelzele mıntıkasında şiddetli bir kar fırtınası hüküm sürüyormuş. İzmit’te zelzele olurken şimşekler çakmış, şehir birkaç saniye aydınlık içinde kalmış. Birçok yerlerde halk çırıl çıplak sokaklara fırlamış. Dünyanın bütün rasathaneleri bu büyük Anadolu zelzelesini kaydetmiş. Bir İngiliz rasathanesi sarsıntının çok harap edici olduğunu bildirmiştir. Sinop’ta aynı günde çok korkunç bir fırtına olmuş, gök gürültüleri ve şimşeklerle gittikçe şiddetini arttırmıştır.

    Daha sonra başka bir gazetede tamamlayıcı ve hayret verici şu malûmatları gördüm: Zelzeleden evvel kediler, köpekler üçer-beşer olarak toplanmışlar, düşünceli, hüzünlü gibi alık alık birbirine bakarak bir müddet beraber oturmuşlar, sonra dağılmışlar. Gerek zelzele olurken ve gerekse olmadan evvel ve olduktan sonra da bu hayvanlardan hiçbiri görünmemiş, kasabalardan uzaklaşarak kırlara gitmişler. Bir garibi de şu ki: Bu hayvanlar isyanımızdan mütevellid olarak başımıza gelecek felâketleri lisan-ı halleriyle haber verdiklerini yazıyorlar da biz anlamıyoruz diyerek taaccüp ediyorlar. İşte Üstadımız Bediüzzaman, uzun senelerden beri, “Zındıklar Risalei’n-Nur’a dokunmasınlar ve şakirtlerine ilişmesinler. Eğer dokunurlar ve ilişirlerse, yakından bekleyen felâketler onları yüz defa pişman edecek!” diye Risalei’n-Nur ile haber verdiği yüzler hâdisat içinde, işte zelzele eliyle doğruluğunu imza ederek gelen dört hakikatlı felâket daha… Cenâb-ı Hak bize ve Risalei’n-Nur’a taarruz edenlerin kalblerine iman ve başlarına hakikatı görecek akıl ihsan etsin, bizi bu zindanlardan, onları da bu felâketlerden kurtarsın. Âmin.” (Şualar, s. 308-311)

    “Evvela: Şimdi tam tahakkuk etti ki, zelzele, Risale-i Nur ile alakadardır. Hüsrev’in, müdafaatımda yazılan dört zelzele meselesini tasdik eden bu geceki şiddetli dört defa zelzele, bana ve Nurlara ve bu memlekete kat’î bir suikast eseri olarak hükûmet içerisinde hizmetçime bağırarak bana tahkirkârane ihanet ve şetmedip “Git ona söyle!” diyen ve kaymakamın emr-i cebrî ile “Hasta da olsa buraya getiriniz” bekçilere ve jandarmalara emir veren ve Afyon’un perde altındaki büyük memura dayanan Emirdağ zabıtası, hem Nur şakirtlerinin şevklerine, hem Nurların burada yazılmasına, hem bana ehemmiyetli sıkıntı vermesi, aynı vakitte böyle burada görülmeyen bu şiddetli zelzelenin gelmesi gösteriyor ki, Risale-i Nur bir vesile-i def-i belâdır; ta’tile uğradıkça belâ fırsat bulup gelir.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 270)

    “Hasmına karşı da çok amansız davranıp, icabında onları susturuyor, vakit vakit kah hususi ve kah umumi tokat ve silleler vuruyorsun. Sana ilişildiği zaman, anasır hiddet ederek, bazan yeller ve seller halinde ve bazan yıldırımlar ve şimşekler şeklinde ve bazan şiddetli yangın ve zelzeleler suretinde tokatlar vurduğundan, sen koşup geldiğinde, mecruh ve mevtaları, “şehid ve yezid” diye iki sınıfa ayırıyorsun” (Zülfikar Mecmuası, s. 436)

     

    Buraya kadar beş başlık altında Risale-i Nurların, yine kendileri açısından tanımını yapmaya ve ortaya yorum yapmadan evvela bakış açılarını ortaya koyduk. Şimdi ise değerlendirmeye geçelim. Eğer risaleleri, biz hüsn-i niyet edip (ki içerisinde Şeriata uymayan yerleri yeri ve zamanı geldiği zaman açıklayacağımız için böyle diyoruz.) ilham olarak kabul etsek bile yine sorunlarla karşı karşıyayız.

    Ehl-i sünnet indinde bilgi edinme yolları bellidir ve mühim bir mevzudur. İlham bilgi edinme yollarından bir yol değildir. İmam Nesefi, Metnü’l-Akaid’de ilhamı şöyle tanımlar: “İlham, hak ehli olanlara göre, bir şeyin sıhhatini bilme konusunda ilim elde etme vasıtası değildir.” İmam Pezdevi de; “İlham ile bilgi geldi diyeni yalanla itham ederiz.” der. Çünkü bunun fitne ve fesada yol açacağını söyler. Teftazani de aynı şeyleri söyler. İlham hususunda sadece peygamberlerin ilhamı bilgi kaynağıdır ve bağlayıcıdır.

    Şimdi, biz Nur taifesine desek ki; “Üstadınız, risaleleri vahiy mahsulü olarak görüyor.” İnanın kıyamet kopar. O zaman bize “hayır, risaleler ilhamidir” derler. Biz de bunu kabul etsek bile, tanımında yaptığımız üzere, bilgi kaynağı ve bağlayıcılığı bulunmayan ilham, nasıl olur da, Cennete götürecek vasıta, inkarı cehenneme atılmaya vesile bilgi, aşılamaz tefsir, Peygamber sadası, Kur’an’ın miratı, herşeyi muhtevi bir kitap olur. Burada ya Said-i Nursi yalan söylüyor veya takipçileri. Ya Said-i Nursi yazdıklarının kurtarıcı bir vahiy olduğu iddiasında, ya da takipçilerinin kitapların vahiy değil ilham olduğunu ama vahiyden de üstün olduğu iddiasında olduğu anlaşılıyor.

    Hazret-i Allah bu ümmeti, Nebi Aleyhisselam’dan sonra keşif, ilham, muhaddes ve rüya sahibi kimselerden eksik bırakmadı ama hakiki evliya olan bu zatlar, kendilerinin yazdığı eserleri asla hatasız olduğunu söylemediler, hadis uydurmadılar, şeriatten kıl kadar ayrılmadılar, meşru İslam halifesine isyan edip nara attıktan sonra, tağutun sisteminde “efendim biz siyasetten Allah’a sığınırız” demediler.

    Günümüzde tuhaf olan, bu ümmetin azim sufilerini ilham, keşif vesaire meselelerden devamlı itham edip küçümseyen bazı sözde âlimler, profesörler, hocalar; bırakın ilhami, kendisine karşı çıkanların, risaleleri eleştirenlerin “cehenneme yuvarlanacak harici kafalı insanlar” olduğunu söyleyen Said-i Nursi’ye de ses etmemeleri ya iki yüzlülükten meydana gelmekte ya da yıllar önce Fetö’nün etrafında pervane olan çakma âlimlere benzemelerinden olmaktadır.

    İşte bazı gerçek ehl-i tarikin şu sözleri Said-i Nursi’nin bakış açısının yanlış olduğunun anlaşılmasına yardımcı olacaktır:

    Ebu Hafs el-Kebir şöyle buyurmuştur: “Bütün fiil ve hallerini Kitap ve Sünnet ile tartmayan ve şahsi zan ve hatıralarını (keşf ve ilham) itham etmeyen bir kimseyi, sakın manevi adamlar zümresinden saymayınız.”

    Cüneyd Bağdadi hazretleri buyurdu ki: “Ebu Süleyman Darani şöyle buyurmuştur: Bazen kalbime, sufilerin sözünü ettikleri cinsten nükteler gelir ve günlerce bekler. Ben onu, Kitap ve sünnetten iki adil şahit, şahitlik etmedikçe kabul etmem.”

    Yine Cüneyd Bağdadi Hazretleri buyurdu ki: “Kur’an’ı hıfzetmeyen, hadis yazmayan ve fıkıh ilmiyle meşgul olmayan bir kimse, kendisine uyulacak birisi değildir.”

    Sırr-ı Sakati hazretleri buyurdu ki: “Bir kimse, ilmin sırrına ve batınına vâkıf olduğunu iddia eder, fakat hükmün zahiri kendisini yalanlarsa, elbette böylesi büyük hata içindedir.”

    Bu konuyu son iki ayet ile bitirelim:

    “Vay, Kitabı elleriyle yazıp, sonra da onu az bir değere satmak için, ‘Bu Allah katındandır’ diyenlere! Vay ellerinin yazdıklarına! Vay kazandıklarına!” (Bakara Suresi/79)

    “İşte böylece Biz, her peygambere insan ve cinn şeytanlarını düşman yaptık. Onlardan kimi, kimini aldatmak için cazip sözler fısıldarlar. Eğer Rabbın dileseydi; bunu yapamazlardı. Öyleyse onları iftiraları ile başbaşa bırak.” (En’am Suresi, 112)

  7. CİFR VE EBCED İLE RİSALE-İ NUR’UN İLİŞKİSİ
    Said-i Nursi, risalelerin meşruluğunu kanıtlamak için kullandığı yöntemlerden biri de cifr ve ebceddir. Hatta Said-i Nursi, bu metotla kıyametin tarihini bile hesapladı ve yazdı. Tılsımlar Mecmuası adlı eserinin Maidetü’l Kur’an bölümü başta olmak üzere risalelerin birçok yerinde göreceğiz. Evvela Said-i Nursi’nin cifr ve ebced ile alakalı görüşlerini yazalım, sonra değerlendirmeye geçelim.
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Tılsımlar Mecmuasının mezkur bölümünde Said-i Nursi, Kur’an ayetlerinin kendisinin doğumuna işaret ettiğini şöyle mütevazi (!) şekilde söyler: “(…) Hakimiyet-i kafiranenin yıkılmasına mebde’ 1877 tarihinde doğan son bir “Nur-u Hidayet”in zuhuru tarihidir.”

    Vazifeye başlama senesi de, yine ayetten cifr ile çıkarılmış meğer: “(…) baştaki vav hari. Ve (…)daki lam-ı tarif dahil, 1900 tarihi, 1316 tarihinin miladi karşılığı olup; son “İmam-ı Hidaye”e vazife-i me’muriyetinin verilmesiyle, heyula-i küfrün inhidamı başlamış” (Tılsımlar Mecmuası, Maidetü’l-Kur’an, s. 173)

    “144 adediyle o tarihteki ‘mücahede ordusu’nun pişdarının ism-i paki olan ‘Said’ kelime-i mübarekesine tevafukla, o ordunun şahsiyeti maneviyesini, o pişdarın şahsiyet-i maneviyesinde temessül ettiriyor.” (Tılsımlar Mecmuası,, s. 175)

    Said-i Nursi’nin sadece ismine değil lakaplarına da Kur’an işaret ediyormuş. Mesela “Kürdî” lakabına işaret ettiği mezkur risalenin 177-178. sayfalarda geçiyor.

    Yine bir ayetin Said-i Nursi’nin esaretten kurtuluşuna işaret ettiği yazılıdır. (s. 192)

    Ayrıca hadis-i şerifler de Said-i Nursi’yi işaret ediyormuş:

    “(…) bu hadis-i şerifin ifade-i riyaziyesi: 1293’te doğup, 1374’e kadar ifa-yı cihad edecek olan bir zatın, bir cihette Al-i Pâk-i Muhammedî’den (a.s.m.) olduğuna ve hatta bu tahsis dolaysıyla silsile-i sadat’ın bir nevi mümessili bulunduğuna şehadet etmekte ve O’nun rızk-ı mübarekinin kut-u yevmiyeden ibaret bulunacağına delalet etmektedir.” (Tılsımlar Mecmuası, s. 179)

    Burada Said-i Nursi’nin doğumuna işaret eden hadisin dışında bir de kendisinin Peygamber Efendimizin soyundan geldiği vurgulanıyor. Halbuki yine Said-i Nursi, Emirdağ Lahikasında “Ben de onlara demiştim: “Ben, kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki âhir zamanın o büyük şahsı, Âl-i Beytten olacaktır.” demiştir. Bu açıklanamaz bir tezattır elbet.

    Bu mecmuada, Peygamber Efendimize olan “Ya Eyyühel Müddessir” hitab-ı ilahisinin Said-i Nursi’yi müjdelediği yazılıdır. Yine aynı sayfada “Ya Eyyühel Müzzemmil” hitab-ı ilahisinin de “Kürdî” lakabına işaret ettiği yazılıdır. (Tılsımlar Mecmuası, s. 180)

    “Gerek hazret-i Kur’an ve gerek Ehadis-i Risalet-penah, birçok yerlerinde bu üç adedi pekçok defa zikretmektedir. Nitekim hamule-i envarın kendisine tevdiini ve vazife-i mukaddese ile tavzifi tarihi olan 1316’nın miladi karşılığı bulunan 1900 tarihi; yani, yirminci asrın mebdei, gerek Kur’an-ı Kerim’in ve gerek Ehadis-i Nebeviye’nin pek ziyade itibarına mazhar olarak birçok yerlerinde mezkurdur.” (Tılsımlar Mecmuası, s. 181)

    Cifrin ilim yollarından bir yol olmadığını kabul edersen, Said-i Nursi’ye göre vahim bir durumdasın: “Seyrânî’dir. Bu zat, Hüsrev gibi Nura müştak ve dirayetli bir talebemdi. Esrar-ı Kur’âniyenin bir anahtarı ve ilm-i cifrin mühim bir miftahı olan tevafukata dair Isparta’daki talebelerin fikirlerini istimzaç ettim. Ondan başkaları kemâl-i şevkle iştirak ettiler. O zat başka bir fikirde ve başka bir merakta bulunduğu için, iştirak etmemekle beraber, beni de kat’î bildiğim hakikatten vazgeçirmek istedi. Cidden bana dokunmuş bir mektup yazdı. “Eyvah!” dedim, “bu talebemi kaybettim.” Çendan fikrini tenvir etmek istedim. Başka bir mânâ daha karıştı. Bir şefkat tokadını yedi. Bir seneye karib, bir halvethanede (yani hapiste) bekledi.” (Lemalar, s. 50)

    Cifr, ilmini ilim yollarından bir yol kabul eden Şiilerdir. Ve bunu İmam Cafer-i Sadık hazretlerine nispet ederler ki, kendisi bundan münezzehtir. Şii kaynaklarında cifr için, çalışmakla elde edilemeyen ve Allah katından olan, dünyanın başlangıcından sonuna kadar meydana gelecek bütün hadiselerin bilinmesini sağlayan ilimdir denilmiştir. İsrailoğullarundan Ehl-i Beyte verilmiş bu ilim. (Seyyid Muhammed Hüseyin el-Muzaffer, Kitabu’s-Saduk, c. 1, s. 109)

    Şii alimi el Kuleyni şöyle der: “Cefrde Musa’nın Tevrat’ı, İsa’nın İncil’i ve bütün peygamber ve vasilerin, geçmiş İsrailoğulları alimlerinin ilimleri, helal, haram, olmuş ve olacak şeylerin ilmi mevcuttur. Cefr iki kısma ayrılır: Birinci kısmı keçi derisi üzerine yazılmış kitaplar, diğeri de koç derisi üzerine yazılmış kitaplardır.” (el Kafi fi’l-Usul, c. 1, s. 132)

    Tılsımlar Mecmuasının bu bölümü böyle onlarca misalle doludur. Daha fazla sıkmamak için nakli bırakıyoruz. Ama şu son iki örneği vererek işin vahametini göstermek istiyoruz:

    “Bu ayet-i kerimeye göre, Risale-i Nur’un sada-yı Muhammed (a.s.)’dan başka bir şey olmadığı ve sair her nevi beyanların onun fevkine yükseltilmemesi ihtar olunmamaktadır.” (age, s. 188)

    Bu beyan-ı hezeyanın hemen altında ise ebced hesabı yapmış:

    محمد محمد= الزمان بديع

    92    92        184           (Tılsımlar Mecmuası, s. 188)

    Risalelerin içinde geçen hataların hiçbiri bende bu ifade kadar dehşet uyandırmadı.

    “محمد kelimesi ayna karşısına konularak محمد bir farkla “elkürdî”

    132     132        265

    Binaenaleyh, bu zat da, risalet yani tebliği vazifesinde mirat-i Peygamberi olup Zat-ı Pak-ı Risaletin katıksız tercümanıdır.” (Tılsımlar Mecmuası, s. 205)

    Said-i Nursi’nin risalet vazifesinin olduğunu ifade eden şu cümleler maalesef okuyucusu olan yüzbinlerce kişiyi hiç rahatsız etmiyor.

    Bir de bu bölümün sonunda Said-i Nursi, geçmiş bütün ulemanın hakikati anlamadığını ve anlatmadığını, ancak kendisinin hakikati idrak ettiğini şu pervasız cümlelerle ifade eder:

    “ulema-yı İslamiye, semavat ve arzın yaratılışındaki esrar-ı Rabbaniye ve ayat-ı Sübhaniye üzerine nazarlarını çevirip, vukuf-u tam ile esrar-ı mukavvenatı teşrih ve ondan ukul-ü mütefekkireyi burç-u samedaniyeye is’ad eden ve ondan saadet-i ebediyeyi akli ve mantıki isbat eden tarik-i ulyayı keşf ve tefriş edememişler. Ve kainatın sonsuz mükemmeliyetteki namütenahi san’at-ı mucizeleri karşısında saadet-i ebediye neticesini ondan görüp, kemal-i hayret ve istihsanla (…) Risale-i Nur gibi diyememişlerdi.” (Tılsımlar Mecmuası, s. 194)

    Demek ki, Risale-i Nur yazılmadan önceki 1400 senenin Müslüman alimleri semevat ve arzın yaratılışındaki esrar-ı Rabbaniyeden habersiz yaşamışlar, öyle mi? Hazret-i Allah’ın laneti yalancıların ve iftiracıların üzerine olsun.

