1. ŞERİATİN GÜNÜMÜZ İHTİYAÇLARINA CEVAP VERMEDİĞİ İDDİASI

    “…eski dönemlerin kendi şartlarının iz ve etkilerini taşıyan fıkhî görüşleri, tek İslâmî çözüm olarak takdim etmeleri, hem sorunların çözümüne bir katkı sağlamamakta hem de yaşanan olumsuzlukların İslâm’a mâl edilmesi gibi olumsuz bir sonuca yol açmaktadır.”
    Fıkıh kitaplarının, dolayısıyla İslâm şerîatının târihsel olduğu ve günümüz şartlarına uygun olmadığı ve günlük olayları çözemediği iddiası doğru mudur?

    İslâm şerîatı, hidâyet için en mükemmel, en şerefli ve en kapsamlı bir şerîattır. Allahü Teâlâ; onunla şerîatlarını tamamlamış ve onu sonsuz kılmıştır. Allah (c.c.) kıyâmete kadar İslâm şerîatına, geçerlilik hakkı tanımıştır.
    Doğru İslâmî bakış açısına sahip olmayan dar görüşlü bazı kimseler; her zaman ve her yerde “İnsanların ihtiyacına cevap veremiyor.” diyerek İslâm şerîatını kusurlu bulmuşlar, İslâm şerîatını donmak ve sönmekle suçlayarak yalan ve iftirada bulunmuşlardır. Hem de bunları, Müslümân sıfatı ile söylemişlerdir. Hâlbuki dînimiz ve dîn önderlerimiz, târihteki sonsuz İslâm medeniyetine kale olmuşlardır. Dünyayı uykusundan ve cehaletinden kaldırmış ve medeniyet hareketine öncülük etmişlerdir CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Hiç kuşkusuz, İslâm’a mensup olduğunu söyleyen o kimseler; sömürgeci casusların en büyüklerinden ve İslâm toplumunu yok etmek için plan yapan komplocuların en tehlikelilerindendir. İslâm düşmanları bile, İslâm şeriatını, geniş ufuklulukla nitelerken, içimizdeki bazı modernistler İslâm’ı kötülüyorlar. Nitekim 1937 yılında, La Haye’de “Mukayeseli Kanun Kongresi” yapılmış, bu kongreye çeşitli dünya devletlerinden Batılı düşünürler ve araştırmacılar katılmıştır. Bu kongrede aşağıdaki kararlar alınmıştır:
    1. İslâm şerîatı, genel teşri kaynaklarından biri kabul edilmiştir.
    2. İslâm şerîatı, canlı bir şerîattır.
    3. İslâm şeriatı, başkasından alınmış değil; kendi başına ayakta durabilen bir şerîat olarak kabul edilmiştir.
    Şerîatımız, Allah (c.c.)’a hamd olsun her asırla beraber yürüyor, her nesle yetiyor ve hayat gerçekleri ile tamamen örtüşüyor.
    İslâm Şerîatinin Bazı Özellikleri
    Kur’an-ı Kerim’in getirdiği düzenin, koyduğu kânun ve kâidelerin, diğer beşeri sistemlerden daha güzel daha âdil, insanlığa daha uygun olduğuna kesin olarak îmân etmek şarttır. “Şu veya bu sistemi çağımız insanlarına daha uygundur veya Kur’an düzeni bir orta çağ düzenidir, bu bilim çağında geçerli olamaz, kanunları katıdır, bilimsel değildir, âdil ve insancıl değildir” demek veya öylece inanmak küfürdür. Kur’ân-ı Kerim, Allâhü Teâlâ’ya îmân etmeyi ve yalnız O (c.c.)’a îmân ettiği gibi, devlet kurmayı, Allâh (c.c.)’un emir ve yasaklarına uyduğu müddetçe bu devlete itaat etmeyi, bütün işlerde birbirine danışmayı, adâletle hükmetmeyi, ölçü, tartı, söz ve harekette doğru olmayı, dîni ve İslâm diyarını düşmanların saldırı ve istilâsından korumak için savunma gücünü arttırmayı ve ekonomik tedbirleri almayı emreder.
    Yine İslam Şeriati, ilmi öncü, doğruluğu şiâr, cihâdı miğfer, sabrı zırh, her şeyde tedbîr alıp yüce Allâh’a tevekkül etmeyi dâima emir ve tavsiye eder.
    Kur’an-ı Kerim’in gâyesi bütün insanların dünya ve âhiret saâdetine ermesidir. Bu hedefe erişebilmek için, şerîat olarak belirlediği ibâdetler ve ibâdetlere ait şartlar, şekil ve usûller, sosyal hayatla ilgili muameleler, cezalar, ferdî ve medenî haklar ve müeyyideler o kadar mükemmeldir ki, dünyanın bütün hukukçuları el ve fikir birliği yapsalar dahî, o mükemmeliyette bir kanun ve düzen meydana getiremezler, Kur’an’ın fiilen gerçekleştirdiği tam ve gerçek manada bir hukuk devletini ve sosyal adâleti kuramazlar. Çünkü Kur’an Allâh (c.c.)’nun kânunudur. Yüce Allâh’ın zâtı, eksiklerden uzak olduğu gibi, onun kurduğu kânun ve düzen de eksiksizdir. İnsan ise, zatında ve kişiliğinde olduğu gibi, bütün sıfatlarında, fiillerinde de eksiktir.

    1 Muhammed Alevî Mâlikî, Kâmil İnsan, s. 291-306
    2 Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, 129-131.s

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  2. ŞERİATİN KIYAMETE KADAR GEÇERLİĞİ OLDUĞUNU İNKAR EDEN FAZLURRAHMAN

    Vahyi, Peygamber (s.a.v.)’in zihni vasıtasıyla yedinci yüzyıl Arap Yarımadası’nın şartlarına verilen tepkiden ibaret gören ve hüküm içeren âyetleri, modern dünya ile uyum sağlamanın önünde engel olarak gören târihselciliğin öncü ismi Fazlurrahman’ın iddialarına verilecek cevap nedir?
    Fazlurrahman özet olarak şunları söylemektedir: “Kur’ân’daki kanunlar, şer’i emirler; o sırada mevcut olan toplumu, başvurulacak bir örnek olarak kısmen kabul etmek zorunda kalmıştır. Bu açıkça demektir ki, Kur’ân’daki emir ve yasaklar ebedi değildir.
    Bu yüzden târihi olma özelliği taşıyan ‘Kur’ân’ın emir ve yasaklarının maksatlarını (illetlerini) ortaya çıkaran ve onları genel ilke ve değerler şeklinde ifade eden, daha sonra bunları sistemleştiren ve nihâyet onlardan hüküm çıkaran bir hukuk yöntemi ile çok daha geçerli sonuçlar elde edilebilir.” CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Kur’ân’ı Kerim’deki tekil hükümler bu günün cemiyetine tatbik edilemez, zîrâ bunlar yedinci yüzyılın külterel durumuna göre şekillenmiştir…
    Kur’ân’ı Kerim’in, evrensel olduğunu ifade eden âyetlerden de anlaşılacağı üzere, ilâhî hükümlerin herhangi bir târihi, coğrafi ve içtimai ortamla sınırlı olmaksızın bütün zamanları kapsadığı ve istisnasız her mü’mini bağladığı tartışmasız bir hakikattır. Nitekim Kur’ân’ı Kerim’in, Allah Resûlu (s.a.v.) tarafından uygulanışı, ashâbın onu anlayış ve yaşayışı ve on dört asırlık İslâm ictihat geleneği ilâhî hükümlerin bütün zamanlar ve nesiller tarafından evrensel anlaşıldığını göstermektedir. Öyle ki, tek bir âlimin, Kur’ân’ın târihselliğini imâ eden bir beyanını bulmak mümkün değildir.
    Kur’ân’dan murad-ı ilâhî dışında mânâlar çıkarmak, O’nu anlamamaktır. Bu yüzden Allah Resûlü (s.a.v.), “Tefsir için gerekli mâlumata sahip olmadan aklına göre Kur’ân’ı açıklamaya kalkan kişi için cehennemdeki yerine hazırlansın.” buyurmaktadır.
    Zamanın değişmesini gerekçe göstererek miras, şahitlik, faiz… gibi Kur’ânî hükümlerin değişmesini talep etmek; Allahü Teâlâ’nın şerîatını nesh etmek/hükümsüz kılmak anlamına gelmektedir.
    ‘Zamanın değişmesi ile hükümlerin değişmesi inkâr edilemez.’ kaidesi ise, Kur’an ve sünnet ile sabit olan hükümler için değil; örf ve âdete dayalı hükümler için geçerlidir. Buna göre, hükmün kaynakları makamında olan örf ve âdetin değişmesiyle hüküm de değişebilir. Fakat örf ve âdetin değişmesiyle Kur’an ve sünnet ile sabit olan hükümlerin de değişmesini talep etmek, örfü nassdan daha güçlü kabul etmek anlamına gelir. Hâlbuki nass daha güçlüdür. Nitekim örfün bâtıl olması ihtimal dâhilinde iken Kur’an ve sünnetin her hâlikarda sahîh olduğu esastır. Bu yüzden, örfü temel alarak nassın değişebileceğini savunmak, îmânı tehlikeye düşürür.
    Dün târihte olduğu gibi bugün de insan ve insana ait olan her şey târihselleşecek, fakat ilâhî olan Kur’an vahyedildiği hâl üzere kıyâmete kadar aynı kalacaktır.
    Bugünün problemleri ise, târihselleştirilmesini talep ettikleri Kur’ân’ın uygulandığından değil; uygulanmadığından doğmuştur. Fakat Batı ve onun değerleriyle hesaplaşmaya cesaret edemeyenler, Bâtı’nın hedef gösterdiği Kur’ân’la hesaplaşmakta, O’na karşı açıkça protestanca bir tavır takınmaktadırlar.

    3 Fazlurrahaman, İslâm, (çev. Mehmet Dağ-Mehmet Aydın), İstanbul, 1992, s. 54
    4 Fazlurrahman, Allah (c.c.)’ın Elçisi ve Mesajı, (çev. Adil Çiftçi), Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 1997, s. 143
    5 Adil Çiftçi, Fazlurrahman İle İslâm’ı Yeniden Düşünmek, Kitabiyat, Ankara, 2001, s. 260
    6 Ali Haydar, Düreru’l-Hukkam Şerh-u Mecelleti’l-Ahkâm, İstanbul, 1330, c. 1, s. 101,102
    7 İhsan Şenocak, İnkişaf Dergisi, Târihselcilik ya da Katolisizmi Olmayan Kuran-ı Mübin’in Protestanca Okunuşu isimli makaleden alıntıdır.
    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  3. KUR’AN HANGİ ESASLARA GÖRE ANLAŞILIR?
    Ehl-i sünnet ve cemaat âlimleri bütün hükümlerin ilk kaynağı olarak kabul ettikleri Kur’ân’ı Kerim’i şu esaslar dairesinde anlamışlardır:
    1. Kur’ân’ı Kerim, lafız ve mânâ itibari ile Allahü Teâlâ’nın kelamıdır. Bu yüzden onu anlayabilmek için lügat âlimlerinin istikra/tümevarım yolu ile tespit ettikleri kaidelerden hareketle ve mutlaka O’nun lafzı dikkate alınarak Allah (c.c.)’ın neyi kast ettiği anlaşılmalıdır.
    2. Kur’ân, şerîatın esasıdır. Dolayısıyla dînin özüne, şerîatın temellerine ulaşmak isteyen kişinin; Kur’ân’ı diğer bütün hükümlerin kendi etrafında döndüğü bir mihver kabul etmesi zorunludur. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Kur’ân Evrenseldir
    3. Kur’ân’ın hükümleri, târihi değil evrenseldir. Bütün zaman ve mekânlar için bağlayıcıdır. Hicaz bölgesi, vahyin dünyaya açılım noktasıdır. Verilen örneklerde ilk muhatabların idrak seviyesi gözetilmekle birlikte aslında insanlığın ortak buluşma noktaları dikkate alınmıştır.
    Bilinenden bilinmeyene doğru bir seyir izlenmiştir. Bu bilinenlerde bütün insanlık için ortak yönler mevcuttur. Örneğin deveden ya da hurmadan bahsedilmesinden somut olarak deve ya da hurma değil; Allahü Teâlâ’nın yaratıştaki eşsiz kudreti kast edilmektedir. Bunun içindir ki, Kur’ân’ı Kerim’in deveden bahsetmesi, buna mukabil farklı iklimlerde bilinen bir başka hayvandan bahsetmemesi, ilk muhatablarının anlayış seviyelerinden hareketle anlaşılabilir evrensel hakikatler va’z etme gayesine dayanır.
    Önceki Kitaplarla İlişkisi
    4. Kur’ân’ı Kerim, Allahü Teâlâ’nın gönderdiği kitapların en sonuncusudur. Kendisinden önce gönderilen kitaplarla bazı hükümlerinin ayniyet arz etmesi, târihsel olduğuna değil; –önceki kitapları gönderen- Allahü Teâlâ tarafından gönderildiğine işaret eder. Çünkü Allahü Teâlâ’nın katında hak, bütün zamanlarda hep aynıdır.
    Önceki kitaplara muhalif duran âyetlere gelince; bu da iki esas çerçevesinde izah edilebilir. Öncelikle diğer bütün Semavi kitaplar tahrif edilmiştir. Kur’ân’ın, insanların elleriyle tahrif ettiği kitapların ifadeleriyle örtüşmesi, vahiy gerçeğiyle çelişir. İkinci olarak da önceki ümmetlere farklı konumlarından dolayı gönderilen ahkâm âyetleri, Allahü Teâlâ’nın İslâm ümmetine olan merhametinden dolayı değiştirilmiştir. Bu yüzden bütün hükümler, önceki kitablarla ayniyet arz etmez.
    Kur’ân’ın önceki kitablarla olan münasabeti; onlarda mevcut olanı kemâle erdirmek, değiştirilmemiş olanı devam ettirmek, değiştirilmiş olanı ıslah etmek ve kaldırmak ya da onlarda hiç olmayanı ibda’ etmek ekseninde gerçekleşmektedir. Bu kavramları tanımadan Kur’ân’ı Kerim’in önceki kitaplarla olan münasebetini tahlil etmek, kişileri sapıklığa sürükleyecektir.
    Kur’ân’ın Diğer Bazı Özellikleri
    5. Vahiy, kulların maslahatını temin için yapılan bir müdahaledir. Bu müdahalede Allahü Teâlâ, dilediğini dilediği gibi vahyetmiştir. Bunda Hz. Resûlullah (s.a.v.) dâhil, hiç kimsenin küçük de olsa bir tasarrufu yoktur. Böyle bir anlayış, mütevatir haberleri inkâr anlamına geleceğinden küfürdür.
    6. Hükümleri hikmetler üzerine bina etmek, Kur’ân’ın keyfi anlaşılmalarına neden olacaktır. Örneğin, Ramazan ayında yolculuk yapan kişi için iftar etmek, sefer illetinden dolayı mübahtır. Velev ki yolculuğunda iftarın hikmeti olan meşakkat olmamış olsun. Fakat Ramazan’da iftarın illeti olan hastalık ya da yolculuk durumu olmayan buna mukabil taş ocağı ya da kömür ocağı gibi meşakkatin en üst sınırda olduğu yerlerde işçi olan kişi iftarın hikmeti olan meşakkatin varlığından dolayı orucunu bozamaz. Çünkü meşakkat, herkes için bütün hallerde standart sabitelerden yoksundur.
    7. Âyetler, genel ilkeler ortaya koymanın yanı sıra asıl olarak ifade ettikleri hususlarda lafzın meşrû kabul ettiği usuller dairesinde tek başlarına belli mânâlar içermektedir. Buna göre miras, kadının örtünmesi, faiz gibi belli hükümleri ifade eden âyetler; sünnetin açıklaması istikametinde neye nasıl delalet ediyorsa öyle anlaşılmalıdır. Usulcülerin âyetlerden hareketle tesbit ettikleri ilkeler ise kendi başına bir hüküm oluşturan âyetleri devre dışı bırakmak şöyle dursun onların ifade ettikleri anlamları pekiştirmeyi amaçlamıştır. Bu yüzden, İslâm âlimleri ilke, maslahat ve hikmet zarfları ile âyet-i kerîmelerin ifade ettikleri belirli mânâların perdelenmesini; gayrimeşru olarak görmüşlerdir.

    8 Muhammed Ebû Zehra, Usulu’l-Fıkh, Daru’l-Fikr, Kahire, ty., s. 81
    9 Muhammed Hudari, Usulu’l-Fıkh, Beyrut, 1998, s. 212
    10 Abdulvahhab Hallaf, İlmu Usuli’l-Fıkh, Lübnan, 1940, s. 50

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  4. RECM MESELESİNİN TARİHİ YÖNDEN VE RİVAYETLER AÇISINDAN İNCELENMESİ VE ORTAYA ÇIKAN İHTİLAFSIZ ŞER’İ HÜKÜM

