Reşit Rıza

reşid rıza

  1. MENÂR TEFSİRİNİ TENKİD- Dr. Hasib es-Samarraî
    1- Bıktırıcı uzunlukta not düşmeler. Ki bunlar, müstakil bahislere benziyor, geniş boşluklar tefsirin güzelliğine bir mania teşkil ediyor.

    İşte Reşid Rıza bu notların tefsirini daha işe başlarken mukaddimede koyduğu metodun dışına çıkardığını, Şeyh Muhammde Abduh’un vefatından sonra tefsirle uzaktan-yakından alâkası olmayan notlar ilâvesiyle diğer derme-çatma tefsirler gibi olduğunu hissetmiş olacak ki, tefsirinde şöyle diyor:(282) ‘Okuyucuya, uzun zeyil fasıllarını tefsiri okuduğu vaktin dışında okumasını tavsiye ederim…’
    Bununla o, Menâr tefsiri okuyucusuna saçma sapan bir şeyden sakınmayı teklif etmektedir.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    2- Mezhep taassubu:
    Reşid Rıza merhum Cumhuru Fukahâya muhalif de olsa ve onların görüşlerine şiddetli hücum şeklinde bile olsa Kurân-ı Kerîm’den ahkâm istinbâtı hususunda kendisine geniş bir hürriyet tanır. Meselâ Nisa süresindeki teyemmüm âyetini ümmet-i Muhammed’in bütününe muhalif vaziyette ve sanki Resulullah zamanından kendi zamanına kadar hiç kimse kitabullah’ı anlamamış da sadece o anlamış gibi bir edâ ile açıklamış: “Yanında su olsa ve onu kullanmasına mani bir sebep olmasa bile, -müsafir olmasından başka- müsafİrin teyemmüm etmesi caizdir…” demiştir. Halbuki âyet sarihtir: “Su bulamazsanız, teyemmüm edin.”(283)

    Kendisi bu görüşü savunmakla birlikte, bir de, su mevcud iken müsafırin teyemmüm etmesini caiz görmeyen ulemâya şiddetli bir şekilde hücum etmektedir:(284)

    “İlmen zayıf bazı mukallidler diyecek… Evet, âyetin manâsı açık, belagatı tam. Sizin ifade ettiğiniz gibi. Fakat ondan anlaşılan manâ şudur: Sefer halindeyken, su bulunsa bile teyemmüm etmek caizdir…”
    Başka bir yerde şöyle diyor: “Şu kadar var ki, Kur’an’ın ibaresindeki bu sarih ruhsata Cumhur-u fukahanın dikkat etmemeşine, gaflet içinde olmasına şaşılır!”(285) Reşid Rıza’nm hücumu, sadece fukahâya olmamış, aynı şekilde müfessirleri de içine almıştır. Özellikle Razî ve Âlûsî’ye çoğu yerde sert ve kaba şekilde hücum etmiştir. Üstaz Muhammed Sadık Arcun der ki: “O, bid’atçılar dediği kimselere fer’i meselelerde amansız hücum eder. Halbuki bu meseleler ulemânın ihtilâf ettiği meselelerdir. Menâr sahibi şiddet göstererek ihtilâf meselesini îman ve küfür derecesine vardırır. Oysa o, tefsirinde himmetini câhillerin öğretimine, hidayet rehberi Kur’ânı açıklamaya hasredip, sapıklara doğru yolu göstermeye sarfetseydi, çok daha iyi olurdu. Ve çoğu insan nazarında kötü tefsir sahibi olmaktan kurtulurdu.”

    ———————————–

    (282) Tefsirin-Mcnar. 10/16.
    (283) Eu-Nisâ. 43.
    (284) Tefsirü’l-Alenen; 5/120.
    (285) Tcfsirii’l-Menâı; 5/131.

    ———————————–

    3- Tefsir yazmakta gösterdiği acele:

    Kur’ân-ı Kerim dışında, her türlü yazı türünde acele, sürat, hazırlıksızlık olabilir. Fakat Kur’ân-ı Kerîm yahut tefsirini yazarken acele yahut düşünmemek, önem vermemek caiz değildir… Fakat Merhum 5. cildin sonunda şöyle der:(286)

    “Bu cüz’ü, Kostantiniyye’deyken 1328 senesinde yazmaya başladım. O yolculuğumda tashihini yapamadım. Ancak bu 1330 senesinde Hind’e yaptığım yolculukta tamamlayabildim… Bir kısmını denizlerde bir kısmını da Hindistan yollarında ve şehirlerinde yazdım. Maskat, Kuveyt, Irak’ta yazdıklarım oldu. 1330 senesi Şabanının ilk günlerinde Hama ile Haleb arasındaki Karantinada tamamladım. Son bölüm Ramazan sonunda çıkan Menâr cildinde neşrolundu. Bu yolculuğum esnasında yazdığım şeylerden hiç birini tashih etmedim.” Kur’ân tefsirini tashih edemediğini mi söylemek istiyor, yoksa okuyucuya seferde ve Hindistan yollarında ve Karantina’da bile olsa yazı yazmaya muktedir olduğunu mu anlatmak istiyor? Yahut da Kitabullahı okuyan kimseden özür dilemek mi istiyor? Halbuki o kitap için istikrar, boş vakit, noktasını ve harekesini tekrar gözden geçirmek şiddetle gereklidir. Çünkü o, muciz elfazıyla meydan okuyan bir kitaptır.

    ———————————–

    (286) Tefsirii’l-Mcnâı; 5/476.

    ———————————–

    Kitabullahı iyi bilen kimse tefsir yazarken herhalde Reşid Rıza’nın yolunu takip etmez. Reşid Rıza şöyle der: “İşte dar 1 zamanda tefsiri yazıyorum. Okumadan, yeniden gözden geç meden matbaaya veriyoruz. Ve icabında o konuya ait yazımimiz tamam olmadan tab olunuyor. Nitekim bundan önce bir t tün halinde tashihini yapamadığımız bazı bölümleri tab oldu.(287)

    4- Telifte sebatsızlık; Reşid Rıza tefsirde üç kalıba bürünı İlk olarak birinci cüzde yazmış, Menâr mecmuasında devam ettirmiştir.

    İkinci cüzün başlarında ve birinci cüzün tab’ı sırasın Şeyh Muhammed Abduh vefat eder. Sonraki cüzler birbirini kip eder, nihayet dokuzuncu cüz tab edilmeden biraz önce Reşid Rıza birinci cüzün tefsirini çıkarır, orada şöyle der:

    “ikinci cüzün tab’ına başlamamın sebebi, birinci muhtas ve daha sonraki cüzlerdeki üslûbun dışında bir üslûptaydı. cüze az sayılamıyacak ölçüde ilaveler yaptım, üslubu da diğer cüzlerin üslûbuna uygun hale geldi.”(288)

    Reşid Rıza Fatiha sûresinin tefsirinde üç değişiklik yapmıştır. Nitekim şöyle der:(289) “Fatiha tefsirini yazmaktan Menâr’da neşretmekten ilk maksadımız, üstazımız Muhamrr Abduh’un derslerinden istifade ettiğimiz noktaları -Allah’ın ze lütfettiği şeylerle birlikte- kısaca açıklamaktır.

    Onun için ilk yazdığımız şeylerde kısa yolu takip ettik, sıra Fatiha tefsirini ikinci defa ayrıca tab’ ettiğimizde ona b ilâveler yaptık. Çünkü bu tefsiri uzun ve genişçe yapmak fi doğdu içimizde. Bunun için bu Fatiha tefsirinde birçok ilâve yapmak lüzumunu duyduk.”

    Üçüncü seferinde Fatiha sûresi tefsirinde yine ilâveler yapıyor. Nihayet birinci cüz 1928 senesinde tab’ ediliyor. Soı bütün tefsiri tekrar gözden geçirmiştir. Merhum onu Menâr tefsirine adetâ metin yapmak istemiştir. Onda 1, 2, 11, 12’nci cüzlerinin muhtasarım tab’ ettirmiş, bu tefsiri yazmaya niyetlenince de, Menâr’da ll’inci cüz’ün tefsirini yazmaya başlamış, mezkûr tefsirin -ki son tab’ıdır- birinci cüzünün basımı esnasında da, ikinci cüzün tekrar basımım yapmıştır. O sırada özet tefsirin de beşinci cüzüne varmıştı. Özet tefsiri kolaylaştırdığı için Allah’a hamd eder, üstazının yolunca ve onun üslûbunda konuşma üslubuyla yazmaya muvaffak kıldığı için…(290)

    Bütün bunlar, onun bir nizam içinde olmadığını gösterir. Nitekim ben, birinci cüzle Menâr mecmuasında neşredilen ilk tefsir parçalarını karşılaştırdım, büyük farklar gördüm. Öyle ilâveler ve yorumlar var ki, okuyucu onların Abduh’a nispet edilmesinden tedirgin olur.

    ———————————

     

    (287) Tbfsirü’1-Menâr, 7/94.
    (288) Tcfsirii’l-Menâr, 1/16.
    (289) Tefsirü’l-Meiıâr; 1/72.
    (290) Ea-Seyyid Beşid Rıza ile Kırk Yıllık Dostluk, s. 8.

    ———————————

    Şeyh Muhammed Abduh’a nisbet ettiği ilk cüz tek başına, ancak Şeyh’in vefatından 23 sene sonra basılmıştır. Burada okuyucuda bu tefsiri Reşid Rıza’mn nisbet ettiği gibi Fatiha’dan en-Nisâ sûresinin 132. âyetine kadar nisbet etmek doğru olur mu diye haliyle bir tereddüt uyanıyor… Reşid Rıza tefsirin 5’inci cüz’ünde aynen şunları söyler:(291) “Bu tefsirin müellifi Reşid Rıza der ki: Şeyhimiz Üstaz Muhammed Abduh’un Câmiü’l-Ezher’de tefsir ettiği âyetlerin sonuncusu bu âyettir. O sırada Menâr mecmuası 8. cildde, 1322 H./1905 M. Cemaziyelevvel’de çıkan 10’uncu cüz 375. sahifede, Üstaz Muhammed Abduh’un vefat haberini verir. 8’inci cildden önceki cüz Bakara sûresinden 224 rakamını taşıyan âyetiyle: “Bir de sözünüzde durmanız, takva sahibi olmanız ve insanların arasını düzeltmeniz için Allah’ı yeminlerinize’ hedef yapmayın. Allah kemâliyle işitici ve bilicidir.” Ondan sonraki iki âyetin tefsirini içine alır.

    Bu cüzden sonra Şeyh Muhammed Abduh’a aitmiş gibi gösterilen tefsirlerde şüpheye düştüm. Menâr mecmuası ise 15’inci cilde kadar, tefsirleri Üstaz Şeyh Muhammed Abduh’a aitmiş gibi neşretmeye devam etti. Şüphemi gidermek için rahm Mühibbüddin el-Hatib’e müracaat ettim, şunları söyledi: “Reşid Rıza’nın üstazı Şeyh Muhammed Abduh’a nisbet ettiği tefsir vâyetinde mübalâğa vardır. Benim bildiğime göre, Üstaz M hum, Abbasî revâkında devamlı ders vermezdi. Haftada biri çok nadir olarak da üç defa ders verirdi. Dersleri de va’z ve şad mahiyetindeydi. Ve bir mevzuda seçtiği âyetlerden ibare Çoğu kere âyetler Bakara, Âl-i İmrân ve bazan da diğer sûrelerden seçilmiş olurdu. Reşid Rıza’nın nisbet ettiği gibi, Fi ha’dan Nisa sûresi âyetlerine kadar olan Kur’an âyetlerini, t tadın tefsir ettiğini söyleyemem. Şu da var ki, ben Reşid Rıza merhuma bu meseleyi birkaç defa açtım…” Mühibbüddin el-Hatib evinde yaptığım konuşmada da bunları söyledi…

  2. REŞİD RIZA NAZARINDA FAİZ- Dr. Hasib es-Samarraî
    Faiz, İslâm gelmeden önce Arap Yarımadasında yaygın bir hastalık halindeydi. Arap toplumu, geçim sıkıntısı ve iktisadî çöküntü içindeydi. Arazi çorak olduğu için ihtiyaç maddelerini dışarıdan; Yemen’den ve Şam’dan sağlıyorlardı. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm Allah’ın onlara nimetlerini tescil babında şöyle der:
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    “1- (Bari) Kureyşî emn-ü selâmete,
    2- Kış ve yaz kendilerini seyr ü seferde esenliğe (ve garantiye) kavuşturduğundan dolayı.”(223)

    İktisadi durumun kötülüğü, Arapları çoğu zaman mali hususlarda tahakküme ve mücadeleye itmiş, kötülük, kabalık, şahsî arzu ve enâniyet şüyu bulmuştur. Allah bilir ya, bütün bunların tek sorumlusu Medine’de yerleşmiş bulunan yahudilerdi. Bu hastalık onlardan yayılmıştı. Çünkü onlar faiz veriyorlar ve bunu yayıyorlardı. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim onların bu halini bize şöyle haber verir:
    “Cahil Arapların malını almakta bize günah ve sorumluluk yoktur.”(224)

    Yahudiler, Arapların maddi yoksulluğunu sömürdüler ve faizi arttırdılar, kat kat yaptılar ve bu veba, Araplar arasında yayıldı. Köklü, yerleşmiş bir âdet haline geldi. Bu hastalığı tedavi için Kur’ân-ı Kerim kesin bir ilaç tatbik etti, tabii bu, tedrici oldu. Araplar da Kur’ân’ın faizi haram kılan emrine, tedrici şekilde teslim oldular. Allah şöyle buyurur:

    1- “İnsanların mallarında artış olsun diye faiz (cinsin)den verdiğiniz şey (nakdi mal, sadaka vesaire) Allah katında artmaz. Allah’ın rızasını dileyerek verdiğiniz zekât ise, işte sevablarını kat kat artıranlar (onu verenleridir.”(225)

    2- “Yahudilerden (taşan) bir zulüm, onların (insanlardan) bir çoğunu Allah yolundan alıkoymaları, (Tevrat’ta) nehy edilmelerine rağmen riba (faiz) almaları, hallan mallarını haksız yere yemeleri sebebleriyledir ki biz, (evvelce) kendileri için helâl kılman temiz ve güzel şeyleri üzerlerine haram ettik. İçlerinden kâfirlere pek acıklı bir azâb hazırladık”(226)

    3- “Ey İman edenler, ribayı (faizi) öyle kat kat artırılmış olarak yemeyin. Allah’tan korkun, Tâ ki, muradınıza eresiniz.”(227)

    4- “Ey iman edenler, (gerçek) mü’minler iseniz Allah’tan korkun, faizden (henüz alınmamış olup da) kalanı bırakın (almayın).

    “İşte (böyle) yapmazsanız Allah’a ve Peygamberine karşı harb(e girmiş olduğunuzu) bilin. Eğer (tefeciliğe, murabahacılığa) tevbe ederseniz mallarınızın başları (sermayeleri) yine sizindir. (Bu suretle) ne haksızlık yapmış, ne de haksızlığa uğratılmış olmazsınız.”(228)

    Bu âyet, faizin haram olduğunu ifade eden kesin bir delildir. Bu âyetten, faizin haramlığı hususunda şiddet gösterdiğini, hatta faiz yiyeni Allah ve Resûlüyle harb halinde kabul ettiğini, âlim, hâkim Allah’ın koyduğu, ResûluUah’ın açıkladığı nizâma savaşa girmiş saydığını görüyoruz.

    ———————————

    (223) Kureyş, 1-2.

    (224)Âl-i İnırân. 75.
    (225) Er-Rûm, 39.
    (226) En-Nisâ, 160-161.
    (227) Âl-i İnırân, 130.
    (228) El-Bakara, 278, 279.

    ———————————

    Bunun içindir ki faiz konusu önemli, hassas bir mevzu olmuştur, büyük bir ehemmiyeti vardır. Maalesef zamanımızda, faizli muameleler artmış olup Allah’ın kendilerini koruduğu kimseler dışında bütün toplum kesimleri onunla iş görüyorlar, onun hükmü altında eziliyorlar.

    Sanki insanlar faizin haram kılındığını ve faizli muamelenin yasak olduğunu bilmemektedirler. Benim bu konuya girmemin sebebi, okuduğum bir fetvadır ki, Seyyid Reşid Rıza, onu, Şeyh Muhammed Abduh’a nisbet ediyor. Meseleyi tahkik ettikten sonra anladım ki, Muhammed Abduh’un “fevaid”e helal dediğinin aslı yok, ve bu Reşid Rıza’nın kendi görüşünden ibaret. Muhammed Abduh’a böyle bir şey nisbet etmek haksızlıktır. O, “Nice meşhur olmuş şey vardır ki, aslı esası yoktur” sözüne benziyor. Evet, Muhammed Abduh, “Fevâid”i mubah gördü, diye yaygın bir söylenti var, fakat işin hakikatim söylemek gerekirse ondan böyle bir şey sâdır olmamıştır.

    Nitekim Reşid Rıza taaddüd-ü zevcât hakkında da bir takım şeyler söyler. Gerçekten, Muhammed Abduh bu hususta fetva vermiş, fakat bilâhare bu fetvasından geri dönmüştür. İleride zikredeceğim. Şahsen, delil olarak o sözün sahih olduğuna kani değilim. Ve onların, Reşid Rıza’nın kendisini tenkidden kurtarmak için Şeyh Muhammed Abduh’a nisbet etme ihtiyacını duyduğu görüşlerden ibaret olduğu kanaatindeyim. Adem (a.s.)’le Melekler kıssası hakkındaki şek de bunun gibidir, onu da Muhammed Abduh’a nisbet etmektedir. Fakat, bu konularda istifhamlar ve sekler mevcuttur. Ve nihayet o, tefsirinin son cüzlerinde Meleklere taarruzda bulunur ve bunların tefsirini kendine nisbet eder, onun söylediği şeylerdir, yahut üstazımın söylediklerine göre demez. Nitekim birinci cüzde, Bakara sûresinin tefsirinde de aynı metodu takip eder. Fakat mutlak olarak tefsir eder. Vakıa, onun ilk etapta naklettiği şeyler Muhammed Abduh’tan nakledilir. Lâkin bilinmektedir ki Melâike hakkında Şeyh Muhammed Abduh’a nisbet ettiği görüşleri içine alan tefsirin birinci cüz’ü, Abduh’un vefatından 22 sene sonra tab’ olunarak yayın hayatına çıktı. Nitekim kendisi şöyle bir açıklamada bulunur:(229)

    “Ben, o cüz’ün tamamında, az sayılamıyacak ölçüde ve diğer cüzlere uygun düşecek tarzda birtakım ilâvelerde bulundum…” Neyse esas mevzumuza, faiz konusuna dönelim biz.

    Her ne kadar ehli olmasam da, beni bu mevzuya temas etmeye iten neden, çağımız ve daha önceki yazarlara ait okuduğum çok sayıda kitap, risale, mecmua ve gazetede faiz konusuyla ilgili şeylerin çelişkili olmasıdır.

    Evet, onların bir kısmı Hak ve hakikatten uzak, Şeriat-ı İslâmiyye’ye aykırı ve Avurapa iktisad kanunlarına meyleden fikirler taşıyorlardı. Sanki bunların hepsi de Şeyh Muhammed Abduh’un “Fevâid”in helâl olduğuna dair verdiği fetvaya dayanıyor. Bunları nakleden de Seyyid Muhammed Reşid ki, onları delil olarak kullanıyor, eserlerinde ve tefsirlerinde faizle ilgili bahislerde birçok defa onu zikrediyor. Sonra faiz hakkında bir risale telif eder. Ancak, birçok defalar va’dettiği halde neşir hayatına çıkarmaz. Vefatından sonra mukaddimesini ikmâl ettikten ve bir sonuç ekledikten sonra 1938 yılında Üstaz Mahmud Behçet el-Baytâr tarafından yayınlanır. Ayrıca Muhammed Reşid’in Darü’l-Ulûm’da faiz hakkında bir konferans verdiği, gizli yoldan onu müdafaa ettiğini görüyoruz. Gerçi bu konferansının baş tarafları güzel, parlak cümleler ve tabirler ihtiva ediyor. Fakat biraz sonra onun taksim yaptığına şahid oluyoruz ki, doğrudan uzak… Faizi İbn-i Kayyım’ın yaptığı gibi ikiye ayırır: Celî ve hafi.

    Birinci nevi üzerinde ısrarla durur, ona haram der. ikinci nevi hakkındaysa birtakım şüpheler uyandırarak haram olmadığını söylemek ister. Sonra da âlimlerden onu yeniden düşünerek tahlilini ve onunla muamelenin durumu hakkında icmâ’a varmalarını ister. İşte bütün bunlar beni, faiz konusuna temas etmeye itti. Muvaffakiyet Allah’tandır.

    ————————-

    (229) EI-Menâr. 1/16.

    ————————-

    FAİZİN LÜGAT VE ISTILAHI MANÂSI:

    a) Lügat manâsı: Ziyâdelik, fazlalık demektir. İbn-i Manzur Lisanü’l-Arab’ta: “Rebü: Arttı, çoğaldı, erbâ, çoğalttı, arttırdı, demektir. Nitekim, Allahü Teâlâ’nın şu âyetinde bu manâyadır: O (Allah) sadakaları çoğaltır.”(230) der. El-Misbah’ta. da: “Riba’nın manâsı fazlalık ve ziyadeliktir. En meşhur manâsı budur. Tesniyesinde ribevânı ve tahfifle ribeyâni, nisbetinde de ribevîy denir. Bunu Ebu Ubeyde ve diğer bazıları söylemişlerdir.” deniliyor.

    b) Istılahtaki manâsı: Fakihler, ribayı (faizi) farklı şekillerde tarif etmişlerdir. Bu farklılık kütüb-ü sitte’de mezkûr çeşitli hadislerdeki ribâyı haram kılan illetin istinbatından ileri gelmektedir.

    Tariften maksad bilinen şeyden bir suret takdim etmektir. Binaenaleyh tarifleri (231) doğruya en yakın şekliyle nakledecek, Reşid Rıza’nın bu tariflerinin dışında bir tarif seçmesine de kısaca temas edeceğim:
    “Hanefilere göre faiz: Bir cinsten olan iki bedelden birine yapılan karşılıksız ziyadedir.” (232)

    “Şâfiîlere göre: “Misli gayri malum olmak üzere yapılan özel bir akiddir.” (233)

    “Hanbelilere göre: Özel birtakım şeylerde fazlalıktır.” (234)

    “Malikîlere göre: Bir nakid yahut hususî bir taam üzerine bedel akdidir ki fazlalık yahut da mutlak suretle te’hir iddiasıyla yapılır.” (235)

    ———————————————————————————-

    (230) El-Bakara, 276.
    (231) Câmiii’r-Rumuz, Bostani nakletmişim S/509. El-İnâye, 6/206.
    (232) Dürcrü’I-Hükhâın fi şerhi Ğureri’l-Ahkam, 2/186.
    (233) Haşiyctü’l-Büceyri alel Hatib, 3/16.
    (234) İbn-i Kudeme. el-Muğıu, 4/122. (235) El-Ha isi.
    (235) Ribâ (faiz) en büyük günahlardan olup azı da çoğu da haramdır. İslâm, hiçbir şüpheye mahal bırakmıyacak şekilde ve kesinlikte haram olduğunu bildirmiştir. Böylelikle semavî şeriatlardan farklı yeni bir şey gelmiş ve Resulullah (s.a.v.) de onun haram kılınmasında diğer peygamberlerden ayrı yeni bir şey ve hikmet, ahlâk kanunlarının kabul etmediği bir prensip getirmiş değildir. Haram olması hususunda Kur’ân-ı Kerîm şiddet gösterir. Hak Teâlâ Hazretleri şöyle buyurur:
    (236) “275 – Faiz yiyen kimseler, kendisine şeytan çarpmış olan nasıl kalkarsa, (mezarlarından) öylece kalkarlar. Bu halde olmaları; ‘alış-veriş, aynen faiz gibidir’ demeleri yüzündendir. Halbuki Allah, alış-verişi helâl ve faizi (ribâyı) haram kılmıştır. Bundan böyle kim kendisine Rabbinden bir öğüt gelip faiz yemekten sakınırsa daha önce aldığı faiz ona bağışlanır; geri alınmaz ve bundan sonra onun işi (affedilişi) Allah’a aittir. Kim de, haram olan bu ribayı helâl diye yemeğe dönerse, işte onlar cehennemliktirler; o ateşte ebedi olarak kalacaklardır.
    (237) “276- Allahû Teâlâ faizle geleni mahveder ve sadakaları verilen malı artırır ve Allah ısrarla haram yiyen kâfirle, ziyâde günahkâr hiçbir kimseyi sevmez.
    (238) “277- İman edip iyi ameller işleyen, namazı kılan ve zekâtı veren kimselerin Rableri katında muhakkak mükâfatları (ecirleri) vardır; ve onlara hiçbir korku yoktur, manzun da olacak değillerdir.
    (239) “278- Ey Mü’minler, Allah’tan korkun ve (câhiliyetle işlediğiniz) faiz hesabından arta kalanı bırakın (almayın), eğer gerçek mü’minler iseniz…
    (240) “279- Yok, eğer bu faizi terketmezseniz bilin ki, Allah’a ve Peygamberine karşı harbe girmişsinizdir. Eğer ribâ almaktan tevbe ederseniz ana paranız sizindir, ve böylece ne zâlim olursunuz, ne de zulme uğramış bulunursunuz…” (236)
    (241) (236) El-Bakara, 275-279.

    ——————————————————————————–

    İşte bunlar haram kılındığını ifade eden kesin nasslardır ve manâya delâletleri açıktır: “Ve ribâyı haram kıldı.”(237) Bu, sarâhatla, Allahü Teâlâ’mn faizi haram kıldığını ifade etmekte ve haram oluşuna en açık bir şekilde delâlet etmektedir. Âyetler faiz yiyenle ilgili beş şey zikretmektedir. Onlar:

    1- Dünyada yahut âhirette şeytan çarpmış kimse gibi kalkması. Bu, dünyada bozuk gidişlerinde görülür; mal toplama hırslarından dolayı cânî kimselerin yolunu takip ederler. Âhirette de, ayakları tahammül edemiyecek şekilde karnı şişirilir, her ayağa kalkmak isteyişlerinde düşer, kendisine şeytan çarpmış kimse gibi olur. Bu hususta birçok rivayetler gelmiştir.

