1. MEZHEPSiZLiK DİNSİZLİĞE KÖPRÜDÜR – Muhammed Zahid el-Kevseri
    Hangi görüş ve prensibe sahip olursa olsun, siyaset adamlarından, samimiyet ve ihlâsla bir fikri, takib edeceği bir hedefi olmaksızın siyasetçi olduğunu iddia edenlere değer veren birine rastlayamazsınız. Bunun yanında karşılaştığı her gruba, ‘Ben sizinleyim’ diyerek insanları aldatmaya yeltenenler de tıpkı bu tip siyasetçiler gibidir.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Bir yandan önüne gelen her gruba kendileriyle birlikte olduğu görünümünü verirken, diğer yandan şu veya bu gruplardan birinin yanında yer almayıp rastladığı her gruba “Ben sizinleyim” demek, bir insan için ne kötü bir haslettir! Bir Arap şairi bu yapıda olanları dile getirirken demiştir ki:
    Yemenli birini görünce
    Yemenli olursun;
    Ma’dî’den birine rastlayınca da
    Hemen olursun Adnanlı.
    İslâm dininde mezhepsizliği meslek edinerek bir o mezhebe, bir bu mezhebe gidip gelenlerin durumu ise, hepsinden daha çirkindir.
    Mctodhın birbirine benzemeyen, hatta tek bir ilim dalında bile farklı kanaata sahip olan nice ilim adamı vardır. Bilinen felsefî doktrinlere dayandırmaksızın felsefeden dem vuran kimse, felsefeyle değil de, olsa olsa boşboğazlıkla alâkalandırılabilir. Çeşitli ilim dallarında -hatla Arabi ilimlerde bile- çalışanların kendilerine göre husûsî görüş ve prensipleri vardır ki, görmezlikten gelinemez ve ilimlerin arı duru kaynağından yudumlamak isteyenler, bu işe samimiyet ve ciddiyetle sarılanları akılsızlık ve cehaletle itham edemezler.
    Tâ islâm’ın ilk devirlerinden zamanımıza kadar süregelen asırlar boyu âlimlerin üzerinde ehemmiyetle durduğu islâm fıkhı gibi bir ilim dalı daha yoktur.
    Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselam, İslâm’ın başlangıç devrelerinde ashabını dinî konularda bilgilendirmiş ve onlara hüküm çıkarma yollanın öğretmiştir. Öyle ki, altı kişi Peygamber aleyhissalâtü vesselam zamanında fetva verir hale gelmişlerdi. Hazret-i Peygamberin refik-i âlâya intikalinden sonra da diğer sahabe bu zatlardan bilgiler almaya devam etmişlerdir. Bu zatların sahabe ve tabiîn arasında fetva konusunda şöhret kazanmış arkadaşları da vardı.
    Vahyin beşiği olan Medine-i Münevvere, üçüncü Raşid Halifeler devrinin son zamanlarına kadar sahabenin yerleşim merkeziydi. Medineli birçok tabiîn, sahabeden intikal eden, fakat dağınık halde bulunan nice hadisi ve fıkhı bilgileri bir araya getirmişlerdir. Hata bu Medineli yedi zat, fıkıh konusunda büyük bir mevkie sahiptiler. Büyük sahâbî ibn Ömer radıyallahü teâlâ anlı, sahabenin verdiği hükümler üzerinde geniş bilgi sahibi tabiînin büyüklerinden Saîd b. el-Müseyyeb’i takdir eder ve kendisine babasının verdiği hükümlerle ilgili sorular sorardı.
    Sonra bu zatların ilimleri, İmam Mâlik’in Medineli hocalarına intikal etmiş, Mâlik de bu bilgileri derleyip toparlamış ve kitlelere yaymıştır. Böylece yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya doğru kendisine mezhep isnad edilmiştir. Binaenaleyh, önde gelen ulemâ da kendisinin öne sürdüğü delillerin kuvvetliliğini, takib ettiği yolun aydınlık olduğunun takdir ettiklerinden, asırlar boyu kendisine uydular. Eğer ontın görüşüne tâbi herhangi bir âlim, ortaya bir mezhep koysa da insanları bu yeni mezhebe çağırsaydı, ilim erbabı arasından, derin bilgi ve sağlam görüş sahibi bu zatların arkasına düşecek insanlar mutlaka bulunurdu.
    Ne var ki bu zatlar; söz birliğini bozmamak için ve mezhep sahibinden rivayet olunan bir. takım zayıf meseleler yerlerini mezhep içerisindeki dirayetli, delil ve görüş yönünden daha kuvvetli ve daha sağlam olan kimselerin görüşlerine bırakacağını bildikleri için bu Medineli âlimin mezhebine uymayı tercih etmişlerdir. Bu yüzden mezhebin zayıf tarafları, anlayış ve idrak sahibi zatlarla son derece kuvvetli bir hale gelmiştir. Öyle ki müteahhirîn ulemâsından biri bu mezheple boy ölçüşmeye veya ona toslamaya kalksa kafasından olur!…
    Ardından gidilen diğer müctehid imamların mezhepleri de böyle… İşte size Faruk radıyallahü anh’in kurduğu ve çevresine dilleri fasih Arap kabilelerini yerleştirdiği Küfe şehri. O, bu şehir halkını Allah’ın dini hakkında bilgilendirmesi için buraya ibn Mes’ûd radıyallahü anh’i göndermiş ve onlara: “Abdullah (R.A)’ı göndererek sizi kendime tercih ettim” demiştir.
    Şu da var ki bu zatın diğer sahabe arasında ilmî seviyesi çok büyüklü. Kendisi hakkında Ömer (R.A), ” İlimle dopdolu” tâbirini kullanmıştır. Aynca bu zat hakkında şöyle bir hadis de vardır: “İbn Ümmü Abd’in ümmetim için beğendiğini ben de beğenirim.” İşte bir hadis-i şerif daha: “Kur’an-i Kerim’i aslına uygun olarak indiği gibi okumak isteyenler onu ibn Ümmü Abd’in kıraati gibi okusunlar.”
    İbn Mes’ûd (R.A)’ un bu kıraatini Asım, Zer b. Hubeyş’ten o da kendisinden rivayet etmiştir. Aynı şekilde Ali b. Ebû Talib (R.A)’in kıraatini da Asım, Ebu Abdurrahman Abdullah b. Habib es-Sülemî’den, o da ondan rivayet etmiştir.
    İbn Mes’ûd (R.A), Ömer(R.A) zamanında Osman (R.A)’in hilâfetinin sonlarına kadar Kûfelilerle öylesine ilgilenmiş ve onları öylesine bilgilendirmiştir ki, Küfe şehri fakîhlerle dolup taşmıştır. Hz. Ali b. Ebû Talib (R.A) Küfe’ye gelip de bu şehrin fakîhlerle dopdolu olduğunu görünce son derece sevinmiş ve: “Allah, ibn Ümmü Abd’den razı olsun, kendisi bu şehri ilimle doldurdu”demiştir.
    ” İlim Beldesinin Kapısı” da bu şehir ahâlisini bilgilendirmeye devam etmiştir. Öyle ki Küfe, Hz. Ali b. Ebû Talib (R. A)’ın burayı hilâfet merkezi yaptıktan ve bu şehre ilmî ve fıkhı kudrete sahip ashabın intikalinden sonra diğer islâm şehirleri arasında benzersiz bir hale gelmiştir.
    el-lclî’nin anlattığına göre yalnızca Küfe şehrinde, burada ilim neşri için ikamet edip sonra İrak’ın diğer şehirlerine intikal edenler hariç, tam bin beşyüz sahabe vardı. Ali ve ibn Mes’ûd radıyallahü anhûma’nın ileri gelen arkadaşları da oradaydı. Eğer bu zevatın hâl tercümeleri bir kitapta toplamış olsaydı, büyük ve hacimli bir kitap ortaya çıkardı.
    Bu zevatın isimlereni şuracıkta sayıp dökecek değiliz ; ancak şunu söylemek gerekir ki; İbrahim b. Yezid en-Nehaî, bu zatların dağınık haldeki bilgilerini bir araya toplamış olup bu zahn rey ve görüşleri Ebû Yusuf un, Muhammed b. el-Hasan’ın, İbn Ebû Şeybe ve diğerlerinin eserlerinde mevcuttur. Sonra tenkitçiler bu zatın mürsellerini sahih kabul etmişlerdir. İbn Ömer radiallahü anhüma’nın, hakkında, “Her ne kadar ben Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm’ın sözlerine kendi yanında şahit olmuşsa da bu sözler onun hafızasında benimkinden daha fazlasıdır” dediği Şa’bî, mezkur zatı, şehirlerinde bütün ulemâya tercih ederdi. Enes b. Şîrîn, “Kûfe’ye vardığında orada hadis tahsiliyle uğraşan dört bin kişi gördüm. Dört yüz kişi de fıkıh bilgisi almıştır. Nitekim Remehürmüzî’nin el-Fâsıl adlı kitabında da böyledir” demiştir.
    Tahâvî ve diğerlerinin de dediği gibi, Ebû Hanîfe bu zatlann ilimlerini, fıkıh, hadis, Kur’an ve Arabî ilimlerde derin bilgi sahibi öğrencileri arasında kırk fakîhten oluşan fakîhler meclisinde meseleleri en seçkin arkadaşlarıyla enine boyuna tartıştıktan sonra tedvin ve tanzim etmiştir.O) Kendi mezhebinden olmayan Muhammed b. İshak en-Nedim, imam Azam hakkında şöyle söylüyor:
    Karada ve denizde, doğuda ve batıda, uzakta ve yakında ilim namına ne varsa hepsini o tedvin etmiştir.”
    1 Hatîb-i Bağdadî, İbn Kerâme’ye dayandırarak Tarîh-i Bağdad adlı eserinde (14-247) demiştir ki: Biz bir gün Vekî’nin yanındaydık. Adamın biri ona, Ebû Hanife’nin hata ettiğini söyledi. Vekî cevaben “Kıyasta Ebu Yusuf ve Züfer; hadis hıfzında İbn Ebu Zaide, Hafs b. Gıyas, Hibban ve Mendel; Arab dilinde Kasım b. Maan; zühd ve takvada Dâvud-i Tâî ve Fudayl gibi zatlar yanındayken Ebû Hanife (R.A) nasıl olur da hata edebilir? Meclis ve çevresinde bu gibi zatlar varken, bir kimsenin hata yapması düşünülemez. Çünkü hata yapacak olsa hemen bu zatlar geri çevirirler.” demiştir.
    Kendisi hakkında Şafiî (R.A) ise, ” İnsanlar fıkıhta Ebû Hanife (R.A)’ nin iyilidir” demiştir. Sonra fıkıh onun arkadaşlarının, arkadaşlarının arkadaşlarının elleriyle olgunlaşmış olup ıslah ve tashih için söylenecek her hangi bir şey bırakmamışlardır. Allah hepsinden razı olsun.
    Bilâhare Şafiî (R.A) gelmiştir, iki kaynağın suyunu birleştirmiştir. Ve Müslim b. Halid gibi Mekkeli hocalarından-ki bu zat ilmi İbn Cüreyc’den, o da Atâ’dan, o da ibn Abbas radıallahü anhümâ’dan almıştır-devşirdiklerini de üzerine ilâve etmiştir. Şafiî (R.A) ‘nin arkadaşları, arkadaşların arkadaşları doğu ve batıyı tutmuş ve yeryüzünü ilim ve irfanla doldurmuşlardır. Onun ve arkadaşlarının ilim ve irfanı sayesinde Mısır halkı en yüksek bilgi seviyesine çıkmışlardır. Ömrünün son yıllarında Şafiî (R.A) Mısır’a yerleşerek yeni mezhebini orada neşretmiş (vefatından sonra da) oraya defnolunmuştur. Allah kendisinden razı olsun.
    Bu makale, diğer fakîh ve müctehid imamların faziletlerini ve İslâm fıkhındaki yerlerini beyan etmeyi müsait değildir. Bu zatların hepsi fıkhı meselelerin üçte birinde ittifak halindedirler. Kalan üçte biri ise itilâf ettikleri hususlar olup bu konuda öne sürdükleri deliller fukahanın kitaplannda mevcuttur.
    Mezhepler işte böyle sağlam temeller üzerine oturtulmuştur… Peki, son zamanlarda liderlik sevdasıyla ortaya çıkar da mezkur müctehidlerin ictihadlarının yerine kendi içtihadını ikame edip insanları, mezhepleri bırakmaya çağınr, mezhepleri ve mezheplerin bağlılarını şaşkınlık içerisinde bırakmaktan ve gösteriş budalalığından öte bir esasa dayanmayan kendi imamlığını(müçtehidliğini) mezhepsizlik üzerine oturtmaya çalışırsa eğer, siz kendisini böyle bir vesvese ve kuruntuya kaptıran birine ne dersiniz?.. Böyle birine, ya deli teşhisi konulmuş fakat tımarhaneye götürülmemekle hata edilmiş bir mecnun dersiniz; yahut da böyle bir adamın delilerin akıllılarından mı, yoksa akıllıların delileri mi olduğunu kestiremezsiniz her halde…
    Bir müddetten beri bazılarından bunu benzer naralar duymaya başladık. Ki bunlar akıllarınca müctehit imamların ictihadlarını ortadan kaldırmaya yönelik olarak sert sahalarda içtihada yelteniyorlar. Bu kuruntularına kulak asmadan önce, bana kalırsa, bunların akıllarından bir zorlarının olup olmadığı hususunda bir tıp doktoruna muayene ettirilmeleri gerekiyor. Kendilerinde birazcık akıl bulunduğu tesbit edildiği takdirde bunların, islâm ümmetini din ve dünya işlerinde parçalamaya yönelik hedefler peşinde koştuklan ve üzerlerine islâm güneşi doğduğundan beri aralarında devam eden uzunca bir kardeşlik döneminden sonra bu ümmeti birbiriyle didişmeye ve boğazlaşmaya sevkedecek mel’unca gayeler güttükleri ve bu dinin düşmanlarından oldukları kesinkes ortaya çıkar.
    Basiretli ve akl-ı selim sahibi bir Müslüman bu gibi propagandalara kanmaz. Evet, böyle bir Müslümanm, tabiîn devrinden beri bu dinin usûl ve fürûunu Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’dan tevarüs ettikleri gibi koruyan müctehid imamların etrafından ayrılmaya çağıran bir- nara işittiğnde yahut kulağına mezheplerden birine yönelik bir böğürtü çalındığında mutlaka bu meşum sesin çıkış yerini araştırmalı, bu fitne yuvasını muhakkak keşfetmelidir.
    İslâmî ilimleri hakkıyla okuyan samimi bir Müslümandan bövle bir ses duyulmaz; bu ses olsa olsa islâmî ilimleri üstün körü, başlıklar halinde ve kendi emellerine hizmet edecek kadar öğrenip islâm âlimleri arasına gizlenmiş sahte bir Müslümandan duyulabilir. Akl-ı selim sahibi bir Müslüman, kendisinde mevcut basiret nuruyla araştırdığında, bu naranın çıkış yerinde Müslümanların dertleriyle sadece gösteriş olsun diye dertlenen birine rastlayacak; öte yandan bu adamın, Müslümanların dert ve sıkıntılarına aldırış etmeyen birtakım kimselerle sarmaş dolaş olduğunu, ancak fazilet güneşinin batış yerinden (Batıdan) gelen eskiler hariç, önüne gelen her eskiye düşman kesilen bir kimse olduğunu görecektir.
    Böğürtü sahipleri eveleyip geveledikleri bu lafların, efendilerince alkışlanacağı inancındadırlar. Basiretli bir Müslüman işin aslına vâkıf olunca, alâkalıları durumdan haberdar etmek suretiyle İslâm! çevreleri bu menfur sesin şerrinden nasıl kurtaracağını bilir. Hakikat, er veya geç üstün gelecektir, hiç bir şey onunla boy ölçüşemez.
    Toplumu, yukarıda bazı hallerine işaret ettiğimiz müçtehid imamların mezhepleriyle mezheplenmeyi terketmeye çağıranlar, bu müctehidlerin delillerden çıkardıkları bütün hükümlerde doğruyu buldukları inancını taşıyor olabilirler. Öyle ki (bu düşüncede olanlara göre) müçtehid olmayan herkesin, tek bir müctehidin görüşüne bağlı kalmaksızın rastgele bir müctehidin görüşü doğrultusunda hareket etmesi uygun olur ki bu, Mütezile’ye has bir görüştür. Tasavvufçular ise tek bir müctehidin sözünde bağlı kalmamayı, miictehidlerin sözlerinin, özellikle azimete uygun olanlarını tercih mânasında değerlendiriyorlar.
    Nureddin eş-şehid’in arkadaşlarından Ebu’1-Alâ Said b. Ahmed b. Ebû Bekir er-Râzî, “el-Cem’u Beyne’t-Takvâ ve’1-Fetvâ min Mühimmât’t-din ve’d-Dünya adlı kitabının fıkıhla ilgili bölümünde özellikle dört mezhep imamının sözleri arasında fetva ve takvanın gerektirdiği şeylere işaret etmiştir. Bunda her hangi nefsânî bir duygu olmayıp sırt” takva gözetilmiştir.
    Ama Mutezile’ve mal edilen görüş, müctehid mertebesinde olmayanların müctehidlerin görüşleri arasında beğendiklerini tercih etmeye cevaz veriyor. Ne var ki müctehid olmayanların, en azından müctehidlerden kendince en takva olanını seçip bu müctehidin verdiği her türlü fetvaya, ruhsat yoluna sapmaksızın, uymaları gerekir. Müetehid imamların sözlerinden ruhsata uygun olanını benimsemesi ise heva ve hevesine uymaktan başka bir şey değildir. Buna kim cevaz verirse versin bunun asla dinde yeri yoktur. Tayin etmeksizin müctehidlerden herhangi birinin sözüyle amel etme hususunda imam Ebû İshak el-İsferâyinî şöyle demiştir;
    “Bu işin önü safsata, sonu zındıklıktır. Çünkü müctehid imamların sözleri, nefy ve isbat arasında gidip gelmekte olduğundan hem nefy hem de isbatın aynı anda bir doğru üzerinde buluşmaları mümkün değildir.”
    Evet, müctehidlerden sadece birinin bütün görüşlerine uyan bir kimse, bu müctehid ister hata etsin ister etmesin, mes’uliyet-ten kurtulmuş olur. Diğer müctehidlere uyanların hükmü de budur; çünkü içtihad eden bir hakime doğruyu bulmuşsa iki, hata etmişse bir ecir verilir. Bununla ilgili bir nice hadis-i şerif vardır. İslâm güneşi doğuşundan beri bu ümmet, müctehidi hata etse de mukallidin mes’uliyetten kurtulacağını kabul etmiştir. Eğer müctehidin hatasından dolayı mukallid mes’uliyeten kurtulmamış olsaydı, müctehide bir ecir verilmezdi. Üstad Ebû İshak el-İsferâyinî’nin yukarıdaki sözleri doğru olup bununla ilgili binlerce delil getirmek mümkündür; ancak burası meseleyi enine boyuna izah etmeye elverişli değildir.
    Ama (insanları) bir mezhebe bağlanmaya çağıranlar, müctehid imamların Müslümanlar arasında tefrika ve bölünmeye sebep olduklarını, islâm dininde ictihad edenlerin tamamının oldum olası hatalı olduklarını ve islâm güneşi doğduğundan bu yana (1) bu ümmetin (ve müctehid imamların) gözünden kaçmış doğruları tashih edeceklerini sanıyorlarsa eğer, bu düpedüz bir hezeyandır.
    Zaman zaman bu çığırtkanların ağzından âhâd haberlere dayalı sahih hadisleri, aynı şekilde icmâ ve kıyası ve müctehidler nezdinde muteber olan kitapları küçümsemeye yönelik birtakım hezeyanlar duymaya başladık.
    Bunlar âhâd haberleri küçümsemekle sahih hadis kitaplarından, te’lif edilmiş diğer mutemed kitaplardan, rivayet ve diğer tefsir kitaplarından kurtulmuş oluyorlar. Bu durumda elde istifade edilecek ne bir cihanşümul mucize ve ne de sert ahkâm kalıyor. Peki tutulan bu şeytanî yol, islâm düşmanlarının hile ve tuzaklarından başka bir şey midir?.. Halbuki âhâd haberlere dayalı sahih hadisler, rivayet yollarının çeşitliliği ile mâna yönünden tevatür derecesine ulaşmakta, hatta karine bulunmadığı zaman âhâd haberler ilim için mesned teşkil edebilmektedir. Öte yan dan ilim erbabı arasında tenkide uğramayan sahih hadislerin karineden yoksun bulunduğu görüşünde olanlar da vardır.
    icmâı reddetmekle de bunlar hak mezhepler topluluğunun görüşlerini kabulden sıyrılmış ve sapık Haricîler ve Rahzîlerle aynı çizgiye gelmiş olurlar. Kıyasa sırt çevirmek suretiyle ise, bilinen ve alışılagelmiş illet yollarını ve ictihad kapısını kendi yüzlerine kapatarak kıyası reddeden Haricî, Rafızî ve Zahirîlerin yolunu seçmiş olurlar.
    1 Gökyüzündeki güneşin sabah, kuşluk ve gurub vakitleri vardır ama bu güneş batmayacak, kıyamete kadar parlamaya devam edecektir.
    İctihad ehlince muteber olan kitapların delâletleri üzerinde oynamak suretiyle de sadr-ı İslâm’dan beri mefhumları kabul edenlerle etmeyenlerin ittifakıyla geçersiz bir mecrada seyreden birtakım kayıtları, kesinleşmiş hükümlerin çoğunun değiş-mesine vesile kabul ediyorlar. Mısır’daki bazı Yahudi müsteşriklerin ortaya attığı şeylere imtisâlen bu ümmetin fakîhlerinin tanamınca kabul gören örf ve teamülün dışında bir davranış, bir durum ortaya koyuyorlar. Aynı şekilde daha önceki “Müslümanlar Nazarında Allah’ın şeriatı “adlı bir makalemizde de bir nebze temas ettiğimiz gibi onların maslahatla alâkalı düşü-celeri de bu kabilden bir şeydir
    Bütün bunlar Ezher’in gözleri önünde cereyan ettiği halde Ezher’dekiler buna karşı tek bir kelime dahi söylememektedirler. Bu zillet ve denâetler karşısında suspus olmak, temelleri Melik Zahir Baybars ve değerli emirleri zamanından beri takva üzerine oturtulmuş Sünnî Ezher’e yakışmamaktadır. Öyle ki bu zatlar tarafından yeniden ihya edilerek Ehl-i sünnet’in kalesi haline getirilen Ezheıyi diğer Müslüman sultanlar kollayıp gözetmişler, böylece bu müessesenin günümüze kadar aynı esaslar üzerinde sürüp gelmesini temin etmişlerdir. Bu müessesenin kapılan hâlâ dört imamın bağlılarının dışındakilere kapalıdır. Bu asil gayenin tahakkuku uğrunda bu müessese için nice hayırlı işler yapılmıştır…
    Merhum Birinci Melik Fuad, Ezher’i bu temeller üzerinde durdurmak için büyük çabalar sarfetmiş, İslâm esaslarına bağlı hükümet de bu asil gayenin tahakkuku için elinden gelen iyiliği ve yardımı hâlâ esirgememektedir.
    Yeni çığırtkanlar (diyelim ki) içtihadı alışılmışın dışında bir uslûbla zamane adamlarından birinin şahsına hasrettiler ve bilinen müctehid imamlar tarafından tedvin olunan mezhepleri de ortadan kaldırabildiler; peki, arzuladıklarını gerçekleştirebilmek için kitleleri bu adamın görüşleri etrafında kim toplayacaktır? Her fırsatta bir mutlak fikir hürriyeti teranesidir tutturanlar, zamane adanılan arasından o şahıs gibi içtihada meraklı olanların yeni ictihadla ortaya çıkmalarına nasıl mani olabileceklerdir?.. Yahut hürriyetleri ellerinden alınmış kitlelere istenilen fikirlerin dikte edilmesine nasıl izin vereceklerdir? Yahut mutlak hürriyete çağıran bu adamlar, mukallid durumundaki zavallı kitleleri bu aydınlık çağda dinine ve ilmine güvendiği bir müctehidi seçip kendisine uyma hürriyetinden nasıl mahrum bırakacaklardır?!? Halbuki insanlar (cehaletin hükümran olduğu) karanlık çağlarda bile böylesine bir engellemeyle karşılaşmış değillerdir!.. İşte bunlardır bizim cevabını bulamadığımı/ sorular…
    Sözün özü şudur: Sizler bu meş’um çığlık sahiplerinin durumlarına bir göz attığınızda, bunların alışılmadık ve bilinmedik birtakım işler peşinde koştuklarını, şöhret tutkusunun gözlerini kör ettiğini görür; hatta bunlann, zavallı doğuluların üstüne çullananlarla can ciğer olduklarına şahit olursunuz. Onların bu naraları, bozgunculardan yükselen ilhad çığlığından başka bir şey değildir. Binaenaleyh, alâkalıların bu tehlikenin kaynağını öğrenmeye gayret etmeleri ve bu şer kıvılcımlarını söndürmeleri gerekir.
    Bu meş’um çağrı, yalnızca dinsizliğe uzanan bir köprü olup böyle bir çağrının istilâ ettiği diğer ülkeler küfür bataklığına saplanarak mahvolmuşlardır. Mü’min, parmağını bir delikten iki kere ısırttırmaz; akıllı o kimsedir ki başkasının uğradığı musibetlerden ders alır.
    Doğruyu Allah söyler, doğru yolu gösteren de O’dur.

  2. BİR MEZHEBE BAĞLI OLMANIN HÜKMÜ NEDİR?
    Müçtehid olmayan bir mü’min için, dört mezhebten birisini taklid etmek vâcibtir. Taklid: Delîlini bilmeden, mezhebi gününümüze kadar ulaşmış müçtehid bir imama uymaktır. Özellikle bu devirde mutlak müçtehid bulunmadığı için her Müslüman buna mecburdur. Bu ve­cibeye riâyet etmeyen bir kimse, mezhebsiz ve bid’at ehlidir.CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Şeyh Abdulkerim, Nuru’l İslâm adındaki kitabında şöyle di­yor: Âmi (içtihad derecesine eremeyen kimse) için, bu mezheb müçtehidlerinden birinin mezhebini taklid etmesi vâcibtir. Bunun delîli hem kitap ve hem de sünnettir. Resûlullah (s.a.v.)’ın, en hayırlı nesiller olduğunu beyan ettiği üç asrın âlimlerinin icmâi; bazı değer­siz muhalifler dışında, onlardan sonra gelenlerin de söz birliği ettiği bir husustur. Şah Veliyullah Dehlevi der ki: “Bilmiş olun ki, bu dört mezhebten birisine uymakta büyük yarar, terk etmekte ise büyük zarar var­dır…” Müslümanlar bugün zillet içerisinde yaşıyor ve inançlarını gereği gibi yaşayamıyorlarsa, bu, selefi ve müçtehidleri [(Peygamber (s.a.v.) dönemine yakın yaşamış âlimlerin en büyüklerini)] taklid ettiklerinden dolayı değil; tam tersine onlardan ve onların hareket ve fıkıhlarından uzak kaldıklarındandır.Bu yüzden toplumu inançsızlık ve ahlâksızlık bataklığından kurtaracak tek yolun yeniden İslâm’a dönüp, mezheb imamlarının ve onların yolunda bulunan âlimlerin eserlerini okuyup anlamak, tatbik imkânlarını aramak ve bulmakla mümkün olacağını ve başka bir yol bulunmadığını her Müslüman çok iyi bilmelidir.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  3. NEDEN BİRÇOK MEZHEPLER VAR, BU BÖLÜNMEK DEĞİL Mİ?
    Bir misâlle izah edelim: “Kadınlarınız, sizin için bir tarladır. Tarlanıza (ön tarafa) nasıl dilerseniz öyle varın…” (Bakara s. 223) Bu âyet-i kerîmeyi okuyan kimse, arka yoldan gidilmesinin de câiz olduğunu anlamaktadır. Çünkü âyetin zâhir ve açık meali buna da işa­ret etmektedir. Hâlbuki bu anlayış büyük bir günah ve hatadır.CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Bu âyet-i kerîmenin iniş sebebini açıklayan hadîs-i şerîfi bilen müçtehidler, âyetin gerçek mânâ ve muradını bilmektedirler. Hadîs-i şerîf şöyledir: “Yahûdîler, arkadan yanaşarak ama normal yoldan karısıyla cinsel ilişkide bulunan kimsenin çocuğu şa­şı doğar, diyorlardı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.” Yâni bu âyet, Yahûdîlerin iddialarını yalanladı. Müslim ve daha başka hadîs kitapları da bu hadîsi rivâyet etmektedir.
    “Doğu da batı da Allah (c.c.)’ındır. Nereye dönerseniz Allah (c.c.)’ın yüzü (zatı) oradadır. Şüphesiz Allah (c.c.)’ın (rahmeti ve nimeti) geniştir; O, her şeyi bilendir.” (Bakara, 115) Bu âyetin zâhirine göre insan; dilediği tarafa yö­nelerek namâzını kılabilir. İster yolcu, ister mukîm, ister farz, ister nâfile namâz olsun, kıble tarafını aramadan herhangi bir yöne yönelerek namâz kılmak câiz­dir. Yapılan tercümeden anlaşılan budur. Oysa bu anlam yanlıştır. Çünkü İbn-i Ömer’in (r.a.) rivâyetini bilen bir kimse bilir ki, bu âyet-i kerîme binek üzerinde nâfile namâzlarını kılan yolcular hakkında nazil olmuştur.
    Görüldüğü üzere, âyetin nü­zul sebebini bilmeden ondan hüküm çıkarmanın ve mealiyle amel et­menin; câiz olmadığı gibi insanı büyük hatalara da düşüreceği muhak­kaktır.[3]
    “Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber (s.a.v.)’e karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.” (Nisa 115)
    Meal; Cenâb-ı Hakk, Kitâb-ı Kerîm’inde ne buyurmuş diye düşünmek ve namâzda okunan sûrelerin mânâsını tefekkür edebilmek için bir vesiledir. Meal, meali yapanın Allah (c.c.)’ın kelamından anladığıdır; Allah (c.c.)’ın kelamının kendisi değildir. “Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.”(Yusuf s. 2)

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  4. NEDEN BELLİ BİR MEZHEP SEÇMEMİZ GEREKİYOR?
    Yüce İslâm dînini bir tek mez­hebin çerçevesine sıkıştırmak; imkânsız olduğu kadar, Müslümanlar için büyük bir darlık ve sıkıntı doğurur. Yalnız, sabah Hanefî, akşam Şafii olmak da ehl-i sünnetin mezheblerini eğlenceye almak olduğu gibi asla doğru bir hareket de değildir.CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Bir Müslümanın bu dört mezhebi terk ederek kitap ve sünne­tin meal ve tercümelerinden anladığımla amel edip, hüküm çıkarabi­lirim veya ben de müçtehidim, bununla beraber ehl-i sünnettenim de­mesi halinde, davası doğru olmaz.Yine ayrıca telfik, yâni mezhebleri birleştirmek haramdır.Telfik; iki ya da daha fazla mezhebin birbirine zıt hükümlerini, bir meselede ya da fıkhî bir konuda bir araya getirerek iki ya da daha fazla müçtehidin görüşünden yeni bir hüküm icat etmektir. Böyle bir ameliye içerisinde olan bir mukallit hiçbir müçtehidin istinbat etmediği bir hükmü söylemiş olduğundan, bir anlamda içtihat etmiş olur. İçtihada ehil olmayanın içtihat etmesi ise haramdır.Kasım b. Kutlubuğa, İbn Hâcer Heytemi, Remli, Ömer b. Nüceym ve İbn Abidin’in de aralarında bulunduğu çok sayıda muhakkik fakih, telfikin (mezheplerin görüşlerini birleştirerek dilediği konuda dilediğine uymanın) mutlak olarak haram sayıldığını, bu noktada söz birliğinin var olduğunu söylemektedir. Onlara göre, telfikin önünün açılmasıyla büyük günahlara meşruiyet kazandırılır. Böyle bir ameliye, fıkhın kısmen ya da tamamen bozulmasına sebebiyet verir ve haramların mübaha dönüşmesine yol açar.
    Örneğin, bekâr bir kadınla, gayrimeşru bir şekilde birleşmek isteyen kişi; telfik yaparak İmâm-ı Â’zâm Ebû Hanife’nin nikâhta veliyi zorunlu görmemesinden hareketle velisiz, İmâm Malik’in şahitleri şart koşmamasını taklit ederek şahitsiz bir nikâh akdetse, akdi, bâtıl olur. Çünkü yeni icat edilen bu hüküm, yapılmak istenen zinâ için takdir edilen bir meşruiyet kılıfıdır. Ve şeri’ hiçbir dayanağı yoktur.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  5. NEBİ (S.A.V.) ZAMANINDA MEZHEPLER VAR MIYDI?
    Bilindiği gibi askerî rütbe sisteminde Genel Kurmay Başkanı veya kuvvet komutanları ve generaller için; tabur, tümen, birlik vs. gibi tasniflerden bahsedilemez. Bu yüksek rütbeli kimseler, bu tür tasniflerin dışında ve üstündedir. Bununla birlikte, bahsedilen tabur ve tümende yer alan kimselerin adı geçen komutanlardan bağımsız olduğu da düşünülemez. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Bunun gibi Ashâb-ı kirâmın tamamı müctehid idi. Yine de aralarında daha fakih olanlara sorular sorarak onların görüşlerinden de istifade etmişlerdir.Allah Teâlâ’nın kitabını ve Resûlü (s.a.v.)’nün sözlerini anlayabilmek için, ismen bulunmayan birçok ilimler, sonradan ortaya çıkmıştır: Nahiv ilmini öğrenmek, usul-ü fıkhı, cerh ve tadil hakkında ko­nuşmak gibi.Nebî (s.a.v.) zamanında, günümüzdeki gibi kitaplar, medreseler ve tekkeler de bulunmuyordu. Bu tip güzel, faydalı, gerekli ve özü itibariyle Nebî (s.a.v.) zamanında bulunduğu hâlde sonradan ismi konup müesseseleşmiş birçok şey vardır ki, bunlardan biri de mezheblerdir.İmâm Eşşafii (r.a.) buyuruyorlar ki: “Kitap, sünnet, ashap ve icmaya muhalif şeyleri ihdas etmek sapıklıktır. Bunlara muhalif ol­mayan, hayırlı ve güzel olan şeyleri ihdas etmek ise, kötü bid’at değil­dir.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  6. NEDEN YANLIZCA DÖRT MEZHEP?
    Bu dört müçtehid imamdan başka, birçok mutlak müçtehid yetişmiştir. Lakin mezheb ve görüşleri, müdevven olarak (sistematik bir şekilde düzenlenip) zamanımıza kadar gelmemiştir. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Nitekim bu müçtehidlerden bazıları şunlardır: Hasan Basri,  Evzai, El-Leys İbn-i Sad, Dâvud İbn-i Ali,  Süfyan-ı Sevri (r.a.e.) ve daha baş­ka müçtehidler. Bu dört mezhebden başka mezheblerin inkiraz bulması (kesintiye uğraması), ilâhî bir hikmetin tecellisidir.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  7. SONRADAN ÇIKAN HERŞEY BİD’AT MİDİR?
    İslâm binasının temelini sağlamlaştıran ve Allahü Teâlâ’nın dînini yücelten her şey vâcibtir. Bunun tersi olan her şey de haram ve günahtır.CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Mühim olmayan, lakin dîne hizmet eden her şey men­dûbdur. Bunun aksi olan şeyler de mekruhtur. Bu iki şık arasında bulunan şeyler de mubahtır.Bunun aksini iddia edenlere şöyle sorulmalı: Seni eğiten ve sa­na ders veren hocalar, telif edilen kitaplar, yazılıp biriktirilen fetvalar, İslâm âleminde yayımlanan eserlerin hepsi bid’at mıdır? Çünkü bunlar, Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin devrinde yoktu. Eğer bunlar bid’at ise o hâlde bunları terk etmelisin; bizzat böyle bir şeyi yapma­malısın ki, başkasını böyle bir şeyden men etmek hakkına sahip olabilesin.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  8. DÖRT MEZHEP İMAMININ FAZİLETİ NEDİR?
    Müçtehid imamların ilmî seviye ve dereceleri, hadîs hafızlarının seviye ve derecelerinden daha üstündür. Çünkü onlar; hadîs hafızla­rının sahip oldukları müstesna değerlere sahip olmakla beraber, içti­had için gerekli ilimleri, yüksek idrakin ve aklî kemalin en ince tefer­ruatına sahip ve araştırma kudretine mâlik zatlardır.Bu imamlardan başta geleni İmâm-ı Â’zâm Ebû Hanife Numan bin Sabit’tir ki, CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz: “Eğer ilim Süreyya yıldızında da olsa, Farislerden bazıları muhakkak ona kavuşacaktır.” hadîs-i şerîfini ona hamletmişler.Bir gün İmâm-ı ‘zam (r.a.) ile A‘meş’in huzurunda birçok soru sorulur. A‘meş, İmâm’a: “Sen ne dersin?” diye sorar. İmâm, hepsine cevâb verince A‘meş: “Bu cevâblar neredendir?” der. İmâm: “Sen şu zamanlarda şu, şu, şu, hadîsleri rivâyet etmiştin; delîlim bu hadîslerdir.” diyerek pekçok hadîs sayar. Bundan sonra A‘meş: “Yeterli! Benim sana yüz günde rivâyet ettiğim hadîs-i şerîfleri sen bana bir saatte rivâyet ettin. Senin, bu hadîs-i şerîflerle amel edeceğin aklımdan geçmezdi.” ve “Ey fakihler, sizler tabibsiniz, biz ise sayyâdız (avcılarız).” dedi ve ekledi: “Ey Ebû Hanîfe, sen ikisini de kendinde topladın.” Onlardan biri, imam Malik bin Enes’tir ki; Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin: “(İnsanlar) Develerin koltuk altı yaralanıncaya kadar gezecek olurlarsa, Medine âliminden daha bilgilisini bulamayacaklardır.” Hadîs-i şerîfi de ona hamledilmiştir.Onlardan bir tanesi de, İmâm Muhammed bin İdris Eşşafii’dir ki, Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz onun hakkında: “Kureyşlilerden bir âlimin ilmi, yer kürenin tabakalarını dolduracaktır.” buyurmuşlar­dır.Yine onlardan bir tanesi, İmâm Ahmed bin Hanbel’dir ki, O, büyük Müsned’in sahibi ve hadîs bakımından en zengin bir kaynağa sahip kişidir. Zühd ve takvası ile meşhurdur. (Allah (c.c.) cümlesinden razı olsun.)

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  9. MEZHEP İMAMLARININ SAHABE (R.A.E.) İLE İRTİBATLARI NE SEVİYEDEYDİ ?
    “İmâm-ı Â’zâm Ebû Hanîfe (r.a.)’ye Halîfe Mansur bir gün
    — Ey Numan, bu ilmi kimden aldın, diye sorar. O da cevâben:
    — Hz. Ömer (r.a.)’den ilim alanlar vasıtasıyla Hz. Ömer (r.a.)’den; Hz. Ali (k.v.)’den ilim alanlar vasıtasıyla Hz. Ali’den, Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’dan ilim alanlar vasıtasıyla İbn-i Mes’ud (r.a.)’dan aldım. İbn-i Abbas (r.a.) zamanında ise yeryü­zünde ondan daha âlimi yoktu, der.
    Bunun üzerine Mansur:
    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    — Sen işini gâyet sağlam tutmuşsun, ilmi asıl menbaından al­mışsın, dedi.
    Ayrıca İmâm-ı Â’zâm (r.a.)’ın ilim silsilesi şöyle açıklanır: İmâm-ı Â’zâm Hazretleri’nin Hocası Hammad (r.a.), onun hocası İbrâhim Nehâi (r.a.), onun hocası Alkame (r.a.), onun hocası da Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’dur. O da Nebî (s.a.v.) zamanında fetvâ verebilen sahâbelerin en fakihlerindendi.İmâm-ı Şafii, İmâm-ı Âzam’ın talebesi olan İmâm Muhammed’in talebesidir. Ahmed b. Hanbel ise İmâm-ı Şâfi’nin ilminden istifade etmiştir. İmâm-ı Mâlik ise İmâm-ı Â’zâm ile çağdaş olup Medine halkının yâni sahâbe çocukları ve torunları olan insanların sözlerini ve hâllerini en iyi şekilde öğrenmiştir. Zaman zaman da İmâm-ı Âzam’ın talebelerine onun görüşlerini sormuştur.Dolayısıyla dört Mezheb imamı, selef-i sâlihinin yolunu tam olarak öğrenip düzenleyerek bütün dünyaya talebeleri ve kitapları vasıtasıyla yaymışlardır.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  10. İMAM-I AZAM’IN KUR’AN VE SÜNNET’E BAĞLILIĞI

    İmâm-ı Â’zam’ın; aklı, Kur’an ve sünnetin önüne aldığı iddiası doğru mudur?
    Abdullah ibn Mübârek’ten rivâyete göre: İmâm-ı Â’zam, hacca giderken Medine-i Münevvere’de Muhammed (Bâkır) (r.a.) ile görüştü. Muhammed (Bâkır) (r.a.) İmâm’a: “Ceddim Hazret-i Muhammed salla’llâhu aleyhi vesellemin hadîslerine kıyas ile karşı çıkan sen misin?” diye sordu. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    İmâm: Bundan Allahü Teâlâ‘ya sığınırım, dedi. Ve İmâm-ı Â’zam, Muhammed (Bâkır) (r.a.)’e: Sana hürmet ve izzet Ceddin aleyhissalatü ves selama hürmet ve izzet gibidir, dedi. Muhammed (Bâkır) (r.a.) oturdu. İmâm da Muhammed (Bâkır) (r.a.)’in önüne oturdu. İmâm, Muhammed (Bâkır) (r.a.)’e: “Sana üç meseleden sual soracağım, bana cevâb ver.” dedi. Muhammed (Bâkır) (r.a.): “Buyur, sor.” dedi. İmâm: “Erkek mi zayıftır yoksa kadın mı?” diye sordu. Muhammed (Bâkır) (r.a.): “Kadın zayıftır.” dedi. İmâm: “Erkeğin hissesi kaçtır, kadının hissesi kaçtır?” diye sordu. Muhammed (Bâkır) (r.a.): “Kadının hissesi erkeğinkinin yarısıdır.” diye cevap verdi. İmâm: “Kıyas ile (sadece mantığımla) hükmetseydim kadına iki, erkeğe bir verirdim.” dedi. İmâm ikinci sualini sordu: “Namâz mı daha faziletlidir, oruç mu?” Muhammed (Bâkır) (r.a.) cevap verdi: “Namâz daha faziletlidir.” İmâm: “Kıyas ile hükmetseydim hayz gören kadın namâzı kaza edecek, orucu etmeyecek, derdim.” dedi. İmâm üçüncü sualini sordu: “Bevl mi daha necistir yoksa meni mi?” Muhammed (Bâkır) (r.a.) cevap verdi: “Bevl necistir.” Bu cevaba karşılık İmâm: “Eğer kıyas ile hükmetseydim menide gusl yoktur, bevlde vardır.” derdim, dedi. Hâşâ, ben hadîs-i şerîfe muhalif bir şey söyleyemem. Belki hadîsin sınırlarını korurum.” Muhammed (Bâkır) (r.a.) kalkıp İmâm’ı alnından öptü.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  11. HANEFİ MEZHEBİ NASIL ORTAYA ÇIKMIŞTIR?
    Diğer hak mezhebler gibi Hanefî Mezhebi de günümüze kadar, bir zincirin halkaları gibi nesilden nesle, devirlerden devirlere aktarılarak kesintisiz olarak bizlere ulaşmıştır. Bu zincirin halkaları konumunda bulunan Hanefî ulemâsının çeşitli zaman ve mekânlarda yazdığı eserler günümüze ulaşmıştır.Denir ki: Fıkhı Abdullah b. Mes’ud (r.a.) ekmiş,CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Alkame sulamış, İbrâhim Nehai biçmiş, Hammâd harmanını dövmüş, İmâm-ı Â’zâm Ebû Hanife ununu öğütmüş. Ebû Yusuf hamurunu yoğurmuş, İmâm Muhammed ekmeğini yapmış, sair insanlar onun ekmeğinden yemektedirler.
    İzah: Fıkhı ekmekten murad, meselelerini ilk defa delîllerinden çıkarmaktır. Bu hususta ilk söz eden sahâbe-i Celil Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’tur.Fıkhın sulanması, onu te’yid ve izâhdan ibârettir. Fıkhı, büyük fakih Alkame b. Kays b. Abdullah b. Mâlik en-Nehaî izah etmiştir Kur’ân’ı ve ilmi İbn-i Mes’ud, Ali, Ömer, Ebû’d-Derda ve Âişe (r.a.)’den telâkki etmiştir. Fıkhın biçilmesinden murad, dağınık bir hâlde bulunan rivâyetleri bir araya toplamaktır. Bu işi meşhur imam, zahid Küfeli İbrâhim en-Nehaî yapmıştır. Kendisi A’meş’ten ve diğer birçok ulemâdan rivâyette bulunmuştur. Fıkhın harmanını döğmek, tenkıh ve izâhına çalışmaktır. Bunu da İmâm-ı A’zam’ın üstadı Kûfeli Hammâd b. Müslim yapmıştır. İmâm-ı A’zam onun sâyesinde yetişmiş, sonradan Hammâd, ondan ilim tahsil etmiştir. Fıkhın ununu öğütmekten maksad, usul ve fürünu (temel ve alt meseleleri) çoğaltmaktır. Bunun yollarını izah eden de imamlar imamı, ümmetin kandili İmâm-ı Â’zâm Ebû Hanife (r.a.)’dir. Filhakika fıkhı ilk tedvin eden; bablara, bölümlere bugünkü şekli ile ayırıp tertib eden odur. Fıkhın hamurunu yoğurmaktan murad, İmâm-ı A’zam’ın getirdiği kavaid ve usûlünü incelemektir. Bu kaidelerden ziyadesiyle hüküm çıkarmak için çaba gösteren, İmâm-ı A’zam’ın tilmizi kadılar kadısı Ebû Yusuf Yakup b. İbrâhim’dir. Fıkhın ekmeğini yapmak, onu daha genişletmek, başka bir şeye ihtiyacı kalmayacak şekilde yazmaktır. İmâm Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî, İmâm-ı Â’zâm Ebû Hanîfe ile Ebû Yusuf’un tilmizi, İmâm-ı A’zam’ın mezhebini yayan kişidir. İmâm Muhammed, el-Camiu’l-Kebir, el-Camiu’s-Sagir, el-Mebsût, ez-Ziyâdât ve en-Nevâdir gibi eserleri İmâm-ı Â’zâm ve İmâm Ebû Yusuf’tan doğrudan nakletmiştir.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  12. MEZHEPLER SONRADAN MI ORTAYA ÇIKMIŞTIR?
    İslâm, kıyâmete kadar geçerli bir dîn olduğuna göre bu dîn kıyâmete kadar insanlar tarafından öğrenilebilir ve yaşanabilir olmalıdır. Nitekim Nebî (s.a.v.), “Size gecesi de gündüzü gibi apaydınlık bir dîn bıraktım.” buyurarak bu gerçeği beyan buyurmuşlardır. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Kur’ân ve sünnetin açıklaması mesabesinde olan mezheblerin sütunlarını teşkil eden mezheb imamlarının sözleri, günümüze kadar titizlikle nakledilmiştir. İcazetli âlimler, kendilerinden önceki âlimlerin sözlerini bazen şerhederek (açıklayarak), bazen ihtisar ederek (özetleyerek), hoca-talebe ilişkisi içerisinde ve büyük bir ciddiyetle bu ilmi günümüze kadar getirmişlerdir. Çoğunluğun ittifak ettiklerinin dışında kalan zayıf kavillere hemen işaret edilmiş ve bu dîn en sağlam şekilde bize ulaşmıştır. Hanefî Mezhebi’ni ele alalım: Hanefî Mezhebi; İmâm-ı A’zâm Ebû Hanîfe, Ebû Yusuf ve Muhammed’den rivâyet edilen meselelerdir. Bu zevata İmâm Züfer, Hasan İbn-i Ziyâd ve diğer birkaç imam da katılırlar. Çünkü onlar da İmâm-ı A’zam’dan ilim talep etmişlerdir. Zâhir-i rivaye kitapları İmâm Muhammed’in altı kitabıdır. Bunlar, el-Mebsût, ez-Ziyâdât, el-Camiu’s-Sagîr, es-Siyeru’s-Sagir, el-Camiu’l-Kebîr ve es-Siyeru’l-Kebir‘dir. Bu kitaplar, İmâm Muhammed’den ya tevâtür yolu (yalan üzerine birleşmesi mümkün olmayan toplulukların birbirine nakletmesi) ile ya da şöhret yolu ile rivâyet edilerek sabit olmuştur. Ebû Yusuf’la Muhammed’ın talebelerinden bazıları: Hişam b. Yusuf, İbn-i Rüstem, Muhammed b. Semâa, Ebû Süleyman el-Cürcânî ve Ebû Hafs el-Buhâri’dir. Onlardan sonra gelen zevat da: Muhammed b. Seleme, Muhammed b. Mukâtil, Nasir b. Yahya ve Ebû’n-Nasır el-Kasım gibi zevattır.
    el-Bahr isimli eserin hacc bahsinde beyan edildiğine göre Hakim-i Şehîd’in el-Kâfî’sinde İmâm Muhammed’in altı kitabındaki bütün meseleler toplanmıştır. Bunlara zâhir-i rivaye derler.
    Onların fetvaları hakkında yazılıp elimize geçen ilk kitap Fakih Ebû’l-Leysi Semerkandî’nin Kitabu’n-Nevâzil’idir. Ondan sonra ulemâ, başka kitaplar toplayarak te’lif etmiştir. Mecmu’n-Nevâzil, Natifî’nin Vakıât’ı, Sadru’ş-Şehid’in Vakıât’ı bunlardandır.Daha sonra yazılan Kuduri, Hidaye gibi kitaplar bu kitaplardan istifadeyle yazılmış, son olarak da 19. yüzyılda yaşamış büyük âlim İbn-i Âbidin Hazretleri bütün Hanefî Mezhebi’ni kendinden önceki eserlerden sistematik olarak ve kaynaklarını göstererek özetlemiş ve 17 ciltlik büyük eserini ortaya koymuştur. Öyle ki Osmanlı Devleti Şeyh-ül İslâm ve müftüleri, İbn-i Âbidin’in bu eseri varken başka eserlere bile çoğu zaman ihtiyaç duymamışlardır. Adı geçen bu eserlere dayanarak yazılan ilmihaller ve diğer fıkıh kitapları da mezheb imamlarının, sahâbeden ve tâbiînden; dolayısıyla Nebi (s.a.v.)’den naklettikleri bilgileri bize ulaştırır. Yusuf el-Kardavi: “Global bir köy hâline gelen, çok küçülmüş olan bir dünyada artık, mezheblerle bir yere varamayız. Mezheb taassubunu bırakacağız, İslâm’ın kolaylaştırılmış hükümleri nerde varsa onu alacağız.” “Kur’ân ve sünnet, aslında bu dîni kolaylaştırdığı hâlde fıkıh zorlaştırmıştır. Fuzûli, gereksiz birtakım hassasiyetlerle birtakım yükler getirmiştir. Şimdi bu yükleri atıp bu fıkhı, bu dîni kolaylaştırmamız lâzım.
    Bu görüşlere verilecek cevaplar nelerdir?
    Belli bir mezhebin sistematiğinin dışına çıkarak her mezhebin kolay taraflarını almanın (telfîk), âlimlerin ittifakıyla haram olduğunu belirtmiştik. “Hakk’ta sebât”ın adına, “taassub” denilmesi yanlış bir nitelemedir. Temiz bir su kaynağı bulup orada ikamet eden ve bu kaynaktan devamlı istifade eden, başkalarını da istifadeye çağıran kimseye “Taassubu bırak, git başka yerlerde su ara” diyerek kaynağı belli olmayan çamurlu, hatta zehirli sular tavsiye etmek ne kadar akıllıcadır? Fıkhın; Kur’an ve sünnetin açıklamasından ibaret olduğunu, onları zorlaştırmadığını, aksine kolaylaştırdığını, bu sebeple 1400 yıldır Müslümanların dört mezheb fıkhından istifade ettiklerini önceki sorularda izah etmiştik. “Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra peygambere muhalefet eder, mü’minlerin yolundan başkasına uyub giderse; onu döndüğü o yolda bırakırız. (Fakat ahirette) kendisini cehenneme koyarız. O, ne kötü bir yerdir!” (Nîsâ s. 115)

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  13. KİMLER İCTİHAD YAPABİLİR?

