Musa Carullah

Musa_Carullah_Bigiyef

  1. MUSA CARULLAH
    Kazanlı düşünür Mûsa Carullah, 1917 yılında Moskova’da yapılan Rusya Müslümanları Kurultayı’nda divan üyesidir. Kurultaydaki konuşmalardan bir cümle: ‘Efendiler! Unutmayınız ki, Kur’ân’ın bazı kuralları eskimiştir. Bunları, târihin malı saymak lâzım…’ (Rusya Birinci Müslümanlar Konseyi Tutanakları, Kültür Bakanlığı Yayınları, s. 394)
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Cârullah’ın İslâmî ilimler hakkındaki görüşleri: “Medreseleri çekirge sürüleri gibi istîlâ etmiş fıkıh, kelam, usul, tefsir…”

    Osmanlı hakkındaki görüşleri: “Osmanlılar; böyle yanlış, fenâ ve sabit kâidelere bağlı kaldılar.”

    Mûsa Carullah’ın bazı fikirleri: ‘Kâfirler, azâbı hak etmiş olmalarına rağmen, sırf Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve keremi ve rahmetinin genişliği gereğince sonunda cehennemden kurtulacaklardır.” ‘’Kâfirler, küfür ve şirkte kısmen mazur oldukları için zaten azâbı da o kadar (ebedi olarak) hak etmemişlerdir.’’

    Mü’min, müşrik herkes inancında haklıdır; dîninden ve inancından dolayı hiç kimsenin ne fiilen ne de kalben kınanması câizdir.” (Mûsa Carullah, Rahmeti İlahiye Burhanları)

    Mûsa Carullah’ın Ehl-i Sünnet’e uymayan fikirleri ve kendisine verilen cevaplar için bkz. Şeyh-ül İslâm Mustafa Sabri Efendi, Yeni Müceddidlerin Kıymet-i İlmiyyesi

    Nebî (s.a.v.) için “De ki: Ben, ancak sizin gibi bir beşerim…” (Kehf s. 110) buyurulmasının anlamı nedir?

    İddia: Mûsa Cârullah,15 Kitabü’s-Sünne kitabının 84. sayfasında bu âyet hakkında şu yorumu yapıyor: “Bu âyette Hz. Peygamber, kendisini ümmetin bir ferdi gibi takdim ediyor. Öyleyse ümmetin her ferdi de peygamber gibidir. Bu, varılabilecek en yüksek kemal mertebesidir.”
    “Bu açıdan Mûsa Carullah üstadımızın Kitabu’s-Sunne’de yaptığı bu tesbit, ne hoştur…” (Mustafa İslamoğlu, Üç M…,s. 28)

    Bu iddiadaki mantık hatalarını bir kenara bırakırsak âyetin beyan ettiği gibi peygamberler, insanlık hususunda Âdemoğlu ile ortak noktalara sahip olsalar da birçok özellikleri dolasıyla diğer insanlardan farklıdırlar. Zaten her hususta diğer insanlarla aynı olsaydılar, seçilmiş ve tercih edilmiş olmalarının ne anlamı kalırdı? Peygamberler, nübüvvet ve hikmetle şereflenen, Allâh (c.c.)’un kulları arasından seçtiği pak ve temiz insanlardır.

    İlahi hikmet; diğer insanlar onunla bir araya gelerek öğrenmeleri gereken hakikatleri ondan gönül rahatlığıyla alabilsinler, onun yaptıklarını taklid edebilsinler diye peygamberlerin insan olmasını takdir etmişti. Fakat insan olmaları, hiç kimsede olmayan bazı özellikler taşımalarına engel değildir. Peygamberlerde, herkeste olan normal insâni özelliklerden başka hiçbir hususiyet olmadığını iddia etmek; cahiliye devri müşriklerinin bakış açısıdır. Nitekim Nuh kavmi, “Peygamberler de aynı bizler gibi birer insandır.” demiştir.(1) Kavminin inkârcı ileri gelenleri de: “Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz.” dediler.” (Hûd s. 27)
    Peygamberler; yiyip içmek, hasta olmak, evlenmek, çarşıda gezmek, yaşlılık ve ölüm gibi beşeri durumlarla karşı karşıya kalsalar da onları herkesten farklı kılan üstün vasıflara sahiptirler.

    Dipnot

    1 Muhammed Alevi Maliki, Mefâhim, s. 226-231

  2. MÛSA CARULLAH VE CEHENNEMİN EBEDİLİĞİ MESELESİ
    Mûsa Carullah,(1) Rahmet-i İlâhi Burhanları kitabında özet olarak şöyle der: ‘Ben, Cenâb-ı Hakk, intikam maksadıyla bazı kimselere ebediyyenazâb edecek diyemem ve dayanamayacağım bir azâbı diğer insanlar hakkında da düşünemem. Ebedî hayata göre bir saniyelik bir sükûnet olan dünya hayatında tam bir rahat yüzü görmemiş insanları (kâfirleri) ebedî azâbla cezalandırmaktan Erhamürrahimîn olan Allâh (c.c.)’un maksadı nedir?’

    Kâfirlerin ebediyyen cehennemde kalmayacağı fikri ile ilgili hakikât nedir?
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    “Kur’ân-ı Kerîm’in birçok yerinde “Beni ve apaçık âyetlerimi tanımayanları veyahut benden başka ilah tanıyanları ebedî azâbda bırakacağım, mutlaka onları cehennemden çıkarmayacağım.” diye tekrar tekrar geçtiği hâlde biz, “Yok yok, yapmaz. Bizi korkutmak için öyle söylüyor, yalandır; fakat vaad ettiği azâbdan dönmesi kabilinden olan şerefli bir yalandır…” demeye cesaret edemiyoruz. Allâh (c.c.)’un, sözüne inanmayanları düşüreceği azâbı, üzerimize çekmekten korkuyoruz.

    “(Benim yaptığım), ancak Allâh katından olanı ve O’nun gönderdiklerini tebliğdir. Artık kim Allâh ve Resûlü’ne karşı gelirse, bilsin ki ona, (kendi gibilerle birlikte) içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır.” (Cin s. 23) “Ehl-i kitap ve müşriklerden olan, İslâm’ı kabul etmeyen münkirler; ebedî olarak ateşe girerler. İşte onlar, halkın en şerlileridir.” (Beyyine s. 6)

    “Kıyâmet günü, insanlara hitaben “Ey cennet halkı! Artık -sizin için- ölümsüz bir ebediyyet vardır. Ey cehennem halkı! Sizin için de ölümsüz bir ebediyyet vardır.” (Buharî, Rikak, 51; Müslim, Cennet, 40; Tirmizî, Cennet, 20)

    Allâh (c.c.)’un, vaîdinde durup durmayacağı bahsinde, bu âyet-i kerîmeden ve hadîs-i şerîften sonra, söz anlayan insanlar için tereddüde yer kalır mı?

    İslâmî hükümlerin hikmetleri, küfür kapısını kesin bir şekilde kapatmayı gerektirir. Bu yüzden kâfirlerin kurtulması, İslâmî hükümlere uyma ve Peygamber (s.a.v.)’e tâbi olma vazifesindeki kesinliğe terstir. Allâh (c.c.)’un gönderdiği peygamberleri [ve Son Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)’i] tanımak kesinlikle lâzım olduğuna göre tanımayanların cezası, MûsaCarullah’ın istediği gibi tahammül edilir bir ceza değil; bilakis tahammül edilemez bir ceza olmalıdır.(2)

    Kâfirlerin cehennemde ebedî kalmasının hikmetlerinden biri, eğer Cenâb-ı Hakk onlara ebedî bir ömür verseydi ebediyyen küfürlerinden vazgeçmezlerdi. Allâh (c.c.) bunu ilm-i ezelîsinde bildiği için cezalarını ebedî olarak takdîr buyurmuştur.

    İmâm-ı A’zamEbû Hanife (r.a.): “Cennetlik ve cehennemlikler girdikten sonra cennet ve cehennem yok olacaktır, diyen kimse de orada ebedî kalışı inkâr ettiği için, kâfir olur.” buyurmuştur. (Fıkhu’lEbsat)

    Dipnot

    1 Aynı şekilde Eski Diyanet İşleri Başkanı Süleyman Ateş de 10.11.2007 târihli Vatan gazetesindeki yazısında Cehennem’in ebedi olduğunu inkâr etmektedir.
    2 Mustafa Sabri Efendi, Mûsa Carullah Bigiyef’e Reddiye, s. 20-21-31

  3. MUSA CARULLAH HAKKINDA GÜNCEL İKTİBASLAR
    ‘Petersburg camii imamı Musa Carullah geldi…Kendisine riayet ettim. Bu adam alimdir. Türkçü ve Müslümancı. Rusları sevmiyor…Kaçıp Türkiye’ye gelmek, orada hizmet etmek istiyor… Ankara’da basılmak üzere bana üç dört sayfalık bir eserini verdi…Vaadimi yaptım. Hakikaten Ankara’da bu hususta çok uğraştım.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Adliye vekili Abdullah Azmi idi. Laf-ü güzaf şeyler söylüyor, beni avutuyordu. Bir gün asıldım. Ne dese beğenirsiniz? (Musa Carullah ictihad kapısını açık tutan biridir. O kafirdir. Böylelerini burada hizmete alamayız.) …Musa Carullah galiba biraz tuhaf bir adam; asabi, hisse tâbi’, ve hiddetle ileriyi göremeyen biri olsa gerek. Bana darılmış….”

    Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, c. III, s.923 (Altındağ Yayınevi).

    19. yüzyılda Abdurrahim b. Osman Otuz İmenî, Abdunnasîr b. İbrahim el-Kursavî… gibi isimlerle temeli atılan İdil-Ural yenilikçi hareketi, daha sonraki kuşaktan Şihabuddin Mercânî, Şemseddin Muhammed Kültesî, Alimcan Bârûdî, Muhammed Necib Tünterî, Ziyauddîn Kemâlî, Musa Carullah, Rızaeddin b. Fahreddin ve Abdullah Bûbî ile zirvesine ulaşıyor. Modern dönem yenilikçilik hareketlerinin karakteristik vasfı olan “Batı eksenli muhasebe” tavrı, bu bölgede de Din anlayışının yenilenmesi, İslamî ilimlerin yeni metodolojilerle yeniden tesisi, sosyal ve siyasal planda uyanış… gibi söylemlerle kendini gösteren “ceditçilik” hareketinin temel hareket noktası.

    E. Sifil, Milli Gazete – 13 Eylül 2003

    Hasılı kelam, hayatı çalkantılarla ve zorluklarla geçmiş olan Musa Carullah Bigiyef, “yenilik” taraftarlarının ortak kaderini paylaşmış, eklektisizmden paçasını kurtaramamış, böyle olduğu için de dengeyi bir türlü tutturamamış bir şahsiyet olarak tebarüz etmektedir.

    E. Sifil, Milli Gazete – 8 Mayıs 2004

    Sadece cehennemin fena bulacağı görüşü ise ilk olarak Mu’tezile’nin ileri gelenlerinden Ebu’l-Hüzeyl el-Allâf tarafından ortaya atılmış ve İbn Teymiyye, İbnu’l-Kayyım, daha sonraları –İbnu’l-Vezîr diye bilinen– Muhammed b. İbrahim es-San’ânî, Musa Carullah Bigiyef ve İsmail Hakkı İzmirli tarafından savunulmuştur.

    E. Sifil, Milli Gazete – 24 Temmuz 2004

    Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi merhumun, Cehennem azabının kâfir ve müşrikler için ebedi değil geçici olduğunu savunan Kazan’lı Musa Carullah Bigiyef’e[1] reddiyesinden[2] sonra bu batıl davanın Kur’an ile temellendirilmesinin mümkün olmadığı, en küçük bir şüpheye mahal bırakmayacak tarzda tescillenmişti.[3]

    [1] Rahmet-i İlahiye Bürhanları, Orenburg-1911.Ayrıca bu eser, aynı müellifin İnsanların Akide-i İlahiyelerine Bir Nazar’ı ve İdil-Ural müftüsü Rızaeddin b. Fahreddin’in Carullah’ı desteklemek amacıyla kaleme aldığı Rahmet-i İlahiye Meselesi adlı risale ile birlikte Hikmet Akpur tarafından sadeleştirilerek Çıkış Yolu -Evrensel Kurtuluş- adıyla basılmıştır. (İstanbul-1991)[2] Yeni İslam Müctehidlerinin Kıymet-i İlmiyesi, İstanbul-1337.Bu eser de, biri latinize edilmiş (Bedir Yayınevi, İstanbul-1998), diğeri Carullah’ın mezkûr iki risalesi ile birlikte Ömer H. Özalp tarafından sadeleştirilmiş olarak (Pınar yayınları, İstanbul-1996) neşredilmiştir.[3] Takiyyüddîn Ali b. Abdilkâfî es-Sübkî’nin el-İ’tibâr bi Bekâi’l-Cenneti ve’n-Nâr’ı ile “el-Emîr” diye bilinen Muhammed b. İsmail es-San’ânî’nin Ref’u’l-Estâr li İbtâli Edilleti’l-Kâilîne bi Fenâi’n-Nâr’ı bu meselede İbn Teymiyye ve İbnu’l-Kayyım’a reddiye olarak kaleme alınmış iki meşhur çalışmadır.

    E. Sifil, İnkişaf Dergisi, No: 7

    İslamoğlu, “Hayat Kitabı Kur’an-Gerekçeli Meal-Tefsir” namındaki kitabının birinci cildinin 575. sayfasına denk gelen Kehf Sûresinin 94. âyet-i kerîmesinin notunda şu ifadelere yer vermiştir:

    “Ye’cûc ve Me’cûc’e helâki hak eden tüm toplumlardan söz edilen bir pasajda daha değinilir (21:95-96). İkisi birlikte düşünüldüğünde, Ye’cuc ve Me’cuc’un belli bir zaman ve mekana has mahdut ve belirli bir topluluk olmadığı, her zaman ve mekânda ortaya çıkan yıkıcı ve tahripkar güçleri temsil ettiği anlaşılır. Ye’cûc ve me’cûc isimlerinin manaları ve ayrıntılı bir tahlil için 21:96’nın notuna bkz.”

    Kendisinin bu konudaki görüşlerini imla hatalarına ve yazım çelişkilerine dahi riayet ederek hiçbir noktasını bile değiştirmeden naklettikten sonra, şimdi de havale ettiği notu yani Enbiyâ Sûresinin 96. âyet-i kerîmesinin dipnotunun bir bölümünü zikredelim:

    “Musa Carullah’ın dediği gibi Ye’cûc-Me’cûc yeryüzünün her tarafında, her millette, her çağda bulunabilir. Kur’an’da, bunların cinsiyetleri, zaman ve mekânı sınırlanmamıştır. Günümüz itibarıyla askeri ve ekonomik gücüyle bütün yeryüzünü işgal etmiş olan egemen küresel güçler en dehşetli anlamıyla Ye’cûc ve Me’cûc’turlar.”

    Evvelâ İslâmoğlu’nun, görüşünü benimseyerek kendisinden nakil yaptığı bu kişiyi tanıyalım:

    Mûsâ Cârullah, (1875-1949) yılları arasında yaşamış, bir çok yanlış fikirleri olan bir şahıstır. Onun, insanı dinden çıkaracak tek fikri bu değildir. Nitekim kendisi dinler tarihi araştırmalarının önemine temas sadedinde, dinlerden söz ederken birine hak, diğerine bâtıl demekten sakınmanın ve her dine saygı göstermenin gereğine inanmıştır. “Rahmet-i İlâhiyye Burhanları” adlı eserinde, âhirette daimi azabın İlâhî rahmete uygun olmayacağını ve İlâhî rahmetin herkesi kapsadığını söyler. (Türkiye Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi, 31/215)

    Onun bu görüşlerinden anlaşıldığına göre; İslâm için hak, Yahudilik ve Hristiyanlık gibi bâtıl dinler için bâtıl demekten sakınılması gerekiyormuş. Allâh-u Te‘âlâ nezdinde hak olan tek dînin İslâm olduğu Kur’ân-ı Kerîm’in sarih ifadesiyken, bize Allâh’ın hak dediği şeye hak demekten sakınmamız gerektiğini öğütleyen ve Kur’ân-ı Kerîm’in bir çok yerinde kâfirlerin azabından bahsedilirken sadece “Sonsuz azapta kalacakları” mânâsını ifade eden “Hâlidîne” tabiriyle yetinilmeyip, tekid için peşisıra “Ebedâ” lafzı zikredildiği halde, Allâh-u Te‘âlâ’nın kendisine yakıştırdığı gazap ve azap sıfatlarını Allâh’a yakıştıramayarak sonsuz azabı inkâr etmek suretiyle, kâfir olan bir adamın görüşünü bir Kur’ân meâlinde nakletmek bile büyük bir cinayetken, üstelik bu kişinin bir çok âyetin müfâdını inkâra götüren bir dalâlet ifadesini, muhakemeye bile tâbî tutmaksızın kabule şâyân tek bir görüşmüş gibi hikâye etmek, elbette ki İslâm toplumuna yapılacak en büyük hainlik olmuştur.

    Ahmed Mahmud Ünlü – Arifan Dergisi Şubat 2009 Sayısı.

    Derleyen: Murat Yazıcı

  4. MUSA CÂRULLAH BİGİYEF
    1875 yılında Rusya’nın Rostov Nadon şehrinde doğdu. Kazan’daki Gölboyu Medresesinde devam ettiren Cârullah burada fazla durmadan İstanbul’a gelir. İstanbul’da da mukavemet edemeyerek Mısır’a gider. Aslında eğitimini tamamladığı söylenemez. Kendi istek ve arzularına uymayan medreseleri terk etmiştir.

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Tarihü’l Kur’an ve Mesahif, Rahmet-i İlahiye Burhanları, Islahat Esasları ile birlikte 11 kitabı vardır. 29 Ekim 1949’da Kahire’de ölür. Mısır’da Muhammed Abduh’un ders halkasına katılmıştır.  Musa Cârullah Bigiyef’in görüşleri hocası Abduh ile paralellik gösteriyordu.