    2- “Cehennemde ebedi kalmak”, ebedi kalmak, ancak küfre yakın büyük bir günahtan dolayı olur. Öyle ki, sanki büyük günah küfür gibidir. Bu, korkunç bir korkutmadır.

    3- Mahvetmek. “Allah ribâyı mahveder.” Bununla helak ve kökünden kazımak yahut bereketin yok olması kasdolunmaktadır. Malında hiçbir lezzet ve rahatlık hissetmez.

    4- Küfr… “Eğer mü’min iseniz” sözünün zıt anlamından bu anlaşılıyor. “Allah ısrarla haram yiyen kâfirle, ziyade günahkâr hiçbir kimseyi sevmez.” Bu âyette faizde ısrar eden kimsenin kalbi mühürlenip imandan mahrum bırakılmasına bir işaret vardır.

    5- Harfe. “Allah’a ve peygamberine karşı harbe girmişsiniz.”

    Bu, ribânın Allah ve Resûlüyle muharebeyi gerektiren en büyük cürümlerden bir cürüm olduğunu haber vermektedir. Bütün dinlerde hasetten İslâm dininde ribâ haram kılınmıştır. Haram kılınmasının sebebi şudur: O, öyle bir iktisadî nizâm ortaya koyar ki, o nizamda, ana para hiçbir zarara uğramadan, hiçbir tehlike sözkonusu olmadan çalışır, kazanır. Temel ihtiyaçlarını sağlamak için ödünç paraya ihtiyacı olan zayıf bir kimseye şefkat duygusu bulunmaz bu düzende. Bunun için ribanın, câhiliyye döneminde, fakirlerden çok zenginler arasında yaygın olduğunu görmekteyiz. Bu, daha ziyade bir kısım insanların mal varlıklarını kötüye kullanma, sırf kendi çıkarlarına çalışma eğilimlerinden ileri gelmektedir.(238)

    Faizin Çeşitleri:

    Faiz iki çeşittir:

    1- Ziyâdelik geç ödemeden ileri geldiği zaman ona ribe’1-Câhiliyye, ribe’n-Nesîe denir. Bu nevî faizle ilgili Kur’ânda kesin nass vardır.

    2- Ribe’1-Fadl, ribe’n-Nakd yahut ribe’1-buyû: Bu nevî faizin haram olması sünnet-i nebeviyye yoluyla sabit olmuştur. Sahih hadis kitaplarında Ebû Said el-Hudri’den rivayetle peygamberimizin şöyle buyurduğu sabit olmuştur:

    “Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, tuz tuzla, arpa arpa ile biribirine müsavi ve peşin olarak satılırlar, fazlası faizdir.”

    Bu, ulemanın kabul edip kendisiyle amel ettiği ve delil getirdiği meşhur (239) bir hadistir. Farklı lafızlarla Sahâbe-i Kiram’dan dört zattan; Ömer b. Hattâb, Ubâde b. Samit, Muâviye b. Ebi Süfyân ve Ebû Saîd el-Hudrî’den rivayet olunmuştur. (240)

    Bu nevi faizde ihtilâf vuku’ bulmuş, bunu kabul edenler bulunduğu gibi reddedenler de olmuştur. İbn-i Abbas, Usâme b. Zeyd ve İbn-i Ömer: “Nesîe’den başka ribâ yoktur.” demişlerdir. Buna göre, onlar nazarında peşin olduğu zaman bir dirhem karşılığında iki dirhem almak helâldir, fazlalık haram değildir. Fakat Reşid Rıza, tefsirinde İbn-i Abbas’la İbn-i Ömer’in, bu ictihadlarından Cumhurun görüşüne rücû’ ettiklerini söyler.(241)

    —————————————————————————————-

    (237) El-Bakara, 275.
    (238) Ebu Zehra, Mukaddime alâ Kitabı’n-Nazariycli’r-Ribâ cl-Muharrcm.
    (239) El’MebsM, Serahsî, 12/110.
    (240) Ez-Zeylai, 4/86.
    (241) Tefsirirt-Menâı; 3/117.

    —————————————————————————————–

    Ebû Zehra der ki, “Durum böyle olsa bile, tabiîn ve onlardan sonra gelen ulemâ, ribel-Fadl ve ribe’n-Ne-sie’nin haram olduğu hususunda ittifak halindedirler.” (242)

    Bu nev’e Reşid Rıza, Hafi (gizli) ribâ, birinci nev’e de Celî ribâ (açık faiz), demiştir: “Zararı olduğu için bizzat haram kılınan: Celî; başkası sebebiyle haram kılman: hafidir (ribe’1-Fadl) ki ribe’n-nesie’ye sebep olmaması için haram kılınmıştır, zaruret ve bir ihtiyaca binaen mubah kılınır. Basiret sahibi kimseler, bu ribâyı yemeğe mecbur mudur, muhtaç mıdır, vicdanen kendisi daha iyi bilir.”

    O, faizi, celî ve hafi diye ikiye ayırırken İbn-i Kayyım’m tesirinde kalır. İbn-i Kayyım İ’lâmü’l-Muvakkıîn’de şöyle der: (243)

    “Riba iki çeşittir: Celî ve Hafi. Celî, kendisinde büyük zarar olduğu için haram kılınmış, hafi de celîye sebep olduğu için haram kılınmıştır. Birincisinin haram kılınması esas, ikincininki vesile olduğu içindir.” İbn-i Kayyım, Cenâb-ı Haklan ribe’1-fadlı bizzat değil de dolayısıyla haram kıldığını, dolayısıyla haram kılman şeyin de maslahata binaen mubah kılınabileceğini açıklar. (244)

    Reşid Rıza ve Abdülaziz Çavuş’un faizi bu şekilde taksime ve bu fikirlere teşvik eden işte, İbn-i Kayyım’m bu görüşüdür. Ve bu görüş ışığında birinci nev’e ait nass bulunduğunu, ikincisi hakkında ise şüphe ve ihtilâflar olduğunu, maslahat ve hacete göre haramlığın kalkacağını söylemişlerdir.

    Nitekim Reşid Rıza, Darü’l-Ulûm’un Abdülaziz salonunda yaptığı konuşmada (245) -tefsirinde fikirlerinden döndüklerini açıkladığı halde- İbn-i Abbas ve İbn-i Ömer’i şahid göstererek der ki: “Sahabe ve tabiînden ribe’l-fadl’ı mutlak olarak caiz görenler vardır: 1) Abdullah b. Ömer: Fakat onun bu içtihadından geri döndüğünü rivayet etmişlerdir. 2) İbn-i Abbas: Onun içtihadından geri dönüp dönmediği hususunda ise ihtilâf olunmuştur.”

    Reşid Rıza daha önce, tefsirinde İbn-i Ömer ve İbn-i Abbas’ın ribe’l-fadl hakkındaki görüşlerinden döndüklerini açıkladığım unutmuş mudur yoksa, unutmuş mu görünmektedir?

    Ribâ lafzı âmm’ mıdır? Ribâ’daki el harf-i tarifinin hakikati nedir? Ahd için midir, yoksa cins için midir?
    Reşid Rıza bir masdardan nakilde bulunurken acaib bir ifade tarzı kulamyor. O, sözün bütün manâlarını nazar-ı itibara almadan sadece kendi görüşüne uygun olanları naklediyor… Belki o söz tercih edilmeyen söz de müellif onu reddetmek için zikretmiş… Belki de o görüşün teferruatı var da müfessirlerden biri onu zikretmiştir. Müfessirlerin çoğunlukla tefsirde takip ettiği metod, çeşitli görüşleri nakletmek, şahidler, kaideler ve delillerden kendi görüşünü te’yid edeni alarak diğerlerini terketmektedir. Fakat İsa (a.s.)’m göğe kaldırılışıyla ilgili âyetleri tefsir ederken; Reşid Rıza’nın nasıl nakilde bulunduğu geçen sahifelerde gösterildi. Ezcümle Teveffi. kelimesinin manâlarını naklederken kendi görüşüne muvafık olanları zikretmekle yetinmiş, söylenmesini istemediği diğer manâları nakletmemiştir. Bu meyanda müfessirlerden birtakım nasslar nakleder ki ilk anda, okuyucunun zihnine, onun müstakil bir görüş olup nihai hüküm olduğu fikri gelir. Ve Reşid Rıza, İbn-i Cerîr’den ve İmam-ı Razi’den, Ribâ kelimesindeki (el) harfi tarifinin ahd için olduğunu rivayet ederek, buradan, haram kılma zamanında bilinen ribâ’nın, ribe’n-nesîe olduğunu, onun haram kılındığını ri-be’1-fadl’ın ise bunun dışında bulunduğunu söyler.(246)

    ————————————————————-

    (242) Nazariyyctü’r-riba’l-Muhaırem, mukaddime.
    (243) İlâmü’l’Mumkkıln, 203.
    (244) Tefsirü’l-Menâr, 3/114.
    (245) Darii’l-Ülıım Mecmuası, 2/122.
    (246) Tefsirii’l-Menâr, 3/94.

    ————————————————————-

    Bu görüş tenkide maruz olup iki şeye muhaliftir:

    1- İcmâ-ı ümmete,
    2- Kaideye. “Başında (el) harf-i tarifi bulunan müfred bir kelime umum ifade etmekle cem’î gibidir.” Razi’den başka bu kaidenin dışına çıkan olmamıştır.

    İstiğrak zihne ilk gelen manâdır, lafzı başka manâya değiştirmek hiç bir suretle mümkün değildir. Itlaktan anlaşılan budur. Çünkü dışarıda bir ahd bulunmamıştır. Burada olduğu gibi cüz’iyete delâlet eden bir karine yoktur. Ahd-i haricî yahut ahd-i zihnî için olsun.

    Ribâ çeşitlerinden hepsi değil de hususî bir nev’î ile ahdin tahakkuk ettiğine bir karine bulunmadığı zaman istiğrak manâsı, ilk anlaşılan manâ olur.

    Ayetteki ribâ lafzının başındaki “el” harf-i tarifi zikredilen ahd için olsa bile bunun hususa delâlet ettiğine dair bir delil yoktur. Aksine, manâsı mutlak olarak ziyâdeliktir. Ribâ lafzının âyette hass olduğunu kabul etmemize de imkân yoktur. Bilâkis âmm’dır. Nitekim âyet, delilin hariçte bıraktığı her türlü alışverişi helâl kıldığı gibi her türlü faizi de haram kılmıştır. Ri-be’1-fadl’da da ribe’n-nesîe’deki ziyâdelik vardır, hem de onda daha açıktır. Bunun için Resulullah (s.a.v.), hadisin sonunda, bunun riba olduğunu ifade buyurmuştur: “Her kim ziyâde verir veya ziyade alırsa, o, faiz muamelesi yapmıştır.” O takdirde bu da âyetin şümulü içine girer. Ribâ lafzının ribe’n-nesîe’ye has olduğu farzedilse bile, sünnet-i meşhûre, ribe’l-fadl’ı da ona ilhak etmiştir. Hadisi meşhur ahkâmda delil olarak kullanılır. Onun için hadisin âhâd olduğunu söyleyen İmam-ı Razî’nin sözüne itibar edilmez.

    Evet. Ribâ âyetini okuyan, ribâdan sadece bir nev’in tahsisini anlar mı, onda böyle bir kanaat uyanır mı? Nazil olduğu vakit âyeti duyduğunda Araplar şüphe etmiş midir? Âyetten tek bir mefhum anlaşılıyor; Umumî bir manâ ifade etmesi… Yoksa bu mefhumun, aynı seviyede müşterek, müteaddit çeşitlerini mi anlamıştır? Hiçbir âlimin, mutlak lafzın, hariçte kaldığına delil olmadan bazı fertlerine şâmil olmadığını söylemesi caiz midir? Bazı çeşitleriyle hangi tahsis eden şey tahsis etmiştiı onu… ki o, vaktin te’hir edilmesi, mukabilindeki fazlalıktır, başka fazlalık değildir, denilsin…

    Reşid Rıza ‘birçok yerde ribâ âyetinin mücmel olduğunu açıklamaktadır. Tuhaf olan şu ki bir de bunda ittifak olduğunu naklediyor!.. Halbuki ribâ âyetinin mücmel olduğuna kimler ittifak etmiş, bunu nakletmemektedir. Tam aksi naklolunmuştur. Müfessirlerin ve usulcülerin ifadeleri umumiyetini isbat eder…

    İşte.

    1- Âlûsî: “Şüphesiz ki -delilin tahsis ettiğinin dışında- âyetteki bey’ her türlü alış-verişe, ribâ da her türlü ribâya şâmildir.” der.
    2- Kurtubî, Ebu Hayyân tefsirinden naklen: “Zahir olan manâ bey’ ve ribâ’nın her türlü bey’ ve her türlü ribâ’da umum ifade etmesidir.” der.
    3- İbnü’l-Arabî (247): “Her türlü ribâyı haram kılma hususunda âmm mıdır, mücmel midir, ihtilâf etmişlerdir. Ayette ona ait açıklama yoktur”. Sahih olan onun âmm olmasıdır.” der.
    4- Füsulü’l-Bedâyi’de: “Âyet zahirdir, mücmel değildir” demektedir.
    5- Celâl Mahallî Cemü’l-Cevâmi (248) metnine yazdığı şerlide şöyle demektedir: “Ribâ âyeti umûm içindir. Çünkü başında (el) harf-i tarifi bulunan müfred kelime umûm ifâde eder.”
    6- Murtaza ez-Zebîdî: “Şüphesiz, nassların zahirleri âyetin umûmî olmasına, yâni mücmel olmamasına hükmetmeyi gerektirir.” der.
    7- İkna’ havaşîsinde şöyle denmektedir: “Mezkûr âyet hakkında üç kavil vardır: Âmm, mutlak ve mücmel olması. Tercih edilen görüş ise; âmm olmasıdır. Yani Allahü Zülcelâl her türlü alış-verişi helâl, her türlü ribâyı da haram kılmıştır. -Delille istisna edilen, bu hükmün dışındadır- Çünkü bey’de asi olan helâl olması, ribâda asi olan da haram olmasıdır. Üzere kalan bir şeyde tercih edilen, umûm ifâde etmesidir.”
    8- Attâr, İmâm-ı Şafiî’den “Bu âyetin tahsis edilmiş âmm olduğunu…” hikâye etmiştir.

    —————————————————

    (247) İbnü’l-Arabî, A/ıkâmü’I-Kıııaıı, 1/101.
    (248) Şcr-ıt Cemii’l-Ccucmu’, 2/1S3.

    —————————————————

  3. REŞİD RIZA VE MU’CİZELER- Dr. Hasib es-Samarraî
    Alimler mu’cizelerin hakikati, imkânı, mahiyeti, çeşidi, sebebi gibi hususlarda birçok söz söylemişler, kitaplarında bu konulara ait farklı seviyede, değişik bablar ve fasıllar ayırmışlardır. Bunlar, İslâm tefekküründe tesirli olmuş, kabule şayan görülenler olduğu gibi, reddedilenler de bulunmuştur…
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    İmam Gazâlî rahimehullah “mu’cizeler ve sebeblilik nazariyesine dahil 20 noktada felsefecilere reddiye olmak üzere Tehâfütü’l-Felâsife kitabını yazmış, İbn-i Rüşd el-Hafîd de felsefecileri müdafaa etmek için Tehafüt’üt-Tehâfüt kitabıyla Gazâliye cevap vermiştir.

    Gazali ile felsefeciler arasında mu’cizeler konusunda temel ihtilâf noktasını, “Tabii sebeblilik nazariyesi” teşkil eder.

    Felsefeciler ve onların tesirinde kalan bazı selef ve halef ulemâsı “Tabii sebepler nazariyesi”ne dayanarak, mu’cizelerin olamıyacağı kanaatindedirler. Onun için de mu’cizelerle ilgili Kur’ân âyetlerini, hak ve hakikat tarafını nazarı itibara almadan zahiri manâların dışında yorumlamaya kalkmışlar, gerçeğe uygun düşmeyen manâlar vermişlerdir.

    ———————————-

    (106) Yusuf Suresi, âyet 101.

    ———————————-

    Meselâ İsa (a.s.)’ın ölüleri diriltmesini; ilmi canlandırmak suretiyle cahilliği öldürmek; Musa (a.s.)’ın Asâ’sının sihirbazların sihirlerini yutmasını; inkarcıların şüphelerini, açık ilâhî delillerle iptal etmek şeklinde yorumlamışlar; inşikak-ı Kamer (Ayın ikiye ayrılması) mu’cizesini de, rivayetinde kesinlik olmadığı zehabına kapılarak, inkâr yoluna gitmişlerdir.(107)

    Reşid Rıza, Muhammed Abduh ve İranlı Cemâleddin’in tesirinde kalmıştır. Hepsine de felsefi düşünce hâkimdir…

    Reşid Rıza mu’cizeleri hissi ve akli olmak üzere ikiye ayırır. “Hissi mu’cize, geçmiş peygamberlerin mu’cizeleri, aklî mu’cize de Kur’ân-ı Kerîm’dir” der. Bu suretle o, diğer mu’cizeleri ve harikulade halleri inkâr eder. Böyle bir taksimle Kur’ân-ı Kerim’e, sahih hadislere bühtanda bulunur. Çünkü bunu destekleyen herhangi bir sahih haber yoktur. Olsa olsa bu, hakikatten aklın isteğine, meşhur olma hevesine ve işrâkî felsefeyi (108) körükörüne taklide yönelmektir.

    Yoksa bu tür taksimin manâsı ne? Mevzuya ne gibi faydalar sağlayabilir? Hissî mu’cizelerden maksad hisle, aklî mu’cizelerden maksad da akılla idrak olunan mu’cizelerdir. Nebi (s.a.v.)’nin his ve aklının herhangi bir mu’cizede tesiri yoktur ki… Yoksa bunun manâsı, hissî mu’cize, hissen idrâk olunan ve kâinat düzeninde meydana gelen bir değişiklik, aklî mu’cize de ancak akılla idrâk olunan birtakım ilâhî manâlar demek midir? Bu ölçüler içinde yapılan bir taksim de, Peygamber (s.a.v.)’e harikulade olarak gelen mu’cizelere şâmil değildir. Onun için aklî mu’cizeden biraz önce geçen manâ kasdedildiği takdirde Kur’ân-ı Kerim aklî bir mu’cizedir…

    Kur’ân-ı Kerîm, Resulullaha vahyedilmiştir, onun eseri değildir. Kur’ânın bildiğimiz şekliyle vahyedilmesi, Tabiat Kanunlarına aykırı, kâinat üstü bir olaydır… İnkarcılar hariç, selef ve halef âlimlerinin ittifak ettiği manâda mu’cizeler, Tabiat Kanunlarına aykırıdır ve harikulade hallerden sayılır. Bunun için Kur’ânı inkâr edenlerin ondaki aklî manâda vahy yoluyla semadan indirildiğini kabul etmezler.

    ——————————————————————————————————————

    (107) Yani kesin delille bildirilen mu’cizeleri te’vil etmişler, delilinde az bir şüphe sezdiklerini ise çekinmeden inkâr etmişlerdir. (Mütercimler.)
    (108) PisagOV felsefesini izliyenler.

    ——————————————————————————————————————

    Mu’cizeler arasında hissi yahut akli diye ayırım yapmak bizce bir kısım mu’cizelerin hakikatini, delâletini, eserini azaltmak için bir sebep teşkil etmez.

    Hatalı bir nokta daha aklî ve hissî mu’cize arasında fark gözeterek aklî mu’cizeyi bir tarafa bırakıp, hissî mu’cizeye akıl ve ilimden uzak ithamlarda bulunmak, insanları şüpheye düşürecek sözler sarfetmek, kâfir, din düşmanı müsteşriklerin itirazına imkân hazırlamaktır.

    Halbuki sahih rivayetlerle sabit olan hissi mu’cizelerin; insanlara, hakkı ispat, bâtılı iptal etmek için vuku’ bulduklarını. bütün hakikatlerimde sıhhatleriyle ortaya koymak bizim vazifemizdir…

    Hissî mu’cizeleri inkâr etmek gizli yoldan İslâm Şeriatı’nın dört kaynağından (Kitap-Sünnet-İcma’-Kıyas) ikincisine tenkid yöneltmek demektir.

    Bu mu’cizeleri inkâr etmek hadislerin sıhhati ve ravilerinin eminliği hakkında şüphe uyandırır. Çünkü Kevnî mu’cizelerden birçoğu sahih sünnet yoluyla gelmiştir. Dolayısıyle bu sünneti, icma’ı ve kıyası yıkmaya varıyor… Kevnî mu’cizeler inkâr etmenin, aklî mu’cizeyi ispat etmenin gerçek sebebi nedir? Kevnî mu’cizeleri bize rivayet eden peygamber hadislerimi sıhhatini inkâr etmeye yeltenmenin faydası ne? Bu, Kur’ân-Kerîm’den sonra dört rükünden en önemlisi olan sünneti nebeviyenin değerini gerçekten zayıflatmak mıdır, yoksa başka bi sebep var mıdır? Evet o da “Kevnî mu’cize, akılla yahut daha doğru tabiriyle tecrübeye dayalı asrî akılla bağdaşmaz” safsatasidir.

    Tuhaftır ki, Reşid Rıza Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.)’in kevnî mu’cizelerini inkâr etmekte; bazan “şüpheler diye adlandırmakta, hadisleri tenkid ederek, onlara bazan zayıflık isnad etmekte, bazan da uydurmalıkla itham etmektedir.

    Musa ve İsa (a.s.)în birtakım mu’cizeleri vardır ki yahudiler ve hristiyanlar bunlara inanırlar. Hattâ hristiyanlar aşırı taassublarından dolayı peygamberlerini, bu kevnî mu’cizelere dayanarak ilâhlık derecesine yükseltti. Bazı müslümanlarsa peygamberlerinin peygamberliğine delâlet eden bir tek kevnî mu’cizeyi bile çok gördüler. Halbuki biz müslümanlar, Kur’ân nazil olmadan önce de, Kur’ânın nüzulü döneminde vuku’ bulan mu’cizelere de, o iki peygambere ve mu’cizelerine de iman etmekle mükellefiz…
    Halbuki yahudilerin ve hristiyanların elinde selefe ulaşan müslümanların elindekinden daha kuvvetli ve sağlam ve akla güven, kalbe itminan veren bir senedleri yoktur.

    O halde niçin bütün yahudiler ve hristiyanlar peygamberlerinin mu’cizelerine inanıyorlar da biz müslümanlar peygamberimizin mu’cizelerine inanmıyalım. Kur’ânın en büyük ve en üstün mu’cize olması diğer mu’cizelerin olmasına mani midir? Peygamberimizin mu’cizeleriyle diğer Peygamberlerin mu’cizeleri arasındaki bir ayırım gözetmekten maksat, müslümanların hikâyelerini yalanlamak, itimat etmemek, onlar hakkında şüphe uyandırmak mıdır? Yoksa geçmiş peygamberlere ait güya aldın kabul etmediği mu’cizelerden peygamberimizi temize çıkarmak mıdır?

    Sonra niçin Efendimiz Muhammed (s.a.v.)’in gösterdiği kevnî mu’cizeleri inkâr ediyoruz? Akıl muhalif olduğu yahut meydan okuma-tehaddi bulunmadığı için mi? (Reşid Rıza bunu, şart koşmuştur. Mu’cizeyle meydan okuma bahsinde malûmat verilecektir.)

    O halde Kur’ân-ı Kerîm’in geçmiş peygamberlerle ilgili olarak zikrettiği kevnî mu’cizelerin durumu nedir? Önemli bir noktadır bu husus. Şayet onlar hakkında şüpheye düşersek bizzat Kur’ân hakkında şüpheye düşmüş oluruz. Çünkü bunlar Kur’ân yoluyla bize gelmiş ve sabit olmuştur. Mu’cizeler arasında ayırım yapmak; bir kısmını kabul edip, diğer bir kısmını reddetmek, bir kısım peygamberin mu’cizesini kabul edip, diğerlerini reddetmek, halbuki biz Allah’ın peygamberlerinden hiçbirisi arasında fark gözetmemekle emrolunduk.

    Peki, şimdi biz bu durumda geçmiş peygamberlerin mucizelerinden şüphe edip inkâra mı sapalım, yoksa Kur’ân-ı Kerim’in haber verdiği üzere tasdik mi edelim?

    Resulullah da kendinden önce gelen peygamberlerin getirdiği şeklin dışında mu’cize getirmiş değildir.
    Risalet ve nübüvvet bütün cepheleriyle ilâhî bir lütuftur, resulün veya nebî’nin onlarda hiçbir tesiri yoktur…

    Bundan dolayı mu’cize; kâinat veya tabiat kanunlarının üstünde bir şeydir ki, Allah onunla, peygamberlik davasında, peygamberlerini te’yid eder. Selef ve halefin yolu budur. Yalnız İslâm filozofları özellikle İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd, mu’cizeyi, mu’cize sahibinin diğer işlerinden farklı olmayan tabii, ruhi bir işi kabul ederler… Bu manâsiyle mu’cize, kevnî sünnetlerin üstünde bir amel olmaktan çıkıyor… İbn-i Sina ve diğer filozoflar mu’cizenin tabiat üstü olması keyfiyetini, görenin gözünde öyle görünüyor, şeklinde yorumlarlar… O takdirde, peygamberin benzerini meydana getirme hususunda meydan okumasının manâsı, mu’cize denmesinin anlamı kalmaz, peygamberliğinin doğruluğuna delâlet vasfını kaybeder. Bir kimsenin mu’cizeleri, ruhî sebepler yahut tabii sebeplerle ve hakikatini, delâletini kaybettirecek birçok şartlar ileri sürerek açıklaması, onun delilinin hatalı, niyetinin kötü, akidesinin bozuk olduğunun işaretidir.

