Muhammed Abduh

muhammed abduh

  1. MUHAMMED ABDUH: Dinin Başını Yine Dinin Kılıcıyla Kesmeli
    Muhammed Abduh: Riyad’da Dr. Fehd er-Rûmî, İmam Muhammed Üniversitesi’nde yaptığı doktora tezinde Cemaleddin Efgâni’in baş talebesi Abduh’u şöyle anlatır: ‘… İngilizler Mısır’da Abduh’u ciddî anlamda desteklemiş ve bir ‘dîn ıslahatçısı’ olarak öne çıkarmışlardır. İslâm dünyasını bütünüyle ifsad etmesi için Abduh’u, Mısır müftülüğü makamına atamışlardır.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Çünkü Mısır, Ezher’e ev sahipliği yaptığı için tüm İslâm dünyasının ilim kıblesiydi. İngilizlere göre Muhammed Abduh’u aktör yaptıkları bu ifsad projesi, Mısır’da tutarsa İslâm dünyasının diğer ülkelerinde de tutacaktı. Bu yüzden Muhammed Abduh aleyhine konuşanlara baskı uygulamışlardı. Ama tüm bunlara rağmen Şeyh-ül İslâm Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfü’l-Aklisimli kitabında bu akımın maskesini düşürdü. Bu akımın gerçek yüzünü bilmek için Mustafa Sabri Efendi’nin bu kitabı mutlaka okunmalıdır.” Kaynak: Rıhle Dergisi, sayı. 5-6.

    Les Francomaçons s.127’de şöyle der: Efgâni’den sonra Abduh da masonluğa çok hizmet etti. Abduh ayrıca fâizi mübah gören, Kur’ân’ı mahluk kabul eden şeytan, cin ve mucîzeleri inkar eden bir kimsedir.

    Hadîs âlimi Muhammed Avvâme: “Efgâni ve ekolü, Muhammed Abduh ve takipçileri dalâletin ve sapkınlığın öncüleridir. Cemâluddîn Esedâbâdî adında bir kitap var. Bu kitapta, mutlaka bilinmesi gereken bir hâdise anlatılır. Efgâni’nin seferde-hazarda, gece-gündüz yanından ayırmadığı ve içinde çok özel belgeler bulunan bir çantası vardır. Bir defasında geceleyin Tahran’da bir arkadaşının yanında uyumaktayken Sultan Abdülhamid’den bir haber gelir. Sultan, Efgâni’yi çağırmaktadır… Efgâni apar topar hazırlanır ve yola koyulur. Ancak çantasını arkadaşının evinde unutur. Adam, çantayla ilgili dostlarıyla istişarede bulunur. Sonunda târihe bir hizmet olsun diye çantanın içindeki belgeleri çoğaltmaya ve Farsçaya çevirip incelemeye karar verirler. Cemâlüddîn Efgâni’nin, 26 farklı imza kullandığı tesbit edilir. Ayrıca, evrakların arasında Efgâni’nin Mason mahfiline sunduğu masonluğa katılma dilekçesi ve masonluğa kabul edildiğine dair belge de vardır. Kabul merasiminin yeri ve zamanı da belirtilmiştir.

    Başka bir belge, Muhammed Abduh’un bir mektubudur. İngilizler, Muhammed Abduh’u Mısır halkı nezdinde popüleritesini artırması için -İngilizler Mısır ahalisinin kalbini kazanan bir Arap öncü yetiştirmek istiyordu- Lübnan’a sürdüklerinde mektubu buradan yazmıştır. Muhammed Abduh diyor ki: “Biz, senin sağlam yolundayız. Dînin başını yine dînin kılıcından başka bir şeyle kesemezsin. Bizi görsen âbid, zâhid, rükû ve secdeden başını kaldırmayan kimseler zannedersin.” Çantada daha birçok belge vardır.

    Renan’a Cevabı:

    Batılı filozof Ernest Renan’ın İslâm’ın gelişmeye mâni olduğu yönünde verdiği konferansa, Efgâni’nin cevabı: “İlmin tekâmülünde İslâm’ın bir mâni teşkil ettiği doğru ise de bu mâninin bir gün ortadan kalkmayacağını söylemek mümkün müdür?

    Hayır, İslâm’da bu ümidin beslenmediğini kabul edemem. Ben burada M.Renan’a karşı Müslümanlığı değil; barbarlıkta ve cehalette yaşamaya mecbur kalacak yüz milyonlarca insanı savunuyorum. Müslümanlığın, ilmi ve ilmî gelişmeyi yok etmek isteği bir hakikattir… (Dîn ehli). Bir öküzün arabaya koşulduğu gibi bir dogmanın, mezhebin esiri olarak şerîat ehli tarafından evvelce çizilmiş yolda aynen yürümeye mecburdurlar… (CemaleddinEfgâni, JournaldesDébats gazetesi, 18 Mayıs 1883, s. 2) (Tercümesi: Alaaddin Yalçınkaya, CemaleddinEfgâni, İstanbul 1991, Osmanlı Yayınları, 144-151)

  2. SELEFİLİK VE MUHAMMED ABDUH
    Günümüzde kullanıldığı mânâda Selefîlik ise, ilk defa Mısır’da Cemaleddin Efgâni (1) ve öğrencisi Muhammed Abduh tarafından başlatılan ‘İslâmî ıslah!’ hareketi, daha sonra Selefîlik adıyla anılan zümrenin doğmasına kaynaklık etmiştir. Hemen hemen aynı dönemde bugünkü Suudi Arâbistan’ın sınırları içinde bulunan Necid bölgesinde ortaya çıkan ve Mısır’daki hareket ile benzer söylemleri dillendiren Muhammed b. Abdulvehhab’ın yürüttüğü Vehhâbîlik hareketine de daha sonra Selefîlik denmiştir. Mezhebsizlik üzere kurulmuş bir akımdır.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Selefîlik adı altındaki birinci grup, aslında selef-i sâlihini aradan çıkarıp yerine kendi görüşlerini ikâme etmiştir. İkinci grup ise selef-i sâlihine tâbi olma bâbında 1200’lerde yaşamış İbn-i Teymiyye’den öte gidememiştir.

    (1) Buhâri’ de geçen Hadîs-i şerîfte Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki:“(Medine’nin) Doğu tarafından (Necid’ den) bir takım insanlar çıkar. Kur’an okurlar. Fakat okudukları Kur’ an boğazlarından aşağı inmez. Okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar ve sonra ona dönüş de yapamazlar. Denildi ki: (Ya Rasulallâh!) Onların simaları nasıldır? Buyurdu ki: Onların simaları, Başlarının tıraşlı olmasıdır (yani saçlarının çok kısa kesmeleridir).” (Sahih-i Buhâri, Tevhid, 57) Abdullah İbn-i Ömer (r.a.)’dan (Sened-i Sahih-i Muttasıl ile) rivayet edildiğine göre, Rasulullah (s.a.v.): “Allâhım! Şam’ımızı ve Yemen’imizi bize mübarek kıl.” Orada bulunanlar: (Ya Rasulallâh!) “Necid’imize de” dediler. Rasulullah (s.a.v.) tekrar: “Allâhım! Şam’ımızı ve Yemen’imizi bize mübarek kıl,” dedi.” Orada bulunanlar yine: (Ya Rasulallâh!) “Necid’imize de” deyince, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu: Zelzeleler (felaket ve musibetler), fitneler Necid’dedir. Şeytan’nın boynuzu (askeri ve ümmeti) oradan doğacaktır,” demiştir. (Sahih-i Buhâri, Fiten 16; Sahîh-i Buhâri Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, İstiska Bahsi, Hadîs No: 545; Sünen-i Tirmizi, Menkıbeler, (4210); Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadîs No: 5715)

  3. ABDUH VE VEHHABİLİK – Ahmed Emin
    Es-Sekâfe Mecmuasının Sahibine Göre İbn Abdivehhâb* ve Şeyh Muhammed Abduh

    Tercüme :Emin Ali Yüksel.

    Es-Sekafe mecmuasının sahibi(1) daha önceleri, belli cemaatlerin boyalarını taşıyan dinî meselelerin mecmuasında yer almamasına elinden geldiğince gayret gösterirdi. Ve dînî konuları, çağdaş bilgilendirme bakımından, kendilerine ihtiyaç bulunmayan hususlar olarak değerlendirirdi. Şimdilerde bu yayın politikasını değiştirmiş ve artık dînî konulara da dalmaya başlamıştır; hem de ilmî ayıklama ve sağlıklı araştırma ile temizlenemeyecek şekilde.

    Hatta 257. sayıda, el-Cezûlî’nin(2) ‘Delâilu’l-Hayrat'(3) ve el-Bûsîri’nin(4) ‘Burdetu’l-Medih(5)’ isimli eserlerini, ‘Enbiyânın övünç kaynağı olan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’le tevessül etmek’ meselesine yer verdikleri için, kınayarak saldırıda bulunmaktan çekinmemiştir.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Her ne kadar bu eserler, dünyanın dört bir köşesinde Ehl-i ilmin gönül bağladığı ve Efendimiz (sallallâhu aıeyhi ve sellem)’in sevgisini gönüllere yerleştirmek ve O’nunla (sallallâhu aleyhi ve sellem) olan bağı güçlendirmek bakımından en üstün madalyayı hak eden kitaplar olsalar da, Üstada göre tevessül, mazur görülemeyecek (!) bir günahtır. (bu yüzden onları kınamayı gerekli görmüştür.)
    İlim ehli, bu kitaplarda bulunan ve avam tarafından yanlış anlamalara yol açabilecek bazı ibareleri, sahih ilimle örtüşecek şekilde güzelce yorumlamışlardır. Bu kitapların meşhur olmaları bir yana, güvenilir âlimlerin açıklamalarından ve kütüphanelerde mahfuz olan nüshalarından da anlaşılacağı gibi, bunlar hakkında yapılan dedikoduların tamamı yersizdir.

    Sanki adı geçen mecmuanın sahibi üstad, herhangi bir zaman veya sığayla kayıtlı olmayan ve her dem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e salât okumayı emreden şu Ayet-i Celile’yi unutmuş… “Allah ve Melekleri Peygamber’e çok salâvat getirirler. Ey iman edenler, siz de ona salâvat getirin ve tam bir teslimiyetle selâm verin”[6]

    Müslümanlar namazlarında ona salâvat getirmeyi (nesilden nesle) miras edinmişlerdir. Hatta İslam’ın ilk günlerinden itibaren ne vakit O anılsa, O’na salâvat getirirler. Müellifler, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e salâvat getirmenin fazileti hakkında ilelebet okunacak eşsiz kitaplar kaleme almışlardır. Bu durum Hazret-i Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)’den alıkoymaya çalışanlara rağmen kıyamete kadar devam edecektir.

    Yine üstat, hadis âlimlerinin mütevatir dediği Şefaat-i Kübra[7] hadisini unutmuş görünüyor.

    Şefaat hadisini etraflıca araştıran, kesin olarak görür ki; o korkunç kıyamet gününde insanların gerçekte sığınabilecekleri tek kişi Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’dir. O günde ancak O’nun elini alan (şefaatine nail olan) ayak kaymasından kurtulacaktır.

    Şefaat edenlerin şefaatlerinin geçersizliğinden doğacak ümitsizliğin tüm mahşer ehlini kuşatacağı günde, Allah’ın izniyle mahşer ahalisine şefaat edip şefaatinin geri çevrilmeyeceği zat, sadece O’dur. O’nu Makam-i Mahmud’a şanını yüceltmek için yerleştiren, Allah Teâlâ’dır. Bütün bunlardan sonra Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)‘e bu şekilde tazim göstermek, şirk koşma anlamında nasıl düşünülebilir ki?!!

    Bazı insanlar şefaati inkâr etmenin, Allah (celle celâlühü) indinde önemsiz bir husus olduğunu sansalar da, bu, Allah (celle celalühü) indinde çok büyük (tehlikeli) bir husustur.

    Üstad, her zaman her dediğine tâbi olsa da, hadis ilmi, Goldziher’in[8] hayal ettiği durumda değildir! Burası, bunun ayrıntısına girmenin yeri olmadığı için bu noktaya değinmeyeceğiz.

    Üstadın, el-Bûsiri’yi muaheze ettiği husus, el-Bûsiri’nin Efendimiz Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i Levh-i Mahfuz ve Kalem ilmini biliyor kabul etmesidir. Oysaki gaybın tamamı ve bütün ilim sadece Levh-i Mahfuz’da olandan ibaret değildir ki; “gaybı kimse bilemez” sözünden “Levh-i Mahfuz’da olanı kimse bilemez” demek lazım gelsin. Zira Allah Teâlâ’nın “O gaybına (sırlarına) kimseyi muttali kılmaz”[9] Ayet-i Celile’sindeki nefiy/olumsuzluk muzaf olan mastarın yani “ğaybihi’deki -ğayb- kelimesi” üzerine gelmiştir. Bu kelime ise elfaz-i umumdandır. Şu halde -bir ayet sonraki- istisna görmezlikten gelinse bile, buradaki nefi “olumsuzluğun genel olduğunu bildirmez” aksine “olumsuzluğun genel olmasının nefyini (yani olumsuzluğun genel olmadığını) bildirir” ve mana: gaybın tamamını hiç kimsenin bilemeyeceğidir. Yoksa gaybdan bir kısmının dahi bilinemeyeceği değildir. Sadettin et-Teftezanî’nin “Şerhu’l-Makasid” isimli eserinde ki tahkiki de böyledir.

    Üstelik Allah Teâlâ’nın bildirmesi neticesinde bir şeyi bilmenin gaybla alakası yoktur.

    Daha sonra adı geçen mecmuanın 258. sayısında Üstad şöyle demiştir: Şeyh Muhammed Abduh ıslah/reform anlayışında, İbn Abdilvehhâb’ın metoduna tabi olurdu. Şeyh et-Ticânî[10] ve Şeyh es-Senûsî[11] de öyle.

    Vakıa, et-Ticânî ve es-Senûsî, arkadaşlarının Şeyh-i Ekber’in[12] kitaplarını çokça okumalarından da anlaşılacağı gibi, Şeyh-i Ekber’in anlayışına uygun vahdet-i vucüd mezhebini benimseyen Sûfiye takımındandılar. Bu durumda bunların mutasavvıf ve tasavvufa ters düşen anlayışında İbn Abdilveh-hâb’a tabi oldukları düşünülemez!

    Şeyh Muhammed Abduh’a gelince “el-Vâridât” isimli eserinden ve “Şerhu’d-Devvânî ‘ale’l-Adudiyye” isimli esere yapmış olduğu Haşiyeden de anlaşılıyor ki; Vahdet-i Vücud anlayışı üzerine yetişmiştir. Hatta “el-Menar”[13] sahibinin uzun zaman sonra vahdet anlayışından kurtulmak için tekellüfe girmesine rağmen, Abduh’un bu görüş üzere devam ettiğini Allah Teâlâ’nın “Kullarım sana, benden sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım.” Ayet-i celile’sini beyan sadedinde söylediği sözlerden anlıyoruz.[14]

    Abduh daha sonraları Cemaleddin el-Mazenderânî’nin birçok felsefe kitabını okuyup etkilenmiş ve Batı’ya giderek oranın bulanık ırmağından beslenmiştir. Neticede her iki ekolden İşrakî bir filozof olarak belirmiştir.

    İbn Abdilvehhâb ise vahdet-i vucüd’u kabul edenleri yaratıcıyı inkâr eden ve Tabiatçı/Naturalist olarak görüp, âlemlerin Rabbini yok saymakla suçlayan İbn Teymiyye ve İbnu’l-Kayyim’e tabi olmuştur. Doğrusu, Şeyh Muhammed Abduh’un Vahdet-i Vücud anlayışından vazgeçip böyle bir anlayışı benimsediği düşünülemez. Üstelik İbn Abdilvehhâb, Kelam, Re’y, Tasavvuf ve Felsefeye’yi reddederdi.
    Öte yanda, Üstad İmam[15] Abduh’un ömrü buyunca, yazdığı kitaplar Kelam hakkında olup, bu teliflerinde dayanağı Ehl-i Kelamdır. Tefsir ve fetvada ise dayanağı re’ydir. Hadis metinlerine, ricaline ve illetlerine dair bilgi sahibi değildir ki rivayet tefsiri sahasında söz söylemesi mümkün olsun ve fıkıh konularında hadisle delil getirebilsin! Yani Abduh’un meşrebi farklı, Çöl imamının (İbn Abdilvehhâb’ın) meşrebi farklıdır.

    Öyleyse, her ne kadar Üstad’dan önce bunu söyleyenler olmuşsa da Şeyh Abduh’un, İbn Abdilvehhâb’ın bayrağı altında toplananlardan olduğunu iddia etmek makul olmasa gerek. Gerçek şu ki; başkalarının iddialarına güvenmek, çoğu zaman kişiyi hakikatleri görmekten uzak eder.

    Üstadın özrü, müelliflerinin ilim ve güvenirlik derecesini araştırmadan kitaplarından nakletmeyi adet haline getirmesi ve söylediklerinin kaynaklarını zikretmemesidir. Böylece, delillendiremediği bu görüşler de doğrudan kendisine mâledilmektedir. Mesela bu dediğimizi, Mithat Paşa hakkında söylemiş olduğu sözlerde bulabilirsin. Zira Mithat paşayla ilgili konuşurken “el-İnkılabu’l-Osmanî” ve “Muhakemet-u Mithat” emsali eserlere dayanmıştır. Hâlbuki mesele bu emsal kitaplarla yetinilemeyecek kadar ayrıntılı ve derindir.

    Evet, ihlâslı hiçbir âlim yoktur ki saf sünneti yaşatmaya ve bid’atleri öldürmeye çalışmasın. Fakat insanları şirke sürüklemeden çirkin bid’atleri engellemek her bir kişinin yapacağı iş değildir. Bunun yolu, sebep ve tesirlerini azalmak suretiyle, nasihatte ihlâslı olmaktır. Aksi takdirde yapılan iş, Hükümet Konağını sakatat üzerine bina etmek olacaktır.

    Davet sahibi İbn Abdilvehhâb’ın arkadaşları, onun Ahmed İbn Hanbel (v.241) (r.a)’e tabi olduğunu söylerler. Ahmed İbn Hanbel (r.a) itikadî mevzularda mezhebini taklid üzerine kurmuştur. Bunu İbn Ebî Ya’la[16]’nın Tabakât’ında, Ahmed İbn Hanbel(r.a)’e müsned olarak görebilirsin. İbn Abdilvehhâb’ın ise müçtehid olduğunu iddia eden hiçbir muteber âlim görmedik. İslâm’da içtihad, ulaşılması oldukça zor bir seviye gerektirmektedir.

    Eğer Üstad, İbn Abdilvehhâb’ın Kitab, Sünnet, Arabî ilimler ve fıkıh ilmiyle ilgili konularda son derece mahir olduğunu doğrulayan -gökteki güneşin ışığı dışında bir başka şeyin aydınlatmadığı ıssız çöllerde bir başına sağa sola kılıç sallamak dışında- bir kitap gördüyse onu ibraz etsin. Bizde onun ilmi mevkiini bilelim; acaba, kabirleri ziyaret ettikleri ve Peygamber ve Salihlerle tevessülde bulundukları için, hidayet imamlarına tabi olanları müşrik saymalı, onu da muvahhidlerin imamı saymalıyız, böyle mi? Yoksa bunun tam aksi mi?

    Kaldı ki İbn Abdilvehhâb’ın etrafındaki kimseler, itikadlarında apaçık bir teşbih ve tecsim içindedirler. Ed-Dârimî’nin ‘”en Nakz”ı, Abdullah b. Ahmed’e nispet edilen “es-Sünne” isimli kitabı ve ona tâbi olanların yayımladıkları diğer kitaplardan, Allâh (celle celâlühü) hakkındaki inançları çok açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. “Tekmile-tu’r-Redd ‘ale’n-Nuniyye” isimli eserimizde bu mevzuda kifayet edecek kadar nakli kaynaklarıyla birlikte zikretmiştik.

    Kelam imamlarının birçoğuna göre Mücessime; putperesttir. Ve Ehl-i Hakk indinde hiçbir asırda bir Müşebbih, Münezzih birisiyle birlikte olmamıştır!

    Gerçekten görülmemiş hayret bir şey, özellikle de Üstad emsali kişilerden; hicri 12. yüzyılın sonlarında, Müşebbihe reisi kabul edilen birisi bugün, muvahhidlerin imamı sayılacak, öte tarafta metbu imamlara tabi olanlar, sırf kabirleri ziyaret etmeleri ve tevessülde bulunmaları sebebiyle müşrik sayılacak, kanları ve malları helal görülecek. (çok garip!)

    Üstelik tevessül ve kabirleri ziyaret mevzuunda Kitab ve Sünnet’ten deliller olduğu gibi, her anlayış sahibinin, kendisine söylendiğinde itaat ettiği imamlardan sarih beyanlar vardır. Bu mevzuda şüpheleri bertaraf etmeye yetecek izahatları “Mahku’t-Tekavvül Fî Mes’eleti’t-Tevessül” (Tevessül Hakkındaki Lakırdılar) serlevhalı iki makalemizde zikrettik.

    Şayet birisi ziyaret ettiği kabre (şifa niyetiyle) yüz göz sürerse veya tevessülünde bid’at bir iş yaparsa, âlime gereken onu güzel ve yumuşak bir şekilde Sünnet’e irşad etmektir. Yoksa ona şirk damgasını vurup malını ve canını helal saymak değil!

    Ziyaretçinin, kabre yüz göz sürmesini biz de tasvip etmeyiz. Ancak böyle bir sebepten ötürü ona şirk damgası da vurmayız!

    Hatta Hanbelî âlimlerinden Ebu’l-Vefa b. Ukeyl, Şam Zahiriye kütüphanesinde Hanbelî fıkhı bölümü 87. numarada mahfuz olan “et-Tezkire” isimli eserinde, Hanbelî mezhebine göre Efendimiz Hz.Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in Kabr-i Şerifi’nin nasıl ziyaret edileceğini anlatırken şöyle der: Eğer hoşuna giderse minbere ya da el-Hanane’ye el sürebilirsin. El-Hanane Efendimiz (s.a.v)’in üzerine çıkıp hutbe okuduğu hurma kütüğüdür. Şu İbn Ukeyl, büyük bir âlimdir. “el-Fünun” isimli bir kitabı vardır. Deniyor ki sekiz yüz cilttir. Ez-Zehebî bu kitaptan bahsederken der ki: Dünyada bundan daha büyük çaplı bir kitap yazılmamıştır.

    Ebu Bekir el-Mervezî’nin menasikte/hac bahsinde Ahmed b. Hanbel (r.a)’den bu mevzuda yaptığı rivayet maruftur.

    Hanbelî mezhebinden Hafız ez-Ziyau’l-Makdisî, Şam Zahiriye kütüphanesinde mecmualar kısmı 98 numarada mahfuz olan “el-Hikâyâtu’l-Mensûre” isimli eserinde zikreder: el-Hafız Abdulğani el-Makdisî el-Hanbelî’yi dinledim şöyle diyordu: Pazısında çıbana benzer bir şey çıkmıştı. Onu tedavi etmekten bitab düşmüş, sonunda o çıbanı Ahmed b. Hanbel’in kabrine sürmüştü. Yara savdı ve bir daha tekrar etmedi. Bu kitap zikri geçen hafızın kendi elyazmasıdır. Bu hikâyeyi bizzat onun hattından naklettim. Artık hangi Hanbelî bu zatların, kabirlere ibadet eden, mezarperest olduklarını söyleyebilir?!!

    Üstad, teşbih hakkındaki yanlış görüşleri malum olduğu halde, muvahhidlere verilmesi gereken payeyi müşebbihelere veriyor. Hidayet imamlarının tabilerini ise, kabirleri ziyaret ve peygamber ve salihlerle tevessülde bulundukları için Veseniyye/Putperest ve müşrik olmakla suçluyor. Üstad, kendisine ait “el-Ahlâk” isimli eserinin 99. sahifesinde şöyle diyor: “Âlemde onu hareket ettiren, işlerini idare eden gizli bir kuvvet vardır ki, âlemin varlık ve bekasının illeti de bu güçtür. (…) İşte bu kuvvet âlemlerin Rabbi olan Allah’tır.”

    Oysaki âlemin içine hulul etmiş olan kuvvet, yine âlemle kaim olabilen arazdan başka bir şey değildir. İşte, maddeye ilah ismi veren Mücessime’lere alternatif, araza ilah ismi vermek şu Üstad’ın icatlarındandır. Hâşâ! Allah Teâlâ bütün bunlardan yüce ve münezzehtir.

    Kendilerini, muvahhidlerle müşriklerin arasını ayırmak için hakim makamında gören bugünkü felsefecilerin katkısıyla kendisinden kısa bir süre sonra tekrar gündeme gelen “Kuvvet ve Madde” görüşünün sahibi Buhner’in kulakları çınlasın ve içi rahat etsin!!

    “Sübülü’s Selâm” adlı eserin sahibi Emiru’l Yemânî Muhammed b. İsmail, insanları kendi anlayışına çağırdığı ilk dönemlerde İbn Abdilvehhâb’a gönderdiği ünlü kasidesinin ilk beytinde şöyle diyordu:
    “Öncelikle selâm olsun Necd’e, içindeki, o Necidli’ye,

    Zira sonraya kalırsa selam etmemin artık anlamı ne?”

    Bu kasidenin tamamı Şevkânî’nin “el-Bedru’t-Tâli” ve Sıddık Han’ın “et-Tâcu’l-Mukellel” inde mevcuttur ve oldukça yaygın ve meşhurdur.

    Sonra övdüğü kişinin (İbn Abdilvehhâb’ın) kan dökme, mal yağmalama, türlü desiselerle insan hayatına son vermeyi hızlandırma ve dünyanın dört bir yanındaki Ümmet-i Muhammed’i kâfirlikle suçlama emsali işler yapan birisi olduğu kendisine ulaşınca, onu desteklemekten vazgeçmiş ve şöyle demişti:

    “O Necid’li hakkında söylediğimden döndüm
    Çünkü belli oldu gerçek, yanıldığımı gördüm.
    Yaptığımı hayır sanıp, diyordum ki umulur, umulur
    Nasihatçi buluruz, kendisi müstehdi, ibadı hadi olur.
    Zan yanılmış olsa bile samimiyet boş değil,
    Ve bence tüm kanaatler hakka ulaşmış değil.
    Şeyh Mürebbid[17] getirdi, bize toprağından haber
    Gözler önüne serildi tüm bu olup bitenler
    Bize Risaleler getirdi yazdıkları içinden
    Gördük ki insanları tekfir ediyor amden.
    İnsanları tekfir’de topladı bir sürü delil
    Örümcek yuvası, gör bak ederken tahlil”

    Kaside bu minval üzere uzayıp gitmektedir. Daha sonra bu kasideyi şerh ederek ibn-i Abdilvehhâb’ın, mal yağmalama ve adam öldürmede ki taşkınlıklarını anlatarak, onu eleştirmiştir. Bu konuda yazdığı kitabına “İrşâdü Zevi’l Elbâb ilâ Hakîkâti Akvâl-i İbn-i Abdilvehhâb” adını vermiştir

    İşte adı geçen mecmua sahibi üstadın, (Ehl-i Sünnet’in) kendilerine uyulan/peşinden gidilen hidayet imamları yerine, muvahhit’lerin imamı(!) saydığı kimse işte budur!

    Üstadın, araştırmadaki sabrına ve çabucak sonuca varmasına gerçekten hayret ediyordum. Bununla birlikte İbn Abdilvehhâb’a Övgü olarak yazdığı sözlerinde, gördüğüm taşkınlıkları, kendisinin ilk fırsatta düzeltmesini bekliyordum. Ne var ki beklemekle yanıldığımı anladım. Artık bâtılın yanlışlığını anlat makta sessiz duramıyorum. Hidayete erdiren Allah(celle celalühü)’dür. Ve’s-Selam.[18]

    Tercüme: Emin Ali Yüksel

    * Vehhâbîliğin kurucusu. “Şeyh-i Necdî” diye de bilinir. Temim kabîlesine mensuptur. 1699 (H.1111) senesinde Necd Çölündeki Hureymile kasabasına bağlı Uyeyne köyünde doğdu. Şam’da tahsil yaptı. Bu sırada İbn-i Teymiyye’nin kitaplarını okudu ve fikirlerinin tesirinde kaldı. 1730 senesinde Necd’e döndü. 1744 senesinde Riyâd yakınlarındaki Deriyye kasabasına yerleşti. Deriyye ahâlisi ve şeyhleri olan Muhammed bin Suûd buna tâbi oldular. Muhammed bin Suûd’la işbirliği yapan Muhammed bin Abdülvehhâb çevreden güçlü bir destek sağladı. Kendi düşünce ve görüşleri doğrultusunda hareket etmeyen Müslümanları doğru yoldan ayrılmış birer müşrik kabûl edip, bunların kanlarının ve mallarının helâl olduğunu bildirdi. Peygamberimizi sallallahü aleyhi ve sellem, başka peygamberleri ve evliyâyı vesîle ederek Allahü Teâlâ’dan bir şey istemeye ve bunların kabirlerini ziyâret etmeye şirk dedi. Böylece binlerce İslâm âlimine muhâlefet etti. Kendisine kâdı, Muhammed bin Suûd’a hâkim ismini vererek gelecekte çocuklarının bu makâma geçmelerini temin eden bir kânun hazırlattı. Gâyesi Hicaz ve Irak bölgelerini ele geçirip, ayrı bir devlet kurmak olan Muhammed bin Abdülvehhâb, 1765 senesinde ölen Muhammed bin Suûd’un oğlu Abdülazîz bin Muhammed’le işbirliği yaptı. Abdülazîz bin Muhammed, Muhammed bin Abdülvehhâb’ın uygun görmesiyle hilâfetini îlân etti. 1791 senesinde ölen Muhammed bin Abdülvehhâb’ın İngilizler tarafından da desteklenen bu bozuk fikirleri daha sonra dînî ve siyâsî bir görüş olarak Arabistan yarımadasına hâkim oldu. Ve 1791 (H.1206) senesinde öldü. Muhammed bin Abdülvehhâb’ın görüşlerinin bozuk olduğunu kardeşi Süleymân bin Abdülvehhâb Es-Sevâik-i İlâhiyye fî Reddi ale’l-Vehhâbiyye, Mekke müftîsi Ahmed Zeyni Dahlan Hulâsât-ül-Kelâm, Dâvûd bin Süleyman Bağdâdî El-Minhafü’l-Vehhâbiyye kitaplarında vesîkalarla isbât etmişlerdir.

    ** İsmi Muhammed Abduh olup, Abduh diye meşhur olmuştur. 1849’da Mısırda doğdu. 1905’te yine burada öldü. İlk tahsiline Tanta’da başladı. 1866’da Kahire’ye giderek Cami-ül-Ezher Medresesine girdi. Bu sırada tasavvufla meşgul oldu. 1872’de Ehl-i Sünnet itikadına aykırı sözleri yüzünden İstanbul’dan kovulup, Mısıra gelen Cemaleddin Efgani ile tanışıp, onun derslerine devam etti. Onun din ve siyasette ıslah adını verdiği reformcu fikirlerinin tesirinde kaldı. Bu suretle İslam alimlerinin nakli esas alıp, aklı onun hizmetçisi yapan yolundan ayrıldı. Bundan sonra dini meselelerde İslam alimlerine bağlı kalmadan kendi görüşüyle konuşmaya ve hüküm vermeye başladı. Fransızca’yı öğrenerek bu dille yazılmış eserleri okudu. Avrupalı müsteşriklerin tesirinde kaldı. Mısır’da kitaplar neşretmeye ve Mısır’ın önde gelen gazetelerinden El-Ahram’da yazılar yazmaya başladı. 1879’da Darü’l-Ulum’a hoca olarak tayin edildi. Önce Matbuat Gazetesi yazarlığına, daha sonra da tahrir heyeti reisliğine (başyazarlığa) tayin edildi.
    1881’de meydana gelen Arabi Paşa isyanı ile alakasının görülmesi sebebiyle, önce hapsedildi, 1882’de de Mısır’dan çıkarıldı. Beyrut’a geldi. Fikirlerini yaymak için faaliyetlerde bulunduysa da, kendisine buradaki Ehl-i sünnet alimleri fırsat vermediler. Sonra Cemaleddin Efgani’nin daveti üzerine Paris’e gitti. 1884 yılı başında buluştular. Hocasıyla birlikte El-Urvetü’l-Vüska adıyla bir cemiyet kurup, bu isimle bir de gazete çıkardılar. 1885’te Beyrut’ta üç buçuk sene kalarak Tevhid Risalesini yazdı. Bazı kimselerin arabuluculuğuyla affedilen Abduh, 1888’de tekrar Mısır’a döndü. Hidiv Tevfik Paşa hükumeti onun zararlı fikirlerini bildiği için, mahkeme memurluklarında vazifelendirdi. Bir müddet sonra Camiü’l-Ezher Medresesi idare heyetine girdi. Hocası ile masonluğa da giren Abduh, masonluğun Ezher’e girmesini temin etti. Bütün dinlerdeki insanların kardeş olduklarını iddia etti. 1899’da İngilizlerin desteği ile Mısır müftiliğine getirildi. Bu sırada banka faizinin caiz olduğuna dair fetva verdi. Abduh, ayet-i kerimelere batılılaşmaya uyacak şekilde kendi aklına göre mana vererek tefsir alimlerine muhalefet etti. Fil suresinde bildirilen Ebabil kuşlarına “sivrisinek”, attıkları taşlara “mikrop” dedi. Zilzal suresindeki “Zerre ağırlığında hayır yapan, karşılığına kavuşur.” mealindeki ayet-i kerimeyi tefsir ederken; “Müslüman olsun, kafir olsun, salih amel işleyen herkes Cennete girecektir.” diyerek Ehl-i sünnet alimlerinden ayrıldı. Ayet-i kerime ile göğe çıkarıldığı bildirilen hazret-i İsa’nın öldüğünü ve ruhunun göğe çıkarıldığını iddia etti. Abduh’un reformcu fikirleri, selefilik adıyla talebeleri ve sevenleri tarafından günümüze kadar devam ettirilmişdir. Bugün mezhepleri birleştirme ve mezheb sahibi alimler gibi dinde kendilerini yetkili görmek, Abduh’un hayranlarının en bariz (açık) hususiyetlerindendir.
    Abduh’un fikirleri, talebelerinden bilhassa Reşid Rıza tarafından yayıldı. Yazdığı Tefsir-i Menar, Reşid Rıza tarafından tamamlanıp neşredildi. Reşid Rıza’nın, mezheb taklidini reddeden El-Muhaverat isimli kitabı, Ahmed Hamdi Akseki tarafından Mezheblerin Telfiki ve İslam’ın Bir Noktaya Cemi adıyla ilk defa Türkçe’ye tercüme edildi. Aynı eser son olarak Hayrettin Karaman tarafından neşre hazırlanmış ve Diyanet İşleri Yayınları arasında yer almıştır. Abduhun zararlı fikirleri, selahiyetli alimler tarafından reddedilmiştir. Muhammed Hüseyin Zehebi, Ebu Hamid bin Merzuk, Yusuf Decvi, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Zahid el-Kevseri, Muhammed Hamdi Yazır ve Ahmed Davudoğlu bunların önde gelenlerindendir.

    Dipnotlar

    [1]Mısırlı bir tarihçi ve yazar olan Ahmed Emîn, 1878 Kahire’de doğdu. Bir süre Ezher Üniversitesi’nde okudu. Daha sonra Kadı Mektebi’ne girdi ve buradan mezun oldu. Çeşitli yerlerde öğretmenlik ve kadılık yaptı. 1936 senesinde Kahire Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi’ne öğretim üyesi olarak girdi. 1939 senesinde de adı geçen fakültenin dekanı seçildi. 1945 senesinde ise, Milli Eğitim Bakanlığı Kültür İdaresi Müdürü olarak görev aldı. 1947 yılında Şam Arap Dil Kurumu’na üye olarak seçildi. 30 yıl kadar Tercüme Telif ve Neşir Kurumu’na başkanlık etti. 20.yüzyılın başlarında modern Arap düşüncesinin önderlerinden sayılan Ahmet Emîn, Arap dünyasında özellikle de Mısır’da felsefe, edebiyat gibi alanlarda te’lif ve neşir hareketinin öncülerinden biriydi. Dil ve edebiyat alanında yenilikçilerin başında yer aldı. Fecru’l-İslâm adıyla meşhur bir çalışma yapmıştır. Çeşitli dergilerde pek çok yazı yazmıştır. 1939 yılında kendisinin kurduğu es-Sekâfe (Kültür) dergisinde pek çok yazısı çıkmıştır. 30 kadar eser bırakarak 1953’de ölmüştür. Ahmet Emîn ile ilgili olarak şu eserlere bakılabilir: Ahmet Emîn, Hayâtî, Beyrut 1985; Brockelmann, Gall, Suppl., III, 305; Hannâ el-Fâhûrî, el-Câmi´ fi’l-Edebi’l-´Arabî- el-Edebu’l- Hadîs-, Beyrut 1986, s.308-309. Yusuf Es´ad Dâğir, Mesâdiru’d- Dirâseti’l- Edebiyye, I-IV (Beyrut 1983) II, 135-140; Ömer Rıza Kehhâle, el-Müstedrek ´alâ Mu´cemi’l-Müellifîn, Beyrut 1988, s. 41.

    [2] Ebû Abdillâh Muhammed b. Suleymân el-Cezûlî es-Simlânî (ö. 870/1465)
    [3] Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e salavatlar ve salavat getirmenin faziletleri hakkında bir eserdir.
    [4] İmam el-Bûsîrî’ 608/1212’de Yukari Mısır’daki Behnesâ sehrine bağlı Behsim’de doğan Muhammed el-Bûsîrî, Berberî asilli olup Fas’taki Hammâd Kalesi’nde Habnûnogullari diye tanınan bir aileden gelmektedir. Baba tarafından Bûsîrli olduğu için Bûsîrî, annesi tarafından Delâsli olduğu için de Delâsî nisbetiyle anılmaktadır. Hayatinin sonlarına doğru felç olan Bûsîrî, rivayete göre Hz. Peygamber için yazdığı “Kasidetu’l-Bürde” sayesinde bu hastalıktan kurtulmuş ve uzun bir ömürden sonra seksen küsûr yaslarında İskenderiye’de vefât etmiştir (696/1296).
    [5]“ Kasidetu’l-Bürde” diye meşhurdur.
    [6] El-Ahzâb, 56
    [7] Kıyamet gününde Efendimiz’in günahkârümmeti için yapacağı şefaat.
    [8] Ignaz/Ignace Goldziher (1850–1921) Yahudi asıllı Macar oryantalist/müsteşriktir.
    [9] El-Cin, 26
    [10] Şeyh Ahmed et-Ticani’ (ö.1230)
    [11] Senûsîlik hareketinin önderi velî Ahmed es-Senûsî, 1290/1873´te Cağbûb´da doğdu. Ceddi Seyyid Muhammed bin Ali es-Senûsî, Kuzey Afrika´da İtalyan ve Fransız istilâ hareketlerine karşı İslâm dünyâsının birlik ve berâberliğini temin maksadıyla Se- nûsîlik tarîkatını kurdu. Asîr’de 1352/1933´de vefât etmiştir.
    [12] Muhammed b. Ali b. Muhammed b. El-Arabî, (560–638) Muhyiddin ibn Arabî diye meşhurdur. Endülüs/ispanya’da doğmuş birçok Arap diyarını dolaştıktan sonra Şam’da kalıp orada vefat etmiştir. Şeyh-i Ekber namıyla büyük bir hak dostudur. Ancak hak aşkı ve mahabbetinin verdiği bir tür sarhoşluktan ötürü istenmeyen sözler sarf etmiştir. Bu yüzden tartışmalara mevzu olmuştur. İmam-ı Rabbanî Ahmed es-Serhendî, hatalı olmasıyla birlikte büyük bir hak dostu olduğunu söyler ve kitaplarının okunmasının doğru olmadığını zikreder. İmam-ı Rabbanî’den başka daha birçok ulema da aynı görüşü zikreder.
    [13] Reşid Rıza 1282/1865 yılında Lübnan’da doğdu. 1354/1935’de öldü. Abduh’un talebesidir. Hocasının dinde reformcu fikirlerini yaymak için Mısır’da El-Menar dergisi çıkardı. (Ed-Davetü ve’l-İrşad) medresesinde hocalık yaptı. el-Muhaverat kitabında, Ehl-i sünnet mezhebine ve fıkıh kitaplarına saldırdı. Reşid Rıza, ne aldıysa, M. Abduh’tan aldı. O da bütün sermayesini, Efgani diye meşhur olan şarkın filozofu Cemaleddin’den devşirdi. Ehl-i Sünnet dışı birçok sapık görüşü vardır. Allah, ümmeti görüşlerine aldanmaktan korusun.
    [14] El-Menar 2/178
    [15] İmâm Kevserî’nin Abduh için “Üstâd İmâm” ünvânını kullanması, sadece bu ünvânın o zaman meşhûr hâle getirildiği ve onunla tanındığı, yahud ince bir istihzâ içindi. Yoksa, bu makalede böylesi bir portresi çizilen Abduh mutlaka birilerinin “Üstâdı” ve “imâm”ı idiyse de Kevserî ve diğer Ehl-i Sünnet Mü’minlerin “imam”ı olamaz. (Nâşir.)
    [16] Muhammed b. Muhammed b. El-Hasan İbn Muhammed Ebu’l-Hüseyin b. El-Ferrâ. İbnu-Ebi’l-Ya’la diye maruftur. İbnu’l-Ferrâ da denir. Hanbeli fakihlerindendir. Aynı zamanda tarihcidir. Bağdat’ta (451/1059) doğmuş yine orada malını ele geçirmek isteyen hizmetçileri tarafından pusuya düşürülerek (526/1131) şehid edilmiştir.
    [17] Eş-Şeyh Mürebbid b. Ahmed el-Temimî 13. asrın sonlarında yaşamış, İbn Abdülvehhab’a talebelik yaptığı söy lenmiştir.Abdulvehhâb taraftarlarından Süleymanİbn Sehman “Tebri’etu’ş-Şeyheyn El- İmameyn Min Tezviri Ehli’l-Kizb” isminde bir eser yazıp bu şahsın güvenilir ol madığını ve Abdulvehhâb hakkında dedikleri kan dökme mal yağmalama suçlarının asılsız olduğunu iddia etmiştir.
    [18] Nâşir notu haric, bütün dipnotlar mütercime âiddir.

  4. MUHAMMED ABDUH’UN SİYONİST DOSTU – Yusuf Hanif
    Muhammed Abduh’un Siyonist Dostu – Richard James Horatio Gottheil

    Muhammed Abduh, devrindeki pek çok mezhebsiz/modernist gibi garblı mütefekkirlere husûsî bir alâka duymuş, bâzısıyla bizzat görüşmüş, bâzısının da eserlerini okumuş, terceme etmiş ve fikirlerinin te’sîrinde kalmışdır. Ya’ni Avrupa’nın müstesnâ bir yeri vardır şeyxin hayâtında. O kadar ki, ‘rûhunu yenileme’ fırsatını ancak oralarda bulur! Charles C. Adams’ın ifâdeleriyle:
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    “İlki kendi planlamasıyla değil de şartların sevkiyle gerçekleşen Avrupa seyahâtlerini öylesine teşvîk edici ve kıymetli buluyordu ki, müteâkib seneler her ne zaman –kendi ifâdesiyle– ‘rûhunu yenileme’ ihtiyâcı hissetse defeâtle Avrupa’ya gitmişdir (el-Menâr, 8.c., 466.s.). Abduh devâm ediyor, ‘Avrupa’ya her zaman Müslümanların mevcûd hâlini iyileşdirme ümîdiyle gitdim.’

    Fakat memleketine döndüğünde, karşılaşdığı meşakkatlerin cesâmeti ve kendi insanlarının inatçılığı, fütursuzluğu ve gevşekliği bu ümidlerini zayıflatmışdır. ‘Hâlâ’, diyor Abduh, ‘ne zaman Avrupa’ya gidib de orada bir-iki ay kalacak olsam bu ümidlerim yeniden canlanır ve imkânsız gördüğüm muvaffâkiyet artık bana kolay gibi gelir’ (el-Menâr, 8.c., 466.s.).”[1]

    Böylesine bir garb hayrânının garblı dostlarının da olması gâyet tabiîdir.

    Nitekim şeyxin müstemleke vâlisinden ajanına, masonundan siyonistine, İslâm‘cı’sından kavmiyyetçisine, xıristiyanından yahûdisine ilh. kırk türlü çevreden ahbâbı, dostu, yârânı olmuşdur.
    Denebilir ki şeyx, bu çorba networküyle dinler ve sâir haşerât arası diyaloğun erken bir numûnesini sergiler gibidir. İsmâ‘îl Kara beye göre bu durum “Abduh’un tesirlerinin ne kadar etkin ve yaygın olduğunu gösterir”miş.[2] El-hâq öyledir.

    Meselâ, aşağıda da bahsedeceğimiz üzere şeyx, siyonistleri bile bu ‘etkin ve yaygın te’sîr sahâsı’na dâhil edebilmişdir! Fakat burada mes’ele, böylesi bir te’sîr sahâsının müfti, muslih, müfessir, müctehid, mü(te)ceddid, mütekellim, feylesof ilh… bir Abduh için ne ifâde etdiği olmalıdır. Ne yazık ki İsmâ‘îl bey bu mes’elelere temâs etmiyor. Abduh’un böylesine farklı ve zıt çevrelerin hüsn-i teveccühüne mazhâr oluşunun, ya’ni te’sîr sahasının genişliğinin elbet de bir îzahı olmalı. Öyle ya, acabâ Abdullah Cevdet ve emsâli a’dâ-yı dîn, Abduh gibi bir İslâm “âlim”inde nasıl bir cevher gördüler de ondan müteessir oldular?[3]

    Cevâbı verilmesi gereken soru budur. Bizce bu teveccühün sebebini İslâm’ı sâdece bir “araç” olarak gören ve kullanmak isteyen modernist siyâsetde aramalıdır. A. Cevdet’in aşağıdaki satırları bu siyâsetin menfûr gâyesini beyân ediyor: “Esbâbını taharrî zâid olan ba’zı müessirât netîcesi olarak Müslümânların ekseriyyeti Müslümân olmayan medeniyyete mu‘ârız ve muxâlif görünüyor, ânı qabûl etmiyor ve bundan sonra da etmeyecekdir. Hâl bu ki ‘aynı esâsât-ı medeniyyeyi Müslümânlar bir zümre-i münevvere-i İslâmiyyenin elinden axz ve telaqqîde hîç bir muxâlefet etmeyeceklerdir.”[4]

    Mes’ele, bu “zümre-i münevvere-i İslâmiyye”yi bulmakdı. Ondan sonrası kolaydı.[5] İşte Abduh ve emsâli zevât, sözümona bu münevver zümredendiler. Bu sebeble aynı siyâseti tervîc eden Garblılar indinde de hayli i’tibâr ve şöhret sâhibiydiler. Meselâ İngiltere’nin Mısır müstemleke vâlisi Lord Cromer (Evelyn Baring), Abduh’u ve bânisi olduğu fikrî mektebi her türlü teşvîk ve desteğe lâyık görür, mensuplarını Avrupalı reformcuların tabiî müttefîki sayardı.[6] Nitekim kitâbında da şeyi yıllarca teşvîk etdiğini, vakitsiz ölümüne herkesden ziyâde kendisinin üzüldüğünü yazar.[7]

    Arapları “Türklerin boyunduru”ğundan kurtarmak için hayli çırpınmış ve Cemâleddîn Efgânî ile birlikde Osmanlı Hilâfetine karşı Arap Hilâfeti fitnesini körüklemiş[8]; İslâm’da reform da’vâsına kendini adamış ve bu uğurda hayli mürekkeb isrâf etmiş[9] İngiliz fahrî ajanı Wilfrid Scawen Blunt da Abduh’a fevkalâde derin muhabbet besleyen ve hatta onu kendine hoca seçen garblılardandır.[10] Nitekim Abduh’dan öğrendiklerini The Future of Islam nâm İslâm reformu ile ilgili türrehâtını da hâvî eserinde tecessüm etdirir.[11] Tıpkı Cromer gibi o da hiçbir desteğini esirgemez “en azîz dostum” dediği[12] Abduh’dan. Meselâ Abduh Urâbî isyânı sebebiyle mahkûm olunca Urâbî, o ve diğer mahkûmların müdâfaâsını yapmak üzere İngiltere’den husûsî bir avukat getirtir.[13]

    Şeyle çok samîmi olduklarını, birbirlerinden hiçbir şeyi gizlemediklerini ifâde eden Blunt[14] ona daha da yakın olabilmek için kendi arâzisinden bir dönümlük arsa da erir. Abduh da oraya yazlık inşâ eder.[15] Burada hatırlanması gereken mühim bir husûs, birbirleriyle kedi-köpek misâli kavgalı olan Lord Cromer ile Wilfrid Scawen Blunt gibi adamların[16] en büyük müştereklerinin Abduh olmasıdır!
    Tıpkı bunlar gibi, kırk yıl bir kazanda kaynatılsalar aslâ biraraya gelmeyecek daha nice unsurlar şeyin networkünde biraraya gelebilmişlerdir. İşte bunlardan –tetebbuâtımıza nazaran– bugüne kadar adından hiç bahsedilmemiş biri daha var ki, şeyxin te’sîr sahâsının fevkalâde “etkin ve yaygın” olduğunu bir kez daha te’yîd ediyor. Mevzû-i bahs kişi Richard James Horatio Gottheil’dır. Gottheil Sâmi dilleri mütehassısı olmakla iştihâr etmiş bir müsteşriqdir. Fakat Gottheil’ın bir şöhreti daha var ki, o da faâl bir siyonist olmasıdır! Gottheil’ın Abduhla olan münâsebetine ve ona beslediği derin muhabbete geçmeden evvel kendisinden bir nebze de olsa bahsetmek faydalı olur diye düşünüyorum.

    Siyonist Müsteşrik Richard Gottheil Columbia külliyesi Sâmi dilleri âlimi olan Richard James Horatio Gottheil (1279-1355/1862-1936), Amerika’nın siyonist liderlerinden olan meşhûr reformcu haham Gustav Gottheil’ın oğludur. Richard Gottheil Amerika’daki Yahûdi çevrelerinin ma’rûf sîmalarından biri olub “American Federation of Zionists”in reisliğini ve “American Jewish Historical Society”nin de reis muâvinliğini yapmış, faâl ve âteşîn bir siyâsî siyonistdir.

    Siyonist bir cem’iyyet olan “Zeta Beta Tau Fraternity”nin bânisi, “Jewish Institute of Religion”ın da müessislerindendir.[17] “Federation of Zionist Societies of Greater New York” 1898’de onun liderliğinde teşkîl olunmuşdur.[18] Amerika’yı ciddî ma’nâda siyâsî siyonizmle tanıştıran mühim şahsiyyetlerden biri de odur.[19]

    Theodor Herzl’in siyonist da’vetine icâbet eden ilk zevât arasında da yer alır.[20] Siyonist cereyânı neredeyse bitirecek derecede şiddetli ihtilaflara ve münâkaşalara sebeb olan “Uganda mes’elesi”nde[21] Herzl’e destek vermiş nâdir şahsiyyetlerdendir.[22]

    Harb-i Umûmî’de de Müttefiklere verdiği açık ve harâretli destekden dolayı Chevalier de la Légion d’Honneur nişânıyla taltîf edilir (1337/1919).[23] Siyonizm’in târihine dâir İngilizce ilk eserleri veren kişi de yine Gottheil’dır; Zionism (1332/1914), bu miyandaki meşhur te’lîflerindendir.[24]

    Gottheil Abduhla 1311’de (1894) İsviçre’de tanışır. Şeyx, Evien les Bains’ın şifâlı sularından istifâde etmek için gitmişdir oralara. Daha sonra da Mısır’da görüşürler. Gottheil, baş Müfti olmuş Abduh’a arz-ı ihtirâm eder. Peki böylesi gayretli bir siyonist, bugün bize büyük mücâhid, müctehîd ve hatta hızı alamayanlara göre mü(te)ceddid diye takdîm edilen Abduh’a ne diye muhabbet besler dersiniz? Acaba Abduh gibi reformculara duyulan bu alâka, reformcu bir babanın oğlu olmakdan mı kaynaklanıyor?
    Bunun ipuçlarını, Gottheil’ın aşağıda hülâsâsını vereceğimiz yazısında bulmak mümkündür diye düşünüyorum. Gottheil Abduh’un vefâtı üzerine “Müteveffâ Mısır Müftisi Muhammed ‘Abduh” serlevhâsıyla neşretdiği mevzû-i bahs makâlesini[25] şeyxin hâtırası büsbütün nisyâna terkedilmesin diye yazdığını, malzemesini de bizzat Abduh’dan ve Abduh’un gözde talebelerinden ve aynı zamanda da kendi hocası olan Ahmed Ömer el-Mahmasânî’den[26] aldığını ifâde ediyor.[27] Siyonist Gottheil’ın Abduh’u Gottheil yazısına, mezhebsizlerin klasik retoriğine fevkalâde benzer bir şekilde İslâm dünyâsının perişân ahvâlinden bahsederek başlıyor.

    Ona göre İslâm dünyâsının târihde bugünkü kadar güçsüz ve öncü dimâğlardan mahrûm olduğu zamanlar azmış. Avrupa’dan Afrika’ya, Asya’dan Polenezya’ya –İslâm devlet veyâ medeniyetinin hangi köşesine bakarsanız bakın– devlet idâresinde, felsefede, hukukda veyâ edebiyatda bir zamanlar medeniyyete rehberlik etmiş ve şeref vermiş usta dimâğlar artık yokmuş.

    Hakîki ilim mahsûlü eserler hiç bugünkü kadar nâdir, Arab tefekkürü hiç bu kadar sessiz değilmiş. Müslümanlar ömürlerini şerh, muxtasar, tekmile, telxîs ve zeyl yazmakla heder ediyorlarmış. Bulak, İstanbul, Kazan veyâ Fez’deki matbaalar ya ticârî endîşelerle eski kitapları, ya da muâsır muharrir müsveddelerinin kıymetsiz risâlelerini tab’ ediyorlarmış. Hâsılı kalem, Müslümanların elinden yabancıların eline geçmiş. İslâm târihini ve ilâhiyâtını artık Müslümanlar değil bu yabancılar geliştiriyorlarmış.[28]

    İşte ‘Abduh, bu ma’nevî/fikrî zillet karanlığında, daha muqaddes devirlerin an‘anesini ihyâ etme gayretiyle temâyüz etmiş ender şahsiyyetlerden birisiymiş.[29] Onun içindir ki “Muhammed ‘Abduh gibi mümtâz bir şahsiyyetle; masallarda ve hikâyelerde tasvîr edilen o en saf Arabların bütün bir asâleti ve zerâfetiyle mücehhez, herkese karşı munsif ve âdil, hakîkatde ve ziyâdesiyle fukarâperver, nâzik ve kibar bir adam ile dostluk kurmak, bu imtiyâza sâhib olanlar için nâdide bir hâtırâ”[30] imiş. Bu medh u senâdan sonra şeyhin târihce-i hayâtı, Mısır’ın siyâsî ve iktisâdî ahvâli anlatılıyor.[31]

    Ezher külliyesine modern bir ruh aşılamak husûsunda ‘Abduh’un yerini doldurabilecek kimseyi tanımıyormuş Richard Gottheil![32] Gottheil, Abduhla ilk kez onun İstinaf Mahkemesi reisliği sırasında tanışmış. Şeyx 1311’de (1894) Evien les Bains’ın şifâlı suları için İsviçre’ye gitmiş. O sıralar Arabca’dan başka lisân bilmezmiş. Gottheil 1322’de (Şubat 1905) hürmetlerini beyân için şeyxi Ezher’de ziyârete gittiğinde Abduh mükemmel bir Fransızcayla “dokuz yıl kadar evvel İsviçre’de New Yorklu bir profesörle tanışmıştım.” demiş.

    Abduh’un zamanla Fransızca’yı gramer i’tibâriyle kusursuz bir şekilde ve hemen hemen bir Parisli aksânıyla konuşacak kadar iyi öğrendiğini söylüyor. Fakat bundan da ötesi, sıradan Mısırlılar gibi Avrupa’nın dış görüntüsüne aldanmayıp muâsır medeniyete nüfûz edebilmiş olmasıymış. “Muhammed Abduh ciddî bir hayat sürdü ve tefekkürün muâsır Avrupa’daki inkişâfını ciddî bir şekilde tedkîk etdi. Molière ve Victor Hugo’yu, Schiller ve Goethe’yi, Kant ve Schopenhauer’i okudu: ve onunla Sünnîliğin [Mohammedan orthodoxy] mustahkem kalesi olan Dâru’l-‘Ulûm’un mukaddes salonlarında oturur yepyeni hayâtına dâir sohbet ederdik.”[33] Şeyxin bu “yepyeni hayatı”, mezkûr garblıları okumakdan hâsıl olmuş olmalı!?

    Gottheil Abduh’un tefsîrinden de bahseder. Onun tefsîri, mu’tâd tefsirleri biçimsizleştiren ve çarpıtan sarfî ve dînî tekebbürden ve ölçüsüz tahrîflerden âimiş! Yorumlarında muâsır bir ruh varmış ilh…[34] İşte siyonist müsteşriq Richard Gottheil’ın Abduhla ilgili şehâdeti. Bilmem ki başka söze hâcet var mı?

    Dipnotlar

    [1] Charles C. Adams, Islam and Modernism in Egypt: A Study of the Modern Reform Movement Inaugurated by Muhammad ‘Abduh, University of London Press, London, 1352 (1933), 67.s..
    [2] İsmail Kara, Amel Defteri, Kitabevi nşr., İstanbul, 1419 (1998), 203.s..
    [3] Bkz. Doktor ‘Abdullah Cevdet, “Emvât-ı lâ-Yemût: Şeyx Muhammed ‘Abduh”, İctihâd, (Kâhire ve Cenevre), 11. ‘aded, 1. sene, Safer-Rebî‘u’l-evvel 1324 (Nisan 1906), 163-165.s.; Doktor ‘Abdullah Cevdet, “Şâhzâde Şeyxu’r-Reîs Hazretleriyle Mülâqât”, İctihâd, (İstanbul), 126. ‘aded, 5. sene, 15 Kânûn-i Sânî 1330 (1915), 447. Kezâ M. Şükrü Hanioğlu, Bir Siyasal Düşünür Olarak Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi, Üçdal nşr., İstanbul, trz., 137-138, 151, 184, 191, 339.s..
    Şükrü beye göre Cevdet, “İslâm’ı muâsır ilim ve materialism ile âhenk içerisinde yeniden yorumlayacak yeni bir Abduh olma hayâlleri kurar”mış (M. Şükrü Hanioğlu, “Blueprints for a Future Society: Late Ottoman Materialists on Science, Religion, and Art”, Late Ottoman Society: The Intellectual Legacy, ed. Elisabeth Özdalga, RoutledgeCurzon, London, 1426 [2005], 53.s., kezâ 54 ve 62.s.).
    [4] Abdullah Cevdet ile yapılmış ve Le Reveil de la Turquie’de neşredilmiş bir mülâkatdan nakleden Celâl Nûri (İleri), İttihâd-ı İslâm: İslâm’ın Mâzisi, Hâli, İstikbâli, Yeni Osmanlı Matba‘ası, İstanbul, 1331 (1913), 378-379.s..
    [5] Bu siyâsetin bizim târihimizdeki baş mümessilleri Jön Türklerdir, bkz., M. Şükrü Hanioğlu, Abdullah Cevdet, 129-158.s.; aynı mü., The Young Turks in Opposition, Oxford University Press, New York, Oxford, 1415 (1995), 200-203.s.; aynı mü., “Garbcılar: Their Attitudes Toward Religion and Their Impact on the Official Ideology of the Turkish Republic”, Studia Islamica, 86, 1418 (Ağustos 1997/2), 133-158.s.; aynı mü., “Blueprints for a Future Society”, 39-44, 49-67.s.; İsmail Kara, Din İle Modernleşme Arasında Çağdaş Türk Düşüncesinin Meseleleri, Dergâh nşr., İstanbul, 1423 (2003), 30, 56-59.s..
    [6] The Earl of Cromer, Modern Egypt, 2.c., The Macmillan Company, New York, 1916, 180.s..
    [7] Bkz. a.g.e., 2.c., 180-181.s./1. hâşiye. Cromer’ın târihce-i hayâtı için bkz., Roger Owen, Lord Cromer: Victorian Imperialist, Edwardian Proconsul, Oxford University Press, 1425 (2005).
    [8] Bkz. Wilfrid Scawen Blunt, Secret History of the English Occupation of Egypt: Being a Personal Narrative of Events, Alfred A. Knopf, New York, 1340 (1922), 61, 68.s.; aynı mü., Gordon at Khartoum: Being a Personal Narrative of Events in Continuation of “A Secret History of the English Occupation of Egypt”, Stephen Swift and Co., Ltd., London, 1329 (1911), 492.s..
    Kezâ ve mutlakâ Malatyalı Muhammed Reşâd, Cemâleddin Efganî Etrafında Makaleler, (Bedir nşr.), İstanbul, 1416 (1996), 140-141, 149-157.s.; Nikki R. Keddie, Sayyid Jamāl ad-Dīn “al-Afghānī”: A Political Biography, University of California Press, Los Angeles, 1391 (1972), 229-246.s..
    [9] Bkz. Wilfrid Scawen Blunt, The Future of Islam, Kegan Paul, Trench & Co., 1, Paternoster Square, London, 1299 (1882), husûsiyle 132-173.s.. Blunt “Gayr-i kâbil-i cerh otorite” şeklinde tavsîf etdiği Şerî‘at-ı Ğarrâ’yı reformun önündeki en güçlü engel olarak görür (a.g.e., 161.s.). Ayrıca Michael Denis Berdine, “The Accidental Tourist, Wilfrid Scawen Blunt, Islamic Reform and the British Invasion of Egypt in 1882”, Ph.D., The University of Arizona, 1421 (2001).
    [10] Abduhla ilgili sitâyişkâr ifâdelerine bir misâl için bkz. Wilfrid Scawen Blunt, Secret History, 80.s., mezkûr kitâbın ii. sâhifesi Abduh’un İngiltere’de Avam Kamarası’nın önünde çekildiği fotoğrafla “tezyîn” edilmiş! Fotoğrafın hikâyesi şurada: Wilfrid Scawen Blunt, Gordon at Khartoum, 272.s.. Blunt’ın târihce-i hayâtı için bkz. Elizabeth Longford, A Pilgrimage of Passion: The Life of Wilfrid Scawen Blunt, London, Granada Publishing Ltd., 1402 (1982).
    [11] Wilfrid Scawen Blunt, Secret History, 80-81.s.: “With him [Abduh, y.h.] I discussed (…) most of those questions I had already debated with his disciple, and between them I obtained before leaving Cairo a knowledge really large of the opinions of their liberal school of Moslem thought, their fears for the present, and their hopes for the future. These I afterwards embodied in a book published at the end of the year under the title of “The Future of Islam.” ”
    [12] Wilfrid Scawen Blunt, My Diaries: Being a Personal Narrative of Events 1888-1914, 1.c., Alfred A. Knopf, New York, 1341 (1923), 338.s..
    [13] Bu avukat A. M. Broadley’dir, bkz. A. M. Broadley, How We Defended Arábi and His Friends: A Story of Egypt and the Egyptians, 2. tab’, Chapman and Hall, Limited, London, 1301 (1884), 2-3, 110-112, 200, 227-237, 291.s..
    [14] Wilfrid Scawen Blunt, My Diaries, 1.c., 138.s.; 2.c., 88.s..
    [15] Bkz. Wilfrid Scawen Blunt, My Diaries, 1.c., 138, 338-339.s..
    [16] O kadar ki, Blunt, Cromer’ın istifâ haberi geldiğinde zil takıp oynar âdetâ, bkz., Wilfrid Scawen Blunt, a.g.e., 2.c., 167.s..
    [17] “Gottheil, Richard James Horatio (1862–1936)”, Encyclopedia Judaica, CD-ROM Edition, Version 1.0, Judaica Multimedia Ltd., İsrâil, 1417 (1997); Cengiz Kallek, “Gottheil, Richard James Horatio”, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, 14.c., T.D.V. nşr., İstanbul, 1416 (1996), 119-120.s..
    [18] Jehuda Reinharz, “Zionism: Zionist Organization: In the United States”, Encyclopedia Judaica, CD-ROM Edition, Version 1.0, Judaica Multimedia Ltd., İsrâil, 1417 (1997).
    [19] Lloyd P. Gartner, “United States of America”, Encyclopedia Judaica, CD-ROM Edition, Version 1.0, Judaica Multimedia Ltd., İsrâil, 1417 (1997).
    [20] Joshua Bloch, “Richard James Horatio Gottheil 1862-1936”, Journal of the American Oriental Society, 56/4, Ramazân–Şevval 1355 (Aralık 1936), 478.s..
    [21] İngiltere’nin kendi idâresindeki Şarkî Afrika’da (bugünki Kenya) muhtâr bir Yahûdi kolonisi te’sîs edilmesi amacıyla Zionist Organization’a yaptığı teklîfe umûmen “Uganda Planı” deniyor, bkz. Alexander Bein, “Uganda Scheme”, Encyclopedia Judaica, CD-ROM Edition, Version 1.0, Judaica Multimedia Ltd., İsrâil, 1417 (1997).
    [22] Jehuda Reinharz, a.g.m..
    [23] Joshua Bloch, a.g.m., 476, 479.s..
    [24] Te’lîfâtı için bkz., Ida A. Pratt, “Selected Bibliography of R. J. H. Gottheil”, Journal of the American Oriental Society, 56/4, Ramazân-Şevval 1355(Aralık 1936), 480-489.s..
    [25] Richard Gottheil, “Mohammed ‘Abdu, Late Mufti of Egypt”, Journal of the American Oriental Society, 28.c., 1325 (1907), 189-197.s..
    [26] “Şeyx Ahmed Ömer el-Mahmasânî el-Beyrûtî.” Gottheil başka bir maqâlesinde kendisinden yine hocası ve Ezher hâfız-ı kütüb muâvini diye bahsediyor, bkz. Richard J. H. Gottheil, “An Eleventh-Century Document concerning a Cairo Synagogue”, The Jewish Quarterly Review, 19/3, 1325 (Nisan 1907), 471.s.
    [27] Richard Gottheil, a.g.m., 190.s. ve 1. hâşiye.
    [28] Richard Gottheil, a.g.m., 189.s..
    [29] Richard Gottheil, a.g.m., 190.s..
    [30] A.y..
    [31] Richard Gottheil, a.g.m., 190-196.s..
    [32] Richard Gottheil, a.g.m., 195-196.s..
    [33] Richard Gottheil, a.g.m., 196.s..
    [34] Richard Gottheil, a.g.m., 197.s..

  5. MEHMET AKİF ERSOY’UN AFGANİ VE ABDUH HAYRANLIĞI
    Mehmet Akif, Cemaleddin Efgani ve onun talebesi Muhammed Abduh’u takdir eder ve kendisinin düşünce öncüleri olarak görür. Efgani ve Abduh’tan bazı makaleleri aralıklarla kendi gazetesinde yayımlar. Onlara olan bağlılığını da şöyle ifade ediyor:
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Mısrın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh
    Konuşurken neye dairse Cemaleddin’le
    Der ki tilmizine efganlı -Muhammed dinle
    İnkilap istiyorum, başka değil, hem çabuk,
    Öne bizler düşüp İslâm’ı da kaldırmazsak,
    Çıkarıp gönderelim hâsılı şeyhim yer yer,
    Oradan âlem-i İslama Cemaleddinler.
    İnkılab istiyorum ben de, fakat Abduh gibi…
    Abduh Mısır müftüsü olarak büyük yankıya sebep olan bir çok fetvalar vermiştir. Bunlardan bir kısmı şöyledir:
    -Başına tokmakla vurularak güçsüz kalan hayvan, ölmeden kesilirse eti yenilir.
    -Şapka giymek caizdir.
    Ayrıca semavi dinler arasındaki nefreti kaldırmak ve Avrupa’nın müslümanlar üzerindeki baskısını önlemek maksadına yönelik olarak, semavi din erbabını birbirine yaklaştırmak amacıyla bir dernek kurmuştur

    Akif’in Safahat’ta Yer Alan Diğer İfadeleri:

    İstibdat isimli şiirinde Halife-i müslimine diyor ki:

    Düşürdün milletin en kahraman evladını ye’se,
    Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun ruh-i İblis’e.

    Bir İslam halifesine mel’un diyene ne demeli?
    Şeytana rahmet okutmak tabiri de çok çirkindir.

    Abdülhamid han hazretleri tahttan indirildikten sonra da yine düşmanlığı bitmemiş, İSTİBDAT şiirini yazmıştır. Şiirinin başı şöyledir:

    Yıkıldın gittin amma ey mülevves devr-i istibdad,
    Bıraktın milletin kalbine çıkmaz bir mülevves yad.

    Mülevves = Kirli, pis demektir. Mülevves yad = Kirli hatıra demektir.

    Ortalık şöyle fena böyle müzebzep işler,
    Ah o Yıldızdaki baykuş ölüvermezse eğer” (s. 402)
    “Çoktan beridir vardı benim bir derdim,
    Gideyim zalimi ikaz edeyim isterdim.
    Kafes ardında hanımlar gibi saklıydı Hamid,
    Al-i Osmandan bu korkaklık edilmezdi ümid.” (s. 415)
    “Ah efendim o ne hayvan o nasıl merkepti.” (s. 421)
    “Ah efendim o herif yok mu kızıl kâfirdi.” (s 422)

    Akif sadece Müslümanların halifesine dil uzatmakla kalmıyor, o halifenin yaratıcısına yani Allahü teâlâya da saldırıyor:

    Nur istiyoruz, sen bize yangın gönderiyorsun,
    Yandık diyoruz boğmaya kan gönderiyorsun,
    Mademki ey adl-i ilâhi, yakacaktın,
    Yaksaydın ya melunları, tuttun bizi yaktın,
    Yetmez mi musap olduğumuz bunca devahi?
    Ağzım kurusun yok musun adl-i ilâhi?

    Ya Rabbi, gâvurları yakman gerekirken Müslümanları yaktın. Bu nasıl ilahi adalet?

    Bu şiirinin sonunda da Allah’a diyor ki:

    Böyle bir şehidin mükâfatı ancak zaferdir,
    Vermezsen ilahi dökülen hunu hederdir.

    Hun, kan demektir. Allah’a öğüt veriyor, bak zafer vermezsen şehidlerin kanı heder olacak, boşa gidecek diyor. Zafer olmasa bile şehidin kanı hiç heder olur mu hiç? Hâşâ Allah bilmiyor mu bunları?

    Akif sadece Müslümanların halifesine dil uzatmakla kalmıyor, o halifenin yaratıcısına yani Allahü teâlâya da saldırıyor:

    Ey bunca zamandır bizi tedib eden Allah,
    Ey âlemi islamı ezen, inleten Allah!

    diye başlayan şiirinde (Yeter artık çektirdiğin cezalar) diyor.
    Allah’a böyle nasihat verilir mi hiç? Allah bize zulüm mü ediyor hâşâ? Herkese layık olduğunu veriyor. Bunun için, Nahl suresinin 33. âyet-i kerimesinde buyruluyor ki:
    O kafirler, sadece kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin emrinin gelmesini beklerler, onlardan öncekiler de böyle yaptılar. Allah onlara zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

    Vehhabiler, Allah Arş’a istiva etti ayetinden, hâşâ Arş Allah’ın mekânıdır diyorlar. Akif de, Allah’a öğüt veriyor, Eğer bu zulümleri durdurmazsan, Arşın yanar, yani evin başına yıkılır diyor. Süleyman Nazif’e başlıklı şiirinde diyor ki:

    Yakmaz mı bu tufan bu duman gitgide Arş’ı,
    Hissiz mi kalır lücce-i rahmet buna karşı?

    Lücce = deniz demektir. Rahmet denizin niye hissiz kalıyor diyor. Hâşâ Allah’ın hissi mi olur? Allah’ı da insanlar gibi sanıyor.

    Firavun ile yüz yüze isimli şiirinin son satırında, vehhabiler gibi, evliyadan, yatırlardan yardım istemeye karşı çıkarak diyor ki:

    Bu hakkı ne taştan ne de leşten istemeli?

    Vehhabiler Eshab-ı kiramın kabirlerindeki taşları söküp kabirlerini dümdüz ettikleri gibi, bu da yatırdaki zata leş diyor.

    Bir de şehitleri överken yine türbelere çatarak diyor ki:

    Hakkın bu veli kulları taş türbeye girmez.

    Yine bir şiirinde diyor ki:

    Ya açar nazmı celilin bakarız yaprağına
    Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına
    İnmemiştir hele Kur’an hakıyla bilin

    Ne mezarlıkta okunmak nede fal bakmak için.

    Kabirde Kur’an okunmaz mı?  Kabirde okumayı fala bakmakla eş tutuyor.

    Yine bir şiirinde diyor ki:

    Doğrudan Doğruya Kur’an’dan Alıp İlhamı,
    Asrın İdrakine Söyletmeliyiz İslam’ı.

    Akif son olarak kendisini şöyle anlatıyor:

    Dış yüzüm ağardıkça ağarmakta fakat,
    Sormayın iç yüzümün rengini: Yüzler karası.
    Beni kendimden utandırdı şimdi hakikat,
    Bana hiç benzemeyen suretimin manzarası.

    Mehmet Akif Ersoy Çanakkale Şehitlerine isimli şiirinde şöyle der:
    Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi…
    Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

  6. MUHAMMED ABDUH’UN GERÇEK YÜZÜ MANZUMESİ Yusuf en Nebhani
    Efgânî’nin Talebesi Şeyh Muhammed Abduh Hakkında

    Bu kişi Şeytan’a itaat ve bid’atçiliği te’yid hususunda hocasını da geçmiştir.
    Bu taifeye göre ‘birinci’ odur; bid’atlerinin mercii de yine bu kişidir.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Onların, aslı Kıpt oğullarından olan kötü şeyhleri vardır
    Çirkin görünüşüyle kimlerden olduğu zâten yüzünden okunur

    Hevâsı, kalbinin efendisi olmuş; o, hevasının kölesidir
    Şeytan da onun kafasını mesken edinmiştir

    Ebû Mürre14 onu Mısır’a müftü yapmış
    Böylece Müslümanların hayâtını acı bir hâle dönüştürmüştür

    Bu asrın Ebu Cehl’i Mısır’a müftü olmuş
    Ve câhiliye devrini Mısır’da canlandırmıştır

    Nemrûd gibidir; lâkin ateşinin selâmeti yoktur
    Denizinde Firavn boğulmuştur

    Onun sayesinde Şeytan dinde maksadına ulaşmıştır
    Hak, yüzünü asmış; bâtıl yalanlar savurmuştur

    Hak olsun bâtıl olsun, fetvaya karşı cür’etkârdır
    Hevâsı ve cehâletiyle istediğini icra etmiştir

    Fıkıh ilminde meclisten içeri alınmaz
    Kalktığında meclistekiler peşinden koşsa da

    Dînimize ve ilimlerimize karşı câhil olmasına rağmen
    Kendisini imamlarımızdan daha kıymetli görür

    Câhillerin delilik türleri çoktur
    En kötüsü de, maymunun kendisini ay parçası zannetmesidir

    Cemâleddîn’den en çirkin bilgileri aktardı
    Fakat kötülük olarak onu geride bıraktı

    Ondan, felsefe ilminden bir damla aktardı
    Ve bu damla sebebiyle, za’fiyetinden körkütük sarhoş oldu

    İctihâd iddiasıyla kıyametler kopardı
    Her türlü necaseti sapıklık olarak kusuyordu

    Gelmiş geçmiş her mezhebden ilim ehlini
    Başkasına tâbi oldular diye sapıklıkla suçladı

    Onun, ot geveleyen öküz gibi bir dili vardır
    Fakat o, cahillikte öküzü de geçmiştir

    Ondan önce ne aslanla yarışan bir öküz,
    Ne de kartalla kapışan bir çaylak görülmüştü

    Hafif meşrepliğinden dolayı dünyayla yanıp tutuştu
    Ve onu dîni hâline getirdi

    Dünya sağdaysa o da sağdadır
    Yok, eğer soldaysa, koşup ona soldan sıçrar

    Bir yandan kendisine ‘imâm’ denilirken
    Öbür yandan ehl-i küfrün yaptıklarına tâbi olur

    Müslümanların en hayırlılarını kötüler
    Küfre ihtiyaç duyduğundaysa onu güzel görür

    Sırf ‘Şeyh özgür düşüncelidir’ densin de,
    Onlar katında büyük bir mertebeye ulaşsın diye

    Dîne verdiği zararlara herkes şâhid
    Kör kimseler onda bir hayır var zannetse bile

    Zira İslâm’a olan menfaati kastı olmaksızın gerçekleşmiştir
    Ama kaç kere kasıtlı olarak dîne şerri sokmuştur

    Küçük faydaları olsa da günâhın büyüğüne dadanmış
    Kötülüklerin anasını kucaklamış habîs biridir o

    Zararları dağlar kadardır
    Dîne olan faydalan ise ancak zerre kadardır

    Asrındaki sapıklık şeytanlarının en yücesidir
    Mısır’daki sapkınlar arasında zararı en büyük olandır

    Kötü karakteri kemâle ermiş olsa da
    İnancındaki kötülüğe nispetle bu çok küçük sayılır

    Yüzünün karanlığı içinde gizli olan sırrı gösterir
    Kişinin kalbindeki sırlar, onun yüzünden okunur

    Sürgün yıllarında Şam beldelerine gelmişti
    Orada da sapıklıklarından biraz yaymıştı

    Öyle bir yumurta yumurtladı ki İblis onu korudu
    Sonra civcivleri onun izini takip ettiler

    Sonra Mısır’a döndü ve bir mezheb icâd etti
    Ve o bölgeyi de pisliğiyle kirletti

    Çalışmalarıyla oranın düşmanlarını destekledi
    Ve câhil kişilere onlarda bir hayır olduğunu zannettirdi

    Onların yaptığı kötü şeylerin güzel olduğunu savundu
    Ne zaman kötü bir şey yapsalar, bir mazeret aramaya başlardı

    Memleketine yaptığı ihanet,
    Ve düşmanlarına yaptığı iyilik miktarınca onlar katında değeri arttı

    Onlardan elde edip faydalandığı dünyalıkla yetinmeyip
    Âhiretlerinde de onlara ortak oldu

    Müslümanlar arasında Hıristiyanlar gibi Protestanlık icâd edip
    Onlar gibi bir fırka oluverdiler

    Onları bu mezheb üzerinden sapıkça bir düşünceye sürükledi
    Bu düşünce tam olarak küfür olmasa da küfre yakındır

    O kâfirlerin makamları sayesinde insanlar arasında bir mevki elde etti
    Ve o mevki’i kullanarak istediğine fayda, istediğine de zarar verdi

    Her mezhebden ilim ehlini
    Etrafa alev saçan fesat ateşine attı

    Ya korkusundan ya sevgisinden
    Halktan bir grup câhil kendisine koşmuş, o da onları hüsrana uğratmıştır

    Onlara Ezher’de öyle bir ders vermiştir ki bunların hükmü,
    Ebu’z-Zehrâ’nın15 dînine aykırıdır

    Nurunun azametine rağmen Kur’ân’da yolunu şaşırmıştır
    Tıpkı ayın aydınlattığı bir gecede, gece körünün yolunu kaybetmesi gibi

    Onun kendi düşüncesiyle yaptığı tefsirinde
    Ya fâsıklık görülür, yahut da küfür

    Tüm insanları dînî kitaplardan sakındırmıştır
    Hâlbuki onun tefsiri reddedilmeye ve yüz çevrilmeye daha lâyıktır

    Bunlar, iblislerin kendisine fısıldadığı vesveselerdir
    Sapıklar kınandıklarında, bu vesveselerde bir mazeret bulurlar

    Akidesinin çirkinliği tıpkı yüzünün çirkinliği gibidir
    Bu, dinimizin parlak aynasında görülebilir

    Onun sözleri uçsuz bucaksız bir sahradaki serap gibidir
    Görüntüsüyle sadece saf, câhil kimseyi aldatabilir

    Onun yaldızlanmış güzel sözleri vardır
    Yalnızca iyiyi ve kötüyü ayırt edemeyen kişiyi kandırabilir

    Sayesinde iyi şeyler de olmuştur, olacağı en kötü yerde
    Tıpkı, gübre içinde yeşil bitkinin yetişmesi gibi

    Sapık kimseler için bir fazilet görür
    Bid’at sahibi birini gördüğünde kalkar, iltifat eder

    Teymiyyeli o genç için büyük bir menkıbe görür
    Dîne soktuğu bid’atler ve yaptığı hatâlar nedeniyle

    Fakat o İbni Teymiyye’ye ne zühdü hususunda
    Ne de güzel sözleri ve diğer hayırlı amellerinde tâbi olmuştur

    Ve Vehhâbî’yi de över
    Fikir olarak sapıttığı ve ortaya attığı çirkin mes’elelerde

    O öyle şeyler yapar ki
    Onlara16 o şeyleri arz etsen, mezheblerince küfür sayarlar

    Hıristiyan rahiplerle çok sıkı-fıkıdır
    Ve bu sır perdesi aralansa bile, bunda bir sakınca görmez

    Onlar ne yerse o da yer onlarla onu
    Kırmızı veya sarı, dilerse içer onu

    Sarhoş edici maddelerin hepsi helâlmiş
    Çünkü onların isimleri şaraba benzemezmiş

    Boğulmuş hayvanı yer ve fetva verir helâl diye17
    insanlar bu adam günah işledi demesinler diye

    Şapka giymeyi ve faizi helâl görmesi sebebiyle
    Bazı ehl-i ilim onu nispet etti küfre

    Kaç defa Paris’e ve Londra’ya gitti
    Ama bir gün olsun Mekke ve Medine’yi ziyaret etmedi

    Eğer bir gün riya ile namaz kılarsa
    Bir vakit kılıp bir ay terk ettiği görülür

    İmâm Hanbel gibi nice imâm vardır
    Farz namazlardan birini terk edeni kâfir sayar

    Fâsık olduğuna hükmetti Şafiî ve Mâlik
    Farz olduğu için, ceza olarak katlini vacib gördüler

    Aynen ikisi gibi Nu’mân da dedi, fâsık olur
    Katledilmez ama ömür boyu haps olunur

    O yaşamıştır ya ömür boyu hapsi gerekli olarak
    Veya insanlar içinde kanı heder olarak

    Kuduz köpek gibidir, diyen doğru söyler
    Ancak o dinde açmıştır bir çok yara bere

    Bir gün Lübnan’da onunla beraberdim
    Kuşluk vaktinden gün batımına yakın

    Ben, öğlenin sonra da ikindinin farzını kıldım
    Onun yanında, o ise ne öğleni ne de ikindiyi kıldı

    Halbuki sağlıklıydı, hiçbir özrü yok idi
    Evet! Dîninin zayıf olması onun özrü idi18

    Tüm bunlara rağmen o asrının üstadıdır
    Bu ne biçim bir üstâd ve ne biçim asırdır

    Güneş batmadan önce şeyhiyle bir araya geldim
    Mısır’da bulunduğum günlerde, yatsıya yakın

    Ama akşam namazını kıldığını görmedim
    Ben de bu kötü şeyhle ömür boyu ilişkiyi kestim

    Şüphesiz ölümleri anında büyük bir ibret vardı
    Bu ibretle Settar olan Allah onların perdesini kaldırdı

    Allah her ikisinin de diline bir hastalık verdi
    Böylece dillerinin her parçasında ölüm acısını tattılar

    İşte bu âfetler babası, o diliyle kaç velîyi incitti
    Ve din hakkında kaç kez kötü söz etti

    Üstadı gibi dinde kötülüklere sahiptir
    Denize katsan onu, denizi ifsâd edersin

    Şeyhine kuvvet ve dalâlet katmıştır
    Zındıklıkta şeyhinin birine on eklemiştir

    Nice talebesi vardır ki, her biri
    Aynı şeyh gibidir, sadece farklıdır tipleri

    Her türlü ayıbını iyilik addettiler
    Ve bu şerleri ona hayır gördüler

    Onun sebebiyle başlarına Sâmirî gibi belâ geldi
    Fakat bunlar buzağı yerine taptılar öküze

    Hasan b. Üstuvânî rivayet etmiştir
    Ki o, Şam’daki en parlak hidâyet yıldızlarından biridir

    Dedi ki: Abduh öldükten sonra
    Rüyasında gözünü sönük ve şaşı görmüş

    Bunu, şöyle te’vil ettim: Şeyh asrının Deccal’ıdır
    Kabirde olsa dahi o her zaman Deccal’dır

    O öldü ama deccallar kitaplarını yaşattı
    Tüm talebelerine bir miras bıraktı

    Mirasta payları birbirinden farklıdır
    Kiminin hissesi küçük kimininse büyüktür

    Ama birbirlerine denktirler deccallıkta
    Kimse kimseye üstünlük taslayamaz bu konuda

    Onların hepsi, şeyhleri ve onun da şeyhi
    Bilinir şaşı Deccal’a olan nispetleri

    Eğer Üsâme’ye dediği sözü olmasaydı Mustafâ’nın
    “Sen onun göğsünü mü yardın?”19

    Bazılarının Müslüman olduğu davası, olmazdı sahih bende
    Bazılarından da küfrü uzak görmezdim her halde

    Ben, harflerden “kef”, “fe” yazmıştım ve “re”
    Onların alnına, bilinsinler diye

    Deccal hakkında geldiği gibi; adı yazılıdır anlında
    Onu okuması olan da okur olmayan da

    Doğrusu birçok ma’nâda ona benzediler
    Deccallık, zındıklık ve diğer bid’atlerde

    Bir farkla ki, bunların körlüğü kalplerinde
    Deccal’ın şaşılığı ise gözündedir

    Deccal ordusunun öncüleridir, ondan önce geldiler
    Onun askerleridirler, gelip bu işi yaydılar

    İçlerinden Abduh onu savunarak öne çıktı
    Azdırdığını azdırdı, kandırdığını kandırdı

    Yazıklar olsun ona ve ona tâbi olanlara
    Müjdeler olsun ona düşmanlık yapana

  7.  

  8. MUHAMMED ABDUH
    Muhammed Abduh, 1849 yılında Mısır’da doğdu. İlk tahsiline Tantada başladı. Bir müddet sonra medreseyi terk ederek köyüne döndü ve ziraatle meşgul oldu. 1866 yılında Kahireye giderek Cami-ül Ezher Üniversitesine girdi. 1905de İskenderiyyede öldü.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Cemaleddin Efgâni’nin en meşhur talebesidir. Nakli, aklın gerisinde bıraktı. Kendi görüşlerini oluşturmada müsteşriklerden faydalandı. Mısır’da el-Ahran gazetesinde yazıları yayınlanmaya başladı. Bu gazete Arap milliyetçiliğini ön plana çıkarıyor ve Osmanlı aleyhinde neşriyatlarda bulunuyordu. 1881 yılında Arabî İsyanına destek verdiği için önce hapsedildi, 1882’de Mısır’dan çıkarıldı. Beyrut’a gitti, fakat Ehl-i Sünnet âlimleri fırsat vermediği için fikirlerini yayamadı. Cemaleddin Efgânî’nin daveti ile Paris’e giden Abduh hocası ile birlikte Ürvetü’l Vüska’yı çıkarmaya başladı. 1885’de Beyrut’a döndü ve Tevhid Risalesi’ni yazdı. Affedilen Abduh, Mısır’a geçti. Zararlı fikirleri bilindiği için evvela mahkeme heyetinde memuriyet verildi. Lakin sonra İngilizlerin desteğiyle Ezher Üniversitesi İdare Heyetine girdi. Sonra üniversitede etkisi artınca üniversite kısmındaki dersleri kaldırarak eğitimdeki kaliteyi düşürdü.

    Muhammed Abduh, hocası Cemaleddin Efgânî gibi mason olmayı tercih etmiş, hatta Mısır’da müstakil bir mason locası kurmuştur. Beyrut Mason Locası Başkanı: “Mısır’da Cemalettin Efgani’den sonra Mason Locası başkanı olan İmam Abduh Masonluk ruhunu yayarak çok hizmet etti.” demiştir.

    İngiltere’nin Sömürge Valisi Lord Cromer şöyle diyor: “Kuşkusuz İslami reformist hareketinin geleceği Şeyh Muhammed Abduh’un çizdiği yolda ümit vaad ediyor. Ve o yolun yolcuları Avrupa’nın her türlü yardım ve teşviklerine layıktırlar.1

    Corci Zeydan, Muhammed Abduh’dan şöyle bahsetmişir: “Öncekilerin sözlerine bağlanmamış, onların koyduğu kaidelere değer vermemiştir.”

    Muhammed Abduh’un yazmış olduğu Tefsirü Cüz-i Amme, Osmanlı Devleti tarafından yasaklanmıştı. Abduh, 1872 yılında ilk defa İstanbul’a gelmiş, lakin 3 gün içerisinde geri çıkarılmıştı. Daha sonra yine İstanbul’a gelen Abduh’a, Sultan İkinci Abdülhamit Hân şöyle demiştir: “Bizde müftüleri halife tayin eder. Siz Mısır müftüsü olduğunuzu söylüyorsunuz. Biz sizi müftü tayin etmedik. Sizi kim müftü tayin etti? İngiltere mi?”

    Muhammed Abduh, Bahaîliğin kurucusu Bahâullah’ın oğlu Abdulbahâ ile görüşmüş ve hatta talebesi Reşid Rıza’nın anlattığına göre onun etkisinde kalmıştır. Ayrıca Bahaîliğin etkisi, Abduh’un Tevhid Risalesinde geçen “Terakkiperver Vahiy” anlayışında görülmektedir.

    Muhammed Abduh, Glodstanca’ya şöyle mektup yazar: “İster âlim olsun, ister cahil, ister asker, isterse sivil olsun, bütün Mısırlılar Türklerden nefret ve onların rezil hatıralarından istikrah eder.” Hocası Cemaleddin Efgânî’nin Osmanlı’ya gelip insanlara Türkçülük aşılaması, Araplara karşı kışkırtması ve kendisinin de Arap milliyetçiliğini körüklemesi oldukça düşündürücüdür.

    1890 senesinde Muhammed Abduh’a talebe olmuş ve Çumra’da vaizlik yapan fötr şapkalı Tahsin Hoca ile Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri arasında şöyle bir konuşma cereyan etmiştir:

    Süleyman Efendi (k.s.): “Nerede okudunuz?”

    Tahsin Hoca: “Cami-ül Ezher’de okudum, efendim.”

    Süleyman Efendi (k.s.): “Hocanız kimdi?”

    Tahsin Hoca: “Muhammed Abduh, efendim.”

    Süleyman Efendi (k.s.): “Hocanızın akidesini biliyor muydunuz?”

    Tahsin Hoca: “Maalesef Masondu, efendim.”

    Süleyman Efendi (k.s.): “Peki diğer hocaların yüzde kaçı masondu?”

    Tahsin Hoca: “Yüzde doksan dokuzu efendim.”2

    Yine Glodstanca’ya yazdığı mektupta şöyle der: “Dinin kafasını dinin lıncından gayrisi ile kesmeyin.

    Muhammed Abduh, resim ve heykele izin verir. (el- Fetava) Muhammed Abduh, akıl ile anlaşılamayan şeyleri, melek, şeytan ve cin gibi unsurları inkâr etmiştir. Hâlbuki Allahu Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de: “Hani meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ demiştik de, İblis’ten maada bütün melekler hemen secde etmişlerdi. İblis secdeden kaçındı, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.” 3 Yine başka bir ayet-i kerimede: “Ey ins ve cin toplulukları! İçinizden size benim ayetlerimi anlatan ve bugününüzün gelip çatacağını haber veren peygamberler gelmedi mi?”4

    Yine Musa (a.s.)’ın asası ile Kızıldeniz’i yarmasını med-cezir olarak yorumlamıştır. “Bir şeyin Kur’an’da bulunması, onun sahih olmasını iktiza etmez.” diyor. Yani –hâşâ- Hz. Kur’an’ın doğruluğunu sorguluyor.  Fil Sûresindeki siccin taşlarını mikrop olarak tevil ediyor. Bunun cevabını uzunca, Yaşar Nuri Öztürk bölümünde verdik

    Muhammed Abduh’un bunca ifsadına karşılık Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi şöyle diyor:  “Şeyh Muhammed Abduh’a nispet edilen ıslahi kalkınmaya gelince hulasası şudur: Abduh, Ezher’i, dini üzerinde donup kaldığı için harekete geçirmiş ve Ezherlilerin çoğunu hatvelerce dinsizliğe yaklaştırmış; amma dinsizleri bir adım bile dine yaklaştırmamıştır. Şeyhi Cemaleddin Efgânî vasıtasıyla Ezher’e masonluğu sokan odur. Nitekim Mısır’da açılıp saçılmaya terviç hususunda Kasım Emin’i teşci eden de odur.”  Mustafa Sabri Efendi yine şöyle demiştir: “Bunda şaşılacak bir cihet yok! Çünkü şeyh donuk ulemadan değildir. Üstelik müctehiddir! Şeriat kanunu ile Fransız kanununu bir araya getirerek ikisi ile de amel etmeye, ona ictihadı müsaade etmiştir! Lakin bir İslam müftülüğünde Allah’ın indirdiği kitap ile fetva veren, isti’naf mahkemesinde Allah’ın indirmediği ile hükmeden şeyh Muhammed Abduh’un, İslam’da Ebu Hanife en-Nu’man’ın haiz olduğu gibi ictihat rütbesini haiz bir imam olması, din ve ilim namına, fazilet, adalet ve emanet namına zulümdür, haramdır. Ebu Hanife ki, hapishanede ölmüş, verâ ve takvası Abbasi Halifesi Cafer-i Mansur zamanında şer’i kadılığı kabule müsaade etmemiştir.”5

    Muhammed Abduh ve taifesi yüzünden yüce dinimiz, yabancılara eğlence konusu olmuş ve Batılılar İslam’ı bilgisiz ve cahil kişilerden öğrenmişlerdir. Yalnız bunun vebali dahi onların boyunlarına yeter.

Bu Konuda Ayrıntılı Bilgi İçin :

ictihad