    Musa Cârullah şöyle demektedir: “Saltanat muharebeleri, mezheplerin ayrılmasına ve İslamiyetin parçalanmasına sebeb oldu.” Mezheplerin oluşumunu, bu savaşlara bağlamak herhalde İslam tarihi bilgisi eksikliğinden olsa gerek. Zira mezheplerde temel şartlar aynı olmakla beraber, teferruatta ayrılma vardır. (Ehl-i Sünnet mezhepler için) Musa Cârullah mezheplere dil uzatırken dine de saldırmıştır: “Müslümanlar dört mezhep içinde sıkışıp kalırsa,  terakkiye, ilerlemeye imkân olmaz. Aklı, önce dinin esaretinden kurtarmalıdır.” İşte bunu söyleyen sözde din adamı. İslam dini acaba çalışmaya mı mâni, teknolojiye mi? Elbette hayır. İslam, aklı kullanırken aklın kölesi olmaya ve aklı Allah’ın kanunlarının önüne geçirmeye karşıdır. Dört mezhebi terakkiye mâni görenler acaba hangi güzelliği Müslümanlara sunmuşlardır. Asıl terakkiye mani olanlar, fitne çıkarmayı İslam’a hizmet sanan dinde reformculardır. Akıl, dinin önüne geçemez, dine hükmedemez. Çünkü akıl, devire, zamana ve mekâna göre değişir. Lâkin vahiy ise değişmez. Nitekim Kur’an-ı Azimüşşan, zaman ve mekân üstündür.

    Musa Cârullah Bigiyef şöyle der: “İslam dini, tek bir adam tarafından ortaya konulmuştur.” Bu iddiaya dinimizin Allah tarafından gönderildiğine dâir şüphesi olan bir ağızdan çıkmıştır. Şurası dikkat çekicidir; Hamidullah da şöyle demişti: “Peygamber geldi, dolaşdı, bilgi topladı ve 40 yaşında peygamber oldu.”  Yani; dini tecdid edeceklerini söyleyenlerin lafları sanki aynı ağızdan çıkmaktadır. Bu yüzdendir ki, Musa Cârullah’ı batılılar çok sevmiştir ve ona ‘İslam’ın Lutheri’i demişlerdir. 1917 senesinde Moskova’da toplanan Rusya Müslümanları Kurultayında reform hareketleri konuşulmuştu. Musa Cârullah divan üyesi sıfatıyla katıldığı konuşmada şunu söyler: “Efendiler! Unutmayınız ki, Kur’an’ın bazı kuralları eskimiştir.  Bunları tarihin malı saymak lazım.” 

    Musa Cârullah şöyle demektedir: “‘Evvelki mezheplerin birini taklid etmek vaciptir.’ itikadı İslam dünyasında şu güne kadar devam etti. Şu taklid zilleti bizim fikirlerimize körlük verip, ictimai hallerimize, dünyamıza arlık verdi de, akıbet muciz şeriatımızı da itibardan indirdi. Bize fikir hürriyeti lazımdır, İslamiyetin kudsiyeti de lazımdır. Ben mezhepleri de taklid ederim, İslamiyeti de taklid ederim.” Sanki İslam ile dört mezhep farklıymış gibi algılayan ve bunu anlatan Bigiyef, gerekirse hürriyetten sonra İslamiyet’i de taklid edebileceğini söyler.  Hüccetüllah-i Baliğa adlı eserinde Şah Veliyyullah-ı Dehlevî hazretleri şöyle demektedir: “Tanzim ve tedvin olunmuş bu dört mezhebin günümüze kadar taklid edilmesinin cevazı hakkında bu ümmetin ve ümmetten kabul edilen herkesin ittifakı ve icmaı vardır.  Bu mezheplerin taklidinde, özellikle azim ve gayretin son derece azaldığı, insanlara heva ve hevesin hâkim olduğu, herkesin kendi görüş ve düşüncesinden başkasını beğenmediği, günümüzde gözardı edilemeyecek faydalar vardır.” Dört mezhebi taklidin gerekliliğini; dinde aklına göre değişiklik ve yenilik yapmak isteyenlerden korunmak içindir.

    Musa Carullah Bigiyef’e, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, “Yeni İslam Müçtehidlerinin Kıymet-i İlmiyyesi” adlı tenkit yazmıştır.

  5. BİR REFORMİST PORTRESİ: HAYATI VE POLİTİK YÖNLERİYLE MUSA CARULLAH BİGİYEF
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    1875’de Don nehri kıyısındaki Novo-çerkassk’da doğup Kazan’a bağlı Rostov’da büyüyen Musa Carullah, hayatı ve marjinal fikirleriyle Rusya Müslümanları başta olmak üzere bizde İttihadçılar devrinde ses getirmiş bir isim… Babası Rusca bilen bir ahund/hoca olan Molla Carullah Efendi, annesi de bölgenin meşhur bir ulema ailesinin kızı Fatıma Hanım’dır. Bigiyef ailesi hem zengin hem de tanınan dindar bir ailedir. Ailenin iki çocuğundan küçüğü Musa Carullah’tır.

    Ağabeyi Muhammed Zahir Bigi, yazdığı dört romanı ve seyahatnamesiyle modern Tatar edebiyatının temsilcilerinden sayılır. Tatar cedidcileri tarafından çok sevilmiş ve takip edilmiştir.

    Tahsil Hayatı

    Musa Carullah talebelik yıllarında annesi ve ağabeyinin desteklerini alacaktır. İlk tahsiline Rostov’daki Rus mektebinde başlar. Burayı tamamlamadan 1888’de annesi tarafından Kazan’daki Göl Boyu medresesine gönderilir. Annesi onun ve ağabeyinin din alimi olmasını istemiştir. 1888’de, 13 yaşında medreseye başlayan Carullah 3 sene kadar burada okur. Aldığı tedrisatı beğenmez. Tahsilini bitirmeden, 20’li yaşlarda daha iyi bir tedrisat için Maveraünnehre gider.

    O devirde Buhara ve Semerkand Rusya Müslümanlarının ilimde derinleşmek için gittikleri maarif merkezleridir. Musa Carullah, buradaki medreseleri de beğenmez. Onun gözünde Kazan’daki medreseden bir farkı yoktur. O da sahalarında mütehassıs olarak gördüğü kimselerden, kendi tercihlerine göre ayrı ayrı dersler alacaktır.

    Buralarda medrese dışında dersler veren kimselerden okur. Bilhassa da Damolla İvaz Efendi’den felsefe, Mir Şerif Efendi’den matematik dersleri alır. Bu kimselerin nasıl insanlar oldukları meçhul…

    3-4 sene burada kaldıktan sonra Rostov’a döner. Rus üniversitesine müracaat eder. Ancak Latince bilmediği için kabul edilmez. İleride Rus hukuk fakültesinde seyirci olarak derslere katılacaktır. Burada düzenli düzensiz öğrendiği bilgilerle Batı hukuku ile İslam hukukunu birleştirme düşüncesini müdafaa etmiştir.

    Rostov’a dönüşünden sonra Asya dışındaki İslam beldelerine doğru tahsil için yola çıkar. Evvela İstanbul’a gelir. Burada mühendis mektebine kaydolur. Kısa müddet sonra bırakarak bir hemşehrisinin tavsiyesiyle Mısır’a gider. Ancak Mısır’daki maarifi de beğenmez. Onu yetiştirecek hoca yoktur. Derken burada Muhammed Abduh ile tanışır. 3 yıl boyunca burada ondan ve çeşitli kimselerden dersler alır. Arada Hicaz’a uğrayıp Mekke ve Medine’deki ve muhtelif yerlerdeki ilim meclislerinde bulunur.

    1904 senesinde, bu çalkantılı ve düzensiz tahsil hayatının ardından 29 yaşında Rusya’ya döner. Ona göre artık harekete geçmenin vakti gelmiştir. 15 sene boyunca oradan oraya giden Carullah, her ne kadar düzenli bir tahsil görmemişse de lisan bilgisini geliştirmiştir. Rusça’dan başka Arabca ve Farscayı da öğrenir. Kendi tercihleri ve düşünceleri istikametinde okumalar da yapar. Klasik eserleri de şöyle böyle okur. Ancak onların ‘koyu cahiller’ tarafından yazıldığına kanaat getirecektir. Edebiyât-ı Arabiye ve Ulûm-i İslamiye kitabında bu kanaatini şöyle dile getirir:

    “…biz o vakit fıkh ilimlerini,  Kuhistani  ve İbn Abidin gibi  cehele  tarafından te’lif olunmuş Camiu’r-Rumuz’lar’dan, Reddü’l-Muhtar’lardan ibaret hayal eder idik … ”

    Bu yıllarda parlak zekası, merakı ve hisleriyle çeşitli fikirler edinmiş, araştırmalar yapmıştır. Fikirlerinin temel kaynaklarından sayılan el-Lüzûmiyyat tercümesinin mukaddimesinde der ki:

    “Onbeş sene bilâd-ı İslamiyeyi, medâris-i diniyyeyi dolaştım. Hiçbir medrese-i diniyyede kadr-ı kifaye ulûm-ı diniye bulamadım. Ders-i Kitab, ders-i Sünneti heme(bütün) medreselerde güya bir derecede nâkıs gördüm.”

    Ona göre İslam dünyası ilmen bitiktir. Bütün medrese ve mektepler çağın gerisindedir. Ders kitaplarının hepsi kaldırılmalı, yenileri yazılmalıdır. Talebelik hayatının neticesinde geldiği nokta budur.

    Faaliyete Geçiş

    Carullah’ın eserleri ve işlediği mevzulara bakınca felsefe ve hukuka meraklı olduğu görülür. Çalışma sahasını, reform mefkûresini de bu istikamette seçmiştir. Yani fıkıh (İslam hukuku) ve kelam (modernistlere göre İslam felsefesi) onun fikir serdettiği ana sahalardır. Ancak o kendisini bu sahalarla da sınırlandırmamıştır. Bilhassa dini ilimlerin her meselesinde söz söylemiş ve bir şeyler yazmıştır.

