Muhammed Hamidullah

hamidullah

  1. MUHAMMED HAMİDULLAH’IN HZ. PEYGAMBER (S.A.V.) HAKKINDAKİ YAKIŞIKSIZ İFADELERİ
    Hamidullah 19 Şubat 1908’de Haydarabad Nizamlığı’nda dünyaya gelmiştir. Necip Fazıl’ın, ‘Baidullah’ lakabıyla tanıttığı ve yanlış fikirlerini ifşa ettiği (bkz. Türkiye’nin Manzarası, 137 s.) Hamidullah’ı kendi ifadeleri ile tanıyalım:

    Hamidullah’ın Nebî (s.a.v.) ile İlgili Görüşleri:Hamidullah, İslâm Peygamberi isimli kitabında Hz. Peygamber (s.a.v.)’e “cesaretsizlik ve korku” isnat etmiştir: “(Hz.) Muhammed (s.a.v.) oraya (Mekke’ye) girmeye cesaret edemedi.”

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Hamidullah aynı kitapta şunları da kaydeder: “Bununla beraber, Medine Yahûdîleriyle Müslümanların anlaşamamış olmaları gerçekten üzücü bir olaydır. İnsanın karşısındaki kimsede kusur bulması kolay bir şeydir; fakat şurası kabul edilmelidir ki araya bir kere yanlış anlama hâlinin girmesi, misliyle mukabelede bulunma ve buna da mukabelede bulunma gibi uzayıp giden itişmeler zinciri, itham edilen suçlu tarafa da kendilerini haklı gösterecek birtakım delîl ve dayanaklar ileri sürme imkânı bahşetmektedir.” (İslâm Peygamberi, c.1, s. 580)

    Yahûdîlerin Kaynukaoğulları kabilesinin, Medine’den son tahlilde Efendimiz (s.a.v.)’in direktifiyle sürüldüğü vakıası dikkate alındığında ortaya şu sonuç çıkmaktadır: Yahûdîlerin haklı olma ihtimali varsa, Efendimiz (s.a.v.), onlara (hâşâ) haksızlık etmiştir. Çünkü olay sürüncemede kalmamış, somut bir sonuçla noktalanmıştır ve bu somut sonucun bir dayanağı olmalıdır. Eğer Yahûdîler haksız ise Hamidullah’ın bu tavrının hiçbir anlamı yoktur.

    Hamidullah’ın, Kur’ân-ı Kerim Hakındaki Fikirleri:

    Kur’ân-ı Kerim hakkında: “Dînî mukaddes kitaplarda böyle birtakım kıssalar bulunur; bunların muhakkak târihi gerçek olaylar olması gerekmemektedir.” (c.1, s.568) demiştir. Kendisini “şaka ve eğlence olmayan” bir kitap olarak niteleyen bir kitabın, olmamış hâdiseleri olmuş gibi anlatabileceği intibaını uyandırmak; bir Müslümandan asla sadır olmaması gereken bir tavır olarak ancak Modernist Yahûdî ve Hristiyanların kendi kutsal kitapları hakkındaki görüşlerinde rastlandığında normal karşılanabilir. Sadreddin Yüksel Hoca, bu konuda şöyle söylemiştir: “Kur’ân’ın defalarca bize naklettiğine göre inanmayanlar, ‘Bu Kur’ân, eskilerin masallarından başka bir şey değildir.’ demişlerdir. Şimdi eğer Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan kıssalar, gerçek târihi hâdiseler olmazsa; o vakit masal ve asılsız hikâyelerden ibaret kalır. Ve nihâyet muarızların yukarıdaki iddiaları doğruluk vasfını kazanmış olur. Bu ise Kurân-ı Kerîm için (hâşâ) büyük bir hezimettir.”

  2. Mİ’RÂC MÛCİZESİNİN SADECE RUHLA GERÇEKLEŞTİĞİ YÖNÜNDEKİ İDDİASI
    Muhammed Hamidullah’ın çeşitli kitaplarında Mi’râc’ın mûcizevî yönünü inkâr sadedinde şu ifadeler yer almaktadır: ‘…Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm’in inzal edildiği devirde Kudüs’te mescid yoktu.’ (M. Hamidullah, İslâm Peygamberi(1), s. 93) ‘Ben Kur’ân-ı Kerîm’i inceledim. ‘Abd’ kelimesinin cesedle ilgili olduğuna dair, herhangi bir âyette başka bir misâl bulamadım. Abd kelimesiyle cesede hitâb edildiğine rastlamadığım hâlde, ben bunun aksi-ne cesed olmadığı hâlde ‘Abd’ın kul yerine kullanıldığını gördüm.’ (Hamidullah, Seminer Bandları ve Mi’râc Meseleleri, s. 11) ‘Mi’râc’ın cismani veya ruhani olduğuna dair, Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîflerde delîl bulunmamaktadır. Bu Mi’râc’ın ruhani ve bedeni olmak meselesi küçük bir teferruattır.’ (Hamidullah, İslâm Müesseseleri Târihi, s. 82-83) Mi’râc hâdisesi, yanlızca ruhla mı gerçekleşmiştir?
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    İslâm âlimlerinden selef ve halef, hadîs ve kelam âlimleri topluluğunun bildirdiğine göre Peygamberimiz (s.a.v.); geceleyin Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya uykuda ve ruhen değil; uyanık iken bedeni ve ruhu ile birlikte Burak üzerinde isra buyurmuş, gece yolculuğu ettirilmiş, getirilen Mi’râc ile de oradan ruhen değil; yine bedeni ve ruhu ile birlikte, uyanık iken, göklere uruc ettirilmiş, çıkarılmıştır.

    “Eksiklikten uzaktır O Allâh ki, geceleyin kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa’ya yürüttü. O’na âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye. Gerçekten O, işiten ve görendir.” (İsrâ s. 1) Âyette geçen kulunu (bi ‘abdihî) sözü, ruh ve cismin birleşiminin adıdır. Bundan, İsrâ hâdisesinde ruh ve bedenin birlikte bulunduğu anlaşılır.(2)

    Eğer Mi’râc sadece ruhla olsaydı, Kureyşlilerin bunu yalanlamalarına ve buhrana girmelerine gerek kalmazdı. Çünkü bilirlerdi ki, kişi uyku hâlindeyken birçok harika olayları görebilir. İsra ve Mi’râc olayı ise ruhen ve bedenen cereyan etmiştir.(3)

    Mi’râc hâdisesinin ruh ve bedenle gerçekleştiğini söylediği nakledilen Ashâb-ı Kirâm âlimlerinden bazıları:

    1. Abdullah b. Abbas (r.a.)
    2. Cabir b. Abdullah (r.a.)
    3. Enes b. Malik (r.a.)
    4. Huzeyfe b. Yeman (r.a.)
    5. Hz. Ömer (r.a.)
    6. Ebû Hüreyre (r.a.)
    7. Malik b. Sa’saa (r.a.)
    8. Ebû Habbetü’l-Bedrî (r.a.)
    9. Abdullah b. Mes’ud (r.a.)

    Tâbiînden bazıları:

    10. Dahhâk (r.a.)
    11. Katâde (r.a.)
    12. Saîd b. Müseyyeb (r.a.)
    13. Saîd b. Cübeyr (r.a.)
    14. Zührî (r.a.)

    İbn Zeyd, Hasan, İbrâhim, Mücahid, Mesrûk, İkrime, İbn Cüreyc de (Allâh (c.c.) hepsinden razı olsun) bu görüştedir.

    Ahmed b. Hanbel, Taberî ve sonraki fakihlerden, muhaddislerden, kelamcılardan ve müfessirlerden pek çoğu da bu görüştedir.

    Bazı ilim adamlarınca; Peygamberimiz (s.a.v.)’e peygamberliğin sâlih rüya ile başlangıcında olduğu gibi, kolaylaştırılmak ve alıştırılmak üzere, İsrâ ve Mi’râc’ın önce rüyada gösterilmiş, sonra da uyanıklık hâlinde yaptırılmış olabileceği de muhtemel görülerek bu husustaki uyku ve uyanıklık rivâyetleri bağdaştırılmak istenmiştir(4)

    İsrâ ve Mi’râc Mûcizesi Hâdisesini Rivâyet Eden Erkek ve Kadın Sahâbîler:

    1. Enes b. Malik (r.a.)
    2. Ebû Hüreyre (r.a.)
    3. Abdullah b. Abbas (r.a.)
    4. Abdullah b. Mes’ud (r.a.)
    5. Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)
    6. Ümmü Hani bint-i Ebi Talib (r.anhâ)
    7. Malik b. Sa’saa (r.a.)
    8. Şeddad b. Evs (r.a.)
    9. Ebû Zerr el-Gıfârî (r.a.)
    10. Hz. Ümm-ü Seleme (r.anhâ)
    11. Hz. Âişe (r.anhâ)
    12. Esma bint-i Ebûbekir (r.anhâ)
    13. Abdullah b. Ebi Sebre (r.a.)
    14. Übeyy b. Ka’b (r.a.)
    15. Büreyde b. Husayb (r.a.)
    16. Cabir b. Abdullah (r.a.)
    17. Huzeyfe b. Yeman (r.a.)
    18. Semûre b. Cündüb (r.a.)
    19. Sehl b. Sa’d (r.a.)
    20. Suheyb b. Sinan (r.a.)
    21. Abdullah b. Ömer (r.a.)
    22. Abdullah b. Es’ad b. Zürâre (r.a.)
    23. Abdurrahman b. Kurt (r.a.)
    24. Hz. Ömer (r.a.)
    25. Hz. Ali (r.a.)
    26. Ebû Eyyub Halid b. Zeyd el-Ensarî (r.a.)
    27. Abdullah b. Seddad (r.a.)
    28. Ebû’l-Hamrâ (r.a.)
    29. Ebû Leyla (r.a.)
    30. Ebû Ümâme (r.a.)
    31. Abdullah b. Amr b. Âs (r.a.)
    32. Ebû Habbetu’l-Bedrî (r.a.)(5)

    Dipnotlar

    1 Hz. Peygamber (s.a.v.)’i “İslâm Peygamberi” olarak sınırlamak, uygun değildir. Kendileri; insan, cin bütün mahlûkatın peygamberidir. Yanlızca Müslümanların peygamberi olduğunu, bugün Yahûdîlerden bir grup da kabul ediyor. Ancak bu, onların Müslüman olmalarına yetmiyor.
    2 Molla Câmi, Şevâhidü’n-Nübüvve, s. 114-115
    3 Ebû Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, c. 5, s. 253
    4 İbn İshak. İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 4041; Belâzurî, c. 1, s. 256; Taberî, Tefsîr, c. 15, s. 18; Kâdı İyâz, eş-Şifâ, c. 1, s. 39’dan naklen; M. Asım Köksal, İslâm Târihi, c. 2, s. 204
    5 Ebû’l-Fidâ, Tefsir, c. 3, s. 24; Suyûtî, Hasâisü’l-kübrâ, c. 1, s. 378; Kastalânî, Mevâhibu’l-ledünniye, c. 2, s. 7; M. Asım Köksal, İslâm Târihi, c. 2, s. 204

  3. HAMİDULLAH’A ÇEŞİTLİ İTİRAZLAR
    Prof.Hamidullah, A.Ü. İslâmî İlimler fakültesinde Mİ’RAC ile ilgili bir seminer veriyor. Seminere katılanlar arasında Dr. Zeki Çıkman isimli bilgili bir müslüman bulunmaktadır. Dr. Zeki Çıkman, din gayretinin verdiği cesaretle Hamidullah‘a bazı sorular tevcih ediyor. Konuşma münazara şeklini alıyor. 50 dakika süren münazara sonunda, Dr. Zeki Çıkman’ın aklî ve naklî delilleri karşısında şahitlerin huzurunda Hamidullah ‘Ben böyle düşünüyorum, kanaatim budur. Bu benim şahsi anlayışımdır.’ demek mecburiyetinde kalıyor. Konuşmalar teyple tespit edilmiş.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Yüksek İslâm Enstitüsünün değerli hocalarından Ahmed Davutoğlu kitaba takriz yazmış. Davudoğlu Hoca, takrizinde Prof. Hamidullah’ın paslı silsilenin (din tahripçilerin ) son halkalarından biri olduğu, onun Peygamber aleyhisselâm hakkında yazdığı kitaplarında Kur’ân-ı kerîmin Cebrâil aleyhisselâm vasıtasıyle indirildiğine dair yani vahy mahsulü olduğuna dair bir işaret bulunmadığını kaydettikten sonra, talebelik yaptığı Mısır’da çok reformcu gördüğünü, bu bakımdan Hamidullaha şaşmadığını, fakat onu bir din yetkilisi gibi kabul ederek Türkiye’de fesat tohumu ekmesine müsâade edenlere şaşıp kaldığını zikretmektedir.

    İkinci takrizi yazan eski Erzurum müftüsü Osman Bektaş Hoca ise kitabın müellifini takdir ve tebrik ederek bu kıymetli eseri okuyuculara tavsiyede bulunuyor.

    Kitabın önsözünde kati hüccetlere dayanılarak “Cumhur-i selef ile halefin itikadına göre Mİ’RAC’ın Rûh ve ceset ile birlikte vâki olduğu, Mescid-i Harâmdan Mescid-i Aksaya seyahatın Kur’ân-ı Kerîmle sâbit olduğundan, Mi’rac’ın bu kadarına inanmıyanın kâfir olduğu” isbat ediliyor.

    Mu’cizelerin hiç birine inanmıyan Hamidullah’ın Mİ’RAC mevzuunu nasıl inkar ettiği 10 madde halinde sıralanarak gerekli cevaplar verilmiştir.

    Kitabın tanzim sırasına göre, Hamidullah’ın sakat görüşleri ile buna verilen ilmî cevapların kısa bir özetini aşağıya çıkararak okuyuculara sunuyoruz.

    1- “ Uzaktaki Mescid-in Kudüs’te olduğu düşünülemez. Zira Kur’ân-ı kerîm’in inzal edildiği devirde Kudüs’te mescid yoktu” diyor Hamidullah.

    Buna Buhârî ile müslim’in müttefikan bildirdiği bir hadîs-i şerîfle cevap veriliyor. Mescid-i Aksa’nın Mescid-i Harâm’dan 40 yıl sonra yapıldığı belgeleniyor.

    Prof. Hamidullah, tenakuzlu iki ifade zırvalıyor: “Peygamberimiz Mİ’RAC’tan inerken yerdeki Mescid-i Aksa’ya uğramıştır ve soranlara da burayı tarif etmiştir”.

    Bu sözü nakzeden ifadesi:”Peygamberimiz demedi ki, orada şöyle bir mescid var idi, şöyle bir ma’bed ve şöyle bir binadır demedi.”

    Bu sözlerinde Sahih-i Buhârî’deki bir hadîs-i şerîfte cevap veriliyor:

    “Mescid-i Aksa’ya sefer ettiğimi söylediğimde, Kureyş beni yalanlayınca Hicir’de ayakta durdum. Müteakiben Allah bana ,Beyt-i Makdis’i ile gözümün arasındaki mesafeyi kaldırdı da (denemek için ne sordularsa) Mescid-i Aksa’ya bakarak onun nişanelerinden Kureyş’e haber vermeye başladım.”

    Aynı husus, Sahih-i Müslim’deki başka bir hadîs-i şerîfte perçinleniyor.

    Sahih-i Buhârî’deki başka bir hadîs-i şerîf naklediliyor:

    “Kureyş, Mescid-i Aksa’nın kaç kapısı var diye sormuşlardı.Halbuki ben Kudüs Mescid-inin kapısını saymamıştım. Fakat karşımda mescid tecelli edince ona bakmaya ve kapıları birer birer saymaya başladım.”

    Buhârî ve Müslim’deki başka bir Hadîs-i şerîften bahsedilerek Hazret-i Ebû Bekir’e SIDDÎK denilmesinin hikmeti belirtiyor. Müşriklerin sorularına “O söylemişse doğrudur.” sözü naklediliyor. Hz Ebû Bekir’in daha önce Mescid-i Aksayı gidip gördüğünü, Peygamber aleyhisselâmın Mi’racı tekrar anlatırken “doğru söylüyorsun ya Resûlallah” diye tasdik ettiği, hadîs-i şerîfte ispatlanıyor.

    2- “İki Mescid-i Aksa vardır: Biri yerde, diğeri gökte. İnerken yerdekine uğramıştır. Soranlara da burayı tarif etmiştir. Gökteki bir Mescid-i Aksa’nın Mi’racın mahalli olmasını tercih ederim.” diyor, ِ Hamidullah.

    Bu zırvaya da başta dört büyük İmâm olmak üzere Cumhur-i selef ve halefin Mescid-i Aksa’dan murat Kudüs’teki Mesciddir diye sözbirliğinde bulundukları belgelere dayanarak cevaplandırılıyor.

    Peygamber aleyhisselâm yıldızlara bakarak Kudüs ve Kâbe’nin yönünü kıble ciheti olarak tespit ettiğini söylüyor Hamidullah.

    Âyet-i kerîme ile sabit vahyi inkar sadedindeki bu ifade de “Medine’de iken bir ikindi namazında kıble âyeti geliyor, tahiyyattan kalkıldıktan sonra namaz bozulmadan Mescid-i Aksa’dan Kâbe’ye doğru dönülüyor” şeklinde vesikalarla ispatlanıyor.