    Bu gibiler katında yaygın olan ve revaç bulan propagandaya göre, Seyyid-i Kâinat Efendimizin Kur’ân’dan başka kevnî mu’cizesi yoktur… Bu görüş olsa olsa akıldan, dinden ve inançtan yoksun bir temel üzerine kurulmuş felsefi bir propagandadır. Maalesef gerçek dışı, dinsiz işrâki propagandasıdır.

    Reşid Rıza, Menar mecmuası, Tefsir, el-Vahyü’l-Muhammedi ve diğer bütün eserlerinde Peygamber Efendimizin kevnî mu’cizelerini inkâr yoluna sapmış ve felsefecilerin, müsteşriklerin tesiri altında kalarak bir de çirkin isnadlarda bulunmuştur. Nitekim el-Vahyu’l-Muhammedî’de açıkça şunları yazıyor. “0, kevnî acaib şeylere gelince, onlar şüpheyle karşılanacak şeylerdir, onların rivayeti, sıhhati ve delâleti hakkında birçok yorumlar vardır.”

    Heykel Paşa’nın Muhammed’in Hayatı kitabını takdim ederken de, “Kevnî hârikalar, asrımız âlimlerince delilsiz, şüpheli şeyler olarak kabul edilmektedirler. Bütün geçmiş devirlerde olduğu gibi zamanımızda da mu’cizelere karşı çıkanlar vardır. Mu’cizelere akıllarını kaptıranlar hurafecilerdir…” demektedir.
    Reşid Rıza’nın şu cümleleri onun bu asır bilginleriyle aynı görüşte olduğunu göstermektedir…

    Muhammed’in Hayatı, Resulullah Efendimize ait bütün hissi mu’cizeleri; imkânsız olduklarını, kevnî kanunlara aykırı bulunduklarını ileri sürerek inkâr etmektedir… Bu yüzden Ezilenden o kitabın kusurlarını açıklayan, sapıklığını ispat eden haklı tenkidler yükseldi. Reşid Rıza da hemen o kitabı ve yazarını müdafaa etti, kitabın müellifiyle aynı tonda Ezher’lileri hurâfecilikle vasıflandırdı, kevnî mu’cizeleri inkâr etti. Onları şüpheli şeyler kabul etti, onlar hakkında şek ve zann uyandıracak sözler söyledi.

    Herhalde Reşid Rıza, Kur’ân-ı Kerîm’in, harikulade halleri, “bâtılı yok eden Hak deliller” şeklinde isimlerle adlandırdığını “Hak”, “Beyyinat” dediğini anlayamamıştır. Nitekim Hak Teâlâ şöyle buyurmuştur:

    “…Siz, Hak için, o size gelince, (böyle) mi söylersiniz? Bu, bir sihir midir?…” (109)

    ——————–

    (109) Yunus, 77.

    ——————-

    İşte bu âyetle Hak Teâlâ rrm’cizeye “Hak” demektedir ki b bir delildir. Yine Allah şöyle buyurdu: “Andolsun ki biz sende evvel kendi kavimlerine nice peygamberler göndermişizdir c onlara açık açık burhanlar getirmişlerdir.”(110)

    Mu’cizeleri inkâr ve mu’cizeler hakkında şüpheler uyandı mak hücumlarını iki çeşit altında toplamak mümkündür:

    1- Çeşitli şekillerde tekrar ettikleri iddia: Dünya nizamı dan istinbat olunan tabiat kanunları dedikleri Sünnetullah hiçbir değişikliğe uğramıyacağıdır. Binaenaleyh Tabiat konularına muhalif olduğu için yeni ilmin kabul etmediği her tür mu’cizeyi Allah’ın kitabı da kabul etmez. *

    2- Kur’ân-ı Kerîm, Peygamberimizin kevnî mu’cizeleri olmasına manidir. Bazı âyetler vardır ki onlar da, müşrikler: îman etmeleri için kendilerine bir mu’cize indirilmesi istekle ni ifade ederler… Bu isteklere şu cevap verilir: Mu’cizeler Ali tarafından gelir, peygamber de sizin gibi bir beşerdir, size Allah’ın dinini tebliğ etmek için gönderilmiştir…

    Bu açıdan bakan sapıklar ittihamlara kalkmış, müsteşr ler şüphe tohumu ekmiş, akideleri yaralamışlardır. Görüşler kuvvetlendirmek için de şöyle bir izah yolu seçmişlerdir:

    İbrahim, Musa ve İsa (a.s.) peygamberlerinizi gibi Muha med (s.a.v.)’in kevnî mu’cizeleri yoktur… Bundan anlaşılan İd, Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.), hâşâ bir peygamber değil, bir dâhî’dir, üstün zekâlı bir kimsedir.

    Maalesef bu yersiz, haksız hücum -ki inançlarımızda Peygamber Efendimizin mu’cizelerinde şüphe uyandırmak dır- Haçlı garb’dan gelmiş ve bunlara mu’cizeleri inkâr dere sindeki her çeşit sözleriyle, peygamberimizin bu konuyla il hadisleri ve ravileri hakkında şüphe uyandıran fikirleriyle asrımız bilginlerinden bazıları destek olmuşlardır.

    ———————-

    (110) Er-Rum. 47.

    ———————

    Asrımız müslümanları iki şeyle karşı karşıyadırlar:

    1- Asrımızın bazı âlimlerinin, müsteşriklerin görüşlerine dayanarak bize naklettikleri inkâr ve şüphe doğuran şeylere inanmak.

    2- Kur’ânda sabit olduğu gibi ve müsteşriklerle, onlara perverdelik yapanlardan daha çok Kur’ân-ı Kerim’i bilen, Allah’ın âyetlerini ve kitabının sırlarını daha iyi anlayan, Allah’tan daha fazla korkan, çok sayıda imamın rivayet ettiği hadislerde varid olduğu şekilde mu’cizelere inanmak…

    Bundan daha tuhafı şu ki, asrımız bilginleri kevnî mu’cizeleri, vukû’u, hakikati ve dinle alâkası bakımından, bu asırda insanları dinden nefret ettirir zannındalar… Çünkü yeni ilim, yeni çağ bunlara inanmazmış…

    Mu’cizelere ve mu’cizelere dayanan peygamberliklere yapılan bu ta’n, bizzat Kur’ânın kendisine yapılmış bir ta’n demektir…

    Kur’ân-ı Kerîm ise onları “Hak”, “Sadık”, “Hüccet” ve “Bütün dinlerin beyyinesi” olarak rivayet etmiştir. Bunlar insanları dinden uzaklaştıracak değildir, tam aksine imanlarını kuvvetlendirir -Kur’ân-ı Kerîm bütün peygamberleri ve onların elinde tecelli eden bütün kevnî mu’cizelere inanmayı emreder. 0 halde Kur’ân’ın getirdiği şeylerin bütününe inanmakla, açıkça beyan ettiği harikulade hallere imanla, hissî mu’cizeler insanları dinden nefret ettirir”, propagandasının arasını nasıl bulacağız?

    Onların bu tenkidlerini tasvip etmek, fikirlerini te’yid etmek, bâtılla hükmetmelerine delil hazırlamak bize ya’raşır mı? Yoksa bizim vazifemiz, bu şüpheleri gidermek ve insanlara mu’cizelerin hakikatini -hissi olsun, aklî olsun- vuku’ bulduklarını, ilim ve dinle çatışmadıklarını açıklamak mıdır?

    Reşid Rıza, “Meydan okumayı” mu’cizenin şartı sayar, bu şart sebebiyle kevnî mu’cizeleri inkâra varır… Nitekim o, tefsirinde, el-Vahyü’l-Muhammedi’nin birçok yerinde tek bir netice çıkarıyor: “Peygamber (s.a.v.) sadece Kur’ân’la meydan okudu.’ Vardığı bu sonuçla Reşid Rıza’yı haksız yere itham edecek değiliz. Çünkü bu husus, akaid kitaplarında zikredilmiştir…

    Yalnız bazı muhakkikler meydan okumayı şart koşmamışlar ve kitaplarında Resulullahın Kur’ân’dan başka birçok mu’cizeleri olduğunu açıklıkla ifade etmişlerdir… Sabık Şeyhülislar Mustafa Sabri Efendi şunları söyler:

    “Bence bu noktada yapılacak en ma’kûl ve en güzel yorun bazı âlimlerimizin mu’cizede “meydan okuma” şartını aramalırından maksadları, mu’cizeyi peygamberlik dâvasına uygun kılmak, yani harikulade şeyin, keramet ve ihrasdan farklı olarak mu’cize sayılması için peygamberlik davasındaki zatın eli de zuhur etmesidir. Harikulade halin mu’cize sayılması içi elinde mu’cize zuhur eden zâtın, onunla insanlara meydan okumasını, Kur’ân mu’cizesinde olduğu gibi onlardan bir benzeri getirmelerini istemesini şart koşarsak -ki Reşid Rıza peygamberimizin mu’cizesini Kur’âna hasrederken bu şartla istidlal etmektedir ve bu şart kelâm âlimlerinin sözlerine uygundur- mütekellimlere ve Reşid Rıza’ya göre Peygamberimiz (s.a.v.’ elinde, Kurandan başka bir tek mu’cize bile zuhur etmem gerekirdi.”

    Peygamberimizin Kur’ândan başka birçok mu’cizeleri olduğunu açık açık bildirdikleri halde, “meydan okuma” bulunduğu için Kur’ândan başka mu’cizelerini inkâr hususunda kelam âlimleriyle Reşid Rıza nasıl ittifak edebiliyorlar? Meydan o ma şartına tutunmak, kelâmcıların kendisiyle ittifak hali olduklarını göstermek için Reşid Rıza’nın giriştiği manevra başka bir şey değildir. Reşid Rıza peygamberimizin elinde hur eden kevnî mu’cizeleri inkâr edip Heykel Paşa’nm kıtal müdafaa yazıp görüşünü desteklediği zaman, onlar kâinat zenine aykırı oldukları için mi inkâr etti, yoksa meydan ok’ şartı bulunmadığı için mi?

    Islahatçı bilginlerin kevnî mu’cizeler hakkındaki şüphesi iki çeşittir:

    1- Reşid Rıza’nın kevnî mu’cizeleri inkârı rivayet yönündendir, o mu’cizelerle ilgili rivayetleri inkâr eder, onlarda şekki vardır, onlar hakkında şüphe uyandırır, kâinat kanunlarına muhalefet ettikleri iddiasında Muhammed Abduh ve Cemâleddin Efgani’nin tesirinde kalır.

    2- Muhammed’in Hayatı kitabının sahibi ve kevnî mu’cizeleri inkâr hususunda onun yolunu takip edenler ise kâinat kanunlarına ve yeni ilme muhalefetleri dolayısiyle inkâr ederler… Rivayetlerle ilgilenmezler. Bunun için kitabında herhangi bir rivayete taarruz etmemiştir.

    Fakat Kur’ân-ı Kerîm’de varid olduğu halde harikulade kevnî mu’cizeleri inkâr eden kimsenin durumu ne olacak? Kur’ân-ı Azimü’şşan bize, “İsrâ” mu’cizesini (Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya gece yapılan, yaptırılan yürüyüşü) ve “İnşikâk-ı Kamer” mu’cizesini (Ayın ikiye ayrılması) haber veriyor…
    Reşid Rıza, Miraç mu’cizesine karşı çıkmamaktadır; fakat İnşikâk-ı Kamer ile ilgili hadislere pek şiddetli hücumlarda bulunmuş, bu husustaki bütün rivayetlere ve ravilerine, -bu hâdisenin bütün hadis mecmualarında zikredilmekle manevi tevatür meydana geldiğinden habersiz görünerek- ta’n etmiştir…
    Ne gariptir ki dost-düşman Reşid Rıza’nın Hadisi, dirayet ve rivayet yönünden, sağlam, zayıf olma bakımlarından iyi bildiğine, yüksek derecede bulunduğuna şehadet etmekte, fakat o, İnşikâk-ı Kamer’i yetmiş kadar rivayeti ve ravilerini nazarı dikkate almadan inkâr etmektedir… Üstad Mahmud Yasin’le üstad Muhammed Zehran ona kuvvetli bir reddiye yazmışlar ve İnşikâk-ı Kamer’in zaman-ı saadette, Mekke’de hicretten evvel vuku bulduğunu, Kuranın bunu haber verdiğini, sünnetin de onu te’yid ettiğini ispat etmişlerdir. Kur’ân hâdiseyi mazi sigasıyla (dili geçmiş zaman) ifade eder ki bu, onun vuku’ bulduğunu ispat eder. Sonra onu “âyet” olarak zikreder. Hak Teâlâ, mu’cizeleri ifade babında bazan “âyet” lâfzını bazan da “beyyinat” lâfzını kullanmıştır. Allah-ü Teâlâ Inşikâk-ı Kamer hadisesinden sonra Mekke kâfirlerinin lisanı üzere şöyle buyurmuştur: “Onlar (Kureyş kâfirleri) bir mu’cize görürlerse yüz çevirirler (onu teemmülden ve ona inanmaktan) ve “müstemir (kuvvetli, şü mullü ardı arası kesilmeyen) bir büyüdür” derler.”(lll) Ay’ıı ikiye ayrılması mu’cizesini -ki o, âdet’e muhalif bir kâinat hâri kasıdır- sihirle tabir etmişlerdir… Sonra ikiye ayrıldıktan son ra ne oldu? İnşikâk-ı Kameri inkâr ettiklerine dair tek bir hs ber bile yoktur, eğer İnşikâk-ı Kamer fi’len meydana gelmese} di elbette çirkin lâflar ederlerdi. Görüyoruz ki, “O, sürekli b sihirdir” demişlerdir…

    Ay’ın ikiye ayrılması mu’cizesini müfessirler de zikretmişlerdir:

    1) İşte Reşid Rıza’nın kendisinden çokça nakillerde bulunduğu, çoğu meselede kendisinin tesiri altında kaldığı İbn-i Y. sir, ayın ikiye ayrılması konusunda şunları söylüyor: “Sah senedi mütevatir hadislerle sabit olduğu gibi Ay’ın ikiye ayırması Resulullah (s.a.v.) zamanında vuku’ buldu. Bu husus ulemâ arasında ittifak vardır ve bu, apaçık mu’cizelerden b sidir.”(112)

    2) Zeccâc şunları söylüyor: “Kasdolunan manâyı, ehl-i ür anladığı manâyı anlamayan bir kısım insanlar da -hakikat tadayken- Ay kıyamet gününde ikiye ayrılacak, şeklinde yor yapmışlardır. Halbuki durum açıktır.”

    Ehl-i ilim icma’ etmiştir ki: “Onlar bir mu’cize görürlı yüz çevirirler ve “müstemir bir büyüdür” derler.” Âyeti lal bunun âhirette olacağına değil de, dünyada olduğuna del eder.

    3) Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi Camiü’l-Badlı tefsirinde Ay’ın ikiye ayrılması mu’cizesinden şöyle bahseder:

    —————————-

    (111) el-Kamer, 2.
    (112) İbn-i Kesir, 8/126.

    —————————

    “Cenâb-ı Hak: “Ay ikiye ayrıldı” buyuruyor. Bu hâdise Resulullah zamanında, Mekke’deyken ve Medine’ye hicret etmeden önce vuku’ buldu. Mekkeli kâfirler kendisinden bir nıu’cize istedikleri zaman, o da onlara sözünün doğruluğuna, nübüvvetinin gerçek olduğuna bir delil olmak üzere İnşikâk-ı Kamer mu’cizesini gösterdi. Onlara bunu gösterince yüz çevirdiler, yalanladılar. Ve “Bu, sürekli bir sihirdir!” “Muhammed bizi büyüledi” dediler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şu mealde bir âyet inzal buyurdu: “Şayet bir mu’cize görürlerse, ondan yüz çevirirler ve bu, sürekli bir sihirdir.” derler.(113)

    Bu hususta söylediğimiz şeylere benzer rivayetler gelmiştir:

    Katâde’nin Enes b. Malik’ten rivayet ettiğine göre, Mekke’liler Resulullah (s.a.v.)’den kendilerine bir mu’cize göstermesini istemişler, o da onlara “İnşikâk-ı Kamer = Ayın ikiye ayrılması” mu’cizesini göstermiştir. Ve Taberî, hepsi de ayın ikiye ayrıldığını ispat eden yirmidokuz rivayet nakletmiştir.

    4) Celâleddin es-Süyûti, ed-Dürrü’l-Mensur’da şöyle der:(114)

    1- Buhari, Müslim, İbn-i Merdeveyh ve Delâil’de Beyhâki İbn-i Abbas (r.a.)’dan, şöyle dediğini zikretti: “Ay, Peygamber (s.a.v.) zamanında ikiye ayrıldı.”

    2- Mücahid, İbn-i Ömer’den bu âyet hakkında şunu rivayet etti: “Kıyamet yaklaştı ve ay ikiye ayrıldı.”(115) Ay’ın ikiye ayrılması Resulullah zamanında vuku buldu, bir parçası dağın önünde, öbür parçası arkasında, göründü de Resulullah: “Şahid ol Yârâb!” buyurdu…

    Süyûti bu hususta hepsi de Ay’ın ikiye ayrıldığını ispat eden onaltı rivayet zikretti.

    ———————————————

    (113) Camiü’l-Beyân, 27/84.
    (114) ed-Dürrii’I-Mensûr, 6/123-132.
    (115) Kamer, I.

    ——————————————–

    5) Fahreddin Razi de tefsirinde şunları söylüyor:

    “Allahû Teâlâ şöyle buyurdu: “Kıyamet yaklaştı ve Ay ikiye ayrıldı.”(116) Sûrenin evveli kendinden önceki sûrenin sonuna -ki “kıyamet yaklaştı” âyetidir- uygundur. Sanki Allahû Teâlâ bu âyeti deliliyle tekrar etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Kıyamet yaklaştı” dedim, ki bu haktır, çünkü Ay ikiye ayrıldı.”
    “Bütün müfessirler Ay’ın ikiye ayrıldığı ve bunun bizzat vuku’ bulduğu hakkında ittifak halindedirler. Ve haberler ikiye ayrılma hâdisesine delâlet etmektedirler.

    “Sahih’de sahabeden bir cemaatın rivayet ettiği meşhur biı haber vardır ki şöyle demişlerdir:
    “Resulullah (s.a.v.)’den bizzat Ay’ın ikiye ayrılmasını mu’ci ze olarak göstermesi istendi, o da Rabbinden talep etti, O d; onu ikiye ayırdı ve bu, bir müddet devam etti.”

    “Müfessirlerden birisi, Ayın ikiye ayrılmasından murad “ikiye ayrılacak” demektir, demiştir -ki bu manâ hakikatte] uzak bir manâdır- çünkü burada maziye (dili geçmiş zaman muzâri (gelecek zaman) manası verilmesi caiz değildir. Böyl bir yoruma gitmeye de ihtiyaç yoktur. Felsefeciler de, geçmişt de gelecekte de bunu imkânsız görürler ve derler ki, Ayın ikiye ayrılması, korkunç bir olaydır, eğer vuku’ bulmuş olsaydı yer yüzünde bulunan kimselerin bilmesi lâzım gelirdi, böylece tevj tür derecesine varması gerekmez miydi?

    “Cevaben diyoruz ki: Nebi (s.a.v.) Kur’ânla meydan okuyu müşrikler de biz, O Kur’ân’dan daha fasih sözler söyleriz, dedil leri ve bundan âciz kaldıkları zaman Kur’ân, kendinden başP bir mu’cizeye ihtiyaç bırakmıyan, kıyamete kadar baki b mu’cize olarak kaldı. Kur’ân onun şüphe götürmiyecek şekik mümkün olduğunu ispatlayan en kuvvetli delildir, onu, sâdikü’l-Va’d Muhammed (s.a.v.) haber vermiştir, binaenaleyh onun vuku’ bulduğuna mutlaka inanmak lâzımdır.

    “Ay’ın ikiye ayrılıp tekrar bu parçaların birleşmesin mümkün olmadığı iddiası kötü niyetli, bayağı kimselerin ideasıdır. Çünkü ikiye ayrılmanın vuku’ bulduğu sabit olmuştur, biz bunu defalarca zikrettik.” (117)

    —————————————————-

    (116) Aynı sure. aynı âyet.
    (117) Tefsihi’r-Razl 7/545. (US) el-Kamer, 1.

    —————————————————

    6) İmam-ı Kurtubi tefsirinde şunları yazar:

    “Bu hâdise Sahih-i Buhari ve diğer hadis kitaplarında İbn-i Mes’ud, İbn-i Ömer, Enes ve Cübeyr b. Mut’im ve İbn-i Abbas’dan -Allah cümlesinden razı olsun- gelen rivayetlerle sabit olmuştur: Mekke halkı Peygamber (s.a.v.)’den bir mu’cize istedi, bunun üzerine Ay Mekke’de iki defa ikiye ayrıldı.(118)

    “Kıyamet yaklaştı ve Ay ikiye ayrıldı.”, âyeti nazil oldu. Zehebî, bu hadise, Tirmizi’nin sahih-hasen dediğini nakleder. Buhari Enes’den rivayetinde: “Ay iki parçaya ayrıldı” şeklinde rivayette bulunur.
    “Daha sonra Maverdi, Kuşeyri ve Hasan Basri gibi âlimlerin, ayın ikiye ayrılmadığını söylediklerini naklettikten sonra der ki:

    “Ben de derim ki Ay’ın Mekke’de ikiye ayrıldığı âdil kimselerin nakliyle sabittir. Kur’ân-ı Kerîm’in ilgili âyetinden anlaşılan zahiri mana da budur. Onu herkesin görmesi lâzım gelmez. Çünkü o, geceleyin vuku’ bulmuştur, Resulullahm isteğiyle meydana gelmiştir…”

    7) İbn-i Kesir de tefsirinde şunları yazar:

    “Allah Teâlâ buyurur: “Ay ikiye ayrıldı.”(119) Sahih senedlerle, mütevatir (120) hadislerde vârid olduğu gibi bu hâdise Resulullah zamanında vuku buldu. Ulemâ arasında ittifak olunan nokta şu ki, ayın ikiye ayrılması mu’cizesi Resulullah Efendimiz zamanında vuku’ bulmuş ve bu, apaçık mu’cizelerden biri olmuştur.” (121)

    ————————————-

    (119) El-Kamer Sûresi, âyet, 1.
    (120) Ma’nen mülevâlir.
    (121) İbn-i Kesir, S/127.

    ————————————

    Ve bu konuda hepsi de “Ay’ın ikiye ayrılması” mu’cizesinin Peygamberimiz zamanında meydana geldiğini ispat eden onaltı rivayet nakletmiştir.

    8) İmam-ı Bağavi tefsirinde şunları yazıyor:

    “Katâde’nin Enes b. Malik’ten rivayetine göre, Mekkeliler Resulullah (a.s.)’dan kendilerine bir mu’cize göstermesini istediler. O da onlara Ayı iki parça olmuş olarak -ki Hira dağını bu iki parçanın arasında gördüler- gösterdi.”(122)

    9) Son olarak şunu nakledelim: Celâleddin Mahalli Celâleyn tefsirinde şunları yazıyor:

    “Ay, Nebi (s.a.v.)’in bir mu’cizesi olarak Ebu Kubays ve Kaykaan dağları üstünde iki parça olarak göründü, -ondan bunu istemişlerdi- o da şahid olun, dedi.”(123) (Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.)

    MU’CİZE TABİRİ

    Mu’cize, insanın benzerini meydana getirmekten âciz olduğu şeydir. Çünkü o, olağanüstü bir şey olup beşer gücünün üstündedir. Allahû Teâlâ onu, peygamberliğini tasdik edici olmak üzere peygamberlik davasındaki zatın elinde meydana getirir, onunla insanlara meydan okur, onlardan onun benzerini meydana getirmelerini ister, onlar da acz içinde kalır ve onun bir benzerini getiremezler. İşte onun için ona mu’cize denmiştir, yahut da hasmı acz içinde bıraktığı için…

    Bu haliyle mu’cize peygamberliğin önemli bir tezahürü olup, etrafında münakaşalar yapılmış, halen de birtakım şüpheler uyandırılmaktadır.

    İbn-i Teymiyye -ki Reşid Rıza geniş ölçüde onun görüşlerinin tesiri altında kalmıştır- mu’cizenin, peygamber olmayan kimselerin işlerinden farklı bir hakikati bulunduğuna ve karşı çıkılamıyacak bir nitelikte olduğuna inanır.(124)

    ————————————————–

    (122) H’fsirü’1-Bağavî, 8/128.
    (123) Tefsirü 7-Cclâleyn, 4/240.
    (124) İbn-i Teymiyye, en-Niibüvvet, s. 11.

    ————————————————-

    Fakat harikuladeliği mu’cizenin sadece levazımından bir lâzımı kabul eden -muktezası değil- bu hakikati bize açıklamaz. Nitekim hayat ilmin lâzımdır, muktezası değil. Peygambere ait olduğu söylenebilecek özel mahdud fiiller yoktur ki, onları yapan peygamberdir, yapmayan peygamber değildir, densin.
    Evet, harikuladelik mu’cizenin rükünlerinden bir rükündür, mu’cizenin hakikatidir, diye hiç kimseden naklolunmamıştır. Bu durumda hakikattan ayrılmama hususunda rükünlerle zatî levazım arasında büyük bir fark yoktur.

    İbn-i Teymiyye’nin harikuladeliği, mu’cizenin zâti bir gereği kabul etmesi hatâ üstüne hatâdır.
    Kur’ân-ı Kerîm, mu’cizeyi i’câz, harikulade gibi vasıflarla vasıflandırmamış “Burhan”, “Âyet” demiştir. Fakat peygamberlerin mu’cizelerini, kendilerine karşı çıkılmaktan âciz kalınan, kâinat sünnetleri ve âdetlerinin haricinde birtakım şeyler olarak kabul eder. Harikuladelikten murad, mu’cizenin, insanların ve cinlerin bütününün âdetine muhalif olmasıdır, herhangi bir millete mahsus bir özellik değildir. Öyle olmasaydı mu’cize niçin bir hüccet olsundu?