    Bu makalede gerek recm vakıalarının tarihlerini ispat ederek gerekse recm hükmünü rivayet eden hadislerin tevatür derecesini ispat ederek ihtilafsız icmaa edilmiş şer-î bir hükmün olduğunu ortaya konulmuştur. Konu ayrıntılı incelenmiş, en sonunda da özetlenmiştir.CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    1. Bölüm
    Meseleye Genel Bir Bakış
    Bu risale, sünnetin teşrî konumunu isbat sadedinde detaylı malumat içermesi amacı ile yazılmamıştır. Ancak her ne kadar bu amaçla yazılmamış olsa da, ele alacağımız recm meselesi ile doğrudan bir bağ bulunmasından dolayı az da olsa sünnet hakkında genel bir bakış açısı oluşsun diye bir takım noktalara değinmek istiyoruz.
    Genel bir mesele olarak sünnet başlığını değerlendirdiğimizde, bu meselede şüpheci başlıca iki grup karşımıza çıkmaktadır. Her ikisinin de buluştukları ortak nokta sahih yollarla sâbit olmuş haberi yorumlamada takındıkları yöntemdir. Sünnetten gelen haberler Kur’an-ı Kerim’e nispetle üç kısımdır;
    1- Ya zahirde Kur’an ile çelişki var gibi görünen
    2- Ya zahirde Kur’dan ile uyumlu gibi görünen
    3- Ya da Kur’an’da nefyine veya isbatına aslen değinilmemiş olanlardır.
    Söz konusu itirazcı gruplardan birincisi, sünnetin teşrî değerini yani bağlayıcı olmasını ayrım yapmaksızın tamamen inkar etmektedir. Diğer grup ise sünnetin nev’ini yani haddi zatında sünnetin dindeki bağlayıcı konumunu bilcümle kabul etmekle birlikte, bir takım yersiz şüphelerden dolayı sünnetin ahâdına yani muayyen bir takım konularına itiraz etmektedirler. Özellikle belirtmek isterim ki, reddiye ve cevaplarımızı özelde bu gruba yönelik yapacağız inşaAllah. Çünkü bunlar genel olarak sünneti kabul etmekte fakat bir takım şüphelerden dolayı muayyen konulara itiraz etmektedirler. Bunlarla ihtilaf diğerlerine oranla hem cüzîdir, hem de bu kesimle uzlaşma, -söz konusu şüpheleri giderildiği takdirde- bir önceki kesime oranla -Allah’u a’lem- mümkündür.
    Bu grubun başlıca şüphesi ise, araştırmalarımız neticesinde temelde şuna dayanmaktadır:
    ‘’Vahiy tek kaynaktan geldiği için çelişmemesi lazım. Kur’ân, sübut-u kat-î olduğu için ana esastır. Sünnet de sabit olduğuna göre tümünü inkar etmek mümkün değildir. Her iki delille birlikte amel etme adına, sünnet yolu ile vârid olan haberlerin sadece Kur’ân’a muvafakat edenleri alınır, zıt ve çelişenler ise alınmaz. Aksi halde hem vahiyde çelişki olduğunu söylemiş olur, hem de katî olan üzerine zannî olanı takdim etmiş oluruz.’’ demektedirler.
    Bu asla dayanılarak ‘’Kur’ân’a zıt hadisler’’ diye yaygın olan tabir ihdas edilerek, ‘’Sünneti Kur’ân’a arzetme’’ yöntemi icad edildi.
    Bu görüş, her ne kadar haklı ve masum gibi görünse de, kendi içinde çelişkili ve ilmî açıdan dayanaksızdır. Yazımız tamamen bittiğinde Allah’ın izni ile görüleceği üzere bu görüş akla muhalefeti bir yana, Kur’an, sünnet ve Arap dilinden habersiz olmanın neticesinde oluşmuştur. Çünkü bu görüşün lazımı olarak bir haberin sened yönünden ele alınması ikinci plana atılarak, söz konusu haberin kabul edilmesinde Kur’an’ın zahirine ‘’uygunluk’’ kısmı öne geçirilmiş olmaktadır. Sonuçta peygamber söylesin veya söylemesin, haber olarak ne gelirse gelsin Kur’an’a ne uyarsa alınmalıdır, sonucuna ulaşılmıştır.
    Netiecede bir facir hatta bir kafir dahi Kur’an’a uygun söz söyleyebilir. Bu durumda Kur’an’a manaca uygunluk arzeden zayıf, hatta uydurma rivayetler sahih nakillerin önüne geçirilmiş olur. Ancak ne var ki, zannedildiği gibi sahih yolla sabit olmuş hiçbir nassta, zıtlık diye bir şey söz konusu değildir.
    Biz muarızlarımıza şöyle diyoruz:
    Uygunluk veya zıtlık ya mantuk açısındandır ki, bu durumda genelde mesele, nâsih/mensuh, mutlak/mukayyed, mücmel/mufassal veye mukhem/müteşâbih kısımlarından birinde çözülerek vüzûha kavuşturulur; ya da, söz konusu zıtlık, mefhum ile ilgilidir ki, bu ise aklî bir şeydir, yoksa sanıldığı gibi haddi zatında nakille ilgili değildir.
    Mefhuma yani anlayışa dayalı hususlarda, bir naklin Kur’an ile çelişiyor iddiası meseleye bakan kişinin durumu ile ilgili izafî bir şeydir. Bir diğer ifade ile, istidlâl yapan kişinin zeka seviyesine göre ya da delillendirmedeki maharetine göre değişken bir şeydir. Bu suretle haberin Kur’an’a uyup uymaması araştırmacının insafına terkedilmiş olur. Bunu anlarsak, meselenin haberin Kur’an’a uyup uymamasından ziyade, araştırmacının aklına uyup uymama meselesi olduğunu da anlarız. Onların Kur’an’a uygun bulmadıkları bir çok hususu biz baktığımızda Kur’an’a uygun buluyoruz. Dikkate şayan olan budur.
    Halbuki dinî telakkî esasları kişiden kişiye değişkenlik arzetmemelidir. Aksi halde bu din Batınî’lerin yaptığı gibi zorlama yorumlar, aklî çıkarımlar ve şahsî istinbatlara dayalı bir din haline gelir. Bu husus tutundukları yöntemin kaçınılmaz bir çelişkisidir. Bu kimseler, sünnetin Kur’an ile çelişmesini konuşmadan önce kendi çelişkilerini çözmedikleri sürece meseleyi anlayamayacaklardır. Biz diyoruz ki, bilgi edinme yollarından birisi de nakildir. Bir naklin sıhhati ise, aklın da muvafakat ettiği alet ilimleri işletilerek bilinir. Elimizde bulunan mevcut Kur’an’ın sübûtunun sıhhatıni de bir nakille bilmekteyiz. Sünnetin, nakil yoluyla gelmesi nedeniyle reddedilmesi, başta Kur’an olmak üzere tüm tarihi rivayet ve haberleri inkar etmek demek olur. Buna ‘’Kur’anın yazılı olarak nakledilmesi’’ vakıasıyla cevap verilmesi yeterli değildir. Çünkü Kur’an’ın yazılı olarak muhafaza edilmesi en fazla sübûtunun katîyeti üzerine ziyade bir delil olur. Yoksa zannedildiği gibi Kur’an dışında yazılı olarak gelmeyen nakillerin sahih olmadığını göstermez. Nitekim örf ve ananeler yazılı olarak nakledilmezler. Buna rağmen örf ve ananeler, sahipleri tarafından üstelik din konusu gibi ahireti ilgilendiren önemli bir konuda olduğunun aksine, hiçbir titizlik gösterilmeksizin nesilden nesile sahih olarak aktarılabilmektedir.
    Tarihte, hatta içinde bulunduğumuz asırda dahi, anayasaları yazılı olmayan ülkeler bulunmaktadır. Bir hükmün hüccet oluşunu yazılı olmasına bağlamanın delili bulunmamaktadır. Bu kesime ‘’Kur’an’ın değişmediğini ispatlayın’’ dediğinizde, sünnetin hücciyeti konusunda bizim tutunduğumuz naklî verilere tutunduklarını görürsünüz. Üstelik başta kuşku ile yaklaştıkları sünnet ile delillendirmekten başka ellerinde hiçbir asıllarının kalmadığını görürsünüz. Kur’an’ın mushaf haline getirilmesinin, Peygamberimiz (s.a.v)’den sonra olduğu bilinmektedir. Buna göre, vahyin muhafaza edildiğini ifade eden ayet dahi, Peygamberimiz(s.a.v.)’den sonra, Kur’an mushaf haline getirildiğinde kaydedilmiştir.
    Sünnet yolu ile gelen haberlerin üzerindeki bir takım ihtilafları korunmuşluk sıfatı hakkında sünnet aleyhine delil yapmaları da bu kesimin sahih haberi telakki etme yöntemleri hakkındaki cehaletlerini ortaya koymaktadır. Bu ihtilafları sünnetin korunmadığı için hüccet olamayacağına delil saymaları, bir çok Kur’an ayetini inkar etmelerini gerektirir. Zira aynı ihtilaflar bizzat Kur’an ayetlerinin delaletleri hakkında da varid olmaktadır.
    Eğer bir şeyin sübût açısından kat-î olarak gelmesi ittifak olgusu için yeterli olsaydı, sübut-u kat-î olduğu halde Kur’an ayetlerinin fehmedilmesi konusunda görüş birliği olurdu. Oysa neredeyse hiçbir Kur’an ayeti yoktur ki, birileri bunu ya Arap dili açısından ya da bir başka ayet ışığında te’vil etmiş olmasın!
    Vahyin yegane kaynağının Kur’an olmadığının belki en hususî delili, sahabîlerin Kudame bin Ma’zun ve arkadaşları hakkındaki tutumudur. Haramlığı hakkında hiçbir kuşku olmayacak derecede kat-î nassların sarih ifadesine rağmen, bazı sahabîler bunu bile bir başka ayet ile te’vil etmek sureti ile kendilerine helal kılmışlardı. Sahabîlerin onlara (helal kılanlara) hücceti ikame etmesi ise bir başka ayetle değil, aksine o ayetin onların anladıkları gibi bir anlamı olmadığına dair sahabîlerin icmaa etmeleriyle olmuştu.
    Buraya dikkat! Öyle bir icmaa ki, tevbe etmeme durumunda irtidatına hükmedeceklerdi!
    Üstelik bu menhece mensup kişilere bakın, her biri Kur’an dedikleri halde tefsiri konusunda ittifak edememekte, sadece Kur’an yeter dedikleri halde tek cilt olan Kur’an’ı tefsir etmek için onlarca kitap yazmaktadırlar. Kendilerine tanıdıkları müfessirlik hakkını açıkca Peygamberimize (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabına (radiyallahu anhum) tanımıyorlar.
    Sormak hakkımızdır; Kur’an üzerindeki tartışmalar makul ve makbul oluyor da, neden sünnet yolu ile gelen nakillerdeki ihtilaflar ‘’vahyin tartışmasız olması lazım’’ gibi gayri ilmî batıl bir endişe ile reddediliyor?
    Buraya kadar anlattıklarımızdan anlaşılmaktadır ki, mesele nakilden ziyade nakli elde etme yöntemi ilimleri üzerindeki aklî yakaşımlar meselesidir. Meselenin aklî ve kişisel anlayışlar meselesi olduğunu anlarsak, problemin cevabını sünnetin Kur’an ile çelişmesi başlığı altında aramak yerine, ‘’akıl ile nakil çatışır mı?’’ başlığı altında aramaya yöneliriz.
    Akıl ile nakil çatışır mı konusunda biz şunları söylüyoruz: Allah’ın dini insan aklının ittifak ettiği güzellikleri ve insanların maslahatına olup, akıl ile bilinen evrensel kaideleri nefyetmeye değil, bizzat bunları muhafaza edip eksikliklerini tamamlamak için gelmiştir. Bu açıdan akıl ile nakil asla çatışmaz. Aksi halde mükellefler, aklın zorunlu olarak kabul ettiği inkar edilemez hakikatleri reddetmekle imtihan olunmak gibi zor bir imtihana tabi tutulmuş olurlar. 2+2=4 sonucunu, hayır ‘’5’’ eder gibi bir şeye iman etmemizin istenmesi gibi bir durum olur bu.
    Bu konuda doğru olan söz, ‘’selim aklın, sahih nakille asla çatışmayacağıdır.’’ Çelişki sadece zahirde olabilir, buysa, ya tam manada aklın selim olmayışından, ya da naklin sahih olmadığından kaynaklanır. Dikkatinizi çekmek istediğim önemli bir husus da şudur, aklın nakil ile çatışması durumunda aklın nakil üzerine takdim edileceğini söyleyenler dahi, aklı, sünneti kabul kıstası olarak kullanmamışlardır. Bunu kullandıklarını varsaysak bile, akıl yolu ile reddedilmesi hükmüne varılan tüm konularda bir ittifak söz konusu olması lazımdır. Herkes bir akla sahip olduğu halde böyle bir ittifakın söz konusu olmaması dahi, böyle bir tezin batıllığını ortaya koymaya yeter de artar bile.
    Mesela günümüzde Kur’an’a uymuyor diye reddedilen sünnetler, onların (aklı takdim edenlerin) zamanında hem akla hem de Kur’an’a gayet tabi uymaktaydı. Onlardan hiçbirinin bu yöntemle sünnette varid olmuş bir haberi inkar ettikleri araştırmalarımıza göre varid değildir. Hatta tearuz (çatışma/çelişki) olduğunda aklı tercih edenleri bırakalım, İslam tarihinden sünnete temkinli yaklaşan hatta recm konusu da dahil bir çok nebevî hakikati reddedenler dahi böyle bir gerekçeyi isti’mâl etmemişlerdi. Aksine onları redde sevkeden şey, kendilerine göre haberin sıhhatındaki kusurdu, (şerî hükümlere karşı kişinin sorumlu olması, ancak söz konusu hükmün sarih ifadelerle birlikte sahih ve katî yollarla sabit olmasından sonra olur. Kişiye bu sıfatla gelemeyen tüm hükümlerde kişi, araştırmadaki çabasına bağlı olarak yerine göre günahkar, yerine göre de mazur olur. Bu katî nassların delaleti ile mukarrar bir kaide haline gelmiş şerî bir hakikattir.)
    Recmi tarihte ilk reddedenler olmaları sebebi ile örnek vermek için Haricîleri ele alalım. Bunların muayyen bir takım hükümleri inkar sebepleri, Kur’an ile çatışma değil, kendileri dışındaki herkesi tekfir etmelerinden dolayı, sahih haberi kendilerince nakledecek ‘’adil kişiler’’in olmamasıydı. Çünkü sünnete dair haberler Sahabe vasıtası ile gelmektedir. Sahabîlere kafir ve fasık (haşâ) dendikten sonra, adaletine ta’n edilmiş kişilerden haber almayı reddetmeleri gayet doğaldı. Bu durumda elinde Kur’an’dan başka hiçbir şey kalmayan, tabiki de Kur’an’da zinakarın cezası celdedir diyecektir, bundan başka ne beklenebilir ki?
    Peki ya gümüzdekilere ne oluyor? Onlar niçin recmi reddediyorlar? Yoksa onlar da mı Sahabeye ve içinde büyük fakihlerimizin ve imamlarımızın bulunduğu nesillere güvenmiyorlar?
    Kaldı ki Hariciler 22 fırkadır. Bunu bu sebeple inkar edenler sadece Ezarika taifesidir. Bizzat Sahabîleri tekfir ederek kanlarını ve mallarını helal görüp onlarla savaşmışlardı. Ömer bin Abdulaziz (r.h) ile bu recm meselesini tartıştıkları rivayet meşhurdur. Sünnet yolu ile sabit olan bir takım hükümleri kabul ettikleri yöntemle recmi de kabul etmeleri gerektiğini kendilerine açıklanınca, çelişkilerini anlayan Hariciler inkar etmekten vazgeçmişlerdi. Özetle Ezarika fırkasına mensup kişiler eğer Sahabeyi tekfir etmeselerdi veya aralarında adaletine güvendikleri birileri bunu doğrulasaydı, her ne kadar zahirde Nur suresi 2. ayet ile tearuz söz konusu olsaydı bile, itiraz etmeksizin kabul edeceklerdi. Çünkü haberin sahih yolla sübutundan sonra, geriye birbiri ile zahirde çatışan sahih iki haber konusunda ‘’tercih yöntemi’’ ilmini işletme kalır. Bu tür haberler arasında tercih yöntemi hakkında usul kitaplarına başvurulabilir.
    Peki günümüzdekilerin reddetmek için ne gibi gerekçeleri var? Onların da en azından rivayetin sıhhati yönünden endişeleri giderildikten sonra kabul etmeleri gerekmez mi? Eğer evet diyeceklerse o halde haberin sıhhatini ele alalım. Bunun yolu ise, selim akıl kaideleri ile birlikte isnad ilmini teknik olarak işletmektir. Unutulmamalıdır ki, genel olarak dinler arasında, özel olarak İslam içi franksiyonlar arasında, Ehl-i Sünnet’in haberi doğrulamadaki isnad yöntemi, Yahudi ve Hristiyanları bile hayretler içerisinde bırakmıştır. Üstelik recm hükmünün kabulü Ehl-i Sünnetin münferit olduğu bir kabul değildir. Diğer başka fırkalar da recmi kabul etmektedirler.
    Son olarak bunlara şöyle diyoruz: Eğer sahih olması halinde bunu kabul edecekseniz, yani yukarıda zikri geçen birinci grubun dediği gibi Kur’ana (haşâ) ters olan peygamber (s.a.v) sözü bile olsa reddederiz demiyorsanız, buyurun bu haberin sıhhatini inceleyelim. Görülecektir ki, bu konu, Sahabe arasında hiçbir itirazın olmadığı derecede katî icmaaî bir meseledir. Sahabeden sonra da Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn’den hiçbiri buna itiraz etmeden nesilden nesile kabul ile aktarmışlardır. Onlardan hiçbiri ‘’bu Kur’an’a zıttır o yüzden reddedelim’’ dememiştir. Buraya kadar zikrettiklerimiz özel bir konuya değil, bilakis genel olarak redd ve kabul işlemine yönelik değerlendirmelerdi. Bundan sonra özel olarak recm konusu hakkında konuşacağız. Recmin ispatını ve karşı tarafın iddialarını cevapları ile birlikte ele alacağız inşAllah.
    Recme Dair Rivayetler Ve Değerlendirmeler
    Recm meselesi az önce değindiğimiz gibi Sahabe, Tabiin ve Tebe-i Tabiin ve sonradan gelen sözü dinlenilir Müslümanların imamlarından ve fakihlerinden hiçbir itiraz olmaksızın kabul görmüş şerî bir hükümdür. Öyle ki, recm konusu, belki sünnet yolu ile nakledilen hükümlerin tartışmasız olarak en sahihini oluşturmaktadır. Nitekim 60’a yakın sahabe tarafından ayrı ayrı nakledilmiştir. Bu açıdan mütevatir bir hükümdür. Mütevatir olması her bir hadisin başlı başına mütevatir olmasını gerektirmez. Mütevatir oluşu manendir. İmam Suyuti’nin de dediği gibi muhtelif mütevatir vakıalardaki ‘’asgarî manadaki tevatür’’ manevi tevatür olarak isimlendirilir. Bu şart, recm rivayetlerinde fazlası ile oluşmuştur. Çünkü her ne kadar bazen bazı rivayetler ravi tarafından bir başka amaçla zikredilse bile, kesiştikleri ortak nokta recmin vaki olduğudur. Sonra bu rivayetlerden hiçbirinin mustakil olarak mütevatir olmadığı söylenemez. Bilakis tevatüre ulaşan da vardır.
    Mesela bunlardan birisi ‘’Çocuk kimin yatağında dünyaya gelmişse onundur, zina etmiş kadın içinse taş vardır’’ hadisidir.
    Muhaddislerin de özel olarak vurguladıkları üzere bu hadis 30’dan fazla sahabî tarafından rivayet edilerek tevatür şartlarını fazlası ile barındırmıştır. Üstelik bu hadis, lafzen dahi mütevatirdir. Yani 30’dan fazla sahabînin her biri bu hadisi aynı lafızla zikretmişlerdir. [1]
    Birinci hadis: İmam Müslim’in sahihinde geçen, 4390 numaralı hadistir. Ubade bin Samit (ra)’dan rivayet edilmektedir. Hadis şöyledir: ‘’Resulullah (s.a.v) dedi ki, ‘Benden alın benden alın. Allah onlara bir yol açtı. Bekarla bekar yüz değnek ve bir yıl sürgün, evli ile evlinin cezası ise yüz değnek ve recm edilmedir.’’
    Hadisin geçtiği diğer kaynaklar: Tirmizi Evli Zinakarın Recmi Konusunda Hudud Bahsi’nde 1434 rakamlı hadis; Ebu Davud Recm Bahsi’nde 4415 rakamlı hadis; İbn Mace Recm Haddi Babında Hudud Bahsi’nde 2550 rakamlı hadiste.
    Şerh:
    Hadiste ‘’Allah onlara bir yol açtı’’ ifadesi ile Nisa suresi 15. ayete işaret edilmektedir.
    ‘’Kadınlarınızdan fuhuş (zina) yapanlara karşı içinizden dört şahid getirin. Eğer onlar şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye veya ‘’Allah onlar hakkında bir yol açıncaya kadar’’ kendilerini evlerde tutun (dışarı çıkarmayın)’’ (Nisa-15)
    Bundan önce zinakarlara verilen ceza evlerde hapsedilmek veya Allah Teala’nın onlar hakkında bir hüküm indirmesini beklemekti. Ayetteki sebil (yol)’dan maksat da budur. Resulullah (s.a.v) bu hadiste onlar hakkındaki yolun ne olduğunu beyan etmiştir.
    Resulullah (s.a.v)’ın ‘’Evli ile evlinin cezası yüz değnek ve recm edilmedir’’ sözüne gelince, hadisin bu cüz’ünden istidlâl eden Hasan Basri, İshak bin Rahaveyh, Davut ez-Zahirî ve İbnu’l-Munzir gibi imamlar, evli zinakarın önce celde sonra da recm edileceğini savunmaktadırlar. Yani her iki cezasının birden tatbik edileceğini söylerler. Ayrıca bu, İmam Ahmed’in mezhebindeki muhtar olan görüştür. (İbn Kudame, cilt 10, sayfa 120’ye ayrıca İbn Hacer, Fethu’l-Bari, cilt, 12, sayfa 119’a bakılabilir.)
    Cumhura göreyse, sadece recm edilir. Çünkü Nebi (s.a.v) gerek Maiz kıssasında ve gerekse Ğamidiyye ve Asif kıssasında sadece recmetmekle yetinmiştir. Cumhurun bu görüşünü Nevevî (rh) şöyle savunur: ‘’Ubade bin Samit hadisi (yani bu hadis) zikri geçen kıssalardaki hadislerle neshedilmiştir. Nitakim Ubade bin Samit hadisi Nisa-15 ayetinden sonra gelen ilk hadistir. Diğer hadislerinse tümü, bu hadisten sonra varid olmuştur. Sonradan gelen önceden gelene takdim edilerek neshedildiğini söyleriz.’’ demektedir.
    Kimileri de Amir eş-Şa’bi (r.a)’nın Ali (r.a) hakkında rivayet ettiği habere dayanarak, sahih olanın ikisini birden uygulamak olduğunu, ancak yerine göre küçük cezasının büyük cezaya idğam edilip girdirilerek küçük olan celde cezasının uygulanmamasının da mümkün olduğunu söylemişlerdir. Tıpkı bazı alimlere göre namazın sefer halinde kısaltılıp kısaltılmayacağı konusunda kişinin muhayyer olması gibi. Amr eş-Şa’bi’nin İmam Ali’den rivayet ettiği söz konusu hadise şudur:
    Amir eş-Şabi der ki: Ali (r.a) Şüraha el-Hamedaniyye’ye Perşembe günü celde atıp, Cuma günü de recmetti. Sonra şöyle dedi: ‘Allah’ın kitabına göre celde attım, Resulullah (s.a.v)’in sünnetine göre de recmettim.’’
    Bu kimselerin bu hadisedeki istidlal yönleri şudur: ‘’Eğer celde atmak Nevevî (r.a)’nun dediği gibi mensuh olsaydı, Ali (r.a) böyle yapmazdı.’’
    Hülasa ‘’Resulullah’ın (s.a.) Maiz, Ğamidiyye ve Asif kıssalarında celdeyi uygulamaması neshedildiğinden değil, bilakis büyük cezanın küçüğe idğam edilebileceği kaidesine binaen yapılmıştır. Ali (r.a) ise asl olan ile amel etmiştir’’ demektedirler. Allah’u- a’lem (Birinci hadisin şerhi bitti) [2]
    Konu ile ilgili bir diğer hadis Ömer (r.a) hadisidir:
    Müslim 4394 rakamlı ibn Abbas’’tan rivayet edilen hadis şöyledir:
    Hadisin senedi: Bana Ebu Tahir ve Harmele bin Yahya şöyle dediler: Bize Vehb dedi ki, bana Yunus ona İbn Şihab, ona Ubeydullah bin Abdillah bin Utbe dedi ki: Ben İbn Abbas’ın şöyle dediğini işittim
    Hadisin metni: Ömer (r.a) Resulullah (s.a.v) minberinde oturmuş halde şöyle dedi: Allah Muhammed’i (s.a.v) hak ile gönderdi. O’na kitabı indirdi. Ona indirilenler arasında recm ayeti de vardı. Biz onu okurduk, iyice kavradık ve aklımıza kazıdık. Sonra bizzat Resulullah’ın kendisi recmi uyguladı ve O’nun (s.a.v) ardından biz de öylece uyguladık. Ve bn şimdi uzun zamanlar gerçer de birilerinin ‘’biz Allah’ın kitabında recm hükmünü bulamıyoruz’’ demek suretiyle Allah’ın indirmiş olduğu bir farzı terkederek sapmalarından korkuyorum. Oysa recm, zina eden evliler hakkında Allah’ın kitabındaki sabit hak bir hükümdür. Erkek veya kadın hakkında ya itiraf yoluyla ya da gebe kalma yoluyla delil sabit olmuş herkese uygulanması vaciptir.’’(hadis bitti)
    Hadisi Müslim dışında İmam el-Buhari kitabının 10’a yakın yerinde, İmam Malik Muvatta’nın hudud bahsinde, İmam Tirmizi aynı şekilde hudud bahsinde, Ebu Davud hudud bahsinde, İbn Mace hudud bahsinde, Darimi hudud bahsinde ve İmam Ahmed bin Hanbel ise, Müsned’inin bir kaç farklı yerinde nakletmektedir.
    Şerh:
    Bu hadise ve diğer rivayetlere baktığımız zaman Ömer (r.a) aslında hutbeye çıkış amacı başta hilafet hakkında konuşmak olmakla birlikte kendisinden sonra olabilecek muhtemel sapmalara değinmekti. Bu konuların arasına recmi de ekeleyerek bu konudaki sapmalardan insanları sakındırmak istediğini görüyoruz. Özelliklle Buhari’nin rivayetine baktığımızda hutbeye çıkış amacı hakkında bize açık bilgiler verilmektedir. Hadisteki ‘’birilerinin biz Allah’ın kitabında recm hükmünü bulamıyoruz’’ sözünde geçen ‘’kitap’’tan maksat, Kur’an’ı-Kerim’dir. Buradaki kitaptan maksadın Kur’an olduğunu bir önceki ‘’O’na indirilenler arasında recm ayeti de vardı’’ sözü teyid etmektedir. Nitekim indirilme yani nüzul ifadesi çoğunlukla Kur’an ayetleri için kullanılır. Hadisin sonundaki ‘’Oysa recm, zina eden evliler hakkında Allah’ın kitabındaki sabit hak bir hükümdür.’’ sözünde geçen kitaptan maksat ise, Kur’an-ı Kerim değildir. Aksi halde Kur’an’da mevcut bir ayet olarak geçmesini gerektirir. Buradaki ‘’kitap’’tan maksat, ‘’sabit hak bir hükümdür’’ ifadesi ile bilrikte ele aldığımızda, ‘’sabit farz bir hükümdür’’ anlamındadır. Zira kitabın anlamlarından birisi de ‘’farz oluştur.’’ Şerî irade konusunda ‘’Allah Teala bunu yazdı’’ denirse, Allah bunu farz kıldı şeklinde anlaşılır. Tıpkı ‘’Oruç sizden öncekilere yazıldığı gibi size de yazıldı’’ ayetinde olduğu gibi. Burada farz oluş, kitabet kelimesi ile ifade edilmektedir. Bu durumda burada lugat manası kullanılmıştır.
    Hadisteki ‘’birilerinin biz Allah’ın kitabında recm hükmünü bulamıyoruz demesinden korkuyorum’’ sözünceki kitapta bulamamaktan kasıt, sarih olarak bulamamaktır. Yoksa recm hükmü işareten Allah’ın kitabında vardır. Allah’ın kitabında recmin işaret yolu ile değinildiğine dair deliller şunlardır:
    Birinci delil: Nisa 15. ayette, Allah’ın onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedilmesi buyrulmaktadır. Ubade bin Samit hadisinde ortaya çıktığı üzere, ayetteki ‘’yol’’dan maksat, evliler hakkında recm, bekarlar hakkında ise celde cezasıdır. Resulullah’ın (s.a.v) bu Ubade bin Samit hadisinde geçen ‘’Allah onlara bir yol açtı’’ ifadesi, Nisa suresi 15. ayette geçen ‘’Allah onlara bir yol açıncaya kadar’’ ifadesinin ta kendisidir. Bu açıdan ayette recm hükmüne işaret vardır. Bunu İbn Hacer (r.a) Fethu’l-Bari cilt:12, sayfa:148’de buna yakın manada dile getirir.
    İkinci delil: Sahih riavayetlere göre recm vakıası hakkında nazil olan Maide suresi ayetleridir. Allah Teala şöyle buyurmaktadır:
    ‘’Yanlarında içinde ‘’Allah’ın hükmü (hukmullah)’’ bulunan Tevrat varken, nasıl oluyor da seni hakem yapıyorlar, sonra bunun ardından verdiğin hükümden yüz çeviriyorlar? İşte bunlar inanmış değillerdir.’’ (Maide,43)
    Ayette geçen ‘’Allah’ın hükmü’’ ve bir sonraki ayette zikredilen ‘’Her kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir.’’ (Maide,44) ayetinde zikredilen ‘’Allah’ın indirdiği’’ ile kastedilen, recm hükmüdür. Çünkü Yahudiler, Allah Teala’nın zinakarlara verilen hükmünü sormuşlardı, bu ayetler de bunun üzerine nazil olmuştu.
    Bu deliller recmin işaret yolu ile Kur’an’da sabit olduğunu göstermektedir. İşaret yolu ile sabit olan hükümler tıpkı ibare yolu ile sabit olan hükümler gibidir. Çünkü Şarî Tealâ kelamının işaret, lazım ve muktedasının doğurduğu sonuçları bilmektedir. Ve bizlere delaletleri ile amel etmemiz için kelamını tedebbür etmemizi emretmektedir.
    Muhaliflerimiz bu noktaya şöyle bir şüphe ekmek istemektedirler: ‘’Her ne kadar ayetlerde geçen Allah’ın hükmü ifadesi ile kastedilenin recm olduğunu kabul etsek bile bunun Tevrat’taki bir hüküm olduğunu dolayısıyla İslam’da geçerli olmadığını söyleriz.’’ demektedirler.
    Bu şüpheyi gidermek adına söz konusu ayetleri biraz daha açmak istiyoruz. Ayette Allah’ın hükmü diye ifade edilen recm cezasının İslamî bir hüküm olduğunu bir kaç açıdan anlayabiliriz.
    1-Buradaki Allah’ın hükmünden maksat sadece Tevratta’ki tahrif edilmemiş Allah’ın hükmü olması dinin değişmez sabiteleri ile çelişmesi bir yana, nüzul sebebi ile birlikte düşündüğümüzde ayetin akışına ve ifadelerine ters düşmektedir. Şöyle ki, ayetler, mücerred bir hükümden değil, bilakis yerine getirilmesi farz olan, aksi halde tehditle karşılaşılan Allah’ın bir hükmünden söz etmektedir. Tevrat ise İslam dini geldikten sonra hükmü neshedilmek sûreti ile ‘’Allah’ın farz olan hükmü’’ vasfını yitirmiştir. Hükmü neshedilen bir şey müminler için Allah’ın hükmü olamaz. Aksi halde insanların son hak din olan İslam’a bağlanmaları konusunda işkal oluşur. Ve birilerinin ‘’madem Tevrat’taki tahrif olmamış hükümler de Allah’ın hükmüdür, o halde onunla da amel edilebilir!’’ gibi sözler söylemeye hakları olur!
    Oysa tüm ehli İslam’ın ittifakı ile neshedilmiş şeriatlarla hükmetmek haramdır. Bu ayetlerde Allah Tealâ Resûlüne hitaben ‘’Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet’’ demektedir. Usul ilmindeki mukarrar kaideye göre ‘’Allah’ın resûlüne hass olduğuna dair açık bir karine olmayan tüm hitaplar ümmeti için de bağlayıcıdır.’’ Resulullah ise onlar arasında hükmetmişse -ki hükmetmişti- o halde ne ile hükmettiği sorusu kaçınılmaz gündeme gelecektir.
    Cevap olarak, Resulullah’ın (s.a.v) ‘’Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet’’ ayetindeki emir uyarınca onlar arasında kuşkusuz Allah’ın hükmüyle hükmetti deriz. Verdiği hüküm ise recm olduğuna göre, recmin, Resullah’ın şahsında İslam dininde tüm ümmete farz olan bir hüküm olduğu ortaya çıkar. Çünkü emir sîgası vücûp ifade eder ve engelleyici bir karine olmaksızın Resulullah’a (s.a.v) yöneltilen emirlerin tümü ümmeti de bağlar.
    Bazı Müslümanlar sözlerinin nereye gittiğinin farkında olmadan cehaleten, maalesef Resulullah’ın Yahudi şeriatı ile hükmettiğini söyleyebiliyorlar. Oysa bu sözün batıllığı o kadar açıktır ki, İbn Hazm (rh) Muhallâ adlı eserinde buna işaret ederek ‘’Kim Resulullah bu hadisede Yahudilerin şeriatı ile hükmetmiştir derse mürted olur.’’ demektedir.
    Her Müslüman kesinlikle şunu söylemelidir, ‘’Bir peygamber olarak Resulullah (s.a.v) bizden önceki şeriatlarda geçerli olan hükümler bile olsa, asla Allah’ın hükmü dıında bir başka hükümle hükmetmez. Çünkü bir sonraki ayette Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kafirlerin ta kendileridir.’’
    Bu ayet, vacip olan İslam’ın hükmüne muhalif ister salt hevaya dayanan beşeri bir hüküm olsun, ister hükmü neshedilmiş bir hüküm olsun, herhangi bir hüküm ile hükmetmenin açıkça yasaklanmış şeytan işi haram amellerden olduğunu şüphe götürmez biçimde beyan etmektedir. Bu açık nehiy hükmüne rağmen, hala Resulullah (s.a.v)’in Yahudiler arasında Tevrat’la hükmettiğini söylemek, aklı başında birinin söyleyebileceği bir şey değildir.
    2. BÖLÜM
    Recmi kabul etmeyenler özetle şöyle demektedirler: Celde cezasını öngören ayet nüzul olmazdan evvel zinakarlar için evlerde hapsedilme cezası öngörülmüştü.
    Nitekim bu Nisa-15. ayette şöyle ifade edilmektedir:
    Kadınlarınızdan fuhuş (zina) yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer onlar şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye veya Allah onlar hakkında bir yol açıncaya kadar kendilerini evlerde tutun (dışarı çıkarmayın).
    Bundan sonra Nur suresi 2. ayet nazil olarak Nisa 15. ayetteki Allahu Teala’nın onlara bir yol açmasını, her birine yüzer değnek vurulma olarak açıklamıştır.
    Allah Teala söz konusu ayette şöyle demektedir:
    İstidlal vechi ise özetle şöyle:
    ‘’Ayetin ifadesinde zina eden erkek ve kadına vurgu yapılmıştır. Zani ve zaniye ifadelerinin başında elif-lam takısı bulunmaktadır ki, bu; Arap dilinde cinsini istigrak eden elim-lam olarak bilinir. Buna göre anlamı, evli olsun bekar olsun tüm zinakarlara celde uygulayın demektir. Bu ayet hem evlerde hapsedilmeyi ön gören Nisa 15. ayetini, hem de bundan önce tatbik edilmiş recm cezalarını neshetmiş nihai bir hükümdür! (Bitti)
    Cevap:
    Bu kimseler bu iddialarına Buhari’nin evli zinakar babında Ebu İshak eş-Şeybani’den naklettiği şu sözünü de delil olarak almaktadırlar. Şöyle demektedir: ‘’Ebu Abdillah bin Ebi Evfa’ya şöyle sordum: Resulullah (s.a.v) hiç recmetti mi? Dedi ki: Evet. Peki Nur suresinden önce mi sonra mı? Dedi ki: ‘’Bilmiyorum.’’
    Meselemize delil olması hususunda bu rivayet olsa olsa Allah resulü’nün (s.a.v) recmi tatbik ettiğine delil olabilir. Yoksa neshedildiğine değil. Çünkü buradan en fazla anlaşılan Ebu Abdillah bin Ebi Evfa’nın recm vakıalarının tarihlerini bilmediğidir. Bir kişinin ne olumlu ne de olumsuz bir şey söylememesi neshedildiğine nasıl bir delil olabilir? Doğrusu anlamak mümkün değil.
    Sonra onlara şöyle deriz: Sizin de vurguladığınız üzere ayetin hitabı umumidir. Âm (genel) ifadelerin delaletleri ise, zannîdir. Bu durumda zina eden her bireyi istisnasız kapsaması zayıf kalır. ‘’Lafzi umum’’ ifadelerin tümü hemen hemen tüm dillerde böyledir. Oysa uygun olan el-umumu’l-mutlak kavramıdır. Mesela devlet 50 doktor alacağız veya 50 öğretmen alımı yapılacaktır diye ilan verse, hiç kimse bundan öğretmenlerin veya doktorların vasıfları veya dalları gözetilmeden alım yapılacağını anlamaz. Aynı vasıfları taşıyan kişilere aynı anda ihtiyaç istisnaîdir. Ayrım gözetilmeden lafzın tüm öğretmen veya doktorları kapsaması ihtiyacı karşılamaz. Hususi olarak belli bir dalda uzmanlığa veya vasfa mensup kişilerin alınması durumunda ise, zikrettiğimiz gibi umum ifadeler kullanmak yerine tahsis yapılarak doktorlardan veya öğretmenlerden tüm fertlerin umum ifadeye dahil olması engellenir. Nitekim bazı durumlarda ihtiyaca binaen nadir de olsa böyle bir gereklilik olabilir.
    Tenbih: el-umumu’l-lafzi: Vasıf ve hallerine bakılmaksızın istisnasız herkesi kapsar.
    El- umumu’l-mutlak: Belirli vasıflarla muttasıf bir kişiye delalet etmektedir.
    İleride geleceği üzere, umum ifadelerin delaletinin zannî olduğu konusunda cumhurun ittifakı vardır. Şöyle demektedirler: ‘’Yapılan tüm araştırmalara göre Arap dilinde hiç bir âm (genel ifade) yoktur ki, tahsise uğramamış olsun.’’ Yani yukarıda lafzi umum tanımında zikrettiklerimiz gerekçeleri sunarlar.
    Özetle, Nur suresi 2. ayetinde gelen zannî umum ifade, bizzat Allahu Teala tarafından sünnet yolu ile gelen kat-î haberlerle evli zinakarlar tahsis edilerek, istisnasız tüm zinakarların bu ayetin umumuna girdiği düşüncesi engellenmiş olmaktadır. Ne dil, ne de nasların delaleti açısından buna hiç bir engel bulunmamaktadır. Kur’an, Kur’an (!) diye tutturanların, Kur’an-ı Kerim’i, nazil olduğu Arapça dili ile açaıklamamaları, Kur’an iddiaları hakkındaki samimiyetlerini ortaya koyması bakımından, kusur olarak yeterlidir.
    Sünnet’in Kur’an-ı Kerim ile tearuz ettiği (çatıştığı) iddiasına gelince; evvela tearuz olabilmesi için bir hükmün nefiy, bir diğerinin de ispatı ifade etmesi lazımdır. Yani birinin olumlu şeyi, buna mukabil bir diğerinin de olumsuz bir şeyi ifade etmesi lazımdır. Buna göre Kur’an’da recm yoktur veya evli zinakarlara da celde uygulanır diye sarih bir emir olmadığına göre, sünnet yolu ile sabit olan recmin Kur’an ile çeliştiği söylenemez. Zikrettiğimiz bu açılardan, onların ‘’Kur’an ile tearuz’’ iddialarının hiçbir ilmî değeri olmadığı Allah’ın izni ile açıklığa kavuşmaktadır. Bundan sonra hala inat ederslerse, hevalarını Peyagmber (s.a.v)’in hatta Allahu Teala’nın kitabının önüne geçirdiklerine kendileri de şahit olsunlar.
    Nur suresi 2. ayetin recmi neshettiği konusunun aslına gelince; recm vakıalarının tümü Nur suresinden sonra vuku bulmuştur. Çünkü Nur suresi ifk hadisesinden sonra nazil olmuştur. Bu hadise, yani hakkında Nur suresinin nazil olduğu ifk hadisesi ise, Ben-î Mustalik Gazvesi’ne hemen bitişik bir zamanda gerçekleşmişti. Tarihçiler, bu gazvenin tarihi konusunda ihtilaf etmişlerdir. Kimisi hicretin 3. senesi, kimisi 5. senesi kimisi de 6. senesinde vuku bulduğunu söylemiştir. Siyer konusunda en sağlam alimlerden olan Musa bin Ukbe, Ahzab Savaşı’ndan önce hicretin 5. senesinde olduğunu söylemektedir. Hafız İbn Hacer (al-Askalanî) bu görüşü bir çok delil ile destekleyerek Fethu’l-Bari’de tercih etmiştir. Aynı şekilde Bedruddin el-Ayni dahi, kendi şerhinde bu görüşü destekleyerek bunun Vakıdî’nin görüşü olduğunu da zikretmektedir. Racih olan bu gazvenin her ne kadar hicretin 5. yılında gerçekleşmesi olsa sa, biz, muhaliflerimizi rahatlatmak adına en uzak tarihi ele alsak dahi, yine de hicretin 6. seneyi geçmemektedir. En uzak tarih olan 6. seneyi, tartışmanın hatrına kabul etmemize rağmen, tarih ve siyer kitaplarında recm hadiselerinin tümünün bu seneden sonra gerçekleştiği söylenmektedir.
    Recmin evli zinakar hakkında sabit olduğunu ispat sadedine burada muhtelif recm vakıalarının tarihlerini zikrederek, ispat sunmaya gayret edeceğiz. İleride de değineceğimiz üzre, bu vakıalardan birisi de Maide suresi ayetlerinin nazil olmasına sebep olan, ‘’iki Yahudi’’ kıssasıdır. Resulullah (s.a.v) recmi ilk defa bu Yahudilere tatbik etmiştir. Dikkat edin, bundan önce recmi hiç uygulamamıştır.
    Söz konusu Maide suresindeki ayetlerin nüzul sebepleri hakkında farklı rivayetler olmakla bilrikte, en sahih olanı iki vakıadır. Bunlardan biri, tartıştığımız recm hükmü konusu hakkındadır; diğeri ise, katl olayındaki kısas hükmü ile ilgili olaydır. Her iki rivayetin sıhhat bakımından müsavi oluşları sebebi ile, İbn Kesir el-Bidaye ve’n-Nihaye isimli kitabında şöyle demektedir:
    ‘’Bu iki olay, aynı zamanda olmuş olasa gerek ki, bunun üzerine bu ayetler nazil olmuştur.’’
    Yani söz konusu ayetler her iki kıssa üzerine nazil olmuş olabileceğini söylemektedir. Buna hiçbir mani yoktur. Usul ilmindeki mukarrar kaideye göre, sebepler arasında çatışma olmaz. Çünkü bir şeyin birden fazla sebebi olabilir. Ne akıl, ne de nakil buna karşı değildir. Bunu zikretmemizin nedeni, muhaliflerin söz konusu ayetlerin nüzul sebebindeki ihtilafı aleyhimize sunmalarını engellemektir. Şimdi vakıaların tarihsel olarak ispatı sadedine geçebiliriz.
    Recm Vakıalarının Tarihi Tespiti
    1-Vakıa:
    İlk recm vakıası Maide suresindeki ayetlerin haklarında nazil olduğu iki Yahudi kıssasında vaki olmuştur. Bunu Abdurrezzak el-Musannef’inde cilt 7 sayfa 316’da 333. numaralı rivayette zikretmektedir. Söz konusu rivayet Ebu Hureyre (radiyallahu anh) tarafından ‘’Resulullah (s.a.v’in ilk recmettiği kişi Yahudilerden biriydi.’’ Şeklinde başlamaktadır. İlk olduğunu, rivayette de geçtiği üzere Resulullah’ın (s.a.v) ‘’Ey Allah’ım! Öldürdüklerinden sonra senin emrini ilk defa dirilten ben oldum.’’ şeklinde buyurması sarih bir şekilde kanıtlamaktadır.
    Rivayeti bu şekilde İmam Ahmed, İbn Abbas (r.a)’tan nakletmektedir. İbn abbas (r.a) iki Yahudi kıssasını anlatıktan sonra: ‘’Zina haddi konusunda bu iki kişinin recm edilmesi ilk olması bakımından Allah Teala’nın Resulü (s.a.v)’ne hass olarak nasip ettiği şeylerdendi.’’ demektedir. (Lam ihtisas lam’ıdır, hususiyet ifade eder)
    Es-Siretu’l-Halebiyye’nin sahibi bu hadisenin hicretin 4. yılında olduğunu söylemiş, fakat bunu destekleyen hiçbir delil getirmemiştir. İbn Hacer ise Fethu’l-Bari’de Mekke’nin fethinden sonra vuku bulduğunu söyler. Bu görüşünü Abdullah bin Haris’in olaya şahitlik etmesiyle delillendirir. Nitekim Abdullah bin Haris Müslüman olarak babası ile Mekke’nin fethinden sonra gelmişlerdir. Abdullah bin Haris şöyle demektedir: ‘’Yahudileri recmedenler arasında ben de vardım.’’ Mecmuu’z-Zevaid’te belirtildiği gibi bunu Bezzar ve Taberani rivayet etmektedirler. Bunu destekleyen delillerden birisi de İbn Cerir’in Maide 45. ayetin tefsirinde zikrettiği üzere, bu hadisede Ebu Hureyre (r.a.)’nin Nebi (s.a.v) ile birlikte olmasıdır. Ebu Hureyre şöyle demektedir: ‘’Yahudilerden bir kişi geldiğinde ben Resulullah’ın (s.a.v) yanında oturuyordum.’’ Ebu Hureyre’nin Müslüman oluşu ise, 7. senedir. O halde bu hadise kesinlikle 7. seneden sonradır. Bunu destekleyen bir diğer delil, söz konusu zinakarların Fedek Ehli’nden olmalarıdır. Meseleyi Fedek Ehli’nden Resulullah’a sormalarını isteyenler Humeydi’nin müsnedinde ifade edildiği gibi Hayber ahalisiydi. Rivayetlerden zahir olan, 7. senede Hayber, Resulullah’ın hükmü altına tamamen girdikten sonra bunu yapmışlardı.
    İbn Hacer’in, Kadı İbn Arabi yolu ile Taberi’den naklettiği özetle: ‘O zamanlar Hayberle savaş vardı’’ sözünün mutemed bir senedi bulunmamaktadır. Üstelik bu, Buhari’nin ‘’Onlar o zamanlar zimmet ehliydiler’’ şeklindeki sözü ile de çelişmektedir. Bunu Bedruddin el-Ayni Umdetu’l-Qari 11. Cilt sayfa 153’te ibn Tıla’dan rivayet etmektedir.
    Bir diğer delil:
    Maide suresinin Kur’an’ın son inen surelerinden olmasıdır. Bunu Suyûtî ed-Durru’l-Mensur cilt 2 sayfa 252’de Hamza bin Habib yolu ile Atıyye bin Kays’tan, Resulullah’ın şöyle dediğini nakleder: ‘’Maide, Kur’an’ın son inen surelerindendir. O yüzden o neyi haram kılıyorsa onu haram yapın, neyi de helal kılıyorsa onu helal yapın.’’
    Nitekim müfessirler Maide suresinin bir kısmının Hudeybiye’de, bir kısmının Mekke Fethi’nde, bir kısmının da Veda Haccı’nda nazil olduğunu söylemektedirler. Kaynak olarak Kurtubi (r.a)’in Maide suresi 30. ayetin tefsirine bakılabilir. Tüm bu zikrettiklerimiz açıkca göstermektedir ki, Maide suresinin en önce iniş tarihi Hudeybiye sulhunun tarihini geçmemektedir. Hudueybiye ise 6. senede vuku bulmuştur. Ben-î Mustalik Gazvesi ise, Hudeybiye’den önce olduğuna göre, Nur suresinin Allah’ın izni ile Maide’den önce indiği ortaya çıkmış olur.
    Kimileri bu görüşe: ‘’Yahudiler hakkında inmesi, Yahudilerin o zamanlarda Medine’de olduklarını gösterir. Ben-‘i Nadir’in sürgünü 2. yılda, ben-î Kureyza’nın katledilmesi de 5. yılda olduğu için kıssa için en fazla 5. senede olmuştur deriz. Bu da, Maide’nin Nur suresinden önce indiği anlamına gelir.’’ Şeklinde itiraz edebilir. Bu itiraza evvela şöyle cevap verilir:
    ‘’Bu istidlal, en fazla kıssanın, ben-î Kureyza’nın katlinden sonra olduğuna delil olabilir, yoksa Nur suresinden önce olduğuna değil. Çünkü ben-î Kureyza’nın katli hadisesi Ahzab vakıasında bitişik olarak gerçekleşmişti. Yukarıda Musa bin Ukbe’den de rivayet edildiği gibi, içinde Nur suresinin nazil olduğu Ben-î Müstalik Gazvesi, Ahzab Savaşı’ndan önceydi.
    2- Yahudilerin ben-î Kureyza hadisesinden sonra istisnasız bir şekilde Medine’den sökülüp atıldığı söylenemez. Bilakis Medine’nin çeşitli yerlerinde onlardan kalıntılar olmuştu. Buna Buhari’nin rivayet ettiği ‘’Resulullah vefat ettiğinde zırhının bir Yahudi’de rehin kalması’’ sözü delalet etmektedir. Semehvedi Vefau’l-Vefa’da Yahudilerin bakiyelerinin çıkarılmalarının 7. senede olduğunu söyledikten sonra, buna rağmen ben-î Nağısa Yahduilerinin hala Medine’de kaldıklarını ve Ömer (r.a.)’in onları fetih mescidine yakında bir yere naklettiğini ifade etmektedir.
    Buraya kadar anlattıklarımızdan ilk recm vakıasının hicretin 7. senesinde olduğu anlaşıldığına göre, Nur suresinin sonradan gelip bunu neshettiği söylenemez. Özellikle şunu belirtmemiz gerekmektedir: ‘’Bu delillere direkt Maide suresinin hakkında nazil olduğu bir diğer kıssa olan katl kıssası ile itiraz edilemez. Yukarıdaki tarihi vesikalar, Maide suresi ayetlerinin nüzul tarihlerini isbattan ziyade, ilk recm vakıasının isbatına yöneliktir. Nitekim gerek olaya şahitlik eden sahabîlerden Müslüman oldukları tarihleri, gerekse savaşların tarihlerine değinilerek ilk vakıanın tarihi ispatlanmış oldu.’’
    2. Vakıa:
    Diğerlerine oranla, fazla sahih senedlere sahip olmamakla birlikte, ikinci kıssa, Maiz kıssasıdır. Hakim el-Müstedrek’te (4/361) İbn Abbas’tan rivayet etmektedir. İbn Abbas’ın bu olaya şahitlik etmesinden, bunun, ya İbn Abbas’ın Medine’ye geldiği ilk sene olan 9. senede, veya 9. seneden sonra olduğunu göstermektedir. İbn Hacer’in de Fethu’l-Bari’de zikrettiği gibi İbn Abbas, babası ile birlikte hicretin 9. yılında gelmişlerdi. Demek ki, Maiz kıssası da Nur suresinden çok sonraları vakî olmuştur. Ne var ki, ilk zikrettiğimiz iki Yahudinin kıssası diye bilinen kıssa, Maiz kıssasından önce hicretin 7. yılında olmuştur.
    3. Vakıa:
    Üçüncü kıssa, Ğamidiyye kıssasıdır. Bu kıssanın Nur suresinden sonra vakî olduğuna dair bir çok sahih rivayet vardır. Nitekim Bureyde hadisesinde geçtiği üzere Halid bin Velid’in bu vakıada taş attığı ifade edilir. Halid’in (r.a) Müslüman olarak Medine’ye gelişi ise, Nur suresinin nüzulundan çok sonaları hicretin 8. yılında olmuştur.
    4. Vakıa:
    Dördüncü recm vakıası ise, Asif kıssasıdır. Bunun da Nur suresinden çok sonraları vaki olduğuna dair bir çok sahih nakil vardır. Buna bir kaç yön delalet etmektedir:
    Birincisi, babası Resulullah’a gelerek: ‘’Benim bu oğlum falana asiflik-rençberlik yapıyordu. Sonra adamın karısı ile zina etti. Karşılığında yüz koyun ve bir hizmetçi verdim. Sonra ilim ehlinden bazı kişilere sordum ki, zina edene yüz değnek ve bir yıl sürgün cezası varmış.’’ demektedir. Babasının bu sözü bu hadisenin Nur suresinden sonra olduğunu göstermektedir. Çünkü celde haddi ancak Nur suresi ile sabit oldu. Nitekim bundan evvel cezanın evlerde hapsedilmek olduğu Nisa 15. ayet ile sabittir. Taberani’nin İbn Abbas’tan rivayet ettiği, ‘’Kadınlar evde hapsedilirdi. Ta ki, ölen ölür, yaşayan yaşardı. Sonra bu durum Nur suresi ayetleri ininceye kadar sürdü.’’ sözü de bunu göstermektedir. (Mecmau’z-Zevaid, 6/263)
    İkincisi: Asif kıssasına Ebu Hureyre’nin şahitlik etmesidir. Bunu Buhari sahihinde nakletmektedir. Malumdur ki, Ebu Hureyre (r.a) hicretin 7. yılında Müslüman olmuştur.
    Tüm bu delillerle recm vakıalarının hepsinin Nur suresinin nüzulundan sonra vaki olduğu Allah’a hamd olsun ki, anlaşılmaktadır. Dikkat edilirse, bu rivayetler, Resulullah’ın (s.a.v) içinde bulunduğu kıssalar ile iligiliydi. Hulefa-i Raşidiyn’den tutun, tüm sahabîlerin bu olaya bir kez dahi itiraz etmeden Resulullah’dan sonra muhkem genel şer-î bir hüküm olarak tatbik etmelerini de eklediğimizde, meselenin şeksiz şüphesiz olarak, tartışmasız şer-î bir hüküm olduğu ortaya çıkar. Onlardan hiçbirinden bir tane bile muhalefet nakledilmemiştir. Meselenin üzerinde ittifak edilmiş kat-î bir icmaa meselesi olduğu şüphesizdir. İcmaa ise, kuşkusuz şer-î bir asıldır. Tüm bu nakiller, recm hükmünün muhaliflerin söylediklerinin aksine, Nur suresi 2. ayetinde sonra bizzat Resulullah (s.a.v) tarafından tatbik edildiğini göstermektedir.
    Nükte
    Recm hükmünün İslam’da câri olan şer-î bir hüküm olduğu, Yahudilerin bile bildiği meşhur bir hüküm idi. Bunu Cabir bin Abdillah’tan rivayet edilen Yahudi kıssasını incelediğimizde rahatlıkla görmekteyiz. Cabir bin Abdillah (r.a.) şöyle rivayet etmektedir: Fedek ehlinden bir kişi zina etmişti. Fedek ehli, Medine’li Yahudilerden bir takım insanlara bu konuyu Muhammed’e (s.a.v) sorun diye yazmışlardı. ‘’Eğer size celde ile hüküm verirse alın, recm edilmesine hükmederse almayın’’ demişlerdi. Resulullah’a sorduklarında, Resulullah onlara cevap vermeden önce, ‘’Bana en bilginlerinizden iki kişiyi gönderin.’’ dedi. Bunun üzerine onlar, İbn Suraya denilen bir gözü kör bir adam ile bilrikte, iki kişi getirdiler. Resulullah (s.a.v) bu ikisine ‘’Siz mi en bilginlerisiniz?’’ diye sordu. Onlar cevaben ‘’Kavmimiz bu iş için bizi öne sürdü (görevlendirdi)’’ dediler. Resulullah (s.a.v) onlara ‘’yanınızda Allah’ın hükmü bulunan Tevrat yok mu?’’ dedi. Onlar da ‘’elbette var’’ dediler. Resulullah (s.a.v) ‘’o halde ben-î İsrail için denizi yaran, bulutları üzerinize gölge yapan, Firavun’un zulmünden kurtaran ve üzerinize gökten bıldırcın eti ve kudret helvası indiren Allah aşkına söyleyin, recm hakkında Tevrat’ta hangi hükmü buluyorsunuz?’’ dedi. Onlardan birisi diğerine ‘’şimdiye dek, hiç böyle bir yemine verdirilmemiştim’’ dedi. Sonra şöyle dediler: ‘’Biz Tevrat’ta sürme çubuğunun sürme şişesine girip çıktığı gibi gördüklerine dair dört şahidin şehadet etmeleri durumunda böyle birisi hakkında recmin vacip olduğunu görüyoruz.’’ Resulullah bunun üzerine ‘’ İşte bunların hükmü de o halde böylece recm olmalarıdır.’’ diyerek, onların recm edilmelerini emretti.
    Bu hadise hakkında ‘’Eğer sana gelirlerse aralarında ister hükmet, ister yüz çevir’’ ayeti ve devamındaki ayetler indi. Bu rivayetten, Yahudilerin Resulullah’ın (s.a.v) yanına gelip sormadan önce recm ve celde hükümlerinin İslam’da sabit olduğunu bildikleri anlaşılmaktadır. Nitekim ‘’Eğer size celde olarak hüküm verirse alın, recm edilmesine hükmederse almayın’’ cümlesi, Resulullah’ın (s.a.v) vermesi muhtemel olan iki cevabını bildiklerini göstermektedir. Böyle bir ifadeyi ancak bu cezaların İslam’da hali hazırda carî olan hüküm olduğunu bilen biri kullanabilir. Başka türlü celde ve recmden bahsetmeleri mümkün değildir. Bunu bilmeleri ancak bu hükümlerin teşrî edilmesinden sonra mümkün olabilir. Tüm bunlar recm hükmünün Nur suresinden sonra sabit olduğuna delalet etmektedir.
    Recm Vakılarını ve Ayetler Üzerindeki Şüphelerin Defedilmesi
    Bu kısmı toparlayacak olursak, vakıaların tarihleri hakkında muhalifimiz için üç seçenek vardır:
    1-Ya Resulullah’ın recmi hiçbir zaman tatbik etmediğini söyleyecekler.
    Bunu söylemeleri boştur. Aksini, yukarıda tarihleri ile birlikte zikrettiğimiz rivayetler kanıtlamaktadır. Bu açıdan buna cevap verilmiştir. Aksi halde tarihe dair hiçbir bilgiyi kabul etmemeleri gerekir.
    2-Ya tatbik ettiğini ama bunun Nur suresi 2. ayetin nüzulundan önce olduğunu söyleyecekler
    Bu da batıldır. Zira az önce de değindiğimiz gibi Nur suresi 2. ayet inmeden evvel Nisa suresi 15. ayette, cezanın açıkça hapsedilmek olduğu ifade edilmektedir. O halde Nur suresinden önce recmi değil hapsetmeyi uygulaması gerekirdi. Aksi halde Yahudiler mektupta celde ve recmi değil, bilakis hapsedilmeyi zikrederlerdi.
    3- Ya da ‘’Nur suresi 2. Ayetinden sonra tatbik etmiş ancak, İslam’da farz olan bir hüküm olarak değil, Yahudilerin şeriatına göre onlar üzerine hükmetmiştir.’’ diyecekler.
    Bu görüşün dinin değişmez sabitleri ve asılları ile çeliştiğini ifade ederek yukarıda buna bir nebze değinmiştik. Burada da tekar etmekte yarar vardır. Şöyle ki, Allah Teala ‘’Aralarında ister hükmet ister yüz çevir’’ diyerek Resulullah’ın (s.a.v) muhayyer bırakmışır. Sonra, eğer yüz çevirmeyip de hükmetmeyi tercih edersen, onların hevalarına göre değil, bilakis ‘’Allah’ın hükmü ile hükmet’’ demiştir. Resulullah (s.a.v) ise hükmetmeyi tercih ettiğine göre, Allah’ın hükmü ile hükmetmiş demektir. Aksi halde Resulullah (s.a.v)’ın Allah’ın hükmünü terkettiğini söylemiş oluruz. Üstelik ayette ‘’onların hevalarına uyma’’ denmektedir. Hevanının umumuna İslam dışı tüm dinler dahil olduğuna göre Yahudilik de heva dini olmuş olur. Her ne kadar tahrif olmayan bir takım kalıntı hükümler kalsa da, bu durum, onu heva olmaktan çıkartmaz. Çünkü yeni din eskisinin hükmünü iptal etmektedir. Bu durumda Resulullah’ın Yahduilerin hükmü ile hükmetmesi durumunda heva ile hükmetmiş olduğu söylenmiş olur. Resulullah (s.a.v) ise asla heva ile hükmetmez.
    Resulullah’ın uyguladığı recmin Yahudilerin şeriatındaki recm olduğunu bir Müslümanın kabul etmesi mümkün değildir. Yukarıda bu kısma bir nebze olsun değinmiştik, ancak önemine binaen bu hususa tekrar değinerek, recmin İslami bir hüküm olduğuna dair şüpheleri kökten yıkmak istiyoruz.
    Şöyle ki, söz konusu recm hükmünün İslamdaki farz olan recm oluğunu şöyle delillendirebiliriz:
    Ayetlerde geçtiği üzere recm hükmünün terkedilmesinin karşılığında tehdit varid olmuştur. Nitekim tehdit ve zemm, ancak hüccet ulaştıktan sonra bir vacibi terketme sonucunda vakî olur. Bu tehdidi Allah Teala açıkça bir sonraki ayette ‘’Allah’ın hükmü ile hükmetmeyenlerin kafir oldukları’’nı söyleyerek buyurmuştur. İslam geldikten sonra kişinin hükmetmekle mükellef olduğu aksi halde kafir olacağı hüküm Tevrattaki neshedilmiş bir hüküm değil, aksine İslamdaki vacip olan bir hükümdür. Ayetteki uygulamama durumunda varid olan tehditlerin sadece Yahudilere hamledilmesi düşünelemez. Çünkü Yahudiler bunu uygulasalardı kafir olma vasfından kurtulamayacaklardı. Bilakis küfürleri üzerine ziyade bir küfür eklemiş oldular. Onların küfürleri sadece bununla mahsur değildi. O hükmü sadece Yahudilere hamletmek, onların bu hükmü uygulamakla mümin olabileceklerini söylemeyi gerektirir ki, bunun batıl olduğu çok açıktır. Buradan da anlaşılmaktadır ki, Resulullah’a Allahu Teala tarafından uygulanması vacip kılınan Allah’ın hükmünden murad, İslamda zaten sabit olan recm hükmüdür. Tevrattaki hükümle sadece zahirde isim ve suret olarak uygunluk söz konusudur. Bu açıdan Tevrattaki hüküm ile İslam’daki recm hükmü, Allah’ın hükmü vasfını alma konusunda muvafık olabilir; lakin Tevrattaki neshedilmiş ve bağlılığını yitirmişken, İslam’daki henüz taze ve vucubiyet ifade etmesi açısından canlılığını korumaktadır. Geçmiş şeriatlarla yeni şeriatın arasını ayıran en belirgin özellik, vücup vasfıdır.
    Resulullah’aın bilginleri çağırtıp Tevrat’ın hükümlerini ikrar ettirmesinin nedeni, Resulullah’ın bunu Yahudilerin kendi kitaplarına nasıl muhalefet ettiklerini göstermekti. Kendisine muhakeme olmalarının maksadının hakka tabi olmak olmadığını, aksine iki yüzlülüklerini beyan etmek içindi. Bu üslup Bakara suresi 91. ayette göre çarpmaktadır. Allah Teala şöyle buyurur:
    Onlara, “Allah’ın indirdiğine (Kur’an’a) iman edin” denilince, “Biz sadece bize indirilene (Tevrat’a) inanırız” deyip, ondan sonra geleni (Kur’an’ı) inkâr ederler. Hâlbuki o, ellerinde bulunanı (Tevrat’ı) tasdik eden hak bir kitaptır. De ki: “Eğer inanan kimseler idiyseniz, daha önce niçin Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz?”
    Yahudiler güya Tevrat’a uyduklarını iddia etmektediler. Bunun üzerine Allah Teala onların kendi kitaplarına uyma iddialarında dahi samimi olmadıklarını bu suretle ispat etmektedir. Maide suresindeki durumda da aynı üslup söz konusudur. Üstelik ehli kitaptan olanların bize muhakeme olmaları durumunda onların değil, bilakis genel şer-î bir hüküm olarak kendi şeriatımızla onlara hükmetmemizin gerektiği konusunu bir çok alim açıkça ifade etmektedir. Alimlerin bilip ittifak ettikleri bir meseleyi Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bilmemesi düşünülebilir mi? Nasıl olur da İslam alimleri bir şeyi hak bilip üzerine ittifak edecekler de, Resulullah (s.a.v) söz konusu haktan habersiz olacak? Bir diğer açıdan, Resulullah burada Yahudi şeriatıyla hükmetmiş olsaydı, Resulullah’ın uygulamasına muhalif bir hüküm üzerine alimlerin ittifak etmeleri mümkün olur muydu? Allahu a’lem.
    Sonuç
    Buraya kadar gerek recm vakıalarının tarihlerini ispat ederek gerekse recm hükmünü rivayet eden hadislerin tevatür derecesini ispat ederek ihtilafsız icmaa edilmiş şer-î bir hükmün olduğunu ortaya koymaya çalıştık. Bundan sonra yukarıda anlatlanların ışığında, topluca bazı şüphelere cevapları özet olarak vererek konuyu sonlandıracağız Allah’ın izni ile.
    1-Maide suresi ve Nisa suresi ayetleri konusunda değindiğimiz üzere recm hükmü sadece sünnette değili, bilakis her ne kadar saraheten olmasa da Kur’an’da da işaret yolu ile bildirilmiş bir hükümdür.
    2-Ubade bin Samit (r.a)’in hadisinin şerhinde değindiğimiz gibi, Resulullah’aın recm cezalarını uygulamasını kabul etmekten, Kur’andaki Nur suresi 2. ayetin celde hükmünü neshettiği lazım gelmez. Buradaki durum ‘’zina edenlerden sadece evli olanlar için celde cezası üzerine recm hükmünün ziyade edilme’’ durumudur. Bu durumda evlilere hem celde hem de recm sabit olmuş olur. Ancak küçük cezasının büyük cezaya idğam edilme kaidesine göre sadece recm edilerek yetinilmiştir. Fakat Ali (r.a)’nin yaptığı gibi asl olana iltizam etme babında bazen her ikisi de uygulanabilir. Bu durumda neshedilmiş olması ne de tahsis edilmiş olması söz konusu değildir.
    3- Ne varki, recm ile birlikte celdeyi öngörmeyenlere göre, yani sadece recmi öngörenlere göre Nur suresi 2. ayetinde evliler için tahsis konusu olmuş olur. Bu ise عام (Âm)’ın tahsisi babından olur ki, cumhura göre عام Âm ifadelerin tahsisi nesh sayılmaz. Üstelik cumhur Âm’in tahsisini haberi ahadla caiz görmektedir. Çünkü onlara göre Âm ifadelerin delaletleri kat-î değil, bilakis tıpkı haberi ahad gibi zannîdir. Bu durumda zannî olan Kur’an’da geçen Âm bir ifadeyi aynı menzilede olan fakat sünnet yolu ile sabit olmuş denk bir haberle açıklamış olmaktadırlar. Âm’in delaletinin haberi ahadla tahsis edilmesini kabul etmeyenler Hanefilerdir. Bunun nedeni Hanefilerin Âm ifadelerin delaletini kat-î görmeleridir. Delaleti kat-î olanlar, delaleti zannî olan ahad haberlerle ziyade yapılmak sureti ile açıklanamazlar. Ancak haberin derecesi meşhur ve mütevatir derecesine çıkarsa o zaman durum başkadır. Nitekim recm konusunda haberler meşhurdan öte mütevatir derecesine ulaştığı için bu haberlerle Kur’an’da geçen Âm bir ifadeyi nesh etmektedirler.
    Hanefilere göre de recm konusunda tahsis vardı. Ancak buna nesh demelerinin nedeni, Hanefiler’in tahsisi neshin bir çeşidi saymalarıdır. Yoksa bilinen anlamda hükmün tümünden gerçerliliği iptal etme, yani tebdil anlamındaki nesh değildir. Sonra nesh olduğunu kabul etsek bile bunun sünnetle değil, Ömer (r.a)’ın hadiste ifade ettiği ayet olarak inip de, daha sonra tilaveti neshedilen ayetle neshedildiği söylenebilir. Bu durumda diğer tüm tartışmalara hacet kalmamış olur.
    Bu açıklamalara göre tüm ekollere göre celde hükmü mütevaitr hadislerle tahsis edilmiş olmaktadır. Bu, hem cumhura göre hem Hanefilere göre ihtilafsız kabul görmüş bir esastır. Nitekim cumhurun usulündeki mukarrar kaideye göre Kur’an’ın ispat sadedinde gelen tüm umum ifadeleri, istisnasız tahsis edilmiştir.
    4- Nur suresi 2. ayetinde evli zinakarlara hiçbir şekilde hususi olarak değinilmemiştir ki, recmin kabulünün Kur’an’la çeliştiğini söyleyebilelim! Muhalifler sadece ayetin Âm hükmünün delaleti üzerinden gitmektedirler. O halde onların ‘kat-î ayet varken sünete iltifat edilmez’ olarak ifade ettikleri bu sözleri batıldır. Çünkü ayetteki kat-î olan husus, ayetin sübutunun kat-î oluşudur; biz ize delalet hakkında konuşuyoruz. Nitekim ayetin sübutunu kimse inkar etmiyor. Delaletine gelince yukarıda değindiğimiz gibi Arap dilinde Âm ifadelerin delaletleri kat-î değil zannîdir. Her ne kadar Hanefiler kat-î görmüşseler de bu, tahsise uğramama durumu ile kayıtlıdır. Zaten Hanefilerin de muvafakat ettikleri gibi mütevatir haberlerle tahsise uğradığını beyan etmiştik.
    Yukarıda bir nebze değindiğimiz gibi, tearuz olabilmesi için bir hükmün nefiy, bir diğerinin de ispatı ifade etmesi gerekir. Yani birinin olumlu şeyi, buna mukabil bir diğerinin de olumsuz şeyi ifade etmesi gerekir. Buna göre Kur’an’da recm yoktur veya evlilere de celde uygulanır diye sarih bir emir olmadığına göre, sünnet yolu ile sabit olan recmin Kur’an ile çeliştiği söylenemez. Bu durumda Kur’an ile çelişmesi söz konusu değildir. Bunu ancak delilin hakikatini ve derecelerini bilmeyenler idda ederler.
    5- Recm hükmü ihtilafsız bir şekilde nakledilmiş kat-î icmaalardandır. Eğer icmaanın haddi zatında kendisini inkar ederlerse, bu onların şer-î bir delil oluşu bakımından icmaa hakkındaki koyu cehaletlerini gösterir. Eğer Resulullah’ın uygulaması yönünden inkar ederlerse, buna yukarıda cevap verdik. Resulullah’dan sonra bunu tatbik eden aahabîlerin uygulamalarını zikretmeye gerek görmedik. Bu konuda sahabîlerin uygulamaları da recmin şer-î bir hüküm olarak Kur’an’a muhalif olmadığını gösterir.
    Dini sahih olarak fehmetme hakkında bir kaide: ‘’Bir konuda eğer Selef-i Salihiyn’den zahirde nasslarla çelişen farklı bir uygulama ihtilafsız olarak vaki olursa, yapmamız gereken, onları bu konuda hatalı saymak değil, bilakis söz konusu nassı anlamadığımıza hükmetmek olmalıdır. Çünkü Allah bu ümmetin tümünü bir hata üzerinde ittifak etmekten korumuştur. Aksi ahlde sahabe, büyük imamlar ve Müslümanların alimlerinden hiç kimsenin anlamadığı bir hakikati bizim keşfettiğimizi idda etmek gibi küstah bir duruma düşmüş oluruz. Bu ise şeriattan önce akla muhalefettir.
    Sahabenin anlayışı onları bağlar, ben Kur’an’dan sorguya çekileceğim’ gibi sözlerin samimiyet namına hiçbir değeri olmadığı aşikardır. Güvenerek Kur’an’ı aldığımız kişilere, tefsir hakkında güvenmemek açık bir çelişki ve iki yüzlülüktür. Dindeki bir hüküm hakkındaki bilgiyi o dinin mensuplarından, dahası o dini nakledenlerden almayacaksak merak ediyorum kimden alacağız? Düşünün bir kişin Hristiyan olduktan sonra İncil bana yeter, dolayısıyla binlerce yıldır bu dinin sahiplerinin anlayışları beni bağlamaz demesi bir rahip tarafından nasıl karşılanır sizce?
    6-Nur suresi 2. ayetinin sadece bekarlar hakkında varid oluğunu savunan alimler bunu delillendirme sadedinde Nisa suresi 25. ayeti delil getirmektedirler. Bu ayeti kerimece yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
    ”Cariyeleriniz evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa, onlara hür kadınların cezasının yarısı uygulanır’’
    Ayetteki istidlal yönleri şunlardır: Allah Teala bu ayette hürlere uygulanan cezasının yarısına hükmetmektedir. Bu ise hürlere uygulanan cezasının yarıya bölünmesini gerektirir. Recmin ikiye bölünmesi mümkün olmayacağına göre geriye celde cezası kalır. Mütevaitr hadisler ışığında evlinin cezası recm olduğuna göre bu ayetteki zina edenlerden maksat sadece bekarlardır.
    Not: Ayetin zahirine göre bekar cariyelere ceza öngörülmemektedir. Bu, sünnet yolu ile sabit olmuştur.
    7- Hz. Ömer’in hadisi ile delillendirmeye karşılık sahabi sözünün Kur’an karşısındaki bir hükümle çelişmesi durumundaki hücciyeti üzerinden itiraz edilemez. Çünkü Ömer (r.a) bunu kendi sözü olarak değil bilakis Allah’ın bir ayeti olarak nakletmektedir. Huzurunda bulunan o kadar sahabenin içlerinden bir tekinin dahi itiraz etmemesi bunu açıkça desteklemektedir.
    Allah’u alem, Sallallahu ala seyyidina ve nebiyyina Muhammed.
    Mehmet Bulgan
    ————————————————-
    [1] Söz konusu hadisleri, sahabî isimleri, hangi kitapta geçtikleri ve rivayet ettikleri hadislerin özeti ile birlikte burada hazırladık. İsteyen olursa özel olarak ulaştırabiliriz. Burada hepsinin tek tek okunmasındansa, bir kaçını okumakla yetineceğiz inşAllah. Başarı kuşkusuz yüce Allah’tandır.
    [2] Bu meseleyi zikreden üç hadis daha var. Müslim 4391 , 4392, ve 4393 rakamlarındaki hadisler. Birinci 4391 rakamlı hadis, Amir bin Nakıd, Huşeym’den, o da Mansur yolu ile birebir aynı isnad ile tahriç etmiştir. (Ubade bin Samit (r.a)’dan gelen bire bir aynı hadis) İkinci 4392 rakamlı hadis de, aynı şekilde Ubade bin Samit’den fakat bir başka tarikten (yoldan) rivayet edilmiştir. Bu hadisteki özellik şudur ki, bunun Resulullah’a (s.a.v) vahiy şeklinde indiği ifade ediliyor. Üçüncü 4393 rakamlı hadiste ise, aynı hadiseyi mustakil olarak başkası naklediyor.