    3- “Peygamberimiz ticaret maksadıyle, nübüvvetten önce Kudüs’ü iki defa görmüştür. Kudüs’ü soranlara tarif etmişse bunun mu’cizelikle ne alakâsı vardır?” diyor Hamidullah.

    Bu zırvaya da Sahih-i Buhârî’deki bir hadîs-i şerîfte cevap veriliyor: “Kudüs’le benim aramdaki mesafe ortadan kalktı ve ben Mescid-i Aksa’ya bakarak ne soruyorlarsa cevap veriyordum.”

    Hamidullah’a vesikalar sunulduğu halde yukarıdaki iddiasına ayak diremesinin üç tehlikeyi ima ettiği belirtiliyor:

    a- Peygamber aleyhisselâm “aradaki mesafe ortadan kaldırıldı” demekle hâşâ yalan söylemiş oluyor.
    b- Buhârî ve Müslim’deki bu husustaki sahih hadîs-i şerîfleri inkar etmiş oluyor.
    c- Yahut Peygamber aleyhisselâm daha önce gördüğü bu yeri hafızasında canlandırarak tarif etti demek istiyor:

    Eğer Hamidullah’ın dediği gibi Peygamber aleyhisselâm Kudüs’ü görmüş olsaydı, müşrikler bunu bilecekleri için böyle bir sorunun sorulmasının yersiz ve gereksiz olacağı belirtiliyor.

    Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmesini MU’CİZE olarak değil de basit bir seyahat hatırası olarak kabul etmek Hamidullah gibi lere has bir inanıştır.

    4- “Allah, zaman ve mekândan münezzeh olduğuna göre onunla konuşmak için bir yere gitmeye lüzum var mı? Rûhunda bir binite ihtiyacı vardır.” diyor, Hamidullah.

    Cevap olarak, Peygamber aleyhisselâmı, İslâmın kerih gördüğü madde aleminden alıp âyetlerini göstermek ve kendisini alemlere nişan olarak temsil için daha temiz alemi-emirde “Kâbe –kavseyn” de bizatihi görüştü.

    Ehl-i sünnet, bizâtihi görmeyi şöyle açıklar: “Mi’rac gecesinde, Peygamber aleyhisselâm Rabbini dünyada görmedi âhirette gördü. Çünkü o serveri Kâinat, o gece zaman ve mekân çevresinden dışarı çıktı. Ezelî ve ebedî bir an buldu. Cennete gideceklerin, binlerce sene sonra, Cennete gidişlerini ve Cennete oluşlarını o gece gördü, o mekânda görmek dünyada görmek değildir. Âhirette görmesi ile görmektir. Ehl-i sünnet âlimleri dünyada görülmez buyuruldu.(Mektûbât-ı İ. Rabbânî C.1 M. 283)
    Ehl-i sünnetin inancının bu şekilde oluşu Cenâb-ı Hakkın zamandan ve mekândan münezzeh oluşuna nakısa getirmiyor.

    “Rûhun da bir binite ihtiyacı vardır.” saçmasına İmâm-ı Rabbânî’den cevap veriliyor: “Alem-i emir özelliğini taşıyan rûhun madde aleminde seyahat etmesi için bir bineğe ihtiyacı yoktur. Burak ve Mi’rac, Peygamber Efendimizin mübarek bedenlerimi taşımak için kullanılmış özel binitlerdir.

    5-”Ben Kur’ân-ı inceledim ABD kelimesinin cesetle ilgili olduğuna dair herhangi bir âyet görmedim” diyor, Hamidullah. 

    Cevap olarak, Abd, kelimesinin lügatte hür veya köle insan manasına geldiğini, Arapça da ise cesetli insan için kullanıldığı, cesedden âri rûh, can ve nefse Abd denilmediği izah ediliyor. Ayrıca Abd’nin rûhla cesede birlikte denildiğini birçok âyet-i kerîme, müfessirlerin beyanları ve muteber kitaplardan deliller getirilerek isbat ediliyor.

    6- “Benim Mi’rac anlayışım bir geziden ziyade rûhen ve manen bir seyahattır. Bu seyahat şâyet bedenidir dersek, karşımıza çıkacak bazı suallere cevap vermeliyiz.” diyor Hamidullah.

    Bu herzelere aklî ve naklî sayısız delillerle cevap veriliyor. Aklî delillerden birkaçı: Eğer Peygamber aleyhisselâm Mi’racı rûhen ve hal olarak yapmış olduğunu söyleseydi kimse itiraz edip de soru sorma lüzumunu duymazdı. Bedenî gidiş olduğunu anladıkları için,iki ayda gidip gelinecek yolu bir anda gidip geldiğini söylediği için ve Peygamber aleyhisselâmın daha önce Kudüs’ü görmediğini bildikleri için Mescid-i Aksa’yı tarif etmesini istiyorlar. Bu muazzam Mi’rac mucizesine inanmayıp irtidad eden birçok insanlar çıktı.

    Cenâb-ı Hakkın Resûl-i Ekremini Kudüs’e getirmeden semaya çıkarmamış olması da dünyevî sened ile Mi’racın cismanî olduğunu göstermek için olduğu kaydediliyor.

    Hazret-i Ömer Radıyallahü Anh, Kudüs’ü aldıktan sonra papazın gösterdiği ma’bedler arasında Mescid-i Aksa’yı Peygamber aleyhisselâmın tarif ettiği şekilde bizzat tanıdığı ve teşhis ettiği belgeleniyor. Bu vakıanın üç şeyi tespit ettiği meydana çıkıyor:

    1- Mi’rac hadîsesinde Mescid-i Aksa’nın tarif edilecek kadar mamur bir ma’bed olduğu.
    2- Peygamber aleyhisselâmın tarif ettiği Mescid-i Aksa’nın burası olduğu.
    3- Mescid-i Aksa’nın göklerde değil, yeryüzünde ve Kudüs’te olduğu belirlenmiş oluyor. Müşriklerin de Mescid-i Aksa’yı bildikleri için Peygamber aleyhisselâmdan tarifini istiyorlar. Mevcut olmayan bir Mescidin tarifini istemeleri elbette muhal olurdu.

    Mi’racdan döndüklerinde henüz yataklarının soğumamış olması, eğer rüya olmuş olsaydı yatağın soğumasından bahsetmenin yersiz olacağı belirtiliyor.

    Şakkulkamer mu’cizesini inkâr sadedinde Hamidullah’ın bir herzesi daha naklediliyor: Beşer tarihinde Allahın seçilmiş kullarına mu’cizelerin yakıştırıldığı, tarihçilerin dediğine göre hemşehrilerinin alaylı sözleri karşısında aya işaret edip ayın ikiye ayrıldığı , ayın içinde eskiden beri bir çeşit gaz bulunabileceği, bu gazın patlaması ile meydana gelen zelzelede ayın ikiye ayrılmış olabileceği, bu hadisenin ise Resûl-i Ekremin Peygamberliğini isbat etme ihtiyacını duyduğu sırada vuku bulduğu Hamidullahca ifade edilmektedir. Hamidullah’ın bu saçmasına da gâyet enteresan ve ilmî cevaplar verilmektedir.

    Burak isimli bineğin bedeni taşımak için olduğu, rûhun bineğe ihtiyacı bulunmadığı bildiriliyor.
    Naklî delillere gelince; başta dört Hak Mezhebin İmâmları olmak üzere Hadîs, Fıkıh, Kelâm âlimlerinin cumhuruna göre İsrâ ile Mi’racın bir gecede, rüyada değil, uyanık halde, rûh ve cisimle birlikte vuku bulduğu belgelerle ispat ediliyor.

    7- “Miracın iki olduğuna dair icma yoktur.” diyor Hamidullah.

    Nübüvvetten önce de başka bir Miracın vuku bulduğu belgeleniyor.
    Hamidullah, Peygamber aleyhisselâmın mübarek göğüslerinin yarılması hadisesine “asrımızda bunun halli mümkün değildir.” diyerek inkâr ettiği ve Mİ’RAC hakkında bir İCMA’yı kabul etmediği belirtiliyor. Bunlara gâyet ilmî ve muknî cevaplar veriliyor.

  4. HAMİDULLAH’IN MUCİZELERİ İNKARI
    Hamidullah’ın İslam Peygamberi Kitabının Yeni Baskısından Mirac ve Mucizler Kısmı
    (Altı çizili yerlere dikkat!)
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Ayın Yarılması Olayı (Şakku’l-Kamer)

    Zaman zaman Muhammed (AS) ile hemşehrileri arasında tartışmalar oluyordu. Bir gün işi biraz fazla ileri götürüp, kendisinden eğer gerçekten Allah’ın Elçisi ise, ayı ikiye bölmesini istediler. İslam’a göre, bir kimsenin vahiy alan bir peygamber olabilmesi için hiç de mucize göstermesi gerekmez, zira bir kimse peygamber bile olsa, her şey insana değil Allah’a bağlıdır ve onun emriyle meydana gelmektedir. Bununla birlikte, bütün insanlık tarihi içerisinde zühd ve takvâ sahibi insanlara mucize ya da kerametler yakıştırılmıştır. Bu durumda Muhammed (AS)’ın hayatında da bu tür şeylerin olması bizi şaşırtmamalıdır. Tarihçilerin bize söylediklerine bakılırsa, Muhammed (AS), yukarıda sözü edilen tartışmadan sonra, aya işaret etmiş ve onu ikiye ayırmıştır. Kısa bir süre sonra, her iki parça birleşip önceki halini almıştır. Bu olaya tanık olan kimileri İslam’ı kabul ederken, bazıları da bu olayda kendisini sihirbazlıkla suçlamak için bir kanıt bulmaya çalışmışlardır.

    İşte bu koşullar içerisinde iken, Muhammed (AS) ilâhî ödüle hak kazandı: En büyük mucize meydana gelmiş, Allah onu semâya davet etmiş ve onu huzuruna kabul ederek şereflendirmişti.

    Mucizeler

    Kur’an-ı Kerim, birçok peygamber hakkında mucizelerden söz eder: Tufan ve Nuh’un Gemisi, ateşin İbrâhim’i yakmaması, Musa’nın asasının yılana dönüşmesi, Ya’kûb’un, oğlu Yûsuf’un bulunduğu yolunda vahiyler alması, İsâ’nın hastaları iyileştirmesi vs. gibi. Kendisinden önceki peygamberler Allah katından bu şerefe erişirlerken, peygamberlerin peygamberi, Hâtemü’l-Enbiyâ olan Muhammed (AS) nasıl olur da benzer alâmetlere sahip olmazdı? İslam tarihi de kendisine bu konuda çok sayıda mucize atfetmiştir.

    Kur’an, peygamberlerin gösterdiği mucizelere değinirken, bu mucizelerin peygamberlere değil, bizzat Allah’a ait bir fiili olduğunu da hemen peşinden ekler: Allah, onları onurlandırmak ve kutsal görevlerini yerine getirmekte onları kuvvetlendirmek için, ihtiyaç duydukları zaman mucizeleri devreye sokar. Mucizenin kendisi, nedeni bizce kimi zaman meçhul kalsa bile, anormal bir şey değildir. Onu şaşılacak bir şeymiş gibi gösteren, genellikle olayın önce ve sonrasında tanık olduğumuz durumlardır. Kendi içinde meydana gelen bir deprem ya da bir başka gök cismiyle çarpışma ayı ikiye yarabilir. Ama bu olay tam da peygamber böyle bir şeye ihtiyaç duyduğu anda meydana geldiği zaman, biz buna mucize diyoruz. Şayet yeraltındaki bir su kaynağı sığ bir toprak katmanı ile örtülü olsa ve toprak kazılıp burada yeni bir su kaynağı bulunacak olsa, bunda şaşılacak bir şey yoktur. Ama bu olay, Resulullah (AS)’ın ve arkadaşları susadığında meydana geliyorsa, biz bunu mucize olarak değerlendiririz. Sebep ve sonuçları yaratan Allah için hiçbir şey mucizevî değildir. Bu tür olaylardan bazılarını mucizevî sayarken, bazılarında bu özelliği görmeyen yine biziz.

    Bu tür olağanüstü olaylar sadece Allah’ın gerçek elçileri için değil, ama aynı zamanda, hangi biçimde olursa olsun kendisini zorla benimsetmek gibi bir düşünce taşımayan veliler ve hatta Allah düşmanları için bile söz konusu olabilir. Allah, inananların imanını sınamak amacıyla bu “mucizeleri” gönderir. Ancak, Allah’ın elçilerinden birinin mucize’siyle, Allah’ta yok olmuş (fenâ fillah derecesine yükselmiş) bir velinin keramet’ini ya da şeytan işi bir istidrâc’ı birbirinden ayırt etmek her zaman mümkün ve kolay değildir. İşte mucizelerin önemi buradadır.

    Öte yandan, kötü niyetli kişilerce ve tabii ki insana özgü imkânlardan yararlanarak gösterilmeye çalışılan sahte mucizeler de vardır. Ben burada, tamamen sünnî esaslar çerçevesinde yazılmış Şerhu’l-Mevâkif fi’l-Akâ’id gibi bir eserin, bir peygamber tarafından sebep-sonuç ilişkisi dışında gösterilmiş mucizelerin, o peygambere inanan kişilerce teknik imkânlara başvurarak yapılmış olabileceğini de kabul etmekten çekinmediğini belirtmeden geçemeyeceğim.

    İnsanların kafa yapısı ve anlayışları birbirinden çok farklıdır. Hatice ve Ebu Bekir için hiçbir mucizeye gerek yoktu. Muhammed (AS) İslâmî bilgileri onlara açıklamış, onlar da tartışmasız ve tereddütsüz hemen İslam’ı kabul etmişlerdi. Ömer, aklı başında bir insan olmasına rağmen, sahip olduğu önyargılar İslam’ın emrettiği şeyleri incelemesine engel olmuş, bununla birlikte, Kur’an’ın bir suresini okur okumaz, derhal önyargılarından sıyrılıp kurtuluşa ermişti. Ali ise henüz on yaşından küçük bir çocuktu; Resulullah (AS) ve hanımının namaz kılmalarına bakıp merak ederek, onlara bu “beden hareketlerini” niçin yaptıklarını sormuş, aldığı cevap üzerine, o da Müslüman olmak istemişti. Bu gibi insanlar, ruhen ve mânen yüce kişilerdir. Gönlü ve ufku dar insanlar ise daha farklı davranırlar. Örneğin, Mekkeli bir müşrik, Resulullah (AS)’ı öldürmek için Medine’ye gelir. Muhammed (AS) ise ona, bu suikaste nasıl ve hangi amaçla kalkıştığını yüzüne söyleyince, müşrik bunu olağanüstü bir olay olarak görüp, derhal imana gelir. İslâmî bilgiler bu tür insanları yola getirmek için yeterli değildir. Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi dar kafalıların ise gönülleri mühürlenmiştir; en parlak mucizeler bile onları sarsıp etkilemez; inatçı ve sistemli bir muhalefette ısrar ederler. Bugün bile bizi güldüren bu dar görüşlülüğe ve kalın kafalılığa dikkat çeken şöyle bir olay anlatılır: Bir gün müşriklerden biri Resulullah (AS)’ın huzuruna girer ve ısrarla mucize isteyerek onu rahatsız eder. Ama gerçekten de bazı mucizelere tanık olduğu halde, iman edeceğine, diğer müşriklerin yanına vararak şöyle der: “Size güvence veririm ki Muhammed çağın en büyük sihirbazıdır; eğer herhangi bir kabileyle aranızda anlaşmazlık çıkacak olursa, Muhammed’den yararlanınız: O size çok büyük mucizeler gösterecektir!”

    Kısacası, kimi insanlar inanmak için hiçbir mucizeye ihtiyaç duymaz, kimileri ise duyarlar; kimileri de vardır ki, mucizeleri açıkça gördükleri halde ikna olmazlar. Denebilir ki, henüz yetersiz ve az gelişmiş insanlar, bir Allah Elçisine iman etmek için mucizelere ihtiyaç duyarlar. Hal böyle olunca, mucizelerin sağlayacağı yararın çok sınırlı olduğu anlaşılmaktadır.

    Ben kişisel olarak Allah’ın seçkin kullarının göstermiş oldukları mucizelere kesinlikle inanmakla birlikte, öncelikle Vâcibü’l-vücûd* olan Allah’a, O’nun elçilerine ve doğruluğu apaçık ortada olan ilâhi tebliğine inanmak gerektiğini düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum. Çünkü mucizeler bize bir şeyi kerhen kabul ettirmeye çalışan olaylardır; bir tür zorlamadır. Baskı altında itaatin ise bir değeri yoktur. Kur’an’ın bu konudaki ifadesi çok açıktır.

