NE YAPMALI

NE YAPMALI?

 

Ebû Hureyre (r.a.)’den rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Peygamber (s.a.v.)’imiz: “Şüphesiz bu ilim, dîn ilmidir. Öyle ise dîninizi kimden öğrendiğinize iyi bakın.” buyurmaktadır. Müslüman, dînini doğru bir şekilde öğrenebilmek için öncelikle zihnine boşalan zararlı kaynakların yolunu kesmelidir.

Fıkıh usûlüne göre, peygamberlerin yolunda olduğunu söyleyen bir kimsenin bu iddiasının doğruluğunun göstergesi; fiilinin, sözüne uygun olmasıdır. Meselâ, yabancı kadınlara bakmayı yasakladığı zaman, eğer bizzat kendisi de bakmayan biri ise bu kişiye uyulur.[1] Bir âyet-i kerîmede Cenab-ı Hakk şöyle emir buyurur:

“Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsra 36)

Bu bağlamda, medya karşısında ve sanal ortamda edilgen olmak yerine; ehl-i sünnet hassasiyetini, dâima ayakta tutmamız gerekir. Zehrin, altın kupa içerisinde sunulduğu günümüzde, bir kimsenin, arkasındaki medya desteği ve maddî imkânlar sayesinde çok meşhur olmasına veya felsefe ve demagoji yoluyla insanları etkilemesine değil; ümmetin, 1400 yıldır üzerinde ittifak ettiği, ilim ve faziletleri herkesçe bilinen âlimlerin kitaplarında naklettikleri esaslara bağlılıklarına bakmak gerekir. Bu âlimlere tâbi olmayı yersiz bulup doğrudan Kur’ân ve sünnete bağlanmayı tavsiye edenler, kitap ve konferanslarıyla ortaya çıkıp insanların kendilerine çağırarak aslında kendi içlerinde çelişkiye düşmektedirler.

Mü’min sabahlayıp kâfir akşamlandığı ve îmânın, kor alevi elde tutmaktan daha zor olduğu bir devirde Müslümanın takip etmesi gereken yol özetle şöyledir:

“Böyle bir (âhir) zamanda kitap ve sünnetin gereği üzere önce akâidin düzeltilmesi lâzımdır ki: Ehl-i sünnet âlimleri, (Dört Mezheb Âlimleri) o akâidi, Kur’ân ve Sünnet’ten alıp öğretmiş ve mânâlarını ortaya çıkarmışlardır.

İkinci olarak: Helâl ve haram, farz ve vâcib gibi şer’î hükümleri bilmek lâzımdır.

Üçüncü olarak: Bu ilmin (fıkhî bilgilerin)  gereğince amel etmek lâzımdır.

Dördüncü olarak: (Tasavvuftan istifade etmeye çalışmak yâni) Tezkiye-i nefs (nefsin temizlenmesi) ve tasfiye-i kalb (kalbin saflaştırılması) lâzımdır.

Birinci şart olan i‘tikadın düzeltilmesi olmadıkça şer’î hükümlerle amel etmek fayda vermez. Düzgün bir inanç ve faydalı ilim olmadıkça da yapılan ameller faydasızdır. Ve bu üçü bir araya gelmedikçe nefsin yola getirilmesi ve kalbin Allah (c.c.)’ın gayrısından boşaltılması imkânsızdır.”[2]

(Bu yola girmeye yardımcı olacak tavsiye kitap listesi aşağıdadır)

Bu dünya hayatında en mühim mesele Resûlullah (s.a.v.)’tan ittifakla nakledilen inanç esasları üzere yaşayıp, yine bu düzgün î’tikad üzere son nefesi verebilmektir.

Bu yolda Allah (c.c.)’ın, her dönemde gönderdiği rehberler vardır. Bir gün, Hz. Selman (r.a.)’nın da içinde bulunduğu bir mecliste Cum’a Sûresi nâzil oluyordu. “(Resûlullah (s.a.v.)) Ashâba yetişmeyen ümmetlere de peygamber gönderildi.” âyet-i kerîmesi nâzil olunca, orada bulunanlar: “Yâ Resûlullah (s.a.v.), kimdir bu ashâba yetişmeyen ümmetler?” diye sordular. Allah Resûlü (s.a.v.), cevap vermedi. İkinci defa aynı soru soruldu, Nebî (s.a.v.) yine cevap vermedi. Üçüncü defa sorulunca mübârek elini yanında bulunan Selmân-ı Fârisî (r.a.)’nin omzuna koyarak: “Şunlardan öyle erler vardır ki, îmân Süreyya Yıldızı’nda olsa, varır yetişirler.” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, muhakkik âlimler tarafından iki kişiye yorulmuştur. Birisi kendisi Fârisî olan ehl-i sünnetin reîsi ve fıkıh ilminin kurucusu İmâm-ı Â’zâm Ebû Hanîfe (r.a.), diğeri de Selmân-ı Fârisî (r.a.)’dir ki Hz. Ebûbekir (r.a.)’e ulaşan tarîkat silsilesinin ikinci postnîşinidir.

Allah (c.c.); Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’ın ve onlardan gelenleri bize nakleden imamlarımızın yollarında yürümeyi nasîb eylesin, sırât-i müstakîmden bizleri ayırmasın. Âmin.

 

Ve salla’llâhu âlâ seyyidina ve nebiyyina Muhammed. Da’vâhüm fîhâ sübhâneka’llahümme ve tahiyyetühüm fîhâ selâm. Ve ahiru da’vahüm eni’l-hamdülillâhi Rabbi’l âlemîn.

 

[1] İmam Şatıbi, el-Muvafakat, c. 4, s. 254-257

[2] Mektubat-ı Rabbani, c. 1, s. 193. Mektub; Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musâhabe, c. 1, s. 92