  8. SAİD-İ NURSİ KIYAMETİN TARİHİNİ VERİYOR
    LÂ TEZÂLÜ TÂİFETÜN MİN ÜMMETÎ.Ümmetimden bir taife zail olmayıp devam edecektir. (şedde sayılır, tenvin sayılmaz) fıkrasının makam-ı cifrisi, bin beşyüz kırkiki (1542- M. 2117) ederek nihayet-i devamına îma eder. “Gaybı yalnız Allah bilir.
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    “ZÂHİRİNE ALE’L-HAK.” “hak üzerinde devam edecektir.” (şedde sayılır) fıkrası dahi; makam-ı cifrîsi binbeşyüz altı (1506- M. 2082) edip, bu tarihe kadar zâhir ve aşikârane, belki galibane; sonra tâ kırk ikiye kadar, gizli ve mağlubiyet içinde vazife-i tenviriyesine devam edeceğine remze yakın îma eder. Ve’l-ilmû indAllah; “Gerçek ilim ancak Allah Katındadır.” “HATT YE’TİYALLAHÜ Bİ EMRİHΔ “Allah’ın emri gelinceye kadar (yani kıyâmetin kopmasına kadar)” (şedde sayılır) fıkrası dahi; makam-ı cifrîsi binbeşyüz kırk beş (1545- M. 2120) olup, kâfirin başında kıyamet kopmasına îma eder.” (Kastamonu Lahikası, s. 30-31)

    Peki bakalım, dinimiz bu hususta neler söylüyor bize:

    Mücahit ve İkrime derler ki:

    Badiye ehlinden biri Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelerek:

    -Ey Muhammed, bana kıyametin ne zaman kopacağını haber ver. Ülkemizde kıtlık var, bana yağmurun ne zaman yağacağını haber ver. Karım hamile, bana ne doğuracağını haber ver. Bugün ne kazandığımı biliyorum, bana yarın ne kazanacağımı haber ver. Nerede doğduğumu biliyorum, bana nerede öleceğimi haber ver, dedi. Bunun üzerine şu ayet-i kerime nazil oldu:

    “Kıyamet saatinin bilgisi, şüphesiz Allah katındadır. Yağmuru o indirir, rahimlerde olanı o bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez ve hiç kimse de nerede öleceğini bilmez. Şüphesiz Allah, bilendir, haberdar olandır.” (Lukmân Suresi/34) (Kadi, Esbab-ı Nüzul, s. 301)

    “Sana (kıyamet) saat(in)den soruyorlar: Gelip çatması ne zaman diye. De ki: ‘Onun bilgisi, ancak Rabbimin yanındadır. Onu tam zamanında açığa çıkaracak olan, yalnız odur. O, göklere de, yere de ağır gelmiştir. O, size ansızın gelecektir.’ Sanki sen, onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: ‘Onun bilgisi, ancak Allah’ın yanındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.’ De ki: ‘Ben kendime, Allah’ın dilediğinden başka ne fayda, ne de zarar verme gücüne sahibim. Eğer gaybı bilseydim, elbette çok hayır elde etmek isterdim ve bana hiçbir kötülük dokunmazdı. Oysa ben, inanan kimseler için, ancak bir uyarıcı ve müjdeciyim.” (Araf Suresi, 187-188)

    “Kıyamet gününün vakti hakkındaki bilgi, şüphesiz Allah katındadır. (…)” (Lokman Suresi, 34)

    “Kıyamet vakti hakkındaki bilgi Allah’a havale edilir. (…)” Fussılet Suresi, 47)

    “Kıyamet vakti yaklaştı. Allah’tan başka onun vaktini bilen de yok.” (Necm Suresi, 57-58)

    Resulullah’a kıyamet saati sorulduğunda şöyle buyurmuştur:

    “Onu, sorulan sorandan daha iyi bilmiyor.” (Buhārî, Îmân, 37/43; Müslim, Îmân, 1/1.)

    İmam Şatıbî şöyle buyurur:

    “(…) Yani bunu sormak, faydasız bir soruda bulunmaktır. Çünkü, soran kimsenin onun mutlaka kopacağını bilmesi yeterlidir. Bu yüzdendir ki, Hz. Peygamber Efendimiz, kendisine bunu soran kimseye: “(Vaktini bırak da) onun için ne hazırladın! (Ona bak!)” buyurmuşlar, soru açık olmasına rağmen, o doğrultuda cevap vermek yerine, faydalı olacak bir yöne çekmişlerdir.” (Şâtıbî, Muvafakāt, c. 1, s. 39.)

    İşte cifr ve ebcedi ilmin yollarından görme gafletinin sonu budur. Halbuki, ecdadımız ebcedi, doğum ve ölüm tarihi düşürme, isim verme veya şiir yazma gibi hayata edebi bir güzellik ve süs olarak kullandıkları bir husustur. Cifr ve ebcedi, ilim olarak görenler Şiiler, Batıniler ve Hurufilerdir.

  9. HADİS İLMİ VE SAİD NURSİ
    Said-i Nursi’nin hadis ilmindeki yanlışlarına temas etmeden herkesin anlayabileceği bir hatasını söyleyelim ve daha sonra naklettiği bazı hadislerdeki “tahrifleri” yazalım. Müceddi ile alakalı nakledeceği bir hadis-i şeriften evvel şunu yazmıştır: “Ashab-ı Kütüb-ü Sitte’den İmam-ı Hâkim’in Müstedrek’inde ve…
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    “Otuz birinci âyetin birinci mukaddemesi olan (Maide Suresi 5. Ayet veriliyor burada) cümlesi, bin beş yüz küsur olan makam-ı cifrîsiyle, ehl-i dalâlet tarafından aşılanan mânevî hastalıkların kısm-ı âzamı, Risaletü’n-Nur’un Kur’ânî ilâçlarıyla izale edilebilir diye işaret etmekle beraber; maatteessüf iki yüz sene kadar dünyanın ömrü bâki kalmışsa, bir fırka-i dâlle dahi devam edeceğine îmâ ediyor. صَعِيدً ا وفَتَيَمَّمُ ümlesi, mânâ-yı işarîsinde, ikinci emarenin birinci noktasında sin harfi sad harfinin altında gizlenmesi ve sad görünmesinin iki sebebi var. Birisi: Said, tam toprak gibi mahviyet ve terk-i enaniyet ve tevazu-u mutlakta bulunmak şarttır; tâ ki Risaletü’n-Nur’u bulandırmasın, tesirini kırmasın.” (Kastamonu Lahikası, s. 20-21)

    “Haşiye: Tarihçe-i Hayatında yazılmamış, o rü’yada mazhar olduğu hakikatı sonradan şöyle anladık ki: Molla Said, Hazret-i Peygamberden ilim talebinde bulunmasına karşılık; Hazret-i Resul-ü Ekrem (a.s.), ümmetinden sual sormamak şartıyla İlm-i Kur’an’ın talim edileceğini tebşir etmişler. Aynen bu hakikat hayatında tezahür etmiş. Daha sabavetinde iken bir allame-i asır olarak tanınmış ve kat’iyyen kimseye sual sormamış, fakat sorlan bütün suallere mutlaka cevap vermiştir.” (Tarihçe-i Hayat, s. 35)

    “İstanbul’daki ikametgahının kapısında şöyle bir levha asılı idi. Burada her müşkil halledilir; her suale cevap verilir, fakat sual sorulmaz.” (Tarihçe-i Hayt, s. 56)

    “Kıymetli kardeşlerim, Said Nursî kırk sene evvel İstanbul’da iken, “Kim ne isterse sorsun” diye, hârikulâde bir ilânat yapmıştır. Bunun üzerine o zamanın meşhur âlim ve allâmeleri, Bediüzzaman’ın hücresine kafile kafile gidip, her nev’i ilimlere ve muhtelif mevzulara dair sordukları en müşkil, en muğlâk sualleri Bediüzzaman duraklamadan doğru olarak cevaplandırmıştır.

    Böyle had ve hududu tayin edilmeyen, yani “şu veya bu ilimde veya mevzuda, kim ne isterse sorsun” diye bir kayıt konulmadan ilânat yapmak ve neticede daima muvaffak olmak, beşer tarihinde görülmemiş ve böyle ihâtalı ve yüksek bir ilme sahip böyle bir İslâm dâhisi, şimdiye kadar zuhur etmemiştir. (Asr-ı Saadet müstesna)” (Sözler, s. 702)

    “Ne isterseniz benden sorunuz, haber vereyim size. Sorun bana maziden, halden ve istikbalden!” diye ashab-ı izam arasında, kendini aleme ilan ve her müşkülü izah ve beyan ve ‘Ben ilmin şehriyim, Ali ise kapısıdır.’ Hadis-i şerifini isbat ve ayan eden nâşir-i ilim ve irfan ve vakıf-ı esrar-ı Kur’an Cenab-ı hazret-i Haydar ise, (…) diye bağıran, müçtehidler sertacı İmam Cafer’den sonra İslam dünyasındasın.” (Zülfikar Mecmuası, s. 439)

    Burada sual ile alakalı kısımdan daha tuhaf bir yer vardır ki; “müçtehidler sertacı İmam Cafer’den” ibaresi. Ne demek bu? İmam Cafer hazretleri başımızın tacı ve ehl-i beytin sultanı ve silsile-i aliyyenin ulularındandır lakin, var olan bir mezhebi ve içtihatlar mecmuası yoktur. Acaba, Said Nursi’nin İmam Cafer hazretleri hakkındaki algısı Şia algısı gibi midir ki, bu sözü kullansın.

    “Herhangi ilme sorulan suale bilatereddüt derhal cevap verirdi.” (İçtimai Reçeteler, s. 11)

    “Hiçbir ulemadan sual sormazdı. yirmi sene daima mucib kaldı. Bu hususta kendileri derlerdi ki: “Ben ulemanın ilmini inkâr etmem; binaenaleyh kendilerinden sual sormak fazladır. Benim ilmimden şüphe edenler varsa sorsunlar, onlara cevap vereyim.” (İçtimai Reçeteler, s. 23-24)

    Soru sormamak ve herşeye cevap vermek hem Kur’an hem sünnet ve hem ilim açısından bir fazilet değil aksine eksikliktir ve hoş görülmeyen bir şeydir. Hazret-i Peygamber Efendimiz bile böyle bir iddiada bulunmamışken, Said-i Nursi’nin bu haddi aşan ilanı yapmaktaki maksat nedir?

    İmam Buhari’nin, Sahih’inde; İtisam Bölümünün 8. Babını “Peygamber kendisine vahiy indirilmeyen konularda sual sorulduğunda ‘Bilmiyorum’ der yahut kendisine o konuda vahiy indirilinceye kadar, o soruya cevap vermezdi. Peygamber (s.a.v.): ‘Biz sana Kitabı hak ile indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği biçimde hüküm veresin; hainlerin savunucusu olma!’ (Nisâ, 4/105) kavlinden dolayı, rey ile de kıyas ile de söz söylemezdi.” şeklinde isimlendirmiştir. Hemen ardından da İbn Mesud (r.a.)’un şu sözünü rivayet etmiştir: “Peygamber (s.a.v.)’e ruhtan soruldu da, o konuda ayet indirilinceye kadar sükût etti.”

    Hazret-i Peygamber Efendimize, sorulan birçok soruya “bilmiyorum” diye mukabelede bulunduğu nice hadisler vardır. Hatta Kur’an-ı Azimüşşan’da, Hazret-i Musa’nın ‘en alim benim’ iddiasına bir ibret olsun için meşhur Hızır kıssası anlatılmış ve bu ulu’l-azm olan Hz. Musa peygamberimiz dahi sualler sormuştu.

    Resulullah (s.a.v.): “Uzeyr’in peygamber olup olmadığını bilmiyorum, Tübbeu’nun mel’un olup olmadığını bilmiyorum. Zülkarneyn’in peygamber olup olmadığını bilmiyorum.” buyurmuştur. (Ebu Davud, Sünnet, 14/4674)

    Cübeyr b. Mut’ım (r.a.) dedi ki: Bir adam Resulullah (s.a.v.)’a: -Ey Allah’ın Elçisi! Allah, nereleri daha çok sever, nerelere daha fazla öfkelenir? dedi. Resulullah:

    -Bilmiyorum, Cibril (a.s.)’e sorayım, buyurdu. Bunun üzerine Cibril ona gelerek:

    -Allah’ın en çok sevdiği yerler mescitler, en fazla öfkelendiği yerler de çarşılardır, haberini verdi. (Abdülazîm b. Abdelganî b. Abdillah, Ebû Muhammed Zekiyyuddîn el-Munzirî, et-Tergîb ve’t-Terhîb: Hadislerle İslâm, çev. Heyet, Hikmet Yayınları, İstanbul 1989, 1/329.)

    İmam Gazalî şöyle buyurdu:

    “Ahiret âlimlerinde aranan diğer hususiyetlerden biri de, sorulduğunda fetva vermekte acele etmemek, ağırdan almak ve kurtuluş yolunu aramak için çekingen davranmaktır. Eğer, sorulan her suali, Kur’an’ın veya hadisin sarahatinden, icmadan veya kıyastan biliyorsa cevabını verir, yok eğer şüphe ettiği bir şeyden sorulmuşsa: “Bilmem” der. Eğer, kendi içtihadı ve tahmini ile zannettiği bir şeyden soruluyorsa ihtiyatî tedbir olarak, varsa daha iyi bilene havale eder. Akıllılık, bu anlattığımızdır. Çünkü, içtihat tehlikesini yüklenmek büyük iştir. Haberde şöyle gelmiştir: “İlim üçtür: Konuşan Kitap, yerleşen Sünnet ve üçüncüsü de ‘Bilmem’ demektir.” (İbn Mâce, Abdullah b. Ömer’den)

    Şabî diyor ki: ‘Bilmem’ demek, ilmin yarısıdır. Bilmediğinde Allah için sükût edenin alacağı mükâfat, konuşandan az değildir. Zira bu, nefse en ağır gelen cehaleti kabul etmektir. Sahabenin ve ilk âlimlerin davranışı böyle idi.

    Abdullah b. Ömer’den fetva istendiği zaman: İnsanların işlerini boynuna alan şu emîre git de, bu meseleyi onun boynuna geçir, derdi. İbn Mesud: İnsanların her sualini cevaplandıran, ahmaktır, derdi. Yine İbn Mesud: Âlimin kalkanı “bilmem”dir. Eğer kalkanı kullanmakta hata ederse, hasmının silâhına hedef olur, demiştir. İbrahim b. Edhem diyor ki: Şeytanın en çok gücüne giden şey, âlimin bazı meselelerde konuşup, bazılarında sükût etmesidir. Şeytan der ki: “Şuna bakın, bunun bu sükûtu yok mu, konuşmasından benim için çok daha fenadır.” (…)

    Bazıları da: Hakikî âlime bir mesele sorulduğunda cevabın çetinliğini düşünerek, dişi yeni çekilen adamın vaziyetini alır, demişlerdir. İbn Ömer (r.a.): Üzerimizden geçip cehenneme gitmek için bizi köprü yapmak mı istiyorsunuz? derdi. Ebu Hafs Nisaburî: Hakikî âlim, suali cevaplandırırken, kıyamette “Bu cevabı nereden buldun” diye sorulacağından korkan zattır, demiştir. İbrahim-i Teymî kendisine bir mesele sorulduğu zaman ağlar ve: Başkasını bulamadınız da, bana mı muhtaç oldunuz? derdi. Ebu’l-Âliye, er-Riyahî, İbrahim b. Edhem ve Süfyan-ı Sevrî ancak iki-üç kişi veya bunu geçmeyen kimseyle konuşurlar ve cemaat çoğalınca dağılırlardı.

    (…) İbn Ömer on meseleden sorulsa, dokuzuna sükût eder de ancak birine cevap verirdi. İbn Abbas (r.a.) dokuzuna cevap verir, yalnız birinde sükût ederdi. Fakihlerin “Bilmem” dedikleri, “Bilirim” dediklerinden çok fazla idi. Süfyan-ı Sevrî, Malik b. Enes, Ahmed b. Hanbel, Fudayl b. İyaz, Bişr b. Haris bunlardandır. Abdurrahman b. Ebu Leylâ diyor ki: Bu mescitte (Medine Mescidi) Resul-i Ekrem’in ashabından 120 tanesine yetiştim. Hepsi de kendilerine bir mesele sorulduğunda veya bir fetva istendiğinde, bunu başkalarına havale eder ve cevap vermek istemezlerdi. Hatta, birine bir şey sorulduğunda, onu diğerine havale eder, havaleden havaleye tekrar kendine gelirdi, kimse cevap vermek istemezdi. (…)

    Bir de şimdiki âlimlere bak da, işlerin nasıl tamamen tersine döndüğünü gör. Çünkü, şimdi kaçınılması gereken aranıyor, aranması gerekenden kaçınılıyor.” (İhyau Ulumiddin, c.1, s. 177-180)

    “Şüphesiz Allah Tealâ, ilmi insanlara ihsan ettikten sonra (hafızalardan) zorla söküp almaz. Lâkin insanlardan ilmi, bilgileriyle beraber âlimlerin ruhlarını kabzetmek suretiyle alır. Artık geride birtakım cahil insanlar kalır. Onlara halk tarafından dinî sorular sorulur, onlar da şahsî reyleri ve arzuları ile cevap verirler ve böylece hem halkı dalâlete sürüklerler, hem de kendileri saparlar.” (İbn Mace, İ’tisam, 3/22)

    İbn Ömer (r.a.) demiştir ki: “Resulullah’ın: “‘Ben âlimim’ diyen, cahildir.” dediğini kesin olarak biliyorum.” (Munzirî, Tergîb ve Terhîb, 1/191. Hadisi, Taberânî rivayet etmiştir.)