    Velilerin kerametleri peygamberlerin mu’cizesidir, diyenler vardır ki bu teşbih yollu bir sözdür, yani keramet, peygamberlerinin doğruluğuna delâlet etme hususunda mu’cize gibidir…

    Bu bahse sabık Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin kevnî mu’cize hakkındaki sözleriyle son vermek istiyorum: (125) “Sözün hülâsası, peygamberimizi ehl-i kitabın yaptığı gibi diğer peygamberlerden aşağıda görmek, mu’cizelerini diğer peygamberlerin mu’cizelerinin altında tutmak, çok tehlikeli bir yoldur.

    ———————————-

    (125) El-Kavlü’l-Fasl, s. 127.

    ———————————-

    “Peygamberler arasında fark gözetmeyiz”(126) buyuran Kur’ân mesleğine muhaliftir.

    Peygamber Efendimizin bir mu’cizesi olan Kur’ân-ı Azimüşşân, Allahû Teâlâ’nın sözüdür. Peygamberlerin -ki onların içinde peygamberimiz de vardır- elinde zuhur eden kevnî mu’cizeler, Allahu Teâlâ’nın peygamberlerini te’yid eden fiilleridir. Allahü Teâlâ’nın sözünü fiiline tercih etmenin bir mânâsı yoktur. Mu’cizelerden bir kısmını övmek, bir kısmını da diğerlerinin altında görmek şeklinde mu’cizeler arasında fark gözetmek akıllı kimsenin işi değildir. Her mu’cize kendi zamanı için diğerinden daha uygundur. Meselâ Musa (a.s.)’m “Asâ mu’cizesi” sihrin revaç bulduğu asırda vuku’ bulmuştur. İsa (a.s.)’mn alaca hastalığına tutulmuşları, a’maları iyileştirmesi, ölüleri diriltmesi tıbbın revaç bulduğu bir devirde vuku’ bulmuştur. Bunlar esbaba sarılmaya dayalı tıbbi tedavi cinsinden şeyler değildir. Peygamberimizin mu’cizesi de belagat ve fesahatin üstün olduğu asırda vuku bulmuştur. Bütün bunlar Allah’ın fiilinin ve sözünün beşer fiiline ve sözüne üstünlüğünü gösterir. Kur’ân mu’cizesi diğer mu’cizelerden üstün olsa bile i’câz=aciz bırakma hususunda aralarında herhangi bir fark yoktur. Kur’an’da mu’cize ile vahy bir haldedir, diğer mu’cizeler ise nübüvvetin asli maksudu olan vahy’den ayrıdırlar. Mu’cizeler vahyin Allah Teâlâ tarafından geldiğini isbat eden şey’lerdir. Hristiyanhk ve Yahudilik karşısında İslâm’ın durumu da böyledir. Aı-alanında hiçbir fazilet farkı yoktur, hepsi de Allah’ın, muayyen bir zaman bölümü içinde kullarının sahip olmalarını emrettiği dindir. Her din, zamanında diğerinden daha üstündür, şayet böyle olmasaydı Allah onu o zaman için seçmezdi. İslâm dininin diğerlerine üstün olması, onların devrinin geçmesinden ve İslâm devrinin gelmesinden ileri gelmektedir…

    İlk dinler nesh olunmuştur, İslâm dini ise kıyamete kadar bakîdir. Onu nesh edecek bir din yoktur.

    —————————

    (126) EI-Bakara, 2S5.

    —————————

    Peygamberimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) bütün insanlara peygamber gönderilmesinden sonra hiç kimsenin artık eski dinine bağlı kalması caiz olamaz. Çünkü bugünün dini İSLÂM dinidir. Hatta -farzı muhal- Reşid Rıza’mn kitabında iddia ettiği gibi, Musa ve İsa’m (a.s.) mu’cizelerinin peygamberimizin mu’cizelerine üstün olduklarını farzetsek, bugün için Yahudilere ve Hristiyanlara düşen Muhammed (s.a.v.)’m dinine tâbi olmak, İslâm’ın gelmesiyle devirlerini tamamlamış olan atalarının dinini terk etmek, Yahudi yahut Hristiyan olmak yerine müslüman olmaktır… Çünkü bir kimsenin yahudiliğin hükmü geçtikten sonra yahudi olmasının, yahut hristiyanlığın hükmü geçtikten sonra hristiyan olmasının mânâsı yoktur. Muhammed’in (s.a.v), Reşid Rıza’mn ve Dr. Heykel Paşa’nın zannettiği gibi tek bir kevnî mu’cizesi olmasa bile…

    İslâmiyet gibi semavî din olmaları itibariyle hakikî hristiyanlık ve yahudilikle İslâmiyet arasında uygunluk sağlamadaki en sağlam yol budur. İslâmiyet ile halihazırdaki hristiyanlık arasında uygunluk aramak ise, hiçbir temele dayanmaz. Çünkü semavî ve asliyetini koruyan bir dinle, aslından uzaklaşmış uydurma bir dinin birbirleriyle uyuşması mümkün değildir.

    BİRİNCİ FASIL

    (İsa (a.s.)’ın semaya kaldırılması ve yeryüzüne indirilmesi)

    Kur’ân ve sünnet ışığında meselenin izahı ve Reşid Rıza’nın görüşü:

    1- Mukaddime,
    2- Semaya kaldırılması ve yere indirilmesiyle ilgili âyetler ve izahları.
    3- Konuyla ilgili hadisler…
    4- Meselenin Reşid Rıza ile münakaşası.

    KONUYA GİRİŞ

    İsa (a.s.)’m öldürülmeden, diri olarak göğe kaldırıldığı hususunda -sözleri kabule şâyân görülmeyen az sayıda müfessir müstesna- bütün müfessirler ittifak halindedirler… Nitekim Kur’ân-ı Azîmüşşân ve sahih hadisler bunu sarahaten ifade etmektedirler. Ümmet-i Muhammed’in akidesi de budur. (127) Menar tefsirinde ise müellif, ilgili âyetlerin tefsirinde İsa (a.s)’a yakışıksız lâflar ediyor, nesiller boyu takip edilen yolun dışına çıkarak bu hakikati inkâra sapıyor ve lafızlara müfessirlerden bir tanesinin bile kabul etmediği manâlar veriyor.

    REŞİD RIZA VE İSA (A.S.)

    İşte bu bölümde İsa (a.s.)’m Kur’ân âyetleriyle ve sahih hadislerle sabit olan diri haldeyken semâya kaldırılması meselesini ele alacağız. İnkâr ve münakaşa kabul etmiyecek şekilde sağlam hadislerle ve âyetlerle sabit olan semâya kaldırılması ve kıyamete yakın bir zamanda yeryüzüne indirilmesi meselesinde, nasslara gerçekle bağdaşmıyan manâlar vererek Reşid Rıza, Muhammed Abduh’un yolunu takip eder.

    Halbuki onları inkâr etmek, yahut onlara hakiki manâlarının dışında bir manâ vererek tahrif etmek, insanı, ancak dinî nokta-i nazardan tehlikeli bir duruma düşürür.

    İsa (a.s.)’ın semâya diri olarak kaldırılması yahut öldürülmesi mevzuu hakkında son devir âlimleri arasında epeyce ihtilâf olmuştur. Reşid Rıza bunlardan büyük bir kısmını tefsirine almıştır.

    Gerçekte bunların hepsinin ihtilâf merkezini kevnî mu’cizelerin vuku’ bulup bulamayacağı münakaşası teşkil eder. Kevnî mu’cizeleri inkâr eden kimse, kolayca ehadis-i nebeviyyeyi inkâr eder, reddeder, kabul etmez, râvileri ne kadar çok olursa olsun sağlamlıkları hakkında şüphe eder…

    Fakat asıl şaşılacak şey Reşid Rıza’nın hadisin rivayet ve dirayet dalında geniş malûmatı olmasına ve -âyetlerin dışında-İsa (a.s.)’ın semâya kaldırıldığını ifade eden yetmiş kadar da hadis bulunmasına rağmen bunları bir kalemde reddetmesi… Kıyamete yakın bir zamanda onun, tekrar yeryüzüne indirileceğini aklın kabul etmiyeceğini iddia etmesi…

    Müfessirler, muhaddisler, mütekellimler dahil olmak üzere bütün âlimler bunları nesilden nesile nakletmişler, Ümmet-i Muhammed de kabule şayan görmüş -ki o, hatadan masundur-(128) o halde hangi sebepten dolayı inkâr ediliyor, âyetlere ve hadislere hakikat dışı manâlar veriliyor ve bütün bunlar kimin yararına yapılıyor?

    ———————————————–

    (128) Mukaddime, İbnü’s-Salâh, s. 13.

    ———————————————–

    Bu, “Ancak hissî deneylerle ispatı mümkün olan şeyler kabul edilir…” kanunu üzerine kurulmuş maddeci yeni ilmin maruz kaldığı bir musibettir. Öbür tarafta ise selef ve halef bütün müslümanlar, İsa (a.s.)’nın göğe kaldırıldığını ifade eden âyetle, yeryüzüne indirileceğini ifade eden hadislere, tecrübeye dayanmasa bile inanırlar…

    İsa (a.s.)’m semâya kaldırıldığını Kur’ân-ı Kerim şöyle ifade eder:

    “Bilâkis Allah (c.c.) O’nu, semaya kaldırdı.” (129)

    “Ve seni kendime kaldıracağım.” (130)

    Bu iki âyeti celîle, İsa (a.s.)’nm diğer peygamberlerden farklı bir özelliğini teşkil eden özellikle semâya kaldırıldığı hususunda zahirdirler. Maksad yalnızca ruhen kaldırılması değildir. Sadece ruhun kaldırılması değildir. Sadece ruhun kaldırılması olsaydı, Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın İsa (a.s.)’ya tahsis ettiği özelliğin ne kıymeti kalırdı?

    İsa (a.s.)’m Göğe Kaldırıldığını ve Âhir Zamanda Yeryüzüne İndirileceğini İfade Eden Ayetler ve

    Açıklamaları:

    1- Allahû Teâlâ şöyle buyuruyor:

    “O zaman Allah şöyle de(miş)di: “Ey İsa, şüphesiz ki seni öldürecek olan (onlar değil) benim, seni kendime yükseltip kaldıracak, seni küfredenlerin içinden tertemiz (kurtarıp) çıkaracak ve sana tâbi’ olanları kıyamet gününe kadar küfredenlerin üstünde tutacak da (benim). Sonra dönüşünüz (de) yalnız bana (olacak)dır. İşte o zaman aranızda, hakkımda ihtilâf etmekte olduğunuz şeylerin hükmünü ben vereceğim…” (131)

    İzahı: Müfessirler buradaki vefatı uyku ile açıklamışlar ve buna Kur’ân-ı Kerim’den şu âyetleri delil getirmişlerdir:

    “Geceleyin sizi öldüren (öldürür gibi uyutan) O’dur.” (132)

    ————————–

    (129) En-Nisa, 158.
    (130) Â1-İ İmrân, 55.
    (131) Â1-İ İmrân, 55.
    (132) El-En’âm, 60.

    ————————–

    “Allah (ölenin) ölümü zamamnda, ölmeyenin de uykusunda ruhlarım alır.” (133)

    Hadisi Nebeviyye’den de şu hadisi delil getirmişlerdir:

    “Resulullah (s.a.v.) uykusundan kalktığı zaman: ‘Öldükten sonra bizi dirilten Allah’a hamdolsun…’ buyurmuşlardır.”

    Hafız İbn-i Kesir, tefsirinde bu âyetlerle ilgili bütün görüşleri zikretmiş ve bu hususta Cumhurun ittifak ettiği görüşü şöyle hülâsa etmiştir:

    “Buradaki âyetteki vefat ettirme uyutmakladır.” Ve Cumhur ulemanın, “Ehl-i kitab’dan hiç biri hariç olmamak üzere, ölümünden evvel, andolsun, ona (İsa’ya) mutlaka îman edecek.” (134) âyetinde geçen vefat ettirmekten maksad, uyutmaktır, ölmek değildir, şeklindeki görüşünü te’yid etmiştir…

    “Onun ölümünden önce,” sözündeki zamir, İsa (a.s.)’a racidir, yani İsa (a.s.) yeryüzüne inecek, bilâhare ölecek demektir. Bu, İsa (a.s.) kıyamet gününden önce yeryüzüne indiği zaman, ehl-i kitaptan herkesin ona inanacağını Allah’ın pekiştirerek ifade etmesidir.

    2- Allahû Teâlâ buyuruyor:

    “Ve: ‘Biz, Allah’ın peygamberi, Meryem oğlu Mesîh İsa’yı öldürdük.’ demeleri sebebiyle(dir ki, kendilerini rahmetimizden kovduk). Halbuki onlar onu öldürmediler, onu asmadılar da. Fakat (öldürülen ve asılan adam) kendilerine (İsa) gibi gösterildi. (Zaten ve) hakikaten (İsa ve onun katli) hakkında kendileri de ihtilâfa düştüler. (Bu babda) kat’î bir şek ve şüphe içindedirler. Onların buna (onun katline) ait hiçbir bilgileri yoktur. Ancak (kupkuru bir) zanna uymaktadırlar). Onu yakînen öldürmemişlerdir.” (135)

    ————————-

    (133) Ez-Zünıcr, 42.
    (134) En-Nisâ, 159.
    (135) En-Nisâ, 157.

    ————————

    Bu, İsa (a.s.)’ı katlettiklerini, astıklarını zanneden yahudilerin bâtıl inançlarını kesin olarak yalanlamaktadır.

    Kur’âm Kerim, İsa (a.s.)’ın dostlarından yahut düşmanlarından birini ona benzettiklerini ve İsa (a.s.) zannederek onu yakaladıklarını, öldürdüklerini ve haç’a gerdiklerini haber veriyor. Yaptıkları işte kesin bir inanç içinde olmadıklarını, şek ve şüphede bulunduklarını haber veriyor. Zanla hareket ettiklerini, halbuki Allah’ın onu kendi canibine kaldırdığını ifade ediyor.

    3- Allahû Teâlâ buyuruyor:

    “Ehl-i kitab’dan hiçbiri hariç olmamak üzere, ölümünden evvel, andolsun, ona (İsa’ya) mutlaka îman edecek, o da kıyamet günü kendileri aleyhine bir şahid olacaktır.” (136)

    Bu âyet-i celîle, ehl-i kitab’ın, İsa (a.s.) ölmeden önce ona inanacaklarını ve tasdik edeceklerini te’kidle haber veriyor.

    Bu hususta Sahâbe-i Kiram’dan birçok haberler de gelmiştir. Ezcümle Said b. Cübeyr’in İbn-i Abbas’dan rivayet ettiğine göre, İbn-i Abbas:

    “Ehl-i kitab’dan hiçbiri hariç olmamak üzere, Ölümünden evvel, andolsun ona (İsa’ya) mutlaka îman edecek” âyeti celilesinin tefsirinde demiştir ki: “Bu (yani ehl-i kitab’ın İsa aleyhisselâma inanması) İsa b. Meryem’in Dünyaya indirildikten sonraki ölümünden önce vuku’ bulacaktır…”

    4- Allahû Teâlâ buyuruyor:

    “Beşiğinde de, yetişkinlik halinde de insanlara söz söyleyecektir. (O), sahillerdendir…” (137)

    Bu âyet-i celîlenin tefsirinde İbn-i Cerîr et-Taberî şunları söylemiştir: “Bana Yunus, İbn-i Vehb’in İbn-i Zeyd’den, bu âyetin tefsiri hakkında kendisine şöyle rivayet naklettiğini söyledi:

    ———————–

    (136) En-Nisâ, 159.
    (137) Âl-i İmran,46.

    ———————–

    İsa (a.s.) onlara beşikte konuştu. Deccal’ı öldürdüğü zaman da [onlara konuşacak, o gün İsa (a.s.) 30-50 yaşları civarında bir [yaşta olacak.”

    Bütün rivayetler İsa (a.s.)’m göğe kaldırıldığı andaki yaşının 33 olduğu hususunda ittifak halindedirler ki, bu yaştaki in-‘sana Kehl (30-50 yaş arasındaki insan) denmez.

    Efendimiz İsa (a.s.)’ın İneceği Hakkında Hadisler:

    1- Buharî ve Müslim, (Ebu Hüreyre) radıyallahü anhden şu mealde bir hadis-i şerif rivayet etmişlerdir: “Ruhum yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki Meryem’in oğlu İsa, bir hakem, bir âdil olarak aranıza inecek, putları kıracak, domuz-kn öldürecek, cizyeyi kaldıracaktır. Mal o kadar bollaşacak ki Kimse ona dönüp de bakmayacaktır. O vakitte, bir secde, dünya jedünyadakilerden daha hayırlı olacaktır.” (138)

    2- Şeyheyn’in (Buharî ve Müslim) Ebu Hüreyre (r.a.) den rirayetine göre, Resulullah (s.a.v.):
    “İbn-i Meryem gökten sizin yanınıza indiği zaman devlet pisiniz kendinizden, namazda imamınız olduğu (İsa da imamıza iktidâ ettiği) halde bakalım nasıl olursunuz?” buyurmuşla” (139)

    İmam-ı Buharî ile İmam-ı Müslim’in ittifak ettikleri bir hadis, ehl-i sünnet nazarında, Kur’ân-ı Kerim’den sonra en sahih \ addolunur. Ve bir mü’mine onu reddetmek caiz olmaz.

    3- Müslim, Sahibinde İbn-i’üz-Zübeyr’in Câbir b. Abdullah birlikte Resulullah’ın şöyle dediğini, işittiğini nakletmiştir:

    “Ümmetimden kıyamete kadar hak üzere hakkı bakî kıl-için mukatele eden bir cemaat daima bulunacak.

    Sonra Rasulullah şöyle buyurdu: Meryem oğlu İsa (a.s.) semadan ine! insanların emiri ona gel, bize namaz kıldır, diyecek, o da hayır, çünkü sizden bazınızın bazınıza emir olması Allah’ın bu ümmete bir lûtfudur, diyecek.”

    —————————————–

    (139) fl-7k\ 5/358. Jfecrid. 9/1S2.

    —————————————–

    Reşid Rıza El-Menâr tefsirinin üçüncü cild 316. sahifesinde: “O zaman Allah şöyle demişti: ‘Ey İsa, şüphesiz ki seni öldürecek olan onlar değil, benim. Seni kendime yükseltip kaldıracak, seni küfredenlerin içinden tertemiz kurtarıp çıkaracak da benim.’ (140) âyetinin tefsirinde şunları söylemektedir: Allah peygamberine, seni ben öldüreceğim, derken onların hîle ve tuzaklarından kurtardığım, onların ona yapmak istedikleri hîle ve tuzaklarda muvaffak olamadıklarını müjdelemektedir.

    “Teveffî, lüğatta bir şeyi tam olarak almaktır, buradan alınarak öldürmek manâsında kullanılmıştır. Nitekim, Allahû Teâlâ şöyle buyurmuştur: ‘Allah ölenlerin Ölümleri zamanında ruhlarını alır…’ (141)
    ” ‘De ki: Size müvekkel olan ölüm meleği canınızı alacak…: (142), âyetten anlaşılan manâ, seni ben öldüreceğim, öldükten sonra da seni nezd-i ilâhiyemde yüksek bir mevkide kılacağım, demektir…”

    Bu açıklamadan şu anlaşılıyor:

    1- Allah’ın yahudilere hîle yapmasının manâsı; yahudileriri İsa (a.s.)’ı katletmelerine imkân vermeden, bunu bizzat kendisinin yerine getireceğini, sonra da sair mü’minlerin ruhlarını taraf-ı ilâhiyesine yükselttiği gibi onun ruhunu da yükselteceğini, İsa (a.s.)’a müjdelemesidir… Reşid Rıza bunu söylemek istiyor. Fakat bu, ne biçim bir müjdelemedir, tuzağı boşa çıkarmak neresindedir bu işin? Ve hem onun semaya kaldırıldığın: ifade eden haberlerin manâsı ne?…

    2- Sonra Reşid Rıza’nın, “Allah onların tuzağını boşa çıkardı.” sözünün manâsı ne? İsa (a.s.)’ı yahudiler öldürmeden önct Allah’ın öldürmesi mi, yoksa onu, taraf-ı ilâhiyesine kıyamete yakın bir zamanda indirmek üzere kaldırması ve bu suretle ona tuzak kuran, eziyet eden kimselerden intikam alması mıdır? Halbuki Allah’ın zikrettiği kaldırmak, onu yahudilerden temizlemesi, öldürmek istediklerinde tuzaklarından kurtarmasıdır. Bunu Reşid Rıza’nın yorumladığı şekilde yorumlamaya imkân yoktur.

    ————————-

    (140) Âl-i İnıran, 55.
    (141) Ez-Zünıer. 42
    (142) Es-Secde. 11.

    ————————-

    Vefat kelimesinin öldürmek şeklinde yorumlanması halindeyse, temizlemek ve kurtarmak şeklindeki o müjde tahakkuk etmiş olmaz, aksine yahudiler maksatlarına kavuşmuş olurlar ki, o da, ölümle yahut öldürmekle hangi şekilde olursa olsun onların İsa (a.s.)’dan kurtulmalarıdır.

    3- Reşid Rıza teveffî’ye manâ verirken kasıtlı olarak, lafzın diğer manâlarını bir kenara bırakıp sadece, kendi görüşünü ve mezhebini destekleyen “öldürmek” manâsını zikretmiş ve bununla ilgili âyetleri delil getirmiştir…

    4- Ayetin tamamını değil de sadece baş tarafını almıştır. Ayetin tamamı şöyledir: “Allah ölenin ölümü zamanında, ölmeyenin de uykusunda ruhlarını alır. Bu suretle hakkında ölümü hükmettiği ruhu tutar, diğerini muayyen bir vakte, eceli gelinceye kadar salıverir.” (143)

    Burada görüşüne uygun gelen kısmı zikretmiş, âyetin geri kalan kısmını terketmiştir, teveffi’den uyku kastedildiğini ifade eden kısmı zikretmiştir. Nitekim şu âyetle de teveffî uyku manasınadır:

    “Geceleyin sizi öldüren (öldürür gibi uyutan), gündüzün ne elde ettiğinizi bilen, sonra sizi (o zaman diriltircesine) uyandıran O’dur. Tâki (böyle böyle) muayyen olan bir ecelin (bir ömrün) hükmü icra ve itmam edilmiş olsun.” (144)

    Teveffî (vefat ettirmek) kelimesinin Arap dilindeki manâsı, hakkını tam ve noksansız olarak almaktır. Kur’ân-ı Kerim’de ise, insanın nasibini tam olarak alması ve günlük işi manâsın; gelir ki ondan sonra gece olur, Allah insanların ruhlarını alır.

    ————————-

    (143) Ez-Zümer. 42.
    (144) El-En’âm.(i0.

    ————————

    Teveffî’nin, insanın nasibini tam olarak alması ve bütün hayat ameli şeklinde anlaşılması halinde âyet-i kerimede vâriı olan ölüm manâsında vefat ondan sonra vaki’ olur. Allahû Teâlâ şöyle buyurmuştur:
    “Allah ölenin ölümü zamanında, ölmeyenin de uykusunda ruhlarını alır. Bu suretle hakkında ölümü hükmettiği ruhu tutar, diğerini muayyen bir vakte (eceli gelinceye) kadar salı veril Şüphe yok ki, bunda iyi düşünecek bir kavim için kafi ibretle vardır…” (145)

    5- Teveffî lafzı müphem, müteşabih bir kelimedir; ölümle uyku ile kabz ve istiyfa ile olmaya ihtimali vardır. Fakat “Allah’a kaldırmak” manâsı ifadede muhkemdir, sarihtir, başka manâya ihtimali yoktur. Kaldırmayı ruhun kaldırılması yakın mekânın kaldırılması şeklinde anlamak saçmalıktır, Allah’ı kelâmını tahriftir.

    Buradan anlaşılıyor ki, teveffî’nin Allah’a kaldırmaklamı tenasip olan manâsı uyutmaktır, öldürmek değildir. Çünkü İsa (a.s.)’nın Allah’a ölü olarak kaldırılmasının bir manâsı yoktur.
    Sonra Reşid Rıza tefsirine devam ederek şöyle der:

    “Onu kâfirlerden temizlemesi; ona attıkları, iftira ettikleri şeylerden, ona yapmak istedikleri kötülüklerden kurtarmışdır. Rivayetlerden zihni hâli okuyucunun anlıyacağı manâ budur. İbareden anlaşılan odur. Nitekim âyetlerden şahidler getirerek bunu te’yid ettik. Fakat müfessirler rivayetlerin tesiri altında kalarak, İsa (a.s.)’ın ruh maal cesed (cesedle beraber ruhunun) semâya kaldırıldığı şeklinde bir anlayışla sözü zahirî manâsının dışına çıkarmışlardır…”

    ————————-

    (145)Ez-Zümer, 42.

    ————————-

    Reşid Rıza’nın görüşlerinin münakaşası:

    1- Allah’ın onu kâfirlerden temizlemesi, diri olarak, cânib-i ilâhîsine kaldırması suretiyle olmuştur. Onun ölümüyle ve toprağa gömülmesiyle temizleme olmaz. Çünkü düşmanları cesedini çıkarabilirler, İsa (a.s.)’a benzettikleri kimseye yaptıkları gibi ona da işkence edebilirlerdi. Bu da herhalde onu onlardan temizleme değildir.

    2- Reşid Rıza’ya göre O, öldürülmüş ve defn olunmuştur. Halbuki O’nun cenazesine yahut defnine şahit olan bir insan bulunduğunu gösteren tek bir İslamî ve Hıristiyanî rivayet yoktur. Ancak, İnciller öldürüldüğüne ve çarmıha gerildiğine dair rivayetlerle doludur, öldüğüne ve defnedildiğine ait ise hiçbir rivayet yoktur. Öyle bir şey olduysa o zaman arkadaşları neredeydi?

    3- Reşid Rıza okuyucudan, niçin Kur’âna ait rivayetlerden ve sözlerden zihninin hâlî olmasını istiyor? Kur’ân boş zihinlerle nasıl anlaşılır? Rivayetler bize Allah kelâmının manâlarını açıklamada yardımcı olurlar.