    İslam Peygamberinin hayat hikâyesini yazan bir kimseyi mucizeler üzerinde daha fazla durmaktan caydıran bir neden daha vardır. Kur’an bize şöyle der:
    “And olsun ki Allah’ın Elçisinde sizin için, Allah’a ve Ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı pek çok ananlar için güzel bir örnek vardır.”264
    Böylece, Resulullah (AS)’ın hayatı, Kur’an tarafından, düşünüp aklını kullanan her insan için bir örnek olarak gösterilmektedir. Sıradan insanlar için mucize göstermek mümkün değildir. Filozof Emerson’un şu gözlemi ne kadar güzeldir:
    “Allah’a dayanıp güvenmenin (tevekkül) ne kadar erdemli bir davranış olduğu konusunda okuduğum en güzel ifade, Muhammed’in şu hadisindedir: Önce deveni bir iple dizinden sıkıca bağla, sonra Allah’a emanet et.”
    Eğer Allah tüm kullarının iyi ve güzel davranışlar sergilemesini dileseydi, onları melekler kadar itaatkâr yaratır, peygamberler göndermesine de gerek kalmazdı. Veya peygamberlerinin dualarını kabul ederek, tüm kafirleri mümin ve müslüman kılardı. Ama onun dilek ve iradesi böyle olmamıştır; Allah, aksine, evreni bir sebepler ve sonuçlar bütünü olarak yaratmış; kendi gönderdiği peygamberlerin de herhangi bir insan gibi emek ve çaba göstermesini istemiş; insanların, bu peygamberlerin çaba ve gayretleriyle elde edilen sonuçlara göre değil de, belli bir durum ve olay karşısında kendi gösterdikleri emek ve çabalara göre bir hüküm vermelerini istemiştir. Tebûk seferinin hazırlıklarına Osman (RA) 30.000 altınla katılmıştı. Kuşkusuz bu övgüye değer bir davranıştı. Ama Ebubekir (RA)’in getirdiği 500 dirhem gümüş ise ondan çok daha değerliydi. Çünkü, Resulullah (AS)’ın, “Evine ne bıraktın?” sorusuna Ebû Bekir’in cevabı, “Sadece Allah’a ve O’nun elçisine duyulan aşk ve muhabbet” olmuştu. Anlaşıldığına göre, servetinin tamamını vermişti. Aynı şekilde, eğer bir peygamber, insan olarak elinden gelen her şeyi yapmasına rağmen bir tek insanı bile imana döndürmeden ölecek olsa, benzer çaba ve gayreti göstererek belli sayıda sağlam müminle karşılaşma şansı bulan bir başka peygamberden daha az değerli bir iş yapmış olmaz. Gayret ve çaba bizden, sonuç ise Allah’tandır. Gerçekten de, Muhammed (AS) tüm hayatı boyunca kendisini sebep ve sonuç ilişkisi içerisinde özenle hazırlamıştır. Örneğin, Bedir savaşı sırasında çevreye keşif kolları çıkarmış ve düşman hakkında bilgi edinmek için binbir çare ve yola başvurmuştur: Düşmanın sayısı, ordusunu oluşturan ana öğeler, komutanların adları vs.; bölgenin coğrafî ve fizikî durumu hakkında, ayrıca kontrol altında tutmak ve gerektiğinde düşmanı mahrum bırakmak için özellikle içme suyu kaynakları hakkında bilgi toplamıştır. Ordusunu araziye yayarak ona, bugünün en iyi komutanının bile daha iyisini veremeyeceği türden, çok açık ve net talimatlar vermiştir. Hatta, sayı ve donanım bakımından üç kat daha üstün olan bir düşmana karşı yapacağı güçleri denk olmayan bu savaş sırasında, ihtiyaç halinde kullanılmak üzere, Medine yönünde açık bir yolda ve güvenilir bir yerde, çok hızlı koşabilen hecin develeri bulundurmak için gerekli önlemleri almıştır. Bütün bunları yaptıktan ve savaşçılarını ateşlendirip yüreklendiren sözlerle coşturduktan sonra, tenha bir köşeye çekilip, her şeye gücü yeten Allah’ın huzurunda secdeye kapanarak uzun uzun dua etmiştir. İşte uygulamadaki İslam budur.

    İzinden gidilebilecek örnek bir kişilik olmasına bir başka örnek de şudur: Bildiğimiz nedenlerden dolayı, Uhud savaşı sürerken, planları alt üst olmuştu; kendisi yaralanmış, ordusu ne yapacağını şaşırarak dağılmıştı. O zaman sahabelerinden birinin kendisine: “Allah’ın şu kafirler ve duygudan yoksun kötüler güruhunu kahretmesi için dua et” şeklindeki telkinine karşılık, Resulullah (AS) ellerini gökyüzüne kaldırarak şöyle dua etmişti: “Ya Rabbi! Milletimi doğru yola ilet; zira onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar.” İşte İslam’da örnek alınacak, izinden gidilecek Peygamber, budur.

    Kur’an’da, gelişmiş insan topluluklarının Allah katında pek basit ve kolay bir şey olan mucizeler peşinde koşmayıp, doğrudan doğruya Kur’an’ın ve Resulullah (AS)’ın getirmiş olduğu öğretileri ve bilgileri incelemeleri gerektiği üzerinde durulmaktadır. Nitekim, Mekke’de nazil olan bir surede bize şöyle denilmektedir:
    “Ve onlar şöyle derler: Niçin Rabbi tarafından ona (Muhammed’e) birtakım deliller (mucizeler) indirilmemiştir? (Ey Muhammed!) De ki: “Bu deliller (mucizeler) kuşkusuz Allah katındandır ve kuşkusuz ben apaçık bir uyarıcıyım.” Nasıl olur? Kendilerine okunmakta olan şu Kitab’ı sana indiriyor olmamız onlar için yeterli değil mi? Gerçekten, inanan bir topluluk için bunda (Kur’an’da) bir rahmet ve bir hatırlatma (zikir) vardır.”

    Bu ve diğer bazı nedenlerden dolayı ben, bu mütevazı biyografik eserde mucize konusunu pek az bir biçimde ele aldım ve mucizelerin felsefesinden ve olabilirliğinden bahsetmeye gerek olmadığı kanısındayım. Sahih hadis kitaplarında bahsedilen tarihi olayların her türlü şüpheden uzak olduğunu kabul ediyorum. Ama aynı zamanda, bir öğretinin akla uygun ve mantıklı oluşunun, mucizelerle değil de bizzat kendisiyle kanıtlanabileceğine inanmaktayım. “Allah için namaz kılmak ve oruç tutmayı gerektiren İslâmî öğreti” ile “ben bir ağaca seslendiğimde o ağaç yerinden sökülüp gelir” ifadesi arasında bir ilişki göremiyorum. Bir ağacın yer değiştirmesi elbette bir mucizedir; ama hareketsiz bir cismin harekete geçmesiyle, kulun Allah kendisinden istediği için namaz kılıp oruç tutmayı görev olarak kabul etmesi arasında kesinlikle hiçbir ilişki yoktur.

    Muhammed (AS)’ın hayatında çok sayıda mucizenin meydana geldiğinden söz edilmiş ve sadece bu konuyla ilgili ciltlerce eser kaleme alınmıştır. Ben, aydınlatma amacıyla bunlardan sadece birkaçını belirteceğim. En güvenilir siyer kitapları bunlardan bahsetmişlerdir. Bunlardan bazıları Kur’an’da, bazıları da bu olağanüstü olayların görgü tanığı durumundaki sahabelerin anlattıklarına dayanan hadislerde bildirilmişlerdir.

    Örneğin, müşriklerden biri Muhammed (AS)’e şöyle dedi: “Eğer benim ölmüş olan kızımı diriltirsen senin dinini kabul ederim.” Kızın mezarının başına varan Resulullah (AS) onu çağırınca, kız “Buyur Ya Resulullah (AS)!” diyerek mezardan çıktı. Resulullah (AS) kendisine: “Yeryüzünde ana-babanla birlikte yaşamayı ister misin?” diye sorunca, kız şöyle dedi: “Hayır, zira öte dünyada ana-babamdan çok daha iyi bir şeyle karşılaştım.” Daha sonra kız tekrar mezara döndü. Muhammed (AS)’ın hayatında bu türden en az iki mucize olduğu bilinmektedir.

    Bir çocuk doğuştan dilsizdi. Yıllar sonra, dertli ana-babası onu Resulullah (AS)’ın huzuruna getirdiler. O da çocuğa hitaben şöyle sordu: “Ben kimim?” Çocuk şu cevabı verdi: “Şehadet ederim ki sen Allah’ın Elçisisin!” Ve çocuğun hastalığı tamamen iyileşti.

    Bir gün Mekke’deki güreş şampiyonlarından biri ona: “Ey Muhammed! Eğer benim sırtımı yere getirirsen, işte o zaman senin dinini kabul ederim.” Söylenildiğine göre bu güreşçi o kadar güçlü idi ki, bir postun üzerine çıkıp etrafındakiler onu çekseler, post yırtıldığı halde bu şampiyon yerinden kımıldamazdı. Resulullah (AS), onu art arda üç kez tuş etmiştir.

    Bir başkası ona şöyle dedi: “Eğer şurada duran ağaç buraya gelirse, senin dinini kabul ederim.” Muhammed (AS) ona şöyle dedi: “Peki, git ve ağaca ‘Muhammed seni çağırıyor’ de!” Gerçekten de ağaç Resulullah (AS)’ın yanına kadar geldi, sonra onun isteği üzerine, daha önce bulunduğu yere döndü.

    Başka bir gün, Mekke’nin ayak takımından bazı kimseler kendisinden, eğer gerçekten Allah’ın elçisi ise, gökyüzündeki Ay’ı yarmasını istediler. Muhammed (AS) o sırada dolunay evresinde bulunan Ay’a işaret etti ve o da hemen ikiye yarıldı. İki parça, herkesin gözü önünde birbirinden uzaklaştı, bir süre sonra da tekrar birleşti. “Ay’ın yarılması” mucizesi konusunda, Ay yuvarlağının uydu aracılığıyla çok yakın mesafeden çekilmiş fotoğraflarında, Ay’ın yüzeyinde yukarıdan aşağıya doğru ve ayın tam ortasında uzun bir çatlak izi görüldüğünü hatırlatmakta yarar vardır. Bu çatlak yaklaşık bir mil (binaltıyüz metre) genişliğindedir ve Amerikalılar buna “Radley Rille”266 adını vermişlerdir. Apollo-15 ekibi tarafından bu çatlak hakkında yapılmış olan derin araştırma sonuçları, The Guardian gazetesinin yol açtığı endişe yüzünden, muhtemelen kamuoyuna açıklanmayacaktır. Gazetede yer alan haber-yorumda, Müslümanların daha şimdiden bu fotoğrafa dayanarak, bunun İslam Peygamberine atfedilen “Ayın yarılması” mucizesinin gerçekliğine dair bir kanıt olduğunu ispata çalışmalarından duyulan kaygı dile getiriliyordu. Acaba bir gün gelecek Müslüman astronotlar, bilimsel araştırmaları yeniden başlatacak ve bu çatlağın asıl nedenine ışık tutacak, böylece bu çatlağın “Ayın yarılması” mucizesinin meydana geldiği çizginin bir parçası olarak görülüp görülmeyeceğini söyleyecekler midir?

    Bir savaş sırasında, sahabelerinden biri yüzüne bir darbe almış ve gözü yuvasından fırlamıştı. Çıkan gözünü Resulullah (AS)’a getirdi. Onu yerine koyunca, adam bu iki gözüyle daha iyi görmeye başladı.

    Medine’ye geldiğinin ilk aylarında Resulullah (AS), mescitte hutbe okurken sırtını bir hurma ağacının kütüğüne yaslardı. Daha sonra, bir marangoz kendisine bir kürsü (minber) yaptı. Resulullah (AS) bu kürsüye ilk kez çıktığında, orada hazır bulunan bütün cemaat, bir kenarda terkedilmiş duran hurma kütüğünden gelen iniltileri duydular. Resulullah (AS) minberden inerek kütüğü okşadı ve tıpkı sakinleşen bir çocuk gibi, iniltisi yavaş yavaş dindi. Bunun üzerine Resulullah (AS) ona sordu: “Eğer istersen, hutbelerimi okurken yine sana dayanmaya devam edeyim, ama şayet istersen, seni Cennet’e dikerim.” Kütük, Cennet’e gitmeyi tercih etti.

    Karanlık ve yağmurlu bir gecede, Resulullah (AS), evine dönmek için çok uzun bir yol kat etmesi gereken sahabesine bir değnek vermiş, ve bu değnek adamın geçtiği zorlu yolu bir lamba gibi aydınlatmıştı.

    Birçok kez, az miktardaki yiyecek, yine çok az miktardaki su, çok sayıda insana yetmiştir. Resulullah (AS), çoğu kez, olacakları önceden haber vermiştir. Kendisinden çok uzaklarda cereyan eden olaylarla ilgili anlattıkları da her zaman doğru çıkmıştır.

    Konuya bir son vermek üzere Kur’an’dan da söz etmek isterim. Bizzat Kur’an’ın “Arapça konuşan”lara hitaben, “Küçücük bir bölüm, birkaç satırlık bir sûre biçiminde de olsa, haydi siz de bunun bir benzerini meydana getirin ve bunun için de bütün insanları ve cinleri yardıma çağırın” biçimindeki meydan okuması, onun taşıdığı mucizevî özelliği kanıtlamaktadır. Nitekim onun bu meydan okuyuşu, ondört asırdır cevapsız kalmakta devam ediyor.

    Bu konuda daha birçok örnek vardır, ama biz hepsinden bahsedecek durumda değiliz. Acizane kanaatime göre, Muhammed (AS)’ın insanî çaba ve gayretleri, bizim için, Allah’ın onun uğruna yarattığı insanüstü mucizelerden daha öğretici ve bilinmesi daha yararlı şeylerdir. Muhammed (AS)’ın bıraktığı ilâhî mesaj bizi daha çok ilgilendirmektedir; onun uyguladığı yöntemi incelerken, kendi döneminde yaşayan kimseleri bu mesajın doğruluk ve gerçekliğine ikna etmek için başvurduğu mucizelerin ikinci planda kaldığı görülür. Ben, bu kitapta onun asil hayatındaki bazı görünüşleri dile getirmeye çalıştım; İslam Peygamberi’nin mucizelerinin felsefî yönünü ve tarihe mal olmuş ayrıntılarını incelemek isteyenler için, Seyyid Süleyman Nedvî’nin Urduca yayınlanmış olan ve bir cildi tamamen Resulullah (AS)’ın hayatını konu edinen anıtsal eserini tavsiye edeceğim (Bk. Sîretu’n-Nebî, yay. Dâru’l-Musannifîn, A’zamgarh, U.P., Hindistan).

    İsra ve Mirac Yahut Allah’a Doğru Yükselme

    Konuya girmeden önce, İsra ve Mirac deyimleri ile ilgili birkaç söz söyleyelim. İsra, kelime anlamı olarak, “birisini geceleyin seyahat ettirmek” anlamına gelir. Bu deyim Kur’an’ın 17. suresinin ilk ayetinden alınmıştır ve gerçekten, sözünü edeceğimiz olay bir gece esnasında meydana gelmiştir. Mirac deyimi ise, yukarıya ya da yükseğe çıkmaya yarayan alet, merdiven anlamına gelir. Kimileri, kanaatimizce haksız olarak, bu iki deyimle birbirinden farklı iki ayrı olayın kastedildiğini ifade etmişlerdir. İslam edebiyatında her iki deyim de Muhammed (AS)’ın hayatındaki o büyük olay için kullanılmıştır: Allah, dinini yaymak için gönderdiği Elçisini yeryüzünde yapmış olduğu faaliyetlerinden dolayı onurlandırıp ödüllendirmek isteyerek onu göklerdeki kendi katına davet etmiş; Resulullah (AS), O’nun huzuruna kabul edilip kendisiyle ilâhî anlamda sohbet ettikten sonra, son nefesini vermeden önce onbeş yıl kadar daha yaşayacağı yeryüzüne dönmüştür. Yüce Yaratıcı’nın yaratılan varlıkların en mükemmeli olan insanla buluşmasının en yüksek ve seçkin durumunu dile getirmek için, farklı dinlerden bilginler çeşitli deyimler kullanmışlardır: “Allah ile birleşme ve bir olma hali”, “insanın Tanrısallığa katılımı”, “Allah’ın insan bedenine girmesi” (hulul) vs. İslamî anlayış, Allah’a olan saygı ve hürmeti, alçakgönüllülük ve haddini bilirliği ve nihayet sahip olduğu edep duyguları nedeniyle, bir hulul ya da O’nunla bir kaynaşma olmaksızın, ancak İnsan denen varlığın Allah katına yücelmesinin söz konusu olabileceğini öngörmektedir: Allah, Allah olarak kalırken; insan, Allah’a ne denli yakın olursa olsun, Allah’ın berisinde, yine insan olarak kalmaktadır. İnsan“fenâ fi’llâh” derecesine ulaşarak Allah’ta yok olabilir. Yani, “sadece Allah’ın vahiyle bildirdiği emir ve buyruklarına uygun bir hayat sürmek için kendi nefsanî arzu ve heveslerinden vazgeçebilir. Allah’ın, Sevgili Elçisi ve İslam Peygamberi Muhammed (AS)’i onurlandırmak için hazırladığı ve İsra ile aynı anlama gelen bu Mirac mucizesi, haklı olarak, İslam aleminin belli başlı şöhret ve gurur nedenlerinden birini oluşturur. Bu olaydan duyulan coşku, doğal olarak, yüzyıllar boyunca vaizlerin dillerinden ve yazarların kalemlerinden dökülüp durmuştur. Olayın temelinde yatan güvenilir ve sahih gerçekler, daha sonraları nitelikli edebî ürünlere dönüştürülmüş ve uluslararası önem kazanmışlardır. Örneğin, Endülüslü Hıristiyanlar, bütün Avrupa’yı baştan başa dolaşan Mirac’la ilgili halk arasında yaygın anlatımları Latinceye tercüme etmişlerdir. Daha sonraları Binbir Gece masalları da aynı yolla Avrupa’ya yayılmıştır. Mirac’ta Cennet ve Cehennem’i ziyaretle ilgili olarak Resulullah (AS)’ın yaptığı tasvirler, Avrupalı şairlerin ilgisini çekmiş ve kimi zaman bu anlatılanların halkın gözünden düşürülmesi için onların hayal güçlerini coşturmuştur. Örneğin Dante, İlahî Komedi (Divina Comedia) adlı eserinde bu konuya geniş bir yer vermiş ve o sığ ve küçük aklıyla, İslam Peygamberi’ni (haşa) sapıklıkla itham ederek, insanın güzel duygularının hayal etmeyi bile uygun bulmadığı bir konuma mahkûm etmeye çalışmıştır. Bir insan ne denli yüce ve soylu olursa, kıskanç düşmanları da ahmaklık derecesinde o denli sert ve zehir kusucu olurlar. Ama herkes, Allah’ın huzurunda bireysel olarak yaptıklarından sorguya çekilecektir.