  10. HİLAFET HAZRET-İ ALİ’NİN HAKKIYDI
    Şu makamda bir mühim sual vardır ki, denilir ki: Hazret-i Ali, o derece hilâfete liyakati olduğu ve Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma karabeti ve harikulâde cesaret ve ilmiyle beraber, neden hilâfette tekaddüm ettirilmedi Ve neden onun hilâfeti zamanında İslâm çok keşmekeşe mazhar oldu
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Elcevap: Âl-i Beytten bir kutb-u âzam demiş ki: “Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, Hazret-i Ali’nin (r.a.) hilâfetini arzu etmiş. Fakat gaipten ona bildirilmiş ki, murad-ı İlâhî başkadır. O da arzusunu bırakıp murad-ı İlâhîye tâbi olmuş.” (…)Hem Hazret-i Ali’nin hilâfetinin teahhur etmesinin bir sırrı da şudur ki:” (Mektubat, s. 91)

    “Eğer denilse: “Neden hilâfet-i İslâmiye Âl-i Beyt-i Nebevîde takarrur etmedi? Halbuki en ziyâde lâyık ve müstehak onlardı.”

    Elcevap: Saltanat-ı dünyeviye aldatıcıdır. Âl-i Beyt ise, hakaik-i İslâmiyeyi ve ahkâm-ı Kur’âniyeyi muhafazaya memur idiler.” (Mektubat, s. 92)

    Gördüğünüz gibi Said Nursi, hilafetin aslında hazret-i Ali’ye ve onun ailesine ait olduğunu ama, Hz. Ali’nin hilafetinin ertelenmesinin sebebleri vardı. Ve Ehl-i Beyt hakkettiği halde, onların halife olmadığı çünkü hilafetin yalancı dünya saltanatı olduğu ve Kur’an’ı muhafazaya memur oldukları için hilafete geçmemişler. Said Nursi’nin şu sözlerinin Şia söylemlerinden hiçbir farkı olmadığını görüyoruz.

  11. BİRİNCİ ŞUA’DA ŞOK EDEN İFADELER
    Aslında Said Nursi’nin risaleleri içerisinde en dikkate şayan olan Birinci Şua’dır ve akıl-nakil terazisini kurabilmiş ve izan sahibi bir kimse, sadece bu bölüme bakarak risalelerin batıl olduğuna karar verebilir. Zira, Birinci Şua’da Said Nursi otüz üç tane ayet-i kerimeyi, Allah’ın kendisini, risalelerini, doğumunu, mektebe başlama senesini, cezaevine girişini vb. müjdelemek ve bildirmek için gönderdiğini söyler. İşte bu vahim olaya inanmayanlar için Birinci Şua’dan pasajlar verelim. Said Nursi, Birinci Şua’yı neden yazdığını şöyle açıklıyor:
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    “İkinci sual: Şiddetle ve âmirâne denildi ki: “Sen Risale-i Nur’un makbuliyetine dair Hazret-i Ali (r.a.) ve Gavs-ı Âzam (r.a.) gibi zâtların kasidelerinden şahitler gösteriyorsun. Halbuki, asıl söz sahibi Kur’ân’dır. Risale-i Nur, Kur’ân’ın hakikî bir tefsiri ve hakikatinin bir tercümanı ve meselelerinin burhanıdır. Kur’ân ise, sair kelâmlar gibi kışırlı, kemikli ve şuuru hususî ve cüz’î değildir. Belki Kur’ân, umum işârâtıyla ve eczasıyla ayn-ı şuurdur, kışırsızdır; fuzulî, lüzumsuz maddeleri yoktur. Âlem-i gaybın tercümanıdır. Sözler hakkında söz onundur. Görelim o ne diyor?” (Şualar, s. 536)

    Yani Said Nursi’ye sormuşlar, “Risale-i Nur’u Hz. Ali ve Abdülkadir Geylani hazretleri müjdeliyor ama Kur’an’dan bir haber yok mu?” Buradaki algı yönetiminin farkına varanlar, Said Nursi’nin nasıl ön kabule zorladığını göreceklerdir. Asıl mesele bundan sonrası. Said Nursi başlıyor ayetleri sıralamaya ve her birinin kendine işaret yönlerini açıklamaya.

    “BİRİNCİSİ Sûre-i Nur’dan Âyetü’n-Nur’dur ki, Risale-i Nur’un Resâilü’n-Nur ve Risalei’n-Nur ve Risaletü’n-Nur namlarıyla sebeb-i tesmiyesinin on altı sebebinden bir sebep olduğundan, birinci olarak onu beyan etmek gerektir. (…) ayetin Makam-ı cifrîsi dokuz yüz doksan sekiz (998) olarak, aynen Risaletü’n-Nur—şeddeli ن , iki ن sayılmak cihetiyle—tam tamına tevafukla ona işaret eder.” (Şualar, s. 538)

    “مُبَارَكَةٍ شَجَرَةٍ مِنْ (…)deki tenvin ن sayılmak cihetiyle bin üç yüz on bir (1311) eder ki, o tarihte Resâili’n-Nur Müellifi Risaletü’n-Nur’un mübarek şecere-i kudsiyesi olan Kur’ân’ın basamakları olan ulûm-u Arabiyeyi tedrise başladığı aynı tarihe tam tamına tevafuk ederek remzen bakar. İşte bu kadar mânidar ve müteaddit tevâfukat-ı Kur’âniyenin ittifakı yalnız bir emâre, bir işaret değil, belki kuvvetli bir delâlettir. Belki elektrikle beraber Resâili’n-Nur’a münasebet-i mâneviyesiyle bir tasrihtir. Bu âyetin münasebet-i mâneviyesinin letafetlerinden bir letafeti şudur ki: İhbar-ı gayb nev’inden mu’cizâne hem elektriğe, hem Risalei’n-Nur’a işaret ettiği gibi, ikisinin zuhurlarına ve zaman-ı zuhurlarından sonraki tekemmül zamanlarına ve hilâf-ı âdet vaziyetlerini çok güzel gösteriyor.” (Şualar, s. 540)

    Gördüğünüz gibi, burada ayet –haşa- Said Nursi’nin Arabi ilimlere tahsiline işaret etmiş. Bu nasıl bir anlayıştır.

    “Hem mesela يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِۤىءُ وَلَوْلَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ cümlesi, mânâ-yı remziyle diyor ki: “On üçüncü ve on dördüncü asırda semâvî lâmbalar ateşsiz yanarlar, ateş dokunmadan parlarlar. Onun zamanı yakındır.” Yani, bin iki yüz seksen (1280) tarihine yakındır. İşte, bu cümle ile nasılki elektriğin hilâf-ı âdet keyfiyetini ve geleceğini remzen beyan eder. Aynen öyle de, mânevî bir elektrik olan Resâili’n-Nur dahi gayet yüksek ve derin bir ilim olduğu halde, külfet-i tahsile ve derse çalışmaya ve başka üstadlardan taallüm edilmeye ve müderrisînin ağzından iktibas olmaya muhtaç olmadan, herkes derecesine göre o ulûm-u âliyeyi, meşakkat ateşine lüzum kalmadan anlayabilir, kendi kendine istifade eder, muhakkik bir âlim olabilir. Hem işaret eder ki, Resâili’n-Nur Müellifi dahi ateşsiz yanar, tahsil için külfet ve ders meşakkatine muhtaç olmadan kendi kendine nurlanır, âlim olur.” (Şualar, s. 541)

    Yukarıda ebced ile kendi yazdığı Risalelerin ayetle müjdelendiğini söylediği yetmezmiş gibi bir de altı çizili yer de kendisine nasıl pay çıkardığı akıllara zarar bir durumdur.

    “Şöyle ki يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِۤىءُ nun makamı, bin ikiyüz yetmişdokuz olup وَلَوْلَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ kısmı ise, iki tenvin, iki nun sayılmak cihetiyle 1284 ederek, hem elektriğin taammümünün kurbiyetini, hem Resâili’n-Nur’un yakınlığını, hem on dört sene sonra müellifinin velâdetini يَكَادُ kelime-i kudsiyesiyle mânen işaret ettiği gibi, cifirle de tam tamına aynı tarihe tevafukla işaret eder” (Şualar, s. 541)

    Said Nursi, ayetin kendisinin doğumuna işaret ettiğini söylüyor.

    “Sure-i Hud’da فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَسَعِيدٌ ilâ âhirihi âyetinin iki kuvvetli işaret veren sahifesinin mukàbilindeki gayet meşhur bir âyetidir. Makam-ı cifrîsi bin üç yüz üç (1303) ederek, hem Sûre-i Şûrâ’nın ikinci sahifesinde وَاسْتَقِمْ كَمَۤا اُمِرْتَ ise, bin üç yüz dokuz (1309) ederek o tarihte umum muhatapları içinde birisine, hususan Kur’ân hesabına iltifat edip istikametle emreder ki, birinci tarih ise, Resâili’n-Nur Müellifinin Risale-i Nur’u netice veren ulûmun tahsiline başladığı tarihtir. Ve ikinci âyetin tarihi ise, o müellifin harika bir surette, pek az bir zamanda ilimce tekemmül etmesi, tahsilden tedrise başladığı ve üç ayda ve bir kış içinde, on beş senede medresece okunan yüz kitaptan ziyade okuduğu ve o zamanın o muhitte en meşhur ulemasının yanında, o üç ayın mahsulü on beş senesinin mahsulü kadar netice verdiği çok mükerrer imtihanlarla ve hangi ilimden olursa olsun sorulan her suale karşı cevab-ı savab vermekle isbat ettiği aynı tarihe tam tamına tevafukla remzen Risale-i Nur’un istikametine bir işarettir.” (Birinci Şua, s. 542)

    Burada yine gördüğünüz gibi ayetler, Said-i Nursi’nin eğitime başladığı tarihe işaret ediyor.

    “Eğer لَنَهْدِيَنَّهُمْ deki şeddeli ن , bir ن sayılsa bin iki yüz doksan dört (1294) eder ki, Risaletü’n-Nur Müellifinin besmele-i hayatıdır ve tarih-i velâdetinin birinci senesidir. Eğer şeddeli ل , iki ل ve ن bir sayılsa, o vakit bin üç yüz yirmi dört (1324)’te Hürriyetin ilânı hengâmında mücahede-i mâneviye ile tezahür eden Risalei’n-Nur Müellifinin görünmesi tarihidir.” (Şualar, s. 543)

    Said Nursi burada Meşrutiyetin ilanının ve kendi doğumunun tekrar ayetler tarafından tebşir edildiğini söylüyor. Şimdi yazacağımız ayetin Fatiha Suresini anlattığı bilinirken, Said Nursi, bu ayetin Fatiha Suresinin yanında Risale-i Nur’a da işaret ettiğini söyler.

    “ىلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَانِوَ âyetidir. Şu cümle Kur’ân-ı Azîmüşşanı ve Fâtiha Sûresini müsennâ senâsıyla ifade ettiği gibi, Kur’ân’ın müsennâ vasfına lâyık bir burhanı ve altı erkân-ı imaniye ile beraber hakikat-i İslâmiyet olan yedi esası, Kur’ân’ın seb’a-i meşhuresini parlak bir surette ispat eden ve سَبْعًا مِنَ الْمَثَانِى nuruna mazhar bir âyinesi olan Risalei’n-Nur’a cifirce dahi işaret eder. Çünkü (…) makam-ı ebcedîsi bin üç yüz otuz beş (1335) adediyle Risalei’n-Nur’un fâtihası olan İşarâtü’l-İ’caz tefsirinin Fâtiha Sûresiyle el-Bakara Sûresinin başına ait kısmı basmakla intişar tarihi olan bin üç yüz otuz beş (1335) veya altı (6)’ya tevafukla remzî bir perdeden ona baktığına bir emaredir.” (Şualar, s. 544)

    “اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِى بِهِ فِى النَّاسِ dir. Bu âyetin remzi lâtiftir. Çünkü hem kuvvetli münasebet-i mâneviye ile, hem cifirle efrad-ı kesiresi içinde hususî bir surette Risalei’n-Nur ve Müellifine bakıyor. Şöyle ki: مَيْتًا kelimesi tenvin, ن sayılmak cihetiyle beş yüz (500) ederek “Saidü’n-Nursî” adedi olan 500’e tevafukla, işaret ediyor ki, “Saidü’n-Nursî dahi meyyit hükmünde idi. Risaletü’n-Nur ile ihyâ edildi, onunla hayat buldu.

    “(…)e tenvin, ن ; ve şeddeli ن iki ن , ve بِهِ de telâffuz edilen ى sayılmak cihetiyle bin iki yüz doksan dört (1294) eder ki, velâdetinin ve hayatının birinci senesidir. Demek bu cümle ile hayat-ı maddiyesine, evvelki cümle ile de hayat-ı mâneviyesine işaret eder.” (Şualar, s. 544)

    “İkinci emâre: Birinci âyet, bin üç yüz yirmi iki (1322) ederek makam-ı ebcedî ile Risalei’n-Nur Müellifinin doğrudan doğruya ulûm-u âliyeden ( اٰلِيَه ) başını kaldırıp hikmet-i Kur’âniyeye müteveccih olarak hâdimü’l-Kur’ân vaziyetini aldığı tarihtir ki, bir sene sonra İstanbul’a gitmiş, mânevî mücahedesine başlamış.

    İkinci âyet ise, makam-ı cifrîsi bin üç yüz iki (1302) ederek Risale-i Nur Müellifinin Kur’ân dersini aldığı tarihe tam tamına tevafukla remzen Kur’ân’ın bâhir bir burhanı olan Resâili’n-Nur’a bakar.” (Şualar, s. 550)

    Kur’an-ı Kerim’in –haşa ve kella- başka bir maksad ve gayesi yok da, Said Nursi’nin hayatının evrelerine işaret etmek için mi nazil olduğu sorusunu Nur cemaati mensuplarına sormak icap eder.

    “Dördüncü nokta: İşte bu risalede mezkûr otuz üç âyet-i meşhurenin bil’ittifak, tekellüfsüz, mânâca ve cifirce Resâili’n-Nur’un başına parmak basmaları ve başta Âyetü’n-Nur on parmakla ona işaret etmesi, eskiden beri ulema ortasında ve edipler mâbeyninde meşhur bir düstur ve hakikatli bir medâr-ı istihracat ve hattâ hususî tarihlerde ve mezar taşlarında ediplerin istimal ettikleri mâruf bir kanun-u ilmî iledir. (…) Kur’ân’ın bu kadar âyât-ı meşhuresi icmâ ile ve ittifakla Risalei’n-Nur’a işaret ve tevafukları, sarahat derecesinde onun makbuliyetine bir şehadettir. Ve hak olduğuna bir imzadır ve şakirtlerine bir beşarettir. (…)

    Beşinci nokta: Bu hesab-ı ebcedî, makbul ve umumî bir düstur-u ilmî ve bir kanun-u edebî olduğuna deliller pek çoktur.” (Şualar, s. 559)

    Said Nursi, kendi yaptığı hesaplar sonucu Risalelerin Kur’an tarafından müjdelendiğini söyler ve bunu insanlara kabul ettirmek için ebcedin bir genel bir ilim usulu olduğunu söyler. İşte bu iftiradır. Zira dini ilimlerin usulleri ortadadır ve hiçbir alim, ebcedi ilmin yollarından bir yol olarak görmez. Tasavvufta kullanılmışsa bile, kullanılan kitaplara bakın asla bunu ilmi veya egoist bir iddia için olduğunu söylemezler.

    “(…) Risale-i Nur’u efradı içine hususî bir iltifatla dahil edip lisan-ı Kur’ân olan Arabî olmayarak Türkçe olmasını takdir ediyor.” (Şualar, s. 571)

    Said Nursi’ye göre, ayet Risalelerin Türkçe yazılmasını işaret etmiş. Birinci Şua dediğimiz bölümün tamamı böyledir ve buraya tamamını alma imkanımız olmadığı için, okuyucularımızın o bölüme bakmalarını hassaten tavsiye ederiz.