    İctihad yapabilmek (Kur’ân ve sünnetten hüküm çıkarabilmek) için gerekli ön şartlar nedir?
    Arap dilini çok iyi bilmek İmâm Gazalî bu hususta şöyle söylemektedir: “Müc­tehidin, Arapların konuşmalarını anlayacak ve kelimeleri kullanma­daki geleneklerini bilecek kadar Arapçaya vâkıf olması şarttır. Çün­küCEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    müctehidin sarih bir ifadeyi, kelimelerin zâhiri ve mücmel mâ­nâlarını, hakikat ve mecazlarını, umumi ve hususîlik gösteren yön­lerini, kesin ve kapalı ifadelerini, mutlak ve mukayyed oluşlarını, nass ve muhtevalarını, doğru ve yanlış olanlarını bilmesi gerekir. Bu vasıflar, ancak Arap dilinde ictihad derecesine ulaşmış kimselerde bulunabilir.” Şer’î hükümleri bilme yollarını, bu hükümlerin kısımlarını, ispat yollarını, delalet şekillerini, şartlarını, mertebelerini, delîllerin çatışması durumunda çatışmanın nasıl giderileceğini, ahkâma dair âyet ve hadîslerin delalet ve sübut bakımından durumlarını, nâsih ve mensûh olanları ve üzerinde icma ve ihtilâf edilmiş olan meseleleri bilmesi; ayrıca teklif ifade eden hükümlere ait bütün hadîs-i şerîflerin lafız ve mânâlarını, nâsih ve mensuhlarını, rivâyet yollarını, râvilerin dere­ce ve hâllerini, adalet ve hadîsi hıfz etme (zabt) gibi vasıflarını bil­mesi gerekir. Bütün bunların ötesinde, ledünnî (kesbî değil, vehbî olan) ilme sahip olması gerekir ki bu bu da Allah (c.c.) vergisidir.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  14. DAĞA TOSLAYAN KEÇİ: CEMALEDDİN AFGÂNİ !

    Cemaleddin Afgani : “Ben mezheb imamlarını kendimden büyük görmüyorum ki birinin yoluna gireyim. Bir meselede onlardan birinin görüşünü benimsiyorsam birçok meselede muhalif kalabiliyorum.” (Mirza Lüfullah Han Esedâbâdî, Hakîkatu Cemaleddin Efgânî c.1, s. 106-128; Abdullah Kudsizâde, XIII/5-7, s. 364’ten naklen Hamdi Döndüren, aynı makale, s. 73)
    Bu görüşlere verilecek cevap nedir

    Hiçbirimiz; İmâm-ı Â’zâm Ebû Hanife, İmâm Mâlik, İmâm-ı Şâfi ve İmâm Ahmed bin Hanbel (r.a.e.) ve onların mezheblerinde müçtehid olan âlimler kadar kitap ve sünnet bilemediğimiz gibi onların mertebele­rine de ulaşamayız. Bu yüzden dîni konularda, ehl-i sünnet imamla­rından birisinin mezhebine mutlaka tâbi olmak zorundayız.CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Aklımıza veya zayıf rivâyetlere uyarak ahkâm kesmemeliyiz; helaldir veya ha­ramdır, sünnettir veya bid’attır dememeliyiz. İslâm âleminin büyük çoğunluğu, ehl-i sünnet müçtehid ulemâsının yolu üzerinde birleşmiş ve mezheblerinin hakkaniyeti üzerinde ittifak etmiştir. Ehl-i sünnetin bu ittifakı icmadır.
    Ahmed b. Hanbel (r.h.) şöyle demiştir: “Kim, dînde taklidin makbul olmadığını (mezheb imamlarının taklid edilemeyeceğini) iddia ederse; O (nun sözü), Allah (c.c.) ve Resûlü(s.a.v.) katında fâsık kimsenin sözüdür. Bununla, ashâb-ı kirâmdan gelen rivâyetleri iptâl etmeyi ilim ve sünneti boşa çıkarmayı istemektedirler. Hâlbuki doğru yol; ehl-i sünnet olanların, rivâyet sahiblerinin, kendilerine yetişip de onlardan hadîs aldığımız, kendilerinden sünnetleri öğrendiğimiz kimselerin (selef imamlarının) gittiği yoldur. Onlar; tanınan, doğruluk sahibi, kendilerine uyulan ve kendilerinden (ilim) alınan, bid’at, muhalefet sahibi olmayan güvenilir kimselerdir. Bu da, onlardan önce gelen imamlarının ve âlimlerinin kavlidir. Öyleyse, buna tutunun -Allah (c.c.) size rahmet etsin- ve onu öğrenip öğretin. Tevfîk, sadece Allah (c.c.) iledir.”

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  15. GÜNÜMÜZDE İCTİHAD YAPILABİLİR Mİ?

    Günümüzde müctehid (Kur’ân ve Sünnet’ten doğrudan hüküm çıkaran kimse) yetişmesi için uygun şartlar var mıdır?
    Müctehid âlimlerin bildiği ilimlerin birçoğunun günümüzde adı bile unutulmuştur. Bunun yanı sıra selef-i sâlihîn zamanında 1 milyon hadîs-i şerif bilen İmam Ahmed b. Hanbel ve yüzbinlerce hadîs-i şerif ezberlemiş bulunan diğer büyük müctehidlerin yetişmesi için gerekli done mevcut olmasına karşın günümüzde ulaşılan sahih hadîs sayısı otuz küsür bindir.CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Şam bölgesinin en büyük âlimi İbni Ebi’d-dem: “Zamanımızın ilim adamlarında ictihad için gerekli şartların bulunması zordur.”Şeyh Keffal: “Fetva iki kısımdır: Biri bütün içti­had şartlarına haiz kimsedir ki, bu bulunmaz. İkinci kısım da, mezheb imamlarından birisine intisap eder; mesela, Şâfi’ye intisap et­mek gibi, onun mezhebini bilir ve onun usulüne hiçbir şekilde ters düşmeyecek bir şekilde mahir olur. Ondan bir şey sorulduğunda, mezheb imamının o konu hakkındaki nassını bilir ise, onunla cevap verir. Eğer imamın o konu hakkında bir görüşünü bilmiyorsa, imamı­nın metodunu takip ederek ve mezhebinin kaideleri üzerine içtihad yaparak fetva verir. Bu kısım ilim adamları da kırmızı yakuttan daha az bulunur.”İmâm-ı Gazali, İhya‘nın Taksimatül Münazaraat bölümünde şöyle demektedir: “İçtihad mertebesine ermeyenler ise -ki çağımızın bütün ilim adamları böyledir- tâbi olduğu mezhebin fetvasını nakil ederek cevap verir. Mensubu bulunduğu mezhebin fetvasının delîlini zayıf görse bile onu terk etmez.” Bu konuda daha geniş bilgi edinmek isteyenler: Münavi’nin Şerhul Kebir‘ine, İbnu Kasım’ın Cem’ul Cevami üzerindeki haşiyesi­ne, İbni Hâcer’in Feteva‘sına,  diğer usulü fıkıh kitaplarına bakabilirler.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  16. GÜNÜMÜZDE MÜCTEHİD VAR MIDIR?
    Bugün akıl ve dîn yolunda, muvazenesi bozuk olmayan, ben müctehidim diyemez. Mutlak müctehidlik iddia edenin (Kur’ân âyetleri ve hadîs-i şeriflerden doğrudan hüküm çıkarabileceğini söyleyenin); işinde şaşkın, düşüncesinde bozuk olduğu açıktır. Böyle olan kimse, gözleri görmez bir devenin sırtına binmiştir. Ve deve her yere çatıyor, her önüne geleni tekmeliyor.CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    İbni Hâcer der ki, bir kimse mutlak müctehidlik mertebesini tasavvur edebilse, onu, zamanımızın (hicri 9. asır) insanlarından birine nisbet etmeye Allahü Teâlâ’dan hayâ eder. Şafii Mezhebi’nin büyük âlimlerinden olan İmâm-ı Rafii (vefatı m.1227), Envar kitabında (Âlimler bugün müctehid bulunmadığına icma etmişlerdir.) buyuruyor. Bunlara bakınca âlimlerin, mezhebde müctehid kalmadığına ittifak ettiklerini görür. Nerde kaldı ki mutlak müctehid bulunsun…Fahreddin Razî, İmâm-ı Rafii ve Nevevî bildiriyorlar ki: “Bugün insanlar müctehid bulunmadığına dair söz birliği halindedirler.” İmâm Gazâli, İmâm-ı Suyuti, İmâm-ı Şa’râni, Fahreddin-i Râzi, İmâm-ı Nevevî gibi asırlardır Müslümanların arkasında gittiği âlimler; her biri yüzlerce eser bırakıp İslâmî ilimlerdeki yetkinliklerini, Kur’an ve sünnete vukûfiyetlerini ispatlamış olmalarına rağmen, mezheblerin dışına çıkmamışlar, dört mezhebin yayılmasına gayret etmişlerdir.  Bu şekilde sayabileceğimiz nice âlimler bile müçtehidliği iddia etmemişken, “Cahil, cesur olur.” sözünden de anlaşılacağı üzere çağımızda bu tür cesurlara rastlamak mümkündür. Çağımızda insanlar inanç, amel ve bütün konularda şer-i şerîfe uygun yaşayabilmek için selefe, onların icmâına yâni bir mezhebe uymak zorundadırlar.
    Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, s.179

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  17. TELFİK (MEZHEPLERİ BİRLEŞTİRMEK) HARAMDIR – Halit İstanbullu

    Allamenin buyurduğu gibi telfik haramdır

    Nihai sınırını aşan her şey zıddına inkılap eder. Hayatın bütün şubelerinde bu böyledir. Bir hastayı tedavi etmek için belirlenen ilaç eğer hastaya aşırı dozda verilirse niyette tedavi, hakikatte ise hastalık üretilir.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Taklit de fert adına bir kolaylıktır. Aksi takdirde avamın mükellef olduğu hükümleri öğrenmesi aşırı derecede zorlaşırdı. Büyük çoğunluğu da bunu başaramazdı. Mukallidin mevcut kolaylıktan istifade edebilmesi için taklidin sınır ve şartlarını bilmesi gerekir; Kimi, niçin, nasıl ve hangi şartlar altında taklit edecektir. Hadisenin bu boyutunu fıkhın temel dinamiklerini dikkate alarak değerlendiremeyenler için taklit -bir kolaylıktan öte- ciddi manada bir problem olacaktır.
    Hayatın, Allah ve Rasülü’nün (s.a.v) vaz’ ettiği mutlak hakikat çevresinde cereyanı ve ferde ait teklif-i İlahinin anlaşılıp uygulanması taklidin meşru sınırlar dahilinde kalmasıyla mümkündür. Aksi bir anlayış ameliyesi hayatın “sapık” bir zemine oturmasına ve yapılan ibadetlerin geçersiz olmasına yol açar. Kur’an-ı Hakim serabı hakikat niyetine algılayıp, ibadet yapıyorum zannıyla avunanları ifade ederken şunları söyler: “De ki; size (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? (Bunlar) İyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.”1
    Kırmızı Çizgiler
    İnsanların taklitle alakalı hakikati saf haliyle görebilmeleri için fakihler muazzam birikimlerini devreye sokarak bir takım kırmızı çizgiler belirlediler. Bunlara taklidin meşruiyetini koruyan önlemler de diyebiliriz. Bu çizgilerin aşılmasıyla dini hayatta kaoslar zuhur etmiştir. Batı emperyalizminin yoğun baskısı altında şekillenen İslami anlayış biçimleri maalesef ki bu kaosun oluşması ve devamında önemli rol oynamıştır.
    Müçtehit imamlar devrini takiben başlayan uzun zaman diliminde ( Hicri dördüncü asır sonrası) ulemanın içtihat kapısını kapatıp! taklidi teşvik ettiğini ve bu teşvikle terakkinin de önünü kestiğini iddia eden modernistler, Müslümanlara kolaylık sağlama adına her hangi bir konuda mezheplerin farklı hükümlerinin bir araya getirebileceğini ve oluşturulacak yeni hükümle amel edebileceğini (telfik) söylemektedirler. Yani taklitle alakalı hakikatin saf haline (ki o saf hal Allah Resulünden günümüze kadar devam eden şekildir.) müdahele edilmiştir.
    Nedir Ne Değildir?
    Bu makalenin mevzuu taklidin meşruiyeti değildir. Çünkü telfikin haram olduğunu kabul eden her makale aynı zamanda taklidin gerekli olduğunu benimser.
    Makalenin ne ile alakalı olmadığını söyledik, neden bahsettiğine gelince; Telfikin menşei, ilk defa ne zaman telaffuz edilmeye başladığı, modernitenin önemli temsilcilerinden Reşid Rıza’nın “Muhâverâtu’l-Muslih ve’l-Mukallid” isimli eserinde telfike dair neler söylediği ve son olarak Sünnet ve Cemaat alimlerinin telfik bağlamında nasıl bir mütalaa içerisinde oldukları, incelenecektir. Bütün bunlardan gaye ise, müçtehit imamların içtihatlarını arzu ve isteklerine göre yeniden terkip edip hevai bir din/yaşayış icat etmenin peşinde olanların gayri meşru bir ameliye içerisinde yer aldıklarını ispat etmektir.
    TELFİK
    L.f.k. kökünden türeyen ve tef’il babından mastar olan “telfik” kelimesi, sözlük anlamı itibarı ile; “bir kumaş parçasının bir ucunu diğer ucuna birleştirerek dikmek, uydurmak, süslemek, ulaşmak, iltihak etmek, anlamamak, elde edememek” gibi anlamlara gelmektedir.2 Tef’il kalıbındaki bu kelime, daha çok; “eşya veya işleri bir araya getirmek, birbirine eklemek, tek bir tarzda yürümesi için aralarında uygunluk sağlamak” gibi anlamlarda kullanılır. Fakihler, usulcüler ve muhaddisler de telfik kelimesinin bu son anlamını dikkate almışlardır.3
    Istılah anlamı itibariyle telfik; “müçtehitlerin herhangi bir konudaki ifadele-rinden, onların söyleyemediği bir tarz ya da içerikte hükümler çıkarmak” şeklinde tanımlanmaktadır.4 Bu tanımı biraz daha açarsak şunları söyleyebiliriz: Telfik; iki ya da daha fazla mezhebin birbirine zıt hükümlerini, bir meselede ya da fıkhi bir konuda bir araya getirerek iki ya da daha fazla müçtehidin görüşünden yeni bir hüküm icat etmektir. Böyle bir ameliye içerisinde olan bir mukallit hiçbir müçtehidin istinbat etmediği bir hükmü söylemiş olduğundan bir anlamda içtihat etmiş olur. İçtihada ehil olmayanın içtihat etmesi ise haramdır.
    Muazzam Fıkıh Külliyatı
    Hicri ikinci asrın başlarından dördün-cü asrın ortalarına kadar devam eden Müctehit İmamlar devrinde muazzam bir fıkıh külliyatı oluştu. Özellikle Hanefilerin henüz olmayan fakat olması imkan dahilinde kabul edilen hadiseler hakkında da içtihat etmeleri bu oluşumu müsbet anlamda destekledi. Fıkhi anlamda doyuma ulaşıldı. Fatimi fitnesinin İslam dünyasını kuşatması ve neticede Batini kimliğe sahip insanların içtihat adı altında hezeyanlar serdetmeleri, Sünnet ve Cemaat alimlerini yeni içtihatlar yapma yerine mevcut birikimi tedvin-tasnif etmeye yöneltti. Bu bağlamda ta’lilü’l-ahkam (hükümlerin illetlerini belirleme) ve tercih çalışmaları kaleme alındı. Tabakat, münazara, hilaf ve fetva kitapları telif edildi. Mevcut fıkhi birikim bir yönüyle sistematize edildi, bir yönüyle de derinlik kazandı.
    Taklit devrinde yaşayan fakihlerin müçtehit imamlar döneminden devraldıkları muazzam miras yeni içtihatlar yapmayı gereksiz kıldı. Taklidin hicri dördüncü asırdan sonra mezhepler düzeyine kayması avamı, müçtehitleri hükümde (delili araştırmadan) fakihleri ise delilde (hükmün delilini araştırarak) taklit etmeye sevk etti.
    Ümmet arasında taklidin yaygınlaşması ve İslami hükümlerin anlaşılmasının en güvenilir yolu olarak kabul edilmesi fıkhi mirasın sistematize edilme sürecini hızlandırdı. Bu süreç içerisinde hicri yedinci asrın başlarına gelindiğinde fakihler tarafından ilk defa telfikin adı telaffuz edilmeye başlandı.5 Taklidin kırmızı çizgileri belirlendi. Sünnet ve Cemaat an-layışının yaşayan dört mezhebinden herhangi birine aidiyeti olan bir mukallidin mezhep değiştirmesinin cevazı telfikte bulunmamak ifadesi ile kayıt altına aldı. Hanefiler bu konuda icmanın var oldu-ğunu söyledi. Şafilerse bunu kesin bir hüküm olarak kabul etti. Nitekim İbn Hacer telfikin caiz olduğunu söylemenin icmaya muhalefet olacağından söz etmektedir.
    Telfik Haramdır
    Kasım b. Kutlubuğa (ö. 839/1474), İbn Hacer Heytemi (ö. 974/1576), Remli (ö. 957/1550), Ömer b. Nüceym (ö. 1005/1596) ve İbn Abidin’in (ö. 1252/1836) de aralarında bulunduğu çok sayıda muhakkik fakih telfikin mutlak olarak haram addedildiğini, bu noktada icmanın var olduğunu söylemektedir.6 Onlara göre, telfikin önünün açılmasıyla büyük günahlara meşruiyet kazandırılır. Böyle bir ameliye fıkhın kısmen ya da tamamen bozulmasına sebebiyet verir, haramların mübaha dönüşmesine yol açar.7
    Örneğin, bekâr bir kadınla, gayri meşru bir şekilde birleşmek isteyen kişi teflik yaparak Ebû Hanife’nin nikahta veliyi zorunlu görmemesinden hareketle velisiz, İmam Malik’in şahitleri şart koşmamasını taklit ederek şahitsiz bir nikah akdetse, akdi batıl olur. Çünkü yeni icat edilen bu hüküm, yapılmak istenen zina için takdir edilen bir meşruiyet kılıfıdır. Ve şeri’ hiç bir dayanağı yoktur. Bu yüzden haramdır. “Harama götüren her şey haramdır” ilkesinden hareketle de haram fiillere yol açan telfikin haram olduğuna hükmedilir.8
    Telfikin yol açacağı fıkhi kaosa şöyle bir örnek daha verebiliriz: Ebû Hanife Hazretleri, şıranın sarhoş etmemek şartıyla helal, içkinin ise mutlak olarak haram olduğunu söylerken; İmam Şafii ayrım yapmadan şıranın da içki gibi haram olduğu görüşündedir. Şair Ebû Nûvas, şıranın helal oluşu noktasında Ebû Hanife’nin, içki hükmünde olduğu hususunda ise İmam Şafi’nin görüşünü alarak şöyle bir kıyas yapar: “İçki şıra gibidir (Şafi’ye göre aynıdırlar), şıra helaldir (Ebû Hanife’ye göre) o halde içki de helaldir.”9 Görüldüğü gibi Ebû Nûvas, telfik yaparken şırayla içkinin haram oluşları açısından aynı olduklarını söyleyen İmam Şafi’yi, şıranın mubah oluşunda ise (içki ile hükmünün farklı oluşunda değil) Ebû Hanife’yi taklit etmektedir.
    Hadisenin arka planında haramları mübahlaştırma gayretinin olduğunu keşfeden muhakkik alimler, İslam’ın helal ve haram sistemini koruyabilmek için tavırlarını telfikin haram oluşundan yana koymuşlardır.
    Hayali Şahısların Konuştuğu Hayali Eser
    Batının buyurgan aklının yönlendirdiği ya da etkilediği İslami anlayış usullerinin önemli bir kısmı ısrarla telfikin meşruiyetinden bahsetmektedirler. Bunlar içerisinde en dikkat çekeni ise Afgani-Abduh-Muhammed Reşid Rıza üçlüsünün temsil ettiği Mısır ekolüdür. “Menar” adıyla şöhret bulan “Tefsiru’l-Kur’an-i’l-Hakîm” adlı natamam tefsirin sahibi Muhammed Reşid Rıza “mukallit” kimliğiyle yargıladığı, şahsında da Sünnet ve Cemaat anlayışına sahip bütün alimleri bidat, israiliyat, hurafe ve vehmi, ilmi bir hakikat olarak kabul etmekle itham ettiği, kendini ise “muslih” etiketiyle dini ve dünyevi ilimleri bütün şubeleriyle bilen genç bir alim olarak takdim ettiği, hayali şahısların yer aldığı hayali eserinin dokuzuncu bölümünde “telfik”in meşruiyetini müdafaa eder.
    Yazar “mukallit” kimliğiyle konuşturduğu hayali şahsa önceden tasarladığı düşüncelerini söyletir. Sonra da kendince izahlar getirir. Konuşmalarının son oturumunda ise “mukallit” ıslah-ı hal eyleyerek Hazret-i Muhteremin safına katılır. Muhakkik alimler nezdinde itibar göremeyen, onları hakikaten safına çekemeyen Reşid Rıza, hayalen ürettiği mukallidi safına çekerek teselli bulmaya çalışır.
    Yazar, açıklama yapmak istediği hususlarda konuşturduğu hayali “mukallid”e telfikle alakalı şunları söyletir: “ed-Durru’l-Muhtar isimli eserdeki bir söz zihnime takılıyor, burada ‘telfik yapılan hüküm, icma ile batıldır’10 deniliyor, durum böyle olunca üzerinde icma edilen bir konuyu tartışmanın ne manası vardır?”
    “Muslih” etiketli Reşid Rıza “mukallid”in itirazına cevap sadedinde şunları söyler; “Hanefi imamlardan hiç birinin söylemediği böyle bir sözü; ed-Dürrü’l-Muhtar yazarının nakletmesi şaşırtıcıdır. Onlar böyle bir sözü nasıl söylesinler ki, mezhepleri bütünüyle telfikten oluşmuştur; çünkü üç imamın (Ebu Hanife, Ebu Yusuf, İmam Muhammed) içtihatlarının birleştirilmesi suretiyle meydana getirilmiştir. Hanefilerin telfiki reddetmediklerinin bir delil ve işareti de, orta zaman Hanefi müçtehitlerinden İbnu’l-Humam’ın bu görüşü (telfikin caiz olmadığı görüşünü) sonradan gelmiş bir fıkıhçıya ait olarak göstermesi, kitabını açıklayan zatın da bu fıkıhçının, Maliki mezhebinden Karafi olduğunu zikretmesidir. Eğer Hanefi müçtehitleri telfiki reddetselerdi, onların görüşlerini başkalarından daha iyi bilen İbnu’l-Humam bu görüşü sonraki müçtehitlerden birine nisbet etmez, ’sonraki fıkıhçılardan birisi telfiki reddetmiştir…’ demezdi.”11
    Ebu Hanife Niçin Telfikten Bahsetmedi?
    Telfikin haram olduğundan Ebu Hanife Hazretleri ve talebelerinin bahsetmemesi buna mukabil asırlar sonra gelen ed-Dürrü’l-Muhtar müellifi Alauddin Haskefi’nin söz etmesi eğer Reşid Rıza’yı şaşırtıyorsa O, bunun nedenini kendi tetebbuatının eksikliğinde aramalıydı. Çünkü telfik ilk olarak hicri yedinci asırda telaffuz edilmeye başladı. Hicri 150′de vefat eden Ebu Hanife’nin ondan bahsetmesi nasıl mümkün olabilirdi. Hicri 1088 yılında Şam’da vefat eden Haskefi’12 ise yaşadığı dönem itibariyle telfike ve onun fezahetine tanık olduğundan bir fakih olarak hadiseyi tahlil etti, tavrını koydu ve kendinden önceki alimlerin bu noktada icma ettiğini görünce de olanı olduğu gibi nakletti.
    Yazarın Hanefi mezhebinin Ebu Hanife, Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’in içtihatlarından oluştuğunu, bunun da telfik anlamına geldiğini iddia etmesi de doğru bir beyan değildir. Çünkü telfik; “Vücudundan kan akan, sonra da kadına dokunan abdestli birisinin bu halde namaz kılması” örneğinde olduğu gibi, bir meselede iki mezhebin (burada Şafii ve Hanefi) abdesti bozmayan hallerinin birleştirilmesiyle gerçekleştirilir.13 Hanefi mezhebinin üç imamın görüşlerinden müteşekkil olması ise telfikten farklı bir durumdur. Fıkhın mündericatında yer alan binlerce meselenin her birinde farklı bir imamın ictihadı tercihe şayan görülmüş ve mezhebin temel eserleri bu çerçevede telif edilmiştir. Bu eserlerin telifinde üç imamın görüşleri telfik edilmiyor, ya ayrı ayrı naklediliyor yahut ta bir tanesi alınıyor.
    Muhal farz, böyle bir oluşum telfik kabul edilmiş olsa dahi iddia yine de Hanefi mezhebi için geçerli olmaz. Çünkü mezhebin bütün görüşleri bir noktada toplanır ki orada Ebu Hanife vardır. O, ders takrir ederken önce meseleyi anlatır, delilleri sıralar, hükmü belirtir, huzurda ki talebeler de bu görüşü kabul ederlerdi. Sonra aynı konudaki birinci görüşünden döner, yeniden içtihat yapar, ardından bu ikinci ictihadından da farklı deliller kullanarak döner üçüncü bir görüş izhar ederdi. Bütün ameliyelerin neticesinde O ve talebeleri görüşlerinden yalnızca birini tercih ederlerdi.14 Yani talebelerinin Ebu Hanife’nin hilafına serdettikleri görüşler gerçekte O’nun önceden söyleyip daha sonra terk ettiği görüşlerdir.15
    Telfikin İsnadı
    İbnu’l-Humam’ın, telfikin haram oluşu ile alakalı görüşü Ebu Hanife ve talebelerine değil de sonraki fakihlere isnat etmesi telfikin caiz olduğuna işaret etmez. Çünkü Ebu Hanife’nin teflik hakkında konuşmaması onun cevazına hükmetmesinden değil, zamanında telfik kapsamında değerlendirilecek bir mesele olmamasındandır. O bir fakihti, sihirbaz değildi ki! Kendi zamanında olmayan, ondan asırlarca sonra ortaya çıkan bir hadise hakkında hüküm beyan etsin!
    İbnu’l-Humam, telfikin haram oluşu ile alakalı görüşün kime ait olduğunu bilmesine biliyordu da, Reşid Rıza, Fethu’l-Kadir müellifinin telfikin ilk olarak hicri yedinci asırda telaffuz edilmeye başlandığını bildiğini bilmiyordu. Bu yüzden onun isnadından telfikin caiz olduğu hükmünü çıkarıyor.
    İbnu’l-Humam’ın telfikin haram oluşunu Karafi’ye isnat etmesine gelince; bu isnat O’nun telfikin helal olduğunu kabul ettiği anlamına gelmez. Çünkü İbnu’l-Humam başta olmak üzere İz b. Abdisselam, İbn Dakiki’l-İyd (ö. 701/1302) gibi muhakkik fakihler telfikin haram olduğunu açıkça belirtmektedirler.
    Surette ve Hakİkatte Telfİk
    Telfik üzerine etraflı araştırma yapan bazı Sünnet ve Cemaat alimleri hadiseyi iki farklı başlık altında tahlil etmişlerdir. Buna göre telfik ya mezhepler icmaına aykırı ya da değildir. Aykırı olmaması durumunda caizdir. Hadisenin bu boyutunun mütedavel telfikle münasebeti ise sadece lafız cihetiyledir. Yani mezhepler icmaına aykırı olmayan telfik hakikatte değil, surette telfiktir. Bu durumda, Reşid Rıza’nın telfikin cevazına taraftar gösterdiği İbnu’l-Humam gerçekte yazarın tenkit ettiği Haskefi ve İbn Abidin’le aynı şeyleri söylemektedir.
    Telfiki, icmaya aykırı olan ve olmayan diye ikiye ayırıp caiz olabilmesi için icmaya aykırı olmamasını şart koşan16 fakihlerin görüşlerini şöyle izah etmek mümkündür:
    İcmaya Aykırı Olan Telfik
    Ibnu’l-Humam’ın da aralarında yer aldığı fakihlere göre telfik, icmaya aykırı olursa bâtıl olur ve fıkhi hiçbir hüküm ifade etmez. Buradaki icmadan maksat, mezheplerin bir hükümde ittifak ettikleri noktalar ya da çoğunluğun tercih ettiği görüşlerdir.17 Buna göre, sonraki müctehitler tarafından bir asırda yaşayan müçtehitlerin bir meselede yaptıkları iki farklı içtihadın ortak noktalarına aykırı üçüncü bir görüşün telfik yoluyla ortaya konması caiz değildir.
    Mezhepler arasında gerçekleşen icmaya aykırı telfike örnek olarak şunları verebiliriz: Kocasının ölümünden dolayı iddet bekleyen hamile kadınların iddet süresi hakkında iki görüş vardır: Birincisine göre kadının iddet süresi çocuğunu doğurunca, diğer görüşe göre ise doğumla vefat iddetlerinin daha uzun olanıyla biter. İddetin doğumla bitmesi iki içtihadın ittifak noktasıdır. Telfik yoluyla iddetin yalnız ayla hesaplanacağını söylemek,18 bu konudaki icmaya aykırı üçüncü bir görüş olarak değerlendirilir ki; mezhepler icmaına aykırı olduğundan haramdır.
    Hanefi, Maliki ve Şafii mezheplerinin nikah hakkındaki görüşleri birleştirilerek velisiz, şahitsiz ve mehirsiz bir nikah akdedilse, böyle bir akit hiçbir müçtehidin önceden söylemediği mezhepler icmaına aykırı telfik kabu edilir. Çünkü velisiz kıyılan bir nikah Hanefilere göre sahih olsa da, Maliki ve Şafii mezheplerine göre sahih değildir. Yine şahitsiz bir nikah Maliki’ye göre sahih iken Hanefi ve Şafii mezheplerine göre batıldır. Aynı şekilde mehirsiz bir nikah Şafii ve Hanefi mezheplerine göre sahihken, Maliki mezhebine göre sahih değildir.19 Bu şartlar dahilinde gerçekleşen bir nikah, farklı açılardan üç mezhebin hiç birine göre sahih olmaz. Ayrıca böyle bir nikahın caiz olacağını söyleyen tek bir müçtehit de yoktur. Söz konusu telfikin caiz olmamasının nedeni icmaya aykırı olmasıdır.
    İcmaya Aykırı Olmayan Telfik
    Mezhepler icmaına aykırı olmayan telfikin gerçek anlamda telfikle sadece lafız cihetiyle birlikteliği vardır. Bu yüzden caiz olduğunu söylemede bir beis yoktur. 20 Çünkü haram olan teflikten muhteva itibariyle farklıdır. Daha iyi anlaşılabilmesi için şöyle bir örnek verebiliriz: Maliki mezhebine göre, bir abdestin sahih olabilmesi için, yıkanan uzuvları ovalamak şartken, Şafiye göre değildir. Buna karşılık Şafi’ye göre, cinsel istek olmasa bile, bir kadına dokunmak abdesti bozarken Malik’e göre bozmamaktadır. Şu halde bir kişi, bu iki mezhebin birbirine zıt hükümlerini telfik ederek aynı meselede her iki müçtehidi taklit etse, böyle bir abdestle namaz kılsa, her iki mezhebe göre de abdesti geçerli olmadığından, namazı bâtıl olur. Fakat bu namaz, Hanefi mezhebine göre caizdir. Çünkü; Ebû Hanife’ye göre abdest alırken yıkanması gereken uzuvları ovalamak şart olmadığı gibi, kadına dokunmak da abdesti bozmaz. 21 O halde, yapılan telfik mezhepler icmaına aykırı değildir. Çünkü; iki mezhebe göre sahih olmayan abdest, üçüncü bir mezhebe göre sahihtir.
    Konuya ilişkin olarak İbnu’l-Humam şunları söylemektedir:
    “Mukallit, dilediği bir müçtehidi taklit edebilir. Kendisi için en kolay hükümleri seçmesinde onun adına hiçbir sakınca yoktur. Bu davranışını İslam da yermez. Hz.Peygamber (s.a.v.) de ümmeti için hükümleri kolaylaştıranları sevdiğini bildirmektedir. O’nun (s.a.v.) bu ifadesinden, icmaya aykırı olmayan telfikin caiz olduğu hükmü çıkar.” 22
    Doğru Anlayış
    İbnu’l-Humam’ın da aralarında yer aldığı fakihlerin “İcmaya aykırı olmayan telfik” başlığı altında verdikleri örnekler gerçekte üçüncü bir müçtehidin görüşü olduğundan mukallidin müçtehidi taklidi şeklinde değerlendirilmektedirler. Yani burada gerçek anlamda bir telfik yoktur. Fakat Allame İbn Abidin’in haram olan telfike verdiği abdest (vücudundan kan akan sonra da kadına dokunan abdestli birisinin bu halde söz konusu abdestle namaz kılması gibi, bir hadisede Şafii ve Hanefi mezheplerinin abdesti bozmayan hallerinin birleştirilmesi yolu ile yapılan telfik… ) örneğindeki hükmü23, bir bütün halinde söyleyen üçüncü bir müçtehit olmadığından bu noktada telfik yapan mukallit bir anlamda içtihat yapmış olur. Liyakati olmadığından da içtihadı muteber olmaz. Telfiki mutlak anlamda haram kabul eden fakihlerin misalleriyle İbnu’l-Humam’la aynı yerde duran alimlerin “İcmaya aykırı olan telfik” başlığı altında serdettikleri örnekler aynıdır. Bu da göstermektedir ki; telfikin haram oluşunda icma vardır. Hadiseyi farklı mütalalarla nakletmek Reşid Rıza’yı haklı çıkarmaya yetmemektedir.
    Reşid Rıza ve Haskefi
    “ed-Dürrü’l-Muhtar” müellifi Haskefi’yi fikhi hiçbir malumata sahip olmamakla itham eden Reşid Rıza Onun telfikin haram olduğuna dair yaptığı naklin de yanlış olduğunu iddia eder. İddiasına delil olarak da İbnu’l-Humam’ın telfike cevaz verdiğini söyler.24 Hakikatte ise yanlış olan Reşid Rıza’nın malumatıdır. Çünkü bir önceki fasılda İbnu’l-Humam’ın da diğer fakihler gibi telfiki haram kabul ettiğini ona ait ifadelerle vermiştik.
    Reşid Rıza eserinin dokuzuncu oturumunun sonlarında hayalinde ürettiği mukallite mezhep imamlarını taklit etmenin zararlarını anlatır.25
    Reşid Rıza’nın iddialarının aksine müçtehit imamları taklit etmek Müslümanlara zarar değil önemli faydalar sağlamıştır. Fukaha, siyasi ve sosyo-kültürel anlamda İslam toplumu için koruyucu önlem olarak gördüğü taklidi, ön plana çıkarıp, içtihadı ikinci plana çekerek, fıkhın derinlik kazanmasına ve daha sistematik bir yapıya kavuşmasına katkıda bulunmuştur. Dört asırlık fıkıh külliyatı dışa karşı etkin bir hale gelmiştir. Taklidin kurumsallaşmasıyla içe kapanan ve doğal olarak mevcut içtihat Fukaha, siyasi ve sosyo-kültürel anlamda İslam toplumu için koruyucu önlem olarak gördüğü taklidi, ön plana çıkarıp, içtihadı ikinci plana çekerek, fıkhın derinlik kazanmasına ve daha sistematik bir yapıya kavuşmasına katkıda bulunmuştur. Dört asırlık fıkıh külliyatı dışa karşı etkin bir hale gelmiştir. Taklidin kurumsallaşmasıyla içe kapanan ve doğal olarak mevcut içtihatlarla yetinme stratejisi izleyen İslam toplumu bu tutumuyla, sapık bir din anlayışına sahip olan Fatimi ideolojisine karşı da tavır almıştır. larla yetinme stratejisi izleyen İslam toplumu bu tutumuyla, sapık bir din anlayışına sahip olan Fatimi ideolojisine karşı da tavır almıştır.26 Sünnet ve Cemaat alimlerinin teşvikiyle müçtehit imamları taklîde yönelen halk, içtihat adı altında Fatimiler/Batıniler tarafından kendilerine sunulan teklifleri reddetti. Sünni alimlerin halkla oluşturduğu uzlaşı karşısında uzun süre dayanamayan Fatimi idaresi, zamanla siyasi nüfuzunu yitirdi ve Fatimilerin ortaya çıkışıyla yaygınlık kazanan taklit, zamanla hem Fatimilerin çöküşüne hem de İslam mede-niyetinin tabii kodlarının korunmasına yardımcı oldu.27
    Müçtehit imamlar devrini müteakip gelen Sünnet ve Cemaat alimleri dört asırlık fıkhi birikimi tedvin/tasnif ettiler. Usta bir nakkaş gibi fıkhı yeniden işlediler. Eğer önceki devirlerden aktarılan fıkhi birikim üzerine; ta’lil, tercih ve tahriç nevinden çalışmalar yapmamış olsalardı, günümüzde fıkıh büyük olasılıkla usul ve kaideleri tesbit edilmeyen bir hükümler koleksiyonu olarak var olacaktı.
    Müçtehit imamları taklit etmek siyasi ve ilmi alanda olduğu gibi adli sahada da önemli faydalar sağladı. İçtihadi hükümlerin illetlerinin tesbit edilmesiyle hüküm-illet bütünlüğü oluştu. Böylelikle, farklı görüşler arasından en doğru olanı tercih etmek kolaylaştı. Dört mezhepten her hangi birine aidiyeti olan fakihlerin kadı olarak tayin edilmesi hem yargıyı izafilikten tecrit etti hem de her bölge halkının hak ve ödevlerini önceden öğrenmesine imkan sağladı. Bu da, toplumun daha bilinçli hareket etmesine neden oldu.28
    Bütün bunlar göstermektedir ki, yazarın iddialarının hakikat payı yoktur. Mezhepleri taklit etmek İslam medeniyetinin terakkisine, ümmetin bilinçlenmesine katkıda bulunmuştur.
    Müslümanlar için telfikin faydalı, taklidin ise zararlı olduğunu iddia eden Reşid Rıza: “Bir milletin ahirinde gelenlerinin öncekilerden daha ileri olması ilahi kanunun gereğidir.” diyerek sonrakilerin önce yaşayan alimleri taklit etmemesine kendince akli gerekçe getirir. Hz Rasulullah (s.a.v.) ise nesiller arasındaki üstünlük derecesini tayin ederken -yazarın iddiasının aksine- üstünlüğün maziye doğru gidildikçe irtifa kazandığını, kendi devrinin ise ulaşılması mümkün en üst sınır olduğunu bildirir: “Bütün zamanların en hayırlı nesli Ashabımdır. Sonra onları takip edenler…”29
    Ezcümle, meşhur ve muteber müçtehit imamların içtihatlarını telfik zarfı içerisinde yeniden terkip edip, hevalarına göre bir yaşayış icat etmek isteyenlerin anlayış ve usulleri gayri meşrudur. Son sözleri madem sultanlar söyler. Son iki asrın fakihlerinin sultanı (İbn Abidin) diyor ki; Telfik haramdır.
    Halit İSTANBULLU

    * Muhammed Emin İbn Abidin
    1- Kur’an, Kehf((18): 103-104.
    2- Ebu’l-Fadl Cemaleddin Muhammed b. Mükerrem İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, Dâru’l-Fikr, Beyrut, 1990, X, 330-331.
    3- Muhammed İbrahim Hafnâvî, Tabsirü’n-Nüceba bi Hakikati’l-İctihad ve’t-Taklîd ve’t-Telfik ve’l-İftâ, Darü’l-Hadis, Kahire, 1995, s.261; Muhammed Ahmed Ferec Senhuri, et-Telfik beyne Ahkâmi’l-Mezâhib, Mısır, ty, s.68.
    4- Cemaluddin Abdurrahim İsnevi, Nihâyetu’s-Sûl Şerh-u Minhaci’l-Vusûl ile’l-Usûl, (el-Bedahşi şerhi ile birlikte), Mısır, ty, III, 266; Muhammed Saîd el-Bâni, Umdetu’t-Tahkîk fî’t-Taklîd, Dimeşk, 1341, s.91; Muhammed Seyyid Bey, Medhal, Asitane Kitabevi, İstanbul, ty, s.312.
    5- Vehbe Zuhaylî, Usûli’l-Fıkhi’l-İslami, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1998, II, 1170.
    6- Hafnâvî, a.g.e., s.270 vd..
    7- el-Bâni, a.g.e., s.101; Hafnâvî, a.g.e., s.281.
    8- el-Bâni, a.g.e., s.101; Hafnâvî, a.g.e., s.282.
    9- el-Bâni, a.g.e., s.101; Hafnâvî, a.g.e., s.283.
    10- Muhammed Emin İbn Abidin, Haşiyetu Reddi’l-Muhtar ala’d-Dürri’l-Muhtar, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1979, I, 75.
    11- Muhammed Reşid Riza, Gerçek İslam’da Birlik, (ter. Hayreddin Karaman), İz Yayıncılık, İstanbul, 2003, s. 335.
    12 Bkz. Muhammed Abdulhayy el-Leknevi, Terabu’l-Emasil bi Teracimi’l-Efadil, Beyrut, 1998, s. 565.
    13- İbn Abidin, a.g.e., I, 75.
    14- Muhammed İbrahim Ahmed Ali, el-Mezheb inde’l-Hanefiyye, Mekke, ty, s. 78.
    15- Ebu Hanife, talebelerinin fıkhi melekelerini canlı tutabilmek için böyle bir usul benimsemiştir.
    16- Seyyid Bey, a.g.e., s.314.
    17- İbni Abidin, a.g.e., I, 69; el-Bâni, a.g.e., s.106.
    18- Zuhaylî, a.g.e., II, 1172.
    19- Seyyid Bey, a.g.e., s.313.
    20- Seyyid Bey, a.g.e., s.313.
    21- Seyyid Bey, a.g.e., s.313.
    22- İbn Emiri’l-Hac, et-Takrir ve’t-Tahbir ala Tahrir-i İbni’l-Humam ,Bulak, 1317, III, 350 vd; Zuhaylî, a.g.e., II, 1175.
    23- İbn Abidin, a.g.e., I, 75.
    24- Reşid Riza, a.g.e., s. 338.
    25- Reşid Riza, a.g.e., s. 344.
    26- İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Daru’l-Hadis, Kahire, 1992, XI, 371; Komisyon, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarhi, Çağ Yayınları, İstanbul, 1998, V, 204-.205.
    27- Bkz İbn Kesir, a.g.e., XI, 371; Komisyon, Büyük İslam Tarhi, V, 204-205; Muhammed Ali Sayis, Tarihu’l-Fıkhi’l-İslami, Daru’l-Kutübi’l-İlmiyye, Beyrut, ty, s.127; Zeydan, Medhal, s.123; İbn Haldûn, Mukaddime, s.152; Hafnâvî, a.g.e., s.222.
    28- Hafnâvî, a.g.e., s.223. Ayrıntılı bilgi için bkz. Subhi Mahmesani, İslam Hukukunun Tedvini, (ter. İbrahim Kafi Dönmez), MÜİFD, sayı 3, yıl 1, 1985, s.313-328.
    29- Ebû’l-Hüseyn b. el-Haccac el-Kuşeyri Müslim, Sahih-u Müslim, (tah. M. Fuad Abdulbâki), Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, ty., 44/Fedâilu’s-Sahabe, 52 (IV, 1962-1965, H. no: 2532,33,34,35,36); Ebû Abdillah Muhammed b. Yezid el-Kazvîni İbn Mace, Sünen, 13/Ahkâm, 26 ( II, 791, H. no: 2362,2363); Tirmizî, 34/Fiten, 45 ( IV, 94, H. No: 2228,2229).
    Sayı:2 |
    http://www.inkisaf.net/sayi-2/allame-telfik-haramdir.html

  18. FIKIH ALİMLERİ (DÖRT MEZHEP ULEMASI) HANGİ SORUNLARI ÇÖZÜMSÜZ BIRAKTI? – İhsan Şenocak
    Müslümanlar farklı kültürlerle olan ilk karşılaşmalarında -müktesabatı geniş alimler vasıtasıyla- farklılaşmadan var olmayı başardılar. Başka milletlerin medeni birikimlerini özposa ayırımına tabi tuttular. İlmen ve siyaseten güçlü olmaları yüreklerine güven aşıladı.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    İslam düşünce tarihinde değişenler ya da “hakikat”in müşrik kültürler esas alınarak değiştirilmesini talep edenler de vardı. Fakat Sünnet ve Cemaat alimlerinin bereketli çalışmaları onları etkisiz hale getirdi. Yunan İlahiyatına ait malumatı olduğu gibi kopyalayıp İslami inanış sistemine uygulayan “Meşşai” ekolu Gazali gibi muazzam bir zekanın eleştirilerine verecek cevap bulamadı. Bulduysa da (İbn Rüşd’ün Gazali’nin Tehafüt’üne1 yaptığı eleştirileri ihtiva eden çalışması gibi) inandırıcı olamadı.İslami mirasın Modern zamanda Batı Medeniyetiyle karşılaşması ise Müslümanların aleyhine gelişti. Çünkü yeni dönemde İslam coğrafyası istila edilen-yenilen-ezilen insanların yurduydu. Bu psikoloji genç insanların sahih geleneği sorgulamasına ve hatta ondan kopmasına zemin hazırladı. Galip gelen Batı gibi olmak isteyenler onun değer yargılarını benimsemenin bütün sıkıntılara çare olacağını düşündü.