    Mirac ile ilgili gerçek ve aslına uygun anlatımları asla eğlendirici turistik bir öykü gibi değil de, irşat edici ve bilgilendirici olaylar olarak okumak gerekir. Kişisel anlayış ve yorumlar çok farklı olabilir. Nitekim, Kur’an-ı Kerim ve güvenilir hadislerde verilen ayrıntılı bilgilere dayanan Mirac ile ilgili çeşitli eserlerin iyiler ve daha az iyiler biçiminde derecelendirilmesi de buradan kaynaklanmaktadır.

    Bu iki sınıfı birbirinden ayırt etmek için, önce karşılıklı hoşgörü daha sonra da Allah’ın bize hakikati göstermesi için açık yüreklilikle sürdürülecek kişisel bir araştırma gerekmektedir.

    Hiçbir iddia içerisinde bulunmaksızın, benim izlediğim araştırma yöntemi şu olmuştur: Daha ilkokul çağımdan itibaren bu konuyu düşünmeye başlamıştım. Coğrafya derslerinde bize dünyanın bir portakal gibi küre biçiminde olduğu öğretilmişti. Daha sonraları, klasik dönem Müslüman coğrafyacılarının eserlerinden öğrendiğime göre, dünya yumurtanın sarısı gibiydi ve atmosfer de, tıpkı yumurtanın akı gibi onu kuşatmaktaydı. Hepsi birlikte, gökyüzünü oluşturan bir kabuk içerisine yerleştirilmişti. Aynı öğrenciler, din derslerinde, Allah’ın bir ve tek olduğunu, O’nun evrenin Yaratıcısı ve tek Sahibi olduğunu, Taht’ının (=Arş) gökyüzünde olduğunu öğreniyorlardı. Bizler sadece kendi üzerimizdeki gökyüzünü görürüz. Alemlerin Sahibi olan Allah’ın Zât’ına karşı duyulan saygı, hiç kuşkusuz gökyüzündeki tahtın (Arş’ın) asla ayaklarımızın altında olmasını değil, başımızın üstünde olmasını gerektirir. Peki ama İlahi Arş’ın bulunduğu bu gökyüzü neresiydi ? Kuzey kutbunda bizim üzerimizde bulunan gökyüzü, Güney kutbundakiler için ayaklarının altında kalmaktadır. Henüz genç bir çocukken çevremdekilere bu konuda yönelttiğim sorulara aldığım cevap, bu konuları “düşünmenin bile” küfre götüreceği şeklindeydi! Acaba insanın iki kişiliğe sahip olup, bazı şeylere hiç anlamaksızın inanması ve bazılarını da başka alanlara uygulamaksızın anlayıp öğrenmesi mi gerekiyordu? Görünüşte susup kalmıştım ama içten içe de kaynayıp duruyordum. Bu kaynama, yaşımın ilerlemesiyle ve üniversite öğrencisi olarak bilgilerimin artmasıyla daha da şiddetlendi.

    Diğer olayların yanı sıra, kişisel deneyimlerim, beni sakinleştiren ve çok büyük bir önem taşıyan şu küçük gerçeği bana öğretmişti: Aynı soru iki öğrencinin aklına aynı anda takılır; aynı öğretmenin cevabı birini tatmin ederken diğerini etmez. Ben Hukuk fakültesinde profesörken aynı olay benim de başıma gelmişti. Felsefe profesörü bir meslektaşımla birlikte, bir zamanlar öğrencisi olduğumuz ve İlahiyat alanında önde gelen bir profesörün yanına gitmiştik. İkimizden biri İlahiyat profesörünün verdiği cevaptan tatmin olurken, diğeri hiç de memnun kalmamıştı. Meslektaşımı anlayışsızlıkla suçlamak yerine, kendisine, en azından güzel kişisel ilişkilerimizi koruyabilmek için karşılıklı hoşgörü tavsiyesinde bulunmuştum.

    Resulullah (AS)’ın Mirac mucizesinin incelenmesi, beni Kur’an’a göre Allah anlayışını incelemeye de yöneltti. Kur’an’da insanın köle (‘abd) ve Allah’ın Hükümdar olarak tanımlanmış olması çok dikkatimi çekti. Kuşkusuz, insan topluluklarının ürünü olan dillerimiz, ilâhî nitelikli Mutlak Kudret ile Allah karşısındaki insanî zaaf ve güçsüzlük arasındaki büyük zıtlığı bundan daha çarpıcı bir biçimde ifade edecek bir kavram bulamazdı. Allah, Varlığı Zorunlu (Zât-ı Vâcibu’l-Vücûd), ezelden beri kendiliğinden var olan, her yerde hâzır ve nâzır, ve her birimize şah damarımızdan daha yakın olandır. Ayrıca O, her türlü fiziksel ve aklî algılamanın ötesinde (mâ verâ’u’l-idrâk) bir varlıktır. Onu tanımlayıp tasvir etmek, insanlara O’ndan bahsetmek için, dilin tüm imkânlarından yararlanmamız dışında ne yapabiliriz? Kur’an, bu durumda kullanılabilecek benzetme ve mecazları daha da ileri götürmüştür: Allah Melik’dir. Bir hükümdar olarak, O, bir takım hazinelere (hazâ’in), ordulara (cünûd), bir ülke ya da hükümdarlık alanına (mülk, melekût), bir taht’a (Arş), bu taht’a çıkmak için bir kürsü’ye, bir başkente (Ummu’l-Kurâ, Mekke’nin bir diğer adı) ve bir saraya (Beytullah) sahiptir. Hatta tebaasından ve kölelerinden biat almak -ve istediği şeyleri yapmak- için elleri (Yedullâh, Yedâhu) bile vardır. Hadiste, ayrıca parmaklardan da (esâbi’) bahsedilerek, insanın kalbinin, onu iki parmağı arasında tutan Allah tarafından evirilip çevirildiğinden267 ve bambaşka bir biçime sokulduğundan söz edilir. Resulullah (AS), Beytullah’taki, yani Ka’be’deki Haceru’l-Esved’i (Kara Taş), kelime anlamı “(Allah’a) yönelen kimse” demek olan “hacı” tarafından Allah’a gösterilen bağlılık ve sadakat yeminini (biat) kabul etmek üzere (istilam) Allah’ın sağ eli (Yemînullah) olarak tasvir etmiştir. Ayrıca, hükümdarlar resmi törenler sırasında halkın içerisinde yaya yürümezler. Tahtırevanına kurulur ve güçlü hizmetçiler O’nu omuzlarında taşırlar. Kur’an’da Allah’tan bahsedilirken bu benzetme yapılmakta (69/17) ve ilâhî Taht’ın (Arş-ı Azam) adeta bir tahtırevan gibi, sekiz melek tarafından taşındığı belirtilmektedir.

    Kur’an’da bu tür benzetme ve mecazlar kullanıldığına göre bunun mübah olması gerekir. İzin verilmeyen ve küfre götürücü sayılan ise, bu benzetmeyi ve mecazi anlamı aşırıya kaçırmak ve örneğin Allah’ın beş parmağı olup olmadığını, her parmağında bir tırnağın olup olmadığını, tırnağın deriye bitişik ve derinin kas, damar, kan, kemik vs. gibi kısımları olup olmadığını düşünmektir. Böyle düşünmekten Allah’a sığınırız.

    Tasvir edilmesi mümkün olmayan şeylerin, saygı sınırları içerisinde kalacak sıkı bir zorunluluk içerisinde ifade edilmesi ve sınırların aşılmaması gerekir. Bu halde, hükümdar olarak, Allah’ın Taht’a (Arş) sahip olduğuna inanmak gerekir; ama, bu tahtın sadece resmi törenler vesilesiyle kullanıldığını; bu Hükümdar’ın boş vakitlerini yakınlarıyla geçirdiği, yatıp uyuduğu vs. özel daireleri olduğunu düşünmek de gülünç olacaktır. Ayrıca, Taht’ın şekli ve bulunduğu yeri sormaktan da kaçınmak gerekir. Zira Kur’an’da “Taht” (Arş) kelimesi, yarattığı kullarının karşısında Allah’ın mutlak kudretini tasvir etmek için kullanılmıştır; insanın bu dünya hayatında tanıyıp bilebildiği ve sadece maddî araçlarla yapılan bu tasvir, maddî olmayan ve insan akıl ve idrâkinin ötesindeki Allah’ı tanımlamakta yetersiz kalacaktır. Eğer böyle bir yaklaşım tarzı benimsenmezse, bu kez bilimsel araştırmalarında hiç şüphesiz samimi oldukları halde, bazen insanî mantıklarının aşırılıkları yüzünden yanlış yollara sapan bir kısım Mutezile bilginlerinin ve diğer Müslüman düşünürlerin işledikleri hatalara düşülecektir.

    Acizane görüşüme göre, Allah nasıl tasvir ediliyorsa Mirac’ı da o şekilde tasvir etmek gerekir: Kur’an ve Hadis’te açıkça ifadesini bulan anlatımlara inanmak ve öte dünyaya ait alemlerin söz konusu edildiğini ve insan hayal gücünün hissedip de ifade edemediği şeylerden bahsedildiğini göz ardı etmemek gerekir. Önemli olan içeriktir, yani insanın Allah’a yükselişidir, yoksa bunun şekli, “nasıl” ve “nerede” olduğu değil. Bu, tamamen manevî âlemde cereyan etmiş bir olaydır ve onu, coğrafî ve turistik anlamı içerisinde değil, tasavvufî boyutu içerisinde ele almak gerekir.

    Kuşkusuz mizaç ve yaratılışlar birbirinden çok farklıdır: Mirac’ın ertesi günü, Ebû Bekir henüz Resulullah (AS)’ın başından geçenleri onun ağzından dinleme fırsatı bulmadan önce, bazı müşrikler kendisine şöyle sormuşlardı: “Dostunun anlattığı şu yeni olay hakkında, yani gökyüzüne götürüldüğüne ve Allah tarafından kabul edildiğine dair sözleri hakkında ne düşünüyorsun?” Ebû Bekir şöyle cevap verdi: “Onun söylediği her şeyin doğru olduğuna inanıyorum.” Nakledildiğine göre, İslâm’ı yeni kabul etmiş olan bir grup insan, bu olayın büyüklüğüne dayanamayıp dinden çıkmışlardır. Yine anlatıldığına göre, Ebû Zerr, bu olaya tüm kalbiyle inanmakla birlikte, daha ayrıntılı bilgi almak için bazı sorular sormaktan da kendini alamamıştı: “Allah nasıldı? O’nu nasıl görebildin” vs. gibi. Dediğimiz gibi, türlü türlü mizaç ve yaratılış vardır.

    Büyük siyer bilgini İbn Hişâm’ın açıkladığı bir olayla bu giriş bölümünü bitirelim: Vahiyler, Resulullah (AS)’a her çeşit vesile ile ve değişik biçimlerde geliyordu. Ancak Hira mağarasında kendisine gelen ilk vahiy, Resulullah (AS) uyuduğu sırada, rüyada iken gelmişti. Bu duruma şaşırmamalıyız. Zira alışılmadık ve tuhaf bir olay ilk kez meydana geldiğinde hissedilen sarsıntı, insan kalbinin tahammül edemeyeceği kadar büyüktür. Bu tür olaylara tamamen yabancı bir kimsenin semavî yaratıklarla temas kurması kolay değildir: Bu duruma tedricen alışması gerekir.

    Mirac’la İlgili Ayrıntılar

    Zurkânî’ye göre, birbirinden az ya da çok farklı rivayette bulunan en az 45 sahabe bize Mirâc olayı hakkında bilgi vermiştir. (Hz. Aişe gibi, henüz pek genç oldukları için, vukuundan hemen sonra olayın iç yüzünü kavrayamayanların anlattıklarını da küçümsememek gerekir. Zira daha sonra Resulullah (AS)’ın hanımı olması dolayısıyla, doğrudan doğruya Resulullah’la ilgili ayrıntıların sorulabileceği en uygun kişi idi. Ayrıca Resulullah (AS) onun zekâsını, entelektüel merakını ve ilime düşkünlüğünü yakından biliyordu (Bk. Buhârî, 3/35). Öte yandan, olayı anlatanların çokluğu, özellikle mirâc sırasında yaşanan olaylarla ilgili olarak bazı farklı durumların ortaya çıkmasına da yol açmıştır. İbn Kesîr, bu farklılıkları Tefsir’inde göstermiş ve bunlardan birinin diğerine tercih edilmesinde gözetilecek fıkhî görüşlerini de belirtmiştir. Biz, genel olarak onu esas almaktayız. Ama önce olayları Buhârî’nin ifadesine dayanarak özetleyelim:

    Bir gece, Resulullah (AS) henüz yatağına yatmıştı.268 Kendisini uyku ile uyanıklık arasında hissettiği bir sırada Cebrâil gelip Resulullah (AS)’ın göğsünü yardı ve kalbini yıkadı. Daha sonra kendisine Burâk adında, oldukça gösterişli bir binek hayvanı takdim etti ve birlikte, Ka’be’den doğruca birinci semaya doğru çıktılar. Koruma görevlileri kapıyı açtılar ve Resulullah (AS) orada kendisini karşılayan Adem (AS) ile karşılaştı. Daha sonraki ikinci semada iki kuzen olan İsa ve Yahya (AS) vardı. Sonra sırasıyla üçüncü semada Yusuf (AS)’la, dördüncü semada İdris (AS)’le, beşinci semada Hârun (AS)’la, altıncı semada Musa (AS) ile ve yedinci semada da, arkasını Beytu’l-Ma’mûr mescidinin duvarına yaslayıp dinlenen İbrahim (AS)’le karşılaştılar. (Görünüşe bakılırsa, Kur’an’ın 17. sure 1. ayetinde adı geçen “en uzaktaki mescit” (Mescid-i Aksâ) burası olsa gerektir). Daha ilerde, sınır “Sidre” ağacı ile (bk. Kur’an, 53/14) belirtilmişti. Cebrail (AS) şöyle dedi:
    “Ben bu sınırın ötesine geçecek olursam, ilahî tecellî gereği yanarım, ama sen davetlisin, ilerle!”
    Cebrail (AS), sınır görevi üstlenen Sidre ağacından sonra İlâhî Huzur’un eşiğine varıncaya dek izleyeceği yolu kendisine tarif etti. Yolda Muhammed (AS) önce, ilahi hüküm ve kararları yazan kalemlerin (günümüzün deyimiyle, sekreterlik bürosundaki daktiloların) çıkardığı gürültüyü işitti. Daha sonra, Kur’an’ın ifadesiyle (Necm: 53/9), aralarında sadece bir yayın iki ucu hatta daha az bir mesafenin kaldığı İlâhî Makam’a vardı.269 Burada, Muhammed (AS), namazın tahiyyat bölümünde okuduğumuz şu duada bulundu:

    Et-Tahiyyatu li’llahi ve’s-Salevâtu vet’-Tayyibâtu
    Kutsanmış, saf ve içten gelen salât ve selâmlar Allah’a aittir!

    Allah, bu duaya şöyle karşılık verdi:

    Es-Selâmu aleyke eyyuhe’n-nebiyyi ve rahmetullahi ve berakâtuh.
    Ey Nebî! Selâm da, Allah’ın rahmet ve tüm bereketleri de senin üzerine olsun!

    Muhammed (AS) şöyle karşılık verdi:

    Es-Selamu aleynâ ve alâ ibâdillahi’s-sâlihîn
    Selâm bizlerin ve güzel davranışlarda bulunan Allah’ın sâlih kullarının üzerine olsun!