  12. CEVŞEN’İN KAYNAĞI NEDİR?
    Cevşen’in içeriğine girmeden evvel, cevşen kelimesi Farsça ‘zırh’ manasına gelir. Efendimiz (s.a.v.)’e vahyen gelmiş kendisi Arapça olan metnin, isminin Farsça olma durumu da düşündürücüdür. Zira Hz. Resulullah (s.a.v.)’a ait olduğunu söyleyen Said-i Nursî, bu isnadına da hiçbir hadis kaynağından delil getirememiştir. Biz söyleyelim bu Cevşen’in kaynağını: ŞİA. Evet, Said-i Nursî, Cevşen’i Şia kaynaklarından almıştır. Bunu Fethullah Gülen hem açıklıyor hem de mazeret beyanında bulunuyor:
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    “Daha çok Şiî kaynaklardan gelmiş olması, Ehl-i Sünnet’in Cevşen’e karşı soğuk davranmasına sebep olmuştur. (…) Sünnî kaynaklar Cevşen’e yer vermezler. Sadece Hâkim’in Müstedrek’inde Cevşen’den birkaç fıkrayı görebiliriz. Onun dışındaki eserlerde ben şimdiye kadar, Cevşen’e ait ibare ve ifadelerin birkaçının bile nakledildiğini görmedim. Ancak bu tamamen senede ait bir hususiyete dayanılarak alınmış müşterek tavrın tezahüründen başka bir şey değildir ve Cevşen’in değerine menfî yönde etki edecek bir ağırlığı da yoktur. Nitekim Buharî ve Müslim’in rivayet ettiği pek çok hadis var ki; aynı hadisleri çok küçük farklarla, hatta bazen aynı şekilde Küleynî’nin el-Kâfî’sinde yer almaktadır. Ne var ki Ehli Sünnet alimleri Küleynî’den tek bir nakilde dahi bulunmamışlardır. Halbuki onda yer alan hadisler, Buharî ve Müslim’de de yer aldıklarına göre hem senet, hem de lafız itibariyle cerhi söz konusu olmayan hadislerdir. Ancak, el-Kâfî’de yer alan hadisleri daha çok Şiî imamlar nakletmişler ve bu sebeple de Sünnîlerce, daha işin başında endişeyle karşılanmışlardır. Cevşen için de aynı durum söz konusu olmuştur. (…)” ( M. Fethullah Gülen, Prizma I, s. 119-120, Nil Yayınları, İzmir 2002)

    Gülen’e göre; Ehl-i Sünnet hadis uleması, Şiilerin uyduruk kitaplarında mevcut olan Cevşeni tasdik etmeyip kabul etmedikleri için suçludur. Çünkü Risale-i Nur’da geçen bir dua asla inkâr edilemez. Hatta uydurukça ve Şia mesnetli olsa dahi.  Şia kaynaklarına göre Cevşen-i Kebir, alem yaratılmazdan 50 bin sene evvel Arş’a yazılmıştır. Şii muhaddisler,  Musa el-Kazımdan itibaren imamlar yoluyla Hz. Peygamber (s.a.v.) nispet edilmiş bir hadis olarak rivayet ediliyor.  Şimdi cevabını evvelden vermiş olduğumuz Cevşen’e dair Risale-i Nur’dan parçalar takdim ediyoruz:

    “Kur’ân’dan ve münâcât-ı Nebeviye olan Cevşenü’l-Kebîrden aldığım bu dersimi, bir ibadet-i tefekküriye olarak Rabb-ı Rahîmimin dergâhına arz etmekte kusur etmişsem, kusurumun affı için Kur’ân’ı ve Cevşenü’l-Kebîri şefaatçi ederek rahmetinden affımı niyaz ediyorum.” (Şualar, s.48)

    Her zamanki gibi Said-i nursi, kendi düşüncelerini Peygamber Efendimize söyletme çabasında olduğu için buradada Cevşen’in Peygamber Efendimizin münacatı olduğunu söylüyor.

    “Hem binler dua ve münâcâtlarından Cevşenü’l-Kebîr ile, öyle bir marifet-i Rabbâniye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki, o zamandan beri gelen ehl-i mârifet ve ehl-i velâyet, telâhuk-u efkârla beraber, ne o mertebe-i marifete ve ne de o derece-i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki, duada dahi onun misli yoktur. Risale-i Münâcâtın başında Cevşenü’l-Kebîr’in doksan dokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir meâlinin beyan edildiği yere bakan adam, “Cevşen’in dahi misli yoktur” diyecek.” (Şualar, s. 110)

    “Yani, bin bir esmâ-i İlâhiyeye sarîhan ve işareten bakan ve bir cihette Kur’ân’dan çıkan bir harika münâcât olan ve mârifetullahta terakki eden bütün âriflerin münâcâtlarının fevkinde bulunan ve bir gazvede: “Zırhı çıkar, onun yerine bu Cevşen’i oku” diye Cebrail vahy getiren Cevşenü’l Kebîr Münâcâtı içindeki hakikatler ve tam tamına Rabbine karşı tavsifler, Muhammed’in (a.s.m.) risaletine ve hakkaniyetine şehadet ettiği gibi; Kur’ân’dan tereşşuh eden ve bir cihette Cevşen’den feyiz alan ve tevellüd eden Resâili’n-Nuriye…” (Şualar, s. 484)

    Görüldüğü gibi, Said-i Nursi, Cevşen’i sanki ümmet-i Muhammed’in zaten kabul ettiği bir dua ve Peygamber Efendimizin münacatı gibi göstererek kaynağının sorulmasını ve bu duanın sorgulanmasına mani olmaya çalışmıştır.

    Halbuki, bu Cevşen duasına hadis koleksiyonlarında rastlamıyoruz. Zaten Fethullah Gülen’in de itiraf ettiği gibi Ehl-i Sünnet kaynaklarda değil, Şia kaynaklarda vardır bu. Ehl-i Sünnet kaynaklarının hiçbirinde olmadığı, sadece birincil konumdaki kaynaklarda değil, ikincil konumdaki kaynaklarda bile aslının olmadığı ortaya çıkıyor.

    Şii alim Şeyh Abbas El Kummi’nin bildirdiğine göre bu dua Uhut savaşı sırasında savaşın kızıştığı bir anda Hz. Cebrail tarafından Resul-i Ekreme “büyük kalkan” manasında bir mükafat olarak verilmiştir.

    Said-i Nursi, Cevşene; hem vahiy diyor hem mütevatir diyor. Peki siyerin şehadetiyle, Hz. Peygamberin yeme, içme ve yatma gibi en ince mahremine kadar hiçbir halini ihmal etmeyen, gözden kaçırmayan, onu tespit eden, kaydeden, ezberleyen sahabiler nasıl oluyor da böylesi “emsalsiz” bir münacatı göremiyorlar, duymuyorlar ve bilemiyorlar bu mümkün mü? Kur’an’ın senasına mazhar olan Ashab-ı Güzinin böylesine azim bir meselede gaflete düşmüş olabileceğine ihtimal verebilir mi?

    Diyelim ki –haşa- bu olabilir, onların gözünden kaçmış, insanlık hali görememişler, ikinci nesil olan tabiin neslinde başta Hasan-ı Basri olmak üzere hiç kimsenin cevşen adında bir dua okuduğu varit olmamış. Ebu Hanife göremedi, Şafii göremedi, Malik göremedi, Hanbel göremedi, Buhari göremedi, Müslim göremedi, Tirmizi göremedi, Nesai göremedi, Beyhaki göremedi, Suyuti göremedi, Acluni göremedi Abdulkadir-i Geylani göremedi, Şah-ı Nakşibend göremedi, İbrahim Bin Ethem göremedi. Peki başta sahabelerin yüzde doksan beşi olmak üzere, görmemiş olması böyle bir duanın olmadığı anlamına mı gelir şeklinde bir itiraz gelebilir. O zaman bu din bize kimin eliyle geldi, Kuranı, Sünneti bize aktaranlar, ulaştıranlar kimler? Halbuki Peygamber Efendimiz “ümmetim dalalet üzerine ittifak etmez” diye güvence veriyordu bize.

  13. RİSALE-İ NUR’DA İSEVİLİK VE DİNLERARASI DİYALOĞUN KÖKENLERİ
    Said Nursi’nin risalelerde, Hristiyanlara önemli atıflarda bulunur, hatta aralarında “hakiki İsevilerin” bulunduğunu söyler ve dinlerarası diyaloğa kapı aralar. Bugün Fetö’nün dinlerarası diyalog söylemini nereden devşirdiğini öğrenmek isteyenler için Said Nursi’nin bu hususta söyledikleri önem arzetmektedir.
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Evvela Risale-i Nur’da İsevilik ile alakalı geçen yerlere bakalım ve sonra değerlendirmemizi yapalım.

    “21. Nasraniyet ya intıfâ veya ıstıfâ edip İslâmiyete karşı terk-i silâh edecektir. Nasraniyet birkaç defa yırtıldı, Protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmaya hazırlanıyor. Ya intıfâ bulup sönecek veya hakikî Nasraniyetin esasını câmi olan hakaik-i İslâmiyeyi karşısında görecek, teslim olacaktır. İşte bu sırr-ı azîme Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm işaret etmiştir ki, “Hazret-i İsâ nâzil olup gelecek, ümmetimden olacak, şeriatımla amel edecektir.” (İctimai Reçeteler II, s. 168; Mektubat, 446)

    “Hem Deccalın rejimine ve teşkil ettiği komitesine ve hükûmetine ait garip halleri ve dehşetli icraatı, onun şahsıyla münasebettar rivayet edilmesi cihetiyle mânâsı gizlenmiş. Meselâ, “O kadar kuvvetlidir ve devam eder; yalnız Hazret-i İsâ (a.s.) onu öldürebilir, başka çare olamaz”2 rivayet edilmiş. Yani, onun mesleğini ve yırtıcı rejimini bozacak, öldürecek, ancak semâvî ve ulvî hâlis bir din İsevîlerde zuhur edecek ve hakikat-i Kur’âniyeye iktida ve ittihad eden bu İsevî dinidir ki, Hazret-i İsâ aleyhisselâmın nüzulüyle o dinsiz meslek mahvolur, ölür. Yoksa onun şahsı bir mikrop, bir nezle ile öldürülebilir.” (Siracu’n-Nur, s. 234; Şualar, s. 448)

    “Âhirzamanda Hazret-i İsâ aleyhisselâm gelecek, şeriat-ı Muhammediye (a.s.m.) ile amel edecek”1 meâlindeki hadîsin sırrı şudur ki: Âhirzamanda, felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı ulûhiyete karşı, İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılâp edeceği bir sırada, nasıl ki İsevîlik şahs-ı mânevîsi, vahy-i semâvî kılıcıyla o müthiş dinsizliğin şahs-ı mânevîsini öldürür. Öyle de, Hazret-i İsâ aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı mânevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı mânevîsini temsil eden Deccalı öldürür; yani, inkâr-ı ulûhiyet fikrini öldürecek.” (Mektubat, s. 6)

    Âhirzamanda, dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulacak: Birisi: Nifak perdesi altında risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) inkâr edecek, Süfyan namında müthiş bir şahıs, ehl-i nifakın başına geçecek, şeriat-ı İslâmiyenin tahribine çalışacaktır. Ona karşı, Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nuranîsine bağlanan ehl-i velâyet ve ehl-i kemâlin başına geçecek, Âl-i Beytten Muhammed Mehdi isminde bir zât-ı nuranî, o Süfyanın şahs-ı mânevîsi olan cereyan-ı münafıkaneyi öldürüp dağıtacaktır.

    İkinci cereyan ise: Tabiiyyun, maddiyyun felsefesinden tevellüt eden bir cereyan-ı Nemrudâne, gittikçe âhirzamanda felsefe-i maddiye vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, Ulûhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir. Nasıl bir padişahı tanımayan ve ordudaki zâbitan ve efrad onun askerleri olduğunu kabul etmeyen vahşî bir adam, herkese, her askere bir nevi padişahlık ve bir gûnâ hâkimiyet verir. Öyle de, Allah’ı inkâr eden o cereyan efradları, birer ispritizma ve manyetizmanın hâdisâtı nev’inden müthiş harikalara mazhar olan Deccal ise, daha ileri gidip, cebbârâne surî hükûmetini bir nevi rububiyet tasavvur edip ulûhiyetini ilân eder. Bir sineğe mağlûp olan ve bir sineğin kanadını bile icad edemeyen âciz bir insanın ulûhiyet dâvâ etmesi ne derece ahmakçasına bir maskaralık olduğu malûmdur.

    İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsâ aleyhisselâmın şahsiyet-i mâneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlâhiyenin semâsından nüzul edecek, halihazır Hıristiyanlık dini o hakikate karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek, mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâp edecektir. Ve Kur’ân’a iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı mânevîsi tâbi ve İslâmiyet metbû makamında kalacak, din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlûp olan İsevîlik ve İslâmiyet, ittihad neticesinde dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken, âlem-i semâvâtta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsâ aleyhisselâm, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık, bir Kadîr-i Külli Şeyin vaadine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır. Madem Kadîr-i Külli Şey vaad etmiş, elbette yapacaktır.” (Mektubat, s. 50-51)

    “Hem âlem-i insaniyette inkâr-ı ulûhiyet niyetiyle medeniyet ve mukaddesât-ı beşeriyeyi zîrüzeber eden Deccal komitesini, Hazret-i İsâ aleyhisselâmın din-i hakikîsini İslâmiyetin hakikatiyle birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedakâr bir İsevî cemaati namı altında ve “Müslüman İsevîleri” ünvanına lâyık bir cemiyet, o Deccal komitesini, Hazret-i İsâ aleyhisselâmın riyaseti altında öldürecek ve dağıtacak, beşeri inkâr-ı ulûhiyetten kurtaracak.” (Mektubat, s. 417)

    “Ahirzamanda dinsizlik cereyanına karşı mukabele etmek, ancak İsevi’nin hakiki dini, Hakikat-ı Kur’an’la ittihad ederek; Kur’an ise esas ve imam olup, İsevi dini ona tabi olacağına işareten bir rivayette var ki; “İsa gelir, namazda Mehdi’ye iktida eder.” Eğer o kısım ulemaların fikri gibi olsa, o halde İsevilik esas ve imam olması lazım geliyor.” (Müdafalar, s. 131)

    “Hem Salâhaddin’in, Asâ-yı Mûsâ’yı Amerikalıya vermesi münasebetiyle deriz:

    Misyonerler ve Hıristiyan ruhanîleri, hem Nurcular, çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü, herhalde şimal cereyanı, İslâm ve İsevî dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslâm ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak. Tabaka-i avâma müsaadekâr ve vücub-u zekât ve hurmet-i riba ile, burjuvaları avâmın yardımına dâvet etmesi ve zulümden çekmesi cihetinde Müslümanları aldatıp, onlara bir imtiyaz verip, bir kısmını kendi tarafına çekebilir. Her neyse, bu defa sizin hatırınız için kaidemi bozdum, dünyaya baktım.” (Emirdağ Lahikası I-II, s. 150)

    “Şimdi ehl-i iman, değil Müslüman kardeşleriyle, belki Hıristiyanın dindar ruhânîleriyle ittifak etmek ve medar-ı ihtilâf meseleleri nazara almamak, nizâ etmemek gerektir. Çünkü küfr-ü mutlak hücum ediyor.” (Emirdağ Lahikası I-II, s. 194)

    “Lillâhilhamd, Risale-i Nur, âlî beyanatıyla ruhlarımızı teskin ediyor, hakikî dersleriyle kalblerimizi tatmin ediyor. İşte, bu günde meydana çıkan bu dehşetli cereyanı, ancak ve ancak Hıristiyanlık âleminin Müslümanlıkla ittihadı, yani İncil, Kur’ân ile ittihad ederek ve Kur’ân’a tâbi olması neticesi elde edilecek semâvî bir kuvvetle mağlûp edileceği iş’ar buyuruluyor ki, Hazret-i İsa Aleyhisselâmın da vürûduna intizar etmek zamanının geldiğini mânâ-yı işârî ile ihtar ediyor. Mesmuata göre, bugünkü Amerika, aktâr-ı âleme tetkikat için gönderdiği dört heyetten birisini, bugünkü beşeriyetin saadetini temin edecek sâlim bir din taharrisine memur etmiştir. Bu ise, müceddidliğini mahkeme lisanıyla her tarafa ilân eden Risale-i Nur, bu muztarip, perişan beşeriyetin en büyük bir saadeti olacağına imanımız pek kuvvetlidir.” (Emirdağ Lahikası I-II, s. 62)

    Gördüğünüz gibi Said Nursi, burada okuyucularına devamlı olarak, Hıristiyanların içerisinde bir grubun olduğunu ve bunların hakiki isevi olduğunu söylüyor. Bu hakiki İsevilerin dinlerini tahriften temizleyerek asli hale getireceklerini ve böylece İslam ile omuz omuza vererek küfr-ü mutlak olan dinsizliğe karşı mücadele vereceğini söylüyor.

    Hatta küfrün ikiye ayrılacağını, birinci kısmın Peygamber Efendimizin (s.a.v.) risaletini inkar edeceğini, ikinci kısmın ise Allah’ı inkar edeceğini söylüyor.

    Tuhaf ve korkunç olanın ise; Said Nursi’nin Peygamber Efendimizi inkar edenlere karşı Müslümanların mücadelesinin yeterli olacağını ama ikinci kısım olan Allah’ı inkar edenlere karşı yetersiz olacağını söylemesidir. Bu yetersizlik sebebiyle biz “gerçek İseviler” ile omuz omuza verecekmişiz ve Allah’ın varlığını kabul edecekmişiz.

    Ve ahirzamanda, Hazret-i İsa tekrar nüzul ettiği zaman İseviliği canlandıracakmış. Cenab-ı Hakk, Peygamber Efendimiz ve Hz. İsa Aleyhisselam; Said-i Nursi’nin bu bühtanlarından elbette Müberra ve münezzehtirler.