    1904 sonrası, Musa Carullah’ın faaliyete geçiş yıllarıdır. Rusya’ya döndüğünde ona göre medreseler “skolastik düşüncenin merkezi”, mezheplerse dini hurafelerle doldurmuş düşünce cereyanlarıydı.

    Bu yolda köklü bir reform yapılmalı, medreseler ve İslam ilimleri değiştirilmeliydi. Yazıları, seyahatleri, siyasi faaliyetleri de hep bu istikamette olacaktı. Arapça ve Farsca bilmesi onun İslam dünyasındaki reformcuları sıcağı sıcağına takip etmesine yaramıştı. Onlarla paslaşacak, mektuplaşacaktır.

    Mısırlı Reformcularla Bağı

    1905’den itibaren, tıpkı Türkiye’de Mehmet Akif’in Sebilü’r-reşad ve Sırat-ı Müstakim gibi mecmualarda tercümeler yapmasına paralel, o da Rusya müslümanlarına Mısırlı reformcuların makalelerini tercüme etmiştir. Bu tercümelerin başında M. Abduh, Ferid Vecdi ve Kasım Emin’in yazıları gelmektedir.

    Mesela Musa Carullah’ın yakın arkadaşlarının Orenburg’da çıkardıkları Şûrâ dergisi, Cemaleddin Efgani ve M.Abduh’un Paris’te 1884’de neşrettikleri Urvetu’l Vüska’dan iktibas edilen yazılarla doludur. Yine bu mecmualarda onların el-Menar ve el-Liva’dan tercümeler yapılmaktadır.

    Musa Carullah’ın ilk kitabı Kur’an-ı kerim’in tarihi ve tercümesine dairdir. Tarihü’l Kur’an ve’l Mesâhif adlı kitabı ve daha sonra bu istikamette pek çok çalışmasıyla Kur’an-ı Kerim’in tercüme edilmesini savunmuştur. Oryantalist Arthur Jeffery bu kitabı için “İslam aleminde Batılı metodlarla Kur’an-ı kerimi kritik eden, yorumlayan ilk teşebbüstür” der.

    Kur’an tarihine dair bu yazıları Mısır’daki reformistler tarafından çok beğenilerek el-Menar mecmuasında basılmıştır. Bu mecmua Efganî ile başlayan modernist cereyanın Mısır’daki sözcüsüdür. Carullah’ın  meşhur reformcu Ferid Vecdi ile mektuplaştığı da bilinmektedir. Bu mektuplar Beyrut’da Vecdi tarafında neşredilmiştir.

    Politik Faaliyetler

    Musa Carullah’ın hayatı boyunca siyaset ile içi içe olduğunu görüyoruz. Pek çok siyasi faaliyeti bugün için hâlâ karanlıktır. Bugün dahi onun icraatlarına dair belgelerin KGB tarafından saklandığı, araştırmacıların ortak görüşüdür.

    Mesela Ankara İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi İbrahim Maraş’a göre Türkiye’deki faaliyetlerine dair bir takım bilgi ve vesikalar da Türk istihbaratı tarafından saklanmış veya yok edilmiştir.

    Azerbaycan İlimler Akademisi üyesi Ali Şamil Hüseyinoğlu, Musa Carullah’ın gizli bir teşkilatı olduğunu, bu teşkilat vesilesiyle bir takım gizli irtibatlarının bulunduğunu, M.Emin Resulzâde’nin Rusya üzerinden Finlandiya’ya kaçırılmasına yardım ettiğini söyler. Ancak KGB’nin sakladığı evrakları göstermemesi yüzünden o yıllarda neler olduğuna dair bilgilerin karanlıkta kaldığını, ifade etmiştir.

    Carullah’ın Kadınlara dair yazdığı “Hatun” kitabı. Bu ve daha başka kitaplarını eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Mehmet Görmez neşretmektedir.

    Şeyhülislamlık’dan Reddiye

    Musa Carullah bir ara Orenburg’da Hüseyniye medresesinde hocalık yapmaya başlamıştır. Bu medrese cedid hareketinin de merkezlerinden biridir. Carullah burada fikirlerinin serbestçe dile getirebilecekti.

    Nitekim bir zaman sonra “ilahi rahmetin umûmîliği” fikrini ortaya atar. Allah’ın rahmetinin umûmî olduğunu,  mümin-kâfir herkesi içine aldığını, cehennemdeki azabın ebedi olmayıp herkesin cehennemden bir gün çıkacağını söyler. Bu itikadı savunması bir fitneye dönüşerek medreseyi karıştırır. O da buradan ayrılmak zorunda kalmıştır.

    Ancak bu fikrinden vazgeçmemiştir. “Rahmet-i İlahiye Burhanları” adlı kitabını yazarak fikrini savunmuştur. Bu kitapla çok büyük bir tartışma başlar. İstanbul’daki şeyhülislamlık bu kitabın ve yazarının küfür itikadı yaydığı hükmünü verir. Kitaba pek çok reddiye yazısı kaleme alınır.

    Cedid hareketi üyelerinden bazıları da bu fikri kabul etmemiştir. Kadim dostu İsmail Gaspıralı bile bu meseleyi açmasını lüzumsuz ve yersiz olarak bulur. Gaspıralı evvela eğitim/maarif yoluyla insanların dünya görüşünün değiştirilmesi, sonrasında bu gibi mevzulara girilmesi gerektiğini savunur.

    Daha sonra bu kitaba Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi “Yeni İslam Müctehidlerinin Kıymet-i İlmiyesi” adıyla hususen bir reddiye yazmış ve son noktayı koymuştur. Açık ayet-i kerime ve hadis-i şerifler varken onları görmeyip şaz/marjinal görüşlere dayanarak bu itikadı savunmanın bid’at olduğunu, insanı küfre götüren bir itikad olduğunu izah eder. Carullah’a İslam tarihinde tartışması olmuş bitmiş, gerek kelam gerekse tasavvuf alimlerinin söz birliği ettiği bir meseleyi, ilim dışı bir suretle sorgulamasındaki maksadını sorar.

    Tabi bilemezdi ki Carullah ileride bundan daha uç ve kabulü mümkün olmayan itikadları savunacak, herkesi şaşırtacak… İlahi rahmetin umumi olduğu görüşünün aslında temel maksadı bütün dinlerin birleşebileceği görüşüne zemin hazırlamaktı.

    Kongreler

    1904 -1914 yılları arasında Rusya Müslümanları arasında yapılan bütün toplantılara faal olarak katılır. Birinci Rusya Müslümanları Kongresi’nde merkez komiteye seçilir, ikincide katip olur. Bu kongrelerin zabıtlarını da neşretmiştir. Kongreler reis olarak İsmail Gaspıralı, Yusuf Akçura, Abdürreşid İbrahim gibi meşhur kimselerin iştirakiyle Kazan, Orenburg, Ufa ve daha pek çok yerden gelen yüzün üzerinde kimse tarafından yapılır. Sayılar kongreler yapıldıkça artacak, değişecektir.

    Bu kongrelerin ekseriyetini “Cedid Hareketi”nin mensupları oluşturur. İmparatorluk ve Bolşevik çatışmasında Asya Müslümanlarının ne yapması gerektiği, İslam aleminde yürütülecek faaliyetlerin nasıl ve hangi yolda olması gerektiği gibi pek çok mevzu konuşulur, tartışılır.

    Sünni ve Şii diyaloğu ilk defa bu kongrelerde yapılır. Konuşmalarda “…İslamda tefrika olmasın. Bu sünni, bu şii, bu Şafii bu Hanefi denilmesin. Şiilik, Sünnilik yok…” denilir.

    Bolşevik Dostlar

    Musa Carullah da pek çok cedid hareketi üyesi gibi Bolşevikleri destekler. Zira Lenin ve arkadaşları Müslüman Türklere özerklik tanıyacakları sözünü verir. Aslında cedid hareketinin fikirleri, Çarlık Rusyası’nın Orenburg ve Ufa’da kurduğu müftülükten neşvünema bulmuştur. Fakat zamanla idareyle ters düşerler. İnkılapçı, ihtilalci fikirleri sebebiyle neticede idareyle iyi anlaşamayıp yine kendileri gibi olan sosyalistlerle işbirliği yaparlar. Onların gözünde imparatorluk hürriyet düşmanı, sosyalistlerse hürriyetperver ve demokrattır.

    Musa Carullah da tıpkı Mısırlı modernistlerin fikirlerinde görüldüğü gibi halkı galeyana getirme ve ihtilal yapma fikirlerine sahiptir. Arkadaşı Abdürreşid İbrahim’e gönderdiği mektupta, halkın hürriyetten istifade etmemesine ve aydınların suskunluğuna kızar. Ve şöyle der, “Şimdi ümit zamanı değil, hareket ve kıyam zamanıdır!”

    1917’de evvela Şubat ayında ihtilal olmuştur. Monarşi yıkılır ve demokratik idare kurulur. Ancak 6 ay sonra Ekim devrimiyle Bolşevikler tarafından idare tamamen ele geçirilmiştir.

    Sosyalistler her şeyi kontrolleri altına almaya başlamıştır. Çatışmalar ve iç harplerle işler iyice kızışacaktır. Cedidcilerin isyana, kıyam etmeye, sosyalistlerle işbirliğine yönlendirdiği müslümanlar, bu ihtilal ve ayaklanmalarla umduklarını bulamamışlardı. Artık herkes kendince bir hal çaresi düşünür.