    4- Reşid Rıza: “Çünkü ibareden hemen akla gelen manâ budur” diyor.

    Oysa ibareden ilk anda akla gelen şeyin anlaşılması doğru değildir. Nice manâsı ilk anda akla gelen lafız vardır ki sünnet, onun hilâfına delâlet etmiştir. Allahû Teâlâ şöyle buyurur: “Siz de onlara (düşmanlara) karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın.” (146) Peygamber (a.s.) bu âyetteki “kuvvet’i atmakla tefsir etmiştir.

    Allahû Teâlâ buyurur: “İman edenler, bununla beraber imanlarını haksızlıkla da bulaştırmayanlar, işte (ancak) onlardır ki (korkudan) enıîn olmak hakkı kendilerinindir. Onlar doğru yolu bulmuş kimselerdir.” (147) Bu âyetin izahı babında Şeyheyn (Buharı ve Müslim) İbn-i Mes’ud (r.a.)’dan, şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: “Bu âyet-i celîle nazil olduğu zaman bunun manâsı müslümanlara güç geldi. Bunun üzerine dediler ki, hangimiz kendine zulmetmez? Resulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle cevap verdiler: Bunun manâsı sizin dediğiniz değil, şirktir. Lokman (a.s.)’m oğluna söylediği sözü duymadınız mı?: “Oğulcağızım, Allah’a ortak koşma. Çünkü şirk elbette büyük bir zulümdür.” (148)

    ———————–

    (146) El-Enfâl,60.
    (147) En’âm, 82.
    (148) Lokman, 13,

    ———————–

    5- Reşid Rıza: “İbareden hemen anlaşılan manâ, budur.” diyor.

    Fakat, “Allah onlara, ölün buyurdu.” (149) âyet-i celîlesindeki ölmek lafzım zihne hemen gelen manâsından uzak bir manâ ile “ruhu çıkarmak”la açıklıyor ve şöyle diyor: “Kaçarak çıktılar. Bunun üzerine Hak Teâlâ onlara: “Ölün!” buyurdu, yani onları düşmanlarına imkân vermekle öldürdü, demektir.” (150) Burada ona sormak lâzım “Ölün!” kelimesinden, hakikî ölümden başka bir manâ anlaşılabilir mi?

    İşte Reşid Rıza, kendi görüşünü te’yid eden delilleri sıralamış, aleyhine olan delilleri ise terketmiştir. Halbuki ilmî dürüstlük, delillerin tümünü zikredip, bilâhare onlardan tercih ettiklerini seçmeyi gerektirir.

    Sonra Reşid Rıza âyeti ortasından keserek zikreder. Çünkü tamamı onun görüşünü teyid etmez. Ayetin tamamı şöyledir:

    “(Habibim, sayıları) binlerce olduğu halde ölüm korkusuyla yurtlarından (bırakıp) çıkanları görmüş gibi bilmedin mi? Allah onlara “Ölün!” dedi. Sonra da kendilerini diriltti. Herhalde Allah insanlara karşı fazlı inayet sahibidir. Fakat insanları pek çoğu şükretmezler.” (151)

    —————————

    (149) El-Bakara, 243.
    (150) El-Mcnâr, 458.
    (151) El-Bakava, 243.

    —————————

    “Müfessirler, İsa (a.s.)’nın cesediyle göğe kaldırıldığını ifade eden rivayetlere uygun düşsün diye âyeti, zahirî manâsının dışında bir manâ ile tefsir etmişlerdir…” ittihamma gelince; hiçbir müfessirin, sözü, zahirî manâsından çıkardığı görülmemiştir. Hepsi de, dinî nasslarla sahih rivayetlerin arasını bulmuşlardır. İşte bu manâda, müfessirin Kur’ân naslarmı te’yid edenleri alması kusur mudur? Bu sözüyle Reşid Rıza, Kur’ân’ın delâletine yol gösterici açıklama getiren peygamber sünnetini, Kur’ân tefsirinden uzaklaştırmak mı istiyor?

    Bilâhare Reşid Rıza bu âyetin tefsirinde Muhammed Abduh’tan iki tefsir nakleder; biri bütün müfessirlerin ve Cumhurun icma’ ettiği tefsir ki şöyle der: “Muhammed Abduh şöyle dedi: “Bu âyet hakkında âlimlerin iki tefsiri var:

    a) Meşhur olan görüş ki: İsa (a.s.)’nın ruh maalcesed diri olarak göğe kaldırılmış olduğu, âhir zamanda da yeryüzüne ineceği, tarzındadır.

    b) Teveffî’nin hemen akla gelen zahirî manâsı, bildiğimiz manâda öldürmedir. Yukarı kaldırma bundan sonra olur, bu da ruhun yukarı kaldırılmasıdır. Şahsa hitap edip de ruhunun murad olunması yeni bir şey değildir. Çünkü ruh insanın hakikatidir. Cesed eğreti elbise gibidir, artar, eksilir, değişir, asıl insan ruhudur…” (152)

    İşte Reşid Rıza görüşlerini bu ikincisi üzerine istinad ettirir, ulemâ nazarında meşhur olan ve dinî nasslarla sabit olan birinci görüşü terkeder.

    Bu görüşün tenkidi ve aleyhinde deliller:

    1- Eser vermiş hiçbir müfessirin tefsirinde böyle bir yoruma rastlanmaz. Olsa olsa bu, tefsir değil felsefî bir yorumdur. İnsana hitap edilip ruhunun kasdedilmesi, ruhun insanın hakikati olup cesedin eğreti bir elbise olması… Eğer zannedildiği gibi murad bu olsaydı, hitap; “Ruhunu kendime kaldıracağım.” şeklinde olurdu. Fakat hitap şöyledir: “Seni kendime kaldıracağım.” Muhatap zamiri olan “seni” ile murad, İsa (a.s.)’m zâtıdır, sadece ruhu değildir. İzah ettiğimiz gibi ref (kaldırma)’in manâsı zam ve bir yere yerleştirmedir, bu da diri olmayı gerektirir; ölü olarak göğe kaldırılması düşünülemez. Hem o takdirde, İsa (a.s.)’m temayüz ettiği hususiyeti nerede kalır?

    ——————————

    (152) El-Menâr, 11/317.

    ——————————

    Malûmdur ki, şerhî kitaplar şahıslaradır, ruhlara değildir. Cenabı Hak da onlara ruhlar olarak değil de şahıslar olarak hitap eder. Sadece ruha hitap etmek istediği zaman ise hitabı ona yöneltir. Nitekim Allahû Teâlâ şöyle buyurur: “Ey itminana ermiş ruh, dön Rabbine, sen O’ndan razı. O senden razı olarak.” (153) Efendimiz İsa (a.s.)’a hitabında da “Ey İsa, şüphesiz ki seni öldürecek olan (onlar değil) benim.” (154), buyurarak İsa’yı bütün olarak kasdediyor, sadece ruhunu değil.

    2- Reşid Rıza’nın: “Şüphesiz teveffi akla gelen zahirî manâsına göre bildiğimiz manâda, alelade ölüm demekdir.” sözüne gelelim. Selef İsa (a.s.)’nın diri olarak göğe kaldırıldığında icma’ halindedir. Hattâ teveffi’yi öldürmek manasında tefsir eden bile şöyle demiştir: “Şüphesiz Allah O’nu ba’s etti, sonra kaldırdı.” Sonra Reşid Rıza, Muhammed Abduh’un sözlerini nakleder: “Bu ikinci görüş sahibinin Hz. İsa’nın göğe kaldırılışı ve âhir zamanda inmesi hakkında iki tahrici vardır:

    1- İtikadı bir meseleye ait âhâd hadis olması… Çünkü bu. gayba ait şeylerdendir. İtikadî konularda ise kat’î deliller kabul edilir. Çünkü yakın (kesinlik) istenir. Halbuki bu konuda mütevatir bir hadis yoktur.” (155)

    ——————————–

    (153) El-Fecr, 26-27.
    (154) Âl-i İmran, 55.
    (155) El-Menâr, 2/317.

    ——————————–

    Mes’elenin Münakaşası:

    1- Hadisleri âhâd hadisler olmakla vasıflandırması:

    Evet hadisler âhâddır (156). Fakat sahih kitaplarda mevcudiyetleri ve sahabeden birçok yollardan rivayetler bulunması, lafzı tevatür gibi kesinlik ifade eden manevî tevatür meydana getirir. Ayrıca bu hususta icmâ-ı ümmet de bulunduğunu ilâve edelim.

    Menâr tefsirinin birçok yerinde zikredilen âhâd hadisler okuyucuya sanki zannî olduklarından dolayı kabule şâyân görülmedikleri hissini veriyor.

    Malûmdur ki âhâd hadislerin pek çoğu inançla ilgili mes’elelerde meselâ Allahü Teâlâ’nın kıyamet gününde görülmesi, şefaat, havz, sırat, kabir suâli, kabir azabı ve nimeti gibi konularda vârid olmuştur. Üstelik tevatürü lafzî demek olan tevatürü manevî de yoktur. Öyle diye onları, kabul etmemek için özel bir kategoriye mi sokacağız? Çünkü onlar itikadla ilgili âhâd hadisler vasıtasiyle gelmiştir. İtikadî meselelerse gaybla ilgili şeylerdir. Bu durumda itikadî meselelerde ancak katiyet ifade eden haberlerin kabul edilebileceğini söyliyebiliriz.

    İbnü’s-Salâh ve diğer hadis âlimleri kesin olarak şu kanaattedirler:

    “Sahiheynin tenkid edilmeyen hadisleri ilim ifade eder, çünkü onları -hatadan masun- ümmeti Muhammed kabul etmiştir.” (157)

    Sonra Reşid Rıza, Muhammed Abduh’un daha Önce duyulmamış acaip, garip yorumunu naklederek der ki:

    “Onlardan ikincisi İsa (a.s.)’ın inişinin ve yeryüzüne hâkim olmasının yorumu; bu, ruhunun galip gelmesi, risâletini tebliğ ederken rahmet, muhabbet, sulh yolunu takip etmesi sebebiyle insanları mesrur ve memnun etmesi, şeriatın zahirinde kalmıyarak asıl maksadı olan özüne tutunması demektir ki o öz, şeriatın hikmeti ve meşruiyetinin esasıdır…”

    —————————————————————————————————————————

    (156) Bir kimsenin bir kişiden yahut bir kişinin birçok kimselerden rivayet ettiği hadisdir. (Mütercimler)
    (157) İbnü’s-Salâh, Mukaddime /î Uluıni’l-Hadis, s. 14-15.

    —————————————————————————————————————————

    “Bu te’vile göre İsa (a.s.)’ın zamanı öyle bir zamandır ki, o zamanda insanların ruhlarını ıslâh etmek için, zahire bağlı kalmadan dinin ve şeriatın özüne sanlınır…”

    Muhammed Abduh iki yol ağzındadır:

    1- Ya o, Deccal’ı vasfeden ve İsa (a.s.)’m onu öldüreceğini, haçları kıracağını, hınzırları öldüreceğini haber veren hadislerden habersizdir, ki sahih kitaplarda bu mevzuda o kadar çok hadis vârid olmuştur ki tevatürü manevî derecesine varmıştır, özrü cehlidir…

    2- Ya da bu hadisleri bildiği halde, ilimden birazcık nasibi olan yahut yüce Allah’ın murakabesi altında bulunan hiçbir şahsın kabul edemiyeceği birtakım acaip, garaip yorumlara -bile bile- kaçmıştır…
    Reşid Rıza da Muhammed Abduh’un hadislerle çatışan bu yorumlarına katılır ve sözlerine şöyle devam eder:

    “Üstazın derslerinde açıklıkla ve geniş olarak söyledikleri işte bunlardır.”

    Fakat bu hususta vârid olan hadislerin zahirî manaları, buna uygun düşmez. Reşid Rıza bunlara başka bir şey ilâve etmez. Ama meseleye tekrar döner ve Muhammed Abduh’un te’viline başka bir yoldan destek olur: “Bu yorum sahipleri derler ki. bu hadisler diğer birçok hadisler gibi manâ yoluyla nakledilmiştir. Binaenaleyh manâyı nakleden, ondan anladığını nakleder…”

    Reşid Rıza:

    1- Muhammed Abduh’un te’vilini ehli ilimden bir taifeye nisbet etmekte fakat misal olarak da bu te’vili yapan bir tek şahıs bile zikretmemektedir.

    2- Deccal hakkında vârid olan hadislere ta’n eder. Fakat o hadislerin çoğu, Deccal’ı tavsifte ittifak halinde, diğer bir kısmı da bazı fazlalıklar taşımaktadır. Reşid Rıza bu ithamıyla sünnet-i seniyyenin tümü hakkında şüphe uyandırmak istemektedir. Nitekim onun, “Şüphesiz bu hadisler, hadislerin pek çoğunda olduğu gibi manâsıyla nakledilmiştir.” sözü, bu gayeye matuftur. Bununla, sadece îsa (a.s.)’m nüzulü ve Deccal hakkındaki hadislere ta’n etmekle kalmıyor, bunun da ötesinde bütün sünnet hakkında şüphe uyandırmak istiyor. Bu, hakikata karşı cinayet işlemektir.

    Muhammed Abduh ancak Bâtıniyye’den işittiğimiz bu sapık te’ville yetinmiyor, Deccal’ı “Hurafelerin, kötü şeylerin remzi” olarak yorumlama gafletini gösteriyor. Nitekim Rezid Rıza şöyle der:

    “Muhammed Abduh’a Mesih’den, Deccal’dan ve İsa (a.s.)’ın onu öldürmesinden soruldu da şöyle cevap verdi. Deccal, hurafelerin, kötü, çirkin şeylerin ve bâtılın remzidir. Onlar Şeriatı açıklamakla, esrarını almakla ve hükmüne bağlı kalmakla ortadan kalkar. Şeriatı hâkim kılmak için de en büyük rehber Kur’ân’dır, Sünnet-i Resulullah da onu açıklar. Beşer için ona dönmenin ötesinde yapılacak bir şey yoktur…” (158)

    1- Reşid Rıza bu görüşe herhangi bir ilâvede bulunmaz. Halbuki o, gerçekten biliyor ki, Deccâl’la ilgili olarak sahih kitaplarda vârid olan hadisler “manevî tevatür” derecesine varmıştır. Ve Deccâl’ın vasıfları şöyle belirtilir: a) Sağ gözü şaşı, b) Kısa, kıvırcık saçlı olacak.

    2- Muhammed Abduh bu te’vilin, ortaya çıkan tek din olduğunu, onca beşer için buna dönmekten başka çare bulunmadığını açıklıyor.

    3- Bu te’vil batını tefsirlerle, dinsiz felsefecilerle bir olmak demektir. Bu te’vil, her günahkâr ve cüretli cesurun dinî nass-larla oynamasına, hevâ ve hevesine uymasına imkân hazırlar.

    ——————————

    (158) El-Mcnâr, 3/318.

    ——————————

    Reşid Rıza en-Nisa sûresinde İsa (a.s.)’ı zikrederken, Âl-i İmran sûresinde söylediklerini te’kid ediyor ve bu sürede orada bulunmayan bir noktayı zikrediyor:

    “Müfessirler ve diğer bilginler arasında meşhur olan görüşe göre Allahü Teâlâ, İsa (a.s.)’ı semâya ruh ve cesediyle kaldırmıştır. Buna Mi’rac hadisesini delil göstermektedirler. Çünkü o gece, Peygamber (s.a.v.) İsa (a.s.)’ı ve teyzesi oğlu Yahya (a.s.)’ı ikinci kat semâda gördü. Eğer bu, onun ruh maalcesed semâya kaldırıldığına delâlet ediyorsa, Yahya (a.s.)’ın vesair semalarda gördüğü diğer peygamberlerin de semaya kaldırıldıklarına delâlet eder ki, böyle bir şeyi hiç kimse söylememiştir.” (159)

    İşte Reşid Rıza’nın yeni bir fezlekesi… Zira İsa (a.s.)’ın cesed ve ruh olarak bir bütün halinde semaya kaldırıldığına miraç hadisiyle istidlal eden hiç bir müfessir yoktur. Hem, semâya kaldırmanın vuku’ bulduğuna delâlet eden Kur’ân âyetleri, yeryüzüne ineceğine delâlet eden peygamber hadisleri mevcutken niçin miraç hadisine tutanmaya kalkışıyor?

    Fakat Reşid Rıza bu sözü hiçbir kimseye nisbet etmeden nakletmekte ve miraç hadisini zikretmektedir. Çünkü miraçla ilgili hadislerde münakaşalar vardır. Güya miraç hadisi yıkılırsa ona istinad eden İsa (a.s.)’m semâya kaldırılışı da yıkılmış olacak.

    Konuya son vermeden Zâdü’l-Müslim fi ma’ttefaka aleyhi’l-Buhcui ve Müslim kitabının müellifi Şeyh eş-Şankîtî’den bir nakilde bulunmak istiyorum:

    “Ebu Hureyre’den rivayete göre Hz. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: ‘Sizin aranıza Meryem oğlu İsa indiği ve imamınız da sizden olduğu zaman bakalım sizin haliniz nasıl olacak?’

    “Bu hadisi Buharı peygamberlerle ilgili hadisler kitabının İsa (a.s.)’m nüzûlu kısmında, Müslim de İman kitabının sonunda Isa b. Meryem (a.s.)’ın Peygamber Efendimizin seri atiyi a hükmedici olarak inmesi babında rivayet eder. Bu hadisi İmam-ı Ahmed de rivayet etmiştir.

    —————————-

    (159) El-Menâr, 6/20.

    —————————-

    Tenbih:
    “İsa (a.s.)’m halen diri olduğuna şer’an inanmak mecburiyetindeyiz. Yine inanmak zorundayiz ki o, âhir zamanda inerek Peygamber Efendimizin şeriatıyla amel edecek ve Allah yolunda mücadele edecektir. Bu hususta Resulullah Efendimizden tevatür (160) derecesinde hadisler vârid olmuştur. Buna inanmak vaciptir. Çünkü Allahû Teâlâ hiçbir bâtıl bulunmayan muazzez ve mukaddes kitabında, onu yahudilerin öldüremediğini ve kendinin onu, semâya kaldırdığını haber vermektedir. ‘Onlar onu yakînen öldüremediler, bilâkis Allah onu göğe kaldırdı.’ (161)

    “Daha önce de zikrettiğimiz gibi mütevatir hadislerde vârid olmuştur ki, İsa (a.s.) âhir zamanda âdil ve hükmedici olarak inecek, haçları kıracak, hınzırları öldürecek, cizye koyacak ve mal o kadar bollaşacak ki kabul eden bulunmayacak. Âhir zamanda ineceğini ifadede manevî tevatür derecesine varan hadislere zıt manâda öldüğünü ifade eden tek bir hadis bile yoktur… Onun öldürülmeden semâya kaldırıldığını Kur’ân-ı Azîmüşşan, âhir zamanda yeryüzüne ineceğini ve indikten sonra neler yapacağını her türlü ihtimali reddedecek şekilde bize Nebi (s.a.v.) açıklamışken, bunları inkâr etmek mümkün mü? Bunda şüpheye düşen icma-ı ümmetle kâfir olur…

    “Çünkü bu, münakaşasız, dînen bilinmesi zarurî olan şeylerdendir. Dinsizlerin ve câhillerin aleyhinde söyledikleri sözler bâtıldır, insaflı ilim sahiplerinin bunlara itibar etmesi caiz değildir.”

    —————————————————————————————————————————

    (160) Buradaki tevatürden maksad, hu husustaki hadislerin mânâ bakımından mütevatir olmasıdır (Müellif).
    (161)En-Nisa, 158.

    —————————————————————————————————————————

    Allâme Muhammed b. Ahmed el-Isferâyinî el-Hanbelî Le-vâmiü’l-Envâri’l İlâhiyye (162) isimli kitabında, kıyamet alâmetlerini anlatırken der ki:

    “Kıyametin büyük alâmetlerinden ikincisi de İsa (a.s.)’ın semâdan inmesidir. Bu, kitap, sünnet ve icmâ-ı ümmetle sahiptir.” Mevzu ile ilgili âyetleri ve hadisleri zikrettikten sonra der ki: “İcmâ’ya gelince, hiç kimse muhalefet etmemiştir. Ancak felsefeciler ve dinsizler inkâr etmiştir. İsa (a.s.)’ın yeryüzüne ineceği, şerîat-ı Muhammediye ile hükmedeceği, kendisi peygamber olsa bile, müstakil bir şerîatle inmeyeceği hususlarında ümmetin icmâ’ı vardır.”

    Muhammed Abduh’a göre Nübüvvet ve Risaletin Tarifi:

    Muhammed Abduh Ezher’lidir, Ezherde terbiye görmüş, Ezher sayesinde parlamıştır. Şeklen ve ma’nen Ezherlidir. Ezher kitaplarının manâlarını, maksadlarını, Ezherliler gibi anlar, kavrar. Abduh, Ezher muhitinin dışına çıkmadan önce “Adudiyye” kitabına bir ta’lik yazdı; bu, büyük bir gayretin mahsulüdür. İlmî, fikrî ve cedelî kuvvetini ve derinliğini göstermesi bakımından ilk eseri, ilk telifidir.

    Kitabın ilk sahifelerini karıştırırken, gözüm selef ve halef hiç kimseden işitmediğim bir tabire ilişti. Kendimi, fikrî temelleri Cemâleddin-i İranî, Muhammed Abduh ve Reşid Rıza’ya istinad eden yenilik iddiasındaki bir okulda hissettim.

    Ta’liki uzun süre üzerinde durulmaya muhtaç gördüm. Bu ta’like ta’lik yazmak veya üstünde münakaşa yapmak ihtiyacı var. İşte onun için “Şeyh Muhammed Abduh’a göre nübüvvet ve risaletin tarifi” adıyla ayrıca bir bölüm ayırdım doktora tezimde. Reşid Rıza’nın bir harfle bile bu tabire ilişmediğini biliyorum. Her ne kadar Rahmetli nebî ve resulün manâsı hususunda selef ve halefin yolunu takip etmiş, hiçbirine muhalefet etmemiş gibi görünüyorsa da, Muhammed Abduh’un tefsirine uzaktan – yakından herhangi bir işarette bulunmaz. Bilâkis Muhammed Abduh’un görüşüne kalın bir perde çeker, ondan daha tehlikeli görüşler serdeder. Ve bazan onunla berabermiş zannını verir, bazan da ona itiraz ederek, saygılı bir tavırla tenbihde bulunur.

    ————————————————–

    (162) Lcrânıiii’l-Eıifc’ır’il-Ilâhiyye, s. 36.

    ————————————————–

    Adudiyye müellifi ve sarihi Muhammed b. Sa’d nebî ve resulün manası hususunda şöyle der:

    “Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: Ümmetim fırkalara ayrılacak.”

    “Peygamber; Allahü Teâlâ’nın kendisine vahyettiklerini tebliğ etmesi için insanlara peygamber olarak gönderdiği insandır.” Muhammed Abduh burada şöyle bir açıklama yapar: “Derim ki, bazılarına göre nebî, Allahü Teâlâ’nın vahyettiği şeyleri kendilerine tebliğ edilmesini istediği kimselere tebliğ için gönderdiği insandır. Bu tarif başkasına tebliğden katı nazar ederek, kendim olgunlaştırmak için kendisine vahy olunan kimseye şâmil değildir.

    Bazılarına göre de, nebî başkasına taalluk etsin etmesin Rabbinden kendine vahy gelen kimsedir.
    Resul ise bazan birinci manânın eş anlamı olarak kullanılır, bazan da kendisine bir kitap yahut şerîat indirilen kimse manâsında… Kitabı ve Şeriatı olmayan zât sadece bir nebîdir, resul değildir. Selef ve halef bütün ümmetin reyi budur. Keski Muhammed Abduh da ümmetin bu görüşüyle iktifa etseydi, nerde?.. O, şu sözlerle görüşünü ortaya koyar:

    “Derim ki, bazan da nebî, ilmen ve amelen hak üzere yaratılmış insan diye tarif edilir. Yani duruma göre hakkı bilir, hakkı işler. Bu, yaratılıştan olur, bu hususta tefekküre, düşünmeye muhtaç değildir. İlâhî öğretim yoluyla olur. İşte bir kimse beni-âdemi yaratıldığı fıtrata davet üzere vazifelendirilmişse o, sadece bir nebî’dir, resul değildir. Bunu iyi bil. Bu, ince bir şeydir.”(163)

    ————————————————————————————–

    (163) Eş-Şeyh Muhammed Abduh. Tahkik, Dr.Süleyman, Dünya, s. 3-4.

    ————————————————————————————–

    İşte Ezherli Şeyh Muhammed Abduh’un nebî ve resul tarifi…

    Şimdi nübüvvet ve risâletten bahsedip mevzuun münakaşasına gireceğim.

    Nübüvvet ve Risâlet:

    Nübüvvet ve risâlet, ancak mu’cize, ismet ve vahiyle olur. Bunlar risâlet ve nübüvvetin temel unsurlarıdır. Resul yahut nebî’de bu unsurlardan biri bulunmazsa, onu diğer insanlardan ayıran bir özellik kalmaz.

    Nübüvvet ve risâlet, nebî’nin ve resûl’ün ilk ve temel işidirler. Bunlara fıtrî yahut sonradan kazanılan sıfatlardır, denilemez. Ruhî melekeler, bir çeşit garizalar, yaratılıştan gelen hissi sıfatlar kabilinden şeyler de değildirler. Bilâkis Allah’ın peygamberine -ki kendisine bazı ğayb haberleri ve mevcudatın hakikati arı vahyolunur- verdiği, nübüvvetin risâletin hakikatini ifade eder.

    Vahy ve peygamber gönderilmek -bu haliyle-, nebî ve resulün ruhî yapışım teşkil eden iki meleke yahut içgüdü değil, Allahü Teâlâ’nın bir lütfü ve mevhibe-i ilâhiyedir, fıtrî yahut mükteseb de değildir.

    Şeyh Muhammed Abduh’un nebî ve resulü tarifinde ise fıtrat ve cibilliyet tabirleri geçer. Fıtrat insanın doğuştan gelen kabiliyetidir, İlâhî talim ise vahy, irşad ve bir lütuftur.