    Gördüğünüz gibi, Said-i Nursi Hıristiyanları kafir olarak görmüyor. Halbuki Kur’an’da Cenab-ı Hakk şöyle buyuruyor:

    “Keza, ‘biz Hristiyanız’ diyenlerden de söz almıştık. Onlar da kendilerine hatırlatılan şeylerin çoğunu unutmuşlardı. Biz de, onların arasına kıyamete kadar sürecek kin ve düşmanlığı soktuk. Allah (kıyamet günü), ne yapmış olduklarını onlara elbette haber verecektir. Ey kitap ehli! Kitaptan gizlemiş olduğunuz şeylerin çoğunu size açıklayan, çoğundan da vazgeçen Peygamberimiz size gelmiştir. Ayrıca size, Allah’tan bir nur ve apaçık bir Kitap da gelmiştir.” (Maide Suresi, 14-15)

    Kur’an-ı Kerim’de hıristiyanların küfre girdiklerine dair birçok ayet vardır. Said Nursi, şimdi derse “efendim, biz küfre girmiş olanlarından değil hakiki İsevilerden bahsediyoruz” derse, biz de deriz ki; hakiki İseviler İslam ile ‘amasız’ müşerref olan Hıristiyanlardır. Tıpkı Adiy İbn Hatem (r.a.) gibi.

    “Allah katında din, İslâm’dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf aralarındaki aşırılıktan ötürü, ayrılığa düştüler. Allah’ın ayetlerini inkâr eden bilsin ki, Allah hesabı çabuk görendir. Seninle tartışmaya girişirlerse, de ki: ‘Ben de kendimi Allah’a teslim ettim, bana uyanlar da.’ Kendilerine kitap verilenlere ve ümmîlere de ki: ‘Siz de islâm oldunuz mu?’ Eğer islâm olurlarsa doğru yolu bulurlar. Yok eğer dönerlerse, sana düşen, yalnız duyurmaktır. Allah, kullarını hakkıyla görmektedir.” (Al-i İmran, 19-20)

    Tuhaf olanı Nurcuların ve diyalogcuların kendi iddialarını savunmak için yapıştıkları ayetin sonunda bile batıl görüşlerine reddiye vardır:

    “De ki: ‘Ey Kitap ehli! Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceğimiz, hiçbir şeyi ona ortak koşmayacağımız, Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi rabler edinmeyeceğimiz hususunda bizimle sizin aranızda müsavi olan bir kelimeye geliniz.’ Eğer yine de yüz çevirirlerse, deyin ki: ‘Şahit olun, biz muhakkak ki Müslümanız’” (Al-i İmran, 64)

    Gördüğünüz gibi, Cenab-ı Hakk, Hıristiyanları müşrik saymıştır. Fahreddin Razi de, tefsirinde Hıristiyanların Müşrik Sayılma Sebeblerini şöyle maddelendirmiştir:

    Allah Tealâ bu ayette şu üç şeyi zikretmiştir: 1- “Allah’tan başkasına tapmayalım”; 2- “Ona hiçbir şeyi eş tutmayalım”, 3- “Allah’ı bırakıp da, birbirimizi Rab edinmeyelim”.

    Allah Tealâ, özellikle bu üç şeyi zikretmiştir, çünkü Hristiyanlar bu üç işi bir arada yapıyorlardı. Onlar, Allah’tan başkasına, yani Mesih İsa (a.s.)’ya ibadet etmişler ve Allah’a onu eş tutmuşlardır. Bu böyledir, çünkü onlar, “Allah şu üç şeydir: baba, oğul ve Ruhu’l-Kudüs” demişler, böylece de kadim ve eşit üç varlığın mevcut olduğunu söylemişlerdir. Biz onların, üç kadim varlık olduğunu söylediklerini ifade ediyoruz, çünkü onlar şöyle demişlerdir: “Kelime” uknumu Mesih’in beşerîlik vasfına (nâsût); Ruhu’l-Kudüs uknumu da, Meryem’in beşerîlik vasfına (nâsût) bürünmüştür. Şayet bu iki uknum, müstakil iki zat olmasaydı, Baba’nın zatından ayrılıp İsa ve Meryem’in beşerîlik vasfına bürünmeleri caiz olmazdı. Onlar, müstakil üç ayrı zatın varlığını kabul etmekle, muhakkak ki müşrik olmuşlardır.

    Onların, Allah’ı bırakarak âlimlerini ve zahitlerini Rab edinmiş olduklarına şunlar da delâlet eder:

    Rab Edinmenin Manası Nedir?

    1. a) Onlar, helâl ve haram kılma konusunda âlimlerine ve zahitlerine itaat ediyorlardı.
    2. b) Onlar, âlimlerine secdeye kapanıyorlardı.
    3. c) Ebu Müslim şöyle demiştir: “Onların mezhebine göre riyazat ve mücahede konusunda kâmil olan herkeste, ona lâhût (ilâhîlik vasfı)un hulûl ettiğinin eseri görülür; böylece de o kimse, ölüleri diriltebilir. Körleri ve alacalı hastaları iyileştirebilir.” Onlar, böyle olan kimseye her ne kadar Rab demeseler bile, ne de olsa o kişi hakkında rububiyet manasının tahakkuk ettiğini kabul ediyorlardı.
    4. d) Onlar, günahlar konusunda âlimlerine itaat ediyorlardı. Rububiyetin manası da ancak budur.

    Bunun bir benzeri de, “Hevasını (ve hevesini) kendisine tanrı edinmiş kimseyi gördün mü?…” (Câsiye, 23) ayetidir. Böylece, Hristiyanların bu üç şeyi birden yaptıkları sabit olmuş olur. Bu üç şeyin batıl olduğu, akıl sahiplerince üzerinde ittifak edilmiş olan bir husus gibidir.” (Fahreddin-i Razi, Tefsir-i Kebir, c. 6, s. 381-382)

    Said Nursi, burada hem İslam’a hem Müslümanlara hem kaynaklara iftira atmaktadır. Zira, Cenab-ı Hakk, İslam’ı hak, gayrisini batıl ettiğine göre, İslam hak olmayan herşey ile tek başına mücadeleye kadirdir. Zira az aşağıda vereceğimiz hadislere göre zaten Deccal ve ordusu ile savaşacak olan ordu, Said Nursi’nin uydurduğu gibi hakiki İsevilerle ittifak eden Müslümanlar değil sadece Müslümanlardır. İslam’ın bu hususta kafir Hıristiyanların yardımına ihtiyacı yoktur. Ayrıca Said Nursi’nin ve takipçilerinin bilmesi lazım gelen şu ki: Tarihte Haçlı Seferlerini yapanlar, son yüzyılda en büyük Müslüman soykırımlarına imza atanlar (birkaç istisna hariç) hep nedense “sevgili müttefikimiz” ve “müttehidimiz” Hıristiyanlar olmuştur.

    Said Nursi, Hazret-i İsa’nın tekrar nüzulünü ise tamamen tağyir etmiş ve okuyucularını sanki, Hz. İsa, Hıristiyanlar içine inecekmiş ve Hıristiyanlıkta bazı düzeltmeler yaparak eski haline getirip “hakiki İseviler” oluşturarak onlarla beraber İslam’a yardım edecekleri zannına sürüklemiştir.

    Hazret-i İsa, Müslüman olarak nüzul edecek ve ayrıca ilk iptal ettiği şey Hıristiyanlık olacak ve Müslümanlardan oluşan ordu ile Deccal’e karşı savaşacaktır. Zira Hazret-i İsa bir peygamber olarak değil bir Müslüman olarak nüzul edecek. Zira İmam Nevevi, Hazret-i İsa’nın tekrar indikten sonra herkesi Müslüman olmaya zorlayacağını söylemektedir.

    “(…) Müslüman askerler nihayet Şam’a geldikleri zaman, harp için hazırlık yapıp saflarını düzeltirlerken namaza kamet yapılır. Hemen Meryem oğlu İsa (a.s.) iner ve peygamberlerinin Sünnetini alıp tâbi olmak için, o Müslüman cemaatının yanına gelir. İşte o sırada Allah’ın düşmanı olan Mesih Deccal, İsa’yı görünce tuzun suda erimesi gibi erir. Şayet, İsa onu terk edip bırakmış olsaydı, (Deccal) kendi kendine helâk oluncaya kadar eriyip gidecekti. Lâkin, Allah onu kendi eliyle öldürür de süngüsündeki kanını Müslümanlara gösterir.” (Müslim, Fiten, 10/35)

    “Arap yarımadasına gaza edeceksiniz. Allah, onu fethedecektir (onu size açıp fethine muvaffak kılacaktır). Sonra Fars’a (İran’a gaza edeceksiniz), Allah onu fethedecektir. Sonra Rum’a gaza edeceksiniz. Allah onu da fethedecektir. Sonra Deccal’la gaza edeceksiniz., Allah onu da fethedecektir.” (Müslim, Fiten, 9/34)

    İşin ilginç yanı; Said Nursî’nin Hristiyanlarla Müslümanların birleşeceği, komünizm ve dinsizliğin ancak bu şekilde mağlup edileceği şeklindeki kehaneti gerçekleşmeden komünizm tarih sahnesinden silinip gitmiştir.

    Bu hadislerde görüldüğü gibi Deccal ile savaşacak ordu İslam ordusudur ve hiç “hakiki veya gayr-i hakiki İsevilerden” bahsetmemektedir. Zaten İslam’da da böyle uydurma mefhumlar yoktur. Anlaşılan o ki, Said Nursi, Dinlerarası Diyaloğu başlatmak için Hıristiyanların gönlünü kazanmak istemiştir.

    “Ey iman edenler, Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin! Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden onları dost edinen de onlardandır. Şüphesiz Allah, zalim toplumu doğru yola iletmez.” (Maide Suresi, 51)

    “İslâm’dan başka bir din arayandan, (bu din) asla kabul edilmeyecektir. O, ahirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” (Al-i İmran, 85)

  14. FETRET MESELESİNİN İSTİSMARI
    Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber mânevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki: Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nispeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye mâsumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor. Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiç haberim yokken, Avrupa ve Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O mânevî ihtarın beyan ettiği taksimat bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    O musibet-i semavîden, zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehit hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı mâneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.

    On beşten yukarı olanlar, eğer mâsum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır. Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedî aleyhissalâtü vesselâma bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem âhirzamanda Hazret-i İsâ’nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan Hazret-i İsâ’ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumlarının, çektikleri felâket onlar hakkında bir nevi şehadettir denebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zaifler, müstebit büyük zalimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım, Cenab-ı Erhamürrâhîmine hadsiz şükrettim. Ve o elîm elemden ve şefkatten tesellî buldum.

    Eğer o felâketi gören zalimler ise ve beşerin perişaniyetini ihzar eden gaddarlar ve kendi menfaati için insan âlemine ateş veren hodgâm, alçak insî şeytanlar ise, tam müstehak ve tam adalet-i Rabbaniyedir.

    Eğer o felâketi çekenler mazlumların imdadına koşanlar ve istirahat-i beşeriye için ve esasat-ı diniyeyi ve mukaddesat-ı semaviyeyi ve hukuk-u insaniyeyi muhafaza için mücadele edenler ise, elbette o fedakârlığın mânevî ve uhrevî neticesi o kadar büyüktür, o musibeti onlar hakkında medâr-ı şeref yapar, sevdirir.” (Tarihçe-i Hayat, s. 325-326; Kastamonu Lahikası, s. 114-115)

    Said Nursî’nin “masumlar”dan kimleri kastettiği anlaşılmıyor. Eğer kastedilen kâfirlerin çocukları ise, bunların durumu hakkında ulema ihtilâf etmiştir. Bazı âlimler, o çocuklar için “ehl-i necat” demişler ve cennete gideceklerini söylemişlerdir. Ama asla şehitlikten bahseden olmamıştır. Çünkü birine ancak nasslarda belirlenen durumlar doğrultusunda “şehit” denebilir ki, bunlar için böyle bir şey asla varit değildir.

    Kâfirlerin çocuklarının babalarına tâbi olduğu ve haklarında tevakkuf edilip, “Yaşayacak olsalardı onların neler yapacaklarını Allah daha iyi bilir” şeklinde ifade edilen görüşteki âlimlere göre ise, onlara ehl-i necat bile denilmez, nerede kaldı ki şehit denilsin… Said Nursî’nin masumlardan kastı, herhangi bir durumdaki kâfirler ise, bu kelimenin onlar için kullanılması “şehadete ve şuhedaya” yapılan bir iftira ve zulümdür.

    Birincisi; burada mevzuu bahis olan çocuklar ister ehl-i necat olsun ister başka türlü olsun neticede kesinlikle şehit değildir. Bunu Said Nursi, hiçbir delile dayanmaksızın kendisi uydurmuştur.

    İkincisi, on beş yaş mevzusu nereden çıkmaktadır? İnsanın şer’an mükellef kılınışının sahih olması için -kendisi bizzat veya vasıta ile-, kendisine tevcih edilen mükellef kılış hitabını anlayıp, anladığını yerine getirecek kadar manasını tasavvur edecek kudrette bulunması şarttır.

    Said Nursî, zamanını âdeta “fetret devri” olarak görmektedir. Said Nursi bu yazıyı 2. Dünya Savaşı sırasında yazılmıştır. Savaş esnasında ölen Hristiyanların durumunu, kendince ele almaktadır. Said Nursî, Hristiyanlardan genel olarak bahsetmektedir.

    Nurcuların Said Nursi’nin bu iddiasını ispatlamak için Eş’ari akidesine ve hususan İmam Gazali’nin açıklamasına tutunduklarını biliyoruz ve o aydınlık mezhebi ve o mezhebin mensubu büyük imamı tenzih ediyoruz. Ve İmam Gazali hakkındaki ithama ve ona atfedilen kitaba bakınca, batıl ehlini tasdik edici değil tam tersine onları yalanlayıcı sözler buluyoruz:

    “(…) Kendilerine İslâm’ın daveti ulaşmayan kişiler üç kısımdır: 1) Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ismini hiç duymamış olanlar, 2) Hz. Peygamber’in ismini, sıfatlarını ve gösterdiği mucizeleri duymuş olanlar; bunlar İslâm memleketlerine komşu olan yerlerde veya Müslümanlar arasında yaşayan kimselerdir, kâfir ve mülhittirler, 3) Bu iki derece arasında bulunan gruptur. Hz. Peygamber’in ismini duymuşlarsa da vasıflarını ve hususiyetlerini duymamışlardır. Daha doğrusu Hz. Peygamber’i ta küçüklüklerinden beri “İsmi Muhammed olan yalancının ve dalaverecinin biri peygamberlik iddiasında bulunmuştur” şeklinde tanımışlardır. Kendilerine Resulullah bu şekilde tanıtılmıştır. Tıpkı, bizim çocuklarımızın “Adı el-Mükaffa olan yalancının biri Allah’ın kendisini peygamber olarak gönderdiğini iddia etmiş ve yalancı peygamberliği ile meydan okumuştur” sözünü duymaları gibi. Kanaatime göre, bunların durumu birinci grupta olanların durumu gibidir. Çünkü, bunlar Hz. Peygamber’in ismini, haiz bulunduğu vasıfların zıtlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise hakikati araştırmak için insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez. (…)

    Kim Hz. Peygamber’in ayın ikiye bölünmesi, taşların tesbih etmesi, parmakları arasından su fışkırması ve bütün Arap ediplerine meydan okuduğu hâlde Kur’an’ın benzerinin yapılmasından âciz kalınması gibi tabiatüstü mucizelerini, sıfatlarını ve peygamberlik için ortaya çıkışını tevatüren işittikten sonra onu tekzip eder, ondan yüz çevirir, kulak ardı eder, üzerinde düşünüp kafa yormaz ve bütün bu mucizelerini duyduktan sonra hemen onu tasdik edivermezse, o kimse; münkirdir, tekzipçidir. Bundan dolayı kâfirdir.” (İmam Gazâlî, İslâmda Müsamaha, 71-75.)

    İmam Rabbânî’ye göre herhangi bir peygamberin daveti kendilerine ulaşmamış fetret ehli müşrikler, dağ başlarında yaşayan putperestler ve müşriklerin çocukları sorumlu olmamakla birlikte ne cennete ne de cehenneme gireceklerdir. Zira bir kimse mükellef değilse onun için ebedîlik söz konusu değildir. Binaenaleyh bu konumda olanlar diriltilip bazı hususlarda sorgulandıktan sonra yok edileceklerdir.

    Fetret Ehli kapsamı, her ne kadar imamlara ve mezheplere göre farklılık arzetse de, ittifak olunan şey, fetret ehlinin ister çocuk ister büyük olsun kesinlikle şehitlik makamına ermeyeceğidir.