    Daha sonra, Kur’an’ın ifadesiyle (Necm: 53/10), “Allah Kulu’na (Muhammed’e) vahy etmek istediği şeyi vahy etti ve daha önce Musa (AS)’ya on emri (Evâmir-i Aşere) verdiği gibi, oniki emri vahy etti; bu konuya ilerde tekrar değineceğiz. Hadis’e göre Allah, kendisinin birliğine iman eden ve Muhammed’i resul olarak kabul eden bütün Müslümanların, eğer günahları varsa Cehennem’de bir süre cezasını çektikten sonra kurtulacaklarını vaat ederek, Muhammed (AS)’i çok cömert bir biçimde onurlandırmıştı. Daha sonra Allahu Tealâ, Arş-ı A’lâ’daki Hazinesinden Kur’an’ın ikinci suresinin (Bakara) son iki ayetini çekip çıkarmış ve onları bu yolculuğun bir anısı olarak kendisine hediye etmiştir. Nihayet Allah, günde beş vakit namazı farz kılmıştır. (Aslında bu rakam 50 idi, ama daha sonra, dönüş yolculuğu sırasında Musa’nın tavsiyesi üzerine, sayının azaltılmasını istemek için İlâhî Eşiğe tekrar varmış, sonunda bu rakam, her biri on vakit yerine geçmek üzere beşe indirilmiştir (Krş. En’am Suresi: 6/160). Bu arada Cebrail kendisine Cennet’i, oradaki nimetleri ve bu nimetlere layık görülen insanların mutlu hallerini; aynı şekilde Cehennem’i ve orasının korkunç hallerini ve bu hallere layık görülen insanların hallerini göstermiştir. Sonra gökyüzünden inilip, tüm eski peygamberlerin kendisini karşıladıkları ve kılacakları namaz için imamlık yapmasını istedikleri Kudüs’e varmışlardır (Zira artık onların kutsal görevleri sona ermiş, oysa onunki yeni başlamaktaydı). Buharî’de yer alan bu hadise göre, daha sonra Mekke’ye dönülmüş ve Muhammed, kendisini Ka’be’nin avlusunda bulmuştur.

    Hz. Resulullah (AS)’ın sahabelerinin aklına da birçok soru takılmıştı. İşte bunlarla ilgili bazı hatıralar:

    Kendisine “Allah’ı gördün mü?” diye soran Ebû Zerr’e, Resulullah (AS) şöyle karşılık verdi: “O bir nûrdur, onu nasıl görebilirim?” Hz. Ayşe de bu konuyla ilgili olarak öğrencilerine şu cevabı veriyordu: Kur’an’a göre “insanın bakışları Allah’a erişemez” (En’am: 6/103); ve “Allah bir kimseyle ancak vahiy yoluyla ya da bir perde arkasından konuşur” (Şura: 42/51). “O’nu bir defasında da Sidre-i Münteha’nın yakınlarında gördü” (Necm: 53/13-14) ve “Kuşkusuz O’nu apaçık ufukta gördü” (Tekvîr: 81/23) ayetlerine dikkati çekildiğinde ise, Hz. Ayşe şu açıklamayı yapmıştır: “Resulullah (AS) burada Cebrail’in söz konusu olduğunu ve O’nu Allah değil de bir melek biçiminde görmüş olduğunu söylemiştir.”

    Resulullah (AS)’ın Mekke’den Kudüs’e ve oradan da gökyüzüne mi yükseldiği, yoksa Mirac dönüşü sırasında mı Kudüs’e uğradığı konusunda ihtilaflı rivayetler vardır. Kudüs’e uğrayışın dönüşte gerçekleştiği rivayetini benimseyen İbn Kesîr gibi bir kısım yazarlar, örneğin şu tür delillere dayanmaktadırlar: Muhammed (AS)’ın Allahu Teala ile göklerde buluşmasının ardından, önceki peygamberlerin kendisini kutlamak için karşılamaları, ve artık ilahi görevlerinin sona ermiş olması nedeniyle ondan kendilerine imam olmasını istemeleri normaldir. Bu ilim adamları, “Allah’ın kulunu Mescid-i Haram’dan (Kabe) en uzak mescide (Mescid-i Aksâ’ya), Kudüs’e götürdüğünü” ifade eden ayete (İsra: 17/1) dikkatleri çekildiğinde, Kur’an’a göre (Rum: 30/3) Filistin’in Resulullah (AS) için “en yakın ülke” (Edne’l-Arz), sınırdaş memleket, Arabistan’ın hemen yanı başındaki komşusu olarak nitelendirildiği, bu durumda, en uzak mescidin en yakın ülkede bulunamayacağı cevabını verirler. Yine bu ilim adamları en uzak mescidin (İsra: 17/1), meleklerin sürekli ibadet halinde bulunduğu semavî bir mescit olduğu kanısındadırlar.270 Ka’be ile bu semavi mescit arasındaki eksene Resulullah (AS)’ın bir başka hadisinde de dikkat çekilmiş ve Ka’benin tam olarak bu semavi mescidin altında bulunduğu, başka bir deyişle, bu mescitten bir taşın atılması halinde Ka’be’nin damına düşeceği bildirilmiştir.

    Bu semavi yolculuğu, Kur’an “Sana gösterdiğimiz o görüntüleri (rü’ya) ancak insanları sınamak için meydana getirdik” (İsra:17/60) şeklinde nitelendirmektedir. Yukarıda belirtmiş olduğumuz Buhari’den nakledilen hadiste, Resulullah (AS)’ın dönüş yolculuğu sırasında uyandığında, kendisini Ka’be’nin avlusunda bulduğunu görmüştük. Bu konuda daha farklı düşünen Taberî ve Râzî şöyle derler: Eğer sıradan bir rüya söz konusu olsaydı, Mekke’li müşriklerin isyan edip ona yalan isnat ederek başkaldırmaları için bir neden olmazdı. Ancak müşriklerin karşı çıktığı şeyin bir rüya düşüncesi değil de, Allah’ın, kendilerinin düşmanı olan Muhammed’i, daha büyüğü hayal edilemeyecek övgü ve şereflerle kabul etmesi olduğu da düşünülebilir. Bu arada, peygamberlerin gördüğü rüyaların uyanıklık halinde başlarından geçenlerden daha az değerli olmadığını da hatırlatalım. Muhammed (AS)’e Hira mağarasında iken gelen ilk vahiy rüya halinde vuku bulmuştu. Kur’an’a göre İbrahim (AS) çok sevgili biricik oğlunu kurban etme konusundaki ilahi buyruğu bir rüyada almıştı (Saffat: 37/102-105). Tevrat’a göre, Yakup (AS) da, Allah’ı gördüğü bir rüyaya nail olmuştu (Tekvîn 28/12). Süleyman (AS)’a da Allah rüyada iken görünmüştü (Hükümdarlar I, 3/5, 9/2). Bu arada, Buhari’nin ifadesiyle, Resulullah (AS)’ın bizzat nitelendirdiği bu halin uyku ile uyanıklık arasında olduğunu da göz ardı etmeyelim.

    Mi’racın uykuda mı yoksa uyanık iken mi cereyan ettiği hususu daha ilk günlerden itibaren tartışma konusu edilmiştir. Ibn İshak, Resulullah (AS)’ın hanımı Ayşe’ye göre, Mi’rac’ın uykuda iken olduğunu nakleder (Bu konuda Suheylî’nin Ravz adlı eserine ve Taberi ile İbn Kesîr’in de Kur’an tefsirlerine vs. müracaat ediniz). Ayşe (RA), “Onun bedeni asla gözden kaybolmadı, onun ruhu nakledildi” diyerek, bu konuda ısrar eder. Resulullah (AS)’ın kayınbiraderi ve vahiy kâtibi Mu’aviye de aynı görüştedir. İbn el-Kayyım’a göre (Zad el me’ad), Hasan el-Basrî de aynı kanıdaydı. İbn Kayyım’ın kendisi de, bu semavi yolculuğun uyanıkken ama ruhen cereyan ettiğini söylemeyi yeğlemektedir. Sonraki kuşaklardan (Müteahhirîn’den) Şah Veliyyullah Dihlevî, aklî ilimlerle tasavvufî ilimleri bir araya getirmekle ünlüydü. Ona göre Mirac bedenen cereyan etmiş, ama o sırada beden ruhun niteliklerini taşır bir halde bulunmuştur. Kuşkusuz, Mi’rac’ın tamamen bedensel bir olay olduğunu ve bunun uzayda fiilen meydana gelen bir yer değiştirme olduğunu söyleyen başka kimseler de vardır.

    Daha önceki dönemlerde yaşamış olan ve Mi’rac’ın fiilî bir yer değiştirme olduğunda ısrar eden bilginlere sonsuz saygı duymakla birlikte, ben kendi kendime, bu yer değiştirme olayının Allah’ın her yerde hâzır ve nâzır olma sıfatına ters düşüp düşmediğini sorarım. Kur’an’da Allah bizzat şöyle açıklamaktadır: “Biz ona şah damarından daha yakınız” (Kaf: 50/16). Bir başka ayette ise: “(Can boğaza geldiği zaman, hastaya) biz sizden daha yakınızdır” (Vâkı’a: 83-85). “Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O’dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O’dur. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka O, onlarla beraberdir” (Mücâdele: 58/7). Kısaca, biz nerede isek O da oradadır (Hadid: 57/4, Mücâdele: 58/7). Aynı mealde daha birçok ayet vardır. Şayet Allah’ın bizimle ve bize çok yakın olmadığı ve O’nu gökyüzündeki Arş’ı üzerinde aramak gerektiği öne sürülürse, bu anlayış Allah’ın Arş’tan, Arş’ın göklerden, göklerin de bu kâinattan daha küçük olduğu anlamına gelir ki, Allah böyle düşünmekten bizi korusun!

    Olayları kendi konumları içerisinde değerlendirmek en iyisidir. Bu yorum ve hüküm çıkarmalardan hiçbiri Resulullah (AS)’den kaynaklanmadığı ve Resulullah (AS) de bu konuyla ilgili olarak hiçbir açıklamada bulunmadığı, dahası, Resulullah (AS)’ın ashabının da bu konuda farklı görüşlere sahip olmaları nedeniyle, söz konusu ihtilaflar burada herhangi bir kimse ya da grubu sapıklık ya da Ehl-i Sünnet yolundan sapma gibi ithamlara yol açmamalıdır. Herkes Allah’ın kendisine nasip ettiği bilgi ve hikmet yolunu izlemekte ve kendisini tatmin eden alimin delillerini benimsemekte özgürdür. Şahsen ben, bir Müslüman için bu anlamsız tartışmaya katılmamasının daha iyi olacağı kanısındayım; bunun yerine, Allah’ın insanlığa bağışlamış olduğu Mi’raç gibi yüce bir lütuftan manevî olarak yararlanmak gerekir. Resulullah (AS)’ın özellikle ifade ettiğine göre (bk. Ibn Hanbel, III, 321, 339; Suyutî, vs.), namaz mü’minin miracıdır (başka kaynaklarda Allah’a yaklaşma, kurban ya da Allah’ın burhan’ı ifadesi kullanılmaktadır). Resulullah (AS)’ın mirac’ı kendisine, bizim miraclarımız da, bireysel liyakatlerimize göre kendimizedir. Bununla birlikte, daha İslam’ın ilk dönemlerinden itibaren, Mirac’ın değişik yorumlara konu teşkil ettiğini görürüz. Hoşgörülü olmamız gerektiği düşüncesiyle bu kadarla yetiniyoruz.

    Yukarıda Musa (AS)’nın kendi mirac’ında On Emir (Evamir-i Aşere) (bk. Çıkış, 20/3-17, Tesniye, 5/6-21), oysa Muhammed (AS)’ın Oniki Emir (İsra: 23-39) aldığına işaret edilmişti. Bu emirleri şu şekilde karşılaştırmak mümkündür:

    Kur’an
    1. Ancak O’na ibadet ediniz.
    2. Ana-babaya iyilikle muamele et.
    3. Akrabaya, fakire ve yolda kalanlara hakkını ver.
    4. (Bu konuda) ne cimri, ne de savurgan ol.
    5. Geçim korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyiniz.
    6. Zinaya yaklaşmayınız.
    7. Haklı olduğunuz durumlar dışında kimseyi öldürmeyiniz.
    8. (Sorumluluğunuz altındaki) Yetimlerin mallarına ancak güzel niyetlerle yaklaşınız.
    9. Verdiğiniz söz ve vaatleri yerine getiriniz.
    10. (Tartarken) Ölçüyü tam yapın.
    11. Hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığın şeyin ardından koşma
    12. Yeryüzünde gurur ve kibirle yürüme!
    Tevrat
    1. Benim huzurumda başka ilahlara tapmayacaksın.
    2. Yontma put ya da resim yapmayacak, onların önünde secde etmeyeceksin.
    3. Zat-ı Ezelî olan Rabbinin adına boş yere yemin etmeyeceksin.
    4. Dinlenme gününü (yevm-i sebt) hatırla.
    5. Babana ve annene hürmet et.
    6. Asla adam öldürme.
    7. Zina etmeyeceksin.
    8. Hırsızlık yapmayacaksın.
    9. Yalan şahitlik yapmayacaksın.
    10. Komşunun/akrabanın evine göz dikmeyeceksin, komşu ve yakınının hanımına, erkek ya da kadın hizmetçisine, öküzüne, eşeğine, ya da komşuna ait herhangi bir şeye göz dikmeyeceksin.

    Bu oniki emri zikrettikten sonra, Kur’an şu eklemede bulunur: “ (Ey Muhammed!) İşte bunlar, Rabbinin sana vahy ettiği hikmetlerdir” (İsra: 17/39).

    Çağdaşımız Süleyman Nedvî, Resulullah (AS)’ın hayat hikâyesi (Sîret) ile ilgili olarak, İsrâ suresinin hemen tamamının Mi’rac’ı anlattığı tespitinde bulunmuş ve konuyu şöyle analiz etmiştir:

    Mi’raç, ilâhî kudretin bir göstergesi olduğu kadar, Rabbinin eşiğine kadar yücelme imkânı vererek kulu Muhammed (AS)’a bahşettiği ilahi bir lütuf olarak da değerlendirilmelidir. İslam Peygamberi, tüm peygamberlerin ayrı ayrı elde etmiş olduğu nimetleri kendi nefsinde toplamış ve böylece, iki kıble’nin, yani Adem ve İbrahim (AS)’ın Ka’be’si ile Süleyman (AS) ve ondan sonra gelen peygamberlerin kıblesi olan Kudüs’ün peygamberi olmuştur. Bu surede Mekkeli müşriklere yönelik bir ceza tehdidi, Muhammed (AS)’ın Medine’ye hicret kararı, emirlerin açıklanması, Muhammed (AS)’ın peygamberlik vasfını ve Kur’an’daki ilahi vahyi tartışan kimselere de bir cevap vardır. Öldükten sonra dirilmenin ve mucizelerin gerçek olduğu, Musa (AS)’nın başından geçenlerden çıkarılması gereken derslere (kıssadan hisse) ait işaretler de bu surede yer almaktadır.

    Bu arada, Tevrat, Musa (AS)’ya verilen On Emir’den söz etmekle birlikte, Kur’an, “Andolsun ki biz Musa’ya açık açık dokuz ayet verdik” (İsra: 17/101) buyurmaktadır. Anlaşıldığı kadarıyla, gerçekte On Emir söz konusu iken, Resulullah (AS)’ın Tirmizî, İbn Hanbel, Nesâî, İbn Mâce, Taberî gibi hadisçilerce nakledilen bir açıklamasına göre, sadece Yahudiler için olan sebt günü ile ilgili emir bunların dışında tutulmuştur. Kur’an da, sebt gününün genel bir ilahî emir olmayıp, cemaat halinde yapılan haftalık ibadetlerde ayrı baş çektiklerinden, Yahudiler için ihdas edildiğini açıklamaktadır. (Nahl: 16/124).

    Konuyu bitirmek için, Arş’ın Hazinesinden çekip çıkarılan ve Bakara suresinin son iki ayetinden oluşan şu ilahî hediye konusuna değinelim:
    “Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de iman ettiler. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. ‘Allah’ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık. Dönüş sanadır!’ dediler.”
    “Allah bir kimseye ancak gücünün yettiği ölçüde sorumluluk yükler. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir. Ey Rabbimiz! Eğer unutur ya da hataya düşersek bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme! Ey Rabbimiz! Bize, üstesinden gelemeyeceğimiz işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize merhamet et! Çünkü Sen bizim efendimizsin! Öyleyse kâfirler güruhuna karşı bize yardım et!” (Bakara: 2/285-286)

    Gerçekten bu çok harika bir durumdur! Bu iki ayetten ikincisini tekrar ele alalım: “Allah bir kimseye ancak gücünün yettiği ölçüde sorumluluk yükler.” Bu ne hoş bir lütuf ve nimettir! Eğer bir görevin mutlak bir mükemmellik içerisinde yerine getirilmesi gerekseydi insanın hali nice olurdu? Ama eğer herkesin kendi güç ve yeteneğine göre elinden geleni yapması gerekirse, en az yetenekliler için bile bir kurtuluş ümidi var demektir. Ayette “yaptığımız iyilik” ve “bilerek yaptığımız kötülük” arasındaki ayrıma da dikkat çekilmektedir.

    Öte yandan, ilk ayet insanlık adına, uluslararası ve dinlerarası ilişkiler adına çok büyük bir lütuftur: Yalnız ve sadece Muhammed (AS)’e ve Kur’an’a değil, tüm peygamberlere ve kutsal kitaplara inanmayı emretmektedir! Böyle bir hoşgörü diğer dinlerde duyulmuş şey değildir. Bu hoşgörü anlayışı, din ve ırklarının farklılığına rağmen yeryüzündeki tüm insanlar arasında barış ortamını tek başına oluşturmaya muktedirdir: Ancak bir İslamî yönetim ortamında, Müslüman olmayanlar için bile barış ve adalet mümkün olabilir ve tarih boyunca da öyle olmuştur.