  5. HAYRETTİN KARAMAN’IN RECM CEZASINA İTİRAZI
    Şer’i Şerîf’in emri olan bir husus hakkında Hayrettin Karaman tarafından yapılan itiraz: Recim cezası, mutlaka ve değişmez olarak uygulanacak haddlerden değildir. İslâm’dan önce de uygulandığı için ilk İslâm topluluğunun tanıdığı, yadırgamadığı, caydırıcı bulduğu bir ceza çeşididir. Bu sebeple Hz. Peygamber s.a.v., çok az da olsa bu cezanın uygulanmasına izin vermiştir. Sonuç olarak; evlilerin zinâ suçlarının hadd nevinden cezası, bekârlarınki gibi yüz sopadır. Recim ise kamu düzeni ve suçların önlenmesi ilkelerinin gereğine göre uygulanıp uygulanmaması usûlüne göre ümmetin alacağı karara bırakılmış, ta’zir nevinden bir cezadır. Şu hâlde şerîatı uygulama adına bugün recmi uygulayanlar, sebep olduğu sonuçlar bakımından İslâm’a kötülük etmektedirler. Ayrıca Yusuf Kardavi, Recmin değişmez ceza (had) değil; uygulayıp uygulamamak yöneticilere bırakılmış ‘tazir çeşidinde bir ceza’ olduğu kanaatini taşıdığını ifade ediyor.
    Bu konuda İslâm’ın hükmü nedir? CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Recm cezâsı bütün fıkıh ve hadîs kitaplarında Hadler bahsinde yer aldığı üzere, İslâm’ın değişmez kurallarındandır. Uygulanması, iddia edildiği gibi kötülük getirmez bilakis rahmete vesîledir.
    Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkekten herbirine yüz sopa vurun.(Nûr s. 2) âyeti olduğu doğrudur ancak bu âyet; âlimlerin ittifâkıyla bekâr olup, zinâ eden kadın ve erkekler hakkında inmiştir.
    Resûlullah (s.a.v.)’ın recm uygulaması yaptığı; tıpkı Hz. Alî (r.a.)’nin cesâreti, Hâtim’in cömertligi, Hz. Ömer (r.a.)’in adâleti gibi mânâ itibâriyle mütevâtirdir. İhtilaf recm uygulamasının ayrıntılarında ve şekillerindedir. Hâricîlerin bu tavrı sergileyecekleri, Hz. Ömer (r.a.)’e keşif yoluyla bildirilmiş ve onları şu ifâde ile açığa çıkarmıştır: “Korkarım ki uzun bir süre sonra, bazıları çıkıp, ‘Allah (c.c.)’ın Kitâbı’nda recm diye bir cezâ görmüyoruz.’ derler.” (İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-kadîr, c. 5, s. 13) Yüce Allah, recm hükmünü Kitâbı’nda indirmiştir. Onun hükmü değil; yazısı nesh edilmiştir. Bir rivâyete göre Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir: “Yüce Allah, Hz. Muhammed (s.a.v.)’i hak ile gönderdi ve O’na Kitâb’ı indirdi. Peygamber (s.a.v.)’e indirdiği âyetlerden birisi recm âyetidir. Ben bu âyeti okudum, anladım ve belledim. Hz. Peygamber (s.a.v.), recm uygulaması yaptığı gibi ardından biz de recm ettik. Korkarım ki uzun bir süre sonra, bazıları çıkıp, ‘Allah (c.c.)’ın Kitâbı’nda recm diye bir cezâ görmüyoruz.’ diyecek ve böylece Yüce Allah’ın indirmiş olduğu bir farîzayı terk ederek yollarını sapıtacaklar. Gerek kadın gerek erkek, meşrû bir evlilik netîcesi cinsel iliskide bulunmuş (muhsan) bir kimse zinâ ettiğinde ve bu konuda bir delîl (şâhid) veya gebelik ya da itirâf bulunduğunda recm cezâsı haktır.” Hz. Ömer (r.a.), bundan sonra “es-şeyhu ve’s-seyhatu izâ zeneyâ fercümûhümâ elbetteten ne kâlenmina’llâhi va’llâhu azîzün hakim (Yaşlı bir erkek ve kadın zinâ ettiklerinde onları Allah (c.c.)’tan ibretlik bir cezâ olmak üzere recm ediniz. Allah, azîz ve hakîmdir.)” cümlesini okudu. Bu cümle, Buhârî ve Müslim tarafından ittifâkla nakledilmiştir.
    Müslim ve Ebû Dâvûd’un Ubâde (r.a.)’den nakli olan sahih bir hadîse göre Hz. Peygamber (s.a.v.): “Benden alınız! Benden alınız! Allah onlar için bir yol açmıstır. Bekâr bekârla zinâ ettiginde yüz sopa vurulup, bir yıl sürgün cezâsı uygulanırken, dul, dul ile zinâ ettiğinde yüz sopa vurulup, recm cezâsı uygulanır.” buyurmuştur. Ümmetin âlimleri, bekâr olanlara yüz sopa ve daha önce meşrû bir evlilik geçirmiş (muhsan) olanlara recm cezâsı verileceğini kabûl etmiş ve bu hükümde icmâ etmişlerdir.
    Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kesin haberlerle söz ve uygulama olarak recm cezâsı yaptığı ve yapılmasını emrettiği sâbittir. Resûlullah (s.a.v.)’ın sahâbeleri, bu konuda birleşmişlerdir. İbnü’l-Hümâm Fethu’l-kadîr’de şu açıklamayı yapar: Hâricîlerin, recm cezâsını inkâr etmeleri geçersizdir.

    Eşref Ali et-Tehânevi, Hadîslerle Hanefi Fıkhı, Misvak Neşriyat, c. 10, s. 4, 73-75

    ***

    Zina fiilinde bekâr ve evlilerin cezası

    Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur:

    “Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, çok çirkin bir iş ve kötü bir yoldur.” [İsrâ suresi, 32] “Onlar Allah ile birlikte başka ilaha dua etmezler. Haksız yere, Allah’ın haram kıldığı kimseyi öldürmezler ve zina da etmezler. Kim bunları yaparsa cezaya çarpar. Ona kıyamet gününde kat kat azap verilir ve o azabın içinde alçaltılmış şekilde ebedî bırakılırlar.” [Furkân suresi, 68]

    Bekâr erkek veya bekâr kadının zina etmesinin cezası yüz değnektir. Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

    Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dininde (hükümlerini uygularken) onlara acıyacağınız tutmasın. Mü’minlerden bir gurup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun. [Nûr suresi, 2]

    Evli ve iffetli erkek veya kadının zina cezası ise -yukarıda da belirttiğimiz üzere- recm’dir yani taşla öldürmedir.

    Ayette geçen “celde”, ete geçmemek üzere, yalnız deriyi etkileyecek şekilde vurmak demektir. Vuruşta yalnız kürk ve palto gibi kalın elbiseler çıkartılır, diğerleri çıkarılmaz.

    Evli, iffetli erkek veya kadına recm cezası ise, hem Kitab’a hem de Sünnete istinat eder. Bahis mevzuu ayet, lafzan mensuh olmakla birlikte hükmen sabittir. Rasûlüllah (s.a.v.) Mâiz’e ve Benî Gâmid’ten bir kadına recm cezasını uygulamıştır. Recm’in meşrûluğu mevzuunda sahabenin de icmaı vardır.

    Zina haddi Allah Teala’ya ait haklardandır. Bu, aileye-nesle ve cemiyet düzenine karşı işlenen bir suç olduğu için, ayrıca toplum haklarından sayılır.

    Mezhep imamları çocuk ve akıl hastasına zina haddinin gerekmediği hususunda görüş birliği içindedir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Üç kişiden kalem kaldırılmıştır. Çocuktan büyüyünceye kadar, uyuyandan uyanıncaya kadar, akıl hastasından iyileşinceye kadar.” [Ebû Dâvud, Sünen,  Hudûd, 17]

    Zinada had cezasının uygulanması için, erkeğin cinsel organının en az sünnet yerinin (haşefe) kadının cinsel organına girmiş olması gerekir. Bundan daha azına meselâ; öpmek, sarılmak veya uyluk arasına sürtünmek vb. hareketler haram olmakla birlikte had cezasını gerektirmez.

    Küçük çocuk ve akıl hastası yükümlü olmadığı için bunların fiili de kendileri bakımından haddi gerektirmez. Diğer yandan İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’ye (rh.) göre erkek veya kadına arkadan temasta bulunmak (livâta) zina hükmünde değildir. Çünkü bu, zina olarak nitelendirilmez. İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed, Şâfiî, Hanbelî ve Mâlikîler (rahımehumullah) aksi görüştedir, onlara göre zina hükmündedir.

    Ölü kadın, hayvan veya ergenlik çağına gelmemiş olan ve kendisine cinsel istek duyamayan kız çocuğu ile temas da zina hükmünde değildir. Çünkü bu gibi temasları selîm fıtrat kabul etmez.

    Ayrıca erkek veya kadının zinaya zorlanmamış olması da şarttır. Çünkü Raslüllah (s.a.v.), “Ümmetimden hata, unutma ve zorlandıkları şeyin hükmü kaldırıldı” [Buhârî, Sahih, Hudûd, 22; Talâk, II; Ebû Dâvud, Sünen, Hudûd, 17; Tirmizî, Sünen, Hudûd, 1; İbn Mâce, Sünen, Talâk, 15] buyurmuştur.

    Zinaya zorlanan kadına had cezası gerekmediği hususunda İslâm âlimlerinin ittifakı/görüş birliği vardır.

    Zinaya zorlanan erkeğe gelince… Şâfiîlere ve Mâlikîlerde tercih edilen görüşe göre böyle bir erkeğe ne had ve ne de ta’zîr cezası gerekmez. Delil, yukarıdaki hadis ve zorlanma özrünün bulunmasıdır. İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’nin (rh.) ilk görüşüne göre zinaya zorlama Devlet başkanı tarafından olmuşsa had gerekmez. Devlet başkanından başkası zorlamışsa ‘istihsân’a göre had uygulanır. Çünkü, zorlama ancak sultan tarafından gerçekleşir. Ancak İmam-ı Azam hazretlerinin istikrar bulan görüşü ise, zorlanana had cezasının uygulanmamasıdır. Çünkü bazan erkeğin istek dışı cinsel temasa gücü yetebilir. İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e (rahımehumallah) göre iki durumda da zorlanana had cezası uygulanmaz. İmam Züfer aksi görüştedir. [el-Kâsânî, Bedâyiu’s-Sanâyi’, 2. baskı, Beyrut 1394/1974, VII, 34,180; Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslâmiyye ve İstilâhat-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1968, III,197 vd; eş-Şirâzi, el-Mühezzeb, Mısır t.y., II, 267; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Mûctehid, II, 267; İbn Rüşd, Bidâyetû’l-Müctehid, II, 431; İbn Kudâme, el-Muğnî, 3. baskı, Kahire,1970, VIII,187, 205; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletüh, 2. baskı, Dimaşk 1405/1985, VI, 27 vd.]

    ***

    Zina haddini uygulamanın şartları

    Zina eden erkek veya kadına ceza uygulanabilmesi için bir takım şartların bulunması gerekir:

    (1) Zina edenin büluğ çağına ulaşması gerekir. Ergin olmayan çocuğa had uygulanmaz.

    (2) Akıllı olması gerekir. Akıl hastasına had uygulanmaz. Akıllı bir erkek, akıl hastası bir kadınla veya akıl hastası bir erkek akıllı bir kadınla zina etse, bu ikisinden akıllı olana had cezası uygulanır.

    (3) Ekseri fakihlere göre Müslümana ve kâfire zina haddi uygulanır. Fakat Hanefilere göre muhsan olan kâfire recm uygulanmaz, değnek vurulur. Mâlikîlere göre kâfir bir erkek kâfir bir kadınla zina etse had uygulanmaz. Fakat zinasını açığa vurursa te’dib edilir. Müslüman bir kadını zinaya zorlarsa öldürülür. Şâfii ve Hanbelîlere göre pasaportlu gayrimüslim yabancılara ne zina ve ne de içki içme cezası verilmez. Çünkü bunlar Allah haklarından olup, müste’menler bu hakları üstlenmemiştir.

    (4) Zinanın istekle yapılmış olması icap eder. Çoğunluğa göre zinaya zorlanana had uygulanmaz. Hanbelîler aksi görüştedir.

    (5) Zinanın insanla yapılmış olması. Üç mezhebe ve Şâfiîlerde sağlam görüşe göre hayvanla temas edene had cezası gerekmez, ta’zir uygulanır. Hayvan öldürülmez ve çoğunluğa göre onun yenilmesinde de bir sakınca yoktur. Hanbelîlere göre ise, iki erkeğin şahitliği ile hayvan öldürülür, eti haram olur ve hayvanın tazmin edilmesi gerekir.

    (6) Zina edilen kadının ergin veya kendisine cinsel istek duyulan (müştehat) bir yaşta olması gerekir. Küçük kız çocuğu ile zina edilmesi halinde zina eden erkeğe de kıza da had cezası gerekmez. Ergin olmayan çocukla cinsel temasta bulunan kadına da had uygulanmaz.

    (7) Zinanın bir şüpheye dayalı olmaması gerekir. Bir kimse kendi eşi veya cariyesi sanarak yabancı bir kadınla cinsel temasta bulunsa çoğunluğa göre had gerekmez. İmam Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf’a (rahımehumallah) göre ise had gerekir. Çünkü burada failde şüphe vardır. Mezhepler arasında ihtilaflı olan fasit nikâhtan sonraki cinsel temasa had gerekmediği hususunda da görüş birliği vardır. Velisiz veya şahitsiz evlenme halinde durum böyledir. Bu da akitte şüphe bulunduğu içindir. Evlilik ittifakla fasit olursa had uygulanır. iki kız kardeşi bir nikâhta toplamak, beşinci eşle evlenmek, nesep veya sût cihetinden haram olan bir hısımla evlenmek, iddet beklemekte olan kadınla veya üç talâkla boşadığı kadınla hulleden önce evlenmek bu niteliktedir. Ancak bütün bunların haramlığını bilmediğini iddia ederse, bunlarla olan cinsel temas haddi gerektirmez.

    (8) Zinanın dâru’l-İslâm’da olması gerekir. İslâm Devlet başkanının dâru’l-harp veya dâru’l-baği (âsiller ülkesi) üzerinde velâyet yetkisi yoktur. Yani orada hadleri uygulamaya gücü yetmez.

    (9) Kadının diri olması gerekir. Çoğunluğa göre, ölü kadınla cinsel temasta bulunana had gerekmez. Mâlikîlerde meşhur olan görüş ise bunun aksinedir.

    (10) Cinsel temasın önden olması ve sünnet yerinin girmiş olması iktiza eder. Arkadan ilişki yani livata İmam-ı azam Ebû Hanîfe’ye (rh.) göre yalnız ta’zir cezası icap ettirir. İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve diğer üç mezhebe (rahımehumullah) göre ise livata haddi gerektirir. Yabancı bir kadına cinsel organın dışında, uyluk, karın vb. başka yerine temas ise yalnız ta’ziri gerektirir. Çünkü bu, şer’an kendisine bir şey takdir edilmeyen münker bir fiildir. Oral ise, bir Müslüman için düşünülmesi bile müstekreh/iğrenç, insan haysiyet ve şerefine son derece aykırı nefret edilecek bir fiil olmakla birlikte, o da hükmen bu sınıfa dahildir.

    Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin recm uyguladığı vak’alar

    Malum olduğu üzere Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v.) evli olarak zina edene recm cezası uyguladığı tevâtüre ulaşan hadislerle sabittir. Bunlardan birinde şöyle buyrulmuştur: “Müslüman bir kimsenin kanı şu üç durumda helal olur. Zina eden evli kimse, nefse karşılık nefsi ve İslâm toplumundan ayrılarak dinini terkedeni öldürmek.” [Buhârî, Sahih, Diyât, 6; Müslim, Sahih, Kasâme, 25, 26; Ebu Dâvud Sünen, Hudûd, 1; Tirmizî, Sünen, Hudûd, 15, Diyât, 10; Nesâî, Sünen, Tahrîm, 5, Kasâme, 6; İbn Mâce, Sünen, Hudûd, Dârimî, Sünen, Hudûd 2, Siyer, II]

    Asr-ı Saadet’te recm tatbik edilen olayları şöyle sıralayabiliriz:

    a- Evli bir kadınla zina eden bekâr için yüz değnek ve bir yıl sürgün cezası uygulanmıştır. Allah Rasûlu (s.a.v.) bir sahabeyi kadına göndererek şöyle buyurmuştur: “O kadına git, eğer suçunu itiraf ederse, onu recmet.” [Buhârî, Sahih, Hudûd, 3, 38, 46, Vekâlet,13; Tirmizî, Sünen, Hudûd, 5, 8]

    b- Çeşitli yönlerden sabit olan Mâiz vak’ası… Mâiz, zinasını itiraf etmiş ve Rasûlüllah (s.a.v.) onun recmedilmesini emir buyurmuştur. [Zeylaî, Nasbu’r-Râye, III, 314 vd]

    c- Gâmidiyeli kadın zinasını ikrar etmiş ve doğumdan sonra recm uygulannııştır. [İbn Mâce, Sünen, Diyât, 36; Mâlik, Muvatta ; Hudûd, II]

    Ehl-i Sünnet recmin meşrûluğu üzerinde icmada bulunmuştur. Ancak Hâricîler recmi inkâr etmiştir. Çünkü onlar tevatür sınırına ulaşmayan haberleri delil olarak kabul etmezler. [es-Serahsî, a.g.e., IX, 36]

    ***

    Fıkıhta “ihsan” tabiri ve şumûlü

    İhsan bir İslâm hukuku tabiri olarak; bir erkek veya kadına had cezası uygulanabilmesi için bunlarda şer’an bulunması gereken vasıfları ifade eder. Bu niteliklere sahip erkeğe “muhsan”, kadına “muhsana” denir. Cem’îsi/çoğulu “muhsanat”tır.

    İhsan, zina iftirası (kazf) ve recm ihsanı olmak üzere ikiye ayrılır.

    Zina iftirası atılan kimsenin muhsan sayılması için akıllı, ergin, hür, Müslüman ve zinadan iffetli bulunması gerekir. Bu nitelikler olunca iftiracıya âyette şu ceza öngörülür: Namuslu ve hür kadınlara zina iftirası atan, sonra da bunu dört şahitle isbat edemeyen kimselere seksen değnek vurun. Onların ebedî olarak şahitliklerini kabul etmeyin. Onlar fâsıkların ta kendileridir” [Nûr suresi, 4]

    Ancak, kadın zinayı ikrar eder veya iftiracı dört şahitle bunu isbat ederse had cezası düşer.

    Recm için muhsan sayılmada ise erkek veya kadında aşağıdaki niteliklerin bulunması şarttır:

    – Akıllı olmak,

    – Bâliğ/ergin bulunmak,

    – Hür olmak,

    – Müslüman olmak,

    – Sahih nikâhlı bulunmak

    – ve bu nikâhtan sonra eşiyle meni gelmese bile guslü gerektirecek şekilde cinsel temasta bulunmak.

    Bu şartlardan herhangi birisi bulunmazsa ceza yüz değneğe dönüşür.

    Bu duruma göre, küçük çocuk, akıl hastası, köle, kâfir, fâsit nikâhla evli kimse veya cinsel temas olmayan mücerred nikâhla evli kimse için “muhsanlık” söz konusu olmaz.

    Diğer yandan erkek muhsanlık şartlarını taşır fakat karısı küçük, akıl hastası veya cariye olmak gibi bir sebeple muhsan bulunmazsa, ondan bu arızalar kalktıktan sonra kocası onunla eşit şartlarda yeniden cinsel temasta bulunmadıkça koca muhsan sayılmaz. Çünkü bu yedi şartın eşlerde birlikte bulunması gerekir.

    İmam Ebû Yusuf’a (rh.) göre, bir Müslüman sahih nikâhlısı olan bir gayrimüslim kadınla cinsel temasta bulunmakla muhsan olur. Şâfiîler de bu görüştedir. [eş-Şirâzî, el-Mühezzeb, II, 268] Buna göre, biri küçük diğeri ergin, biri uykuda diğeri uyanık veya biri akıllı diğeri akıl hastası olan karı-koca cinsel temasta bulununca, ehliyetli olan muhsan sayılır, daha sonra başkası ile zina ederse had cezası yalnız ona uygulanır.

    Muhsanlık sıfatının devamı için evliliğin devam etmekte olması şart değildir. Bu yüzden ömründe bir defa evlenen ve eşiyle cinsel temasta bulunup da, dul kalmış olan kimse de muhsan olabilir. [Bilmen, a.g.e., III, 201]

    YOL KESİCİLERE VERİLECEK CEZA

    Bir İslâm ülkesinde Müslümanların veya zimmîlerin mallarını ellerinden zorla ve açıktan almak, onların canlarına kasdetmek ve halkı korkuya düşürmek için bir takım kimselerin veya güç, kuvvet sahibi bir kişinin yolları tutması yol kesiciliktir. Bu durumda halk, emniyet içinde gidip gelmekten menedildiği için yollar kesilmiş olur. Buna “kat’u’t-tarîk” veya “hırâbe” denir. Yol kesen kimseye de “kâtı-ı tarîk” veya “muhârib” denir. Cem’îsi / çoğulu “kuttâu’t- tarîk” ve “muhâribûn“dur. Yolcuların mallarını gizlice aşırıp kaçan kimse ise yol kesici sayılmaz. Çünkü bu gibi kimseler bir güce sahip olmayıp alıp kaçançapulculardır. Bunlara hırsızlık hükümleri uygulanır.

    Yol kesicilik suçunun gerçekleşmesi için birden çok kimsenin bulunması da şart değildir. Tek kişinin soygunu ile de bu suç işlenmiş olabilir. Çünkü bazan tek kişi gücü ve güçlü silâhları ile kalabalığın / topluluğun yapabileceğinden daha fazlasını yapabilir. Diğer yandan yol kesmenin silâh kullanılarak yapılması da şart değildir. Bu hususta silâh ile sopa, taş ve benzerleri eşittir. Suça doğrudan katılanlarla yardım, destek, haberleşme, taşıma gibi dolaylı yoldan katılanlar müsavidir / birdir. Çünkü yol kesme bunların hepsinin ortak güç ve gayretleriyle gerçekleşmiş olur.

    İslâm’da yol kesme suçunun cezası çok şiddetlidir. Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyurulur: “Allah ve Rasûlüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, veya el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır (çekecekleri zillettir).Onlar için ahirette de büyük azap vardır. Ancak, siz kendilerini yenip ele geçirmeden önce tevbe edenler müstesna; biliniz ki Allah çok mağfiret edici (bağışlayıcı) ve rahmet edicidir (esirgeyicidir). “[Mâide suresi, 33-34]

    Bu âyet-i kerîmede yol kesicilik Allah’a ve Rasûlüne karşı savaş açma sayılmıştır. Çünkü Müslümanların korkutularak yolunun kesilmesi, mal ve can güvenliklerinin tehdit edilmesi onların haklarına en büyük bir saldırıdır. Bu yüzden cezası da ağır olup, Allah haklarından sayılmıştır.

    Yukarıdaki ayette öngörülen ceza nev’ileri / türleri; öldürme, asma, sağ el ve sol ayağın çaprazlama kesilmesi ve sürgünden ibarettir. Bu cezaların yol kesme suçunu işleyen kimsenin suçu işleme şekli dikkate alınarak şu şekilde uygulanması müçtehitlerin içtihatlarıyla kararlaştırılmıştır (öngörülmüştür):

    1- Yolcuları yalnız öldürmek suretiyle yol kesicilik yapanların cezaları, had cezası olarak öldürülmeleridir. Hatta bunlardan yalnız birisinin bir yolcuyu öldürmesi had bakımından hepsini öldürmesi gibidir. Bu yüzden hepsi hakkında had uygulanır. Delil Hz. Ömer’in (r.a.) tatbikatıdır. San’a’lı bir kadın dostu ile anlaşarak kocasının oğlunu birlikte öldürmüşlerdi. Vali Ya’lâ b. Ümeyye bir karara varamayınca meseleyi halîfe Hz. Ömer’e (r.a.) yazdı. Hz. Ömer bir kişi yerine bir kişiye kısas uygulanması görüşünde idi. Hz. Ali (r.a.) farklı görüşteydi. O, Hz. Ömer’e şöyle dedi: “Bir grup insan bir deveyi birlikte çalıp kesseler ve her biri bir parça alsa, her birine hırsızlık cezasını uygulamaz mıydın?” Hz. Ömer; “Evet” cevabını verince, Hz. Ali: “İşte bu da onun gibidir” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer vali Ya’lâ’ya şöyle direktif verdi: “İkisini de öldür. Eğer bu cinayete bütün San’a halkı katılmış olsaydı hepsini öldürürdüm” [Bkz. Zekiyüddin Şa’ban, Usûlü’l-Fıkh, Terc. İbrahim Kâfi Dönmez, Ankara 1990, 117, 118]

    2. Yolcuların hem mallarını almak, hem de kendilerini öldürmek suretiyle yol kesicilik yapanların cezaları mevzuunda İslâm devlet başkanı muhayyerdir, seçimlik hakka sahiptir. Dilerse bunların önce el ve ayaklarını keser, sonra da kendilerini öldürür veya asar; dilerse yalnız öldürme ve asma cezasını uygular; dilerse yalnız öldürme ya da asma ile yetinir. Bu, İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’ye (rh.) göredir.

    İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e (rahımehumallah) göre, bu durumda çaprazlama el ve ayak kesimi cezası uygulanmaz, had olarak öldürmekle yetinilir. Çünkü yolcunun malı alınıp öldürülmesi tek suçtur; bu da yol kesmeden ibarettir. Bu yüzden cezası da tek olmalıdır. El ve ayak kesimi ile öldürme ise iki ayrı cezadır. Diğer yandan böyle bir hadisede iki çeşit suç bulunsa bile, daha ağır olan öldürmenin kapsamına el ve ayak kesimi cezası da girmiş olur. İmam Ebû Yûsuf’tan (rh.) bir rivayete göre ise, bu durumda öldürmeden önce veya sonra had olarak asma cezası da ibret olarak uygulanmalıdır.

    3. Yolcuların yalnız mallarını soymak suretiyle yol kesicilik edenlerin cezaları, her birinin sağ eliyle sol ayağını mafsallarından kesmektir.

    4. Alınan malın tazmin edilmesi gerekir mi? Yol kesme haddi sırf Allah hakkı olan cezalardandır. Bunda tedâhül hükümleri uygulanır. Af, düşürme, ibrâ ve sulh söz konusu olmaz. Ancak çaprazlama el ve ayak kesimi ile ele geçirilen malın tazmini cezasının birlikte uygulanıp uygulanamayacağı tartışmalıdır.

    Fakîhler şu hususta görüş birliği içindedir. Yol kesiciler mal alır ve had cezası da uygulanmış bulunursa, aldıkları mallar elde mevcutsa, mâlikîne verilir. Elden çıkmış veya tüketilmiş olursa, İmam Ebû Hanîfe’ye (rh.) göre had cezası ile tazmin (dımân) birlikte uygulanmaz. Delil şu hadistir: “Hırsıza had uygulandığı zaman, artık ona ayrıca tazminat gerekmez”. Çünkü tazmin mülkiyetin naklini gerektirir, mülk ise hadde engel olur. Bu yüzden ceza ile tazmin bir arada uygulanmaz. [el-Kâsânî, Bedâyiu’s-Sanâyi; 7, 95; İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-Kadir, 4, 271]

    Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelilere göre, had cezası ve alınan malın tazmini hırsızlıktaki gibi birlikte uygulanır. Çünkü mal eğer elde mevcutsa tazminle geri verilmesi gereken bir ayn’dır. Telef edilmişse onun tazmini gerekir. Had ve tazminat ayrı iki haktır. Bunların birlikte uygulanması caizdir. [İbn Kudâme, el-Muğnî, 3. baskı, Kahire 1970, 8, 295, 298; eş-Şirbînî, Muğnî’l-Muhtâc, Mısır, t.y., 4,182]

    5. Sürgün Cezası: Hanefilere göre âyetteki sürgünden maksat hapis cezasıdır. Şöyle ki; daha kimseyi öldürmeden ve kimsenin malını elinden almadan yakalanan yol kesiciler, tevbe edip iyi hal gösterinceye kadar bulundukları beldede hapsedilirler. Böylece onlar toplumdan tecrid edilmiş olur. Çünkü Arap dilinde bu gibi hapis cezalarına dünyadan çıkarma ve yeryüzünden tecrid etme anlamında “nefy” adı verildiği olur.

    Mâlikîlere göre ise nefy, yol kesiciyi içinde bulunduğu beldeden başka bir beldeye gönderip orada tevbe edinceye kadar hapsetmektir. Suçlunun gideceği belde en az, namazın kısa kılınabileceği sefer mesafesi kadar uzakta bulunmalıdır. [İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid, Mısır, t.y., 2, 446; el-Bûcî, el-Müntekâ ale’l-Muvatta’, 7, 173]

    Şâfiîlere göre ise sürgünün anlamı, suçlunun tevbe hâli açıkça görülünceye kadar bir süre hapsedilmesidir.[eş-Şîrazî, el-Mühezzeb, 2, 284; eş-Şirbînî, Muğnî’l-Muhtâc, 4, 181; Bilmen, Ömer Nasuhi, Istılâhât-ı Fıkhiyye Kâmusu, İstanbul 1968, 3, 290, 291]

    Yol kesicide bulunması gereken şartlar

    Yol kesenin akıllı ve ergin olması gerekir. Çocuk veya âkıl hastası yol kesse bunlara had cezası uygulanmaz. Çünkü had cezası bir suçun karşılığıdır. Ehliyetsizin fiili ise suç olarak tavsif edilemez.

    İmam-ı Azama Ebû Hanîfe’den (rh.) açık rivayete göre erkek olmak da şarttır. Eğer yol kesicilerin arasında bir kadın bulunsa ona had uygulanmaz. Çünkü yol kesmenin rüknü; yoldan geçenleri, üstünlük sağlayarak zorla engellemektir. Bu ise âdetler bakımından kadın tarafından gerçekleşmez. Çünkü onların kalbi ince ve bünyeleri zayıftır. Bu yüzden savaş ehli sayılmazlar. et-Tahâvî’ye (rh.) göre ise; yol kesicilikte erkek ve kadınlar eşittir. Bunun cezası diğer hadlerde olduğu gibi erkek ve kadına aynı şekilde uygulanmalıdır.

    Kadınlar ile birlikte yol kesicilikte bulunan erkeklere gelince, İmam Ebû Hanîfe (rh.) ile Muhammed eş-Şeybânî’ye (rh.) göre bunlara had cezası uygulanamaz. Onların kadınlarla birlikte yol kesiciliğe fiilen katılıp katılmamaları sonucu değiştirmez. Çünkü suç işleyenlerin arasında had uygulanmayacak kişiler bulununca şüphe meydana gelir ve şüphe ile de hadler düşer. İmam Ebû Yûsuf’a (rh.) göre ise böyle bir durumda yalnız erkeklere had cezası uygulanır. Çünkü onlar savaş ehlidir. Fetvâya esas olan görüş budur.[Bkz. es-Serahsî, el-Mebsût, 9, 197; el-Kâsânî, el-Bedâyi’, 7, 91; Bilmen, a.g.e., 3, 296]

    Hanefiler dışındaki üç mezhebe göre, yol kesicilik konusunda erkek-kadın ayırımı yapılmaksızın, suça katılanların hepsine had cezası uygulanır. [Bilmen, a.g.e., 3, 296]

    Yol kesicinin Müslüman veya zimmî olması şarttır. Bu yüzden dâru’l-İslâm’da bulunan müste’menlerin (pasaportlu yabancıların) yol kesicilik suçunu işlemeleri halinde had cezası gerekmez. Ancak soygunda elde ettikleri mallar sahiplerine geri verilir, öldürme varsa kendileri de kısas olarak öldürülür. Başka bir görüşe göre müste’men yol kesicilere de had cezası uygulanır. [Bilmen, a.g.e., 3, 296]

    Yolları kesilenlerle ilgili şartlar

    Yolu kesilen kimselerin Müslüman veya zimmî olmaları şarttır. Yolu kesilenler pasaportlu yabancı (müste’men) olursa, suçlulara had cezası uygulanmaz. Ancak gaspedilen malları geri verilir, eğer öldürme olmuşsa diyet verilmekle yetinilir, ayrıca yol kesicilere ta’zîr cezası uygulanır. Pasaportlu yabancılar temelde harbî sayılır, çünkü onlar dâru’l-harp halkından olup mallarının dokunulmazlığında şüphe vardır. Ancak kendilerine verilen “emân” sebebiyle İslâm ülkesi sınırları içinde mal, can ve ırz güvenliğine kavuşmuş olurlar.

    Diğer yandan yolu kesilenlerin soyulan malları üzerindeki zilyedliklerinin “sahih el” olması gerekir. Bu da malı ellerinde ya mülk, ya emânet ya da tazmin sorumluluğu ile bulundurmakla gerçekleşir. Mülkü olarak veya âriyet, vedîa, kira gibi bir akitle emânet statüsünde bulundurmak gibi… Çalıntı mal gibi yukarıdaki nitelikleri taşımayan bir malı yol keserek alana ise had gerekmez. [el-Kâsânî, a.g.e., VII, 91]

    Yol keserek alınan malın mütekavvim (şer’an yararlanılması, alım-satımı helâl olan mal) olması, koruma altında bulunması ve nisap miktarına (hırsızlık nisabı) ulaşması gerekir. Bu yüzden yol kesenlerin sayısına bölündüğünde her birine on dirhem gümüşten daha az isabet eden bir soygun için had uygulanmaz. On dirhem gümüş para Peygamber Efendimiz (s.a.v.) döneminde yaklaşık iki koyun bedelidir. Burada hırsızlık nisabı esas alınmıştır. Yalnız Hanefîlerden Hasan b. Ziyad’a (rh.) göre yol kesmede çalınan malın nisabı en az yirmi dirhem veya buna denk değerdeki maldır. Çünkü yol kesicilikte iki uzuv kesilmektedir, bu yüzden nisap da iki kat olmalıdır. [el-Kâsânî, a.g.e., 7, 91 vd.]

    Yol kesicilik suçunun işlendiği ülke

    Suçun işlendiği yerle ilgili üç şartın bulunması gerekir:

    1. Yol kesmenin İslâm ülkesinde işlenmesi. Suç dâru’l-harpte işlenirse had gerekmez. Çünkü İslâm devlet yönetiminin velâyeti orasını kapsamına almaz ve haddi uygulamaya güç yetiremez.

    2. Yol kesmenin şehir dışında olması gerekir. Yol kesilen yer şehirden sefer mesafesinden (90 km.) uzakta bulunmalıdır. Başka bir rivayete göre, yerleşim alanından en az üç mil uzakta işlenmiş olmalıdır. İmama Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e (rahımehumallah) göre şehir içinde veya köyler arasında yahut birbirine yakın kasabalar arasında yol kesicilik suçu had cezasını gerektirmez. Çünkü bu gibi yerlerde güvenlik güçlerinden yardım isteme imkânı vardır. Bu gibi yerlerde yol kesicilik edenler âdi hırsız sayılırlar. Dayak ve hapis cezası ile te’dip olunurlar. Çaldıkları mallar ellerinden alınarak sahiplerine verilir, telef etmişlerse tazmin etmeleri istenir. İmam Ebû Yusuf’a (rh.) göre ise bu durumlarda da yol kesme hükümleri uygulanır. Çünkü kıyasa göre yol kesme suçu işlenmiş olur ve had gerekir. [es-Serahsî, a.g.e., 9, 201; el-Kâsânî, a.g.e., 7, 92; İbnü’l-Hümam, a.g.e., 4, 274]

    İbn Âbidîn (rh. v.1252/1836), bozguncu soygun şebekesinin şerrini engellemek için, eşkıyanın gece veya gündüz silâhlı veya silâhsız şehir içinde de yol kesme suçunu işleyebileceği dikkate alınarak, İmam Ebû Yûsuf’un (rh.) görüşüne göre fetva verildiğini belirtir. [İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, III, 232, I, 815]

    Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlerin görüşü de İmam Ebû Yûsuf’un görüşü gibidir. Delil; zina, içki içme vb. suçların şehir içinde veya dışında işlenmesi hükmü değiştirmediği gibi yol kesmede de durumun ayni olması gerekir. [Bkz. İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid, 2, 445; eş-Şirbinî, Muğni’l-Muhtâc, 4,181; İbn Kudâme, el-Muğnî, 8, 287; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, 2, 284]

    Yol kesicilik suçunun isbatı

    Bu suç hakim önünde ya delille veya ikrarla sabit olur. Bunun için dava açılması da gerekir. Hâkimin özel bilgisi veya hırsızlıktaki gibi suçlunun yeminden kaçınması yoluyla sabit olmaz. Hanbelîlere ve Ebû Yûsuf’a (rahımehumullah) göre ise ikrarın iki defa tekrarlanması gerekir. [el-Kâsânî, a.g.e., VII, 93; ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 135]

    Yol kesicilik mevzuunda şahitlerin iki erkek olması ve görgüye dayalı şahitlik yapmaları veya yol kesicilerin ikrarda bulunduklarına şehâdet etmeleri gerekir. Biri görmeye, diğeri zanlının ikrarına şahitlik yapsa suç sabit olmaz. Yine şahitler hadisenin kendileri veya yol arkadaşları hakkında vuku bulduğuna şahitlik etseler şahitlikleri kabul edilmez. [Bilmen, a.g.e., 3, 300]

    Yol kesicilik cezasını düşüren haller

    Aşağıdaki durumlarda yol kesme cezası düşer.

    1. Yolu kesilmiş olanların, yol kesicilerin ikrarını yalanlaması.

    2. Yol kesicilerin ikrarlarından dönmeleri. Bu takdirde şüphe yüzünden ceza düşer. Ancak ikrarları kısası veya malın tazminini gerektiriyorsa bununla hükmedilir. Çünkü ikrardan dönmekle şahıs haklarına taalluk eden hususlar düşmez.

    3. Yolu kesilenlerin ikame edilen delilleri yalanlamaları. Meselâ; onlar şahitlerin yalan söylediklerini öne sürseler artık had uygulanmaz.

    4. Yol kesicilerin, aldıkları mala herhangi meşrû bir yoldan mâlik olmaları. Meselâ; vak’anın mahkemeye intikalinden önce veya sonra bu malları satım, bağış, miras gibi bir yolla mülk edinseler artık had uygulanmaz.

    5. Yol kesicilerin pişmanlık duyup teslim olması. Böyle bir durumda had düşer. Çünkü yol kesmenin cezasını bildiren âyetin devamında şöyle buyurulur; Ancak kendilerini yakalamanızdan önce tevbe edenler olursa; bilin ki Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” [Mâide suresi, 34] Lakin bu durumda pişmanlıklarının gereği olarak, aldıkları mallar mevcut ise aynen, değil ise bedel olarak sahiplerine geri vermeleri gerekir. Diğer yandan bir takım yol kesiciler, bir kısım insanların mallarını almış iken, daha sonra elde edilmeden bu alışkanlıklarını bıraksalar ve uzun süre aileleri arasında otursalar artık haklarında had cezası uygulanmaz. Burada had, zaman aşımına uğramış olur.

    İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’ye (rh.) göre, silâhla öldürme varsa kısas gerekir. Sopa veya taşla öldürme olmuşsa, kâtilin âilesine öldürülenin mirasçılarına verilmek üzere diyet gerekir. Çoğunluğa göre ise, kasten öldürmede kısas gerekir. Suçun silâhla veya silâhsız işlenmesi, sonucu değiştirmez.

    Eğer yaralama varsa, kısas mümkün olunca kısas; mümkün olmazsa erş (aza tazminat) cezası uygulanır.[el-Kâsânî, a.g.e., 7, 96; İbnü’l-Hümâm, a.g.e., 4, 271; eş-Şirâzî, el-Mühezzeb, 2, 285; Bilmen, a.g.e., 3, 302, 303, Hamdi DÖNDÜREN, Şamil İslam Ansiklopedisi]

    (www.halisece.com)

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  6. RECM KONUSUNU İNKAR EDENLERE, ÖMER B. ABDULAZİZ (R.A.)’İN CEVABI

    Recm ve diğer bazı konularda “Kur’ân’da yoksa kabul etmeyiz” diyenlere, Ömer b. Abdülazîz (r.a.)’in verdiği cevap nedir?
    Hâricîler, Ömer b. Abdülazîz (r.a.)’e birtakım tenkidler yöneltmişlerdi. “Allah (c.c.)’ın Kitâbı’nda sopa cezâsından başkası yoktur.”, “Âdet hâlindeki kadının namâzını değil; orucunu kazâ etmesinin farz olduğunu söylüyorsunuz. Hâlbuki namâz, oruçtan daha çok vurgulanmıştır.” demişlerdi CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Ömer b. Abdülazîz (r.a.) onlara: “Siz sâdece Allah (c.c.)’ın Kitâbı’nda olanı mı söylüyorsunuz?” diye sorunca “Evet.” dediler. Ömer b. Abdülazîz (r.a.), “Bana farz namâzların sayısını, rükünlerinin, rek‘atlarının sayısıyla kılınış vakitlerini söyler misiniz? Bütün bunları Allah (c.c.)’ın Kitâbı’nda nerede buluyorsunuz?” dedi. Sonra, “Bana zekâta tâbi olan malları, zekât miktarlarını ve nîsâbını söyler misiniz?” dedi. Hâricîler, “Bize mühlet ver.” dediler ve o gün geri döndüler. Sonra Ömer b. Abdülazîz (r.a.)’in sorduğu şeylerden hiçbirinin cevâbını Kur’ân’da bulamadılar. Ardından, “Bunları Kur’ân’da bulamadık.” dediler. Ömer b. Abdülazîz (r.a.), “O hâlde bu kanaate nasıl vardınız?” diye sordu. Hâricîler, “Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) bunları yaptı, ardından gelen Müslümanlar da uyguladılar.” dediler. Ömer b. Abdülazîz (r.a.), “İşte recm cezâsıyla orucun kazâsı da böyledir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) recm ettiği gibi, ardından gelen halîfeler ve Müslümanlar da bu cezâyı uyguladılar. Resûlullah (s.a.v.), âdet hâlindeki kadına namâzını değil; orucunu kazâ etmesini emretti. O (s.a.v.)’nun eşleri ve sahâbelerin hanımları da böyle uyguladılar.” cevâbını verdi.

    Eşref Ali et-Tehânevi, Hadîslerle Hanefi Fıkhı, Misvak Neşriyat, c. 10, s. 1-134

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  7. HAYRETTİN KARAMAN’IN HIRSIZLIĞA VERİLEN CEZAYI İNKARI

    Profesyonel hırsızlığın İslâm Dîni’ndeki cezası belli olduğu hâlde bazı kimseler, “El kesme cezası sabit olmuş bir kimseye gerekli araştırma ve denemeler yapılarak -yakalanmadan önce olsun sonra olsun- pişmanlığında samîmi olduğu ve kendini ıslâh ettiği anlaşılan kimselere bu cezânın uygulanmaması gerektiğini göstermektedir.” diyerek şer’î hadd cezasını ortadan kaldırmaya çalışmaktadırlar.
    Bu görüşlere verilecek cevap nedir?
    Yüce Allah’ın “Hırsızlık eden erkek ve kadının yaptıklarına karşılık bir cezâ ve Allah’tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin.” (Mâide s. 38) emri, hırsızlık yapan tüm kadın ve erkekleri kapsamaktadır. Bilindiği üzere maksâd, suçluyu cezâyı infâz etmesi için devlet başkanına (yetkili makâma) götürmektir. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Amr b. Semûra b. Habîb b. Abdüssems (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelerek “Yâ Resûlullah (s.a.v.)! Ben filânca oğullarının devesini çaldım.” dedi. Resûlullah (s.a.v.) o kimselere haber göndererek soruşturdu.
    Onlar, “Evet, biz devemizi kaybettik.” dediler. Akabinde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in emri üzerine Amr b. Semûra (r.a.)’nın eli kesildi. Sa‘lebe (r.a.), şöyle devâm eder: Amr (r.a.)’ın eli kesilirken ben ona bakıyordum. Amr (r.a.), “Bedenimi cehenneme sokacak şeyden beni temizleyen Allah (c.c.)’a hamd olsun.” dedi. Ebû Hüreyre (r.a.)’nin nakline göre Resûlullah (s.a.v.)’a (vücûdu baştan aşağı saran) bir elbise çalmış hırsız getirildi. Elbisenin sâhipleri, “Yâ Resûlullah (s.a.v.)! Bu adam hırsızlık yaptı” dediler. Resûlullah (s.a.v.), “Onun hırsızlık yapmış olduğunu zannetmiyorum.” dedi. Bunun üzerine hırsız, “Evet çaldım, Yâ Resûlullah (s.a.v.)!” deyince, Resûlullah (s.a.v.), “Bunu götürün, elini kesin, sonra (kan kaybetmemesi için) yarayı dağlayın, sonra bana getirin.” diye emretti. Akabinde hırsızın eli kesildi ve Resûlullah (s.a.v.)’a geri getirildi. Hz. Peygamber (s.a.v.), “Allah (c.c.)’a tövbe et.” dedi. Hırsız, “Tövbe ettim.” dedi. Resûlullah (s.a.v.), “Allah tövbeni kabûl etti.” cevâbını verdi.

    Hırsızın elinin kesileceğine dair Kur’an’dan delil: “Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah’tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah azîz’dir ve hakîm’dir.[Maide suresi, 38] ayetindeki emir gereğince, o dönemde hırsızlık yapanların ellerini kestiği veya kestirdiğine dair başka  rivayetler de mevcuttur. Bunlardan ikisi şöyledir:

    Hz. Âişe (r.anhâ) demiştir ki:Rasûlullah (s.a.v.), çeyrek altında ve daha fazlasında hırsızın elini keserdi.” “Hırsızın eli ancak çeyrek altında ve daha fazlasında kesilir.” [Müslim, Sahih, Hudûd, 1 (1684). Ayrıca bkz: Buhari, Sahih, Hudûd, 14; Ebû Dâvûd, Sünen, Hudûd, 12; Tirmizî, Sünen, Hudûd, 16]

    Sağ elin kesilmesine delil ise; İbn Mes’ûd’un (r.a.), “İkisinin de, sağ ellerini kesin” kıraatıdır. Bu, meşhur bir kıraat­tır. Bize göre, meşhur kıraat ile hükmedilir, amel edilir.

    Sağ  el,  bileğin  mafsalından  kesilir, dağlanır. Çünkü Rasûlüllah   (s.a.v.), hırsızın elinin mafsalından  (ekleminden)  kesilmesini emretmiştir. An­cak, çok sıcak günde ve çok soğuk günde kesilmez. Zira bu, çok defa ölüme sebeb olur. Hadd (Şer’î ceza) ise, menetmek içindir. Öldürmek için, değildir.

    Daha sonra tekrar hırsızlık yapacak olursa, sol ayağı kesilir. Eğer bir defa daha hırsızlık yaparsa, artık kesilmez. Tevbe edinceye kadar hapsedilir ve hapsedildiği gibi ta’zîr de olunur. Mezhepler ve müçtehitler arasında farklı görüşte olanlar da vardır.

    İslamda, her hırsızlık suçu için “hadd” denen el kesme cezası uygulanmaz. Malın, korunmuş bir yerden çalınmış olması, belli bir değerinin olması gibi 14 şartın bir araya gelmesi gereklidir. Tafsilatı fıkıh kitaplarında mevcuttur.

    Eşref Ali et-Tehânevi, Hadîslerle Hanefi Fıkhı, Misvak Neşriyat, c. 10, s. 324

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  8. DİNDE REFORMCU YAKLAŞIMLAR VEYA DİNÎ MODERNİZMİN YÜKSELİŞİ -I- Abdulkadir Coşkun
    Günümüzün en çok tartışılan konularından birisi de modernizm meselesidir. Bu konu hakkında pek çok kitap, makale ve sempozyum bildirileri yayınlanmıştır. Ancak konuyla ilgili yapılan tartışmalara bakıldığında problemlerin açık bir şekilde ortaya konulamadığı görülmektedir. Özellikle bir kısım müslüman düşünürlerce yapılan modernizm tartışmalarına ufak bir göz atıldığında modern dünya karşısında duyulan eziklik ve aşağılık kompleksinin çok şiddetli hissedildiği ve bunun neticesinde tartışmaların te’sirsiz kaldığı hemen göze çarpmaktadır. Şunu çok rahat bir şekilde söyleyebiliriz ki; modernizm beşerî olan ve ilâhî vahiy ile bağını kesmiş olanı kastedmekte; din ise, ilâhî olan her şeyi ve onun beşerî plândaki tezâhür ve tecellilerini kastedmektedir. ‘Modern’ kelimesine çağdaş, yenilikçi, yaratıcı ve asra uygun gibi pek çok anlamlar verilmektedir. Dolayısıyla modernist, kendisini bu sıfatlarla da ifade etmektedir. Bir modernist için mevcud bir fikrin veya kurumun hakikatin bir yönüne isabet edip etmediği önemli değildir; onun için önemli olan o fikrin veya kurumun modern olup olmamasıdır. Aslında ‘modern’, çağdaş/asrî veya muasır demek değildir. Tam tersine ‘modern’ mevcud olan her şeyi idare eden ilâhî vahiy ile insana bildirilen değismez ilkelerden kopmuş demektir. Demek ki modernizm dinin zıddıdır.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Modern düşünceyi belirleyen insanın aklı ve duyularıdır. Modern düşünce, insanın üzerinde herhangi bir yüksek ilke tanımamaktadır. Din yani İslâm ise insan üstü bir ilke tanımakta, ilâhî vahyi merkeze almaktadır. Dolayısıyla müslüman, uhrevî gerçeklerin yani dünyanın geçici olduğunun ve asıl yurdunun ahiret olduğunun farkındadır. Müslümanın kılavuzu ilâhî vahiy olduğundan, ona göre insanın zihni ve aklı vahyin nuruyla aydınlanabilir.

    Dinî Modernizm Meselesi

    Modern düşünceyle ilgili yukarıda yaptığımız birkaç mülâhazadan sonra dinî modernizm meselesine geçebiliriz. Dinde reform yapma heveslilerinin niyetleri modern düşünme tarzının sonuçlarından biridir. Bu tür düşünce sahiblerine modernist, reformist veya reformcu denilmektedir. Modern İslâm düşüncesinin fikrî, zihnî ve amelî plânda tahrif etmek ve şeffaflığını bulandırmak istediği şey din yani İslâm’dır. Fakat modernistlerce yapılan saldırılar ehl-i sünnet üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bugün tam manasıyla bir Ehl-i Sünnet düşmanlığı söz konusudur. Modern İslâm düşüncesi, kişiye göre İslâm imajını yerleştirmek istemekte, İslâm’ın bize ne dediğini değil, bizim İslâm’dan ne anladığımızı gözetmektedir. Modernist/reformist çevreler bunu yaparken tecdid mefhumunu istismar etmekte, kendilerini topluma müceddid olarak tanıtmaktadırlar. O halde bunların çarpıttığı bu kelimenin asıl manasını ve reformla olan farklarını inceleyelim.

    Tecdid ve Reform Farkı

    Tecdid demek; zaman geçtikçe Kur’an ve Sünnet’te aslî şeklini kaybetmeye yüz tutan bazı uygulamaların yeniden aslî şekline döndürülmesine denir. Yani tecdid, müslümanların kendilerini yenilemelerinin adıdır. Burada dinde değiştirme, eksiltme veya fazlalaştırma söz konusu değildir. Reform ise, bir şeye yeniden şekil vermek, yeni bir biçim vermek demektir. Bu ise, İslâm için söz konusu olamaz. İslâm’da reform isteyen bazı çevreler açıkça bu taleplerini belirttikleri halde, bazı İlahiyat Fakülteleri’nde müçtehid geçinen birtakım hocalar tecdid mefhumunun arkasına sığınmakta, fakat neticesi reform isteğiyle aynı olan bir talepte bulunmaktadırlar. Reformcuları ‘idrak yüzkaraları’ olarak vasıflandıran merhum Üstad Necib Fazıl’ın şu cümleleri, reformcuların kafa yapılarını ortaya koyması bakımından bize kâfidir:

    “Reformcuların toplu olarak bütün iddialarını demetleyecek ve onları mücerret ilim ve hakikat gözüyle inceleyecek olursak ereceğimiz gerçek şu olacaktır ki, bunlar bir baştan öbür başa, Batı akliyeciliği karşısında afallamış, sonradan aynı Batının 20. Asırda aynı akliyeciliği iptale kadar giden fikir çilesinden nem bile kapamamış, Doğunun özüne giremezken Batının kabuğunu olsun görememiş idrak yüzkaralarıdır.”(1)

    Dinî Modernizmin İslâm Alemine ve Ülkemize Yayılışı

    Dinî modernizmin en temel özelliği İslâm’la ilgili yapılmış Batı kaynaklı çalışmalara dayanmasıdır. Günümüzde müsteşrik çalışmalarının yani İslâm’la ilgili yapılan Batı kaynaklı çalışmaların geçtiğimiz yıllara göre yoğunluğunu yitirmesi onların davalarında başarısız olduklarını göstermemektedir. Belki bu çalışmalara artık ihtiyaç duymadıkları söylenebilir. Zira onların yaptıklarının aynısı bugün daha ustaca bir şekilde yerli müsteşrikler tarafindan icra edilmektedir. Maalesef bugün İslâm aleminin her köşesinde adına ‘geleneksel’ denilen fakat aslına bakıldığında ifadesini Kur’an ve Sünnet’te bulan en temel akidevî ve amelî mevzûlara karşı bir başkaldırı söz konusudur. Sözkonusu başkaldırının ülkemizde de bazı kişi ve kurumlarca yürütüldüğü bilinmektedir. Ne zaman Ramazan ayı gelse veya müslümanlar için önem arzeden bir güne ulaşılsa bahsettiğimiz kişi veya kurumlar devreye girmekte, televizyonlara çıkıp milletin kafasını karıştırmakta hatta İslâm tarihi boyunca hiç bir şekil ve surette söylenmemiş cümleler sarf etmektedirler. Dün camilere kilise gibi sıralar konulmasını, camilerde musikî aletlerinin çalınmasını isteyen modernist sapıklar(2), bugün başörtülü olduğu için üniversite kapılarında sürünen kız ögrencilerin devlete karşı geldiğinden dolayı günaha girdiğini söyleyebilecek hayasızlığı ve seviyesizliği gösterebiliyorlar. İslâm ümmeti hiçbir dönemde bugün olduğu gibi dininin ayaklar altına alınmasına izin vermemisti.

    Osmanlı’nın yıkılma sürecine girmesiyle İslâm alemi dört bir yandan sömürülmeye başlanmış ve müslümanlar tüm yönleriyle perişan olmuşlardı. Yapılması gereken şey ümmetin canlanmasını yeniden temin etmek için gerekli reçeteleri vermekti. Nitekim öyle de oldu, alimlerimiz ellerinden ne geliyorsa yaptılar. İşgalci güçlere karşı İslâm aleminin her köşesinde kitaplar yazıldı, vaazlar verildi. Fakat bazı kişiler hastalığın teşhisini yanlış koydular. Kusurları hastada arayacaklarına müesseselerde aradılar. Mevcud ne kadar hayatî müessese varsa hücum eden, mezheblere ve eski alimlere söven bir zihniyet ortaya çıktı. Hatta kesin İslâmî ve imânî meselelere karşı beyanlarda bile bulunuyorlardı. Tabii ki bunlara karşı Ehl-i Sünnet alimleri sessiz kalmadı ve gerekli tenkidlerin yapıldığı kitablar yazıldı.

    Ülkemizde modernist/reformist düşünceler 1970’li yıllardan sonra Mısır ve Pakistan taraflarından yapılan kitap tercümeleriyle daha bir ivme kazanmış, bugün ise iyice çığırdan çıkmıştır. Ülkemizde modernist/reformist düşünceyle ilgili tartışılan konular daha çok Cemaleddin-i Efgani, Muhammed Abduh, Reşid Rıza ve Fazlurrahman çizgisi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu kişilerce dillendirilen bazı konular günümüzde taraftarlarınca sürdürülmekte, fakat ilim ehli insanlar tarafindan yazılan eserlerle iddialari çürütülmektedir.(3) Modernist/reformist çevreler şeriatin dört delilinden olan icma ve kıyas’ı kabul etmediklerini her firsatta söylemekle birlikte, Kur’an ve Sünnet için aynı cesaretle konuşamamakta dolaylı yollarla kafalarda şüphe bırakmayı amaçlamaktadırlar. Gerçi açıkça Sünnet’i kabul etmediğini, hatta Kur’an’ı Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi Vesellem Efendimiz’in yazdığını iddia edenler bile bulunmakta ise de, bu konuda bütün modernistler aynı cesareti gösterememektedir. Bunda modernist/reformist çevreler içerisinde fikrî bütünlüğün olmaması bir yana, niyetlerinin anlaşılmasından korktukları da önemli bir etkendir. Ne acıdır ki bütün bu bahsi geçen düşüncelerin sahiplerinden bu topraklarda doğup büyümüs, fakat dinine ve insanına yabancı kalmış, hatta düşmanlık edenler olmuştur. İşte biz, bu yazı dizisinde modernist/reformist çevrelerin üstadlarının kim olduğunu, yaptıkları tahriblerin ve tahriflerin hangi boyutlara ulaştığını, ülkemizdeki takipçilerinin yaptıkları tahrifler ve sonuçlarını tek tek ve müşahhas bir şekilde incelemeye çalışacağız. Şimdi, modernist/reformist çizginin dört üstadını kısaca tanıtalım:

    Cemaleddin Efganî

    Cemaleddin Efganî, İran’ın Esedâbâd şehrinde doğdu. Necef medreselerinde tahsil gördü. Pek çok dil bilirdi. Son derece hareketli bir yapısı vardı. Daha sonra siyasî işlere bulaşmış, Mısır hükümeti kendisini sürgün etmiş, o da Paris’e giderek, orada Mısırlı ögrencisi Muhammed Abduh ile birlikte “el-Urvetü’l-Vüskâ” adlı bir gazete çıkarmıştır. Bilahâre İstanbul’a davet edilmiş, burada yaptığı bir konuşmadan dolayı devrin alimleri tarafından tenkid edilmiş ve İstanbul’dan kovulmuştur. Efganî, masonluğa intisab etmiştir. Hatta İngiliz belgelerine göre bir ilâha inanmayı şart koşan İskoç Mason Locası’na üye iken, buradan Allahsızlık ithamıyla kovulmuş, o da Allahsızlığın makbul sayıldığı Fransız Grand Orient Locası’na reis olmuştur.(4) Taraftarlarınca Efgani’nin masonluğu, davası uğruna yaptığı -ne davasıysa- bir iş olarak yorumlanmışsa da konunun ehlince yapılan tenkidlerle bunun bir safsata olduğu anlaşılmıştır. II.Abdulhamid Han’ın Efgani’yle ilgili söylediği şu sözlere bakarsak Efgani’nin nasıl birisi olduğu daha iyi anlaşılacaktır: “…Hilafet’in elimde olması sürekli olarak İngilizleri tedirgin etti. Blund adlı bir İngilizle Cemaleddin Efgani adlı bir maskaranın elbirliği ederek İngiliz hariciyesinde hazırladıkları bir plân elime geçti… Cemaleddin-i Efgani’yi yakından tanırdım. Mısır’da bulunuyordu. Tehlikeli bir adamdı. Bana bir ara Mehdilik iddiasıyla bütün Orta Asya müslümanlarını ayaklandırmayı teklif etmişti. Buna muktedir olamadığını biliyordum. Ayrıca İngilizler’in adamı ve çok muhtemel olarak İngilizler beni sınamak için bu adamı hazırlamışlar idi. Derhal reddettim. Bu sefer Blund’la işbirliği yaptı. Kendisini İstanbul’a çağırttım… Bir daha İstanbul’dan çıkmasına izin vermedim.”(5)

    1. BÖLÜM DİPNOTLARI

    1) N. F. Kısakürek, Doğru Yolun Sapık Kolları -Arınma Çağında İslâm-, Büyük Doğu Yay., İstanbul 1978, s. 156
    2) Daha önce bu konuyla ilgili yazdığımız bir yazıda 1928 yılında İlahiyat Fakültesi profesörlerinden bir grubun akıllarınca İslâmiyet’i ıslah(!) için hazırladıkları bir beyannâmeden pasajlar aktarmıştık. Bu pasajlar ve konuyla ilgili diğer yorumlar için bkz: Abdülkadir Coşkun, “Reformu Dinde Değil Kendimizde Yapmak” isimli makale.
    3) Özellikle burada, son yıllarda modernistlerle ilgili takdire şâyan çalışmalar yapan Ebubekir Sifil’in Modern İslâm Düşüncesinin Tenkidi adlı seri kitabı zikredilmelidir. Yine Cemaleddin-i Efgani’yle ilgili Cemaleddin Efgani Etrafinda (Hakkında) Makaleler (İstanbul 1416/1996) adlı kitabiyla modernist/reformist kesimleri şoka ugratan Muhammed Reşad, modernist/reformist akımlarla ilgili yazmış olduğu kıymetli makaleleriyle Ali Nar Hoca ve tüm Ehl-i Sünnet cemaat, tarikat ve alimleri bu konularda ciddi hizmetler yapmışlardır.
    4) Geniş bilgi için bkz. Alaaddin Yalçınkaya, Cemaleddin Efgani, İstanbul 1991, Osmanlı Yayınları, s. 131-132; Muhammed Reşad, Cemaleddin Efgani Hakkında Makaleler, İstanbul 1416/1996, s. 21, dipnot: 36
    5) Abdulhamid Han, Sultan Abdulhamidin Hatıra Defteri (Haz. İsmet Bozdağ), İstanbul 1986 (8. Baskı), Pınar Yay., s. 73

  9. DİNDE REFORMCU YAKLAŞIMLAR VEYA DİNÎ MODERNİZMİN YÜKSELİŞİ -II- Abdulkadir Coşkun
    Modernizm ve özellikle dinî modernizm üzerine kaleme aldığımız bu yazının birinci bölümünde modernizmle ilgili tahlillerde bulunmuş ve dinî modernizmin başlıca temsilcilerinden olan Cemaleddin Efgânî’yi tanıtmaya çalışmıştık. Yazının sonunda ise II. Abdulhamid Han’ın Efgânî’yi ‘maskara’ olarak vasıflandırdığı cümlelerini nakletmiştik. Abdulhamid Han’ın Efgânî hakkında ‘maskara’ demesi İslâmî çevrelerde kalem oynatan birtakım yazarları rahatsız etmiş olacak ki, Efgânî’yi temize çıkarmak için Abdulhamid Han’a olmadık hakaretler etmişlerdir: Abdülhamid’in Afgani hakkında ‘maskara adam’ demesinin şerî bir önemi yoktur…
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Abdülhamid’in söylediği o söz niçin Sultan’ın kendisi için de geçerli olmasın.”(1) Bu gibi sözleri sarfedebilen insanların İslâmî çevrelerde kalem oynatabilmesi geçekten çok acı verici bir durum… Bugün hâlâ Efgânî’nin bâtıl davasını öve öve bitiremeyenler vardır. Meselâ son zamanlarda yayınlanan bir yazıda Efgânî ve çizgisi ile ilgili şunlar söylenmektedir: “… Afgani’nin İttihad-ı İslâm söylemi, İstanbul yönetimi tarafından 1872’den sonra kullanılmaya başlanmıştı. Bu söylem Afgani için tevhidi bilinçlenme süreci için ve batı yayılmacılığına karşı ibadi bir görevi ifade ediyordu, ümmeti yeniden ihya mücadelesinde stratejik bir içtihaddı.”(2) Tevhid-şirk edebiyatında mangalda kül bırakmayan, önüne geleni cehenneme postalayan(!) bu adamların hallerine bir bakın! Yukarıdaki cümlelerin sahibi aynı yazısında Vehhabilik adlı sapık mezhebin kurucusu olan Muhammed bin Abdülvehhab’dan övgüyle sözetmekte, kendince bazı yenilikçi(!) hareketlerini saydıktan sonra şöyle demektedir: “… Ve yine 18. yüzyılda mayalanan ve 19. yüzyılın başında Mısır, Osmanlı, İngiliz ittifakı sonucu engellenen Muhammed Abdülvahhab’ın ilk İslâm neslinin zindeliğini yeniden inşa amaçlı tecdit ve ıslah çabaları bir öykünmeciliği değil; İslâm’ın orijinine inmeye çalışan bir özgünlüğü ifade etmiştir.”(3) Herhalde bu iktibaslarla meselenin nerelere kadar gittiği daha iyi anlaşılmıştır. Efgânî’nin hayatı son derece karışık ve hareketli geçtiği için tafsilâtı kaynaklara havale ediyor, yalnız İstanbul’dan kovulmasına sebep olan konuşması ile Ernest Renan’la olan yazışmalarını ileride ele almak üzere Muhammed Abduh’un hayatına geçiyoruz.(4)

    Muhammed Abduh

    Muhammed Abduh Mısır’da doğmuş, Ezher’de yetişmiş ve İskenderiye’de ölmüştür. Efgânî’nin öğrencisidir. O da üstadı gibi mason olmuş, maddî mucizeleri inkar etmiş, sahih hadislere uydurma damgası vurmuş, Kadir gecesi gibi mübarek gecelerin hiçbir kıymeti olmadığını iddia etmiştir. Bütün bu iddiaları tek tek ele alınmış ve yanlışlığı ortaya konulmuştur. Abduh gibilerinin kimler tarafından destek gördüğüne dair zamanınında İngiltere’nin Mısır sömürge valisi Lord Cromer’in söylediği şu söz ibretliktir: “Kuşkusuz İslâmî reformist hareketin geleceği Şeyh Muhammed Abduh’un çizdiği yolda ümit vaadediyor. Ve o yolun yolcuları Avrupa’nın her türlü yardım ve teşviklerine lâyıktırlar.”(5)

    Büyük âlim merhum Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi Abduh’la ilgili şunları söylemiştir: “… Şeyh Muhammed Abduh’a isnad olunan ıslâhâta gelince hülâsası şudur: Şeyh din sahasındaki sarsılmaz vukűfundan Ezher’i sarsıp ayırmış, mensubînini(mensuplarını) bu suretle lâdînîliğe(dinsizliğe) doğru geniş hatvelerle yürütmüştür. Fakat dinsizleri, dindarlığa doğru bir hatve bile attıramamıştır. Üstadı Efgani vasıtasıyla, masonluğu Ezher’e idhâl(sokan) eden odur.”(6)

    Reşid Rıza

    Aslen Bağdatlı olan Reşid Rıza, Trablus ve Şam’da okumuştur. Abduh’un talebesidir. O da üstadı gibi mucizeleri inkar etmiş, hadislerle ve icmâ ile hükmü kesinleşmiş pek çok meseleyi reddetmiştir.(7)

    Fazlur Rahman

    1919 yılında Pakistan’ın Hazara şehrinde doğdu. İlk, orta ve yüksek öğrenimini Pakistan’da yaptı. ABD’de Oxford Üniversitesi’nde doktorasını yaptı. Daha sonra farklı üniversitelerde öğretim üyeliğinde bulundu. 1988 yılında öldü. Türkiye’de en çok Ankara İlâhiyatlılar tarafından sevilir ve takip edilir. Nitekim Fazlur Rahman’la ilgili çıkardıkları dergilerde özel sayılar yapmakta ve kitaplar yayınlamaktadırlar. Hatta Ankara İlâhiyatın müctehid(!)lerinden olan ve Fazlur Rahman’la ilgili yaptığı çalışmalarla tanınan Adil Çiftçi, Fazlur Rahman’ın modernist olduğunu inkar etmemekte, bilakis onun yorumlarının ‘modern’ olduğunu; fakat ‘modernleşme’yi değil, -ne demekse- ‘İslâmî modernleşme’yi savunduğunu belirtmektedir.(8 ) Fazlur Rahman’ın öncelikli ilkesi Kur’an ve Sünnet’in tarihsel olduğudur. Bu iddiaları ilim ehli tarafından yazılan kitaplarla çürütülmüştür. (9)

    Türkiye’deki Modernistler

    Türkiye’deki modernist kesimler çok çeşitlilik arzederler. Kimi Efgânî, Abduh, Rıza ve Fazlur Rahman çizgisini olduğu gibi kabul etmekte, kimisi ise bu kişilerin İslâm’a hizmet ettiklerini belirtmekle birlikte hatalarının da olduğunu söylemektedir. Kimileri Kur’an ve Sünnet’in tarihsel olduğundan bahsetmekte, kimileri ise sadece icmâ ve kıyas’ı kabul etmemektedir. Bazıları Kur’an’ı Peygamberimiz’in yazdığını bile söyleyebilmekte, bazıları ise dolaylı yollardan giderek neticesi Din’in tahrifi olan mezhebsizlik, telfik ve herkesin ictihad yapması gibi söylemleri dile getirmektedir. Maalesef Türkiye’de akademisyenlik yapmak Efgânî ve Abduh meddahlığından geçiyor. İşin garip tarafı her şeye şüpheyle baktıklarını söyleyen ‘akademisyenler’ Efgânî ve Abduh’un ‘ne idüğü belirsizler’ takımından olduklarını gözden kaçırıyorlar. (10) Türkiye’deki en azılı modernistlerin isimlerini saymak gerekirse şu isimler söylenebilir: Yaşar Nuri Öztürk, Zekeriyya Beyaz, Salih Akdemir, Edip Yüksel, Süleyman Ateş, Hüseyin Atay ve Ankara İlâhiyat’ın çoğunluğu… (Hayrettin Karaman, Bekir Topaloğlu, Tayyar Altıkulaç…)

    2. BÖLÜM DİPNOTLARI

    1- Yaşar Kaplan, “Afgani Hakkındaki İddiaların Kaynağı”, 30 Mayıs 1994 tarihli Vakit Gazetesi, s. 3’den naklen Muhammed Reşad, Cemaleddin Efganî Etrafında Makaleler, İstanbul 1416/1996, s. 143
    2- Hamza Türkmen, “İslâmcılık ve Safların Farklılığı”, Haksöz, sayı: 120, Mart 2001, s. 37
    3- Hamza Türkmen, aynı yazı, s. 38
    4- Efgânî’nin hayatıyla ilgili geniş bilgi için Muhammed Reşad ve Alaaddin Yalçınkaya’nın kitapları ile merhum Ahmed Davudoğlu Hocaefendi’nin Dini Tamir Dâvasında Din Tahripçileri (İstanbul 1980 [4.Baskı] , Sağlam Kitabevi) adlı kitabının 57-73 sayfalarına bakılabilir.
    5- M. Muhammed Hüseyin, Modernizmin İslâm Dünyasına Girişi, (Trc. S. Özel), İstanbul 1986, İnsan Yayınları, s. 91-92 (Cromer’in 1905 yıllığının 7. maddesinden naklen).
    6- Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Alem, Beyrut 1314 (3.Baskı), c. I, s. 133; Tercüme: İbrahim Sabri Efendi (Yazma), c. I, s. 111’den naklen Muhammed Reşad, s. 28.
    7-Reşid Rıza’nın bozuk görüş ve fikirlerinin isabetli bir tenkidi için bkz. Hasib es-Samarrai, Dinî Modernizmin Üç Şövalyesi, (Trc. Ali Nar-Sezai Özel), İstanbul 1419/1998, Bedir Yayınları, s. 149-264. İşin ilginç tarafı bu kitabın Efgânîciler’in yoğun olduğu Ezher Üniversitesi’nde yapılmış bir doktora tezi olmasıdır.
    8- Bkz. Adil Çiftçi, Fazlur Rahman İle İslâm’ı Yeniden Düşünmek, Ankara 2000, Kitâbiyât Yayınları, sh.9-10.
    9-Fazlur Rahman’ın görüşlerinin topluca bir tenkidi için bkz. Ebubekir Sifil, Modern İslâm Düüncesinin Tenkidi II –Fazlur Rahman’ın Görüşlerinin Eleştirisi-1, İstanbul 1998, Kayuhan Yayınları; Modern İslâm Düşüncesinin Tenkidi III –Fazlur Rahman’ın Görüşlerinin Eleştirisi-3, İstanbul 1999, Kayıhan Yayınları.
    10-Türkiye’deki akademisyenlik anlayışıyla ilgili güzel bir yazı için bkz. Said Aykut, “Türkiye’de Akademisyenlik, Zihin Eğitimi ve Strateji Üzerine”, Akademya Dergisi, sayı: 12, Ağustos 1999 (İki sayı bir arada), s. 61-63

  10. DİNDE REFORMCU YAKLAŞIMLAR VEYA DİNÎ MODERNİZMİN YÜKSELİŞİ -III- Abdulkadir Coşkun
    Modernizm ve özellikle dinî modernizm üzerine kaleme aldığımız bu yazının ikinci bölümünde dinî modernizmin başlıca temsilcilerini ele almış ve kısaca da olsa belli-başlı zaafiyet noktalarına temas etmiştik. Yazımızın bu üçüncü ve son bölümünde ise modernist zihniyetin Batı karşısında nasıl bir aşağılanmışlık kompleksine kapıldığına dair bir örneği, modernistlerin çeşitliliğini anlamak açısından modernistlerden yapılmış farklı nakilleri bulacaksınız.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Batı karşısındaki acziyete dair bir örnek: Efgânî’nin Renan’a cevabı(!)

    Ernest Renan batılı bir filozof olup bütün dinlere düşmanlığıyla tanınır. Ernest Renan İslâm’ın gelişmeye mâni olduğu yönünde bir konferans vermişti. Renan konferasında özetle şunları söylüyordu:

    “… İslâmiyet ilme ve felsefeye daima ezâ etmiş ve nihâyet onları boğmuştur… İslâmiyet’i müdafaa eden serbest fikir sahipleri onu tanımıyorlar. İslâmiyet, rûhâni ile cismâninin birbirine kaynaması, bir akidenin tahakkümü , insanlığa vurulan zincirlerin en ağırıdır… İslâmiyet, fethettiği memleketlerin fikrî ve rûhi varlığını ezmiştir… İnsan zekâsı için İslâmiyet yalnız zararlı olmuştur… Bir Müslümanı ayırt eden vasıf ilim düşmanlığıdır.”(1)

    Bu hezeyanlara karşı ise Tevhidî hareketin sarsılmaz mücahidi(!) Cemaleddin Efgânî bakın nasıl cevap veriyor:

    “İlmin tekâmülünde İslâm’ın bir mâni teşkil ettiği doğru ise de bu mâninin bir gün ortadan kalkmayacağını söylemek mümkün müdür? İslâm bu mevzuda diğer dinlerden hangi cihetle ayrılır? Bütün dinler kendi bünye ve üslublarına göre müsamahasızdırlar… (Hristiyan cemiyeti Hristiyanlık mânisini aştıktan sonra) hür ve serâzad terakki ve ilim yolunda ilerlemektedir. Halbuki İslâm cemiyeti henüz dinî vesayetten kurtulmamıştır… İslâm cemiyetinin de bir gün bu vesayet bağını koparacağı ümidini beslemekten kendimi alamıyorum. Batı cemiyeti için Hristiyan akidesi bütün şiddet ve müsamahasızlığına rağmen hiçbir zaman yenilemeyecek bir mâni olmamıştır. Hayır, İslâm’da bu ümidin beslenmediğini kabul edemem. Ben burada M.Renan’a karşı Müslümanlığı değil, barbarlıkta ve cehalette yaşamağa mecbur kalacak yüz milyonlarca insanı savunuyorum. Müslümanlığın, ilmi ve ilmî tekâmülü yok etmek isteği bir hakikatdir… (Din ehli) Bir öküzün arabaya koşulduğu gibi bir dogmanın, mezhebin esiri olarak şeriat ehli tarafından evvelce çizilmiş yolda aynen yürümeye mecburdurlar… Arab medeniyetinin (İslâm medeniyeti yerinde kullanıyor) dünyaya canlı bir parlaklık saçtıktan sonra nasıl birdenbire söndüğünü sormamıza müsaade edilmelidir. Bu meş’ale o zamandan beri nasıl tekrar yakılmamış ve Arab âlemi neden tekrar karanlıklara gömülmüştür? Bu noktada İslâm Dini’nin mesuliyeti tamamen meydandadır. Gayet açıktır ki (İslâm) Dini yerleştiği her yerde ilmi bertaraf etmek istemiş ve bu gayesini gerçekleştirmede, despotizmin yardımında çokça faidelenmiştir… Dinler isimleri ne olursa olsun birbirlerine benzerler. Dinlerin felsefe ile uyuşmaları mümkün değildir. Din insana iman ve itikadı zorla kabul ettirir halbuki felsefe, onu itikadlardan tamamen veya kısmen uzaklaştırır… Din üstün olduğu zaman felsefeyi bertaraf etmiştir. Felsefe hakim olduğu zaman ise aksi varid olmuştur. İnsanlık var oldukça Nass ile serbest tenkid, Din ve felsefe arasındaki mücadele bitmeyecektir. Bu hırslı mücadelede, hür düşüncenin galip gelmeyeceğinden korkuyorum.”(2)

    Böyle bir cevapla karşılaştığında şaşkınlığını gizleyemeyen Ernest Renan, memnuniyetini şöyle belirtir:

    “Şeyh’in vukufla yazılmış makalesinde, üzerinde gerçekten uyuşamadığımız yalnız bir nokta görüyorum”
    “Şeyh’e haksız görünebildiğim bir cihet, vahye dayanan her dinin kendisini ister istemez pozitif bilime düşman gösterdiği ve Hrıstiyanlığın da bu bakımdan İslâmlıktan aşağı kalmadığı fikrini yeteri derecede geliştirmemiş olmamdır.”
    “… Madem ki Şeyh Cemaleddin, muhtelif dinler hakkında eşit bir adaletle hüküm vermemi istiyor… Serbest düşüncelilerin bu muhtelif noktalar üzerindeki anlaşmazlığı derin bir anlaşmazlık değildir, çünkü İslâmlığın lehinde de olsalar aleyhinde de olsallar hepsi de aynı amelî neticeye varmaktadırlar: Müslümanlar arasında öğretimi yaymak… (Bu olursa) bizim Katolikler’den ayrıldığımız gibi İslâmlıktan ayrılacak seçkin şahsiyetler yetişecektir. –Şeyh Cemaleddin kadar seçkinleri herhalde az olacaktır-.”
    … Öyle zannediyorum ki, Müslüman memleketlerini uyandırıp kalkındıracak olan şey İslâmlığın kendisi değil onun zaafa düşmesi olacaktır… Bazı kimseler konferansımda Müslüman dinine mensup olanlara karşı düşmanlık sezmişlerdir. Bu hiç böyle değildir; İslâmlığın en büyük kurbanları Müslümanlardır.”
    “…İnsan zekâsı asıl işine yani pozitif bilimin kurulmasına çalışmak istiyorsa, her türlü tabiatüstü itikaddan kurtulmalıdır… Hrıstiyan aydınları için dinî itikadların zararsız bir hal aldıkları hayırhah bir lakaydlık haline varmak bahis mevzuudur. Bu Hristiyan memleketlerinin aşağı yukarı yarısında olmuştur; İslâm memleketlerinde de aynı şeyin olmasını temennî edelim. Şüphe yok ki bu olduğu gün, Şeyh’le ben birlikte alkışlayacağız.”(3)

    Kendi ifadeleriyle bazı modernistler:

    Fazlurrahman’a Göre Kur’an-ı Kerim

    “Kur’an’daki yasama ruhu, hürriyet ve sorumluluk gibi genel beşerî değerlerin, her zaman yeni bir yaşama biçimine bürünmesi şeklinde açık bir yön ortaya koyduğu halde, Kur’an’daki fiilî yasama, Kur’an’ın indirildiği o günkü Arap toplumunu, başvurulacak bir örnek alarak almak zorunda kalmıştır. Bununla, Kur’an’daki fiilî yaşamanın ezelî olduğu kastedilmiş olamaz. Bunun Kur’an’ın kadîm oluşu ile de bir ilgisi bulunamaz. Durum böyle iken İslâm fakihleri ve kelamcıları çok geçmeden meseleyi karıştırarak Kur’an’ın hukukla ilgili emirlerinin; şartları, yapısı ve iç bünyesi ne olursa olsun herhangi bir topluma uygulanacağını sanmışlardır.”(Fazlur Rahman)(4)

     

    Sünnet ve Peygamberimiz’in konumu

    “Soru: Hz. Peygamber de hüküm koyamaz mı? Cevap: Hayır, Hz Peygamber de Kur’an dışında hüküm koyamaz, koyar derseniz o da şirk olur. Hz peygamber Allah’ın kulu ve elçisidir. Elçi, temsilcisi olduğu kuvvetin tebliğcisidir, ortağı değil.”(Yaşar N.Öztürk)(7)

    “Şürakâcı (şirk araçları) mukallitler hem bu insanlara (sahabe’ye) hem de tarihe yalan söyleterek muazzez Allah elçisinin ölümünden iki asır sonra Kur’an’ın on katına varan mişna (bu söz halife Ömer’in dir.) yığınını Hak Elçisine izafe edip Kur’an dışında başka bir din oluşturdular.”(Yaşar N.Öztürk) (8 )

    “Bir takım süper manyaklar, ağızlarına odun sokuyorlar; sünnet diyorlar.”(Yaşar N. Öztürk) (9)

    İcmâ

    “Allah’ın kitabın da yer almayan bir hükmü koyan yaklaşım, adı icma da olsa bir ifsattır. Yani bozgun yaratmak… İşin esası şudur ki, Kur’an’da yer almayan bir yığın kabülü Muhammed ümmetine Allah’ın emri gibi empoze etmek için kullanılan yollardan biri de bu icma oyunudur. Bu din bir şirket dini değildir ki kurul veya konsil kararlarıyla yönetilsin…”(Yaşar N. Öztürk) (10)

    Farklı konular

    “Ben mezhep imamlarını kendimden büyük görmüyorum ki birinin yoluna gireyim. Bir meselede onlardan birinin görüşünü benimsiyorsam bir çok meselede muhalif kalabiliyorum. (Cemaleddin Efgânî)(11)

    “Kader meselesi üzerinde Türkiye’de en önemli çalışmalardan birini yapmış olan Hüseyin Atay, sonuçta Kur’an’ın kadere iman diye bir anlayışa onay vermediğini söylemiştir.” (Yaşar N. Öztürk)(12)

    “Komünizm öldüyse biz yaşamayalım. Komünizmin ölmesi demektir. Bunu söyleyenlere sadece açıyorum. Kur’an-ı Kerim’de de Komünizmin izlerine rastlanıyor. İslâm’da mülkiyet yoktur.” (Salih Akdemir) (13)

    “… Sonuç olarak sünnî fıkıh mezhepleri ittifakla mut’a nikahının caiz olmadığı hükmünü benimsemişlerdir. Bu mezheplere mensup bir müftü mut’a nikahının cevazına durum ne olursa olsun fetva veremez. Ancak samimi olarak içtihad veya taklit yoluyla farklı görüşte olanlara da fâsık demeyiz.” (Hayreddin Karaman) (14)

    “Soru: Geçimimizi banka faizindeki parayla sağlıyoruz. Haram mı? Cevap: Banka faizi haram değildir. İçiniz rahat olsun.” (Zekeriyya Beyaz) (15)

    “Hayır efendim, adetli bayan her zamanki gibi, Müslüman, mübarek ve muhterem bir insandır. Sadece biraz rahatsızdır. Dolayısıyla duasını da oyapar, Kur’an’ı da okur, hatta isterse namazını da kılar, orucunu da tutar.” (Zekeriyya Beyaz) (16)

    3. BÖLÜM DİPNOTLARI

    1- Ernest Renan, Nutuklar ve Konferanslar, Ankara 1946, s. 183-205’den naklen Muhammed Reşad, Cemaleddin Efgânî Etrafında Makaleler, İstanbul 1416/1996, s. 254
    2- Cemaleddin Efgânî, Journal des Débats Gazetesi, 18 Mayıs 1883, sh. 2, (Tercümesi: Alaaddin Yalçınkaya, Cemaleddin Efgani, İstanbul 1991, Osmanlı Yayınları, 144-151)’den naklen Muhammed Reşad, a.g.e., s. 255-256
    3- Ernest Renan, Nutuklar ve Konferanslar, 208-212’den naklen Muhammed Reşad, s. 259-260
    4- Fazlur Rahman, İslâm, (Trc. Mehmet Dağ-Mehmet Aydın), İstanbul 1981, sh. 47-48’den naklen Hamdi Döndüren, “Zamanın ve Şartların Değişmesiyle İslâmî Hükümler Değişir mi?”, İslâmî Edebiyat, Nisan-Mayıs-Haziran 2001, sayı. 33, s. 72-73
    5- Edip Yüksel, Asal Tartışma, İstanbul 1998, Ozan Yayıncılık, s. 48-49
    6- Salih Akdemir, “Kur’an-ı Kerim’i Hz. Muhammed Yazdı”, (Haber: Hatice İkinci), 23 Haziran 1995 tarihli Evrensel Gazetesi.
    7- Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an’daki İslâm, sh. 656’den naklen Ebubekir Sifil, a.g.e., s. 48
    8- Y.Nuri Öztürk, Kur’andaki İslâm, sh. 124’den naklen Ebubekir Sifil, a.g.e., s. 124
    9- Nakleden Ali Nar, “Modernizm Nereden Koşuyor? Yahut Yenileşme’nin Boyutları”, Akademya Dergisi, sayı. 11, Şubat 1999, s. 100
    10- Y. Nuri Öztürk, Kur’an’daki İslâm, s. 628 vd.’den naklen Ebubekir Sifil, a.g.e., s. 343
    11- Mirza Lüfullah Han Esedâbâdî, Hakîkatu Cemaleddin Efgânî I, s. 106-128; Abdullah Kudsizâde, XIII/5-7, s. 364’den naklen Hamdi Döndüren, aynı makale, s. 73
    12- Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an’daki İslâm, sh. 93’den naklen Ebubekir Sifil, Modern İslâm Düşüncesinin Tenkidi I, (Yaşar Nuri Öztürk’ün Görüşlerinin Eleştirisi), İstanbul 1999 (Gözden geçirilmiş 4. Baskı), Kayıhan Yayınları, s. 17
    13- Salih Akdemir, aynı yazı
    14- Hayreddin Karaman, İslâm’da Kadın ve Aile, s. 374’den naklen Ali Nar, s. 102
    15- Z. Beyaz, Gerçek İslâm–Sorular ve Cevaplar-, 26 Ocak 2000 tarihli Takvim Gazetesi, s. 8
    16- Z. Beyaz, Gerçek İslâm –Sorular ve Cevaplar-, 1 Temmuz 2000 tarihli Takvim Gazetesi, s. 8

    Murat Yazıcı

  11.  

  12. İMAM GAZALİ KARŞITLARI Mehmet Oruç
    İMAM-I GAZALİ’Yİ SUÇLAYANLAR ART NİYETLİ

    Müslümanlar niçin geri kaldı, tartışmasını fırsat bilenler, geri kalmanın suçlusu olarak, İslamiyeti ve büyük İslam âlimi İmam-ı Gazali hazretleri gibi bazı İslam büyüklerini göstermeye çalışmaktadır. İmamı Gazali, Farabi, İbni Sina gibi felsefecilerin fikirleri ile mücadele edip yok ettiği için İslam âleminin bu hale düştüğünü iddia etmektedirler.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Halbuki Gazali, dini inançlarımızı temelinden sarsan bu felsefecilerle mücadele yapmamış olsaydı, İslam âlemi bugünkü inanç boşluğuna 11.yüzyılda daha o zaman düşmüş olacaktı. Bunun için her Müslümanın bu büyük imama “teşekkür borcu” vardır. Bizdeki sözde ilim adamları, peşin fikirli Gazali düşmanları böyle söylerken insaf ehli yabancı tarihçiler ise suçun Gazali’de olmadığını yazmaktadırlar.
    Mesela, meşhur tarihçi Fernand Braude, Gazali’nin sorumlu tutulması fikrine katılmaz. Bunun insafsızlık olacağını kaydeder. Batı, yüzyillarca karanlık çağları yaşarken, İslamın ilimde, medeniyette bir altın çağ yaşadığını anlatır. Misal olarak da Endülüs’te Halife II. Hakem’in kitaplığında 400 bin yazma eser varken, komşusu Fransız Kralı V. Charles’in kütüphanesinde sadece 900 adet kitap bulunduğunu belirtir. (Medeniyetlerin Tarihi)
    Tarih boyunca, iman ve fen ilmi atbaşı olduğu sürece devletler başarılı olmuş, halk rahat ve huzur içinde yaşamıştır. Mesela, İspanya’daki Endülüs Emevi Devleti’nde bu dengenin sağlandığı zamanlarda medeniyette zirveye çıkmışlar; ne zaman ki, iman felsefecilerin etkisiyle zafiyete uğramış ardından da çöküş hızlanmış; Osmanlı’da ise teknolojide Batı’ya ayak uydurulamayınca gerileme başlamıştır.
    Endülüs ilim ve fen merkeziyken, islâm ahlâkını, Allahü teâlânın emirlerini bıraktıklarından, hattâ Ehl-i sünnet itikadını bozarak, İslamiyeti içerden yıkmak alçaklığı başladığından, Pirene dağlarını aşamadılar. İspanyollar, 1492 de, Gırnata şehrini de alıp müslümanları kılınçtan geçirdiler. Böylece, Allahü teâlânın emirlerine uymamanın cezasını buldular. İspanya faciası olmasaydı, felsefeci Ibnürrüş-d’ün ve İbni Hazm’ın bozuk fikirleri, belki din ve iman hâlini alıp dünyâya yayılacak, bugünkü hazîn levha, yüzlerce sene önce meydana çıkacaktı.
    Osmanlı’dan önce, İslam aleminin gerilemesinin sebebini de, yabancı tarihçiler şöyle açıklar: Fernand Braudel’e göre, Haçlı seferleri, iç savaşlar, Moğol istilası, Müslümanların Akdenizden kopup karalara kapanması, İslamı zora sokmuş ve dünya ekonomisindeki değişmeler gibi son derece karmaşık, sosyal, ekonomik ve siyasi sebepler İslam dünyasının geri kalmasına yol açmıştır. Osmanlıların yükselişi bu gerilemeyi bir ölçüde telafi etmiştir ama istenilen netice tam sağlanamamıştır, yükseliş devam ettirilememiştir.
    Çünkü, Osmanlı İmparatorluğu, 16. yüzyılda zirvedeydi. Böyle çok iyi bir durumda olduğumuz bir devrede, Avrupa çok zor durumdaydı. Şartlar Avrupa’yı artık zorlamaya başlamıştı. Bir çıkış yolu aramaya mecbur etti. Bu arayışlarla Amerika keşfedildi, 15. Asırda, 16. Asır ve 17. Asrın başlarına doğru Amerika’dan, özellikle Güney Amerika’dan büyük bir servet Avrupa’ya akmaya başladı. Altın, gümüş ve birçok kıymetli taşlar geliyor; hak hukuk tanımadan kaçırılan bu maddelerle Avrupa zenginleşiyordu. Bu zenginlik, fiyatların yükselmesine sebep oldu. Osmanlı ülkesinden de mal kaçmaya başladı. Çünkü, mal daima, nerede daha iyi fiyat bulursa, oraya gider. Sadece bununla kalmadılar. Hindistan, Uzakdoğu, Avustralya’da da koloniler kurdular.
    Batı, biriken sermayeyi sanayi devriminde kullandı.Sanayi devrimi tabiatıyla Avrupa’yı değiştirdi. İleriye götürdü. Bizde, ise bu devir Osmanlı’nın gerilemesinin hızlandığı bir devredir. Ekonomik olarak o yarışa giremedik. Aynı şeyleri yapamadık, aynı şekilde gelişmemizi sürdüremedik.. Avrupa’nın artan zenginliği bize menfi tesir etti. Ekonomimizi sıkıntıya soktu. Sonunda İslam âlemini temsil eden Osmanlının ekonomisini çökertti.
    Özetlemek gerekirse; İslam âleminin iman-teknoloji dengesini zaman zaman sağlayamaması, Hıristiyan âleminin blok halinde Müslümanların üzerine saldırması; haçlı seferleri tertiplemesi ve iç karışıklıklar çıkartması, Osmalının sahip olduğu cağrafyanın yapısı, Batı’nın çaresizlikten dolayı açık denizlere açılması, gasbettiği mallar ile zenginleşerek bunu sanayileşmede kullanması, Osmanlı’nın zirvede bulunması sebebiyle rehavete, gevşekliğe kapılıp Batı’nın ilerlemesine karşılık yeni açılımlar getirememesi gibi sebepler müslümanları bugünkü hale getirmiştir. Suç müslümanlıkta değil; Müslümanlardadır.
    Bugün yapılacak olan; şunu bunu suçlamak değil bundan sonra ne yapılabilir, bunun hesabını iyi yapmaktır.

    İMAM-I GAZALİ’YE NEDEN DÜŞMANLAR?

    Bu sorunun cevabına geçmeden önce, Gazali düşmanlarının bir tahlilini yapmak lazım. Dikkat edilirse bunlar, İslamiyet! kendi kafalarına göre yorumlamak isteyen; kısa akıllarına göre dine ilaveler ve çıkarmalar yaparak ismi “İslam” olan fakat gerçek islamla ilgisi olmayan yeni bir din kurmak isteyenlerdir. Veya alt yapısı müsait olmadığı, dine ait temel bilgilerden yoksun oldukları için bu tür art niyetli kimselerin oyununa gelen kimselerdir.
    İşte, İmam-ı Gazali hazretleri bu inançsızlık yolunu kapadığı için ona düşman oldular. İmam-ı Gazali bu tehlikeli yolu öyle sağlam engellerle kapatmış ki on asırdır bu yolu açmak için zorluyorlar. İtiraf edelim ki otoban ola-rak olmasa da stabilize yol olarak geçiş yapabilecek hale getirdiler. Nihai hedefleri otoban haline getirmek.
    İmam-ı Gazali hazretlerinin savunduğu doğrular neydi, bunun karşısında olan felsefecilerin yanlışları neydi, şimdi de biraz bunun üzerinde duralım:
    İmam-ı Gazali hazretleri bir ehli sünnet âlimi idi. İlimde tek ölçüsü vahye dayalı nakil bilgileri idi. Yani Cenab-ı Hakkın, Muhammed aleyhisselam ile bildirdiği bilgilerdi. Gazaliye göre daha doğrusu dinimize göre, bu bilgiler herşeyin üzerinde idi. Başta akıl olmak üzere diğer bilgi kaynaklan buna uygun ise bir değer ifade ederdi; uygun değil ise hiçbir kıymeti yoktu.
    Imam-ı Gazali hazretlerine karşı olan felsefeciler ise aklı esas almışlardı. Başta Kur’an-ı kerim ve Rusulullahın bildirdikleri olmak üzere herşeyi akıl süzgecinden geçiriliyor, akla uygun değil ise kabul görmüyordu. Bunlarla ilgili bir-iki örnek verecek olursak:
    Mesela, Müslümanlara, (yahudilere ve nasârâya ve mecûsîlere) göre, varlıkların maddeleri de, sıfatları da hadistir. Yani bunlar yok iken sonradan yaratıldı. Sonunda yine yok edileceklerdir. Ezeli ebedi değildirler. Ebedi ve ezeli olan sadece Cenab-ı Haktır.
    Aristo’ya ve onun yolunda olan Fârâbî, İbni Sînâ felsefeciler bunu akıl ile anlayamadıkları için, cisimlerin maddeleri de, sıfatları da kadîmdir. Yâni ezelîdir, hep vardır dediler. Bu sözün yanlış olduğunu, bugün modern kimya bilgisi kesin olarak bildirmektedir. Böyle bir inanç küfürdür.
    Aklı yaratan Allahu teâlâdır. Yaratanı bırakıp aklı esas almak, aklı ilahlaştırmak en büyük akılsızlıktır. Felsefenin tek dayanağı akıldır. Fakat, gerek zamanla tecrübî bilgilerin değişmesi ve gerekse bir başka insanın aklının bir önceki filozoftan daha farklı bir yapıya sâhib olması sebebiyle kurdukları felsefik sistemler şu veya bu oranda ve bâzan tamamen değişmiştir.
    Böylece ortaya çıkan çeşitli felsefe okulları birbirini devamlı reddetmişlerdir. Felsefecilerin tek bildiği, hakikati, tekte değil, çokta; nihayet hakta değil, bâtılda aramanın sanatıdır. Ancak bunlar akılları ile her şeyi çözmeye çalıştıkları için bir sonraki filozof, bir öncekini kötüleyerek yükselmektedir.
    Peygamberlerin, aklın dışında ve üstünde bulunan sözlerini, akla danışmaya kalkışmak, akla aykırı bir iş olur. Gecenin koyu karanlığında bilinmiyen yerlerde, pervasızca yürümeye ve engin denizde, acemi kaptanın, pusulasız yol almasına benzer ki, her ân uçuruma, girdaba düşebilirler.
    Nitekim, felsefeciler ve olayları hayâlleri ile îzâha kalkışan maddeciler, akılları dışında bulunan sözlerinin çoğunda yanılmış, bir yandan birçok hakikatleri meydana çıkarırken, bir taraftan da, insanların saadet-i ebediyyeye kavuşmalarına mani olmuşlardır.
    Yunan, Hind, Fars, Latin felsefelerinden ilham alan, İbni Sînâ, Fârâbî, İbni Tufeyl, İbni Rüşt, İbni Bâce gibi filozoflar zuhfır ederek, bazı bilgilerde Kur’an-ı kerimin hak yolundan ayrılmışlardır. Örneğin, İbni Sina, Muad kitabında Kıyamette dirilmeği inkar etmektedir. İbn-i Tufeyl ise öldükten sonra dirilmeye inanmamakla birlikte ilk insanın Adem aleyhisselâm ile hazret-i Havva’dan çoğaldığını kabul etmemektedir.
    Bu ve buna benzer inançlarından dolayı, felsefecilerin bütün fikirlerini incelemiş olan İmam-ı Gazali ve İmam-ı Rabbani gibi İslam büyükleri bunların imanlarını kaybettiklerini küfre düştüklerini bildirmişlerdir.

  13. TARİHSELCİ – MASALCI YAKLAŞIMIN SON SAVUNUCULARINDAN MUSTAFA ÖZTÜRK’E AYRINTILI CEVAPLAR – Prof. Dr. Salim Öğüt
    ‘Hesabı Verilebilir’ Söylem Meselesi
    MUSTAFA ÖZTÜRK: ‘Kanaatimizce çoğu zaman hesabı verilmeden savunulan evrensellik söylemi gerçekte slogan düzeyinde bir söylemden ibaret olup sahici bir değer içermemektedir. Kaldı ki bu söylem, birkaç satır öncesinde de işaret edildiği üzere, Kur’an’ın sarih beyanlarına aykırıdır. Çünkü En’âm 6/92, Yâsîn 36/6 ve Şûra 42/7. ayetlerde Kur’an’ın Hz. Peygamber’e Kureyş’i, Mekke ve havalisinde yaşayan Arapları uyarmak için gönderildiği bildirilmektedir.’
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    CEVAP Aslında şu “hesabı verilmek” tabirini çok benimsedim. Ancak buraya kadar gördüklerimizden anlıyoruz ki, müellif bu tabiri kullananın hesap vermekten muaf tutulacağını sanmaktadır. Evet, herkes ağzından çıkan her sözün ve kaleminden çıkan her satırın hesabım verebilmelidir. Him ve tefekkür dünyamız ancak o zaman daha aydınlık olacaktır.

    Derveze ve Ateş‘in Görüşleri Tahrif Ediliyor

    Müellif devam ediyor:

    “Kur’an’ın nüzul gayesine ilişkin yerellik-bölgesellik olgusu İzzet Derveze ve Süleyman Ateş gibi çağdaş bazı müfessirlerce de dile getirilmiştir. Mesela Ateş, Hac Sûresi 22/78. ayet münasebetiyle Hz. Peygamber’in ilk hedefinin kendi kavmini Müslüman yap­mak olduğunu, dolayısıyla “Ey insanlar!” şeklindeki Kur’an hi­taplarının “Ey Araplar!” şeklinde anlaşılması gerektiğini söyler.”

    Açık bir bühtan ile karşı karşıyayız. Az sonra eserlerinden nakledeceğimiz bölüm­ler sayesinde göreceğiz ki, bu kimseler müellifin tarihsellik tezini temelden reddetmektedirler.

    Süleyman Ateş’in “Hz. Peygamber’in ilk hedefinin kendi kavmini Müslüman yapmak olduğunu” söylemesi hem naklen, hem de aklen kabule şayan bir durumdur. Naklen böyledir; çünkü Allah Teala: “(Önce) en yakın akrabanı uyar. “36 Buyurmuştur. Aklen de böyledir; çünkü Sünnetullah’a muvafık olan ve hikmete uygun düşen davranış biçimi, böyle olmalıdır. Şüphesiz ki böyle bir gö­rev üstlenen kimse öncelikle en yakınlarından başlamalıdır. Kendi eşini bırakıp başkasının eşine mi tebliğ etmeli, kendi akrabasını yok sayarak başkalarının akrabalarından mı başlamalı, kendi kavmini görmezden gelerek uzak diyarlardaki insanları mı uyar­malıdır?

    Evet, suyun belli bir noktadan donmaya başlaması, suya atılan taşın sebep olduğu ilk halkanın taşın düştüğü noktadan oluşmaya başlaması, ateşin ilk olarak düştüğü yeri yakması ve ışığın da öncelikle en yakın çevresini aydınlatması, hep aynı ilahî sünnetin sonucudur. Bunun böyle olması, bu tabiat olaylarını yerelleştirir mi? İşte aynı sebepten bu ilahî mesajın ilk önce bir kavme gelmiş olması, ilk muhataplarının o dili konuşan kimseler olması, tarihselciler için hiçbir malzeme teşkil etmez. Çünkü bu durum, Sünnetullah gereği böyle olmak zorundadır ve bunun başka bir yolu ve imkânı da yoktur.

    36 Şuara Sûresi, 26/214

    Medine Arapları Evs ve Hazrec idiler

    Kaldı ki Rasulüllah (s.a.v), kendi akrabalarından ve kavminden umduğu ve beklediği desteği göremeyince, yani Kureyş kabile­sinden umduğu neticeyi alamayınca, önce Tâifliler’den medet ummuş, oraya kadar giderek onlara tebliğde bulunmaya çalışmış, oradan da beklediğini bulamayınca Medine’ye hicret etmiştir. Medine Arapları bilindiği üzere Kureyş kabilesine mensup olma­yıp Evs ve Hazrec kabilelerine mensup idiler. Bu duruma göre Rasulüllah’ın (s.a.v) tebliğinin ilk/doğrudan muhataplarının bü­yük bir kısmı Kureyş kabilesi olmamıştır.

    Bütün bu tarihi hakikatleri ve hadiseleri bilen insanlar, bir takım tesbitleri yaparken daha itinalı davranmak zorundadırlar.

    Ayrıca Süleyman Ateş’in “ilk hedef” kaydını görmezden gelmek de ilmi dikkate yakışmayan bir tavırdır. Bu kayıt önemlidir; çün­kü buna göre Süleyman Ateş’in koyduğu bu kayıttan, “müteakip hedefin “insanlığın tamamı” olduğu anlaşılmaktadır.

    Ancak Ateş’in, Kur’an-ı Kerim’deki “Ey İnsanlar!” hitaplarında kastedilen insanların Araplar olduğunu söylemesi, “ilk hedef” bağlamı içinde ele alındığı zaman, bu konuda diğer söyledikleriy­le tutarlı hale gelir. Aksi halde Süleyman Ateş’i de tutarsızlıkla itham etmek zorunda kalabilirsiniz.

    Maalesef kendi tezine muhalif gördüğü her düşünceyi her du­rumda eleştirmeye müheyya gözüken müellifin böyle bir tesbiti hiçbir eleştiriye tabi tutmadan benimsemesi ve onaylayarak nak­letmesi, anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir durum değildir.

    Derveze ve Ateş‘in Tarihselcilik Konusundaki Görüşleri

    Bu bahsi kapatırken müellifin “çağdaş müfessirler” olarak takdim ettiği Süleyman Ateş ve İzzet Derveze’yi iddiasına kaynak gös­termesinin isabetli olmadığını belirttiğimizi hatırlatmak istiyoruz. Sözün burasında vaadimizi yerine getirmek ve bu iki müfessirin bu konudaki düşüncelerini ve kanaatlerini açık bir biçimde gös­termek istiyoruz:

    Süleyman Ateş Araf Sûresinin 158. ayetinin tefsirinde şöyle de­mektedir:

    “O’nun risaleti dil bakımından Araplaradır. Önce kendi kavminin anlaması için İlahi vahiy O’na inmiştir. Ama risaletinin niteliği geneldir. Bütün insanlığa yöneliktir.”80

    Ayrıca Süleyman Ateş aynı ayetin “De ki; ey insanlar! Ben sizin hepinize Allah’ın resulüyüm.”81 mealindeki bölümünün tefsirinde ise şunları söylemektedir:

    “Bu ayette Hz. Muhammed’in, yalnız Araplar’a değil, bütün in­sanlara Allah’ın elçisi olduğu vurgulanmakta, felaha ermek için O’na uyulması emredilmektedir. Hz. Muhammed’in bütün insan­lığa gönderilmiş Allah elçisi olduğunu bildiren bu ayet Mekke’de inmiştir. O halde bazı müsteşriklerin iddia ettikleri gibi Hz. Muhammed Aleyhisselam, ancak hayatının son yıllarında değil, pey­gamberliğinin daha başlangıcında, risaletinin bütün insanlığa yönelik olduğunu ilan etmiş, Mekke devrinde inen ayetler O’na, bütün insanlığın peygamberi olduğunu bildirmiştir.”82

    80 Süleyman Ateş, Yüce Kur’an ‘m Çağdaş Tefsiri, IH, 400
    81 Araf Sûresi, 7/158
    82 Süleyman Ateş, a.y.

    Bir ilim adamının, yararlandığı kaynaktan eksik nakilde bulunması hem ilmi emanete riayetsizlik, hem de o kaynağa ve onun müellifi­ne en büyük ihanettir. Üzülerek ifade edelim ki, bu makalede müel­lif bu “nakil tarzı”nı bir üslup haline getirmiş, hatta Allah’ın kelamı için bile aynı üslubu kullanmaktan hiç çekinmemiştir.

    Süleyman Ateş için geçerli olan durum İzzet Derveze için de ge­çerlidir. Nitekim Derveze de Araf Sûresinin 156 ve 157.83 ayetleri­nin tefsirinde aynen şunları söylemektedir:

    “Bu ayetlerin erken nazil olması, Muhammedi risaletin başından beri bütün insanlara ve halklara şamil bir risalet olduğuna delil­dir. Özellikle Araplara yöneltilen bazı ayetleri delil göstererek bunun aksini iddia edenlere bir cevaptır. Bu iddia sahipleri Arap­lara yönelik ayetlerin üslupları, davet ve hitap şartlarının gerek­tirdiği özellik ve hikmetin bilincinde değillerdir. Bunu yeri geldi­ğinde açıklayacağız.”84

    Görüldüğü üzere müellifin Derveze’ye isnatları da fevkalade itinasız bir dille yapılmış, bu yüzden de maksadını fersah fersah aşan noktalara savrulmuştur. Yukarıda da belirttiği üzere Derveze’nin söyledikleri sadece ve sadece “Araplara yönelik ayetlerin üslupları, davet ve hitap şartlarının gerektirdiği özellik ve hikme­ti” açıklamaya yöneliktir.

    Nitekim müellifin bu muharref alıntıyı yaptığı aynı sayfada Derveze’nin dilinden şu satırları okumaktayız:

    “İslam ümmetinin ‘orta ümmet olma özelliği, adaleti gözeticiliği, fazileti, insanlığa örnek oluşturacak bir adil yönetim merkezi konumunda oluşu, İslam mesajının esasını oluşturan temellere, prensiplere, stratejilere ve direktiflere dayanmaktadır. Bu özelli­ğiyle İslam, çeşitli dinlerin Allah inancıyla bağlantılı olarak yaşa­dığı sorunları, açmazları, ihtilafları ve çelişkileri çözüme kavuş­turmuştur. İnsanlığın önüne geniş ufuklar açmıştır. Hiçbir şey inşam hak, adalet, sınırlan içinde, günahtan, hayâsızlıktan ve münkerden uzak bir şekilde hareket etmekten alıkoyamaz hale gelmiştir. Bu özelliğiyle İslam inşam eşyanın tabiatı ile evrensel kozmik sistem ile ifrat ve tefritten, aşırılıktan uzak, akü ve mantı­ğın gerekleri ile buluşturmuş, uzlaşürmışür. Bu özelliğiyle İslam bütün zamanlara ve mekânlara uygundur. Evrenselliğe ve ölüm­süzlüğe adaydır. Birçok ayette İslam’ın bu niteliğine işaret edilmiştir. Bunlardan biri de Fetih Süresindeki şu ayettir: ‘O, Elçisini hidâyet ve hak dinle gönderdi ki, o(hak di)ni, bütün dinlere üstün kılsın. Şâhid olarak Alalı yeter.’85”86

    83 Bu iki ayet-i kerimenin mealleri şöyledir “Bize, bu dünyada da iyilik yaz ahirette de. Şüphesiz biz sana döndük.” Allah buyurdu ki: Kimi dilersem onu azabıma uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatır. Onu, sakınanlara, zekatı verenlere ve ayetlerimize inananlara yazacağım. Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı bul­dukları o elçiye, o ümmi Peygamber’e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber’e ina­nıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nur’a (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.

    84 M. İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-Hadîs, İstanbul, 1998, I, 481
    85 Fetih Sûresi, 48/28
    86 Derveze, V, 146-147

    Sebe’ 34/28 Ayetinin Anlamı Üzerine

    Müellifin:

    ‘Bu noktada Sebe 34/28. ayetteki kâffeten li’n-nâs ibaresine istinaden Hz. Peygamber’in tüm insanlara gönderildiği söylenebilir. Fakat bu bir yorumdur.’

    Tesbiti gerçekten büyük bir pişkinlik örneği gibi gözük­mektedir. Allah’ın açık-seçik ifadesini ve ibaresini “yorum” olarak sunmak, kişisel yorumunu da O’nun sarih ifadesinin üzerine çı­karmak ve öylece takdim etmek…

    Konunun daha iyi anlaşılması için müellifin işaret ettiği ayet-i kerimenin mealini kaydedelim: “Biz seni ancak bütün insanlara bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bilmezler.”91

    91 Sebe’Sûresi, 34/28

    Elmalılı Hamdi Efendi, Mehmed Vehbi Efendi, Ömer Nasuhi Bil­men gibi bu milletin tamamı tarafından hüsnü kabulle karşılanmış büyük âlimlerimiz başta olmak üzere, Kur’an-ı Kerim’e ilmî anlamda hizmette bulunan bütün âlimlerimiz bu ayetin Türkçe kar­şılığını böyle vermişlerdir. “Biz seni ancak bütün insanlara bir müj­deci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.” Bu hususu son derece önemsi­yoruz; çünkü sonradan gelen bir ilim adamı, öncekilerin tamamını karşısına alacak karakterde bilgiler ve düşünceler üretecekse, hele bu konu bir de ana kaynağımız Kur’an-ı Kerim’le ilgili ise öncelik­le, öncekilerin ittifakla ortaya koyduğu bu bilginin ve bu düşün­cenin neden yanlış olduğunu, ikna edici delillerle ortaya koymalı­dır. Evet, her ne kadar popülist anlayışta geleneğe aykırı söz et­mek pirim yapıyor olsa da, hatta bazen sorgusuz sualsiz kabul ediliyor olsa da, ilmî gelenekte “cumhura muhalefet kuvve-i hata­dandır” anlayışı geçerlidir. Yani bir ilim adamı kadim ulemaya muhalefet etmek, bir diğer ifade ile asırların imbiğinden geçmiş ve damıtılmış bilgi mirasını reddetmek durumunda kalırsa, bil­melidir ki, hem dindar kamu nezdinde, hem de ilmi gelenek nezdinde mağlup durumdadır. Bu uyarımız, geçmişten tevarüs ettiğimiz bilgilerin takdis edilmesi, yani dokunulamayacak kadar kutsallaştırılması anlamına alınmamalıdır. Elbette “müctehedün fîh” olan, yani ictihad sonucu elde edilen bilgiler, her dönemde başka müctehidlerin de içtihadına açıktır. Yalnız buna tevessül edenler bilmelidirler ki bu durum, bakir bir alanda fikir üretmek gibi değildir; tabir caiz ise, boş bir araziye gecekondu inşa etmek gibi değildir. Hele bir de üzerinde ümmetin tamamının veya kahir ekseriyetinin görüş birliği içinde benimsediği bir konuyu onlara cepheden karşı çıkarak reddediyorsa, durum daha da büyük bir ciddiyet kesbeder. Bu yüzden buna kalkışan ilim adamlarının çok güçlü delilleri, çok güçlü istidlallere malzeme kılmayı başarmaları gerekir.

    Dinî bilgi ve duyarlılıktan uzak medyanın sırt sıvazlamasını, libe­ral düşüncenin onaylamasını, seküler üslubun desteklemesini yeterli görmemelidir. Hatta bir ilahiyatçı için sözünü ettiğimiz bu durumlar, onun elini güçlü kılmak bir yana, tam tersine zayıflatır. Çünkü liberal veya seküler hayat ve düşünce tarzım benimsemiş bir çevrenin, asırların ilmi mirasım tahrife yönelik gayretleri taltif ve takdir etmesi, doğrusu üzerinde düşünülmesi gereken özel bir durum olarak görülmelidir.

    Bu genel değerlendirmelerden sonra özel alana, yani söz konusu ayet-i kerimenin mealine gelecek olursak, bugüne kadar bu ayete “Biz seni ancak bütün insanlara bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gön­derdik. ” mealini veren bütün Kur’an âlimlerini, meal hazırlayanla­rını veya tefsir yapanlarını ayırmaksızın bütün âlimleri yanlış yolda görüyorsanız, önce doğrusunu ortaya koyacaksınız, ardın­dan da gerekçelerinizi son derece muknî bir dille açıklayacaksınız.

    Mesela bu ayet-i kerimeye müellifin nasıl bir anlam verdiği belli değildir. “Kâffe” kelimesi üzerinden istifhamlarla dolu bir muharref yorum naklinden başka bir şey söylememiştir. Muharref de olsa, bu yorumun neticesinde bu ayet-i kerimenin anlamının nasıl olması gerektiğine dair hiçbir açıklamada bulunmamıştır. Tabii böyle bir yeni “meal denemesi”ne teşebbüs etmediği için, yaptığı bu mealin gerekçelerini de ortaya koymamıştır. Ancak bunu yapmadığı sürece bu konudaki boşluk sürekli olarak hissedilecek ve bu sorular cevabını bulmamış olacaktır.

    Ancak geç kalmış bir şey yoktur, ilim yapmak uzun soluklu bir iştir. Ümid ederiz ki, bizim bu çalışmamızı değerlendirmek için yapacağı yeni bir çalışmada bu boşluğu telafi eder ve Sebe’ Sûresi, 34/28 ayetinin ideal anlamının nasıl olması gerektiğini belirtir ve bugüne kadar hazırlanan meallerde yer alan karşılığının neden yanlış olduğunu ilmi bir dille ve yöntemle açıklar; biz de bu güzel gelişmeyi takip ederiz.

    Ayet-i Kerimedeki “Kâffe” Kelimesinin Anlamına Dair

    Gelelim müellifin kafa karıştırmak için söylediği:

    “Zira klasik tefsirlerde mezkûr ibareye dair iki yorum mevcuttur. Bizce daha makul olan diğer yoruma göre kâffe kelimesi ilgili ayet­te ‘engel olmak, alıkoymak’ anlamında kullanılmıştır. Buna göre ibarenin aslı kâffen li’n-nâs’tır. Kelimenin sonundaki ta harfi müba­lağa içindir.92 Sözün özü, ve-mâ erselnâke illâ kâffeten li’n-nâs ibaresi Hz. Peygamber’in Mekke ve havalisindeki insanları şirk ve inkâr alıktan vazgeçirmek maksadıyla gönderildiğini ifade eder.” şek­lindeki değerlendirmesinin aslına ve hakikatine…

    92 Kurtubî, XIV. 192.

    Her şeyden önce müellifin belirttiği “iki yorum”dan hiçbiri, müel­lifin ima ve işaret yoluyla söylemeye çalıştığı “şeye” delalet et­memektedir. Zira onun söylemek istediği şey, sanki bu yorumlar­dan birinin bu ayetin “bütün insanlık” yerine Mekke şehri ve çev­resi ile sınırlı kaldığım belirtmektir. Bu iddia tamamen müellifin vehminden ibarettir. Böyle bir iddiayı müellife gelinceye kadar herhangi bir kimsenin dile getirdiğini bilmiyoruz. Hele hele ken­disinin kaynak diye gösterdiği Kurtubi tefsirinde ise hiç mevcut değildir.

    Öncelikle Kurtubi tefsirinde ne söylendiğine bakalım:

    “Allah Teala’nın “Biz seni ancak bütün insanlara bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bilmezler.’ sözünde takdim-tehir vardır; buna göre asıl mana: ‘Biz seni insanların tamamına, yani hepsine gönderdik’ demektir. Zeccâc şöyle söyler: Yani, ‘biz seni insanların tamamına tebliğ ve uyarıda bulunman için gönderdik.’ Kur’an’da geçen Kâffe kelimesi, Cami’ manasındadır.

    Bu konuda şöyle de denilmiştir: Ayetin manası Kâffen li’n-nâsi’dir.-Bunun manası ise: – ‘Sen onları üzerinde bulundukları küfürden men eder ve İslam’a davet edersin.’ Kelimenin sonun­daki Tâ harfi mübalağa içindir.”93

    93 Kurtubi, XIV, 300

    Öncelikle belirtelim ki, klasik kaynakların dil ve üslubuna aşina olanlar bilirler ki, bu eserlerde “Kıyle/denilir ki” lafzıyla belirtilen görüşler pek muteber sayılmazlar. Hatta Türkçemizde bu tür görüşlere “kıl kavli” denilerek adem-i itibarlarına işaret edilmektedir.

    Diğer taraftan bu zayıf görüşte bile, yani ayet-i kerimenin bu yo­rumla sunulması halinde bile Hz. Peygamberin risaletinin şümulü ile ilgili bir anlam değişikliği söz konusu değildir. Tam tersine bu yorum farkı sadece ve sadece Hz. Peygamberin tebliğinin konu­sunu beyan etmek içindir. Buna göre iki yorum ortaya çıkmakta, bunlardan birincisine göre Hz. Peygamber’in görevi insanların tamamına tebliğ ve uyarıda bulunmak, ikincisi ise: “onları üze­rinde bulundukları küfürden men etmek ve İslam’a davet et­mek” tir. Her iki yorumun sahibi olan âlimler de bu görevin mu­hatabının bütün insanlar olduğunda ittifak halindedirler.

    Hülasa bu ayet-i kerimenin manasım ”bütün insanlar” olmaktan çıkarıp “Mekke halkı” veya “Kureyş Kabilesi”ne indirgeyecek bir yaklaşım kesinlikle mevcut değildir. Burada söz konusu edilen görüşün sahibi de diğerleri gibi ve ayetin sarih beyanında belirtil­diği üzere -ve müellifin de naklettiği gibi- “li’n-nâsi” demektedir ki, bunun anlamı: “insanlar” olmaktadır. Yani hiçbir yorumda bu ayet, “bütün insanlar”ı ihata etmek manasından uzak tutulmamış­tır. “Kıl kavli” nin sahibi veya sahipleri de zaten bunu söyleme­mişlerdir. Bu iddiayı ortaya atan, sadece müelliftir. Bu durumda müellifin: “Sözün Özü, ve-mâ erselnâke illâ kâffeten li’n-nâs ibaresi Hz. Peygamber’in Mekke ve havalisindeki insanları şirk ve inkar­cılıktan vazgeçirmek maksadıyla gönderildiğini ifade eder.” Tesbiti, kelimenin tam anlamıyla spekülasyondur. Ne akli, ne de nak­li hiçbir delile dayanmamaktadır. Ne klasik, ne modern hiçbir muteber görüş tarafından desteklenmemektedir. Dolayısıyla yo­rum adma müsamaha edilebilirliği aşacak ölçüde hudutsuz bir tahrif talihsizliğidir.

    Hz. Peygamber’in Bütün insanlığa Gönderildiğini Beyan Eden Başka Ayet Yok mu?

    Asıl önemli olan nokta ise şudur: Müellif, bu konuyu ele alış ve sunuş biçimiyle bir başka hakikati daha gizleme gayreti içine gir­miştir. Buna göre sanki Kur’an-ı Kerim’de bu hakikati beyan eden, yani Hz. Muhammed’in bütün insanlığa gönderildiğini belirten başka ayet bulunmamaktadır. Kur’an’ın en temel konularından birini reddetme anlamına gelen bu durum, bir üslup meselesi olarak görülüp geçiştirilemez. Çünkü bu konu bu kadar basit bir zihin oyunu değildir. Tam tersine özenle tasarlanmış, itina ile hazırlanmış ve teammüden işlenmiş ilmî bir cinayettir.

    Lütfen şu ayet-i kerimeyi birlikte okuyalım: “De ki; Ey insanlar! Ben sizin hepinize Allah’ın resulüyüm. O Allah ki, göklerin ve yerin bütün mülkü O’nundıır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Öldüren de, dirilten de O’dur. Bundan dolayı gelin, Allah’a ve resulüne iman edin. Allah’a ve Allah’ın bütün kelâmlarına iman etmiş bulunan o ümmî peygambere, evet ona uyun ki, hidayete erebilesiniz. “94

    94 Araf Sûresi, 7/158

    Öncelikle belirtelim ki, bu makalesi aracılığıyla tanıma fırsatı bul­duğum müellif, tahrif yoluyla da olsa kendisine malzeme çıkma­yacağı için bu ayet-i kerimeyi görmezden geldiği hissini uyandı­ran bir üslup içindedir. Bu üslup ve bu yöntem hiçbir ilim adamı­na yakışmaz. Hele hele bir ilahiyatçıya hiç yakışmaz. Sonuçta üzerinde fikir beyan ettiğimiz konu, Allah’ın kelamıdır ve o Kelam’ın sahibi de hepimizin Rabbi’dir. O’na ve O’nun beyanlarına karşı, beşerî metinlere karşı olması gerekenden daha dürüst ol­mak mecburiyetimiz vardır.

    Ayrıca bu ve benzeri ayetler önümüzde dururken ve yukarıdaki ayet-i kerime ile aynı hakikati teyid üstüne teyid ederken, biraz daha ölçülü ve itinalı davranmak, biraz daha kısık sesle konuş­mak uygun olmaz mı? Zira hilaf-ı hakikat değerlendirmeler, bu kadar üst perdeden dillendirilirlerse daha çok tepki çeker, sahibi­ne de daha çok sıkıntı verir.

    Bizim Peygamberimiz Sadece İnsanlara Değil “Bütün Alemlere Rahmet Olarak” Gönderilmiş Değil midir?

    Bu münasebetle belirtelim ki bizler, Hz. Muhammed’in (s.a.v), değil yalnız insanların tamamına, bütün âlemlere rahmet olarak gönderildiğine iman ederiz. Daha doğrusu iman etmek zorunda­yız. Çünkü Allah Teala. “(Ey Muhammedi) biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”95 Buyurmuştur. Bu kadar sarih bir nassı reddetmek, ya da indî yorumlarla hakiki manasını tahrif etmek, bizim haddimizi aşar.

    95 Enbiya Sûresi, 21/107

    Nitekim bu ayet-i kerimenin tevilinde sadece şu hususta ihtilaf edilmiştir: “Acaba burada kastedilen rahmetten, Hz. Muham­med’in gönderildiği bütün âlem mi, yani kâfirler ve müminlerin tamamı mı nasiplenecek, yoksa sadece müminler mi? İbn Abbas birinci görüşü benimsemiş ve: ‘Kim Allah’a ve ahiret gününe iman ederse o, hem dünyada hem de ahirette rahmete nail olur. Allah’a ve Rasulü’ne iman etmeyene gelince, o da, daha önceki kavimlerin başına gelen helak olma ve yere geçme gibi felaketler­den affolunmuştur.’96 demiştir. Bunun dışındaki herhangi bir hu­susta yorum ihtilafı bile söz konusu olmamıştır. Diğer taraftan, söz konusu âlem’den kastın sadece insanlık âlemi olmadığına, bunun yanı sıra Hz. Muhammed’in (s.a.v) cinler âle­mine de elçi olarak gönderildiğine iman ederiz, daha doğrusu iman etmek zorundayız. Çünkü bu konudaki ayetler de hiçbir tevile meydan vermeyecek kadar açık-seçik beyanlar içermektedir: ‘(Resulüm!) De ki: Cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kur’an ‘ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: Gerçekten biz, harikulade güzel bir Kur’an dinledik.

    Doğru yola iletiyor, ona iman ettik. (Artık) kimseyi Rabbimize asla ortak koşmayacağız.

    Hakikat şu ki, Rabbimizin sânı çok yücedir. O, ne eş ne de çocuk edinmiştir. Doğrusu bizim beyinsiz olanımız (iblis veya azgın cinler), Allah hakkın­da pek aşırı yalanlar uyduruyormuş.

    Halbuki biz, gerek insanlar gerekse cinler Allah hakkında asla yalan söylemezler, sanmıştık.’97

    Kur’an-ı Kerim’de müstakil bir sure olarak yer alan ve o âleme dair bilgüer ihtiva eden bu surenin nüzulüne sebep olan tarihi hadise kaynaklarımızda bütün açıklığıyla yer almakta, ayrıca bu hadisenin cereyan ettiği mekânda da, o hadisenin hatırasını canlı tutmak için bir de mescid inşa edilmiş bulunmaktadır.

    96  Taberi, XVII, 106

    97 Cin Sûresi, 1/1-5

    Ayrıca Ahkaf Sûresinde de bu konu çok sarih olarak beyan edil­miştir:

    “Ey Muhammedi Hani biz cinlerden bir grubu Kur’ân ‘ı dinlemeleri için sana yöneltmiştik. Onlar Kur’ân’ı dinlemek için hazır bulundukları zaman birbirlerine ‘susun’dediler. Kur’ân’ın okunması bitince de birer uyarıcı olarak kavimlerine döndüler.

    Onlar kavimlerine şöyle dediler: ‘Ey kavmimizi Gerçekten biz Musa’dan sonra indirilen ve kendisinden Öncekileri tasdik eden bir kitap dinledik. O kitap gerçeği ve doğru yolu gösteriyor.

    Ey kavmimizi Allah ‘in davetçisine uyun ve O’na iman edin ki, Allah da sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi acı bir azabdan korusun.’9899

    98 Ahkaf Sûresi, 46/29-31

    99 Bu konudaki teferruatı görmek için bk. Emin Işık, “Cin Sûresi”, DİA, VIII, 10-11 Ayrıca bk. Ahmet Saim Kılavuz, “Cin”, DİA, VIII, 8-10

    Bütün bu hakikatlerden ve sarih ilahî beyanlardan sonra, nasıl oluyor da bir akademisyen sinekten yağ çıkarmaya çalışarak ve sadece tahrif gücüne güvenerek böylesine sakîm bir tezin ardına düşebiliyor, pes doğrusu.

    “Mekke ve Havalisi” İddiasının Akla Getirdiği Sorular

    “Sözün özü, ve-mâ erselnâke illâ kâjfeten li’n-nâs ibaresi Hz. Peygamber’in Mekke ve havalisindeki insanları şirk ve inkarcılıktan vazgeçirmek maksadıyla gönderildiğini ifade eder.” cümlesinde ifadesini bulan önemli meseleye bir daha dönüp, bir de şu açıdan sorgulayalım:

    Müellifin bu iddiasına göre Hz. Peygamber’in risalet görevi Mek­ke ve havalisindeki insanları şirk ve inkarcılıktan vaz geçirmektir.

    Peki, bu durumda şu soruların cevaplanması gerekmez mi?

    • Mekke’nin havalisinin sınırları nereye kadardır? Mesela Tâif ve Yesrib (Medine) şehirleri bu sınırlara dâhil midir? Yoksa sadece Mekke’nin kenar mahalleleriyle mi sınırlıdır?
    • Mekke’nin havalisinin sınırları dışında kalan insanlar o dö­nemde şirk ve inkâr içinde değiller miydi?
    • Şayet onlar da şirk ve inkâr içindelerse onların da bu hususta uyarılmaları ve saplandıkları şirk ve inkâr batağından kurtulma­ları gerekmiyor muydu?
    • Yoksa onlara, geçmiş kavimlerde olduğu gibi, kendi içlerinden başka peygamberler mi gönderilmişti?
    • Peygamber’in risalet görevinin hudutlarını Mekke ve çev­resi ile sınırlandırmanın pratikte ne gibi yararlan vardır?
    • Böyle bir sınırlandırmaya itibar edecek olursak Hz. Peygam­ber’in (s.a.v.) Taif seferini ve Medine’ye hicretini nasıl açıklarız?
    • Bu tür bir sınırlamanın ortaya çıkarabileceği ve bir kısmına yukarıda işaret ettiğimiz bazı pratik mahzurları nasıl bertaraf edebiliriz?

    “Hesabı verilebilir söz söyleme” iddiasıyla yola çıkanların başka­larından daha dikkatli olmak gibi bir mecburiyetleri bulunduğu­nu da hiçbir zaman unutmamaları gerekir.

    Kur’an-ı Kerim’in Dili ve Evrenselliği

    Müellif devam ediyor:

    ‘Kur’an dil-lisan düzeyinde de evrensellik iddiası içermez. Çünkü Kur’an Arapların diliyle inzal edilmiştir.’

    Doğrusu anlamakta en çok zorlandığım konulardan birisiyle daha karşı karşıyayız. Yeryüzünde dil-lisan düzeyinde evrensellik diye bir olgudan nasıl söz edilebileceğini bilemem. Acaba geçmişte veya günümüzde evrensel dil diye bir şey duyup işiten var mı?

    Acaba müellife göre Kur’an’ın dil-lisan düzeyinde evrenselliği yakalayamamasının, bir başka tabirle, yerel-tarihsel düzeyde kal­masının sebebi, ikinci cümledeki şu tesbit midir: “Çünkü Kur’an Araplar’ın diliyle inzal edilmiştir.” Acaba müellifin zihninin bir yerlerinde “Şayet İngilizlerin veya Fransızların diliyle inzal edil­seydi, dil-lisan düzeyinde evrensellik kazanmış olurdu.” türün­den bir anlayış mı yatmaktadır. Doğrusu “çünkü” ile başlayan o cümle, bundan başka bir anlayışa geçit vermemektedir.

    Şayet müellif de bizim gibi yeryüzünün hiçbir köşesinde ve tari­hin hiçbir döneminde -Hz. Adem ve evlatlarının torunlarıyla bir­likte yaşadığı dönem hariç- dil-lisan düzeyinde bir evrensellikten söz etmenin mümkün olmadığını kabul etseydi, böylesine bir garabeti kalemine dolamaz ve bu garabeti açıklamak için de daha garip bir gerekçeye başvurmazdı.

    Kur’an’ın Arapça Olarak İnzal Ediliş Nedeni Akletme, Dolayısıyla Düşünme ve Anlamadır

    Müellif devam ediyor:

    “Bazı ayetlerde açıkça belirtildiğine göre Kur’an’ın Arapça olarak inzal ediliş nedeni akletme, dolayısıyla düşünme ve anlamadır.”

    Şayet müellif şöyle bir cümle kursaydı, en azından kendi iç dün­yasında tutarlı bir tavır sergilemiş olacaktı ve tarafımızdan kutla­nacaktı: “Bazı ayetlerde açıkça belirtildiğine göre Kur’an’ın Arap­ça olarak inzal ediliş nedeni, Mekke ve havalisinde yaşayan insan­ları diğer kavimlerden üstün kılmak, onlara bu üstünlüklerini hatırlatıcı mesajlar vermek, onlara bir takım imtiyazlar sağlamak vs.” Çünkü buraya kadar ileri sürdüğü tezlerin ortak paydasını bu tema oluşturmaktadır.

    Böyle demiyor; kendisiyle çelişme pahasına da olsa dürüst davra­nıyor ve: “Kur’an’ın Arapça olarak inzal ediliş nedeni akletme, dolayısıyla düşünme ve anlamadır.” diyor. Evet, tastamam böyle­dir ve işte bu yüzden bu Kitab evrenseldir. Çünkü müellifin de işaret ettiği “akletme, düşünme ve anlama” eylemleri evrenseldir. Bu eylemler sadece Mekke ve havalisindeki insanlara has değildir. Allah’ın insan ve cin olarak yarattığı ve bazılarının “akıl sahibi varlıklar” diye tasnif ettiği bütün canlılara şamil bir hususiyettir.

    Gelelim cümlenin devamına:

    “Kur’an’ın Arapça oluşu ile akletme arasındaki ilinti çok açıktır ki Araplar için anlamlıdır. Nitekim Kur’an’ın Hz. Peygamber’e Arapça olarak vahiyediliş gerekçesini, “Mekke ve çevresinde ya­şayan insanları uyarmak” şeklinde açıklayan Şûra Sûresi 42/7. ayet bu gerçeğin en müşahhas delilidir.”

    İlk olarak dikkatimizi çeken şu noktayı arz etmek isteriz:

    Acaba hangi sebepledir ki, biz bu meselenin “akletme-düşünme” boyutunu öncelemek ve bu sayede Kur’an’ın evrenselliğini görmek ve göstermek isterken müellif, “Arapça” olmasını öncelemek ve bu sebeple yerelliğini ve tarih-dışılığını isbat etmek istemekte­dir. Bu noktanın altını çizmeyi önemsiyoruz; çünkü çok önemli bir “zihniyet”i ele vermektedir.

    Diğer taraftan bu cümlede akla gelen ilk soru şudur: Madem ki “Kur’an’ın Arapça oluşu ile akletme arasındaki ilinti çok açıktır ki Araplar için anlamlıdır.” Peki, ne diye Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in risalet sınırlarını sadece Mekke ve havalisine indirgiyorsu­nuz. Mekke’nin ve havalisinin kuzeyinde, güneyinde ve doğu­sundaki Arapları ne diye bu mesajın muhatabı olmaktan istisna ediyorsunuz? Çünkü siz de diyorsunuz ki “Kur’an’ın Arapça olu­şu ile akletme arasındaki ilinti çok açıktır ki Araplar için anlamlı­dır.” Bu anlamlı ilintiyi ne diye anlamsız yorumlarınızla tahrif ediyorsunuz. Kendi kendinizle tenakuza düşmemek için bu mesa­jın muhatap sınırını en azmdan “bütün Araplar” olarak genişletebilirdiniz. O zaman yukarıdaki cümleniz ile ondan önce söyledik­leriniz arasında böylesine bir zıtlık veya uyumsuzluk problemi ortaya çıkmazdı.

    Ayrıca Şûra Sûresinin 7. ayetinde Mekke kelimesinin geçmediğini, Şehirlerin anası/atası anlamına gelen Ümmü’l-Qurâ kelimesinin geçtiğini, bunun da son derece isabetli bir ilahî tercih olduğunu, bu vesile ile bir kere daha tekrar edelim.

    Şu hususu da ayrıca belirtelim: Şayet Ümmü’l-Qurâ kelimesi özel bir isimse, özel isimler tercüme edilemezler. Cins isimse, onların da özel isimle karşılanamayacağını müellifin bilmesi gerekir. Doğ­ru ve ilmi emanete yakışır olan, bu kelimeye uygun bir meal ver­dikten sonra, gerekli görülürse onun, Mekke’nin adlarından biri olduğuna işaret etmekti. Aksi halde o ilahî tercihi yok sayıp key­fince bu ayet üzerinde tasarrufta bulunmak dürüst bir davranış ve akademik bir üslup sayılmaz.

    Dili Türkçe Olanlar Kur’an’ın Muhatabı Olamazlar mı?

    Müellifin, bu problemin tamamını kökten halledici en çarpıcı tesbitlerinden biri de şudur: “Kaldı ki ana dili Türkçe olan insanlara, ‘Daha iyi anlamanız için bu Kur’an’ı Arapça olarak inzal ettik’ demek, abes olsa gerektir.”

    Evet, gerçekten de öyle. Mekke ve havalisinde yaşayanların dışın­daki Arapları bu mesajın muhatabı saymamak ne kadar abes ise, dili Arapça olmayanları muhatap saymak da o kadar abestir.

    Birinci hususu biz söylüyoruz ama her ne hikmetse müellif öyle söylemiyor, ikinci hususu ise müellif söylüyor, dolayısıyla biz de ondan nakletmek zorunda kalıyoruz.

    Aslında müellif burada ne söylediğinin hakikaten farkında ise, onun ve onun gibi düşünenler açısından mesele bu noktada, hal­lolmuş yani çözümlenmiş demektir.

    Evet, müellife göre bu Kur’an Arapçadır ve Araplardan başkaları­na hitap etmesi mantıksızdır. Dolayısıyla daha başlangıçta dil-lisan düzeyindeki gerekçeden dolayı evrensel olması ihtimali yoktur. Dolayısıyla Araplardan başka, hatta sadece Mekke ve havalisindeki Araplardan başka hiç kimsenin Kitab’ı olmadığı gibi bizim Kitab’ımız da olamaz.

    Çünkü böyle bir durum, yani Arapça bir Kur’an’ın dili Türkçe olanlara hitap etmesi müellifin çok isabetli tesbitiyle “Abes” olsa gerektir. Âkil insanlar ise “abes”le iştigal etmezler.

    Tabi bu durumda müellifin, bu konuyu bu kadar uzatması ve makalesinin ilk satırlarında, Kur’an’ın bazı mesajlarının evrensel olabileceğine dair beyanlarda bulunmasını ne yapmak ve nereye koymak lazım gelir, bilemiyoruz. Çünkü nasıl oluyor da onun deyimiyle sırf Arapların akletmesini temin için Arapça inzal buyurulan bir Kitab’ın bazı mesajları evrenselleşebiliyor, anlayabil­miş değiliz. Ancak bu vesile ile bir hususu bir kere daha anlamış oluyoruz ki o da müellifin dersini iyi çalışmamış olması ve böyle­sine mühim bir mevzuu oldu bittiye getirmeye kalkışmasıdır.

    Müellif bu konuda son derece samimi ve ısrarlı… Zira şu tesbitler ancak ısrarlı bir samimiyetin, ya da çok samimi bir ısrarın sonucu olarak ortaya çıkabilir: “Hülasa, Arapça nazil olan Kur’an dil dü­zeyinde de evrensel değil, yerel ve tarihseldir.”

    Dil düzeyinde de, derken “dahi” manasına gelen o “de” ekini muhak­kak siz de bizim gibi fark etmişsinizdir. Yani “Bu Kitab her açıdan olduğu gibi dil açısmdan da evrensel değil, yerel ve tarihseldir.” De­menin en kestirme, ama en vurgulu anlatım şekli olmuş oluyor.

    Kur’an’ın Arabîliği, Kültür ve Zihniyeti de Kapsayan Bir Nitelemedir!

    Müellif devam ediyor:

    “Kaldı ki Kur’an’ın Arabîliği salt lisana ilişkin bir niteleme değil, lisanı kendisinden bağımsız sayamayacağımız kültür ve zihniyeti de kapsayan bir nitelemedir. Çünkü her dil belli bir toplumu yan­sıtır. Diğer bir deyişle, bir toplumun yaşam tarzı, gelenekleri, dünya görüşü, inançları, bilim, teknik ve sanata katkıları o toplu­mun diline yansır.”

    Bu değerlendirmeler bizim mesleğimizi icra eden herkese son derece tamdık gelmektedir. Evet, “bir metin Kelamullah da olsa benim için değişmez, kelam/metin, kelamdır.” diyen bir zihniye­tin ürünüdür. Yani Açıklamalarına ve değerlendirmelerine vahiy merkezinden değil, antropoloji merkezinden bakan bir anlayışın sonucudur.

    Ayrıca yukarıdaki değerlendirmeyi okuduktan sonra doğrusu, şu sorunun cevabını şimdi eskisinden daha çok merak ediyorum: Müellifin bu değerlendirmesinden yola çıkacak olursak yeryü­zünde “evrensel” olma niteliğini haiz bir eser, bir yazı, bir nutuk, bir sanat ürünü, kısaca ilmî, fikrî veya fennî (sanatsal) bir ürün bulabilir miyiz? Hukuk, felsefe, mantık, psikoloji, sosyoloji, tarih, edebiyat vs. gibi beşerî bilimlerin bütün dallarını kastederek bir daha soruyoruz: Geçmişte ve günümüzde ve yeryüzünün her­hangi bir köşesinde, sanat, bilgi ve düşünce alanlarında herhangi bir evrensel eserden bahsetmek mümkün olabilir mi? Mümkün olabilirse, nasıl olabileceğinin açıklanması, değilse, yer­yüzünde ve tarihin hiçbir döneminde evrensellik olgusundan bahsetmenin mümkün olmadığının açık-seçik tescil edilmesi ge­rekir. Ancak o zaman günümüzde öne sürülen evrensel değerleri nereye koyabilirler, bunu da onlar düşünsünler. Diğer taraftan göz ardı edilen şu noktayı hatırlatmanın müellife ve onun gibi düşünenlere acaba bir yararı olabilir mi: Dili Arabî olan bu Kelam, İlahî bir hitaptır ve muhatap aldığı toplumun kül­tür ve zihniyetini onaylamak için değil, değiştirmek ve tashih etmek için gelmiştir. Nitekim muhtelif ayetlerinde bunu en sarih bir dil ile ifade etmiştir. Zaten başka türlüsünü düşünmek de mümkün değüdir. Yani bir toplumun kültürel değerlerini ve zih­niyet dünyasını olduğu gibi ibka etmek ve sadece onaylamak için bir peygamberin gelmesini ve ilahî bir mesaj getirmesini açıklaya­bilmek kolay olmasa gerektir.

    “Her dil belli bir toplumu yansıtır. Diğer bir deyişle, bir toplumun yaşam tarzı, gelenekleri, dünya görüşü, inançları, bilim, teknik ve sanata katkıları o toplumun diline yansır.” derken, Kur’an-ı Kerim ‘de sırf Arapça olduğu için bu illetle malul mü gösterilmek isten­mektedir acaba? Yani Arap dili ile gelen bu metin Arapların yaşam tarzını, geleneklerini, dünya görüşünü, inançlarım yansıtmaktan öte bir fonksiyon icra etmemiştir mi denmek istenmektedir.

    Sonra şu “yansıtmak” kelimesi de biraz daha açılmalı değil mi? Acaba bizim anladığımız gibi sadece “onaylamak” anlamına mı gelmektedir, yoksa başka bir manası da var mıdır?

    Kendisini “bu ilahî kelâm -ki üzerinde hiçbir şüpheye yer yoktur- Al­lah ‘a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlara bir rehber [olarak indi­rilmiş]tir.”100 diye sunan bir Kitab’ın, sadece “yansıtıcı” görevi gördüğünü söylemek nasıl mümkün olabilir? O’nu gönderen ve indiren Kudret’in, yani Yüce Allah’ın “rehber, klavuz, yol göste­rici, hidayet” olarak nitelediği Kitab’ını, bir mümin kulun yalnızca “yansıtıcı” olarak nitelemesi, ne derece isabetli olabilir? Doğrusu bu, üzerinde düşünmeye değer bir sorudur.
    100 Bakara Sûresi, 2/2

    Kur’an’ın Arapça Değil Rabça Olduğuna İlişkin Popüler Söylemi

    Müellifin “yeri gelmişken” kaydıyla açtığı paragrafı nakledip, biz de yeri gelmişken bu cümleleri değerlendirmek istiyoruz:

    “Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki dil, üslup ve ifade düzeyin­deki mükemmelliğe atfen Kur’an’ın Arapça değil Rabça olduğuna ilişkin popüler söylem de gerçeğe tekabül etmemektedir. Çünkü Kur’an’da son derece beliğ ifadeler mevcut olduğu gibi lahn tar­tışmasına konu olan sorunlu ibareler de mevcuttur. Diğer bir deyişle, Kur’an’da îcâz olduğu kadar ıtnâb, itâle ve tatvü de vardır. Keza azımsanamayacak ölçüde tekrarlar vardır. Ayetlerin sonla­rında ses uyumu (seci) sağlamak için, geçmiş zaman kalıbı yerine şimdiki zaman kalıbı kullanmak, tekil yerine çoğul, dişil yerine eril zamirler kullanmak, bazı özel isimlerin aslî formunu değiş­tirmek, kelimenin sonuna harf eklemek veya harf düşürmek gibi edebî hususiyetler de mevcuttur.”

    Bu mesele, takdir edileceği üzere, edebi sanatlarla ilgili bir meseledir ve müellif de bilir ki bu konunun uzmanı olan ulemanın kahir ekseriyeti onun gibi düşünmemektedir. Hatta İslam Ansiklopedisinde yayınlanan “İ’câzü’l-Kur’ân” maddesinde101 belirtildiğine göre bu konuda çok sayıda müstakil eser telif edilmiş ve bu eserlerin neredeyse tamamında Bâkıllânî tarafından ifade edilen şu husus, ortak bir kanaat olarak dile getirilmiştir: “Kur’an’daki nazım güzelliği hem bütününde, hem de tek tek her lafzında mevcut olup üslubu, fesahati… onun erişilmez üstünlüğünü meydana getirir.”102 Ancak dinî konuların tamamında görülen “eleştirel yorum ve yaklaşım biçimi” Kur’an’ın icazı meselesine de sirayet etmiş ve “XX. Yüzyılda batıdaki bilimsel gelişmelerin etkisiyle âlimlerin bir kısmı Kur’an’ın icazını pozitif bilim açısından araştırmaya yönelmiş ve bu alanda yeni görüşler ileri sürmüştür.”103

    101   Yusuf Şevki Yavuz, “İ’câzü’l-Kur’ân”, DİA, XXI, 403406

    102  Bakülârû, “İ’câzü’l-Kur’ân”, s. 13-21,3645

    103  Yusuf Şevki Yavuz, “İ’câzü’l-Kur’ân”, DİA, XXI, 404

    Sanat Anlayışı ve Zihniyet Problemi

    “Yeri gelmişken” bu konuya biz de şöyle bir katkı sağlamış olalım:

    Sanata dair değerlendirmeler genellikle bir zihniyet meselesi olarak tezahür etmektedir. İlk defa bazı genç şairlerin, Namık Kemal, Yahya Kemal, Mehmet Akif, Faruk Nafiz gibi şairlerin şiirlerine dudak büktüklerini, bunları şiir saymadıklarını, sadece bir    takım    “betimlemelerden”    ibaret    söz    dizisi    olarak değerlendirdiklerini duyduğum zaman neredeyse dudağım uçuklamıştı. Daha sonraki dönemlerde Fuzuli, Baki, Nedim ve Şeyh Galib’in de aynı eleştiriye muhatap kılındıklarını gördüğüm zaman, eski tecrübeye dayanarak bu kadar tepki vermemiştim.

    Çünkü artık anlamıştım ki bu nesil o kültüre yeterince vâkıf, hatta aşina olmadığı için ondaki güzellikleri göremez ve oradaki derinlikleri keşfedemez. Tabii bu hususta da kendi aczini fark edip telafi edecek yerde, kendini tenzih ve takdis ederek öbürlerini suçlamak, onun egosuna daha uygun düşer ve sonuçta böyle bir manzara ortaya çıkar.

    Kimilerine göre “mide gurultusu” olarak nitelenen söz dizileri, öbürlerine göre erişilmez sanat şahikaları olarak gözükebilmektedir. Kendi payıma ölçüsüz ve kafiyesiz şiiri şiir saymamaya devam ediyorum ve bu durumu tıpkı, ritimsiz ve ahenksiz ses kümelerini de müzik saymamak gibi görüyorum ama biliyorum ki bu düşünce sadece beni bağlar.

    Meselenin bir diğer önemli veçhesi de şudur: Bazılarının ağzından çıkan sözler, ancak onların ağzından çıkınca o anlamı, o derinliği ve o güzelliği kazanabiliyorlar. Başkalarının ağzında aynı sözler belki gülünç bile olabiliyorlar. Mesela:

    “Gel, Gel, ne olursan ol gel İster kâfir, ister mecûsî, ister puta tapan ol gel Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir Yüz kerre tövbeni bozmuş olsan da yine gel”

    Bu sözler ancak Mevlana’nın ağzından çıktığı zaman anlamlı ve güzeldir.

    Herhangi bir serkeşin veya parasından başka bir zenginliği olmayan madrabaz bir maddeperesün ağzına yakışmaz; hasbelkader onlar böyle bir sözü söyleyecek olsalar da kendilerini gülünç duruma düşürmekten başka bir işe yaramaz. Zaten bu sözün sahibi Mevlana olmadığı halde, belki de bu sebepten dolayı, yani ancak onun ağzından çıktığı zaman anlamlı olabileceği düşüncesiyle ona nisbet edilmiş ve zaman zaman yapılan uyanlara rağmen ilgili kişiler ve kurumlar bu yanlışı tashih etmeye yanaşmamışlardır.104

    104 Türkçe’de “galat-ı meşhur” diye bir kavram vardır, mânâsı, “öyle olduğu bilin­diği halde herkes tarafından yanlış anlamıyla kullanılan kelime” demektir; hattâ bu kavramla ilgili olarak “galât-ı meşhur lugat-i fasihten evlâdır” yollu bir kelâm-ı kibar dahi üretilmiştir, “ortaklaşa paylaşılan yanlışlık, en sağlam sözlü­ğün hakemliğinden bile üstündür” anlamına gelir. İşte, “Gel, gel, ne olursan ol yine gel, ümitsizlik kapısı değildir bizim dergâhımız, bin kerre tevbeni bozmuş da olsan yine gel” rubaisinin Mevlânâ Celaleddin Rûmî’ye ait olduğunu iddia etmek “galât-ı meşhur” kavramının içini bütün hacmiyle dolduran bir örnektir. Edebiyat tarihçileri, orijinal Fârisi söyleyişi, “Bâza bâza” kelimeleriyle başlayan bu rubainin Mevlânâ’ya değil, ondan iki asır önce yaşamış mutasavvıf şair Ebu Said Ebu’l-Hayr’a ait olduğunu söylüyorlar ve bu iddia en azından elli seneden beri ortada durduğu halde hemen herkes (başta Kültür Bakanlığı’nın, Konya Valiliği’nin resmi internet siteleri olmak üzere) şiiri Mevlânâ’ya atfediyor. (Aksiyon Dergisi, Sayı: 525-27.12.2004 Ahmet Turan Alkan a.alkan@aksiyon.com.tr)

    Ayrıca bu mazmun için burada tekrar eden “gel” kelimesi lüzumsuz bir tekrar sayılmaz, aksine manayı güçlendirici bir zenginlik kabul edilir.

    Yüksek Riskli Bir Değerlendirme!

    Bu derece önemsenmesi gerektiğine inanmasam, kesinlikle böyle bir riskin altına girmeyi düşünmem. Ama gelin görün ki buna değeceğine gönülden inandığım için başıma gelebilecek her sıkıntıyı şimdiden “merhaba” diyerek karşılamayı ve göğüslemeyi göze alarak diyorum ki:

    Bir mümin, akademisyen de olsa, Allah, Allah’ın sıfatları ve cümleden olarak Allah’ın kelamı konularında objektif olamaz. Objektif olma iddiası taşırsa mümin olamaz. Çünkü bu konular “iman” ile alakalıdır ve imanla alakalı her konunun işte böyle bir karakteri vardır. Yani teslimiyet, hem de tam bir teslimiyet gerektirir. Eleştirel düşünce, ancak teslimiyet sınırlarının dışındaki alanlar için geçerlidir.

    Bizler -ilim adamları da olsak- Allah Teala’nın kemal sıfatlarla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh olduğuna iman ederiz. Bu vasıflan haiz bir varlıktan sadır olan her türlü sözün ve fiilin, zatı gibi en mükemmel olduğuna inanırız. Dolayısıyla O’na ait olduğuna inandığımız her söz veya fiilde hep, en mükemmeli ararız. Bulamazsak kendi aczimize hamlederiz ve birilerinin o mükemmellikleri mutlaka keşfettiğine ama bizim bundan haberdar olmadığımıza inanırız.

    Bu cümleden olmak üzere Kur’an-ı Kerim hakkında da böyle düşünürüz. Çünkü O Yüce Kelam, O Yüce Rabbin Kelamıdır ve Hz. Peygamberdin buyurduğu gibi “O’nun kelamının beşer kelamma üstünlüğü, O’nun beşere üstünlüğü gibidir.”105 Bu hadis-i şerifi son derece önemser ve üzerinde durulması gerektiği kanaati taşırız. Dolayısıyla bir mümin edasıyla ve tavrıyla Kur’an’a yaklaştığımız zaman O’nu böyle değerlendiririz. O bizler için sadece dil ve üslup yönünden değil, her açıdan en mükemmeldir: Manen en mükemmeldir; nazmen106 en mükemmeldir, hükmen en mükemmeldir. Çünkü Yüce Allah, bizzak zat-ı uluhiyyeti kendi kelamı ve hükmü hakkında şöyle buyurmakta ve onları şöyle nitelemektedir:

    “Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu Kitab’ın etkisinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem de gönülleri Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitap, Allah’ın, dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz. “107

    “Yoksa câhiliyye hükmünü mü arıyorlar? İyi bilen bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?”108

    ————————————-

    105 Tirmizi, Sevâbü’l-Kur’an, 25; Dârimî, Fadâilü’l-Kur’an, 6

    106 Kadim ulemamız, Allah Kelamından bahsederken, lafız denilmesini hoş karşı­lamamış, bunun yerine nazım denilmesini tavsiye etmişlerdir. Yani Kur’an’ın lafzı demeyi, su-i edeb saymışlar ve eserlerinde Kur’an’ın nazmı diyerek bu ince­liğe dikkat etmişlerdir. Çünkü Arap dilinde lafız kelimesinin kökünde “atmak” manası bulunmaktadır. Mesela buğdayın değirmen taşlarının arasına bırakılma­sı, bu kelime ile ifade edilir. Hâlbuki nazım kelimesi, bizim dilimizde de kulla­nıldığı manasıyla, düzen, nizam ve intizam içinde olmayı ifade eder. İnci dizme­yi ifade etmek için de bu kelime kullanılır. İşte böyle bir nezaketten ve ince anla­yıştan yola çıkan ulemamız, Allah Teala’nın kelamının şanına yakışan ifade biçimi­nin Nazım olduğunu, lafız olmadığını özellikle belirtmişlerdir. Böylelikle şu ha­kikatin altını çizmek istemişlerdir:

    “Ey okuyucu! Bilesin ki şu anda elinde bulundurduğun bu metnin ne kelimeleri rastgele alınmış, ne de sure ve ayetleri Mushaf içindeki yerlerine rastgele serpiş­tirilmiştir. Tam tersine her kelime bir inci gibi seçilmiş ve bulundukları yerlere de, bir incinin gerdanlıkta yerini alması gibi özenle dizilmiştir.” Çünkü o âlimler şu hususa çok değer vermekteydiler: “Allah kelamının beşer sözüne nisbeti, Al­lah’ın kullarına nisbeti gibidir.” (Tirmizi, Sevâbü’l-Kur’an, 25; Dârimî, Fadâilü’l-Kur’an, 6)

    Bu duruma göre Allah (c.c.) için gösterilen tazim ve ihtiram, O’nun kelamı için de gösterilmelidir.

    Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için bk., Hafizuddin en- Neşeti, Şerhul-Müntehabfi Usuli’l-Mezlıeb, (neşr. Salim Öğüt), s. 25

    107 Zümer Sûresi, 39/23

    108 Mâide Sûresi, 5/50 

    —————————————

    Evet, ilim adamları da Kur’an-ı Kerim’e bu iman ile yaklaşmak zorundadırlar. Nitekim bu Kitab’ta şöyle buyurulmaktadır:

    “Müminler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.109

    109 Enfal Sûresi, 8/2

    Ayrıca, İslam’m ilk yıllarında bir grup Medine’den gelip Hz. Peygamber’i dinledikten sonra iman etmiş ve ardından İslam Medine’de yayılmış, Hz. Ömer Tâhâ Sûresini dinleyince bundan etkilenip müslüman olmuş, Cübeyr b. Mut’im Resûl-i Ekrem’den Tür Sûresini işitince hissettiği tesiri ‘sanki kalbim çatlayacak sandım’ şeklinde ifade etmiştir.”110 Bütün bu hakikatler, bu konuyu inceleyenler tarafından dikkate alınmalı, değerlendirmelerin sağlıklı olabilmesi için göz önünde bulundurulmalıdır.

    110 Müsned, IV, 83,85. Ayrıca bk., Suat Yıldırım, “Kur’an”, DİA, XXVI, 395

    Kur’an-ı Kerim’in bütün cepheleriyle araştırılıp incelenmesi, bu cümleden olmak üzere belagat yönünün de ele alınması, ulema için bir hak değil, bir vecibedir. Ancak konusu “iman ve inkâr” ikilemi üzerine oturan hiçbir meselede “objektiflik iddiası”nın gerçekçi olmadığını da kabul etmek zorundayız. Zira bir müminin bizzat Yüce Allah’ın kendi kelamından “sözün en güzeli”111 diye bahsettiğini okuduktan sonra bundan etkilenmemesi, objektivite adma bunu yok sayması veya önemsememesi mümkün değildir. Nitekim bu konuda kaleme alman ciltler dolusu eserde, bu özellik her zaman dikkat çekmektedir.112

    111 Zümer Sûresi, 39/23

    112 Bu konudaki külliyatı görmek için aşağıdaki ansiklopedi maddelerine ve bu maddelerin bibliyografyalarına bakılması tavsiye edilir: Hulusi Kılıç, “Belagat”, DİA, V, 380-383; Suat Yıldırım, “Kur’an/İ’cazı ve Üslu­bu”, DİA, XXVI, 393-398; Abdülhamit Birışık, “Kur’an/Kur’an İlimleri”, DİA, XXVI, 401-404; Yusuf Şevki Yavuz, “İ’câzü’l-Kur’an”, DİA, XXI, 403-406

    “Cennet ve Cehennemle ilgili Tasvirler Yerel ve Tarihseldir”

    Müellifin belirttiği, ‘diğer bir tarih-üstü tema da öte dünya inancıdır.’

    Her ne kadar müellif bu konuda ‘mutlak’ bir ifade kullanıyor, dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’de Ahiret inanana dair ne gelmişse ve bildirilmişse hepsinin tarih-üstü olarak kabul edilmesi gerektiği yönünde bir izlenim uyandırıyorsa da, yazısının muhtelif yerlerinde temas ettiği hususlardan hareketle biliyoruz ki, bunu söylemek istemiyor ve böyle de düşünmüyor.

    Nitekim az ileride aynen şöyle söylemektedir:

    “Kur’an’daki tarihselliğin diğer bir şekli de ahiretle ilgili ayetlerde karşımıza çıkmaktadır… Bununla birlikte Kur’an’ın cennet ve cehennemle ilgili tasvirleri yerel ve tarihseldir.”

    Şimdi biz buradan nasıl bir pratik sonuç çıkarmalıyız. Acaba şöyle bir sonuç çıkarırsak müellife haksızlık etmiş olurmuyuz:

    “Ahiret var, ama onunla ilgili olarak Kur’an’da gelen bilgiler Arap toplumunun tahayyül ve tasavvurlarına dayalı olduğu için evren­sel ölçekte güvenilir ve sağlıklı bilgiler içermezler; dolayısıyla itimad edilir şeyler değildir. Bir diğer ifade ile bu bilgiler Arap toplumunun ihtiyaç, beklenti ve idrak seviyesini göstermekten başka bir değer ifade etmez. Dolayısıyla diğer insanlar için bir anlam ifade etmez.”

    Peki, bu böyleyse biz, ahirete dair sağlıklı bilgilere nereden ulaşa­cağız. Yoksa bu tür bilgilere ulaşmamız gerekmez mi? Bu bilgilere sahip olmadan da salt inanç ile yerinebilir miyiz? Ya da yetinmek zorunda mıyız? Yani bu imanın içini nasıl dolduracağız ki bu inanç bizim hayatımızda işlevsel hale gelsin ve ahiret hayatını göz önünde tutarak yaşayalım, dolayısıyla bir takım hukuk ve ahlak dışılıklardan uzak duralım. Çünkü ahiret hayatında bunun hesa­bını vermenin kaçınılmaz olduğunu bilelim. Hesap işinden sonra başımıza neler geleceğini hakkıyla haberdar olalım ki ayağımızı denk atalım.

    Diğer taraftan şunu da merak etmekteyiz: Şayet bu bilgiler tarihsel ise, yani bizi ilgilendirmeyen, bize hitap etmeyen, dolayısıyla bizim de kaale almamız gerekmeyen bilgiler cinsinden iseler, o halde bunlar bize neden bildirilmiş olabilir? Yani bizler bu bilgile­re niçin muhatap kılındık? “Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır. “137 Diyen Allah Teala bu tasvirleri neden bildirmiştir? Evet, yarattığı kulun nelere ihtiyacı olduğunu en iyi bilenin, onu yaratan olduğu inana, sanıyorum müellif ve onun gibi düşünenler tarafından da tarih-üstü bir inanç olarak kabul edilebilir. Bu açıdan bakıldığı zaman, başta ahiret ile ilgili bilgiler olmak üzere, hayatımızı ilgilendiren ve düzenleyen bu bilgiler niçin bize verilmiş olabilir acaba?

    137 Mülk Sûresi, 63/14

    Efendim, o bilgiler doğrudan muhatapları içindi, denilecek olursa, o zaman şu soruya nasıl cevap verilir?

    Peki, doğrudan muhataplarının ihtiyaa olan bu bilgilere onlardan sonraki nesillerin ihtiyaa yok mudur? Bu “doğrudan muhataplar”ın bir ayrıcalığı mı vardır ki onlara bu bilgiler veriliyor da, daha sonrakiler bundan mahrum bırakılıyor?

    Tarih-üstü Tema: Ana-Babaya İyi Davranmak

    Müellifin tarih-üstü saydığı “Üçüncü tema ise ana-babaya iyi davranmak”tır.

    Bundan sonra sıkça soracağımız bir soruyu bu münasebetle ilk defa bu vesile ile sormuş olalım: Sizce bu “iyi”nin, dolayısıyla “iyi davranış”ın belli bir ölçüsü var mıdır? Mesela modern insanın kafasındaki “iyi”, maddi, fiziki bir şeydir ve buna göre söz gelimi ana-babasını iyi bir huzur evine yatırmışsa ve ücretini de ödüyorsa, onlara karşı çok iyi davrandığını düşünebilir. Şayet Kur’an’ın ve O’nu yorumu olan sahih Sünnet’in muhtelif vesilelerle dikkat çektiği bir takım erdemler ve ahlaki ilkeler, Arap örfü ve âdeti olarak dışlanırsa, onun yerine konulacak başka bir bilgi kaynağı da icad ve ihdas edilemezse, ana-babaya iyilik etmenin sınırları, yol ve yordamı nasıl tesbit edilecektir? Bu mesele şayet insanların yetişme şartlarına ve onların sahip oldukları kültürel telakkiye bırakılacak olursa, yerli bir okuldan mezun olan genç adamla, ecnebi bir kolejden mezun olan arasında bile bu konuda ciddi anlayış farkları olduğu görülecektir. Bu durumda neyin doğru, iyi ve güzel olduğuna, hangi davranışın da yanlış, kusurlu ve çirkin olduğuna kim karar verecektir.

    Diğer taraftan belki bu mesele, yani ana-babaya iyi davranma, bütün peygamberlerin dikkat çektiği bir husus olması dolayısıyla müellifin ölçütlerine göre tarih-üstü bir tema olarak görülebilir, ancak buna rağmen biz bu meselenin tarihin tüm uğraklarında mevcut olan bir “mesele” olduğunu iddia etmeyi aynı ölçüde mümkün görmüyoruz. Çünkü şayet bizim içinde yaşadığımız çağ da “Tarihin uğraklarından biri” sayılıyorsa, özellikle Batı dünyası ve modern düşünce de bu “tarih”te önemli bir “uğrak” ise, bu meselenin bugün çok farklı bir anlayışla ele alındığını biliyoruz. En azından modern düşüncenin bu konuyu, hiç de peygamberle­rin ele aldığı şekilde ele almadığından eminiz. Çünkü onların “evlat ve ebeveyn” telakkisi bizim bildiğimiz ve alıştığımız tarz­dan son derece farklı bir perspektif arzetmektedir. Bu telakki ve terbiye tarzıyla yetişen bir evlat ebeveynine yılbaşında, doğum gününde, aneler veya babalar gününde bir kart atarsa iyi evlat olmaktadır ve ebeveyn de daha f azlasını beklemediği için onu iyi evlat olarak görmektedir.

    Psikolojideki “öğretilmiş çaresizlik” kabilinden, daha fazlasını hiç beklemediği için daha azıyla yetinmeye mahkûm bir ana-babanın durumu “iyi” sayılmalı mı; bu evlat da ana-babasma “iyi” dav­ranmış bir evlat olarak görülmeli midir?

    Eğer Veysel Karani ile ilgili olarak anlatılanları ve onu sahip ol­duğu makama taşıyan davranışındaki “ana rızasını arama çabası”nı tarihsel bir motif gibi değerlendirirsek, evrensel olan bu tema’nın içini kim nasıl dolduracaktır? Buhari’de Hz. Peygamberin (s.a.v.) dilinden yağmurlu bir günde bir mağaraya sığınan ve bu­rada mahsur kalan üç kişinin hikâyesi anlatılır. Bunlardan biri de bu sıkıntılı durumdan kurtulmak için anne-babasına karşı ihsan­la/iyilikle davranışını vesile edinerek niyazda bulunmuştur.138 Çünkü böyle bir amel, Allah’ın sevgisine ve rızasına sebep olmak­ta, dolayısıyla bu amellerin sahibinin duasının kabul olma ihtima­lini yükseltmektedir. Nitekim Allah’tan başka hiç kimsenin kendi­lerini kurtarması mümkün olmayan bu durumdan bu sayede kur­tulmuşlardır.

    138 Buharı, Buyu’ 98, Hars,13, İcâre 12; Ebû Dâvud, Buyu’ 29

    Şayet birileri çıkıp, burada anlatılanları tarihsel olay olarak sunar ve bize hitap ermediğini söylemeye kalkışırsa, o zaman biz de şunu sorarız: Peki biz, bize hitap edecek bilgiyi veya mesajı nere­den ve kimlerden bulacağız; ayrıca bize hitap ettiği söylenen me­sajlarda tam olarak ne söylendiğini nasıl kestireceğiz?

    Sözün özü, iyi davranışı, tarih-üstü saymakla mesele çözülmüş olmamaktadır. Bu tesbiti yaptıktan sonra “iyi” kavramının içinin adam gibi doldurulması gerekmektedir.

    Allah Hüküm Koyarken Muhtemel ve Müstakbel Gelişmelerin Tümünü Hesaba Katmamış mıdır?

    İkinci olarak, tarihselciler, evrenselcileri şu yaklaşımlarından do­layı eleştirmişlerdir:

    “Kur’an’ın tüm insanlara ve tüm zamanlara gönderilmiş bir kitab olduğuna inananlara -ki Müslümanların kahir ekseriyeti böyle inanmaktadır- göre Allah hüküm koyarken muhtemel ve müstakbel gelişmelerin tümünü hesaba katmıştır.”

    Bu eleştirel ifadeler sarahaten işaret etmektedir ki müellif böyle bir durumu mümkün görmemektedir Yani ona göre Allah hüküm koyarken muhtemel ve müstakbel gelişmelerin tümünü hesaba katamaz veya katmaz. Çünkü indirdiği vahiy, “vahyin indiği za­man, zemin ve insan unsurlarıyla” mukayyettir.

    Dolayısıyla şu kadar asır öncesinin hitabı, isterse bu hitap ilahî olsun, bu çağı -en azından doğrudan/ilk muhataplarını bağladığı gibi- bağlamaz.

    Ayrıca bu cümledeki “tümünü” ifadesi de problemlidir. Çünkü bu kayıttan “muhtemel ve müstakbel gelişmelerin bir kısmım hesaba katabilir.” Anlamı da çıkabilir. Şayet böyle ise, o zaman da “ne kadarlık kısmını hesaba katabilir” veya “hangi kısımları hesa­ba katabilir” gibi sorular gündeme gelir ki, içinden çıkabilene aşk olsun.

    Ayrıca bu iddiaya göre, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) gelen en son vahiy için böyle bir değerlendirmeyi gerçekçi bulanların, Hz. Mu­sa, Hz. İsa gibi, çok daha erken dönemlerdeki peygamberlere ge­len vahiyden evrensel değerler çıkarmaları, bizim açımızdan tu­tarsızlık gibi gözükmektedir.

    Biz Kur’an’ın Dolaylı Muhatapları mıyız?

    Müellif devam ediyor:

    Bu bağlamda çağdaş Müslümanların Kur’an hitabına dolaylı muhatap olduklarını da belirtmek gerekir. Zira Kur’an’ın doğrudan muhatapları Hz. Peygamber devrindeki Araplardır.

    Öncelikle şu “çağdaş müslüman”dan ne kastedildiğinin açık yü­reklilikle ve açık bir dille ortaya konulması gerekir. Çünkü bu kelimenin nötr/tarafsız olmadığı, tam tersine “değer” yüklü oldu­ğu cümlenin malumudur. Bu makalenin üslubu da, burada “Müs­lüman” kelimesinin başına getirilen bu sıfatın tesadüfen konul­madığı izlenimi uyandırmaktadır. Demek ki çağdaş müslümanın bir takım imtiyazları mevcuttur. Bu yüzden Kur’an-ı Kerim’e mu­hatap olma şekli bile değişiktir. Herhalde Kur’an-ı Kerim’in yük­ledikleri sorumluluklar karşısındaki konumu da, bu imtiyazdan nasibini almıştır.

    Ayrıca müellifin de takdir edeceği üzere bu “çağdaşlık” kavramı çok su götürecek bir hamurdur ve bu karakteri dolayısıyla da herkesin ve her kesiminin kendine göre bir çağdaşlık anlayışı var­dır. Şayet müellif de, değer yüklü bir kavram olarak bu kullanımı tercih ettiyse, onun çağdaşlık anlayışının ne olduğunu da bilmek isteriz ki, bu kullanımla neyi hedeflediğini az çok kestirebilelim.

    Şayet müellifin kastı, ashab-ı kiramdan sonraki bütün dönemler ise, o zaman bu ifade o maksadı açıklamaya kifayet etmezmiş gibi durmaktadır.

    “Kur’an hitabına dolaylı muhatap olmak” ifadesinden kastedilen mananın da açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Bununla anlatılmak istenenin ne olduğunun net bir biçimde ortaya konul­ması gerekir. Yani emirler, nehiyler ve bilcümle müeyyideler ko­nusunda, doğrudan muhataplarına göre daha mı az sorumluyuz yoksa daha mı çok. Şayet öyle değilse, yani sorumluluk taşıma bakımından Kur’an’ın doğrudan muhataplarıyla aramızda bir fark yoksa bunca lafa, bunca emeğe, dolayısıyla ortaya çıkan bunca istifhama ne lüzum vardır?

    Ayrıca burada çağdaş Müslümanların Kur’an hitabına dolaylı muhatap olduklarını belirten müellif bazen de günümüzdeki Müslümanlar Kuran’daki hitabın değil, mesajın muhatabıdır. Demektedir. Yani Müslümanların neyle muhatap oldukları konu­sunda belirsiz bir durum ortaya çıkmaktadır: Dolaylı da olsa Kur’an’ın hitabının mı muhatabıdırlar, yoksa Kuran’daki hitabın değil, mesajın mı muhatabıdırlar? Bu nokta, netleştirilmesi gere­ken önemli bir nokta gibi gözükmektedir.

    Buna ilaveten, yapılacak değerlendirmeye ve varılacak karara göre şu hususun da açıklanmasında zaruret vardır: Dolaylı da olsa Kur’an’ın hitabının muhatabı, olmakla Kuran’daki hitabın değil, mesajın mı muhatabı olmak arasında ne fark vardır? Yani dinî sorumluluğumuzun sınırlarının belirlenmesi ve görevlerimi­zin yoğunluğunun tesbit edilmesi açısından nasıl bir pratik sonuç doğar? Bu meselenin de anlaşılır bir dille beyan edilmesi şarttır. Evet, “Kur’an’ın doğrudan muhatapları Hz. Peygamber devrindeki Araplardır.” Tıpkı, Tevrat’ın doğrudan muhataplarının Hz. Musa devrinde yaşayan İsrailoğulları olması gibi. Bu tepitte ne bir orijinallik, ne de bir yanlışlık vardır. Ancak, söyleniş tarzında ve tınısında bir tuhaflık sezmemek mümkün değildir. Herhalde bu tuhaflığa sebep olan maddi unsur şu “Araplar” kelimesi olsa ge­rektir. Çünkü bizim geleneğimizde ilahiyat tahsil eden hiç kimse­den bugüne kadar Ashab-ı Kiram’dan “Araplar” diye bahsedildi­ğine şahit olmadık. Hz. Muhammed’in (s.a.v) rahle-i tedrisinden geçen bütün Araplar, artık Arap değil Ashap’tır. Yani O’nun soh­betinde bulunma lütfuna ermiş, bu sayede O’na sâhıb174 (dost, arkadaş) olmuş müstesna simalardır. Cahiliye çağındaki Ömer Arap idi/ ancak İslam’la şereflendikten sonraki Ömer artık sadece “Ömer” değildir; bilakis O, Hz. Ömer’dir (r.a.), çünkü Hz. Peygamber’le sohbet şerefine ermiş bir Sahabe’dir.