    O takdirde hidâyet sebepleri içinde başlıca iki taraf olan -ve bir üçüncüsü bulunmayan- aklî kisble hakkı bulmak ve o hal üzere yaratılmak arasını nasıl bulacağız?

    Sonra bu şekilde nübüvvet ve risâletin fıtrî olduğunu söylemek enbiya ve resuller vakıasıyla uyuşmaz. O zaman bu vakıa, anlaşılmaz bir şey yahut vahy ve mu’cizeyi her türlü şekilde inkâr ve şüpheye varır.

    Ve dahası, risâlet anlayışımızda hakikatten nasıl ayrılabiliriz? Peygamber insanları fıtratlarına davetle risâlet tahakkuk etsin de, Allah ona peygamberliğini insanlara tebliğ etmek için vahy teklif etmesin, bu nasıl mümkün olur? Bir peygamber sadece bu misilli davet yapmakla nasıl peygamber olur? Katî surette kabul edilen şey odur ki nebiler ve resuller mutlaka düzgün yaratılışa, güzel istidatlı olurlar, fakat sadece bu keyfiyet bir kimseyi nebî yahut resul yapmaz ki…

    Nübüvvet ve risâlet çok yüce ve âlî olan Allah’ın lütuf buyurduğu derecelerdendir. Ayrıca onlarda diğer yüksek görüşlü, akl-ı selîm sahibi ve sahih yaratılışa propagandacılarda ve ıslahatçılarda bulunmayan ruhî bir mertebe vardır.

    Şeyh Muhammed Abduh’un nebî ve resul tariflerinin tehlikeli tarafı var. Çünkü işin sonunda risâlet ve nübüvvet, akılla kazanılabilen bir şey oluyor, yahut hakla beraber olması için fitrat-ı selîmenin takviye ettiği yüksek bir şahsiyet oluyor, onunla hidâyeti buluyor, muktezasına göre amel ediyor ve ona davette bulunuyor. Zira marifet irsî bir içgüdüyle birlikte aklî bir iş oluyor.

    Nübüvveti aklî kazanç mahsulü bir şey yahut şahsiyet üstünlüğü şeklinde anlamak bâtıldır. Bunu hiçbir ehl-i ilim ve ma’rifet söylememiştir.

    Evet insan çalışmasıyla, gayretiyle, zühd ve riyazatıyla yüksek bir mertebeye ulaşır, fakat kendisine nebî ve resul denmez. Bu meziyetlerin sahibi hiçbir zaman bunları Allah’a izafe edemez ve Allah adına insanlara tebligatta bulunamaz. Çünkü, her ne kadar bazı gerçeklere vâsıl olsa da ilâhî vahye istinad etmediğinden bunları, peygamberlik gereği sanmak uygun değildir.

    Nitekim resul masumdur, vahyle, mu’cizeyle, te’yid edilir, nebî de böyledir. Sadece o ikisi Allah’ın muradını ifade etme hakkına sahiptirler. İnsanların açıklama ihtiyacını gördükleri şeyleri açıklamak ve insanların Allah’a itaat etmeleri lâzım geldiğini beyanla görevlidirler. Bu tabi, nebî ve resul, mu’cize ve vahyle te’yid olunan kimsedir, şeklinde tarif ettiğimiz ve umumî manâsiyle nebî, resul manâsmdadır, dediğimiz zaman böyledir.

    Aralarında bir fark gözetecek olursak o zaman şöyle deriz: Nebî tebliğle emrolunmasa da kendisine bir şeriat vahy olunan insandır. Resul ise kendisine tebliğ emredilen kimsedir. Onda risâletle nübüvvet cem’ olmuştur. Ona itaat ve ittiba vaciptir. Sadece nebî olan şahıs ise vahy ona mahsustur, başkasına geçmez.
    Nübüvvetin fıtrî olduğunu bazı diller gevelemiş, bir kısım kalemler serbestçe savunur olmuştur. Bu görüşe bazı fikirleri de kendine celbedebilmiştir. Bu görüş sahipleri zihinleri bulandırmak gayesindedirler. Bu yeni şarkının yahut şeytanî mücadelenin arkasındaki gerçek maksad ise, içlerindekini açığa vurmak ve bunun şüyu’ bulması… Ona tabiî bir görüntü vermek arzusundadırlar da. Ayrıca nübüvvetin, insanî olduğu, İlâhî olmadığı noktasına ağırlık verirler… Ve bir de liderler, dahîler, önderler, enbiya ve resul arasında müşterek bir şey olduğunu…

    Bu fikirlerin gizli taraflarını sabık şeyhülislâm Mustafa Sabri keşfetmiş ve açıklamış, acı bir şekilde tenkid etmiş, bozulduklarını ortaya koymuş, nebî ve resul tariflerinden dolayı Şeyh Muhammed Abduh’u tenkid etmiştir. Onun, bu görüşüyle, bazı yazarların ve müsteşriklerin peygamberleri tasvir edişlerini mukayese etmiştir ki, onlara göre peygamberler, sair insanlardan ancak fıtratı selime ile temayüz ederler, vahy yoluyla Allah’la herhangi bir özel münasebetleri yoktur, ellerinde harikulade haller tezahür etmez…

    Nitekim daha önce geçtiği gibi Şeyh Muhammed Abduh, nebî ve resulün -alimlerden epey nakilde bulunduktan sonra-birtakım manâları bulunduğunu zikretmiş, sonra da nebî ve resulün esas manâyı kabul ettiği ve sonunda buna işaret ettiği tarifini zikretmiştir, bir de gönlünün buna razı olduğunu ilâve etmiştir. İşte bu noktada Şeyh Mustafa Sabri sorar:

    “Nübüvvet fıtrî bir şeyse, nebiyi nerden biliyor, yahut onun haktan başka bir şey söylemediğini, haktan başka bir iş yapmadığını nerden biliyor? Muhammed Abduh’ıîh nebî ve resul tarifindeki “yaratılış üzere talimi ilâhî…”ye hücum eder, şöyle bir soru ile reddeder, onun talimi ilâhî olduğu nereden bilinecek?

    Bu talimi fıtrata hamletmek de mümkün… Sonra o peygamber çeşidini şöyle açıklar: Şuna inanıyorum ki, Şeyh Muhammed Abduh nebî ve resule ait böyle bir tarif kabul etmekle meydan okuma zamanında, nübüvvet ve risâletle beraber bulunması lâzım gelen mu’cizeleri ve harikulade halleri feda etmiş oluyor…” (El-Kaulû’l-Fasl: 40)

    Böyle bir tarif nebî’leri ve resûl’leri kendilerine tahsis ettiği derecenin altına indirmektir. Sözün özü: Risalet ve nübüvvet fıtrî bir şey değildir, çünkü fıtrî olduğunu kabul etmek, birtakım tehlikeli sonuçlar doğurabilir. O, ilim tahsilinde gayret göstermek, mevcudatın hakikatlarını araştırmak ve kâinat hakkında düşünmek gibi şeylerle ulaşılabilinecek bir temyiz derecesi de değildir… Zühdle, riyazatla ulaşılabilen ruhî bir olgunluk da… Ümmet-i Muhammed ve peygamberlerine inanan geçmiş ümmetler, nübüvvet ve risâletin çalışmakla elde edilmediği kanaatmdadırlar ve hepsi de onların, Allah tarafından -ilimleri nazarı itibara alınmaksızın- seçilmiş kimseler olduklarına inanırlar…

    Mevakıf sahibi ve sarihi el-İci, ikinci cilt sahife 128’de şöyle der:

    “Peygamber gönderilmek için yalnız insanlardan ayn kalarak riyazetler, mücahedeler yapmak suretiyle -ki hâkimler öyle zannederler- öz temizliğine, fıtrat yüksekliğine erişmek şart değildir. Bilâkis Allahû Teâlâ “Rahmetini kullarından dilediğine verir.” Binaenaleyh nübüvvet de Allah’ın bir rahmeti ve mevhi-besidir”. O, risâletini kime vereceğini en iyi bilendir” (164)

    Eş-Şehristanî (165) de şöyle der:

    “Şüphesiz nübüvvet nebîye ait bir sıfattır. İnsanın ilimle, çalışıp kazanmakla ulaşabileceği bir mertebe, ruhî birtakım hallerle erebileceği istidat değildir. Bilâkis Allah’ın kullarından dilediklerine lütfettiği bir rahmettir…

    ——————————————————–

    (164) El-Mevökıf, 2/128.
    (165) Eş-Şehrislâni, Nihâyctü’l-İkdâın, 3/462

    ———————————————————

    Şayet bir kimse kalkar da, “Resulullah (s.a.v.) peygamber olarak gönderilmeden önce Hira mağarasında uzun gecelerini orada yalnızlıkla, ibadetle geçirdi. İşte bu zühd ve riyazeti ona öyle bir ruhî mertebe kazandırdı ki onu, kendisine vahy inmeye ehil kıldı” derse, ona cevabımız şöyle olacaktır:

    “Evet, Resulullah (s.a.v.) Peygamber olarak gönderilmeden önce, kendini olgunlaştırma hususunda gayret sarfetmekle, kendini nübüvvete hazırlanmayı yahut vahy inmesini istemeyi kasdetmiş değildir ki… Eğer böyle bir şey kasdetmiş olsaydı, bir insanın bir şeyler beklediği gibi, meleğin gelmesini, Kur’âmn vahy edilmesini, peygamberlik teklif edilmesini beklerdi, kendini ruhen buna hazırlardı. Fakat hâdise tam aksine oldu: O, korktu, sarsıldı, gördüğü ve duyduğu şeylerin hakikat olmamasından, arzu etmediği bir şeye giriftar olmaktan endişelendi, olanları Ümmü’l-mü’minin Haticetü’l-Kübra ile Varaka b.Nev-fel’e anlattı. Varaka b. Nevfel de kavminin ona muhalefet edeceğini, onunla muharebe edeceğini, düşmanca davranacağını, yurdundan uzaklaştıracağını haber verdi.

    Bütün bunlar kendisine vahy indirilmesini düşünmeyen yahut bilâhare kendisine göre verilmesi için hazırlık yaptığı söylenemiyecek olan bir kimsenin hallerine açık bir şekilde delâlet eden şeylerdir.
    Nitekim bu halleri Kur’ân-ı Azîmüşşan şöyle tescil etmektedir:

    “Sen bu kitabın sana vahy olunacağını ummuyordun. (Bu), ancak Rabbinden bir rahmettir. O halde kâfirlere arka olma salan.” (166)

    “Halbuki (vahiyden evvel) kitab nedir, îman nedir, sen bilmezdin.” (167)

    “Seni (çocukluğunda) gaib olmuş bulup da yolunu doğrultmadı mı?” (168)

    ————————–

    (166)E1-Kasas, 86.
    (167)Eş-Şûvâ, 52. 6.

    ————————–

    Evet Peygamber (s.a.v.) ibadet etti. Ve onun insanlardan uzaklaşıp mağarada yalnız kalması, sadece, bir ibadet şeklidir İd çok az Arap aydını, ruhen temizlenmek ve kemâle ermek için bu yola başvuruyordu.”

  4. REŞİD RIZA’NIN TAADDÜD-Ü ZEVCÂT’I YASAKLAMASI- Dr. Hasib es-Samarraî
    Araştırıcılar ve müellifler nazarında, taaddüd-ü zevcâtı (birden fazla kadınla evlenme) yasaklama veya sınırlandırma fikrinin Muhammed Abduh’a ait olduğu, bu fikri, onun ileri sürdüğü, bu hususta fetva verdiği ve kendinden sonra da tilmizlerinin aynı fikirleri benimsediği görüşü, yaygın kanaat halindedir. Tilmizlerinin, özellikle Reşid Rıza’nm naklettiği şeylere inanarak bunu böyle kabul ederler.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Fakat biz hakkı kabul ederiz. Onun için Şeyh Muhammed Abduh tarafından taaddüd-ü zevcât hakkında irad edilen sözlerine hususuyla “Taaddüd-ü Zevcât Hakkında İslâm Şeriatının Hükmü” başlıklı meşhur makalesine müracaat edeceğiz. İşte sözleri:

    “Şeriat-ı İslâmiyye bir erkeğin kendinde kudret hissettiği takdirde dört kadınla evlenmesini mubah görmüştür.” -sonra da bu çok evlenmeyi, insanların kötüye kullanmalarına büyük bir üzüntüyle işaret ederek- şöyle devam eder: “İşte zenginlerimizin, âlimlerimizin çok evlilik hareketi!.. Sanki onlar Allah’ın, onu meşru’ kılışındaki hikmeti anlamamışlar da sadece şehevî arzularını tatmin ve haz duymak için evleniyorlar. Onun meşru’ kılınışının gerçek anlamından habersizdirler… Bu, şerîat-ı İslâmiyye’nin cevaz vermediği, aklın da kabul etmediği bir şeydir.

    Onlara düşen şey, çoğu kere görüldüğü gibi, adalet temin edemeyecekleri takdirde ya “Adalet sağlamaktan korkarsanız bir olanla yetinin.” (249) âyetiyle amel etmeleridir… “Size kadir dan helâl olan miktarda nikâh edin…” âyeti (250) bu âyetle mukayyeddir. Yahut çok evlilikten önce düşünmenizi, şeriat, çoklar arasında adalet ve ülfeti sağlamayı, hanımları lâyık oldukları işlere sürükleyen belâlardan muhafaza etmeyi, hanımını ve çocuklarını zarara sokmamayı ve hanımları ancak bir özre mebni boşanmayı şart koşar. Allah’tan korkan, âdi riata saygı gösteren, hanımlarının haklarına hürmet duyan lik üzere onlarla geçinen, ancak zaruret anında ayrılan erkeklerin yapacağı şeyler, bunlardır. Ve onlar muttaki, fazilet SE kimselerdir, onların tenkid edilecek tarafları yoktur. Şer’an bah sayılan miktarda kadını bir arada bulundurmalarında hangi bir beis yoktur.” Bu metin, 8 Rebîül-evvel 1298 H. ta Mısır resmi vekâyiinde mevcuttur.(251) Bu makaleyi Seyyr za bazı yerlerini hıfzederek tefsirinde nakleder.(252)

    Bu, delâleti açık ve Şeyh Muhammed Abduh’a nisbeti tinden açıkça anlaşılıyor ki; bazı müslümanların, taatı zevcâtı kabul ettiğinden dolayı kötü karşılamalarına rağmen bu içtimaî hastalığın tedavisinde, insanların şeriatın ruhu: ve adabından uzaklaşarak, taaddüd-ü zevcâtı men’ eden y sınırlayan sebepleri bilmediklerini söyler, bu hususta sa| ilmi esaslara müstenid İslâm düşüncesiyle hareket eder.

    Şeyh Muhammed Abduh’un makalesinden, onun şer’î: larla çelişkiye düşmediği, aksine, İslâmî nasslarla ve icm aynı paralelde olduğu anlaşılır. Reşid Rıza ise tefsirinin b yerinde ve diğer kitaplarında Muhammed Abduh’a nisbet rek nakillerde bulunur ki Abduh, adı geçen makalede söy] sözlerin sınırını aşmıştır. Bunda hiç şüphe yoktur. Der ki:

    “Abduh, gayrı resmî olarak fetva verdi ki, zamanın idaresi taaddüd-ü zevcâtı yasaklıyabilir, yahut zarurete binaen sınırlayabilir. Bunu da İslâm fıkhının usul kaidelerinde mevcut “Zarar men’ edilebilir”, “mefâsidi gidermek, masalihi celbetmekten önce gelir.” kaidelerine ve İslâm fıkıh usulcülerince bilinen ıstislah yahut masalih-i mürsele esasına göre yapar.”(253) Sonra Reşid Rıza Muhammed Abduh’dan bu kadar nakille iktifa etmez, taaddüdü zecâtm men’i hakkında üstazdan fetva sadır olduğunu ileri sürer ve okuyucuya, birinci cüzden üstazın tarihini tetkik etmesini tavsiye eder. Fakat üstazm tarihini ve verdiği fetvaları tetkik ettiğimde, kendisinden, taaddüdü zevcâtm men’i hakkında tek bir kelimenin sâdır olmadığını gördüm… Reşid Rıza’nın ibaresi aynen şöyledir: “Bu hususta üstazın bir fetvası vardır ki, onu tarihinin birinci cüzünde zikrettik.”(254)

    —————————————————————————————————————————

    (249) En-Nisâ, 4
    (250) Aynı sure, aynı âyet.
    (251) Mustafa Abürrezzak; Muhammed Abduh, s. 97-98.
    (252) Ihfsîrü’l-Menâr, 4/27.

    (253) Reşid Rıza, Nidâii’l-Cinsi’l-Lâtif, s. 39; Tefsirü’l-Momı; 4/344.
    (254) Tefsirii’l-Menâı; 4/368. Taaddüd-ü Zevcât’ın bağlayıcı hukuki bir madde ile men edilmesine Abduh’un müsbet baktığı aslında açıktır (bkz, Aharon Layish, “Modernistlerin İslâm Hukukunun Sekülerleşmesine Katkısı” Itrc. Sami Erdem], Dergâh, Ağustos 1996, c. 7, S. 78, s. 20. Bu makaleyi kitabın sonunda bulabilirsiniz.) (Naşir)

    —————————————————————————————————————————

    Bence Reşid Rıza’nın Muhammed Abduh’dan sâdır olduğunu söylediği bu fetvanın sıhhati hakkında birçok şüpheler var. Abduh’un tilmizi Kasım Emin, “Kadının hürriyete kavuşması” adlı kitabını hatırladığımızda şüphemiz daha da artar. Kitabı neşrettiği zaman taaddüd-ü zevcât hakkındaki bu tenkidi, Abduh’tan zikrettiğimiz şeylere dayanarak tekrar etti. Hattâ bazıları Kasım Emin’in bu kitabının tab’ edilmeden önce, Abduh’un tetkikinden geçtiğine inanırlar, daha da ileri giderek, Kur’ân-ı Kerîm âyetleriyle ilgili tefsirlerin Abduh’un telifi olduğunu kabul ederler.(255) Fakat bütün bunlara rağmen, Reşid Rıza’nın, bunları Muhammed Abduh’tan naklinde kuvvetli şüpheler hâlâ devam etmektedir. Çünkü Kasım Emin kanunun taaddüdüt zevcâtı yasaklama yahut sınırlamasına taraftar değildir.

    ——————————
    (255) Nitekim M. Ammara, Emin*in mezkûr eserinin ana bölümlerini teşkil eden “şer’i örtünme”, “zivac”, “taaddüd-ü zevcât”, “talak” gibi bahislerini Abduh’a atfeder (Abduh, el-A’mâlu’l-Kâmile Li’l-İmam Muhammed Abdı/h, [tahkik ve takdim: M. Ammara], Beyrut, 1979, e. 1, s. 258-267’ye istinaden nakleden İşcan, a.g.e., s. 61) (Naşir).

    ——————————-

    Zamanın idaresinin taaddüd-ü zevcâtı yasaklıyabileceği veyahut sınırlayabileceği şeklinde Muhammed Abduh’a nisbel edilerek nakledilen bu fikir, umumi efkârın tepkisiyle karşılaşmıştır. Ve bu fikir fıkhî kongreler seviyesinde konuşulur olmuştur.

    Taaddüd-ü zevcâtın menedilmesi hakkında Reşid Rıza’nın fikirlerine gelince, onları çelişkili görüyoruz. Bazan yasaklar bazan serbest bırakır, bazan da sınırlandırır. İşte görüşlerin aksettiren sözlerinden pasajlar:

    “Taaddüd-ü zevcât, zevcedeki tabiî esasa zıddır. Çünki esas olan, erkeğin bir hanımı almasıdır.”(256)

    “Bu meseleleri bilmekle beraber şunu unutma ki, toplumun düzeninin terakki etmesi ve ailelerin mesud olmaları için, ailenin sadece zevceynden, yani bir karı-kocadan teşekkül etmesi lâzımdır. Böyle bir ailede karı-kocadan her biri diğerine derin bir sevgi ve samimiyetle bağlanır.”(257)

    “Hülâsa, taaddüd-ü zevcât, asla ve kemâle muhalif bir şey dir. Ruhî sükûnete ve aile hayatının temel rükünleri olan sevgi ve merhamet duygularına ters düşer.”(258)

    “Bütün bu mukaddimeleri tetkik edip aslını ve yafer’ini gözönünde bulundurduğun zaman şu neticeye varırsın: Evlilik sa adetinde ve aile hayatında temel esas, erkeğin tek bir hanım olmasıdır. Bu beşerî ilerlemenin tek gayesidir.”(259)

    ————————————-

    (256) Tefsirii’l-Menâr, 4/350.
    (257) Tefsirii’l-Menâr, 4/356.
    (258) Tefsirii’l-Menâr, 4/356.
    (259) Tefsirii’l-Menâr, 4/370.

    ————————————-

    “Bazan taaddüd-ü zevcât millet yararına olabilir. Nitekim harp olan memleketlerde dul kadınlar çoğalır ve fuhuş artar.

    İşte bu ve buna benzer taaddüdü zevcâtı mubah kılan sebeplerdir -ki onlar zaruretlerdir- ortaya çıktığı zaman durumun iktizasına göre çok evlilik takdir olunur. Fakat ne yazık ki, erkekler bu işe çoğunlukla şehvetlerini tatmin etmek için başvuruyorlar, yoksa bir maslahata binaen değil. İstenilen esas kemâl ise çok evlilik değildir.” (260)

    İlgisi dolayısıyla, Muhammed Ebû Zehra’nın bu konu etrafındaki görüşünü nakletmeyi uygun görüyorum: “Asırlar boyu müslümanlar, İslâm şeriatının, mubah gördüğü şekilde taaddüdü zevcâta cevap veren bir düzenle yaşamışlar, bu hususta herhangi bir zorlukla da karşılaşmamışlardır. Aralarında herhangi bir haksızlık da olmadı… Ne yazık ki, Mısır ve şark dünyası Avrupalı fikirlerin peşine düştü, çok evliliğin manâsını anlamadı. Bazı şarklılar çok evliliğin kadına zulüm ve hakkını çiğnemek olduğuna inandılar, çok evliliği mubah gören âyeti kerîmeye yöneldiler, açıkladığımız gibi onun mübahlığını iki kayıtla kayıtladığını gördüler ve nerdeyse yasağa benzeyen cinsten, onu kayıdlama çağrısında bulundular. Şeyh Muhammed Abduh da derslerinde ve bazı takrirlerinde bu hususta, düşünmeye çağırdı. Toplantılarında bu konuya daldı. Nihayet sözleri bazı talebelerinde tesirini gösterdi, çağrı, meyvesini verdi. Nitekim ölümünden 20 sene sonra taaddüd-ü zevcâtı, zikri geçen iki kazaî kayıtla -Adalet ve infaka kudret- kayıtlamayı içeren görüşler ortaya atıldı. 1926 yılında akdolunan kongrede mes’ele ele alındı. Bu kitabın mukaddimesinde açıkladığımız gibi takdim ettiğim plan, bunu şâmildi. Fakat tetkik ve araştırmalardan, fıkıh adamları ve ehl-i şûranın çeşitli çalışmalarından sonra, yetkililer bu fikirden vazgeçmeyi uygun gördüler…(261)

    ————————————-

    (260) Tefsirü’l-Menâr. 4/358.
    (261) Şeyh Merâğî başkanlığındaki “Ahvâl-i Şahsiyyc” kongresinde alman plan.

    ————————————-

    Üstaz Muhammed Abduh’un derslerinde, takrirlerinde ve sohbetlerinde söylediği, bilâhare ölümünden sonra bir tasarı halinde ortaya çıkan, yazarların, bakanların ve siyasîlerin devamlı tekrarladıkları bu düşünce, âyet-i kerîmedeki iki kaydı, kul ile Rabbi arasındaki dinî keyfiyetinden çıkarak, kazâî bir uygulamaya götürüyor. Böylece, tâli evlilik akdini vesikalandıramıyor, onun bir zevcesi var mıdır, deliUendiremiyor… Ancak erkeğin adaletine, zevcesine, çocuklarına ve üzerine nafakası düşen diğer kimselerin nafakasını temin edeceğine kanaat getirirse… Burada şuna kesin olarak işaret edelim ki, âyet-i celîlede veliyyülemri bu iki kaydı tatbik mevkiine koymaktan meneden herhangi bir sebep yoktur. Ve yine Kitapta, Mısır’da veliyyül emrin bu yolu tutmasını yasaklayan bir şey de yoktur. Fakat onun önünde Nebî (s.a.v.)’den ve sahabe asrından, tâ üstaz Şeyh Muhammed Abduh’a kadar uzanan, müslümanlann icmâ-ı var… Resulullah’ın bir kimseyi, sırf infaka kudreti olmadığından yahut adaleti sağlıyamıyacağından dolayı evlenmekten men’ ettiğini bilmiyoruz. Sahabeden de böyle bir şey vaki’ olmamıştır. Onlar zamanında da mutlak adalet ve mutlak kudretin bulunduğunu farz etmek mümkün değil. Çünkü her asırda insanların içinde iyisi de, kötüsü de, âcizi de, muktediri de bulunur.

    Haydi bu çetin engeli aşıp haddizatında salahiyetli olana yönelsek, acaba onda herhangi bir salâhiyet bulabilecek miyiz? Tatbik etmek için bir fırsat elde edebilecekmiyiz? Ve tatbik için yolu hazır görebilir miyiz? Şüphesiz yol hazır değildir. Çünkü o zaman kadı adaletle davranacağını ve zulmetmiyeceğini nasıl bilecek? Bu bilinemiyecek bir haldir. İnsanların çoğunun mahkemeden ziyâde evlilikle alâkası vardır. Kadı şâhidlere mi soracak. Ya onların çoğu yalan uydurursa… Yoksa resmî belgelere mi itimad edecek? Sonra geçimini sağlamaya kudreti olmanın ölçüsü nedir?