    Son Birkaç Uyarı

    Bu semavî yolculuğun dönüşünde Resulullah (AS) bu “gece yolculuğu” (İsrâ) sırasında manevî alemde başından geçenleri anlattığında, kendisini dinleyenlerin tepkileri çok farklı olmuştu: Bazı Mekkeliler onunla alay edip, kendisinden Kudüs şehrini tarif ve tasvir etmesini istediler. Kimileri ise Filistin istikametinden gelecek olan ve günlerdir bekledikleri kervanlarının şimdi nerede bulunduğunu söylemesini istediler. Biri de Ebû Bekir’in evine koşarak, ona bu yeni “skandal”ı haber vermek istedi. Ama o sadık insan, bir an bile tereddüt etmeyip “Muhammed (AS)’ın söylediği her şeyin doğru ve gerçek olduğuna şehadet ederim” dedi. O günden itibaren, Ebû Bekir, Müslümanlar nezdinde herkesin gıpta ettiği Sıddîk lakabına nail olmuştur.

    Ramazan ayında Resulullah (AS)’a ilk vahyin geldiği geceden sonra, Mi’raç da, on yıl kadar sonra Recep ayının 27. gecesi vuku bulmuş ve Müslümanlar tarafından büyük törenlerle kutlanan bir gece olmuştur.

    Delil, Ayet ve Hikmetlerle Dolu Bu Gecenin Son Saatleri

    İlahi huzura kabul edilip yeniden insanlar arasına dönen Muhammed (AS), kendisine yöneltilen ilâhî tebliğ görevini yerine getirmede eskisinden çok daha kararlı hale gelmişti. Artık, önyargılarla dolu olan kendi hemşehrilerinden çok ümitli değildi. Bununla birlikte, Mekke’ye uğrayan yabancı ziyaretçileri de ihmal etmedi. Nitekim onların nazarında çok da başarılı olmuştu. Hicret’ten önceki son yıllarda cereyan ettiklerinden emin olunmasına rağmen, aşağıdaki olayların kesin tarihlerini belli bir kronolojiye oturtmak zor görünmektedir:

    İbn Hacer’in ifadesine göre,272 Orta Arabistan bölgesinde yaşayan Benî Hanife kabilesinin reisi Sumâme ibn Usâl, Mekke’ye uğradığı bir gün Muhammed (AS)’e şöyle dedi: “Daha çok konuşursan seni öldürürüm.” Ancak bu konuda ayrıntılı bilgi verilmemiştir.

    Yemen’deki Devs kabilesinden Tufeyl ibn Amr, bir şair ve oba reisiydi. Kendisini, Muhammed’in sözlerini dinleyenlerin fitneye uğradığı ve ailelerinde karılarla kocaların, çocuklarla ana-babalarının arasında ayrılıklar yaşandığı dedikodusuna inandırmışlardı. Tufeyl bu düşünceye kendisini o denli kaptırmıştı ki, ne zaman Muhammed (AS) orada iken Ka’be’nin önüne gelse, Muhammed’in büyüsünün kendisine erişmemesi için kulaklarına pamuk tıkardı. Bir gün, kendi kendisine: “Ne kadar batıl inançlı biriyim ben! Onun sözlerini duymakta ne kötülük olabilir? Eğer bu sözlerin herhangi bir değeri var ise, buna kendi kendime karar verecek kadar aklım ve mantığım vardır.” Bu düşüncelerle, Kur’an’ı dinledi ve Kureyşlileri büyük kederler içerisinde bırakarak, derhal İslam’ı kabul etti.

    Yemen’in Ezd kabilesinden Damâd, büyük bir sihirbaz olarak ün yapmıştı. Mekke’ye uğradığı bir sırada, Kureyşlilerden şehirde bir “rakib”inin bulunduğunu öğrendi ve onlara, gidip onu iyileştireceğine dair güvence verdi. Muhammed (AS)’ın yanına vardı ve onun kendisinin sihirli sözlerini dinlemesini istedi. Ancak Muhammed (AS), Allah’ı yüceltip O’nu sena eden, O’nun sıfatlarını ve sonsuz kudretini ihtiva eden ayetleri okuyunca Dâmad o denli etkilendi ki, Resulullah (AS)’a bunları üç kez tekrar ettirdi; sonra da İslam’ı kabul etti.

     

  5.  

  6. MUHAMMED HAMİDULLAH
    Muhammed Hamidullah, 1908 yılında Hindistan’ın güneyinde Hayrabat’ta doğdu. Orada Osmaniye Üniversitesinde okudu. Devletler hukuku üzerine doktora yaptı. 1947 yılında Hindistan hükümeti, siyasi sebeplerle kendisini vatandaşlıktan çıkardı. Fransa’ya gidip Paris’te ilmi araştırma azalığına girdi.

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Hamidullah bir hukuk doktoru ve tarihçidir. Daha ziyade İslamiyet hakkında yazdığı kitaplar ve verdiği konferanslarla tanınmıştır. Öne sürdüğü görüşlerin çoğu delilsiz ve şahsidir. İslam âlimlerine ve selef-i salihine güvenmediğini açıkladı. Batı filozofu ve müsteşrik gibiydi. Görüşlerinin; Şiiliğin İsmailiyye kolunun görüşlerine aynen benzemesi âlimler arasında şüphe uyandırdı. Bu bakımdan İsmaili olduğu kanaati yaygındır. Vahiyden ve nakilden evvel aklı ve tarihçiliği ön planda tutmuştur. Eserlerinin bazıları; İslam Peygamberi, İslam’a Giriş, Resulullah Muhammed vb. 19 Aralık 2002 tarihinde öldü.

    Muhammed Hamidullah’a göre Peygamber Efendimizin (s.a.v.) peygamber olma süreci şöyledir: “Şayet kaynakların susması kâfi bir delil değilse onun belki de deniz yoluyla Habeşistan’a gittiği dahi hatıra gelebilir. Bütün bu seyahatler onun Bizans, Acem, Yemen ve Habeşistan ticari, idari, gelenek ve kanunlarını öğrenmesine yol açtı. Olgunluk yaşında, kırkında, bu tecrübeli adam kavmini ıslaha teşebbüs etti.” 1

    Yani Kur’an; vahiy ile değil, bilgi toplamakla ve tecrübe edinmekle yazılmıştır demek istiyor Hamidullah. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Biz sana apaçık ayetler indirdik. Onları ancak fasık olanlar inkâr eder.” 2

    “Onlar ki yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı gördükleri ümmî ve nebi olan peygambere tabi olurlar. O peygamber onlara iyiliği emreder, kötülükten nehy eder. Tertemiz ve iyi olan şeyleri helal, kötü ve zararlı şeyleri haram eder, onların sırtındaki ağır yükü kaldırır. Onların zincirlerini kırar. O peygambere inanıp ona saygı gösteren, yardım eden onunla birlikte gönderilen nura uyanlar yok mu? Felah bulan onlardır. De ki: ‘Ey insanlar! Şüphesiz ben sizin hepinize göklerin ve yerin sahibi olan ve kendisinden başka ilah olmayan, hem diriltip hem öldüren Allah’ın Resulüyüm. Öyleyse Allah’a ve O’nun sözlerine iman eden Ümmi nebi olan Resulüne iman edin. Ve Ona tabi olun, taki, hidayete ermiş olasınız.’”3

    Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’ın buna benzer pek çok ifadesi mevcuttur. “İslam’ın zuhurunda yeryüzünde çok sayıda din vardı. Yeni bir dine ihtiyaç var mı idi? Ve onun muvaffakiyeti hangi şartlara bağlı idi? Bu soruya Prof. Philip k. Hitti’nin cevabı gayet veciz ve faydalıdır: ‘Aslî şekliyle İslamiyet, Sami kavimlere ait dinlerin mantıki mükemmelleşmesidir.”4

    Hamidullah’ın tasvip edip beğendiği görüşe göre, İslam müstakil bir din değil, tekâmül sürecinde tamamlanmış bir dindir.

    Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.v) ümmî olduğu aşikâr iken, O (s.a.v.)’na Kitabullah’ın ve diğer malumatların tamamının vahiy yoluyla bildirildiği imanın şartlarından iken, dinimizin, seyahatler, tecrübeler yoluyla oluştuğunu söylemek de neyin nesi?

    “Hz. Muhammed, Avrupa’yı ve Katolikliği tanımadı, sadece Bizans hâkimiyetindeki Hıristiyanlaşmış Suriye Araplarıyla münasebeti oldu. Bunlar, ona Hıristiyanlık akideleri hakkında malumat vermiş olsa gerektir.”5

    Allah’ın bildirmesi varken, sair insanların bildirmesine ne hacet? Kur’an’da Hıristiyanlık teferruatıyla anlatılmıyor mu ki, Hz. Fahr-i Kâinat (s.a.v.)’ın başkalarından işitmiş olması gereksin?

    “Hz. Muhammed, Umman’a yaptığı ticari seyahatte Çinlilere rastlamış olsa gerek. Onun bu kavmin sanatına karşı büyük bir hayranlığı vardır.”6

    Hangi sanat? Niçin hep; “olsa gerek, yapsa gerek” gibi tahminler yapılıyor? Prof. Hamidullah, Resulullah Efendimiz (s.a.v.) hakkında hep tahminlerde bulunuyor.

    İslam Peygamberi adlı kitabında Muhammed Hamidullah: “Çölde sütkardeşi küçük kızın omzunu, hayat boyu iz kalacak şekilde ısırdı.” diyor. Buda’yı peygamber ilan eden Hamidullah, Rahip Bahira Vak’ası için: İstihfat mevzuu 9 yaşında bir çocuğun simasında nebilik alameti olamaz ve buna inanmak safdilliktir.” diyor. Hâlbuki İbn-i İshak ve İbn-i Hişam başta olmak üzere İslam tarihlerinin tamamına yakınında bu olayı sahih olarak kabul eder.

    Sahih-i Buhari’de nakledilen bir hadis-i şerifle cevap verelim: “Kudüs’le benim aramdaki mesafe ortadan kalktı ve ben Mescid-i Aksa’ya bakarak ne soruyorlarsa cevap veriyordum.” Hamidullah’ın iddiasına bu hadis-i şerif yeter.

    Muhammed Hamidullah; Miraç’ın bedenen gerçekleştiğine inanmıyor. Hz. Kur’an’da Miraç şöyle anlatılmaktadır:  “Kulu Muhammed’i geceleyin, Mescid-i Haram’dan kendisine bazı ayetlerimizi göstermek için, etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz ki her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla gören O’dur.”7 Ebu Said el Hudrî (r.a.)’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Beytü’l Makdis’te olanları bitirdiğim zaman Miraç getirildi ki, ben ondan güzel bir şey görmedim.” Yine el- Hudrî’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte de şöyle buyruluyor: “Sonra Miraç. Getirildi -ki insanların ruhu onda göğe yükselir- Baktım ki, gördüğüm şeylerin en güzeli; görmez misin ölmek üzere olan kimse, ona nasıl gözünü diker? Bunun üzerine dünya göğü kapısına kadar yükseltildik. Cebrail kapının açılmasını istedi. ‘O kimdir?’ denildi. ‘Cibril’ dedi. ‘Yanındaki kim?’ denildi. ‘Muhammed’ dedi. ‘Öyle mi? O peygamber olarak gönderildi mi?’ denildi. O ‘evet’ dedi. Hemen kapıyı açtılar ve beni selamladılar. Bir de ne bakayım görevli bir melek gördüm ki göğü koruyor ve ona İsmail deniliyor. Emrinde yetmiş bin melek ve her birinin emrinde yüz bin melek var.” Bu hadis-i şerifin devamı çok uzun ve Miraç’ı teferruatlıca anlatıyor. Sahih-i Buhari’de geçiyor. Tüm Ehl-i Sünnet âlimler Miracın hem bedenen hem ruhen gerçekleştiğine inanmışlar ve ittifak etmişlerdir. Kütüb-ü Sitte ve diğer hadis kitaplarında bu konuda pek çok hadis-i şerif bulabilirsiniz. Yalnız Hamidullah gibi bir kaç aykırı düşünce sahipleri muhalif fikirlerini yaymaya çalışmışlardır. Molla Cami Hazretleri, Miraç’ın Arşa kadar ruh ve cesetle birlikte gerçekleştiğini söyler: “Refref onun şerefli vücudundan şereflendirilmiş olduğu zaman, Arş refrefin elinden onu süratle aldı. Arş ovasında teni bir hırka gibi bıraktı. Sancağını yere ihtiyacı olmayana (Allah’a) hırkasız olarak kaldırdı. Bir gülü götürdüler bu aşağı dehlizden o yüksek dergâha el el üstünde. Yönü, mühresi altı kapıdan kurtardı. Yeri, biniti darlıktan sıçrattı. Yerden bile boş olan bir makam buldu ki, oraya ten de mahrem değildi can da.”

    Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi adlı kitabında şöyle demektedir: İbn-i Kelbi, bizzat Muhammed Aleyhisselamın İslam’dan evvel bir put önünde esmer bir koyunu kurban ettiğini nakleder.”8

    İlim adamı, nakil yaptığı zatları didik didik inceler ve ona göre hareket eder. Garânîk rivayetini kitabında ilk nakleden müellif, hicri üçüncü asır başlarında 204/819 tarihinde vefat eden Ibnü’l Kelbî’dir. Daha sonra Vâkidî, İbn Sa’d, Taberî, Zemahşerî gibi bazi tarihçiler ve müfessirler Ibnü’l-Kelbî’den alarak bazı küçük değişiklik veya ilâvelerle aktarmışlardır. Ibnü’l-Kelbî’nin; naklettiği rivayetlerde hiçbir hassasiyet göstermeyen ve nakillerine güvenilmeyen bir kişi olduğu bilinen bir gerçektir.

    Kelbî için Zehebi şöyle der: “Hişam oğlu Kelbî metruklardan biridir ve sikâ değildir. Bundan dolayı hadis hafızları arasına onu koymadım.”9

    Ahmed bin Hanbel Hazretleri, Kelbî için: “Hiç kimsenin ondan hadis rivayet edeceğini zannetmiyorum.”10

    Ama Muhammed Hamidullah onu rivayetini kullanmış. Garanik Hadisesi olarak iddia edilen bu olay, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Mekke döneminde Habesistan’a hicret eden Müslümanların Mekke’ye tekrar dönmelerine sebep olarak gösterilen, ama gerçekte İslâm düşmanlarının uydurdukları asılsız bir rivâyet. Sözde Garânîk olayı ile ilgili çeşitli kaynakların anlatım tarzları ve yazarların yorumlarında bazı farklılıklar olmakla birlikte ana hatlarıyla, bu uydurma olay şöyle olmuş: … Mekke’de Müslümanların eziyet ve işkencelere uğradıkları, bu sebeple bir kısım Müslümanın Habeşistan’a göç ettiği bir dönemde Hz. Peygamber (s.a.v.), Mekke müşrikleri ile uzlaşmanın yollarını arıyor, devamlı anlaşma çareleri düşünüyormuş. Zihni bu düşünce ile hep meşgul iken bir gün Kâbe yanında Necm Sûresini okuyormuş. “Gördünüz mü o Lât ve Uzza’yı ve üçüncü(leri olan) öteki (put) Menât’ı?” şeklindeki 19 ve 20. ayetlerini okuduktan hemen sonra Şeytan, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e musallat olmuş ve şeytanın etkisiyle Hz. Peygamber (s.a.v.), farkında olmaksızın: “Bunlar yüce kuğu kuşları (veya turnalar)dır ve şefâatleri umulur” cümlelerini vahyin devamı gibi söyleyip Necm suresini okumaya devam etmiş. Surenin sonuna gelince secde ayeti olduğu için Hz. Peygamber(s.a.v.) ve orada bulunan Müslümanlar secdeye kapanmışlar. Müşrikler de Hz. Peygamber(s.a.v.)’in okuduğu bu cümleler sebebiyle son derece sevinerek; “Artık Muhammed ilâhlarımızın şefâatini kabul ettiğine göre aramızda önemli bir ayrılık kalmadı” deyip hepsi secdeye kapanmışlar. Son derece yaşlı bir veya birkaç müşrik, yere eğilip secde etmek zor geldiği için yerden bir avuç toprak alarak alınlarına değdirmiş ve böylece ilâhlarına tâzimde bulunmuşlar. Bu olay dolayısıyla müşrikler kısa bir süre Müslümanları kendi hâline bırakmışlar. Bu haber Habeşistan’daki Müslümanlara “tüm Mekkelilerin İslâm’a girdiği” şeklinde ulaşmış ve Habeş muhâcirleri orayı terk edip Mekke’ye yönelmişler. Ancak bu olayın ardından Cebrâil (a.s.) gelerek hatası dolayısıyla Hz. Peygamber’i ikaz etmiş, bu arada nâzil olan Hacc Sûresinin “…Senden önce gönderdiğimiz hiçbir resul ve nebî yoktur ki bir şeyi arzuladığı zaman şeytan onun arzusuna (vesvese) atmamış olsun. Allah, kendi ayetlerini sağlamlaştırır…” meâlindeki 52. ayeti ile önceki cümle nesh edilmiş. Hz. Peygamber, olanlardan üzüntü ve nedâmet içinde, yeni inen ayetleri ilân edince Mekkelilerin eziyetleri yeniden başlamış…”

    Temelde bu anlatım tarzını ve Garânîk olayının vukû bulduğunu kabullenen bazı yazarlar bu rivâyeti; “Garânîk sözünün geçtiği cümleyi söyleyen, Hz. Peygamber (s.a.v.) değildir; bizzat şeytan, sesiyle ortaya atılmıştır”, “Bu cümleyi, Hz. Peygamber (s.a.v.) Kur’an okurken gürültü yapıp, bağırıp çağırarak ona baskın çıkma şeklinde müşriklerin devamlı izledikleri bir politikanın gereği olarak ve son okunan ayette putlarının adı zikredilince onların şiddetli bir şekilde kötülenmesinden endişe ederek kendi akîdelerine uygun bir şekilde müşriklerden birisi söylemiştir. Bu sözün sâhibi, Hz. Peygamber (s.a.v.) olmadığı gibi, şeytan da değildir, ama şeytanlaşmış insanlardan birisidir”, “Bu cümle, müşrikler tarafından daha önce bilinen, tavafları ve yeminleri sırasında kullanılan bir cümle idi. Müşrikler “Lat, Uzzâ ve öteki üçüncüleri Menât; bunlar yüce kuğu kuşlarıdır ve şefâatleri umulur’ derlerdi. Hz. Peygamber’in okuduğu Necm Sûresinin 19 ve 20. ayetlerinde bu putların adı geçince müşriklerden biri önceden kullandıkları bu yemin cümlesini araya sokuşturuvermiş, ilk plânda bunu kimin okuduğu bilinememişti…” gibi çeşitli yorumlamalara tabi tutmaktadırlar.