  15. TEVAFUKLU KUR’AN BİDATİ
    Said Nursi, kendilerinin icat ettiği tevafuklu Kur’an’ın en doğru yazım şekli olduğunu ve Levh-i Mahfuz’da bulunan kitap olduğunu ve kendilerinden önceki bütün hattatların lakaytlık yaptıklarını söylüyor. Bu Kur’an’ı da talebesi Hüsrev Altınbaşak yazmıştır.
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    “Lâfza-i Celâl ve lâfz-ı Rab tevafukatıyla, kelime tevafukatını muhafaza etmek suretiyle, bir Kur’ân-ı Kerîm yazılmasını emir buyurduğunuz vakit, pek büyük bir sevinçle kaleme sarılmıştım.” (Barla Lahikası, s. 310)

    “Yakında tab edilecek “Mu’cizeli Kur’ân”da, Hafız Osman hattı aynen muhafaza edilmekle beraber, Kur’ân’ın lâfzî mu’cizeleri gösterilmiştir. Bu Kur’ân’ın, âlem-i İslâm başta olmak üzere bütün dünyaca ne büyük bir alâka ile karşılanacağı şüphesizdir. Bütün bunlar, Risale-i Nur’un dünya çapında muazzam bir boşluğu doldurmakta olduğunun delil ve emareleri değil midir? Bütün beşeriyet, Kur’ân’a ve dolayısıyla asrımızda onun mânevî i’câzını ispat ve beyan eden Risale-i Nur’a muhtaçtır.” (Tarihçe-i Hayat, s. 731)

    “İşte, tertib-i Kur’ân irşad-ı Nebevî ile, münteşir ve matbu Kur’ân’lar da ilham-ı İlâhî ile olduğundan, Kur’ân-ı Hakîm’in nakşında ve o hattında bir nevi alâmet-i i’câz işareti var. Çünkü o vaziyet ne tesadüfün işi ve ne de fikr-i beşerin düşünüşüdür. Fakat bazı inhiraf var ki, o da tab’ın noksanıdır ki, tam muntazam olsaydı, kelimeler tam birbiri üzerine düşecekti.” (Mektubat, s. 167-168)

    “Sonradan, Kur’ân’da lâfzullahın tevafukundan çıkan bir lem’a-i i’câzı gösteren yaldız ile bir Kur’ân yazdırıldı.” (Mektubat, s. 169)

    “Dördüncü Nükteyi bir derece göstermek için yeni bir mushaf yazdırıyoruz ki, en münteşir mushafların aynı sahife, aynı satırlarını muhafaza etmekle beraber, san’atkârların lâkaytlığı tesiradem-i intizama maruz kalan yerleri tanzim edip, tevafukatın hakikî intizamı inşaallah gösterilecektir; ve gösterildi.” (Mektubat, s. 386)

    Burada Said Nursi geçmiş hattatları lakaytlıkla suçlamaktadır.  Osman Keskioğlu hattatlar hakkında şunları der: “Hattatlar Kur’an’ı en güzel şekilde yazmaya uğraşmış, bu uğurda sanatın en yüksek maharetini dökmüşlerdir. İbn Mukle (H.338/M.949)’den, Yakut Müsta‘simî (H.618/M.1221)’den tut da Hafız Osman’a gelinceye kadar nice sanat parmakları oynamış, çıtır çıtır yazarak kelimeleri inci gibi Medine’de dizmişlerdir. Dillerde dolaşan bir söz vardır: Kur’an-ı Kerim Mekke’de indi, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı. Bu söz, Türk hattatlarının bu sanattaki üstünlüğünü göstermeye kâfidir. Türk hattatları yazıya en güzel ve mükemmel şeklini vermişler, pek sanatkârane Kur’an’lar yazmakta âdeta sanat yarışına çıkmışlardır. Bugün şark ve garp kütüphanelerini süsleyen nice eserler, görenlerde hayranlık uyandırmaktadır. İçlerinde çeşit hatla yazılmışlar, altın hatla yazılı Mushaflar, altın yaldızlı Mushaflar var, bunların ekserisi Türk hattatlarının kaleminden çıkmıştır.” (Osman Keskioğlu, Nüzûlünden Günümüze Kur’ân-ı Kerîm Bilgileri, TDV Yayınları, Ankara 1987, 141-142)

    Aşağıda vereceğimiz misal, Said Nursi’nin kendi yazdırdığı Kur’an’ın bir mucize olduğunu ispatlamak için düştüğü komik duruma misaldir:

    “Elhasıl: Kırk muhtelif tabakata ve ayrı ayrı insanlara, kırk vech ile Kur’ân-ı Hakîm i’câzını gösterir veya i’câzının vücudunu ihsas eder, kimseyi mahrum bırakmaz. Hattâ, yalnız gözü bulunan, HAŞİYE-1 kulaksız, kalbsiz, ilimsiz tabakasına karşı da, Kur’ân’ın bir nevi alâmet-i i’câzı vardır. Şöyle ki: Hafız Osman hattıyla ve basmasıyla olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın yazılan kelimeleri birbirine bakıyor. Meselâ, Sûre-i Kehf’te كَلْبُهُمْ وَثَامِنُهُمْ kelimesi altında yapraklar delinse, Sûre-i Fâtır’daki قِطْمِيرٍ kelimesi az bir inhirafla görünecek ve o kelbin ismi de anlaşılacak. Ve Sûre-i Yâsin’de iki defa مُحْضَرُونَ birbiri üstüne; ve’s-Sâffât’taki مُحْضَرِينَ ve مُحْضَرُونَ hem birbirine, hem onlara bakıyor; biri delinse, ötekiler az bir inhirafla görünecek. Meselâ, Sûre-i Sebe’in âhirinde, Sûre-i Fâtır’ın evvelindeki iki ىمَثْنٰ birbirine bakar. Bütün Kur’ân’da yalnız üç ىمَثْنٰ dan ikisi birbirine bakmaları tesadüfî olamaz.” (Mektubat, s. 167)

    Gördüğünüz gibi Said Nursi, Kur’an’ı delme metodu bulmuş ve bu müthiş buluşuyla Kur’an’ın bir mucize olduğunu ispatlamıştır (!). lakin burada bir hata vardır. Zira Hafız Osman hatlı bir Kur’an’a Said-i Nursi’nin icadı olan delme metodunu uygularsak şöyle bir netice elde ediliyor: Said Nursi’nin örnek verdiği Kehf Suresindeki bu kelime Kur’an’ın 295. sayfası, altıncı satırı sol tarafında iken, “kıtmir” kelimesi 435. sayfanın 7. Satırının sağ tarafında kalıyor ve maalesef denk gelmiyor. İşte gülünç duruma düşüren bidat delme metodu.

    Yazılan bu Tevafuklu Kur’an’ın da, Levh-i Mahfuz’dakinin aynısı olduğunu da ifade ediyor Said-i Nursî: “(Kur’an’ın) Asr-ı Saadetten beri böyle hârika bir sûrette mu’cizeli olarak yazılmasına hiç kimse kadir olmadığı halde Risale-i Nur’un kahraman bir kâtibi olan Hüsrev’e “yaz!” emir buyurulmasıyle, Levh-i Mahfuzdaki yazılan Kur’an gibi yazılması…” (Asa-yı Musa, s. 85)

    Haddi aşmanın da bir haddi olmalı öyle değil mi? Gördüğünüz gibi, Said Nursi devamlı surette kendi yazdırdığı Kur’an’ın devamlı yazılan en iyi Mushaf olduğunu söylüyor. İyi de, Kur’an-ı Kerim bir Mushaf olarak gelmedi ki. Yani Mushaf’ın dizilişinde bir mucize olması için Allah tarafından aynen gönderilmiş veya Peygamber Efendimiz tarafından şeklinin belirlenmiş olması icab ederdi. –Haşa- Allah göndermedi, Peygamber ihmal etti, 1400 senenin halifeleri, âlimleri, hattatları da lakayt kaldı ve bu mucize Said Nursi tarafından keşf olundu demek.

    Bir de levh-i mahfuz’da yazılan Kur’an’ı Said Nursi nereden biliyor da, onun gibi yazılmasını emrediyor acaba? Bu sualle uğraşa durun, Said Nursi’nin levh-i mahfuzdaki Kur’an’dan haberi yok galiba. Levh-i Mahfuz’daki Kur’an’dan bir haberimiz yok ama, en azından harekesiz olduğunu biliyoruz. Ama Said Nursi’nin yazdırdığı Mucizeli Tevafuklu Kur’an harekeli. Demek ki Levh-i Mahfuzda yazıldığı gibi değil. Eğer Kur’an’ın Levh-i Mahfuz’daki gibi yazılması mümkün olsaydı, Sahabilerden başka hangi topluluk buna nail olabilir? Düşünün ki, o şerefli topluluk içerisinde vahiy kâtipleri vardı. Said Nursi, gördüğünüz gibi Allah Resulü’nin dostlarına da kendi bidati uğruna dil uzatmaktan çekinmemektedir.

    Kur’an-ı Azimüşşan, zaten başlı başına hem manen hem lafzen bir mucize iken, böyle Kur’an’da, sünnette ve selef âlimlerimizde olmayan bidat şeylerle Kur’an-ı Kerim’in mucizesini pekiştirdiklerini mi zannediyorlar acaba?

  16. CUMA NAMAZI MESELESİ VE İMAM ŞAFİİ’YE İFTİRA
    Said Cuma cemaatine gelmiyor, sakal bırakmıyor gibi tenkitleri var.
    Elcevap: Ben, çok kusurları kabul ile beraber derim: Bu iki meselede büyük mâzeretlerim var.
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Evvelâ: Ben Şâfiîyim. Şâfiî Mezhebinde Cumanın bir şartı, kırk adam imam arkasında Fatiha okumaktır. Daha başka şartlar da var. Onun için burada bana Cuma farz değil. Ben, mezheb-i Âzamîyi takliden, bazan sünnet olarak kılıyordum.

    Saniyen: Yirmi senedir haksız olarak beni insanlarla görüştürmekten men ettikleri için—hem bu âhirde, resmen dört ay evvel perde altında insanlarla temas ettirmemek için tenbihat olmuş—hem yirmi beş senedir ben münzevî yaşadığım için, kalabalık yerlerde huzur bulamıyorum ve herkesin arkasında mezhebimce iktida edip namaz kılamıyorum ve okumakta yetişemiyorum ve daha Fatiha’nın yarısını okumadan, imam rükûa gidiyor. Bizde Fatiha okumak farzdır.” (Emirdağ Lahikası I-II, s. 45)

    Evvela burada, kendi mezhebini bile bilmeyen bir alim (!) ile karşı karşıyayız. İmam Şafii, asla 40 kişinin aynı zamanda imamın arkasında Fatiha okumasını şart koşmamıştır. (Yani 40 kişilik Şafii bulunmasını şart koşmamıştır.) İmam Şafii, cemaatte en az 40 kişinin olmasını şart koşmuştur. İster Fatiha okusun ister okumasın. İkisi arasında dağlar kadar fark vardır.

    Said Nursi, Cuma namazına gitmemesine yöneltilen tenkitleri, İmam Şafii hazretlerinin içtihadını bahane ederek savuşturmaya çalışmış ama yanılmıştır.

  17. İMAM-I RABBANÎ’YE İFTİRA
    Sonra, seyyah-ı âlem asırlarda gezerken, Müceddid-i Elf-i Sâni İmam-ı Rabbânî Ahmed-i Farûkî’nin medresesine rast geldi, girdi, nu dinledi. imam, ders verirken diyrdu: Bütün tarikatlerin en mühim neticesi hakaik-ı imaniyenin inkişafıdır ve Birtek mesele-i imaniyenin vuzuhla inkişafı, bin kerâmâta ve ezvâka müreccahtır. Hem diyrdu: Eski zamanda, büyük zâtlar demişler ki: Mütekellimînden ve ilm-i kelâm ulemasından birisi gelecek, bütün hakaik-i imaniye ve İslâmiyeyi delail-i akliye ile kemal-i vuzuh ile ispat edecek. (Şualar, s. 141; Kastamonu Lahikası, s. 13)
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Gördüğünüz gibi Said Nursi kendisini meşru göstermek için ayetlerin, hadislerin, Hz. Ali’nin ve diğer büyük evliyaların kendisini işaret ettiğini söylemiş ve bu meyanda da İmam- Rabbani hazretlerine iftira etmiş ve demediği sözü ona atfetmiştir. Bir de bu cümlelerin altına “Burada işaret edilen Risale-i Nur’dur.” denilmiştir. Pes doğrusu.  

  18. SAİD NURSİ, KENDİSİNİN İMAM GAZALİ’DEN NEDEN BÜYÜK OLDUĞUNU AÇIKLIYOR
    Diyorlar: Said yanında başka kitapları bulundurmuyor; demek onları beğenmiyor. Ve İmam-ı Gazâlî’yi de (r.a.) tam beğenmiyor ki, eserlerini yanına getirmiyor. İşte bu acip, mânâsız sözlerle bir bulantı veriyorlar. Bu nevi hileleri yapan, perde altında ehl-i zındıkadır; fakat, safdil hocaları ve bazı sofuları vasıta yapıyorlar.
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Buna karşı deriz ki: Hâşâ, yüz defa hâşâ! Risale-i Nur ve şakirtlerinin bir üstadı olan Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazâlî ve beni Hazret-i Ali ile bağlayan yegâne üstadımı beğenmemek değil, belki bütün kuvvetleriyle onların takip ettiği mesleği ehl-i dalâletin hücumundan kurtarmak ve muhafaza etmektir.

    Fakat, onların zamanında bu dehşetli zındıka hücumu, erkân-ı imaniyeyi sarsmıyordu. O muhakkik ve allâme ve müçtehid zâtların asırlarına göre münazara-i ilmiyede ve diniyede istimal ettikleri silâhlar hem geç elde edilir, hem bu zaman düşmanlarına birden galebe edemediğinden, Risale-i Nur Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyandan hem çabuk, hem keskin, hem tam düşmanların başını dağıtacak silâhları bulduğu için, o mübarek ve kudsî zâtların tezgâhlarına müracaat etmiyor. Çünkü, umum onların mercileri ve menbâları ve üstadları olan Kur’ân, Risale-i Nur’a tam mükemmel bir üstad olmuştur. Ve hem vakit dar, hem bizler az olduğumuz için vakit bulamıyoruz ki, o nuranî eserlerden de istifade etsek.” (Kastamonu Lahikası, s. 198)

    İlk dikkatimizi çeken husus kendisini eleştirenleri zındık olarak nitelendirmesidir. İkinci husus ise, kendisinin ve eserlerinin İmam Gazali’nin eserlerinden büyük olmasının sebebini o dönem tehlikenin büyük olmayışına bağlar. Biz bu bühtanını kendisinin kelam tarihi bilmemesine bağlıyoruz. Zira İmam Gazali devir öyle buhranlı geçmiştir ki, Allah eğer İmam Gazali gibi bir zatı bu ümmete göndermese idi; Mutezile ve felsefeciler İslam dünyasını tamamen ele geçireceklerdi. İmam Gazali eserleriyle onların belini kırmış, kendisi mihenk taşı olmuş ve Mutekaddimin-Müteahhirin dönemlendirilmesinin sebebi olmuştur.

  19. EHL-İ SÜNNETİN TEMEL PRENSİBİNİ KABUL ETMİYOR
    Ehl-i Sünnetin en temel prensiplerinden ve akaid metinlerinin en başına yerleştirilen kurallarından birisi; eşyanın hakikatı sabittir. Yani eşya, alem, insan vardır. Halbuki Said Nursi, buna muhalif olarak şöyle diyor:
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    “İşte, şu sırdandır ki, bazı ehl-i velâyet, dünyanın, dünya cihetiyle ademine hükmetmişler. Madem böyledir. Hayat-ı maddiye-i nefsiyeyi bırak; kalb ve ruh ve sırrın derece-i hayatlarına çık, bak: Ne kadar geniş bir daire-i hayatları var! Senin için meyyit olan mazi, müstakbel, onlar için hayydır, hayattar ve mevcuttur.” (Sözler, s. 443)

    Yani Said Nursi, Yunan felsefe akımı olan Sofestanın dediği gibi, eşyanın varlığı sabit değildir ve yoktur, demiştir.

    Halbuki en temel akaid metinlerinden olan Nesefi’nin ilk maddesinde şöyle der: “Ehli Hak (Ehli sünnet âlimleri) derki: Eşyanın hakikatleri sabittir, bunlarla (sabit olmaları ile) alakalı ilim, gerçektir. Bu, felsefecilerin hilafınadır.”

    Nureddin Sabuni’nin Maturidi Akaidi metninde şöyle der: “İşte dünyanın ademine (yokluğuna) hükmetmek ancak Yunan felsefesinden gelmiştir.”

    İmam Taftazani’ye göre bunlar ayrıca İnadiyye’dendir ve İmam Pezdevî’ye göre bu inançta olanlar küfür üzeredirler.