    Sonra bu, karşılıklı anlaşma muamelesine müdahale olup halen yeni kanunlarla yürürlükte olan şeyle uyuşmayan bir şey olur ki bunun caiz görülebilecek bir tarafı bulunabilir mi? Gerçi bunun sebeplerini izah etmeye çalışmışlar, serkeşlikten fakirlikle beraber çok evlilikten ileri geldiğini söylemişlerdir. Fakat istatistikler göstermiştir ki serkeşliklerin çok olmasında çok evlilik sebep olarak görülmemektedir. Bunu söyleyenlerin kesin olarak yalan söyledikleri meydandadır. Çünkü rakamlar en doğrusunu söylerler.
    İnsanların ağzında eskiden beri kadın erkek eşitliği dolaşır. Biz buna cevap olarak deriz ki, toplumla ilgili meselelerde hakların ve vazifelerin temeli eşitlik değildir. Tıpkı geometrik ve cebirsel eşitlikler gibi değildir. Bilâkis, içtimaî dengedir, ki haklar ve ödevler verir, toplumun tanzim ettiği biçimde erkek ve kadına, onları dağıtır. Çok evlilik bazan içtimaî bir vazife olur. Nitekim harb sebebiyle erkeklerin sayısında bir azalma olduğu vakit bu durum ortaya çıkar. Farzet ki, sebep muhakkak, o zaman neticeler güzel mi olacak? Çünkü içtimaî meseleler sebepleriyle kıyas olunmayıp, neticeleriyle kıyas olunurlar. Bazan sebep faydalı, netice ise zararlı olur. Bugün için, çok evliliğe engel olmak, Ümmet-i Muhammed’in çoğalmasına zarar verir… Halbuki biz sayıca diğer ümmetlerden çok olma zorundayız. (262)

    KÜFÜR VE ŞİRK

    a) Küfür kelimesi lügatta, örtmek ve tohumu toprağın altına ektiği için çiftçi anlamına gelir. Nitekim şu âyet de bu manadadır: “Biliniz ki, (Allah’a itaata ve âhiret kazancına sarfedilmeyen) dünya hayatı, bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir öğünme, mal ve evlâd da bir çoğalıştır, (nihayet hepsi .yok olur gider). Bu, bir yağmurun haline benzer ki. onun bitirdiği nebat. çiftçilerin hoşuna gider.”

    —————————–

    (263) Bu âyetin Arapçasındaki, “küffâr” kelimesi, çiftçiler manâsmdadır. “Nîmete küfretti”, “şükrü terketmekle onu örttü” anlamında kullanılır.
    (262) Akdü’z-Zcvâc ve Asanı hu, 127-129.
    (263) El-Hadid, 20.

    —————————–

    Küfrün ıstılahı manâsı ise, vahdâniyyet-i ilâhiyyeyi yahut şeriatı yahut nübüvveti inkâr etmektir. “Nimeti küfrânda bulunmak” anlamındaki kullanılışı, dini inkâr etmek manâsındaki kullanılışından daha çoktur.
    Bilinen manâsıyla kâfir, Allah’ın birliğini inkâr eden kimseye denir.

    b) Şirk, müşareket ise aynı manâyadırlar. İnsanın dinen müşrik olması iki çeşittir: Şirk-i ekber, şirki asgâr.

    Şirk-i ekber, Allahü Teâlâ’ya ortak koşmaktır. “Filân Allah’a şirk koştu = ortak koştu” denilir ki bu, en büyük küfürdür. Nitekim şu âyetler bunu ifade ederler:

    “Muhakkak ki, Allah, kendine ortak koşanları bağışlamaz. Bu günahtan başkasını, dilediği kimseden mağfiret buyurur (bağışlar).” (264)

    “De ki: …Geliniz. Size Rabbiniz neleri haram etmiştir, okuyayım. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın…”(265)
    Kur’an-ı Kerim şirki -bütün kalıplarıyla- tek bir manâda kullanılır:

    Allahû Teâlâ ile birlikte bir ortak kabul etmek. Kur’ân-ı Kerîm’de 100’den fazla yerde böyle zikredilir. Birçok yerde de ehl-i kitap mukabili olarak. Allah’ü Teâlâ şöyle buyurur.

    “Andolsun ki, Yahudilerle müşrikleri, mü’minlere düşmanlık bakımından, insanların en şiddetlisi bulacaksın.”(266)

    “Ne ehl-i kitaptan olan kâfirler, ne de müşrikler, size Rabbinizden hiç bir hayır indirilmesini sevmez ve istemezler.”(267)

    —————————

    (264) En-Nisâ. 116.
    (265) El-En’âm, 151.
    (266) El-Maide, 82.
    (267) El-Bakcira, 105.

    —————————

    “Ehl-i kitap ve müşriklerden o kâfir olanlar, kendilerine açık bir hüccet gelinceye kadar (üzerinde bulundukları dinden) ayrılacak değillerdi.”(268)

    “Muhakkak ki, ehl-i kitaptan ve müşriklerden (ibaret) o kâfirler, cehennem ateşindedirler.”(269)

    Ehl-i kitab mukabili zikredilen müşriklerle ilgili diğer Kur’ân ayetleri de böyledir. Küfür şirkten daha umumîdir. Nitekim küfür lafzı söylendiği zaman Allah’ın birliğini inkâr manâsına anlaşıldığı gibi, nimeti küfranda bulunmak manâsında da anlaşılır. Allah’ın şu âyeti bu manâyadır:

    “Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi arttırırım ve eğer nankörlük ederseniz, haberiniz olsun, gerçekten azabım çok şiddetlidir.”(270)

    Bazan da şeriatın rükünlerinden bir rüknü -meselâ hacc gibi- inkâr eden kimseye de ıtlak olunur. Allah Teâlâ’nm şu âyetinde olduğu gibi:

    “Azık ve binek bakımından yoluna gücü yeten her kimsenin o beyti hac etmesi, insanlar üzerinde Allah’ın hakkıdır, farzdır. Kim bu farzı tanımazsa, herhalde Allah’ın ihtiyacı yok, O bütün âlemlerden müstağnidir.”(271)

    Allah’ı ve onun ulûhiyetini inkâr eden manâsında kullanılışı Kur’ân-ı Kerîm’de çoktur. Şirk ise Allah’ın gayrisine ibadet etmektir, yani insanın Allah’a ulûhiyet özelliklerinden olan tek olmayı reddederk ortak koşmak… Allah’la beraber yaratmak, rızıklandırmak, diriltmek, öldürmek, kudretine sahip bir varlık kabul etmek…

    Geçen bilgilerden kısmen de olsa, kâfir kimdir, müşrik kimdir, öğrenmiş bulunuyoruz. Geriye ibadetin manâsı kaldı. İbadet, son derecede hüdû içinde tek bir Allah’a ibadet etmektir.

    ——————————-

    (268) El-Beyyine, 1.
    (269) El-Beyyine, 6.
    (270) İbrahim, 7.

    (271) DÂI-İ İmıân,97.

    ——————————

    Ulemâca ibadet lâfzından anlaşılan manâ budur. Hal böyle) ken, bir veliyi ziyaret eden yahut tevessül eden kimseye baza şirk, bazan küfürle ithamda bulunmak, o evliyaya ibadet etmi Allah’a şirk koşmuş, şeriat dışına çıkmıştır, demek doğru mı dur? Bu, tehlikeli bir şey olup buna cesaret etmek kolay değildir. Fakat ne yazık ki Reşid Rıza tefsirini ve diğer eserlerini t kabil hücumlar, küfre ve şirke varan isnanlarla doldurmuştur.

    Bizim anladığımız ve müslümanlarm anladığı manâda ib det, en derin kalb huzuru içinde, ibâdet edilenin Rabb olduğ na itikad ederek, yahut o itikadla beraber kalbiyle ibadet etmektir. Bu itikad bulunmadığı takdirde şer’an, zahiren göste len hudû’ ibadet olmaz. Müşriklerin kâfir olmaları Rabba itik ederek, müstakilen fayda ve zarar verdiklerini kabul eder putlarına secde etmelerinden dolayıdır. Böyle bir inanç olrm sızın, mücerred evliyâullaha saygı göstermek, hürmet etm şer’an ibadet sayılmaz. Böyle kabul edersek küfür olur ki, b le olması mümkün değil. İnsanların pek çoğundan bu kabil ş ler vuku’ buluyor. Çoğu kere onlar arzularına ve isteklerine ‘. vuşmak için birçok hürmet şekilleri gösteriyorlar!..
    Ziyaret Reşid Rıza’nın anladığı gibi (272) bir şey olsa? Allahû Teâlâ meleklerine Adem’e secde etmelerini emre miydi? “Onu hatırla ki, meleklere: ‘Adem’e (hürmet olarak) s de edin.’ demiştik de bütün melekler secde etmişlerdi. An îblis secde etmekten yüzçevirip kibirlendi de kâfirlerden du.”(273)

    Evet, secde etmek küfür olsaydı, Allahû Teâlâ melekleri bette emretmezdi. Allah çirkin ve istenmeyen şeyi emretn ten münezzehtir. O, kulları için küfre razı olmaz. Yapılan iş hirde ibadet şeklindeyse de gerçekte emre itaattan ibarettir.

    —————————

    (272) “Halka, evliyaya tutunmayı caiz görenler gaflet içindedirler. Çünkü ihtiyaçlarının giderilmesi isteğiyle onlara dua ediyorlar ve buna da rm vasıtasıyla Allah’a tevessül ediyorlar ki bu, Allah’a değil de onlar dettir…” (Tefsirii’l-Menâr, 111/388).
    (273) El-Bakara, 34.

    ————————–

    Onların yaptıkları secde, Adem’e selâm olmaktan öteye geçmez. Nitekim Yusuf sûresinde de bu manâyadır: “Ebeveynini taht üzerine çıkardı. Onlar da kendisine hürmet için eğildiler.”(274) Allah’ın peygamberi Yakup (a.s)’ın ve hanımının Yusuf (a.s.)’a secde etmeleri, bilinen manâda secde değil, bir saygı ifadesidir.

    ibadetin manâsını incelememizden anlaşıldı ki, en büyük Peygamber Muhammed (s.a.v.) hakkında, diğer peygamberler ve salih veliler hakkında Rab inancına sahip olmak, onları ziyaret edenlerin bunu tasavvur ve tahayyül etmeleri kesin surette düşünülemez. Onları vasıta edinmeleri ve Rableri katında makamlarından şefaat istemeleri şu inançlarından ileri gelmektedir; o kimseler Allah’a kendilerinden daha yakındırlar. Allah, O yüce zatların şerefine onların ihtiyaçlarım karşılar.

    Reşid Rıza ise vesile edinmeyi en kuvvetli ve en şiddetli şirk kabul eder: “Şirkin birtakım çeşitleri vardır: En aşağı mertebesi, avam müsülmanlarm hemen akıllarına gelen; Allah’tan başkasına rükû’ ve sücûd gibi hareketlerle ibadet etmektir. En şiddetlisi ise, Allah’a duâ ediyoruz ve ondan şefaat diliyoruz deyip de, Allah’a onlarla vesile edinmek ve onları kendileriyle Allah arasında vasıta kabul etmektir.”(275) İşte Reşid Rıza, ölü olsun, diri olsun, peygamberler ve salih insanları Allah katında bir vasıta kabul etmeyi hoş karşılamamakta, ayıplamakta, bunu da büyük şirk addederek putperest demektedir. Bu, ümmet-i Muhammed’in görüşü müdür? Asla. Bu son derecede manâsız sözler, dört ehl-i sünnet mezhebi ehlinin hiç birinden sâdır olmamıştır… Hem vasıtanın ne zararı olur ki… Müsebbibü’1-es-bâb yüce Allah bize dünya ve âhirette vasıtayı emreder.

    Âhirette, mahşerde, o korkulu zamanda peygamberimizin şefaat edeceğini ifade eden hadisi inkâr eden bir kimse bulunacağını zannetmiyorum. Dünyada da Allahü Zülcelâl hazretleri, peygamberleri, kendisiyle kulları arasında dinî ve dünyevî hususları öğretmek için vasıta kılmıştır. Zenginlen de, kendisiyle kulları arasında vasıta yapmıştır… Bunun gibi var olan her şey vasıtaya mebnîdir. Bu vasıtalar olmasaydı Rabbimiz ihtiyaçlarımızı karşılamazdı…

    ————————————-

    (274) Yusuf, 100.
    (275) Tef’sirü’I-Menâr, 5/83.

    ————————————-

    Şunu da belirtelim ki, bir vasıta ile Allah’a yaklaşan hiç kimse, peygamberin yahut velilerin onun ihtiyacına cevap vereceğine inanmaz. O inanır ve bilir ki, ihtiyaçları gidermek, bütün mükevvenâtın halikı olan Allah’ın elindedir. Ondan başkasından onların karşılanması istenmez, ondan başkası onları def edemez. Şu yeryüzünde müstakilen bir ihtiyacı yaratacak, icad edecek hiçbir mahlûk yoktur. Selef ve halef bütün müslümanla-rm görüşü budur. Onlaıın itikadınca, icad ve halk hususunda Allah’tan başkasının payı yoktur. Reşid Rıza’nın birçok yerde ibadet dediği tevessül de (bir vasıta ile Allah’a yaklaşma) ibadet manâsı yoktur ve bu, ulûhiyyetin birliği esasına ters değildir. Ne lügaten, ne şer’an ve ne de örfen bunda ibadet manâsı yoktur. Hiç kimse iyi kimseleri vâsıta edinmenin ibadet olduğunu söylememiştir ve bunu Resulullah da haber vermemiştir. Eğer o, ibadet yahut ibadete benzer bir şey olsaydı, diri ile de ölü ile de tevessül caiz olmazdı. Ve yine malumdur ki, tevessül eden kimse Allah’tan ancak nebinin yahut velînin mertebesiyle talepte bulunur. Çünkü onların hayatta iken de, öldükten sonra da, Allah katında yüksek mertebeleri vardır. Birisi kalkıp dese ki: Allah bize şah damarımızdan daha yakın değil mi, vasıtaya ne ihtiyaç var? Cevaben deriz ki: Bu, her şeyde sebepleri ve vasıtaları terketmenin lâzım geleceğini ifade eden bir görüştür.

    Halbuki kâinat her şeyde sebepler, müsebbibler kanunu üzerine kurulmuştur. Bu inanca göre kıyamet gününde şefaatin olmaması lâzım gelir. Oysa bu, dinen inanılması zarurî olan şeylerdendir. Bu inanca göre buna ihtiyaç yoktur: Çünkü Allahû Teâlâ herhangi bir vasıtaya muhtaç değildir. O, vasıtadan daha yakındır. Buna göre Hz. Ömer (r.a.)’in şu sözüyle hatâ etmiş olması lâzım gelir: “Biz sana peygamberinin amcası Abbas’la tevessül ediyoruz. Yarabbi”

    Bu, sebepler-münasebetler, vesileler, vasıtalar kapısını kapatan bir görüştür. Ve bu, evvelinden âhirine kadar şu âlemler manzumesinin dayandığı ilâhî sünnete muhaliftir.

  5. REŞİD RIZA’NIN İÇ YÜZÜ MANZUMESİ- Yusuf en-Nebhani
    Bu kısım, Mısır’da basılıp diğer memleketlere de bunların bid’atlerini Menar isimli ceridenin sahibi Şeyh Reşid Rızâ hakkındadır.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Menar sahibi Reşid’e gelince
    Onların en akılsızı ve en şerlisidir

    Beyrut’ta gençliğinin ilk yıllarında bana gelmişti
    Kara gözleri ve kırmızı yanaklarıyla

    Onun kökleri kesilmiş sakalı vardı
    İçinde bir şeyler olduğundan haber veriyordu

    Vali Nasûhî de benim yanımda oturmuştu
    Allah onu iyiliklerine karşılık hayırla mükâfatlandırsın

    Söylediklerini çirkin bularak onu azarladı
    Kızgınlığını yan gözle bakarak açıkladı

    Sonra kaybolup gitti benden on beş sene
    Öğrenmek, bir nur vermemiş onun yüzüne

    Gördüm ki, yüzü kapkara ve tozlu
    Sapıklığı yüzüne bir perde olmuş

    Bu durum onun en iyi hâlidir yine de
    Diğer rezilliklerine kıyas edildiğinde

    Yaptıkları sapkınlığının çirkinliğini gösterir
    Ve gizli olan ilhâdının perdesini kaldırır

    Yaptıklarının hükmü konusunda tavırları çelişkilidir
    Hevâsına göre her vakit bir halde görürsün

    Kaç defa toplu derslerde diklenmek istedi
    Takva sahipleri onu zelil ve alçak eyledi

    Nice defa kilisede kalkıp hutbe okudu
    Papazın vekili oldu ve gözler önünde kucakladı onu

    Defalarca meclislerin ortasında kalkıp hitâb etti
    İmânla küfrü birbirine katıp mezcetti

    Onun da Cemâleddîn gibi uydurduğu bir nisbeti vardır
    Bununla tamburuna bir nâme daha katmıştır

    Kulaklarımla işittim amca oğlunun sözünü
    Cevap veriyordu: Yoktur onların bilinen bir nispeti

    Nasıl olur da Peygamber’in soyu olur Peygamber’e düşman
    Bu ne büyük bir günâh! Bu ne büyük bir yalan!

    Bu kötü Menar ceridesi şerefinin aynasıdır
    Şeref mevkiinde şerri ortaya atmıştır

    Mısır’a kovulmuş olarak geldi ki, ihanet etmiş dinine
    Ve devletine, kalbim kan ağlıyor Mısır’ın hâline20

    ——————————————
    20 Blcz. Yusuf Hanîf, “Yûsuf bin İsmâ’îl en-Nebhânî’nin Hayâtı ve Eserleri” (bu kitabın başındaki yazı), s.xi.
    ——————————————

    Mısır’a geldi sömürerek açlıktan beldesinin zenginlerini
    Ne ikram ne de iyilik görmeyesice

    Şeyh Abduh himayesine aldı onu
    Onu yemek ve hüsranla doyurdu

    Ona ilminden en şerli sanatı öğretti
    Onunla dünyayı kazandı ama âhireti kaybetti

    Şu kötü Menar ceridesini kurdu onun için21
    Ve ona satır satır saptırmayı telkin eyledi

    Şeyhin tesis ettiği hâl üzere devam edip gitti
    O temeller üzerine nice bid’at köşkleri dikti

    Onun sapıklığı eksik olmaz ceridenin hiçbir sayısında
    Ona lanete sevk eder halkı, her okunduğunda

    Vallahi rüyamda onu gördüm
    Habeşli gibi simsiyah ve toz toprak içinde göründü

    Gördüm ki, siyah renk yüzünü kaplamış
    Yemin ederim ki, önceden pembe beyazdı

    Rüyamdan anladım ki onun Menar’ı
    Aleyhine bir ateş, hüsran sebebi olmuş

    İşte bu yüzden yüzü kara kesildi
    Önceden kor iken şimdi kömüre döndü

    O ceridede şeyhinin sapıklıklarını başladı yaymaya
    Tıpkı çiftçinin gübreleri saçtığı gibi tarlaya

    Bu necasetlerle akılsız bir toplumu besledi
    Onlar da bu gübreleri hurma diye devşirdi

    ———————————-
    21 el-Menâır’ın te’sîsi, muhtevası, ‘Abduh’un bu mecmuadaki hissesi v.s. için bkz. Omar “Journais, Associadons & Political Parties: The İnstitutions of Islamic Reform (1871-1949) matbu’ Ph.D., University of Pennsylvania, 1413 (1993), s.107-122.
    ———————————-

    Din adına rivayet edilen her bid’atten kattı o cerideye,
    Onlar doğru mudur bilmez, bilinmez de

    Sapmıştır, yanlış anlamasıyla nice görüşünde
    Şerî’at-ı Garrâ’nın doğru olan işinde

    Şeyhlere sorulsa onun sırrı anlaşılır
    Fakat o câhil olmasına rağmen kibir sahibidir

    Cahilliğini gösterir şu Hadîs: “Güneş battıktan sonra
    Arş’ın altında secde edib izin ister yarın doğmaya”22

    1327 yılı Ramazan ayı sonunda23
    Menar bu hadîsten bahsetti

    Bu hadîsi iki imâm rivayet etti; Buhârî ve Müslim
    Sıhhati gün ortasındaki güneş gibi açıktır bu hadîsin

    Haberin sıhhatinden şüphe etmedi fakat
    Peygamber’in haberinin ilimle uyuşmadığını düşündü

    Menar’da böyle bir şeyin olmadığını,
    Ve Rasûlullah’ın işi bilmediğini açıkladı

    İşte bu yalanlamasından sonra, onun küfrünü
    İnsanlar arasında ispatlamak için başka delil gerekir mi?

    Dünyayla ilgili gayba iman etmemişse
    Âhiretle ilgili olanı, yalanlar elbette

    Aynı senenin Şa’ban sayısında
    Beyrut’ta İslam ehline küfür için cevaz verdi

    Mübah gördü, onlara kilisede ibâdet etmeyi
    Kilise ehlinin ibâdeti gibi, Medrese-i Kübra’da

    Dînini önemsemeyenler onu taklîd etti
    İnsanlar ‘bunlar ma’zûrdur’ desinler diye

    Oysa buluğa eren çocukların yoktur özrü
    Çocukları, büyükleriyle birlikte seçtiler küfrü

    Kim din işinde Şeytan’ı taklîd ederse
    Uğrar dîninde zarar ve rezalete

    Hükümler konusundaki fetvâları kendi tercihidir
    Sahibiymiş gibi serbestçe dîninde tasarruf etmiştir

    Dün vâcib olanı bugün haram görür
    Dün haram olanı bugün vâcib görür

    Helâl ve haram kılması hevesiyledir
    Hükümleri hevâsıyla sürekli değişir

    Onun mezhebi mezhebsizliktir, ancak o
    Aylar ve yıllarca hevasını savunur

    Ehl-i ilimle câhilce mücâdele eder
    Her söylediği fikri ona yazdıran Şeytan’dır

    Israrla söylediği söz üzere durur
    Söyledikleriyle küfrü dile getirmiş olsa da

    Bu sapkınlığından sonra Müslüman ayıplanır mı,
    Onun sapıklık vasıflarını sayarken deniz olup taşsa?

    Ey hidâyet rehberinin ümmeti, çok sabrettiniz
    Dîni ve Mustafâ’yı rezîl eden şu fâcire

    Ey Mısır halkı! Nasıl oluyor da Peygamber düşmanı
    Aranızda alenen yalanlıyor onu

    Size yemîn ederim ki, din aslanları vardır
    Size ne oldu da kediden korkar oldunuz?