    Ancak gerek geçmiş dönemlerin, gerekse asrımızın tahkik ehli âlimleri, bu rivâyeti çeşitli yönleriyle inceden inceye tetkik etmişler ve birçok noktadan tamamen asılsız, uydurma bir rivayet olduğunu ortaya koymuşlardır. Kur’an-ı Kerim’in, Cenâb-ı Hakk’ın muhâfaza ve garantisi altında olduğu, ayetlerin beşerî ve şeytanî tasallutlardan mahfuz bulundugu bilinen bir gerçektir. Bu bakımdan Hz. Peygamber (s.a.v.) Kur’an okurken şeytanın tasallutuyla Kur’an ayetlerine bir şeytan sözünü karıştırması ya da şeytanın veya bir müşriğin herhangi bir sözünün geçici bir süre için bile olsa fark edilmeyip Kur’an’dan zannedilmesi, katiyetle ihtimal dâhilinde değildir. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.v.), Müslümanların uğradığı eziyet ve işkenceler dolayısıyla ne kadar üzüntülü ve bu eziyetlerin kaldırılması hususunda ne derece düşünceli olursa olsun, dilinden, yıllar boyu uğrunda mücâdele verdiği tevhid akidesine tamamıyla zıt böyle bir cümlenin dökülmesi veya başkası tarafından söylenen bir cümleyi fark edip müdahale etmemesi söz konusu olamaz.

    Şu halde Garânîk rivayeti, tamamıyla asılsız olup İslâm’ın daha ilk asırlarında İslâm düşmanı zındıklar tarafından uydurulmuş, günümüze gelinceye kadar çeşitli asırlarda İslâm’a muhalif belli çevrelerce bir koz olarak kullanılmış, günümüzde de İslâm düşmanı garazkâr müsteşrikler tarafından zaman zaman tekrar ortaya atılarak bu vesile ile İslâm’a karşı saldırılarda bulunulmuştur.

    Habeşistan’daki Müslümanların Mekke’ye geri dönmelerinin sebebi, sözde Garânîk olayı değil; bu yıllarda Hz. Hamza (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.) gibi güçlü ve itibarlı şahısların İslâm’a girmeleri dolayısıyla Mekke müşriklerinin bir süre çekinerek eziyet ve işkencelerine ara vermeleri, dolayısıyla Mekke’de geçici bir sükûnet havasının oluşması; Habeşistan’da Necaşî Ashame’ye karşı bir ayaklanmanın baş göstermesi ile karışıklıkların zuhur etmesidir.

    Necm Suresinin Kâbe yanında Hz. Peygamber tarafından okunduğu; surenin sonunda secde ayeti bulunduğu için Hz. Peygamber’in ve orada bulunan ashabının secdeye kapandıkları, buna mukâbil müşriklerin de tamamıyla secde ettiklerine dair İmam el-Buhârî’nin el-Câmi’u’s-Sahîh’inde sahih bir rivâyet vardır.

    Muhammed Hamidullah o kadar objektif (!) bir müelliftir ki, Yahudilerin mi yoksa Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile Ashabının mı –hâşâ- daha zalim olduğuna karar verememiştir: Kaynuka Savaşında kan dökülmedi. Ve diğer Yahudi kabileleri bu ihtilafta tarafsız kaldılar. Fakat Kaynukalardan bazı kabilelerin ihracının Müslümanlarla Yahudiler arasındaki münasebetleri gerginleştirmiş ve İslamiyetin yayılmasının her zamankinden daha zor bir safhaya girmiş olması muhtemeldir. Bununla beraber Yahudi dini, Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği dine en yakın olanıdır. Şu halde Müslümanların Medine Yahudileri ile anlaşmaya muvaffak olamaması hazindir. Rakipte hatalar bulmak kolaydır. Fakat kabul etmek lazımdır ki anlaşmazlık bir defa ortaya çıkınca misilleme ve mukabil misilleme zinciri mazlumu zalimden ayırma imkânı bile bırakmaz.”11

    Bilindiği gibi peygamberlerin ve Hatemü’l Enbiya Efendimizin (s.a.v.) de sıfatlarından biri ismettir. Yani masumdur, günah işlemekten münezzehtir. Huneyn Savaşında Peygamber Efendimiz (s.a.v.), düşmanlardan alınan ganimetleri Müslümanlar arasında taksim ederken bir münafık: “Bu taksim adaletli bir taksim değildir.” demişti. Bunun üzerine Hz. Resulullah Efendimiz (s.a.v.): “Allah ve Resulü adaletle iş yapmazlarsa artık kim yapar?” buyurdu.

    Muhammed Hamidullah Hocanın Miraç ile alakalı fikirleri de, gerçeklerle pek örtüşmemektedir. “Benim âcizane görüşüme göre miracın açıklanıp anlatılması, Allah’ın kullandığı aynı şekil tavsif ve anlatımlarla yapılması gerekir. Kur’an ve hadislerle verilen açıklamalara inanmak ve bunlarda, ahiret âleminin ele alındığı ve insan hayal gücünün hissedebileceği ve fakat ifade edemeyeceği konulardan bahsedildiği daima hatırlarda tutulmalıdır. Mühim olan bir insanın Allah’a doğru yücelişi, yükselişidir… Bunun nasıllığı ve nerede cereyan ettiği değildir. Bu mucize tamamen ruhî-manevî alanda cereyan etmiş bir olaydır ve bu olayın da tasavvufî mânada olmak üzere açıklanıp ortaya konması icab eder, asla coğrafi ve turistik bir seyahat olarak değil.”12

    “Miracı maddeten ve fiilen bir yerden diğer bir yere gidiş, bir yolculuk olarak düşünmede ısrar eden evvelki ilim adamlarına hürmetimiz bakidir…”13

    “Dünyamız küre şeklinde olduğuna göre, göğün bunun üzerinde olduğunu söylememiz doğru olmaz; Fransa’da bizim üzerimizde diye isimlendirdiğimiz, Güney Yarı küresinde altımızdadır. Şayet varlığın hududu olmayan ve her yerde hazır ve nazır olan Allah’ı gök denen yerin bir noktasında ve semavî arşın bir kısmında aramaya kalkarsak, bu kendi kendimizi tekzip olur. O halde, Hz. Peygamber (s.a.v)’in Miraç’ı bir haldir. 14

    “Nitekim bizzat Peygamber bu halini şu şekilde tavsif etmiştir: ‘Uyku ile uyanıklık arasında bir halde idim.’ Şu halde bu seyahat Hz. Peygamber tarafından tam şuur halinde ruhunun hâkim olduğu bir vaziyette yapılmıştır.”

    “Hz. Peygamber bir gece yeryüzünün mukaddes merkezinden (Mescid-i Haram) gökteki ibadet merkezine (Mescid-i Aksa kastediliyor.) götürüldü. Uzak mescidin Kudüs’te olduğu düşünülemez. Zira Kur’an-ı Kerim’in inzal edildiği devirde Kudüs’te mescid yoktu. Bundan başka Rum Suresinde Kur’an-ı Kerim’in Filistin’i en yakın yer olarak tavsif eder. Şu halde uzak mescid yakın bir yerde bulunamaz.”15

    Hem Kur’an’ın nazil olduğu devirde hem daha önce Kudüs’te mescid vardı. Ebu Zerri’l Ğıffarî (r.a.) şöyle rivayet ediyor: “Ben Resulullah’a yeryüzünde ilk kurulan mabedi sordum. O, ‘ilk mabed; Mescid-i Haram’dır.’ diye cevap verdi. Sonra hangisidir, dedim. ‘Mescid-i Aksa’dır.’ dedi.16

    Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayetle: “Ancak üç mescid için uzaklardan gelinir, külfetlere katlanılır; benim mescidim, Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa.”17

    Mübarek Miraç hadisesinin ruh mealcesed olduğu yirmi altı veya daha fazla sahabeden rivayet edilir.

    Muhammed Hamidullah’a göre, Kur’an’da anlatılan kıssaların gerçeklikle pek alakası olmayabilir, bunlar ders ve öğüt vermek için anlatılmış vakalardır. Bu iddiasını şöyle misallendiriyor: “Bu ayetlere göre bir zaman Musa –bunun Hz. Musa veya başka birisi olması pek mühim değildir.- ilim aramak için seyahate çıkar… Kur’an-ı Kerim’de bu Musa isminin, Musa veya Gılgamış olmasına bir mâni yoktur.”18 

    Bu ayet-i kerimede zikredilen Musa’nın, Hz. Musa Aleyhisselam olduğuna icma vardır. Çünkü Übey bin Ka’b (r.a.)’dan: Resul-i Ekrem (s.a.v.) buyurdu ki; “Nebi olan Musa Benî İsrail içinde hutbeye kalkmıştı.”19

    Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai’den rivayet olunduğu üzere Sa’d İbn Cübeyr (r.a.) şöyle demiştir: “İbn-i Abbas’a dedim ki: ‘Nevf-i Bilaki’ye göre Musa, İsrail oğullarından olan Hz. Musa değilmiş, başka bir Musa imiş.’ Bunun üzerine İbn-i Abbas (r.a.): ‘Allah’ın düşmanı yalan söylemiş.’ dedi.”20

  7. MUHAMMED HAMİDULLAH

    Muhammed Hamidullah, 1908 yılında Hindistan’ın güneyinde Hayrabat’ta doğdu. Orada Osmaniye Üniversitesinde okudu. Devletler hukuku üzerine doktora yaptı. 1947 yılında Hindistan hükümeti, siyasi sebeplerle kendisini vatandaşlıktan çıkardı. Fransa’ya gidip Paris’te ilmi araştırma azalığına girdi. Hamidullah bir hukuk doktoru ve tarihçidir. Daha ziyade İslamiyet hakkında yazdığı kitaplar ve verdiği konferanslarla tanınmıştır. Öne sürdüğü görüşlerin çoğu delilsiz ve şahsidir. İslam âlimlerine ve selef-i salihine güvenmediğini açıkladı. Batı filozofu ve müsteşrik gibiydi. Görüşlerinin; Şiiliğin İsmailiyye kolunun görüşlerine aynen benzemesi âlimler arasında şüphe uyandırdı. Bu bakımdan İsmaili olduğu kanaati yaygındır. Vahiyden ve nakilden evvel aklı ve tarihçiliği ön planda tutmuştur. Eserlerinin bazıları; İslam Peygamberi, İslam’a Giriş, Resulullah Muhammed vb. 19 Aralık 2002 tarihinde öldü.

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Muhammed Hamidullah’a göre Peygamber Efendimizin (s.a.v.) peygamber olma süreci şöyledir: “Şayet kaynakların susması kâfi bir delil değilse onun belki de deniz yoluyla Habeşistan’a gittiği dahi hatıra gelebilir. Bütün bu seyahatler onun Bizans, Acem, Yemen ve Habeşistan ticari, idari, gelenek ve kanunlarını öğrenmesine yol açtı. Olgunluk yaşında, kırkında, bu tecrübeli adam kavmini ıslaha teşebbüs etti.” 1

    Yani Kur’an; vahiy ile değil, bilgi toplamakla ve tecrübe edinmekle yazılmıştır demek istiyor Hamidullah. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Biz sana apaçık ayetler indirdik. Onları ancak fasık olanlar inkâr eder.” 2

    “Onlar ki yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı gördükleri ümmî ve nebi olan peygambere tabi olurlar. O peygamber onlara iyiliği emreder, kötülükten nehy eder. Tertemiz ve iyi olan şeyleri helal, kötü ve zararlı şeyleri haram eder, onların sırtındaki ağır yükü kaldırır. Onların zincirlerini kırar. O peygambere inanıp ona saygı gösteren, yardım eden onunla birlikte gönderilen nura uyanlar yok mu? Felah bulan onlardır. De ki: ‘Ey insanlar! Şüphesiz ben sizin hepinize göklerin ve yerin sahibi olan ve kendisinden başka ilah olmayan, hem diriltip hem öldüren Allah’ın Resulüyüm. Öyleyse Allah’a ve O’nun sözlerine iman eden Ümmi nebi olan Resulüne iman edin. Ve Ona tabi olun, taki, hidayete ermiş olasınız.’”3

    Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’ın buna benzer pek çok ifadesi mevcuttur. “İslam’ın zuhurunda yeryüzünde çok sayıda din vardı. Yeni bir dine ihtiyaç var mı idi? Ve onun muvaffakiyeti hangi şartlara bağlı idi? Bu soruya Prof. Philip k. Hitti’nin cevabı gayet veciz ve faydalıdır: ‘Aslî şekliyle İslamiyet, Sami kavimlere ait dinlerin mantıki mükemmelleşmesidir.”4

    Hamidullah’ın tasvip edip beğendiği görüşe göre, İslam müstakil bir din değil, tekâmül sürecinde tamamlanmış bir dindir.

    Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.v) ümmî olduğu aşikâr iken, O (s.a.v.)’na Kitabullah’ın ve diğer malumatların tamamının vahiy yoluyla bildirildiği imanın şartlarından iken, dinimizin, seyahatler, tecrübeler yoluyla oluştuğunu söylemek de neyin nesi?

    “Hz. Muhammed, Avrupa’yı ve Katolikliği tanımadı, sadece Bizans hâkimiyetindeki Hıristiyanlaşmış Suriye Araplarıyla münasebeti oldu. Bunlar, ona Hıristiyanlık akideleri hakkında malumat vermiş olsa gerektir.”5

    Allah’ın bildirmesi varken, sair insanların bildirmesine ne hacet? Kur’an’da Hıristiyanlık teferruatıyla anlatılmıyor mu ki, Hz. Fahr-i Kâinat (s.a.v.)’ın başkalarından işitmiş olması gereksin?

    “Hz. Muhammed, Umman’a yaptığı ticari seyahatte Çinlilere rastlamış olsa gerek. Onun bu kavmin sanatına karşı büyük bir hayranlığı vardır.”6

    Hangi sanat? Niçin hep; “olsa gerek, yapsa gerek” gibi tahminler yapılıyor? Prof. Hamidullah, Resulullah Efendimiz (s.a.v.) hakkında hep tahminlerde bulunuyor.

    İslam Peygamberi adlı kitabında Muhammed Hamidullah: “Çölde sütkardeşi küçük kızın omzunu, hayat boyu iz kalacak şekilde ısırdı.” diyor. Buda’yı peygamber ilan eden Hamidullah, Rahip Bahira Vak’ası için: İstihfat mevzuu 9 yaşında bir çocuğun simasında nebilik alameti olamaz ve buna inanmak safdilliktir.” diyor. Hâlbuki İbn-i İshak ve İbn-i Hişam başta olmak üzere İslam tarihlerinin tamamına yakınında bu olayı sahih olarak kabul eder.

    Sahih-i Buhari’de nakledilen bir hadis-i şerifle cevap verelim: “Kudüs’le benim aramdaki mesafe ortadan kalktı ve ben Mescid-i Aksa’ya bakarak ne soruyorlarsa cevap veriyordum.” Hamidullah’ın iddiasına bu hadis-i şerif yeter.