    Müstemleke Ülkelerin Cesareti Yitik Aydınları
    Sefaleti çağıran belki de Alem-i İslam’ın başına musallat eden tek nedenin İslam-i ruhtan kopma olduğunu fark edemeyenler sağlam iradeli Sünnet ve Cemaat alimlerinin Müslümanlara İslam’a dönmeyi yegane kurtuluş yolu olarak göstermelerini müstehzi ifadelerle karşıladılar.
    Müstemleke ülkelerin cesareti yitik aydınları geleneği temsil eden ulemanın İslami eğitim veren fakültelerden tecrit edilmesini modernitenin zaferi, mukallit fakihlerinse hezimeti kabul ettiklerinden hezimete uğrayanların içtihatlarından oluşan sahih geleneği dikkate almayı zaman israfı olarak telakki ettiler. Bu yüzden “Kur’an’a göre İslam”, “Gerçek İslam”, “Kur’an’da Kadın”, “Kur’an’da Zekat” gibi başlıklar altında yaptıkları yeni çalışmalarla klasik İslami anlayış usulünü ve o usul çerçevesinde telif edilen eserleri reddettiler. Bir anlamda her şeyi yeni baştan ele aldılar. İmam-ı Azam gibi muazzam zekalarının içtihatlarına şüphe ile yaklaşanlar Batının anlayış usulunün etkisiyle bütün hükümleri Kur’an ve Sünnet’ten istinbat(!) ettiler.
    Fıkıh Alimleri Hangi Sorunu Çözümsüz Bıraktı?!
    Müstakil anlamda içtihat yapma yerine müçtehit imamların içtihat usullerinden hareketle ta’lil, tahric ve tercih gibi fıkhi dirayet isteyen çalışmalara imza atan Serahsi ve Mergınani gibi allameler İslam toplumun her hangi bir sorununu mezhepleri taklit ederek çözümsüz mü bıraktılar?! Ya da toplumsal hayata ilgisiz mi kaldılar?! Yaşadıkları devirde vuku bulan ve onlar tarafından cevaplanamayan tek bir mesele gösterilebilir mi? Bu nokta da kim onlar hakkında menfi bir kanaatte bulanabilir? Tarihi hakikatler bütün bu sualleri allameler lehine
    cevaplamaktadır. Batı Medeniyeti karşısındaki yenilginin sorumluluğunu Müçtehit İmamları taklit eden ve avamı da onları taklit etmeye teşvik eden fakihlere çıkaranlar bilmelidirler ki; Müslümanların ilmen ve siyaseten en güçlü idareye sahip olduğu yıllar Ebu Hanife’yi taklit eden Fakihlerin Şeyhu’l-İslam olduğu zamanlara (Devlet-i Aliye’nin yükseliş devri) tekabül etmektedir. O halde Batı karşısındaki yenilginin gerçek nedeni müçtehit imamları taklit etmek değil, onların içtihatlarını gereği gibi anlayıp-yaşamamak yani fıkhı devre dışı bırakarak dünyevileşmektir.
    Yargısız İnfaz
    Taklit devri fakihlerinin telifatını sırf müçtehit imamların içtihat usullerini benimsemelerinden dolayı “gereksiz malumat, hurafe, israiliyyat, bidat…” gibi menfi anlam taşıyan kavramlarla nitelemek ise en basit ifadeyle yargısız infazdır.
    Mukallit fakihlerin bir kısmını müçtehit kabul eden ve bu yüzden müçtehit imamları taklit etmelerine bir anlam veremeyen selefilere; Fetvalarıyla meşhur olan müçtehit sahabi İbn Mes’ud’un Hz. Ömer’in, Ebû Musa el-Eş’ari’nin (ö. 44/665) Hz. Ali’nin, Zeyd b. Sabit’in de Ubey b. Ka’b’ın (ö. 21/642) içtihadıyla, kendi görüşünü terk ettiğini2 hatırlatmayı bir vazife telakki ederiz. Bu nevi bir bilgi akışına, başta Allah Resulu olmak üzere kimse itiraz etmemiştir.
    Selefi Tavrın Nesebi
    Taklidin var oluşuna itiraz eden ve mukallitleri “atalar geleneğini izleyen müşrikler”le eş değer kabul eden muarızlar listesinde meşreb ve şahıs olarak şu isimler öne çıkmaktadır: Mutezile’nin Bağdat ekolü, İmamiye’nin önemli bir bölümü, Zahiriler ve bu mezhebi eserleriyle günümüze taşıyan İbn Hazm (ö.456/1064).3 Taklidi reddedenlerin istisnasız her görüşünü taklit ettikleri İbn Teymiye (ö. 728), talebesi İbn Kayyım (ö. 751) ve Zeydi Şevkani’de (ö. 1250) avamın müçtehidi taklit etmesini delili olmayan bir ameliye kabul etmektedir.
    Çağımızda bu anlayışın en etkin bağlıları selefi etiketiyle yazıp-çizenlerdir: “Ben Ezher’in çatısı altında taklidin kendilerine haram olduğu nice müçtehitler görüyorum” diyen Şeyh Meraği’den, Moritanya’lı “Şenkiti’ye (ö. 1393), Hanefi ya da Şafi olmak Muhammedi olmaya engeldir.” diyen Hocendi’den Suud’un allamesi Abdulaziz b. Abdillah bin Baz’a, Şeyh Nasırüddin’den “Ehl-i Hadis” bağlılarına kadar yığınla insan taklidin haram olduğunu iddia etmektedir.4
    Bu anlayışın en etkin savunucularından İbn Hazm, usûlü fıkha dair kaleme aldığı “el-İhkâm fî Usûli’l-Ahkâm”5 adlı eserinde konuyu özel bir başlık altında -neredeyse bir cilde ulaşacak bir boyutta- ele almış ve taklidin hem itikadi hem de fıkhi manada caiz olmadığını savunmuştur. Ona göre bütün insanlar karşılaştıkları problemleri çözebilmek için içtihat yapmaya ve içtihatlarının gereği gibi amel etmeye mecburdur.6
    İbn Hazm, hadiseyle alakalı temel düşüncesini şu şekilde ifade etmektedir:
    “İlkinden sonuncusuna kadar bütün dinlerde taklit haramdır. Tevhit, nübüvvet, kader, iman, va’d, vai’d, üstünlük, bütün ibadet ve hükümler bu kapsamdadır. Bundan dolayıdır ki, Allah Resulü’nün dışında, delil olmaksızın bir başka-sının görüşünü alıp ona göre hareket etmek haramdır.” 7
    Üslubunun sertliğinden dolayı kalemi kılıca benzetilen8 İbn Hazm, taklidi kabul eden Sünnet ve Cemaat alimlerini ağır bir dille tenkit eder. Ona göre, bir mezhebe bağlanan mukallit, Kur’an’ın ayetlerini ve Hz. Resullah’ın (s.a.v.) sünnetini, bağlı bulunduğu mezhebin imamına arz ederek değerlendirir. Eğer Allah ve Rasulü’nün ifadeleri, taklit ettiği imamın görüşüyle örtüşürse, mukallit bunları kabul eder. Aksi halde, -imamın görüşü ile amel ederek- Allah ve Rasulü’nün hükümlerini terk eder.9
    KONUŞMA
    Mutezile’den Ehl-i Hadis’e, İbn Hazm’dan Hocendi’ye uzanan retçi çizgide yer alan ve bu yer alışını temellendirebilmek için söz konusu şahıs ve anlayışların usul ve delillerini sıkı sıkıya taklit eden bir “selefi” ile taklit ve mezhepler üzerine yaptığımız bir konuşmanın (belki de münazaranın) metnini kapsamlı bir tasarrufla arz ediyorum:
    Selefi: Adınız?
    Hanefi: ….
    Hanefi: Ya sizin ki?
    Selefi: İbn Teymiye.
    Hanefi: Al, benimki de İbn Hacer-i Mekki.
    Selefi: Meşrebin?
    Hanefi: Mahza Sünnet ve Cemaat anlayışı… Adınızı bildirişteki taassuptan menhecinizin ne olduğu aşikar. Bu durumda sorunuzu size iade etmem söz israfı olur. Dilerseniz asıl mevzumuza gelelim.
    Selefi: Size göre taklit nedir?
    Hanefi: “Delillerini bilmeden bir müctehidin görüşüyle amel etmek”tir.
    Hz Resulullah (s.a.v.) olursa meşru kabul edilir. Aksi bir ameliye kör taklit olur ki bu da müşriklerin atalarını taklit etmeleriyle ayniyet arz eder.
    Selefi: Söylediğiniz anlamda bir taklit ancak, taklit edilen Hz Resulullah (s.a.v.) olursa meşru kabul edilir. Aksi bir ameliye kör taklit olur ki bu da müşriklerin atalarını taklit etmeleriyle ayniyet arz eder.
    Tashihe Muhtaç İfadeler
    Hanefi: Öncelikle şu noktayı tashih edeyim ki; Allah Resulü’nün (s.a.v.) söyledikleriyle amel etmek ya da yaptıklarını hayatımıza taşımak taklit değil ittiba/iktidadır. Çünkü taklit; ” Delilini bilmeden bir müçtehidin görüşüyle amel etmektir.” Oysa Allah Resulu’nun bizzat kendisi delildir. Delile delil aramak ise mantıksız bir ameliyedir.
    Selefi; Söylediğinizi bir an doğru kabul edelim. Bu durumda -Sünnet ve Cemaat alimlerine göre- kimler taklit edilebilir?
    Hanefi: Sünnet ve Cemaat alimlerinin içtihat için gerek Ayrıca varlığını ispat etmeye çalıştığın taklit İslam’ın ilk asırlarında mevcut değildi. Dolayısıyla isbata yönelik bütün gayretlerin gerçekte nafile bir ameliye gibi görünüyor. Bu bağlamda Üstadım İbn Hazm şunları söylemektedir:
    “Sahabe, tabiin ve tabiinin takipçilerinin yaşadıkları asırlar İslam’ın altın devirleriydi. Bu devirlerde hiç kimse, kendinden önce yaşayan bir alimi bütün görüşleriyle taklit edilir bir konumda görmezdi. Taklit, dördüncü kuşak tarafından başlatıldı. Fakat, Hz. Peygamber’in sünnetini okuyup-yaşayanlar, Kur’an fıkhına vakıf olanlar, sayıları az da olsa, hiç kimseyi taklit etmediler. Onlar, sahabe ve onu takip eden diğer iki kuşağın izinde yürüdüler. Onlar, her asırda varolacak Hakk’ın temsilcileridirler.”10
    Hakikat
    Hanefi: İlk cümlenizdeki “neden taklit” sorusunun cevabı saadet asrında mevcuttur. Şöyle ki; Eğer Kur’an’ın hükümleri sıradan insanların anlayacağı derecede açık olsaydı Allah Teala’nın Hz Resulullah’ı mübeyyin (açıklayıcı) sıfatıyla göndermesi anlamsız olurdu. Fakat O (s.a.v.) Kur’an’ın mübeyyinidir. Bu da gösteriyor ki Kur’an anlaşılabilmek için bir açıklayıcıya muhtaçtır.
    Cenab-ı Peygamber Efendimiz’in yirmi üç yıllık risalet hayatı baştan sona Kur’an’ı açıklamaya hasredilmiştir. O bazen İslami bir meselenin izahını saatlerle ifade edilecek kadar uzun yapardı. Nitekim Medine’ye gelen “Sakif” kabilesine günlerce İslam’ı anlattı. Bu yetmedi giderken de yanlarında Muğire b. Şu’be ve Ebu Sufyan b. Harb’i muallim olarak gönderdi.
    Efendimiz’in (s.a.v.) bu uygulaması Kur’an’ın “bir açıklayıcı” olmaksızın anlaşılabileceği iddiasını tekzip etmektedir.
    Sakif kabilesini temsil eden heyetle birlikte gönderilen iki sahabi gittikleri yerde öğretmen olacaklar/içtihat edecekler avamda onları taklit edecekti. Aksi takdirde gönderilmelerinin bir anlamı olmazdı. Bütün bunlar Kur’an’ın ancak açıklayıcılar vasıtasıyla manalarının keşfedilebileceğini ispat etmektedir.
    İbn Hazm’ın taklitle ilgili iddiasına gelince; Eğer bu iddia doğru Sahabe asrında avam nasıl fetvâ ve içtihatta şöhrete ulaşanları taklit etmişse sonraki dönemlerde de aynı anlayışla hareket etmiş ve çağdaşları olan büyük müçtehitleri taklit etmiştir. Bu hakikati anlayamamanın tek nedeni vardır ki o da kör taklittir.

    mezhpszler1

    Taklidin Yoğun Olduğu Devir: Saadet Asr-ı
    Selefi: Ashabın birbirini taklit ettiğini söylüyorsunuz. Halbuki onlarda şunlar mukallit şunlar ise müçtehittir diye bir ayırım mevcut değildir. Söyledikleriniz sırf iddiadır. Bunlara şahit getirmenizin ise mümkünatı yoktur.
    Hanefi: Saadet Asrında taklit öylesine yoğundur ki; avamın müçtehidi taklit etmesi şöyle dursun müçtehit olanlar bile birbirlerini taklit etmiştir. Bundan başka çıkar yolları da yoktu. Aksi takdirde İslam’ı anlama ve yaşamaları güçleşirdi. Çünkü müçtehitlerin sayıları oldukça sınırlıydı (8 ya da 10). Buna mukabil ashabın genel toplamıyla alakalı 60 ile 140 bin arasında çeşitli rakamlar telaffuz edilmektedir. Bunların sadece 30 bini Medine’de ikamet etmekteydi. Geriye kalanlar ise farklı bölgelere dağılmışlardı. On binlerle ifade edilen bunca insanın her hadisede Hz Resullah’ı görerek Ona ittiba etmesi mümkün değildir. Zira içlerinde Efendimizi sadece bir defa görebilen sahabi çoktur. Bu yüzden Sevgililer Sevgilisi Hz. Ali ile Muaz b. Cebel’i Yemen’e diğer müçtehit sahabileri de farklı bölgelere gönderdi. Müçtehit sahabilerin -yöre halkı tarafından- söylediklerinin kabul edilmesi saadet asrında taklidin cari olduğunu göstermektedir.
    Taklit Vaciptir
    Selefi: Siz bu ifadelerle taklidi teşvik ediyorsunuz. Halbuki bütün bunlar ahad haberdir. Yani zannidirler. Taklidi yeren ayetler ise Kur’an-ı Kerim’de mevcuttur. Yani en azından vurutları katidir. Katiyet ifade eden deliller bağlamında şu ayetleri zikredebiliriz:
    “Onlara Allah’ın indirdiğine uyun denildiği zaman “Hayır” Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” derler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” 12
    “Biz babalarımızı bir din üzere bulduk, biz de onların izlerine uyarız.” 13
    Bu ayetler, Yüce Allah’ın hükümlerini terk edip atalarının geleneğine uyanları yermektedir. Mukallitlerde bu kapsamda değerlendirilir. Çünkü onlara bir problemin çözümü için Allah’ın ayetleri ya da Hz. Peygamber’in sünneti önerildiğinde – Kur’an’ın bağlayıcılığını, hadislerin sahihliği ve otoritesini bildikleri halde- sadece mezheplerine muhalefet gerekçesiyle Kur’an’ın ilahî hükmünü ve Peygam-berin sünnetini kabul etmeye yanaşmazlar.14 Bunun içindir ki, Kur’an’ın zemmettiği taklidin caiz olması, temel referansları Kur’an ve Sünnet olan fıkhın genel kabulleriyle çelişir.15 Diğer taraftan Kur’an, “(Ey Muhammed) dinleyip de, sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın hidayet edip doğru yola ilettiği kimseler onlardır. İşte onlar akıl sahipleridir.”16 ayetiyle de taklidi reddedip tefekkür ve araştırmaya yönelenleri övmektedir.
    Hanefi: Ben taklidi teşvik etmiyorum. Sadece manzaraya ait fotağrafı gösteriyorum. Eğer buna teşvik diyorsanız. Bu kelime vakıayı ifade etmede yetersiz kalır. Müsaade ederseniz ifadenizi, avamın mukallidi taklit etmesi gereklidir şeklinde tashih edeyim. Çünkü Sünnet ve Cemaat Alimleri avamın müçtehidi taklit etmesini teşvik etmiyor bizzat vacip olduğunu söylüyorlar.
    Ashabın avam kadrosuna dahil olanlarının müçtehitleri taklit ettiğini gösteren rivayetleri ahad olmasından dolayı reddetmeniz ise makul gerekçelerden yoksundur. Çünkü ulema ahad haberle amel etmenin vacip olduğu hususunda fikir birliği içerisindedir.17
    Ahad Haber
    Ahad haber, “zan” ifade etmesine rağmen, müçtehit için nasıl bağlayıcı oluyorsa, ona dayanan bir içtihatta mukallit için aynı derecede bağlayıcıdır. Ayrıca Haberi ahad niteliğindeki bir rivayetin ibadetle ilgili konularda bağlayıcı olduğu bizzat Hz. Resulullah’ın sünnetiyle sabittir. Nitekim Efendimiz (s.a.v.) tek bir kişinin sözlerinin “zan” ifade ettiğini bilmesine rağmen yine de çeşitli bölgelere ibadet vb. konulardaki hükümleri öğretmeleri için tek tek öğreticiler göndermiş ve bölge halklarının gönderilen öğretici/sahabiyi taklit etmelerini taleb etmişti. Allah Resulunün bu talebi Haber-i ahadın bağlayıcı olduğuna işaret etmektedir.18 Hakikat bu minval üzere iken sizin “zan”nı gerekçe göstererek taklidin terk edilmesini iddia etmeniz anlamsız bir kaygıdır.

    mezhpszler2

    Ayetlerin Yanlış İzahı
    Taklidin haram olduğuna delil olarak getirdiğin söz konusu ayetler, nuzûl sebepleri, tarihi, tabiî ve sosyo-kültürel bağlamları dikkate alınarak değerlendirildiğinde, davanızın lehine değil aleyhine delildir. Çünkü ayetlerde yerilen taklit İslam öncesi kadim geleneğe ait atalar diniyle alakalıdır.19
    Müctehit İmamlar
    Bu ayetleri Ebu Hanife (ya da Malik, Şafii, Ahmed b. Hanbel) gibi müçtehitleri taklit eden Müslümanlar aleyhine delil olarak kullanmanız cehaletten değilse ihanetten mütevellittir. Çünkü bu bakış açısı zımnen de olsa Ebu Hanife ya da diğer müçtehit imamların (haşa) Kur’an’dan daha farklı bir kitaplarının olduğuna ve insanları ona çağırdıklarına işaret etmektedir.
    Tabakat kitapları -takvalarını tartıştığınız- müçtehit imamların Kur’an ve Sünnet’e bütün varlıklarıyla nasıl bağlı olduklarının tanıklarıyla doludur. (Konuşmanın akışını bozmaması için örnek olarak sadece bir tanesinden bahsedeyim.) İbn Hacer, Ebu Hanife’nin hayatıyla ilgili kaleme aldığı “Hayratu’l-Hısan” adlı eserinde İmam’ın züht ve takvasına dair şunları nakleder: Sabahlara kadar uyumadan namaz kılardı, Bağdat’ta kaybolan koyunun etinden yememek için -çok sevmesine rağmen- yedi yıl ağzına koyun eti koymadı, Allah Resul’ünün “fayda sağlayan her borç faizdir.” hadisine muhatap olmamak için güneşin kavurucu sıcağında bekledi fakat borç verdiği adamın evinin gölgesine yaklaşmadı. Allah’ın Kur’an’ın’da “Belhum edal” diye nitelediği müşriklere uymayla Ebu Hanife Hazretlerini taklit etmeyi eşdeğer kabul edip ikisi içinde haram hükmünü vermek hakikaten esef verici bir durumdur.
    Atalar Dini
    Ebu Hanife’nin ictihatlarını taklit etmeyi Kur’an’ın yerdiği “atalar dini”ne uymakla özdeştirilmek her şeyden önce ömrünü o anlayışı reddetmeye adayan İmam’a haksızlıktır. O, Hz. Resulullah’tan gelen bütün sahih rivayetleri baş tacı yapmıştır. Öyle ki Efendimiz-’den rivayet edilen hadislerle içtihatları çeliş-tiğinde “Hadis sahih oldu-ğunda biliniz ki benim mezhebim odur.” diyerek kesin tavrını koymuştur. Bu yüzden Ebu Hanife ya da diğer müçtehit imamları taklit etmekle müşrik atalara uymayı aynı katagoride kabul etmek bir müslümana yöneltilebilecek en büyük iftiradır. Hadise karşısında söy-lenebilecek en güzel söz, Haricilerin “Hüküm yalnız Allah’ındır.” Ayetiyle istidlal edip Hz. Ali’ye karşı gelmeleri sürecinde Halife’nin; “İfade doğru fakat onunla batıl bir anlam hedeflenmektedir.” tesbitinden öte birşey olamaz.
    Zümer süresi (39/18) ile de istidlal etmeniz de doğru değildir. Çünkü mukallit Kur’an’dan istinbat edilen sözler içinden en güzele uyunca neticede uymuş olduğu bu sözü taklit etmiş olur. Bu durumda söylenenler içinde en güzele tabi olmak da bir taklittir. En güzelin tesbiti içtihatla olur. Avamda söz konusu içtihadı taklit eder. Bu ayet lehinize değil aleyhinize bir delildir. Çünkü burada en güzelin taklit edilmesi istenmektedir.
    Kanaatimce sizin asıl öğrenmeniz gereken mesele mukallidin güzel ya da en güzel içtihat sahibinin kim olduğunu nasıl tespit etmesidir. Ayrıca Fadıl/daha üstün müçtehit varken Mefdul/üstün müçtehidi taklit etmenin caiz olup-olmaması ile alakalı hükümleri de etraflıca bilmeniz gerekir.
    Müctehit Nasıl Bilinir?
    Bir metni doğru okuyup-anlamaktan aciz, usul ve furu’ fukarası adamlar anlaşılan senin zihnini de iğdiş etmişler. “Ben tez hazırladığım konuda mutlak müçtehidim” ifadeleriyle seni sahih gelenekten koparmışlar. Bu durumda sana müçtehidin kim olduğunu ve nasıl tesbit edilebileceğini anlatmam gerekir. Mesele üzerinde ihtilaf eden alimler, farklı bakış açılarından hareketle şu esasları belirlemişlerdir:

    mezhpszler3

    l Mukallit, müçtehidin fetvâ vermeye ehil olduğunu, ona fetvâ sorma hususunda ittifak eden insanları görerek anlar.20 Çünkü, insanların müçtehide yönelmesi, aynı zamanda onun ilim ve takva sahibi olduğuna işaret eder. Bu yüzden, -Gazzali, Âmidi ve İbn Hacib gibi fakihlerin de belirttiği gibi- yaşadığı toplum tarafından bilinmeyen müçtehitlerden fetvâsıyla amel edilmez. Zira, bu durumdaki bir müçtehidin kim olduğu, içtihat ehliyetine gerçekte sahip olup-olmadığı meçhuldür.21
    l Beydâvi başta olmak üzere bir grup muhakkik fakihe göre, mukallit farklı konularda müçtehidi imtihan eder, ona bir takım sorular yöneltir. Eğer müçtehit olduğunu iddia eden kişi, verdiği cevaplarda isabet ederse mukallit, onun müçtehit olduğuna hükmeder.22
    lBir grup Şafii alime göre ise, kişinin müçtehit olduğu, insanlar arasında müçtehit kimliğinin şöhret bulmasıyla bilinir.23
    l Ebû İshak Şirâzi’ye göre ise; mukallit bir fakihin ictihat eden kişinin fıkıh bilgisi ve emanetinden haber vermesi müçtehit olduğunun kanıtlanması için yeterlidir. Çünkü; müçtehidin kim olduğunu tespit etmek habere dayanır.24 Haberde de ise tek kişinin şahadeti yeterlidir.
    Bütün bu görüşler içinde kanaatimizce en doğru olanı, Şirazi’nin yaklaşımıdır. Çünkü avama mensup bir mukallit, müçtehidin ilmini ölçemez. Bu yüzden mukallit fakihlerin beyanını dikkate almalıdır.
    Selefi: Deliller içerisinde hangisini daha kuvvetli bulursam onunla amel ediyorum. Müçtehide ihtiyacım olmadığından söylediklerin benimle alakalı değil. İstersen tekrar taklidin haram olduğuna işaret eden ayetlere dönelim. “Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve Rasul’e götürün (onların talimatına göre halledin)”25 ayeti, anlaşmazlık durumunda Kur’an ve Sünnet dışında bir başka otoriteye başvurmanın uygun olmadığını ifade etmektedir. Taklitte müracaat edilen makam ise ne Kur’an ne de Sünnettir.”26 Bu yüzden Ebu Hanife, İmam Malik ya da diğer müçtehitler meselelerin çözüm merkezi kabul edilip taklit edilemezler.
    Sözde Red Amelde Taklit
    Hanefi: Satın alınan bir malı görme muhayyerliği, şart muhayyerliği vb. hususlarda nasıl amel ettiğini sorduğumda, cevap olarak Ebu Hanife’nin ictihatlarını söyledin. Bildiğim kadarıyla ticaretle de ilgileniyorsun. Taklidi reddeden bir selefi olarak niçin yaptığın akitlerin meşruiyetiyle alakalı delilleri araştırmadın? Taklide karşı çıkıyorsun fakat Ebu Hanife’yi hükümde taklit ediyorsun. Halbu ki senin tenkit ettiğin fakihler müçtehit imamları delilde taklit ediyorlar. Zeylai’nin Nasbu’r-Rayesi, Tahanevi’nin İ’lau’s-Sunen’i Ebu Hanife’nin yaptığı ictihatların delili olan hadislerle doludur. Yani Hidaye okuyan bir medrese talebesi bile senin üstatlarından daha fazla hadis bilir. Fakat onlar bütün bunların yanında bir de hadlerini bilirler. Sense hem cahilsin hem de cahil olduğunu bilmiyorsun. Bu yüzden taklit ettiğin müçtehitleri ümmetin taklit etmesinin haram olduğunu iddia ediyorsun.
    Aklın ilminle müsavi olmadığından sözlerin havada kalıyor. Ayetleri davama delil getireyim derken kabulü gayri mümkün tevillere gidiyorsun. Yukarıdaki ifadelerin sahibi olmanız hasebiyle gerçekten sizden şunu öğrenmek istiyorum; herhangi bir problemin çözümü için Kur’an ve Sünnet’i iyi bilen bir alime başvurmak, o meseleyi Allah ve Rasulü’nün hükümleri doğrultusunda halletmek değilmidir?! Sonra Kur’an ve Sünnet açıklayıcılar olmaksızın anlaşılsay dı Allah Resulü Necran’a Yemen’e ya da diğer bölgelere sadece Kur’an’ı gönderirdi. Fakat öyle yapmadı. Bu bölgelere Hz. Ali gibi Muaz b. Cebel gibi müçtehit sahabileri gönderdi. Kur’an’ın müfessirlerle gönderilmesi Onun ancak açıklayıcılarla anlaşılabileceğini göstermektedir.
    Kur’an ve Sünnet’in müfessirler olmadan anlaşılabileceğini iddia etmek insanlara kapasitelerinin üzerinde bir sorumluluk yükleyecektir. Avam böylesine ağır bir yükün altından kalkamaz. Bunun içindir ki, istidlal ettiğin ayet taklidin haram oluşunun değil, bizzat gerekliliğinin delilidir.27 Çünkü anlaşmamazlık durumunda meseleyi Kur’an ve Sünnet’e arz edip neticelendirmek ancak müctehitlerin yapabileceği bir ameliyedir. Karşılaştığı bir problemin cevabını ilmihal kitabından dahi bulup almada güçlük çeken insanları direkt olarak Kur’an’la amel etmeye davet etmek Allah Resulünün (s.a.v.) uygulamasına muhalifdir.
    Eğer bu yaklaşımınız doğru olsaydı, herhangi bir problemin çözümünü Buhâri ve Müslim gibi hadis mecmualarında araştırmak da yanlış bir tavır sayılırdı.
    Selefi: Peki şu ayete ne diyeceksiniz: “(Yahudiler) Allah’ı bırakıp hahamlarını; (hırıstiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rablar edindiler. Halbuki hepsine de, tek Allah’a kulluk etmekten başka bir şey emrolunmadı”28 Ayette bahsi geçen bu iki millet, gerçekten alimlerine ibadet etmiyor, sadece onların helal gördüğünü helal, haram saydığını haram kabul ediyorlardı. Ebû Hanife, İmam Malik ve Şafi’yi taklit edenlerin konumu da tıpkı bunlar gibidir. Çünkü onların haram gördükleri, yalnız imamlarından haram olduğu nakledilen, helal gördükleri de yalnız imamlarından helal olduğu rivayet edilen meselelerdir.29
    Örneğin Hanefiler, köpeğin satışından elde edilen parayı Ebû Hanife’nin içtihadıyla amel ederek, -Hz. Peygamber’in (s.a.v.) haram olduğunu bildiren hadisine rağmen- helal kabul etmişlerdir. Bu kabulleriyle Allah Resulünün (s.a.v.) köpeğin satışından kazanılan paranın caiz olmadığını bildiren hadisini reddetmişlerdir.30
    Müctehit İmamların Sünnet Anlayışları
    Hanefi: Müçtehitleri taklit etmeyle dinlerini tahrif eden Yahudi ve Hıristiyan bilginlere uymayı eşdeğer kabul etmek ve ayetin kapsamını mukallitlerle birlikte müçtehitleri de kapsayacak şekilde genişletmek doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü taklit, tarihi olguların da teyit ettiği gibi sahabeden günümüze kadar devam edegelen kadim bir gelenektir.31 Diğer taraftan, taklit noktasında müçtehitlerle “ahbar” ve “ruhban” arasında da bir bağlantı yoktur. Çünkü, Yahudi ve Hristiyanlar bilginlerini helal ve haram kılmada tek otorite olarak kabul ediyorlardı. Fakat mukallitler müçtehitleri böyle değerlendirmiyorlar. Bilakis, onların sözlerine, Allah ve Rasulü’nün ifadelerindeki kapalılıklara açıklık getirip onları anlaşılır kıldıklarından değer veriyorlar.32 Ayrıca bütün müçtehit imamlar sözlerinin ancak Allah ve Resulünün sözüne muvafık olması durumunda bir önem kazanacağını aksi takdirde duvara çalınmayı hak ettiğini ilan etmektedir. Malik b. Enes, müçtehit de olsa kimsenin masum olmadığını ifade ederken şunları söylemektedir: “Allah Resulü dışında ki herkesin sözü kabul ya da reddedilebilir.”33 Bakış açıları İmam Malik’le ayniyet arz eden Ebû Hanife de; “hadis sahih olduğunda bilin ki benim mezhebim odur.”34 buyurmaktadır. Ebû Yusuf, İmam Malik’le karşılaştığında ona, bir ölçü birimi olan “sa’ğ”ın miktarı, vakıf konusu ve bir de taze sebzenin öşrü hakkında ne bildiğini sorar. İmam Malik bu konulara ışık tutan hadisleri tadat edince Ebû Yusuf, şöyle der: “Ey Ebû Abdullah (İmam Malik)! Senin, hadislere dayanan görüşüne döndüm, benim gördüğüm bu delilleri, hocam Ebû Hanife de görmüş olsaydı, tıpkı benim önceki görüşümden döndüğüm gibi, o da görüşünden dönerdi.”35
    Görüldüğü gibi müçtehit imamlar, içtihat ettikleri konuyla ilgili daha sonra farklı bir hadis-i şerife rastladıklarında, hemen görüşlerinden vazgeçer ve hadise göre fetvâ verirlerdi. Hadise rağmen bir hüküm belirtmişseler, ya o hadis kendilerine ulaşmamış, yahut da onun senet veya metninde bir problem görmüşlerdir. Aksi takdirde, kendi görüşlerinden ya da bağlı bulundukları müçtehitlerin (müntesip müçtehit olanlar) görüşlerinden dönmüşlerdir. Bu hususta Şafii şunları söylemektedir:
    “Benim görüşümün zıddına sahih bir hadis bulduğunuzda alın görüşümü duvara çalın. Yol üzerine terkedilmiş (amel edilmeyen) bir hadis gördüğünüzde bilin ki benim görüşüm, o hadistir.”36
    Aynı şekilde Ahmed b. Hanbel de insanlara mutlak doğru olarak yalnız Kur’an ve Sünneti kabul etmeyi tavsiye etmektedir: “Ne beni ne Malik’i ne de Evzai’yi olduğu gibi taklit edin. Onlar hükümleri nereden aldılar ve nasıl çıkardılarsa siz de aynı yolu takip edin.”37
    Müçtehit imamları Kur’an ve Sünnet’i hevalarına göre tefsir eden kişiler olarak kabul etmek sonrada bu kabul üzerine onları taklit etmenin caiz olmadığı görüşünü ikame etmek her yönüyle tashihe muhtaç bir düşüncedir.
    Ebû Hanife’nin köpeğin satılmasına ilişkin görüşüne gelince, iddia edildiği gibi bu içtihadın hadis inkarıyla hiçbir şekilde ilişkisi yoktur. Hanefilerin bu konudaki yaklaşımı, onların hadisleri anlama ve değerlendirmedeki metodolojileriyle alakalıdır. Nitekim, Hanefiler, bu hadisin Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği başka bir hadisle tahsis edildiğini içtihat ve araştırmanının vacip olduğuna, bunların karşıtı taklidin ise caiz olmadığına delalet etmektedir.
    Hanefi: İstidlal ettiğiniz bu hadis konuştuğumuz konuya delil olabilecek bir özellikte değildir. Çünkü mesele, fikhî hükümler noktasındaki taklitle alakalıdır. Halbuki istidlal ettiğiniz hadiste geçen “ilim” kelimesinden maksat, ne içtihatta ne de taklitte aranmayan zorunlu (yakin) bilgidir.40
    Hanefi, Maliki Gibi Nisbeler Ümmeti Böler mi?
    Selefi: Müslümanlar müçtehit imamlara nisbet edilerek farklı isimlerle anılıyorlar. Böyle bir nisbet yek vücut olması gereken ümmetin bölünmesine yol açıyor. Halbuki Efendimiz (s.a.v.) zamanında “Sahabi” olmadan gayri bir nisbe yoktu.
    Gerekli olduğunu söylediğin taklit Müslümanları farklılaştırmaktadır. Farklı müçtehitler farklı nisbeler, farklı hükümler bütün bunlar nasıl izah edilebilir. Hadise, Kur’an’ın şu ayetiyle ne kadar da örtüşmektedir: “Dinlerini parça parça edip, gruplara ayrılanlar varya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur.”41
    Hanefi: Efendimiz (s.a.v.) zamanında “sahabi” olmadan öte bir nisbe yoktu; bu doğrudur. Fakat bununla istidlal etmeniz yanlıştır. Çünkü saadet asrında yaşayanlar Efendimiz’e arkadaş olarak nisbelerin en üstününe ulaşmışlardır. En üstünü terk edip başka bir nisbe ya da adla anılmak mükemmeli basit muşahhasla değiştirmek anlamına gelir.
    Sahabe içerisinde abitler, zahitler hatta Hasan Basri’nin Müçtehit imamların farklı bölgelerde ikamet etmeleri birbirlerinden istifade etmelerine engel olmadı: Ebu Hanife, Hz Ali ve İbn Mesud’un irfanla doldurduğu şehir; Küfe’de yaşamasına rağmen ben oldum demedi İmam Malik’in kitaplarını mutalaa ettti. İmam Malik’te Hicret yurdu; Medine’nin müctehidi olmasını gurur vesilesi yapmaksızın, Medine’ye her gelişinde Ebu Hanife’yi buldu ve meseleleri ona arz etti. Öyle ki İmam Malik’in yanında Ebu Hanife’ye ait altı bin fetva vardı.
    Mezhepler arasında usulde ihtilaf yoktur. Furu’da ise ittifak edilen hususlar ihtilaf edilenlerden daha çoktur. Fıkhi meselelerin üçte ikisi mezhepler arasında ayniyet arz eder. Geri kalan üçte bir ise belli bir mezhepte takva dairesinde ele alınırken başka bir mezhepte fetva dairesinde değerlendirilmektedir. Yani hadiseye bir mezhep ihtiyatla bakarken başka bir mezhep kolaylık ekseninde yaklaşmaktadır. Farklı isimler altında muazzam bir birliktelik vardır.
    Müçtehit imamların farklı bölgelerde ikamet etmeleri birbirlerinden istifade etmelerine engel olmadı: Ebu Hanife, Hz Ali ve İbn Mesud’un irfanla doldurduğu şehir; Küfe’de yaşamasına rağmen ben oldum demedi İmam Malik’in kitaplarını mutalaa ettti. İmam Malik’te Hicret yurdu; Medine’nin müctehidi olmasını gurur vesilesi yapmaksızın, Yusuf, İmam Muhammed ve Şafi’ye talebelik yaptı.
    Müctehit imamlar birbirlerinin eserlerini dikkatle okudular. Gençler, yaşca büyük olanların ders halkalarına oturdu. Yeri geldiğinde de hiç yüksünmeden büyük olanın azametini ifade ettiler. İmam Malik Ebu Hanife için; “Ben öyle bir adam gördüm ki, eğer şu odun direğin altın olduğunu iddia etse muhakkak ki onun altın olduğuna dair delilleri ikame edebilir.” Şafii ise; “Fakihler Ebu Hanife’nin çoluk çocuğu mesabesindedir.” buyurmaktadır.
    Bütün bu ilişkiler müçtehit imamların bir aile olduklarını, birbirlerinden istifade ettiklerini göstermektedir. Hakikat bu minval üzere iken mezhepler birbirine karşıdır, nevinden mesnetsiz ifadeler sarf etmek, ezbere konuşmaktan öte bir anlam taşımaz.
    Yahudi ve Hristiyanların dinlerini parça parça edip gruplara ayrılmalarını “Hanefi”, “Maliki” ya da”Şafii” olmakla eş değer kabul etmeniz ise “kıyas meal farık”tır. Çünkü -yukarıda da izah edildiği gibi- mezheplerin görüşleri büyük oranda aynıdır. Dört mezhepte Allah Resulunun “Ma ene aleyhi ve ashabi/Ben ve ashabımın üzerinde olduğu yol” ifadelerinde kendini bulan Sünnet ve Cemaat anlayışı üzerine bina edilmiştir. Her bir mezhebin müntesibi diğerinin arkasında namaz kılar, mezhepler arası geçişi meşru kabul ederler. Çünkü özde tamamı Kur’an ve Sünnetten neşet etmiştir.
    Selefi: Taklidin meşru olması halinde Ömer b. Hattab (r.a.) (ö. 23/644), Ali b.Ebi Talib (r.a.) (ö. 40/661), İbn Mesud (r.a.) ve diğer fakih sahabilerin taklit edilme hususunda sonraki dönem müçtehitlerinden daha üstün bir konuma sahip olmaları gerekir. Bir başka deyişle, eğer taklit caiz olsaydı, elbetteki bu fakih sahabilerden her biri, kendilerine uyulmaya müçtehit imamlardan daha layık olacaklardı.42
    Hanefi: Konuşmanın akışı içerisinde defalarca Saadet Asrındaki müçtehitlerin sayıca sınırlı olduğunu, ashabın çoğunluğunun onları taklit ettiğini ve müçtehit sahabilerin de samimi bir şekilde içtihatlarını mukallitlere bildirdiklerini kaynaklarıyla arz ettim.43 Bütün bunlardan sonra hala müçtehit sahabilerin avam tarafından taklit edilmediklerini iddia ediyorsanız malumatınızın tarihi gerçeklerle örtüşmediğini söylemeden öte size ne diyebilirim ki?!
    Niçin Aynı Ayetten Farklı Hükümler Çıkar?
    Selefi: Bir önceki fasılda mezhepler arasında muazzam bir birlikteliğin mevcudiyetinden bahsettiniz. Bütün mezheplerin Kur’an ve Sünnetten neşet ettiğini söylediniz. Peki şu örneklere ne diyeceksiniz: Abdest alınırken başa mesh edilmesi hadisesinde her mezhep farklı bir hüküm beyan ediyor. Yine “Lamestumu’n-nisa/kadınlarla cinsel ilişkiye girdiğiniz zaman” ayeti Hanefilerle Şafiler arasında derin ihtilafların nedeni… Zannediyorum bu örneklerin “esasta birliktelik” adına söylediklerinizle bağdaşmadığını kabul ediyorsunuzdur?Hanefi: İfadelerinde bir reddediş var. Birilerinin oyununa gelip Sahih Geleneği reddetmenin hazzını yaşıyorsun. Kendine göre açıklar tesbit edip saldırıyorsun. Ne var ki zayıf gördüğün hususlar muhkem kaleler gibi sağlam esaslar üzerine ikame edilmiştir. Fakat hükümlerin delillerden nasıl istinbat edildiğini bilmeyişin seni yanıltmaktadır. Bu yanılgı neticesinde mezhepleri farklı doğruları olan oluşumlar olarak değerlendiriyorsun. Yani azizim yine sevinemeyeceksin. Çünkü Maide süresinin 6. ayetinde emredilen “mesh” ile alakalı mezheplerin farklı hükümler vermesi Kur’an-ı Kerim’in anlam zenginliğinden kaynaklanmaktadır. “Başınızı meshedin.” Ayetindeki “bi ruisikum” kelimesinin başında yer alan “ba” harfi cerri Ebu Hanife’ye göre “İlsak/yapıştırma, dokundurma” anlamındadır. Mesh aleti eldir. Alet olan el miktarı kadar bir bölgeyi mesh etmek gerekir. Elde başın dörte birine tekabul eder. Gördüğün gibi Ebu Hanife’nin ictihadı Kur’an’a dayanmaktadır.
    Şafi’ye göre “ba” harfi cerri teb’iz/bölümlere ayırma” anlamındadır. Buna göre kişinin başının üç tane tüyüne mesh etmesi yeterlidir. İmam Malik ve Ahmed b. Hanbel’e göre ise “ba” zaittir. Dolayısıyla mükellefin başının tamamını mesh etmesi gerekir.
    “Lamestümü’n-Nisa” ayeti ile alakalı mütalalarınız da hadiseyi gereği gibi ifade etmekten acizdir. Taşların yerli yerine oturması için öncelikli fakihlerin bu konudaki içtihatlarını hatırlamamız gerekmektedir.
    Fukaha kadına el ya da diğer duyu organları ile dokunan kişinin abdestinin bozulup-bozulmaması noktasında farklı görüşler beyan etmiştir. Bu doğrudur. Nitekim Şafilere göre erkek ve kadın arasında perde ya da örtü gibi engelleyici nesneler olmaksızın dokunma gerçekleşirse bundan lezzet alınsın ya da alınmasın ittifakla dokunanın bir rivayete göre de dokunulanın abdesti bozulur. Kadını öpmekte ona dokunmak gibidir.44
    Ahmet b. Hanbel kadına dokunma ve öpmenin mahiyetine bakar; Erkeğin kadına şehvetle dokunması ya da onu öpmesi abdesti bozar, dokunma şefkatle olursa bozmaz diyor. İmam Malik öpme ile mutlak olarak abdestin bozulacağını söylerken dokunmanın şehvete yönelik olmasını şart koşar. Hanefilere göre ise hiçbir şekilde kadını öpme ya da ona dokunma abdesti bozmaz.45
    Bu konuda birden fazla görüşün oluşmasının arka planında dokunma anlamına gelen “Lems” kelimesinin Arap dilinde “müşterek” lafız olması yatmaktadır. Usul ilmine göre Kur’an ya da Sünnet’te yer alan bir lafız, sözlük anlamıyla ıstılah anlamı arasında müşterek olursa ıstılah anlamına göre anlaşılması gerekir. Eğer lafız iki ya da daha çok sözlük anlamı arasında müşterek olursa bu takdirde müçtehit tarafından bir takım deliller kullanılarak lafzın tek bir anlama indirgenmesi sağlanır. Müşterek bir lafız iki ya da daha çok kaç anlama geliyorsa, lafızdan anlamların hepsini almak doğru değildir.46 Çünkü böyle bir ameliye karışıklığa sebep olur. Burada müşterek lafzın ikinci boyutu vardır. Yani “lems” lafzındaki “iştirak” (müştereklik) sözlük anlamları arasındadır. Müçtehitlerin bir bölümü “lems” kelimenin elle dokunma anlamını içerdiğini söylerken Hanefiler “lems”in cinsel ilişkiden kinaye olduğunu ileri sürmektedirler. Buna göre abdest ayetindeki “lamese”den maksat kadınlara dokunmak değil, onlarla cinsel ilişkiye girmektir. Yani Hanefi fakihlere göre ayetteki müşterek lafız cinsel ilişki, diğer meşhur üç mezhep imamına göre ise dokunma anlamındadır.47
    Üzerinde konuştuğumuz abdest meselesi dahil mezhebler arasında ihtilafa medar olan bütün hususlarda telfike düşmeme şartıyla Selefi: Hem avamın müçtehidi taklit etmesinin gerekliliğinden bahse-diyor hem de bir nevi taklit olan telfikin haram olmasından söz ediyorsun. Bu bir tezat değil midir? Hanefi: Telfik yapılarak ulaşılan hüküm eğer hiçbir mezhepte mevcut değilse bu durumda mukallit içtihat yapmış olur. İçtihat için gerekli malumata sahip olmayan kişinin içtihat yapması ise haramdır. mukallitlerin farklı mezheblerin içtihatlarından istifade etmeleri caizdir. Eğer aralarında usulde bir ihtilaf olsaydı şüphesiz bu caiz olmazdı. Hadiseyi daha anlaşılır bir hale getirmek için müşterek bir lafız olan “lems” kelimesinden hareketle bir örnek verelim: Şafii mezhebine bağlı bir mukallit, şehvet amacı ile olmayan bir dokunma ile abdestin bozulmayacağını söyleyen İmam Malik’i, Onun abdest için ön gördüğü başın tamamını mesh etme, tertip ve uzuvları peşi sıra ara vermeden yıkama gibi vaciplere riayet ederek48 taklit etse, caiz-midir? El-Cevap caizdir. Yani bu durumdaki bir Şafii, abdestin bozulmaması noktasında İmam Maliki taklit edebilir.
    Telfik Niçin Haram?
    Selefi: Hem avamın müçtehidi taklit etmesinin gerekliliğinden bahsediyor hem de bir nevi taklit olan telfikin haram olmasından söz ediyorsun. Bu bir tezat değil midir?
    Hanefi: Telfik yapılarak ulaşılan hüküm eğer hiçbir mezhepte mevcut değilse bu durumda mukallit içtihat yapmış olur. İçtihat için gerekli malumata sahip olmayan kişinin içtihat yapması ise haramdır.
    Hadiseyi şöyle bir örnekle izah edeyim: Abdest alan kişi vücudundan kan aktığında, “kanın akması abdeste engel değildir” diyen İmam Şafi’yi, kadına dokunduğunda ise; “kadına dokunmayla abdest bozulmaz” diyen Ebu Hanife’yi taklit ederek hükümde telfik yapsa, böyle bir ameliye caiz değildir. Çünkü hem kanın akması hem de kadına dokunma ile abdestin bozulmayacağını söyleyen hiç bir müçtehit olmadığından ortaya çıkan yeni hüküm bir içtihat olur. Sahibi de içtihada ehil olmadığından harama irtikap etmiş addedilir. Görüldüğü gibi tezat, teflikle taklit arasındaki münasebette değil, doğru bilgi ile senin arandadır.
    Selefi: Müçtehit imamların mesh ile alakalı hükümlerde ya da diğerlerinde farklı içtihatlara ulaşmalarının arka planında ilmi hakikatlerin olduğunu anladım. Fakat şunu merak ediyorum: Serahsi gibi bazı “muhakkik” fakihler müçtehit imamların aynı konularda farklı içtihatlara ulaşmalarına etki eden başka amillerden de bahsediyorlar, siz bu söylenenleri ilmi buluyor musunuz?
    İnsan Hayatının Mükemmel Okunuşu: İctihat
    Hanefi: Müçtehitler her hangi bir konuda hüküm verirken nassın müsaade ettiği ölçüde insanların maslahatını dikkate almışlardır. Bunun içindir ki İmam Şafii Mısır’a gittikten sonra halkın ihtiyaçlarını dikkate alarak bazı fetvalarında değişikliğe gitmiştir.
    Hadiseyi bir örnek bağlamında izah edersek şunları söyleyebiliriz: Nisa 4/43′de teyemmümü gerektiren haller bahsinde zikredilen ve kadına dokunma anlamına gelen “lamese” kelimesini Ebu Hanife’nin cinsel ilişki, İmam Şafii’nin ise kadına dokunma anlamında algılamalarına ayet lafzının yanı sıra yaşadıkları çevrenin coğrafi ve sosyo-kültürel şartlarıda etki etmiştir. Genellikle kırsal bölgelerde yaşayan insanlara hitap eden İmam Şafii’nin “lamese” kelimesini kadına dokunma anlamında algılaması insanlara artı bir meşakkat getirmediği gibi onları kadınlarla halvet olup kötü yollara düşmekten de alıkoymaktadır.
    Dağlarda ya da geniş arazilerde yaşayan insanların abdestli hallerinde birbirlerine değmeleri mümkün değildir. Hadisenin bu boyutu kolaylığı temin eder. Ayrıca nüfüs yoğunluğu itibariyle sayıları az olan insanların yaşadıkları geniş arazilerde (kadın-erkek) birbirlerine yaklaşmaları/dokunmaları şehevi duyguların tetiklenmesine sebep olur. Bu açıdan da içtihat koruyucu bir anlam içermektedir.
    Şehir kültürünün hakim olduğu bir ortamda yaşayan Ebu Hanife’nin ise “lamese” kelimesini cinsel ilişki anlamında alması, fukahanın fıkhi meseleleri tasavvur ederken maslahatı ne derece dikkate aldıklarını göstermektedir. Medeni (şehirli) insanlara hitap eden Ebu Hanife, muhataplarının dar mekanlarda/caddelerde izdiham halinde yaşadıklarına tanık olduğundan kadına dokunmayla abdestin bozulmayacağını söylemiştir. Aksi takdirde camiye gitmek için insan yoğunluğu olan bir caddeden geçmek zorunda olan ve bu geçiş esnasında gayri ihtiyari olarak bir kadına dokunan (ya da tavaf esnasında kadına değen) herkes yeniden abdest almak zorunda kalacaktı.
    Aynı bakış açısını diğer ihtilaflı meselelere de teşmil edebilirsin.
    Selefi: Nasıl yani?
    Hanefi: Mesela imamın arkasında cemaatin “fatiha” yı okuyup-okumaması hadisesi… Ebu Hanife’nin okumama, Şafi’ninse okuma yönünde içtihat etmelerine ayet ve hadislerin49 yanı sıra insanların sosyo-kültürel durumu da etki etmiştir. Şöyle ki, Hanefiler şehirlerde toplumsal bilincin egemen olduğu bölgelerde yaşadıklarından sorunlarını cemaat şuuru içerisinde çözmeye çalışırlar. Bir hadise karşısında tek tek konuşma yerine sözcüler /mümessiller/dernekler vasıtasıyla sorunlarını arz ederler. Şafilerse genellikle köylerde ikamet ettiklerinden sıkıntılarını ferden ferda arz etme yolunu tercih ederler. Ancak böyle tatmin olabilirler. Namaz da, bütün sorunları çözen Allah Teala’ya halleri arz ediştir, münacattır. Ebu Hanife’ye göre imam bütün cemaat adına Allah Teala’ya münacaatta bulunur. Cemaat bunu yeterli bulur. Fakat İmam Şafii aralarında yaşadığı insanların halet-i ruhiyelerini dikkate alarak ayrı ayrı fatiha okumayı, ferden ferda münacatta bulunmayı uygun görür. Tabi ki müçtehitler bütün bu açılımları nassların müsaade ettiği sınırlar çerçevesinde yaparlar.
    Selefi: Bu söylediklerin müçtehitlerin bir takım ferdi ve ictimai kriterleri dikkate alarak Kur’an’ın hakikatini değiştirdiklerine işaret etmektedir. Böyle bir yaklaşımın neresine fıkıh diyebiliyorsun?
    Hanefi: Söylenenleri anlamamakta ısrar ediyorsun. Ben müçtehitlerin içtihat ederken Kur’an ve Sünneti mutlak anlamda bağlayıcı kabul ettiklerini, maslahatı ise sadece Kur’an ve Sünnet’in müsaade ettiği meşru ölçüler dahilinde dikkate aldıklarını söyledim. Aksi bir maslahat şer’i dilin ifadesiyle; “maslahat-ı mülga”dır ki ona hiçbir müçtehit itibar etmemiştir.
    Muhammed Bakır ve Ebû Hanife
    Müçtehit imamların maslahatı dikkate alarak içtihatta bulunmalarını Kur’ani ifadeleri değiştirmek olarak telakki etmek zati alileriniz adına ciddi bir bilgi fukaralığına işaret etmektedir. Fakat fukaralıkta yalnız değilsin, kadim zamanlara değin dostların var. Çünkü müçtehit imamlar hakkında bu nevi ifadeler sarf eden ne ilk ne de son kahramansın! Örneğin Ebu Hanife hakkında benzer ithamları gündeme getirenlerin nesebi ta Muhammed Bakır’a (r.a.) (ö. 114/732) (Aslında Muhammed Bakır burada masumdur. Çünkü Onun sorgusu, Ebu Hanife’yi tanımamasından kaynaklanmaktaydı.) uzanır. İki imam arasında ki konuşma eğer dikkatle dinlersen senin için de “efradını cami’ ağyarını mani’” bir cevap olacaktır:
    “Muhammed Bakır’a, Ebû Hanife’nin taabbudi hükümler üzerine kıyas yaparak İslam’ın özüne muhalif bir tavır içinde olduğu anlatılır. Bir gün Muhammed Bakır Medine’de Ebû Hanife ile karşılaşır ve ona, “sen kıyasla amel ederek dedem Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sünnetine muhalefet ediyorsun öyle mi, diye sorar?”
    -Ebû Hanife; “bu ithamdan Allah’a sığınırım. Sen konuşmana dikkat et ki; ben de sana karşı üslubuma dikkat edeyim. Çünkü Allah Resulunün (s.a.v.) ashabına üstünlüğü gibi, seninde diğer insanlara üstünlüğün var…”
    Bu ifadeler üzerine Ebû Hanife, Muhammed Bakır’a; “Sana üç tane soru soracağım bana cevap ver” der. Verdiğim cevaplar aklı mı dinin emrine yoksa dini mi aklın tasarrufuna teslim ettiğimi kanıtlayacaktır.
    -Erkek mi yoksa kadın mı daha güçsüzdür?
    -Kadın.
    -Mirasta erkeğin payı ne kadar kadının ki ne kadardır?
    -Kadının payı erkeğinkinin yarısı kadardır.
    -Eğer bu konuda kıyasla hüküm verseydim erkeğe kadının payının yarısını verirdim. Çünkü kadın daha güçsüzdür.
    – Namaz mı oruç mu daha üstündür?
    – Namaz.
    – Eğer kıyasla hüküm verseydim, bu konudaki nassa muhalefet eder hayızlı bir kadına orucu değil namazı kaza etmesini emrederdim.
    – İdrar mı yoksa meni mi daha pistir?
    – İdrar.
    -Eğer kıyasla hükmetseydim, gusül abdestinin, meninin çıkmasından dolayı değil de idrarın çıkmasından dolayı gerektiğini söylerdim.”
    Karşılıklı bu soru cevap faslından sonra Muhammed Bakır, Ebû Hanife’yi alnından öperek kutlar.50
    Ebu Hanife ile Muham-med Bakır arasında cereyan eden konuşmada da görüldüğü gibi müçtehit imamlar Kur’an ve Sünnet’i tartışmasız mutlak ölçü kabul etmişlerdir. Hayata göre bir İslam değil İslam’a göre bir hayatın mücadelesi içerisinde yer almışlardır. Onların içtihatlarında akıl, peşinden gidilen değil, İslam’ın peşi sıra gidendir.
    Hadise Rağmen Taklit Mümkün Mü?
    Selefi: Mukallit fakihlerin hadise rağmen bağlı bulundukları mezhep imamlarının görüşlerini tercih etmeleri ve bunu “Mecamiu’l-Hakaik” müellifi Hadimi gibilerin “akval-i fukaha nususa müreccehtir.” şeklinde bir kaide çerçevesinde sunmaları sizce ne kadar İslami’dir?
    Hanefi: Mukallit fakihler hadisle, taklit ettikleri müçtehitlerin içtihatlarının çeliştiği durumlarda taklidi terk edip hadisle amel etmişlerdir. Nitekim Hanefilerden Kasani, “Bedaiu’s-Senai” de hacamat yaptıran kişi, orucum bozuldu zannıyla yiyip-içse ona keffaret gerekir mi51 meselesini tahlil ederken fukahanın hadisin zahiriyle amel etmesinin vacip olduğunu söylemektedir.
    Hadimi’nin “Fakihlerin içtihatları nasslara tercih edilir” sözü ise avam için geçerlidir. Avam, hadisle müçtehidin içtihadının bir birine muvafık olmadığını gördüğünde yine müçtehidi taklit etmeye devam eder. Çünkü O, şer’i nassların ve hadis-i nebevilerin manalarını, tevillerini, rivayet edilen hadislerin sıhhat derecelerini, neshle ilgili olup-olmadıklarını bilemez. Muhtemeldir ki ictihatla çelişen hadisler haddi zatında sahih hadis değillerdir. Zayıf ya da mevzudurlar. Ya da zahir anlamları kast edilmemektedir, müevveldirler. Belki aynı hususta onlardan senedi daha sağlam olan bir hadisle tearuzları söz konusudur. Bu yüzden o hadislerle amel edilmemiştir. Avam ile avam hükmünde olanların bunları bilmeleri mümkün olmadığından onlar için her halukarda en uygun olan bir müçtehidi taklit etmektir.
    İstismar Edilen Mektup
    Selefi: Söylediklerinizin önemli bir bölümü hakikati yansıtmamaktadır. Buna delil olarak şu hadiseyi nakletmem yeterli olur kanaatindeyim: İmamü’l-Harameyn’in (ö.478/1085) babası Abdullah b. Yusuf el-Cüveyni (ö.438/1046) “el-Muhıt” adında bir fıkıh kitabı yazmaya başlar, eseri kaleme alırken de sahih hadislere bağlı kalmaya özen gösterir. Kitabın ilk üç bölümünün müsveddelerini tamamladığında onları tahlil ve tashih etmesi için hadis alimi Beyhagi’ye (ö.458/1066) gönderir. Ne var ki Beyhagi hadislerle istidlal edip İmam Şafii’ye muhalefet eden Cüveyni’yi bu kitabı tamamlamaktan vazgeçirir.
    Hanefi: Hadiselere Bektaşi mantığıyla yaklaşıyorsunuz. Halbuki ilmin ahlakı her şeyden önce sadakat ister. Eğer sizde ilme karşı bir sadakat olsaydı hadiseyi bir bütün halinde naklederdiniz.
    Selefi: Nasıl yani?
    Hanefi: Sizinde iyi bildiğiniz gibi Beyhagi, Cüveyni’nin müsveddelerini okuduktan sonra Ona uzun bir mektup yazar. Mektubunda Cüveyni’nin hatalarına işaret eden Beyhagi: “İmam Şafii’nin terk ettiği yani amel etmediği, delil olarak kullanmadığı hadislerin gizli kusurlarının olduğunu…” bir bir isbat eder. Bu mektubu kendi için rehber kabul eden Cüveyni de İmam Şafi’yi taklide devam eder ve eserini tamamlamaktan vazgeçer.52
    Söz konusu olayda bir hadis allamesi olan Beyhagi, Cüveyni’nin hadislerini tahlil ediyor ve hadisle ilgili kriterleri de dikkate alarak ona bir takım tavsiyelerde bulunuyor. Bu, sahasında uzman olan her alimden beklenen tabii bir tavırdır. Hadiseyi farklı mütalalara malzeme yapmak doğrusu anlaşılır gibi değildir.
    İctihat Duruşması
    Selefi: Siz -bu cevabınızla- mukallit alimlerin taklit devrinde yaşayan müçtehit fakihleri içtihat yapmaktan alıkoymadıklarını söylemeye çalışsanız da tarih bunun zıddı örneklerin mahşeri gibidir. Örneğin Osmanlı Devletindeki yetkili alimlerin mutaassıp Hanefilerden oluşması bir çok müçtehidin içtihat yapmasına mani olmuştur. Hadiseyi doğru tahlil edebilmeniz için farklı boyutları dikkate almanız bir zorunluluktur.
    Hanefi: İddianızın hilaf-ı hakikat olması, taklit hadisesini ideolojik kaygılarla ele aldığınızı göstermektedir.
    Duruşuna dair bir değerlendirme yapmak gerekirse şunlar söylenebilir: Başkalarında aradığın bu yüzden de bulma bahtiyarlığına eremediğin; meseleleri çok yönlü tahlil etme özelliği, itiraf edeyim ki sende tek bir şubesi ile dahi mevcut değildir. Bu yüzden ekmek ve sudan ziyade, bende olmasını istediğin şeye muhtaçsın.
    Devlet-i Aliyye’nin alimlerini yargılamadan evvel tabakat-ı fukaha kitaplarına baksaydın söylediklerinin gerçeği yansıtmadığını görecektin. Zira söz ve davranışlarıyla bağlı bulundukları mezhebin fetvalarını ictihadlarıyla aşan fakihler tenkit edildiklerinde, kendilerinin müçtehit, yaptıkları işinde içtihat olduğunu söyleyince mukallit alimler tarafından saygıyla karşılanmışlardır. Konuyla alakalı olarak Taşköprüzade (ö.960/1553) Şakaik’in de şöyle bir olay nakletmektedir: Sinan Paşa (ö.891/1486) Şeyh İbn el-Vefa’nın (ö.896/1491) müritlerindendi. İbn el-Vefa Hanefi olduğu halde namazda besmeleyi açıktan okurdu. Müfti’l-Enam Molla Gürani (ö.893/1488) İstanbul ulemasını bir gün camiye topladı, maksadı İbn el-Vefa’yı mezhebe muhalif olan amelden alıkoymaktı. Meclise Sinan Paşa da geldi, toplantının sebebini öğrendikten sonra, Molla Gürani ile aralarında şöyle bir konuşma geçti:
    – Beklediğiniz zat gelince “Ben ictihat ettim ve ictihadım besmeleyi açıktan okumamı gerektirdi” derse ne cevap vereceksiniz.
    -O müctehid midir?
    – Evet! Kur’an-ı Kerim’in tefsirini bütün incelikleriyle bilir, Kütüb-i Sitte ezberindedir ayrıca ictihadın şartlarını, usül ve kaidelerini de bilmektedir.
    – Sen buna şehadet edermisin?
    – Evet!
    – Kalkın arkadaşlar, böyle şahidi olan birisine itiraz edilemez.53
    Müntesip müçtehitlerin ictihad yolundaki asil yürüyüşleri taklit devrinde de devam etmiştir. Toplumsal baskının onları yıldırdığı iddiası, her biri bir cesaret ve onur abi-desi54 olan o güzel insanlara saygısızlıktır.
    Cürcani’nin Fetvası
    Selefi: Konuşmanın ilk fasıllarında dört mezhepten herhangi birini taklit etmenin caiz olduğunu söylemiştiniz. Madem bunlar bahsettiğiniz özelliklerden dolayı taklit edilmeye daha layıktır, niçin fakihler insanların kendi mezheplerinden başka mezheplere geçişlerine mani olmaya çalışmışlardır?
    Hanefi: Nasıl yani?
    Selefi: Nasıllığı aşikar. Bir örnekle izah edeyim: “Ebû Bekir el-Curcani (ö. 522/1128) zamanında, Hanefi mukallitlerden birisi, Şafii bir adamın kızı ile evlenmek istemiş, kayınpeder olacak adam Hanefi mezhebini taklit eden damat adayına, ancak Şafii mezhebine geçmesi koşulu ile kızını verebileceğini aksi takdirde bunun imkansız olduğunu söylemiş, bunun üzerine Hanefi olan damat mezhep değiştirerek kızla evlenmiş. Şafii bir kadınla evlenebilmek için, mezhep değiştiren bu adamın durumu el-Curcani’ye sorulduğunda Cürcani adamın günahkar olduğunu söylemiştir. Madem dört mezhep haktır niçin birinden ötekine geçen günahkar kabul edilmektedir?
    Hanefi: Hadiseyi doğru teşhis edemediğinizden yanlış yargılara varıyorsunuz. Cürcani’nin günah dediği mezhep değiştirmek değil, kadına ulaşmak için dini bir meseleyi basite indirgemektir. Bu nevi bir mezhep değiştirme dini meselelerin kutsallığını ihlal eder. Naklettiğiniz hadiseyle alakalı Allame İbn Abidin, Cüveyni adına şunları söylemektedir “Damadın nikahı sahihtir. Fakat, mezhep değiştirirken günaha girmiş olmasından endişe ederim. Çünkü; mezhebini küçük gördü, bir kadın uğruna onu terk etti. Eğer kadınla evlenmek için değil de, yaptığı bir içtihat neticesinde mezhep değiştirseydi bu hareketi takdir edilir, Allah katında da sevap kazanırdı.”55 Görüldüğü gibi karşı çıkılan mezhep değiştirme değil, değişmenin şeklidir. İçtihat neticesinde mezhep değiştirene ise günah değil sevap müjdelenmektedir.
    Mezhep değiştiren Alimler
    Selefi: Eğer mezhep değiştirmek alimler nezdinde yanlış mütalalara vesile olmasaydı İslam tarihinde mezhep değiştiren bir çok alim olurdu. Fakat tabakat kitaplarında bu tür bilgilere ulaşmak imkansızdır. İmkansızlık ise yokluktan kaynaklanmaktır.
    Hanefi: Okumadığınız meseleri reddetme hakkını size kim veriyor? Sonra nereden iddia ediyorsunuz alimlerin mezhep değiştirmediğini? Bu nevi bilgileri “Bin Baz’ın, Useymin’in” kitaplarında bulamazsın. Eğer merakın, öğrenme aşkından kaynaklanıyorsa işte buyur mezhep değiştiren allamelerden bir kaçı:
    Maliki mezhebinin önde gelen fakihlerinden Abdulaziz b. İmran el-Huza’i (ö.234/848), İmam Şafii Bağdat’a gidince mezhep değiştirerek Şafii olmuştur.
    Ebû Cafer Tahavi (ö.321/933), önce Şafii mezhebine mensuptu, hayatının ilerleyen yıllarında mezhep değiştirerek Hanefi olmuştur. Meşhur muhaddis Hatib el-Bağdadi (ö.463/1070) Hanbeli iken, mezhep değiştirip Şafi mezhebine; Âmidi, Hanbeli mezhebinden Şafii mezhebine geçmiştir. Nahiv alimi Muhammed b. Dahhan’ın (ö. 612/1215) bu konudaki durumu ise ilginçtir. Çünkü o Hanbeli iken Şafii olmuş, halife oğluna nahiv öğretecek bir alim isteyince de Hanefi mezhebine geçmiştir. Nizamiye medresesindeki nahiv kürsüsü boşalınca, orada ders okutabilmenin bir şartı da Şafii olmak olduğundan tekrar Şafii mezhebine geçmiştir.56
    Yukarıda adını verdiğimiz fakihler, bağlı bulundukları mezhepler içerisinde ilmi kariyere sahip kişilerdi.
    İmam Suyûti (ö. 911/1505), kendinden önceki alimlerin; Maliki mezhebine mensup bir mukallidin, Hanefi ya da Şafii oluşuna, sonra Hanbeli mezhebine geçişine, ardından tekrar Maliki mezhebine dönüşüne tepki göstermediklerini söylemektedir. Suyûti’ye göre onlar, bir mezhepten diğerine geçen kişiyi sadece mezhepleri oyuncak haline getirmesi durumunda eleştirmişlerdir.57 şekilde tadat etmek mümkündür:
    lMukallit iki ya da daha fazla mezhebin hükümlerini icmaya aykırı şekilde bir araya getirip telfik yapmamalıdır.58
    l Mukallit, taklit edeceği müçtehidin ilmi açıdan üstünlüğüne inanmalıdır.59
    l Mukallidin özellikle ruhsatlarda taklit edeceği müçtehitlerin dini durumlarını yakından bilip/tanıması gerekir. 60
    l Mezhep değiştirme kısmen olmamalıdır. Buna göre, bir tek konuyla sınırlı olmamak şartıyla bir Hanefi, Şafii mezhebine geçebilir. Örneğin, Hanefi mezhebine bağlı bir mukallidin vücudundan çıkan kan akar ve mukallit Şafii mezhebine uyarak bu kanı yıkamadan namaz kılarsa, kıldığı namaz bâtıl olur. Her ne kadar İmam Şafi, kanın abdesti bozmadığını söylese de, namazdan önce yıkanmasının vacip olduğunu söylemektedir.61
    l Mukallit, devlet başkanları nezdinde itibar görmek, bürokraside yüksek bir konuma gelmek gibi dünyevi kaygılarla mezhep değiştirmemelidir. Böyle yapan kimselerin durumu, sevdiği kadınla evlenebilmek için hicret eden ve bu yüzden Allah Resulü (s.a.v.) tarafından yerilen adama benzer.62 Fukaha, dünyevi çıkarlara dayalı bu tür mezhepler arası geçişi tasvip etmemiştir.63 Hatta, bazı Ha-nefi fakihler böyle birisinin ta’zir cezası alması gerektiğini de söylemiştir.
    l Geçmek istediği mezhebi bağlı bulunduğu mezhepten anlama açısından daha kolay bulan bir mukallidin de mezhebini değiştirmesi gerektiği, hatta önceki mezhebinde ısrar etmesinin haram olduğu belirtilmiştir. Çünkü; mukallidin anladığı bir mezhebe bağlanması, bilgisiz bir şekilde önceki mezhebine devam etmesinden daha hayırlıdır.65
    Hanefilerce meselede müçtehit kabul edilen İmam Tahavi (ö.321/933) Şafii mezhebinden Hanefi mezhebine geçmiştir. Tahavi, dayısı ve İmam Şafii’nin talebesi olan Müzeni’nin fıkıh derslerine katılır ancak konuları tam kavrayamadığından sık sık Ebû Hanife’nin kitaplarına müracaat ederdi. Tahavi’nin bu tavrında rahatsızlık duyan dayısı Müzeni, bir gün ona “Allah’a yemin olsun ki; senden hiçbir şey olmaz” der. Bu ifadeden alınan Tahavi Hanefi mezhebine geçerek orada fakih olur ve zamanla değerli eserler kaleme alır. Hatta bazı konularda da Ebû Hanife’ye muhalefet eder. Kendisine yöneltilen zor soruları çözdüğünde ise: “Allah (cc) dayıma merhamet etsin, eğer yaşamış olsaydı yaptığı yemininden dolayı kendisine kefaret gerekecekti” derdi.66
    l Mukallidin, mezhebini dini ve dünyevi hiçbir gaye olmaksızın değiştirmesi de caizdir. Fakat, dini ve dünyevi gayelere bağlı olmaksızın mezhep değiştiren kişi fakih olursa, bu durumda onun mezhep değiştirmesi mekruh olur.67 Çünkü; önceki mezhebini terk eden fakihin yeni mezhebini öğrenmesi uzun zaman ister. Halbuki fakih, yeni bir mezheple ilgilenip zamanını harcamak yerine bildikleri ile amel etmelidir.68
    Mutlak anlamda mezhepler arası geçişi yasaklayan fakihler, tesbit ettikleri bu şartlarla mezheplerin, insanlar tarafından istismar edilmesine mani olmuşlardır.69 Yoksa bağlı bulundukları mezhebi diğerlerinden daha üstün gördüklerinden böyle bir yaklaşım içinde olmuş değillerdir.
    Selefi: Müctehitler hatadan masum değillerdir. Avamı onları taklit etmeye çağırmak bir anlamda hataya yönlendirmektir. Çünkü taklit edilen müctehidin ictihadında isabet edip-etmediği kesin değildir. Allah Teala’nın Müslümanlara bu durumdaki kişileri taklit etmelerini emretmesi ise söz konusu olamaz.
    Hanefi: Mukallit, içtihat edecek seviyede bir ilme sahip olmadığından onun hataya düşme ihtimali, müçtehidin hataya düşme ihtimalinden çok daha yüksektir. Sonra müctehidin hata etmesi avamla aynı değildir. Müctehit hataya düşse bile sevap kazanır. Ayrıca fıkıh kitapları tedvin edilirken aynı konudaki farklı fetvalardan hangisinin daha muteber olduğu “tercih” dirayetine sahip alimler tarafından belirtilmiştir. Fakat bunun anlaşılabilmesi için “fetva usulü” ilminin bilinmesi gerekir. Avam bu ilimden mahrum olduğundan “hükmü” direkt olarak bütün görüşleri içeren fıkıh kitaplarından değil de onları okuyup anlayabilen fakihlerden (Nakılu’l-Fetva) ya da fetva kitaplarından öğrenmelidir. Fukaha, mukallidin en doğru ictihatla amel etmesi için bütün imkanları hazırlamıştır. Bu yüzden, onun için en güvenilir yol, bir müçtehidi taklit etmektir.
    Ayrıca, Kur’an ve Sünnet’in açıklanmaya muhtaç, “zahir”, “nas”, “hafi”, “müşkil” vb. özelliklere sahip kapalı ifadelerine içtihadla açıklık kazandırmanın ciddi anlamda bir fıkıh melekesine sahip olmayı gerektirdiği unutulmamalıdır. İçtihadın şartları ve nasıl yapılacağını bilmesi şöyle dursun, içtihat olgusunun ne demek olduğunu dahi tam kavrayamayan avamı, içtihadla sorumlu tutmak ve taklidi tercihlerinden dolayı müşriklerle aynı kategoride değerlendirmek öyle vahim bir durumdur ki; cehalet kelimesi onun büyüklüğünü ifade etmede son derece küçük kalır.
    ……
    Daha neler ve neler konuşuldu. Fakat buradan sonrası yerin azizliğine uğradı. Noktalarla geçiştirdiğimiz bölümleri belki ilerde kitap çapında bir çalışmanın içerisinde okuyacaksınız. Fakat merakınızı gidermek için konuşmanın son cümlelerini arz ediyorum:
    Selefi: Zihnen yoruldum. Tükendim desem daha doğru olur. Sünnet ve Cemaat alimlerinin eserlerini okumayışım beni onlara karşı mağrur etmişti. Fakat bu konuşma, onlarsız İslam’ı anlamanın nafile bir gayret olduğunu bana gösterdi. İçimden adım İbn Teymiye değil de Ebu Hanife ya da Muhammed b. İdris Şafi’dir demek geçiyor.
    Anladım ki tek doğru anlayış usulü Sünnet ve Cemaat alimlerine aittir. Allah Teala onlardan razı olsun.
    Hanefi: Amin.

    Dipnotlar:

    1-Bkz. Ebu Velid Muhammed b. Ahmed İbn Rüşd, Tehafutu’t-Tehafut, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 2003.
    2-Ebû Abdillah Muhammed b. Ebi Bekr b. Eyyub İbn Kayyım el-Cevziyye, İ’lamu’l-Muvakkiin an Rabbi’l-Alemin, (tah. Muhammed Mu’tasımbillah el-Bağdadi), Daru’l-Kitabi’l-Arabi, Beyrut, 1996, II, 180.
    3- Seyfuddin Ebü’l-Hasan b. Ebi Ali b. Muhammed Âmidi, el-İhkâm fî Usûli’l-Ahkâm, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, t.y, III, 170.
    4-Bkz. M. Mani’ b. Hammad el-Cuheni, el-Mevsuatu’l-Muyessere fi el-Edyan-i ve’l-Mezahib-i ve’l-Ahzab-i ve’l-Muasıra, Daru’n-Nedveti’l Alimiyye, Riyad, 2003, I, 139-157.
    5-Ebû Muhammed Ali b. Ahmed b. Saîd İbn Hazm, el-İhkâm fî Usûli’l-Ahkâm, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, ty, I-VIII.
    6-İbn Hazm, a.g.e., VI, 241.
    7-İbn Hazm, a.g.e., VI, 307.
    8-İbn Hazm, a.g.e., (bkz. Yazarın Biyografisi) I, 3.
    9-İbn Hazm, a.g.e., VI, 286.
    10-İbn Hazm, a.g.e., VI, 303.
    11-Muhammed Saîd Ramazan Bûtî, el-Lâmezhebiyye Ahtâru Bida’tin Tuheddidu’ş-Şeriate’l-İslamiyye, Mektebetu’l-Farabi, Dımeşk, ty, s.66.
    12-Kur’an, Bakara(2), 170.
    13-Kur’an, Zuhruf(43), 23.
    14-İbn Hazm, a.g.e., I, 286.
    15-Muhammed İbrahim Hafnâvî, Tabsirü’n-Nüceba bi Hakikati’l-İctihad ve’t- Taklîd ve’t-Telfik ve’l-İftâ, Darü’l-Hadis, Kahire, 1995, s.207.
    16-Kur’an, Zümer(39), 17-18.
    17-Ebû Bekir Muhammed b. Ahmed b. Ebi Sehl es-Serahsi, Usûl, (tah. Ebû’l-Vefa el-Afgâni), Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1993, I, 329; Muhammed b. Ali Şevkânî, İrşâdü’l-Fuhûl, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, ty, s.49; Zeydan, el-Vecîz, s.171.
    18-Bûtî, a.g.e., s.72.
    19-Bkz. Fahruddin Muhammed b. Ömer Râzi, et-Tefsiru’l-Kebîr, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1990, XIV, 297.
    20-Şevkâni, İrşâd, s.400.
    21-Şevkâni, İrşâd, s.400.
    22-Şevkâni, İrşâd, s.400.
    23-Şevkâni, İrşâd, s.400.
    24-Şevkâni, İrşâd, s.400.
    25-Kur’an, Nisa(4): 59.
    26-Yusuf Kârdâvi, Fetâvâ Muâsırâ, Daru Uli’n-Nühâ, Beyrut, ty, II, 116.
    27-Karşılaştırma için bkz. Muhammed Reşid Rıza, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Hakîm, (Menar), Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1999, V, 179.
    28-Kur’an, Tevbe(9): 31.
    29-İbn Hazm, a.g.e., VI, 302.
    30-İbn Hazm, a.g.e., VI, 305.
    31-Bûtî, a.g.e., s.66-67.
    32-Ahmed Zafer Tahânevi, Mukaddimât-u İ’lai’s-Sünen, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1997, XX, 17.
    33-Kârdâvi, a.g.e., II, 114.
    34-Muhammed İbrahim Ahmed Ali, el-Mezheb inde’l-Hanefiyye, Mekke, ty, s.74.
    35-Kârdâvi, a.g.e., II, 113.
    36-Kârdâvi, a.g.e., II, 113.
    37-İbn Kayyım, a.g.e., II, 178.
    38-Nureddin Ebü’l-Hasan b. Muhammed Ali el-Kâri, Feth-u Bâbi’l-İnaye bi Şerhi’n-Nukâye, Daru’l-Erkam, Beyrut, 1997, III, 48.
    39-İbn Mace, 1/Mukaddime, 17 (I, 81, H.no: 224).
    40-Vehbe Zuhaylî, Usûli’l-Fıkhi’l-İslami, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1998, II, 1157.
    41-Kur’an, En’am(6): 159.
    42-İbn Hazm, a.g.e., VI, 244.
    43-Bûtî, a.g.e., s.66.
    44-Ebu İshak ibrahim b. Ali b.Yusuf Firuzabadi Şirazi, el-Mühezzeb fi fıkhi’l-İmami’ş-Şafii, Beyrut, 1995, I, 51; İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, Beyrut, 2000, I, 44-45; Ebû Muhammed Abdullah b. Ahmed b. Muhammed İbn Kudâme, el-Mugni ala Muhtasarı’l-Hıraki, (tah. Muhammed Ali Şahin), Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1994, I, 153-154.
    45-İbn.Rüşd, el-Bidaye, I, 45; İbn Kudame, a.g.e., I, 153-154; Serahsi, el-Mebsût, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1986, 67-68.
    46-Abdulvahhab Hallâf, İlmu Usûli’l-Fıkh, Lübnan, 1942, s. 144.
    47-İbn Rüşd,el-Bidaye, I, 45; İbn Kudame, a.g.e., I, 153-154; Serahsi, el-Mebsut, 67-68.
    48-İbn Kudame, a.g.e., I, 110-l18; İbn Rüşd, el-Bidaye, I, 20; Hafnavi, a.g.e., s. 217.
    49-Karşılıklı deliller için bkz. Ali el-Kâri, a.g.e., I.
    50-Hafızu’d-Din b. Muhammed el-Kerderi, Menâkib-u Ebi Hanife, Daru’l-Kitabi’l-Arabi Beyrut, 1981, II, 221-222.
    51-Alauddin Ebu Bekir b. Mesud Kasani, Bedaiu’s-Senai, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1997, II, 622.
    52-Abdu’l-Vahhab b. Ali İbn Sübki, Tabakâtü’ş-Şafi’iyyeti’l-Kübrâ, Mısır, 1967, V, 77-90.
    53-Ahmed Isamüddin Taşköprülüzade, eş-Şagaiku’n-Nümaniyye, İstanbul, ty., s. 73; Hayreddin Karaman, İslam Hukuk Tarihi, s. 296.
    54-Karaman, a.g.e., s. 298.
    55-Muhammed Emin İbn Abidin, Reddül-Muhtar ala’d-Dürri’l-Muhtar, Daru’l-Fikr, 1979, IV, 80.
    56-Abdulvahhab b. Ahmed b. Ali Şa’rani, , el-Mîzanu’l-Kübrâ, Daru’l-Kutubi’l- İlmiyye, Beyrut, 1998, I, 50; Hafnâvî, a.g.e., s.240-241.
    57-Şa’rânî, a.g.e., I, 50.
    58-Şa’rânî, a.g.e., I, 49; Hafnâvî, a.g.e., s.239.
    59-Şa’rânî, a.g.e., I, 49; Hafnâvî, a.g.e., s.240.
    60-Şa’rânî, a.g.e., I, 49; Hafnâvî, a.g.e., s.240.
    61-Şa’rânî, a.g.e., I, 50.
    62-İbn Mes’ud diyor ki: Bizim zamanımızda Umm Kays isimli bir kadınla nişanlanan bir adam vardı, kadın ona evlenmek için hicret etmeyi şart koşunca kadınla evlenebilmek için hicret etmişti.Bu yüzden biz ona Umm Kays için hicret eden adam derdik. Şihabuddin Ebû’l-Fadl Ahmed b. Ali b. El-Askalâni İbn Hacer, Fethu’l-Bâri bi Şerhi Sahihi’l-Buhâri, Daru İhyai’t-Türasi’l-Arabi, Beyrut, 1998, I, 13; Ebû Tayyib Muhammed Şemsu’l-Hak Azimâbâdi, Avnu’l-Ma’bud Şerhu Süneni Ebi Davud, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1995, VI, 298-299; Nevevi, a.g.e., VII, 48.
    63-Şa’rânî, a.g.e., I, 52; Hafnâvî, a.g.e., s.243.
    64-İbn Abidin, Reddül-Muhtar, IV, 80.
    65-Şa’rânî, a.g.e., s.53.
    66-Abdulâli Muhammed b. Nizameddin Muhammed Leknevi, el-Fevâidü’l-Behiyye fî Terâcimi’l-Hanefiyye, Daru’l-Erkam, Beyrut, 1998, s.59-60.
    67-Şa’rânî, a.g.e., I, 53.
    68-Şa’rânî, a.g.e., I, 53.
    69-İbn Abidin, Reddü’l-Muhtar, IV, 80.
    12 May, 2008