  20. CİSİMLERİN CENAB-I HAKK’I ZİKRİ MÜMKÜN GÖRÜLMÜYOR
    Şu hakikat-ı hadisiyenin bir manası var, bir de sureti var. Mânâsı şudur ki:
    Melâikenin ibâdâtı hem gayet muntazamdır, mükemmeldir; hem gayet küllîdir, geniştir. Ve şu hakikatin sureti ise şudur ki:
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Bazı büyük mevcudat-ı cismaniye vardır ki, kırk bin baş, kırk bin tarzla vezâif-i ubûdiyeti yapar. Meselâ, semâ güneşlerle, yıldızlarla tesbihat yapar. Zemin, tek bir mahlûk iken, yüz bin baş ile, her başta yüz binler ağız ile, her ağızda yüz binler lisan ile vazife-i ubûdiyeti ve tesbihat-ı Rabbâniyeyi yapıyor. İşte, küre-i arza müekkel melek dahi, âlem-i melekûtta şu mânâyı göstermek için öyle görülmek lâzımdır. Hattâ, ben mutavassıt bir badem ağacı gördüm ki, kırka yakın baş hükmünde büyük dalları var. Sonra bir dalına baktım; kırka yakın dili hükmünde küçük dalları var. Sonra o küçük dalının bir diline baktım; kırk çiçek açmıştır. O çiçeklere nazar-ı hikmetle dikkat ettim. Herbir çiçek içinde kırka yakın incecik, muntazam püskülleri, renkleri ve san’atları gördüm ki, herbiri Sâni-i Zülcelâlin ayrı ayrı birer cilve-i esmâsını ve birer ismini okutturuyor. İşte, hiç mümkün müdür ki, şu badem ağacının Sâni-i Zülcelâli ve Hakîm-i Zülcemâli, bu câmid ağaca bu kadar vazifeleri yükletsin; onun mânâsını bilen, ifade eden, kâinata ilân eden, dergâh-ı İlâhiyeye takdim eden, ona münasip ve ruhu hükmünde bir melek-i müekkeli ona bindirmesin?” (Sözler, s. 482)s

    Said Nursi, ruhsuz, cansız diye tarif ettiği badem ağacının tesbihat yapamayacağını ve Allah’ın ona böyle bir vazife yükleyemeyeceğini yazmıştır. Badem ağacının yerine vekil tayin edilen melek yaparmış.

    Burada iki hata vardır. Birincisi ağaçlar cansız varlıklar değil canlı varlıklardır. Bu tabiat bilgisine ait yanlışın yanında daha vahim yanlış ise Kur’an ilminde olan eksiklikten kaynaklanan yanlıştır. Hâlbuki Kur’an-ı Kerim bakın ne diyor:

    “Yedi gök, arz ve bunların içinde bulunanlar, onu tesbih ederler. Onu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, ama siz onların tesbihlerini anlamazsınız.” (İsra Suresi, 44)

    “Dağları ve kuşları, Davud ile beraber tesbih etmek üzere ram etmiştik.” (Enbiya Suresi, 79)

  21. HAZRET-İ MUSA’YA İFTİRA
    Yani, Cenâb-ı Haktan başka, bütün esbab ve ulûhiyetleri ehl-i dalâlet tarafından dâvâ edilen âliheler içtimâ etse, bir sineği halk edemezler. Yani, sineğin hilkati öyle bir mûcize-i Rabbâniyedir ve bir âyet-i tekvîniyedir ki, bütün esbab toplansa, onun mislini yapamazlar, o âyet-i Rabbâniyeye muâraza edemezler, taklidini yapamazlar meâlindeki âyetine ehemmiyetli bir mevzu teşkil eden ve Nemrut’u mağlûp eden; ve Hazret-i Mûsâ (a.s.) onların tâcizlerine karşı müştekiyâne, Yâ Rab, bu muacciz mahlûkları ne için bu kadar çoğaltmışsın? deyince, ilhâmen cevap gelmiş ki: Sen bir defa sineklere itiraz ettin. Bu sinekler çok defa sual ediyorlar ki: ‘Yâ Rab, bu koca kafalı beşer Seni yalnız bir lisân ile zikrediyor.
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Bazı da gaflet ediyor. Eğer yalnız kafasından bizleri halk etseydin, binler lisân ile Sana zikredecek bizim gibi mahlûklar olurlardı” diye, Hazret-i Mûsâ’nın (a.s.) şekvâsına bin itiraz kuvvetinde hikmet-i hilkatini müdafaa eden sineğin; hem gayet nezâfetperver, her vakit abdest alır gibi yüzünü, gözünü, kanatlarını temizleyen bu tâife, elbette mühim bir vazifesi vardır. Hikmet-i beşeriyenin nazarı kàsırdır; daha o vazifeyi ihâta edememiş.” (Lemalar, s. 272)

    Şimdi bir de biz bakalım ayet-i kerimeye:

    “Ey insanlar! Bir misal verilmektedir, şimdi onu dinleyin: Sizlerin Allah’ı bırakıp taptıklarınız bir araya gelseler, bir sinek bile yaratamıyacaklardır. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu kurtaramazlar; isteyen de, istenen de aciz!” (Hacc Suresi, 73)

    Peki bu ayetin neresinde, Hz. Musa’nın böyle bir şikayette bulunduğu yazılıdır? Hangi kaynakta geçiyor? Ulu’l-azm peygamber olan Hazret-i Musa’ya sineğin yaratılışındaki hikmeti kavrayamama iftirasıdır bu. Allah lisanlarımızı bu tarz büyük sürçmelerden muhafaza buyursun.

  22. SAİD NURSİ’DE İLİM VE EGO
    Said Nursi’nin klasik manada medreselere gittiğini biliyoruz lakin medreselerden icazet alabilmiş değildir. Lakin tahsilini tamamlayıp tamamlamaması çok mühim değildir çalışmamız açısından. Said Nursi’nin eserlerinde hep gördüğünüz üzere aşırı derecede egoizm ön plandadır. İşte bir örneği:
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Ehl-i ilim, ehl-i tasavvuf ve ehl-i mektep ve fen, Bediüzzaman’ın eserlerinden sadece istifaza ve istifade ederler. Evet, üç aylık bir tahsili bulunan ve kırk seneden beri Kur’ân-ı Kerimden başka bir kitapla iştigal etmeyen, yüz otuzu Türkçe, on beşi Arapça olan eserlerini telif ederken hiçbir kitaba müracaat etmediği, henüz hayatta olan kâtipleri tarafından şehâdet edilen, esasen kütüphanesi de bulunmayan, yarım ümmî bir zât, öyle misilsiz bir ilânatla, ulûm-u cedide de dahil mütenevvi ilimlerde, yüksek âlimler ve büyük mürşidlerle, genç yaşında yaptığı münazaraların hepsinde muvaffak olduğu meydanda bulunan, ittifaklı olan meseleleri tasdik ve ihtilaflı olanları tashih eden, kendisi için “Bediüzzaman’ın cevap veremeyeceği bir sual yoktur” diye allâmeler tarafından tasdik edilen ve Avrupa’nın bir kısım idrâksiz ve garazkâr feylesoflarının, müteşâbih âyet-i kerime ve hadis-i şeriflere yaptığı taarruzlarını, o âyet ve hadislerin birer mu’cize olduğunu eserleriyle ispat ederek itirazlarını kökünden yıkan ve böylece evhama düşürülen bazı ehl-i ilmi de kurtarıp, İslâmiyete olan hücumları akîm bırakan Said Nursî gibi bir müellifin, elbette dâhi bir müfessir-i Kur’ân ve onun ilminin vehbî ve vâsî olduğuna, eserleri olan Nur Risalelerinin bir hayat boyunca okumaya lâyık harika bir şaheser olduğuna şüphe edilemez.” (Sözler, s. 703-704) 

  23. İSLAM HUKUKUNU MAALESEF BİLMİYOR
    Sual: Gayr-ı müslimlerle nasıl müsavi olacağız?
    Cevap: Müsavat ise, fazilet ve şerefte değildir, hukuktadır. Hukukta ise şah ve gedâ birdir. Acaba bir şeriat, karıncaya bilerek ayak basmayınız dese, tâzibinden men etse, nasıl benî Âdem’in hukukunu ihmâl eder? Kellâ… Biz imtisal etmedik. Evet, İmam-ı Ali’nin (r.a.) âdî bir Yahudi ile muhakemesi ve medâr-ı fahriniz olan Selahaddin-i Eyyûbî’nin miskin bir Hıristiyan ile mürafaası, sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim.
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Zira, meşrutiyet, hâkimiyet-i millettir. Hükûmet hizmetkârdır. Meşrutiyet doğru olursa, kaymakam ve vâli, reis değiller, belki ücretli hizmetkârlardır. Gayr-ı müslim reis olamaz, fakat hizmetkâr olur. Farz ediniz ki, memuriyet bir nevi riyaset ve bir ağalıktır. Gayr-ı müslimlerden üç bin adamı ağalığımıza, riyasetimize şerik ettiğimiz vakitte, millet-i İslâmiyeden aktâr-ı âlemde üç yüz bin adamın riyasetine yol açılıyor. Biri zayi edip bini kazanan, zarar etmez.” (Tarihçe-i Hayat, s. 94)

    İslam’a göre Müslümanlar ile gayr-i Müslimlerin hukukta müsavi olduğunu iddia etmek İslam hukukundan bihaber olduğunu itiraf etmek demektir. Yani bir de, fazilete dair menkıbelerle bunun üzerini örtmeye çalışmak da cabası.

    Mesela, Müslüman olmayanlar şehirlerde yeni mabedler yapamaz İslam hukukuna göre. Ayrıca askerlik de yapamazlar ve devlete cizye ile haraç öderler. He Said Nursi’nin ikinci paragrafta söylediği şey İslam Hukukuna tamamen terstir. Zira İslam Devletinde gayr-i müslim bir kimse vali, kaymakam ve hakim olamaz. Bu mesele İslam hukukunun bilinen basit mevzularındandır.

    İslam Devletinde yönetim işi kesinlikle gayr-i Müslimlere devredilemez. Hiçbir koşul bu kuralı değiştiremez. Allah Teâla Hz. Kur’an’da yönetici olanların Müslüman olması gerektiğini şöyle vurgulamıştır: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resulüne itaat edin ve sizden olup kendilerine otorite emanet edilmiş olanlara da itaat edin.” (Nisa Suresi, 59)Ve hadis-i şerifte şöyle buyruluyor: “Sizi Allah’ın Kitab’ı ile idare edecek Habeşli bir köle dahi başınıza getirilmiş olsa onu dinleyin ve ona itaat edin.” (İbn-i Mace, Cihad:39; Tirmizi, Cihad: 27) Yani İslam devletinde büyük küçük fark etmez, bütün idareciler Müslüman olmalıdır

  24. II. ABDÜLHAMİD’E İSYAN EDERKEN SİYASETİN İÇİNDE OLAN SAİD NURSİ, CUMHURİYET DEVRİNDE SİYASETTEN MENEDİLMİŞ
    Risale-i Nur’un esas mesleği olan şefkat, hak ve hakikat ve vicdan, bizleri şiddetle siyasetten ve idareye ilişmekten men etmiş.siyaset yoluyla idare ve asayişin zararına hayat-ı ictimaiyeye karışmaktan men edilmişiz.
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Osmanlı bir İslam devleti iken, II. Abdülhamid Han gibi meşru bir halife başta iken isyan etmeyi caiz, hatta hürriyet uğruna vacip gören ve bu uğurda masonlarla, İttihatçılarla beraber olmayı kendine yedirebilen Said Nursi, yıllar sonra İslam devleti yıkılıp yerine İslam düşmanı rejim geçince siyasetten men edilmiş.

    “İmana nispeten ancak onuncu derecede bulunan siyaset-i İslâmiye ve hayat-ı içtimaiye-i ümmete dair hizmeti, kâinatta en büyük mesele ve vazife ve hizmet olan hakaik-i imaniyenin çalışmasına râcih gördüklerinden…” (Kastamonu Lahikası, s. 212)

    Said Nursi madem siyaseti onuncu dereceye koyacak kadar geri görüyordu da neden II. Abdülhamid aleyhinde en ileride idi diye sorsak acaba bir cevap alabilir miyiz bilmiyorum.

  25. II. ABDÜLHAMİD HAN’A İSYAN
    Said Nursi, Meşrutiyet’in ilanının üçüncü günü, masonların ve İttihatçıların merkezi olan Selanik’te mitingte yaptığı konuşmadır. Tuhaf olan ise bu konuşmayı İstanbul’da hemen yayınlayanın dinsiz pozitivist Dr. Abdullah Cevdet, dergisinin kapak konusu yapması vermesidir.
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Düşünmek lazım, meşru bir halifeye karşı isyan bayrağı açacaksın, yol arkadaşların Emmanuel Karasso (Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, sayfa 71’de Karasso ile Selanik’te miting esnasında konuştuğunu ifade eder ve hatta Karasso demiş ki: “Az daha beni Müslüman yapacaktı.” Şahid kim, yine Said Nursi’nin kendisi.) gibi bir Sebetayistin kurduğu ve Talat Paşa gibi Masonlar tarafından idare edilen ve İslam’a aykırı hatalı kararları ile koca imparatorluğu çökerten İttihat Terakki olacak ve bunun sonucunda bunu Şeriat’a yamamaya çalışacaksın. İşte Said Nursi’nin aşağıda okuyacağınız metinde yaptığı şey tam da budur.

    “EY HÜRRİYET-İ ŞER’Î! Öyle müthiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sadâ ile çağırıyorsun, benim gibi bir Kürdü (bazı yayınevleri Kürd kelimesini çıkarmış, yerine şarklı demiş.) tabakat-ı gaflet altında yatmışken uyandırıyorsun. Sen olmasaydın, ben ve umum millet, zindan-ı esarette kalacaktık. Seni ömr-ü ebedî ile tebşir ediyorum. Eğer aynü’l-hayat şeriatı menba-ı hayat yapsan ve o cennette neşvünemâ bulsan, bu millet-i mazlumenin de eski zamana nispeten bin derece terakki edeceğini müjde veriyorum. Eğer hakkıyla seni rehber etse, ağrâz-ı şahsî ve fikr-i intikam ile sizi lekedar etmezse لَهُ لِلّٰهِ وَالْمِنَّةُ اَلْعَظَمَةُ ki bizi kabr-i vahşet ve istibdattan ihraç ve cennet-i ittihad ve muhabbet-i milliyeye davet etti.  (…)

    Yeni Hükümet-i Meşrutamız mucize gibi doğduğu için inşallah bir seneye kadar, (…) sırrına mazhar olacağız. Mütevekkilâne, sabûrâne tuttuğumuz otuz sene Ramazan-ı sükûtun sevabıdır ki, azapsız, cennet-i terakki ve medeniyet kapılarını bize açmıştır. Hâkimiyet-i milliyenin beraat-i istihlâli olan kanun-u şer’î hâzin-i cennet gibi bizi duhule davet ediyor. (…) Bu inkılâb-ı azîmin fatihası mu’cize gibi başladığı için bir fâl-i hayırdır ki, hâtimesi de pek güzel olacaktır.

    Bu inkılâp, fikr-i beşerin ağır zincirlerini parça parça ve istidâd-ı terakkiye karşı setleri zîr ü zeber ederek, hükûmeti varta-yı mevtten tahlis ve bu millet-i mazlumede cevahir-i insaniyeti izhar ve âzâde olarak kâbe-i kemâlâta doğru gönderdiği gibi, hatimesi de, yani otuz sene kadar rengârenk sefahet ve isrâfat ve hevesat ve lezaiz-i nâmeşrua gibi seyyiat-ı medeniyet, devlet-i medeniyeti, hükûmet-i müstebide gibi inkıraza sevk eden umurlar maddeten zararını ihsas edeceğinden, o muzlim ve kesif olan sehab, arzu-yu umumî ile münkeşif olduğundan, şems-i şeriat ve mâkesi olan kamer-i medeniyet, berrak ve saf ve esâsatta Asya’yı ve Rumelini tenvir ve mutazammın olduğu istidad-ı kemâlin tohumları hürriyetin yağmuru ile neşvünemâ bularak rengârenk elvan ile tezyin edeceğini, bu fâl-i hayır bize müjde veriyor.

    Bir mu’cize-i Peygamberîdir (a.s.m.) ve bu millet-i mazlumeye bir inayet-i İlâhîdir ve cemiyet-i milliyenin niyet-i hâlisânesinin bir kerametidir ki, bu maden-i saadet ve hürriyet olan şeriat dairesindeki ittihad-ı kulûb ve muhabbet-i millî elimize meccanen girdi. Milel-i saire, milyonlarla cevahir-i nüfus feda etmekle kazandılar. (…)” (Tarihçe-i Hayat, 60-61)

    Said Nursi, Meşrutiyet’in Şer’i yani dini olduğunu ve hatta mucize gibi doğduğunu söyler. Ne vakitten beri İslam halifesine isyan etmek dinin emri olmuştur. Hem bu Meşrutiyet’e dini diyeceksin, hem başka milletlerin bunu çok kan dökerek elde ettiğini söyleyeceksin. Demek ki, Avrupalılar Fransız Devrimi ile başlayan özgürlük mücadelelerinde İslami yönetim getirmek için çok kan dökmüşler. Said Nursi’nin yukarıda birbiri ile tezad teşkil eden sözlerinden bu komik ama vahim sonuç ortaya çıkıyor.

    Bir de Said Nursi burada bir hakikati gizlemektedir. Zira Meşrutiyet’in ilanından sonra II. Abdülhamid Han’a yapılan kumpas neticesi 31 Mart Vakası ile İstanbul’a gelen Harekât Ordusunun İstanbul’da yaptığı kıyımı görmezlikten gelmektedir. Herhalde öldürülenlerin çoğunluğunun medrese talebeleri ve hocalar olması, katil güruhun ise Said Nursi ile beraber Selanik’te mitinge katılan, çapulculardan müteşekkil Harekât Ordusu mensuplarının olmasından dolayı bu elim vaka görmemezlikten gelinmiştir. Hatta bu ordu bakın nasıl övülüyor Risale-i Nur’da:

    “Yaşasın şecaat-ı mücessem askerler! Yaşasın satvet-i müşahhas ordular!” (Tarihçe, s. 67)

    Ayrıca görüyoruz ki, Said Nursi’nin öngörülerinin tamamı Cenab-ı Hakk tarafından yalanlanmış ve tam tersi durumlar meydana gelmiştir. Zira yukarıda gördüğünüz gibi, Said Nursi Meşrutiyet ile beraber artık mutluluk, saadet ve huzurun geleceğini hem de bunun bir sene içerisinde olacağını söylemiş, ama tam tersine Meşrutiyet’in ilanından sonra ne hikmetse ardı ardınca Trablusgarb, Birinci Balkan, İkinci Balkan ve muazzam I. Dünya Harbi başlamış ve nihayet koca İslam Devleti yıkılmıştır.