    Şamlılar gibi gayretiniz yok mu ki, size de teşekkür edeyim
    Yaşadığım müddetçe o gayretin şükrünü edâ edemem

    Toplumu fitne ateşi sardığında Şam’a gelmişti
    O fitne ateşi İslâm milleti üzerine püskürmüştü

    Ne büyük ateşti ki, asırlar sonra
    İslâm’ın çivilerini yerinden söktü

    Trablus hıncından ona tebessüm etti
    Tıpkı kızdığı zaman aslanın tebessüm etmesi gibi

    Trablus’un her beldesi parladı kılıç gibi
    Şimşekten sonra da büyük bir gök gürültüsü geldi

    Kızının soyundan gönderdi ona Faruk
    Nerdeyse onu kabre sokacak bir öncü birlik

    Âsâsı onun başına dikildi, sanki bir mızrak
    Onun başını yardı ve nehir gibi kan aktı24

    Bunlar aslan gibi onun üzerine saldırıp birliğini bozdu
    Onun kükremesini duyunca hep birlikte kaçtılar

    Onda, hep akacak şekilde bir yara açtı
    Bu yaptığıyla aslan, onu caydırmak istedi

    Bununla onu öldürmek değil süründürmek istedi
    Vahşi bir aslanın kediyi süründürdüğü gibi

    Bununla onu uykusundan uyandırmak istedi
    Zira kendini beğenmişlik şarabıyla zilzurna sarhoş idi

    Bununla onu sapıklığından uyarmak istedi
    Fakat çok bedbaht olduğu için bu onu iyice azdırdı

    Sonra da Şam’da Dimeşk’e geldi, isteyerek
    Buğday sandığı dikenlerini serpmek için

    Mescid-i Ma’mûr’a geldi pisliğini yayarak
    Kendi memleketinin her yerini böğürtüyle kaplamış olarak

    Böğürtüsü, dinleyenler arasında yükselip de
    Dînin aslanlarının galeyana geldiğini görünce kaçtı

    Orada Batı Tunus’tan Salih Şerif vardı
    Onunla konuşunca lafı ağzına tıkadı

    Azgınlık karanlıklarını, ifadesinin nuru dağıttı
    Onun İlhâd ateşinin korunu söndürdü

    İlim torbasından ona bir ok attı
    O zayıf düştü, onun kürsüsünü yükseltenlerse yere kapandı

    El-Hatîb ailesinin sözcüleri
    İlim genci Abdu’l-Kâdir son darbeyi indirdi25

    Ona sor fikirlerini o en iyi çürütendir
    Bu rezilliğinden önce de ona sırt çevirmişti

    Efendilerimiz Hişâm ailesi de böyle olsun
    Fâtımâtu’z-Zehrâ’nın evlatları da böyle olsun

    İşte bunlar Peygamber’in çocukları ve onlar
    İnsanların en layığı onun dînine yardım etmeye

    Onlarla Ali’yi ve Hamza’yı hatırladık
    Bedir savaşında, onlarla bu savaşı kaybetmemiştik

    Şeyhayn delil edinmedi derste hiçbir kaynağı
    Sünnet-i Garrâ’nın birçok kaynağı olmasına rağmen

    Onlardan sonra nice Hakk’ın ateş saçan yıldızları düştü
    Bu Şeytan’ın üstüne ve onu denize döktü

    Allah Şam ehlini en güzel şekilde mükâfatlandırsın
    Bu ahmağa tâbi olanın günâhını bağışlasın

    Humus’a geldi de hüsrana uğradı ve ona
    Oraya haberciler geldi diye korumalar yollandı

    Kalamun’daki evine geri döndü
    Ve korkusundan kertenkele gibi deliğinden çıkmadı

    Bu ömründe yaptığı en kötü yolculuktu
    Bununla hidâyet tacirleri arasında hüsran kazandı

    Kaçarak Şam’dan Mısır’a döndü
    Her tarafından ölüm ve korku döküyordu

    Eğer aklı olsaydı elbette kendisini dizginlerdi
    Özellikle de aldığı yaradan sonra

    Ancak sapıklıktan utanmıyor
    Ne kadar ayıp olsa da onunla iftihar ediyor

    Ve insanlar içinde onu büyük bir gururla yayıyor
    Nasıl ki, bok böceğine pislikler mis kokuyor

    Halbuki çok büyük ibret vardı iki şeyhinde
    Ölüm onlara geldiğinde, eğer dileseydi Allah onun ibret almasını

    Üç sacayağı, altında fitne ateşi
    Üstünde bu ateşin ilhâd tenceresi

    Masonlar locasına himmetle girdiler
    Bu himmetle her biri baş köşeye kuruldular

    Onların mezhebinde tüm dinlerin hükmü bir
    İslâm ve diğer dinler birbirine eşittir

    Onlarda bir din olsaydı girmelerine izin verilmezdi
    Fakat din onlardan çok önce firar etmişti

    Bunlardan ikisi en kötü ibretle gittiler âhirete
    İblis’in gözleri yaş döktü öldüler diye

    Üçüncüleri şer cemaatiyle beraber
    Hâlâ İslâm milletine ard arda âfetler yağdırır

    İçlerinden ölen en kötü hâlde ölmüştür
    Allah onun kara yüzüne rahmet etmesin

    İçlerinden yaşayan da Cehennem yolunda hayat sürmektedir
    Şeyhlerinin izinden gitmeye teşvik etmektedir

    Ya Rabbi! Islâh et sen bunları, ama murâd etmez isen
    Bunların ıslâhını, âh u figân vermez onlara fayda

    BEŞİNCİ KISIM

    Bid’atlerinde İbni Teymiyye’ye Tâbi Olan Muhammed b. Abdu’l-Vehhâb en-Necdî ve Vehhâbîler Hakkında

    Ne acayip şeydir ki, kendi hesabınca Müslüman’dır
    Fakat kalbi insanların en hayırlısının sevgisinden boştur

    İşte bunlar yaptıkları boşa giden Vehhâbîlerdir
    Onlar şerri hayır, hayrı da şer görmüşlerdir

    Akıllan zayıf, dedeleri Necd Arapları
    Yalan ve günah onlardan mirasları

    Müseyleme büyük dedeleri, karısı
    Secah da, hepsinin büyük nineleri

    Allah’a tevessülde yok Peygamber’in yeri
    Çünkü Yaratıcı katında her birinin var değeri

    Bu yalancıya vâris oldular, zîrâ o iddia ediyordu ki
    Peygamberliğin yarısı ona, yarısı da Mustafâ’ya

    Allah Rasûlü onun kötülüğünü işaret etmişti Şark’a
    Onlar Şark ehlidir, eğer şer doğarsa ufuklarında hiç şaşma26

    Orada Şeytan doğar boynuzu vurarak
    Hidâyet önderlerine, Allah da onu kırdıkça kırar

    İmamımız Eş’arî’yi nice defa karaladılar
    Ve de âlim Mâturidî’yi, ki o ne değerli âlimdir

    Allah’ın sevdiklerini tahkir ederek O’na yaklaştılar
    Ama hüsrana uğrayıp ondan uzak düştüler

    Peygamberleri de diğerleri gibi eşit görürler
    Ölümden sonra, ne yararları ne de zararları vardır derler

    Kâfirden yardım isteyeni ma’zûr gördüler
    Ama peygamberlerden yardım isteyeni afvetmediler

    Nice defa pis vatanında şirke yolculuk ettiler
    Ve şirkin vatanına doğru karalar, denizler aştılar

    Ama Müslümanlara yolculuk izni vermediler
    Tayyibe-i Garrâ’da (Medine) insanların en hayırlısını ziyaret için

    Her muvahhidi şirk sapıklığıyla ittihâm ettiler
    Akidesi onlardan daha yoz olmayınca

    Asıl şirk i’tikâdına onlar daha lâyık
    Yaratıcımızı sınırlamakla, yukarı cihetine

    O Allah’dır, her şeyin Rabbi, şânı yüce
    Hiçbir cihet Allah’a diğerinden değil yüce

    Düşün! Göreceksin ki, bu âlemlerin hepsi
    Allah’ın vüs’atine nispetle küçük bir zerre

    Nerede o zaman Allah’a, onu bilmediklerinden
    Hükmettikleri küfrü gerektiren cihetler

    Cihetlerin ihtilâfı kesindir
    Nice yer vardır ki, diğerinden üstedir

    Her yüksek aynı zamanda düşüktür, tam tersi de öyledir
    Diyebilirsin ki, sağ ve sol da böyledir

    Kim derse ki hepsi üsttür, bu doğrudur
    Bu ise başka ilahların olmasını gerektirir

    Kim de derse ki hepsi alttır, bu doğrudur
    Bu durumda onların bilinen bir Rabbi yoktur

    Görüyorsun, kimin i’tikâdı daha lâyık şirke
    Onlar mı yoksa Sünnet-i Garrâ’mızın ashabı mı?

    Onlar Hanbelîdir, fakat Ahmed’in mezhebi
    Ki, o hidâyet önderi, tüm uydurduklarından beri

    Bu zamanda fesatları her yeri kapladı
    Ne Mısır’ı bıraktılar ne de Şam’ı

    Ahmed’in mezhebinden sapanlar yalnız değildir
    Diğer mezheblerden de sapanlar vardır

    Bunların hepsi Peygamber düşmanı,
    Kiminin düşmanlığı büyük, kimininse yarı

    Onu sevenleri, sevgilerine göre ayırırlar
    Hepsine o kadar bir düşmanlık beslerler

    Bana da düşmanlıklarından ayırdılar büyük bir hisse
    Ona olan muhabbetimin büyük olduğunu bilince

    Ey Rabbim! Benim ona, onun da bana sevgisini arttır
    Ve Medine’de onun dîni üzere hayâtımı sonlandır

  6. REŞİD RIZANIN SİHRİ İNKÂRI- Dr. Hasib es-Samarraî
    Muhammed Abduh’a göre sihir, hayâlden ibaret bir şey olup gerçekle alâkası yoktur. Nitekim Felâk sûresinin tefsirini yaparken şöyle der: ‘Burada onlarla murad, sevgi bağlarını kesen koğucular, koğuculuk alevini tutuşturanlar, teşvik edenlerdir…'(276)
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    anlaşılıyor ki, Abduh, Kur’ân’ı te’vil etmek için -ümmetin selef ve halefine muhalif de olsa- kendi kendine geniş bir serbestlik tanıyor. “Sihrin hakikati yoktur” sözüyle de mu’tezile mezhebinin görüşüne meylediyor.

    Reşid Rıza’nın da aynı yolu benimsediğini görüyoruz. Her ne kadar sihir tâbirinde onunla çelişkiye düşse de. Fir’avn’m sihirbazları sadedinde sihirden bahsederken şöyle der: “Sihir bir ilim ve fendir, ancak görüş ve anlayış sahibi için olur. Onlar îman ettiler, çünkü onlar âlim, müstakil akıl sahibi, anlayış ve görüş sahibi kimselerdi. Sihir de onların ilimlerinden ve sınaî fenlerinden ta’limle öğrenilen şeylerdendi…”(278)

    Başka bir yerde de sihri üç çeşide ayırdığını görürüz:

    a) Aldatmak, hayâle düşürmek, sapıtmak; bunun hakikati yoktur.
    b) Şeytanların celbi vasıtasıyla olan sihir. ‘
    c) Avamın kabul edip inandığı şey. O, bir filin ismidir ki halk onun suretleri değiştirdiğine inanırlar.

    —————————————–

    (276) Dsfsir-Ü cüz’i Âmme, 13S.
    (278) Tefsirü’l-Mcnâı; 9/39.Sonra Eş’ariy’den nakilde bulunarak şöyle der: “Şüphesi sihrin gerçekten bir tesiri var. Hepsi de bir hile değildir.”
    (279) İşte sihir hakkında onun, müstakar bir görüşe sahip olmadığını görüyoruz. Bazan olur üstazıyla birlikte inkâr tarafına kaçaı hakikati yok eder, bazan olur, kısımlara ayırır ve örnekler veriı Nihayet bir de bakarsınız ki hakikati ve tesiri olduğundan den vurur. Sanki fikrini değiştirmiş, Selefiliğe dönmüş. Eş’ariyeniı görüşünü hiçbir tenkide tâbi’ tutmadan, yorumlamadan, red detmeden ve alaya almadan benimsemiş.

    —————————————-

    Reşid Rıza hakkında insanı dehşete düşüren husus, senet ve rivayet yönünden sahih olduklarını bildiği halde Buhari’de ki sahih hadisleri inkâra varan biçimde sihri inkâr etmesidiı Hatta sihri inkâr etmek, hadis hakkında sükût geçmekle yetin mez, bir de itham ederek şöyle der: “Sihirbazın yaptığı şeyler mümkün görürler. Fakat bundan daha korkuncu şu ki, pey gamber efendimize sihir yapıldığına ve sihrin ona te’sir ettiğim inanırlar… Bu gibi haberler lüzumsuz ve değersiz şeylerle uğra şan dinsizlerin uydurmasıdır…”

    İşte Reşid Rıza’nın, tefsirinin birçok yerinde medhedip yücelttiği Sıddık Han, Resulullah’a sihir yapıldığı konusunda ay nen şunları söyler: “Zeyd b. Erkâm’dan şöyle dediği rivâye olunmuştur: Bir yahudi Peygamber (s.a.v.)’e sihir yapmış, Resulullah da rahatsızlanmıştı. Cibril (a.s.) geldi ve Muavvizeteyn’ (Felâk ve Nâs sûreleri) indirdi ve şöyle dedi: ‘Bir yahudi erkeğ sana sihir yaptı. Sihir filancanın kuyusundadır.’ Bunun üzerim Resulullah, Ali’yi gönderip onu getirtti; her âyeti okudukça bi: düğüm çözmesini emretti. Ali çözmeye devam etti, nihayet Re sulullah bir diz bağından çözülmüş gibi kalktı.”(280)

    (Bu hadisi Abdullah b. Hümeyd Müsnedinde, İbn-i Merde veyh de Aişe’den uzunca bir rivayetle ve İbn-i Abbas’dan rivâ yetle tahriç etmişlerdir.)

    —————————————————

    (279) Tefsirii’l-Mcnâr, 9/58.
    (280) Sıddık Man, Fct/ıii’l-Beyan: 10/4SS.

    —————————————————

    Sihrin 40 gün, altı ay, bir sene sürdüğü hususunda üç görüş vardır. Hafız üçüncü görüşün mu’temed olduğunu söyler. Peki sihrin, peygamberlik cihetiyle, ResuluUah’a herhangi bir tesiri olmuş mudur? Bu hususta Ragıp el-İsfahani şunları söyler: “Peygamberlik yönüyle, sihrin Peygamber Efendimiz üzerinde bir tesiri olmamıştır. Bir insan ve bir beşer olması hasebiyle, bedeninde tesirli olmuştur. Peygamberlik hususunda bu, düşünülemez. Şayet nübüvvete ait bir hususta sihrin tesirli olduğu söylenirse, bu Hak Teâlâ’mn ‘Allah seni insanlardan koruyacaktır.'(281) âyetine ters düşer. Kadi İyâz der ki; Peygamber Efendimize yapılan sihir, kâfirlerin ‘O sihre mübtelâdır’ şeklindeki iddialarının doğruluğunu icap etmez, çünkü onlar, bununla onun sihir vasıtasıyla mecnun olduğunu söylemek isterler. Sihir hakkında ehl-i sünnet mezhebinin görüşü ise şöyledir: Sihir hakdır, hakikati vardır. Sözle olduğu gibi amelle de olur, ıstırap verir, hasta eder, karı ile kocayı birbirinden ayırır.”

  7.  

  8. REŞİD RIZA
    Asıl adı Muhammed Reşid Rıza’dır. 1865 yılında Lübnan’ın Kalemun kasabasında doğmuştur. 1935’de Kahire’de ölmüştür. Okumayı ve yazmayı Kalemun ilçesinde öğrendikten sonra Trablus’ta Türkçe öğretim yapan bir okula başladı.MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Öğrenciliği sırasında Cemalettin Efganî ve Muhammed Abduh’un makalelerini okumuş ve oldukça etkilenmiştir. Abduh ile tanışmak gayesi ile Kahire’ye gitmiş, ama Cemaleddin Efgânî ölmüştü. 1898 senesinde Muhammed Abduh ile tanışabildi. Reformcu El-Menar dergisini çıkarmaya başladı. Devrin padişahı Sultan 2. Abdülhamit Han hakkında çirkin neşriyat yapıyordu. Osmanlı Şurası adıyla bir cemiyet teşkil edip, Hilafeti yıpratmaya çalışıyordu. Asr-ı saadetten beri hiç değişmemiş, aslı bozulmamış din bilgilerinde, kendi düşüncelerine uygun değişiklikler yapıyordu. Dergisinin kadrosu da dini ilimlere tam vakıf olmayan kimselerden meydana geliyordu. Üstadı Abduh’a bir sürü medhiye yazdı. 1912’de İstanbul’da Davet ve İrşad Cemiyetini kurdu. Bozuk fikirleri yüzünden dört yıl sonra kapatıldı.

    El Muhaverat’ül Muslih ve’l Mukallid isimli kitabında Ehl-i Sünnete ve fıkıh kitaplarına saldırdı. Bu eseri de Prof. Dr. Hayrettin Karaman, İslam’da Birlik ve Fıkıh Mezhepleri adıyla, 1974 senesinde Türkçeye tercüme etmiştir. Reşid Rıza; bu kitabında dinde reformcu bir genç ile medrese tahsili görmüş bir vaizin konuşmalarını bildirmekte, bunların ağzından kendi fikirlerini yazmaktadır. Dinde reformcuyu, genç, ilerici ve mantıklı olarak, vaiz efendiyi ise gerici, taklitçi, aklı ermez, ince düşünemez biri olarak göstermektedir. Dinde reformcunun ağzından vaize nasihat vermekte, onu gafletten uyandırıcı pozu takınmaktadır. Nasihat olarak Ehl-i Sünnet âlimlerine saldırmakta, sapıkları ve mezhepsiz mülhitleri; geniş kültür sahibi ve İslam âlimi olarak tanıtır. Bu kitaptan vereceğimiz parçada nasıl itikadımızla oynandığını göstereceğiz:

    Muslih: Büyük Halife Ömer de birçok meselede Asr-ı Saadette câri olan hükümlere aykırı hükümler vermiştir. Mut’a nikâhı bunlardandır. Müslim ve diğerlerinin rivayet ettikleri Cabir hadisi gösteriyor ki; Hz. Peygamber ve Ebubekir devirleri ile Hz. Ömer’in ilk yıllarında mut’a nikâhı geçerlidir. Bilâhare Hz. Ömer, Müslümanların fayda ve maslahatları için zararlı gördüğünden ictihadıyla bunu haram ilan etmiştir. Bu ictihadıyla o, Allah ve Resulünün emrine aykırı davranmış olmadı. 1

    Bu apaçık bühtandır. Çünkü Hz. Ömer (r.a.)’in mut’a nikâhını yasaklamasındaki mesnedi Hz. Resulullah Efendimiz (s.a.v.)’den işittiği son ve kat’i nehyidir. Hadis-i şerifte buyruldu ki: “İbn-i Ömer dedi ki: Ömer, halife tayin edildiği vakit bir konuşma yaptı. Konuşmasının bir kısmında şöyle dedi: “Peygamber (s.a.v.) üç defa bize mut’aya izin verdi. Sonra yasakladı. Yemin ederim ki hangi evli bunu yaparsa ben onu recm ederim. Ancak bir daha Resulullah (s.a.v.) tarafından helal kılındığına dair dört şahit getirirse o vakit kendisi recimden kurtulur.”2

    Yine İbn-i Mâce, eserinin aynı sayfasında şu hadisi nakleder: “Ey nas, ben muvakkat nikâh için size izin vermiştim. Haberiniz olsun. Onu artık Allah kıyamete kadar yasak etti.” 3

    Ve yine Muhaverat kitabında: “Faziletli, reformcu genç, Müslümanları saadete kavuşturmak için, sonradan ortaya çıkan taklid belasından kurtarmak, Kitaba, sünnete ve selefin yoluna sarılmalarını temin etmek istiyor. İlk zamanda koyun çobanları bile din bilgilerini doğruca Kitap ile sünnetten alıyorlardı.”

    Muhaverat’ında şunları da dile getiriyor: Ahireti görmedik ki, Şaranî’nin Mevkıf denilen yerin coğrafi konumuna ait sözlerini, Sırat, Mizan, Cehennem ve Cennet için yazdığı haritayı ortaya tatbik edelim. Biz bu gibi şeyler için Kitab, sünnet, akıl ve hikmet delillerinden hiçbir delile rastlamadık. Ne garipdir ki, sizin şeyhlerinizin çoğu, dünyanın en meşhur ve faideli coğrafyasından yüz çeviriyor, görülemeyen ahiret için haritalar çiziyorlar.” 

    Reşid Rıza; Hz. İsa (a.s.)’ın öldüğünü söylüyor: “Müfessirler ve diğer bilginler arasında meşhur olan görüşe göre Allahu Teâlâ, İsa Aleyhisselamı, semaya ruh ve cesediyle kaldırmıştır. Buna Miraç hadisesini delil göstermektedirler. Çünkü o gece, Peygamber (s.a.v.); İsa Aleyhisselamı ve teyzesinin oğlu Yahya (as)’ı ikinci kat semada gördü. Eğer bu, onun ruh mealcesed semaya kaldırıldığına delalet ediyorsa, Yahya (as)’ın vesair semalarda gördüğü diğer peygamberlerin de semaya kaldırılmasına delalet eder ki, böyle bir şeyi hiç kimse söylememiştir.” 4

    İsa Aleyhisselam’ın semaya kaldırılmasına dair hangi âlim Miraç olayını delil getirmiştir? Biz bulamadık, herhalde Reşid Rıza’da bulamadığı için kaynak gösterememiştir.

    Mucizeleri inkâr etmek yetmiyor yenilikçiler için, cinleri ve melekleri de tabiata uygun biçimde açıklaması lazım gelir. Reşid Rıza tefsirinde cinleri nasıl yorumluyor bir bakalım: “Kelamcılar: ‘cinler, hayat sahibi görülmeyen gizli cisimlerdir.’ derler. Biz Menar’da; defalarca: ‘Asrımızda mikroskoplarla görülen ve kendilerine mikrop denilen hayat sahibi gizli cisimlerin, cinlerden bir nevi oldukları doğrudur. Bunların birçok hastalıklara sebeb oldukları da sabittir.’” 5

    Hâlbuki Hz. Allah, ayet-i celilede buyuruyor ki: “Andolsun, biz insanı kuru bir çamurdan, suretlenmiş bir balçıktan yarattık. Canı da daha önce çok zehirleyici ateşten yarattık.” 6

    Hz. Aişe Validemiz (r.a.h.) tarikiyle gelen bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “Melâike nurdan, cinler ateşten, Âdem ise size vasfedilen (topraktan) yaratılmıştır.”7

    Eğer cinler hastalık mikrobuysa şu ayeti nasıl anlamak icab eder:

    “De ki: Andolsun, ins ü cin şu Kur’an’ın benzerini getirmeleri için bir araya toplansa, yekdiğerine yarımcı olsalar yine onun benzerini getiremezler.”8

    Allahü Teâlâ, hiç mikroplara kulluk mesuliyeti yükler mi? “Ben İnsanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” ayet-i celilesini, tefsir yazarken Reşid Rıza ve modernistler atlıyorlar mı acaba? Ve yine şu ayet-i kerime de cinlerin nefisleri olan birer varlık olduklarına delildir:

    “Andolsun ki, ben cehennemi bütün insan ve cinden dolduracağım.” 9

    Bir gece Resul-i Ekrem (s.a.v.), ashabıyla birlikte Ukaz havalisindeki Nahl denen mevkide sabah namazını kılarken Kur’an-ı Kerim ayetlerini yüksek sesle okuyordu. Çıkmaya men edildikleri gökteki inkılâbın sebebini araştıran bir grup cin oradan geçerken Peygamberimizi dinlemişlerdi. 10

    Sihrin varlığını da inkâr eden Reşid Rıza şunları söylüyor: “Sihir bir ilim ve fendir, ancak görüş ve anlayış sahibi için olur. Onlar iman ettiler, çünkü onlar âlim, müstakil akıl sahibi, anlayış ve görüş sahibi kimselerdi. Sihir de onların ilimlerinden ve sinai fenlerinden talimle öğrenilen şeylerdendi…” 11 

    Lanetlenen sihri, modern bir ilim ve akıl sahibi kimselerin ilgi alanları gibi göstermek Müslümanlığın neresinde vardır. Hiç fen ilimleri lanetlenir mi? Ama sihirle uğraşanın dinden çıkacağı bildirilmiştir. Bir fen değil ancak habis ruhlu kişilerin meşgul olduğu bir melanettir.

    Tefsirinde, Kur’an’ın müsaade buyurduğu taaddüd-ü zevcadı yani birden fazla kadınla evlenme iznini yasak ilan ediyor. 12

    Reşid Rıza, günah-ı kebair işleyenlerin tevbe etmeden ölmeleri durumunda ebediyen cehenneme gideceklerini söyler. 13

    Bütün modernistlerin ortak özelliği olan büyük imamlara ve Allah dostlarına düşman olmalayı, Reşid Rıza’nın tefsirinde de görüyoruz: “Şirkin bir takım çeşitleri vardır: En aşağı mertebesi, avam Müslümanların, hemen akıllarına gelen; Allah’tan başkasına rükû’ ve sücud gibi hareketlerle ibadet etmektir. En şiddetlisi ise, ‘Allah’a dua ediyoruz ve ondan şefaat diliyoruz’ deyip de, Allah’a onlarla vesile edinmek ve onları kendileriyle Allah arasında vasıta kabul etmektir.”14 Tevessül meselesini hem İbn Teymiyye hem de Tasavvuf Düşmanlığı başlıkları altında açıkladık.

    El Menar dergisinde şunları yazar: “Bu dönemde toplum cahiliyet devrinden daha kötü bir cehalet içinde idi. Ağaca, taşa, hayvana, ölüye, diriye tapar, namaz kılmaz, zekât vermez, başkasının malını gasbeder, adam öldürmüş olmak için adam öldürürdü. Cenab-ı Allah bu topluma Şeyh Muhammed İbn-i Abdülvehhab’ı ve hafidini yolladı. Bunlar oralarda selefin akidelerini, esere dayanan tefsiri, hadis kitaplarını ve İmam Ahmed Bin Hanbel’in fıkhını neşretmek suretiyle İslam’ı yenilediler. Bu hareketin tesiri ile halk dine öyle sarıldı ki memleketlerinde namazı terkeden, zekâtını vermeyen, kötülüğü irkap eden kimse kalmadı.” Bu iddianın yanıtı için Vehhabilik ve İbn Teymiyye bölümlerini inceleyiniz.

    Reşid Rıza, mezhep düşmanlığını Müslümanlara devamlı iftira ederek dile getiriyor: Adam Muhammedi olmayı bırakıyor da Hanefî veya Şafiî oluyor ne tuhaf şey. Herhangi bir mezhebe bağlanan ondan başkasını görmez onun gözünde Kitap, Sünnet, din hâsılı hepsi o mezheptir’’15

    Zaten sen zannediyor musun ki, halk doğrudan doğruya mezhep imamlarını takip ediyorlar? Eğer böyle düşünüyorsan onların içine biraz gir hemen yanıldığını anlayacaksın. Bunların hepsi birbirini taklit ederler bunlar, itikât ve inanç konusunda bildikleri şundan ibarettir: Allah birdir ve göktedir. Peygamber semaya çıkarak Allah’ı gördü.”16 Tevhidin ve Miraç hadisesinin alenî alaya alındığı dikkati çekmiyor mu?

    Reşid Rıza, mucizeleri inkâr eder ama kendi kerametlerini anlata anlata bitiremez: “1908 Osmanlı Anayasasını müteakip ziyaret için gittiğim Trablus’ta, er-Rafii’nin evindeydim. ‘Allah bilir ya, kar yağacağa benzer.’ dedim. Birkaç dakika geçmeden az bir kar yağdı. Hâlbuki bizim sahil bölgelere kar yağması nadir olaydı. Ama soğuk olurdu sık sık. O anda Kalmun’dan Ris Sayd Bahri orada idi. ‘Nereden bildin kar yağacağını?’ dedi. Ben de; ‘Bu bir ilim değil, soğuğun ve havanın durumundan gelen, bir şuurdur.’ dedim. Bu sefir: ‘Biz nelerle uğraşıyoruz?’ dedi. Yani demek istedi ki, denizciler bu işi daha iyi bilmesi lazım. Ve az sonra kar kesildi. Adam kalkıp gitmek istedi. Ben pek önemsemez edayla: ‘Allah bilir ya, kar tekrar yağacak gibi.’ dedim.  Ve hemen başladı. Adam: ‘Peki ya bu?’ dedi. Ben de: ‘Bu da o.’ deyince adamın gözleri yaşardı. 

    Yine bu adam, ben Mısır’a hicret etmeden önce, bana o derece bağlanmış ve güvenmişti ki, oğlunun eğitimi ve geleceği hususunda bana danıştı. Ben de ne yapması gerektiğini ve nasıl olacağını tafsilatıyla anlattım. Ve kimseye söylememesini tembih ettim. Hepsi olduğu gibi çıktı.”17

    Aynı eserinde, evliya düşmanı Reşid Rıza bakın kendisiyle alakalı ne diyor: “Evimizdeki hademeler, benim atığım olan yemeklerden teberrüken yerler ve sokağa çıktığımda da kadın ve çocuklar bana bakarak, Allah’ı zikredip, Peygambere salât ü selam getirirlerdi.”18

Bu Konuda Ayrıntılı Bilgi İçin :

ictihad