  19. MEZHEPLERİN ORTAYA ÇIKIŞI VE TAKLİT KAVRAMI – İhsan ŞENOCAK
    Cemiyet halinde yaşamak hayatın devamı için bir zorunluluktur. Çünkü ‘İnsan, yaratılışı gereği medenidir.’1
    İnsanlar, yaşamlarında sayısız olaylarla karşıla-şırlar. İctimai düzenin sağlanabilmesi için herkesin karşılaştığı olayları, fıkhın temel esaslarına muvafık bir şekilde çözmesi gerekir. Fakat, bütün insanların, uyması gereken kuralları ayrıntılı bir şekilde bilmeleri mümkün değildir.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Bu yüzden modern hukukta “avukatlık” ve “hukuk danışmanlığı” mesleği ihdas edilmiştir.2 Fıkıhta ise, söz konusu işlevi, yani fıkhi hükümleri Müslümanlara açıklama ameliyesini fakihler yerine getirmektedir. Bundan dolayıdır ki fakih, zamanı okuyan-zamana hükmeden adamdır. Medeniyetin özünü teşkil eden esaslar Ona aittir. O ise Kur’an ve Sünnet’e. Tesbit ettiği esaslar ve istinbat ettiği hükümler itibariyle fakih ilmin olduğu gibi fikir tarihinin de öncü ismidir.
    Müslümanlar, İslam’ın başlangıcından günümü-ze kadar fakihlerin içtihatlarını taklit ederek, yükümlülüklerini yerine getirmektedirler.3 Fuka-hayı taklit etmek cemiyetin çoğunluğunu teşkil eden avam adına bir zorunluluktur. Çünkü fıkhın esası olan Kur’an ve Sünnet’in bir kısmı herkesin anlayabileceği bir tarzda açıkken, önemli bir bölümü ancak içtihatla anlaşılabilecek bir yapıdadır. İçtihatla anlaşılabilecek hükümlerse fıkhın geneline nisbetle çoğunluğu teşkil etmektedir. 4
    Kur’an ve Sünnet’te yer alan içtihadî hükümleri bulup-çıkarmaları için, mükelleflerin tamamından içtihat yapmalarını talep etmek, onlara kapasitelerinin üzerinde bir sorumluluk yüklemek demektir ki, bu da “teklif-i mala yutak”olur.5 Mükelleflerin, farklı zeka derecelerine sahip oldukları hesaba katıldığında, böyle bir talebin mantıki açıdan da yersiz ve yetersiz olduğu görülecektir. Bu yüzdendir ki, içtihat yapabilmek, belli şartlara sahip insanlarla sınırlı tutulmuştur.
    İçtihada açık nassların muradı ilahi çerçe-vesinde anlaşılabilmesi, müçtehitler için vasıtasız gerçekleşirken, avam için ancak müçtehitler vasıtasıyla gerçekleşmektedir.6 Dolayısıyla, avamın Kur’an ve Sünnet’le olan münasebetinin sorumluluk açısından fıkhi bir boyut kazanabilmesi ancak, müçtehidi taklit etmesiyle mümkün olmaktadır. Aksi takdirde o, Kur’an ve Sünnet’le sağlıklı bir iletişim içinde olamayacağından, fıkhi sorumluluğunu da yerine getiremez.
    Taklit Saadet asrından günümüze kadar uzanan süreç içerisinde, mukallitlerin içtihadi hükümlere ulaşabilmelerinin yegane yolu olmuştur. Fakat, mukallit kavramı süreç içerisinde aynı kalmamış zamanla farklı içerikleri bünyesine alarak genişlemiştir. Buna göre, Saadet asrında mukallit, avamla sınırlı iken, mezheplerin teşekkülü ve hicri dördüncü asrın sosyo-kültürel şartlarının etkisiyle kapsam açısından genişleyerek fakihleri de içine almıştır. Hicri dördüncü asırdan itibaren, fakihlerin içtihat yerine taklîde yönelmeleri, içtihat faaliyetlerinin azalmasına ve taklidin kurumsallaşarak mezhepler düzeyinde yapılmasına zemin hazırlamıştır.
    İslam milletinin fıkhi meseleleri anlayabilmesinin yegane usulünü veren taklidin ne olduğunu, nasıl bir tarihi arka plan içerdiğini, ona kimlerin niçin karşı geldiğini, o vardır diyenlerin ne derece bedihi hakikatlerle istidlal ettiklerini anlamak için işte buyrun taklit dosyasına:

    mzhpszlk1

    Lügatte Taklit
    “Taklit” kelimesi, “demiri bir şey üzerine eğmek, ipi eğirmek, suyu havuzda toplamak” 7 gibi anlamlara gelen k.l.d kökünden türetilmiştir. Taklit kelimesinin dört harfli formu olan kallede ise, “kolye takmak, sorumlu kılmak, makama atamak, kılıcın askısını boyna takmak, hibede bulunmak, hicvetmek” gibi anlamları içerir.
    Taklit kavramının yukarıda verilen somut anlamları yanında bir de mecazi anlamı vardır ki, o da “insanların boyunlarına sorumluluk yüklemek” 8 tir.
    Taklit kelimesinin fıkıhla ilişkisi de bu noktada başlar ve mecaz anlam örgüsünde kazandığı içeriğe dayanır. Buna göre müçtehit fakihlerin görüşlerini bağlayıcı kabul edip onlarla amel eden bir Müslüman, söz konusu amelinden doğacak manevi sorumluluğu, bir anlamda “taklit” ettiği müçtehidin adeta boynuna geçirir. 9
    Istılahta Taklit
    “Delillerini bilmeden bir müçtehidin görüşüyle amel etmek”10 diye tarif edilen taklidi bir örnek çerçevesinde izah edersek şunları söyleyebiliriz: Abdest alırken, Ebû Hanife’nin (ö. 150/767) görüşüne göre başının dörtte birini mesh eden ya da vitir namazında kunut duasını okuyan Hanefi mezhebine mensup bir mükellefin, söz konusu fiillerinde Ebû Hanife’nin içtihadını, içtihadının delillerini bilmeden kabul edip uygulaması, ameli anlamda bir taklittir.11 Öte yandan, abdest alırken, İmam Malik’in (ö. 179/795), başın tamamını meshetmeyi gerektiren içtihadıyla12 amel eden, Maliki mezhebine mensup bir mükellef de, İmam Malik’in bu konudaki içtihadını kabul edip onu taklit etmiş olur. Her iki imamın görüşlerine uyan kişiler, onların söz konusu hükme hangi deliller vasıtasıyla ulaştıklarını bilmedikleri için, bu ameliyeleri “taklit” başlığı altında değerlendirilir.
    TARİHİ ARKA PLAN
    Hz. Rasulullah (s.a.v.) Devri
    Bu devirde fıkıh, “vahiy” merkezlidir. Çünkü fıkhi hükümler ya hem lafız ve anlam itibariyle (Kur’an) ya da sadece anlam itibariyle vahiy kaynaklıdır (Sünnet). Hz. Rasulullah (s.a.v.) ve sahabe içtihatlarının vahiy tarafından tasvib edilenleri de ‘vahiy fıkhı’ özelliğini taşımaktadır.13
    Allah Rasulü (s.a.v.) bir taraftan ashabın fıkhi sorularını cevaplandırırken diğer taraftan da Mescid-i Nebevi’ye bitişik halde inşa ettiği ve İslam’ın ilk üniversitesi kabul edilen Suffe’de onların bir bölümünü fıkhi meseleleri cevaplandırabilecek derecede yetiştirdi,14 yüksek fıkhi melekeye sahip olanları fetva verebilecek seviyeye getirdi. Daha O (s.a.v.) hayatta iken müçtehit sahabe fetva vermekteydi. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali(bunlar Suffe’nin nehari müdavimleri), Muaz b. Cebel, Ubey b. Ka’b Hz. Peygamber’in sağlığında fetva veren sahabeden bazılarıdır.15
    Efendimiz yetiştirdiği bu müçtehit sahabileri,-İslami bilgileri, temel inanç esaslarını bilmekten öteye geçmeyen- Müslümanların yaşadıkları diyarlara gönderirdi. Oralardaki halk müçtehit saha-benin; amel, ibadet, muamelat ve genel olarak da helal-haram konularında verdiği fetvayı taklit eder ve o istikamette hareket ederdi. Fıkıh Tarihi kitaplarında da anlatıldığı gibi müçtehit sahabe -delilini- Kuran ve Sünnet’te bulamadığı bir problemle karşılaştığında, Allah Resu-lü’nün (s.a.v.) tavsiyesini dikkate alarak içtihat eder ve içtihadı doğrultusunda fetva verirdi. İnsanlar da onların verdiği bu fetvaları taklit ederdi.16 Nitekim Allah Resulü (s.a.v.), Muaz b. Cebel’i Yemen’e gönderirken O’na, vereceği fetvaların isnat merkezlerini sorar. Muaz da sırasıyla Kuran’ı, Sünnet’i ardından da içtihadı söyler.17 Muaz, söylediği gibi Yemende içtihatta bulunur, halk da onu taklit eder.
    Bütün bunlar göstermektedir ki; Allah Rasulü (s.a.v.) sadece müçtehitleri yetiştirmekle yetinmiyor bir taraftan da onları Medine’ye uzak bölgelere gönderip halkın taklit etmelerini temin ediyordu.
    Raşid Halifeler Devri
    Raşid Halifeler Devri, ‘vahiy fıkhı’ sona erdikten yani ‘vahiy fıkhı’nın esasını teşkil eden Kuran ve Sünnet tamamlandıktan sonra başlamıştır.18
    Raşid Halifeler devrinde sahabe, fıkhi bir meselenin çözümünü araştırırken öncelikle Kuran ve Sünnet’e müracaat ederdi. Şayet onlarda meseleye dair açık bir hüküm bulamazsa içtihat yapardı.19
    Mutlak manada içtihat edenler olduğu gibi hususi konularda da içtihat edenler vardı. Hz. Ömer Şam’ın Cabiye bölgesinde halka yaptığı bir konuşmada “Kim Kur’an hakkında soru sormak istiyorsa Ubeyy b. Ka’b’a sorsun. Feraiz/miras hakkında soru sormak isteyenler, Zeyd b. Sabit’e, fıkhi meseleleri öğrenmek isteyenler, Muaz b. Cebel’e, iktisadi konularda soru sormak isteyenler bana gelsin”20 diyerek içtihatta uzmanlaşmaya işaret etmiştir. Hz. Ömer’in avamı, müçtehit sahabilere sorunlarını iletmeye davet etmesi taklidin Raşid Halifeler döneminde de avam-müçtehit düzeyin-de yapılmaya devam ettiğini göstermektedir.

    mzhpszlk2

    Tabiin Devri
    Raşid Halifeler devrinin bitmesiyle başlayan Tabiin Devri Emevi Devletinin çökmeye başladığı yıllara kadar devam eder.21 Bu devrin fıkhi duruşu ashabın içtihat anlayışının özelliklerini taşır.22
    Tabiin devrini önceki devirden ayıran özellikler bağla-mında; Müslümanlar arasında ihtilafların artması, tedvin hareketlerinin başlaması ve müçtehit imamlar devrindeki fıkıh anlayışına rengini verecek “Ehl-i Hadis” ve “Ehl-i Rey” oluşumlarının Medine’de Said b. Müseyyeb, Küfe’de İbrahim b. Yezid en-Neha’i gözetiminde kurulması zikre-dilebilir.23
    Bu dönemde içtihat hareketlerinde coğrafi anlamda da bir açılım oldu. Medine, Mekke, Basra, Küfe, Şam, Mısır ve Yemen gibi şehirler/bölgeler birer fıkıh merkezlerine dönüştü.24 İçtihadın yaygınlaşması doğal olarak içtihatları taklit ederek fıkhi ve dini sorumluluklarını yerine getiren avam sınıfının genişleyip kökleşmesine neden oldu.
    Müctehit İmamlar Devri
    Müçtehit imamlar devri hicri ikinci asrın ilk yıllarında başlar ve dördüncü asrın ortalarına kadar devam eder.25 Fıkhın en hızlı gelişme gösterdiği bu dönemde Ebû Hanife, Malik b. Enes, Evzai, Süfyan-i Sevri, Şafii, Ahmed b. Hanbel gibi büyük müçtehitler yetişmiştir.
    Müçtehit imamlar, gerek İslam toplumunun yaşadığı problemlere karşı, gerekse güncel hayatta Müslümanların karşılaştığı sorunlara yönelik kapsamlı içtihat faaliyetinde bulundular. Onların içtihatları, sonraki fakihler tarafından tedvin edilerek fıkhın temel ilkeleri belirlendi, dağınık konular toparlandı ve günümüze kadar ulaşan usul ve furu’ kitaplarının ilk örnekleri kaleme alındı.26 Bu çerçevede Ebû Hanife’nin talebesi Muhammed b. Hasan eş-Şeybani (ö.189/805) “Zâhiru’r-Rivâye” üst başlığı altında meşhur altı kitabını telif etti. İmam Muhammed’in kaleme aldığı bu eserlerde taklidin etkisi açıktır. Zira söz konusu eserler büyük oranda Ebu Hanife’nin içtihatlarını içermektedir.27
    Mukallit fakihlerin müçtehit imamlara bağlılıkları, yeniden içtihat yapma yerine, müçtehit imamların görüşlerini furu’ kitaplarında toplayarak ihtiyaç halinde onlara müracaat etmeleri, içtihat faaliyetlerinin azalmasına, taklidin yaygınlaşmasına ve doğal olarak da fıkhın mezhepleşmesine ve oluşan mezheplerin kurumsallaşmasına neden olmuştur.28
    Yeni içtihatların mukallit fakihler tarafından derlenmesi, içeriği oldukça zengin bir fıkıh literatürünün ortaya çıkmasına zemin hazırladı.29 Bütün bu gelişmelerden dolayı fıkıh tarihçileri, bu dönemi “fıkhın altın devri” 30 olarak tanımlamaktadırlar. Nitekim İslam Devletlerinin asırlarca yargı ve yürütmede kullandıkları esaslar bu süreçte gerçekleştirilen içtihatlara dayanmaktadır.31
    MEZHEPLEŞME SÜRECİ
    Mezhep düzeyinde taklit, hicri dördüncü asrın ortalarından başlayıp sonraki asırları da içine alarak günümüze kadar devam eder. Bu süreç içerisinde yetişen Kerhi (ö.340/952), Hülvani (ö.448/1050), Serahsi (ö.483/ 1090) gibi “Müntesip müçtehitler”, mutlak müçtehitlerin içtihat usullerine bağlı kalarak, onların görüş bildirmediği konularda içtihat yaptılar.32 Bu yaklaşımın benimsenmesiyle, taklidin fakihler düzeyinde yapılması da yaygınlık kazandı.
    Arka Plan
    Müçtehit imamlar, fıkhi bir problemi çözerken, mutlak olarak Kur’an ve Sünneti dikkate alırlardı. Taklidin mezhepler düzeyinde yapılmasının alt yapısını hazırlayan fakihler ise, Kur’an ve Sünneti müçtehit imamların içtihatları doğrultusunda anlamaya çalıştılar. Onların, bu bakış açısıyla yetiştirdiği talebeler de, içtihat yerine intisap duygusunu ön plana çıkarıp taklidin mezhepler düzeyinde revaç bulmasına zemin hazırladılar. Nitekim, bu devirde yetişen büyük fakihler bile, bir mezhep sistemine göre hareket etme ihtiyacını hissetti.33 Taklidin mezhepler düzeyinde yapılmasına zemin hazırlayan nedenler bağlamında şunlar söylenebilir:
    İçtimai ve Siyasi Bunalım
    Taklidin mezhepler düzeyinde yapılmasının nedenlerinin başında, İslam dünyasının siyaseten dağılması gelmektedir. Abbasiler siyasi gücünü yitirince devletin merkeziyetçi yapısı parçalandı. Parçalanan devletin toprakları üzerinde kurulan devletçikler, basit siyasi kaygıların peşine düştük lerinden, ilmi hayat ciddi anlamda sarsıldı. Her devletin başına, kendilerine “müminlerin başkanı” denilen valiler geçti. Bu dağınıklık ve kaos ortamı, Müslümanlar arasında fitne tohumlarının ekilmesine zemin hazırladı, kardeşlik ve birliğin yerini düşmanlık ve bölünmüşlük aldı.
    İslam coğrafyasının bu dönemdeki sosyolojik yapısını anlayabilmek için, Bâtini inanca sahip Fâtımilerle Sünni Müslümanlar arasında cereyan eden olaylara bakmak yeterlidir. Müslümanlar arasında kabul görebilmek için, soylarını Hz. Ali ve Hz. Fatıma’ya isnat eden Fâtimiler, siyasi nüfuzlarını kullanarak, Sünni Müslümanlar üzerinde bir baskı rejimi kurmaya çalıştılar. Öyle ki; teravih ya da kuşluk namazı kılan bir Sünni’yi büyük bir suç işleyen kişi gibi, önce sokakta teşhir edip ardından da idam edebiliyorlardı. Bâtini görüşlerini Müslümanlar arasında yaymak isteyen Fâtimiler, Mısır’da inşa ettikleri el-Ezher üniversitesiyle de güçlü bir propaganda faaliyeti yürüttüler. Fıkhı kendi sapık görüşlerine uydurabilmek için Sünni fakihleri devlet kadrolarından dışladılar, hem tedrisatta hem de mahkemelerde görev almalarına engel oldular.34
    İçerden ve dışardan gelen tehdit ve yıkımlar ilim dünyasını yeni duruşlar almaya sevketti. Ulema kısmen bir içe kapanma sürecine girdi. Tabi olarak, müstakil içtihat anlayışına sıcak bakılmadı. Batini anlayışın, içtihat zarfı içerisinde yaymaya çalıştığı hezeyanlara karşı Müslümanları koruyabilmek için taklit bizzat teşvik edildi.35
    Sünni fakihlerin teşvikiyle taklide yönelen halk, içtihat adı altında Fâtimiler/Bâtıniler tarafından kendilerine sunulan sapık görüşleri reddetti. Sünni alimlerin halkla oluşturduğu ittifak karşısında uzun süre dayanamayan Fâti-mi idaresi zamanla siyasi nüfuzunu yitirdi. Fâtimilerin ortaya çıkışıyla başlayan taklit, Fâtimilerin çöküşünün baş amili oldu.36
    Talebelerin Hocalarına Bağlılıkları
    Hicri dördüncü asır ve sonrasında yaşayan fukaha, mensup oldukları mezhebin usul ve hükümlerine bağlı kalarak içtihat yapmayı tercih etti. “Müntesip müçtehit” şeklinde tanımlanan bu grubun yanı sıra, bir de tahriç, tercih ve temyiz çalışmalarıyla müçtehit imamların içtihatlarını daha kullanılır hale getiren alimler topluluğu vardı.37
    Çağımız alimlerinden Mustafa Ahmet Zerkâ taklit devrindeki fakihlerin müçtehit imamlara muazzam bir saygı çerçevesinde bağlanmalarının nedenini anlatırken şunları söyler: “Müçtehit imamların yüksek ilmi mevkileri, zamanın geçmesiyle vicdanlarda kazandıkları üstünlük duygusu ilmi kudrete ve fıkıh melekesine sahip alimleri müstakil müçtehit olmaktan alıkoydu. Müntesip müçtehit ya da mezhepte müçtehit olmayı kendileri adına yeterli gördüler.”38
    Mukallit fakihlerin bu tarz bir bakış açısına sahip olmaları bağlı bulundukları mezheplerin hüküm ya da fetvâlarını öğrenmeyi ve kendilerinden sonraki kuşaklara öğrendikleri bu fetvâları nakletmeyi yani “Nakilu’l-Fetva/Fetvayı Nakleden” olmayı tercih etmelerine zemin hazırladı. 39
    Fıkıh Kitaplarının Tedvin Edilmesi
    Mezheplere ait görüşlerin neredeyse tamamı hicri dördüncü asra gelindiğinde tedvin edilmişti. Bu gelişme fukahanın hükümlere ulaşmasını kolaylaştırdı. Güncel hayatla ilgili problemlerin çözümlerinin kitaplarda mevcut olması tabi olarak fakihleri mevcut literatür üzerinde derinleşmeye, onları bütün yönleriyle tahlil, tahriç ve illetlerini tespit etmeye yöneltti.
    Ta’lilü’l-ahkam ve tercih çalışmaları mevcut fıkhi mirası muhkem bir yapıya kavuşturdu. Usulü fıkhın eimme-i selasesi (üç imam) kabul edilen Ebu Zeyd Debusi, Serahsi ve Pezdevi gibi allameler Ebu Hanife Hazretlerinin içtihat anlayışı çerçeve-sinde fıkıh usulü ilmini geliştirip kemale taşıdılar.

    mzhpszlk3

    Muazzam Derinlik
    Müçtehit imamlar devrinin kapsamlı müktesebatı hicri dördüncü asrı müteakip yaşayan fakihleri mevcut üzerinde derinleşmeye bütün yönleriyle mevcudu tahlil, tahriç ve illetlerini tespit etmeye sevk etti. Bu büyük fıkhi servet takdire şayan çalışmalarla muazzam bir derinliğe kavuştu. Selefi anlayışa sahip münekkitlerin iddia ettiği gibi -hicri dördüncü asırdan Mecelle’ye kadar devam eden- taklit devrinde fukaha oturup hazırı tüketmedi. Binlere belki on binlere tekabül eden fıkhi meseleleri sistematize ettiler. Hükümlerin illetlerini ortaya çıkardılar. Usulle alakalı şaheserler vücuda getirdiler. İhtiyaç hisse-dildiğinde de bağlı bulundukları müçtehit imamın içtihat usulü çerçevesinde ictihatta bulundular. Kerhi (ö.340/952), Hassaf (ö.261/874) ve Tahavi (ö.321 /933)40 gibi allameler kitaplarda çözü-mü olmayan konularda görüşlerini ortaya koydular. Bu duruşlarıyla hem sahih geleneği korudular hem de hayata müdahil aktif bir fıkıh anlayışından yana olduklarını gösterdiler. Bu yüzden taklit devri, fıkhın durağanlaşmasına değil, kendi hususi bünyesinde sistemli ve dinamik bir yapıya kavuşmasına ev sahipliği yapmıştır.
    Niçin Taklit Teşvik Edildi?

    mzhpszlk4

    Fatimiler sapık anlayışlarını İslam coğrafyasında ikame edebilmek için yeni içtihatlarla İslam irfanını sarsmayı/yıkmayı denediler. Namaza, oru-ca, hacca… dair Kur’an ve Sünnet’e muhalif görüşler ileri sürdüler. Ma’şeri vicdanda meşruiyet kazanabilmek için de içtihat kavramının arkasına sığındılar. Karşı duranları siyasi nüfuzlarıyla susturma yoluna gittiler. İlmen ve siyaseten anarşist bir yapılanma içerisinde oldular. Onların bu saldırı-larına karşı Sünnet ve Cemaat alimleri bir taraftan İçtihadın Kur’an ve Sünnet’ten neşet etmesi gerektiğini, diğer taraftan ise sahih fıkhi birikimin İslam’ın temel esaslarına dair yeni şeyler ortaya koymayı zaid kıldığını söylediler. Değişen zamana göre fikhi hükümlerin değişmeyeceğini bilakis İslam’ın bütün zamanları kendi değerleri doğrultusunda değiştirmeyi talep ettiğini ilan ettiler ctihat Neyin Bahanesi
    Fatimilerde olduğu gibi sahih İslami geleneği devre dışı bırakmak isteyenler hep içtihat bahanesiyle emellerine ulaşmak istemişlerdir. Çünkü sapık görüşlerin Müslümanlar tarafından benimsenmesinin yegane yolu onların içtihat olduğunun kabulüne bağlıdır.
    Avamın yeni anlayışları neden, niçin gibi soru kipleriyle sorgulamaları “bu bir içtihattır” ifadesiyle geçiştirilmeye çalışılmıştır. Muhakkak ki içtihadın ihtiyaç halinde yapılması bir zarurettir. Bu yüzden taklit devri de dahil tarih boyu bütün fakihler kesintisiz içtihat etmişlerdir. Fakat müçtehit imamlar bunu “müstakil müçtehit” kimliğiyle sonrakiler ise “müntesip müçtehit” zarfı içerisinde yapmışlardır. Ayrıca ictihadın meşru ve muteber olabilmesi için “ehlinden sadır ve mahalline masruf olması” gerekir. İlmi ehliyetten yoksun olanların din adına ahkam kesmeleri muhkem ayetlerle tayin edilen hususlarda içtihada tevessül etmeleri imar adı altında işlenen yıkımdan başka bir şey değildir. Mezhepler tarihi bu hükmün en canlı şahididir. Kaderiye’den Cebriye’ye Mutezile’den Hariciler’e tarih mezhep mezarlığıyla doludur. Bütün bunların arka planında ise ehliyet ve liyakat fukarası insanların içtihat adı altında sarf ettikleri sapık görüşler yatmaktadır.
    Yeni hezeyanların tedavüle çıkması ve İslam coğrafyasında makes bulmasının yegane yolunun içtihadı teşvik, taklidi ise men etmekten geçtiğini bilen dış güçler; istila ettikleri bölgelerdeki alimlere “İslam donuk bir dindir. Müslümanların perişan halleri taklidi meşru kabul etmelerinden kaynaklanmaktadır. Kurtuluş ise kapsamlı bir içtihat hareketiyle mümkündür.” şeklinde telkinlerde bulundular.
    Batılı adam tahrif etmek istediği dinin bünyesine kendi ideolojisini yerleştirebilmek için İslam coğrafyasının her tarafında içtihat propagandası yaptı. Öyle etkili oldu ki kısa zamanda Ehl-i Hadis’ten Ehl-i Kur’an’a kadar sahih İslami geleneği reddeden bir sürü hareket zuhur etti. Mevcut/meşhur dört mezhebi tanımayan Ehl-i Hadis’in teşvikiyle alim-cahil herkes içtihat yapmaya yöneldi. Mısır’lı Şeyh Meraği öylesine ileri gitti ki içtihat için Arapça bilmenin dahi şart olmadığını ileri sürdü. Ondan cesaret alan devrin Mısır’daki İngiliz büyük elçisi banka ile ilgili meselelerde içtihat etti. Müslümanların Ebu Hanife’yi taklit etmesine tahammül edemeyenler Hıristiyan bir sefirin içtihatlarına sessiz kalarak cevaz verdiler.
    DELİLLER
    Taklide karşı tavır alanlar arasında özellikle Mutezi-le’nin Bağdat ekolü, İmamiye’nin bir grubu, Zahiriler ve bu mezhebi eserleriyle günümüze taşıyan İbn Hazm (ö.456/1064) önemli bir yer tutmaktadır.41 Çağımızda bu anlayışın en önemli temsilcileri “selefi” olduklarına vurgu yapan kişilerdir. “Ben Ezher’de bir çok müçtehit görüyorum ki; taklit kendilerine haramdır.” Diyen Mısır’ın “Muslih-i Kebir”i! Şeyh Meraği’den, “Hanefi ya da Şafi olmak Muhammedi olmaya engeldir.” Diyen Hocendi’ye, Şeyh Nasırüddin’den “Ehl-i Hadis” bağlılarına kadar yığınla insan taklidin haram olduğunu iddia etmektedir.
    Bunların karşısında ise güneş gibi bedihi deliller ve taklidin caiz olduğunu bizzat taklit ederek gösteren meşhur dört mezhebin fakihleri vardır.
    Taklidin caiz olduğunu gösteren deliller o kadar açık ki onları görmek değil görmemek özel bir gayret ister. Ne ki İslam’ın sağlam bünyesini sarsmayı amaç edinenler bunları perdelemenin peşindedirler. İşte buyurun naklin ve aklın cephesinden avamın müçtehidi taklit etmesinin gerekliliğine şahitlik eden deliller:
    Ehline Sorun
    Kur’an’ı Kerim, alimlerin Allah ve Rasülü’nden sonra başvurulması gereken yegane otorite olduğunu belirtir.42 Nitekim, konuyla alakalı bir ayette Cenab-ı Hak43 “Eğer bilmiyorsanız bilgi ehline sorun” 44 buyurmaktadır. Bu ayet, mükelleflerin bilmedikleri konuları ehline sormalarını amir mutlak bir emirdir.45 Ayete rağmen bütün insanları, dini meselelerin tamamını içtihat ederek öğrenmeye davet etmek Kur’an’ı anlamamada ısrar edişten neşet eder ki çaresi ıslahı hal ve etraflı bir tedrisattır.
    Allah Rasulü (s.a.v.), avama marifete ulaşmanın usulünü anlatırken bilenlere sorup-öğrenmelerini tavsiye etmektedir. Nitekim, başından yaralanan bir sahabiye, guslün gerekli olduğunu söyleyerek ölümüne sebep olanlara şöyle buyurmuştur: “Madem ki bilmiyorlar bilenlere sorsalar ya! Meramını anlatamamanın ilacı, sormaktır.”46
    Allah Teala Ashabı Taklit Edenlerden Razı Olmuştur
    Kur’an’ı Kerim’de taklidin meşruluğuna işaret eden diğer bir delil ise, “(İslam Dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tâbi olanlar var ya işte Allah, onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır”47 ayetidir. Burada zikredilen ashaba tabi olma ifadesi taklitle aynı anlamdadır. Çünkü, ashabın bizzat kendisi delil olmadığından söz ve amelleri ya Hz. Rasulüllah’dan duyduklarına ya da içtihatlarına dayanmaktadır.48 Bu durumda onlara tabi olmak, taklit kapsamında değerlendirilir. Eğer bizzat kendileri delil kapsamında ele alınsaydı bu durumda onların yaptıklarını benimsemenin adı ittiba olurdu. Ayrıca, Allah Teala onlara tabi olanlardan razı olduğunu ilan etmektedir. Ashaba tabi olmanın Allah’ın rızasına vesile olması da taklidin bilen-bilmeyen ekseninde gerçekleşmesi durumunda Kur’an’ın ruhuyla bağdaşacağını gösterir.
    Kur’an-ı Hakim’in ameli planda taklidin caiz olduğuna işaret eden bir başka ayeti şöyledir: “Müminlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onlardan, her topluluktan bir grup dinde (dini ilimlerde) geniş bilgi sahibi olmak ve kavimleri (savaştan) döndüklerinde (onları Allah’ın azabı ile) korkutmak için geride kalmalıdır. Umulur ki dikkatli olurlar”49 Bu ayette Allah Tela, müminlerin toptan savaşa iştirak etmelerini yasaklamakta ve onlardan bir grubun Allah’ın dinini iyiden iyiye öğrenebilmek için geride kalmasını istemektedir. Buna gerekçe olarak da, kardeşleri savaştan dönünce, helal ve haramı fetvâ yoluyla onlara sunabilecek kişileri toplumda bulmaları hususu zikredilmektedir.50 Aynı şekilde savaştan dönen gruba, fakih sahabelerin fetvâlarını almaları tavsiye edilmektedir.51 Bu ayet ashabın avamının müçtehitleri taklit ettiğinin açık delillerindendir.
    “uyulması ve taklit edilmesi vacip olan tek hak mezhep Hz. Muhammed’in mezhebidir.”78 türünden mantık oyunları ve kavram kargaşalarıyla müçtehitleri taklit etmeyi gayri meşru göstermeleri anlaşılır bir çıkış değildir. Muasır İslam alimlerinden Saîd Ramazan el-Bûtî’nin79 de tenkit ettiği bu düşünce tarzı kanaatimizce, İslam Kültür Atlasının oluşum aşamalarını tanımamaktan kaynaklanmaktadır. Çünkü, taklidin ortaya çıktığı zaman dilimini, tarihi süreç içinde değerlendirebilen herkes, müçtehitlerin içtihatlarını hangi şartlar altında yaptıklarını anlar ve gerek içtihadın gerek taklidin İslam’ın kendi iç dinamiklerinden kaynaklandığını kabul eder.
    Yüce Allah, insanların beden güçlerini birbirinden farklı yarattığı gibi, zekalarını da farklı yaratmıştır. Bu gerçek ortada iken, Onun bütün mükelleflerden dini konularda derin bilgiye sahip olmalarını ve bu bilgi doğrultusunda içtihat etmelerini istemesi adalet ve hikmetiyle çelişir. Bundan dolayıdır ki; insanların kimini alim, kimini öğrenci, kimini müçtehit, kimini de mukallit olabilecek bir kabiliyette yaratmıştır. Ayrıca taklit, insanın fıtratında var olan bir duygudur. Nitekim, öğrencinin öğretmenini, sporcunun antrenörünü taklit ederek yetişmesi bunun sosyal bir realite olduğunu göstermektedir.
    Bütün Müslümanların güncel sorunlarını çözebilmeleri için ferdi planda Kur’an ve Sünnet’e müracaat edip hüküm çıkarmaları mümkün değildir. Bu yüzden avamın müçtehit imamları hüküm ve ya delilde taklit etmeleri tabiî bir olgudur.
    Şâtibi’nin Muvafakât’ını şerh eden Abdullah Dıraz bu bağlamda şunları söylemektedir:
    “Makul olan delil odur ki, içtihat ehliyetine sahip olmayanlar fıkhi bir problemle karşılaştıklarında, ya hiçbir şekilde bununla amel etmezler -ki böyle bir durum icmaya aykırı-dır- şayet bununla amel ederlerse, bu durumda ya hükmü ispat eden delili araştırmak ya da taklit etmek suretiyle amel ederler. Birincisi mümkün değildir. Çünkü böyle bir problem hem kendilerini hem de halkı olayların delillerini araştırmaya yöneltir, onları, işlerinden alıkoyar, meslek ve sanatlarını olumsuz yönde etkiler ve neticede bu gidiş ekonomi ve sosyal hayatı sarsar. Bütün bunlar, taklidi kaldırmanın ne kadar zor olduğunu gösterir. Kapıların tamamı kapalı olduğuna göre, önümüzde tek seçenek olarak taklit kalıyor. Dolayısıyla farzlar eda edilirken taklîtle amel edilmelidir.”80
    Taklit Niçin Önemli?
    Dinin fıkhi boyutunun, avam tarafından anlaşılmasında taklidin önemli bir rolü vardır. Bu realite ihmal edildiğinde hayatla fıkhın bir bütünlük içerisinde olması imkansızlaşır. Nitekim, fukaha kişinin gıda maddesi ve benzeri şeyleri satın alırken, onları helal ya da haram yapan illetleri sormadan, sadece satıcının beyanını taklitle yetinebileceği konusunda fikir birliği içerisindedir.81 Cemaat, arkasında namaz kıldığı imamın temizlikle ilgili beyanını esas aldığı gibi, kıraatin gizli olduğu namazlarda da imamı taklit eder, okuyup-okumadığını araştırmaz. Müslüman bir eş hayızla ilgili konularda hanımını, veli, önceden evlenip boşanan ya da kocası ölen bir kadının iddetle alakalı beyanını, hakim şahidi, muhaddis raviyi taklit eder.82 Örneklerde de görüldüğü üzere, ibadetten aileye, adaletten ekonomiye, kısacası toplumsal hayatın her alanında taklidin işlevselliği vardır. Fıkıh, hayatı düzenleyip-şekillendirme ödevini yerine getirirken kolaylaştırıcı olma niteliğini sürekli korur.
    Hüküm
    İz b. Abdisselam (ö. 660/1226), İbnu’l-Humam (ö. 861/1457),83 Şah Veliyyullah Dehlevî84, İmam Nab-lûsi85 gibi muhakkik fakihler, mukallidin müçtehidi taklit etmesinin zorunluluğu üzerinde ısrarla durmuşlardır.
    Fıkhın makasıd boyutuna dikkat çeken meşhur usul bilgini Şâtibî bu noktada şunları söyler:
    “Avama göre müçtehitlerin fetvâsı, müçtehitlere göre dini deliller mesabesindedir. Avam, delillerden istifade edemediğinden, onun için delillerin varlığı ve yokluğu arasında fark yoktur. Zaten deliller üzerinde araştırma yapmak ve delillerden hareketle içtihatta bulunmak onlar için caiz değildir. Nitekim Yüce Allah ‘eğer bilmiyorsanız bilenlere sorun.’86 buyurarak onları taklîde yönlendirmektedir. Avam için dini hükümlerde müracaat edilmesi gereken otorite, alimlerdir. Buna göre alimler mukallitler için kanun koyucu makamındadır.”87
    İçtihadın “zan” ifade edişini gerekçe göstererek, avamın müçtehidi taklit etmesine karşı çıkmak da doğru değildir. Zira, haberi ahad da “zan” ifade etmesine rağmen, alimler onunla amel etmenin vacip olduğunda icma etmişlerdir.88 Zan ifade Eden Haber-i Ahad müçtehit için nasıl bağlayıcı oluyorsa, içtihatta mukallit için aynı şekilde bağlayıcı olur. Ayrıca Haber-i Ahad niteliğindeki bir rivayetin ibadetle ilgili konularda bağlayıcı olduğu bizzat Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sünnetiyle sabittir. Çünkü, Allah Rasulü (s.a.v.) çeşitli bölgelere, ibadet vb. konulardaki hükümleri öğretmeleri için tek tek öğreticiler gönderirdi. Tek bir kişinin sözlerinin zan ifade ettiğini bilmesine rağmen, yine de bölge halkına gönderilen sahabiye uymalarını emrederdi.89
    Mukallidin müçtehidi taklit etmesinin gerekli olduğunu ifade eden deliller, Kur’an, Sünnet, sahabe uygulaması, icma ve akla dayanmaktadır. İslam’ın başlangıcından günümüze kadarki tarihi süreç içerisinde taklidi hangi şartlar ve nedenler ortaya çıkardıysa, 90 bugün de aynı nedenler ve gerekçeler varlığını sürdürdüğüne göre avam için hala en makul yol mevcut/meşhur dört mezhepten birini taklit etmektir.
    Taklidin, Ümmeti ilmi faaliyetlerden kopardığını bu yüz den son üç asırdır yaşanılan hezimetten de sorumlu olduğunu iddia etmek hilafı hakikattir. Çünkü taklidin bütün halka teşmil ediliş süreci İslam dünyasının siyaseten en güçlü olduğu yıllara tekabül eder.
    Taklidi benimseyen fakihler zannedildiği gibi hayatın ürettiği yeni sorunlara ilgisiz kalmadılar bilakis “müntesip müçtehit” kimlikleriyle müçtehit imamların usullerini kullanarak içtihat ettiler. Halk mezhepleri “hükümde” taklit ederken onlar “delilde” taklit ettiler ki bu bir anlamda içtihattır. Her konuda yeniden içtihat yapmanın hasılı tahsil olacağını bildiklerinden mevcut içtihatlar üzerinde yoğunlaştılar. Ta’lil, tahriç ve tercih çalışmalarıyla fıkhi mirası daha kullanılır bir yapıya kavuşturdular. Asırlardır kullanılan “fetva” kitapları mukallit diye küçümsenen o allamelerin eseridir.
    Bugün Bin Baz ve Üseymin gibi fanatik İbn Teymiye bağlısı Selefiler dışındaki neredeyse bütün muasır fakihler fetvalarında Serahsi, İbn Humam, Karafi ve Suyuti gibi büyük ruhlu fakihlerin fıkhi tasavvurlarını kullanıyorlar. Muasır meselelere dair müstakil eser yazan muhakkik fakihler Merğinani’nin “Hidaye’sini okutabilmeyi iftihar vesilesi kabul ediyorlar. Büyük bir fakih bir gün şöyle bir itirafta bulunmuştu: “Bu benim Hidaye’yi size yirmi birinci okutuşum. Ne var ki her okutuşumda yeni manalar keşfediyor, eksikliğimi anlıyorum. Bu yüzden piyasa fakihlerinin Merğinani ile boy ölçüşmesini küçük bebeklerin Ben Koca Yusuf’la güreşirim demesine benzetiyorum.”
    İmam Yafi diyor ki rüzgar bazen sivrisinekleri önüne katar, alır dağların zirvelerine taşır. Bir an sinekler dağların sultanları olduklarını düşünürler. Fakat farklı yönden esen yeni bir rüzgar onları alır uzak iklimlere ya da yok oluşa sürekler. Sinekler geldiği gibi giderler fakat geride dağlar dimdik kalır.
    Selefilerin delilde ya da hükümde mukallit oluşlarından dolayı tenkit ettikleri büyük ruhlu fakihler “müntesip müçtehit” kimlikleriyle öylesine muazzam eserler telif ettiler ki dün olduğu gibi bu günde en muteber fakihler onları referans göstererek itibar kazanmaktadır. Fakihler fıkıhla hezeyan arasındaki sınır taşlarıdır. Onların çepeçevre kuşattıkları alan (mezhepler), alim-cahil bütün ümmet için en güvenilir bölgedir. O bölge (mezhepler) tahrif edilmek istenen İslam’a karşı, indirilen İslam’ın muhkem kalesidir.

    mzhpszlk5

    1-Ebû Zeyd Veliyyüddîn Abdurrahman b. Muhammed İbn Haldûn, Mukaddime, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1993, s.33.
    2 – Ahmet Vehbi Ecer, “İctimai Hayat ve Kültür Tarihi Bakımından Fetva Kitablarının Önemi”, (Prof. M. Tayyib Okiç Armağanı), AUİİFD, Ankara, 1978, s. 252.
    3- Bkz. Muhammed Saîd Ramazan el-Bûtî, el-Lâmezhebiyye Ahtâru Bida’tin Tuheddidu’ş-Şeriate’l-İslamiyye, Mektebetu’l-Farabi, Dımeşk, ty., s.71 vd.
    4- Ayrıntılı bilgi bilgi için bkz. Abdulvahhâb Hallâf, İlmu Usûli’l-Fıkh, Lübnan, 1942, s. 25,26; Vehbe Zuhaylî, Usûli’l-Fıkhi’l-İslamî, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1998, I, 441,442.
    5- Kur’an, Bakara (2): 286; Ayrıca bkz. Ebû İshâk İbrâhim b. Mûsâ Şâtibî, el-Muvafakât fî Usûli’ş-Şerî’a, Daru’l-Ma’rife, Beyrut, 1996, IV, 22.
    6- Şâtibî, Muvafakât, IV, 22; Şah Veliyyullah Ahmed b. Abdurrahîm ed-Dehlevî, İkdu’l-Cîd fî Ahkami’l-İctihad ve’t-Taklîd, Kahire, 1398, s.42.
    7- Mecdu’d-Dîn Muhammed b. Yakup b. Muhammed b. İbrahim Firûzâbâdi, el-Kâmus, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1999, I, 456.
    8- Muhammed Düsûkî, el-İctihad ve’t-Taklîd fî’ş-Şeri’ati’l-İslamiyye, Darüs-Sekafe, Katar, 1987, s.202.
    9- Seyyid Bey, Muhammed, Medhal, Asitane Kitabevi, İstanbul, ty, s.274.
    10-Bkz. Seyfuddîn Ebü’l-Hasan b. Ebî Ali b. Muhammed Amidi, el-İhkâm fî Usüli’l-Ahkam, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, t.y., IV, 445; Ebû Hamid Muhammed b. Muhammed Gazzâlî, el-Mustasfa Min İlmi’l-Usûl, Kahire, 1356, II, 123; Muhammed Dusûki, el-İctihad ve’t-Taklîd fî’ş-Şeri’ati’l-İslamiyye, Darü’s-Sekafe, Katar, 1987, s.202; Muhammed b. Ali Şevkanî, İrşâdü’l-Fuhûl, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, ty., s.391; Muhammed Hudarî, Usûlu’l-Fıkh, Daru’l-Ma’rife, Beyrut, 1998, s.369.
    11- Nureddin Ebü’l-Hasan Ali b. Muhammed el-Kâri, Feth-u Babi’l-İnâye bi Şerhi’n-Nukâye, Daru’l-Erkam, Beyrut, 1997, II, 42.
    12- Ebû’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed İbn Rüşd, Bidâyetu’l-Müctehid ve Nihâyetu’l-Muktesid, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 2000, I, 13.
    13- Mustafa Ahmed Zerkâ, el-Medhalu’l-Fıkhıyyu’l-Amm, Daru’l-Kalem, Dımeşk, 1998, I, 165,172; Abdulkerim Zeydan, el-Medhal li Diraseti’ş-Şeri’ati’l-İslamiyye, Muessesetu’r-Risale, Beyrut, 1999, S.91.
    14- Talat Koçyiğit, Hadis Tarihi, Ankara 1977, s.18.
    15- Celalüddin Abdurrahman Suyuti, Adabu’l-Müfti, Süleynaniye Küt., Şehit Ali Paşa, no: 2714, vr. 148; Fahrettin, Atar, “İfta Teşkilatının Ortaya Çıkışı”, MÜİFD, yıl 1985, sayı 3, İstanbul, 24.
    16- Buti, a.g.e., s.71.
    17- Ebu İsa Muhammed b. İsa, Tirmizi, Sünenü’t-Tirmizi, Daru’l-Fikr, Beyrut 1994, 13/Ahkam, 3, (III,62, H. no:1332).
    18- Bkz. Zerka, Medhal, I, 173-178; Zeydan, Medhal, s.99-109; Ali Sayis, a. g.e., s.43; İbn Kayyım, a.g.e., I, 45.
    19- Zerka, Medhal, I, 173-178; Zeydan, Medhal, s.99-109; Ali Sayis, a.g.e., s.43; İbn Kayyım, a.g.e., I, 45.
    20- Atar, a.g.m., s.26.
    21- Zeydan, Medhal, s.111; Ali Sayis, a.g.e., s.69.
    22- Zeydan, Medhal, s.117; Zerka, Medhal, I, 185; Atar, a.g.m., s.26.
    23- Zeydan, Medhal, s.117; Zerka, Medhal, I, 185.
    24- Hayreddin Karaman, İslam Hukuk Tarihi, Nesil Yayınları, İstanbul 1989. s.169-180; Atar, a.g.m., s.28,29.
    25- Zeydan, Medhal, 118; Ali Sayis, a.g.e.,s.92.
    26- Ali Sayis, a.g.e., s.92-124; Zeydan, Medhal, s.118-121; Atar, a.g.m., s.29.
    27- Muhammed İbrahim Ahmed Ali, el-Mezheb inde’l-Hanefiyye, Mekke, ty, s. 68-69.
    28-Karaman, Hukuk Tarihi, s.174.
    29-Zerkâ, Medhal, I, 202.
    30-Örneğin bkz. Zeydan, Medhal, s.118.
    31-Zeydan, Medhal, s.118.
    32-Ahmed Ali, a.g.e., s.61,66; Hafnâvî, a.g.e., s.219.
    33-Hafnâvî, a.g.e., s.221.
    34-İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Daru’l-Hadis, Kahire, 1992, XI, 371; Komisyon, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, Çağ Yayınları, İstanbul, 1998, V, 204-.205.
    35-Ali Sayis, a.g.e., s.127; Zeydan, Medhal, s.123; İbn Haldûn, a.g.e., s.152; Hafnâvî, a.g.e., s. 222.
    36 – Bkz İbn Kesir, el-Bidâye, XI, 371; Komisyon, Büyük İslam Tarhi, V, 204-205; Ali Sayis, a.g.e., s.127; Zeydan, Medhal, s.123; İbn Haldûn, a.g.e., s.152; Hafnâvî, a.g.e., s.222.
    37-Ali Sayis, a.g.e., s.127.
    38- Zerkâ, Medhal, I, 205.
    39- Zerkâ, Medhal, I, 204; Hafnâvî, a.g.e., s.222.
    40- Ali Muhammed, a.g.e., s. 58-59.
    41- Amidi, a.g.e., III, 170.
    42- Kurtubi, a.g.e., XI, 181.
    43- Amidi, a.g.e., III, 170; Hudari, a.g.e., s.371; Zuhaylî, a.g.e., II, 1155.
    44-Kur’an, Enbiya(21): 7.
    45-İnsanlara sorumluluk yüklenirken onların kapasitelerinin dikkate alınmasını gerektiren ayetlerle içtihadın avam-müçtehit herkese vacib olduğunu söylemek çelişir. İslam toplumundan meşakkatin kaldırıldığını bildiren ayetler genel bir hüküm ifade ettiklerinden dolayı, içtihadın vucubiyetine işaret eden nasslar da müçtehitlerle sınırlı olur. Bkz. Seyyid Bey, a.g.e., s.282.
    46-Süleyman b. el-Eş’as el-Ecdi, Ebû Davud, Sünenü Ebi Davud, (Avnu’l-Ma’bud Şerhiyle Birlikte), Daru’l-Fikr, Beyrut, 1995, 1/Kitabu’t-Tahare, 126, (I, 407,408, H. no: 334,335)
    47- Kur’an, Tevbe(9): 100; Hafnâvî, a.g.e., s.211.
    48- Kurtubi, a.g.e., XII, 151.
    49- Kur’an, Tevbe (9): 22.
    50- Bûtî, a.g.e., s.71.
    51- İbn Kayyım, a.g.e., II, 182.
    52- Tirmizî, 42/İlim, 16, (IV, 308, H. no: 2685); Abdullah b. Abdirrahman, Darimi, Sünenü’d-Darimi, Daru’l-Kitabi’l-Arabi, Beyrut, 1997, Mukaddime, 16, (I, 57, H. no: 95).
    53- İbn Kayyım, a.g.e., II.182.
    54- Bûtî, a.g.e., s.71.
    55- Bûtî, a.g.e., s.71.
    56- Tirmizî, 13/Ahkam, 3, (III,62, H. no:1332).
    57- Bûtî, a.g.e., s.71.
    58- Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi sayıları yüzbinli rakamlarla ifade edilen ashabın yekunu içinde fetvâ vermekle meşhur olanların adedi oldukça azdı. İbn Kayyım, kadın-erkek yüz otuz küsür müçtehidin olduğunu nakletmektedir. Bkz. İbn Kayyım, a.g.e., I, 12.
    59- İbn Kayyım, a.g.e., I, 12; Dusûki, a.g.e., s.212; Zuhaylî, a.g.e., II, 1155.
    60- Bûtî, a.g.e., s.71.
    61- İbn Kayyım, a.g.e., II, 180.
    62-İsmail b. Muhammed b. Abdilhadi Acluni, Keşfu’l-Hafâ ve Müzilu’l-İlbas amma İştehere mine’l-Ehâdisi ala Elsineti’n-Nas, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1997, I, 118.
    63- İbn Kayyım, a.g.e., II, 182.
    64- İbn Kayyım, a.g.e., I, 189.
    65- Bkz. Ahmed Ali, a.g.e., s.67.
    66- Bkz. Seyyid Bey, a.g.e., s.275.
    67-Aksi bir hükme varmak doğru değildir. Zira bu, iki müçtehit sahabeden birinin diğerini hükümde taklit etmesi demek olur ki, bilindiği gibi böyle bir taklit caiz değildir. Hafnâvî, a.g.e., s.311.
    68- Amidi, a.g.e., III, 171.
    69- Cemaluddin Abdurrahim İsnevi, Nihâyetu’s-Sûl Şerh-u Minhaci’l-Vusûl ile’l-Usûl,(el-Bedahşi şerhi ile birlikte), Mısır, ty, III, 214; Âmidi, a.g.e., IV, 198; Hafnâvî, a.g.e., s.212.
    70-İbn Haldûn, a.g.e., s.33.
    71-Nedim el-Cisr, İlim Felsefe Kur’an Işığında İman, (ter: Remzi Barışık), Kitabevi, İstanbul, 1995, s.87-98.
    72-Hudari, a.g.e., s.360.
    73- Kur’an, Bakara(2): 286.
    74- Ebû İshak İbrahim b. Musa Şâtıbî, el-İ’tisâm, Daru’l-Ma’rife, Beyrut, 1997, II, 580.
    75- Şâtibî, İ’tisam, II, 580.
    76- Dehlevî, İkdu’l-Cîd, s.42.
    77- Bûtî, a.g.e., s.82-83.
    78- Bûtî, a.g.e., s.84.
    79- Bûtî, a.g.e., s.84.
    80- Şâtibî, el-Muvafakât fî Usuli’ş-Şeri’a, Daru’l-Ma’rife, Beyrut, 1996, IV,638, (Dipnot: 2).
    81- İbn Kayyım, a.g.e., II, 182.
    82- İbn Kayyım, a.g.e., II, 182-183.
    83-Ebû Muhammed İzzuddin Abdulaziz b. Abdisselam es-Sülemi, Kavâidu’l-Ahkâm fî Mesâlihi’l-Enâm, Beyrut, 1999, II, 350.
    84- Bkz. Dehlevî, Kitabu’l-İnsaf, Hakikat Kitabevi, İstanbul, 1998.
    85- Bkz. Nablûsi, Hulâsatu’t-Tahkik fî Beyani Hükmi’t-Taklîd ve’t-Telfik, İstanbul, 2000.
    86- Kur’an, Nahl(16 ): 43.
    87-Şâtibi, Muvafakât, IV, 638.
    88-Ebû Bekir Muhammed b. Ahmed b. Ebi Sehl es-Serahsi, Usûl, (tah. Ebû’l-Vefa el-Afgâni), Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1993, I, 329; Şevkâni, İrşâd, s.49; Zeydan, el-Vecîz, s.171.
    89- Bûtî, a.g.e., s.72.
    90-İhsan Şenocak, İslam Hukukunda Taklit, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Samsun, 2003, s.99.

  20. MÜCTEHİD TASLAKLARI-I – Prof. Dr. Durmuş Ali Kayapınar
    A)İctihad Nedir: İctihad: Dini nass’lardan (Kur’an-ı Kerim ve Hadis’i Şerif’lerden) tam yetki ile, tüm güç sarfedilerek murad-ı İlahi’ye en uygun hükmü çıkarma çabasıdır. İctihad konusu meseleye ışık tutan bütün nass’ların, konuyla ilgili olan ve irtibatların oranında mes’eleye katkısını sağlayarak, Allah ve Rasülü’nün muradına en uygun hükmü ortaya koymaktadır.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Nasıl bir göz doktoru yüzlerce binlerce farklı as ve üs derecelerden oluşan mercekleri hastasının gözünde dener ve sonuçta hükmü:”bunda mı daha iyi gördün, şunda mı” diye hastasına sorarak verirse: mücahit de İctihad konusu meseleye ışık tutan bütün nass-mercekleri’ni ve bu merceklerin olaya katkı olanları’nı üzerinde durduğu olayın özellik ve inceliklerini de hesaba katarak, ilgili nass’ları ilgileri oranında meselelere mercek yapmak suretiyle, Allah ve Rasülü’nün muradına en uygun hükmü –göz doktoru gibi, hazır mercekleri kullanıp, hastasına sorarak değil – doğrudan doğruya bizzat kendisi ilgili nass’lara harfiyen bağlı kalarak bulmaktadır. Allah’ın rızasından başka hiç bir hedefi olmayan hür iradesiyle bizzat kendisi, hem uzman doktor, hem sayısız mercek, hem de hasta kesilip, tüm olayların ilgili nass’larının aynası ve yansıtıcısı haline gelerek bulmaktadır. Her yönüyle ilahi olan bu çetin işi ancak, bütün içtihad şartlarını haiz, en üst seviyede bütün ilimlerle mücehhez ve İlmü’l-Mevhibe denilen Allah vergisi ma’nevi ilimle donanmış olan tam anlamıyla hür ve müstekil İslam – Alimi yapabilir. Dediğim gibi, her hadiseyede, ilgili her nass’ı , müdahalesi nisbetinde mes’eleye mercek yapabilen Alim…Yoksa, Mensuh merceğini Nasih’in yerine, Ahadmerceğini Mütevatir’in yerine, Helal merceğini Haram’ın, Harammerceğini de Helal’in yerine takan; böylece hadiseleri ya ters gösteren, ya da hiç göstermeyen basireti bağlı bakar-körler değil!..Yadığı her satır, ağzından çıkan her söz, acaba suç olabilir mi, beni sürerler mi, süründürürler mi; çıplaklığa neye günah, fuhşa neden haram dedin derler mi diye titreyip duran bataklık bitkisi, bağımlı okur-yazarlar değil…Nasih’ı Mensuh’tan, Muhkem’i Müteşabih’ten, Mütevatir’iAhad’ten ancak o yüce alimlerin kitaplarıyla ayırd edebilen nakilci, hata bütün bunlara bir kulp kuyruk takarak inkara kalkışan felsefeci yadayalın akılcı değil!..Ülkesinde bir tek koyunun kaybolduğunu duyup da yıllarca et yemeyen alimler yapar bu ulvi işi. Yoksa, her aldığı nefes fazladan, her yuttuğu lokma faizden, yetim hakkından, şarap gelirlerinden, zina vergilerinden…ibaret olanlar değil…Bir damla necaset, havuzlar dolusu temiz ve temizleyici may-ı zülal’leri murdar ediyor. Acaba herkesi saygılı olmakla mükellef tuttukları düzen’in bu ihtilat içre, dinen temiz kalmış tek katresini gösterebilirler mi?!..Kırk milyonun içerisinde kaç tanemiz meşru’hayat hakkını yitirmemi bulunuyoruz İslami ölçüler içerisinde!. Şeri’at’a göre karşılığı ölüm olan cana kıymalar, ana rahimlerindeki canlı ceninleri – nüfus kontrolü adıyla katletmeler, muhsın: (evli erkek) ve musıne (evli kadın) zinaları, irtidad: (dinden dönme)ler, bütün insanlığı öldürmekten beter ihanetler hıyanetler, cinayetler ve daha neler nelerin moda olduğu bir zaman ve zeminde; hangimiz hangi vasıfla içtihad yapabileceğiz?!. Kimin adına, ne uğurda ve niçin bu peygamber görevini yükleneceğiz bakalım?!…“faiz, enflasyon oranını geçmedikçe faiz olmaz, haşefe miktarı vaki’ olmadıkça zina olmaz …” demek için mi?!… Heyhat!…

    1. B) Sayın Karaman, Konya’da yaptıkları ve MEZHEPSİZLİK isimli kitabımızın tenkidine hasr ettikleri, senaryosu önceden saptanmış kaçamak sohbetlerinde:(1) “Müctehit olmadıklarını, vaz geçtiklerini ve böyle bir iddi’alarının olmadığını mezhepsiz olmadıklarını itikatta Matüridi, amelde Hanefi olduklarını”(2) ifade buyurmuşlardır. Buna şahsen çok memnun olduk. Kendilerinin de söyledikleri gibi, aramızda hiçbir şahsi mes’ele veya husumet yoktur. Ancak burada Ali Nar Bey’in Doğru Yorum’un bir sayısında aktardığı ürpertici gerçeği unutmayalım. Şöyle ki; Merhum Necip Fazıl’a Sayın Karaman: “Ben Hanefi ve Matüridi’yim” demiş. Necip Fazıl’da: “Bunlar rakı içer, içtiğimiz rakı değil su idi derler” demiştir. Acı gerçek bu olduğu halde Karaman, N. Fazıl’ın kendilerinin haklı olduklarını kabul ettiğini yazmış, çizmiş ve yamışlardır.

    Evet, kendilerinin yeni bir mezhep veya din ıslahatını hedef alan bir müçtehitlik iddiasında olmadıklarının ispatı, bizim tezimizi doğrudan doğruya hükümsüz kılar. Ancak bu, sadece “Ben müctehit değilim, ben mezhepsiz değilim” demekle olmaz. Reşid Rıza’nın, Muhammed Abduh’un yada Nasıru’ddin-İElbani’nin değil; bizzat Hayrettin Karaman’ın  kendi kitaplarındaki şu cümleler ne olacak?!..”Ben müçtehit değilim, vazgeçtim bu iddi’adan”…gibi sözler neyi halledecek bunlar varken kitaplarında?!…

    Bakınız ne diyor:

    “Bu ihtisas devri olan zamanımızda, her biri gerekli olan İslami ilimlerle;hukuk, iktisat, sosyoloji, psikoloji … gibi yardımcı ilimlerin bir veya birkaçında mütehassıs zevatın teşkil edebileceği “İÇTİHAT ŞURASI”nda “MUTLAK İÇTİHAT” şartlarının rahatça tahakkuk edebileceği kanaatindeyiz.”(3) Sonra bir başka yerde de:

    Netice olarak diyebiliriz ki,taklid derecesinin sonu ve mükellefin kendi tatbikatı için içtihadının başlangıcı olan derece için ileri sürülen şartlar, normal hallerde her zaman elde edilmesi mümkün olan şartlardır. MUTLAK MÜÇTEHİT için ileri sürülen şartlara gelince: her biri, gerekli olan İslami ilimler ile iktisat, hukuk, sosyoloji, psikoloji… gibi yardımcı ilimlerin bir veya birkaçında mütehassıs olan zevatın teşkil edeceği içtihat şurası’nda bu şartlar da mükemmele yakın bir keyfiyetle tahakkuk edebilir.”(4)diyor sayın ağabeyimiz.

    Bu paragraflar sayın ağabeyimizin kendi te’lifi olan “İslam Hukukunda İctihat” adlı kitabından harfiyyen aktarılmıştır. Reşid Rıza yada Abduh’tan değil!…

    İçtihat şurası kuracaklarmış ve bu şura Mutlak Müçtehitlikşartlarını taşıyacakmış!…Sayın Karaman’la İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nde aynı zamanda okuduk. Şu anda ismini hatırlayamayacağım, Fransa’da hukuk sahasında doktora yapmış bir profesör bize İslam Hukuku derslerine giriyordu. Bu zat sık sık İslam’ın en hassas konularından “Vahy” mevzu’unu ele alır ve bunu bir beşer anlayışı veya sezgisi gibi kabul eder; konuyu, aradan vahiy – meleği’ni kaldırarak anlatmaya kalkar; dolayısıyla da İslam’ın ruhuna taban tabana zıt bir takım açıklamalara girmek zorunda kalırdı. Bu yüzden itirazlar hakaret derecesine varır ve profesör ders yapamaz hale gelirdi. Oysa bu zat, 27 Mayıs ihtilalinde üniversitelerden gericidir diye atılan meşhur 147 lerden biriydi. Bunlardan bir çoğu açıkta kalmış, birkaçı da Yüksek İslam Enstitüsü’ne sığınmışlardı. Dolayısıyla idaresi ve öğrencisiyle bizim Enstitüye minnet duyuyorlar ve her hal’ü karda öğrencileri memnun etmeye gayret ediyorlardı. Bu zat bir gün yine kürsüye çıktı, öğrenciyi memnun etme çabası içerisinde, İslam’ı, Peygamberini ve Kur’an’ı göklere çıkaran ifadelerle derse başladı ve :- “Gençler bizim dinimiz yüce, çok yüce, hiç bir dinle kıyas edilmeyecek kadar yücedir. Kitabımız o kadar genel ve cihanşümul hükümleri içerir ki vasfı mümkün değil… Peygamberimiz o kadar büyük, o kadar büyük ki; canım, O’nun büyüklüğünü isbat için başkaca delillere ne hacet!…”Görmüyor musunuz O’nun Kur’an’ı Kerim’deki sözlerini?!” diyerek daha derse girerken sarfettiği üç cümlesinden dördüncüsü, hastalığı şifasız bir dert olarak sınıfta sergilenmiş bulunuyordu. Arkadaşlar hemen itiraz ettiler ve biri: “Hocam, Kur’an’ı Kerim Peygamberimiz’in sözümüdür de siz – :”Görmüyor musunuz O’nun Kur’an’daki sözlerini?!.”diyorsunuz?!.dedi. Tabi hocamız büyük bir beğeni beklediği bu özenli sözlerine karşı öğrencilerin bu olumsuz tepkisini görünce, adeta kendini kaybetti ve:-“Çocuklar, en büyük dedik, en yüce dedik, insanüstü dedik, bulabildiğimiz en zirvedeki övgüleri cömetrce sıraladık; yine de sizi memnun edemedik…Ne yapalım yani?!…Allah mı diyelim sizin peygamberinize?!…” diye bağırarak kürsüsünde terler içerisinde sigarasına sarıldı. Onun bu paniklemiş halini gören tiryaki arkadaşlar, hemen etrafına çullanarak sigarasını yaktılar. Adamcağız da onlara:-“Yakın yahu, boş ver, siz de yakın…” diyerek öğrencilerine sigara ikramına koyuldu…Tabi sınıfın içi tilki damı!… Bu hocamızla yaptığımız bütün dersler hep böyle geçerdi. Herhalde bu Medeni Hukukuzmanı hocamız Hayrettin Karaman’ın derslerine de girmiştir…

    Burada ‘vahiy’ bir sembol, hatırlattığım hukuk mütehassısı da sadece bir misaldir. Takdir edileceği üzere, Şura’ya getireceğimiz en seçme üye dahi bu işi kolay kolay kavrayamayacaktır. Herhalde bu hususu sayın içtihad taraftarlarıda inkar edemezler. Kavrayabileceğini farz etsek bile, içtihadın şartlarını taşımayan bir kimse, bütün gücünü sarf etse bile, onun yaptığı içtihad’ın değeri ne olabilir?!.. Bir kısım fukaha:-“içtihad tecezzi kabul etmez.” (bölünüp parçalanamaz) derken, biz müçtehid’in tecezzisini nasıl kabul edebiliriz?!… Nasıl olacak da bir çok kişinin katılımından oluşan bir topluluğun tümüne birden: MUTLAK MÜÇTEHİT diyebileceğiz?!…

    Şimdi psikoloji, iktisat vs.’yi bir kenara bırakalım. Bu hukukçu veya benzerini içtihad şurasına koyduğumuz zaman içtihad’ın şartları tamamlanacak mı yoksa eksilecek midir?! Onu düşünelim. İçtihad’ın şartlarından birini – diyebilirim ki- sonuncusunu gerçekleştireceğiz derken: “Mütteki, abid, sünnet’e mütemessik, adil, afif ve ma’nevi derecesi yüksek olma” şartlarına kendimiz uyabilecek miyiz ki, söz konusu hukukçuyu, iktisatçıyı, psikoloğu, sosyoloğu… uyduracağız?!… Sanırım böyle bir içtihad şurasının İslami İlimler kısmını Sayın Hayrettin Bey doldurabilseler bile, -“eğer kendileri inanıyorlarsa”- ömürleri sadece mezkur mütehassıs hukuk bilginini vahy gerçeğine inandırmaya yetmeyecektir. Her biri, kısmen de olsa, diğerinin yabancısı olduğu farklı sahaların adamı olarak, ayrı telden çalmak durumunda olan bu insanların oluşturduğu bu garip topluluğa: Bremen mızıkacıları yada Herkese Danış Ama Yine Kendi Karar Ver Meclisi demek daha doğru olmayacak mı?!..

    Ayrıca söz konusu şura’da yer alan bu hukukçu nedir? İslami İlimlerle mücehhez, İslami nass’lara hakim İslam Hukukçusu’nun yanındaki bu hukukçu, içtihad…………..2ın şartlarından hangisini karşılamaktadır?!.. Şura’da İslami İlimlerde ve İslam hukukunda mütehassıs kişi bulunduğuna göre, bu ikinci hukukçu kimdir?!.. Herhalde bu zat medeni, beşeri hukuku temsil etse gerek… Halbuki, İslam İctihadı’nın şartları arasında böyle bir şarta rastlamadık. Yoksa biz İslami manada ictihadden bahs ederken; İslam Hukuku’nu Medeni Hukuk’a mı dönüştürüyoruz?!… İslam Hukuku ile İnsan Hukuku’ndan müteşekkil bir koalisyon mu kuruyoruz?!… Burada İslam Alimi karşısına modern Hukuk Alimi mi, yoksa modern hukuk uzmanının karşısına İslam Hukuku Alimi mi oturtulmaktadır?!… Yani bu iki hukuktan hangisi hangisine uyacak, yada uydurulacaktır?!… Sayın Karaman’ın: “Modern Problemler Karşısında İslam Hukuku” adlı kitabının isminden bile, kimin karşısına kimin oturtulduğu, kimin kime uyacağı, şer’i ve vaz’i hukuklardan hangisinin hangisinin karşısına oturtulduğu, hangisinin hangisinin önünde diz çökmek zorunda bırakıldığı açıkça anlaşılmıyor mu?!… İslam Hukuku tabi :(uyan), modern hukuk ise metbu’:(uyulan) yapılmıyor mu bu kitabın adında da?!… Zira kitabın adı: “Modern Problemler Karşısında İslam Hukuku” dur, yoksa: “İslam Hukuku Karşısında Modern Problemler” değil… Yani modern problemler esastır, İslam Hukuku da o esasa tabi ve onun prensiplerine mahkum!… Halbuki İslam, daima hakimdir. Asla mahkum olamaz. O’nun için zerre kadar mahkumiyet söz konusu olduğu ani vebali üzerine almamak için kendi rafına çekilir ve çekilmiştir. Bu durumda, kimse kendi zararlarını O’na fatura edemez ve kendi cürümlerini O’na yıkamaz ve yıkamayacaktır.

    Bir de “Mutlak Müçtehitlik” sadece devrimizde değil, dört imam’dan sonra hiçbir devirde ulaşılamamış ve gerçekleştirilememiş çok yüksek bir seviyedir. Mutlak Müçtehit, hem içtihat usulünü, hem de içtihat şartlarını eksiksiz ve ekmel şekliyle şahsında gerçekleştirmeyi başarmış kimsedir. “Ben müçtehidim” diye kendini dünyaya reklam etmek şöyle dursun; insanların, şuursuz bir biçimde kendi içtihatlarına tabi olmalarından köşe bucak kaçan kimsedir. Muhtemelen isabet kaydedemediğim içtihatlarım yüzünden insanların yanılmalarına sebep olurum da, altından kalkamayacağım büyük veballer altına girerim diye; kimsenin, kendi içtihatlarına tabi olmasını istemeyen kimsedir. Seviyesi altında kalan bütün müçtehitlerin, en küçük bir baskı, çağrı yada ima bile söz konusu olmaksızın, mutlak müçtehitliğini kabul edip, kendilerini kendisine bağlı ve usulleriyle bağımlı kalmaya mecbur gördükleri kimsedir. “Ben müçtehidim.. yada şartlarını hazırlayabilirim.”Diye bar bar bağıran reklamcılar değil!..  Zamanlarının sayıları yüzleri aşan müçtehitleriyle bu güne kadar gelip geçmiş bütün müçtehit ve fakihlerin kendilerine bağlı: muayyed –müçtehitleri olmayı şeref bildikleri:İmam-ı A’zam, İmam-ı Şafi’i gibi büyük zatlar, içtihat usullerine herkesi bağlı kılmış kimselerdir… Onlara tabi olan mukayyed müçtehitler de hiçbir surette imamların koyduğu usulden dışarı çıkmamışlardır. Mesela İmam-ı Ebu Yusuf, İmam-ı Muhammed veİmam-ı Züfer dahi, müçtehitliğin ikinci derecesi olan mukayyed: (bir mutlak müçtehide bağlı) müçtehittirler. Şimdi biz kendimizi: “Fetva ehli, temyiz ehli, Tercih ehli, Tahric ehli, Mes’elede müçtehit ve nihayet içlerinde İmam-ı Ebu Yusuf, İmam-ı Muhammed ve İmam-ı Züfergibi büyük fukaha’nın da bulunduğu “mezhepte müçtehit” derecelerinin hepsini geride bırakıp da, müçtehitliğin en yüksek mertebesi olan:“MUTLAK MÜÇTEHİT” derecesine nasıl koyarız?!.. Bu mertebe en üstün Peygamber varisi’nin mertebesi değil midir?!.. Gözümüzü bu kadar yükseklere dikiyoruz ama layık ve ehil miyiz?!.. Kendimize sorulan en basit meseleyi dahi sadece fıkıh kitaplarına bakıp Müslümanlara doğru dürüst aktaramazken-ki, bunu dahi yapabilmek söz konusu meseleyle, ilgili hükümlerden, duruma en uygun olanı seçmek, yani Tercih Ehli Müçtehit payesini ihraz etmiş olmak gibi ağır bir yükümlülüğü üslenmiş olmayı gerektirir- neden boyumuzdan büyük işlere girişiyoruz?!.. Acı de olsa gerçek bu iken, neden gerçek yerimiz olan: mukallid olabilme şerefi’nden kendimizi mahrum ediyoruz?!.. Neden asırlarca ecdadımızın uyduğu hükümlere biz de uymuyoruz?!.. Neden onların gittikleri yolu izlemekten kaçınıyoruz?!.. Eğer cahil cühelaya güvenemeyiz(!) diyorsak, neden Rasülüllah sallellahü aleyhi ve Sellem’den itibaren bu güne kadar gelip geçmiş bunca Eshab-ı Güzin, Tabi’in, Tebe’ut-Tabi’in, Eimme-i Müctehidin, Müfessirin, Muhaddisin Fukaha ve Ulema’mızın ta’kip edegeldikleri ana yolu beğenmiyoruz?!.. Haddimizi aşıyor, hududumuzu taşıyor; dostlarımızı ağlatıp, düşmanlarımızı güldürüyoruz”?!

    Sayın Karaman, binlerce Arapça kitap arasından özenle seçip tercime ettiği, ünvanlarından kim olduğu az çok hissedilen, Beyrut-Amerikan Üniversitesi İslam Hukuku Profesörü Suphi Mahmasani’nin bir tebliğinin arkasına sığınarak bu konuda diyor ki:

    “Son zamanlarda M. Reşit Rıza, M. Abduh, Muhammed b. EL-Haseni’l- Hacvi, Mustafa El- Meraği, Ahmet M. Şakir, Seyyid Afifi, M. Cemaleddin El-Kasimi, Mevdudi gibi zevat ve matba’a tekniğinin verdiği imkanlarla içtihat ehliyetini elde etmenin daha kolay bir hale geldiğine işaret etmişler; hatta Seyyid Afifi, Fazıl b. Aşur gibi bazıları el-Ezher’de bir İÇTİHAT ENSTİTÜSÜ’nün kurulmasını tavsiye etmişlerdir.”(5) “Ayrıca bu zevat, taklid ve taassup çemberini kırmış SON ASIR MÜÇTEHİTLERİDİR.”(6)

    “İçtihat Şurası!..” yetmedi..”İçtihat Enstitüsü”?!…

             Mutlak Müçtehit’ler, her biri ayrı kültürün, ayrı zihniyetin adamı; ayrı mühitlerde, değişik şartlarda yetişmiş mütehassısların birleşmesinden meydana gelecekmiş?!.. Katma protokol’mü teşkil ediyor acaba?!..

    Sahabe-i Kiram, Rasülüllah Sallellahü Aleyhi ve Sellem’inmedresesinde yetişmişler.. Tabi’i’ler Razıyellahü Anhüm, Ashab-ı Güzin Rıdvanüllahi Aleyhim’in medreselesinde… Ümmet-i Muhammed’in Mutlak Müçtehitlik’lerini ittifakla kabul ve tasdik ettikleri Dört İmam da, Eshab ve Tabi’in Rıdvanüllahi Aleyhim’in müşterek medreselerinde… Onların muhitlerinin geçer akçesi Din’dir,İman’dır, Kur’an’dır… Yaşadıkları ortamda topyekün akıllar, İlm’ü İrfan’a dönük; bütün kalpler, Din’i İslam’a aşık; tüm himmetler,Hazret-i Kur’an’a yönelik…Gayretler hep Allah ve Rasülü’nünmuradı’nı aramakta; gözler hep O’nun Cemali’ne dikilmiş bulunmakta; gönüller hep Hakk’a erebilme uğrunda yarışmaktadır.Bugünkü,ne pahasına olursa olsun maddiyyat, sülfiyyatzulümat ve şehevat uğruna değil!…Yalan yanlış bir ma’lumatla ortaya çıkmak mümkün değildir o vasatta.Hem çıkılsa bile kim dinler?!.Zira,en cahili bu günün müçtehitlik sevdalılarının bilmediği kadar Kur’an-ı Kerim bilmekte,kabul ve ikrar ettiği kadar Hadis-i Şerif ezberlemiş bulunmakta ve anlamadığı kadarNass’ları anlamış durumdadırlar.Günümüzün şartları ise,İslam’ın şartlarını bile öğrenmeye imkan ve fırsat vermektedir.

    ‘’İçtihat Enstitüsü’’ymüş?!…

    Dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir devrinde, böyle bir enstitü kurulmamış ve görülmemiştir.Hiç bir müçtehit de Enstitülerden mezun olmamıştır.Zira,müçtehitliğin bir de Vehbi tarafı vardır.Sadece kesbi ilim bu iş için yetmez.Bizler bu gün öğrendiğimizi yarın unutuyor, tekrarla ezberlediğimizi, bir ihmalle kaybediyoruz.Aklımız ise bize her gün yanıldığımızı söyleyip duruyor.Bu durumda nasıl olurda, her gün bir önceki söylediğini yalanlayıp duran,yalanları karşısında: “yanılmışım’’ diyerek el oğuşturmaktan başka hiçbir çare bulamayan ‘’zavallı akım’’ arkasına dolu dizgin düşüp gide biliriz?!.. Akl-ı beşer her şeyi halledecek güçte idiyse;Nakl’e,Semavi Kitaplar’a ve bunca Peygamber’e ne lüzum vardı?!…

    Sayın Karaman’ın: Sanfrancisko-Lübnan Müsteşarı bir Hıristiyan profesörünün sözlerini maskeleyerek:’’Taklit ve Teassup Çemberini Kırmış SON ASIR MÜÇTEHİTLERİ’’ olarak ilan ettiği,yukarıdaki isimlerin bazılarının mason olduğu 21 Ocak 1997 de Konya’da yaptığı sohbet(!) toplantısında itiraf etmiş ve aynen:-‘’Reşit Rıza mason olduğuna dair hiçbir beyanda bulunmamıştır. Üstadı Abduh ve onun üstadı Efgani ise, kendilerinin mason olduklarını kendileri söylemişlerdir. Zaten kendileri söylemeseler kim bilecek onların mason olduklarını?!.Reşit Rıza ise böyle bir şey söylemediğine göre,onun mason olduğunu kim söyleye bilir,kim ne bilir?!…’’demiştir.

    Kısmen de olsa, kendilerinin dahi masonluklarını dilleriyle ikrar ettikleri bu adamlardan, Müçtehitlik  yada Mutlak Müçtehitlik şöyle dursun, nasıl Müslüman olur?!Söyleye biliriz Allah aşkına?!..Kendinizin Bir İlan, bir inkar ettiğiniz müçtehitliğiniz de mi bu kabildendir yoksa?!…

    Bu üçlüyü en iyi tanıyan öğrenci arkadaşlarından biri olan Beyrut Müft isi Yusuf İbni İsmail En-Nebhani’nin haklarında:

    ‘’Bunlar:(Cemalüddin-i Efgani, Muhammed Abduh ve reşit Rıza), üçlüsü bir sacayağıdır. Altında fitne ateşi yanar, üstünde küfür kazanı kaynar’’

    ‘’(Birilerinin) himmet (iy)le Mason locasına girmişler ve bütün Mason teşkilatları, aynı (mihrakların) himmet (iy)le  (İslam Dünyası’nın) sadaret makamlarına yerleşmişlerdir’’

    ‘’Onların prensipleri şudur:’’Bütün dinlerin hükmü birdir, hepsi aynı değerdedir. Hüküm itibarı ile diğer dinler birbirine eşittir’’

    Sonra masonluğun En –Nebhani gibi sizin de itiraf etmek zorunda kaldığınız Son Asrın Mutlak Müçtehitlerinden M. Abduh’un  İslam Dünyası’nda mason localarını kuran ve Abduh gibi nice Müslümanları mason yapan hocası Cemalüddin-i Efgani’te gönderdiği bir mektupta yazdığı şu satırlara bir bakın da, ona göre kara verin bu zevatınMUTLAK MÜÇTEHİTLİK derecelerinin ne olduğuna ve olması lazım geldiğine.. Mektubun metninden birkaç satırı aynen aktarıyorum:

    ’’Keşke sana ne yazacağımı bile bilseydim. Sen ki, benim kalbimdekileri kendi kalbinde olanları bildiğin gibi bilirsin. Sen bizi iki elinle şekillendirdin. Bizim madde-i asliyemize (mayemize) en mükemmel şeklini cömertçe verdin. Ve sen bizi Ahsen-i takvim üzere(en güzel surette)yarattın. Biz nefesimizi sende bildik. Seni seninle tanıdık. Ve bütün alemi seninle, senin kudretinle ve senin iradenle bildik. Hasılı, biz senden çıktık. Ve yine sana, sana geri döneceğiz… Biz senin tek tek parçalarınızız; sen ise (hâşâ ve kella)Vahid’sin, teksin’’ (7)

    Demek kendisi gibi bir insana-‘’Sen Vahid’sin,teksin, eşin benzeri yoktur…Bizi en güzel surette yaratan sensin…biz senden sudur ettik, sonuçta yine sana döneceğiz!…’’diye bilen bir insanla onun etrafına çöreklenen ve arkasından sürüklenen yılanlar MUTLAK MÜÇTEHİTLİT olacak ve onların içtihatlarıyla modern dünyaya ayak uyduracağız öyle mi?..Heyhat!…

    Yine aynen yayınlanmış vesikalardan metin olarak aktarıyorum:

    ’’DİNLER ARASI YAKINLAŞMA (Diyalog) DERNEĞİ’Nİ(ilk)    kuran kesinlikle Muhammed Abduh’tur. Bu derneğe, üç dinin aydınlarından oluşan bir gurup modernist katılmıştır. Bu miladi 1885 yılında olmuştur. Şeyh Muhammed Abduh dinlerin birbirine yakınlaşması (DİNLERT ARASI DİYALOG) meselesini şairin şu beytiyle temsil getirerek anlatır ve:

     ‘’Dinler, aramıza kesinlikle bir sürü kinler soktu.

    Ve bizlere türlü çeşit düşmanlıklar bıraktı’’ (8) derdi…

    Sayın Karaman’ın yukarıda MUTLAK MÜÇTEHİT olarak isimlerini tasrih ettiği kimselerin; Kızıl Haç’aMasonluk Teşkilatı’naveya herhangi bir İslam Düşmanı kuruluşa bağlı olup olmadıklarını bir bir incelemiş değiliz ama Abduh’un, önce İskandinav mason Locası’na, sonra Fransız mason Locası’na girmiş olan hocası Efgani ile birlikte Mısır mason Locası’na; girmiş olduklarını bir çok kaynak eser vesikalarıyla kaydetmişlerdir.1878 yılında İbrahim El-Lukani, Selim Nakkaş, Abdüsselam El-Müveylihi gibi bir çok Mısırlı ve Suriyeli yazarla, meşhur Kasru’n Nil: Nil Köşkü muhafız komutanlarından Latif Selim ve Seyyid Nasır adında iki subay, İngiltere’de ve İngilizlerin güdümünde olan: En Büyük Loca’ya bağlı: Keşkebü’ş Şark: Şark Yıldızı Locası’na girmişlerdir. İngiliz Büyük Locası’na bağlı olan Şark Yıldızı locası, başlarında veliaht; Teyfik Paşa, Şerif Paşa, Süleyman Abaza, Sa’d Zağlul, bazı subaylar, Ezher uleması ve Millet Meclisi Üyeleri’nin de bulunduğu Mısır’ın özü ve özeti demek olan 300 kişiyi içine almış bulunuyordu. (9) Efğani, Abduh ve bazı öğrencileri bu mason locaları ve tanınmış idarecilerden uzak göründüler.

    Talebelerinin isimlerini hiç söylemeyip sürekli olarak inkâr etmeleri, onları devletin vekilleri ve hükümetin casuslarının tuzağından korumak ve kendi yoldaşlarıyla güven içerisinde çalışmalarını yürütebilmek içindi.’’ (10)

    Mısırda ve civar Arap ülkelerinde üyelerinin birçoğu Yahudi ve Hıristiyanlardan oluşan onlarca mason locası çeşitli isimler altında türlü cem’iyyetler kurdukları; yazarlarının birçoğu Yahudi ve Hıristiyan azınlıklardan oluşan birçok gazete ve dergiler çıkardıkları, adları ve fa’aliyetleriyle kaynak eserlerde yayınlanmış bulunmaktadır. (11)

    Bu kurulular hep gizli kuruluşlar olduğuna ve işlerini hep gizlilik içerisinde yürüttüklerine göre, yukarıda sitayişle taklid ve taassup çemberimi kırmış SON ASRIN MÜÇTEHİTLERİ olarak sıralanan isimler, tescillileri cümlesinden mason olabilecekleri gibi, ismini değiştirmiş Yahudi ve Hıristiyan, dönme, besleme, bunların birkaçı, hepsi veya hepsine rahmet okutacak bir münafık, yada hain dahi olabilirler. Ve Bunlar, her şeylerini kamufle etiklerine göre, kendi mahiyetlerini ve yandaşlarının isimlerini de gizlemeleri son derece tabi’idir.

    DİPNOTLAR:

    (1.)         Sözü edilen toplantının Oku Mecmuası damgası taşıyan davetiyesinde şunlar yazılmıştır:22.01.1997 Cumartesi günü saat 19.30 ‘da derneğimiz davetlisi Sayın Hayrettin KARAMAN tarafından ‘’Türkiye’de Din Eğitiminin Metod ve Kaynakları’’ konulu bir konferans verecektir. Derneğimiz 21.01.1977 Cuma akşamı saat19.30’da İlimiz Müftülük Konferans Salonu’nda, meslektaşlarımız ve öğrencilerimizle Sayın Hayrettin Karaman’ın da iştirak edeceği sohbet toplantısı tertib edilmiştir. İmam-Hatip Okulları Mezunları Derneği Başkanı imza

    (2.)         H.Karaman’ın bu ifadeleri 12.02.1977 tarihinde Türkiye de Yarın Gazetesin de A.Gürtaş imzalıMezhepsizlik Yaygarası başlıklı yazıda yer almıştır.

    (3.)          Karaman,Hayrettin, İslam Hukukunda İctihad,2343

    (4.)         Karaman,Hayrettin, İslam Hukukunda İctihad,179

    (5.)         Karaman,Hayrettin, İslam Hukukunda İctihad,180

    (6.)         Karaman,Hayrettin, İslam Hukukunda İctihad,200

    (7.)         Dr. Süleyman Beyyumi: et-Teyyaretü’s-siyasiyye ve’l-İctimaiyye Beyne’l- müctehidin ve’l-Muhafizin:41, 42

    (8.)         Abdü’l- Ati Muhammed Ahmed, el-Fikru’s_Siyasi’l-İslami li’l-İmam Muhammed Abduh:32 Muhammed Muhammed Huseyn, el-İslamu ve’l Hazarati’l Garbiyye:69M.Reşit Rıza, Tarihu’l-Üstaz1/93. Dr.Süleyman Beyyumi, et-Teyyeratü’s-Siyasiyye:58,59

    (9.)         Dr.Abdurrahim Mustafa, Mısru ve’l-Mes’eletü’l-mısriyye:85,86, Fethi Yeken, Harakat ve Mezahib Fi Mizan’il-İslam:56,57, Dr.Beyyumi, et-Teyyaratü’s-siyasiyye:57,58.Dr.Ali Abdülhalim Mahmud, El-İmam Muhammed Abduh:142,143.Muhammed Mahzumi, Hatıratü Cemalüddin:41,42,43

    (10.)     Abbas El-Akkad, Abkariyyü’l-Islah ve’t-Ta’limö:136 ve devamı. Ahmet Emin Zü’amaü’l-ıslah 72

    (11.)     İlgili kaynaklarıyla birlikte, Dr.Beyyumi, et-Teyyaratü’s-siyasiyye:56,64

  21. MÜCTEHİD TASLAKLARI II- Prof. Dr. Durmuş Ali Kayapınar

    Hayrettin Karaman der ki:

    “Şii âlimler ile İbn Teymiye, “İ’lamü’l-Muvakkı’in” isimli kitabında İbnü’l-kayyim el Cezviyye:(İbnü Teymiye’nin talebesi ve onun te’sirinde…)gibi önceki bazı Sünni âlimler, içtihat kapısının kapatılmasını kabul etmemekle isabet eylemişlerdir. Son asırlarda bunlara, Muhammed B. Abdülvehhab (Vahhabiliğin kurucusu), Cemalüddin el-Efgani, Muhammed Abduh gibi müceddid âlimlerde katılmışlardır. Bütün bu fakihler ile onlara katılanlar ve bilhassa “el-Kavlü’l-Müfid Fi Edilleti’l-İçtihad ve’t-Taklid” isimli risalesinde İmam Şevkani: (Alevilerin bir kolu olan Zeydiyye mezhebine müntesip) Kitap, Sünnet, İcma’ ve Kıyastan aldıkları şer’i ve apaçık deliller ile içtihat kapısının sadece açık ve serbest olduğunu isbat ile iktifa etmemiş, müçtehidin vasıflarını taşıyan herkese bunun dini bir vecibe olduğunu da isbat eylemişlerdir.” (12)
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Burada dikkatimi çeken nokta Şii âlimlerle Sünni âlimlerin aynı kefeye konmuş olmasıdır. Ayrıca Sünni âlim olarak İbn-i Teymiyye ve onun talebesi İbnü’l-Kayyim El-Cezviyye’nin tasrih edilmiş olması; ictihad taraftarı olarak kaydedilen âlim (!) isimleri de oldukça enteresandır.

    Sayın Hayreddin Karaman yapmış olduğumuz bu naklin tam noktaladığımız yerine bir dipnot işareti koymuş ve aynı sayfanın altında şunları kaydederek aynı yolun yolcusu olduğunu kendi diliyle şöyle ifade etmiştir:

    “Başlangıçtan dördüncü asıra kadar İslam Hukukunda İctihad isimli tezimizde bu mevzu ile alakalı kaynaklar taranmış ve münakaşalar yeniden ele alınarak aynı neticeye varılmıştır.” (13)

    Görüldüğü gibi Sayın Karaman burada, Beyrut Amerikan Üniversitesi ve Beyrut Fransız Hukuk Fakültesi Profesörü Sayın Mahmasani ile aynı fikirde olduğunu açıkça ilan etmektedir. Onun Mahmasani’den naklen aynı konuya devamla ictihad kapısının kapanması aleyhinde şu fikirleri kaydettiğini görüyoruz. Diyorlar ki:

    “İctihad kapısını kapatmanın manası:

    1. a)Dinin nasslarına ve bunların mefhumlarına muhalefet etmektir.
    2. b)Müslümanları, devamlı olarak bir noktada saplanıp kalmaya(mezhep saplantısına),
    3. c)Yeniden doğmak (Rönesans) ve ilerlemek (modernizm)çığrından(din devriminden) uzaklaştırmaya,
    4. d)Geçmiş fukahanın kendi zamanlarındaki durum çizgisinde kalmaya (mezheplilik ve mezhepleri taklidde ısrara)
    5. e)Onların kendileri ve diğer Müslümanlar için hem kendi zamanlarında hem de kendilerinden sonra kıyamet gününe kadar gelecek bütün zamanlar, nesiller ve asırlarda tatbiki gereken formüllerine tabi olmaya… Mahkûm eylemekten ibarettir.(14)

    Herhalde bu cümlelerin manalarını anlamak için âlim olmaya lüzum yoktur. İsterseniz bu cümlelerin altında yatan manaları bir de birlikte gözden geçirelim:

    1)“İctihad kapısını kapatmak demek, dinin nasslarına: (Kur’an ve Hadis’e) muhalefet etmek, ayet ve hadislerin hükümlerine zıt bir yol takip etmek” demekmiş. Söz konusu hükümler ayet ve hadislerden Allah ve Rasülü’nün muradına uygun olarak çıkarılmış hükümlerden ibaret olduğuna göre, bu hükümler uyarınca hareket etmek ayet ve hadislere nasıl zıt olurmuş!.. “İctihad kapısını kapalı tutmak dinin nasslarına muhalefet etmektir”de, bugüne kadar gelip geçmiş İslam nesilleri hep dinin nasslarına muhalif mi davranmışlar?!… Onbir asırdır gelip geçmiş fakıh, müctehid, mukallid ve mezhepli ecdadın hepsi kendilerini Müslüman zannetmişler, fakat aslında gayri Müslim olarak mı gitmişlerdir?!… İslam’a muhalefet onlarda mıdır, yoksa illa ictihad kapısını açacağız diye direten Muhammed B. Abdülvehhab, C. Efğani, M. Abduh, Reşid Rıza ve çağdaş yoldaşları mı?!… Bu yeni yeni zoraki müctehidler, ayet ve hadisler demek olan dini nasslardan: imam ve fakihlerimizin çıkarmış oldukları hükümlere zıt, tamamen başka ve apayrı hükümler çıkarmak niyetinde değiller de, ne diye ictihad kapısına bu kadar yükleniyorlar?!…

    2) “İctihad kapısını kapatmak demek, Müslümanları devamlı olarak bir noktada saplanıp kalmaya mahkûm eylemekten ibarettir”deniliyor. Devamlı olarak Müslümanların saplanıp kaldıkları bu “nokta”nedir. Şurası muhakkaktır ki, mevzu-u bahs edilen saplantı noktası mezhepsizlerin dillerinden hiç düşürmedikleri: “mezhep saplantısı, kör taklitçilik ve mezheplilik”tir. Yani mezheplilik, bu güne kadar ictihad kapısının kapalı olması sayesinde tutunabilmiş, eğer ictihad kapısı açık olsaymış, kör taassub ve mezhep taklidi çoktan yok olacakmış. Artık hak mezheplerin ve mezhepsizliğin yok olmasıyla Müslümanların ne kazanıp ne kaybedeceklerini şimdilik okuyucularımızın iz’anlarına terk edelim. Dört hak mezhep tümüyle, şer’i nasslardan çıkarılmış bulunan bütün ahkam ile, tenkıh’ten ve tercih’ten geçmiştir. Her asrın müctehidleri dört hak mezhebi baştan sona birer birer incelemişler, gerek ferden ve gerekse müctehid cemaatleri halinde dört hak mezhebin hükümlerine tasdik mührünü basa gelmişlerdir. Sayıları yüz binleri, belki de milyonları bulan ve hiçbirimizin en alt seviyede olanının dahi eline su dökemeyeceğimiz bu büyük alimleri tümüyle bir tarafa atmak demek, ya Müslüman toplulukları tamamen muallakta ve başıboş bırakmak, yada onları yeni müctehid adaylarının eline teslim etmek demektir. Bu iki ihtimalin hangisini beğenirseniz onu alınız. Birincisi çobansız sürüler… İkincisi ise, en iyimser değerlendirme ile ehliyetsiz ve samimiyetsiz çobanlar eline kuzu sürülerini terk etmek; okyanusların amansız dalgaları arasında, kaptanlıktan bihaber ve kendilerini kaptan zanneden kişilerin eline İslam gemisi’ni emanet etmek demektir. Bu korkunç davranışın vebali herhalde geminin yada sürünün değil, o gemiyi naehil ve belki de ma’hud karanlık hedeflerin me’muru kara korsan’lara ve tecrübesiz körpe sürüleri kurtlar’a çakallar’a terk edenlerin, nemelazımcıların ve işin iç yüzünü bildiği halde bunu bir Kur’an Kursu adaveti şeklinde göstererek Müslümanları birbirine düşürmekten medet bekleyenlerin olacaktır.

    3) Üçüncü madde olarak ileri sürülen fikirleri de şudur: “İctihad kapısını kapatmanın manası: Müslümanları yeniden doğmak ve ilerlemek çığrından uzaklaştırmaya mahkûm eylemekten ibarettir.”

    Bu sözün manası nedir? Yeniden doğmak ta’biri neyi ifade eder? Bir şeyin yeniden doğmasını istemek, o şeyin ya işe yaramaz hale geldiğini, ya da tamamen ölmüş olduğunu ifade etmez mi? Bunun manası da: “İslam tamamen ölmüştür veya ihtiyarladığı için işe yaramaz hale gelmiştir. İctihad kapısından girerek onu yeniden diriltmek lazımdır. Hristiyanlığın Rönesans’ı: (Yeniden doğma) İslamda da yapılmalıdır.” Demek değil midir? Her şeyi tahrif edilmiş Hıristiyanlığın bir Rönesans: (yeniden doğmay)’a muhtaç olmuş olması, tek harfi bile değişmemiş İslam’ın aynı Rönesans veya Reform’a: (yeniden şekillendirmeye) muhtaç olmasını gerektirir mi? Dini hakkında hiçbir bilgiye sahip olmayan bir Müslüman’a dahi sorsak acaba: “Biz ölmüşüz, dinimizin gereklerini olduğu gibi öğrenerek kendimizin veya yularlarımızı ellerine teslim ettiklerimizin kulu değil, Allah’ın kulu yapmalıyız.” Sözüne mi itibar edecektir?!… İslam’ı hiçbir sebeb yokken, Hıristiyanlığın sakat yollarına sokmak, kendi eksikliğimizi İslam’a yükleyerek, İslam’ı Hıristiyanlığın geçmiş olduğu çıkmaz yollardan geçirmek, suçlunun cezasını suçsuza çektirmeye kalkmak demek değil midir? Netice itibariyle hiçbir kelimesini hiçbir kimsenin değiştirmediği ve değiştiremeyeceği Kur’an-ı Kerim’i, her kelimesini, her cümlesini her devirde herkesin defalarca değiştire değiştire tanınmaz hale getirdiği ve içerisinde Allah kelamından eser kalmamış Tevrat ve İncil haline getirmek demek değil midir? Zaten Kur’an-ı Kerim, kendisinden önce inzal edilmiş olan Tevrat ve İncil’in bu sakim yolla Allah’ın Kelamı olmaktan tamamen çıkarılmış olduğu için inzal buyrulmamış mıdır?!.. Bu yol Müslümanları, İslam zannedecekleri, fakat İslam’la hiçbir alakası olmayan “Yeni Bir Din”e götürmez mi? Acaba Müslümanlar İslam’la ilgisi olmayan yeni bir dini mi, yoksa cemiyet olarak diz boyu sakatlıklara rağmen, hiç değilse fert olarak kalabildiği kadar Müslüman kalmayı mı tercih ederler? Sonra yeni din(!)le ebedi hayatın kat’i bir iflasa sürüklenmesi mi ilerlemek olacak, yoksa fert olarak mehma imkan tam safiyetiyle Müslüman kalmak mı?… Hangisi cennet, hangisi cehennemle neticelenecek bu iki yolun?!…

    4) “İctihad kapısını kapatmanın bir manası da Müslümanları, geçmiş fukahanın kendi zamanlarındaki durum çizgisinde kalmaya mahkum eylemek miş!…” Bir de: ”Geçmiş fukahanın kendileri ve diğer Müslümanlar için hem kendi zamanlarında hem de kendilerinden sonra kıyamet gününe kadar gelecek bütün zamanlar, nesiller ve asırlarda tatbiki gereken formüllerine tabi olmaya mahkum eylemekten ibaretmiş!…”

    Görülüyor ki önderleri olan Vehhabiler’in yeni bir vehhabi namzedine: “Sen şimdiye kadar müşriktin, Allah’a değil, imamlara tapıyordun, önce bir kelime-i tevhid getir. Zira sen şu ana kadar dinsizdin. Ana ve babanda dinsiz olarak öldüler. Dört mezhep büyüklerinin de dinsiz olduklarına şehadet et.” demeleri; bu yeni namzedin bu hezeyanları kabul etmesi halinde onu aralarına almaları, kabul ve ikrar etmemesi halinde de öldürmeleri, işin vahametini ve ilk bakışta yaldızlı gibi görünebilen bu gibi sözlerin altında nelerin yatmakta olduğunu göstermektedir. (15)

    Fikir ancak sahip çıkanı varsa fikirdir. İlim ancak benimseyeni varsa ilimdir. Din de ancan inanan bilen ve kendine mal edeni varsa, uğrunda ölümü göze alabileni varsa dindir. Yoksa bütün bunlar kitaplarda mahsur, satırlarda mastür kalmaya ve nihayet yok olup gitmeye mahkûmdur. Bir yerde İslam’ın yok olması, her yerde yok olması demek değildir. Bakarsın bir yerden silinirken Sahibi O’nu diğer yerde yüceltir.

    Sayın Hayreddin Karaman, sanki fıkhımızda böyle bir şey varmış gibi; Prof. Mahmasani’nin kalemiyle teşhis ettiği ayet ve hadislere muhalif hüküm çıkarma, mezheplere bağlı kalma, Rönesans ve Reforma karşı çıkma, mezhepli fukahanın yolundan ayrılmama ve ictihad kapısını kapama… Müzmin hastalıklarının reçetesine de aşağıdaki ilaçları yazmaktadır:

    “Şüphesiz ki bu derdin devası da evvelkilerin kapadıklarını veya kapatmak istediklerini yıkmak, dini-hukuki ictihad’ın şartlarını taşıyan herkes için ictihad kapısının iki kanadını ardına kadar açmaktır. Hatanın hatası kör taklid: (kast edilen dört hak mezhebin taklididir.) ve fikrin hacir altına alınmasıdır.” Doğru olan da ictihad ve tefekkürü serbest bırakmak ve onu gerek ilmin mahsullerini verme imkânına kavuşturmaktır.” (16)

    Görülüyor ki hep ictihad kapısı zorlanmaktadır. Talip çok ama hiç kimsenin kalkıp da bu kapıyı açmaya salahiyetli ve layık olan kimdir? Dediği yok. Yetkili olmayan eller bu mukaddes kapıyı açıp, İslam’ın kalbine çöreklenecekler de ne olacak acaba?

    Bu zoraki müçtehitlere göre Sevad-ı Azam’ın ictihadları korkunç dertmiş, müzmin hastalıkmış, eskilerin ördüğü aşılmaz bir duvarmış, yıkılmalıymış, kapıları ardına kadar açılmalıymış?!… Mezheplilik: hatanın hatası KÖR TAKLİD’miş, fikrin hacir altına alınması ve düşüncenin kelepçelenmesiymiş?!…

    Peki ictihad aşılmaz bir duvarmış da siz mezhepsizler bu duvarı nasıl aşabiliyorsunuz?!… Sıradan Müslümanların bile gülünç bulduğu bunca delilsiz, dayanaksız ictihadlarınızı piyasaya pervasızca nasıl sürebiliyorsunuz?!… Mezheplilik hatanın hatası KÖR TAKLİD, fikrin hacir altına alınması ve düşüncenin dondurulmasıdır da Hak Mezhepleri (Hanefi, Şafi’i, Maliki ve Hanbeli) birleştirmek (TELFİK) adı altında gerçek İslam’ı nasıl tahrife kalkışabiliyorsunuz?!… Sapık mezhepleri (Gulat, Şi’a, Zeydiyye, Dürziyye vs.) sözüm ona İSLAM BİRLİĞİ adı altında Hak Mezheplerle güya birleştirme yalanıyla yeryüzünün tek gerçek dini İSLAM’I tamamen imhaya nasıl cür’et edebiliyorsunuz?!… Bunlar, mevcut ictihadlarıyla tüm İslam’ı toptan kürüyüp atmak değildir de nedir?!…

    İslam Dini çerçevesi içerisinde kurmaya çalıştığınız bunca tuzaklar yetmedi mi ki, İslam’ı İslam dışı dinlerle harman etmeye, hak ile batılı çorba etmeye, nur ile kiri katıp karıştırmaya kalkışarak kendinize kargaları bile güldürmüyor musunuz? Tek hak din İslam ile,bozuk(muharref) din Hıristiyanlık ve Yahudiliği (DİNLER ARASI DİYALOG, İBRAHİMİ DİNLER ve SEMAVİ DİNLER BİRLİĞİ…) adları altında gerçek İslam’ı Hıristiyanlaştırmaya kur’an-ı İncilleştirmeye nasıl cesaret edebiliyorsunuz?!… Kur’anı Kerim’de geçen her ”KİTAB” kelimesini Tevrat ve İncil anlamına geldiğini ileri sürerek yeryüzünün biricik gerçek Allah Kelamı KUR’ANI KERİM’İ yok etmeye nasıl cüret edebiliyorsunuz? Böylece kitaplı kitapsız bütün kafir, müşrik, mürted ve münafıkları cennete nasıl doldurabiliyorsunuz?!… Yoksa cennetin anahtarı sizin tekelinizde midir?!…

    İslam’ı kendi içerisinde fitne fesada boğarak yok etme denemeleri yetmedi; muharref Hıristiyanlık ve Yahudilikle katıp karıştırarak yok etme projesi de yetmedi. Bu kez de akıllara şenlik şu imha planını gündeme getirdiler: Yeryüzünde din adıyla ortaya çıkmış (Şamanizm, Hinduizm, Budizm vs) bütün dinsizlik, putperestlik ve sapıklıkları-bunların asılları da aslında mutlaka bir Semavi dine, bir vahye dayanır-yaftasıyla (Global Din, Kütlesel Din, Küresel Din) adları altında İslam’la harman ederek yeryüzündeki tek hak Dini Mübin olan İslam’ı sapıklıklar gayyasında boğmayı denemektedirler.

    Bütün bunlar aklı başında bir insanın düşünebileceği şeyler midir?

    “Akla uymayan hadisler hep uydurmadır. Hadislerin sağlamlığının ölçüsü akıl ve mantıktır” diyerek, İslam’ı tümüyle felsefeye dönüştürüp, bir yandan işine gelen hadisi, uydurma da olsa, delil olarak kullanırken, öbür taraftan işine gelmeyenleri tüm ümmetin ittifakla kabul ettiği Kütüb-ü Sitte, hatta Kur’an’dan sonra İslam’ın ikinci kitabı Buhari hadisi bile olsa reddediyorlarsa da, biz bunun gerçeği yansıtmadığına inanıyoruz. Zira Abdullah İbni Ömer diyor ki:-“Ben Rasülüllah S.A.den duyduğum her şeyi yazıyor, bunları muhafaza edip ezberlemek istiyordum. Kureyşliler bana:-“Sen Rasülüllah’tan duyduğun her şeyi yazıyorsun. Oysa Rasülüllah bir beşerdir, öfkeye kapılarak konuşur; sevince kapılarak konuşur;(ola ki, duygularına kapılarak ağzından dinle ilgisi olmayan ya da yanlış birşey kaçırır. Her şeyi yazıp durma)dediler. Ben de (bir süre) yazmaktan vazgeçtim ve Kureyşlilerin dediklerini Rasülüllah S.A.e söyledim. Rasülüllah ağzını göstererek:-“Sen yaz!…(onların lafına bakma) Nefsim yed’i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, (ağzını işaret ederek) Bundan asla Hakk’tan başka hiçbir şey çıkmaz”buyurdu. (18)

    Görülüyor ki, Rasülüllah kul olarak da Rasül olarak da hep hakkı söylemekte, O’nun fem-i mübarek’lerinden hak ve hakikatten başka hiçbir şey sadır olmamaktadır. Üstelik Rasülüllah bu gerçeğin kesinliğini yeminle pekiştirerek bizlere aktarmakta ve bu hadis, Kütübü Sitte! de yer almaktadır.

    Rasülüllah S.A. esas yıkımın bu delilerden geldiğini de şu hadis-i şerifleriyle ifade buyurmaktadır:”Ümmetimin başına gelecek korkunç şeyler içerisinde en çok korktuğum, (onları doğru yoldan) saptıran önder (âlim)lerdir.” (19) benzer bir hadisinde de:”Elbette ki ben sizin için Deccal’den daha çok deccal olmayanlardan korkarım!…buyurdu. (Kendisine) onlar kimlerdir? (Ya Rasülellah) diye soruldu, (cevaben insanları Hakk Yol’dan) saptıran önder (önder)lerdir dedi.” (20) Tabi’i müfessirlerimizin önde gelenlerinden Mücahid bin cebr’den nakledilen bir haberde de İmam Mücahid’in ta o zaman:”Âlimler (çekip) gitti.(Şimdi ortada) (toy) öğrencilerden başka kimse kalmadı. Sizin aranızdaki müçtehitler, sizden öncekilere nazaran (sokakta oynayan)çocuklar kadar bile olamaz” dediği rivayet edilmiştir. (21)

    Bundan en az 1327 sene önce, daha hicretin birinci asrında, Ashab-ı Kiram’ın yetiştirdiği öz evlatlarının içerisinden sivrilmiş, zamanının en önde gelen âlimleri içerisinde yer aldığında hiç kuşku bulunmayan büyük müfessir Mücahit bin Cebr, (v:95/713) tabi’iler devrinde yetişen müçtehit âlimlerin dahi, Rasulüllah S.A.in medresesinde yetişen müçtehitlerin çömezi bile olamadıklarından; onların müçtehitlerinin sahabeler arasında yetişen müçtehitler yanında, ancak sokakta oynaşan çocuklar değerinde olduğundan; içtihatlarının da öncekilerin içtihatları yanında çocuk oyuncağı gibi kaldığından yakınmaktadır. İsminden de açıkça anlaşılacağı gibi, ahkam ağırlıklı tefsirlerin şahı sayılan meşhurEl-Cami’Li Ahkami’l-Kur’an tefsirini yazan İmam Ebu Abdillah Muhammed bin Ahmed el-Kurtubi’nin (v:671/1272)-Ne garip tesadüftür ki, bu büyük âlimimizin vefatı, hicretle günümüz arasında geçen sürenin tam ortasında yer alan H.671 yılına rastlamaktadır.-Muhammed Ümmeti’nin bundan en az 671 sene önceki durumundan dert yanarak aşağıdaki Ayet’i Kerime’yi tefsir ederken söyledikleri dikkate alınırsa; Rasulüllah S.A.in, dünya sevgisi, mevki, makam, unvan, mal, menal ve şöhret-ü şan düşkünlüğü yüzünden, sadece kendileri sapıtmakla kalmayıp aynı zamanda etraflarındaki insanları da saptıran mürai önderlerin, alim geçinerek herkesi Hak-Yol’dan çıkarıp, akla hayale gelmedik bir takım sapıklıklara sürükleyen sahte alimlerin seviyelerinin her geçen gün biraz daha düştüğünü; her gelenin gidene, her yeni günün düne rahmet okuttuğunu ve dahası, Efendimiz’in nasıl asırların ötesini görerek konuştuğunu daha doğrusu O’nun her sözünün:“Allah katından iletilmiş bir VAHY’den başka bir şey olmadığını”(22) daha iyi anlayacaktır: İmam Kurtubi, söz konusu ayeti (23) şu enteresan cümlelerle tefsir etmektedir: “Dünya hayatını ahirete tercih edenler, dünyayı ve güzelliklerini ahiretten üstün tutan, ahiret ni’metlerini feda edip, karşılığında dünya ni’metleri içerisinde kalarak, akıllarınca sefa sürmeyi yeğleyen, Allah’ın, bütün peygamberleri getirdiği biricik dini demek olan Allah Yolu’ndan insanları alıkoyanlar-ki, İbnü Abbas ve diğer müfessirler: böyleleri bu ayetin kapsamı içerisine girer demişler… Rasulüllah S.A.de bunlar hakkında: “Benim ümmetim için en korktuğum şey, (önlerine düşüp de, onları hak yoldan) saptıran önderlerdir.” (24) buyurmuştur. “Böyleleri bu zamanda ne kadar da çok!… Allah yardımcınız olsun” demiştir. Kimi müfessirler de ayet’i kerimenin: “dünyanın ve dünyalığın normal yoldan elde edilmesi için takip edilmesi gereken helal ve doğru yollardan değil de, haram ve yanlış yollardan; Allah’ın emirlerine itaat ederek değil de, isyan ederek elde etmeye kalkışanlar.” şeklinde tefsir etmişlerdir. Çünkü Allah’ın nimetleri O’na isyan ederek değil, itaat ederek elde edilir. Kendi arzularına uygun sonuçlar elde etmek için bıkmadan usanmadan türlü kaypaklıklar ve akıl almaz yalpalar yaparak dünya hayatını ve saltanatını arar ve helal haram demeden dünyalık peşinde koştururdururlar.” (25)

    İslam’ın birinci asrının sonunda, çok büyük bir tabi’i âlimimiz kendi zamanlarının müçtehitlerini bile beğenmediğine; aradan yedi asır geçtikten sonra ahkam ayetlerinin tefsirinde bayraklaşmış bir büyük tefsir âlimimiz, kendi zamanında değil müçtehit; dünyacı, eyyamcı, reklamcı, riyakar ve kaypak âlimlerin çokluğundan dert yandığına; daha da önemlisi, Muhbir-i Sadık Sallellahü Aleyhi ve Sellem Efendimiz de:”Dinin afeti (felaketi) üçtür: Sapık Âlim, zalim idareci ve cahil müçtehid’dir.” (26) ve “Karşılaşacağınız hiçbir zaman yoktur ki, arkasındaki (gelecek günler) ondan daha şer(li, daha beter) olmasın.”(27) buyurduğuna göre… aradan yedi asır daha geçtikten sonra, içerisinde bulunduğumuz şartları da hesaba katarak, günümüzün müçtehitlerinin, müçtehit mi yoksa müftesit mi olduklarına karar vermenin tam zamanıdır diye düşünüyorum. Beterinde beteri var… Öyleyse, öncekileri beğenmediğimize ve Dört Mezheb’in dar (!) sınırları içerisine sığamadığımıza göre sakın biz, Sallellahü Aleyhi ve Sellem Efendimiz’in ifade buyurdukları: “Bu ümmet, sonrası ve öncesine(yani, sonra gelenleri önce gelip geçmiş olanlarına) la’net okumadıkça(çekip, yok olup) gitmez.” (28) hadis-i şerifinde ifade buyurduğu son ümmet yada sona kalmış ümmet olmayalım?!…

    Yazıktır, yazık!… Allah’tan korkmak lazım. Yalancı dünyaya ve aldatıcı zevklerine bu kadar düşkün olmamak gerek… Ebedi sa’adet ve kalıcı mutluluk, gelip geçici zevklere değişilmemeli… Yazık!… Sallellahü Aleyhi ve Sellem:”Ulema üs-Süu, Şiraru’l-ulema ve Şiraru’l-ümmet” adını verdiği, ilimlerini kötüye kullanan bu insanlara:”Vay benim ümmetimin kötü alimlerin elinden çektiklerine!… Onlar, ilmi ticaret (meta’ı) edinirler ve (dini ilimleri alet ederek onlarla) ticaret yapmaya (ilim karşılığı kazanç elde etmeye)çalışırlar!… Allah onların ticaretlerine kazanç vermesin!…(ticaretlerinin hayrını görmesinler, inşa’allah!…)” (29) diye boşuna beddua etmemiştir; bütün insanları kapsayan geniş bir ifadeyle: “İnsanların en kötüleri, insanlar arasında (bulunan) kötü alimlerdir.”(30) diye boşuna insanlığın en kötüsünün şerli alimler olduğunu belirtmemiştir; ve ifadeyi daha da özelleştirip sadece kendi ümmeti ile sınırlandırarak: “Ümmetimin en kötüleri, insanlar arasında (bulunan)kötü alimlerdir.”(31), “Kötülerin en kötüsü alimlerin kötü(şerli)leridir.” (32) buyurarak ümmetine zararı en büyük olanların kötü alimler olacağını boşuna haber vermemiştir. Zira onların hak ettikleri cezanın karşılığı olarak cehennemde hazırlanmış olan vadiler, vadiler içerisinde onların layık oldukları azabı karşılamak üzere kazılmış kuyular ve bu kuyuların içerisinde onları bekleyen yılan ve çıyanların şerrinden bütün bölümleriyle cehennemler bile her gün onlarca, yüzlerce defa te’avvüz eder, Allah’a sığınırlar. Onların zu’mettikleri gibi bütün bunlar uydurma ve yalancı tasvirler bile olsa, karşılarında insanın korkmamasına, ürpermemesine ve tüylerinin diken diken olmamasına imkân ihtimal yoktur.

    Göstermelik de olsa, bu hadislerden hiç değilse bir iki tanesini verelim: “Nebi S.A. buyurmuştur ki, muhakkaktır ki, cehennemde bir vadi vardır. Cehennem (dahi) her gün yedi, yâda yüz defa o vadinin şerrinden Allah’a sığınır. Muhakkak ki bu vadide bir kuyu vardır. Muhakkak ki, cehennem ve bu vadi bu kuyunun şerrinden(aynı şekilde) Allah’a sığınırlar. Muhakkak ki bu kuyuda bir yılan vardır. Muhakkak ki, hem cehennem, hem vadi, hem de kuyu, her gün yedi veya yüz defa bu yılanın şerrinden Allah’a sığınırlar. Allah bütün bu (korkunç) şeyleri Allah’a isyan eden Hamele-i Kur’an: Kur’an taşıyıcısı: (Kur’an’ı okuyup anladığı, İslami bilgilere sahip olduğu halde dinine ihanet ve Rabbına isyan durumunda olan din âlimleri) için hazırlanmıştır.” (33) “Kıyamet günü âlim getirilir, cehenneme atılır. İç organları ve bağırsakları (yere) dökülür, değirmen çeviren merkebin değirmeni döndürdüğü gibi iç organlarını ve bağırsaklarını döndürür, (onun bu acıklı durumu) cehennem halkına seyrettirilir ve ona cehennem halkı bu çektiğin nedir? diye sorarlar. Âlim: Ben iyiliği emrederdim, kendim yapmazdımKötülüğü yasaklardım, kendim yapardım.” (34) der.

    Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, belki onlar bu hadislerin uydurma ve yalan olduğunu söyleyeceklerdir. –ki biz doğru olduğundan eminiz – farz edelim ki onların dediği doğrudur, bu durumda bizim kaybımız ne olabilir? Ama haydi bir de bizim dediğimiz çıkarsa, o zaman bizim kaybımız ne, onların kazancı ne olur?!…karar okuyucunundur.

    Sizler, “biz ayet ve sağlam hadisten başka delil tanımayız”diyorsunuz. Hadisin sıhhatini de zavallı aklın aczine emanet ediyorsunuz.(35) Haydi Hadis-i Şerifleri de bir yana bırakalım, sadece Ayet-i Kerimeyi ele alalım. Cenabu Hakk Kur’an-ı Kerim’inde: “İnnema yahşa’llahe min ibadihi’l ulemau” (36) buyuruyor. Bu Ayet-i Kerime’de iç içe iki kasır var. Kasır: “Belli bir yolla bir şeyin bir şeye hakiki yâda nisbi olarak tahsis edilmesidir.” Bunlar, nass’larda lafızların manaya delaletlerini belirlerken çok büyük rol oynarlar. Fatiha-i Şerife’deki, mef’ulün fiil ve failinden önce getirilmesi suretiyle yapılan“iyyake na’büdü: Ancak sana taparız” (37) ayetindeki kasır, Allah’a tapmanın farz, Allah’tan başkasına tapmanın ise haram olduğu hükmünü getirir… Bu Ayet-i Kerime’de de, bir:”innema” ile hakiki manada“Allah korkusu âlimlere”; bir de, mef’ulün Failinden önde gelmesiyle“âlimler Allah korkusuna” tahsis edilmiştir. Bu da birinci kasırda mutlak ve gerçek anlamda: “Allah korkusu âlimlere mahsustur.Kısacası: Allah’tan gerçekten ancak âlimler korkar.”; ikinci kasırda da: “âlimler ancak Allah’tan korkar, Allah’tan başka kimseden korkmazlar” demektir.

    Pek tabiidir ki, Allah’tan hakkıyla korkmak için de O’nu gücü, kudreti, azameti, intikamının şiddeti, ceberutunun dehşeti… Vb. bütün sıfatlarıyla, Kelamını ve Rasulü’nün öğrettiği şekilde niteliklerini gereğince öğrenmiş ve yeterince bilmiş olmak gerekir. İşte bu ve benzeri mutlak gerçekleri kesin olarak bilen bir kimsenin Allah’tan korkmamasına imkân yoktur. Nitekim Rasülullah (S.A.V)de: “Kişiye ilim olarak Allah’tan korkması, cahillik olarak da sadece kendi fikrini yâda kendi işini beğenmesi yeter!” (38) Allah’tan gerçekten korkan kimsenin de, özellikle böyle bir zamanda, Rasülullah (S.A.V)’in:“Ahir zamanda ümmetimden bir takım insanlar olacak; (dini konularda)  size, ne sizin ne de ecdadınızın hiç duymadığı bir takım(garip) laflar edecekler, onlardan sakınınız ve onları kendinizden uzak tutunuz.” (39) uyarısına rağmen; Peygamber varisliği, Müceddidlik, Müçtehitlik, hâşâ Mehdilik, Hadilik ve kella Beşirlik, Nezirlik… gibi boyundan büyük makamlara göz dikmesine imkan ve ihtimal yoktur. Rasülullah (S.A.V)’in  de buyurduğu gibi: “EğerAllah’tan korkmaz ve kuldan) utanmazsan, dilediğini yap!.. (40)

    Hülasa ne MEZHEPSİZLİK, ne MEZHEPLİLİK, ne MÜCEDDİDLİK, ne MÜÇTEHİDLİK, ne İCTİHAD ŞURASI LİDERLİĞİ ve nede MUTLAK MÜÇTEHİDLİK’le dur durak bilmeyen, amansız hırslarını dindiremeyen biricik FAKİH’imiz; bir içtihadını diğeriyle nakzeden, bir sözünü öbürüyle yalanlamayı meslek edinen sayın ağabeyimiz Hayrettin KARAMAN, çağımızın ÇAĞDAŞ MÜFESSİRİ sabık Diyanet İşleri Başkanımız Süleyman ATEŞ Bey’le birkaç kafadarını yedeğine alarak bütün Yahudi ve Hıristiyanları cennete doldurmakla yetinmemiş;  bu kez de –belki cennette boş yer kalır, oraya da Müslümanlar yerleşir diye endişe etmiş olmalı ki- “HİNDULAR, BUDİSTLER VE BENZERLERİ”ni de cennete doldurmuşlardır. Neymiş efendim –sapık da olsa- “BÜTÜN DİNLERİN ASILLARI VAHYE DAYANIR”mış, -Peygambere ve Kitab’a değil de sadece Allah’a ve Ahiret’e inanırlarsa mü’min olurlar ve cennete girerlermiş(!) (41)

    Açıkca görüldüğü gibi bu apacık ifadeleriyle sayın ağabeyimiz KARAMAN, yukarıdaki yüksek makamların hiç birine sığamamış, bu defada tüm dinsizliklerin MÜÇTEHİTLİĞİ’ne soyunmuş, KÜTLESEL DİN, KÜRESEL DİN, GLOBAL DİN liderliğine yelken açmış bulunmaktadır.

    Bir de GLOBAL MÜCTEHİDİMİZ sayın KARAMAN’ın “Polemik Değil Diyalog Ortak Söze Gelmek” adını verdikleri kitapta döktürdüğü şu incisine göz atalım: “KUR’AN HİÇBİR AYETTE PEYGAMBERE İMAN EDİN DEMİYOR.” (42) Peki hiçbir ayette Peygambere iman edin demiyor da Nisa Suresinin 47. ayetindeki: “Aminü billahi ve Rasülihi…Allah’a ve Rasülü’ne iman ediniz” (43) ayeti nedir? Bu ayet Kur’an ayeti değil mi?! Belki burada da çoğu zaman yaptığınız gibi te’vile kaçacak ve “ayetteki “Rasül” kelimesi genel anlamdadır. Bununla Budizm BUDASI ve Hinduizmin İNEĞİ hariç bütün peygamberler kastedilmiştir.” diyeceksiniz. Öyle değil ya, haydi öyle diyelim peki. Araf Suresi’ndeki “Fe aminü billahi’n-Nebiyy’il-Ümmiyyi,  Ümmi peygambere iman ediniz.” (44) Ayeti Kerimesi’ne ne buyurulur?!… Bütün peygamberler ümmi midir? Kur’an-ı Kerim’de doğrudan ve dolaylı olarak aynı anlama gelen onlarca, yüzlerce ayet bulunduğunu pekala bildiğiniz halde nasıl “KUR’AN PEYGAMBERE İMAN EDİN DEMİYOR” diyebiliyorsunuz?!… Sayın global mutlak müçtehidimiz lütfen bu sözü sarf eden bir müslümanın hükmünü ictihad buyurunda insanlar gerçeği öğrensinler!

     

    Dipnotlar:

    (12.)         Karaman, Hayrettin, Modern Problemler Karşısında İslam Hukuku:47 

    (13.)         Karaman, Hayrettin, Modern Problemler Karşısında İslam Hukuku:47

    (14.)          Karaman, Hayrettin, Modern Problemler Karşısında İslam Hukuku:52

    (15.)          Kireççi A.Haydar, Vehhabiliğe Reddiye:89

    (16.)         Karaman, Hayrettin, Modern Problemler Karşısında İslam Hukuku:49

    (17.)         İbni Hazin A’meş Şekik’den, O’da Abdullah İbni Mes’ud’dan nakletmiştir. Bkz: Züheyr b.Harb’in Kitabü’l-İlm:81

    (18.)         Ebu Davut Rivayet etmiştir. Bkz: Eş-Şeyh, Mansur Ali Nasıf, Et-Tacü’l-Cami’ul-Usul:1/70

    (19.)         El-Kurtubi, bu hadis’in sahih olduğunu da tasrih etmiş: El Cami’u li Ahkami’l-Kur’an: 6/140, 9/340. Ali Kenz’ül-Umhal, Hadis No: 28986, 29050. Ebu Davut, Sünen, Fiten:1, İbni Maceh, Sünen, Fiten:9, Darimi, Rikak:36, Ahmed İbni Hanbel:5, 20

    (20.)          Ahmed, Ebu Zerr’den ceyyid senetle İhya-ü Ulumiddin:1/69

    (21.)         Züheyr İbni Harb, Kitabü’l-İlm:110

    (22.)         Necm Suresi, ayet:4

    (23.)         İbrahim Suresi, ayet:3

    (24.)         Ebu Davut, Sünen, Fiten:1,İbni Maceh, Sünen, Fiten:9, Darimi, Rikak:36, Ahmed İbni Hanbel:5, 20. El-Kurtubi, bu hadis’in sahih olduğunu da tasrih etmiş: El Cami’u li Ahkami’l-Kur’an:6/140, 9/340 Ali Kenz’ül-Umhal, Hadis No: 28986, 29050.

    (25.)         Kurtubi, El Cami’u li Ahkami’l-Kur’an, S:339–340

    (26.)         El-Mütteki, Ali. Kenzü’l Ummal, Hadis No:28954. El-Aclüni, Keşfü’l-Hafa ve Müzilü’l-İlbas:1/18

    (27.)         Buhari, Fiten:6. Bu Hadi’in bir değişik metni de: “Geçen hiçbir gün yoktur ki, ardından gelen gün daha kötü olmasın.” Beraetü’l Eş’ariyyin:1/14

    (28.)         Tirmızi, Fiten:38, İbni Maceh, Mukaddime:24. Darimi, Rikak:31

    (29.)         Süyuti Hakim’in El’Müstedrek’inde Enes’den…Süyuti Camiu’s-Sağir:197

    (30.)         El-Bezzar Muaz bin Cebel’den… Süyuti, Celalüddin: Camiu’s Sağir Fi Ehadisi’l Beşiri’n-Nezir:2/39. Ed-Darimi, Sünen:34 Ebu Davud, Sünen, Fiten: 1, İbni Maceh, Sünen, Fiten: 9,Darimi, Rikak: 36, Ahmed İbni Hanbel:c5,20

    (31.)         Ed-Darimi, Sünen: 34. Ed-Deylemi’den… El-Münavi, Abdürraüf: Künuzü’l-Hakaik Fi Hadisi Hayril-Halaik: 1/148. Ebu Davud, Sünen, Fiten: 1, İbni Maceh. Sünen, Fiten:9. Darimi, Rikak: 36. Ahmed İbni Hanbel:5,20

    (32.)         Ed-Darimi, Sünen: 34. Ebu Davud, Sünen, Fiten: 1, İbni Maceh. Sünen, Fiten: 9. Darimi. Rikak: 36, Ahmed İbni Hanbel: 5.20

    (33.)         Kurtubi, a.e.g:1/19

    (34.)         İmam-ı Gazali bu hadisi Üsleme Bin Zeyd’den

    (35.)         Karaman, Hayrettin, Modern Problemler Karşısında İslam Hukuku:54–57    

    (36.)         Fatır Suresi, Ayet:28

    (37.)         Fatiha Suresi, Ayet:5

    (38.)          El-Heysemi-Zevaid:1/120.El-Mütteki, Ali. Kenzü’l-Ummal: Hadis No:588. Züheyr İbni Harb, Kitabü’l-İlm:84

    (39.)         Müslim Ebu Hereyre’den… Suyuti, Celalüddin. El Camiu’s-Sağir Fi Ehadisi’l Beşiri’l-Nezir:2/36

    (40.)          Buhari, Enbiya:54, Edep:78. Ebu Davut, Edep:6. İbni Maceh, Zühd:17.Muvatta, Sefer:46

    (41.)         Hayreddin KARAMAN, Polemik Değil, Diyalog Ortak Söze Gelmek: sayfa:37

    (42.)         Hayreddin KARAMAN, Polemik Değil, Diyalog Ortak Söze Gelmek: sayfa:37

    (43.)         Nisa Suresi, Ayet 47

    (44.)         A’raf Suresi, Ayet 157

     

  22. KELAM VE FIKIH DÜŞMANLIĞI Mehmet Oruç
    Büyük İslam âlimi İmam-ı Gazali hazretlerinin ölüm yıldönümleri her nedense, sönük geçiyor. İslam âleminin yetiştirdiği bu ender şahsiyetten yıldönümlerinde pek bahsedilmiyor.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Bu durum, zamanımızda İmamı Gazali hazretlerinin on asırdır felsefecilere, inançsızlara karşı savunuculuğunu yaptığı Ehli sünnet inancının zayıfladığını gösterir. Halbuki, İmam-ı Gazali’nin Osmanlı ve Anadolu coğrafyası üzerinde çok büyük bir hizmeti vardı. Bunun için şahsı ve kitapları çok sevilirdi. Katip Çelebi’nin bu büyük imamın İhya’sı hakkındaki “Eğer İslam hakkındaki bütün kitaplar kaybolsa ve sadece İhya kalsa, bu kitap diğerlerinin boşluğunu doldururdu” sözü bunun bir göstergesidir.
    imam-ı Gazali hazretleri bir mihenk taşıdır, insanların fikri yapısını gösteren çok önemli bir Ölçüdür. Eğer bir kimse, bu büyük zatı tenkit ediyorsa, üstünlüğünü kabul etmiyorsa, mezhepsiz olduğu, dinin nakli olduğunu kabul etmediği; dine, felsefeyi, aklı, mantığı ortak etmek istediği fikri çıkar. Nakle dayalı olmayan yani vahiy kaynaklı olmayan, kişinin kendi düşünceleri din olmaz, şahsi fikir olur.
    işte İmam-ı Gazali hazretleri, bunun mücadelesini verdi. Gazali, Endülüs devleti ile başlayıp, daha sonra bütün İslam ülkelerine yayılan, İbni Sina, Farabi ve İbni Rüşt’ün din haline gelen felsefi düşüncelerini yok etti. İslam âlemini büyük bir tehlikeden kurtardı. Eğer bu mübarek zat, bütün gücüyle ortaya çıkıp bunun mücadelesini vermeseydi on asır önce dinin yerini felsefe almış olacaktı.
    Felsefeciler ve bunların etkisinde kalmış bazı cahiller bunun için, İmam-ı Gazali hazretlerini sevmezler, ona düşmanlık ederler. İmam-ı Gazali’ye karşı olan bir felsefeci profesör (Mehmet Aydın) mealen diyorki, “Tesettür, faiz, namaz… gibi konular tartışılmalı, bunlara akla, zamana uygun yeni yorumlar getirilmeli. Bir hükme takınılıp kalınmamalı. Bugüne kadar âlimler, Müslümanları, “kelam” ve “fıkıh” kitapları ile tek tip hükme uymaya zorladı. Yeni yorumlar yapıp, halkımız, inançta ve ibadette tek tip Müslümanlıktan kurtarılmalıdır”
    Bu görüştüki kimseler, halktan çekindiği için ben reform kelimesine karşıyım deselerde bu sözleri,fikirleri tam bir “dinde reformdur.” Bu düşüncelerini, gerçekleştiremediklerinden İmam-ı Gazali ve diğer mezhep imamlarına düşman oluyorlar, halkın gözünden bunları düşürmek istiyorlar.
    İslam alimleri, gece gündüz çalışarak, Peygamberimiz (s.a.v.)ve Eshabının (r.a.e.) nasıl inandıklarını nasıl ibadet ettiklerini araştırmışlar elde ettikleri nakle dayalı iman bilgilerini “Kelam” ve amel, ibadet bilgilerini de “fıkıh” kitaplarında toplamışlar. 14 asırdır, her müslüman bu bilgileri bu kitaplardan öğrenmiş ve buna göre ibadetini yapmıştır. Herkes kendi anladığı ile amel etmeye kalkarsa Müslümanların hali ne olur? İnsan sayısı kadar din(!) yani dinsizlik ortaya çıkar. Maksat ta zaten bu değil mi?
    İmam-ı Gazâlî’nin, felsefecilerin görüşlerini çürütmek ve felsefeci sapık fırkalara cevap vermek için yaptığı bu çalışmasını işiten bir takım kimseler de onu felsefeci zannetmişlerdir. Bunun sebebi, felsefe ile tefekkür arasındaki mühim farkı bilmemektir. Felsefeciler aklı rehber edinmişlerdir. Mütefekkirler, İslam âlimleri ise aklı kullanmakla beraber, akla da rehber olarak peygamberleri ve onların bildirdiği îmânı almışlardır. Göz için ışık ne ise, akıl için îman odur. Işık olmayınca göz göremediği gibi îman olmayınca akıl da doğru yolda yürüyemez.
    İmâm-ı Gazâlî, filozof değil müctehiddir. Felsefenin değil, Ehli sünnetin yılmaz savunucusudur. Ehli sünnetin ne olduğunu bilmeyen, İmam-ı Gazali’yi ve diğer İslam âlimlerinin büyüklüğünü anlayamaz. Bunları anlayamayan da, İslam bilgileri ile felsefecilerin bozuk fikirlerini ayırt edemez.

  23. MEZHEPLER NASIL ORTAYA ÇIKTI / Muhammed Zâhid Kevserî

    a. Peygamberimizin (s.a.v.) gönderildiği dönemde genel durum:
    Cahiliyyeye kök salmış, putperestliğe iyice batmış bir ortamdı. Komşularının olduğu gibi, kabilelerinin beşeri ilerleme sahasında, kayda değer hiçbir adımları yoktu. Kendilerini, çocukları diri diri gömme, baskın ve yağmalardan geçimini temin etme ve buna benzer adiliklerden alıkoyacak hiçbir duyguya da sahip değildiler. Yonttuklarına tapıyorlar, meleklerin Allah’ın kızları olduğuna – Cenabı Hak böyle bir iftiradan münezzehtir- inanıyorlardı. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Bu ortamın etrafında, muharref ve uydurma çeşitli dinlere inanan milletlerden bir çember vardı. Herbirinin ülkesinde, tarihte benzeri görülmemiş fitne ve zulümler olmaktaydı. Ebedi mutluluk kaynağı bir tarafa, milletlerin nesilden nesile devraldıkları bu dünyadaki mutluluk kaynaklarını dahi kaybetmişlerdi.

    Bunlardan biri, teslis ve hulûlü kendisine din edinmiş bir milletti. Papazları, kendilerine Cennet’ten parsel satıyor, onlar da satın alıyorlardı. Akıllarından soyutlanmış, efendilerinin emirlerine âmâde bir haldeydiler.

    O milletlerden bir diğeri de, Peygamberlerinin kendilerinden kısa bir müddet ayrılmasıyla altın buzağıya tapan din sahipleriydi. Sonra kitaplarını tahrif ettiler. Allah’ın Sahra’ya/taşa indiğine ve oradan tekrar yükseldiğine, gökleri yarattıktan sonra, yorulduğu için sırtüstü yatıp istirahat ettiğine inanırlardı. Allah bu söylediklerinden münezzehtir.

    Bir başka millet de, güneşin tanrılar tanrısı olduğu görüşünde olan Ashâb-ı Heyâkil ve Hâlık’ın/Yaratıcının bir ve çok: hakikatte tek/bir, gözde, şahısların çok görünmesiyle de çok olduğu inancında olan Harrâniyye gibi, yüce cisimlere tapan Sâbiîler’dir. Bu ulvi cisimler, alemi idare eden gökteki yedi gezegen ve yerdeki iyi kimselerdir. Allah, bu şahıslar suretinde görünür. Bunlarda kişilik/şahsiyet kazanır. Bu çokluk, O’nun birliğini ortadan kaldırmaz. Bu da Cenab-ı Hakk’ın zatının ve bir cüz’ünün bu kişi ve cisimlere hululiyle olur. Allah (c.c.) bu şirklerinden münezzehtir. Bunların sihirli tılsımları, yıldızlarla konuşmaları vardır. Tasavvufçuların aşırıları, hile/hokkabazlık yöntemlerini onlardan almıştır[1].

    Bu milletlerden bir diğeri de Seneviyye/düalistler ve ateşe tapan, iki yaratıcının ki biri hayrın yaratıcısı Nur, diğeri şerrin yaratıcısı Zulmet/karanlık olduğu görüşünde olan, Mazdekiyye, Deysâniyye, Mâneviyye gibi farklı fırkalardan oluşan Fars Mecusileridir. Nur’un, beş yönden sonsuz, Zulmet’le buluştuğu yönde ise sonlu/sınırlı olduğu görüşündedirler. Mâneviyye’nin başı Mani, önceleri Harran’da bir rahipti.

    Bunlardan Mazdekiyye’nin inancı: Tanrı/Ma’bud, yüce alemde tahtında, dünyada Kisra Hüsrev’in tahtında oturduğu gibi, oturmaktadır.

    Bu milletlerin daha geri kısımlarında, Yaratıcı’yı inkar eden Dehriler (Maddeci/Materyalistler) ve Tabiatçılar/Naturalistler – ki bunlar her nesilde fazilet ve medeniyetin başbelasıdırlar-, hissin/duyunun ötesindeki dünyayı kabul etmeyen ve nübüvveti inkar eden Sümeniyye ve Berâhime/Brahmanlar gibi çeşitli sapıklıkları olan başka milletler de vardı. Bunların felsefeleri daima zillet ve seviyesizlik kaynağı olmuştur.

    Peygamber (s.a.v.) gönderildiğinde, Hicaz ve çevresindeki Filistin, Şam, diyar-ı Rûm, Irak, Fars toprakları, Hindistan, Afrika ülkeleri ve onları takiben ülkeler bu durumdaydı.

    Değerli okuyucu! Kıymetli Peygamberimizin, kendisini kuşatan bu ortamda İslam’a daveti nasıl yapabildiğine bir bakalım. Sonra da, davasına hiçbir inatçıya mazeret bırakmayacak şekilde nasıl huccet/delil getirdiğine, elit kesimin kabul edeceği, herkesin anlayacağı bir yolla, akılları nasıl uyandırdığına da bir bakalım.. Bunun sonucu herkes ona teslim oldu, Peygamber de onlara Cenabı Hakk’ı tenzih şeklini, Allah hakkında caiz olan ve olmayanları öğretti. Amel konularında onları derin bilgi sahibi yaptı. İyi ahlak ve fazilet üzere onları eğitti. Herkesi, ânilik ve sıçramadan uzak, tedrici bir şekilde ahlak, amel ve ilimde devamlı bir ilerleme/gelişme yolunda seferber etti.

    Sonra getirdiği din bu çemberi nasıl yardı ve dünyanın her tarafına nasıl yayıldı da, yeryüzünün her tarafındaki milletler ona boyun eğip/teslim oldu? Sonra da bu mübarek davet ve bereketli kalkınma/uyanma en kısa bir süre içinde, benzeri güzelliklerde örneği görülmemiş şekilde dünyayı nasıl kuşattı?

    Bütün bunları düşünecek olursak yakînimiz artar, bu büyük peygamberin getirdiği hükümlerde, dünya devam ettikçe yeniliğini koruyan mucizeler görürüz. Hem de ne mucizeler!.

    Ümmetin, Peygamber (s.a.v.)den öğrendiklerinin başında Allah’ı, sıfatlarını, sıfatlarla alakalı, direkt hedeflenen inançları, ibadet, ahkam gibi kişinin terbiyesinin kendisine bağlı olduğu ameli hükümleri bilme; insanlar arasında adaleti hakim kılma, kişiyi nefis tezkiyesi ve kalbi berraklaştırmaya götürecek üstün melekeleri kazanma ve nefsi çirkin hasletlerden uzaklaştırma yollarını bilme gelmektedir. Böylece bu nefis ve kalplerden dünya ve ahirette insanı mutlu edecek ameller tekellüfsüz, tabii olarak sâdır olur. Bu şekilde de ümmetin ilmî ve amelî kemâlâtı tamamlanmış olur.

    Sahabenin bu ilimleri tedvine ihtiyacı yoktu. Çünkü onlar, bir konuda şüpheye düştüklerinde Peygamber (s.a.v.)e başvuruyorlar, böylece şüpheleri yok oluyor, onun yerini kesin bilgi alıyordu. Sahabe, amelde Peygamberimizi örnek alıyor, onun üstün ahlakıyla ahlaklanmaya gayret ediyor, kendi işlerinde yer ve göğün sayesinde ayakta durduğu adaletten şaşmıyorlardı. Onlar kendilerinden sonra gelenlere örnektiler.

    Sahabe devrinden sonra ümmetin alimlerinden bir grup, her asırda ihtiyaca göre, sonrakiler öncekilerin yerini almak suretiyle bu ilimleri tahkik ve tedvin işini yapmışlardır.

    Alimler bu konuda görevlerini tam yaptıkları sürece, din daha güçlü ve müslümanların mutluluğu da daha çok olmuştur.

    b. Mezheplerin doğuşuna bir bakış:
    Hz. Peygamber’ (s.a.v.)in ebedi aleme irtihalinden sonra, Ebubekir (r.a.) döneminde irtidât edenler, aralarındaki münafıkların tahrikiyle dünya işlerini dinden ayırma propagandası yapanlar ortaya çıktı. Bunlar zekatı vermekten imtina ettiler. Sahabe, dünya işlerini dinden ayırmayı, önünden ve ardından hiçbir batıl gelmeyen Kitab/Kur’an’a aykırı bulduğu için onları münafık olarak kabul edip durum normale dönünceye kadar onlarla savaştı.

    İkinci halife Hz. Ömer (r.a.) fitnecilere karşı oldukça dikkatliydi. Bundan dolayı, ortada bir şüphe yokken, çetrefilli konularla halkın kafasını karıştırmaya çalışanları sürgün ederdi. Bir taraftan islamî fetihler geniş alanlara yayılıyor, diğer taraftan insanlar grup grup Allah’ın dinine giriyor, çeşitli kavim ve milletler onu kendilerine din olarak seçiyor ve ülkeler peşpeşe onun yoluna teslim oluyorlardı.

    Hz. Osman’ (r.a.)ın hilafeti döneminde fitneler ortaya çıkınca, müslümanların içine sızan din düşmanları, halifeyi hafife almak isteyerek, müslümanlar arasında iftira üretmeye ve onlar nezdinde kabul görecek şekilde eski düşmanlıkları canlandırmaya çabaladılar. Zira müslümanların kalpleri temiz, dine dokunmaz görüntüsü veren fitnecilerin, şaşırtma yöntemlerini keşfetmekten uzaktılar. Fitneciler bu amaçla diyar diyar dolaşıyor, yıkım tohumları ekmek suretiyle, bu dini ortadan kaldırmanın yolunu arıyorlardı.

    Bu dönemde Abdullah b. Sebe gibilerin yaptığı meşhurdur. Sıffîn olayında, hakem hadisesinden sonra Hariciler, Hz. Ali (r.a.)’yi terkettiler. Büyük günah işleyeni tekfir edecek kadar ileri gittiler. Hz. Ali (r.a.) ölünce, bir kısım insanlar, ona ve ailesine arka çıkmaya devam ettiler. Bunlara Şîa denildi.

    Zındık Rafizîler, Ümeyye oğulları ve diğerleri tarafından Ehl-i beyte baskı tekerrür ettikçe müslümanlar arasında fitne tohumlarını ekmek için elverişli bir ortam buluyorlardı.

    Peygamber (s.a.v.)’in torunu Hasan (r.a.), Muaviye (r.a.) lehine hilafetten çekilince, bir grup, her iki taraftan ayrıldı, ilim ve ibadetle meşgul olmak üzere mescitlerine çekildiler. Bunlar daha önce, Ali (r.a)’nin safında yer alanlardı. İşte bunlar, Mu’tezile’nin kökünü/temelini oluşturmaktadır[2].

    Anlatıldığına göre: İlk i’tizal hareketini yapan Muhammed b. el-Hanefiyye (81/700)’nin iki oğlu Ebu Hâşim Abdullah (99/717) ve Hasan (100/718)dır. Sonra Hasan, iman, “ söz ve akid’den ibarettir, ameller ona girmez” diyerek, Hariciler’i tenkit etmeye başladı. Kendisi ve cemaatine, ameli, imandan sonraya bıraktıklarından dolayı Murcie adı verildi. Sonra bunlar arasından, iman varken, hiçbir günah sahibine zarar vermez diyenler türedi. Bunlar Murcie’nin bid’atçileriydi.

    Hulefa-i Raşidin döneminde bazı Yahudi alimleri, Hıristiyan rahipleri, Mecûsi din adamları İslama girmiş göründüler. Raşid halifelerden sonra bunlar efsanelerini, ilmi terbiye almamış bedevi raviler ve onların, sıradan mevâlisi arasında yaymaya başladılar. Bu raviler, o hurafeleri, içlerindeki Allah’la ilgili teşbih ve tecsime inanarak, kendilerinin cahiliye dönemlerindeki inançlarını da benimseyerek, gönül rahatlığıyla alıp başkalarına aktardılar. Bazen de onları yanlışlık ve iftira ile Peygamber (s.a.v.)’e nispet ediyorlardı. Böylece teşbih, ahlaksızlığın yayıldığı gibi, fırkaların inancına girip yayılmaya başladı.

    Ümeyye oğulları, kendi siyasetlerine dokunan konuların dışında, müslümanların inançlarıyla ilgili konularda Raşid halifeler gibi dikkatli değillerdi. O müslüman olmuş görünenlere ilk kananlar Şîa oldu. Fakat Mu’tezile’nin kendileriyle münazarası sonucunda, bundan çabucak vazgeçtiler. Şîa arasında bu fikir, haşevi raviler arasında devam ettiği gibi sürüp gitmedi.

    Basra, değişik fikir ve mezheplerin sığındığı liman mesabesindeydi.Ma’bed b. Halid el-Cuhenî (80/699), Allah’a isyanın günahını kadere yükleyen kimseyi Basra’da görmüştü. Ma’bed, kulun fiillerinde kaderin, kulun ihtiyarını yok etmeyeceğini söyleyerek ona cevap vermeye koyuldu. Bununla o, sorumlulukların meşrûiyetini savunmak istiyordu. Fakat sözü maksadını aştı: “Kader yoktur, Allah bir işi olduktan sonra bilir” dedi. Bu söz, İbn Ömer (73/692)’e ulaştığında, kendisinden teberri etti[3]. Ma’bed’in taraftarlarına Kaderiyye adı verildi. Mezhebi, Basralı sıradan raviler arasında asırlarca devam etti. Hatta onların bir grubu nezdinde bu görüş, Seneviyye/düalistlerin Nur’a nispet ettiklerini Hâlık’a/ Allah’a, Zulmet/karanlığa nispet ettiklerini mahluka/insana nispet edecek noktaya ulaştı.

    Gaylan b. Müslim ed-Dımeşkî (105/723den sonra), Dımeşk’te Ma’bed’in görüşünü yayıyordu, Ömer b. Abdilaziz (101/720) onu çağırdı ve bundan nehyetti, şüphesini giderdi, o da vazgeçti ve kendisine “Ey müminlerin emiri! Huzuruna sapık olarak geldim, beni doğruya ilettin, kör geldim, doğruyu bana gösterdin, cahil geldim, öğrettin, Allah’a yemin ederim ki, bu konuda asla konuşmayacağım” diyerek söz verdi.

    Ma’bed’in görüşü yayılmaya başlayınca, Horasan’da Cehm b. Safvân onu tenkit etmeye girişti, kendisi de cebr fikrine saplandı, Cehmiyye fırkası bu şahıstan ortaya çıktı. Hasan Basri (110/728), tabiînin büyüklerinden, Basra’da yıllarca ilmi yaymaya çalışan ve meclisine ileri gelen alimlerin devam ettiği kimselerdendi. Bir gün meclisine ayaktakımı raviler geldi. Yanında anlamsız şeyler konuşunca o da: “Bunları ilim halkasının kenarına atın” dedi. Bunun üzerine onlara Haşeviyye denildi[4]. Mücessime ve Müşebbihe grupları onlardandır.

    Vâsıl b. Ata (131/748) – i’tizali fikirleri, yukarıda adı geçen Ebu Hâşim’den aldıktan sonra – Hasan Basri’nin meclisine devam ediyordu. Bir gün mecliste iman meselesi geçti.Vâsıl hemen söze başladı: Açıktan kafir ve itaatkar mümine, kafir ve mümin denmesinde bir ihtilaf yok; büyük günah işleyene iki isimden birisini vermede ihtilaf çıkınca; ona ne kafir, ne de mümin adını veririz. Onun hakkında – her iki tarafın ittifak ettiğini alarak, ihtilaf ettiğini de terk etmek suretiyle-: “O fasıktır” deriz. Sanki o, bununla iki ihtilafın ortasını bulmak ve iki tarafı da kendi görüşüne çekmek istiyor gibiydi. Fakat Vâsıl, aslında Haricilerle beraberdir. Çünkü, büyük günah işleyen -tevbe etmeden ölürse- ebedi Cehennem’de kalır kanaatindedir. Hasan Basri, onun bu sözünü beğenmedi. Bunun üzerine Vâsıl meclisten ayrıldı. İki arkadaşı olan Amr b. Ubeyd (144/761) ve Bişr b. Saîd ile birlikte Mu’tezile mezhebini ve usûl-i hamseyi yaymaya başladı. Bişr b. Mu’temir (210/855) ile Ebu’l- Huzeyl (226/840), mezhebi o ikisinden aldı. Ebubekir Abdurrahman b. Keysân el-Asamm (255/840 civarında), İbrahim en-Nazzâm (231/845), Hişam el-Fuvatî (226/840) ve Ali b. Muhammed eş-Şahhâm Ebu’l- Huzeyl’e talebelik etmişlerdir. Cahız (255/869) ve İbn Ebi Duâd (240/854) – zannedildiği gibi Vâsıl’a yetişemeyip- Nazzâm’(231/854)dan i’tizali aldı.

    Mu’tezilenin görüşleri Bağdat’ta Bişr b. Mu’temir vasıtasıyla yayıldı. Ebu Musa b. Sabîh (226/840) ondan ders almıştır. Ebu Musa b. Sabîh’ten Ca’fer b. Harb (236/850) ve Cafer b. Mübeşşir (234/848) i’tizali almıştır. O ikisinden de Muhammed b. Abdillah el-İskâfî mutezili olmuştur. Şahhâm’dan Ebu Ali el-Cübbâî (303/916), ondan da oğlu Ebu Hâşim (321/933); Fuvatî’den de Abbâd b. Süleyman Mu’tezilenin fikirlerini almıştır. İşte bunlar Mu’tezile’nin Basra ve Bağdat’taki liderleridir.

    Kuran’ın mahluk olduğu görüşüyle ilk tanınan kişi, Dımeşk’te Ca’d b. Dirhem (118/736) olmuştur. Cehm (128/745), bu görüşü Ca’d’dan almış ve yaymakta olduğu diğer bid’atlerine eklemiştir. Cennet ve Cehennem’in ebedi olmayacağı da onun bu bid’atlerindendir.

    Hâris b. Süreyc (128/745) Horasan’da Emevilere karşı Kitap ve Sünnet’e davet ederek ayaklanınca, Cehm’den destek gördü. Mukâtil b. Süleyman (150/767) tecsim hakkındaki görüşünü orada yayıyordu. Cehm, ona cevap vermeye ve onun ispat ettiği sıfatları Allah’tan reddetmeye koyuldu. Nefy(sıfatları red)de, “Allah, kulların sıfatlarıyla nitelenemez” diyecek kadar aşırı gitti. İsimde birliktelik ile, o ismin ifade ettiği anlamda birlikteliğin arasını ayırmadı. Halbuki Allah için, muhal olan, ismin Kitap ve Sünnet’te gelmesi şartıyle, ikincisidir, birincisi değil. Çünkü, mesela “ilim” Cenabı Hakk’ın ve insanların kendisiyle nitelendiği vârid olan sıfatlardandır. Fakat anlam itibariyle iki ilim birbirine denk değildir. Çünkü, Allah’ın ilmi huzûrî, beşerin ilmi ise husûlîdir. Diğer sıfatlar da böyledir.

    Cehm’e birtakım görüşler nispet edilmektedir. Ancak kendisinden sonra ona bağlı bir fırka yoktur. Ona nispet edilen kimselerin çoğu, fırkalar arasında adamın adını kötüye çıkarmak ve abartmak için, kötü lakap takma kabilindendir. Cehm’in görüşleri – halk arasında yayılan her görüş gibi- mezhepler arasında incelendikten sonra, kendisinin hedeflediği ve düşündüğü gibi değil de, mezheplerin anladığı gibi yayılmıştır.

    Fetihlerde biraz durgunluk meydana gelmeye başlayınca, insanlar bu dağınık görüşleri konuşmak için daha çok vakit buldular, akıllarına, o fikirler üzerinde derinleşme arzusu geldi. İbnu’l-Mukaffa’ (142/759), Hammâd ‘Acrad (161/778)[5], Yahya b. Ziyâde (160/776), Muti’ b. İyâs (166/783)[6], Abdulkerim b. Ebi’l-‘Avcâ (160/777)[7] gibileri, müslümanlar arasında ilhadı yaymak, Farslı düalist ve ateistlerin kitaplarını tercüme etmek için sürekli çalışıyorlardı. Öyle ki onlar gittikçe tehlikeli hale geldiler. Bunun üzerine Mehdî (169/785), cedelci kelamcılara, ateistlere red konusunda kitaplar yazmalarını emretti. Onlar da deliller ortaya koyup, şüpheleri giderdiler. Hakkı açığa kavuşturarak dine hizmet etmiş oldular.

    Bu savunmaların yükünü üstlenenler Mu’tezile’den bir gruptu. Böylece onlar iki düşman arasında kaldılar. Biri, din dışı, eskiden beri eğitimini gördükleri bir felsefe ve görüşü olan kurnaz düşman; diğeri de ümmetin içerisinde, kaba, sert düşman. Çoğunluk, azkalsın zühd hayatı yaşadığı için bunlara meyledecekti. Bu düşman akli problemlerden uzaktı. Yahudi ve düalistlerin şaşırtmacaları bunlarca kabul gördü. Onun yapabildiği tek şey kelamcıların aleyhinde konuşmaktır. O, dost ve düşmanını ayıramıyordu; eğer dini müdafaa işi onlara havale edilseydi, bir süre bile onu savunamazlardı. Bu Mu’tezîlî kelamcılar, birinci düşmanla uğraştılar, ikinciyi, zındıkların reddini tamamlayıp, onların aldatmacalarını ortaya çıkarıncaya kadar görmezlikten geldiler. Sonra Haşeviyye’nin sözlerini çürütüp, görüşlerinin saçmalığını ortaya koydular.

    Ancak bu Mu’tezîlî cedelcilerin kafalarına münazara ettikleri kimselerden, küçümsenmeyecek derecede aklî hastalıklar sirayet etmiştir.

    Fakihlerin çoğunluğu ve hadisçiler, bu mücadeleler süresince, bu konulara girmeyip, sahabe ve tabiîn seçkinlerinin yolu; dinde kesinlikle sabit olanla yetinme yolu üzere yürümeyi tercih ettiler.

    Halbuki din düşmanları, ancak aynısıyla karşı konulabilecek silahlara sahiptiler ve müslümanlara karşı, düşmanlıkta tedrîc yolunu tercih etmişlerdi. Çoğunluğun bundan haberi yoktu. Çoğunluğu öyle bir noktaya getirdiler ki, eğer durum kendi haline bırakılıverse, yaymakta oldukları şüpheler müslümanların kalplerine sirayet edecek; durum altüst olacak ve hiç kimse felaketten kurtulamayacaktı.

    İşte bu şartlarda Me’mun (218/833) halife oldu. Mu’tezile’ye arka çıkmaya ve onları yanına almaya başladı. Öyle ki, kendi ve düşüp kalktığı kimselerin aklınca, insanları Kur’an’ın mahluk olduğunu kabule ve Cenabı Hakk’ı tenzihe zorladı. Mu’tasım (227/841) ve Vâsık (232/847)’ın hilafeti boyunca bu sıkıntı sürdü. Vâsık buna, ru’yeti inkar meselesini de ekledi[8].

    Mu’tezile’ye karşı çıkanlar, Mihne’de Ahmed b. Hanbel’in (241/855) şanını yüceltecek sebatı gösterip, Mütevekkil (247/861)’in Mihne’yi kaldırmasına kadar devam eden baskılar gördüler.

    Mütevekkil’in, halka çeşitli görüş ve mezhepler üzerinde münakaşayı yasaklaması ve Mihne’yi kaldırmasından başka takdir edilecek bir şeyi yoktur. Kendisi, Hz. Ali (r.a.)’den nefret eden bir nâsıbîdir. Onun akıl almaz işleri de vardır.Sonra reaksiyon, Haşeviyye ve Nâsıbîlerin durumlarının yükselmesi ve Mu’tezile ve Ehl-i nazar’ın kenara çekilip gizlenmesi şeklinde, normal seyrini almaya başladı.

    Bu arada Ehl-i sünnet fakih ve hadisçileri, sessizce ilmi çalışmalarına devam ettiler.Haşeviyye, istikrarsızlık, batıl, yığınları ve ayaktakımını kendisine çekme peşinde koşuyordu. Allah’a, Ehl-i kitab ve Seneviyye’nin sahtekarlarından alıp benimsedikleri ve geçmiş ümmetlerden tevârüs ettikleri: hareket, intikâl, sınır, yön, oturma, oturtma, sırtüstü yatma, dinlenme, bir yeri mekan edinme gibi, şeriat ve aklın caiz görmediği şeyleri nispet etmek suretiyle, iftirada bulunuyorlardı.

    Bu konuda başkalarını çekiştirme ve gıybetle doldurdukları kitaplar yazıyorlar, sünnet perdesi arkasına saklanarak ve kendilerini selefe nispet ederek, tekfir etmede, vakar perdesini yırtıyorlar, bu konuda da seleften nakledilen, kendilerine delil teşkil etmeyecek, bazı mücmel ifadeleri istismar ediyorlardı.Evet, onların da bir selefleri vardı, ama bu ümmetten değildi. Onlar da bir yol/sünnet üzerelerdi, ancak bu, ihdâs edenlerine kıyamete kadar günahlar getirecek bir sünnetti. Burada, onların kepazeliklerini detaylı olarak anlatmaya gerek yoktur.

    Mu’tezile, düşünür alimlerin akıllarına hükmetmeye ve ümmet üzerindeki otoritesini tekrar kurmaya çalışıyordu. Ateist gruplar ve Karmatîler fesatta aşırı gittiler ve müslümanlar yeni ortaya çıkan durum sebebiyle kendi halleriyle meşgul oldukları, onların hilelerini yok edecek, ikna edici delillerle, dini müdafaa sınırlarında nöbet tutanlar kalmadığından, ülkeleri işgal ettiler.

    Bu gibi zor ve kritik şartlarda imam Ebu’l Hasen el-Eş’arî (324/935), müslümanların başına gelen musibetlerin üzerine gitti. Dini savunmak ve bid’ata engel olmak için ortaya çıktı. Önce iki grubu, mutedil yola döndürmek suretiyle, şunları söyleyerek uzlaştırdı; birinci gruba: Eğer Kur’an’ın mahluk olmasından kastınız, lafız, tilavet ve yazı ise siz haklısınız; diğerlerine de: Eğer sizin kadîmden kastınız, Cenab-ı Hakk’ın zatı ile kâim olan ve – İbn Mübârek’(181/797)in dediği gibi – ondan ayrılmayan sıfatı yani kelam-ı nefsîsi ise siz haklısınız ve sizin Kur’an okuyanın tilavetini ve onu telaffuz edenin telaffuzunun hâdis olduğunu inkar etmenize bir mahal yoktur.

    Aynı şekilde birinci grubun ses ve telaffuz olmaksızın, Cenab-ı Hakk’ın zatı ile kâim olan sıfatı inkar etmelerine de bir sebep yoktur. Yine birincilere şekil ve muhâzâtı reddetmeniz doğrudur, ancak keyfiyetten âri olarak Cenabı Hakk’ın tecelli edeceğini de kabul etmeniz gerekir. Diğerlerine de: Şekil, muhâzât ve hâdis olmayı çağrıştıran her türlü şeyi Cenabı Hakk’a nispet etmekten sakınınız ve eğer siz, keyfiyetten âri olarak müminlerin ahirette Cenabı Hakkı göreceğini söylemekle yetinirseniz, siz haklısınız diyerek aralarını bulmaya çalıştı.

    Böylece, Allah, onu, müslümanların söz birliğini sağlamaya, saflarını birleştirmeye, inatçıları ezmeye ve aşırılıklarını kırmaya muvaffak kıldı. Dünyanın her yerinden kendisine sorular geldi ve onlara cevap verdi. Böylece ünü her tarafa yayıldı. Dünya, onun ve tabilerinin, sünnet konusundaki ve bid’atçi gruplara, ateist ve ehl-i kitaba redd konusundaki kitaplarıyla doldu.

    Tabileri Irak, Horasan, Şam, Mağrib diyarına yayıldılar ve onun yolunda yürüdüler.Vefatından bir müddet sonra, Büveyh oğulları döneminde, Mu’tezile eski kuvvetini biraz olsun tekrar kazanmak istedi. Fakat sünnetin müdafii İmam Ebubekr b. Bâkıllânî (403/1013) onların karşısına dikildi ve onları delilleriyle ikna edip susturdu. Herkes Afrika’nın en ücra köşelerine varıncaya kadar Eş’ariyye metoduyla Sünnet’e teslim oldu. İbnu’l Bâkıllânî’nin talebesinden ülkelere gönderdikleri[9] arasında, önce Şam’a sonra da Kayrevân ve Kuzey Afrika ülkelerine göndermiş olduğu Ebu Abdillah el-Hüseyn b. Abdillah b. Hâtim el-Ezdî (?)[10] de vardı. Mağribli alimler onu kabullendiler ve Eş’arî Mezhebi, Sicilya ve Endülüs’e kadar yayıldı. İbn Ebi Zeyd (386/996), Ebu ‘İmran (Musa b. İsa) el-Fâsî (430/1039)[11], Ebul-Hasen el-Kâbisî (403/1012), Ebu’l-Velîd el-Bâcî (474/1081), Ebubekr İbn el-Arabî (543/1148) ve öğrencilerinin mezhebi yayma konusundaki katkıları büyüktür.

    Hicaz’da mezhebi, (Buhari’nin) el-Câmi’u’s-Sahîh’inin meşhur râvisi Hâfız Ebu Zerr el-Herevî (434/1043)[12] yaydı. Dünyanın çeşitli yerlerinden ilim almak için kendisine gelenler mezhebi ondan aldılar. Mezhep Şam’da, daha önce, Eş’arî’nin öğrencisi İbn Cerîr Tefsiri’ni müellifinden rivayet eden Ebu’l-Hasen Abdulaziz et-Taberî (?)[13] yoluyla yayılmıştır.

    Şam halkı, Şehit Nureddin Zengi (569/1174)’nin ulemanın isteği üzerine davet edip getirdiği İmam Kutbuddin en-Neysâbûrî (578/1183) gibi, Eş’arî mezhebinin büyük alimlerini zaman zaman ülkelerine getiriyordu.

    Kudüs’te yuvalanıp, yerleşen ve sonradan gelenlerin öncekilerden fikirlerini devraldığı zahit taraftarlar bırakan İbn Kerrâm (255/869)’ın bazı görüşlerini kabullenen Kudüs’lü Hanbelilerden bir grup, Hıristiyanlar Kudüs’ü işgal edince, oradan Şam’a hicret ettiler ve teşbih bid’atini oraya taşıdılar. Şam’da zaten Ebu Ya’lâ (458/1066)’nın öğrencisi Abdulvâhid eş-Şîrâzî (486/1093) döneminden kalma, bu tür bazı bid’atler vardı.

    Sultan Selahaddin Eyyûbî (589/1193), zahit muhacirler oldukları için hatırlarını sayıyor, itikatlarını görmezlikten geliyordu. O, zannedildiği gibi insanları Eş’arî mezhebini kabule zorlamıyordu. Meşhur Hanbelî vaiz İbn Nuceyye (Ali b. İbrahim b. Necâ) (599/1203) kendisine yakındı. Bunun, Mısır’da Eş’arî mezhebini destekleyen İmam Şihâb et-Tûsî (515/1122)’ye karşı katı ve sert tavrı, Selahaddin Eyyûbî’nin gözü önünde ve bilgisi dahilinde meydana geliyor, fakat o buna ses çıkarmıyordu. Hatta Eyyûbî ailesi, itikatta, eğer İmam Izzuddin b. Abdisselâm (660/1262), bu konuda, görevini yapan bir alim tavrını takınmasaydı, onlara meyledip katılacaktı.

    Böylece, Şam’a yerleşen bu Hanbeli grubun sesleri kısıldı, zaviyelerine çekildiler ve sadece hadis rivayetiyle meşgul oldular.

    Bunların hepsi gösteriyor ki, dünyada Eş’arî mezhebinin yayılması ilmin gücüyle olmuştur, idarecilerin desteği, otoritesi ve dayatmasıyla değil. Bağdat ve diğer bazı yerlerde Haşeviyye’ye karşı, idarecilerin zaman zaman şiddet kullanması, onların huzuru bozmaları ve kargaşa çıkarmalarından kaynaklanmaktadır.

    Mezhep fakihleri, Eş’arî’yi kendi mezheplerinden kabul ederek, tabakât kitaplarında biyografisini verirler. Hanbelîlerin bunu yapması daha münasip, zira Eş’arî onlarla münazarasında, kendisinin İmam Ahmed’in mezhebi üzere olduğunu açıkça beyan ediyor. Fakat Hanbeliler, Eş’arî’yi ne tabakât kitaplarına alıyor, ne de kendilerinden kabul ediyorlar. Hatta Hanbelî Haşeviyye’si ona Mu’tezile’den daha çok buğzediyor[14].

    Malikîlerin tamamı, Şafiîlerin dörtte üçü, Hanefîlerin üçte biri, Hanbelîlerin bir kısmı, -Bâkillânî döneminden bu yana – Kelamda Eş’arî mezhebindendir. Hanefîlerin üçte ikisi, Mâverâünnehr diyarında, Türk illerinde, Afganistan, Hindistan, Çin ve Uzakdoğuda – bazı Şafiîlerde olduğu gibi – Mu’tezile’ye kayanlar hariç, Mâturidî mezhebindendir.

    Mezhep müntesiplerinden bid’at pisliğini reddetmesi, Medine alimi Malik (179/795)’in mezhebinin özelliklerindendir. Malikîler arasında i’tizal ve teşbih bid’atini görmemekteyiz. Zannımca, İmam Malik’in sıfatlarla ilgili haberlerin rivayetini yasaklamış olması, bunu sağlamıştır. Aynı şekilde İmam Ahmed, zalim idarecilere karşı ayaklanma ile ilgili hadisleri rivayet etmeyi yasaklamıştı. Bu da, Bağdat halifelerinin, Hanbelîleri ne yaparlarsa yapsınlar görmezlikten gelmelerini, hatta onları yakın çevrelerine almalarını sağlamıştır. Evet, İbn Tûmert (524/1130) zamanından beri, bazı Malikîlerin tasavvufta biraz aşırıya kaçtıkları müşahede edilmektedir.

    Hanbelîlerin bir kısmı tefvîdde (haberi sıfatların anlamını Cenabı Hakk’a havale etmede) ve bu konulara girmeyi terk etme konusunda selefin görüşündedirler, bir kısmı da Mu’tezile’ye kaymıştır.

    Asırlar boyunca Hanbelîlerin çoğu – Zâhir Baybars (676/1277)’ın, kâdılkudâtlığı ilk defa dört mezhebe vermesine kadar – Kerrâmiyye ve Sâlimiyye usûlü Haşeviyye idiler. Bu vesileyle Ehl-i sünnet uleması ile ilim alış verişinde bulundular ve bid’atle ilgili hastalıkları kaybolmaya başladı. Hatta Bağdat’ın uğradığı felaketten[15] sonra, Şam’a göç edip yerleşen Harran azınlığı olmasaydı aralarında hiçbir Haşevî kalmayacaktı.

    Harran azınlığının arasından iyi bir ilim tahsil etmiş, zeki, hafızası sağlam, görünüşü düzgün, ilim otoritelerinin güvenini ve övgüsünü kazanmış biri sivrildi. Bu zat akıcı dili olan bir vaizdi. Bir de gördük ki o, selef mezhebi perdesi altında, Haşeviyye mezhebini Ehl-i sünnet mezhebinin yerine koyma esası üzerine kurulmuş bir plan üzerinde mesafe katediyor.

    Bilmiyor ki, Eş’ariyye ve Mâturîdiyye’den oluşan Ehl-i sünnet mezhebi, dinde derin bilgi ve düşünce sahibi – bu haşevînin onların en küçük talebesinden biri bile sayılamayacağı – dahilerin elinde, asırlar boyu ilmî tetkik sonucu delillerin güçlülüğü bakımından öyle bir seviyeye ulaştı ki, onun gibi birisi bu delillere toslasa, ancak yüzü koyun yere kapaklanır. Hayatı son bulur, heder olur gider.

    Aklî ilimlerde bir hocası olmadığından, onun ilmi sağlam bir temele dayanmayan, çelişki yumağından ibarettir. Yetenekleri, yorucu faydasız işlere dağılmıştır. İlmindeki bu çelişki, ameline de yansımıştır. Fitnesi, alimlerin kendisini eleştirmesi neticesinde son bulmuştur.

    Şîa ve Havaric’in ortaya çıkışında ilmin bir rolünün olmadığı açıktır. Onları siyasi hisler ortaya çıkarmıştır. Sonra aralarına din düşmanı zındıklar sızar ve itibar zedeleyici merhaleler geçirirler. Ana eğilimleri mevcut idareye düşmanlık şeklindedir .

    Murcie, bir nevi ilmî araştırmadan doğmuştur. Temayülleri, itikatta Havâric’in aksi yönündedir. Sonra, Murcie’den ilim ve dinden uzak, amelde gevşekliği doğuran görüşler ortaya çıkmıştır.

    Tutuculuk davetçisi ve yıkım tellalı olan Cebriyye, ilmî olmayan bir araştırma sonucu ortaya çıkmıştır. Bu saplantıları, Sümeniyye, Berâhime ve bunların dışındaki ibahiyeci, cahil fırkalara komşu olmalarındandır.

    Kaderiyye, ilmî araştırma sonucu doğmuştur. Temâyülleri, tembellik ve kayıtsızlığa düşmanlık yönündedir. Gösterdikleri gelişme ve değişmeye bakıldığında, Senevviyye’nin birtakım görüşlerinden etkilendikleri açıktır.

    Cehalet ve donukluğun seviyesizleştirdiği Haşeviyye, bazı fırkaların İslam öncesi sahip oldukları cahiliyye görüşlerini tevarüs edip benimsemiştir. Sâbie, Ehl-i kitab ve Seneviyye sahtekarlarının şaşırtmacaları onlar nezdinde kabul görmüştür. Avâmı kandırdıkları bir zühde, hiçbir aklı başında insanın düşünemeyeceği cehalete sahiptirler. Onlar kaba yapılı, kargaşa çıkarmak için fırsat kollayan katı ve sert kimselerdir. İslam zayıfladığı zaman sesleri yükselir. Görüşleri hakim olunca, ortalığı ilhâd kaplar. Tarihin her döneminde, bu böyledir. Düşmanlıkları akıl, nazarî ilimler ve mevcut olan her fırkaya yöneliktir.

    Mu’tezile, Haşeviyye’nin tam aksine bir çizgidedir. Onları ilmî araştırma ortaya çıkarmıştır. Akıllarının doymazlığı, kendilerini herşeyi elde etme denemesine götürmüştür. Temel düşmanlıkları donukluğa karşıdır. Planları, dışardan İslam’a sızan görüşleri, ikna ve iskât edici aklî delillerle reddetmektir.

    Mu’tezile’nin, Ulûhiyet-tevhid münkirlerine, nübüvvet münkirlerine, ayrıca Seneviyye, Yahûdi, Hıristiyan, Sâbie ve çeşitli ateist gruplara karşı, İslam dinini savunmada şerefli tavırları vardır. Bundan dolayı Zehebî’yi (748/1348) Siyeru Alâmi’n- Nübelâ adlı kitabında, nübüvvet hakkındaki kitabını zikrederken Câhız’a Allah’tan rahmet dilediğini görmekteyiz. Ayrıca Kâdı Abdulcebbâr’ın (415/1025) “Tesbitu Delâili’n-Nübüvve’”[16] adlı kitabına, güçlü münakaşa ve şüpheye sevkedenlerin şüphelerini reddetmede kullandığı güzel üslûp ve ifadede benzeri bir kitap görmemekteyiz.

    Mu’tezilenin kitaplarından tamamen yüz çevirmek hoş değildir. Zira o kitaplarda, zamanın üzerinden geçmesiyle eskimeyen, hala parlak ve geçerli olan pekçok faydalar vardır.

    Üstâd İmâm[17], Mu’tezile’de asrın düşmanlarına cevap teşkil edecek pek çok şey bulurdu. Onlara haksızlık etmeden, bulduğunu almaktan da çekinmezdi.

    Ancak Mu’tezile, hasımla münazarayla çok meşgul olduğundan, onlardan kafalarına kendilerini doğrudan uzaklaştıracak görüşler sirayet etmiştir. Böylece Mu’tezile, Ehl-i sünnetin tenkit ettiği bid’atlere daldı. Meâlimu’s-Sünen sahibi el-Hattâbî (388/998) der ki: “İlk dönemde Mu’tezile bu bid’atlerin aksine bir yol üzereydi. O bid’atleri, son dönemde, onların bir kısmı ihdâs etmiştir”.

    Eş’ariyye, Mu’tezile ile Haşeviyye arasında orta yolu tutmuştur. Ne Mu’tezile’nin yaptığı gibi nakilden, ne de Haşeviyye’nin yaptığı gibi akıldan uzaklaşmıştır. Kendilerinden öncekilerin iyilerini almışlar, her fırkanın batılını terketmişlerdir. Nebi (s.a.v.)’nin ve ashabının üzerinde bulunduğu çizgiyi muhafaza etmişler, dünyayı ilimle doldurmuşlardır. Aralarında, beşinci asırdan beri bazı tasavvuf imamlarının Eş’ariyye ekolü üzere Ehl-i sünneti desteklediklerinden dolayı, tasavvufa intisap edenler bulunmaktadır.

    Kelamcılar arasında, gerçekleştirdiği büyük işe bakılınca Eş’arî’ye denk kimse yoktur.
    Bununla birlikte görüşleri, onları inceleyen kişi nezdinde, tahsîn-takbîh, ta’lîl, naklî delilin değeri vb… gibi belirli kelamî konularda, bazen akıl, bazen de nakilden uzaklaşma gibi, biraz tenkitten hali değildir. Zira, onun gibi, uzun süre Mu’tezile ve Haşeviyye grupları ile mücadele edenin görüşlerinde, bu türden şeyler muhakkak olur.

    Ancak buna benzer birşey muasırı, Mâverâünnehr’deki Ehl-i sünnetin alimi, İmâmu’l-Hudâ Ebu Mansûr (333/944)’da, o diyarda Ehl-i sünnet, bid’at gruplarına, sesleri İmâm’ın yanında çıkmayacak şekilde tam hakim olduğu için bu sapma olmamıştır. Böylece düşüncelerinde tam itidal üzere yürümeyi başarmış, nakle hakkını, akla da geçerliliğini vermiştir.Mâturîdiyye, Eş’ariyye ve Mu’tezile arasında yer almaktadır. Aralarında mutasavvıf nadiren bulunur.

    Eş’arî’yle Mâturîdî dünyanın her tarafında Ehl-i sünnetin imamlarıdır. Onların sayısız kitapları vardır. Bu iki imam arasında meydana gelen ihtilafın çoğu lafzî/şeklî ihtilaf kabilindendir. Aralarındaki ihtilaflar konusunda birtakım kitaplar yazılmıştır. Bu ihtilafları, Beyâdî (1098/1687) “İşârâtü’l-Merâm min ‘İbârâti’l-İmâm” adlı eserinde güzelce özetlemiştir. Beyâdî’nin metnini, Zebîdî (1205/1790) İhyâ şerhinde – pek çok matbaa hatasıyla beraber- nakletmiştir.

    Bu Beyâdî, her ne kadar müteahhirînden ise de, kelam ilminde otoritedir. Öyle ki “el-‘Alemü’ş-Şâmih” sahibi Makbelî (1108/1696), alimleri pek beğenmemesine ve pervasızlığına rağmen, araştırma alanının genişliğini itiraf anlamına, Beyâdî’nin “İşârât” ına çok önem vermektedir.

    Biz, burada ancak ana bid’at mezheplerine temas ettik. Bu mezheplerin, yeni bid’atlerin çıkması, mezheplerin görüşlerinin birbirlerine girmesi sonucu ortaya çıkan kolları vardır. Bu kollar insanlık tarihinin sonuna kadar, belirli bir sayıda kalmayacaktır. Peygamber’den rivayet edilen sayıda[18], ulemanın meşhur ihtilafı vardır. Alimler, her dönemde kendi zamanlarına kadar yeni ortaya çıkan mezhep sahiplerini hesaba katmış ve bunların görüşlerinden batıl olanları tenkit etmişlerdir.

    Bu fırkaların görüşleri, Eş’arî’nin “Makâlâtu’l-İslâmiyyîn”, Ebu’l Hüseyn et-Tarâifî’nin (377/987) “Reddu Ehli’l-Ehvâ ve’l-Bida’”[19], Ebu’l Muzaffer el-İsferâyînî’nin (471/1078) “el-Milel ve’n-Nihal”i[20] ve bunlar gibi sayısız eserlerde detaylı olarak verilmiştir.

    Çoğu zaman fırkalara, kendi kitaplarında bulunmayan görüşler nispet edilir. Bu, ya doğrudan doğruya görüşler icat edilip o fırkalara yamamak veya onların sözlerinden, kendilerinin kastetmediği neticeleri çıkarmak, yahut da o fırkaların muarızlarına ait mutemet olmayan eserlerden aktarmak suretiyle olur[21]. Nitekim Abdulkâhir el-Bağdâdî (429/1037) “el-Fark beyne’l-Fırak”, “el-Milel ve’n-Nihal”[22]’de ve İbn Hazm da (456/1064) “el- Fisal”de böyle yapmıştır. Ebu İsa Muhammed b. Hârûn el-Varrâk (247/861), “el-Ârâ ve’d-Diyânât” sahibi Hasan b. Musa en-Nevbahtî (310/922), “el-Fihrist” sahibi İbnu’n-Nedîm’i (438/1047) ve uydurma hadislerle dolu Haşeviyye’nin kitaplarını kaynak almak da bu kabildendir. Araştırmacının görevi, bir görüşü sahibine nispet etmede, görüş sahibinin meşhur, bilinen bir kitabında bulana kadar ihtiyatlı davranmaktır. Fahreddin er-Râzî (606/1210), bu hususlardan bazılarına, Şehristânî (548/1153)’nin kitabının adı geçince, dikkat çekmiştir. Biz burada milel ve nihal kitaplarını mukayese etmek durumunda değiliz.Önceki kelamcıların sözlerinde, her asırda dini müdafaa görevini üstlenenlere, kesinlikle ışık tutacak şeyler vardır.

    İslam inançlarını müdafaa metotlarının, ahlak ve ahkamı dejenerasyondan koruma şekillerinin, muarızlar üsluplarını yeniledikleri için, her asırda yenileneceği gayet açık bir husustur. Haddizatında onlar, şer’in tahdit ettiği belirli şeylerde sabittir, onların hakikatleri değişmez. O halde, yaşadıkları her dönemde müslümanlara düşen, içlerinden bir grubun kendini, insan gruplarında hakim bulunan görüşleri, aralarında yaygın ilimleri takip etme ve müslümanlara kendi tarafından zarar gelebilecek herşeyi incelemeye vermesidir. Özellikle de, sağlam ve köklü olduğu sürece her hayrın kaynağı olmaya devam eden, zayıf ve köksüz hale dönüşünce de her kötülüğün kaynağı haline gelen akaid/inanç konusunda bunu yapmalıdırlar.

    Bu görüş ve ilimleri, din düşmanlarının modern araçlarla ortaya attığı şüpheleri giderecek şeyleri içlerinde bulabilmeleri için, sahiplerinin incelediği/araştırdığı kadar, hatta onların araştırmalarından daha çok incelemelidirler. Öyle ki, kasıtlı birisi, islamın akaid, ahkam ve ahlaktan meydana gelen öğretilerine bir ok fırlattığında, onu o ilimlerin verilerine ve bilimsel deneylerine dayanarak, şüphe ortaya atanların teorilerini yok ederek ve yeni teoriler geliştirerek, atanın göğsüne geri çevirmelidirler, – zira islam dini, ilmi hakikatlerle çelişmez – ve onların aldatmacalarının önüne koruyucu, sağlam bir kale yapmalıdırlar. Müslümanları zamanın gerektirdiği şekilde, gevşeklik ve ihmal göstermeden teşkilatlandırmalıdırlar. Bu ilimlerden elde ettikleri savunma yöntemlerini, dikkat çekici, herkesin beğenip kabul edeceği akıcı bir üslupla kitaplaştırmalıdırlar ki, asırlar boyu ansızın gelen şüphe sellerinin önüne sağlam bir set olsun.

    Eğer bunu yapmazlarsa, düşmanlar, müslümanlar içinde verimli otlaklara kolayca yol bulup ulaşırlar, sonra sağa-sola dallanmış köklerini söküp atmak zorlaşır, hatta ilhad zehirleri boş kalplere sirayet eder, orada yerleşir ve böylece ekin ve nesiller helak olur. Allah bizi bunun şerrinden korusun ve bizi uykumuzdan uyandırsın.

    http://ktp.isam.org.tr/?url=makaleilh/findrecords.php

    * Muhammed Zâhid el-Kevserî, Mukaddimâtu’l- İmam el-Kevserî, Beyrut 1997, s. 35-53 veMukaddimetu Tebyîn-i Kezibi’l- Mufteri fimâ Nusibe ile’l- İmâm Ebi’l- Hasen el- Eş’arî, l’İbn Asâkir, Beyrut 1979, s. 7-21.

    Dipnotlar:
    [1] Abdusselâm el-Cîlî’(611/1214)nin başına gelene, ‘‘Zeylü’r-Ravzateyn’’ ve Kahire’de el-Hizânetu’z Zekiyye’de bulunan ‘‘Mecmûatu Dozi’’ye, bakılabilir. (Zâhid)

    [2] Ebu’l Huseyn et-Tarâifi eş- Şafiî (377/987) “Reddu Ehli’l-Ehvâ ve’l Bida” (s. 36) adlı kitabında şöyle der: “Bunlar, kendilerine Mu’tezile adını verdiler. Bu, Hasan b. Ali (a.s.) Muaviye’ye biat ettiği ve idareyi ona teslim ettiği zaman oldu. Bunlar, daha önce Hz. Ali (r.a.)’nin adamları olduğu halde, Hasan, Muaviye ve bütün insanlarla ilişkilerini keserek, ev ve mescitlerine çekildiler ve “Biz ilim ve ibadetle meşgul olacağız” dediler. Bundan dolayı onlara Mu’tezile adı verildi” (Zâhid).

    [3] Bkz. Muslim, İmân, 1.

    [4] Haşeviyye’nin diğer anlamları için bakınız: Mevlevi Muhammed Ali et-Tehânevi, Keşşâfu Istılâhâti’l- Fünûn, İstanbul 1984, l, 396-397; en-Neşşâr, a.g.e., I, 285-287.

    [5] Bkz. Süleyman Tülücü, Hammâd ‘Acrad, DİA., XV, 483.

    [6] Bkz. Hüseyn Atvân, ez-Zendeka ve’ş-Şuûbiyye fi’l-Asri’l- Abbâsiyyi’l- Evvel, Beyrut 1984, s. 33-37.

    [7] Hammâd b. Seleme (167/784)’nin üvey oğludur. Bu zat dört bin hadis uydurduğunu itiraf etmiştir. Üvey babası bunadıktan sonra, kitabına soktuğu hadisler, pek çok ravi arasında kabul görmüş, sonra da Haşeviyye’nin inançlarında sarıldıkları deliller haline gelmiştir (Zâhid). Bkz. Taberi, III, 375 vd; Mes’ûdî, Murûcu’z –Zeheb, IV, 315; Bağdadî, el-Fark, s. 163-164; İsferâyînî, et-Tebsîr, s. 81.

    [8] Mücahid b Cebr (104/722)’in ilmi derecesinin yüksekliği yanında, hadisçilerin ittifakıyla iki batıl görüşü vardır. Bunlardan birisi: “Gözler O’nu idrak edemez” (En’am 6/103) ayeti hakkındaki ru’yeti inkar görüşü ki bu görüşünü Mu’tezile benimsemiştir. İkincisi de Makam-ı Mahmud hakkındaki görüşü ki, bunu da Haşeviyye benimsemiştir. Bunlar gerçeklerle çelişen iki görüştür. Mücahid gibi birisinde, ikisi de nasıl birleşebilir, nasıl ondan bu iki görüş sabit olur, enteresandır. Hadiste’ki Makam-ı Mahmud’un, Peygamberimizin Şefaat-ı Uzma’sı olarak tefsiri mütevatirdir. Aynı şekilde ru’yet hadisleri de mütevatirdir. (Zâhid)

    [9] İbnu’l Bâkıllâni’nin öğrencileri için bakınız: Muhammed Ramazan, el-Bâkıllânî ve Ârâuhu’l-Kelâmiyye, Bağdat 1986, s. 184-195; Seyyid Ahmed Sakr, Mukaddimetu I’câzi’l-Kur’an li’l-Bâkıllâni, Kahire trhs, s. 34-37.

    [10] Faaliyetleri için bakınız: İbn Asâkir, Tebyînu Kezibi’l-Mufterî, Beyrut 1979, s. 120-216; Muhammed Ramazan, a.g.e., s. 190-191; Seyyid Ahmed Sakr, a.g.e., s. 35- 36.

    [11] Bkz: Muhammed Ramazan, a.g.e., s. 187-188; Seyyid Ahmed Sakr, a.g.e., s. 34.

    [12] Bkz: İbn Asakir, a.g.e., s. 255-256. Muhammed Ramazan, a.g.e., s. 185; Seyyid Ahmed Sakr, a.g.e., s. 34-35.

    [13] Bkz: İbn Asakir, a.g.e., s. 195.

    [14] İbn Kesir, el-Bidâye’sinde (XI, 220) “Geçmişte ve şimdi Hanbelîlerin adeti, Eş’arîlerin aleyhinde konuşmaktır” der.

    [15] Moğollar’ın Bağdat’ı işgal ve tahrip etmesine işaret edilmektedir.

    [16] İstanbul, (Süleymaniye) Şehit Ali Paşa kütüphanesidedir (Zâhid). Kitap, Dr. Abdulkerim Osman’ın tahkikiyle, Beyrut’ta, Dâru’l -Arabiyye, tarafından iki cilt halinde basılmıştır.

    [17] Musannif rahmetli burada Muhammed Abduh’u kastetmektedir. O, Abduh’u yakından tanımaktadır. “Makâlât” s. 373,548 ve “Safa’âtu’l-Burhan ‘ala Safahâti’l-Udvân”da Abduh’un birinci ve ikinci dönemine işaret etmektedir. (Naşir)

    [18] Ümmetin 73 fırkaya ayrılacağını bildiren hadis-i şerife işaret edilmektedir. Hadisin değerlendirmesi için bakınız: Kevserî, Mukaddimât, s. 112-114; 150-152; Ebu İshak İbrahim b. Musa eş-Şâtıbi, el-İ’tisâm, Riyad 1996, III, 38-179.

    [19] Kitap, “et-Tenbîh ve’r-Red ‘ala Ehli’l-Ehvâ ve’l-Bida” adı ve Kevserî merhumun tahkikiyle, Mısır’da 1388/1968 de, Matbaatu’s-Saâde’de basılmıştır.

    [20] İstanbul’da Şehit Ali Paşa kütüphanesinde (Zâhid). Bu kitabın orijinal adı “et-Tebsîr fi’d-Dîn”’dir. İlk defa Kevserî’nin takdim ve tahkiki ile Kahire’de 1359/1940’da basılmıştır. Daha sonra Beyrut’ta ofset baskısı yapılmış ve bunu diğer baskılar takip etmiştir.

    [21] Nitekim İmam Ebu’l- Hasen el-Eş’arî de Makâlâtu’l-İslamiyyîn ve’htilâfu’l-Musallîn’ (H. Ritter, Wiesbaden 1963)de bu hususa işaret etme ihtiyacını duymuştur.

    [22] İstanbul, Âşir Efendi kütüphanesinde (Zâhid).

    Çeviren: Yrd.Doç. Dr.Seyit Bahçıvan

NOT : Mezhepler ve Hanefi Mezhebiyle alakalı ayrıntılı bilgi için http://imamiazamra.com/

Bu Konuda Ayrıntılı Bilgi İçin :