    Son Ümid: Osmanlı Halifesi

    1918’den sonra değişen rejimle başlayan buhranlı günler, karmaşa ve kaos dolu aylarla 1920’ye gelinir. Neticede kadın erkek binlerce müslümanın iştirakiyle Ufa’da tertip edilen umumi kongrede “İslam halifesine itaat” kararı ilan edilecektir.

    “Mazlum Şark milletlerini ve emperyalistler tarafından zulüm ve tahkir edilmekte bulunan mazlum halkları, hilafetin tecelligâhı olan TBMM’nin himaye edeceği”  şeklinde karar alınır.

    Rusya Müslümanlarının son ümidi Osmanlı halifesiydi. Kurtuluşun anahtarı olarak halifeyi kurtaracağı zannedilen Ankara’yı görmüşlerdi. Fakat tıpkı sosyalistlerle işbirliği yapıp hüsrana uğrayanlar gibi, Ankara ile işbirliği aramakla da elleri boşta kalacaktır. Zira Ankara hükümeti halifeliği kaldıracak, hanedanı sürgün edecek ve sistemi tamamen değiştirecektir.

    Dolayısıyla yüzbinlerce Tatar müslümanın almış olduğu bu tâbi olma kararı havada kalmıştır. Milletler arası platformda bu karara karşılık verecek bir makam artık yoktur.

    Muazzam ve Nurlu Hareket: Komünizm!

    İşte bu safhada Musa Carullah eskisinden daha çok komünistlerle anlaşılabileceğini, SSCB ile ortak hareket edilmesi gerektiğini savunmuştur. Cedidciler Çarlık devrinde müstakil devlet kurulmasını, Türklerin hürriyet için mücadele etmesi gerektiğini söylüyorlardı. Gizli, devlete paralel teşkilatlanmalar kuruyorlar, toplantılar yapıyorlardı. Ancak kızılların idareye geçmesinden sonra bu idealleri ve teşkilatlanmaları ifşa ettiler. Ve bu icraatlardan vazgeçtiler.

    Tabi herkes böyle değildi. Çünkü cedidcileri finanse eden Tatar zenginlerinin mallarına el konulmaya başlanmıştı. Komünizmin gereği olarak yapılan bu hareketi kimsenin desteklemesi beklenemezdi. Hele de bu zenginlerin ve onların gölgesinde reform peşinde koşan cedidcilerin… Fakat artık komünizm aleyhdarı olanların sözünün bir kıymeti yoktu. Haliyle yeni hükümet kendi adamlarını parlatıyor, muhalif sesleri susturuyordu.

    1920 sonrası dönemde onlar Türkiye’ye ümit bağlamışken Ankara’da yapılan inkılaplar herkesi hayrete düşürüyordu. Bu sıralarda bazı yazarlar da Carullah’ın Panislamist ve milliyetçi olduğunu söyleyerek onu tenkid ediyordu. Halbuki tahminlerinin tam tersine Bigiyef, hilafetin kaldırılmasını alkışlayan yazılar neşretti. Halbuki “İslam Milletlerine” adlı kitabında hilafeti övmüş, hatta bu kitap yüzünden hapse girmişti.

    Sadece bununla da kalmayıp kızılları öven beyanatlar vermeye başladı. Pek çok kimse bu sözlere inanmayıp çarpıtıldığını düşünmüştür. Ama sonra o, bu beyanlarını destekleyici yeni açıklamalar yapmıştır.

    Hilafet Kongresi başkanı Mevlana Muhammed Ali’ye yazdığı mektupla tavrını açık şekilde koyar. “Müstebit (istibtadçı) idarenin yerine âdil bir hükümet kurulmuştur. Çalışan sınıflar esaret boyunduruğundan kurtulmuştur…”  der. Ve şöyle söyler:

    “…İnkılabın ibtidasından bu güne kadar ben inkılapçılar tarafından neşredilen içtimai, siyasi ve felsefi eserleri mütalaa etmekteyim. Bu muazzam ve nurlu hareket-i inkılabiye tarafından neşredilen ulûm ve fünûndan çok müstefid oldum ve kanaat getirdim ki, bu ulûm ve fünûn Kur’ân-ı azîmüşşanın icazkâr, kavânin-i İslamiyenin gayet mükemmel olduğuna şehadet eder. Kur’anda bulunan talimat ve malumatı tafsil eder.”

    Böylece sosyalizmle Kur’an-ı kerimin bağdaştığını, SSCB’nin İslamiyet için çok faydalı olduğunu savunmuştur.

    Lenin ve Stalin’le Dostluk

    Lenin ile de çok iyi bağlar kuracaktır. 1920’li yıllarda Hindistanlı Bereketullah Sahip’le birlikte Rusya’da dolaşırlar. Bu kişiyi Leningrad’daki evinde misafir eder ve Moskova’da aylarca beraber kalırlar. Bereketullah Sovyetler’in Hindistan’ı İngilizlerden kurtaracağına inanan biridir.

    İkisi beraber şehir ve köylerde mitinglere katılıp sosyalist idareden övgüyle bahsederler. Halkı destek vermeye teşvik ederler. Bu konuşmaları nihayet üst makamlara ulaşmıştır. Stalin tarafından çağrılırlar. Görüşmenin ardından Stalin, onları Lenin’e götürür. Bu buluşma Sultangaliyev’in Lenin’e yazdığı mektubunda zikredilir. Ne kadar ileri görüşlü bir ‘âlim ve müçtehid” olduğunu Lenin de herhalde anlamıştır.

    Musa Carullah’a dair en etraflı biyografi Ahmet Kanlıdere tarafından hazırlanmıştır. Carullah’dan övgüyle bahseden bu çalışma, uzun bir mesainin mahsulü…

    Baskı Yılları

    Ancak ilerleyen yıllarda Carullah sosyalistlerin Türkistan illerinde yaptığı baskı ve zulümlere de şahid olmaya başlar. Vaktiyle burun kıvırdığı, skolastik olarak gördüğü medreseler yerle yeksan olmuş, pek çok katliam ve yağma yaşanmıştır. Sovyet idaresinin nüfuzu, gücü arttıkça Rusya’da ve Türkistan’da dinden, Allah’dan, peygamberden bahsedecek kimsenin kalmadığı yıllar gelecektir.

    Sosyalistler işgal edilen yerlerdeki bütün malları vagonlarla merkezlere taşırlar. Carullah da şahid olduğu bu tahribat ve yağmalar neticesinde Leningrad’a dönüp burada imamlık yapmaya başlar. İdil boyunda bütün medreseler kapatılır. O idaredeki çeşitli bağlantılarını kullanarak Astrahan’da medrese açma müsaadesi alır. Ancak bu sözden de cayarlar. Proje aşamasındayken iptal edilir.

    Bolşevik idare müslümanların üzerinden buldozer gibi geçer. Yapılan tahribatın, katliamın faturasında milyonlar yazacaktır. 1920’den sonra her geçen gün daha şiddetli bir zulüm tatbik edilir. Musa Carullah da bunlardan nasibini alır. Yazdığı İslamın Elifbası gibi kitaplar ve çeşitli faaliyetleri sebebiyle cezalandırılır, hatta hapse de girer.

    Ancak çeşitli irtibatlarıyla hep ucuz atlatmıştır. Bu sıkıntıların hafif olduğunu söylemek yanlış sayılmaz. Çünkü onun kızıllardan çektiği sıkıntılarla devrindeki diğer Müslümanların çektikleri kıyas edilemez. Herkesin sıradan sebeplerle öldürüldüğü bir hengamda onun hapis yatması ve çıktığında tekrar yazılar yazabilmesi(!) fevkalade bir vaziyettir.

    Evet, hapse atılmış ve pek çok sıkıntılar çekmiştir. Fakat bunları mukayeseli düşünmek gerekiyor. Hem kadimci, gerici, yobaz, gelenekçi dedikleri hem de onun pek çok cedidci, milliyetçi arkadaşı, kurşunlanıp dar ağaçlarında sallanırken onun kitap neşredebilmesi nasıl izah edilebilir?

    Mesela, artık hiçbir dini yayına müsaade edilmediği 1924-27 senelerinde “Asrî Müslümanlık” adlı bir dergide makaleleri neşredilmiştir. Mecmua isminden de anlaşılacağı üzere reformist İslamcı bir çizgide yayın yapmaktadır. Dergideki diğer yazılar da Carullah’ın cedidci arkadaşları Rızaeddin b. Fahreddin, Ziya Kemali gibi isimlere aittir.

    Kızı Fatıma Hanıma babasının bu yıllarda nasıl olduğu sualine şu cevabı vermiştir:

    “(Babam) Lenin ile görüşmüş. 1925’den sonra rahatsızlıklar başlamış. Kendisinden para almak istemişler… 1917’den 1930’a kadar Petersburg’daki Bronistkaya sokağında yaşamış.”

    Gecikmiş Luther’in Kaçışı

    Manevi çöküş bütün hızıyla devam etmektedir. Artık gazetelerde kendini dini ıslahcı, cedidci, reformist, ilerici vasıflandıranların da devrinin geçtiği yazılmaktadır. Çünkü onlar da zamanın gerisinde görüleceklerdir.

    Artık ibadet eden kalmamıştır ki bunun nasıllığının ve ne şekilde olduğunun bir kıymeti olsun. Dolayısıyla reformcuların Batı tekniği ve usulü ile dini birleştirme, reforme etme çabaları da boşunadır. Çünkü bu dini yaşayan kalmamıştır.