    Muhammed Hamidullah; Miraç’ın bedenen gerçekleştiğine inanmıyor. Hz. Kur’an’da Miraç şöyle anlatılmaktadır:  “Kulu Muhammed’i geceleyin, Mescid-i Haram’dan kendisine bazı ayetlerimizi göstermek için, etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz ki her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla gören O’dur.”7 Ebu Said el Hudrî (r.a.)’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Beytü’l Makdis’te olanları bitirdiğim zaman Miraç getirildi ki, ben ondan güzel bir şey görmedim.” Yine el- Hudrî’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte de şöyle buyruluyor: “Sonra Miraç. Getirildi -ki insanların ruhu onda göğe yükselir- Baktım ki, gördüğüm şeylerin en güzeli; görmez misin ölmek üzere olan kimse, ona nasıl gözünü diker? Bunun üzerine dünya göğü kapısına kadar yükseltildik. Cebrail kapının açılmasını istedi. ‘O kimdir?’ denildi. ‘Cibril’ dedi. ‘Yanındaki kim?’ denildi. ‘Muhammed’ dedi. ‘Öyle mi? O peygamber olarak gönderildi mi?’ denildi. O ‘evet’ dedi. Hemen kapıyı açtılar ve beni selamladılar. Bir de ne bakayım görevli bir melek gördüm ki göğü koruyor ve ona İsmail deniliyor. Emrinde yetmiş bin melek ve her birinin emrinde yüz bin melek var.” Bu hadis-i şerifin devamı çok uzun ve Miraç’ı teferruatlıca anlatıyor. Sahih-i Buhari’de geçiyor. Tüm Ehl-i Sünnet âlimler Miracın hem bedenen hem ruhen gerçekleştiğine inanmışlar ve ittifak etmişlerdir. Kütüb-ü Sitte ve diğer hadis kitaplarında bu konuda pek çok hadis-i şerif bulabilirsiniz. Yalnız Hamidullah gibi bir kaç aykırı düşünce sahipleri muhalif fikirlerini yaymaya çalışmışlardır. Molla Cami Hazretleri, Miraç’ın Arşa kadar ruh ve cesetle birlikte gerçekleştiğini söyler: “Refref onun şerefli vücudundan şereflendirilmiş olduğu zaman, Arş refrefin elinden onu süratle aldı. Arş ovasında teni bir hırka gibi bıraktı. Sancağını yere ihtiyacı olmayana (Allah’a) hırkasız olarak kaldırdı. Bir gülü götürdüler bu aşağı dehlizden o yüksek dergâha el el üstünde. Yönü, mühresi altı kapıdan kurtardı. Yeri, biniti darlıktan sıçrattı. Yerden bile boş olan bir makam buldu ki, oraya ten de mahrem değildi can da.”

    Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi adlı kitabında şöyle demektedir: İbn-i Kelbi, bizzat Muhammed Aleyhisselamın İslam’dan evvel bir put önünde esmer bir koyunu kurban ettiğini nakleder.”8

    İlim adamı, nakil yaptığı zatları didik didik inceler ve ona göre hareket eder. Garânîk rivayetini kitabında ilk nakleden müellif, hicri üçüncü asır başlarında 204/819 tarihinde vefat eden Ibnü’l Kelbî’dir. Daha sonra Vâkidî, İbn Sa’d, Taberî, Zemahşerî gibi bazi tarihçiler ve müfessirler Ibnü’l-Kelbî’den alarak bazı küçük değişiklik veya ilâvelerle aktarmışlardır. Ibnü’l-Kelbî’nin; naklettiği rivayetlerde hiçbir hassasiyet göstermeyen ve nakillerine güvenilmeyen bir kişi olduğu bilinen bir gerçektir.

    Kelbî için Zehebi şöyle der: “Hişam oğlu Kelbî metruklardan biridir ve sikâ değildir. Bundan dolayı hadis hafızları arasına onu koymadım.”9

    Ahmed bin Hanbel Hazretleri, Kelbî için: “Hiç kimsenin ondan hadis rivayet edeceğini zannetmiyorum.”10

    Ama Muhammed Hamidullah onu rivayetini kullanmış. Garanik Hadisesi olarak iddia edilen bu olay, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Mekke döneminde Habesistan’a hicret eden Müslümanların Mekke’ye tekrar dönmelerine sebep olarak gösterilen, ama gerçekte İslâm düşmanlarının uydurdukları asılsız bir rivâyet. Sözde Garânîk olayı ile ilgili çeşitli kaynakların anlatım tarzları ve yazarların yorumlarında bazı farklılıklar olmakla birlikte ana hatlarıyla, bu uydurma olay şöyle olmuş: … Mekke’de Müslümanların eziyet ve işkencelere uğradıkları, bu sebeple bir kısım Müslümanın Habeşistan’a göç ettiği bir dönemde Hz. Peygamber (s.a.v.), Mekke müşrikleri ile uzlaşmanın yollarını arıyor, devamlı anlaşma çareleri düşünüyormuş. Zihni bu düşünce ile hep meşgul iken bir gün Kâbe yanında Necm Sûresini okuyormuş. “Gördünüz mü o Lât ve Uzza’yı ve üçüncü(leri olan) öteki (put) Menât’ı?” şeklindeki 19 ve 20. ayetlerini okuduktan hemen sonra Şeytan, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e musallat olmuş ve şeytanın etkisiyle Hz. Peygamber (s.a.v.), farkında olmaksızın: “Bunlar yüce kuğu kuşları (veya turnalar)dır ve şefâatleri umulur” cümlelerini vahyin devamı gibi söyleyip Necm suresini okumaya devam etmiş. Surenin sonuna gelince secde ayeti olduğu için Hz. Peygamber(s.a.v.) ve orada bulunan Müslümanlar secdeye kapanmışlar. Müşrikler de Hz. Peygamber(s.a.v.)’in okuduğu bu cümleler sebebiyle son derece sevinerek; “Artık Muhammed ilâhlarımızın şefâatini kabul ettiğine göre aramızda önemli bir ayrılık kalmadı” deyip hepsi secdeye kapanmışlar. Son derece yaşlı bir veya birkaç müşrik, yere eğilip secde etmek zor geldiği için yerden bir avuç toprak alarak alınlarına değdirmiş ve böylece ilâhlarına tâzimde bulunmuşlar. Bu olay dolayısıyla müşrikler kısa bir süre Müslümanları kendi hâline bırakmışlar. Bu haber Habeşistan’daki Müslümanlara “tüm Mekkelilerin İslâm’a girdiği” şeklinde ulaşmış ve Habeş muhâcirleri orayı terk edip Mekke’ye yönelmişler. Ancak bu olayın ardından Cebrâil (a.s.) gelerek hatası dolayısıyla Hz. Peygamber’i ikaz etmiş, bu arada nâzil olan Hacc Sûresinin “…Senden önce gönderdiğimiz hiçbir resul ve nebî yoktur ki bir şeyi arzuladığı zaman şeytan onun arzusuna (vesvese) atmamış olsun. Allah, kendi ayetlerini sağlamlaştırır…” meâlindeki 52. ayeti ile önceki cümle nesh edilmiş. Hz. Peygamber, olanlardan üzüntü ve nedâmet içinde, yeni inen ayetleri ilân edince Mekkelilerin eziyetleri yeniden başlamış…”

    Temelde bu anlatım tarzını ve Garânîk olayının vukû bulduğunu kabullenen bazı yazarlar bu rivâyeti; “Garânîk sözünün geçtiği cümleyi söyleyen, Hz. Peygamber (s.a.v.) değildir; bizzat şeytan, sesiyle ortaya atılmıştır”, “Bu cümleyi, Hz. Peygamber (s.a.v.) Kur’an okurken gürültü yapıp, bağırıp çağırarak ona baskın çıkma şeklinde müşriklerin devamlı izledikleri bir politikanın gereği olarak ve son okunan ayette putlarının adı zikredilince onların şiddetli bir şekilde kötülenmesinden endişe ederek kendi akîdelerine uygun bir şekilde müşriklerden birisi söylemiştir. Bu sözün sâhibi, Hz. Peygamber (s.a.v.) olmadığı gibi, şeytan da değildir, ama şeytanlaşmış insanlardan birisidir”, “Bu cümle, müşrikler tarafından daha önce bilinen, tavafları ve yeminleri sırasında kullanılan bir cümle idi. Müşrikler “Lat, Uzzâ ve öteki üçüncüleri Menât; bunlar yüce kuğu kuşlarıdır ve şefâatleri umulur’ derlerdi. Hz. Peygamber’in okuduğu Necm Sûresinin 19 ve 20. ayetlerinde bu putların adı geçince müşriklerden biri önceden kullandıkları bu yemin cümlesini araya sokuşturuvermiş, ilk plânda bunu kimin okuduğu bilinememişti…” gibi çeşitli yorumlamalara tabi tutmaktadırlar.

    Ancak gerek geçmiş dönemlerin, gerekse asrımızın tahkik ehli âlimleri, bu rivâyeti çeşitli yönleriyle inceden inceye tetkik etmişler ve birçok noktadan tamamen asılsız, uydurma bir rivayet olduğunu ortaya koymuşlardır. Kur’an-ı Kerim’in, Cenâb-ı Hakk’ın muhâfaza ve garantisi altında olduğu, ayetlerin beşerî ve şeytanî tasallutlardan mahfuz bulundugu bilinen bir gerçektir. Bu bakımdan Hz. Peygamber (s.a.v.) Kur’an okurken şeytanın tasallutuyla Kur’an ayetlerine bir şeytan sözünü karıştırması ya da şeytanın veya bir müşriğin herhangi bir sözünün geçici bir süre için bile olsa fark edilmeyip Kur’an’dan zannedilmesi, katiyetle ihtimal dâhilinde değildir. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.v.), Müslümanların uğradığı eziyet ve işkenceler dolayısıyla ne kadar üzüntülü ve bu eziyetlerin kaldırılması hususunda ne derece düşünceli olursa olsun, dilinden, yıllar boyu uğrunda mücâdele verdiği tevhid akidesine tamamıyla zıt böyle bir cümlenin dökülmesi veya başkası tarafından söylenen bir cümleyi fark edip müdahale etmemesi söz konusu olamaz.

    Şu halde Garânîk rivayeti, tamamıyla asılsız olup İslâm’ın daha ilk asırlarında İslâm düşmanı zındıklar tarafından uydurulmuş, günümüze gelinceye kadar çeşitli asırlarda İslâm’a muhalif belli çevrelerce bir koz olarak kullanılmış, günümüzde de İslâm düşmanı garazkâr müsteşrikler tarafından zaman zaman tekrar ortaya atılarak bu vesile ile İslâm’a karşı saldırılarda bulunulmuştur.

    Habeşistan’daki Müslümanların Mekke’ye geri dönmelerinin sebebi, sözde Garânîk olayı değil; bu yıllarda Hz. Hamza (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.) gibi güçlü ve itibarlı şahısların İslâm’a girmeleri dolayısıyla Mekke müşriklerinin bir süre çekinerek eziyet ve işkencelerine ara vermeleri, dolayısıyla Mekke’de geçici bir sükûnet havasının oluşması; Habeşistan’da Necaşî Ashame’ye karşı bir ayaklanmanın baş göstermesi ile karışıklıkların zuhur etmesidir.

    Necm Suresinin Kâbe yanında Hz. Peygamber tarafından okunduğu; surenin sonunda secde ayeti bulunduğu için Hz. Peygamber’in ve orada bulunan ashabının secdeye kapandıkları, buna mukâbil müşriklerin de tamamıyla secde ettiklerine dair İmam el-Buhârî’nin el-Câmi’u’s-Sahîh’inde sahih bir rivâyet vardır.

    Muhammed Hamidullah o kadar objektif (!) bir müelliftir ki, Yahudilerin mi yoksa Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile Ashabının mı –hâşâ- daha zalim olduğuna karar verememiştir: Kaynuka Savaşında kan dökülmedi. Ve diğer Yahudi kabileleri bu ihtilafta tarafsız kaldılar. Fakat Kaynukalardan bazı kabilelerin ihracının Müslümanlarla Yahudiler arasındaki münasebetleri gerginleştirmiş ve İslamiyetin yayılmasının her zamankinden daha zor bir safhaya girmiş olması muhtemeldir. Bununla beraber Yahudi dini, Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği dine en yakın olanıdır. Şu halde Müslümanların Medine Yahudileri ile anlaşmaya muvaffak olamaması hazindir. Rakipte hatalar bulmak kolaydır. Fakat kabul etmek lazımdır ki anlaşmazlık bir defa ortaya çıkınca misilleme ve mukabil misilleme zinciri mazlumu zalimden ayırma imkânı bile bırakmaz.”11

    Bilindiği gibi peygamberlerin ve Hatemü’l Enbiya Efendimizin (s.a.v.) de sıfatlarından biri ismettir. Yani masumdur, günah işlemekten münezzehtir. Huneyn Savaşında Peygamber Efendimiz (s.a.v.), düşmanlardan alınan ganimetleri Müslümanlar arasında taksim ederken bir münafık: “Bu taksim adaletli bir taksim değildir.” demişti. Bunun üzerine Hz. Resulullah Efendimiz (s.a.v.): “Allah ve Resulü adaletle iş yapmazlarsa artık kim yapar?” buyurdu.

    Muhammed Hamidullah Hocanın Miraç ile alakalı fikirleri de, gerçeklerle pek örtüşmemektedir. “Benim âcizane görüşüme göre miracın açıklanıp anlatılması, Allah’ın kullandığı aynı şekil tavsif ve anlatımlarla yapılması gerekir. Kur’an ve hadislerle verilen açıklamalara inanmak ve bunlarda, ahiret âleminin ele alındığı ve insan hayal gücünün hissedebileceği ve fakat ifade edemeyeceği konulardan bahsedildiği daima hatırlarda tutulmalıdır. Mühim olan bir insanın Allah’a doğru yücelişi, yükselişidir… Bunun nasıllığı ve nerede cereyan ettiği değildir. Bu mucize tamamen ruhî-manevî alanda cereyan etmiş bir olaydır ve bu olayın da tasavvufî mânada olmak üzere açıklanıp ortaya konması icab eder, asla coğrafi ve turistik bir seyahat olarak değil.”12

    “Miracı maddeten ve fiilen bir yerden diğer bir yere gidiş, bir yolculuk olarak düşünmede ısrar eden evvelki ilim adamlarına hürmetimiz bakidir…”13

    “Dünyamız küre şeklinde olduğuna göre, göğün bunun üzerinde olduğunu söylememiz doğru olmaz; Fransa’da bizim üzerimizde diye isimlendirdiğimiz, Güney Yarı küresinde altımızdadır. Şayet varlığın hududu olmayan ve her yerde hazır ve nazır olan Allah’ı gök denen yerin bir noktasında ve semavî arşın bir kısmında aramaya kalkarsak, bu kendi kendimizi tekzip olur. O halde, Hz. Peygamber (s.a.v)’in Miraç’ı bir haldir. 14

    “Nitekim bizzat Peygamber bu halini şu şekilde tavsif etmiştir: ‘Uyku ile uyanıklık arasında bir halde idim.’ Şu halde bu seyahat Hz. Peygamber tarafından tam şuur halinde ruhunun hâkim olduğu bir vaziyette yapılmıştır.”

    “Hz. Peygamber bir gece yeryüzünün mukaddes merkezinden (Mescid-i Haram) gökteki ibadet merkezine (Mescid-i Aksa kastediliyor.) götürüldü. Uzak mescidin Kudüs’te olduğu düşünülemez. Zira Kur’an-ı Kerim’in inzal edildiği devirde Kudüs’te mescid yoktu. Bundan başka Rum Suresinde Kur’an-ı Kerim’in Filistin’i en yakın yer olarak tavsif eder. Şu halde uzak mescid yakın bir yerde bulunamaz.”15

    Hem Kur’an’ın nazil olduğu devirde hem daha önce Kudüs’te mescid vardı. Ebu Zerri’l Ğıffarî (r.a.) şöyle rivayet ediyor: “Ben Resulullah’a yeryüzünde ilk kurulan mabedi sordum. O, ‘ilk mabed; Mescid-i Haram’dır.’ diye cevap verdi. Sonra hangisidir, dedim. ‘Mescid-i Aksa’dır.’ dedi.16

    Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayetle: “Ancak üç mescid için uzaklardan gelinir, külfetlere katlanılır; benim mescidim, Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa.”17

    Mübarek Miraç hadisesinin ruh mealcesed olduğu yirmi altı veya daha fazla sahabeden rivayet edilir.

    Muhammed Hamidullah’a göre, Kur’an’da anlatılan kıssaların gerçeklikle pek alakası olmayabilir, bunlar ders ve öğüt vermek için anlatılmış vakalardır. Bu iddiasını şöyle misallendiriyor: “Bu ayetlere göre bir zaman Musa –bunun Hz. Musa veya başka birisi olması pek mühim değildir.- ilim aramak için seyahate çıkar… Kur’an-ı Kerim’de bu Musa isminin, Musa veya Gılgamış olmasına bir mâni yoktur.”18 

    Bu ayet-i kerimede zikredilen Musa’nın, Hz. Musa Aleyhisselam olduğuna icma vardır. Çünkü Übey bin Ka’b (r.a.)’dan: Resul-i Ekrem (s.a.v.) buyurdu ki; “Nebi olan Musa Benî İsrail içinde hutbeye kalkmıştı.”19

    Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai’den rivayet olunduğu üzere Sa’d İbn Cübeyr (r.a.) şöyle demiştir: “İbn-i Abbas’a dedim ki: ‘Nevf-i Bilaki’ye göre Musa, İsrail oğullarından olan Hz. Musa değilmiş, başka bir Musa imiş.’ Bunun üzerine İbn-i Abbas (r.a.): ‘Allah’ın düşmanı yalan söylemiş.’ dedi.”20

Tarih ve Medeniyet | Hamidullah’ın Siyer-i Nebi Kitabı & Diriliş Dizisi

Tarih ve Medeniyet | Hamidullah’ın Siyer-i Nebi Kitabındaki Büyük Yanlışlar

Bu Konuda Ayrıntılı Bilgi İçin :

dintahripçileri