    Asya’nın ve Rumeli’nin köşelerinde medfun olan medeniyet, Meşrutiyet hükümeti olan İttihat ve Terakki ile daha derinlere batmıştır. O devir, Meşrutiyet’i istemeyenler, Halife’nin bir hatası olmadığını gördükleri için isyan etmemişlerdir. Asıl “şaşkınlar” Yahudilerin oyununa gelenlerdir. Avrupa’da Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile alakalı menhus piyesleri gösterimden kaldırtan, Theodor Herzl adlı bir Yahudi’nin milyonlarca altın karşılığında Filistin’den küçük bir toprak parçası istediği zaman, bu toprakların milletin toprağı olduğunu söyleyerek onu huzurundan kovan, çoğu idam cezalarını müebbede çeviren bir Halife’yi mi desteklemek şaşkınlık, yoksa iktidara gelir gelmez evvela Balkanlar, sonra Afrika ve daha nice toprakları koruyamayan “Meşrutiyet mucizesi”ni destekleyenler mi? Tarih bunu apaçık göstermiştir. Sultan Abdülhamid’in tahtta bulunduğu otuz üç sene zarfında, hiç kimse İslam aleyhinde neşriyat yapamamış, İstanbul’a gelerek Ehl-i Sünnet’i kirletmeye çalışan Cemaleddin Efgânî ve talebesi mason Abduh, Halife tarafından İstanbul’dan dışarı atılmış, Osmanlı toprakları ve gayrisindeki Müslümanların yaşadığı topraklar mektep ve medreselerle donatılmıştır. İttihat ve Terakki’nin hainleri dahi Sultan’ın açtığı mekteplerde eğitim görmüşlerdir. Said-i Nursî şurada haklı olabilir: “medeniyet kapılarını bize açmıştır.” Çünkü Meşrutiyetin getirdiği yenilgilerle “medeni” kâfirler Devlet-i Aliyye’yi istila etmişler ve böylece medeniyet kapıları açılmış ve sırtlan sürüsü yağmalama yapmıştır. İttihat ve Terakki döneminde muhalefetin mümkün olmadığını eski İttihatçılar söylemektedirler.

    Sultan Abdülhamit Han’a darbe yapıp, ona iftira atanlardan olan Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın, kendisinin de mensubu bulunduğu İttihat ve Terakkî’den yakınan ve Sultan’dan özür dileyen “Sultan Abdülhamit Hân’ın Ruhaniyetinden İstimdat” adlı şiirinden şu kıta pek düşündürücüdür:

    Padişah, hem zalim hem deli dedik,

    İhtilale kıyam etmeli dedik,

    Şeytan ne dediyse biz belî dedik,

    Çalıştık fitnenin intibahına.

    Evet, Said Nursi’nin II. Abdülhamid’e olan kinini anlamak için şu cümle kafidir: “Gebermiş istibdadı muhafaza için, vaktiyle mesail-i Şeriat rüşvet verilirdi.” (Tarihçe-i Hayat, s. 68)

  26. II. ABDÜLHAMİD HAN’A RÜŞVETÇİ YAFTASI
    O saik ile devr-i istibdadda Dersaadet’e geldim. Saadet tevehhümüyle o vakitte şimdi münkasım olan istibdatlar, umumen Sultan-ı Mahlu’da tecessüm ettiği halde; onun maaş ve ihsan denilen rüşvet ve hakkı sükut-u kabul etmedim… Red ettim. Milletimin namını lekedar etmedim. Aklımı feda ettim. Hürriyetimi terk etmedim. Ona boyun eğmedim.
    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.
  27. MENHUS YILDIZ SARAYI
    Menhus Yıldız’ı darülfunun et, ta Süreyya kadar âli olsun. Ve eski zebanîler yerine, melaike rahmeti yerleştir, ta cennet gibi olsun. Ve Yıldız’daki milletin servetini, milletin baş hastalığı olan cehaleti tedavi için millete iade et! Ve milletin mürüvvet ve muhabbetine itimad et. Zira senin idarene millet kefildir. Bu ömürden sonra ahireti düşünmek lazım. Dünya seni terketmeden, sen dünyayı terket. Zekatü’l-ömrü, ömr-ü sani yolunda sarfet.
    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Gördüğünüz gibi merhum halife II. Abdülhamid Han’a, kendisine susması için rüşvet teklif ettiği iftirasını atıyor. Demek ki Abdülhamid Han, Said Nursi’yi boşuna tımarhaneye tıkmamış. Allah iftiralardan muhafaza buyursun. Abdülhamid Han’a boyun eğmeyip sözde verdiği parayı kabul etmeyen kahraman Said Nursi, İttihatçıların verdiği altınları amuduyla götürüyor ama. Kadir Mısıroğlu, Bir Mazlum Padişah Sultan II. Abdülhamid Han kitabında anlatıyor: Sultan Reşatla görüşen Said-i Nursi, ondan Van’da te’sis etmek istediği medrese için yardım almış ve hayatının sonuna kadar bu para ile yaşamıştır. Vefatında, bu altınlardan arta kalanlar, benim Eskişehir Askeri ceza evinden hapishane arkadaşım olan Hüsrev Altınbaşakta kalmış. O da bunları bozdurarak bu günkü “Hayrat vakfı”nı kurmuştur. 

  28. MEŞRUTİYET DÜŞÜNCESİNDE SELEFLERİ
    Bu meselede seleflerim Cemaleddin Efgani, Mısır müftüsü merhum Muhammed Abduh, Ali Suavi… (Tarihçe-i Hayat, s. 77)
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Şimdi muvazene edelim; Yıldız, eğlence yeri olmalı veya darülfünun? İçinde seyyahin gezmeli veya ulema tedris etmeli! Ve mağsub (gasbedilmiş) olmalı veya mevhub (hediye edilmiş) olmalı… (Hangisi) daha iyidir?” (Tarihçe-i Hayat, s. 80-81)

    Said-i Nursî, neden Sultan’ın ikamet ettiği sarayın mektep olmasını istemektedir? Acaba Osmanlı Devletinde mektep veya medrese yok muydu? Sadece Sultan Abdülhamit Han döneminde, Osmanlı topraklarında; 400’e yakın rüşdiye, 60’a yakın idadi ve üç kıtada yüzlerce medrese ve mektep yapılmıştır. Abdülhamit Han’ın eğitime verdiği önemi ve desteği görmek isteyenler “Sultan İkinci Abdülhamit Han Devri Osmanlı Mektepleri” adlı akademik eseri inceleyebilirler. 

  29. SAİD NURSİ KÜRTLERİ II. ABDÜLHAMİD ALEYHİNE AYAKLANMAYA DAVET EDİYOR
    Said Nursi, Kürleri halifeye karşı isyana teşvik ediyor ve bunu da Tarihçe-i Hayat kitabından öğreniyoruz.
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    “Geçen sene bidayet-i hürriyette elli-altmış telgraf aşair-i Ekrad (Kürtler)’sa sadaret vasıtasıyla çektim. Meali şu idi: Meşrutiyet ve Kanunu-u Esasi işittiğiniz, emr-i adalet ve meşveret-i Şer’iyye’den ibarettir. Hüsn-ü telakki ediniz. Muhafazasına çalışınız. Zira: Saadetimiz meşrutiyettedir. Ve devr-i istibdaddan en ziyade biz zarardideyiz.

    (…) istibdadın Şeriat’la bir münasebeti olmadığını beyan ettim.

    (…) Üçüncü cinayet: İstanbul’da yirmibine yakın Kürdler, hammal ve gafil ve safdil olduklarından müstebidlerin onları iğfal ile Kürd kavmini lekedar etmelerinden korktum. Kürdlerin umumi yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene anlayacakları bir tarikle meşrutiyeti onlara telkin ettim. Şu mealde:

    İstibdad, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve Şeriattır. Padişah, ne vakit Peygamberimizin (a.s.) emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa zulüm edenler, padişah da olsa hayduttur.” (Tarihçe-i Hayat, s. 73-74)

    Gördüğünüz gibi, Said Nursi Kürdleri halifeye karşı isyana teşvik etmiş ve burada II. Abdülhamid Hana hem müstebid hem haydut demiş ve Meşrutiyet’in İslam olduğunu söylemiştir. Daha tuhafı bu beyanatın devamında Kürtlere ‘kardeş kavim’ olarak Ermenileri gösteriyor.

    İkinci Abdülhamid Han’a isyan ettiği yetmiyormuş gibi bir de milletin yarısını bu uğurda feda etmeye hazır olduğunu söylüyor: “Faraza, şu devletin yarı milleti, pahasında verilse idi gene erzân ve zulmetle beraber yansa idi gene ucuz!” (İctimai Reçeteler II, Münazarat, s. 20)

  30. ERMENİLERLE KARDEŞ VE DOST OLMAK
    Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı cihad edeceğiz; sanat, marifet silahıyla… Amma, komşularımız olan ve bizi teyakkuz ve terakkiye sevkeden Ermenilerle kemal-i memnuniyetle dost olup el ele vereceğiz. Zira husumette fenalık var, husumete vaktimiz yoktur. Hükûmetin işine karışmayacağız. Zirâ, hikmet-i hükûmeti bilmiyoruz. (Tarihçe-i Hayat, s. 75, Bazı yayınevlerinin (örnek: Söz Basım Yayın) yayınlamış olduğu risalalerde yukarıda Ermenilerle alakalı kısım çıkartılmış Türkler yazılmıştır.)
    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Bu sayfanın dipnotunda şöyle devam ediyor: “Ermeni vatandaşımızla bil-külliye umur-u dünyeviyede kardaşız. Zira, her vecihle birbirimize lazım ve melzum kabilindeniz.” 

  31. SAÎD NURSÎNİN SULTÂN ABDÜLHAMÎD DÜŞMÂNLIĞI

    MAKALENİN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Bu yazımızda, Saîd Nursî’nin, Sultan AbdülHamîd’e olandüşmânlığını kendi kitâblarından misâller vererek ele alacağız:
    “ İstibdâd’dan en fazla zararı biz kürdler gördük.“ (1)

    “ İstibdâd pis eliyle…” (3)

    “ İstibdâda sille ( tokat ) vuracağım.” (4)

    “ 25 sene bir istibdâd-ı mutlak…” (5)

    “ Şerî’at ile hiç münâsebeti olmayan o müdhiş istibdâd-ı zâlimâne…” (6)

    “ İstibdâd sebebiyle Ermeniler düşmânoldular.” (7)

    “ Memleketin se’âdeti ve selâmeti Ermenilerle ittifâk ve dost olmaya bağlıdır.”(8)

    “ Meşrûtiyyet hakîkî şerî’atdır.” (9)

    “ Meşrûtiyyetin muhâfazasına çalışınız.” (10)

    “ Meşrûtiyyeti şer’î delîllerle kabûletdim.” (11)

    “ Seâdetiniz olan meşrûtiyyet.” (12)

    “ Meşrûtiyyetin gelmesi içün, milletinyarısı dahî fedâ olsa buna değer.” (13)

    “ İttihâd ve Terakkî’den 19 bin altın aldım.” (14)

    “ Ben İttihâd ve Terakkî’den ayrılmadım, ba’zîları ayrıldılar, Resneli Niyâzî , Enver Paşa gibi adamlarla şimdi de müttefikim. Lâkin ları bizden ayrıldılar, bataklık yoluna sapdılar.” (15)

    Ayrıca,Saîd Nursî,”İttihâd ve Terakkî’nin şark vilâyetlerindeki şu’belerini bir derece istihsân(güzel görme) ve tebrîk ederim.”der.

    Saîd Nursî’nin İttihâdcılarla işbirliği yapdığı.”(16)

    Saîd Nursî’nin İttihâdcıların kurduğu“Teşkîlât-ı Mahsûsa’da çalışdığı ” (17)

    “Cumhûriyetçilerden de 150 bin banknot aldığı.”(18)

    “Cumhûriyetçiyim.” (19)

    “ Hareket Ordusu’nda bulunduğunu…” (20)

    “ Prof. Dr. Şerîf Mardin, SaîdNursî’nin, Sultân AbdülHamîd’e, mason Cemâleddîn ve mason Muhammed Abdüh’den aldığı ilhâmlakarşı geldiğini(21) bu niyyetle, Osmanlıyı yıkmakiçün gayret sarf etdiğini dile getirmekdedir. (22)

    Muhammed Abdüh’ün talebesi Reşîd Rızâ’nın (23), Sultân AbdülHamîd hakkındaki ”…Ey Müslimânlar,O müstebid hükümdârı çağırın,kandırın,yâhûd zincire vurun.İslâm hükümdârları içinde AbdülHamîd kadar İslâm’a ihânet eden,fıkıh,akâid ve hadîs kitâblarını yasaklayan ve ortadan kaldıran bir kişi göstermek asla mümkin değildir.” iftirâsı ile, ittihâdcı fetvâ emîni Elmalı’lı Muhammed Hamdî Yazır’ın , Sultân AbdülHamîd halli için hazırladığı: ”Müslimânların imâmı şerî’at kitâblarını yasaklasa,yakdırsa,devlet hazînesinde isrâf etse,insânları katletse ve zâlim olsa…”ifâdelerinin yer aldığı hâl fetvâsındaki iftirâsının benzerliği fetvânın, ilhâmının nereden kaynaklandığını göstermesi bakımından fevkal’âde dikkât çekicidir.

    Saîd Nursîye, hiç kimse, Sultân AbdülHamîd’i tahtdan indirmek isteyenlerle berâber olmadı, onlara yardım etmedi diyemez, çünkü bu târîhî gerçeklere ve Saîd Nursînin i’tirâflarına ters düşer. Saîd Nursî, Sultân AbdülHamîd’e düşmân olan herkesle dost olmuş, onlarla işbirliği yapmış ve maddeten de büyük paralar alarak, ittihâdcılara hizmetinin karşılığını fazlasıyla görmüşdür.
    12.asrın Müceddid’i Mevlânâ Hâlid Bağdâdî ise müceddidlere yakışan bir ifâde ile Devlet-i aliyye-i Osmâniyye’ye dü’â etmişdir :”Allâhın yardımı, İstanbul’u ve bütün İslâm beldelerini himâye eden pâdişâha olsun.,,Mektûbât,4.mektûb.” Büyük Sultân, Yüce Hâkân için, Saltanâtın devâmlılığı,dîn düşmânlarının ve bozguncu kâfirlerin, övülmüş devletin sâyesinde silinmesive yok olması içün Allâh’a daha fazla dü’â etmemiz gerekir. Mektûbât, 70.mektûb, 12.mektûbunda ise : Emîr sâhiblerine, yardımcılarına dü’â etmeye gayret ediniz, demekde, ” İmâmlara (sultânlara) sövmeyiniz, onların iyilerine dü’â ediniz.,gerçekde onların iyileri sizlerin menfe’atinizedir.” Hadîs-i şerîfini(Taberânî,Mu’cemü’l-kebîr.)nakl etmekdedir

    (1) Târîhçe-i hayât, s. 65

    (2) Târîhçe-i hayât, s. 66

    (3) Târîhçe-i hayât, s. 66

    (4) Târîhçe-i hayât, s. 73

    (5) Şu’âlar, 16. şu’â ,s. 610

    (6) Volkan Gazetesi, sayı: 83

    (7) Âsâr-ı bedî’ıyye, s. 318, Elmas Neşriyyat, 2004, İstanbul

    (8) Âsâr-ı bedî’ıyye, s. 318, Elmas Neşriyyat, 2004, İstanbul

    (9) Târîhçe-i hayât, s. 65

    (10) Târîhçe-ihayât, s. 65

    (11) Târîhçe-i hayât, s. 65

    (12) Târîhçe-i hayât, s. 72

    (13) Münâzarât, s. 10-12, 1329, İstanbul

    (14) Şu’âlar, 14. şu’â; Kastamonu lâhikası, s. 55

    (15) Şu’âlar, 14. şu’â; Kastamonu lâhikası, s. 55

    (16) Kastamonu lâhikası, s. 55; Şerîf Mardin, Türkiye’de Dîn ve Siyâset, s. 192

    (17) Yeni Türk Ans. c. 9, s. 3346, Ötüken Yayınları; Şerîf Mardin, Saîd Nursî Olayı, s. 129, İletişim Yayınları

    (18) Şu’âlar, 14. şu’â

    (19) Şu’âlar, 12. şu’â

    (20) Lem’alar, 28. lem’a

    (21) Prof. Dr. Şerîf Mardin, Türkiye’de Dîn ve Siyâset,s.178 ,İletişim Yayınları

    (22) Prof. Dr. Şerîf Mardin, Türkiye’de Dîn ve Siyâset, s. 34, İletişim yayınları

    (23) Reşîd Rızâ ,Muhâverât kitâbında Ehl-i Sünnet’e saldırmakda, selefîliği savunmakdadır. Bu kitâbı, Ahmed Hamdi Akseki 1916’ da, daha sonra da Türkiyede selefîlerin şu andaki öncülerinden Prof. Dr. Hayreddîn Karaman , neşretmişdir.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir