Nurettin Yıldız

 

 

grss1

nyildiz

nrttnyildiz

2

1

14937430_1246730808680327_1200836959089624612_n
14947583_1250170961669645_6090367759689713504_n

AHMET  ŞİMŞİRGİL’DEN NURETTİN YILDIZ’A OSMANLI TOKADI-1:

 

 

Tasavvuf Ehline İftira ve Hakaretler:

 

 

 

Hassan b. Sabit (r.a.)’e ÖDLEK diyor:

 

AHMET ŞİMŞİRGİL’DEN NURETTİN YILDIZ’A OSMANLI TOKADI-2:

 

 

 

“Adem aleyhisselam beceremedi…”:

 

 

Osmanlıya İftiralar:

 

AHMET ŞİMŞİRGİL’DEN NURETTİN YILDIZ’A OSMANLI TOKADI-3:

 

 

“Selefi”ce Bir Selefilik Tarifi:

 

 

İmam Rabbani’ye İftira…:

 

“Allah Arşından Gözlüyor!..”:

 

Osmanlı’ya Sataşmalar:

 

 

Hz. Ebubekir (r.a.) Efendimize iftiralar:

 

“Hz. Ebûbekir bizim hayatımıza ulaşamaz. Gelsin internet çağında bir Ebûbekir Sıddık olsun göreyim onu…” (Nurettin Yıldız)

“Muhyiddin-i Arâbi ve Sadreddin Konevi Batı’nın mikroplarını Müslümanlara taşımıştır…” (Nurettin Yıldız)

“Ebu Hanife, Ahmed b. Hanbel, ictihad için hangi şartları taşıyorsa İbn-i Teymiyye de aynı şartları haizdir… Kur’an sadece mezhep imamlarının istifade edeceği bir kitap değildir.”(Nurettin Yıldız)

“İbn-i Teymiyye döneminde mezhep mi vardı ki İbn-i Teymiyye’nin mezhebi olsun. Din elden gidiyordu…” (Nurettin Yıldız)

  Hilafet makamını hak etmediği halde işgal eden Osmanlı’nın, son yeteneksiz padişahlarının zevk-i sefasını (Enderun teravihini) ibadet diye bana sunuyorsun…”

“Keşke Fatih bir tane tefsir kitabını da baştan sona okumuş olsaydı o arada. Keşke tasavvuf yönü de ilerlemiş olsaydı.”

“Abdulhamid piyano çalmaktan Aziz Mahmud Hüdayi’nin  yanına gitmeye fırsat bulamadı”

  1. NURETTİN YILDIZ’IN TARTIŞMALI OLDUĞUNU SÖYLEDİĞİ ‘ALLAH NEREDEDİR’ KONUSU HAKKINDA ÂLİMLERİN TARTIŞMASIZ VE NET CEVAPLARI

    İmam-ı Azam (r.a.):Mü’minin Allahü teâlâya mekân, gelmek, gitmek ve mahlukların sıfatlarından herhangi bir sıfatı isnad etmemesi lazımdır.

    İmam Mâtürîdî (r.h.): Allahü teâlâya mekân isnad etmek şirktir.

    İmam Irakî: Seleften bir cemaatın tamamı ve ayrıca daha sonra gelen âlimler de dediler ki: Allahü teâlânın belli bir fizikî yönde olduğuna inanan kâfirdir.

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Aşağıda dört mezhebin önde gelen imamlarından bazı nakiller verilecektir. Bu nakillere binlercesini eklemek mümkündür.

    Hakîm Semerkandî (vefatı m. 953) rahimehullahü teâlâ, İmam-ı A’zam Ebû Hanife rahimehullah’ın akidesini açıklayan ‘er-Reddü’alâ eshabi’l-hevâ el-müsemmâ Kitâbu’s-sevadi’l-a’zam ‘alâ mezhebi’l-İmâmi’l-A’zam’ kitabında şöyle demektedir: “Mü’minin Allahü teâlâya mekân, gelmek, gitmek ve mahlukların sıfatlarından herhangi bir sıfatı isnad etmemesi lazımdır. …Kul, Cenâb-ı Hakkın bir mekânda bulunmadığını, mekâna ihtiyacı olmadığını, Arşın onun kudretiyle ayakta durduğunu bilecek, gidip gelme gibi sıfatları kendisine izafe etmeyecek.” (Hakîm Semerkandî, Sevâdi’l-a’zam, 46. mesele, Bedir Yayınevi, s.78)

    Ehl-i sünnetin iki itikâd imâmından birincisi olan Ebû Mensûr-i Mâtürîdî rahimehullah (vefatı m. 944) diyor ki: “Allahü teâlâya mekân isnad etmek şirktir.” (bkz. Dr. G. F. Haddad, The Refutation of Him Who Attributes Direction to Allah, Aqsa Publications, Birmingham, UK, 2008; s. 16)

    Molla Aliyyülkârî Mirkat-ul-Mefatih’de (1892 baskısı, 2:137 = 1994 baskısı, 3:300) der ki: “Seleften bir cemaatın tamamı ve ayrıca daha sonra gelen âlimler de dediler ki: Allahü teâlânın belli bir fizikî yönde olduğuna inanan kâfirdir. Bunu açıkça ifade eden el-Irakî, Ebu Hanife’nin, Malik’in, Şafiî’nin, Eşarî’nin ve [İbni] Bakıllanî’nin ortak görüşünün bu olduğunu söylemiştir.” Aliyyülkârî bu fetvayı Fıkh-ı Ekber Şerhi’nde (1984 İlmiyye baskısı, s. 57) ve Şerhi Aynul İlim’de (1989 baskısı, 1:34) tekrar etmiştir. (bkz. Dr. G. F. Haddad, a.g.e. s. 253.)

    Hanefî mezhebi fıkıh ve kelâm alimlerinin büyüklerinden, büyük İslam alimi Ebü’l-Muîn en-Nesefî (vefatı m. 1115) rahimehullah diyor ki:

    “Mekânın öncesizliği (kıdemi) görüşü yanlışlandığından dolayı, Allahü teâlâ hiç bir şekilde herhangi bir mekânda yer tutmuş olarak nitelenemez. Çünkü Allahü teâlâ ezelde bir mekânda yer tutmuş değildir. Biz yüce Allah’tan başka bir şeyin kadîm olmasının imkânsızlığını kesin olarak ispat ettik. Allahü teâlâ ezelde bir yer tutmadığı ve Arş’a temas etmediğine göre, eğer mekânı yarattıktan sonra bir yer tutmuş olsa, O’nun varlığı değişmiş ve zâtında bir temas etme hali yaratılmış demektir. Halbuki değişim ve yaratılmış özellikleri taşımak, sonradan yaratılmış olmanın belirtileridir. Bu ise yüce Allah hakkında imkânsızdır… O’nun bir mekânda bulunduğu görüşünü reddetmesine rağmen yüce Allah’ın bir yönde olduğunu kabul edenin düşüncesinin bozukluğu, daha önce geçen aklî delillerle anlaşılır. Çünkü O’nun bütün yönlerde olduğunu söylemek çelişkidir. Bir tercih sebebi bulunmadan, birbirlerine eşit oldukları halde, yönlerden birini belirlemek ise yanlıştır [dünya yuvarlaktır ve bir millete göre “yukarı yön”, yerkürenin diğer yüzünde yaşayan başka bir millete göre “aşağı yön” olmaktadır]… Dua edenin ellerini yukarıya kaldırması salt kulluk ve itaat alâmetidir. Yüce Allah ne Kâbe’de, ne de yerin altında olmasına rağmen, namazda Kâbe’ye yönelmek, secde anında yüzü yere koymak da böyledir. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.”(Kitâbü’t-temhid li Kavâidi’t-tevhîd (Tevhidin Esasları), İz Yayıncılık, İst., 2007; s.39-42)

    Hanefî mezhebi imamlarından, hadis ve kelâm âlimi Ömer Nesefî (vefatı m. 1143) rahimehullah diyor ki:

    “Âlemi yoktan yaratan, Allahü teâlâdır. …Allah, araz değildir, cisim değildir, cevher değildir, suret ve şekil değildir, mahdut değildir, bir şeyin parçası veya cüz’ü değildir, bileşik değildir, sınırlı değildir. Cins ve keyfiyet ile vasıflanmaz, mekândan münezzehtir, üzerinden zaman cereyan etmez. O’na hiç bir şey ben-zemez. İlminden, kudretinden hiç bir şey hariç değildir.” (Ömer Nesefi, İslam İnancının Temelleri: Akaid, Bayrak Yayınları, İst.; s.79-81.)

    Hanefî fıkıh alimlerinden, İmam Ebû C’afer et-Tahâvî’nin (vefatı m.933) rahimehullah yazdığı ve mezhebin üç büyük imamının itikadî çizgisini yansıtan “Akîde”de şöyle denmektedir: “Allahü teâlâ, varlığı için birtakım sınır ve son noktalar bulunmasından, erkân, aza ve edevattan yüce ve beridir. Mahlukatı ihata eden altı yön O’nu ihata edemez.”

    Buna Abdülganî el-Guneymî el-Meydânî’nin izahı şöyledir:

    “Allahü teâlâyı altı yön ihata edemez. Zira Allahü teâlâ o altı yönü yaratmadan önce de var idi ve O, önceden nasıl idiyse şimdi de öyledir. Diğer varlıklar ise böyle değildir…” (el-Meydânî, Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye, 75; bkz. Dr. E. Sifil, Milli Gazete, 7 Ocak 2006)

    Hasan Kâfî el-Akhisârî de şu izahı yapar:

    “Çünkü altı yön muhdestir [sonradan meydana gelmiştir] ve altı yön tarafından ihata edilmiş olmak, muhdes alemin özelliklerindendir. Allahü teâlâ ise kadîmdir. O var iken ne mekân, ne zaman, ne üst, ne alt, ne de başka birşey vardı! Altı yönün sair mahlukatı ihata etmesi gibi herhangi bir şey O’nu içine alamaz, ihata edemez. Bilakis ilmi, kudreti, kahrı ve saltanatı ile O her şeyi ihata eder; gökte ve yerde O’nun ilminden zerre miktarı bir şey bile gizli kalmaz..” (Hasan Kâfî el-Akhisârî el-Bosnevî, Nûru’l-Yakîn fî Usûli’d-Dîn, 157; bkz. Dr. E. Sifil, Milli Gazete, 7 Ocak 2006)

    İmam Ebû Hanîfe rahime-hullahü teâlâ şöyle yazmıştır:

    “Allahü teâlâ, kendisi için bir ihtiyaç ve (Arş’ın üzerine) istikrar (yerleşme, mekân tutma) olmaksızın Arş’a istiva etmiştir. O, Arş’ı da diğer mahlukatı da korumaktadır. Eğer (Arş’a ve bir yerde yerleşip mekân tutmaya) muhtaç olsaydı, tıpkı mahluklar gibi alemi yoktan var etmeye ve idareye muktedir olamazdı. (Bir mekânda) oturmaya ve karar kılmaya muhtaç olsaydı, Arş’ı yaratmadan önce Allahü teâlâ nerede idi? Yüce Allah bundan münezzehtir.” (İmam Ebû Hanîfe, el-Vasıyye; bkz. Dr. E. Sifil, Milli Gazete, 8 Ocak 2006)

    Not: Dr. Sifil, başka bir makalesinde şöyle diyor: “İmam Ebu Hanîfe, mesela Arş’ı istiva meselesinde el-Vasıyye’de şöyle demiştir: Allah Teala Arş’ı, ihtiyacı ve üzerine yerleşmesi/mekân tutması söz konusu olmaksızın istiva etmiştir. Burada Arapça metindeki bir baskı hatasının yol açtığı çeviri yanlışlığı, özellikle Arapça bilmeyen gençleri tehlikeli yollara sevk etmiştir. Çağdaş Dünyada İslamî Duruş’ta bu noktaya dikkat çekmiştim.” (Milli Gazete, 7 Şubat 2009)

    İbni Rüşd, Şerh el-Utbiyye’de diyor ki:

    “İmam Malik’in rahime-hullahü teâlâ duruşu şudur: (Arş, Allahü teâlânın istikrar yeri [mevdi’ istikrar Allah] değildir.)”(bkz. Fethul Bârî, 1959 baskısı, 7:124, #3592).

    İskilibli Âtıf Efendi (şehid edilişi m. 1926) rahimehullah Mir’atü’l-İslam risalesinde şöyle diyor:

    Mekândan, sağ, sol, arka, ön, alt, üst gibi cihetten ve yerlerde, göklerde bulunmaktan münezzehdir. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hak her yerde hâzır ve nâzırdır demek, ilm-i ilahisi her şeyi ihata edicidir, demektir. Yoksa zat ve vücudu her yerde hâzır ve nâzırdır, demek değildir. Çünkü buna itikad küfürdür. Cenâb-ı Hakkın mekândan münezzeh olduğunu isbat için deriz ki: Mekân, duracak mahal demektir. Bu dünyanın maddesi ve kendisi yaratıldıktan sonra mekân da vücuda gelmiştir. Halbuki dünyanın kendisi ve maddesi [ve yıldızlar ve gökler] ve mekân yokken Cenâb-ı Hak mekânsız olarak vardı. Madem ki mekân yaratılmazdan evvel Cenâb-ı Hak mekâna muhtaç değildi, mekânsız olarak var idi. Mekân yaratıldıktan sonra da ona ihtiyacı yoktur. Binaenaleyh, mekândan münezzehdir.” (bkz. Çile Yayınevi’nin “Frenk Mukallitliği ve İslam” kitabı, s. 154)

    İmam eş-Şâfi’î rahimehullahü teâlâ, el-Fıkhu’l-Ekber isimli eserde şöyle der: “Eğer “Allahü teâlâ, “Rahman Arş’a istiva etmiştir” buyurmuştur” denirse şöyle cevap verilir:

    Bu (türlü) ayetler bunlara ve benzerlerine, ilimde derinleşmek arzusunda olmayan kimseleri cevap vermede şaşkınlığa sürükleyen müteşabihattandır. Yani bu kimseler bu türlü ayetleri olduğu gibi kabul edip, araştırma yapmamalı ve bunlar üzerinde konuşmamalıdır. Çünkü kişi ilimde rüsuh (derin kavrayış) sahibi olmadığı zaman şüpheye ve vartaya düşmemekten emin olamaz. Onun, Allahü teâlâ’nın sıfatları hakkında, zikrettiğimiz gibi inanması gerekir. Allahü teâlâyı hiçbir mekân ihata edemez. O’nun üzerinden zaman geçmez. O, hudut ve son noktalara sahip olmaktan münezzehtir; mekân ve yönlerden müstağnidir. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (42/eş-Şûrâ, 11) (İmam eş-Şâfi’î, el-Fıkhu’l-Ekber, 17. Not: “Fuad Sezgin hoca Târîhu’t-Turâs’da (I, 491) Ezher kütüphanesinde bu eserin hicrî 292 yılında istinsah edilmiş bir nüshasının bulunduğunu belirtir.” -Dr. E. Sifil, Milli Gazete – 8 Ocak 2006)

    İmam-ı Kuşeyrî  rahimehullah diyor ki:

    Ebû Bekr-i Şiblî (vefatı m. 945) rahime-hullahü teâlâ dedi ki: “Tek olan Allahü teâlâ[nın] (El-Vâhid) harflerden (el-hurûf) ve sınırlardan (el-hudûd) evvel [var olduğu] bilinir.” Şiblî’nin bu sözü kadîm olan Allahü teâlânın zatı için bir sınır ve cihet, kelâmı için harf ve ses bulunmadığını sarih olarak ifade etmektedir.” (Kuşeyrî Risalesi, Dergah Yayınları, İst., 1978; s.66)

    Tefsîr ilminin büyük üstâdı Kâdî Beydâvî (vefatı m. 1286) rahimehullah diyor ki:

    “Edille-i akliyye ile kat’î surette sabittir ki, Cenâb-ı Hak cismiyyet ve tehayyüzden [bir mekânda yerleşmiş olmaktan]münezzehdir.” (Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, 7. Baskı, DİB Yayınları, Ankara, 1982; 4. cilt, s. 115).

    Kâdî Beydâvî, Bakara/210 tefsirinde diyor ki:

    “(Allahın gelmesi)nden murad, emrinin gelmesi veya azâbının gelmesidir.”

    Kâdî Beydâvî, Bakara/255 tefsirinde de diyor ki:

    “Allahü teâlâ bir mekânda bulunmakdan ve âleme hulûl etmekden münezzehdir.

    Büyük tefsîr âlimi İmam-ı Razî (vefatı m. 1209) rahimehullah Bakara suresi tefsirinde diyor ki:

    “Allah’ın yüceliği, mekân ve cihet bakımından yücelik değildir… Allahü teâlâ, yüceliğinin mekân itibariyle olmasından son derece münezzeh ve berîdir.” (Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 5/422-423)

    İmam-ı Kurtubî (vefatı m. 1272) rahimehullah tefsirinin çeşitli yerlerinde diyor ki:

    “Bu konuda uyulması gereken kural ise, yüce Allah’ın hareketten, intikalden ve mekân işgal etmekten tenzih edilmesinden ibarettir.” (En’am 3 tefsirinde) “Hadis-i şerifte geçen: “Allah onlara … suretinde gelir” ifadesindeki anlam, Allah onlara imtihan olmak üzere bir suret gösterir, demektir. Bu ve buna benzer Kur´ân-ı Kerîm´de vesair haberlerde gelen ifadelerin intikal, hareket ve zeval gibi anlamlara çekilmesi caiz değildir. Çünkü bu gibi şeyler yer kaplayan ve cisimlerin niteliklerindendir. Yüce ve büyük olan Allah, bundan münezzehtir. Cisimlere benzemekten oldukça yüce, celal ve ikram sahibidir.” (Bakara 210 tefsirinde) “Yüce Allah´ın: “Kullarının üstünde kahir olandır O” buyruğundaki kahr, galebe demektir. Kahir de galip gelen demektir. Kişi, kahredilen ve zelil kılınanın haline düşürülecek olursa, denilir. Şair de der ki: ‘Husayn kavminin önder olmasını temenni etti. Ama Husayn, akşamı zelil kılınmış ve kahredilmiş etti.’ Kahredildi, yenik düşürüldü, mağlûb edildi anlamındadır. ‘Kullarının üstünde’ buyruğunun anlamı ise, onlara kahir olmak ve galip gelmek suretiyle onlardan üstün olmak anlamındaki bir üstünlüktür. Yani onlar, onun müsahhar kılması, emir ve hükmü altındadırlar. Yoksa buradaki üstünlük mekânî anlamdaki bir üstünlük değildir. Nitekim: Sultan raiyesinin üstündedir derken, mevki ve rütbesi itibari ile üstündür anlaşılır.” (En’am 18 tefsirinde)

    İmam-ı Kurtubî, “nüzul hadisini” şu şekilde açıklıyor:

    “Bu buyruğun te’vili hakkında farklı görüşler vardır. Buna dair yapılan açıklamaların en uygunu Nesâî’nin Kitabında müfesser olarak gelen şu rivayettir: Ebu Hureyre ile Ebu Said’den (Allah ikisinden de razı olsun) rivayete göre şöyle demişlerdir: Rasûlullah (aleyhisselam) buyurdu ki: “Şüphesiz aziz ve celil olan Allah gecenin ilk yarısı geçinceye kadar mühlet verir. Sonra bir münâdiye emrederek şöyle der: Dua eden var mı? Duası kabul olunacak. Mağfiret isteyen var mı? Ona mağfiret olunacak. İstekte bulunan var mı? İstediği ona verilecek.” Ebu Muhammed Abdulhak bunun sahih olduğunu ifade etmiştir. İşte bu hadisteki ifadeler bir önceki hadisteki müşkilliği kaldırmakta ve her türlü ihtimali açıklamaktadır. Birinci hadisteki ifadeler muzafın hazfedilmesi kabilindendir. Yani Rabbimizin meleği iner ve der ki… anlamındadır. Yine buradaki “iner” kelimesi “indirilir” şeklinde de rivayet edilmiştir ki, bu da bizim sözünü ettiğimiz hususa açıklık getirmektedir. Başarımız Allah’tandır.” (Al-i imran 17 tefsirinde)

    Büyük Maliki fıkıh ve hadis alimi Kâdî Ebu’l-Fadl İyaz (vefatı m. 1150) rahimehullah, Peygamberimizin (aleyhisselam) İsra gecesi Allahü teâlâya yaklaşmasını anlatırken diyor ki:

    “Dünüv ve kurb kelimelerinin Allah’a izafeti, hiç bir zaman mekân izafeti veya mesafe yaklaşması değildir. Çünkü Allahü teâlâ, Ca’ferü’s-Sadık’ın dediği gibi, mekân ve mesafe gibi mefhumlardan münezzeh ve müberradır. Onun için, Resulullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Rabbine yaklaşması demek, O’nun yüksek menzilinin izharı, rütbesinin büyüklüğünün belirtilmesi demektir. O bu sayede Esrar-ı İlahiyeyi müşahede etmiştir. Kudretinin yüceliğini, marifet nurlarını ayne’l-yakin görmüş ve kalbi nurla parıl parıl parlamıştır. Çünkü, bu kendisine Allah’ın bir ikramı, lutfü ve ihsanıdır ki, dünya kurulduğundan bu yana hiçbir kula hatta Peygambere müyesser olmamıştır. “Rabbimiz dünya semasına nazil olur” sözü de böylece te’vil edilir. Yani, O’nun fadlı, ihsanı ve hüsnü kabulü dünyaya nazil olur, demektir.” (Şifa-i Şerif, Bedir Yayınevi, s.203-204.)

    Zamânının tefsîr, hadîs ve fıkıh âlimi Muhammed Zâhid bin Hasen el-Kevserî rahimehullah (vefatı m. 1951) şöyle yazmıştır:

    “Rivayetlerde zikredilen, Yüce Allah’ın gece dünya semasına inmesi, yukarıdan aşağıya doğru bir iniş olarak düşünülmemelidir. Bunu böyle düşünmek cehaletin ifadesidir. Dolayısı ile buradaki “nüzul”, ya mecazî bir anlatımla Allahü teâlânın, bahse konu hadisin kimi varyantlarında zikredilen nidayı yapan bir melek göndermesi, ya da bu gece yapılan dua ve istiğfarları kabul etmesi olarak anlaşılmalıdır. Bu kelimenin bu şekilde kullanılması, Arap dili açısından da sahih bir kullanımdır.” (Makâlât, 62-63; bkz. Ehl-i Sünneti Müdafaa ve Bid’atleri Tenkid, Bedir Yayınevi, İst., 2005; s. 121)

    Hâfız Celâleddîn Süyûtî (vefatı m. 1505) rahmetullahi teâlâ aleyh diyor ki:

    “Allahü teâlâ hareket ve intikâlden [yer değiştirmekden] münezzehdir.” (Şerh üs-Sudur [“Kabir Alemi” ismiyle tercüme edilmiştir], Kahraman Yayınları, İst., 1992, s. 392; Ayrıca bkz. Mevlânâ Muhammed Fadlurresul, Tashih’ül Mesail, Berekât Yay., İst, 1976, s. 143)

    Yine Hâfız Celâleddîn Süyûtî diyor ki:

    “Fevk [üst] kelimesi de müteşâbih kelimelerdendir. (O kullarının fevkınde yegâne kudret ve tasarruf sâhibidir) (En’am, 18), (Fevklerinde olan Rablerinden korkarlar) (Nahl, 50) meâlindeki âyet-i kerîmelerindeki fevkaniyet, bir cihet [yön] ifade etmeksizin yükseklik ma’nâsındadır. (…biz onların üstünde kâhir kimseleriz) (Araf, 127) meâlindeki âyetdeki Firavn’ın sözüyle, mekân yüksekliği kasdetmediği açıkça ortadadır.” (el-İtkan, Madve Yayınları, c.2, s.20)

    “[(Rahmân Arş üzerine istivâ etdi) meâlindeki] Tâhâ/5, [ve meâlleri muteber tefsirlerden okunabilecek] Kasas/88, Rahmân/27, Tâhâ/39, Fetih/10, Zümer/67 gibi âyetler Allahü teâlânın sıfatıyla ilgili müteşâbih âyetlerden bazılarıdır. Selef uleması ve ehli hadis dahil, Ehli sünnetin cumhuru bu âyetlere iman eder, murad edilen ma’nâları Allah’a bırakır, bunların zahiri ma’nâlarından Allah’ı tenzih ederek tefsirinden kaçınır.” (el-İtkan, Madve Yayınları, c.2, s.15)

    Hâfız İbni Hacer el-Askalânî rahimehullah, Fethu’l-Bari eserinin Kitabü’t-Teheccüd bahsinde diyor ki:

    “Allah’a cihet isnad eden kimse, bu hadis-i şerifle [hadis-i nüzul ile] istidlal ederek ‘cihetten maksad yukarı cihettir’ demiştir. Ama cumhûr-ı ulemâya [alimlerin büyük çoğunluğuna] göre, bu görüşü kabul etmek, Allahü teâlâya tehayyüz[mekânda yerleşmiş olma] mânâsına gelir ki, Allahü teâlâ bu vasıftan uzaktır.” (bkz. Ehl-i Sünnetin Müdafaası, Bedir Yay., İst., 1994; s. 465; Şevahidü’l-Hakk, Fazilet Neşriyat, s.222)

    Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi’nde şöyle yazılı:

    “Cumhûr-ı ulemâ, Zât-ı Bâri için cihet kabulünü çirkin görmüşlerdir.” (Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, 7. Baskı, DİB Yayınları, Ankara, 1982; 4. cilt, s. 114).

    Âlimlerin kahir ekseriyeti Allahü teâlânın bir mekânda veya cihette bulunmaktan münezzeh olduğunu bildirmişlerdir. İbni Hazm-ı Zâhirî de (vefatı m. 1064) böyle yazmaktadır:

    “Allahü teâlâ asla mekânlı veya zamanlı değildir. Cumhûr-ı ulemânın ve bizim de duruşumuz budur ve buna aykırı bir görüş câiz değildir, çünkü bundan başkası yanlıştır.” (el-Fısal fi’l-Milel, 2:125; bkz. Dr. G. F. Haddad, a.g.e., s. 17)

    Hindistanlı Ehl-i sünnet alimlerinin büyüklerinden Muhammed Rebhami rahimehullah m.1431 senesinde 444 kitaptan toplayarak yazdığı eserinde diyor ki:

    “İmam-ı Ca’ferü’s-Sadık radıyallahü anh buyurur ki: Allahü teâlânın bir şey üzerinde olduğunu, yahud bir şeyden olduğunu söyleyen kâfirdir. Çünkü bir şey üzerinde olsaydı, o şey O’nu kaldırırdı. Eğer bir şeyde olsaydı, onda belirmiş olurdu. Bir şeyden olsaydı, sonradan olma olurdu. Allahü teâlâ bunların hepsinden münezzehdir.” (Rıyad’ün-Nasıhin, Berekat Yayınevi, 1. baskı, İstanbul, 1979; s. 45).

    İmam-ı Kastalâni (vefatı m. 1517) rahimehullah Mirac’ı anlatırken diyor ki:

    “Cenâb-ı Hakkın huzuru, ilim, irade ve kudretiyledir. Başkalarının huzuru gibi değildir. Zâtına özel mekân yoktur, O mekândan münezzehdir…. Allahü teâlâ mekândan münezzeh iken o Hazreti göklere çıkarması sırf kendisini ululamakla bazı acayip (görülmemiş) mülk ve melekutunu gezdirip göstermek içindir.” (Mevahibu Ledunniye, Hisar Yayınevi, İst., c.2, s. 22)

    Hadis ve Şâfi’î fıkıh alimi İmam-ı Şa’rânî (vefatı m. 1565) rahimehullah “Dua ederken yukarıya bakmamak” başlığı altında diyor ki:

    “Allahü teâlânın belli bir sınırı olmadığı gibi, yönleri de yoktur…Buhari ve diğerleri merfuan şu hadisi anlatırlar: (Bazı kimselere ne oluyor ki, namaz kılarken gözlerini yukarıya dikiyorlar? Bu davranışlarına ya son verirler ya da gözlerinin yok olacağını bilmelidirler.)” (El-Uhudü’l-Kübrâ, Bedir Yayınevi, s.810-811 ve s.843)

    Kâdîzâde Ahmed efendi rahimehullah (vefatı m. 1783), İmam-ı Birgivî’nin kitabının şerhinde şöyle diyor:

    “Gökte ve yerde değildir, mekândan münezzehdir. ..Mekân ve zaman O’nun şanına muhaldir. ..Sağda, solda, önde, arkada, üstte ve altta değildir….Allahü teâlâ cisim ve cismanî olmakdan münezzehdir. Bir tarafda [cihette] olmaktan da münezzehdir. ..İbni Teymiyye ve yolundakiler, Allahü teâlâ üst taraftadır dediler.” (Birgivî Vasiyetnâmesi Şerhi, Bedir Yayınevi, s.24; aynı zamanda bkz. Birgivî Vasiyetnâmesi, Bedir yayınevi, s. 14).

    Yusuf-i Nebhanî rahimehullah diyor ki:

    “Allahü teâlâ üst, alt, sağ, sol, ön ve arka gibi cihetlerden münezzehdir. Binaenaleyh, Allahü teâlâ için üst yok, alt yok, sağ ve sol mevcut değil, arka ve ön yoktur. Bu cihetlerin hepsi, Allahü teâlânın zâtı için muhâldir [imkânsızdır]. Zira bunlar, sonradan olmuş varlıklara ait vasıflardır. O’nu ne sema, ne arz, ne de hâdis [yaratılmış] olan hiç bir şey kuşatamaz. Allahü teâlâ, gökler ve yerler mevcud değilken, kadîm olarak vardı. Yönler, mahlukatın yaratılmasından sonra meydana gelmiş bulunmaktadır.” (Şevahidü’l-Hakk, Fazilet Neşriyat, İst.; s.204-206)

    Yine Yusuf-i Nebhanî hazretleri diyor ki:

    “O Arş üzerine istivâda bulunmuştur. Ancak, mekân tutmak, temas etmek ve bir hizada olmak gibi hususlarla değil de, noksanlıkdan münezzeh ve yüce bulunan Allah’a layık olacak mânâda bir istivâdır. O mânâda Arş üzerine istivâsına iman vacibdir.” (Şevahidü’l-Hakk, s.219)

    İmam-ı Gazalî rahimehullahü teâlâ buyuruyor ki:

    “Bu konuda hak, doğru olan Allahü teâlânın ve Resûlünün “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurduklarıdır. Allahü teâlâ Tâhâ sûresi beşinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Rahmân Arş üzerine istivâ etdi) buyurmuş ve doğru söylemişdir. Kat’î olarak bilinmelidir ki, istivâ, cisme mahsûs olan oturma ve karâr kılma değildir. İstivâ kelimesi ile Allahü teâlânın murâdının ne olduğunu bilmeyiz ve bilmekle de mükellef değiliz. Allahü teâlâ, En’âm sûresi, onsekizinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (O kullarının fevkınde yegâne kudret ve tasarruf sâhibidir) buyurmuşdur. Bu da doğrudur. Burada mekân olarak fevkıyyet, üstde olmak muhâldir. Çünki, O mekândan önce vardı, şimdi de dahâ önce olduğu gibi vardır. Fevk ile ne murâd etdiğini biz bilmeyiz. Ey suâl soran, bu ma’nâyı bilmek senin de bizim de üzerimize lâzım değildir.”(İlcâm-ül avâm an ilm-il kelâm)

    Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî rahimehullah şu bilgileri naklediyor:

    “Hazret-i Ali’ye radıyallahü anh (Allahü teâlâ Arş’ı yaratmadan önce nerede idi?) diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: (Nerede kelimesi mekân ifade eder, Allahü teâlâ mekândan münezzehdir.)

    Câfer-i Sâdık, Allah’ı bilmek üç kelime ile olur diyerek, o kelimeleri şöyle sıralamaktadır:

    1. Allah bir şeyden yaratılmadı.
      2. Bir şeyin içinde de değildir.
      3. Bir şeyin üzerinde de değildir. Çünkü bu sıfatlar, kulların sıfatlarıdır.

    Bu hususlar Bahrü’l-Kelâm ve Hulâsa isimli kitaplardan nakledilmiştir.” (Camiu’l-Mütun, Bedir Yayınevi, 7. Baskı, İstanbul 1996; s.48.)

    Kuşeyri Risalesi’nde de diyor ki:

    “Câfer-i Sâdık: Kim Allah bir şeydedir veya bir şeydendir veya bir şey üzerindedir, diye iddia ederse şirk koşmuş olur. Çünkü O bir şey üzerinde olsaydı taşınan, bir şeyden olsaydı hâdis [yaratılmış, sonradan meydana gelmiş], bir şeyde olsaydı mahdûd [sınırlı] olurdu, demiştir.” (Kuşeyri Risalesi, Dergah Yayınları, 1978; s.71)

    Not: İmam-ı Câfer-i Sâdık’ın bu sözü şu kaynakların hepsinde yazılıdır:
    (1) Kuşeyri Risalesi, Dergah Yayınları, 1978; s.71.
    (2) Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî, Camiu’l-Mütun, Bedir Yayınevi, 7. Baskı, İstanbul 1996; s.48.
    (3) Yusuf-i Nebhanî, Şevahidü’l-Hakk, Fazilet Neşriyat, İstanbul; s. 212.
    (4) İmam Muhammed Rebhamî, Rıyad’ün-Nasıhin, Berekat Yayınevi, 1. baskı, İstanbul, 1979; s. 45.

    Yine Kuşeyrî Risalesi’nde diyor ki:

    “İmam Ebu Bekir b. Furek’ten (rahmetullahi aleyh) Ebu Osman Mağribi’nin şu sözünü dinledim: Bazı nasslardan Allah’ın bir cihette (üstte) olduğu kanaatine varmış idim. Bağdat’a geldiğimde bu kanaatim zail oldu, o zaman Medine’deki dostlarıma: (Hiç şüpheniz olmasın ki, ben şu anda yeniden Müslüman olmuş bulunmaktayım.) diye yazdım.” (a.g.e., s.69) “Allahü teâlâ zaman ve mekândan münezzehdir. Üstünden zaman geçmez.” (a.g.e., s.73)

    Türpüştî Risalesi tercümesinin 53. sayfasında, mütercimin eklediği dipnotta diyor ki:

    Allahü teâlâ cisim değildir. Zîrâ cisim mürekkebdir [bileşikdir]. Allahü teâlâ ise, mürekkeb değildir. Çünki mürekkeb, cüz’lere, çeşidli parça ve kısımlara muhtâcdır. Allahü teâlâ ise, muhtâc değildir. Zîrâ ihtiyâc noksanlıkdır. Ve yine cisim bir yerde bulunmak zorundadır. Allahü teâlâ ise mütehayyiz, ya’nî bir yerde değildir. Zîrâ cisim, mütehayyız, ya’nî bir mekânda bulunmağa muhtâcdır. Allahü teâlâ ise, bir mekâna muhtâc değildir. Mekânı o yaratmışdır. Buradan bilmiş oldun ki, Arş onu üstünde taşımıyor. Bilâkis Arş ve Arşı taşıyanlar, Onun kudreti ile oraya kaldırılmışdır. Allahü teâlâ bir cihetde [bir tarafda, bir yönde] değildir. Zîrâ cihet [bir tarafda olmak] cisimlere mahsûsdur. O hâlde Hak teâlâ yeryüzüne ne kadar yakın ise, Arşa da o kadar yakındır. O buradadır veyâ şuradadır diye işâret olunamaz. Onun için Çün ve Çigüne, ya’nî nasıl, nice, ne hâldedir denemez. O bîçün ve bîçigünedir, ya’nî nasıl ve nice olduğu bilinemez, hiç bir şeye benzetilemez. Zîrâ nasıllık ve nicelik, göz ile anlaşılan ve ihâta edilen [her bakımdan kuşatılan] şeyler için söylenir. Allahü teâlâ ise, bundan berîdir. (Onu gözler idrâk edemez) [En’âm: 103] âyet-i kerîme meâlidir. Ya’nî gözler ihâta edemez. Allahü teâlâyı âhıretde görmek ma’nâsına gelen rü’yet, bir ihâta değildir. Allahü teâlâ için hareket ve intikâl [bir yerden başka yere geçmek] söylenemez. Bunlar cisme âid özelliklerdir. Allahü teâlânın şekli ve sûreti yokdur. Bunlar da cisme âid sıfat ve hâllerdendir. Allahü teâlânın nihâyeti [sonu] yokdur. Çünki nihâyet, ölçülebilen şeyler için kullanılır. Allahü teâla ise, bundan münezzehdir. Allahü teâlâ cisimdir ve cismin gerekleri Onda vardır diyen kâfir olur. İmâm-ı Râfi’î “rahimehullah” Gurer kitâbında ve Allâme Seyyid şerîf Cürcânî “kuddise sirruh” Mevâkıf şerhinin başında ve Allâme Celâleddin Devânî “kuddise sirruh” Akâid-i Adudiyye şerhinde böyle buyurmakdadır. (Akâid-i Hüseynî)

    İmam Ebû Hanîfe, el-Fıkhu’l-Ebsat’ta şöyle diyor:

    “Rabbimin gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum diyen kimse kâfir olur. Aynı şekilde, “Allahü teâlâ Arş’ın üzerindedir; Arş’ın gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum” diyenin durumu da böyledir.”

    el-Bayâdî rahimehullah İşârâtu’l-Merâm’ında bunu şöyle îzâh eder:

    “Bunun sebebi, kâilin bu söz ile Hâlık-ı Zülcelâl (celle celâluhû)’ya cihet ve hudud tâyin etmesidir; zîra ciheti ve hudûdu olan her şey bizzarûre mahlukdur. Binâenaleyh bu söz, Allah (celle celâluhû)’ya kusûr atfetmekdir. İlâhî cismâniyyete ve cihete inanan o kimsedir ki, hevâss ile idrâk edilemeyen her şeyin varlığını münkîrdir. Onlar, fevkettabî‘a olan ulûhiyyet cevherini reddederler. Bu da onları kat‘î sûretde îmânsızlığa götürür.” (el-Kevserî, Makâlât, s.368-369; nakleden: Yusuf Hanîf)

    Molla Aliyyülkârî de İmam-ı a’zam Ebu Hanife’nin bu sözü hakkında şu açıklamayı yazmaktadır:

    “İmam İzz bin Abdusselâm, Hillu’r-Rumûz adlı kitabında İmam Âzam’ın şu sözünü kaydediyor: Kim Allah’ın yerde mi gökte mi olduğunu bilmiyorum derse, kâfir olur. Çünkü bu söz, Allah’ın bir mekânı olduğu düşüncesini akla getirir. Allah’ın mekânı olduğunu düşünen kimse ise Allah’ı yaratıklara benzeten kişidir. Şüphe yok ki İbn Abdusselâm alimlerin büyüklerinden biri olup sika (güvenilir) bir âlimdir.” (bkz. Fıkh-ı Ekber Şerhi, “Miraç ve Allah’a Mekân İsnadı” kısmı)

    Yusuf-i Nebhanî de bu açıklamayı nakletmektedir:

    “Bir kimse, “Allah’ın yerde mi gökte mi olduğunu bilmiyorum” derse, kâfir olur. Zira bu söz, Allahü teâlâ için bir mekân var da o kimse bunda şüphede imiş vehmini verir.” (Şevahidü’l-Hakk, s.218)

    Allahü teâlâya cihet ve mekân isnad eden Haşviyye taifesi, İmam-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin sözlerini saptırmaktadır. Halbuki, İmam buyuruyor ki:

    “Cennet ehlinin Allahü teâlâya keyfiyet, teşbih ve cihet olmadan mülaki olmaları haktır.” (el-Vasıyye)

    Nitekim, “İzahlı Mişkâtül-Mesabih Tercümesi” isimli eserde şöyle yazılıdır:

    “Ahirette ise, mekândan münezzeh, cihetsiz ve zamansız olarak bizzat Allahü teâlâ baş gözü ile görülecektir.”

    Yine İmam Ebû Hanîfe diyor ki:

    “Eğer Allahü teâlâ nerededir, diye sorulursa, o kimseye: Yaratılmadan önce mekân yoktu, halbuki Allah vardı. Mahlukattan hiç biri yokken, “nerede” mefhumu mevcut değilken, Allah vardı. O her şeyin yaratıcısıdır, diye söyle.” (el-Fıkhu’l-Ebsat) (Görüldüğü gibi İmam, Haşviyye taifesinin istediği cevabı vermemekte, yani -haşa- “Allah semada” veya “Arş’ın üstünde” veya “yukarı yönde” şeklinde bir cevap öğretmemektedir. Bütün mekânların sonradan yaratılmış olduğunu ifade etmektedir.)

    Şeyhülislâm Ebussu’ud Efendi’nin (rahimehullahü teâlâ) fetvalarında şöyle yazılıdır:

    1. Mes’ele: Hak celle ve ‘ala hazretleri, mekândan münezzeh olucak, göklerde deyu i’tikâd etmek mi gerektir, ve nice i’tikâd etmek gerektir? Elcevap: “Cemîl emkineden [mekânlardan] münezzeh olup, gökler yerler hükmünde ve ilminde ve kudretinde” deyu i’tikâd etmek lâzımdır. Du’âda eli yukarı kaldırmak, cihet-i fevk [üst yön] du’âya kıble kılındığı içindir.

    Meşhur Mızraklı İlmihal’de diyor ki:

    “Bir kimse Allahdan hâli [boş] yer yok dese veyâ Allahü teâlâ gökdedir dese, kâfir olur demişler.” (Miftahu’l-Cenne-Mızraklı İlmihal, Bedir Yay., s.116)

    İmam-ı Birgivî rahimehullah diyor ki:

    “Bir kimse (Allahü Teâlâ gökte benim şahidimdir) dese kâfir olur. Zira [Allahü teâlâya mekân isnad etmiş olur] Allahü Teâlâ mekândan berîdir.” (Birgivi Vasiyetnamesi, Bedir Yay., s.52)

    Büyük alim Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî (vefatı m. 1893) diyor ki:

    “Bir kimse, Allah kullarını muhakeme için oturur, kalkar derse, O’na yukarıda olmak veya aşağıda bulunmak gibi şeyler izafe ederse kâfir olur.” (Camiu’l-Mütun tercümesi, s. 118) “Allahü teâlâ zaman ve mekândan münezzehdir.” (a.g.e., s.43)

    Muhammed Hâdimî (vefatı m. 1762) rahimehullah diyor ki:

    “Allahü teâlâ bize Arştan veya gökten bakıyor veya görüyor demek küfürdür….Yine Allahü teâlâyı dış uzuvla sıfatladığı veya onun kemâl sıfatlarından bir sıfatı nefy ettiği (kaldırdığı) zaman veya hülul [içine girmek] veya ittihad [birleşmek] ile[O’nu vasıfladığı zaman] yani Allahın alemin içine girdiğine veya alemle bir olduğuna kail olduğu zaman veya mekân ile onu vasıfladığı zaman da yine böylece kâfir olur.” (Berika, Kahraman Yayınları, c.2, s.445-446)

    Feteva-i Hindiyye tercümesinde şu ifadeler var:

    “Allahü Teâlâ için, mekân iddia eden kimse kâfir olur. “Allahın olmadığı, boş bir yer yoktur” diyen kimse, kâfir olur. “Allahü Teâlâ, gökte.” diyen kimse… bu sözü ile, mekân kasdediyorsa; o zaman kâfir olur. Bu şahsın, bir niyyeti yoksa; âlimlerin ekserisine göre, kâfir olur. Esahh olan da budur. Fetva da buna göredir. “Allahü Teâlâ, insaf için oturuyor.” diyen kimse, kâfir olur. Allahü Teâlâ’yı, “yukarıda”, “aşağıda” diye vasıflandıran kimse, kâfir olur. Bahru’r-Râık’ta da böyledir. Bir kimse: “Benim, gökte ilâhım; yerde filanım var.” dese; kâfir olur. Fetâvâyi Kâdîhânda da böyledir. Bir kimse: “Allah, semâdan bakıyor.” veya “görüyor” yahut, “…arştan, bakıp görüyor.” demiş olsa; bu söz, çoğunluğa göre, küfürdür.” (Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/312-319.)

    Allâme İbni Hacer el-Heytemî rahimehullah (vefatı m. 1566) diyor ki:

    “(Göklerde oturana inandım) dese câiz olmaz, çünkü bu ifadede Allah’a mekân isbatı vardır. Allahü Teâlâ göklerin de ilâhıdır, yerlerin de ilâhıdır. Bunun için Allah’a cihet isbatı çoğunluğa göre küfürdür. Küfrü ifade eden bir kavram ise iman alâmeti olamaz.” (Ez-zevâcir An İktiraf’il-Kebâir, Kayıhan Yayınları, İstanbul, 1997; s. 73)

    Yine İbni Hacer el-Heytemî rahimehullah diyor ki:

    Yahudinin birisi hazret-i Ali’ye (radıyallahü anh): “Allahımızın varlığı ne zamandandır?” deyince, Hazret-i Ali’in rengi değişip dedi ki: “Hiç bir mekân ve varlık yokken, o keyfiyetsiz olarak vardı. Zaman bakımından hiç bir evveli ve sonu yoktur. Ondan başka her şeyin sonu gelir.” (Es-Savâiku’l-Muhrika, Bedir Yayınevi, s. 297)

    Molla Aliyyülkârî rahimehullah diyor ki:

    “Allahü Teâlâ’nın cisim olduğunu, mekânı bulunduğunu, Allahü Teâlâ üzerine zaman geçtiğini söyleyen kimse de kâfirdir. Böyle bir kimse için iman hakikati sabit olmamıştır…. Allah bir mekânda değildir. Yukarıda değildir, aşağıda değildir, başka cihetlerde değildir. Allahü Teâlâ üzerinden zaman geçmez. Allah bir şeyin içine girmiş değildir, bir şeyin mahalli de değildir.” (Fıkh-ı Ekber Şerhi)

    Büyük alim Zâhid el-Kevserî rahimehullah diyor ki:

    “Haşviyye taifesinin, kitaplarında İmam Malik ve İmam Ebu Hanife’den rivayet ettikleri -teşbih ve tecsim ifade eden- görüşler sahih senedlerle nakledilmiş değildir.” (Makâlât, 411; bkz. Ehl-i Sünneti Müdafaa ve Bid’atleri Tenkid, Bedir Yayınevi, İst., 2005, s. 122)

    “Allah’a yön tayin etmeye “küfür” ıtlak eden kimseler, imâmlar arasında son derece çoktur. Allah’ın cihetten münezzeh olduğunun delillerinden biri de “kulun Allah’a en yakın olduğu vakit secdede olduğu andır.” hadisidir. Bu hadisi Nesâî ve başkaları rivayet ettiler.” (Es-Seyfü’s-Sakîl; bkz. İnkişaf Dergisi, No:7)

    “Eynellah hadisi diye bilinen hadiste geçen “Allah nerededir?” ifadesindeki “eyne” (nerede) sorusu, bir mekân kasdedilerek sorulabileceği gibi, “mekânet, mevki” kasdedilerek de sorulabilir. Bu durumda söz konusu hadisteki sorunun anlamı şudur: Allah’ın senin nazarındaki mevkii nedir?” (Makâlât, 381; bkz. Ehl-i Sünneti Müdafaa ve Bid’atleri Tenkid, Bedir Yayınevi, İst., 2005, s. 121-122)

    “Buradaki [Mirac hadisesindeki] “urûc” (yükselme) Allahü teâlâya mekân olarak yaklaşma ifade etmez. Çünkü O’na yaklaşmak mesafe katetmekle olmaz. Zira Allahü teâlâ meâlen (Secde et ve yaklaş) [el-Alak, 19] ve Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem (Kulun Allah’a en yakın olduğu an, secde anıdır) buyurmuşlardır.” (Makâlât, 518; bkz. Ehl-i Sünneti Müdafaa ve Bid’atleri Tenkid, Bedir Yayınevi, İst., 2005, s. 123)

    “Cenâb-ı Hakkın, meâlen (Göklerle yeri ve aralarındakileri altı günde yaratan O’dur. Sonra Arş’a istivâ etti. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve ona yükseleni hep bilir. Her nerede olsanız sizinle beraberdir. Allah bütün yaptıklarınızı görendir.) [el-Hadid, 4] buyurduğu ayet-i kerimede “istivâ” ile “ma’iyyet”i (kullarla beraber olmayı) birlikte zikretmiş olması, istivânın bir mekâna yerleşme anlamında olmadığının kesin delillerinden birisidir.” (Makâlât, 366-367; bkz. Ehl-i Sünneti Müdafaa ve Bid’atleri Tenkid, Bedir Yayınevi, İst., 2005, s. 122)

    İmam-ı Gazalî hazretleri Kimyâ-yı Saâdet kitabının çeşitli yerlerinde, mesela Bedir Yayınevi’nin neşrettiği tercümenin 9. baskısının 96. sayfasında şu bilgileri veriyor:

    “Kelime-i tevhîdin ma’nâsını, Ehl-i sünnet âlimleri şöyle bildiriyor: İnsanlar yok idi. Sonradan yaratıldı. İnsanların bir yaratanı vardır. Her varlığı, O yaratmışdır. Bu yaratan birdir. Ortağı, benzeri yokdur. Bir ikincisi yokdur. O, hep var idi. Varlığının başlangıcı yokdur. Hep vardır. Varlığının sonu olmaz. Yok olmaz. Onun hep var olması lâzımdır. O, yok olamaz. Varlığı kendindendir. Hiçbir sebebe ihtiyâcı yokdur. Ona muhtâç olmıyan hiçbirşey yokdur. Herşeyi var eden, her vârı her an varlıkda durduran Odur. O, madde değildir. Cisim değildir. Bir yerde değildir. Hiçbir maddede bulunmaz. Şekli yokdur. Ölçülmez. Nasıldır diye sorulmaz. O deyince, akla hayâle gelen herşey, O değildir. O, bunlara benzemez. Bunlar hep Onun mahlûklarıdır. O, mahlûkları gibi değildir. Akla, vehme, hayâle gelen herşeyi, O yaratmakdadır. Yukarıda, aşağıda, yanda değildir. Yeri yokdur. Her varlık, Arşın altındadır. Arş ise, Onun kudreti, kuvveti altındadır. O, cisim değildir. Arş, Onun lutfu ve kudreti ile vardır. O, ezelde, sonsuz öncelerde nasıl ise, şimdi hep öyledir. Arşı yaratmadan önce nasıl idi ise, ebedî sonsuz geleceklerde de, hep öyledir. Onda değişiklik olmaz. Onun sıfatları vardır. Bu sıfatlarında da, hiç değişiklik olmaz. Değişiklik olmak, kusûrdur. Onda kusûr, noksanlık yokdur. Hiçbir mahlûkuna benzemez ise de, bu dünyâda, Onu kendisinin bildirdiği kadar bilmek ve âhıretde görmek vardır. Burada nasıl olduğu anlaşılamadan bilinir. Orada da, anlaşılamadan görülecekdir.” (Kimyâ-yı Saâdet)

    Büyük İslam alimi İmam-ı Rabbâni rahime-hullahü teâlâ Ehl-i sünnet itikadını şöyle izah ediyor:

    “Noksân sıfatlar, Onda yokdur. Allahü teâlâ, maddelerin, cisimlerin, arazların, ya’nî hâllerin sıfatlarından ve bunlara lâzım olan şeylerden münezzehdir, uzakdır. Allahü teâlâ, zamanlı değildir, mekânlı değildir, cihetli değildir. Bir yerde, bir tarafda değildir. Zamanları, yerleri, cihetleri O yaratmışdır. Birşey bilmiyen bir kimse, Onu, Arşın üstünde sanır, yukarıda bilir. Arş da, yukarısı da, aşağısı da, Onun mahlûkudur. Bunların hepsini, sonradan yaratmışdır. Sonradan yaratılan birşey, kadîm olana, her zaman var olana, yer olabilir mi?…Allahü teâlâ, madde değildir, cisim değildir, araz, hâl değildir. Hudûdlu, boyutlu değildir. Uzun, kısa, geniş, dar değildir. Ona, (Vâsi’) ya’nî geniş deriz. Fakat; bu genişlik, bizim bildiğimiz, anladığımız gibi değildir. O, (Muhît)dir. Ya’nî herşeyi çevirmişdir. Fekat, bu ihâta, çevirmek, bizim anladığımız gibi değildir. O, (Karîb)dir. Yakındır ve bizimledir. Fekat, bizim anladığımız gibi değil! Onun vâsi’, muhît, karîb ve bizim ile berâber olduğuna inanırız. Fakat, bu sıfatların ne demek olduğunu bilemeyiz. Akla gelen herşey yanlışdır, deriz. Allahü teâlâ, hiçbirşeyle ittihâd etmez, birleşmez. Hiçbirşey de Onunla birleşmez. Ona hiçbirşey hulûl etmez. O da, birşeye hulûl etmez. Allahü teâlâ, ayrılmaz, parçalanmaz, tahlîl [analiz], terkîb [sentez] edilmez. Onun benzeri, eşi yokdur. Kadını, çocukları yokdur. O, bildiğimiz, düşünebileceğimiz şeyler gibi değildir. Nasıl olduğu anlaşılamaz, düşünülemez. Benzeri, nümûnesi, olamaz. Şu kadar biliriz ki, Allahü teâlâ vardır. Bildirdiği sıfatları da vardır. Fakat kendisinde, varlığında ve sıfatlarında akla gelen, hayâlimize gelen herşeyden münezzehdir, uzakdır. İnsanlar Onu anlayamaz.” (Mektubat, 2.cilt, 67.mektup)

    Küllümâ hatara bî-bâlike, Allahü gayrü zâlike.

    Hazırlayan: Murat Yazıcı

    EBUBEKİR SİFİL’İN MAKALESİ
    Soru:”Yukarda Allah var” tarzı sözler halk arasında çok yaygın. Bu gibi sözler insanları küfre götürür mü?

    Cevap:Allah Teala’ya mekân isnadı anlamına gelen bu türlü sözlerin itikadî bakımdan çok tehlikeli olduğunu bilmemiz gerekir. Evet belki mekân isnadı niyet ve iradesiyle söylenmiyor, belki sadece ağız alışkanlığı ve bu yönüyle mazur görülebilir bir “masumiyet” telakkisiyle karşılanabileceğini düşünenler çıkabilir. Ancak Allah Teala hakkında “tenzih akidesi”yle bağdaşmayan her türlü düşünce, tasavvur ve sözü dilimizden de kalbimizden de uzak tutmak zorundayız. Bu türlü sözlerin dilimizde yer etmesi demek, bir süre sonra tasavvurumuzu da etkilemesi demektir. Yani bu türlü sözleri söyleye söyleye bir süre sonra Allah Teala’nın “yukarıda” olduğu gibi bir telakkiye kapılmak mümkün olabilir. Allah Teala’ya bir yön ve mekân isnadı ise O’nun cisimlere mahsus özelliklerle tavsifi demektir. Oysa Allah Teala bundan yüce ve münezzehtir.

    Bu soruyu vesile edinerek İmam Ebû Hanîfe’nin hayli istismar edilen bir ifadesi üzerinde durmak istiyorum. İmam, el-Fıkhu’l-Ebsat’ta şöyle diyor: “Rabbimin gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum diyen kimse kâfir olur. Aynı şekilde, “Allah Teala Arş’ın üzerindedir; Arş’ın gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum” diyenin durumu da böyledir.”

    Bu sözlere sarılarak İmam Ebû Hanîfe’nin, Allah Teala’nın –haşa– gökte olduğunu söylediğini ileri sürmek doğru değildir. Zira burada İmam, Allah Teala’nın gökte veya yerde olduğunu söylemekle O’na bir mekân isnad edilmiş olacağını vurgulamaktadır. Buradaki tekfirin anlamı budur.

    Nitekim İmam Ebû C’afer et-Tahâvî’nin naklettiği “Akîde”de şöyle denmektedir: “Allah, varlığı için birtakım sınır ve son noktalar bulunmasından, erkân, aza ve edevattan yüce ve beridir. Mahlukatı ihata eden altı yön O’nu ihata edemez.”

    Mezhebin üç büyük imamının itikadî çizgisini yansıtan el-Akîdetu’t-Tahâviyye’nin matbu şerhleri arasında İbn Ebi’l-İzz’e ait olanı, bu ifadeyi şöyle açar: Allah Teala mahlukatından ayrı[1] bir varlığa sahiptir ve bu anlamda Allah Teala için bir sınır tayin etmemek O’nun varlığını nefyetmek olur.”[2] Hayli yaygın olmasına rağmen bu şerhin “aykırı” tarzı burada da kendisini göstermektedir.

    Buna mukabil mesela Abdülganî el-Guneymî el-Meydânî’nin izahı şöyledir: “Allah Teala’yı altı yön ihata edemez. Zira Allah Teala o altı yönü yaratmadan önce de var idi ve O, önceden nasıl idiyse şimdi de öyledir. Diğer varlıklar ise böyle değildir…”[3]

    Hasan Kâfî el-Akhisârî de şu izahı yapar: “Çünkü altı yön muhdestir ve altı yön tarafından ihata edilmiş olmak, muhdes alemin özelliklerindendir. Allah Teala ise kadimdir. O var iken ne mekân, ne zaman, ne üst, ne alt, ne de başka birşey vardı! Altı yönün sair mahlukatı ihata etmesi gibi herhangi bir şey O’nu içine alamaz, ihata edemez. Bilakis ilmi, kudreti, kahrı ve saltanatı ile O her şeyi ihata eder; gökte ve yerde O’nun ilminden zerre miktarı bir şey bile gizli kalmaz..”[4]

    [1] Buradaki “ayrı” kelimesi “farklı” anlamında değil, “munfasıl, mahlukata bitişik olmayan” anlamındadır.

    [2] Bkz. İbn Ebi’l-İzz, Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye, 219.

    [3] el-Meydânî, Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye, 75.

    [4] Hasan Kâfî el-Akhisârî el-Bosnevî, Nûru’l-Yakîn fî Usûli’d-Dîn, 157.

    Bir önceki yazıdan devam:

    Boşlukta bir yer tutmak, belli bir yönde bulunmak, belli bir özgül ağırlığı, sınırları, uzuvları bulunmak … gibi mahlukata/cisimlere mahsus özelliklerin Allah Teala’ya izafesinden sakınılması gerektiği konusunda sadece İmam Ebû Hanîfe değil, diğer büyük imamlar da hassas davranmışlardır. Bir önceki yazıda naklettiğim gibi, “Allah Teala mahlukatından ayrı bir varlığa sahiptir ve bu anlamda Allah Teala için bir sınır tayin etmemek O’nun varlığını nefyetmek olur” diyen İbn Ebi’l-İzz ve aynı çizgideki “Selefîler”in aksine, dört mezhep imamından nakledeceğim ifadeler, bu meselede teşbih ve tecsimden şiddetle kaçınılması gerektiğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

    İmam Ebû Hanîfe’nin tavrını bir önceki yazıda kısmen yansıtmaya çalışmıştım. Allah Teala’nın Arş’a istivası meselesindeki tavrı da aynı paraleldedir: “Allah Teala, kendisi için bir ihtiyaç ve (Arş’ın üzerine) istikrar (yerleşme, mekân tutma) olmaksızın Arş’a istiva etmiştir. O, Arş’ı da diğer mahlukatı da korumaktadır. Eğer (Arş’a ve bir yerde yerleşip mekân tutmaya) muhtaç olsaydı, tıpkı mahluklar gibi alemi yoktan var etmeye ve idareye muktedir olamazdı. (Bir mekânda) oturmaya ve karar kılmaya muhtaç olsaydı, Arş’ı yaratmadan önce Allah Teala nerede idi? Yüce Allah bundan münezzehtir.”[1]

    İmam Mâlik de Allah Teala’nın varlığı için yukarıda zikredilen hususların söz konusu edilemeyeceğini belirtir ve “Sınır tayinine gitmeksizin ve teşbihe düşmeksizin” diyerek genel ilkeyi çizer.[2]

    İmam eş-Şâfi’î, kendisine nisbet edilen el-Fıkhu’l-Ekber isimli eserde[3] şöyle der: “Eğer “Allah Teala, “Rahman Arş’a istiva etmiştir” buyurmuştur” denirse şöyle cevap verilir:

    “Bu (türlü) ayetler bunlara ve benzerlerine, ilimde derinleşmek arzusunda olmayan kimseleri cevap vermede şaşkınlığa sürükleyen müteşabihattandır. Yani bu kimseler bu türlü ayetleri olduğu gibi kabul edip, araştırma yapmamalı ve bunlar üzerinde konuşmamalıdır. Çünkü kişi ilimde rüsuh (derin kavrayış) sahibi olmadığı zaman şüpheye ve vartaya düşmemekten emin olamaz. Onun, Allah Teala’nın sıfatları hakkında, zikrettiğimiz gibi inanması gerekir. Allah Teala’yı hiçbir mekân ihata edemez. O’nun üzerinden zaman geçmez. O, hudut ve son noktalara sahip olmaktan münezzehtir; mekân ve yönlerden müstağnidir. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (42/eş-Şûrâ, 11)[4]

    İmam Ahmed b. Hanbel’in görüşü de diğerlerinden farklı değildir. el-Hallâl, onun şöyle dediğini nakletmiştir: “Allah Teala Arş’a, kendisi için bir sınır söz konusu olmaksızın, sıfatsız (keyfiyetsiz) olarak, vasfedilmeyecek bir tarzda, dilediği gibi ve dilediği şekilde istiva etmiştir.”[5]

    Elbette konu hakkında imamlardan yapılabilecek nakiller bunlardan ibaret değildir. İlgili çalışmalarda detaylı bilgi mevcuttur.[6]

    [1] İmam Ebû Hanîfe, el-Vasıyye, 73.

    [2] Ebû Bekr b. el-Arabî, Ahkâmu’l-Kur’ân, IV, 1740.

    [3] Bkz. Keşfu’z-Zünûn, II, 1288. Kâtip Çelebi, belirttiğim yerde bu eserin İmam eş-Şâfi’î’ye nisbetindeki şüpheye dikkat çeker. Ancak Fuad Sezgin hoca Târîhu’t-Turâs’da (I, 491) Ezher kütüphanesinde bu eserin hicrî 292 yılında istinsah edilmiş bir nüshasının bulunduğunu belirtir ve şöyle der: “Eğer bu tarih doğru ise, söz konusu kitabın eş-Şâfi’î’ye nisbetindeki şüphe ortadan kalkar.”

    [4] İmam eş-Şâfi’î, el-Fıkhu’l-Ekber, 17.

    [5] Bunu el-Kevserî, el-Hallâl’ın es-Sünne’sinden nakletmiştir. Bkz. İbnu’l-Cevzî’nin Def’u Şübehi’t-Teşbîh’i, 28 (1 nolu dpnt).

    [6] Örnek olarak bkz. Ebubekir Sifil, Çağdaş Dünyada İslamî Duruş, 144 vd.

    Kaynak: Milli Gazete, 7-8 Ocak 2006

    Murat Yazıcı

  2. NURETTİN YILDIZ’IN HZ. EBÛBEKİR (R.A.) HAKKINDAKİ İFADELERİ

    Nurettin Yıldız’la yapılan bir röportajda şu ifadeler yer alır: “Hz. Ebûbekir bizim hayatımıza ulaşamaz. Gelsin internet çağında bir Ebûbekir Sıddık olsun göreyim onu…” “…elli çarpı Hz. Ebûbekirlik imkânım var benim.” “(sahâbe) erişilmez insanlar değil. Erişilmeyen tek şey Nübüvvet makamıdır, bizler de bu devrin Ebûbekir’i olabiliriz. Sahâbeler çalışarak o noktaya geldi, biz de çalışırsak biz de o noktaya geliriz.” şeklindeki düşüncelerin ehl-i sünnet çizgisine göre değerlendirmesi nasıldır?219
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    “Ashâbım yıldızlar gibidir” buyurulduğu halde, yerdeki cücenin gökteki yıldıza yetişmesi mümkün müdür?

    Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ebûbekir (r.a.)’in önünde yürüyen Ebû’d-Derdâ Hazretleri’ne:

    “Yâ Eba’d-Derdâ! Senden daha hayırlı olan birisinin önünde mi gidiyorsun? Şüphesiz, Nebîler ve peygamberlerden sonra, Ebûbekir’den daha fazîletli birisi üzerine güneş doğup batmamıştır.” buyurdu. (Mecma‘u’z-Zevâid, 9/44)

    “Ümmetimin îmânı terazinin bir kefesine, Ebûbekir’inki diğer kefesine konsa, Ebûbekir’in îmânı ağır basardı.” (Kenzu’l-Ummâl, Hadîs No: 35614)

    Diğer bir hadîs-i şerîfte de “Cebrâil, bana haber verdi ki: Senden sonra ümmetimin en hayırlısı Ebûbekir’dir.” Hz. Ebûbekir (r.a.)’in faziletinde bütün ehl-i sünnetin ittifakı vardır.220

    Hz. Ömer (r.a.), bir gün minbere çıkarak şöyle demiştir: “Bu ümmetin en hayırlısı, peygamberinden sonra Ebûbekir’dir. Artık kim bundan başkasını söylerse iftiracıdır, iftiracıya lâzım gelen cezaya müstahak olur.” Seyyidinâ Ebûbekir (r.a.), Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in en büyük iltifatlarına mazhar olmuştur. Onun fazilet ve iyiliklerine nihâyet yoktur.

    Bu delillerle Hz. Ebûbekir (r.a.)’in kıyamete kadar erişilmezlik vasfı anlaşılmış oldu. Ayrıca, şerefli ismini câmilerimize astığımız Hz. Ebûbekir (r.a.) hakkında kullanılan ifâdelerdeki nezaketsizlik, ifadelerin sahibinin; bütün müslümanların üzerinde ayrı ayrı hakları bulunan sahâbeye bakış açısını yansıtması açısından yeterlidir.

    Müslümana düşen; Hz. Ebûbekir (r.a.)’in izinden gitmeye çalışmaktır, ona benzemeye çalışmaktır, onun bağlandığı gibi Resûlullâh (s.a.v.)’e bağlanmaya çalışmaktır, onu yakalayıp geçmek değildir ki bu, zaten mümkün değildir. Onu büyük bilmek ona tâbi olmamızı kolaylaştırır ve bu onu melekleştirmek değildir çünkü akâidimizde mü’minlerin âvâmı bile, umum meleklerden faziletlidirler.221 Ümmetin en büyüğünün elbette melekleşmeye ihtiyacı yoktur. Hz. Ömer (r.a.) bile bunu i’tirâf sadedinde “Ebûbekir (r.a.)’in Sevr Mağarası’nda Resûlullâh (s.a.v.) ile birlikte geçirdiği bir gecesi ile -eğer kendisi kabul ederse- Ömer’in bütün ömrünü değişirim.” buyurmuştur.

    HZ. EBUBEKİR (R.A.)’E DİĞER BİR İFTİRA

    Nurettin Yıldız konferansında222 şunları söylemiştir: “Mal hırsı ve şehvet tehlikesinden hiç kimsenin garantisi yoktur. Ebûbekir bile olsa… Bir hurma fidanı için ağzını bozmuştur. Bir kere o hurma dikilen araziye para vermemişsin, kelepir gelmiş sana… Yani o hurma olmasa acından ölecekmiş gibi bir fidan için ağzını bozmuştur.Bundan ders alacağız ağzımızı bozmamaya çalışacağız, kazara böyle bir ayak kayması, dil kayması olursa aynı azimle devam edeceğiz…”

    Bu iftiralara verilecek cevap nedir?

    Seyyidinâ Ebûbekir (r.a.)’den elbette bütün Müslümanlar ders almalıdır. Müslümanlık dersi, insanlık dersi, fazilet dersi…

    Sünni kaynaklarda bulamadığımız hâdisenin anlatıldığı ve satır aralarında zerk edilen bu ve bunun gibi zehirleri görünce konferansın diğer kısımlarındaki medih dolu ifadelerin amacı daha iyi anlaşılmaktadır. Hata meselesine gelirsek:

    Peygamber (s.a.v.) Efendimiz “Hepiniz hata edicilersiniz” buyurup kimseyi istisnâ etmediği için İslâm âlimleri, bu kapsama Hz. Ebûbekir (r.a.)’in de girdiğini beyân etmişlerdir. Şöyle ki İbn-i Abbas (r.a.)’in rivayet ettiği uzun bir hadîs-i şerîfte bir gün huzuru Resûlullâh (s.a.v.)’de birisi rüyasını anlatır. Hz. Ebûbekir (r.a.) Efendimiz “Yâ Resûlallâh müsaade buyurursanız rüyayı ben tâbir edeyim.” der. Rüyâ tabirini yaptıktan sonra Peygamberimiz (s.a.v.): “YâEbûbekir, bir kısmında isabet ettin bir kısmında hata ettin.” buyurur.223 Âlimler, “Hepiniz hata edicilersiniz” hadîsinde istisnâ olmadığı için Hz. Ebûbekir (r.a.)’in hatası da budur demişlerdir, çünkü ancak peygamberler ismet sıfatına sahiptirler. Hz. Ebûbekir (r.a.)’in bunun ötesinde bir hatasından bahsetmek, kendisi hakkındaki âyet ve hâdislere muhalefet anlamı taşır.

    Peygamberlik hâriç her hususta Nebî (s.a.v.)’e vâris olan, “Allâh tarafından bana feyz olarak her ne verildi ise, ben onu (tamâmen) Ebû Bekir’in kalbine boşalttım” buyurulan bir zâtta hâşâ mal hırsından yâhutmenfîmânâda şehvetten söz etmek dolaylı yoldan Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’i yalanlamaktır. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz:

    “Allâh (c.c.) için 360 adet güzel ahlâk vardır. Ehl-i tevhid olduğu halde kim bunlardan birine sahip olursa, ergeç Cennet’e götürür.”buyurmuştur. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir (r.a.):

    – “Bu ahlâklardan birisi olsun bende var mıdır?” deyince Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “YâEbâ Bekir! Umarım Allâh’dan Onların hepsi sende vardır…” buyurmuşlardır.

    Bu ahlak şubelerine sahip olmak elbette bunların zıddı olan mal sevgisi, şehvet tehlikesi gibi bayağı ahlâktan kurtulmuş olmayı gerektirir.

    Tarihte bu tip ifadeleri ve Ashâb’a karşı böyle eleştirel bir yaklaşımı ancak müsteşrikler sergilemeye cesaret edebilmişlerdir.

    Seyyidinâ Ebûbekir (r.a.)’in fazileti Kur’an ve sünnetle sabit olup, bu zâtı diline dolamanın hükmü fıkıh ve akaid kitaplarında yazılıdır.

    Dipnotlar

    219 Nurettin Yıldız’ın konuşmasının tamamı şu linktedir:
    Her dönemin, yılın ayrı bir Ebubekir’i olacak!
    (Yayından kaldırılan linklerin içeriği kayıtlarımızda mevcuttur.)
    220 Ömer Nasuhi Bilmen, Ashâb-ı Kiram Hakkında Müslümanların Nezih İtikadları
    221 Ömer Nesefî, NesefîAkâidi, s. 13
    222 https://www.youtube.com/watch?v=0WWgxydoU1w
    (Yayından kaldırılan linklerin içeriği kayıtlarımızda mevcuttur.)
    223Buhârî, Tabir, 11, 47; Müslim, Rüya, 17

  3. NURETTİN YILDIZ’IN İBNİ ARABİ (K.S.) VE SADREDDİN KONEVİ (K.S.)’U KÜFÜRLE İTHAM ETMESİ
    Aşağıdaki satırlar, Nurettin Yıldız’ın İbn-i Teymiyye hakkında verdiği konferanstan alınmıştır

    İslâm âlimlerinin en büyüklerinden olan İbn-i Arâbi (k.s.) hakkında: “Muhyiddin-i Arâbi -hâşâ- Batı’nın mikroplarını Müslümanlara taşımış, yaymıştır. İbn-i Arâbi, bir kuyuya küçük bir taş attı. Sadrettin Konevi diye Konyalı birisi de aldı onun sözlerinden yeni bir dîn ihdas etti. Kur’ân âyetlerini ve hadîsleri kullanarak Yunan felsefesinden yeni bir dîn îcat ettiler.”299 diyenlere verilecek cevap nedir?
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Pasajdan anlaşıldığı üzere Muhyiddin-i Arabî (k.s.) ve Sadreddin-i Konevi (k.s.), İslâm’dan başka bir dîne isnad edilmektedir. Bilindiği gibi, bir kimseye kâfir diyen kişi, karşısındaki gerçekten kâfir değilse kendisi küfre düşer. En doğrusunu Allâh (c.c.) bilir.

    Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Allâhü Te‘âlâ Hazretleri şöyle ferman buyurdu:

    “Kim benim velî kuluma düşmanlık ederse ben de ona harp ilan ederim…” (Kütüb-i Sitte)

    İmâm Şa’rânî şöyle demektedir: “İbn-i Arabî’nin kitaplarına sokuşturmalar olduğunu, bana Mekke’de oturan Efendim Ebû’t-Tâhir el-Mağrîbî haber verdi. Sonra da bana, Şeyh’in (İbn-i Arabî’nin) Konya’da kendi eliyle yazdığı nüshası ile karşılaştırdığı Fütûhât nüshasını çıkardı. Fütûhât’ı kısaltırken tevakkuf ettiğim (kabûl etmekte duraksadığım) ve hazfettiğim (yâni çizip sildiğim) ifâdelerden hiçbirini onda görmedim.300

    En büyük İslâm âlimlerinden Molla Abdurrahman Câmi şöyle der: “Şeyh Sadreddin Hz., Şeyh Muhyiddin-i Arâbî (k.s.)’nin sohbet ve hizmetinde terbiye gördü. Onun vahdet-i vücûda dair görüş ve sözlerini akla ve şeriata uygun gelecek tarzda Şeyh’in maksadını iyice anlamış olarak güzelce yorumlamıştır. Onun bu konudaki araştırma ve yorumlarını görmeksizin İbn-i Arâbi hazretlerinin tasavvufî görüşlerini gereği gibi anlamak mümkün değildir.”

    Ahmet Eflakî, Menakıbü’l-Arifin isimli eserinde Mevlana ile Sadreddin-i Konevî arasındaki münasebet ve dostluğa ait pek çok menkibe nakleder. Ayrıca Mevlana Celaleddin hazretleri, cenaze namazının Sadreddin-i Konevi (k.s.) tarafından kılınmasını vasiyet etmiştir.
    Sonuç olarak velîlerin hayatlarını konu alan kitaplarda da geçtiği üzere Sadreddin-i Konevî (k.s.) ve Muhyiddin-i Arabi (k.s.) büyük birer âlim ve velîdir.

    Yûsuf Nebhânî, “Câmi’u kerâmât”ında der ki: Dört mezhebin âlim ve ârifleri, Muhyiddîn-i Arabî’yi hep medhetmişlerdir. İmâm-ı Şa’rânî “El-Yevâkit vel-cevâhir”inde ondan uzun uzun bahsetmekte, Şeyh Abdülganî Nablûsî ve ârif-i billah Seyyid Mustafâ Bekrî, onun için ayrı birer kitap yazmışlardır. Abdülganî Nablûsî’nin eseri “Er-Redd-ül-metin alâ müntakıs-il-ârif Muhyiddîn”, Seyyid Mustafâ Bekrî’nin eseri, “Es-Süyûf-ül-hıdad fî a’nâki ehl-iz-zendeka vel-ilhâd”dır. Şihâbüddîn Sühreverdî, Şeyhülislâm Zekeriyyâ, İbn-i Hacer Heytemî, Hâfız Süyûtî, Ali bin Meymûn, Celâlüddîn Devânî, Seyyid Abdülkâdir Ayderûsî, İbn-i Kemâl Paşa, Kâmûs sahibi Necmüddîn Fîrûzâbâdî hep onu medh etmişlerdir.

    Osmanlı devletinin yetiştirdiği âlimlerin en büyüklerinden olan İbn-i Kemâl Paşa hazretleri, İbn-i Arabî hakkında sorulan bir suâle şöyle cevap vermiştir: “Kullarından sâlih âlimler yaratan, bu âlimleri Peygamberlerine vâris kılan Allahü teâlâya hamd olsun. Dalâlette olanlara doğru yolu göstermek için gönderilen Muhammed Mustafâ’ya, O’nun Ehl-i beytine ve dînimizin emirlerini tatbikte gayretli olan Eshâbına salât ve selâm olsun. Ey insanlar, biliniz ki; Şeyh-i a’zam âriflerin kutbu, muvahhidlerin İmâmı, Muhammed bin Ali İbni Arâbî et-Tâî el-Endülüsî, kâmil bir müctehid, fâzıl bir mürşid, hayret verici menkıbeler, garip hârikalar sahibi bir âlimdir. Çok talebesi olup, İbn-i Arabî, âlimler, fâzıllar indinde makbûldür, İbn-i Arabî’yi inkâr eden hatâ etmiştir. Hatâsında ısrar eden sapıtmıştır. Sultânın onu edeblendirmesi ve bu bozuk i’tikâddan sakındırması lâzımdır. Zîrâ, Sultan iyiliği emredip, kötülükten sakındırmak ile me’mûrdur (vazîfelidir).

    Dipnotlar

    299 Nurettin Yıldız’ın bu konudaki konferansının tamamı için: http://www.youtube.com/watch?v=mBut3VR-YWU
    (Yayından kaldırılan linklerin içeriği kayıtlarımızda mevcuttur.)
    300İmâmŞa’rânî, el-Yevâkîtve’l-Cevâhîr: 8

  4. İBNİ TEYMİYE’NİN İLMİ ESERLER ÜZERİNDE YAPTIĞI TAHRİFLER & İBNİ ARABİ VE SADREDDİN-İ KONEVİ HAZRETLERİNE İFTİRA ATANLARA CEVAPLAR – İhsan ŞENOCAK

    İbn Teymiyye’nin ilim adamı kimliği ve güvenilirliği -İbn Arabi müdafası-

    İbni Teymiyye Okuduğu metinleri önce tahrif edip sonra muharref hallerini tenkit etmiştir. Çünkü İbn Teymiyye “mülhit” olarak markaladığı insanları maşer-i vicdanda mahkum edebilmek için her türlü yolu kullanmayı –adeta- meşru kabul etmektedir.

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Nitekim Ahmed b. Hanbel ölüm hastalığında iken yastığının altına hileyle sapık akidevi görüşleri ihtiva eden bir metin koymuşlardır. Eğer yetişmiş talebeleri Onun sağlam akidesini bilmemiş olsalardı yastık altında buldukları metinle pekala yanlış bir yol benimseyip günaha saplanabilirlerdi. Aynı şekilde Mecduddin Fîruzâbâdi adına Ebu Hanife’yi ret ve tekfir eden bir kitap uydurup Ebu Bekir el-Hayyad’a sunmuşlardır. Eseri mutalaa eden el-Hayyad Şeyh Mecduddin Fîruzâbâdi’yi yeren bir açıklama kaleme alıp Ona göndermiştir. Fîruzâbâdi, el-Hayyad’a şunları söylemiştir: “Eğer bu kitap seni günaha sürükleyecekse hiç bekleme onu yak. Zira o düşmanlara ait olan bir iftiradır. Ben Ebu Hanife’nin büyüklüğünü takdir edenlerden biri olduğum gibi O’nu anlatan bir ciltlik eser de telif ettim.” Zındıklar İmam Gazali’nin “İhya”sına da bazı meseleler eklemişlerdir. Bu yüzdendir ki Kadı Iyaz elde ettiği bir İhya nüshasının yakılmasını emretmiştir. İmam Şa’rani “el-Bahru’l-Mevrud” adlı kitabının benzer bir kaderi paylaştığını söylemektedir.[3]

    Zındıklar tarafından eserleri üzerinde en fazla tahrifat yapılan müelliflerin başında İbn Arabi gelmektedir. Fütuhat-ı Mekkiyye ve Fususu’l-Hikem başta olmak üzere bir çok eserine zındıklar tarafından ilaveler yapılmıştır. Konu ile alakalı İmam Şa’rani şöyle bir hadise nakletmektedir. Yahya b. Muhammed el-Mağribi ile karşılaşınca Ona “Fütuhat”taki Ehl-i Sünnet akidesine uymayan bazı konuları sordum. El-Mağribi İbn Arabi’nin Konya’da kendi el yazısı ile kaleme aldığı metinle karşılaştırdığı bir nüshayı çıkardı; Fütuhat’ı ihtisar ederken gördüğüm ve tereddüt edip metinden çıkardığım yanlış fikirlerin hiç birisi el-Mağribi’nin nüshasında yoktu.[4]

    İbn Arabi üzerine yapılan tenkitlerin bir çoğu ya tahkik edilmeyen bu tür nüshalar esas alınarak kaleme alınmış ya da tasavvuf karşıtlarının hezeyanları doğrultusunda telif edilmiştir. Her iki usul de alim kelimesini gerçek anlam örgüsünden uzaklaştırmaktadır.

    Bu makalede bir çok muasır alim tarafından “imam” kabul edilen ve mezhepler arası icmaya aykırı konularda görüşleri tercih edilen İbn Teymiyye’nin, İbn Arabi tenkidinde benimsediği yaklaşımı ve “alim” kelimesine liyakat derecesini tahlil edeceğiz. Makale İbn Teymiyye’nin İbn Arabi’yi tenkit ederken en fazla tekrar ettiği üç konu üzerinde yoğunlaşacaktır.

    Hatemü’l-evliya

    İddia

    İbn Teymiyye eserlerinde hatemü’l-evliya (velilerin sonuncusu)-hatemü’l-enbiya (nebilerin sonuncusu) bahsini işlerken şunları söylemektedir: Hatalı bir topluluk son nebinin diğer bütün nebilerden daha üstün olduğuna bakarak son velinin de bütün velilerden üstün olduğunu iddia etmektedir. İslam’ın erken asırlarında kullanılmayan “son veli” kavramı ilk defa Muhammed b. Ali el-Hakim et-Tirmizi tarafından telaffuz edilmiştir. Daha sonra bir gurup sufi Allah Teala’yı bilme noktasında son velinin son peygamberden daha üstün olduğunu iddia etmiştir. Şeriat’a, akla, bütün nebi ve velilere muhalefet eden bu iddiayı İbn Arabi “Fütuhat” ve “Fusus”ta savunmuştur.[5]

    Bu anlayışı benimseyen insanların küfrü, Yahudi ve Hristiyanların hatta Arap müşriklerin küfründen daha ileri derecedir.[6]

    Gerçek

    “Hatemü’l-evliya”yı “hatemü’l-enbiya”dan daha üstün görmekle itham edilen İbn Arabi, atıfta bulunulan eseri Fütuhat’ta nebi ve veli kavramları ile alakalı şunları söylemektedir: Allah Teala her cinsten bir çeşidi, her çeşitten de bir şahsı seçmiştir. Buna göre insanlar arasından müminleri, müminlerden evliyaları, evliyalardan enbiyaları, enbiyalardan da resulleri seçmiş sonrada onların bir kısmını diğerlerinden daha üstün kılmıştır.[7]

    İbn Arabi’ye ait olan bu ifadeler açıkça Peygamberlerin velilerden üstün olduklarını belirtmektedir.

    İbn Arabi velilerin yetersiz, peygamberlerin ise kamil insanlar olduklarını anlatırken şöyle demektedir:

    “Sufiler haber verdikleri makam ve halleri bizzat yaşamayı şart koşarlar. Bu noktada ne bizim, ne dışımızdakilerin, ne de peygamber olmayan kişilerin bir tecrübesi vardır. Ulaşmadığımız bir makam ya da tecrübe etmediğimiz bir hal hakkında ne ben ne de benim dışımda Allah Teala’nın kendilerine şeriat verdiği peygamberlerden başka birisi konuşabilir. Bu hususta konuşmak haramdır.[8]

    Fütuhat’ın ilgili bölümlerinde sürekli peygamberlerin üstünlüklerine vurgu yapan İbn Arabi bir başka yerde şöyle der: “Bir gün, içerisinde sufilerin de yer aldığı bir mecliste hazır bulundum. Birbirlerine ‘Musa –aleyhisselam- hangi makamda Rabbini görmeyi istemişti.’ diye soruyorlardı. Birisi şevk makamında iken görmeyi istediğini söyledi. Onların bu tür konuşmaları üzerine şöyle dedim: ‘Böyle yapmayın! Yolun aslı şudur; velilerin ulaştıkları en son nokta nebilerin başlangıç noktalarıdır. Veli, şeriat sahibi peygamberlerin hallerinden hiç birisini yaşamamıştır. Bu yüzden biz ancak yaşadıklarımızı anlatabiliriz. Resul ve nebi değiliz dolayısıyla Musa aleyhisselamın hangi makamda iken Allah Teala’yı görmek istediğini bilemeyiz.’”[9]

    İbn Arabi, İbn Teymiyye tarafından atıfta bulunulan eseri Fütuhat’ta peygamberlerin insanlık aleminin en üstün varlıkları olduklarını, velayet makamının en son basamağının nübüvvet makamına başlangıç olabileceğini, yalnız peygamberlere malum olacak konularda velilerin sükut etmeleri gerektiğini söylemektedir. Bu durumda İbn Teymiyye’ye ait olan “İbn Arabi son velinin son peygamberden üstün olduğunu söylemektedir.” İddiası iftira olmaktan öte hiçbir anlam ifade etmemektedir.

    Övgü – Tenkit

    İddia

    İbn Teymiyye bir kısım insanlara şeytan ve cinlerin geldiklerini, onların ise bu gelenleri melek zannedip sözlerine itibar ettiklerini söylemektedir. Bu tür insanlara ulaşan bilginin kaynak değeri ile alakalı şu ayeti delil olarak kullanır: “Şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için mutlaka fısıldarlar.”[10]

    İbn Teymiyye, İbn Arabi’nin şeytanın kendisine fısıldadığı ruhlardan olduğunu bu yüzden peygamberlere muhalefet ettiğini iddia etmektedir. Fütuhat ve Fusus başta olmak üzere İbn Arabi’nin bütün eserlerini ilhadi görüşlerin mahşeri olarak niteleyen İbn Teymiyye iddiasını şu ifadelerle teyit etmeye çalışır: “İbn Arabi, Nuh ve Hud aleyhimasselamın kavimleri ile Firavun ve diğer kafirleri övmekte[11] buna mukabil Nuh, İbrahim, Musa, Harun ve diğer rasullere ise isyan etmektedir. Yine Cüneyd b. Muhammed, Sehl b. Abdillah et-Tüsteri gibi müslümanlar arasında saygınlıkları ile bilinen meşayıhı yermekte, Hallac gibi yerilenleri övmektedir.[12]

    İbn Teymiyye, İbn Arabi’nin gerçekte peygamberlik iddiasında bulunmak istediğini fakat bunun imkansız olduğunu fark edince son veli olarak ortaya çıktığını iddia etmektedir. Ona göre İbn Arabi, son velinin Allah Teala’yı bilme noktasında son nebiden daha üstün olduğunu savunmaktadır. Çünkü son veli bilgiyi peygambere vahiy getiren meleğin aldığı yerden almaktadır.[13]

    Gerçek

    İbn Arabi’nin eserlerine bakıldığında söz konusu iddiaların tam aksini söylediği görülmektedir:

    İbn Teymiyye İbn Arabi’ye gelen ilhamları şeytanın dostlarına yaptığı fısıldamalara benzetmektedir.

    Gerçekte ise ilham kalpte oluşan ve kişiyi amel etmeye sevkeden bir çeşit bilgidir. İlhamın meşruiyeti ise Kur’an ve Sünnet’le sabittir. Buna rağmen İbn Teymiyye bir müslümanın kalbinde oluşan bilgiyi tereddütsüz şeytanın ilkasıyla eşdeğer görmektedir. Bu bakış açısının temelinde bütünüyle “ilham” realitesini reddetmek varsa meşruiyeti Kur’an-ı Kerim’le sabit olan bir olguyu inkar etmek imani açıdan ciddi bir problemdir.

    İbn Arabi’nin Firavun ve benzeri kafirleri övdüğü iddiası gerçeklere aykırıdır. Zira O el-Fütuhat’ın 62. babında Fravun’un akibetiyle alakalı şöyle demektedir: “Fravun ebediyen cehennemde kalacak ateş ehlindendir.” İbn Arabi’nin el-Fütuhat’ı vefatından üç yıl önce kaleme aldığı yani son eserlerinden olduğu düşünüldüğünde[14] Onun, hayatının ilk yıllarında olduğu gibi son dönemlerinde de Firavun’un kafir olarak öldüğünü ikrar ettiği kesinleşmiş olur.

    İbn Arabi’nin peygamberleri tenkit ettiği ifadesinin de doğruluk payı yoktur. Zira İbn Teymiyye’nin atıfta bulunduğu el-Fütuhat’ta İbn Arabi Resulleri övmekte, onları anarken saygılı bir dil kullanmayı tenbih etmektedir: “Vaizler Allah Teala’dan korkmalı, ondan haya etmeli ve ne söylediğini bilmelidirler. Vaazda felaketlerden uzak durmalıdırlar. Melekler, peygamberlerle alakalı kıssaları bildiklerinden Allah Teala ve onlar hakkında uygunsuz ifadeler işitince rahatsız olurlar. Nitekim Allah Resulü sallallahu aleyhi ve selem, bir kul yalan konuştuğunda meleğin gelen pis kokudan dolayı o kişiden otuz mil kadar uzaklaştığını haber vermektedir.

    Meclisinde meleklerin hazır bulunduğunu bilen vaiz, doğru bilgiyi araştırmalı ve Allah Teala’nın övgüsüne nail olan peygamberler hakkında tarihçilerinin Yahudilerden naklettikleri meselelere iltifat etmemelidir. Müfessirler şöyle-böyle dedi diyerek de bu ifadeleri Kur’an-ı Kerim’in tefsirinde kullanmamalıdır.

    Hz. Yusuf ve Davud’un kıssalarını tefsir ederken “Allah’ın eli bağlıdır.”[15] diyerek Cenab-ı Hakk’a iftira eden Yahudilerden yapılan asılsız rivayetleri ve Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hakkındaki fasit tevilleri tercih etmemelidir. Şayet meclisinde bu tür ifadeleri söylerse melekler ondan nefret eder ve uzaklaşırlar.

    Yahudilerin peygamberler hakkındaki iftiralarını tekrar eden kişileri cehalet istila ettiğinden Allah Teala’nın değil de Yahudilerin sözlerini nakletmektedirler. Vaizler her şeyden önce peygamberlerin saygınlığını korumalı ve Allah Teala’ya iftirada bulunmaktan haya etmelidirler.[16]

    Yukarıdaki satırlar İbn Arabi’nin peygamberlerin hukukuna ne derece önem verdiğini gözler önüne sermektedir. Onun ifadeleri İbn Teymiyye’nin iddialarından hem lafız hem de mana olarak uzaktır. Bu durumda Onu Firavun’u öven buna mukabil peygamberleri yeren bir müellif olarak takdim etmek apaçık gerçekleri tahrif etmektir.

    Müslümanlar katında saygın bir yere sahip olan Cüneyd ve Sehl b. Abdillah et-Tüsteri gibi selef alimlerini yerdiği iddiasına gelince bu da doğru değildir. Zira İbn Arabi’nin eserleri bunun zıddı beyanlarla doludur. O, bu iki zatın adının geçtiği her yerde onları övmektedir. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellemin hallerini ve ilminde mevcut olan sırları muhafaza eden alimleri anlatırken Ali b. Ebi Talib, İbn Abbas, Selman gibi sahabilerden sonra Şeyban-ı er-Rai gibi mutasavvıfları sayar ardından da Cüneyd ve et-Tüsteri’nin adını zikreder. İbn Arabi’ye göre Cüneyd ve et-Tüsteri, sahabe kuşağında Hz. Ali ve İbn Abbas gibi alim sahabilerle temsil edilen Allah Resulü’nün halini koruma, ledünni ilme ve ilahi sırra muhatap olma özelliğini devam ettiren büyük şahsiyetlerdendir.[17]

    İbn Arabi, Cüneyd ve et-Tüsteri’yi Hz. Ali gibi büyük sahabilerin takipçileri olarak görür. Bu, bir müslüman için büyük bir övgüdür. İbn Arabi telif ettiği diğer eserlerinde de Cüneyd ve et-Tüsteri’nin adını hep hayırla yad eder.

    Hallac-ı Mansur (v. 309/922) meselesine gelince, İbn Arabi, İbn Teymiyye’nin iddia ettiği gibi Onu övmemiştir. Bilakis Hallac hakkında tevakkufta bulunmuş, durumunu Allah Teala’ya havale etmiştir. Ayrıca Onun ilmi meselelerde sözü delil kabul edilecek birisi olmadığını da söylemiştir.[18] Bu yaklaşımda ne övgü ne de eleştiri vardır. Kaldı ki Hallac kendi devrinden sonra gelen bir çok alim tarafından müdafaa edilmiş Gazali, Razi, Kemalpaşazade gibi muhakkık alimler Onun masum olduğunu belirtmişlerdir.

    Vahdet-i Vucud

    İddia

    İbn Teymiyye’nin İbn Arabi’yi tenkit ederken adeta bir slogan gibi sürekli tekrar ettiği bir konu var ki o da, vahdet-i vucut meselesidir. Israrla İbn Arabi’nin “sonradan olan bir şeyin mevcudiyetinin Allah Tela’nın varlığının aynısı olduğunu”[19] söylediğini iddia etmektedir. İbn Arabi düşüncesini benimseyen Müslümanları, “sapık olmalarına rağmen” Mutezile müntesiplerinden daha hayırsız gören İbn Teymiyye onları “Kur’an’ı Kerim’i şirk kendi sözlerini ise tevhit”[20] kabul eden mülhitler olarak niteler.
    İbn Teymiyye “Mecmuu’l-Fetava” başta olmak üzere hemen her eserinde İbn Arabi’nin Allah Teala’yı mevcudatın aynısı kabul ettiği ve ondan başka varlık tanımadığını iddia etmektedir.

    İbn Arabi’ye isnat ettiği “Ondan başka varlık yoktur.” görüşünü açıklarken şunları söyler. O, bu ifadeyi Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem’in “sözlerin en doğrusu şair Lebid b. Rebia’nın ‘Dikkat edin Allah Teala’dan başka her şey batıldır/yok olacaktır.” şiirinde ve “Onun zatından başka her şey yok olacaktır.”[21] ayetinde olduğu gibi eşyanın varlık ve idaresinin Allah Teala’nın emriyle olduğu anlamında kullanmamıştır. Eğer İbn Arabi ve müntesipleri bu manayı kasdetmiş olsalardı bu doğru bir anlama (eş-şuhudu’s-sahih) olurdu. Fakat onlar Allah Teala’nın mevcudatın aynısı olduğunu iddia etmektedirler. Bu ise küfürdür.[22]

    Gerçek

    İbn Teymiyye’nin İbn Arabi hakkında söylediği ifadeler hata ve intihallerle doludur. Nitekim İbn Arabi kendisine isnat edilen “sonradan olan bir şeyin mevcudiyetinin Allah Tela’nın varlığının aynısı olduğu” iddiasının tam aksini söylemektedir: “Alem’in Allah Teala’nın dışındaki şeylerden ibaret olduğunu” bildiren İbn Arabi, varlıklara ait hakikatlerin değişmesinin de imkansız olduğuna vurguda bulunur. Buna göre “kul, kul, Rabb, Rabb, Hakk, Hakk, yaratılmış da yaratılmış olarak kalır.”[23] Yani insanın Allah Teala ile birleşmesi ya da beşeriyetten uluhiyete dönüşmesi imkansızdır.

    Yine Fütuhat’ta “hiçbir surette yaratılmışla yaratıcının birleşemeyeceğini, kulun kul Rabb’ın da Rabb olarak kalacağını” belirtmektedir.[24]

    Burada ilginç olan bir başka husus İbn Teymiyye’nin İbn Arabi’de olduğunu iddia ettiği düşünceyi çürütürken kullandığı delillerin tamamının İbn Arabi’ye ait olmasıdır. O sadece İbn Arabi’ye ait olan metinde geçen ayet ve hadisin yerini değiştirmiştir. Konuyla alakalı İbn Arabi’nin metni şu şekildedir:
    “Âlem, Allah Teala dışındaki şeylerden ibarettir. Var olsun ya da olmasın varlığı mümkün olan her şey, tabiatı itibariyle vacibu’l-vucut olan Allah Teala’yı bilmenin alametidir. Zira âlemin hakikati onun yok olacak bir araz olduğunu göstermektedir. Nitekim “Onun zatından başka her şey yok olacaktır.”[25] ayeti ile Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem’in “Arabın söylediği en doğru şiir şair Lebid’in ‘Dikkat edin Allah Teala’dan başka her şey batıldır.” hadisi de âlemin yok olacağı gerçeğini belirtmektedir.”[26]

    İbn Teymiyye İbn Arabi’nin metnindeki ayet ve hadisin yerini değiştirmek bir de vakıayı “eş-şuhudu’s-sahih” olarak isimlendirmekten başka bir şey yapmamıştır. Bu durum açıkça göstermektedir ki İbn Teymiyye İbn Arabi’nin konuyla alakalı metnini okumuş, Onun ifadelerini kendine mal ederek Ona söylemediği hezeyanları isnat etmiştir.

    Sonuç

    İbn Teymiyye’nin akide açısından problemli gördüğü ve bu yüzden orantısız bir şekilde tenkit ve tekfir ettiği İbn Arabi’nin metinleri ile Onun iddiaları arasında yaptığımız bu küçük mukayese göstermektedir ki İbn Teymiyye’nin tenkitleri gerçeği yansıtmamaktadır. Bu durumda üç ihtimal ortaya çıkmaktadır; ya İbn Teymiyye okuduğunu anlayamamakta ya İbn Arabi düşmanlarının iftiralarını tahkik etmeden alıp-kullanmakta ya da Onun eserlerini okumasına rağmen ifadelerini çarpıtmaktadır.

    Bu üç ihtimalden sadece birisinin gerçek kabul edilmesi dahi, İbn Teymiyye’nin ilim adamı kimliğini yaralamakta ve güvenilirliğini ortadan kaldırmaktadır.

    İhtimaller tek tek tahlil edildiğinde şunlar söylenebilir: İbn Teymiyye’nin yetiştiği ortama ve verdiği eserlere bakıldığında okuduğunu anlamamasını farz etmek düşük bir ihtimaldir. İbn Arabi’nin eserlerini tahkik etmeden tenkit etmesine gelince, Şeyh-i Ekber’den her söz edişinde yukarıda tahlil edilen üç ana konuyu aynı ifadelerle sloganvari tekrar etmesi bu ihtimali güçlendirmektedir. Okuduğu metinleri önce tahrif edip sonra muharref hallerini tenkit etmesine gelince bu, ihtimalden öte bir realitedir. Çünkü İbn Teymiyye “mülhit” olarak markaladığı insanları maşer-i vicdanda mahkum edebilmek için her türlü yolu kullanmayı –adeta- meşru kabul etmektedir. İbn Arabi metinlerini tahrif edip sonra tenkit etmesinde bu kabulün etkisi inkar edilemez.

    Benimsediği usul ve hadiselere yaklaşım tarzı itibariyle bakıldığında İbn Teymiyye’nin seleficiliği ile ulemanın usul ve üslubu arasında tevhit kabul etmez farklar vardır. Bu durumda Onun için insanlara doğru bilgiyi aktaran bir bilgi kaynağı, sapmalarına mani olan bir yol gösterici gibi anlamlara gelen alim ünvanını kullanmak güç bir hal almaktadır. Zira O doğrudan ziyade yanlış bilgiye kaynaklık yapmaktadır.

    İbn Teymiyye ile başlayan anlayışın müntesipleri, geçtiğimiz yüzyılda “hareket” çapında temsil imkanına ulaşmış, günümüzde ise Sünnet ve Cemaat akidesine sahip alimleri şirk ve küfürle itham eder bir işleve kavuşmuşlardır. Yeni selefiler olarak adlandırılabilecek bu grup İbn Teymiyye gibi tahkik edilmeyen bilgilerle kendileri dışındaki her alimi bidat, şirk ve küfürle itham etmektedir.

    “Ehl-i Sünnet” akidesine sahip alimleri “ehl-i zeyğ” olarak tanıtan grup, insanların doğru bilginin kaynağına ulaşmalarına engel olmaktadır. Günümüz akademisyenlerinin zihinlerinde oluşan istifhamların önemli bir bölümü söz konusu grubun bilgi tahrifatı ile yakından ilişkilidir.

    Modern dünyada yeni bir İslami Duruş belirleme gayreti içerisinde olan selefi ve modernistlerin İbn Teymiyye’yi müslümanlar için yol gösterici addetmeleri ya da İslam toplumunun yüzyüze olduğu çağdaş sorunların giderilmesinde referans kabul etmeleri, çözüm bekleyen sorunlara yenilerini eklemekten başka bir anlam ifade etmeyecektir.

    Her şeyin en doğrusunu Allah Teala bilir.

    Dipnotlar:

    [1] Muhibbuddin Seyyid Muhammed Murtaza ez-Zebidi, Tacu’l-Arus min Cevahiri’l-Kamus, Beyrut, 1994, XVII, 498.
    [2] Bedruddin el-Ayni, el-Binaye Şerhu’l-Hidaye, Beyrut, 2000, I, 113.
    [3] Abdulvahhab b. Ahmed eş-Şa’rani, el-Yavakıt ve’l-Cevahir, Beyrut, 2003, s. 16.
    [4] Bkz. eş-Şa’rani, a.g.e., s. 16; eş-Şa’rani Fütuhat’ı, “Levakıhu’l-Envari’l-Kudsiyye” ve “el-Kibritu’l-Ahmer” adlarını taşıyan iki ayrı kitapta ihtisar etmiştir.
    [5] Ebu’l-Abbas Takıyyüddin Ahmed b. Abdilhakim İbn Teymiyye, el-Furkan beyne Evliyai’r-Rahman ve Evliyai’ş-Şeytan, Beyrut, 2003, s. 102
    [6] İbn Teymiyye, el-Furkan, s. 107.
    [7] Ebu Bekir Muhyiddin Muhammed İbn Arabi, el-Fütuhatü’l-Mekkiyye, Beyrut, ty., I, 465.
    [8] İbn Arabi, a.g.e., II, 24.
    [9] İbn Arabi, a.g.e., II, 51.
    [10] Kur’an, En’am(6): 121
    [11] Bkz. İbn Teymiyye, Kitabu’r-Redd ala’l-Mantıkıyyin, Beyrut, 2005, s. 226.
    [12] İbn Teymiyye, el-Furkan, 120-121.
    [13] İbn Teymiyye, Kitabu’r-Redd, s. 347.
    [14] Şa’rani, el-Yevakit, s. 25.
    [15] Kur’an, Maide(5): 64.
    [16] İbn Arabi, a.g.e., II, 256.
    [17] İbn Arabi, a.g.e., I, 151.
    [18] İbn Arabi, a.g.e., IV, 328.
    [19] İbn Teymiyye, el-Furkan, 122.
    [20] İbn Teymiyye, el-Furkan, 123.
    [21] Kur’an, Kasas(28): 88.
    [22] İbn Teymiyye, Mecmu’u’l-Fetava, Beyrut, ty., X, 342.
    [23] İbn Arabi, a.g.e., II, 371.
    [24] İbn Arabi, a.g.e., III, 377.
    [25] Kur’an, Kasas(28): 88.
    [26] İbn Arabi, a.g.e., III, 443.

  5. NURETTİN YILDIZ’IN, ‘İBNİ TEYMİYYE’Yİ ELEŞTİRENLER ONUN ESERLERİNE BAKMAMIŞ*, NAKİLLERLE YETİNMİŞ’ SÖZÜNE KARŞI İBNİ TEYMİYYE’NİN ESERLERİNDEN ALINTILAR

    İbn-i Teymiyye İslam aleminde kendisine en çok reddiye yazılan isim olmuştur. Nurettin Yıldız’ın bu sözü, yüzlerle değil binlerle ifade edilebilecek sayıda, muhakkik, müdekkik, pek çoğu ‘İmam’ seviyesinde, ümmeti Muhammed (s.a.v.)’in güvenilirlikleri hakkında ittifak ettiği âlimlere atılan iftiradan ibarettir. Yani bütün bu imamlar meseleyi Nurettin Yıldız kadar derinlemesine inceleyememiş, onu eleştirenlerin bu durumlarını fark edememiş, sadece İbni Teymiyye’yi çekemeyen âlimlerin sözlerini nakletmekle yetinmiş, ve bu nakillerden yola çıkarak İbn-i Teymiyye’yi tenkit etmiş hatta tekfir etmişler… Bu iddialar karşısında işte İbni Teymiyye’nin kitaplarından nakiller…

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    MECMU’UL FETÂVÂ’DA İBNİ TEYMİYYE’NİN CENAB-I HAKK’A MEKÂN VE YÖN TAYİN ETMESİ

    İbn Teymiyye, Rabbimiz, gecenin üçte biri kaldığında her gece dünya semasına inerek buyurur ki ‘Bana kim dua eder ki, duasına icabet edeyim. Kim bir şey ister ki, ona dilediğini vereyim. Kim de affını talep eder ki, onu mağfiret edeyim.”( Buhari, Teheccüd 14, 1145, Müslim, 1769, Ebu Davud, 4733; Tirmizi, 446) mealindeki hadisin açık bir şekilde Cenab-ı Hakk’ın semada (gökte) bulunduğunu ifade ettiğini söyler. (Mecmu’u’l-Fetava, İbn Teymiyye, nşr. Abdurrahman Muhammed b. Kâsım, Rabat, Mektebetü’l-Maârif, ty., c.V, 416) İbn Teymiyye’ye göre arş, ya dairesel bir şekilde felekleri ihata etmekte veya dairesel bir şekilde olmaksızın feleklerin üzerinde yer almaktadır. (Mecmu’u’l-Fetava, VI, 545 vd.) Bu

    İbn Teymiyye şöyle devam ediyor: Birisi şöyle diyebilir: Arş dairesel bir şekilde olduğuna ve Allahü teâlâ da onun ötesinde ve ondan ayrı olarak onu ihata ettiğine göre, kulun, dua ve ibadeti esnasında Allahü teâlâya yönelmek maksadıyla alt tarafı değil de yukarıyı esas almasının faydası nedir?. Ona şöyle denir: Bu, feleğin (göğün) yarısının yeryüzünün alt kısmına geldiğini düşünenlerin vehminden ileri gelen bir sorudur. ( … ) Bu büyük bir hatadır. Zira eğer feleğin yarısı belli bir yönde yeryüzünün alt kısmında bulunmuş olsaydı, onun, her yönden yeryüzünün altında olması gerekirdi. Bu ise feleğin mutlak olarak yeryüzünün altında olmasını gerektirir ki, böyle düşünmek, hakikatleri tersine çevirmek demektir. Zira felek mutlak olarak yeryüzünün üstündedir. .. Dua ve ibadet esnasında kişinin matlubu, diğer yönlerdense yükseklik tarafından kendisine daha yakındır. Bir kimse veya bir melek göğe veya yukarıya çıktığı takdirde, onun bu yükselişi, başının bulunduğu yönde (yukarıya doğru) olursa daha kestirme olur.”(er-Risaletu’l-Arşiyye, Mecmu’u’l-Fetava içinde), c.VI, 567 vd.)

    İbn Teymiyye bir münazarasında şöyle demiştir: “Allahü teâlâya (O’nun bulunduğu yöne) parmaklarla hissî (maddî/fiilî) bir şekilde işaret edilemez” sözü bana ait değildir. Aksine benim sözlerim arasında, nefy erbabı bid’atçilerin, “Allahü teâlâya işaret edilmez” türünden bid’at sözlerinin kınanması vardır. Allahü teâlâya işaret edilemeyeceğini söylemek bid’attir.” (Mecmu’u’l-Fetava, c.V, 265)
    Bu tavrın bir yansıması olarak İbn Teymiyye şöyle der:
    “Ebu Hureyre ve Ebu Zerr’den (radıyallahü anhümâ) nakledilen “ip sarkıtma” hadisine gelince, onu et-Tirmizi ve başkaları, el-Hasanu’l-Basri’nin Ebu Hureyre’den rivayeti olarak nakletmişlerdir ki münkatıdır. Zira el-Hasanu’l-Basri, Ebu Hureyre’den hadis işitmemiştir. Bununla birlikte merfu Ebu Zerr rivayeti onu takviye eder. Eğer bu hadis sabit ise, mânâsı bu söylediğimize uygundur. Bu hadiste geçen, “Eğer biriniz (yerin en aşağı tabakasına) bir ip sarkıtsa, Allah’ın üzerine düşer” ifadesi, takdiri bir faraziyedir. Yani “eğer böyle bir ip sarkıtma hadisesi mümkün olsaydı, sarkıtılan ip Allah’ın üzerine düşerdi. Ancak herhangi bir kimsenin Allah’ın üzerine bir şey sarkıtması mümkün değildir. Çünkü O, bizzat yücedir ve yeryüzünün alt tarafına doğru bir şey sarkıtıldığı zaman, sarkıtılan o şey, yeryüzünün merkezinde durur; diğer yöne yükselmez. Ancak faraza eğer böyle bir sarkıtma hadisesi mümkün olsaydı, hadiste zikredilen durum meydana gelirdi.” (Mecmü’u’l-Fetava, VI, 571 vd.)

    İbn Teymiyye’nin “Etît” veya “Etîtu’l-Arş” hadisi diye bilinen hadis üzerinde dururken sergilediği tavır son derece dikkat çekicidir. Söz konusu hadisin birçok varyantında, Allahü teâlânın Arş’ı istivasından sonra Arş’ın “dört parmaklık” bir yerinin fazla geldiği (bir anlamda “boş kaldığı”) ifadesi mevcuttur.

    İbn Teymiyye Allahü teâlânın istivası neticesinde Arş’ın dört parmak bile fazlalığının kalmadığını söylemenin doğru görüş olduğunu vurgular ve şöyle der: “Burada Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Allahü teâlânın Arş’ı istivası sonucunda Arş’ta, ölçü olarak zikredilen şeylerin en basiti olan bu miktar, yani dört parmak kadar dahi fazla (boş) yer kalmadığını beyan etmiştir.”(Mecmu’u’l-Fetava, XVI, 438)

    Ayrıca Arş’ın, Allahü teâlânın ağırlığı sebebiyle “yeni yapılmış bir hayvan palanının, binicinin ağırlığı sebebiyle gıcırdaması gibi” gıcırdadığı da bu rivayette zikredilmiştir. İbn Teymiyye’nin, söz konusu hadis üzerinde yaptığı geniş değerlendirmeler esnasında işbu “gıcırdama” meselesini nefyeden herhangi bir ifade kullanmamaya adeta özel bir itina gösterdiği dikkatten kaçmamaktadır. (Mecmu’u’l-Fetava, XVI, 435, 437 vd)
    Allah Tela’nın “yüce/el-Aliyy”(Bakara, 255) olmasını mekansal olarak semada bulunmak şeklinde anlayan İbn Teymiyye, şu ayetleri ve birçok hadisi şerifi iddiasına delil olarak kullanır:

    Güzel söz O’na çıkar, iyi amel ona yükselir.”(Fatır, 10)

    “Ey İsa, seni vefat ettireceğim ve bana yükselteceğim.” (Al-i İmran, 55)

    İbni Teymiyye diyor ki:
    “Arş’ı istiva, keyfiyetsiz bir şekilde Allahü teâlânın bir sıfatıdır. Kişinin buna iman etmesi ve bunun bilgisini Allah’a havale etmesi gerekir.” (Mecmu’u’l-Fetava, XVI, 400)
    İbni Teymiyye’nin kitaplarını tedkik edenler, mesela Dr. Ebubekir Sifil diyor ki: “İbni Teymiyye sözü bu noktada bırakmış ve tevile sapmamış olsaydı, hem kendisiyle çelişmemiş olur, hem de itiraza muhatab olmaktan kurtulurdu. Ne var ki böyle yapmamış ve tevile bizzat kendisi başvurmuştur.” (İslam ve Modern Çağ, Kayıhan Yayınları, c.1, s. 74)
    Mesela, istiva konusunu işlediği yerlerden birisinde, bu kelimenin [“istevâ alâ” ifadesinin] bir tek mânâsı bulunduğunu söyler ve şöyle der:
    “Hz. Peygamber [aleyhisselam], üzerine binmek için hayvanın yanına geldi; ayağını üzengiye koyduğu zaman ‘Bismillah’ dedi. Hayvanın sırtına oturduğu [“istevâ alâ zahrinâ”] zaman ‘Elhamdülillah’ dedi. İbni Ömer de şöyle demiştir: Resulullah [aleyhisselam] bineğine bindiği zaman… [“istevâ alâ ba’îrihî] Bu mânâ, iki hususu ihtiva eder: İstiva edenin, istiva ettiği şeyden yüksekte olması ve onunla aynı seviyede olması. Bir şeyden aşağı seviyede olanın durumu hakkında ‘istevâ aleyhi’ denmez.” (Mecmu’u’l-Fetava, XVII, 375)
    İbni Teymiyye’ye göre, Allahü teâlânın Arş’ı istivası onun üzerinde bulunması mânâsında olduğunu göre, burada şöyle bir problem ortaya çıkmaktadır: Allahü teâlânın varlığı ezelî olduğuna göre, Arş’ı yaratmadan önce Allahü teâlâ neredeydi?

    İBNİ TEYMİYYE’DEN MÜSLÜMANLARA MÜŞRİK YAFTASI

    İbn Teymiyye, şöyle demiştir: “Bidat ve şirk ehli olanlar, kabirlere ve ölülerin bulunduğu yerlere, türbe ve yatırlara müracaat ederek isterler bazı şeylerini. Veya en azından bir ölmüş kişiyi, dualarında ve isteklerinde vasıta olarak kullanırlar. Onların adına yapılan duaların Allah katında makbul olacağını sanırlar bir kısım insanlar. Bunların bu hali şeytani bir haldir.” (Allah’ın velileri ile şeytanın velileri arasındaki fark, İbni Teymiyye, Türkçesi İ.E. Dal, İstanbul, Pınar Yayınları, 2003, sayfa 170)

    İbn Teymiyye, şöyle demiştir: Şeytanlar, putlara tapan insanlara da bir takım şeyler söylerler. Bir ölüden yahut gaibten haber bekleyen insanların durumu da böyledir. Onlardan yardım talep eden, bir şeyler isteyen insanların durumu da böyledir. Ölüden bir şey isteyen veya onu vasıta yaparak Allah’a dua eden veya iyidir veya geçerlidir inancıyla ölünün kabri başında dua eden bir kimse, bütün bunları evde yapılan dualardan daha ileri sayıyorsa, böyle bir kimsenin durumu da putperestlerin durumu gibidir. Onlar bu inançlarını bir de şu hadise destekletirler: “İşler sizin istediğiniz gibi yürümez de zor durumda kalırsanız, kabirlerden yardım isteyene bakınız.” Bu hadis bütün hadis uzmanlarınca yalan (mevzu) sayılmıştır. Böyle bir hadis ancak putperestlik yolunu açmak isteyen bir zındığın hadisidir.” (Allah’ın velileri ile şeytanın velileri arasındaki fark, İbni Teymiyye, İstanbul, Pınar Yayınları, 2003, sayfa 172-173)

    İbn Teymiyye, şöyle demiştir: Her kim hükümdara yakın kimselerin, hükümdar ile halkı arasında vasıta oluşu gibi, din ve ilim adamlarını , şeyhleri Allah ile kulları arasında vasıta olarak kabul ve itikat ederse…Her kim bu şekil üzere, Allah’la kulları arasında vasıtaların varlığını kabul ve itikat ederse, o kimse kafir ve müşrik olur. Şer’an tevbe etmesini istemek vacib olur. Tevbe ederlerse kurtulur, etmezlerse katledilirler. Çünkü bu teşbihçiler, haliki mahluka, Allah’ı insanlara benzetmiş ve böylelikle Allah’a şirk koşmuş olurlar.” (Allah ile kul arasında vasıta kulluk, İbn Teymiyye, İstanbul, Kazdal Yayınları, 1969, sayfa 116)

    Not: İbn Teymiyye’nin Bid’atler kitabında bunlara benzer daha birçok görüşü yer almaktadır. Fakat bu sapık görüşlerin hepsi buraya alınmamıştır.

    *NURETTİN YILDIZ KONUŞMASINDA ŞÖYLE SÖYLEMİŞTİR:  İbn-i Hacer Heytemi filan gibi onunla uğraşanlar var. Rakipleri var. İbni Teymiyye’yi eleştirenler eserlerini bırakıp, onu eleştirenlerin söylediklerinden yola çıkarak ibni Teymiyye’yi eleştirmişlerdir. De ki falan kitabında şöyle diyor. (O alimleri) sıkıştırınca o aslında o cümlenin altında şöyle şöyle diyecekti ama ömrü yetmedi gibi niyet okumalar yapmışlar.

    https://www.youtube.com/watch?v=aoO426P76hA

  6. NURETTİN YILDIZ’IN, İBN-İ TEYMİYYE’Yİ ÖVDÜĞÜNÜ İDDİA ETTİĞİ ÂLİMLERİN İBNİ TEYMİYYE HAKKINDAKİ SÖZLERİ*

    Nurettin Yıldız: Aynî ve Aliyyü’l Kâri İbn-i Teymiyye hayranıdır. Aliyyül Kari İbni Teymiyye için Allah’ın hiçbir asırda yaratmadığı bir insandır, demiştir. Suyuti, İbn-i Hacer Askalâni İbni Teymiyye hayranıdır. Zehebi onun çekirdekten yetiştirdiği talebesidir…

    CEVAP: İbn-i Teymiyye bazı itikadî ve amelî meselelerde büyük müçtehitlere hatta sahabeye muhalefet etmiş; bu hususta hakka isabet edemediği birçok âlimlerin tenkitleri ile sübût bulmuştur. MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    İBNİ HACER ASKALÂNİ

    Hâfız İbni Hacer el-Askalânî, Ed-duraru’l-kâmine isimli kitabında, İbni Teymiyye’nin sahabenin büyükleriyle ilgili sözleri hakkında alimlerden bazı nakiller yapmaktadır:
    “İbni Teymiyye Ömer ibnu’l-Hattab’a üç talak  meselesinde ve Hazret-i Ali’ye de on yedi meselede Kur’anın nassına muhalefet etti diye isnadda bulunmuştur. Hazret-i Ebu Bekir ne dediğini bilen yaşlı birisi olarak müslümanlığı kabul etti, ama Hazret-i Ali çocukken İslamiyeti kabul edip bir kavle göre çocuğun İslamiyeti sahih değildir, demesi ve yine Hazret-i Ali hakkında, kendisi Ebu Cehil’in kızını istemiş ve ölünceye kadar onu severek unutmamıştır, demesi üzerine alimler ona münafıklığı isnad etmişlerdir. İbni Teymiyye Hazret-i Osman hakkında (Osman malı severdi) demiş ve (Peygamberden -aleyhisselam- istigasede bulunulmaz) dediği  için ona zındıklık isnad etmişlerdir.”(Bera’atü’l-Eş’ariyyin min Akaidi’l-Muhâlifin, s.410.)
    İbn Hacer el-Askalânî (v. 852/1448) İbn Teymiyye’nin, İmâmiyye Şîası’nın otoritelerinden olan İbnü’l-Mutahher el-Hıllî’nin (v. 726/1325) Minhâcü’l-kerâme fî ma’rifeti’l-imâme (Tebriz 1286, Tahran 1298, Kahire 1962) adlı eserine reddiye olarak yazdığı Minhâcü’s-sünne en-nebeviyye fî nakzı kelâmi’ş-şîa ve’l-kaderiyye isimli kitabı üzerine yaptığı değerlendirmede diyor ki:

    Telif esnasında kaynağını hatırlayamadığı bazı makbül/sahih hadisleri veya senedi zayıf da olsa bazı mevcut/sabit rivâyetleri mevzu olduğu gerekçesiyle reddetmiştir. İbn Teymiyye, İbnü’l-Mutahher el-Hıllî’nin kullandığı hadislerin büyük bir kısmı mevzu ve çok zayıf olmakla birlikte, onun sözünü çürüteyim (tevhîn) derken bazan Hz. Ali’yi küçük düşürmüş, ifrat ve teşeddüde düşmüştür. (İbn Hacer, Lisân, VI, 319-320; a.mlf., Dürer, I, 71; Leknevî, Ecvibe, s. 174-176.)

     ALİYYÜL KÂRİ İBN-İ TEYMİYYE’NİN KÜFRÜNE HÜKMETMİŞTİR

    Aliyyü’l Kâri Şifa Şerhinde diyor ki: Hanbelîlerden İbni Teymiyye, ifrata kaçmış bulunmaktadır. Zira Resulullah aleyhisselam efendimizi ziyaret için yolculuk yapmayı haram saymıştır. Halbuki ziyaretin yakınlık sebebi olduğu bilinmektedir. Onu inkara kalkan üzerine küfür ile hükmolunmuştur. Zira müstehab olduğunda ulemanın icmaı bulunan bir şeyi haram kılmak küfür olur. Bu, mübah olduğunda icma bulunan bir şeyi haram kılmanın da ötesinde bulunmaktadır.” (Aliyyü’l Kâri Şifa Şerhi s.188) (*)
    “İbni Teymiyye’nin bozucu aklı ile muhalefette bulunduğu her şey, kendi uydurmasıdır. Kendi fasid inanışına göre, def edecek boş bir şüphe bulamadığı zaman “O yalandır” diye başka bir davaya geçer. Onun hakkında “İlmi aklından büyüktür” diyen, insaflı davranmıştır.” (Aliyyü’l Kâri Şifa Şerhi  s.189)
    Ben, İbni Teymiyye’nin Minhacü’s-sünnet kitabında Allahü tealaya cihet (yön) isnadını tafsilatı ile görmüş bulunuyorum… Selef-i salihinden böyle bir söz varid olmamıştır…Bilakis (İbni Teymiyye) onu kendi nefsinden çıkarıp ortaya atmış ve birçok yerde tekrarlayıp durmuştur.”( Aliyyü’l Kâri Şifa Şerhi s.203)
    “İbni Teymiyye’nin kitapları basılmış bulunduğundan ve  onların içinde Ehl-i sünnet inançlarına aykırı meseleler mevcut olduğundan dolayı, alimlere bu meseleleri açıklamaya yönelmek ve bu hususta halkı uyarmak lazımdır” (Aliyyü’l Kâri Şifa Şerhi s.203)
    “İbni Teymiyye’nin kelamındaki çekişme ve çelişmeye delalet eden şeylerden birisi de, kitaplarından bir kısmında söylediğinin, diğer eserlerinde ifade ettiğini nakzeder mahıyette olmasıdır. Bu, ya inançlarında hata edip dönüş yapmasından veya ilminin geniş ve eserlerinin çok olup fetvalarını ve ibarelerini yayıp dağıtması sebebiyle, daha evvelki kitaplarında yazdığını unutmasından meydana gelmektedir.”( Aliyyü’l Kâri Şifa Şerhi s.222)
    (*) Not: İmam-ı Kastalânî, Mevâhib kitabında, “Rasulullahın Kabri Şerifini Ziyaret” kısmında diyor ki: “Kainatın efendisi Muhammed aleyhisselamın mübarek mezarını ziyaret etmek en yüce taat ve en şerefli ibadetlerdendir. Bunun aksine inanan kimse, Hak teala hazretlerine ve Rasulü (s.a.v.)’e ve müslüman ümmetine aykırı davranmış ve bu yüzden İslamiyet bağından kopmuş olur. Allah’a sığınırız.” (Mevâhibü Ledünniye, c.2, s. 473)

    Hâfız İbni Hacer el-Askalânî de şöyle yazmıştır: “Bu, İbn Teymiyye’den nakledilen en çirkin ve tepki çeken konu­lardan biridir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kabrini ziyaret etmenin meşru olduğuna dair icma bulunduğu iddiasını reddetmek için getirilen delil, Mâlik’in “Hz. Peygam­ber’in kabrini ziyaret ettim” sözünü mekruh saymasıdır. Malikîler’den muhakkik âlimler, İmam Mâlik’in bu sözü söylemeyi edeben mekruh saydığını söylemişler­dir. Kabrin ziyaret edilmesi ise aslında en faziletli amellerden, Yüce Allah’a yak­laştıran en önemli fiillerden olup, bunun meşru olduğu konusunda tartışma söz konusu olmaksızın icma bulunmaktadır.” (Fethu’l Bârî, 1989 Baskısı, 3:66)
    Zamanın Şeyhül-islamı Allame Ebu’l-Hasan Ali bin İsmail el-Kunavi diyor ki:
    “İbni Teymiyye  cahillerdendir, ne dediğini düşünmüyor. Tevessüle dair tefrikayı, yani Resulullaha (aleyhisselam) hayatta iken onunla tevessül edilmesi caiz olup, vefatından sonra caiz olmadığı hakkındaki düşündüğü farkı, zahirde kendisine İslamiyetle şereflenmiş süsünü veren Yahudi ve Samiri taifesinin yavrularından telakki etmiştir. Halbuki bu taifeler, Peygamberin (aleyhisselam) en büyük düşmanlarıdırlar. Hazret-i Ali’nin (radıyallahü anh) huzurunda birisi, Peygamberi (aleyhisselam) tahkir ifade eden bir kelime söylediği için, onu öldürmüştür.”

    İMAM SUYUTİ

    İmam-ı Suyuti “Kam’ul mu’arıd” kitabında buyuruyor ki: “İbni Teymiyye, kibirli idi. Kendini beğenirdi. Herkesten üstün görünmek, karşısındakini küçümsemek, büyüklerle  alay etmek âdeti  idi”
    Allame Şerif Takıyuddin Ebu Bekri’l-Hısni ed-Dımaşki (vefatı h.829) diyor ki: “İbni Teymiyye’nin dediği kavillerin en kötüsü ve çirkini, tefrika meselesidir. Yani, yalnız Peygamberin (aleyhisselam) hayatında ve huzurunda duasına tevessül etmek caizdir, vefatından sonra türbesinin yanında bile caiz değildir, sözüdür ki, bunu Yahudiler ortaya atmış ve tâbileri de bu fikir üzerinde devam etmiştir.”
    İmam-ı Ebül-Hasen Sübkî buyuruyor ki:
    “Resûlullah (s.a.vc.) ile tevessül etmek, yani istigase etmek, ondan şefaat istemekdir. Bu ise güzel bir şeydir. Önceki ve sonraki İslam alimlerinden hiçbiri buna karşı birşey dememişdir. Yalnız İbni Teymiyye bunu inkar etdi. Böylece doğru yoldan ayrıldı. Kendinden önce gelen alimlerden hiçbirinin söylemediği bir bid’at çıkardı. Bu bid’ati ile müslümanların diline düştü.”

    Büyük âlim İbni Hacer-i Mekkî Fetâvel-hadîsiyye kitabında diyor ki:
    Allahü teâlâ, İbni Teymiyyeyi dalâlete, felakete düşürdü. Gözlerini kör, kulaklarını sağır etdi. Birçok alim, bunun işlerinin bozuk, sözlerinin yalan olduğunu bildirmişler ve vesikalarla ispat etmişlerdir. Büyük İslam alimi Ebül Hasen-il-Sübkinin ve oğlu Tacüddin-i Sübkinin ve İmam-ül’iz bin-cema’anın kitaplarını okuyanlar ve onun zamanında bulunan Şafi’î, Malikî ve Hanefî alimlerinin, kendisine karşı sözlerini ve yazılarını inceliyenler, sözümüzün doğruluğunu iyi anlar.”

    İbni Teymiyye’nin çağdaşı olan Ahmed b. Yahya el-Küllabî diyor ki:
    “Keşke bilseydim, İbni Teymiyye Fir’avn’un bu sözünden Allahü teâlânın göklerin ve Arşın üzerinde olduğunu nasıl anlamıştır? … Haydi Fir’avn’un dediğinden böyle anlaşıldığını farzedelim. Peki İbni Teymiyye, nasıl Fir’avn’un zannıyla istidlal eder? …Demek ki İbni Teymiyye’nin, bu ayetten anladığı mana ve Allah’a cihet olduğuna dair itimad eylediği delil, Fir’avn’un görüşüne göredir. Akidesinde itimad ettiği delil Fir’avn’un zannettiği şey olup o Fir’avn inancının kurucusudur.” (Bera’atü’l-Eş’ariyyin min Akaidi’l-Muhâlifin, s.120-121.)
    Büyük alim Yusuf-i Nebhanî diyor ki:
    “Fir’avniye ismine hak kazanan, Allah’a cisim nisbet etmekte, benzetme yapmakda ve yön isnad etmekte Fir’avn’a muvafık kanaate sahip bulunan Haşviye taifesidir. Yoksa, noksan sıfatlardan münezzeh bulunan Allahü teâlâyı bu gibi şeylerin tamamından tenzih eden Ehl-i sünnet vel-cemaat topluluğu değildir.” (Şevahidü’l-Hakk, s.223)
    Kâdızade Ahmed Efendi, İmam-ı Birgivî’nin kitabının şerhinde şöyle diyor:
    “[Allahü teâlâ] Gökte ve yerde değildir, mekândan münezzehdir. ..Mekân ve zaman O’nun şanına muhaldir. ..Sağda, solda, önde, arkada, üstte ve altta değildir….Allahü teâlâ cisim ve cismanî olmakdan münezzehdir. Bir tarafda [cihette] olmaktan da münezzehdir. ..İbni Teymiyye ve yolundakiler, Allahü teâlâ üst taraftadır dediler.” (Birgivî Vasiyetnamesi Şerhi, s.24).
    Ebu Hamid bin Merzuk rahmetullahi aleyh diyor ki:
    “Tek taraflı düşünmeyip de İbni Teymiyye’nin ve talebesi İbni Kayyım’ın basılmış eserlerini insaf ile mütalaa eden kimse, içinde bütün bu belalara, yani tecsime, Allah’a cihet isnad edilmesi itikadına ve bu görüşe muhalif olanları tekfir ettiğine ve daha başka çirkin şeylere rastlayacaktır.” (Bera’atü’l-Eş’ariyyin min Akaidi’l-Muhâlifin, s. 112)
    Zâhidü’l Kevseri Hazretleri

    İbni Teymiyye, İmam Razi’ye reddiye olarak yazdığı kitapda şöyle der: “İyi bilinir ki, Kitab’ta, Sünnet’te ve İcma’da bütün cisimlerin yaratılmış olduğuna veya Allahü teâlânın cisim olmadığına dair bir ifade yoktur. Müslümanların imamlarından hiç biri böyle bir şey söylememiştir. Öyleyse, ben de böyle söylememeyi tercih edersem [“Allah cisim değildir” demezsem], bu beni dinden çıkarmaz.” Buna karşı İmam Muhammed Zâhidü’l Kevserî rahimehullah der ki: “Böyle söylemesi tam arsızlıktır. Allahü teâlânın asla hiç bir şeye benzemediğini ifade eden ayet-i kerimeleri ne yaptı? Her ahmağın aklına gelebilecek her saçmalığın tek tek reddedilmesini mi bekliyor? Allahü teâlânın meâlen (O’nun misli (O’na benzer) hiç bir şey yoktur.) (42:11) buyurması yetmiyor mu? Yoksa, hiç bir rivayet zıddını bildirmediği için birilerinin “Allah şunu yer, şunu çiğner, şunun tadına bakar…” gibi şeyler söylemesini caiz mi görüyor?” (Makâlatü’l-Kevserî)
    Mehazlar:
    1. Muhammed Abdurrahman Silhetî, Seyf’ül Ebrar, Berekat Yay., İst. 1978.
    2. Mevlana Muhammed Fadlurresul, Tashih’ül Mesail, Berekat Yay., İst 1976.
    3. Ebu Hamid bin Merzuk, Bera’atü’l-Eş’ariyyin min Akaidi’l-Muhâlifin, Bedir Yay., İst 1994.
    4. Yusuf-i Nebhanî, Şevahidü’l-Hakk, Fazilet Neşr., İst.
    5. Kâdızade Ahmed Efendi, Birgivî Vasiyetnamesi Şerhi, Bedir Yay., İst.
    6. İmam-ı Kastalânî, Mevâhibü Ledünniye, Hisar Yay., İst.
    Hazırlayan: Murat Yazıcı

     

    Ulemadan bazılarına göre İbn-i Teymiyye, mücessimedendir. Yani Allah’ın bir cihette bulunduğuna, Arş-ı A’lâ’nın nev’i itibarıyla kadim olduğuna kani, kabirleri ziyarete muhalif, bir mecliste üç talâkla boşanan kadının ancak bir defa boş olacağına kaildir. Derinleştirdikçe isabetsizliği meydana çıkan da bazı içtihatları vardır.

    İbn-i Teymiyye’yi tenkit eden ulema arasında Takıyüddîn Sübkî ile Şihâbüddin İbn-i Hacer-i Heytemî de vardır. İlk zamanlarda Celâl Kaznivî, Konevî ve Cerirî gibi birçok ulema İbn-i Teymiyye’yi pek ziyade medh ü senâda bulunmuşlar ve âdeta onun hizbini teşkil etmişlerse de, onun tevil götürmez sözü karşısında birer birer kendisinden yüz çevirmişlerdir. Hatta Şemseddîn Muhammed b. Ahmed Zehebî kendisine nasihatte bulunmuş, bir müddet muhalifleri ile aralarım düzeltmeye çalışmış, fakat neticede o da kendisinden bir hayli inhiraf etmiştir. Zehebî’nin İbn-i Teymiyye’ye hasihati “en-Nasihatü’z-Zehebiyye’l-İbn-i Teymiyye” namıyla maruftur.

     * NURETTİN YILDIZ İFTİRASINA ŞÖYLE DEVAM EDİYOR: Koltuğu olanlar İbni Teymiyye ile uğraşmış. İbni Teymiyye Resulullah’ın adamı. Evi bile yok. İbni Teymiyye ile kendi asrında kavga edenlerin tamamı Ya Kûfe Kadısı, Ya Şam Kadısı ya halifenin birinci derecede danışmanı. Koltuğu olanlar İbni Teymiyye ile uğraşanlar. Bugün İbni Teymiyye’yi yerenler bir yere dayanıyorlar değil mi? Mesala falanca alimden nakil yapıyorlar. Falanca dediğin adam, İbni Teymiyye gibi bir adam değil, bir yerde görevli. Mevcut mer’i sistemi bozmak istemeyenler. Yani İbni Teymiyye arı kovanına çomak soktu. Çünkü zehirli bal vardı. Arılarda onu soktu. Ve sağlığında ona bunu ödettiler.

    https://www.youtube.com/watch?v=aoO426P76hA

  7. İMAM ZEHEBİ’NİN İBN-İ TEYMİYYE’YE REDDİYESİ

    Nurettin Yıldız, Zehebi’yi İbn-i Teymiyye’nin talebeleri arasında sayarak, Zehebi’nin onu reddettiğini örtmek istemiştir.

    Halbuki Zehebî çeşitli eserlerinde onu övdüyse de İbn-i Teymiyye’nin sapmaları karşısında kendisine nasihatte bulunmuş, bir müddet muhalifleri ile aralarım düzeltmeye çalışmış, fakat neticede o da kendisinden bir hayli inhiraf etmiştir. Zehebî’nin İbn-i Teymiyye’ye hasihati “en-Nasihatü’z-Zehebiyye’l-İbn-i Teymiyye” namıyla bilinen eserini kaleme almıştır:

    Buna ilaveten Zehebî’nin İbni Teymiyye hakkında yazdığı biyografide değişik yerlerde şu cümleler mevcuttur: ‘İbni Teymiyye ekseri patavatsız ve münakaşacı idi…

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Bazı iyi bilinen konularda dört mezheb imamına muhalefet etti… Şimdi birkaç senedir bir mezhebe bağlı olmadan fetva veriyor… Bazen yanındaki birine hürmet gösterir, sonra sohbet sırasında ona mükerreren hakaret ederek gücendirirdi… Şiirleri sıradandır… Muhalifleri arasında gücendirdiği ve abartılı bir şekilde iftira ettiği kişiler de vardır. Allahü teâlâ onu ruhundaki kötülükten korusun!” (Bulletin of SOAS, 67, 3 (2004), 321-328.)
    Zehebi,  Zagalü’l-ilm risalesinde de İbni Teymiyye’de “kibir, ucb, meşihat riyasetine aşırı sevgiyle ulu zatları tahkir etme, büyüklük taslama davası ve gösteriş afeti” olduğunu yazıyor ve hocasına “ilimle böbürlenmekten ve bencillikten kork” diye hitab ediyor. (Bera’atü’l-Eş’ariyyin min Akaidi’l-Muhâlifin, s. 378.)
    İMAM ZEHEBİ’NİN REDDİYESİ

    Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…

    Hamd Allah’a mahsustur. Ya Rabb, hata edersem bana merhamet eyle; sürçersem beni kaldır! Benim imanımı koru! Ah, gamsızlığıma ne kadar üzülürüm! Sünnete ve Sünnet ehlinin kalmamasına ne kadar yanarım, vah!.. Ah… Ağlamak için bana yardımcı olarak mü’min kardeşlere ne kadar müştâkım!.. ilmin kandilleri, ehl-i takva ve hayratın defineleri olan insanları kaybetmemize üzülüyorum, vah!.. Ah… Helâl bir dirhem, mûnis bir kardeş bulabilsem!..

    Ne mutlu kendi kusuru âlemin kusurlarını görmekten alıkoyana!.. Ne yazık ki âlemin kusurları kendi kusurlarını görmeye mani olana!..

    Be adam, kendi gözündeki merteği unutarak din kardeşinin gözündeki çepeli görmeye ne zamana kadar devam edeceksin? Ne zamana kadar kendini, fesahatini ve sözlerini övecek; ulemayı zemmedecek ve başkalarının kusurlarını araştıracaksın? Hâlbuki Resûlullahın -sallallahu aleyhi ve sellem- bunu yasak ettiğini bilirsin. “Ölülerinizi hayırdan başka bir şeyle anmayın; çünkü onlar gönderdikleri şeye varmışlardır” buyurmuştur.

    Hayır. Bilirim bana ‘Sen kendini kurtar, benim zemmim ancak şu İslâm’ın kokusunu duymayanlara, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’in getirdiği -ki cihattır- bilmeyenlere mahsustur…’ diyeceksin. Hayır! Vallahi onlar bir kulun amel ettiği zaman muhakkak kurtulacağı şeylerden pek çok hayrı bildiler. Kendilerini alâkadar etmeyen şeylerden de pek çoğunu bilmediler. Zaten kişinin işine girmeyen şeyi terk etmesi Müslümanlığn güzelliğindendir.

    Be adam! Sana Allah aşkına yalvarıyorum. Bizden vazgeç. Çünkü sen iddiası çok bilimli bir adamsın. Yerinde durmaz ve uyumazsın. Dinde mugalâta sayılan şeylerden sakının! Senin Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem- sorulardan hoşlanmamış, onları ayıplamış ve çok sual sormayı yasak ederek ‘Gerçekten ümmetim için en ziyade korktuğum şey bilgili münafıktır’ buyurmuştur. Delilsiz çok söz helâl ve harama dair olursa kalbi katılaştırır. Acaba Yunusîlerin ve feylezofların ibareleri ile kalpleri kör eden şu küfriyat hakkında olursa ne buyurulur. Vallahi şu âlemde gülünç olduk. Acaba biz akıllarımızla ret cevabı verelim diye felsefî küfriyatın inceliklerini ne zamana kadar ortaya atıp duracaksın!..

    Be adam! Feylezofların zehirlerini ve açı teliflerini yuttun! Zehirleri çok kullanmakla vücut ona alışır ve Allah’a yemin olsun ki, vücutta gizlenir. Ah… İçerisinde tedebbür ve tezekkürle haşyet, tefekkürle sükût bulunan bir meclise ne kadar müştâkım! Ah… Öyle bir meclise ki„ içinde iyiler anılır. Rahmet de iyiler anıldığı zaman iner. İftira ve tahkirle zikredilen iyiler anıldığı zaman değil, Haccâc’ın kılıcı ile İbn-i Hazm’in dili kardeştiler. Sen her ikisi ile de kardeş oldun!

    Billahi Perşembe bid’atini ve hububat yemeği anmaktan vazgeçiniz. Biim vaktiyle doğrudan doğruya sapıklık saydığımız birtakım bid’atleri anarken, onları halis sünnet ve tevhidin esası saydılar. Bunları bilmeyen ya kâfir, yahut eşektir. Kim küfür etmezse o Firavun’dan da kâfirdir. Hıristiyanlar bizim gibi sayılıyor. Vallahi kalplerde şüpheler var. Eğer sana iki şehadet ile imanın sağlam kaldıysa mesutsun! Vay sana tâbi olanın hüsranına!.. Çünkü o zındıklığa ve bozulmağa maruzdur. Hele de ilim ve dini azsa!.. Şehvetperest ve bâtılcı ise!.. Lâkin o sapa fayda verir. Eliyle diliyle senin için müşahede eder. İçinden ise hâliyle, kalbiyle sana düşmandır.

    Ekseriyetle sana bağlananlar hareketsiz, hafif akıllı yahut yalancı cahiller, aklı ermezler, yahut garip tutnuk, hilesi kuvvetli veya yavan, iyi fakat anlayışsız kimselerdir. Şayet beni tasdik etmezsen onları bir teftiş et, adaletle tart!

    Ey Müslüman; kendini medih için edindiğin şehvet eşeğini bana doğru çevir! Onu daha ne kadar tasdik edecek ve iyilere düşmanlıkta bulunacaksın, onu ne zamana kadar tasdik edecek ve iyilere tahkirde bulunacaksın? Onu ne zamana kadar tazim edecek; kullan küçülteceksin? Ne zamana kadar onunla dost olacak, zahitlere buğz edeceksin? Kendi sözünü ne zamana kadar medhedeceksin? Öyle ki, Sahihayn’ın hadislerini bile vallahi öyle medhetmiyorsun. Keşke Sahihayn’ın hadisleri senden kurtulsalardı… Bilakis sen her zaman zayıf çıkarmak, heder saymak veya tevil ve inkârla onlara hücum ediyorsun. Senin için daha dönme zamanı gelmedi mi? Bak artık yetmişliğin ondalığındansın. Yolculuk yaklaşmıştır. Hayır vallahi, sanmıyorum ki sen ölümü hatırlayasın. Belki ölümü hatırlayanı tahkir edersin. Zannetmem ki, benim sözümü kabul edersin; va’zıma kulak asasın. Bilakis bu kâğıt parçasını, ciltlerle kitap yazıp bozmağa ve benim için söz yollarım kesmeğe senin büyük azmin vardır. Ben sana kat’î olarak sustum deyinceye kadar hâlin bu olunca -ki, ben senin şefkatli ve sevgili dostunum- düşmanların nazarında hâlin nice olur! Hâlbuki düşmanların içinde vallahi suleha, ukalâ ve fudalâ vardır, Nitekim dostlarının içinde de fâcirler, yalancılar, cahiller, bozuklar, işe yaramazlar ve şaşkınlar vardır.

    Senin bana aşikâre olarak söğmene, gizliden gizliye de sözümden istifade etmene ben razıyım. Bana kusurlarını ihdâ eden kimseye Allah rahmet eylesin. Zira ben kusurları çok, günahları fazla bir kimseyim, eğer tevbe etmesem vay kepazeliğime!..

    Benim ilacım Allah’ın affı, müsahaması, tevfik ve hidayetidir.

    Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Allah peygamberlerin sonuncusu olan Seyyidinâ Muhammed’e ve ashâbmın cümlesine salât eylesin.”

  8. MUHYİDDİN-İ ARABİ (K.S.) HAKKINDA ALİMLERİN GÖRÜŞLERİ (TENBİHÜL ĞABİ) / İmam Suyuti
    Bu çalışma, daha çok zâhir ilimler alanında tanınmış, altı yüz hatta bazı rivâyetlere göre bin iki yüz kadar eser yazmış olan önemli âlimlerden İmâm Suyûtî’nin İbn Arabî’yi savunma mahiyetinde olan Tenbihü’l-ğabî bi tebrieti İbn Arabî adlı eserinin tercümesidir. İmam Suyuti özetle şöyle der:CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Kısaca İbn Arabî büyük bir insan idi. Sözlerinin, anladığımız kısmı güzeldir. Anlamadıklarımıza gelince, bütün ilimler Allah’a aittir. Onlara tabi’ olmakla veya her söylediğiyle amel etmekle mükellef değiliz. El-Fütûhâtü’l-Mekkiye adlı kitabını yirmi cild hâlinde kendi hattıyla yazılmış şekliyle gördüm. Bu kitapta başkalarının sözlerinde olmayan incelikler, gariblikler ve acayip şeyler gördüm. Bu kitapta sanki ma’kûl ile menkûl eşit ve özel bir surette gözlerinin önünde temsil edilmekte ve o istediği zaman onları müşâhede etmekte gibi. Gerektiğinde konuyla ilgili âyet ve hadîs sunmaktadır. Bu, kudret ve ittilâ’ın nihayetidir. Bu kitaba vakıf olan kimse, değerini yüce tutar. Bu, tasnifatının en önde gelenidir. Kitabında önce akidesinden bahsetmektedir. Başından sonuna kadar Şeyh Ebu’l-Hasan el-Eşa’rî akidesi olduğunu gördüm. Onun görüşüne muhâlif bir şey yoktu.

    İmâm Suyûtî bu kitapta İbn Arabî hakkındaki olumlu düşüncesini (ve diğer alimlerin hüsn-ü şehadetlerini) ortaya koymaktadır. Ona göre geriye iki grup kalmıştır: “Bir grup onun dalâletine inanmıştır ki bunlara büyük bir fâkih grubu da dahildir. Bir başka grup da hakkında (ne lehinde ne de aleyhinde) görüş belirtmeyip, susmuştur. Hâfız ez-Zehebî (öl.748/1347) (11) bunlardan biri olup, Mizân adlı kitap’ta bu konuda susmayı tercih etmiştir.” (12) İmâm Suyûtî eserin devamında ise, İbn Arabî’yi öven âlimlerden bazılarını saymaktadır. Eser İbn Arabi’nin kısaca hayatı hakkında bilgi vererek son bulmaktadır.(13) Tercümede mümkün mertebe metne bağlı kalmaya dikkat ettik. Yeri geldikçe konuya dikkat çekmek için uygun başlıklar koyduk. Yer yer verilen bilgileri daha anlaşılır kılmak için numaralandırdık.

    TENBİHÜ’L-ĞABÎ Bİ TEBRİETİ İBN ARABÎ

    (Manisa İl Halk Kütüphanesi, 45 Hk 2964/1)

    حيم وهو حسب ونعم الوكيل ا اْحن الر بسم اهلل الار Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın Adıyla. O, bana yeter ve o, ne güzel vekîldir! İbn Arabî’nin durumu nedir? Kitaplarının yakılmasını emredip, ‘İbn Arabî; Yahûdî, Hristiyan ve Allah’a evlâd isnâd edenlerden daha kâfirdir.’ diyen kimseye ne yapmak gerektiğine dâir bir mesele. İbn Arabî (öl.638/1240) hakkında geçmişte de günümüzde de insanlar ihtilafa düşmüşlerdir. Bir grup, onun velî olduğuna inanmıştır ki bunda isâbet etmişlerdir. Malikî imâmlarından Şeyh Tâcuddîn b. Atâullah (öl.709/1309)(14), Şafiî imâmlarından Afîfuddîn el-Yâfiî (öl.768/1366)(15) bu grupta olanlardır. Bu iki imâm, onu methetmiş ve ma’rifet sahibi olarak vâsıflandırmışlardır. Bir grup da onun dalâletine inanmıştır ki bunlara büyük bir fâkih grubu da dahildir.

    Bir başka grup da hakkında (ne lehinde ne de aleyhinde) görüş belirtmeyip, susmuştur. Hâfız ez-Zehebî (öl.748/1347)(16) bunlardan biri olup, Mizân adlı kitap’ta bu konuda susmayı tercih etmiştir. Şehy İzuddîn b. Abdusselâm (öl.660/1262)(17) hakkında ise hem İbn Arabî’nin aleyhinde olduğu; hem de onu kutub olarak vâsıflandırdığı şeklinde iki (farklı/zıt) görüş vardır.İki farklı görüşün bulunmasını, Şeyh Tâcuddîn b. Atâullah, Latâifü’l-Minen adlı eserinde şöyle açıklamaktadır: “Şeyh İzuddîn, evvel emirde sûfîleri inkâr eden fâkihlerin yolundaydı. Şeyh Ebu’l-Hasan eş-Şazelî (öl.656/1258), hac ibâdetini tamamlayıp döndüğünde, evine gitmeden Şeyh İzuddîn’e uğradı ve ona Nebî (s.a.v.)’in selâmını iletti. Bundan dolayı Şeyh İzuddîn yumuşadı ve o andan sonra onun meclisine bağlandı. Böylece tarîkatlarını anlayıp tanıyınca, sûfîleri çokça över oldu. Onlarla semâ’ meclislerinde hazır bulunuyor ve raks ediyordu.”

    Şeyhimiz Şeyhülislâm Şerefuddîn el-Münâvî (öl.757/1356)(18)’den İbn Arabî hakkındaki düşüncesi sorulunca şöyle cevap verdi : “Ona hâsıl olanlar hakkında sükût etmek en sağlıklı olanıdır. Nefsi için korkan vera’ sahibi kimselere yakışan da budur.”

    İbn Arabî hakkındaki son sözüm şudur: Onun yoluna, gerek onu tasdîk edip velâyetine inanan; gerek aleyhinde olup kitaplarına bakmayı haram sayan dönemin iki fırkası da rıza göstermemiştir. Nitekim kendisinden şu söz nakledilmiştir: “Biz, kitaplarına bakılması (okunması) yasaklanmış bir topluluğuz.” Bunun da sebebi şudur: Sûfîler, bir takım lafızlar üzerinde anlaşmış ve bununla bilinen asıl (zâhirî) manaları dışında başka manalar murâd etmişlerdir. Dolayısıyla her kim ki bu lafızları, zâhir ulemâ tarafından bilinen manalarına hamledip öyle anlarsa, ya inkâr ya da tekfir eder.

    İmâm Gazâlî (öl.505/1111) (19) bazı kitaplarında böyle belirtmiş ve “Bu durum, Kur’an ve sünneteki müteşâbihata benzer.” demiştir. Kim bu lafızları zâhirî manalarına yorarsa küfre girer. Zira onların bilinenin dışında başka bir takım manaları vardır. Çünkü, ‘vech’, ‘yed’, ‘ayn’ ve ‘istivâ’ âyetlerini bilinen (lugat/zâhir) manalarına yoran kimse, kesinlikle küfre düşer.

    İbn Arabî’yi tekfire çalışan kimse, kötü bir imtihandan da korkmadı. Bu kimseye İbn Arabî’nin kâfir olduğu sence (kesin delîller ile) sâbit midir? diye sorulduğunda, şayet “Kitapları küfrüne delâlet etmektedir.” cevabını verirse; ona, İbn Arabî’nin bu lafızları bizzat (senin anladığın) şekilde ve zâhirî manalarıyla kullandığına dâir sana ulaşan nakillerin makbul bir tarîkle (yolla) geldiği kesin midir? diye sorarız.

    Birincisine, dayanacağı senedi olmadığından verecek cevabı da olmaz. Kitabın kendisine ait olduğunun ispatı durumunda da, kendisine ait olmayan bu kelimelerin bir düşman veya mülhîd tarafından kitaplarına sokulmuş olabileceği ihtimaline karşılık, her kelimeninin ayrı ayrı (ona ait olduğuna dâir) tespiti gerekir. İşte mezhepte yer almayan ve bilmediğimiz garipliklerle doldurulmuş olan el-Cîlî’ye ait Şerhu’t-Tenbîh adlı kitap; kendisini sevmeyen bazı düşmanlar tarafından kitabına bir takım bâtıl şeyler kıskançlık sonucu sokulmuş olabileceği söylenerek mazur görülmektedir.

    İkincisi, İbn Arabî’nin, bu lafızlarla (kesinlikle) şu (zâhirî) manayı kastettiği söylenemez. Böyle bir iddiada bulunan küfre girmiş olur. Çünkü bu manalar, Allah’tan başka kimsenin muttali olamadığı kalbî husûslardır.

    Büyük âlimlerden biri, dönemindeki bir sûfîye, “Zâhiren hoş karşılanmayan bu lafızlar (tasavvufî ıstılahlar) üzerinde ittifak etmenize neden olan şey nedir?” diye sordu. Sûfî, “Hakkını vermeyen ve bu işin ehli olmayanlar tarîkata girer endişesi ve bu yolumuzu korumak için.” cevabını verdi.

    İbn Arabî’nin kitaplarına bakmak veya onları başkalarına okutmak için gayret sarfeden kimsenin durumuna gelince. Bu kitapları okumak, ne kendisine ne de başkasına bir fayda vermez, bilakis kendisine de tüm müslümânlara da zarar vermiş olur. Özellikle de okuyan kişi şer’î ve zâhir ilimlerden yoksun (bu ilimlere vakıf olmayan) bir kimse ise. Zira böyle biri, dalâlete düştüğü gibi, başkalarını da dalâlete sürükler. Yok eğer bu kitapları kendisine okuttuğu kimse, anlayan biri ise, bu durumda da (şöyle deriz): Bu kavmin (sûfîlerin) tarîkatlarında, müridlere tasavvuf kitaplarını okutma geleneği zaten yoktur. (Çünkü) bu ilim (tasavvuf), kitaplardan öğrenilmez (yaşanır ancak).

    Evliyâdan birinin, İbn Fâriz (öl.636/1238)’in et-Tâiyye(20) adlı kitabını kendisine okumasını isteyen bir adama: “Seni bundan men ederim. Kavmin açlığıyla acıkan, uykusuzluğuyla uykusuz kalan, gördüklerini görmüştür.” şeklinde verdiği cevap ne de güzeldir. Bu konuda fetvâ isteyen gence gereken şey; Allah’ın kendisine harp ilan etmemesi için, onun evliyâsına eziyet vermekten şiddetle kaçınmak suretiyle tövbe istiğfar edip, boyun eğmesidir. Şayet bundan imtina edip kulak asmazsa, mahlûkların cezalandırmasına karşılık Allah’ın cezalandırması ona yeter. Bu konudaki cevabım işte budur. Allah her şeyi en iyi bilendir.

    İbn Arabî Hakkında Olumlu Düşünen Bazı Âlimler

    1. Kādi’l-kudât el-allâme Sirâcudîn el-Hindî el-Hanefî (öl.773/1371)(21): Hanefî imâmlarından olup, Mısır diyârında hanefî kādılığı yapmıştır. Şerhu’l-Hidâye, Şerhu’l-Muğnî gibi kitapları tasnif etmiş olan kādi’l-kudât büyük âlimlerden’dir. Bu zât, İbn Arabî ve İbn Fâriz konusunda mutaassıb bir kimse idi. İbn Fâriz’in et-Tâiyye adlı kitabına bir şerh yapmış ve İbn Ebî Hacle (öl.776/1374)’yi22 onun hakkındaki sözlerinden dolayı kınamıştır.

    2. Şeyh Veliyuddîn Muhammed b. Ahmed el-Melevî (öl.774/1372)(23): Şafiî âlimlerindendir.(24) Tefsîr, fıkıh, usûl, tasavvuf ilimlerinde ârif bir kimseydi. İbn Arabî Tarîkat’ı üzerine bir takım kitaplar yazmıştır. 774/1372 yılının Rebîu’l-evvel ayında vefât etmiş olup, cenazesinde 30 bin kişi hazır bulunmuştur. Ölümü esnasında şöyle dediği rivâyet edilir: “Rabbimin melekleri geldiler ve beni müjdeliyorlar. Bana cennetten bir elbise getirmişler ve üzerimdeki elbiseleri çıkarıyorlar. İşte onları üzerimden çıkardılar…” Sonra sevinci daha da arttı ve bu hâl üzere vefât etti.

    3. Ebû Zer Ahmed b. Abdullah el-Acemî (öl.780/1378): İnsanları ma’kûl olanla meşgul eden birisiydi. Hafız İbn Hacer (öl.852/1448), İnbâu’l-Ğumer(25) adlı kitabında Ebû Zer’in, İbn Arabî’nin kitaplarını ders olarak okuttuğunu ve insanların ona inandıklarını zikretmiştir. 780/1378’de vefât etmiştir.

    4. Şeyh Bedruddîn Ahmed b. Şeyh Şerefuddîn Muhammed b. Fahruddîn b. es-Sahib Bahâuddîn b.Hanâ b. es-Sahib (öl.788/1386) (26): Bedruddîn es-Sahib diye meşhûrdur. İbn Hacer, fakih ve ilim alanında mâhir olduğunu söylemiştir. Bir takım te’lifleri vardır. İbn Arabî’nin eserleri hakkında hüsn-i zân sahibi olup, onlardan açıkça nakilde bulunmuştur. 788/1386 yılında vefât etmiştir.

    5. Şemsuddîn Muhammed b. İbrâhîm b. Yakûb (öl.790/1388) (27): Şeyhü’l-Vudu diye meşhur idi. ‘Hakkında, İbn Hacer:“es-Seb’ayi okur, faziletli kimselere katılıp, İbn Arabî’nin eserlerine bakardı.” derken; İbn Hacî (öl.815/1412) (28): “Babamdan ve başkalarından fıkıh aldı.” demiştir. Es-Sübkî, onu övmüştür. Güzel bir anlayışa ve tartışma uslubuna sahipti. Sonradan tasavvuf yoluna girmiştir. İbn Arabî’ye inanırdı. 790/1388 yılında vefât etmiştir.

    6. Ebû Abdullah Muhammed b. Selâm et-Tavzerî el-Mağribî (öl.800/1398): Usûl ve fıkıh’ta fazilet sahibi olduğu, İbn Arabî’nin sözlerine teşvikte bulunduğu, onu müdafaa ettiği ve bu konuda münazaralar yaptığı söylenmiştir. 800/1398 yılında vefât etmiştir.

    7. Şemsuddîn Muhammed b. Ahmed es-Sûfî (öl.801/1399): İbn Necm diye ma’rûftur. Mekke’ye yerleşmiştir. İbn Hacer:“Şeyh Yusuf el-Acemî’nin yanında süluka girip, kendini (dünyadan) soyutladı. Çokça ibâdet ederdi.” demiştir. İbn Hacî onun için: “İbn Arabî’nin tarîkatı üzereydi.” demiştir. 801/1399 yılında vefât etmiştir.

    8. Şeyh Necmuddîn el-Bâhî (öl.802/1399) (29): İbn Hacî : “Mısır diyârında bulunan Hanbelîlerin en faziletlisi ve hüküm vermeye en müstahak olanı idi.” demiştir. İbn Hacer de : “İbn Arabî’nin fikirleri hakkında görüşleri mevcut idi. Ders ve fetvâ verirdi.” demiştir. 802/1399 yılında vefât etmiştir.

    9. İsmâil b. İbrâhîm el-Cebertî ez-Zebîdî (öl.806/1403): İbn Hacer: “Bir süre iştiğaldan sonra tasavvufa girdi. Âbid olarak hayırlı bir kimse ve ağırbaşlı birisiydi. İbn Arabî’nin sözlerini severdi.” demiştir. 806/1403 yılında vefât etmiştir.

    10. Kāmûs Sahibi Mecduddîn eş-Şirâzî (öl.817/1414) (30): İbn Hacer: “İbn Arabî’nin sözleri Yemen’de şöhret bulup Şeyh İsmâil el-Cebertî İnsanları bunlara davette bulunup beldenin çoğu âlimine de galip gelince, Şeyh Mecduddîn Buhârî’nin şerhine İbn Arabî’nin sözlerini dahil etmeye başladı.” demiştir.

    11. Alâuddîn Ebu’l-Hasan b. Selâm ed-Dımeşkî eş-Şâfiî (öl.829/1426): Şâm’da bulnan Şâfiî imâm ve musanniflerinden birisidir. İbn Hacer: “İbn Arabî’nin sözlerinden istifâde eder ve onlara bir takım te’viller getirirdi.” demiştir. Vefâtı, 829/1426 senesidir.

    12. Kādi’l-Kudāt Şemsuddîn el-Busâtî el-Mâlikî (öl.842/1438)(31): İbn Hacer, 831/1433 senesinin olaylarını anlatırken onunla birlikte Şeyh Alâuddîn el-Buhârî’nin huzurunda bulunduğunu zikrettikten sonra şöyle demektedir: “Derken İbn Arabî bahsi açıldı. Şeyh Alâuddîn, İbn Arabî’yi oldukça yerdi ve onun fikirlerini zikredenleri küfürle itham etti. Busâtî, İbn Arabî’yi savunarak şöyle dedi: ‘İnsanlar onu, söylediklerinin zâhirî manasına göre inkâr ediyorlar. Öyle değil de, söylediklerini gerçek anlamda kastettiği manaya yorup öylece te’vil etseler, sözlerinde inkâr ettikleri şeyin olmadığını anlarlar.’ Şeyh Alâuddîn‘in sözlerinden biri de Mutlak vahdetten bahsedenleri inkâr idi. Buhârî, sinirden kızararak (sesini yükseltip), eğer sultan, Busâtî’yi kādılıktan azletmezse, Mısır’dan mutlak surette çıkıp gideceğine dâir Allah’a kasem etti. Ardından Sultan’a haber vermesi için sır kâtibini(32) aradı. Sultan, ona uyarak Busâtî’nin yerine Şihâb b. Takî’yi atamaya yeltendi. Meclis (bu gündemle) toplandı ancak bu (söz konusu atama) orada reddedildi.” –

    Ben derim ki, Busâtî’nin azledilmemesi, Allah’ın evliyâsına yardımcı olmasının bereketinin bir sonucudur. Bu vak’adan on bir yıl sonra vefât edinceye kadar da el-Busâtî makāmında kaldı ve asla azledilmedi.

    Burhan el-Bukāî (öl.885/1480),(33) Mu’cem adlı eserinde şöyle demiştir: “Şeyh Takiyuddîn Ebî Bekir b. Ebi’l-Vefâ el-Kudsî eş-Şâfiî (öl.829/1426),(34) ki o zamanımızda bulunan mutasvvıfların en mümtazıdır, bana dedi ki: ‘Bazı arkadaşlar, İbn Arabî vb. kimselerin kitaplarını okumamı tavsiye ederken, bazıları da bunlardan kaçınmamı öneriyordu. Bu durumu Şeyh Yusûf es-Safedî ile istişâre ettim. Bana ‘Ey oğul! Allah seni muvaffak kılsın. Şunu bil ki İbn Arabî’ye nisbet edilen bu ilim, kendisi için (özel olarak) yaratılmış bir şey değildir. O konuda bizzat kendisi mâhir idi. Onun tarîkat ehli, bu ilmin ancak keşf yolu ile bilinebileceğini iddia ederler. Eğer bu iddiaları doğru ise, bunu ispat etmeye çalışmak hiç bir fayda vermez. Zira eğer ispata çalışanla, kendisine ispat edilmeye çalışılanın ikisi de bu konuya muttali’ ise, bunu ispat etmek sadece hasıl olmuş (bilinen) olan bir şeyi tahsîl etmek olur. Yok eğer sadece ikisinden birisi bu ilme muttali’ ise o zaman ispata çalışmak öbürüne (bu ilme muttali’ olmayana) fayda vermez. Aksi durumda ise (her ikisi de muttali’ değilse) ikisi de boşa kürek çekmiş olur. O hâlde ârifin yolu, bu ilimden bahsetmemek, hakîkatları keşfetmeye ulaştıran yolda sülûk etmek ve kendisine bir şey keşfolunduğunda (orada kalmayıp) daha üstün olanına doğru yürümektir.’

    Sonra Şeyh Zeynuddîn el-Hâfî ile istişâre ettim. Kendisine Şeyh Yûsusf’un sözlerini anlattıktan sonra bana şöyle dedi: ‘Şeyh’in sözleri çok güzel. Sana buna ilaveten şunu söyleyebilirim. Kul, tahâlluk ettikten sonra hakîkata varıp sonra da cezbe hâline tutulunca, zâtı ve sıfâtları kendisinden yok olup gider. Sivâdan (Allah dışında kalan herşey) kurtulur. İşte bu durumda Hakk (hakîkat), aydınlığıyla ona görünür. Böylece herşeye muttali’ olur ve herşeyde Alah’ı görür. Allah ile herşeyden geçer ve ondan başka hiçbir şey görmez. Allah’ı herşeyin aynı imiş gibi görür. İşte bu, makāmların ilkidir. Şayet bu makāmı geçip bir üst makāma geçerse, ilâhî yardımla eşyayı Allah’ın vücûdunun aynı değil, vücûdunun feyzi olduğunu görür. O zaman ilk makāmdayken zannıyla konuşan kimse ya mahrûm, ya pişman veya tâib (tövbe eden) duruma düşer. ‘Şüphesiz ki Rabbin dilediğini yapar ve seçer.” (35)

    Şayet, Şeyh Veliyuddîn el-Irâkî (öl.826/1423)36 Fetâvâ’sında “Şeyh Alâuddîn el-Konevî (öl.776/1324)’nin ‘Bu durumlarda ancak ma’sumun kelâmı te’vil edilir.’ dediği haberini aldım.” demektedir dersen, bu haber şu iki sebepten tartışmalıdır, derim.

    Birincisi: Konevî bizzat kendisi Şerhu’t-Taarruf adlı kitabında bu iddianın hilafına davranarak, İbn Arabî ve diğerleri hakkında, zâhirî manaları itibariyle şerîata ters düşen bir takım sözler nakletmiş, sonra bunları te’vil etmek suretiyle en güzel manalarına hamletmiştir. Dolayısıyla bu hareketi, ya te’vilin olmadığına dâir kendisine nisbet edilen haberin yanlış olduğuna veya bundan rucu’ edildiğine delalet eder.

    İkincisi: Şayet Konevî’nin bu sözleri söylediği sabit ise, ki Şerhu’t-Taarruf’ ta bunun hilafını söylemiştir, o taktirde bu sözleri, kendisinden daha üstün bir âlim olan Şeyhü’l-İslâm, Allah’ın dostu Şeyh Muhyiddîn en-Nevevî (öl.676/1277)’nin(37) sözlerine ters düşmüş olur. Çünkü Nevevî, Bustânü’l-Ârifîn isimli kitabında Konevî’nin söylediği (iddia edilen) sözlerin hilafına görüş beyan etmiştir. Ebu’lHayr’dan zâhirî manası inkar edilen bir mesele naklettikten sonra şöyle demektedir: “Ben derim ki fıkıhtan habersiz olduğu hâlde fâkih geçinenler, bazen Ebu’l-Hayr’ın bu tür sözlerini inkâra yeltenirler. Oysaki böyle bir vehme kapılmak cehâlet ve sapıklıktır. Allah’ın evliyâsı hakkında bir takım zanlarda bulunmak kişiye zarardır. O hâlde akıllı olan kimse, bu tür şeylere saldırmaktan kaçınır. Belki ona düşen, şayet (bu sözlerin) faydalı hükümlerini, güzel latâiflerini anlamıyorsa, anlayanlardan sorup öğrenmektir. Tahkîk ehli olmayan kimseler için karışık ve şerîata muhâlif gibi görünen şeyler, aslında muhâlif değildir. Bilakis (bu durumlarda) Yüce Allah’ın evliyâsının sözlerine te’vil getirmek gerekir.”Bunlar, bizzat İmâm Nevevî’nin kendi harfleriyle yazmış olduğu sözleridir.

    İmâmu’l-Ârif Şeyh Safiyuddîn b. Ebû Mansûr (öl. 628/1230)(38) bir risâlede şöyle demektedir: “Dımeşk’te ilmiyle âmil eşsiz İmâm Şeyh Muhyiddîn İbn Arabî’yi gördüm. Tarîkat âlimlerinin en büyüğü olup kesbî ilimlerin yanısıra, kendisine verilen vehbî ilimleri şahsında cemetmiş birisiydi. Büyük şöhrete sahip, bir çok tasnifi mevcûttu. Tevhîd; ilmen, ahlaken ve yaradılış olarak kendisine galebe çalmıştı. Mevcûdun kendisine yönelmesi veya yüz çevirmesine aldırmazdı. Kendisine bağlı vecd ve tasnif sahibi âlimler vardı. Efendim Ebu’l-Abbâs el-Harra ile onun arasında bir uhuvvet vardı. Birçok seyahatta kendisine refakat etti. Allah kendisinden râzı olsun.”

    Er-Risâle adlı eserinin başka bir yerinde ise şunları aktarmaktadır: “Şeyh Muhyiddîn İbn Arabî Dımeşk’ten, Şeyh Ebu’l-Hasan el-Harra’ya bir mektup gönderdi. O mektupta: ‘Ey kardeşim! Fetihlerin hakkında bana bilgi ver.’ diye yazdı. Bunun üzerine Şeyh ,bana ‘Bende garib işler, acâib haberler cereyan etti’ diye yaz dedi. İbn Arabî ona tekrar şunları yazdı: ‘Onları sen bana bâtınınla anlat, ben de onlar hakkında sana bâtınımla cevap vereceğim.’ bunun üzerine Şeyh bana şöyle yaz dedi: ‘Tüm evliyâ bana yuvarlak bir dâire (hâlka) şeklinde (oturmuş olarak) gösterildi. Ortalarında iki kişi durmaktaydı. Bunlardan biri Şeyh Ebu’l-Hasan b. esSebâğ diğeri ise Endülüslü bir adam idi. Bana bu iki kişiden birisinin “Gavs” olduğu söylendi. Ancak ben hangisinin “Gavs” olduğunu anlamadım. Derken bir delîl gösterildi ve o iki kişi secdeye kapandı. Bana secdeden başını ilk kaldıracak olanın “Kutb/Gavs” olduğu söylendi. Secdeden ilk olarak başını kaldıran Endülüslü adam oldu. Böylece durumu tam olarak anladım. Orada durup bekledim. Ona harf ve sesten münezzeh bir suâl sordum. O da bana nefesiyle cevap verdi. Böylece ondan cevabımı almış oldum. Diğer sâir evliyâ dâirelerini dolaştım. Her velî o dâireden nasibini aldı. İşte ey kardeş! Eğer sen bu mesabede (makâmda) isen, Mısır’da zaten seninle konuştum.’ Bundan sonra da bu konuda ona hiç bir şey yazmadı.”

    Şeyh Abdulğaffar el-Kûsî (öl.708/1308) (39) el-Vâhid isimli kitabında şöyle demektedir: “Şeyh Abdulazîz el-Menûfî (öl.660/1262),(40) Şeyh Muhyiddîn İbn Arabî’nin hizmetkârından naklen şunları anlattı: ‘Şeyh yolda yürürken insanlardan biri ona sövüyordu. O ise susuyor ve cevap vermiyordu. Bunun üzerine Efendim şunu görmüyor musun? dedim. Bana, ‘Kime sövüyor?’ diye sordu. Ben de ‘size’ dedim. ‘O, bana değil, kendisine gösterilen sıfâtlara sövüyor. Oysa sövdüğü sıfâtlar bende mevcut değil.’ dedi.”

    Şeyh Abdulğaffar şöyle demektedir: “Şeyh Abdulazîz, bana insanların İbn Arabî hakkında kitaplarda buldukları (zâhirî) manalara dayanarak, onları te’vil etmeden kendisini tekfir ettikleri bu ve benzeri bir çok hikâye anlatmıştır.”

    Şeyh Abdulaziz bana şunları anlattı: “Dımeşk’te, hergün her namazdan sonra İbn Arabî’ye on defa la’net okumayı kendisine şart koşmuş olan bir adam vardı. Sonra bu adam öldü. İbn Arabî de diğer insanlarla beraber cenazesine katıldı. Dönüşte bir arkadaşının evine gidip oturdu. Yönünü kıbleye çevirdi. Yemek vakti gelince kendisine yemek hazırlandı ancak o yemedi. Olduğu hâl üzere kalmaya devam ederek namazlarını kıldı. Yatsıdan sonra mutlu bir şekilde yüzünü çevirdi ve yemek istedi. Bu durum kendisine sorulunca, ‘Bana la’net okumayı âdet edinmiş olan bu şahsı affedinceye kadar Allah’a hiçbir şeyi yememeyi ve içmemeyi ahd koştum. Bu durumda yetmiş bin defa Lâilâhe-illallâh’ı zikrettim. Sonra bir de baktım ki o adam affedilmiş’ cevabını verdi.”

    Şeyh Abdulğaffar: “Şeyh Abdulazîz bana (İbn Arabî’nin) şanının, keşfinin ve itla’ının büyüklüğüne delâlet eden bir çok mesele anlatmıştır.” demiştir.

    Yine şunu aktarmıştır: “Mekke’de bulunan Harem Şeyhi İmâm Muhibuddîn et-Taberî (öl.694/1295)(41)annesinden (annesi çoğu zaman İbn Arabî’yi Ka’be hakkındaki sözlerinden dolayı inkâr eden sâliha bir kimseydi) ‘Ka’be’nin İbn Arabî’yi tavâf ettiğini gördüm.’ dediğini” rivâyet etmiştir. Şeyh, devamında şöyle demektedir: ‘Şeyh İzuddîn b. Abdusselâm ile Şeyh Muhyiddîn İbn Arabî’nin arası açılmıştı. Şeyh Abdulazîz bunun sebebi, ‘Şeyh İzuddîn’nin hükmün zâhirini inkâr etmesiydi.’ demiştir.

    Şeyh İzuddîn’in hizmetkârından şu mesele hikâye edilmiştir: Hizmetkâr ile Şeyh İzuddîn Dımeşk’te bir câmiye girerler. Hizmetkâr, Şeyhe ‘Bana “kutbu” göstereceğine dâir sözün vardı.” der. Şeyh de ona, orada hâlkanın ortasında oturmakta olan İbn Arabî’yi işâret ederek ‘İşte “kutb” budur.’ der. Hizmetkâr ‘efendim siz onun hakkında (aleyhinde) demedik şey bırakmıyorsunuz’ diye söylenirken, Şeyh tekrar ‘“kutb” budur’ cevabını verir. Şayet o “kutb” ise bu durum Şeyh İzuddîn’in sözleri arasında çelişki manasına gelmez. Çünkü o, İbn Arabî’den sudûr olan sözlerin zâhir manalarına göre ve şerîat hükmünü muhâfaza maksadıyla aleyhine (zâhiren) hüküm vermektedir. İşin sır kısmına gelince bunlar Allah’a mahsustur. O dilediğini yapar. Bazen de onun makâm ve rütbesine muttali’ olmakta ve bunu inkâr etmemektedir. Zâhirde insanların bilmedikleri bir şey zuhûr ettiğinde ise, zayıf insanların kalplerini muhâfaza ve mükellef olunan husûslarda şerîatın zâhirinde kalmak maksadıyla onu inkâr etmektedir. Böylece her iki makâmın da hakkını vermiş olmaktadır. Allahu a’lem.”

    Şeyh Abdulğaffâr’ın, Şeyhin İbn Arabi hakkında farklıymış gibi görülen iki görüşünü birleştiren sözleri işte bunlardır.

    Ancak bende Şeyh İzuddîn’in bu iki farklı görüşünün sebebini açıklayan daha iyi bir bilgi mevcuttur. O da Şeyh Tâcuddîn b. Atâullah (Allah bizi kendisiyle menfaatlandırsın)’ın işâret ettiği şu husûstur: “Şeyh İzuddîn ilk başlarda sûfîleri inkâr eden ekser fâkihlerin yolunda idi. Şeyh Ebu’l-Hasan eş-Şâzelî hacca gidip dönünce, ona Nebî’nin selâmını getirdi. (Bundan sonra) sûfîler hakkındaki fikri değişti ve meclislerine müdâvim oldu.” İşte bu da gösteriyor ki Şeyh’in İbn Arabî’yi inkârı evvel emirde Dımeşk’te bulunduğu dönemde idi. İbn Arabî’yi övmesi ise sonra olmuştur.

    Şeyh Abdulğaffar, güvenilir şahıslardan birisinden İbn Arabî hakkında şunları aktarmıştır: “İbn Arabî Şeyh İzuddîn ile birlikte Dımeşk’te bir evde bulunmaktaydı. Bu sırada bir adam çıkageldi ve İbn Arabî’ye ‘Çöl tarafına gidiyorum.’ dedi. İbn Arabî ‘Araplar sana engel olur (yolunu keser),’ dedi. Adam, ‘Bu sefere mutlaka gitmem gerekiyor.’ şeklinde cevap verdi ve gitti. Birden Şeyh’in, ‘İşte o bedevînin önü kesildi, elbiselerini soyup aldılar. İşte döndü.’ işte o, işte o demeye devam etti. Ta ki ‘Ey falan’ deyince, adam da evet (buyur) cevabını verinceye kadar. Derken biz daha yerimizde oturmuş bir yere ayrılmamışken adam çıplak bir hâlde yanımıza çıkageldi.” Şeyh Abdulğaffar (bu konu hakkında), “Bu açık bir keşiftir.” demiştir. Yine şöyle demektedir: “Bana bunu hikaye eden bu meseleyi Kâdi’l-Kudât Vecihuddîn’den, Kâdı Celâluddîn b. Subkî’nin mi yoksa Şeyh Abdulazîz’in mi rivâyet ettiği husûsunda şüpheye düştü. Ancak hangisi olursa olsun fark etmez ikisi de aynı derecededir.”

    Yafiî, el-İrşâd adlı eserde şöyle demektedir: “Ârif ve muhakkik birer şeyh olan Şeyh Şihâbuddîn es-Sühreverdî ile Şeyh Muhyiddîn b. Arabî bir araya geldiler. Bir saat boyunca ikisi de gözlerini kapatıp bir şey söylemeden öylece beklediler. Sonra hiçbir şey konuşmadan ayrıldılar. Bunun üzerine İbn Arabî’ye, Şeyh Şihâbuddîn hakkındaki düşüncesi soruldu. ‘Tepeden tırnağa sünnetle dolu bir kimsedir.’ cevabını verdi. Sühreverdî’ye de İbn Arabî hakkındaki görüşü soruldu. Sühreverdî, ‘O, hakîkat denizidir.’ cevabını verdi.”

    Bana büyük âriflerden ulaşan bir habere göre, arkadaşları kendisine İbn Arabî’nin sözlerini okuyor o da şerhediyordu. Ölümüne doğru, “Siz İbn Arabî’nin ne kastettiğini ve sözlerinin ne anlama geldiğini anlayamazsınız.” diyerek onları İbn Arabî’nin kitaplarını okumaktan menetmiştir.

    İzzuddin b. Selâm’ın İbn Arabî’yi kınadığı, zındıklıkla itham ettiği haberi bana ulaşmıştı. Bir gün arkadaşlarından biri ona“Bana kutbu göstermeni istiyorum.” diye ısrar etmiş, bunun üzerine o da İbn Arabi’yi işâret ederek “İşte (kutb) budur” demişti. Arkadaşı, “Oysa onu kınıyordun.” deyince; “Şerîatın zâhirini muhâfaza için öyle yaptım.” cevabını vermişti. Veya buna benzer bir söz kullanmıştır. Zira Mısır ve Şam ehlinden salâh, fazilet sahibi, âdil ve dinde sika ehli olmakla ma’rûf birden fazla kişiden bana bu haber ulaşmıştır. Ancak bunlardan bir kısmı haberi “Bana bir velî göstermeni istiyorum” diğer bir kısmı da “Bana kutbu göstermeni istiyorum” şeklinde bildirmiştir.

    Tarîkat şeyhlerinden ve hakîkat âlimlerinden bir tâife İbn Arabî’yi medhetmiş ve övmüştür. Şeyh el-Harîrî, Şeyh Necmuddîn el- İsbehânî, Şeyh Tâcuddîn b. Atâullah vb. kimseler bu grupta yer alanlardır. Başka bir grup da özellikle fâkihlerden bir grup onu ta’n etmiştir. Bir kısmı da hakkında susmayı tercih etmiştir.

    Meşayıhten naklolunan ve kendilerine nispet edilen husûslar işte bunlardır. Bunlardan zâhire aykırı görülen sözlerini şu husûslardan birine hamletmek gerekir:

    Birincisi: Bizzat kendileri tarafından teyid edilmedikçe bu (zâhire aykırı görülen) sözleri kendilerine aitmiş gibi kabul etmeyi doğru bulmayız.

    İkincisi: (Bu sözlerin bizzat kendilerinden sâdır olduğu) tespit edildiğinde ise, bu söze uygun bir te’vil getirilmelidir. Şayet uygun bir te’vil bulunmazsa, bu sözün te’vili muhtemelen ilm-i bâtın sahibi âriflerde mevcuttur denilerek (iş ehline) bırakılmalıdır.

    Üçüncüsü: Bu (sözlerin) onlardan sâdır olması sekr ve gaybet hâlinde olur. Sekr hâline gelince, mübâh sekr hâli bağlayıcı değildir. Zira bu hâldeyken kişi mükellef değildir. Bunca çıkarımdan (ihtimalden) sonra (hâla bu zevat) hakkında sû-i zan beslemek ancak muvaffak olamamaktan kaynaklanır. Yardımsız kalmaktan, kötü hüküm ve tüm belalardan Allah’a sığınırız.

    İmâm Yafiî İrşâd’ın başka bir yerinde de şöyle demektedir: “Şeyhu’t-Tarîka ve hakîkat denizi Muhyiddîn b. Arabî (r.a.) şöyle dedi: ‘Arkadaşlarımdan birisiyle beraber Kudüs’ün batısında Bahrü’l-Muhît’in (okyanus) kenarında bir yerdeydik. Burada Abdâlların toplandığı bir mescid vardı. Derken bir adamın yerden yaklaşık dört zira’ yüksekliğe hava üzerine bir hasır sererek namaz kılmaya başladığını gördük. Ben ve arkadaşım dona kaldık. Gidip seccadenin altında durdum ve şu şiiri okudum:

    عن البيب بسره ا شغل احملب ره ا ِف حب من خلق اهلواء وسخ العارفون عقوهلم معقولة عن كل كون ترتضيه مسطره مون وعنده ا فهم لديه مكر اسرارهم َمفوظة وَمرره

    Seven, sırrıyla gafil kaldı sevgilisinden, Havayı yaratıp onu mahlukatın hizmetine verenin sevgisindeki (bir sırdan), Ariflerin akılları bağlıdır, Dizayn edicinin rıza gösterdiği her varlıktan, Onlardır ikrama kavuşan onun katında, Sırları muhafaza edilmiş ve yazılmış olanlar.

    Bunun üzerine namazını kısa tutup şöyle cevap verdi: ‘Beraberindeki münkir sebebiyle namazı bu şekilde kıldım. Ben Ebu’l-Abbâs Hızır (a.s.)’ım.’ O ana kadar arkadaşımın evliyânın kerâmetlerini inkâr ettiğini bilmiyordum. Arkadaşıma dönüp, ey falan adam! Sen gerçekten evliyânın kerâmetini inkâr mı ediyorsun? diye sordum. ‘Evet’ cevabını verdi. Peki şimdi ne diyorsun? dedim. O, ‘Herşey ayân olduktan sonra ne söylenebilir ki?’ cevabını verdi.”

    O yine şöyle demiştir: “Mısır’da fukaradan biri bizi bir davete çağırdı. Orada meşâyıhten bir cemaat toplanmıştı. Eski kaplarda yemekler getirildi. Orada abdest almak için kullanılan ve başka da kullanılmayan camdan yapılmış yeni bir kap daha vardı. Ev sahibi o kaptan oradakilere yemek yedirdi. Birden kap (dile gelerek) ‘Bende yemek yemek suretiyle beni mükafatlandıran bu sâdattan sonra, artık eza mahâlinde kullanılmayı kendime yediremem.’ dedi ve ikiye ayrılmak suretiyle parçalandı. Oradakilere kabın ne söylediğini işitip işitmediklerini sordum. İşittiklerini söylediler. Peki ne dedi? Diye sordum. Bana kabın söylediklerini tekrar ettiler. Hayır o başka bir şey söyledi dedim. Cemaat ne söyledi? Diye sorunca, dedim ki, o şöyle dedi: İşte kalpleriniz de böyledir. Allah onlara imânla ikramda bulunmuştur. İmândan sonra sakın günah ve dünya sevgisi gibi necâsetlerin yeri olmalarına rızâ göstermeyin.”

    Bu iki hikayeyi İbn Arabî’den Şeyh Tâcuddîn b. Atâullah Letâifü’l-Minen’de; Kâdi’l-Kudât Şerefuddîn el-Bârizî (ö.738/1337)(42) Tavsîk adlı kitabında nakletmişlerdir.

    İbn Arabi’nin Hayatı

    Hâfız Muhibuddîn b. el-Buhârî (ö.) Zeylü’l-Bağdad adlı kitapta şunları aktarmaktadır: “Muhammed b. Alî b. Muhammed b. Arabî Ebû Abdullah et-Tâî, Endülüs ehlinden idi. Bana ulaştığı kadarıyla, 560/1116 yılının Ramazan ayının onyedisi Pazartesi gecesi Mürsiye’de doğmuştur. Orada büyür. 578/1182‘de İşbiliye’ye intikal eder. 598/1202 yılına kadar orada ikâmet eder. Sonra şark beldelerine, ardından Şâm tarafına giderek Rûm diyarına varır. Bu arada sûfî ve kalb erbabı bir çok kimseyle arkadaşlık yapar. Fıkıh yoluna girer. Haccını yapar ve bir çok yeri dolaşır. Aynı zamanda kavmin ilmi, garb meşâyıhı ve zâhidleri hakkında kitaplar yazar. Kendisine ait güzel şiirler, hoş sözler vardır. Dımeşk’te iken kendisiyle görüştüm. Şiirlerinden bir kısmını bizzat kendisinden alarak yazdım. Çok hoş bir şeyh idi. Sonra Bağdad’a gider. Orada bir kısım musannafatından bahseder. Hâfız b. Ebû Abdullah bunları kendisinden alarak yazar. Şu da yazdığı ve bana bizzat kendisinin okuduğu şiirlerindendir:

    ايا حايرا بني علم وشهوة ليتصال ما بني ضدين من وصلى ومن مل يكن مستنشق الشرع مل يكن يرى الفضل للمسك العتيق علي الزبل

    Ey ilim ve şehvet arasında şaşa kalan

    Kavuşmamın iki zıddını birleştirmek için Şerîatı koklamamış kimse

    Hakikî miskin zibile olan üstünlüğünü göremez.

    Hâfız Ziyâuddîn ed-Dımeşkî Mu’cem’inde: “Muhammed b. Muhammed Alî b. Muhammed b. Ahmed Ebû Abdullah b. Ebî Abdullah etTâî el-Hâtemî el-Mağrıbî ed-Dımeşkî eş-Şâfıî el-Fakîh el-Edîb İbn Arabî diye ma’rûf ve es-Sa’d denmekle mevsûf (olan zât) 656/1258 yılının Cemâziyelâhir ayında Dımeşk’te vefât etti.” demiştir.

    Salah es-Safedî (öl.764/1363)(43) tarihle alakalı kitabında şöyle demektedir: “Edîb ve Şâir olan Sa’dûddîn Muhammed b. Şeyh Muhyiddîn b. Arabî 618/1221 yılının Ramazan ayında Malatya’da doğdu. Hadis ve diğer dersleri takip etti. Çok iyi bir şâir idi. Kendisine ait meşhûr bir divanı vardır. Şu beyitler de onun şiirlerindendir:

    سهري من احملبوب اصبح مرسال واراه متصال بفيض مدامعي قال البيب بان ريقي نافع فامسع رواية مالك عن نافع

    Sevgiliden kaynaklanan uykusuzluğum sıradanlaştı

    Onu gözyaşlarımın seliyle bir görüyorum

    Sevgili tükürüğüm faydalıdır dedi

    Dinle Mâlik’in Nâfi’den rivâyetini.

    İbn Arabî’nin ikinci bir oğlu daha vardır. İsmi İmâduddîn Muhammed’tir. Kutb el-Yûnînî (öl.726/1326) onun hakkında şöyle demiştir: ‘Faziletli bir kimse idi. Ahmed el-Makdisî’den çokça (hadîs) dinlemiştir. O da 667/1269 yılında Dımeşk’te vefât etmiştir.”

    Sa’dî’nin Tarih’inde Şeyh Muhyiddîn b. Arabî hakkındaki (olumlu) tespitlerini gördüm: Şeyh Kamâluddîn b. Zemlekânî; nebî, melik, şehîd ve sıddıklar hakkında yazdığı meşhûr Musannaf’ında onu yüceltmekte ve İkinci Fasl’ın sıddıkiyet kısmında şöyle demektedir: “Şeyh Muhyiddîn b. Arabî ilâhî ma’rifetler husûsunda engin bir denizdir.” İbn Arabî’nin sözlerini özet olarak aktardıktan sonra bölümün sonunda şöyle devam etmektedir: “Onun ve onun gibi olan tarîk ehli kimselerin sözlerini naklettim. Zira bu yola girdiklerinden ve tahkik edip zevken yaşadıklarından tarîkat ehli, bu makâmların hakîkatlarını daha iyi bilir, daha iyi görürler. Zevken bir şeyden haber veren, aynel yakinden haber veriyor demektir.” Zemlekânî’nin sözleri burada sona erdi.

    Safedî de kendisine ulaşan şu haberi vermektedir: “Şeyh Takiyuddîn b. Teymiyye’ye, Dımeşk’te bulunan bir adamın, İbn Arabî’nin sözlerini te’vil yoluyla şerîatın zâhirine uygun hâle getirdiğini anlattılar. O adamla bir araya geldi ve ona ‘Bana hakkında şu haberler ulaştı’ dedi. Adam: ‘Evet (doğrudur.)’ dedi.

    İbn Teymiyye: ‘O hâlde خضت ْلة البحر، األنبياء وقوف علي ساحلها

    Büyük bir denize daldım ki, Enbiyâ onun sahilinde durmaktaydı. sözü için ne dersin?’ diye sordu.

    Adam: ‘Bunda zor bir şey yok. Yani, enbiyâ, ümmetlerini denizden kurtarmak için (kenarda) beklemekteydiler. demektir.’dedi.

    İbn Teymiyye: ‘Bu uzak bir manadır.’ dedi.

    Adam ‘O hâlde senin anladığın mana nedir?’ diye sordu.” Sonra Safedî şöyle devam etmektedir: “

    Kısaca İbn Arabî büyük bir insan idi. Sözlerinin, anladığımız kısmı güzeldir. Anlamadıklarımıza gelince, bütün ilimler Allah’a aittir. Onlara tabi’ olmakla veya her söylediğiyle amel etmekle mükellef değiliz. El-Fütûhâtü’l-Mekkiye adlı kitabını yirmi cild hâlinde kendi hattıyla yazılmış şekliyle gördüm. Bu kitapta başkalarının sözlerinde olmayan incelikler, gariblikler ve acayip şeyler gördüm. Bu kitapta sanki ma’kûl ile menkûl eşit ve özel bir surette gözlerinin önünde temsil edilmekte ve o istediği zaman onları müşâhede etmekte gibi. Gerektiğinde konuyla ilgili âyet ve hadîs sunmaktadır. Bu, kudret ve ittilâ’ın nihayetidir. Bu kitaba vakıf olan kimse, değerini yüce tutar. Bu, tasnifatının en önde gelenidir. Kitabında önce akidesinden bahsetmektedir. Başından sonuna kadar Şeyh Ebu’l-Hasan el-Eşa’rî akidesi olduğunu gördüm. Onun görüşüne muhâlif bir şey yoktu. Üzerine şu şiiri yazmıştı

    ليس ِف هذه العقيدة شيء، يقتضيه التكذيب والبهتان ال وال ما قد خالف العقل والنقل، الاذى قد ايت به القرآن وعليه لالشعري املدار، وهلا ِف مقاله امكان وعلي ما ادعاه يتجه البحث، ويأيت الدليل والْبهان خبالف الشناع عنه ولكن، ليس خيلو من حاسد انسان

    Bu inançta hiçbir şey mevcut değildir,

    Onu yalanlamayı ve bühtana uğratmayı gerektirecek,

    Hayır, hayır, muhâlif değildir ne akla ne de Kur’anın getirdiği nakle.

    Orada Eşa’riye dayanak vardır

    Sözlerine de yer vardır.

    Her neyi iddia ediyorsa konu oraya yönelmekte

    Delil ve burhanlar gelmektedir.

    Onu kötüleyenlerin aksinedir fakat, İnsan, da hâsedden beri değildir.

    Son.

    http://ktp.isam.org.tr/?url=makaleilh/findrecords.php

    Dipnotlar:

    1-A. Karahan, “Suyûtî” md. İA. MEB Yay., 1997, c. XI, s. 260.

    2- Suyûti: Mısır’ın yukarı kısmının en büyük ve en işlek şehri olup, Nil Nehri’nin batı tarafında bulunmaktadır. Bk. B.C.H. Becker, “Suyût” md, İA, MEB Yay., Eskişehir, 1997, c. XI, s. 257.

    3-Kâtip Çelebî, Keşfu’z-Zünûn en-Esâmi’l-Kütübi ve’l-Fünûn, Maârif Matb., 1941, c. I, s. 1; Bağdatlı İsmâil Paşa, Hedîyyetü’l-ârifîn: Esmâü’l müellifîn ve âsârü’lmusannifîn, haz. Rıfat Bilge-İbnü’l-Emin Mahmûd Kemâl İnal, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1951, c. I, s. 278.

    4- Ömer Nâsûhî Bilmen, Büyük Tefsîr Tarihi, Bilmen Yay., İstanbul, 1974, c. II, ss. 624-625; Karahan, a.g.e., c. XI, s. 258.

    -5 Bilmen, a.g.e., c. II, ss. 624-625; Karahan, a.g.e., c. XI, s. 258.

    6- (Bağdâtlı, a.g.e., c. I, s. 278; Bilmen, a.g.e., c. II, ss. 624-625.

    7- İbn İmâd, Şihâbuddîn, Şezarâtü’z-Zeheb fî Ahbâri Men Zeheb, tah., Abdülkadir Arnâvût-Mahmûd Arnâvût, Dâru İbn Kesîr, Beyrût, 1413/1996, c. VIII, s. 52.

    8- Ez-Ziriklî, Hayruddîn, el-A’lâm: Kâmusü’l-Terâcim li Eşheri’r-Ricâli ve’n-Nisâ, Dârü’l-İlm, Beyrût, 1075/1664, c. III, s. 301.

    9- Et-Tabba’, İyad Hâlid, Celâleddin Suyûtî: Ma’lumatü’l-Ulumi’l-İslâmiyye, Dâru’lKalem, Dımeşk, 1417/1996. ss. 309-405; Ayrıca bk. Emine Zengin, Suyûtî’nin Edebu’l-Fütyâ İsimli Eserinin Tahkîki, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Salih Karacabey, Bursa 2010, s. 14.

    10- Bk. Çelebî, Keşfu’z-Zünûn, c. I, 488; Bağdatlı, Hedîyye, c. 1, s. 281.

    11- Bk. Bağdatlı Hediyye, c. II, s. 28.

    12- Suyûtî, Celâluddîn, Tenbihü’l-ğabî bi tebrieti İbn Arabî, Manisa İl Halk Ktp., no: 45 Hk 2964, vr. 1b.

    13- Bk. Suyûtî, Tenbihü’l-ğabî bi tebrieti İbn Arabî, Manisa İl Halk Ktp., no: 45 Hk 2964. 334

    14- Bk. Çelebî, Keşfu’z-zünûn, c. II, s. 1554.

    15- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 242.

    16- Bk. Bağdatlı Hediyye, c. II, s. 28.

    17- Bk. Çelebî, Keşfu’z-zünûn, c. II, s. 1984. 336

    18- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 8.

    19- Bk. Çelebî, Keşfu’z-zünûn, c. I, s. 1.

    20- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 417.

    21 -Bk. Sıddik b. Hasan el-Kānûcî, Ebcedü’l-Ulûm, Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrût, 1978, c. III, s. 119.

    22 -Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 60.

    23- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c.II, s. 34

    24- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c.II, s. 34.

    25- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c.I, s. 69.

    26- Bk. Çelebî, Keşfu’z-zünûn, c.I, s. 626; Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 61.

    27- Bk. Şihâbuddîn Ebu’l-Fadl Ahmed b. Alî b. Hacer el-Askalânî, İnbâü’l-Ğumer bi ebnâi’l-Ömer, Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrût, 1406/1986, c. II, s. 305. 340

    28- Asıl İsmi Şeyh Şihâbuddîn olup, Târihu İbn Hacî adında eseri vardır. Bk. Çelebî, Keşfu’z-zünûn, c. I, s. 277.

    -29 Bk. İmâm Bahauddîn İbrahim b. Muhammed b. Abdullah, el-Maksadü’l-erşed fî zikri ashabi Ahmed, tah. Abdurrahmân b. Süleymân, Mektebetü’r-Rüşd, Riyâd, 1410/1990, c. II, s. 514.

    30- Bk. Çelebî, Keşfu’z-zünûn, c. I, s. 1; Bağdatlı, Hediyye, c. II, s. 42.

    31-Bk. Hayruddîn Ziriklî, el-A’lâm: Kāmûsu Terâcim, Dâru’l-İlm, Beyrût, c. V, s. 332; Bağdatlı, Hediyye, c. II, s. 48.

    32- Bâb-ı Âli’den saraya gönderilen telhislerin padişah huzurunda mühürlerini açarak takdim etmek, padişah tarafından hatt-ı hümayun yazıldıktan sonra destmale sarılıp üzerleri mühr ü hümayunla mühürlenerek telhisçi ile Bab-ı Âli’ye göndermek vazifesiyle mükellef memur. Bk. Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, MEB., İstanbul, 2004, c. III, s. 206. 342

    33- Bk. Çelebî, Keşfu’z-zünûn, c. I, s. 81.

    34- Bk. Çelebî, Keşfu’z-zünûn, c. I, s. 555.

    35- Kasâs, 28/68.

    36- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 65.

    37- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. II, s. 220. 344

    38- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 166

    39- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 309.

    40- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 306. 346

    41- Bk. Çelebî, Keşfu’z-zünûn, c. I, s. 573.

    42- Bk. Bağdatlı, Hediyye, c. II, s. 211

    43 -Bağdatlı, Hediyye, c. I, s. 185. 352

    Çeviren: Ferzende İDİZ

  9. NURETTİN YILDIZ’IN: ‘İMAM-I RABBANİ DE MUHYİDDİN ARABİ’YE DÜŞMANDI, İBNİ TEYMİYYE DE DÜŞMANDI’ SÖZÜNE CEVAP

    Nurettin Yıldız: İmam-ı Rabbani ve İbni Teymiyye metod ve hareket olarak aynıdır. Sadece yaşadıkları coğrafya farklıdır. Aralarında fark yoktur. İkisi de mücedditdir. İkisi de İbni Arabi düşmanı…

    İmam-ı Rabbani Hazretlerinin Mektubat’ında İbni Arabi Hazretleri Hakkındaki Görüşleri:

    …Nasıl müctehid ictihadında hata ederse, sorumlu olmuyorsa, evliya keşfinde hata ederse sorumlu olmuyor. Ancak bu yanlış keşfe uyanlar sorumlu oluyor. Hiçbir müslüman da İbni Arabi hazretlerinin yanlış keşiflerine uymaz. Onun hakkında konuşanlardan bir kısmı haddi aşıyor, bir kısmı büsbütün mahrum kalıyor. Evliyanın büyüklerinden olan Muhyiddin-i Arabi hazretleri, keşiflerindeki hatalardan dolayı büsbütün reddedilemez. Onun vahdet-i vücud bilgisi, görünüşte, ehl-i sünnet itikadına uymuyor ise de, uydurulması kolaydır. Aradaki farkın, yalnız sözde ve kelimelerde olduğunu gösterdim. (m.266)

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Kıyas ve ictihad, dinin 4 temelinden biridir. Evliyanın ilhamları böyle değildir. Bunlara uymaya emrolunmadık. İlham, yalnız sahibi için delildir, başkaları için senet değildir. Tasavvufçuların, ehl-i sünnete uygun olmayan sözlerine uyulmaz. Fakat, onlara iyi gözle bakarak dil uzatmamalı, şuursuz (vecd halinde söylenmiş) sözlerinden saymalıdır! [m.272]

    Şeyh-i ekberi [yani İbni Arabiyi] caiz olmayan bazı bilgileri ile, yine makbuller arasında görüyorum. Evliya arasında bulunuyor. Onu reddeden, beğenmeyen tehlikededir. [Mektubat, c.3, m.77]

    İbni Teymiyye’nin İbni Arabi (k.s.) Hakkındaki İthamları:

    Daha sonra bir gurup sufi Allah Teala’yı bilme noktasında son velinin son peygamberden daha üstün olduğunu iddia etmiştir. Şeriat’a, akla, bütün nebi ve velilere muhalefet eden bu iddiayı İbn Arabi “Fütuhat” ve “Fusus”ta savunmuştur.[5] Bu anlayışı benimseyen insanların küfrü, Yahudi ve Hristiyanların hatta Arap müşriklerin küfründen daha ileri derecedir.[6]

    İbn Teymiyye, İbn Arabi’nin gerçekte peygamberlik iddiasında bulunmak istediğini fakat bunun imkansız olduğunu fark edince son veli olarak ortaya çıktığını iddia etmektedir. Ona göre İbn Arabi, son velinin Allah Teala’yı bilme noktasında son nebiden daha üstün olduğunu savunmaktadır. Çünkü son veli bilgiyi peygambere vahiy getiren meleğin aldığı yerden almaktadır.[13]

    İbn Teymiyye “Mecmuu’l-Fetava” başta olmak üzere hemen her eserinde İbn Arabi’nin Allah Teala’yı mevcudatın aynısı kabul ettiği ve ondan başka varlık tanımadığını iddia etmektedir.

    İbn Arabi’ye isnat ettiği “Ondan başka varlık yoktur.” görüşünü açıklarken şunları söyler. O, bu ifadeyi Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem’in “sözlerin en doğrusu şair Lebid b. Rebia’nın ‘Dikkat edin Allah Teala’dan başka her şey batıldır/yok olacaktır.” şiirinde ve “Onun zatından başka her şey yok olacaktır.”[21] ayetinde olduğu gibi eşyanın varlık ve idaresinin Allah Teala’nın emriyle olduğu anlamında kullanmamıştır. Eğer İbn Arabi ve müntesipleri bu manayı kasdetmiş olsalardı bu doğru bir anlama (eş-şuhudu’s-sahih) olurdu. Fakat onlar Allah Teala’nın mevcudatın aynısı olduğunu iddia etmektedirler. Bu ise küfürdür.[22]

    [5] Ebu’l-Abbas Takıyyüddin Ahmed b. Abdilhakim İbn Teymiyye, el-Furkan beyne Evliyai’r-Rahman ve Evliyai’ş-Şeytan, Beyrut, 2003, s. 102

    [6] İbn Teymiyye, el-Furkan, s. 107.

    [13] İbn Teymiyye, Kitabu’r-Redd, s. 347.

    [22] İbn Teymiyye, Mecmu’u’l-Fetava, Beyrut, ty., X, 342.

  10. NURETTİN YILDIZ’IN, İbni Teymiyye’nin minberden inerek “muhakkak ki Allahü teâlâ benim buradan indiğim gibi dünya semasına inmektedir”, SÖZÜYLE İLGİLİ İBN-İ BATTUTA İTİRAZINA CEVAP

    Nurettin Yıldız:… İbni Teymiyye’yi eleştirenlere bakalım mesela İbni Battuta… adam gezgin… o tarihlerde mağrib ülkelerinde bulunuyor…

    ‘İbn Battuta’nın anlattığı hadise bazı kişiler tarafından inkar edilmiştir; bilhassa İbni Teymiyye’nin destekçileri tarafından. Çünkü İbni Teymiyye’nin “muhakkak ki Allahü teâlâ benim buradan indiğim gibi dünya semasına inmektedir” şeklinde bir cümle söyleyip Allahü teâlânın nüzulünü göstermek için minberden bir basamak inmiş olabileceğine inanmıyorlar. Ancak, İbni Battuta’nın anlattığını uydurma ve yanlış olarak kabul etsek bile, şunun bilinmesinde fayda var ki asrının en büyük hadis alimi Hâfız İbni Hacer el-Askalânî Ed-duraru’l-kâmine isimli kitabında (I, 164) benzer bir olayı rapor etmektedir. CEVABIN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    h.705/m.1305 yılında (İbni Battuta’nın anlattığından 21 sene önce) meydana gelen bu olayda, İbni Teymiyye yine Allahü teâlânın nüzulünü nasıl tahayyül ettiğini anlatmak için minberin basamaklarından inmiştir. Hâfız İbni Hacer’in bu olay için kaynağı İbni Teymiyye’nin kendi talebelerinden Süleyman Necmeddin el-Tufi el-Hanbeli’dir (vefatı h.716/m.1316).”
    İbn Teymiyye’nin, tecsim akidesini zaman zaman konuşmalarına taşıdığı, minber ve kürsülerde savunduğu bilinmektedir. Çağının tanıklarından İbn Battuta, Ebu Hayyan ve İbn Cehbel’in şahadetleri bu noktada önem arz etmektedir. İbn Battuta’nın seyahat ettiği ülkelerdeki gözlem ve hatıralarını anlattığı “Tuhfetu’n-nuzzar fî ğaraibi’l-emsar” adlı eseri, İbn Teymiyye ve Onun tecsim akidesi ile alakalı ilginç bilgiler vermektedir:

    Dımaşk şehrinde çeşitli konularda konuşan fakat aklından zoru olduğu anlaşılan Hanbeli fakihlerinin ileri gelenlerinden Takıyyuddin İbn Teymiyye adında biri vardı. Halka vaaz verir, insanlarda Ona karşı ileri derecede saygı gösterirlerdi. İbn Teymiyye, yaptığı bir konuşmadan dolayı fakihlerin tepkisini çekmişti. el-Meliku’n-Nasır’ın huzuruna çıkarılıp, kadılar tarafından sorgulandı ve hapse atıldı. Yıllarca hapiste kaldı. Bu müddet içerisinde 40 ciltten oluşan ve adını “el-Bahru’l-muhit” koyduğu bir tefsir kaleme aldı. Annesinin ricası üzerine sultan Onu serbest bıraktı. İbn Teymiyye, Dımaşk de bulunduğum sırada –önceden- tutuklanmasına sebep olan ifadeleri tekrar etti: Cuma günü cemaat olarak hazır bulunduğum camide, insanlara vaaz ve nasihatta bulunurken minberin merdiveninden bir basamak aşağıya inerek “muhakkak ki Allah Teala benim buradan indiğim gibi dünya semasına inmektedir.” şeklinde bir cümle sarfetti. Maliki fakihi İbn Zehra söylediklerine karşı çıktı. Cemaat de ayağa kalkıp sarığı başından düşünceye kadar ona dayak attı. Neticede bir daha tutuklandı ve hapsedildiği kalede ölünceye kadar tutuklu kaldı. [44] (*)
    İBNİ BATTUTA BU KONUDA YALNIZ MI?

    İbn Teymiyye’yi savunan biyografi yazarlarının reddettiği bu ifadeyi, farklı vurgularla müfessir Ebu Hayyan “el-Bahru’l-Muhît” ve “en-Nehru’l-mâd” adlı tefsirlerinde nakletmektedir. Ebu Hayyan bir çok yerde Onun tecsimi çağrıştıran ifadelerini tenkit etmektedir. Ne var ki elimizdeki matbu nüshalarda bu tenkitlerin bir çoğundan tek bir harf bulmak mümkün değildir. Çünkü baskı sürecinde her iki eserden de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşleri çıkartılmıştır. İbn Teymiyye’nin açıkça Allahü Tealaya cisim isnat ettiğini söyleyen Zahid Kevseri[45] bu noktada şunları söylemektedir: “Ebu Hayyan, ‘O’nun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır.’[46] ayetini tefsir ederken muasırı olan İbn Teymiyye’nin “Kitabu’l-Arş” adlı -kendi el yazısıyla kaleme aldığı- eserinde şu ifadeleri okuduğunu nakletmektedir: ‘Allahü Teala kürsüde oturmaktadır. Yanı başında boşalttığı yerde ise Onunla birlikte Hz. Peygamber oturmaktadır.” (**) Elyazması nüshalarda var olan bu ifadeler kitabın musahhihi tarafından matbu nüshalara alınmamıştır. Musahhih, Kevseri’ye, din düşmanlarının hadiseden nemalanmamaları için böyle bir tercihte bulunduğunu söylemiştir. [47]
    Ebu Hayyan “el-Bahru’l-Muhît”in muhtasarı olan “en-Nehru’l-mâd” adlı tefsirinde de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşlerini tenkit etmektedir. Kitabı tahkik eden Bûran ed-Dannavî ve Hidyan ed-Dannâvî İbn Teymiyye’ye isnat edilen tecsimle alakalı bölümü tefsirden çıkartmışlardır.[48]
    İmam es-Sübki (v. 756) “es-Seyfu’s-sakîl fî’r-reddi alâ İbn-i zefîl” adlı eserinde, Ebû Hayyan’ın belli bir dönem kendisinden övgüyle bahsettiği İbn Teymiyye’yi “Kitabu’l-Arş” adlı eserini okuduktan sonra ölünceye kadar lanetlediğini yazmaktadır.[49]
    Şafii ulemasından Şihabuddin İbn Cehbel de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşlerini reddeden bir risale kaleme almıştır.[50] İbn Cehbel eserinin sonunda “İbn Teymiyye’nin sapıklık ve inadının derecelerini açıklamak için tahrif ve fesadından kaynaklanan açıklamalarını bekliyoruz.”[51] demesine rağmen İbn Teymiyye Onun bu meydan okumasına cevap ver(e)memiştir.
    [44] Muhammed b. Abdillah b. Muhammed İbn Battuta, Tuhfetu’n-Nuzzar fî Ğaraibi’l-Emsar (Rıhlet-u İbn Battuta), Beyrut, 2004, s. 88. [45] Kevseri, el-Esma ve’s-Sıfat, (d. not: 2), s. 286. [46] Kur’an, Bakara(2): 255. [47] Muhammed Zahid el-Kevseri, es-Seyfu’s-Sakîl fî’r-Rreddi alâ İbn-i Zefîl, (el-Akidet-u ve ilm’l-kelam min a’mali’l-imam Muhammed Zahid el-Kevseri içerisinde), (d. not: 1), Beyrut, 2004. [48] Bkz. Abdulhamid, a.g.e., (d. not: 1), s. 125. [49] Takıyyuddin es-Sübki, a.g.e., s. 477-478. [50] Bkz. Tacüddin Abdulvahhab b. Ali es-Subki, Tabakatu’ş-Şafiiyyeti’l-Kübra, t.y., IX, 35-91. [51] Tacüddin es-Sübki, a.g.e., IX, 91.
    Kaynak: İhsan Şenocak, İnkişaf dergisi, No:7
    Ebu Hamid bin Merzuk rahimehullah Allâme Şerif Takıyüddin’den (vefatı h. 829) şu bilgiyi naklediyor:
    Dimaşklı Ebü’l-Hasan Ali, Emevi Camii’nin ortasında pederinden naklen haber verdi ki: Bizler İbn Teymiyye’nin meclisinde idik. Ken­disi konuştu, va’zetti ve Kur’an’da geçen istiva ayetlerine değindikten sonra, “Benim istiva ettiğim (oturduğum) gibi, Allah Arşı’nın üzerine istiva etmiştir”, dedi. Bu nedenle cemaat birden üzerine doğ­ru yürüdüler, kürsüden onu indirip ve yumruklar ve ayakkabılar ile daha başka şeylerle onu dövdüler, sonra onu kadıların huzuruna çıkardılar.
    Kaynak: Bera’atü’l-Eş’ariyyin, Bedir Yayınevi, İst., 1994. s. 395.
    NOTLAR:
    (*) “The above account given by Ibn Battuta has been discounted by certain people; especially by Ibn Taymiyya’s supporters, simply because they believe that Ibn Taymiyya would never have made the anthropomorphic statement, ‘Allah comes down to the sky of this world just as I came down now’, and then he allegedly took a step down the pulpit to demonstrate how Allah descends (nuzul). Even if one was to denounce Ibn Battuta’s account as being a false and fabricated statement, one may wish to know that the greatest scholar of Hadith in his time, Shaykh al-Islam al-Hafiz Ahmad ibn Hajar al-Asqalani (Rahimahullah) has reported an incident in al-Durar al-kamina (1, 164) where again ibn Taymiyyah descended the steps of the minbar in order to illustrate his understanding of how Allah descends (nuzul) as early as the year 705/1305 AH (some 21 years before Ibn Battuta’s account). Hafiz Ibn Hajar’s source for this incident was one of Ibn Taymiyya’s own disciples by the name of Sulayman Najm al-Din al-Tufi al-Hanbali (d.716/1316).”
    Kaynak: http://www.ummah.net/Al_adaab/tawil.html
    Bunun tercümesi:
    “İbn Battuta’nın anlattığı hadise bazı kişiler tarafından inkar edilmiştir; bilhassa İbni Teymiyye’nin destekçileri tarafından. Çünkü İbni Teymiyye’nin “muhakkak ki Allahü teâlâ benim buradan indiğim gibi dünya semasına inmektedir” şeklinde bir cümle söyleyip Allahü teâlânın nüzulünü göstermek için minberden bir basamak inmiş olabileceğine inanmıyorlar. Ancak, İbni Battuta’nın anlattığını uydurma ve yanlış olarak kabul etsek bile, şunun bilinmesinde fayda var ki asrının en büyük hadis alimi Hâfız İbni Hacer el-Askalânî Ed-duraru’l-kâmine isimli kitabında (I, 164) benzer bir olayı rapor etmektedir. h.705/m.1305 yılında (İbni Battuta’nın anlattığından 21 sene önce) meydana gelen bu olayda, İbni Teymiyye yine Allahü teâlânın nüzulünü nasıl tahayyül ettiğini anlatmak için minberin basamaklarından inmiştir. Hâfız İbni Hacer’in bu olay için kaynağı İbni Teymiyye’nin kendi talebelerinden Süleyman Necmeddin el-Tufi el-Hanbeli’dir (vefatı h.716/m.1316).”

    (**) İbni Teymiyye’nin bir kopyası olan ve her türlü şazz görüşünde onu taklid eden İbni Kayyım da böyle bir rivayeti yazmıştır. Bkz. İbni Kayyım, el-Bedaiü’l-Fevaid, 4/40. (Kaynaklar: Mefahim tercümesi, Ege Basım, 2007, s. 210 ve Bera’atü’l-Eş’ariyyin tercümesi, Bedir Yayınevi, 1994, s.632-633.)

  11. İBN-İ TEYMİYYE’NİN ÜÇ TALAK KONUSUNDAKİ HATASINA, NURETTİN YILDIZ’IN GETİRDİĞİ ÎZAH VE SON DEVİR İSLAM ÂLİMLERİNDEN AHMET DAVUDOĞLU HOCANIN BU HATAYI SAVUNANLARA CEVABI

    Nurettin Yıldız: …Üç talak ile boşanma meselesinde Dört Mezhep Hz. Ömer’in ictihadına dayanarak bu fetvayı verdi. Onlar maslahatı gözetti. İbni Teymiyye ise doğrudan Kur’an’a dayandı, maslahat falan dinlemedi. Bugün karısını boşayan herkes İbn-i Teymiyye’cidir.* CEVABIN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    ÜÇ TALÂK MESELESİ

    Bu mesele etrafında Kemal b. Hümam Fethu’l- Kâdir’de şunları söylemiştir:

    1-Bir kavim (Şia’nın İmamiye Fırkası): “Bir mecliste kadını üç talâk boşamakla ancak bir defa boş olur” demişlerdir. İbn-i Abbâs -radıyallahu anhüma-’tan rivayet edilen budur. İbn-i İshak da buna kail olmuştur.

    Tâvus ile Ikrime’den nakledildiğine göre: “Böylesi Sünnet’e muhalefet etmiştir, binaenaleyh yine Sünnet’e döndürülür” demişlerdir.

    1. a) Sahihayn’ın rivayetine göre, Ebû’s-Sahbâ İbn-i Abbâs’a: “Bilmez misin ki, kadım üç defa boşamak Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile Ebû Bekir devirlerinde ve Ömer’in hilâfetinin ilk zamanlarında bir sayılırdı” demiş, İbn-i Abbâs “Evet” mukabelesinde bulunmuştur.
    2. b) Müslim’in bir rivayetinde İbn-i Abbâs şöyle demiştir: “Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ile Ebû Bekir zamanlannda ve Ömer’in hilâfetinin iki yılında üç talâk sayılırdı. Sonra Ömer ‘Hak, kendilerine mehil olan bir iş huşunda acele gösterdiler. Şunu onlar aleyhine yürürlüğe koyalım bari’ dedi ve onu aleyhlerine yürürlüğe koydu.”
    3. c) Ebû Dâvud’un rivayetinde îbn-i Abbâs: “Bir kimse bir mecliste karısına sen üç defa boşsun derse, bir defa boş olur” demiştir.
    4. d) İbn-i îshak, Ikrime tarikiyle îbn-i Abbâs’tan bu hadisin mislini rivayet etmiştir.
    5. e) İmam Ahmed, uzunca bir senetle İbn-i Abbâs’tan şu hadisi tahric etmiştir: “Rukâne bin Abdiyezîd, karısını bir mecliste üç defa boşadı. Sonra buna çok üzüldü. Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- ona karısını nasıl boşadığını sordu. Rukâne, ‘Onu bir mecliste üç defa boşadım’ cevabını verdi. Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ‘Bu ancak bir talâktır. Sen hemen refikana dön!’ buyurdular.”

    2- Bazıları medhulün biha’da (yani kan koca olanlarda) üç, başkalannda bir talâk vaki olur demişlerdir.

    Müslim, Ebû Dâvud ve Nesaî’nin rivayetlerinde şöyle deniliyor: Ebû’s-Sahba’ îbn-i Abbâs’a çok sual sorardı. Ona dedi ki: “Bilmez misin bir kimse gerdeğe girmezden önce üç talâkla boşarsa onu Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile Ebû Bekir ve Ömer’in hilâfetinin ilk zamanlannda bir talâk sayarlardı,. Ömer halkın bu hususta birbirlerini takip ettiklerini görünce ‘Bu talâkalan onların aleyhine yürütün’ dedi.”

    Hadisin lâfzı Ebû Dâvud’dan alınmıştır.

    3- SAHÂBE VE TÂBİÎN VE ONLARDAN SONRA GELEN ULEMANIN CUMHURUNA GÖRE, BİR MECLİSTE ÜÇ TALÂKLA BOŞANAN KADIN ÜÇ DEFA BOŞ OLUR:

    Delilleri:

    1. a) Dârâkutnî ile İbn-i Ebî Şeybe’nin rivayet ettikleri bir hadiste: “Abdullah b. Ömer karısını hayızlı iken boşadığını, sonra arkasından iki kuruda (yani iki temizlik devresinde) iki kere daha boşamak istediğini anlattı. Dedi ki: ‘Bunu Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- duymuş da bana ‘Ey İbn-i Ömer, Allah sana böyle emretmedi. Sen Sünnette yanıldın. Sünnet, temizlik devresini karşılayarak her temizlik devresinde bir defa boşamandır…’ buyurdu ve kanma dönmemi emretti. Ben de döndüm.

    Yine buyurdular ki: ‘Kadın temizlendimi, o zaman kendisini ya boşar, ya elinden tutarsın.’ Ben: ‘Ya Resûlullah, ne buyurursun, onu üç defa boşamış olsam, kendisine dönmek bana helâl olur muydu?’ dedim. ‘Hayır, senden talâk-ı bâinle ayrılır, hem de günah olurdu’ buyurdular.”

    1. b) Ebû Dâvud’un “Sünen”inde, Mücâhid’den şu hadis rivayet olunmuştur: Mücâhid demiş ki: “İbn-i Abbâs’m yanındaydım. Ona bir adam gelerek, karısını üç talâkla boşadığım söyledi. İbn-i Abbâs sustu. Hatta karısını ona iade edecek sandım. Sonra: ‘Biriniz karısını boşayarak ahmaklık ediyor, sonra ey İbn-i Abbâs, ey İbn-i Abbâs diyor. Allahû Teâlâ: “Her kim Allah’tan korkarsa, Allah ona çıkar bir yol halk eder” buyurmuştur. Sen Rabbine isyan etmişsin, karın da senden talâk-ı bâinle ayrılmış’ dedi.”
    2. c) İmam Mâlik’in el-Muvatta’ında zikredildiğine göre, Mâlik şu hadisi duymuş: “Bir adam İbn-i Abbâs’a: ‘Ben karımı yüz talâkla boşadım; bana ne lâzım gelir?’ demiş. İbn-i Abbâs: ‘Karın senden üç talâk ile boş olmuş. Doksan yedisi ile Allah’ın âyetlerini alaya almışsın!’ cevabını vermiş”
    3. d) Yine el-Muvatta’da zikredildiğine göre İmam Mâlik’e şu hadis vâsıl olmuş: “ Bir adam İbn-i Mes’ûd’a gelerek: ‘Ben karımı sekiz talâk ile boşadım’ demiş. İbn-i Mes’ûd: ‘Sana ne dediler’ diye sormuş. Adam: ‘Karın senden bâin oldu dediler’ cevabını vermiş. İbn-i Mes’ûd: ‘Doğru söylemişler. Bu mesele söyledikleri gibidir’ demiş.”
    4. e) Ebû Dâvud’un “Sünen”inde ve İmam Mâlik’in el-Muvatta’ında Muhammed b. İlyas’tan şu hadis rivayet olunmuştur: “Bir adam gerdeğe girmezden evvel karısını boşamış. Sonra tekrar almayı düşünmüş de, bunu sormağa gelmiş. Onunla beraber ben de gittim. Adam Abdullah b. Abbâs ile Ebû Hüreyre’ye bu meseleyi sordu. Onlar: ‘Kadın başka kocaya varmadıkça onu nikâh etmeni câiz görmüyoruz’ dediler.

    Adam:

    ‘Ama benim bu boşanmam bir defa idi’ dedi.

    Bunun üzerine İbn-i Abbâs:

    ‘Sen elinde olan hakkını da elinden çıkarmışsın’ dedi”

    Bu hadis yukarıda geçen (gerdeğe girmeden üç talâkla boşanan kadın bir defa boş olur) sözüne muarızdır. Bütün bu rivayetler, yukarıda İbn-i Abbâs’tan nakledilenlere muhaliftirler. İmam Mâlik’in el-Muvatta’ında İbn-i Ömer’den bu hadisin misli rivayet olunmuştur.

    Hazret-i Ömer’in üç talâkı kabulüne gelince: Bu bapta sahabeden ona muhalefet eden bulunmamasına ve kendinin Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- zamanında üç talâkın bir sayıldığını bilmesine bakarak bir nâsih bulunduğunu son zamanda öğrendiklerine hamletmekten başka çare kalmaz. Bu zahirine göre ise böyledir. Yahut hükmün sona erdiğini bilmeleri sebebi ile ise yine öyledir. Zira Sahabe-i Kirâm, hükmün birtakım manalara bağlandığını, son zamanda o manaların kalmadığını bilirler. Çünkü görüyoruz ki, sahabe, bu meselede birbirlerini takip etmişlerdir. Mukarrer olan hükm-i şer’î böyle olmakla beraber onun aksini yapmaları ebediyen mümkün değildir. Hazret-i Ömer’den, İbn-i Mes’ûd’dan, İbn-i Abbâs’tan ve Ebû Hüreyre’den rivayet edilen ve Abdürrezzak’m senedi ile Alkame’den rivayet ettiği şu hadis dahi bu kabildendir: Alkame şöyle demiş: “Bir adam İbn-i Mes’ûd’a gelerek: ‘Ben karımı doksan dokuz kere boşadım’ dedi. İbn-i Mes’ûd ona: ‘üç talâk onu bâin kılar. Kalanları zulümdür’ cevabını verdi.”

    Veki’, A’meş’ten, o da Habib b. Abit’ten şu hadisi rivayet etmiştir: Muaviye şöyle demiş: “ Bir adam Osman b. Affan’a gelerek ben kanmı bin defa boşadım’ dedi. Osman: ‘Karın senden üç talâk ile bâin olmuş’ cevabını verdi.”

    Abdürrezzak, Ubade b. Sâmit’ten senedi ile rivayet etmiştir ki, Ubade’nin babası, karısını bin talâkla boşamış. Bunun üzerine Ubade giderek Resûlullaha -sallallahu aleyhi ve sellem- sormuş: Resûlullah: “Kadın üç talâkla Allahû Teâla’ya asi olunarak boşanmış, dokuz yüz doksan yedisi ise zulüm ve udvan olarak kalmış. Allah dilerse ona azap eder, dilerse affeyler” buyurmuşlar.”

    Bu mezhebe kail olan bazı Hanbelîler, “Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- kendisini ; gören yüz bin sahabî bırakarak dünyadan gitti. Sizin için bunlardan, yahut bunların onda birinin onda birinden sabit olmuş mudur ki, bir ağızdan söylenen sözle üç talâk lâzım gelsin? Belki uğraşsanız, bunu yirmi kişiden nakle gücünü yetmez…” demişlerdir.

    Evvelâ: Ashâb-ı Kirâm’ın icmaları meydandadır. Çünkü hiçbirinin Hazret-i Ömer üç talâkı yürürlüğe koyduğu vakit ona muhalefette bulunduğu nakledilmemiştir. Yüz bin kişiden bir icma’ hükmünü naklederken her birinin ismini zikretmek lâzım değildir. Zira bir hüküm hususunda büyük bir cilt kitap telifi gerekir. Üstelik bu icma’ da sükûtî icma’dır.

    Sâniyen: İcma’ naklederken muteber olan, avamın değil, müçtehitlerin sözleridir. Resûlullahın -sallallahu aleyhi ve sellem- vefatında mevcut olan yüz bin kişinin içindeki müçtehit fukahanın sayısı yirmiden fazla değildi. Bunlar da dört halife, dört Abdullah, Zeyd b. Sâbit, Muâz b. Cebel, Enes ve Ebû Hüreyre -radıyallahu anhüm- ile daha birkaç kişi idiler. Sair ashab bunlara müracaatla kendilerinden; fetva sorarlardı. Biz bu zevatın ekserisinden sarahaten naklolunduğunu ispat ettik ki, bir ağızdan söylenen i sözde üç talâk vaki olurmuş. Kendilerine muhalif zuhur i, etmemiştir. Artık haktan sonra bu ancak delâlettir…”

    Kemal b. Hümam’a göre hadis zâhir manasının hilâfına bile alınsa tevili şöyle olur: İlk zamanlar bir adamın karısına sen boşsun, sen boşsun, sen boşsun demesi bir talâk sayılırdı. Çünkü ashab bu sözlerle birinci sözü te’kîd kast ederlerdi. Sonraları te’kîd değil, tecdit kastetmeye başladılar. Hazret-i Ömer de kendilerini ilzam etti.

    Rukâne hadisi münkerdir. Esah olan şekli Ebû Dâvud ile Tirmizî ve İbn-i Mâce’nin rivayetleridir. Bu rivayette: “Rukâne karısını talâk-ı bâinle boşadı da Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ona bir talâktan fazlayı kastetmediğine dair yemin verdirdi. Ve karısını ona iade etti. Sonra onu ikinci defa Ömer -radıyallahu anhüm- zamanında, üçüncü defa da Osman -radıyallahu anhüm- zamanında boşadı.” denilmektedir.

    Ebû Dâvud: “Bu rivayet esahtır” demiştir.

    Kemal b. Hümam, burada naklettiğimiz sözlerinden önce imamiyye taifesinin bir rivayette: “Üç lâfzıyla hiç talâk vaki olmaz” dediklerini ve hayız hâlinde boşanan kadının boş düşmediğini söylediklerini bildirmiştir. Buradaki izahatının başında: “Bir kavim bir mecliste kadını üç talâkla boşamakla ancak bir talâk vaki olur demiştir” sözünden maksadı yine imamiyye taifesidir. Bahis mevzumuz İbn-i Teymiyye de onlarla beraberdir.

    Bunlar müddealarını ispat için Hazret-i Ali’den de bir mecliste yapılan üç talâkın bir sayılacağını rivayet ederlerse de, mezkur rivayet kuru bir iftiradan ibarettir. Ehl-i Beyt’ten, bâhusus Hazret-i Haşan ile Cafer b. Muhammed’den bunun hilâfına rivayet olunmuştur. Hatta bu haberi rivayet eden şahıs iftirasını Kûfe’de A’meş’in huzurunda itiraf etmiştir.

    Beyhâkî ile Taberânî’nin rivayetlerine göre Hazret-i Haşan halife seçilince karısı Âişe b. Fadl kendisini tebrik etmiş. Hazret-i İmam buna kızarak: “Sen Emirü’l-Mü’minînin (yani Hazret-i Ali’nin) katledildiğine seviniyor musun? (Sen üç defa boşsun!)” diyerek Âişe’yi boşamış. Bilahare: “Eğer ben, (bir adam karısını temizlik devresinde üç defa boşarsa, yahut onu müphem olarak üç defa boşarsa, başka kocaya varmadıkça ona helâl olmaz) hadisini ceddimden veya babamdan işitmemiş olsaydım Âişe’ye dönerdim” demiştir.

    Hazret-i Hasan’ın rivayet ettiği hadis, mutlak surette üç talâkla boşanan kadının hülle yapmadıkça ilk kocasına helâl olmayacağım bildirmektedir ki, imamiyye taifesinin ve îbn-i Teymiyye’nin aleyhine açık bir delildir.

    Bu bapta Nesaî’nin Mahmud b. Lebid’den rivayet ettiği şu müsned hadis de şayan-ı dikkattir. “Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bir adamın karısını üç talâkla birden boşadığını haber aldı da, kızgın bir tavırla ayağa kalkarak: ‘Ben aranızda olduğum hâlde Allah -azze ve celle-’ın kitabıyla oynamıyor mu?’ buyurdu. Hatta bir adam kalkarak:

    ‘Ya Resûlullah, şunu öldürevereyim mi?’ dedi.”

    Anlaşılıyor ki, Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- zamanında üç talâkın bir sayılması, onunla te’kîd kast edildiğine göre imiş. Bundan sonra İbn-i Teymiyye’nin bir talâk iddiası üzerinde direnmesi mesnedsiz ve Sahâbe-i Kirâm hakkında ileri geri söylenmesi tamamen yersiz kalır.

    (https://www.youtube.com/watch?v=zT7Sl-AuK9c)

    Ahmed Davutoğlu,  Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri, s.75-87.

  12. DEVİRİNDEKİ DÖRT MEZHEP ALİMLERİNİN İBNİ TEYMİYE’NİN KÜFRÜNE FETVA VERMELERİ VE HAPSE ATILIŞI

    722 senesi Şaban ayının 16. günü Mısır’dan gelen bir postacı, İbni Teymiyye’nin tutuklanmasına dair sultanın yazılı emrini beraberinde getirdi. Dimaşk kalesinde yine hapsedildi. Tevkif sebebi: (Üç mescid (Mescid-i Aksa, Mescidü’l-haram ile Mescid-i Nebevi)’den başkasına yapılacak sefer için yükler bağlanmaz ve İbrahim Halil aleyhisselam ile Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem kabirlerinin de diğer peygamberlerin kabirleri gibi ziyaretleri caiz değildir) demesi idi. CEVABIN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Bu hadiseden sonra Şam uleması yine İbni Teymiyye hakkında bir fetva yazdılar. Çünkü insanların efendisine sallallahü aleyhi ve sellem karşı kalbinde kin olan kimseden başkasının ağzından çıkmayan bu meseleyi evvela kendisi ihdas etmiştir. Bu sebeple İmamü’l-Allame Burhanüddin el-Fizari, İbni Teymiyye’nin bu görüşüne dair kırk satıra yaklaşık bir hüküm yazdı ve neticede onun kâfir olduğuna fetva verdi. Şeyh Şihabuddin b. Cebhel eş-Şafii de Burhanüddin’e muvafakat etmiş, Maliki alimi de o yazının altına görüşünü ilave etmiş, başkaları da bu hususta yazılar yazmışlardır. Yazdıkları bu yazılarda İbni Teymiyye’nin doğru yoldan saptığında, bid’atçılık ve zındıklığında ittifak vaki olmuştur. Daha sonra Dimaşk’taki sultan naibi, kadılar ve alimler ile bir toplantı daha yapmak istediyse de, bu meselenin münakaşasının uzun süre devam edebileceğini ve vaki olan bu olayın sultana haber verilmesi gerektiğini düşünerek İbni Teymiyye’nin fetvasını sultana sunulacak yazıların içine koydu ve ona gönderdi. Sultan, o fetva için kadıları topladı. Fetva kendilerine okundu, Kadıu’l-Kudat Bedrüddin b. Cemaa fetvayı eline aldı ve hakkında (Bu makaleyi yazan kimse dâldır (doğru yoldan sapıtmış), bid’atçının birisidir) diye üzerine yazdı. Hanefi ve Hanbeli kadıları da ona muvafakat edip, dolayısıyla İbni Teymiyye’nin küfründe ittifak vaki oldu.

    ŞAM VE MISIR ULEMASININ İBN TEYMİYYE HAKKINDAKİ İTTİFAKINA İTİMAD EDİLMESİNE DAİR MISIR’DAN GELEN SULTAN EMRİ

    Şaban ayının üçüncü Cuma günü sultanın yazılı emri Şam’daki naibe geldi. Sultan, yazının Cuma günü caminin büyük kapısı önünde okunmasını emretmişti. Sultanın emri üzerine yazı Cuma günü okundu. Yazıyı okuyan Muvakki (sultanın mührünü fermanına bastıran) Bedrüddin b. el-İzaz, tebliğ eden de müezzin İbn el-Necibi idi. Besmele’den sonra yazının muhtevası şöyle idi:İbn Teymiyye hakkında gönderilen mektub geldi, okuduk. Kadıların ve en büyük âlimlerin hükümlerine binaen İbn Teymiyye’nin artık fetva vermekten men edildiğine dair sultan tarafından verilen emirlerden sonra, mezkur adamın yine fetva işine devam ettiğini anladık. Bu sebepten dolayı bir toplantı düzenledik. İbn Teymiyye’nin fetvasının kadılara, âlimlere okunmasını emrettik. Okunduktan sonra, İbn Teymiyye’nin Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem ile diğerlerinin kabirlerinin ziyaret edilmemelerine dair verdiği fetvasının yanlış ve merdud olduğunda hepsi ihtilafsız ittifak ettiler. Onun mutlak olarak fetva vermekten menedilmesine, uzun müddet hapsedilmesine hükmettiler ve bunu huzurumuzda, İbn Teymiyye’nin verdiği fetva nüshasının arkasına kendi el yazılarıyla yazdılar. Dürülmüş bu mektupları yüce sultanın tarafına yolladık. Ta ki, dört mezheb kadılarının onun hakkında verdikleri hükmü anlayıp, vermeye cesaret ettiği bu fetvasından dolayı, Dimaşk kalesinde tutuklanmasını emretsin, fetva vermesini ve halkın da yanına gidip gelmesini menetsin. Bu hususta bilgi edininiz ve kendisinin de dört mezheb imamlarının verdikleri hükümden haberi olsun. Alimler, bu hükme binaen anılan adamın uzun zaman hapis edilmesine fetva vermişlerdir. Zira kendisi her zaman halk arasında münker şeyler ve zındıklık meydana çıkarıp onlarla zihinlerini meşgul ediyor, avam tabakasının zayıf akıllarını, düşüncelerini ve akaidini bozuyor. İşte, bunlardan menedilirse, kendisinden gelen zarar yolu kapanacaktır, diye fetva verdiler. Sultanın işlemi buna göredir. Ve böylece ahaliye emredilsin. İbn Teymiyye hakkındaki bu yazımız gereğince, onun yolundan gideni veya onun bu fetvasıyla fetva veren veya talak hususunda fetvasıyla amel edeni bunlardan menedersiniz. Bununla amel eden veya fetva veren bir kimseden haberiniz olunca halini araştırır, şayet hoca olan alimlerdense, İbn Teymiyye gibi onu azarlar, şayet gençlerden olup gösteriş için yaparsa, onları bu yoldan iyice menedersiniz. Halkın durumunu düzeltmek ve doğru yolda yürütmek; icmaa muhalif olan şeylerle fetva vermek, Allahü teâlânın dininde daha önce hiç kimsenin zikretmediği çeşitli bid’at yollarına sapmak hususunda onları engelleyiniz.

    İBN TEYMİYYE’NİN 27 RECEP 726’DA YAZDIĞI FETVASININ ARKASINA MISIR’DAKİ DÖRT MEZHEB KADILARININ YAZDIKLARI FETVALARDAN NAKLEDİLEN FETVA SURETİ

    Bütün hamdler Allah’a olsun. Nakledilen bu fetvanın münderacatı İbn Teymiyye’nin, (Enbiya ve salih zatların kabirlerini ziyaret etmek bid’atdır ve onların ziyaretlerine sefere çıkmak caiz değildir.) dediği kavli ve buna benzer sözleri üzerine sorulan suale cevaptır. Bu dediği şeyler bâtıl olup merdudtur. Bu müftünün, din imamları ve alimler katında bâtıl olan bu gibi fetvalardan vazgeçmesi, garip fetvalar vermekden men edilmesi, vazgeçmediği takdirde hapsedilmesi, halkın bu hususlarda kendisine uymaması için durumun teşhir edilmesi lazımdır. Bunu Muhammed b. İbrahim b. Sadullah b. Cemaa yazmış, Muhammed b. El-Hariri el-Hanefi de aynı görüşü paylaşmıştır. Lâkin, mehil verilmeden kat’i olarak hemen şimdi hapsedilmelidir, diye ilave etmiştir. Muhammed b. Ebubekir el-Maliki dahi onun bu fasid fetvası ve benzerleriyle daha başka bâtıl meselelerin ortadan izale edilmesi için İbn Teymiyye’nin men edilmesini te’kiden söylemiştir. Ahmed b. Ömer el-Makdisi el-Hanbeli keza… Alimler İbn Teymiyye’nin diğer bir fetvasına daha rastladılar ki, onda, (icmaa göre Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem ile diğer peygamberlerin kabirlerinin ziyaret kat’i olarak mâsiyettir [günahtır]) demiştir. İşte hakimler bu fetvanın ona ait bir fetva olduğunu Kadı Celalüddin Muhammed b. Abdurrahmani’l Kazvini’nin şahidliğinden anladılar. Bu fetvanın üzerinde İbn Teymiyye’nin el yazısını görünce, kendisinin olduğunda hiç şüphe kalmadı. Bu sebeple, Resulullah (s.a.v.) ile onun ziyaretinde bulunan dünya Müslümanları için gayrete gelerek, İbn Teymiyye’yi bid’atçılıkla, sapıklıkla ve doğru yoldan ayrılmakla itham ettiler, onu tahkir edip hapsettiler.

    Kaynak: Bera’atü’l-Eş’ariyyin min Akaidi’l-Muhâlifin, s.401-402.

  13. ALİ EREN HOCA’DAN NURETTİN YILDIZ’A MADDE MADDE CEVAPLAR

    Okumak için Suûdî Arabistan’a gidip de Vehhâbî/Selefî olmadan dönen azın azı. Onlarda bile maalesef Vehhâbilik/Selefîlik bulaşığı bulunuyor. Oraya vehhâbî olmak için gitmiyorlar, ama farkında olmadan Vehhâbî olup dönüyorlar.
    Çünkü orada “İslam bu” diye Vehhâbîlik öğretiliyor. Onlar da kendilerine ne öğretilirse onu öğreniyorlar.
    Vehhâbîlik okuduklarının farkında olamazlar, çünkü dünya Müslümanlarının zihninde Vehhâbîlik hoş karşılanmadığı için vehhâbîler kendilerini gizliyor, “Biz selefîyiz” diyorlar. Yani vehhâbîler insanların karşısına “Selefîlik” maskesiyle çıkıyorlar.
    Selefîler vehhâbî değiller(!) ama nedense onların söylediklerinin aynısını söylüyorlar!
    Suûdî devleti vehhâbîlik üzerinde o kadar israrlı ki, bu ülkede herkes vehhâbî olmadığı halde, Türkiye’deki laiklik gibi, Suûdî Arabistan’da da vehhâbî olmayan kimseler bile Vehhâbilik hâricinde hareket edemezler.CEVABIN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    25-30 sene önce İmam-ı Rabbânî Hazretleri’nin torunlarından, Suûdî Arabistan’da yaşayan bir zat müsafirimiz olmuştu. Giderken kendisine İmam-ı Rabbânî Hazretleri’nin Mektûbât’ını hediye ettik. Memnuniyetle kabul etti ama alırken, “Yemürrü inşâallah/ İnşallah kontrolden geçirebiliriz” dedi. Çünkü Suûdî Arabistan sınırlarından içeri ehl-i sünnete ait kitapların girmesi yasakmış.
    Şükür şimdi böyle bir kontrol yok. Ama vehhâbîlik berdevam…
    Vehhâbîliğin/Selefîliğin fikir babası, Hicrî 8. asırda yaşayan İbni Teymiyye’dir. İbni Teymiyye ehl-i sünnete ters düşmüş bir şahsiyettir. İşin özü budur.
    ***
    Dînî konuşma ve yazılarından tanıdığınız Nureddin Yıldız Hoca, Suûdî Arabistan’da okuyanlardan. Kendisiyle, beraber yaptığımız bir namaz konferansı yolculuğunda tanışmıştık. Onu, kibirden uzak, kaprisi olmayan, hoş sohbet, esprili bir kişi olarak görmüştüm.
    Son sıralarda, bazı dostlar Nureddin Hoca’nın bazı sözlerinden bahsediyorlar. O sözlerin doğru olması durumunda, Nureddin Yıldız hakkındaki taşıdığım hüsn-i niyet yok olup gider.
    Bazı dostlarım, “Nureddin Yıldız şu mesele hakkında şöyle söylüyor, ne dersiniz?” diye onun bazı sorulara verdiği cevapları bana soruyorlar. Onlara cevap verebilmem için Nureddin Hoca’nın ne söylediğini bilmem lâzımdı. Bir internet sitesinde Nureddin Hoca’nın“Asırların Kavgası İbni Teymiye”başlıklı 5 adet yazısına rastladım. Orada ona sorulan bazı sorulara ve cevaplarına ulaşmış oldum.
    Aşağıda, Nureddin Hoca’ya sorulan soruların bir kısmını ve onun verdiği cevapları okuyacaksınız.
    SORU 1:
    “…İbni Teymiyye, Muhammed bin Abdülvehhab, Mevdudi gibi şahısların itikadı bozuk mudur? Ehli Sünnet âlimlerinin dışında kalan hocaların söyledikleri ne derece doğrudur?”
    Nureddin Yıldız cevaplandırıyor:
    CEVAP:
    “… Zikrettiğiniz isimlerin ne durumda olduğunu bilemeyiz. Eserlerini, işlerini izleriz. Sadece başkaları onların işlerinde tenkit edilecek yönler buldu diye onları kâfir sayamayız. İşleri hatalı insan olarak görebiliriz ama bu durum sadece onlar için değildir.
    …Biz kendi derdimize bakalım, daha iyi bir iş yapmış oluruz.”
    Nureddin Hocamız kusura bakmasın ama bu sözler sorulan sorunun cevabı değil. Soru sahibi açıkça “…İbni Teymiyye, Muhammed bin Abdülvehhab, Mevdudi gibi şahısların itikadı bozuk mudur?” diye soruyor. Buna ya “Bozuktur” veya “Değildir” diye cevap verilmesi lâzımdı. Hem cevap vermiyor hem de “…Biz kendi derdimize bakalım, daha iyi bir iş yapmış oluruz”diyerek meseleyi başka tarafa çekiyor.
    Sorudaki üç şahıstan İbni Teymiyye’nin, Vehhâbîliğin fikir babası olduğunu yukarıda yazdık. Muhammed b. Abdilvehhab de İngilizlerin desteğiyle Vehhâbîliği kuran kişi. Mevdûdî ise “Mezhebim yok” diyen Pakistanlı mezhepsiz.
    Benim bu bildiklerimi Nureddin Hoca da bilir. Ama “… Zikrettiğiniz isimlerin ne durumda olduğunu bilemeyiz“ diyor. Bilemeyiz dediği halde, bu yazının devamında göreceğiniz gibi, bilhassa İbni Teymiyye’yi çok iyi bilmekte ve üstelik çok sevmektedir.
    İnsanlar yaptıklarıyla, ortaya koyduğu tavırlarıyla, inanç ve ibâdetleriyle bilinirler. Nitekim Nureddin Hoca da cevabında, “onların eserlerini, işlerini izleriz”diyor.
    Tamam işte. Eserlerine ve işlerine bak ve cevap ver. Ama hem “… Zikrettiğiniz isimlerin eserlerini, işlerini izleriz”diyor, hem de eserlerine ve işlerine bakıp cevap vermiyor.
    Soru sahibi “Onları kâfir sayabilir miyiz?” diye sormadığı halde, “Sadece başkaları onların işlerinde tenkit edilecek yönler buldu diye onları kâfir sayamayız” diyor.
    Sorulan soruya cevap vermediği halde, “onları kâfir sayabilir miyiz?” diye bir soru sorulmuş gibi bu hayâlî soruya “onları kâfir sayamayız” diye cevap veriyor.
    Bu cevabı, düşüncesini ele veriyor. Çünkü biliyor ki, bu üç kişinin tenkit edilecek çok tarafları var. Soru sahibi de, “onların itikadı bozuk mudur?”diye tam da onu soruyor. Bu açık soruya açık bir cevap verilmesi lâzım ama Nureddin Yıldız cevap vermiyor.
    Bilmemesi mümkün değil ama, diyelim ki İbni Teymiyye, Muhammed bin Abdülvehhab, Mevdudi hakkında bilgisi yok. Bu durumda bilmediğini söylemesi icap ederdi, onu da yapamıyor. Hem yapmıyor hem de “Biz kendi derdimize bakalım, daha iyi bir iş yapmış oluruz” diyor. Yani âmiyâne tabirle topu taca atıyor. Soru sahibine, o meseleyi karıştırma demeye getiriyor.
    O zaman şunu söylemek istediğini mi anlamalı:
    “Bu meseleyi fazla kurcalama. Onların hiç biri ehl-i sünnet değil ama ben söylemek istemiyorum. Çünkü söylersem Türkiyeli ehl-i sünnet Müslümanlar onların nasıl kimseler olduklarını anlarlar. Oysa ben onların bozuk kimseler olduğunu söylemek istemiyorum.”
    Soru ve cevaplar devam ediyor.
    SORU 2:
    “…Hocam bir mektubunuzda İbn Teymiyye’ye “müctehiddir” diye yazmışsınız. Kabul ediyoruz âmennâ. Amma o mektubunuzda bir şey dikkatimi çekti. Yazılmış ki, “Bir Müslüman kötü niyetle bu meseleyi araştırsa İbni Teymiyye’yi küfürle de suçlayabilir.”
    CEVAP:
    “Elbette, işi karıştırmak olan biri sevgili Peygamber aleyhisselam efendimizi bile araştırsa onda da aklınca hatalar bulabilir. Kullandığımız gözlük çok önemli, neyi görmek istediğimiz çok önemli.”
    Nureddin Yıldız burada, “Kötü niyetle araştırılmadığı takdirde İbni Teymiyye’nin müctehid olduğunu görürsünüz” demek istiyor.
    SORU 3:
    “Bildiğimiz kadarıyla İbn-i Teymiyye Allah’ın göklerde olduğunu ve orada oturduğuna inanıyor (tabi iftira değilse). Fakat biz onun müteşabih ayetlerin tevil edilmemesi gerektiğini savunduğunu okuyoruz. Bu durumda bu bir çelişki olmuyor mu hocam?”
    CEVAP:
    “…Meselâ Ebû Hanife gibi muhteşem bir insana bile hatalı olmak isnat edilmiştir. Yetiştirdiği talebeler onun sağlığında ona aykırı görüşler belirtmişlerdir. Bu ne onların hatalı olmasını ne de Ebû Hanife’nin değerinin düşmesini gerektirir.”
    Yapmayın Nureddin Hocam! İkisi aynı değil.
    İmam-ı Âzam Hazretleri, “Allah göklerdedir” gibi bir söz söyledi de talebeleri onun bu sözüne aykırı görüşler mi ileri sürdüler? Onların aralarındaki ictihadda farklılık, İbni Teymiyye’ninki ise inançta farklılık. Adam Allah’a mekân isnat ediyor. Siz, ictihad ve inançtaki farkı bilmeyecek kimse misiniz?
    Diyebiliyorsanız, “İbni Teymiyye Allah göklerdedir dememiştir” demeliydiniz. Görüyoruz ki diyememişsiniz.
    Ama “…İbni Teymiye, bu Ümmet’in içinden yetişmiş zekâsı ve himmetiyle sivrilmiş şahsiyetlerden biridir. Kendi zamanındaki şartlardan, siyasi ve fikri çalkantılardan etkilenerek büyük bir ilmi faaliyet içine girmiştir” diyerek övüyorsunuz. Ve devamla “Ancak bir ilim adamının hata etmesi ile Ümmet’ine hıyanet etmesi aynı değildir” diyorsunuz.
    Peki “Allah göklerdedir”demek bu ümmete ihanet değil de nedir?
    Bir de, “…Onu tenkit edenlerdeki temel mantık da, …onun söylediklerinde yanlışlar bulunduğu iddiasıdır” diyorsunuz.
    Hayır efendim hayır! Ortada, İbni Teymiyye’nin söylediklerinde yanlışlar bulunduğu iddiası falan yok. İbni Teymiyye’nin “Allah göklerdedir”dediği bir iddia mı yoksa gerçek mi! Yukarıda da yazdığımız gibi, siz bile “Onun böyle bir sözü yok” diyemiyorsunuz işte.
    İbni Teymiyye, itikâdî meselelerde böyle yanılgılara düşmeyecek derecede bir ilme sahipti. O akımdan, onun yaptığı yanılgı değil, bile bile lâdes…
    Değerli okuyucular!
    Nureddin Hocamız, yukarıdaki soruya verdiği cevapta şu doğruyu da söylüyor:
    “Eğer İbni Teymiye’yi tenkit etmek için söz alırsanız, onu dinin dışına bile itebilirsiniz; onun yazılarında ve sözlerinde bunun için yeterli malzeme vardır.”
    Hah! İşte biz de bunu söylüyoruz. “Onun yazılarında ve sözlerinde bunun için yeterli malzeme vardır.”diyoruz. Şu farkla ki sizin gibi , “Eğer İbni Teymiye’yi tenkit etmek için söz alırsanız, onu dinin dışına bile itebilirsiniz“ demiyoruz. Bir kimsenin inancı sağlamsa, tenkit etmek isteseniz bile onu nasıl dinin dışına itebileceksiniz? İtemezsiniz, iman buna engeldir.
    Nureddin Hocamız devamla, “…İbni Teymiye’yi de ‘bizim’ ulemamızdan biri olarak gören bir gözle bakarsanız, onu İmam Malik’ten ayırt edecek çok şey bulamazsınız” diyor.
    Hocamızın insanı gülümseten bu sözü çok su götürür.
    Dikkat ederseniz, “onu İmam Malik’ten ayırt edecek çok şey bulamazsınız” diyor da “hiçbir şey bulamazsınız” diyemiyor.
    İbni Teymiyye’nin bütün sözleri bozuk olacak değil ya! Meselâ kalkıp “Allah yoktur” diyecek değil ya! “Allah göklerdedir” demesi yetmez mi?
    Demek ki, İbni Teymiyye’nin sözlerinde, onu İmam Malik’ten ayırt edecek bazı şeyler varmış.
    Zaten onu ehl-i sünnetten ayıran da o bazı sözleri işte.
    Nureddin Hoca, İbni Teymiyye’nin böyle netameli sözlerinin açığa çıkmasından rahatsız. Onun için şöyle söylüyor:
    “…Biz Ümmet’imizin mezarlığını karıştırarak ne elde ederiz? İlimde, cihadda, fazilette geldikleri seviyeye kulak verelim. Bir âlimin başka bir âlim tarafından tenkit edilmesine dair bir yazı bulan kendini mutlu hissediyorsa, o mezarlıkçıdır; ölü kemikleri kurcalamaktadır.”
    Yok Nureddin Hocam, o kadar da değil. Eğer öyleyse İbni Teymiyye, kendisinden önceki 8 asırda yaşayan âlimlerin mezarlarını niçin karıştırdı?Ona niye bir şey demiyoruz?
    İbni Teymiyye onların ilimde, cihadda, fazilette geldikleri seviyeye kulak verseydi ya! Vermedi. Şimdiki tilmizleri de hâlâ İbni Teymiyye’yi kabul etmeyen milyonlarca İslam âlimlerinin mezarlarını karıştırıp duruyorlar da, onların ilimde, cihadda, fazilette geldikleri seviyeye hiç kulak vermiyorlar.
    Sizin sözünüze göre, İbni Teymiyye de onun peşinden gidenler de bu durumda mezarlıkçıdır; ölü kemikleri kurcalamaktadır.
    SORU 5:
    “…Bir Vehhabi kişiyle tanıştım. Çok çok farklı görüşleri var bizim görüşlerimize göre. Mezhebler, evliyalar, kerametler… Bir de İbni Teymiyye… Vehhabiler çok savunuyor bu kişiyi.”
    Nureddin Hocamızın, Vehhâbîleri ve İbni Teymiyye’yi soran bu kişiye verdiği cevaba bakın:
    CEVAP:
    “…Müslüman Dünya’nın mensubu olarak, Müslümanlar arasındaki ayrıntılarla uğraşmanın ne yararı vardır? Böyle bir araştırmaya nasıl vakit bulunabiliyor anlayamıyorum. Kendi işimize baksak daha iyi olmaz mı?
    Allah Teala, bize önce bizi soracaktır. Kimse İbni Teymiye’nin hesabını vermeyecektir. …Şimdi siz nasıl Vehhâbiîeri merak edip koğuşturuyorsanız onlar da sizi merak edip koğuşturuyorlar.”
    Değerli okuyucular, iyi de sorunun cevabı nerede? Bu sözlerde hem soruya cevap yok hem de zihinler başka tarafa çekilmeye çalışılıyor.
    ***
    Nureddin Yıldız’ın, cevapları içinde, Sahih-iBuhârî ve Sahih-i Müslim hakkında verdiği mühim bir bilgiyi ve kullandığı şu güzel ifadeleri de zikredelim::
    “Bu iki eserin tenkit edilmesi, Napolyon’un Ezher’i işgal ettirme planı ile beraber gündeme gelmiştir. (Bu iki kitap) bin iki yüz senedir sevilen, cihat meydanlarında cihadın kaynağı, mescitlerde namazın, teheccütlerde gözyaşının, ailede huzurun, Harem-i Şerif’te tavafın kaynağıdır.”
    SORU 6:
    “…Ademoğlu’nun hata yapabileceğini, yalnızca Peygamberlerin “MASUM” olduğunu anlatıyorsunuz. Lakin, …itikadi mevzularda hata ve eksik su kaldırmaz.…İbni Teymiye’nin ictihatlarından haberdar değil miydiniz ki, sohbetinizde bir buçuk saat “Her âlim normal insanlar gibi hata eder, dolayısıyla İbn-i Teymiye de hatalar yapmıştır” gibi masumâne bir şekilde küfür kokulu, ehli sünnet dışı buictihatlarından hiç bahsetmediniz?”
    CEVAP:
    “Ben asla İbni Teymiyeci değilim. Biiznillah olmam da. …İbni Teymiye’yi kendi kitaplarından okudum ben. …Verdiğiniz kitap isimlerini bizzat siz okuyup inceledi iseniz mesele yok, yaptığınız bir ictihattır. Onun ictihatlarında hata olduğunu söylüyorsunuz demektir.”
    Değerli okuyucular, bu cümlelere itirazımız var:
    1- İbni Teymiyye’yi kendi kitaplarından okuyan ehl-i sünnet inancına mensup bir müslümanın, ona sahip çıkması mümkün değildir.
    2- Nureddin Hoca, Arapça kitapları sadece okuyup anlayacak seviyedeki herkesin ictihad yapamayacağını bildiği halde, “Verdiğiniz kitap isimlerini bizzat okuyup inceledi iseniz yaptığınız bir ictihattır” diyebiliyor. Hayret!
    Kendisine demek isteriz ki: İbni Teymiyye’nin kitaplarını orijinalinden rahatça anlayabilecek seviyede Arapça bildiğiniz için, ictihadın şartlarını yazan kitapları da anlarsınız. Öyleyse, “Arapça kitapları okuyup anlayabilen herkesin ictihad yapamayacağını öğrenmek için” lütfen bir de ictihad şartlarını yazan kitaplara göz atıverin.
    Nureddin Yıldız’ın İbni Teymiyye hakkındaki,“Kesinlikle onun da ipe sapa gelmez hataları da olmuştur” sözü doğru da, bu ipe-sapa gelmez sözlerin sahibini, birileri bile bile hâlâ nasıl müdafaa eder, onu anlamıyoruz.
    Bakın İbni Teymiyye’yi nasıl müdâfaa ediyor:
    “Cihadı aktif gündeme taşıyan biridir o. Cihatsız İslam meraklıları, yani medresede oturup en iyi mü’min olmayı arayanlar, tekkeyi Uhud meydanı zannedenler ondan gocunmuşlardır.”
    Kökten yanlış bir söz. Çünkü tekkeyi kimse Uhud meydanı zannetmez. Anlaşılan Nureddin Yıldız, Çanakkale harbine gönüllü katılanlardan birçoğunun tekke ve medrese mensupları olduğunu bilmiyor. Galiba ikinci binin müceddidi İmam-ı Rabbânî Hazretleri’nin Mektûbât’ındaki şu tespitini de bilmiyor:
    Leşger-i duânın duâsı kabul edilmedikçe, leşger-i gazânın zafere ulaşması mümkün değildir.
    Demek ki, cephede harbedenlerin zafere ermeleri, duâlarıyla onlara destek olan küçümsediğimiz o tekke mensuplarının duâlarının kabulüne bağlıymış. Onları küçümsemeyelim lütfen.
    Nureddin Yıldız’ın şu sözlerine ne demeli:
    “İbni Teymiyye, Kur’an ve Sünnet’i her şeyin önüne çıkarmıştır. Yer yer bu çıkarış, Ebu Hanifelerin rakibi durumunda görülme nedeni olmuştur. Bilhassa Şafiî uleması onu bu nedenle karşılarına almışlardır.”
    Değerli okuyucular, İmam-ı Âzam Ebû Hanife ve tâbîleri, Kur’an ve sünnete düşman kimseler mi ki, Kur’an ve sünneti her şeyin önüne çıkaran İbni Teymiyye’yi rakip görsünler?
    Nureddin Yıldız’ın söylediğine göre, sadece Hanefîler değil Şâfiî âlimleri de Kur’an ve sünnet düşmanı(!) imişler meğer. Ondan dolayı Kur’an ve sünneti her şeyin önüne çıkaran İbn-i Teymiyye’yi karşılarına almışlar…
    Nureddin Hoca bu sözleriyle çok açık bir yanlışa ve kendisini mânevî felâkete götürecek bir iftiraya imza atıyor. Âhirette Hanefî ve Şâfiî âlimlerle beraber Allah huzuruna çıkınca, bakalım bunun hesabını Allah huzurunda nasıl verecek?
    Bir de 6. sorunun cevabında, “Ben asla İbni Teymiyeci değilim. “Biiznillah olmam da”” diyordu. İbni Teymiyeci olmamak böyle mi oluyor?
    Söylediğini aksine tam bir İbni Teymiyyeci olmuş, ama “Biiznillah” değil, Allah’ın izniyle değil. Çünkü İbni Teymiyye’yi tebriye etmek/temize çıkarmak aşkına Hanefî ve Şâfiî ulemâsına iftira edilmesinde asla Allah’ın izni olamaz.
    Nureddin Yıldız’ın İbni Teymiyye hakkında doğru sözleri de var. Meselâ şöyle:
    “Dilinin kemiği olmayan biridir. Evirip çevirmeden konuşmuştur. Konuşma siyaseti denebilecek bir yöntemi yoktur. Hak bildiğini konuşmuş, konuştukça da bedel ödemiştir.”
    Değerli okuyucular! Bir âlim, evirip çevirmeden, günaha düşme korkusu taşımaksızın dolu-dizgin konuşuyorsa, onda Allah korkusu yoktur. Onda konuşma siyaseti de yoksa, o adamda bir de dengesizlik vardır.
    Nureddin Yıldız’ı dinliyoruz:
    “İbni Teymiye demek, Şiiliğe karşı Ehli Sünnet’in en güçlü cevabı denebilecek bir ekol demektir. İbni Teymiye karşıtlığının köklerinde, Şiiliğin büyük bir rolü vardır.”
    Kusura bakmasın ama bu sözü de yanlış. Eğer “İbni Teymiye demek, Şiiliğe karşı Ehli Sünnet’in en güçlü cevabı denebilecek bir ekol”olsaydı, İbni Teymiyye’nin ehl-i sünnet olması gerekirdi. Ama değil. Çünkü Ehl-i sünnete ters düştüğü gibi Şiîliğe de derstir.
    Şiîler ile vehhâbîler birbirlerini sevmezler. Şiîler İbni Teymiyye’ye onun için terstirler. Bizim İbni Teymiyye’yi tasvip etmememiz ise, onun ehl-i sünnete ters olduğundandır.
    Nureddin Yıldız şöyle diyor:
    “…İbni Teymiye’nin eserlerini okumaya da devam ediyorum.…okudukça bana Kur’an ve Sünnet sevdası aşılıyor. Cihat zevki veriyor. Fıkıh ilminin zevke dönüştüğü ictihatlarını not ediyorum. Ve onu ben, kendi dilinden okuyorum.”
    …İbni Teymiye’den rahatsızlar olsa olsa Şia olmalıdır. Şia ile en köklü mücadeleyi yapanların en önde gelenlerinden biridir.
    Tasavvuf adı altında kendi sapıklıklarını din diye öne süren kimileri de ondan rahatsız olabilirler. …Ben Hanefî’yim ama İslam Hanefîlikten ibaret değildir.”
    İbni Teymiyye’yi bu kadar öven Nureddin Hoca’ya sormak isterim:
    a- Bu sözlerle, “Ben asla İbni Teymiyeci değilim. Biiznillah olmam da” sözleri nasıl bağdaşır?
    b- Fıkıh ilminin zevke dönüştüğünü söylediğiniz İbni Teymiyye fıkhına göre mi ibâdet ediyorsunuz, başka bir mezhebin fıkhına göre mi?
    c- İslam âlimleri içinde size Kur’an ve sünnet sevdası aşılayan ikinci bir âlim tanıyor musunuz, yoksa İbni Teymiyye bu hususta tek ve eşsiz mi?
    d- Ehl-i sünnet Müslümanların İbni Teymiyye’den rahatsız olduklarını bildiğiniz halde, “İbni Teymiye’den rahatsızlar, olsa olsa Şia olmalıdır” cümlesini söylemeyi nasıl becerebildiniz?
    e- “…Ben Hanefî’yim ama İslam Hanefîlikten ibaret değildir” sözüne neden ihtiyaç duyuyorsunuz? Siz de pekâlâ bilirsiniz ki, mezhepler hakkında buna benzer sözleri hep mezhepsizler söylüyor. Madem Hanefîsiniz, ağzınızda mezhepsizlerin sözü ne geziyor?
    SORU 7:
    a- “(İbniTeymiyye)Allahü Teâlâ’nın, sapıtmasına ilmini sebep ettiği kimsedir.” (İbni Hacer-i Mekkî – Fetavâ yı Hadîsiyye)
    b-İbni Teymiye, Kitabü’l-Arş isimli eserinde, “Allah Arş’ın üzerinde oturur, kendisi ile beraber oturması için Resûlullah’a da yer bırakır” diyor.
    c-Essırâtü’l-Müstakim kitabında da İbni Abbas gibi büyük sahabilere kâfir demiştir.
    d-Keşfü’z-Zunûn) El-Ubuûiyyet kitabında ise “Allahü Teâlâ’nın ismini zikretmenin bid’at ve dalâlet olduğunu” bildirmekte.
    e-Şam camiinin minberinden inerken “Allah gökten yere, benim indiğim gibi iner.” dedi. (İbni Batuta -Tuhfetünnüzzar tarihi)
    f-Kaza namazı kılmak lâzım değildir, derdi. Halbuki dört mezhepte de (kaza namazı) farzdır.
    g-Cehennem azabının sonsuz olmadığını söylerdi. Kâfirlerin cehennemde sonsuz kalacaklarına dair birçok âyet-i kerime vardır. (Bakara 81, Ahzab 65, Fussilet 28, Zuhruf 74)
    h- “Ömer çok yanılmıştır” diyerek, İmam Ahmed’in bildirdiği “Allahü Teâlâ, doğru sözü, Ömer’in dili üzerine koymuştur. O hiç yanılmaz” hadis-i şerifine karşı gelmiştir.
    i- İbni Hacer-i AskalânîHazretleri buyuruyor ki: İbni Teymiye, “Kabr-i Nebevîyi ziyaret için sefere çıkmak haramdır. Hazreti Ali iman ettiği zaman çocuk olduğu için Müslümanlığı sahih olmadı. Hazreti Osman malı çok severdi”diyerek ashab-ı kiramın büyüklerine dil uzattı. Ed-Dürer-ül-Kamine, hâşâ Allah’ın Arş’ın üstünde olduğunu ispat etmek için diyor ki: Allah dilerse, bir sivrisineğin sırtına yerleşir de sivrisinek Onun kudreti ve rubûbiyetinin lütfu ile Onu yüklenip kaldırır. Böyleyken Allah Arş’ın üzerine nasıl yerleşmez? (Beyan Telbis el-Cehmiyye, 1/568)
    j-İbni Batuda, İbni Hacer-i Mekkî, İmam Sübkî, kendi oğlu Abdülvehhab, İzzeddin bin Cema’a, Ebû Hayyan Zâhirî, Zâhidü’l-Kevseri, Yûsuf Nebhânî, İmam Şarânî, Ahmed bin Seyyid, Zeynî Dahlan, Şeyhü’l-İslam Mustafa Sabri Efendi gibi nice âlimler İbni Teymiyye’ye reddiyeler yazmışlar, dalâlet ve küfürlerini açıklamışlardır. Üstad Necip Fazıl da “14. asrın irşad kutbu Seyyid Abdülhakim Arvasi, ‘İbni Teymiyye dini içinden zedeleyen mülhiddir’ buyurdu” diyor. (Türkiye’nin Manzarası)
    İbni Teymiyye dürüstse, neden bütün âlimler ona reddiye yazsın ki? Ne alıp veremedikleri var?
    CEVAP:
    …İbni Teymiye, İslam’ın ancak iyi bir cihatla yaşanabileceği fikri ile hareket eden hareketli bir kişiliğe sahiptir. Rahat bozan herkes gibi tenkit edilmiştir. Sözünü ettiğiniz isimler, onu tenkit ettikleri gibi onları da tenkit edenler olmuştur. Kimsenin sözü âyet değil, hadis değil… O anlatılanları ben neden onun kitaplarında görmedim acaba?”
    Hocam, hocam! Boşuna diretmeyelim hocam!
    İbni Teymiyye hakkında, “Rahat bozan herkes gibi tenkit edilmiştir” diyorsunuz.
    Birçok İslam âlimi, kendilerinin rahatlarını bozanlara gözü dönmüş bir şekilde iftira edecek kadar alçalmışlar mıdır? Sizin İslam âlimleri hakkındaki düşünceniz böyle mi?
    İkincisi: İbni Teymiyye’yi tenkit edenlerin çoğu, kendisinden sonra gelen âlimlerdir. İbni Teymiyye onların rahatlarını nasıl bozacak?
    “onu tenkit ettikleri gibi onları da tenkit edenler olmuştur” diyorsunuz.
    O âlimlerin hangisi, İbni Teymiyye gibi küfre düşmekle tenkit edilmiştir?
    …O anlatılanları ben neden onun kitaplarında görmedim acaba?” diyorsunuz.
    Zaten bizim de hayret ettiğimiz bu ya! İbni Teymiyye’nin eserlerini kendi lisanından okuduğunuz halde, meselâ Essırâtü’l-Müstakimisimli eserinde İbni Abbas (r.a.) gibi büyük sahabilere kâfir dediğini başkaları gördü de siz neden gör(e)mediniz acaba?
    Tesadüf bu ya; olsa olsa o satırlara gelince hep gözünüz kamaşmıştır. Yoksa okuduğunuzu inkâr edecek değilsiniz ya!
    SORU 8:
    “…Size “Allahu Teala Arş’ta diyorlar” mealinde bir soru soruyorlar. Siz de “Bu meseleyi yıllarca tartışmışlar. Sonuca bağlayamamışlar. Asıl mesele biz Allah’a yakınlıkta neredeyiz?” mealinde bir cevap vermişsiniz.
    Ben de, bahsettiğim haber sitesi de bu cevaba şaşırdık. Ehl-i Sünnet akide kitaplarında, Allahü Teala’nın mekândan münezzeh olduğu belirtilirken bahsettiğiniz “sonuca bağlayamama”yı anlayamadık. Bahsettiğim internet sitesi, size gıyaben “Allah mekandan münezzehtir demek bu kadar mı zor?” diye sormuş.”
    Değerli okuyucular! Nureddin Yıldız, “Allah mekandan münezzehtir demek bu kadar mı zor?”sorusuna cevap vermeye yanaşmıyor. Ama şu cümlelere çekinmeden yer veriyor:
    CEVAP 8:
    “…Şu yaşadığımız topraklarda, körü körüne birini taklit etmenin dışında kim ne anlar Arş meselesinden, kim?”
    Sizden başka kim anlayacak hocam! Anlayacak tek kişi varsa o da sizsiniz. Sizi dinleyelim Nureddin Hoca:
    “…Hocalarım Ebu Gudde ve Nedvî’yi, İbn-i Teymiye’yi takdir eder buldum. Ben de takdir ettim. …İbni Teymiye’yi sevmemin de, yüreğimde bir daralma oluşturmadığını görüyorum. Ebu Hanife’nin adı anılırken bile titreyen dudaklarım, heyecanlanan bir kalbim vardır elhamdulillah.
    ‘.Ebu Bekir’e (r.a) dil uzatma’ iddiasını dahi cevaplandırmadım.”
    Değerli okuyucular, ‘.Ebu Bekir’e (r.a) dil uzatma’meselesi şöyle:
    Nureddin Yıldız, bir röportajında şu sözleri sarf ediyor:
    “…Hazreti Ebubekir bizim hayatımıza ulaşamaz. Gelsin internet çağında bir Ebubekir Sıddık olsun göreyim onu. Aynen böyle yazabilirsiniz Hatice Hanım.
    …Biz Hazreti Ebubekir’e ulaşamayacaksak eğer, Hazreti Ebubekir de bu zamana ulaşamaz.
    …ne buyuruyor Efendimiz (s.a.s.): “Sizin elli taneniz onların bir tanesi yapacak.”Yani biz elli kat hızlı gidiyoruz. Yani elli çarpı Hazreti Ebubekirlik imkânım var benim ama şeytan da ne diyor, “sen kim Ebubekir kim, işine bak haddini bil otur aşağı ” diyor, “sen kim Ebu Hanife kim” diyor. “Bu zamanın Ebu Hanifesiyim” diyerek yola çıkan da kazanıyor.
    …Allah’ın dostları büyük insanlar evet, ama erişilmez insanlar değil. Erişilmeyen tek şey Nübüvvet makamıdır.”
    Nureddin Hocam!
    Bu sözler Hazreti Ebûbekir’in aleyhinde konuşmak değil de nedir? Onu küçümsemek değil de nedir? Yoksa siz başka şey söylüyorsunuz da biz Türkçe bilmediğimiz için mi anlamıyoruz?
    Nureddin Hocam! Yanılıyorsunuz. “sen kim, Ebubekir kim“ sözünün mânâsı zannettiğiniz gibi şeytana ait değil, Hazreti Resûlüllah’a aittir.
    Sahi siz Hazreti Ebûbekir Efendimiz’den bahsederken, çelik-çomak arkadaşınızdan bahseder gibi niçin hep “Ebûbekir, Ebûbekir” diyorsunuz?
    Hazret demek yok mu?

    (11/11/2014) Ali Eren”

  14. Nurettin Yıldız’ın Mevlid Kandili’ni (diğer kandilleri olduğu gibi) Bid’at olarak görmesine edille-i şer’iyye ile cevap
    Yakın dönemde yaşayan selefi düşünceye mensup pek çok yazar mevlidin bidat olduğunu iddia eden makaleler/reddiyeler kaleme almıştır. Nitekim Nurettin Yıldız da bu konudaki düşüncesini (yukarıdaki görsellerde görüldüğü üzere) açıkça bildirmiştir. Kendisinden önceki bazı kimseler gibi o da “Ne Peygamberin ne de bir başkasının doğumunu kutlamak caiz değildir. Bunlar dinde sonradan çıkarılan bid’atlardır. Mevlid, ne Peygamberin zamanında ne ashap zamanında ne de tabiin zamanında okunmamıştır. Dolayısıyla sonradan ihdas edilen her şey bid’attir.” demiştir.CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Halbuki Mevlid-i Şerifin okunmanın caiz olduğu ve mükâfatı hakkmda bir çok delil vardır. Ehl-i sünnet uleması geniş olarak bu hususta müstakil eserler dahi yazmışlardır. Hafız İbn Nasıruddin ed-Dımeşkî bu eserlerin bir kısmını üç ciltten oluşan: “Camiu’l-Asâr fî Mevlidi’n-Nebiyyi’l-Muhtâr” adlı kitabında bir araya getirmiştir. Mevlid, onların dediği gibi bid’at değildir. Hatta Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizi ilk öven Kuran-ı Kerim’de Allah’ u Teala’dır. Ashab-ı Kiram, bizzat Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in huzurunda iken, onu överek, meth eden kasideler söylemişlerdir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in vefatından sonra da, gerek Hulefa-i Raşid’in gerekse Tabiin döneminde mevlid okunduğuna dair çok sayıda rivayetler vardır. İmam-ı Azam Efendimiz, Tabiindendir ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)
    Efendimizi onun kabri başında metheden kasidesi yani Mevlid’i vardır.
    Suyutî, (sonraki yıllarda yapılan geniş çaplı) mevlid kutlamalarını ilk olarak ihdas edenin Fatimiler değil Erbil hükümdarı Muzaffer (Ebû Said) olduğunu söylemektedir. Suyutî, mevlidlerde yanında büyük alim ve sufileri de bulunduran Muzaffer’le alakalı Ebu’l-Hattab İbn Dihye’nin “et-Tenvîr fî Mevlidi’l-Beşîri’n-Nezîr” adını koyduğu bir kitap telif ettiğini de zikreder. İbn Hallikân bu kutlamalarda yapılanları vasfetmenin güç olduğunu söyler.

    Mevlidin İçeriği
    Mevlid; Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in dünyayı teşrifi, çocukluğu, risaleti, mucizeleri, ahlakı, evsafı yanında O’na iktida edebilmek için gerekli olan meseleleri ihtiva eder.
    Nitekim Abdullah b. Ravaha, Ka’b. Züheyr, Hassan b. Sabit gibi şair sahabiler de O’nun bu yönlerini anlatır, O’na tazimde bulunurlardı. İnşad edilen şiirler, dinleyiciler üzerinde azim tesirler uyandırır, sahabenin Allah Resulü’ne ittibaı güç kazanırdı.
    Sonraki yüzyıllarda gelen müellif ve şairler de mevlid ihtifallerinde mevcut geleneği devam ettirdiler. O’nu anlatan ürünlerini O’na yaklaşma ve şefaatini kazanma vesilesi olarak gördüler. Maddi imkanı yerinde olanlar Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün doğum gününde insanlara ikramda bulundular. O’nunla sevinenler, hediyelerle insanları sevindirirler.

    MEVLİD-İ ŞERİF’İ KUTLAMAYA DAİR ŞER’İ DELLİLER
    Burada kısaca bazı delilleri zikredeceğiz. Bu konudaki deliller elbette aşağıdakilerden ibaret değildir:
    Kur’an:
    Kur’an-ı Kerim Müslümanlara İslam’ın ulvi değerleriyle meşru ölçüler çerçevesinde sevinmeyi tavsiye etmektedir: “De ki: ‘Allah’ın lütuf ve rahmetiyle; yalnız bunlarla sevinsinler.” Allah Teala müminlere “rahmet”le sevinmelerini emretmektedir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), şu ayetin delalet ettiği gibi bizzat rahmettir: “Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.” Nitekim İbn Abbas “rahmet” kelimesini Muhammed Mustafa olarak tefsir etmiştir. Müminler Allah Resulü’nün varlığıyla her dem mesrur olur. Fakat doğduğu ay ve gün sürur daha yoğun bir şekilde yaşanır
    Sünnet:
    Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) mevlid gün ve gecesini bizzat kendileri ihyâ etmişler, pazartesi günü tuttukları orucun gerekçesini açıklarken: “Bugün dünya geldim.[Ebu Davud, Rezin]” buyurmuşlardır. Buna göre Mevlid-i Nebi’yi ilk ihya eden, o gün oruç tutarak Allah Teala’ya şükreden Resul-i Ekrem’dir. (s.a.v.)
    Günümüzde Müslümanların mevlid etkinlikleri şekil açısından kısmi farklılıklar arz etse de Aşure ve pazartesi günleri Efendimiz’in tuttuğu oruçların gayesi ile tamamen örtüşmektedir. Zira hepsi ilahi rızayı celbetmek için îfa edilmektedir.
    İcma:
    Mevlid’e icmadan delil de herkesçe bilinmektedir. Mevlid İslam coğrafyasında uygulanan alimlerin güzel gördüğü, halkın benimsediği bir gelenektir. “Müslümanların güzel telakki ettiği Allah katında güzel, çirkin addettikleri ise çirkindir.”
    Kıyas:
    Bilindiği üzere her pazartesi Ebu Leheb’in azabı Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in doğum müjdesi kendinse verildiğinde cariyesi Süveybe’yi azad etmesinden dolayı hafifler. Muhammed b. Nasıruddin ed-Dimeşki şöyle demektedir: Kur’an’ın elleri kurusun diye zemmettiği ebedi cehennemlik o kafir; Ahmed’in doğumuna sevindi diye pazartesi günleri daha az azab görür.
    Ömür boyu Ahmed’le sevinen ve muvahhit olarak ölenin hali ise bir düşün nasıl olur.
    Hadis’i şerife göre Süveybe’yi azad ettiğinden dolayı Ebû Leheb’in azabı hafifleyecekse viladetle sevinen Müslümanların sevap kazanmaları öncelikli olarak mümkündür.
    Sonuç
    Suyutî, “Mevlid ihtifallerinin esasını teşkil eden, toplanıp Kur’an-ı Kerim okumak, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün dünyaya gelmesi ve doğumu ile yeryüzünde meydana gelen harikuladeliklerle ilgili rivayetleri nakletmek (mevlid okumak) ve sonrasında hazırlanan sofralarda ikram edilen yemekleri yiyip dağılmak, program sahibinin sevap kazanmasını sağlayan hayırlı ameliyeler cümlesindendir.” demektedir. Bilindiği gibi mevlid merasimlerinde bunlar yapılmaktadır. Çünkü mevlidin gayesi Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’ne ta’zimde bulunmak ve doğumu sebebiyle oluşan mutluluğu açığa vurmaktır.
    Sonuç
    Seyyid Muhammed alevî el-Mâliki, Mevlid ile ilgili yazığı, “Havle’l-İhtifal Bi-Zikra’1-Mevlid’in-Nebeviyyi’ş-Şerif,” adlı eserinde der ki: Bir müslümanın Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in doğum gününü ihya etmek maksadıyla kutlayanlara: “Neden siz Mevlid-i Şerif kutluyorsunuz”? şeklinde bir soru sorması kadar anlamsız bir sual olamaz. Çünkü bu soru “Niçin siz RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem) ile ferahlıyorsunuz, seviniyor-sunuz?” manasına geliyor. Böyle bir soruya cevap vermek bile gereksizdir. Ancak bu soruya şu şekilde cevap verilebiliriz: “Ben RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem) ile ferahladığım ve sevindiğim için mevlidini kutluyorum. RasuluUah (Sallallahu aleyhi vesellem)’i sevdiğim için onunla ferahlıyor ve mutlu oluyorum. Mü’min olduğum için de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’i çok seviyorum.”

  15. Nurettin Yıldız’dan Tasavvufi Kavramlara Saldırı!
    “Kamil” kelimesinin lugavi manasına bakılırsa olgun ve tam, eksiksiz gibi anlamlar taşıdığı görülür. Bu kelime Cenabı Hakk hakkında kullanılırısa eksiksiz, noksan sıfatlardan münezzeh anlamında; bir kul için kullanıldığında da olgun anlamındadır.

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    N. Yıldız, Mürşid-i Kamil tabiri için kendine göre “eksiksiz hoca” gibi ucube bir tanım yapmakta, bu tanıma dayanarak “mürşid esneyince müridi de esnemeye çalışır, mürşid yemez içmez tuvalete gitmez birisi olarak görülür” diyerek hayal mahsulü şeyler ortaya atmakta bunlardan hareketle kendi ürettiği ve gerçekle ilgisi olmayan mefhumlar üzerinden tasavvufi kavramların içini boşaltmaktadır. Bununla da yetinmeyen Nureddin Yıldız’ın dili Nebiyi Muhterem (s.a.v.)’e kadar uzanmakta; hikmete mebni yaşanmış bazı hadiseler üzerinden yürüyerek Peygamberimiz (s.a.v.)’e, “o da kamil bir mürşid değildi” demektedir. Halbuki hiç kimse beşeri hususlarda mürşid olan zâta uymak gerektiğini söylemediği gibi, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz hakkında zikredilen “savaş stratejisi” meselesinde de kendileri hakkında bir noksanlık ve tenzil-i rütbeye sebep olacak bir şey yoktur. Bunlar dünya işlerinde kendisine vaki olması caiz olan hususlardandır ki, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz o işlerden dolayı gönde¬rilmemiştir. Bunların hepsi insanların alışageldiği adî işlerdendir. Bunları, tecrübe edenler, dikkatle bunların üzerine eğilenler bilirler. (Şifa-i Şerif s. 604)
    Nureddin Yıldız, tasavvufu, mefhumları üzerinden vurma çabasındadır ve hep “tasavvufu eleştirdiğimi zannetmeyiniz ha!” gibi ifadelerle insanları aptal yerine koymaktadır. Hem tasavvuf erbabının kendi içinde bileceği bir şeydir demekte, hem dışarıdan fikir beyan ederek çelişkiye düşmektedir.
    Burada Nureddin Yıldız; Cenab-ı Hakk’ın noksan sıfatlarından münezzeh olmak manasındaki kemalatı ile mürşidlerin, dini hususlarda ve insanları sünneti seniyyeye kılavuzlamak noktasında hata yapmama anlamındaki kemalatını neden kıyaslama yoluna gitmiştir. Mürşid-i kamil’in, insanoğluna mahsus bir kemal ile kamil olduğunu, bu kemalatın da zirvesinin Hz. Peygamber (s.a.v.) olduğunu neden bilmezden gelmektedir?
    İmam Nesefî, insan-i kâmili “şeriat, tarikat ve hakikatte tam olan insandır” diye tarif eder ve bunu şöyle açıklar: “Kâmil insan, iyi söz, iyi hareket, iyi ahlak ve iyi bilgide tam olandır. Bu dört şeyi kemâle erdiren kemâle ulaşmış sayılır.” (Abdülkerim Cîlî, Hayatı ve Eserleri 193–281) Peki bu tanımın neresi İslam akaidine terstir ve hangi noktada haşa Allah ile kıyaslama vardır.
    Peygamber (s.a.v.) Efendimizin kemâlâtı meselesinde ise İmam-ı Rabbani hazretleri 79. Mektubunda şöyle buyurur: “Şurası sabittir ki Hz. Muhammed (s.a.v) isimlere ve sıfatlara ait tüm kemâlâtı şahsında toplamıştır. Bütün bu üstünlükler, kula yakışacak şekilde Onda görünmekledir…”
    Ez cümle konuşma boyunca kavram kargaşası çıkarmaya çalışarak en nihayet Nebi (s.a.v.) hakkında “Kamil Mürşid değildi” deme cür’etini gösteren Nurettin Yıldız’ı Allah’a havale ediyor, Müslümanları daha uyanık olmaya ve bu tip çokça parlatılan kimseleri dinlerken daha dikkatli olmaya davet ediyoruz.

  16. NURETTİN YILDIZ’DAN OSMANLI’YA SUÇLAMALAR 1: “ABDULHAMİD PİYANO ÇALMAKTAN AZİZ MAHMUD HÜDAYİ’NİN YANINA GİTMEYE FIRSAT BULAMADI :)”
    Nurettin Yıldız: “ … Abdülhamit ne yaptı kendisi kızıyla oturup piyano dersleri yaptılar orada. Ama Aziz Mahmut Hüdai’yi çağırdı İstanbul’a tarikatını ihya etti. Kendisi girmediği tarikattan insanların istifade etmesini istedi. Aziz Mahmut’u İstanbul’a getiriyorsun piyano nasıl çalıyorsun. Aziz Mahmut Hüdayi piyanocu mu? Sarayda oturup piyano çal… Tarikat erbabı bir adamın piyanoya vakti olur mu?”CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Bu iftiraya nasıl cevap vereceğimizi bilemedik. Adamın biri “kurban” mevzuunu anlatıyormuş: “çocuğu olmayan Hazreti Davud, Allah’a dua etmiş, ‘ya Rabbi bana bir kız çocuğu ver, onu sana kurban edeyim’ demiş. Dua tutmuş, Davud, kızının adını Ayşe koymuş, gel zaman git zaman, çocuğun kurban edileceği zaman gelmiş, Hazreti Davud kızı yatırmış, tam boğazını kesip kurban edecekken, Azrail, gökten bir keçiyle çıkagelmiş, ‘kızı bırak, al bu keçiyi kurban et’ demiş.Dinleyenlerden biri dayanamamış:

    “Yahu bunun neresini düzelteyim; Hz. Davud değil Hz. İbrahim; kız değil erkek; Ayşe değil İsmail; Azrail değil Cebrail; keçi değil, koç”!

    Sultan Abdülhamid’in babası zamanında piyano eğitimi aldığı doğrudur. Lakin Amcası Sultan Abdülaziz tahta geçtikten sonra tiyatro ve batı tarzı müzik de sarayda yasaklanmıştır. Ayrıca Nureddin Yıldız, yukarıdaki tarih bilgisine (!) güveniyorsa takipçileri yanmıştır. Zira Hudayi hazretlerinin İkinci Abdülhamid Han’dan asırlar evvel hüküm süren ecdadı Sultan Ahmed Han zamanında yaşadığını bile bilmiyor ve bir de ondan tarikat dersi aldığını söylüyor. Hem de konuşması boyunca bu ifadeleri te’kid ediyor. İnsanları aptal yerine koyuyor!

    Günlük yaşantısına erkenden yıkanıp namazı eda ettikten sonra Kur’an ve evrad okuyarak başlayan II. Abdülhamid’in dinî duygu ve yaşantısının samimi olduğu anlaşılmaktadır. Ömründe sadece böbrek hastalığına yakalandığı vakit Cuma namazını terke mecbur kalmış, sıhhati bozulduğu halde Ramazan orucunu bırakmamış olan Sultan’ın (Ali Said, Saray Hatıraları, haz. A. N. Galitekin, İstanbul 1994, s. 32, 40, 41, 58) gizlice hacca gittiği de rivayet edilmiştir (Hasan AbdulhayKazzaz, el-EmnülleziNeîşühû, Mekke 1989, s. 391-92; Ö. F. Yılmaz, Belgelerle Sultan II. Abdülhamid Han, s. 214-215). İçki içmediği, içenlerden nefret ettiği, bütün hareketlerini İslam şeriatına uygun yapmaya gayret ettiği, tereddüt ettiği mevzuları birkaç ilim adamına sorduğu nakledilmektedir (Ali Said, a.g.e., s. 58)

    Prof. Dr. Hür Mahmut Yücer araştırmalarının neticesi olarak şunları kaydetmiştir: “Onun [Sultan’ın] gerek sözlü gerekse yazılı rivayetlerden, Kâdirîlik ve Şâzelîliğe kesin olarak intisap ettiği; Nakşî, Rifâî ve Halvetîlerle seviyeli bir ilişki kurduğu; [dönemindeki] Mevlevî ve Bektâşîlere ise gerek Jön Türkler ve Masonlarla ilişkileri, gerekse Sultan Reşad ile bağları neticesinde mesafeli ve soğuk olduğu söylenebilir.” (Hür Mahmut Yücer, “Sultan II. Abdülhamid Dönemi Devlet-Tarikat Münasebetleri”, Sultan II. Abdülhamid ve Dönemi, Editör: Coşkun Yılmaz, İstanbul 2002, s. 255)

    Tarihçi Ömer Faruk Yılmaz, Belgelerle Sultan İkinci Abdülhamid Han adlı kitabına şunları yazmıştır: “Sultan Abdülhamid, Ehl-i Sünnet’emugayyir olmayan tarikat ve ilim erbabı ile sık sık görüşürdü. Ulemaya hürmet göstermek, Osmanlı sultanlarının güzel adetlerinden idi. Sultan Abdülhamid Han, Şam’da medfun bulunan Şazili şeyhlerinden Şeyh Ebuşşamat Efendi’ye, Tarihçi Ömer Faruk Yılmaz, Belgelerle Sultan İkinci Abdülhamid Han adlı kitabına şunları yazmıştır: “Sultan Abdülhamid, Ehl-i Sünnet’emugayyir olmayan tarikat ve ilim erbabı ile sık sık görüşürdü. Ulemaya hürmet göstermek, Osmanlı sultanlarının güzel adetlerinden idi. Sultan Abdülhamid Han, Şam’da medfun bulunan Şazili şeyhlerinden Şeyh Ebuşşamat Efendi’ye, tahttan indirilip Selanik’te yaşamaya mecbur edildikten sonra bir mektup yazmıştı.” (Osmanlı yayınevi, İstanbul 2000, 2. bs., s. 274-276)tahttan indirilip Selanik’te yaşamaya mecbur edildikten sonra bir mektup yazmıştı.” (Osmanlı yayınevi, İstanbul 2000, 2. bs., s. 274-276)

    Ayşe Osmanoğlu’nun belirttiğine göre, Muhammed Zafir Efendi’den sonra babasının [Sultan II. Abdülhamid’in] intisap ettiği şeyhlerin başında Rıfai şeyhi Ebu’l-Hüda es-Sayyâdî ve Yahya Efendi tekkesi Kadiri şeyhi Abdullah Efendi gelir (Ayşe Osmanoğlu, Babam Sultan Abdulhamid, İstanbul 1994, s. 25).

    5 dk. Boyunca süren iftiraların tamamı burada: https://www.youtube.com/watch?v=NZ0u-5NxN70

  17. NURETTİN YILDIZ’DAN OSMANLI’YA SUÇLAMALAR 2: “FATİH 7 DİL ÖĞRENİRKEN KEŞKE 1 TANE DE TEFSİR OKUSAYDI! KEŞKE TASAVVUF YÖNÜNÜ DE GELİŞTİRSEYDİ!”
    Nurettin Yıldız: “Fatih 7 dil biliyordu siyasi çalışmalarında gerekliydi. Keşke Fatih bir tane tefsir kitabını da baştan sona okumuş olsaydı o arada. Keşke tasavvuf yönü de ilerlemiş olsaydı.”CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Nureddin Yıldız’ın burada ilmi bir mesele ortaya çıkarma çabasından çok seviyesizce bir saplantı haline gelmiş olan iddiasını ortaya koyduğunu görüyoruz. Nureddin Yıldız’a sormak lazım; Hz. Fatih’in bildiği 6 dilden birinin Arapça olduğunu biliyor mu acaba? Arapça ile o dönem roman mı okuyordular, gazete veya mecmua mı takip ediyordular? ‘Hazret-i Fatih’e dil uzatayım da nasıl uzatırsam uzatayım, olsun’ anlayışının dışa ifrazatı olan bu söz cehaletin de habercisidir. Nurettin Yıldız, Fatih’in ne okuyup okumadığını bilmese bile en azından “Yahu Fatih, Molla Gürani’nin talebesidir. Molla Gürani de meşhur ‘Gürani Tefsiri’nin sahibi. Hiç tefsir okumadıysa en azından hocasının tefsirini okumuştur” diyecek kadar hüsn ü zanna sahip olsaydı böyle gülünç durumlara düşmezdi. Nurettin Yıldız’ı, son zamanlarda üst üste öven konuşmalar yayınlaması da onu düştüğü bu derekeden kurtarmaya yetmeyecektir.

    Hele Sultan Fatih’e yapılan ‘Keşke tasavvuf yönünü de ilerletmiş olsaydı’ iftirası tam bir rezalet! Bu konuda fazla bir söz söylemeye ihtiyaç duymuyor, takdiri size bırakıyoruz…

    Miladi takvime göre 30 Mart 1432’de o zamanki başkent Edirne’de II. Murat’ın oğlu olarak doğan Sultan II. Mehmed, 2 yaşına kadar Edirne’de kalmış, sonrasında önce Amasya daha sonra Manisa – Saruhan’a sancakbeyi olarak gitmiştir. Sultan Mehmet’in bu sancaklarda, “Lala” denilen, şehzadelerin eğitiminde hizmet eden devlet adamları ile birlikte eğitimi başlamıştır. İlk zamanlarda eğitimleri önemsemeyen Sultan Mehmet’in bu durumuna karşı, Sultan Murat o dönemdeki son derece yetkin ve bir o kadar da disiğlinli ve otoriter olanMolla Gürani’yi Sultan Mehmet’in lalası yapmış, hatta anlatılanlara göre Gürani’ye bir değnek vererek, itaatsizlik durumunda kendisine yetki vermiştir.

    İlk hocası, tarih kitaplarında kaydedildiği üzere, Molla Yegân’dır. Daha sonra, meşhur din ve fen alimi, zahiri ve batıni ilimlerde mütehassıs Akşemseddin Hazretlerinin terbiyesine verildi. Akşemseddin Efendi, Şehzadenin herşeyi ile bizzat ilgilenirdi.

    İdari yönden tecrübe kazanması için, Şehzade Mehmed, Manisa Sancak Beyliğine tayin edildi. Tahsiline çok önem verildiğinden, Molla Ayas gibi, devrin meşhur alimleri Şehzadeye hususi ders verdiler. Güzel bir eğitimden geçip matematik, hendese (geometri), tefsir, hadis, fıkıh, kelam ve tarih ilimlerinde iyi şekilde yetişti. Hatta idare edeceği memleketlerden kim gelirse gelsin, ona kendi diliyle hitab etmek için, Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve Sırpça öğrendi.

    Kaynaklara bakınca şu hakikati görüyoruz: Hz. Fatih; Fıkıh’ta Molla Hüsrev, Tefsir’de Molla Gürani, Molla Yegan ve Hızır Çelebi, Matematik’te Ali Kuşçu, Kelam’da Hocazade ve Ali Tûsi’den ilim öğrendi.

    Her ne kadar babası ve dedeleri de ilimle meşgul olsalar da, bilimi en çok gözeten sultan Fatih’tir. İstanbul’un fethinden sonra 16 adet medreseyi barındıran ilk büyük külliyeyi inşa etmek Sultan Mehmet’e nasip olmuştur. Fetihten sonra İstanbul’da kurulan ve Fatih külliyesi içinde yer alan Sahn-ı Seman Medresesi, eğitim kurumları arasında en üst düzeyde eğitim veren kurumdu. Sahn-ı Seman Medresesi’nin eğitim sistemi ve ders dağılımı, zamanın en büyük matematikçilerinden olan Ali Kuşçu ve Molla Hüsrev, Mahmut Paşa ile birlikte hazırlanmış, Sultan Mehmet bu sistemi kanunlaştırmıştır. Sahn-ı Seman’da Kur‘an, hadis, kelam, fıkıh, tefsir gibi dini bilimlerden ve fizik, kimya, matematik, astronomi gibi pozitif bilimlerden dersler verilmiştir. Kelime anlamına bakıldığında sahn-ı bölüm, seman sekiz anlamına gelmektedir. Yani medresede 8 bölüm bulunmaktadır ve her bölümde 19 oda bulunur. Bu bölümlerde en fazla iki çocuk kalırdı. Sahn-ı Seman Medresesi şu anki İstanbul Üniversitesi’dir.

    Nurettin Yıldız’ın bugünlerde çıkıp Osmanlı şöyle iyiydi böyle mübarekti demesi bir şey ifade etmiyor. Eğer siyaset yapmıyorda samimiyse yıktıklarını düzeltmesini bekliyoruz. Şu şu konularda hata ettim demesini bekliyoruz. Osmanlı’nın, onun övmesine ihtiyacı yoktur. Belki anlatılmaya ihtiyacı vardır. Bunu da en son yapacak herhalde Nurettin Yıldız’dır. Kendisine tavsiyemiz “Gölge etmesin, başka ihsan istemeyiz…”

    5 dk. Boyunca süren iftiraların tamamı burada: https://www.youtube.com/watch?v=NZ0u-5NxN70

  18. NURETTİN YILDIZ’DAN OSMANLI’YA SUÇLAMALAR 3: “PADİŞAHLARININ İBADETLERİ EKSİKTİ”
    Nurettin Yıldız: “Bu tarafdaki namazı azalttığın zaman orucu, Perşembe orucunu azalttığın zaman ömründe bir defa da olsun haccı azalttığın zaman Osmanlıdaki padişah tablosu ortaya çıkıyor. İşte bu sağ taraf melekleşme tarafı köreltilmiş. Ama peygamberin vazifesi sadece siyaset değil aynı zamanda ruhun meleklik yönlerine cevap vermek.”CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Siyasi meşruiyetlerini dinden alan ve bunun bilincinde olan padişahlar hakkında Nureddin Yıldız’ın sözleri elbette iftira mahiyetindedir. Padişahların farzları yerine getirdiği zaten herkesin malumudur. Yaptıkları hayır hasenat halen ortada. Nafileler ise kişiseldir. Nurettin Yıldız’a sormak lazım, padişahlar gece kıldıkları teheccüd namazlarını kaç rekat halinde kıldıklarını tarih kitaplarına mı yazmaları gerekiyordu?

    Bunula birlikte padişahların dini hassasiyetleri ciltlerce kitaba konu olmuştur. Nitekim bu anlayış kendilerine daha şehzadelik dönemlerinden itibaren verilmekte olup, bu dönemde şehzadelerin aldığı eğitimler arasında Kuran okuyup yazma, hadis, fıkıh gibi dini ilimler bulunmaktadır. Bu şekilde şehzadelik yıllarından itibaren dini bilgiler ile donatılan Osmanlı padişahları tahta geçtiklerinde bu özelliklerini pek çok alana yansıttılar.

    Kaynaklarda Osman Gazi’den başlayarak son sultan Vahidüddin Han’a kadar hiçbir padişahın namazı terketmediği açıkça yazılıdır. Hatta Nureddin Yıldız’ın bahsettiği Perşembe orucu ile alakalı iddiasının aksine Orhan Gazi’nin Salı ve Perşembe günleri oruç tuttuğu yazılıdır.

    Çelebi Mehmet Haremeyn’e (Mekke ve Medine) her yıl sürre alayı düzenlenerek hediyeler gönderilmesi uygulaması başlatmış ve bu uygulama mali açıdan en sıkıntılı devirlerde bile yaşayarak 1.Dünya Savaşı sonlarına kadar devam etmiştir. Her Cuma gecesi, öz malından yemek pişirtip yoksullara kendi eliyle dağıtırmış.

    Tarih Yavuz’un özel ilgi alanıydı. Ayrıca Osmanlı padişahları içerisinde çok okumaktan dolayı gözlerinin bozulduğu ve bu yüzden mercek kullandığını bildiğimiz ilk Osmanlı padişahıdır. Geceleri 3-4 saat uykuyla yetinir, diğer zamanlarını okuyup yazmakla geçirirdi.

    Abdulhamid Han’ın günlük hayatı ve ibadetleri hatıratlarda yazılıdır. Son Osmanlı padişahlarından Sultan Reşad’ın namaz konusundaki hassasiyeti ve bu konuda gevşeklik gösterenler hakkında yayınladığı fermanı herkes tarafından bilinmektedir.

    5 dk. Boyunca süren iftiraların tamamı burada: https://www.youtube.com/watch?v=NZ0u-5NxN70

  19. NURETTİN YILDIZ’DAN OSMANLI’YA SUÇLAMALAR 4: “EVLADINI HAKSIZ YERE KATLETTİ”
    Nurettin Yıldız: “İslam adına var doğru Müslümanlığa hizmet etmiş doğru kardeşini öldürmekten çekinmiyor oğlunun ölümü için fetva arıyor olabiliyor. Bir insan haksız yere öldürüldüğünde artık o devletin gereği var mı? Devletin bekası için!”CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Nureddin Yıldız’ın bu videoda uslüpsuz konuşması ayrı bir dert olsa da kardeş katlinialananın uzmanı olan Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil hocanın yazısından nakledelim:

    Müslümanlar, Osmanlı hanedanı sayesinde ayakta duruyorlar. Hanedan yıkılırsa din de mahvolur. Bu sebeple hanedanın, din ve devletin selâmeti ve bekâsı evlattan daha mühimdir.
    Busbecq  (Avusturya İmparatoru Ferdinand’ın elçisi)

    Cenab-ı Hak benden sonra senin hükümdar olmanı takdir etmişse, bunu hiç kimse tebdil ve tağyir edemez. Etmemişse, bunu da sen değiştiremezsin. Bugün din-i İslamın yegâne istinadgahı Osmanlılardır. Devletin dahilindeki bir mücadele doğu ve batıdaki düşmanlara fırsat verir. Bu ise bir cinayettir. Ve İslamiyeti temelinden yıkmakla birdir.
    Kanunî Sultan Süleyman Han

    Kadimden töredir kardeşe kıymak

    Atayı anayı gussalıkomak

    Aşıkpaşazâde’nin bu beyti Osmanlı tarihinin en mühim bir meselesine işaret ediyor. Bu şanlı hânedana tarihin görmediği uzun süreli saltanat hayatı sağlayan kudret kaynaklarından biri de, şüphesiz merkeziyetçi bir devlet oluşumu idi. Ancak böyle bir ideali gerçekleştirirken ortaya çıkardıkları kardeş katli meselesi her zaman tartışılageldi. Art niyetli olanı, Osmanlı düşmanlığını ilke edinen ve tarih metodundan uzak bulunan yazarlar ve kimseler arasında ise padişahlar, kardeşlerini, kardeşlerinin oğullarını, hatta kendi oğullarını hunharca katlettiren adamlar olarak değerlendirildi. Kendi saltanatları ve tahtları için görülmemiş mezalimler yaptıran insanlar olarak gösterildi.

    İşte bu ve benzeri görüşler karşısında genellikle insanlar sükutu tercih ettiler ve bir ölçüde bu ifadeleri kabul etmek mecburiyetinde kaldılar. Zira olayın insani ve vicdani boyutu pek büyüktü ve aklı başında bir kimse için evlat katli, kabul edilmesi imkânsız bir işlemdi. Dolayısıyla konuyu geçmişi, devrinin özellikleri, anlayışı, sosyal ve siyasi şartları ile ve objektif bir biçimde ele alacağız ve tarih metodu ile okuyucularımızın bilgilerine sunmaya çalışacağız.

    Kutsal kan

    Gerek eski Türk ananesinde ve gerekse İslâm’dan sonraki dönemde devlet, hükümdar ailesinin ve hanedanın müşterek malı sayılırdı. Nitekim İslâmiyet’ten önce Türkler, kendilerinin dünyayı idare etmekle görevli olduklarına inanırlardı. Yaradan bu görevi onlara bahşetmişti. Kağanların yaptıkları işlerin Cenab-ı Hakk’ın iradesiyle olduğu Orhun Abideleri ile de sabittir. Dolayısıyla Türkler, onların hükümdar ailesinden olan kimseleri idam ederken kanlarını akıtmıyorlar, yay kirişiyle boğuyorlardı. Zira onların kanları kutsal biliniyordu.
    İşte, aynı inanışların İslâmiyet’i kabul ettikten sonra da dini bir çerçeve içerisinde ele alındığı ve yaşatıldığı görülüyor. Karahanlılar’da, Gazneliler’de, Selçuklular’da, Timur oğullarında ve Anadolu beyliklerinde devlet hep hanedanın müşterek malı kabul edildi. Yalnız uygulamaya geçildiğinde bunun devlete ve milli menfaatlere zararlı bir yönü ile hep karşı karşıya kalındı. Bu hastalık devletin birliğini, gücünü, kuvvetini kırıyor ve kısa bir süre içerisinde onu tarihe mal ediyordu.

    Böl, parçala, yut

    Devletlerimizin çabuk yıkılmasına sebep olan bu uygulama, devletin müşterek hakimi olmaları sebebiyle oğullar arasında pay edilme geleneği şeklinde de kendini göstermişti. Eski Türkler’de doğu-batı diye her zaman bölünmeye yol açan ve Çinliler’in ekmeğine yağ sürmekten öteye gitmeyen bu usûl, İslâmiyet’ten sonraki Türk devletlerine de aynen yansıdı. 940′larda Türkistan ve Maveraünnehir’de güçlü bir hâkimiyet kuran Karahanlılar, bir asır geçtikten sonra önce ikiye sonra üçe bölündü ve yine aynı süre bittikten sonra da yıkıldılar. Gazneli Sultan Mahmud’un Azerbaycan hudutlarından Hindistan’ın Yukarı Ganj vadisine Orta Asya’da Harezm’den Hint Okyanusu sahillerine kadar çok geniş bir sahada teşekkül ettirdiği devleti (962-1030) kendisinden sonra daha çok hanedan üyelerinin saltanat mücadelelerine sahne oldu ve 1187′de tamamen ortadan kalktı.
    Tuğrul Bey, Alparslan ve Melikşah dönemlerinde çok geniş ülkeleri elinde tutan Büyük Selçuklu Devleti, yine bu inanç ve gelenek dolayısıyla İran, Kirman, Konya, Halep ve Dımaşk Selçukileri adıyla beş parçaya ayrıldı. Bütün bu bölünmeler ne yazık ki ilk düşman ve ilk tehlike oluyordu. Özellikle komşu ülkelerde siyaseti iyi bilen idereciler, bu bölünmüş ve parçalanmış hanedanları birbirleri ile kapıştırmakta hiç zorlanmıyordu. Neticede sel gibi Türk kanları akıyor, memleketler harap oluyordu. Birinci Haçlı seferinde 600 bin kişi Anadolu’ya girmiş, ancak Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan ülkedeki birlik ve beraberliğin verdiği güçle bunların sayısını Antakya kalesine ulaşıncaya kadar (1096-1097) 100 bine indirmişti. Oysa Suriye’de Büyük Selçuklu Devleti’nin bölünmüşlüğü ve parçalanmışlığı az sayıdaki bu Haçlı birliklerinin işine yaradı. Müslüman, Musevi ve Hristiyanların birlikte yaşadığı, her üç dinin mensuplarınca da mübarek bilinen Kudüs, Haçlılar’ın eline geçince büyük bir katliâma sahne oldu. Yetmiş bin Müslüman ve Yahudiyi, mabetlere sığınan çocuklar ve kadınlar dahil, acımasızca kılıçtan geçirdiler. Şehrin sokakları kan ve cesetlerden geçilmez oldu.

    Diğer taraftan Anadolu’da da Sultan II. Kılıç Arslan’ın 1188′de memleketini yine eski Türk hâkimiyeti telâkkisine göre, onbir oğlunun arasında pay etmesi, devletinin geleceğini gayet fena bir şekilde etkilemeye başladı. Şehzadelerin birlik ve beraberlik için verdiği mücadeleler binlerce Türk’ün ölümüyle sonuçlandı. Ve sonunda da 50 yıl geçmeden Moğollar’ın tahakkümü altına girdi. Bütün bu gelişmeler ise, düşmanların kafasına Türkler’i yok etmenin bir reçetesi olarak kazınıyordu. Ve bu reçete üç kelimeden ibaretti. Böl, parçala, yut.

    Bir ülkeye tek çoban

    Anadolu Selçukluları’nın Moğol tabiiyeti altına girmesi uçlardaki Türk beylerini harekete geçirdi ve her biri bulundukları mıntıkalarda istiklallerini ilân etmeye başladılar. Karamanoğulları, Aydınoğulları, Germiyanoğulları, Candaroğulları ve Saruhanoğulları gibi güçlü beyliklerin bu taksim töresine sadıkane bağlı kaldıkları müşahede edilirken, Bizans sınırına yakın bir mevkide yer alan ve beyliklerin en zayıfı olarak telakki olunan Osmanlılar’ın ise ne yapacakları merak edilmeye başlandı.

    Ertuğrul Gazi’den sonra aşiretlerin ve beylerin kararıyla oğlu Osman başa geçirilmişti. Aşireti beyliğe çeviren Osman Gazi’nin vefatından sonra Alaaddin ve Orhan isimlerinde iki oğlu kalmıştı. Osman Gazi’nin bıraktığı ülke nasıl pay edilecek ve bu konuda nasıl bir yol izlenecekti? İşte devletin en temel dinamiği bu husus olacak ve geleceğini etkileyecekti.

    Tek yürek

    Orhan Bey’in vefatından sonra Hüdavendigar lâkabı ile anılan oğlu I.Murad babasının vasiyeti ve vezirlerinin ittifakıyla hükümdar olurken, saltanat davasına kalkışan iki kardeşi İbrahim ve Halil beyleri ortadan kaldırdı. Daha sonra Bizans İmparatorunun oğlu Andronikos ile birlikte olup kendisine isyan eden oğlu Savcı Bey’i yine devletin sıhhat ve selameti için öldürttü. Böylece saltanatta birlik prensibi Osmanlılar için olmazsa olmaz bir devlet telakkisi haline geldi.

    Nitekim I. Murad Han, 1389′da Kosova meydanında şehid düşünce beylerin ittifakı ile babasının yerine seçilen Yıldırım Bayezid, kaçan düşmanı takipten dönen kardeşi Yakup Çelebiyi öldürterek muhtemel bir iç savaşı önlemek istedi. Gerçekten de Anadolu beylerinin bu olayı vesile ederek Osmanlılar’a karşı ittifak kurmaları ve faaliyete geçmeleri, Yıldırım ve beylerinin yerinde bir karar aldıklarını açıkça gösterdi. Zira muhtemeldir ki Yakub Çelebi bu beyler tarafından rahat bırakılmayacak ve Yıldırım’a karşı teşvik edilecekti.

    Timur hadisesinden ve Ankara bozgunundan sonra yaşanan 11 yıllık fetret devresi ve şehzade kavgaları aslında, firaset ve siyaset sahipleri için mükemmel bir dönemdi. Kardeş katli meselesinin devlete ne derece bir hayatiyet bahşettiğinin vesikası hüviyetindeydi. Tarih metoduna sahip kimseler, bu açık vesikayı okuyup değerlendirmekte hiç güçlük çekmezler.
    Fetret devrinden önce ve sonra 10 yıllık dönemlerde mevcut topraklarını iki kat büyütebilen Osmanlılar, bu defa birbirlerinin hasmı ve düşmanı olmuşlardı. Sadece birbirlerini kırmakla kalmamışlar, Bizans, Eflak ve Karamanoğulları karşısında önemli ölçüde toprak kaybına da uğramışlardı.

    Yaşanan bütün bu olaylar birlik prensibini daha da pekiştirdi. Çelebi Mehmed kardeşlerini ortadan kaldırarak devletin ikinci bânisi sıfatını kazandı. Onun yerine tahta oturan oğlu II.Murad da önce tarihlere “Düzmece” lâkabıyla geçen amcası Mustafa Çelebi’yi, ardından kardeşi Şehzade Mustafa’yı ortadan kaldırarak tek başına ülke idaresine sahip oldu.

    Ekser ulemâ dahi…

    İstanbul’un fethinden sonra ise, Fatih Sultan Mehmed ülkenin bölünmezliği ilkesini sistemleştirdi ve bir kanun maddesi haline getirdi. İşte meşhur kanunnâmede yer alan kardeş katli ile ilgili hüküm:

    “Her kimseye evlâdımdan saltanat müyesser ola, kardeşlerini nizâm-ı âlem içünkatl etmek münâsibdir. Ekser ulemâ dahi tecviz etmiştir. Ânınla amil olalar”.

    Fatih Sultan Mehmed böylece ata ve dedesinin pratikte uygulaya geldiği bir usûlü böylece kanun olarak yerleştirdi, hanedanı rahatlattı ve sistemi kalıcı kıldı. Fatih’ten sonra tahta çıkanlar daha rahat hareket etme imkanını buldular. Nitekim II. Bayezid Han kardeşi Cem’in oğullarını, Yavuz Sultan Selim şehzade Ahmed, Korkud ve evlatlarını, Kanuni oğullarını, III. Mehmed, III. Murad, IV. Mehmed, IV. Murad ve diğerleri kardeşlerini hep bu kanuna istinaden ortadan kaldırdılar.

    Kanunnâmede bu uygulamanın “Nizam-ı âlem” için yapıldığı belirtilirken, yine kaynaklarda meşruiyeti göstermek bakımından şu hukuki prensipler veya siyasi gerekçeler göze çarpıyor.

    Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür.

    Umumî bir zararı def edebilmek için, hususî bir zarar tercih olunur.

    Bir kafeste iki aslan, bir kında iki kılıç olmaz.

    Kangren olan kolun kesilmesi bütün vücudu kurtarmak için zaruridir.
    İşte bütün bu ifadeler ve hükümler, devlet bütünlüğünün parçalanmasına, binlerce Müslümanın ve askerin ölümüne, köy ve şehirlerin felaketine ve cihad hizmetinin durmasına yolaçacak olan kardeş kavgalarının önüne geçebilmek için bir veya bir kaç kişinin ortadan kaldırılmasını gerekli kılıyordu.

    Kemalpaşazâde bir kıtasında bu hadiseyi şu şekilde belirtir.

    Çü şah baştır memleket ona ten

    Yaramaz iki başlı olmak beden

    Taksim tehlikesi

    İşte bu özellikleri dolayısıyladır ki, her şehzade babasının bıraktığı mülke vâris olmanın yanısıra, kendisini devlet idaresine namzet görüyor, bu uğurda mücadele yoluna atılmakta tereddüt göstermiyordu. Bu mücadeleler sırasında eski Türk geleneği üzere zaman zaman devletin bölünmesi ve müşterek idare olunması teklifleri de gündeme gelmeye başladı.

    Nitekim fetret devrinin ortaya çıkardığı karışık devrede kardeş kanlarının akıtılmasını istemeyen Çelebi Mehmed ağabeyi İsa Çelebi’ye Anadolu’nun ikisi arasında pay edilmesini isteyerek şöyle demişti:

    “Ey canım kardeşim, ey sevincimizin neşemizin kaynağı, boşa giden dünya malı için İslamın yiğitlerini savaşa salmak, sonu mutsuzluk ve pişmanlık olan bir iştir. Cihan sultanlığı hem bir anlık, hem de sonu gelmeyen bir dilektir. Bilgili, ileri görüşlü ve akıllı kişiler bu değersiz mala istekli olmaz.

    Yer yüzünün Müslüman kanıyla sulanması ne din için gereklidir, ne de aklın görüşüne uygun düşer. Gazilerin ok ve kılıçları din düşmanlarının kanı ile boyanmalı. Bu ortada iken müminlerin kanına girmek yerinde midir? İki günlük devlet için güzel adımızı boşa salmak uygun mudur? Kardeşçe ilişkiler kurmak ve birbirimizi desteklemek varken sonu kötü düşmanları sevindirmek, doğruyu araştıran aklın gereği değildir. Güçlü kişilere uygun düşecek olan budur ki Anadolu diyarına yarı yarıya hükmederiz, kardeşlik ve hoşnutluk yolunu tutarız…”

    İsa Çelebi ise küçük kardeşinin kendisine yol göstermesi karşısında hiddetlenerek sert ve ağır ifadelerle cevap verdi ve atının dizginlerini mücadele meydanına çevirdi.
    İki padişah fazla

    Neticede Mehmed, Süleyman, İsa ve Musa Çelebiler arasında onbir yıl devam edecek büyük mücadele başladı. Mehmed Çelebi Osmanlı devletini yeniden bir idare altında toplamayı başarırken bu durumdan memnun olmayan devletler de vardı. Batıda güçlü bir devletin bulunmasını istemeyen ve dağınık mevcut statünün devamında kendisi için faydalar gören Timur’un oğlu Şahruh, Çelebi Mehmed’e bir name göndererek dikkatini çekmişti. Şahruh mektubunda; onun Osmanlı töresi üzerine kardeşlerini öldürtmesinin İlhanlı töresine uymadığını söylüyor ve yaptıklarından dolayı Çelebi Mehmed’i şiddetle tenkit ediyor, aksi halde üzerine geleceğinden dem vuruyordu.

    Osmanlı sultanı ise bu sözlere karşı; “Osmanlı padişahları başlangıçtan beri tecrübeyi kendilerine rehber yapmışlar ve saltanatta ortaklığı kabul etmemişlerdir. On derviş bir kilim üzerinde uyur, lakin iki padişah bir iklime sığmaz. Zira etrafta din ve devlet düşmanları fırsat beklemektedir. Nitekim malumunuzdur ki pederinizin arkasından (Ankara Savaşından sonra) kafirler fırsat buldu. Selanik ve başka beldeler elden çıktı” diyerek cevab vermişti.

    Cem Sultan’ın teklifi

    Osmanlı devleti fetret devrinden sonra en ciddi bölünme tehlikesini Fatih Sultan Mehmed’in oğulları Bayezid-Cem mücadelesi sırasında yaşadı. II.Bayezid’in saltanatı elde etmesine karşılık Bursa’yı zapteden Cem, kendisini Anadolu’ya hakim olmuş sayarak bir elçilik heyetini ağabeyine gönderdi ve bu durumun kabul edilmesini istedi.

    Elçilik heyetinde, Çelebi Mehmed’in kızı ve şehzadelerin halaları ihtiyar Selçuk Hatun da bulunuyordu. Bayezid Han, huzuruna gelen halasına büyük izzet ve itibar gösterdi. Selçuk Hatun ona:

    “Padişahım olmaz mı ki can beraber olan kardeş kanını dökmeğe kalkışmayasın. İslam arasında cenk ateşini yakıp tutuşturmayasın. Rumeli topraklarıyla yetinip Anadolu ülkesini kardeşine bağışlayasın. Böyle yaparsan o da eğdiği boynunu bir daha boyunduruğundan çıkarmaz. Çekişme bir ağaç için dahi olsa üzüntüden başka meyve vermez. İki şanlı padişah döğüşmeye niyet etseler bundan halk büyük zarar görür. Ülke kavgası yüzünden ortalığı harabeye çevirmek yüce gönüllü olmaya ve yiğitlik şanına uygun değildir” dedi.

    Evlâttan daha mühim

    Sultan II. Bayezid hissiyatla dile getirilen duygu yüklü bu konuşmaya aldanmadı.

    Lâ erhemebeyne’l-müluk (Hükümdarlar arasında merhamet olmaz) ve

    Bu kişver-i Rûm bir ser-i pûşîde-i arus-ı pür namustur ki iki damad hutbesine tâb götürmez. (Osmanlı Devleti öyle başı örtülü namuslu bir gelindir ki iki damadın talebine tahammül edemez) ifadeleriyle saltanatın taksim edilemeyeceğine dair namus ve kudsiyet duygularını belirtir.

    Mücadelenin sonunda Cem’in Rodos’a geçmesinin, Osmanlı devletine nelere malolduğu meselesi ise tarih uzmanlarınca çok iyi biliniyor. İşte Osmanlı padişahları bu tarihî geçmişi, vuku bulan kavgaları ve neticelerini görerek kat’i tedbirlere başvurmaktan geri durmadılar. Nizam-ı âlem mefkuresini, din ve devlet, mülk ve millet duygusu ile ele alarak her fedakârlığa katlanmaktan çekinmediler.

    Kanuni devrinde Türkiye’ye gelen İmparator Ferdinand’ın elçisi Busbecq bu anlayışı şu sözleriyle ifade etmektedir: Müslümanlar, Osmanlı hanedanı sayesinde ayakta duruyorlar. Hanedan yıkılırsa din de mahvolur. Bu sebeple hanedanın, din ve devletin selâmeti ve bekâsı evlattan daha mühimdir.

    Kanuni Sultan Süleyman’ın feda etmek istemediği oğlu Bayezid’e gönderdiği namesinde aynı duygu ve inancı görmek mümkündür:

    Cenab-ı Hak benden sonra senin hükümdar olmanı takdir etmişse, bunu hiç kimse tebdil ve tağyir edemez. Etmemişse, bunu da sen değiştiremezsin. Bugün din-i İslamınyeganeistinadgahı Osmanlılardır. Devletin dahilindeki bir mücadele doğu ve batıdaki düşmanlara fırsat verir. Bu ise bir cinayettir. Ve İslamiyeti temelinden yıkmakla birdir.

    İşte Kanuni’nin oğlunu ve padişahların kardeşlerini ortadan kaldırırlarken düşündükleri yüksek devlet şuuru bu anlayıştır.

    Tevbe kıl canım oğul

    Osmanlı padişahlarının bu yüce duygularını ve hareket tarzlarını anlamak, onları taht için kardeşlerini öldürten hunhar ve zalim kimseler şeklinde göstermek, yanlıştır. Oysa İslam ülkelerinin harap olmaması ve Müslüman halkın huzuru için canlarından çok sevdikleri kardeşlerini ve çocuklarını biremirleriyle öldürtmek acaba cihad hizmetini yürütmek ve adaletten çıkmak korkusuyla yıpranan ruh ve bedenlerine daha ne şekilde etkilerde bulunmuştu. Genç denilebilecek yaşlarda, üzüntü ve kederlerin yol açtığı hastalıklarla ölümlerinde, ne gibi etkenlerin rolü vardı. Bunlar, öncelikli olarak incelemeye değer mevzulardır.
    Padişahların kardeşlerini ortadan kaldırdıkları sıra yaşadıkları halet-i ruhiyeden bazı örnekleri şöyle sıralayabiliriz:

    “Çelebi Mehmed ağabeyi Musa’nın vücut donanımını yitirdiği cihetten üzülmüş, onun gençlik deminde yokluk diyarına gidişine yanmış, üzüntüsünü belli edercesine huzursuz olmuştu. Kirpiklerinin ucundan dökülen yaş taneleri göz bebeklerini nar gibi kan içinde bırakmış, akan yaşlar yanaklarını kızartmış, oturduğu yeri nemlendirmişti”.

    Yavuz Sultan Selim de kardeşleri Korkud ve Ahmed’in ölümlerinden büyük üzüntü duydu ve ruhları için sadakalar dağıttı. Kanuni Sultan Süleyman nasihatçileri de dinlemeyerek isyan eden oğluna “Bî-günahım deme bari tevbe kıl canım oğul” derken ne iç buhranları geçirmişti acaba?

    Yavuz devri tarihçilerinden Celalzâde Mustafa bu hususu:

    Cihana verme gönül bî-vefadır

    Mülûkun menzili taht-ı fenadır

    Huzur-ı saltanat bir bâda benzer

    Karındaşı kişinin yâda benzer

    Cihan için karındaşa kıyarlar

    Bıçak ile ciğer çeşmin kıyarlar

    diyerek ifade ederken belki de meliklerde bu sebeple huzur ve sükûnun bulunmayacağını idafe etmektedir.

    Meşhur tarihçi Kemalpaşazâde ise:

    Akıbet şirzâdeşîr olur,

    Zirzâde büyür emir olur.

    beytiyle arslan yavrusu büyüyünce aslan olacağı gibi, küçük de olsalar saltanat üyelerinin büyüdüklerinde padişah olacaklarını belirtip ortadan kaldırılmalarının, cihan görmüş, tecrübe sahibi yaşlıların tedbiri ve tavsiyeleri neticesinde devam ettiğini belirtir.

    Bir veliye bende olmak…

    Öte yandan Osmanlı padişahlarının zevk için, mevki ve makam için insan katledecek kadar aşağı ve bayağı kimseler olmadıkları, onların ruhi yönlerini yansıtan ifadelerinden daha açık bir şekilde anlaşılır. Reayayı koruma yönünde gayretleri, dini yaşantıları, İslamiyetin emirlerine bağlılıkları, adaletle hükmetmelerinin yanısıra şahsiyetlerini yansıtan en mühim yönleri onların ilmi ve edebi cihetleridir.

    Hemen her biri mükemmel bir eğitimden geçen Osmanlı sultanlarının veya hanedan mensuplarının tamamı şiirle meşgul olmuş, belki de med-cezir hareketleri gibi üzütülü-coşkulu iç dünyalarını bu şekilde ifade etmişlerdir. Onların bu yönleri dikkatle ve tarafsız bir şekilde incelenirse sanatçı özellikleri, içli ve duygulu yapıları, saltanatın ağır yükünden bunalışları, ahiret hesabı içerisinde bunaldıkları açık bir biçimde görülür.

    Yavuz Sultan Selim:

    Padişahı âlem olmak bir kuru kavga imiş

    Bir veliye bende olmak cümleden evla imiş

    Kanuni Sultan Süleyman:

    Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır

    Olmaya baht-ü saadet dünyada vahdet gibi

    II.Selim Han:

    Bu zamanın devletiyle kimse mağrur olmasın

    Kâm alırsan adl ile ol dem be-câdır saltanat

    Fatih Sultan Mehmed ise:

    Nefs ü mal ile nola kılsam cihanda ictihad

    Hamdülillah var gazâya sadhezârânrağbetüm

    ifadeleriyle hangi duyguların hasretliğini çektiklerini açık bir tarzda ortaya koymuşlardır.

    Ekber evlât

    Sultan III. Mehmed’e halef olan oğlu I. Ahmed’den itibaren şehzadelerin sancağa çıkarılmaları usulü kaldırılıyordu. İşte bu uygulamanın sona erdirilmesi ile kardeş katli problemine de çözümler aranmaya başlandı. Zira III. Murad ve III. Mehmed devrinde sayıları artan şehzadelerin öldürülmeleri sarayda derin akisler doğurmuş, büyük üzüntülere yol açmıştı. I.Ahmed devrinde il k defa olmak üzere, oğlu Osman dünyaya geldiğinde kardeşi Mustafa’ya dokunulmadı. Yine ilk defa olmak üzere I.Ahmed Han vefat ettiğinde oğlu Osman küçük olduğundan amcası Mustafa tahta çıkarıldı. Buna rağmen şartların getirdiği sıkıntılar sebebiyle II. O sman ve IV. Murad dönemlerinde yine Fatih kanunnâmesine dayanılarak şehzade idamları vuku buldu. Ancak bütün bu idamlar padişahın sefere çıkması sırasında sarayda saltanata geçebilecek namzet bırakmak istememelerinden kaynaklanıyordu. Zira IV. Murad defalarca zorbalar tarafından ayak divanına çağırıldığında hep kardeşlerinden birinin tahta çıkarılmasıyla tehdit olunmuştu.
    Nihayet I. Ahmed döneminde tavsayan kardeş katli meselesi, Sultan IV. Mehmed zamanında sona erdi. Bu devirde Osman oğulları içinden yaşça en büyüğünün tahta geçmesi kabul edilerek kardeş katlinin önüne geçildi. Hemen hemen Osmanlı hanedanının nihayete ermesine kadar devam eden bu usulün öncesi ile mukayesesi ise her zaman yapılageldi.

    Güçlü nefeslerden göç şarkılarına

    Yetenekli, kabiliyetli, ilim ve siyaset bakımından üstün nice şehzadeler kenarda beklerken idarede başarısız olanlar uzun yıllar icranın başında bulundular.

    Diğer taraftan gerek bazı haris devlet adamları, gerekse askerler beğenmedikleri veya menfaatlerine uygun gelmeyen padişahları her zaman tahttan indirme imkanına sahip bulundular. Artık ayak başa hükmetmektedir. Bu durum karşısında Osmanlı sarayı eskiyi aratmayacak acılara sahne oldu. Genç Osman’ın, III. Selim’in ve Abdülaziz Han’ın şehadetleri bunun e n bariz misalleridir. Bu uygulamalar padişahların rahat hareket etme imkanlarını ortadan kaldırdı, onların pek çok dengeleri gözetmesine yol açtı; böylece güçlü devirler yerini çekingen ve korkak uygulamalara bıraktı.

    Kanuni Sultan Süleyman’ın:

    Allah Allah diyelim sancak-ı şâhi çekelim

    Yürüyüp her yanadan Şarka sipahi çekelim

    İki yerden kuşanalım yine gayret kuşağın

    Bulanıp toz ile toprağa bu râhı çekelim

    Pay-ı mâl eyleyelim mülkünü düşmen-i dinin

    Gözüne sürme deyudûd-ı siyahi çekelim

    şeklindeki güçlü kudretli sedaları yerini,

    III. Mustafa Han’da:

    Yıkılubdur bu cihan sanmaki bizde düzele

    Devleti çerh-i deni verdi kamu mübtezele

    Şimdi ebvâb-ı Saadet’te gezen hep hâzele

    İşimiz kaldı hemân merhamet-i Lem-Yezel’e

    mısralarıyla iç sıkıntılarına ve çaresizliğe terkediyordu.

    Dolayısıyla kardeş katli meselesi ve sonraki uygulamalara dair mukayesenin pek çok bakımdan ve sıhhatli bir şekilde yapılması; hissi, yanlı, düşmanca tavır ve değerlendirmelerden uzak kalınması gerekiyor.”

    5 dk. Boyunca süren iftiraların tamamı burada: https://www.youtube.com/watch?v=NZ0u-5NxN70

  20. NURETTİN YILDIZ’DAN OSMANLI’YA SUÇLAMALAR 5: “PADİŞAHLAR HACCA GİTMEDİ”

    Nurettin Yıldız: “ ‘Efendim devleti nereye bırakacaktı.’ Diyorlar. ‘Viyana’ya 6 ay gittin kime bıraktın devleti 2 ay hacca gitmedin.’ Ben diyorum ki masum değildir hata nerden kaynaklandı onu söylüyorum. Şimdi yapacak birşey yok zaten ama inşallah sizin doğurduklarımızın kuracağı devlette bu eksiklikler olmayacak.” CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Şunu öncelikle söyleyelim ki, Türk-İslâm kültüründe, padişahların da herkes gibi icraatında öncelikle Allah’a karşı mesul olduğuna; vazifelerini dine ve hukuka uygun yapıp yapmadığının hesabını mahkeme-i kübrâda vereceklerine inanılır. O halde dinlerine bağlılıkları kaynaklarda sıkça geçen, ülkeyi hayrat eserleriyle donatan, harb meydanlarında canını ortaya koyan padişahlar, acaba niye hacca gitmemiştir?

    İslâm âlimleri, hükümdarın ve onun makamındaki emirlerin (vali ve şehzadelerin), hacca gitmekte mazur olduğuna fetvâ vermiştir. Nitekim meşhur İslâm hukukçusu İbniÂbidîn, Reddü’l-Muhtar hâşiyesinin ikinci cildinin 146. sahifesinde şöyle yazıyor: “Meydânî’ninKudûrî’ye yaptığı Lübâb şerhinden, o da Şemsü’l-İslâm Serahsî’den naklen, arzederiz ki, sultan ve sultan mânâsındakiemîrler [vâli ve şehzâdeler] mahpus hükmündedir. Binaenaleyh içinde kul hakkı olmayan malından kendi namına birini hacca göndermesi icab eder. Mezkûr şekilde aczi tahakkuk eder de, ölünceye kadar devam ederse böyle yapılır.” Bir hükümdarın hac gibi uzun bir yolculuğa çıkması, pek çok bakımdan amme nizamını bozabilir. Bu sebeple hükümdarlar mahpus hükmünde, yani hapisteki bir şahıs gibi görülmüştür. Nitekim haccın bir vücub, bir de edâ şartları vardır. Haccın bir insana vâcib olabilmesi için, o şahsın hacca gitmeye kâdir olması gerekir. Nitekim haccı emreden Kur’an-ı kerim âyetinde bu güç yetirebilme hususu açıkça vurgulanmıştır.

    Haccın farz olması için, hacca gidip dönmeye ve bu zaman zarfında ailesinin nafakasını karşılamaya yetecek kadar parası olması şarttır. Padişahın ailesi, bütün bir harem ve saray halkıdır. Bunların masrafını bizzat padişah karşılamaktadır. Hükümdarlar, sıradan insanlar gibi tek başlarına ata, deveye binip de hacca gidemez. Yanında maiyetini götürmek istese, bu da kolay değildir. Padişahın yanında tam teçhizatlı bir askerî birlik gitmesi gerekir. Halbuki şahsî bir ibadetin yerine getirilebilmesi için bu külfeti yüklemek abes olur. Yol emniyeti de haccın edâsının şartlarındandır. Çöl hiçbir zaman eşkıyadan hâli olmamıştır. Eşkıyaların padişahı yakalayıp esir aldıkları, öldürdükleri, düşmana sattıkları veya fidye istedikleri tasavvur bile edilemez. Üstelik pâyitahtın en az üç ay boş kalması da mahzurdan uzak değildir. Yolda ve gittiği yerde hükümdarın karşılaşacağı tehlikeler de cabasıdır.

    Haccın vücûb ve edâ olmak üzere iki nevi şartları vardır. Vücûb şartları sekizdir: 1-Müslüman olmak. 2-Dârülharbde olanın, haccın farz olduğunu işitmesi. 3-Akıllı olmak. 4-Bâliğ olmak. 5-Hür olmak. 6- Geçim ihtiyacından fazla olarak hacca götürüp getirecek ve geride kalanlara yetecek kadar helâl parası olmak. 7-Hac vakti gelmiş olmak. 8-Hacca gidemeyecek kadar, kör, hasta, çok ihtiyar ve sakat olmamak. Edâ şartları dörttür: 1-Mahbûs ve men’ edilmiş olmamak. 2-Hac için gideceği yolda ve hac yerinde selâmet ve emniyet olmak.  3-Üç günlük mesafedeki hür kadının yanında mahremi olmak. 4- Kadın, iddet hâlinde olmamak.  Padişahların vaziyeti, edâ şartlarında zikredilen mahbusluk hâline kıyas edilmiştir.

    Vücûb ve edâ şartları bulunan kimsenin, o sene hacca gitmesi farz olur. Sonraki senelerde, hastalanır, sakatlanır veya hapsolunursa, yerine başkasını kendi memleketinden bedel göndermesi veya bunun için vasıyet etmesi lâzımdır. Vücûb şartlarından birisi bulunmayan kimsenin hacca gitmesi farz olmaz. Vücûb şartları bulunup da edâ şartından biri bulunmayan kimsenin hacca gitmesi farz olmaz ise de, bu âcizlik ölünceye kadar devam eder ise, yerine birini vekil göndermesi veya öldükten sonra yerine birinin gönderilmesi için vasıyet etmesi lâzımdır.

    Bu bakımdan hacca gitmemeleri, Osmanlı padişahların dindarlıkları için bir ölçü teşkil edemez. Onlar tamamen kendilerine şer-i şerîfin tanıdığı ruhsattan istifade edip, ülkenin birliğini, milletin dirliğini düşünerek hacca gitmemiştir. Mükellef olanları, yerlerine bedel göndermiştir. Nitekim Sultan II. Murad’ın günümüze intikal eden vasıyetinde, hacca bir bedel gönderilmesi hususu görülmektedir. Sultan Vahîdeddin ise tahttan indirildikten sonra hac ve ikâmet maksadıyla gittiği Hicaz’da hummaya yakalanmış ve haccı edâ edememiştir. Şehzâde Cem, sürgünde iken haccı edâ etmiş; padişah kızlarından da hacca gidenler olmuştur. Hac farîzası mühimsenmiyor olsaydı, bunlar da gitmezdi.

    5 dk. Boyunca süren iftiraların tamamı burada: https://www.youtube.com/watch?v=NZ0u-5NxN70

  21. NURETTİN YILDIZ’DAN OSMANLI’YA SUÇLAMALAR 6: “OSMANLI O KADAR BÜYÜKTÜ DE NEDEN HAKSIZ YERE BU DEVLETİ YIKTI ALLAH?”
    “Biz burada Osmanlıyı tenkit etmiyoruz. Hani şu masum diyorlar ya! Yeryüzünde Ashab’dan sonra en büyük devlet ya! (Peki) Haksız yere bu devleti niye yıktı Allah? Onu konuşmuyorlar. Yani Osmanlı yüzde yüz şanına layık İslâm devletiydi Allah da bunu yıktı ya da yıkılmasına göz yumdu. … eksik bırakılan yönlerin faturasını ödetiyor Allah.” CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    İbn Haldun’a göre devlet insan gibidir, doğar, büyür, yaşar ve ölür. Nureddin Yıldız’ın yukarıdaki sözleri sünnetullahı göz ardı etmesinden meydana gelen sözlerdir. Peygamber Efendimizin Medine’de ikame ettiği devlet bile yıkılmışken Osmanlı neden yıkılmasın. İslam Devleti yıkıldığına göre –haşa- o zaman Resulullah Efendimiz de bir hata mı vardı acaba?

    Ayrıca Nureddin Yıldız, her zamanki gibi demogoji yapıyor, zira hiç kimse Osmanlı Devleti masumdur demedi. Ama masum değil diye de, iftira atmak icab etmez ve masum değil diye illa büyük hatalar yapacak diye şart da yoktur. Elbet siyasi hatalar sonucu devlet yıkılmıştır. Takva sahibi bir insan, dünyevi işlerinde başarısız olabilir ve bu onun dinen bir hata yaptığı manasına gelmez.

    Osmanlı’nın İslam Devleti, hem de anlı şanlı bir İslam Devleti olduğu aşikardır.

    XIX. asırda Ortadoğu’da bazı emperyal emellere sahip Avrupa hükümetleri ve bunların desteklediği oryantalistler, bilhassa Arap asıllı müslümanların İstanbul’a itimadını yıkmak için, Osmanlı idaresinin, kanunnâmeler vesilesiyle şer’î hukuktan uzaklaştığını iddia etmişti. Bugün de klasik fıkıh terminolojisine sahip bulunmayan bazılarının Osmanlı Devletindeki tatbikatı sathî değerlendirerek benzeri neticeleri vardığı müşahede edilmektedir. Şu halde şer’î bir devletten söz edebilmek için hangi kriterler lâzım geldiği ve Osmanlı Devleti’nin bunlara ne denli sahip olduğunun ortaya konulması icap etmektedir.

    et demek, hukuk demektir. Zira devlet, haklı ile haksızın arasını ayırmak, mazlumun hakkını zâlimden almak üzere vardır. ‘Hakk’ın çokluk hâlinin ‘hukuk’ olması boşuna değildir. Hemen her semâvî din, inanç ve ibâdetler yanında, hukuk kaideleri de getirmiştir. İslâmiyet, daha başından itibaren bir devlete sahip oldu. İslâm hukuku, bu devletin himayesinde doğdu ve inkişaf etti. Klasik İslâm kaynaklarında, bu hukukun hâkim olduğu beldelere dârülislâm veya şimdiki tabirle ‘İslâm devleti’ veya -aman yanlış anlaşılmasın- ‘şer’î devlet’ deniyor.

    Demek ki bir beldede İslâm hukuku hâkim ise, müslüman ve gayrımüslimler vatandaşlık şemsiyesi altında barış içinde yaşayabiliyorlar ise, orası İslâm devletidir. Şer’î devlet, müslüman ve gayrımüslimlerin, can, mal ve din hürriyetine sahip bulunduğu, hukuk sisteminin şer’î prensiplere dayandığı bir sistemdir. İsterse müslümanlar ekseriyette olmasın. Hatta emperyalistlerin işgal ettiği ve başına da gayrımüslim idareciler tayin ettiği müslüman beldeleri, şer’î hukukun tatbikatı devam ediyorsa, dârülislâm olarak kalır. Kur’an-ı kerim, aşağıda zikredileceği üzere, indirdiği hukuk kaideleriyle inanarak amel etmeyi iman ile bir tutar.

    Bazı yazarlar ve tarihçiler, Osmanlı hukuku denildiğinde, İslâm hukukunun bir versiyonunun anlaşılmasını yanlış bir ön kabul olarak değerlendirmişler; Osmanlı Devletinde İslâm hukukunun ancak sınırlı ve kısmî bir yürürlüğünün olduğunu, geniş bir sahada örf kuralları ile padişah emirnâmelerinin tatbik edildiğini; hatta şer’î hukukun en çok şeklî hukuku ifade ettiğini, bir başka deyişle şeklen yürürlükte olduğunu; Osmanlıların pek çok hususta şer’î hukuka aykırı hükümler kabul etmek zorunda kaldığını söylemişlerdir. Bunun neticesi olarak da Osmanlı Devleti’nin aslında bir İslâm devleti olmaktan çok, kısmen de olsa laik esaslara dayandığını iddia etmişlerdir. Bu yazarlar ekseriya arazi rejimi, devşirme sistemi, şehzâde idamları, muamele satışı, irsadî vakıf sistemi gibi spesifik tatbikatları bu iddialarına misal göstermişlerdir. Böylece Osmanlı Devleti’nin klasik mânâda bir şer’î devlet sayılamayacağı hususunda bir paradigma meydana getirmişlerdir.

    İslâm hukukunun aslî kaynaklarına ulaşamayan bu müelliflerin kanaatlerine iştirak etmek mümkün değildir. Şer’î hukuk, bazı sahalarda boşluk bırakmış ve bu sahalarda teşri (hüküm koyma) salâhiyetini hükümdara vermiştir. Hükümdar, İslâm hukukuna aykırı olmamak şartıyla, gerekirse mahallî örf ve âdetlerden de istifade ederek bir takım hukuk kâideleri koyabilir. Bunun misallerine de rastlanmaktadır. Nitekim İslâm hukuku, kim olursa olsun idarecilerin (emîrin) hukuka uygun emirlerine itaat edilmesi esasını koymuştur.

    İslâm tarihi boyunca şer’î hukuk Müslüman devletlerde hep aslî sistem olarak tatbik edilmiştir. Hazret-i EbûBekr’inhalîfeliğinden, Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar, her meselede, İslâm hukuku referansları araştırılmış ve mesele fetvâya bağlanmadıkça icraata geçilmemiştir. Osmanlı Devleti de esas itibariyle İslâm hukukunun Hanefî tefsirini tatbik etmiş; ihtiyaç oldukça diğer sünnî mezheplerden, hatta bu mezheplerin zayıf kavillerinden istifade etmekte beis görmemiştir. Böylece her meselede İslâm hukukunun sınırları içinde hareket etmeye itina gösterilmiştir. Tanzimat’ta sonra, Avrupa kanunlarının iktibasında bile, bu metinler şerî hukukla mutâbık hâle getirilmeden ilan olunmamıştır.

    Evet, Osmanlı Devleti, Avrupa siyaset tarihi terminolojisi çerçevesinde bir teokrasi değildir. Çünkihalîfe/padişah, her ne kadar ruhânî ve dünyevî iktidarı uhdesinde birleştirmiş bir pozisyonda ise de; Papa gibi masum olmadığı gibi, insanları dine alma veya dinden çıkarma, günahları afvetme, dinî emirler koyma, mevcut dinî hükümleri değiştirme ve kaldırma salâhiyetine de sahip değildir.  İslâm-Osmanlı cemiyetinde ruhban [râhipler] sınıfı bulunmaz. Dinî âyinlerin mutlaka hükümdar veya din adamı tarafından idare edilmesi gibi bir şart yoktur. Din adamlarını, aynı zamanda ilmiye sınıfı diye bilinen, kadılar [hâkimler], müftüler (hukuk müşavirleri) ve müderrisler (akademisyenler) teşkil eder. Osmanlı Devleti’ndeki bütün hukukî ihtilaflar, medrese mezunu din âlimi kâdılar önüne çıkarılır; İslâm bilginlerinin dinî kâidelerisistematize ettiği hukuk kitaplarına göre çözülür.

    Osmanlılarda örfî hukuk hükümlerinin tedvin edildiği fermân ve kanunnâmeleri hazırlayan Divan-ı Hümâyun mensubu yüksek rütbeli nişancı, medrese mezunudur ve ilmiye sınıfındandır. Kendisine bu sebeple müfti-i kanun da denir. Ayrıca hazırlanan kanunnâmeninşer’î hukuka mutâbık (uygun) olup olmadığı hususunda da şeyhülislâmın fetvâsına müracaat edilir. Osmanlı arşivlerinde, padişah ve sadrâzam tarafından şeyhülislâmlıktan istenen çok sayıda fetvâ bulunmaktadır. Hukukî meselelerde fetvâsı almanın mecburi olduğunu bildiren fermânlar da vardır. Zaman zaman şeyhülislâmlıkta kanunnâme metinlerinin tashih edildiği vâkidir. Böyle bir hataya şeyhülislâm Ebussuud Efendi ‘bu kaydı câhil kâtipler yazmış olsa gerek’ demiş ve “Nâ-meşru olan nesneye emr-i sultanî olmaz!” [Dine aykırı bir hüküm, padişah bile emretse, meşru olmaz] diyerek itiraz etmiştir. Fetvânın müeyyide gücü ve bağlayıcılığı yoktur. Uyulmadığı zaman kişiyi buna zorlayacak bir makam bulunmamaktadır. Ancak Osmanlı idarecileri, amme efkârı önünde meşruluk temelini muhafaza etmeye her zaman itina etmiştir. Nitekim bu inceliği sezen bazı Avrupalılar, ‘Sul­tan Türk­le­re; Kur’an da sul­ta­na hük­me­der’ demekten kendilerini alamamışlardır.

    Yahudi asıllı Alman müsteşrik Joseph Schacht, devletin fiilî tatbikatını şer’î hukukun hükümlerine uygun tutma gayretinin en dikkate değer ve başarılı örneğinin Osmanlı İmparatorluğu’nda ortaya konduğunu söyler ve der ki: “Osmanlılar, adaletin tevziini tamamen şeriate dayandırmıştır. Hatta sivil idarenin en küçük birimini, kâdının salâhiyeti altındaki kazâ [ilçe] olarak kabul edip, mahallî polis şefi olan subaşıyıkâdının emrine vermişlerdir. Şeyhülislâm, devletin en yüksek memuriyetlerinden birisi hâline gelerek, devlet içersindeşer’î hukuka riayet edilmesini sağlamak ve kâdıların faaliyetlerini kontrol etmekle vazifelendirilmiştir. Her vesilede hükûmetçe yapılması düşünülen işlerin şeriata uygun olup olmadığı hususunda kendisine danışılmıştır”. Schacht son olarak, Osmanlı sultanlarının şer’î hukuka bağlılıkları ile temâyüz ettiklerini [öne çıktıklarını]; imparatorluktaki hukuk nizamının, çağdaş Avrupa’da hâkim olan hukuk düzeninden çok üstün olduğunu söyler.

    Bir yandan padişah, diğer yandan ulemâ ve tüccar, her zaman şeriatın yanında yer almıştır. Bunun akılcı bir sebebi de vardır. Şeriat, idarecilerin güçlerini kötüye kullanmalarının önüne geçmek üzere yaratılmıştır. Şer’î hukukta, hak ve hürriyetler, bizzat teminat altına alınmış; ferdî münasebetler de net bir şekilde düzenlenmiştir. İslâm ulemâsı, siyasî otoriteye karşı, kendine has bir sınıf şuuru içinde, şer’î prensiplerin taviz vermez muhafızı rolü oynamıştır. Osmanlılarda Batılılaşma devresi olarak adlandırılan Tanzimat devrindeki ıslahat dahi, şer’î hukuk prensiplerine riayet edilerek yapılmıştır. Bu ıslahatın başında Ahmed Cevdet Paşa gibi şer’î hukuka vukufu ve muhafazakâr tavırları ile tanınmış bir simânın bulunması dikkate değerdir. Hatta dinî hususlardaki lâkaytlıkları ile tanınan İttihatçıların bile, hükûmet icraatlarında şer’î hukuka uygun davranma endişesi taşıdıkları görülür.

    XIX. asırda Ortadoğu’da bazı emperyal emellere sahip Avrupa hükümetleri ve bunların desteklediği oryantalistler, bilhassa Arap asıllı müslümanların İstanbul’a itimadını yıkmak için, bir yandan Osmanlı ailesinin Kureyşî olmadığı, dolayısıyla meşru halife sayılmayacağı propagandasını yaparken; öte yandan da Osmanlı idaresinin, kanunnâmeler vesilesiyle şer’î hukuktan uzaklaştığını iddia etmiştir. Arap memleketlerinde ilmî maksatlarda bulunduğum zamanlarda, bu telakkinin bazı kesimlerde az da olsa hâlâ yaşadığını müşahade etmiştim. Ancak buna da cevabı yine Arap uleması vermiş; Osmanlı Devleti’nin gerçek bir İslâm devleti olduğunu ispata dair kitaplar kaleme almışlardır. Mısırlı Şâfiî âlimi İmam Şa’rânî (973/1565), Osmanlıların dine bağlılığını ve adaletlerini överek “Bugün dinin koruyucusu ve İslâmiyet’in yüzünü ak eden ancak Osmanoğulları ve onların askerleridir” diyor. Şam ulemâsındanAbdülganî en-Nablüsî (1143/1731), “Yeryüzünü sâlih kullarıma miras bırakırım” meâlindekiâyet-i kerîmenin (Enbiyâ: 105) Osmanlı Sultanlarını övdüğünü bildirmektedir. Mekke-i mükerremeŞâfiîmüftisiSeyyidAhmed bin Zeynîed-Dahlân (1304/1886), Osmanlıların İslâmiyet’e hizmetlerini anlatmak üzere müstakil bir eser kaleme almıştır. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 60 sene evvel Şam’da vefat eden ve manevî keşifleriyle tanınan Muhyiddin Arabî’nin, “İnneaslaha’d-düveli ba‘de’s-sahâbetied-Devletü’l-Osmaniyye, Ve lâ inkırâza ilâ yevmi’l-hatmi ve’l-kıyâme” (Sahabeden sonra en sâlih devlet Osmanlı Devleti’dir ve kıyametin zuhuruna kadar yıkılmaz) sözü meşhurdur.

    İslâm dininin herkes tarafından duyulması demek olan i’lâ-i kelimetullah [Allah’ın adının yüceltilmesi] prensibi, Osmanlı Devleti’nin birinci misyonu olmuştur. Bazı Avrupalı tarihçiler Osmanlı Devleti’nin kısa bir zamanda büyüyüp dünyanın en güçlü devleti oluşunun arkasında, gazâ ruhunun yattığını söyler. Osmanlılar, nice Haçlı taarruzunu durdurarak müslüman âlemini büyük bâdirelerden korumuş; kurdukları güçlü maarif müesseseleriyle sayısız âlim yetiştirerek İslâmî ilimlerin inkişafını ve İslâm inancının saf bir şekilde günümüze intikalini temin etmişlerdir. “Sizden biriniz kötü bir şey gördüğünde eliyle, buna gücü yetmezse diliyle önlesin. Bu da mümkün olmazsa kalbiyle buğzetsin!” hadîs-i şerifini tefsir eden ulema, el ile emr-i maruf ve nehyi münker mükellefiyetinin hükümete ait olduğunu bildirmiş; Osmanlı idarecileri de, Müslümanların günlük hayatta dinî prensiplere uyup uymadığını kontrol ederek bu vazifeyi devletin sonuna kadar yerine getirmiştir. Meselâ alenen nakz-ı sıyam (açıkta oruç bozmak) Osmanlı ceza kanunlarında hep yer almış bir suçtur. Kadınların tesettüründen, mektep talebelerinin cemaatle namaza devamına kadar, müslümana alkollü içki satışından, kibrit kutuları üzerindeki mübarek resimlerin yerlere atılmasının men’ine kadar günlük hayatın her safhasında, müslümanların dinlerinin prensiplerine uymaları kolaylaştırılmış ve kontrol edilmiştir. Dinî kitaplar, zamanın muteber ilim adamlarından teşekkül eden maarif encümeninde tasdik edilmedikçe basılamamıştır.

    Netice itibariyle Osmanlı Devleti, klasik ilmî terminolojiye göre tipik bir şer’î devlettir. Hatta bu kategoriye giren devletlerinin de sonuncusudur. Asr-ı Saadet ve hulefa-i râşidîn devrinden sonra, İslâm dininin olabildiğince kemal mertebede hüküm sürdüğü bir numunedir. Müslümanların siyasî hâkimiyetlerini kaybettiği XX. asır başlarından itibaren, dünyada hakiki mânâda bir şer’î devlet görülmemektedir.

    “HİLAFET MAKAMINI HAK ETMEDİĞİ HALDE İŞGAL EDEN OSMANLI”

    Nurettin Yıldız:  Hilafet makamını hak etmediği halde işgal eden Osmanlı’nın, son yeteneksiz padişahlarının zevk-i sefasını (Enderun teravihini) ibadet diye bana sunuyorsun…”

    OSMANLI’NIN YIKILIŞ SEBEBİ (!)

    Nurettin Yıldız: “Bu kıldığı, ritüel dediği teravih yüzünden o devletin çöktüğünü niye hatırlatmıyorsun?  Sen bunu Dolmabahçe Sarayı’nda balo salonunda kılınmış namazdan alıntıladın… (Enderun Teravihi)”

    Osmanlı’nın hilafeti meselesi hususuna aslında yukarıda, Osmanlı Devletinin bir İslam Devleti olduğunu anlattığımız kısım cevap teşkil eder. Biz Enderun usulü teravih namazını anlatalım.

    Terâvih namazının, Ramazan ayına mahsus olmak üzere yatsı namazından sonra kılınan namaz olduğunu hepimiz biliyoruz. Terâvih, “rahatlatmak, dinlendirmek, nefsi dinlendirmek, fasıla vermek”  manasına gelen “Tervihâ” kelimesinin çoğuludur. Fasılalarla kılınan namaz demektir. Tadı çıkarılarak, dualarla niyazlarda bulunularak, ferahlatan, yorulmadan zevkle kılınan namazdır terâvih. Ancak günümüzde bu manasından fersah ve fersah uzaklaştırılmış, uzaklaşmıştır. Artık hızlı hızlı kılınıp bir an evvel bitirilen, rahatlatan değil, yoran bir namaz olmuştur.

    Peygamberimiz (s.a.v.)’in, “Ramazan ayını inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek ihya eden kimsenin geçmiş günahları bağışlanır”  (Buhârî, “Salâtü’t-terâvih”,1) buyurmasından  yola çıkan âlimler bu hadisle Peygamberimiz’in bilhassa gece ibadetlerinin ve teravih namazının kastettiği yorumunu yapmışlardır.  Başlangıçta Terâvih Namazı bizzat Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından iki veya üç gün mescidde kıldırmıştır.  Ancak kılan cemaatin sayısının artması üzerine farz olur endişesiyle Resûlullah (s.a.v.) mescide gitmemiştir. Resûlullah’ın ikinci defa teravih namazı kıldırdığına dair bir rivayetin nakledilmemesinden hareketle teravihin risaletin son yılında teşri kılındığı (Teşri: Peygamber’in emri ve isteğiyle yapılan iş, ibadet.) görüşü vardır. Daha sonraları Hz. Ebû Bekir döneminde Teravih namazı kılınmaya devam etmiştir. Hz. Ömer (r.a.) Übey b. Ka‘b’dan cemaate teravih namazını kıldırmasını istemiş ve bu uygulama günümüze kadar sürüp gelmiştir.  (Saffet Köse, DİA, c. 40, s. 482)

    Önceleri Terâvih namazı kılınırken, dört rekâtta bir selam verildikten sonra oturulup dinlenilirmiş. Sonra diğer dört rekâta geçer onu eda ederlermiş. Bu uygulama zaman içinde değişikliğe uğramış dinlenme fasılları yerini zikir ve salavatlarla değerlendirme şekline bırakmıştır. Hanefi Mezhebi’nemensub olanlar bu namazı dinlenerek kılmışlar ve dinlenme fasıllarında da salavat ve zikirlerle değerlendirmişlerdir.

    Burada İslam’a aykırı olan durum nedir, anlamak elde değil. Osmanlı’yı tenkit etmek için Nureddin Yıldız bunu bile diline dolamış, engin (!) tarih bilgisiyle yine duvara toslamıştır!

    5 dk. Boyunca süren iftiraların tamamı burada: https://www.youtube.com/watch?v=NZ0u-5NxN70

  22. NURETTİN YILDIZ’DAN OSMANLI’YA SUÇLAMALAR 7: “SARAYDA ZEVK Ü SEFA AKIYOR! 14 TON ALTIN İLE SARAYININ KAPILARINI BOYATMIŞ!”
    “…Evet İslami yönetim siyaset güçlü. Padişah peygamberin halkasından geliyor lakin Cuma namazına törenlerle gidiyor. Sarayında zevk ü sefa akıyor. Peygamber vefat ettiğinde altın bi yüzük değil demir bir yüzük bile bırakmamış. Ama 14 ton altın kullanılarak sen sarayının kapılarını boyatmışsın. Aynı günlerde de Cezayir Fransızların işgali altına giriyor onlar senin teban ama sen Fransa’yla uğraşamıyorsun. Çünkü Fransa’ya 10 ton altın borcun var kapılarını boyatmışsın Dolmabahçe sarayında.”CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Osmanlı Devleti, hangi sarayın kapısını 14 ton altın kullanarak yapmıştır? Bunu Nureddin Yıldız, söyleyemiyor, çünkü böyle bir saray yok, yani alenen iftira. Ayrıca, Osmanlı’nın Fransa’ya ne kadar ve ne borcu vardır? Tarihi meseleler, iftiralarla harmanlanıp karışık hale getirilip nasıl böyle kullanılır? Cezayir’in işgali sırasında Fransa’ya Osmanlı’nın tek kuruş borcu yoktur, o döneme kadar da Fransa’dan borç almamıştır. Lozan’da Fransa’ya ödenmesi taahhüt edilen borçlar ise İttihat Terakki döneminden kalmadır. Yani Nureddin Yıldız, her zamanki gibi Osmanlı’ya iftira atmaya çalışmış ve yine bilgi açısından çuvallamıştır.

    Nurettin Yıldız’ın gelen tepkiler üzerine son zamanlarda Osmanlı’yı öven konuşmalar yapması düştüğü durumdan kendisini kurtarmaya yetmeyecektir. O kadar Osmanlı’ya hayrandın neden hayali şeylerle Osmanlı’ya saldırdın? Buna Türkçemizde hem nalına hem mıhına vurmak denir…

    5 dk. Boyunca süren iftiraların tamamı burada: https://www.youtube.com/watch?v=NZ0u-5NxN70

    OSMANLI SARAYINA FISK U FÜCÛR İFTİRASI

    Nurettin Yıldız: “Sarayında fısk-ı fücurdan vakit bulmuş da uyduruk eğlence iki rekat namaz kılmış diye Osmanlı Sarayı, peygamber sarayı mı?”

    Dünyada saraylar içerisinde, fısk-ı fücur iddiası herhalde en son Osmanlı sarayı için kullanılacak bir iddiadır. Nureddin Yıldız, bu iddiasını, ya Osmanlı düşmanı selefilerden ya da yine Osmanlı düşmanı oryantalistlerden almış. Zira Osmanlı padişahlarının aile hayatı ve harem hakkında iki tane hakkaniyetli eser okuma gayreti gösterseydi bu bühtanları savurmazdı.

    Osmanlı, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sünnetine harfiyen uymaya çalışdı, en güzel ahlâk örneklerini asırlarca dünyaya örnek gösterdi.  Biz, insanımızı anlatırken: “Osmanlı terbiyesi görmüş, Osmanlı Beyefendisi ya da tam bir Osmanlı Kadını” diye onun terbiyesini överiz. Çünkü Osmanlı toplumunda tanıdığımız birçok kabiliyetli ve büyük insanın kendini anlatırken, nefsin afetlerinden uzak sözler kullandıklarını görürüz.

    Osmanlı İmparatorluğu, İslâm edebinin gerçekten yaşandığı bir ülkeydi. Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma!” buyurarak edebi özetlemiştir.

    Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in devri tasavvufu yaşadı ve o devir Asr-ı Saadet adını aldı. Sahâbe mutluluğu yaşadı. Onlara mutluluğu yaşatan şey adaptı. Osmanlı’da da ailedekiler tasavvufta, tüccarlar tasavvufta, ordu tasavvufta, saray erkânı tasavvufta olduğu için herkes, İslâm adabını öğrendi. Bundan dolayı Osmanlı’da 2. Asr-ı Saadeti yaşadı.

    Osmanlı medeniyeti; altı asrı üç kıtada kucaklayan, aklıselim, kalbi selim, zevk-i selim sacayağı üzerine oturmuş bir denge, giyim, kuşam, yeme, içme, aile, mahalle ve şehir hayatıyla, insana saygı medeniyetiydi. Osmanlı’nın aile, mahalle ve şehir hayatı, hoş bir özlemin ötesinde, insana insan olmanın zevkini ve keyfini doyasıya yaşatan bir güzellikler hazinesiydi. Osmanlı medeniyeti kelimeler üzerine bina edilememiş, güzellikler, hayatın bütün safhalarına işlenmiş ve yaşanmıştı.

    Osmanlı Devleti’nin uzun ömürlü oluşu, toplumun huzur ve barışıyla doğrudan irtibatlıydı. Bu sırları keşfetmek gerekir. İnsana saygı medeniyeti de diyebileceğimiz, Osmanlı’nın aile, toplum ve mahalle hayatındaki güzelliklerden küçük bir demet sunarak, bugün neleri kaybettiğimizi daha iyi anlayabilir ve hiç olmazsa elimizde kalanları muhafaza adına bir gayret uyandırabiliriz.

    Osmanlı hânedanı, bir medrese ciddiyeti ve tekke ağırbaşlılığı içinde din ve geleneklere sıkı sıkıya bağlı bir hayat sürmüştür. Tarihte hiçbir Müslüman hânedan, bu cihetten Osmanlı sarayı ile mukayese edilemez.

    Sarayda erkek olsun, kadın olsun, namaz kılmayan, oruç tutmayan yoktur. Saray kadınları, câriye bile olsalar, tam tesettüre riayet ederler. Haremde nasıl giyinirlerse giyinsinler, dışarıya feracesiz çıkmazlar. Ferace, başörtüsü ve manto gibi bol ve uzun bir dış giysisi olmak üzere iki parçadır. Saraylıların tesettürsüz fotoğrafları, insanı yanıltmamalıdır. Bunlar saray içinde çekilmiş, hususi fotoğraflardır. O devirde câriyeler, şer‘an kaç-göç ile mükellef olmadığından, bunlardan istidatlı birisine fotoğraf çekmeyi öğretirler; o da ihtiyaç oldukça saray halkının resmini çekerdi. Kadınların, kendi aralarında örtünmek mecburiyetinde olmadığı malumdur.  Sürgüne çıkan hânedan hanımlarının ve hizmetkârlarının pasaport resimlerinin tamamı çarşaf ve peçelidir.

    Sultan Hamid’in zevcesi Behice İkbalefendi der ki, “Sarayda namaz kılmayan kimse yoktu. İstisnâsız herkes namaz kılardı. Dili bükülmeyen bazı yabancılar hizmete gelince, hiç olmazsa namaz kılacak kadar sûreleri, İslâm dininin esaslarını ezberlemek mecburiyetindeydiler.” Saray muallimesi Safiye Ünüvar hatıralarında, Meşrutiyet padişahı Sultan Reşad’ın, “Sarayda iki şey iyiydi: Namaz ve yemekler. Şimdi ikisi de bozuldu,” dediğini ve her bir saray odasının kapısına “Namaz kılmayana hakkımı helâl etmiyorum,” yazdırdığını naklediyor. Son padişah Vahîdeddin ve son halife Abdülmecid Efendi beş vakit namazını kılardı.

    Nurettin Yıldız’ın son zamanlarda Osmanlı lehine konuşmalar yayınlamasına ne demeli?

    “Çok ileri gittik millet bizi silecek biraz da böyle konuşalım…”

    Nurettin Yıldız şunu söyleyebiliyor mu: “Ben şu şu  konularda hata ettim, bilmediğim mevzuda konuştum, yanlışa düştüm. Cenab-ı Hakk’a istiğfar ediyorum. O zatların ruhaniyetlerinden af diliyorum. Takipçilerimi yanlış yönlendirdiğim için de onlardan özür diliyorum” Bunu söylüyorsa bütün paylaşımlarımız kaldırmaya hazırız. Bunu söylemeyip ben de hatasız değilim vs. gibi yuvarlak sözlerle tevazu gösterisi yapmak kabilinden laf oyunlarına karnımız tok!

    5 dk. Boyunca süren iftiraların tamamı burada: https://www.youtube.com/watch?v=NZ0u-5NxN70

Bu Konularda Ayrıntılı Bilgi İçin :