    1900’lerin başında bizde İttihadçıların ve Asya’da cedidcilerin “İslam’ın Lutheri” diye andığı Carullah’a, 1925’den sonra gazete ve mecmualarda “Gecikmiş Luther” lakabı verilecektir. Çünkü cedidciler yani reformistler dinin sorgulanarak dinsizliğe geçilmesi için bir köprü vazifesi görmüştür. Artık bu köprüye ihtiyac kalmamış, insanlar bu köprüyü geçerek dini, imanı geride bırakmıştır.

    Nihayetinde Musa Carullah artık hem bu tenkidler hem de başka sıkıntılar sebebiyle SSCB’de barınamaz. Sovyetlerin onun Batılı metodlarla inlecediği, Kur’an ile sosyalizmi bağdaştıran,  reformist fikirlerine dahi tahammülü yoktur. Rejim düşmanı olarak görülmeye başlanır.Artık burada bir şeyler yapamacağına kânî olarak 1930 senesinde fırsatını bulduğu gibi kaçar.

    Ülke’den Ülkeye

    Bundan sonraki hayatı bir seyahatler manzumesi şeklindedir. Evvela Türkistan üzerinden Doğu Türkistan’a, ardından Afganistan üzerinden Hindistan’a varır. Buradan Mısır’a geçer. Mısır’dan sonra Berlin’deki dostlarını ziyaret eder. Finlandiya’ya geçip oradan Romanya’ya ve nihayet Ankara’ya gelir. 1932’deki 1.Türk Tarih Kongresi’ne katılır. Ardından tekrar Berlin’e geçer.

    Berlin’de bir matbaa kurarak burada kısa süre içinde İslam alfabesiyle 20-25 adet kitap basar. Bu matbaanın akıbeti meçhuldür. Sanki vazife almışçasına evvela Finlandiya’ya gider. Ardından Doğu seyahatine çıkarak Şiilik üzerine araştırmalara başlar.

    İstanbul üzerinden Musul, Kerkük, Kerbela, Necef şehirlerini dolaşır. 1934’de İran’a giderek Tahran’da şii müctehidler ile görüşür.

    Irak ve İran seferlerinden sonra tekrar Mısır’a gelir. Şiiliğe dair araştırmalarını Arabca olarak kitaplaştırıp 1935’de neşreder. Bu kitapta Şii akaidinin ve yaşayışının nasıl modernleştirilmesi gerektiğini anlatır. Şiiler bu kitabına reddiye yazacak, kitap Irak’ta yasaklanacaktır.

    Hıristiyanların İctihadı

    Bu yıllarda Mısır’da muhtelif araştırmalar yaptığı sırada Hıristiyan bir oryantalistle ahbap olur. Bir mektubunda ona çok yardımlar ettiğini, fikirlerini aktardığını, çalışmalarını sunduğunu, onun yanlışlarını düzelttiğini söyler.

    Ve şöyle der: “ …(Bu Hıristiyan) Ne kadar büyük âlim ise de benden son derece değerli bilgiler aldı. Çalışkanlığını takdir ettim. Acayiptir, Hıristiyanlar Kur’an-ı kerim hakkında ictihatta bulunuyorlar. Kanım kaynadı, gıpta ettim.”  Bu oryantalist Arthur Jeffery’dir.

    Sırada Uzak Doğu seyahati vardır. Mısır’dan Hindistan’ın Bombay şehrine gider. Burada Brahmanlardan dersler alarak, Hind felsefesiyle meşgul olur. Bir miktar Sanskritce öğrenir.

    Ardından Japonya’ya geçer. Burada iki cedidci arkadaşı kendisini karşılar. Biri Japonya Tatar cemaatinin lideri Abdürreşid İbrahim’dir. Buradaki Türk mektebinde İslami ilimler dersi verir. Kur’an-ı Kerim’i Japonca’ya tercüme eden Izutsu’yla da çalışmalar yapar.

    Saray’da Hapis

    1938 sonunda Japonya’dan Hindistan’a geçer. Fakat 2.Cihan harbi patlak vermiştir. İngiliz askerleri ülkeden ülkeye böyle seyahatler yapan adamdan şüphelenir. İstihbarat Japonya’daki faaliyetlerinden ve muhtemelen geçmişteki sosyalist icraatlarından dolayı onu tutuklarlar. Belki de Bereketullah ile irtibatı tesbit edildi. Burası meçhul. Ancak  harbin oluşturduğu gergin havanın da sebebiyle1,5 sene hapis yatmıştır.

    Sonra yine sebebi meçhul bir şekilde Bhopal hükümdarının müdahalesiyle hapisten çıkarak, sarayda mecburi ikamete alınır. Hükümdar Muhammed Hamidullah Han ile nasıl bir irtibat kurmuştur, bilinmez. 1945’ e kadar 4-5 sene burada mecburi ikamete tâbi tutulur. 8 kitap bastıracak kadar rahattır. Hindli reformcuların yardımlarıyla bu çalışmaları yapabilecektir.

    Ölümü

    Tabi Hindistan’ın havasına alışamayıp sık sık hastalanır.  Hapsi, İngiliz polisinin takibatı onu yıpratmıştır. Mısırlı reformist dostu Ali Abdurrazık’a yazdığı mektuba müsbet cevap almıştır. 1947’de Kahire’ye, oradan da İstanbul’a gelir. Guraba hastanesinde tedavi olur. Türkiye vatandaşlığına da kabul edilmiştir. Ancak İstanbul’un havasının iyi gelmediği sebebiyle Mısır’a tekrar döner. Burada Prenses Hadice Abbas Halim’in himayesiyle tedavi altında yaşar. Ekim 1949’da hastalıkları şiddetlenerek ölür.

    Geride Kalan

    Kaçak bir hayat sürdüğü için kitapları dışında pek bir şeyi yoktur. Türkiye’ye bağışladığı 500 cildlik kütüphanesi, bir takım not defterleriyle birlikte Mısır’dan Ankara Milli Kütüphane’ye gönderilmiştir. Kütüphanesi çok dağınık bir şekilde kalmıştır. Ekim devriminden sonra kitaplarının çoğu Leningrad İlimler Akademisine, bir kısmı da Finlandiya ve Bombay’daki dostlarında kalmıştır.

    Çalkantılı bir hayat, tenakuzlarla dolu fikirler, karanlık bağlantılar… Ondan bize geriye kalan bunlar olmuştur. Kitapları 2000’lerden itibaren basılmaya başlandı. Bunda adina yapılan sempozyumun tesiri büyük… Onun dini fikirlerinin bugün de ciddi takipçileri bulunmaktadır.  Fakat İslam ümmetine getirdiği faydarla zararlar mukayese edilirse, onun da kabul ettiği gibi, hayatı pişmanlıklarla ve zararla doludur. Eklektizmi benimsemiş ve hissi fikirlerle dolu dünya görüşünün bilinmesi; Müslümanları yeni hatalar işlemekten muhafaza edecek, ehl-i sünnetin onun gibi kimselerden nasıl zarar gördüğü daha iyi anlaşılacaktır. Ve o Asya Müslümanları başta olmak üzere İslam aleminde halifeliğin kaldırılışına, sosyalizme, modern dünya dinine verdiği destekle anılacaktır.

    Okuyucular İçin Bir Not

    Uzun zamandan beri kelambaz için yazı hazırlayamıyordum. Sebebi ise bu yazının arka planında saklı… Tarihi safhaları açısından Musa Carullah meselesini deştiğimde çok etraflı ve derin bir mevzunun içinde buldum kendimi. Başta Mısır ve Suudi Arabistan olmak üzere modernizm ve Vehhabiliğe dair tartışmalara oldukça aşina gibiyiz. Gerek Tanzimat sonrası Türk entelektüellerinden gerekse başka İslam coğrafyalarından gelen fikri cereyanlar şöyle böyle bilinir. Ancak meselenin Asya ayağının ve buralarda yaşananlara dair bilgilerin pek de bilinmediğini farkettim.

    Sosyalizmin açtığı yaradan içimize ne gibi zararlı fikirler sızdırılıyor? İşte bunun cevabını Musa Carullah’a dair okumalarımda gördüm. Bu mevzu belki bir okyanus olmasa da Karadeniz kadar derin, hırçın ve büyük… Modernizm’in Asya ayağının iyi bilinmesi Rusya ve Türki Cumhuriyetlerdeki kardeşlerimizi de fitnelerden, zararlı fikirlerden koruyacaktır. Dolayısıyla müslümanların bu istikamette okumalar yapması faydalı olacak, büyük bir boşluğu dolduracaktır…

    İstifade Edilen Çalışmalar:

    • Ulusalararası Musa Carullah Bigiyef Sempozyumu 6-7 Kasım 1999, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 2002.
    • Abdilaziz Kalberdiev, Musa Carullah Bigiyef’in Kelami Görüşleri, Ankara Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi,
    • Ahmet Kanlıdere, Kadimle Cedit Arasında Musa Carullah Hayatı- Eserleri- Fikirleri , Dergah yay, 2005.
    • Ali Şamil Hüseyinoğlu, “Musa Carullah Bigi’nin Görünmeyen Tarafları veya Musa Carullah Bigu Mehemmedemin Resulzade’nin Kaçırılmasında Nasıl Yardımcı Oldu?”, Türk Dünyası Bilgeler Zirvesi, sf. 327-339, Eskişehir, 2014
    • Ekrem Buğra Ekinci, İslam Hukukunda Değişmenin Sınırı, Arısanat Yay. 2005
    • İbrahim Maraş, İdil-Ural Türklerinde Cedidcilik(Yenileşme) Hareketleri (1850-1917), Ankara Üniversitesi, Doktora Tezi, 2000.
    • Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigi: Hayatı, Fikirleri ve Eserleri, Ankara Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, 1989.
    • Mehmet Görmez, Türkiye Gazetesi ve Kulağı Bükülen Kalemin Onuru, İslamiyat III, Sayı 1, sf 205-212
    • Musa Carullah:
    • Hatun, Haz: Mehmet Görmez, Otto Yay. 2014
    • İslam Şeriatının Esasları, Haz: Hatice Kübra Görmez, Otto Yay. 2017
    • Kitab-üs Sünne Kuran Sünnet İlişkisine Farklı Bir Yaklaşım, Trc: Mehmet Görmez, Ankara Okulu Yay. 2009
    • Mustafa Sabri Efendi, Yeni İslam Müctehidlerinin Kıymet-i İlmiyesi, Haz: Bedir Yay. 1998
    • Mustafa Sabri Efendi, Dini Müceddidler, Haz: Sebil yay. 1994
    • Mustafa Şentürk, Musa Carullah’ın Tarihu’l- Kur’an ve’l-Mesahif Adlı Eseri, Türk Dünyası Bilgeler Zirvesi, sf.467-481, Eskişehir, 2014
    • Osman Keskioğlu, “Musa Carullah” , İlahiyat Fakültesi Mecmuası, sayı 12 (1964), sf. 63-73
    • Remzi Kurtdede, Musa Carullah Bigiyef ve İslam Hukuku İle İlgili Görüşlerinin Değerlendirilmesi, Ankara Üniversitesi, Doktora Tezi, 2011

    Kaynak: http://www.kelambaz.com/hayati-ve-politik-yonleriyle-musa-carullah-bigiyef/

  6. OSMANLI’NIN MUSA CARULLAH RAPORU

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Musa Carullah

    Bir önceki yazıda umumi hatlarıyla Musa Carullah’ın hayatını anlatmıştık:

    Bir Reformist Portresi: Hayatı ve Politik Yönleriyle Musa Carullah Bigiyef

    O yazıda dini yönüne çok az temas edebildik. Çünkü Bigiyef’in dini fikirleri müstakil bir yazıyla ancak anlatılabilirdi. Sahip olduğu fikirlerin nasıl bir zaman ve zeminde meydana geldiğini anlamak için hülasanın hülasası bir bilgi verilmeliydi. Şimdi bu yazıda, onun fikirlerini dini yönleriyle ele aldık.

    “Muhalefet Et Ki Tanınasın”

    1909’da Hüseyniye medresesinde dersler vermeye başlayan Bigiyef, burada bir tartışma başlatır. Münakaşanın mevzuu onun “ahiretteki ilahi rahmetin umumi olduğu dolayısıyla Allah’ın cehennem azabını ebedi olarak uygulamayacağı” fikridir.

    Bu müslümanlar için cari olan bir hakikatti. Son nefesini iman ile veren mü’minler, günahları kadar azap çekecekler sonra da imanlarının karşılığı olarak cennete gideceklerdi.

    Ancak münakaşanın çıkışı, onun Yahudi ve Hıristiyanlar gibi başka dinden kâfirleri de dahil ederek herkesin ebedi azaptan kurtulacağını savunmasıydı. Yani gönlü o kadar merhamet(!) doluydu ki, Allah’a iman etmeyenlerin de azap çekmemesi gerektiğini düşünüyordu. Ayet-i kerimelere de bu hisleriyle manalar vererek tevil ediyordu.

    Nitekim bunu kendisi de itiraf etmişti. “Teşehhi ile ictihad” denilen hareketiyle önce bir fikre kapılıyor ve zihninde bir hükme varıyor. Sonra bu fikrine delil uyduruyordu.

    İşte o zaman medresede yenilikçi düşünenler de dâhil pek çok kimse karşı çıktı. Tabii destekçileri de oldu. Bu fitne sebebiyle medrese ile irtibatı kesildi. 1911 senesine gelindiğinde bu fikrini müdafaa için “Rahmet-i İlahiye Burhanları” ve “İnsanların Akide-i İlahiyelerine Bir Nazar”  kitaplarını yazdı. Bu kitapları ve âlimlerin bunlara reddiyeleri ile tartışmalar daha da alevlendi. Böylece muhalefeti ve marjinal fikirleriyle adı her yerde duyuldu.

    Osmanlı’dan Rapor

    Bu tartışmalar üzerine İshak bin Mürteza Efendi adlı bir hoca, şeyhülislamlığa dilekçe yazarak, Carullah’ın araştırılmasını istemişti. Bu sebeple Osmanlı’nın ‘diyanet işleri başkanlığı’ vazifesini de yapan şeyhülislamlık makamı, kitaplarını mercek altına aldı. Tedkikat-i Müellefat Meclisi inceleme sonunda şu raporu verecektir:

    “… Meclis-i dâiyanemize havâle buyrulan Rahmet-i ilahiye Burhanları, İnsanların Akîde-i İlahiyelerine bir Nazar  ve Uzun günlerde Ruze [Oruç] nâm kitapların ekser-i münderecâtı usûl-i İslamiyeye külliyen mübâyin ve nusûs-ı kat’iyyeye [Kurân ve Sünnete] muhalif olarak tarih-i edyan mürevviclerinin İslamiyyet aleyhine sarf ettikleri efkâr-ı sahîflerini [bozuk fikirlerini] teyid ve tervic yollu bir takım küfriyât ve ebâtıldan ibaret olup eimme-i din ile ulemâ-yı müfessirin hazeratına erbâb-ı inkârın t’an u teşni’lerde bulunarak cüz’i bir ma’lumâtı ile hevâ vü hevesine muvâfıkolarak bazı şu’âra ve sûfıyyenin sözlerinden istimdad ile bir takım ictihadat ve tefsirata cür’etle ehl-i İslamı iğfal ve tadlîle [dalalete, sapıklığa] müeddi olacak eraciften ibaret ve ‘Kavâid-i fıkhiyye’ namındaki kitabı da hayli indî mesâili müctehideyi muhtevi olduğundan bu kitapların müslimîn arasında tedâvül ve taammümünün adem-i cevâzına müttefikan karar verilmekle, ol bâbda emr ü ferman hazret-i veliyyü’l emrindir. Fi 22 Rebiülevvel 331 fi 18 Mart (1)329. Mezkur kitabların men’i intişarı [yasaklanması] zımnında Dâhiliyye Nezaret-i celilesine tezkire yazılmak üzere”

    (Kaynak: Bâb-ı Fetva Tahrîrat Kalemi, Karton: 158, dosya no: 31469) | [Albayrak, sf.326 / Kanlıdere, sf.232]

    Bugünki Türkçesi:

    “…. adlı kitaplarının içindeki bilgilerin çoğunun İslâmın usûlüne tamamen aykırı ve kat’i nasslara(Kur’an ve Sünnete) muhalif olarak, dinler tarihi taraftarlarının İslâmiyet aleyhinde sarf ettikleri bozuk fikirlerini te’yid ve terviç yollu bir takım bâtıl ve küfrü mûcib olan şeylerden iba­ret olup din imamları ile müfessîr ulemâya, inkâr sahiblerinin ağzına yakışan ta’n (yerme) ve teşnîlerde (ayıplamalarda) bulunarak cüzî bir bilgisi ile hevâ ve hevesine uy­gun bazı şâir ve tasavvufçuların sözlerinden istimdat ile bir takım ictihad ve tefsirlere cür’ete, müslümanları iğfal ve tadlîle (dalalete, sapıklığa) sebeb olacak yalan ve uydurma sözler­den ibâret ve ‘Kavâid-i Fıkhîye’ adındaki kitabı da hayli indî(kendi aklına göre) içtihadî mes’eleleri barındırdığından bu kitapların müslümanlar arasında kullanılması ve umumileşmesinin câiz olmadığına ittifakla karar veril­miştir. Bu meselede emir ve ferman, emir sahibi Padişah Hazretlerinindir”

    Şeyhülislamlık makamının Dâhiliye Nezâretine gönderdiği tezkere metni

    Bunun manası kısaca şudur:

    Meclisimize sunulan adı geçen kitaplar heyet tarafından tahkik edilmiş, sözbirliği ile bu kitapların küfür ve bâtıl itikad taşıdıkları hükmüne varılmıştır. Bir takım şair ve sûfilerin tevile açık sözleri üzerinden, şahsi hevâ ve hevesleriyle tefsirler yapmış, bu suretle de müslümanların yanlış inanç ve itikadlara kapılmalarına zemin hazırlamıştır. Dolayısıyla bu zararlı kitapların yayılması ve satılmasının caiz olmadığına karar verilmiştir. Kitapların yasaklanması ve toplatılması için Dahiliye Nezareti (İçişleri Bakanlığı) gereğini yapmalıdır.

    Peki Ne Oldu?

    O yıllarda idare İttihatçıların elindeydi. Hazırlanan bu raporu Dâhiliye Nezareti uygulamaya koymadı. Bilakis bu sayede Musa Carullah, İttihatçılar arasında daha da şöhret buldu. Ve kitaplarına olan rağbet arttı.

    Rapordan haberdar olan Carullah, Orenburg’da Vakit gazetesinde, şeyhülislamlığa bir reddiye kaleme alacaktır. Bu makamın İslamiyet önündeki en büyük engel olduğunu, tarih boyunca Osmanlı şeyhülislam ve kazaskerlerinin İslam’a en çok zarar veren kimseler olduklarını, Osmanlıların milleti din adına ifsad ettiklerini, Kur’an-ı kerimi bir tarafa bıraktıklarını, iddia edecektir. Bu makale iktibas şeklinde İstanbul’da da basılmıştır.(bkz. Teessüf etmiştim Artık Anladım, İslam Dünyası, cild 1, sayı 10 (4 Temmuz 329), sf.150)

    Musa Carullah ve Osmanlı âlimleri

    Onun Osmanlı Devleti’ne olan bakışı onun şu ifadelerinden anlaşılabilir:

    “Büyük reformatör Martin Luter’in  o tarihi günleri, Osmanlı Devleti Sultanlarının en büyüğü Sultan Süleyman Kanuni’nin günlerine mütesadif idi. Yani o zaman Hıristiyan Devletleri İslâm Devleti’ne nisbetle zayıf idi. Lâkin Martin Luter gibi büyük müceddidin çalışması ile Hıristiyan Âlemi terakki(yükselme) yoluna yüz tuttu. Ama İbni Kemal, Ebu’s-Suûd gibi kelâmcı Şeyhülislâmların çalışması ile İslâm âlemi gerileme iniş­lerine indirildi. Yani aklın hürriyeti sebebiyle medeni­yet dünyası terakki etti. Aklın tutkunluğu içinde İs­lâm âlemi indi.” (Halk Nazarına Bir Niçe Mesele, sf. 34-35, Kazan 1912)

    Bu ifadelerle Osmanlı’nın en zirve yıllarını, kitapları ve hizmetleriyle asırlara damgasını vuran Ebu’s-Suûd Efendi gibi âlimleri, aklın önüne geçmekle suçlamıştır. Carullah’ın ifadesine göre Devlet-i aliyye yüzünden İslam âlemi inişe geçmiş, müslümanlar bu hâle düşmüştür.

    Bir Paralık Değeri Yok

    Musa Carullah’ın İslam ilim ve düşünce tarihine bakışının merkezinde kelam ve fıkıh âlimlerine şiddetli bir düşmanlık görülmektedir. Bu muhalefetini şu sözleriyle açıkça dile getirir:

    “…biz o vakit fıkh ilimlerini,  Kuhistâni  ve İbni Abidin gibi  cehele  tarafından te’lif olunmuş Camiu’r-Rumuz’lardan, Reddü’l-Muhtar’lardan ibaret hayal eder idik … ” (Edebiyât-ı Arabiye, s.3,5)

    Bugün basit kimselere bile cehele yani câhiller demek ne kadar ağır ve ön yargılı bir ifade kabul edilir. Halbuki o, Hanefi mezhebinin en muteber kitaplarını yazan, Kuhistâni ve İbni Abidin gibi zâtlara “câhiller” demiştir. Buradan onun İslam bilim tarihine ve İslam alimlerine nasıl baktığını göstermektedir.

    Son şeyhülislamlarından Mustafa Sabri Efendi (1869- 1954)

    Başka bir kitabında diyor ki:

    “Kur’an-ı Kerim, imamlarımızın ve talebelerimizin ellerinde kalmadı. Kur’an-ı Kerim hadisleri ihya için, itikadi meseleleri yazarken, bizim gözümüzde kelam kitaplarının, fıkhî meselelerden bahsederken de Câmiu’r-Rumûz, Bezzâziyye ve İbn-i Âbidin gibi kitapların, ayetlerden istidlal ederken de Tefsir-i Kebir’in bizim gözümüzde hüccet(kaynak, delil) olmak sıfatı ile bir paralık ehemmiyetleri yoktur.” (Rahmet-i ilahiye,sf.54-56)

    Onun bu fikirlerine ve daha fazlasına Mustafa Sabri Efendi müstakil bir reddiye kaleme almıştır. Sabri Efendi kitabında bu sözü için “…Musa Efendi telaş etmesin. O eserler kadr-i nâşinasına satılık değildir” der.

    Musa Carullah’ın İslam âlimlerine karşı bu derece kin ve nefretinin, bunca düşmanlığının sebebi nedir?

    Redd’ül-Muhtar kitabı Türkçeye tercüme edilmiş olup 18 cilttir. Şamil Yayınları tarafından basılmaktadır. Seyyid Abdülhakim Arvasîhazretleri İbni Âbidin’in ilim aleminde yeri için şöyle demiştir: “Hanefî mezhebindeki fıkıh kitaplarının en kıymetlisi, en faidelisi İbn-i Âbidîn’dirHer sözü delîl, her hükmü senettir.”

     “Maksadım İnkılap Yaratmak”

    Musa Carullah, değişime açık, aşırı hür fikirli bir insan olduğunu, akılda,  fikirde, fehmde  (anlayışta)  hürriyet mesleğine süluk ettiğini, söyler. Böyle ifadeleri ne kadar da normal… Ancak o hürriyet mesleğinde daha da ileriye gitmeye başlayacaktır.

    Kendisinin “pek çok meselede mezhep imamlarına muhalefet ettiğini; ancak bunu tahtie (onları yanlış yapmakla itham etmek) amacıyla değil, aklın ve fikrin hürriyeti; İslamiyetin genişliğini ve ulviliğini göstermek mülahazası ile yaptığını ” ifade eder.( Halk Nazarına, sf.37)

    O, amacını kısaca; “…maksadım efkâr-ı İslamiyyede inkılap hareketleri yaratmaktır” (Uzun Günlerde Oruç, sf.12) şeklinde hülasa eder.

    Yine der ki:

    “İslamiyetin haklılığına ve yüceliğine, üstünlüğüne, semaviliğine kesin olarak inanırım. Bunun için de İslamiyet gibi mukaddes bir dinin tâlimleri ufak mezheplerin dar daireleri ile sınırlanamaz. İslam’ı böyle küçük dairelerde sınırlamak İslam için büyük bir kusurdur. Bu bakımdan da mezheplerin hudutlarını ben elbette inkâr ederim.”(Halk Nazarına, sf.120)

    O bir taraftan ehl-i sünnetin mezheplerini inkâr eder. Geri kalışın sebebi olarak onları suçlar. Müctehidleri, âlimleri câhillikle itham eder. İslamiyet ve mezhepler farklıymış gibi bir manzara çizer.

    Diğer taraftan insanların kendi yaptığı ictihadların “dar dairesine” girmesini bekler. Yani kendi mezhebini kurar. Bugün azınlık olan “Musa Carullah mezhebinin mukallidleri” de esefle ve ibretle görülmektedir.

    Kaynak

    Carullah meselesi hakkında daha çok söylenecek söz var. Kaynak olarak onu tek bir kitabıyla değerlendirmek son derece yanlıştır. Yukarıda naklettiğimiz rapor ve sözleri onun dini yönünü yansıtması bakımından kafidir.

    Bugün bir kaç kitabı çeşitli ekleme, çıkarmalarla basılıyor. Halbuki tenakuzlarla, marjinal(uç) ve zıt fikirlerle dolu, 50 civarı kitabı vardır.

    Carullah’ın kitapları girift/karmaşık malumatlarla doludur. Hem ilmî bir alt yapı ister hem de bütünlük isteyen bir okuma… O yüzden kitaplarını bütünüyle ele alıp çaprazlama okumalar yapmadıkça ne olduğu anlaşılamaz.

    İçlerinde mesela, “Büyük Mevzularda Ufak Fikirler” kitabı gibi müdafaa çalışmaları da görülür. Hatun kitabı keza bunun gibidir. Bunlarda reformist olduğunu inkâr eder, kendine yapılan “Lutherlik” yakıştırmasını reddeder. İslam âlimlerinden bilhassa bazı sûfilerden de hürmetle bahsederek, müdafaalarda bulunur. Yalnız bunları okuyan onu, Kur’an-ı kerim ve Sünnet-i seniyye aşığı, ehl-i sünnet itikadında, gayretli bir Müslüman âlim zannedebilir.

    Bu mevzuda daha fazla malumat isteyenler aşağıdaki çalışmalara müracaat edebilirler.

    • Ahmet Kanlıdere, Kadimle Cedit Arasında Musa Carullah Hayatı – Eserleri- Fikirleri, Dergah yay, 2005.
    • Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, İslam Hukukunda Değişmenin Sınırı, Arısanat Yay. 2005
    • Prof. Dr. Şamil Dağcı, “Musa Carullah’ın Hukukçuluğu” , Uluslararası Musa Carullah Bigiyef Sempozyumu 6-7 Kasım 1999, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 2002. [link: http://isamveri.org/pdfdrg/D085192/2002/2002_DAGCIS.pdf ]
    • Remzi Kurtdede, Musa Carullah Bigiyef ve İslam Hukuku İle İlgili Görüşlerinin Değerlendirilmesi, Ankara Üniversitesi, Doktora Tezi, 2011.
    • Sadık Albayrak, Şeriattan Laikliğe, Sebil yay. 1977
    • Mustafa Sabri Efendi, Yeni İslam Müctehidlerinin Kıymet-i İlmiyesi, Haz: Bedir Yay. 1998
    • Mustafa Sabri Efendi, Dini Müceddidler, Haz: Sebil yay. 1994
    • Hüseyin Hilmi Işık, Faideli Bilgiler: “Din Adamı Bölücü Olmaz”, “Doğru Söze İnan, Bölücüye Aldanma”, Hakikat Kitabevi 2017.

    Kaynak:http://www.kelambaz.com/osmanlinin-musa-carullah-raporu/

Bu Konuda Ayrıntılı Bilgi İçin :

MUSA CARULLAH