    174 Ashab kelimesinin tekilidir.

    Son zamanlarda İslam’dan bahsederken “Araplar’ın dini”, Kur’an’dan bahsederken “Arapça Kitab”, Hz. Peygamber’den bahsederken “Kureyşli bir Arap” gibi nitelemelerin artması esef verici bir gelişmedir. Bu yaklaşımı başka bir değerlendirmeye malzeme kılmasak bile en azından nezaketsizlik ve saygısızlık olarak gördüğümüzü belirtmek isteriz. Din, baştan sona “Edep”tir. Bu yüzden dindar insan, önünde secdeye vardığı Rabbi’nden, O’nun insanlığa en büyük ikramı olan Rahmet elçisi’nden ve O elçi aracılığıyla insanlığa lütfettiği ve Hidayet vesilesi olarak nitelediği Kitab’ından bahsederken büyük bir edeb içinde olmak zorundadır. Hayır, bu mecburiyet, kendi iç dünyasının, Rabbi ile olan irtibatının, Rasulü’ne duyduğu sevgi ve iştiyakın tezahürün­ün başka bir şey değildir. Yani o duyguların yürekleri doldurdu­ğu yerde, organlardan başka türlüsü sadır olamaz.

    “Doğrudan” veya “Dolaylı” Muhataplığın Farkı

    Şimdi gelelim asıl meseleye:

    Yani “Doğrudan hitap” ile “dolaylı hitap” veya “doğrudan muhatap” olmakla “dolaylı muhatap” olmak arasındaki farkı netleştirmeye.

    Bu netleştirme işinde öncelikle “doğrudan muhataplar”ın kim olduğunun belirtilmesi gerekir. Tıpkı Sahabe’nin kim olduğunun belirlenmesinde izlenen yöntemin bir benzeri izlenerek175, bu me­sele netleştirilmelidir. Doğrudan muhatap sayılan bu kimseler, yalnızca ulemamızın sahabe tanımı içine girenler midir? Tabiin neslini de kapsar mı? Yoksa Tebe-i Tabiin nesline kadar uzanır mı? Doğrudan muhataplar sadece sahabeler ise, onlarla aynı çağı paylaşan, aynı ortamlarda yaşayan, aynı çevrede bulunan Tabiin Müslümanlarının durumu nedir?

    ———–

    175 Bilindiği üzere Sahabe’nin tanımında bazı ihtilaflar vardır. Sahabe kime denir? Sorusunun cevabında görüş ayrılığı vardır. Ahmed b. Hanbel’e göre Hz. Pey­gamberi mümin olarak gören herkes sahabedir. Bu görüşte, sohbetinde bulun­mak, söylediğini anlayacak ve kavrayacak yaşta, olmak, duyduklarını başkaları­na nakletmek gibi şartlar aranmaz. Hâlbuki başka âlimlere göre yukarıda saydı­ğımız şartlar da aranmaktadır.

    Bk. Nebi Bozkurt “Sahabe”, İslam’da İnanç İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, IV, 48-49

    ———-

    Tabii bu soru her durum için variddir. Yani, diyelim ki “doğrudan muhatab”ın kapsamı içine tabiin neslini aldınız ama Tebe-i tabiin neslini almadınız. O zaman Tabiin ile zaman ve mekân bakımın­dan aynı ortamı paylaşan tebe-i tabiinin durumu ne olacaktır?

    “Durumu ne olacaktır?” derken ne kastettiğimizi biraz daha aça­lım ki, bu soru daha doğru anlaşılsın.

    Mesela Sahabe ile tabiin veya tabiin ile tebe-i tabiin aynı mescidde namaz kılarken aynı namazı kılıp, aynı orucu mu tutacaklardır? Diyelim ki alışveriş yapmaktalar, sahabe için geçerli olan alış-veriş hükümleri tabiin veya tebe-i tabiin için de geçerli olacak mıdır? Sahabe, doğrudan muhatap sayıldığı için faiz yasağına muhatap olurken, bu yasak beraber yaşadığı tabiin nesli için geçerli olma­yacak mıdır?

    Bu iki meselenin, yani, “doğrudan muhatap”ların “tam olarak” kimler olduğu meselesi ile “doğrudan muhataplar” ile “dolaylı muhataplar”ın içice yaşadığı geçiş neslinin durumunun ne olduğu meselesi netleştirilmelidir.

    İkinci olarak “doğrudan muhataplar” ile “dolaylı muhataplar” nezdinde, bu ifadeler arasında, dinî pratik açısından ne fark var­dır? Kur’an’ın doğrudan muhatapları olan Kureyş Arapları’yla, dolaylı muhatapları olan çağdaş Araplar’ın ve Arap olmayan di­ğer müslümanların yaşadığı veya yaşaması gereken Müslümanlık bakımından ne fark vardır?

    İsterseniz, konunun daha iyi anlaşılması için adım adım ilerleyelim:

    1- Müellifin üslubundan, mesela “ilk muhataplar” yerine “doğru­dan muhataplar” demesinden aldığımız elektriğe ve bu elektrik­ten ortaya çıkan şerareye göre sanki müellif, arada bir veya birçok farkın bulunduğuna inanmış ve bu hususa dikkat çekmek için bu ifadeleri kast-ı mahsus ile kullanmıştır.

    2- Şayet bu tesbitimiz ve istinbaümız isabetli ise, o zaman bu fark veya farklar nelerdir?

    Tabii bu soru can alıcı bir sorudur; cevabı da öyle bir cümle de geçiştirilecek cinsten değildir. Aslında “tarihselci-evrenselci” tar­tışmasının en gerçekçi açılımları bu soruya dürüstçe verilecek cevaplarda yatmaktadır.

    Çünkü gerçekten doğrudan muhataplarıyla dolaylı muhatapları arasında Kur’an hitabına muhatap olma sorumluluğu ve yüküm­lülüğü bakımından bazı farklar varsa, bunlar kalem kalem belir­tilmelidir.

    Yani İtikadı esaslardan başlanmalı, doğrudan muhatapların yü­kümlü oldukları iman esaslarıyla, dolaylı muhatapların yükümlü oldukları iman esasları teker teker ortaya konulmalıdır. İzahtan varestedir ki, bunu yaparken bir dinden, bir dinin iman esasların­dan bahsedildiği gerçeği hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir. 15 asırdır ulemamızın, söz söylerken, hüküm koyarken, ilmî bir so­nuca varırken gösterdiği ilmi disiplinin ve ahlaki ciddiyetin aynısı gösterilmelidir. Çünkü bu öylesine önemli bir konudur ki, hiçbir laubaliliği kaldıramaz.

    Arkasından ibadetlerimizle ilgili hükümlerde de aynı yol ve yön­tem izlenmeli, “doğrudan muhataplar”ın yükümlü oldukları iba­detlerle, “dolaylı muhataplar”ın yükümlü oldukları ibadetler teker teker belirlenmeli, meselenin daha net olarak görülmesi için, arada­ki farklar da tasrih edilmelidir. Yani Kur’an’ın doğrudan muhatap­ların yükümlü olduğu, ama dolaylı muhatapları olan bizlerin yü­kümlü olmadığımız ibadetler, hususi olarak işaretlenmelidir. Ahlaki konularda da aynı açıklamalara ihtiyaç bulunduğu kanaa­tindeyim. Kur’an’ın ilk muhataplarına yönelik ahlaki ilkelerle, dolaylı muhatapları olan bizlerin muaf tutulduğumuz ilkelerin neler olduğu teker teker belirtilmelidir.

    Muamelat konusunda da aynı işlem yapılmalı ve doğrudan mu­hatapları için geçerli olan ama bizim hakkımızda aynı derecede geçerli olmayan veya hiç geçerli olmayan muamelat hükümleri tek tek sayılmalıdır.

    “Aynı derecede” kaydını kast-ı mahsus ile kullandık. Çünkü ger­çekten böyle bir cevap gelecek olursa şimdiden bir tedbir olarak belirtelim ki, bu kayıt daha detaylı açıklamalar yapmayı gerektire­cek bir kayıttır. Çünkü o zaman da “hangi derecede” diye bir soru sormak zorunda kalabiliriz.

    Kur’an’dan İstihraç Edilen Bütün Hükümler İlahîdir

    Müellif devam ediyor: “Dahası, Kur’an’dan istihraç edilerek bu­günün tarihselliğine taşınması gereken şeyler, kökleri İslam öncesi Arap kültürüne uzanan örfler değil, her çağın insanının değerlilik yaşantısına katkı sağlayan mesajlar olmalıdır.”

    Evet, görüyoruz ki müellif ısrarlı. “Arap kültürü” düşüncesinden bir türlü zihnini kurtaramıyor. Bu noktadaki düşüncemizi yukanda ifade ettik. İslam’da yani, Kitab’ta ve Sünnet’te kendisine yer bulan hiçbir ilkenin veya hukuki, ahlaki ve dinî hükmün, İslam öncesi Arap kültürünün uzantısı olan “Arap örfü” olarak değer­lendirilmesinin mümkün olmadığını düşündüğümüzü söyledik. Aksi halde Başta tevhid olmak üzere bütün inanç esaslarının, baş­ta namaz olmak üzere bütün ibadetlerin ve bütün ahlaki prensip­lerin geçmiş kavimlerde izlerine rastlamak mümkündür. Dolayı­sıyla hepsini tarihsel saymak zorunda kalırız.

    Zaten makalesinin başında müellif de: “Kur’an’daki tarihselliğin şer’î ahkâmla sınırlı olduğunu da düşünmüyoruz. Kanaatimizce Kur’an -bazı temel mesajlar hariç- tamamen tarihseldir.” demişti.

    Bu konudaki düşüncelerimizi de yukarıda naklettik. Ancak bura­da şu hususa tekrar işaret etmek zarureti doğmuştur:

    Müellif yukarıdaki cümlede kaydettiği parantez cümleciğini, yani -bazı temel mesajlar hariç- ibaresini anlaşılabilir bir açıklığa ka­vuşturmadıkça, yani tek tek bu temel mesajları saymadıkça ve her birini belirgin bir biçimde belirtmedikçe ya da bu ibareyi tama­men iptal etmedikçe, yani kayıtsız ve şartsız olarak Kur’an’ın ta­mamını tarihsel saymadıkça, kendi içinde tutarlı, sarih ve net bir görüntü veremeyecek gibi gözükmektedir.

    “Değerlilik Yaşantısı” Ne Demek?

    Müellifin “her çağın insanının değerlilik yaşantısına katkı sağla­yan mesajlar olmalıdır.” sözü ise, bizim açımızdan son derece kapalı bir ifadedir. Kapalılığının kaynağı ise “değerlilik yaşantısı” tabiridir. Doğrusu bu ifadeden hiçbir şey anlayamadık. Tabii o ifadeyi anlamayınca, o ifade üzerine kurulan bu cümleyi de anla­mak mümkün olmamıştır.

    Şayet el yordamıyla bir şeyler söylememiz gerekirse -ümid ederim bu durum bir anlama çabası olarak değerlendirilir ve taktir edilir- sanırım “çağın değerleri” gibi bir şeyden söz edilmek istenmektedir. Yani “her insanın, yaşadığı çağın değerleriyle uyum içindeki mesajlara” yönelmesi tavsiye edilmektedir.

    Evet, sanıyoruz müellifin dikkat çekmek istediği, bizim de dikkatimizi çeken konu, şu “çağın değerleri” konusudur. Bu konu öte­den beri bizim ilgimizi çeken, cevabım bulmak için mesai sarfettiğimiz, ama henüz zihnimizi tatmin edecek bir sonuç elde edeme­diğimiz konuların başında gelmektedir. Hele şu son zamanlarda bir takım medya organlarında yer alan bilgi ve belgelerden sonra bu konu bizim için artık iyice içinden çıkılmaz bir hal almıştır.

    Mesela son “Papa krizi”ni takip eden günlerde gazetelerde şöyle bir haber yayınlandı: “Frattini190, Papa 16. Benediktus’un sözleri­nin çarpıtıldığını ileri sürerek, şöyle konuştu: “Papanın sözlerinin sinsice çarpıtılmasına, tehlikeli bir uluslararası kriz çıkarmaya çalışılmasına sessiz kalamam. Benimsediğimiz evrensel değerler, Avrupamızın değerleri, Papanın söyledikleriyle tümüyle uyum içindedir. Artık Tanrı adına hiçbir kılıç kaldırılamaz, hiç bir savaş Onun adına kutsanamaz.”191

    190 Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkan Yardımcısı

    191 http://www.digimedya.com/Content/News/145165.aspx

    Değerlendirmeye sondan başlayalım: “Artık Tanrı adına hiçbir kılıç kaldırılamaz, hiç bir savaş Onun adına kutsanamaz.” diyen­ler acaba şunu mu ima etmek istemektedirler: Ancak demokrasi adına, Batılı değerler adına veya gelişmişlik adına savaş çıkarılır; mazlum insanların başına dünyanın en gelişmiş savaş makinele­riyle, havadan, denizden ve karadan bütün yakıcı, yıkıcı ve süründürücü bombalar yağdırılabilir ve bu durum çağın değerleriy­le tam bir uyum içinde görülebilir.

    Evet, modern çağda kılıçla adam öldürmek ne kadar vahşice bir davranış değil mi? Hiç bu çağda böyle bir vahşete izin verilir mi? Hâlbuki modern, uygar ve çağdaş dünya, biyolojik, psikolojik, kimyasal ne silahlar üretti. Hatta insan unsurunu silip süpüren ama eşyaya zerrece zarar vermeyen silahlar da artık test edildi, onaylandı; sadece tedavüle çıkacağı günleri beklemektedir.

    Diğer taraftan Frattini de her demagog gibi “hakikati bayıltıp ırzına geçmenin peşinde”192 gözükmektedir. Çünkü sözünün başında “Benimsediğimiz evrensel değerler, Avrupamızın değerleri, papanın söyledikleriyle tümüyle uyum içindedir.” Demektedir. Papa’nın söylediklerinin esasını oluşturan cümle ise: “Hadi bana Muhammed’in yeni olarak ne getirdiğini göster! Bu konuda, ken­disinin vaz ettiği dinî kılıç ile yayma emri türünden kötü ve insan­lık, dışı şeylerden başka bir şey bulamazsın.” Şeklindedir. Gören her gözün ve düşünen her aklın takdir edeceği üzere Papa’nın asıl itirazı “Hz. Muhammed’in yeni bir şey getirmediği, sadece körü ve insanlık dışı şeyler getirdiği” hususudur. İşte bu husus, Frattini’ye göre, benimsedikleri evrensel değerler, Avrupa’nın değerle­ri, Papanın söyledikleriyle tümüyle uyum içindedir.

    ——————

    192 Demagog, iyi bilen, nasıl avlanır gafil,

    Hakikati bayıltıp, ırzına geçen sefil.” N.F. Kısakürek

    —————–

    Fratti’nin gerçek niyeti bu iken, yani Hz. Muhammed’i ve getirdi­ği mesajı külliyen aşağılayarak reddetmek iken, meseleyi, “din için savaş” konusuna indirgeyerek açıklamaya çalışması, apayrı bir sahtekârlıktır.

    Ancak bizim asıl derdimiz ne Frattini’ dir, ne de diğer Batılılardır. Bizim asıl meselemiz, kendi aydınımız ve okumuş-yazmış insa­nımızdır. Acaba bizim aydınımızın kaf asındaki çağdaş ve evrensel değerler ile Fratti’nin kafasındaki evrensel ve çağdaş değerler arasında ne kadar yakınlık ve ne kadar uzaklık vardır? Bu mese­lenin bütün çıplaklığı ve gerçekçiliği ile ortaya konması, riyasız ve takiyyesiz beyan edilmesi şarttır.

    Özellikle ilahiyatçı akademisyenlerin kafalarının bu konuda daha karışık olduğuna inanıyoruz. Çünkü bu mümin insanların seküler bir dünya görüşüne sahip olmaları mümkün olmadığı için, aydınlanmacıların kastettiği anlamda, bir diğer ifade ile felsefi manada modern ve çağdaş olma şansları yoktur. Ancak bir kısmı, ya çevre şartlan, ya siyasi gerekçeler, ya da geleceğe yönelik bir takım ikbal ve istikbal arayışları sebebiyle böyle bir görüntü verme çabası içine girmektedirler. Bu durum ise daha problemli başka durum­lara yol açmaktadır.

    Kısaca, müellifimiz, bu son cümlesinde, bizim tahmin ettiğimiz gibi çağdaş değerlerden bahsediyorsa, bu değerlerin neler oldu­ğunu da belirtmelidir. Ayrıca belirtilen bu değerlerle bizim müslümanca yaşamamız arasındaki alakanın nasıl kurulduğuna da göstermelidir. Yani yukarıdaki cümlesinde işaret ettiğini sandığı­mız çağdaş müslüman profilinin ne olduğunu, daha sarih bir dille açıklamalıdır.

    Yeniden “Kur’an’ın Hitabı ve Mesajı” Meselesi

    Müellif bütün bu söylediklerinden sonra, sözü getirmiş ve aşağı­daki klişeye bağlamıştır: “Kısaca, günümüzdeki Müslümanlar Kuran’daki hitabın değil, mesajın muhatabıdır.”

    Öncelikle belirtelim ki, yukarıda aynı temayı işleyen müellif “Bu bağlamda çağdaş Müslümanların Kur’an hitabına dolaylı muha­tap olduklarını da belirtmek gerekir.” demişti. Yani o ifadeye göre bizler de Kur’an hitabının muhatabı oluyorduk ama doğrudan değil, dolaylı muhatabı oluyorduk. Hâlbuki bu cümleye göre ise bizler Kur’an hitabının, ne doğrudan, ne de dolaylı muhatabı ol­madığımızı, sadece bu hitabın mesajının muhatabı olduğumuzu öğreniyoruz.

    Şayet bu durum, bir kafa karışıklığından ve bu konu üzerindeki düşüncelerin netleşmemesinden kaynaklanmıyorsa, açıklanmaya muhtaç gözükmektedir. Yani sonuçta biz Kur’an hitabının mı muhatabıyız, yoksa mesajının mı, hala netleştirebilmiş değiliz.

    Diğer taraftan yukarıdaki cümleye “klişe” demekte mazur oldu­ğumuzu sanıyoruz. Çünkü bu konuda yazan ve konuşan herkes bu cümleyi bu şekilde kurmakta hiçbir beis görmemekte, ama hiç kimse bununla ne kastettiğini açıklamaya yanaşmamaktadır. Yani “hitab”ın -dolaylı da olsa- muhatabı olmakla “mesaj”ın muhatabı olmak arasındaki gerçek farkın ne olduğunu, bir türlü, anlaşılabi­lir bir dille anlatmamaktadrr.

    Tabii, müellif haklı olarak bizim bu serzenişimize itiraz edecek ve kendisinin bu hususu bir örnek üzerinden açıkladığını söyleyecek­tir ki, bir dereceye kadar haklıdır. Ama -söylediğimiz gibi- sadece bir dereceye kadar. Çünkü az aşağıda siz de göreceksiniz ki müelli­fin ayırım ve açıklama olarak sunduğu örnek ve o örnek çerçeve­sinde yaptığı değerlendirmenin hiçbir pratik karşılığı yoktur.

    Evet, müellif örnek olarak şunları söylemektedir: “Örneğin, Baka­ra 2/143. ayette, “Sizin vasat [adaletli ve dengeli] bir ümmet olma­nızı sağladık” mealinde bir ifadeye yer verilmiştir. Bu ifadedeki “siz” zamirini kendimize hamletmemiz yanlıştır. Keza, “ümmet” kelimesine “tüm dünya Müslümanları” şeklinde bir siyasal içerik yüklemek de yanlıştır. Zira söz konusu zamir sahabeye delalet etmektedir. Dolayısıyla “vasat”, yani adaletli, dengeli ve her türlü aşırılıktan uzak ümmet olma sıfatı da bize değil, onlara aittir. Bu ayetten günümüz Müslümanlarının payına düşen ise, sahabe nes­linin sahip olduğu bu güzel sıfata sahip olma yolunda çaba sarf etmektir. Diğer bir deyişle, bizim vazifemiz, Allah’ın sahabeye atfettiği fazilete sahip çıkmak değil, o faziletle anılmayı mucip bir yaşam sergilemektir.”193

    193 Mustafa Öztürk, “Kur’an Çerçevesinde Ümmet Kavramının Tahlili”, İslâmiyât 8 (2005), sayı 2, s. 16.

    Şimdi geliniz bu paragrafı cümle cümle irdeleyelim ve ilk olarak gerçekten çok orijinal bulduğumuz şu ilk cümleden başlayalım: “Bu ifadedeki “siz” zamirini kendimize hamletmemiz yanlıştır.”

    Böyle Yanlışa Can Feda

    Doğrusu tuhaf bir durumla karşı karşıya olduğumuz hissine ka­pılmaktan kendimizi alamadığımızı itiraf edelim. Çünkü söz konusu ‘siz’ zamirini kendimize hamletmemiz niçin yanlıştır, bilemiyoruz. Ayrıca Böyle bir yanlışa bin can feda desek işe yarar mı, onu da bilemiyoruz. Böyle bir yanlışı keşfedip düzeltmeye kalkışmanın kime ne yaran olur demenin de hiçbir anlam ifade etmeyeceğini kavramış bulunuyoruz.

    Yani bu yanlış anlamayı düzeltmek istemekle tam olarak ne amaç­lanmıştır, anlayamadık. Hatta tam olarak değil, şöyle-böyle de olsa, hiçbir şey anlamadık.

    Diğer taraftan, “ümmet” kelimesine “tüm dünya Müslümanları” şeklinde bir siyasal içerik yüklemek de yanlıştır.” hükmünü an­lamamız da herhalde bizden beklenmez. Yani şimdi, Hz. Muhammed’in ümmeti olduğumuzu söylememiz siyasal bir söylem, kendimizi O’nun ümmetinden saymamız siyasal bir eylem mi oldu? Fesübhanellâh!

    Ancak asıl önemli olan husus bu değil. Asıl mesele “Dolayısıyla “vasat”, yani adaletli, dengeli ve her türlü aşırılıktan uzak ümmet olma sıfatı da bize değil, onlara aittir.” hükmündeki pervasızlık ve fütursuzluktur. Bu yaklaşıma ve bu anlayışa göre 15 asırdır saha­be, tabiin, tebe-i tabiin, müctehid imamlar, müfessirler, muhaddisler, mütekellimler, fakihler, kısaca bütün ulema bugüne kadar çelik çomak oynamışlardır. Hal böyle olunca bu derin ve engin hakikatleri keşfedememekte mazurdurlar, çünkü hiçbirinin aka­demik kariyeri yoktu, değil mi? Şükürler olsun hicri 15. miladi 21. asra geldik de artık bu ilahî sırlar keşfolmaya, Kur’an’ın hakiki mahiyeti bize yüz göstermeye başladı. Yoksa bu ümmet önümüz­deki bir 15 asır daha, bu cehalet girdabında boğulmaya devam edecekti.

    Geçmişte şair:

    Bikr-i fikri kainatın çak çak oldu fakat,

    Perde-i isınette kaldı mâni-i Kur’an henüz demişti.194

    194 Kâinatın, el değmememiş, gün görmemiş bakir fikirleri parça parça edilip keşfe­dildi. Fakat Kur’an’ın mânâları hâlâ koruma perdesi içinde kaldı.

    Ama şükürler olsun ki artık “perde-i ismette kalan” bir hakikat kalmadı. Bazı kariyer sahibi dostların âlî himmeti sayesinde bütün hakikatler faş oldu ve biz de cümlesinden haberdar olduk(!)

    Gerçekten Rahatsızlık Duyuyoruz

    Bu vesile ile genel anlamdaki bir rahatsızlığımızı da dile getirmiş olalım:

    Bazılarının çıkıp desteksiz, ölçüsüz, hesapsız ve kitapsız olarak, ulu orta yazmaları ya da konuşmaları, böylelikle asırların feyizli ve bereketli, aynı zamanda ilim, irfan, ihlâs, iman eseri olan aziz ürünlerini yok sayma cüretkârlığına tevessül etmeleri, iki yönlü tahribata yol açmaktadır. Birincisi, kendilerine itimad edenleri, öncekilerin eserleri, dolayısıyla o eserlere dayalı olarak yaşadıkları Müslümanlıkları hakkında şüpheye düşürmek, ikincisi ise hakika­tin ilk defa kendileri tarafından keşfedildiği imajını yayarken, ileriye dönük güven ve itimad duygularını da tüketmektir. Çünkü her akıllı insan böyle bir durumda yarınından güvensiz olarak yaşayacak ve ertesi gün kimin çıkarak bugüne kadar yapılanları reddedeceğini merak edecek ve bu endişeden kurtulamayacaktır.

    Bu Cümlelerde Ne Söylenmek İstendiğini Anlamak Pek Müşkül

    Evet, bu faslı da böylece hallettikten sonra şimdi bu cümledeki asıl soruya gelelim: Müellifin söylediği gibi değü de “vasat”, yani adaletli, dengeli ve her türlü aşırılıktan uzak ümmet olma sıfata da sadece onlara değil bize de aittir.” diye inanırsak, acaba nerede yanlış yapmış oluruz? Böyle inanan insanlar hangi yanlışları yapmışlardır? Şayet böyle inanmasalardı, hangi hataları işlemeye­ceklerdi ve ne gibi bir kazançlar elde etmiş olacaklardı?

    Daha da mühimi “Bu ayetten günümüz Müslümanlarının payına düşen ise, sahabe neslinin sahip olduğu bu güzel sıfata sahip olma yolunda çaba sarf etmektir. Diğer bir deyişle, bizim vazifemiz, Allah’ın sahabeye atfettiği fazilete sahip çıkmak değil, o faziletle anılmayı mucip bir yaşam sergilemektir.” cümlesidir. Sanki müel­lif bizi alıyor, dağ-bayır dolaştırıyor, aç-susuz bîtap düşürüyor, yolumuzu kaybettiğimiz ve artık helak olmaktan başka hiçbir şansımız kalmadığı hissine kapıldığımız bir anda, bir de ne göre­lim, durum hiç de korktuğumuz gibi vahim değilmiş. Neticede Sahabe-i kiram, Allah’ın atfettiği faziletlere sahip çıkmakta, bizde sahabenin sahip çıktığı faziletlere sahip çıkmaktayız; o halde me­sele halledilmiş demektir. Tabi bu sefer de içimizi başka türden bir öfke kaplıyor ve ister istemez insanın: “Be kardeşim, sonunda, o fazilette, yani Allah’ın sahabeye atfettiği faziletle anılmayı mucip bir yaşam sergilemek hedefinde, sahabeyle bizi eşitleyecektiniz, o halde bizi neden hem bu kadar heyecanlandırdınız, hem bu kadar yordunuz, hem de bu kadar öfkelendirdiniz? diyesi geliyor. An­cak diğer taraftan başka bir kuşku içimizi kemirmeye devam ediyor. Çünkü “Yoksa gerilimden kurtulup rahatlamakta acele davrandık. Yoksa müellifin söylediği ile’bizim anladığımız are smda fark mı var?” diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz.

    Öyle ya, şayet bir fark olmasaydı herhalde bu dili kullanmaz, noktayı eleştiri konusu yapmazdı.

    Eğer korktuğumuz gibiyse, açıkça itiraf edelim ki biz bu farkı yamadık ve daha da kötüsü anlayabilme ümidi de taşımıyoruz.

    Şimdi ne diyelim, bilemiyoruz ki? Şayet müellif de bizim anladığımız manayı kastediyorsa, hakikaten niçin böyle bir yola tevessül etmek ihtiyacı hissetmiştir, çözemedik. Yok, bizim anladığımızdan başka bir anlam kastetmişse, yani Allah’ın sahabeye atfettiği fazilet, sahabe ile aramızdaki ortak paydamız değilse, yukarıda ifadeden ne anlamamız gerekmektedir, onu da anlayamadık?

    Bu paragrafı kapatırken bir kere daha belirtmek istiyoruz ki, ya bu gibi satırları yazanların kafaları fevkaladenin de fevkinde karışık durumda, ya da hakikaten sesiz sedasız bir dil/din/bilim/kültü vs. devrimi yapılmış da biz habersiz kalmışız. Çünkü kendi payımıza, olan biteni hala anlayabilmiş değiliz ve hala da anlamak için çırpınıyoruz. Acaba Böyle bir örnek üzerinden ulaşılmak istenen hedef nedir? Dünün ve bugünün müslümanı da kendisini, sahebe-i kiram gibi vasat bir ümmet olma, yani onlar gibi adalet dengeli ve her türlü aşırılıktan uzak ümmet olma yükümlülüğü altında hissetse, bu histen nasıl bir zarar neş’et eder? Böyle bir hakikati keşfetmek için sarf edilen onca mesainin bizim ve diğer müminlerin hayatındaki karşılığı ne olmuştur, hala anlayabilmiş değiliz.

    Biz duracağız ama müellif müsaade etmiyor ve ekliyor: Kur’an’ın mesajına muhatap olmaktan kastettiğimiz şey işte budur. Binaenaleyh, çağdaş Müslümanların Kur’an’dan istifade şekli de bu minvalde olmalıdır.

    Ümit ederim, müellifin kastettiği “bu minval”in ne olduğunu anlamayan sadece bendenizimdir. Bu durumda anlaşılıyor ki biz, ne “çağdaş müslüman” olabileceğiz, ne de sözü edilen “minval” üzere Kur’an’dan istifade edebileceğiz.

    Yukarıda çağdaş/evrensel değerler meselesi dolayısıyla gündeme getirdiğimiz hususu, bu seferde “çağdaş müslüman” kavramı kullanımı dolayısıyla tekrar edelim. Çünkü buna gerçekten ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.

    Çağdaş müslüman kimdir? Özellikleri nelerdir? İman, ibadet, ahlak ve muamelat konusunda bağlı kalması gereken prensipler nelerdir?

    Önemli Bir Teklif: Yeni Bir İlmihal Yazınız!

    Bu vesile ile hepimizin hayrına olacağında hiç şüphe etmediğim bir teklifte bulunmak istiyorum: Bu konuları önemseyen meslek­taşlarımız, Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslam İlmihalini önleri­ne koyup, onun konularını içeren yeni bir ilmihal telif etmelidir­ler. Yani bu çalışmaları ile “ilmihal” diye sunulan bilgileri revize etmelidirler. İstedikleri bilgileri çıkarmalı ve gereksizliğini belirt­meli, istedikleri bilgileri de revize ettikten sonra yeni bir sunumla bu ümmete sunmalıdırlar. İman esaslarını, ibadet esaslarını, ahlak esaslarını muamelat hükümlerini, o muhteşem eserde işaret edilen noktalara işaret ederek yeniden yazmalıdırlar.195 Yoksa bu türden, yani teorik temelde, bir makale değil bin makale de yazılsa bu problemin halledilmeyeceği artık eskisinden daha aşikâr hale gelmiştir. Çünkü hepsi birbirinin tekrarı olmaktan kurtulamamakta, dolayısıyla beklenen ve istenen mesajı bir türlü arzu edilen açıklıkta ortaya koyamamaktadır.

    ————

    195 Şu ilahi cilveye bakınız ki, benden önce de buna benzer teklifte bulunanlar ol­muş. İşte size Alev Alatlı’nın Diyanet İşleri Başkanına yathğı teklif: “Eğri oturup, doğru konuşalım: Bardakoğlu’nun ‘dindarlığı şartlarımıza göre sorgulayıp düzenleyebiliriz’ önerisi, Müslümanların kendi geleneklerini yaratma özgürlüklerinin, bireysel mağfiretlerinin peşine düşmelerinin, Tanrı ile ilişkileri­nin kişislleşmesinin teşvik edilmesi, diğer bir deyişle, geleneğin devalüasyonu anlamına gelir. Telmihi, Müslümanların inançlarının, na-tamam, eksildi, ya da yanlışlarla malûl olduğudur. Eğer bu doğruysa, dinde ‘reform’ ne demek, düpe­düz ‘devrim’ gerekir! ‘dindarlığımızı sorgulamalıyız, bu da elbette rasyonel bil­giyle, eleştirel ve sorgulayıcı bir yaklaşımla mümkün olacaktır’ hükmü, ‘serbest din pazarında alışveriş’ kültürünün uzantısıdır. ‘Bireyin dinini seçmeye hakkı olduğu’ şeklindeki modern Amerikan dünya görüşünü yansıtır ki, onun da aslı ‘deizm’dir. Deizm, yani, İslâm nasslarını (dilerseniz vahiyini) inkâr ermekle bir­likte Allah’ın mevcudiyetine inanmak, Allah’ın insanın dünyasından mücerret bir varlık olduğuna itikad etmek. Deist olunmaz mı, olunur. Deizm savunulmaz mı? Elbette, savunulur. ‘Çağını ve toplumunu doğru okumak ve ‘modernleşme’ kaygılan, insanları günahkâr Müslümanlar olmaya dahi sevk edebilirler. Ve her durumda birey içine düştüğü durumun hesabını Allah’a verecektir. Olmayacak şey, bu istemeyen durumun fetva makamını işgal eden bir İslâm alimi tarafından teşvik edilmesidir. Diyanet başkanlarına düşen, İslâm geleneğinin anlamsızlaştırılmasına direnmek, geleneği marjinalleştirenleri marjinalleştirebilecek şekilde donanmaktır. Aksi halde, ‘farzsız’ kalmaları, bir kuşkulu ‘doğru’dan, diğer bir kuşkulu ‘doğru’ya yuvarlanmaları tehlikesi söz konusu olur. Doğrusu, söz konu­su tarihi demecinden sonra bir Müslüman olarak Bardakoğlu’ndan İslâm’ın farzlarını “modernite” ile mezcedecek bir içtihad kaleme almasını talep etmek hak­kımın doğduğu kanısındayım! Sayın bilim adamı, sürgit günah işliyor olduğum duygusunu hafifletmeme yardıma olabilirler belki. Zaman, 09.10.2004

    ————–

    Çünkü hala şu “hitap” ve “mesaj” konusunu henüz halledebilmiş değiliz. Doğrusu halledilebilecek gibi de gözükmemektedir. Nasıl halledilebilsin ki? Bir sonraki nesil için, Hatta aynı çağda yaşayan ama Mekke ve çevresindeki mahallelerin dışında kalanlar için yeterli görülen “mesaj” Hz. Peygamber döneminde Mekke ve civar Mahallelerinde yaşayanlar için yeterli olmamıştır.

    Allah aşkına kim çıkacak da, bunun ne anlama geldiğini açıklaya­cak? Hz. Peygamber dönemindeki Mekkeliler için ilahî hitabın kendisinin şart olduğunu söyleyenler, bir sonraki nesil Mekkeliler için bu hitabın mesajını yeterli görebilmektedirler. Hatta bununla da kalmamakta, hitabın kendisine muhatap olduğunu düşünenle­ri itham etme noktasma kadar ilerleyebilmektedirler. Şayet bütün insanlık için ilahî hitabın “mesaj”ı yeterli ise, neden o ilk nesil için, “bu mesaj” yeterli olmamıştır. Bu durum onlar için bir imtiyaz mıdır, yoksa ilave bir külfet, bir yükümlülük ve bir sorumluluk mudur?

    İlahi hitaba “doğrudan muhatap olma” ile “dolaylı muhatap olma” arasındaki farkın açıklanmasına dair talebimizle ilgili hakkımızın mahfuz olduğunu bu vesile ile bir kere daha belirt­mek istiyoruz.

    “Yorum Düzeyinde Tahrif Yapmak”

    Müellif devam ediyor:

    “Sırası gelmişken şunu da kaydedelim ki Kur’an’da tarih-üstü bir mesaja atfen zikredilen tarihsel örnekleri evrenselleştirmek adına anlam ve yorum düzeyinde tahrif yapmak ve Kur’an’ın şanını yüceltme düşüncesiyle bu tür yorumları meşru ve makbul addet­mek son derece yanlıştır. Bu hususu bir örnekle tavzih sadedinde denebilir ki Kur’an’da Allah’ın sınırsız kudreti ve eşsiz yaratma sanatı tarihsel ifade kalıpları içinde sunulur. Mesela, Gâşiye Sûresi 88/17. ayette müşriklere atfen, “Peki onlar deveye ibret nazarıyla bakıp onun ne denli ilginç bir şekilde yaratıldığını görmezler mi?” mealinde bir ifadeye yer verilmiştir.”

    Görüldüğü üzere bu koca paragrafta, tabiri caiz ise bir kaşık suda fırtına koparılmaktadır. Mesele neymiş: “Bu insanlar, devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?”196 ayet-i kerimesi, nasıl evrensel sayılabilirmiş?

    196 Ğaşiye Sûresi, 88/17-20

    Öncelikle ortamı fırtınaya hazır hale getirmek için, daha önce de başvurulan bir yönteme başvuruluyor ve tek bir ayet nakledil­mekle yetiniliyor, aynı mefhumu tamamlayan ve ardı ardına sıra­lanan diğer ayetler sükut ile geçiştiriliyor. Çünkü o ayetlerin zik­redilmesi, tahrif yoluyla da olsa tarihselciliğe geçit vermiyor.

    Evet, Allah Teala bu ilahî hitabında sadece deveye değil, yanı sıra göğe, dağlara ve yeryüzüne dikkat çekerek bunların nasıl yaratıl­dığım düşünmemizi istiyor. Bu bütünlük içerisinde tarihsellik nereye oturtulabilir? Oturtulamaz tabi. Onun için modernistlerin hep yaptığı bir açık gözlülükle hareket ediliyor ve işlerine gelen kısım almıyor, diğerlerine “yok” veya “hükümsüz” muamelesi yapıyor.

    Ayrıca “deve”ye dikkat çekilmesi neden tarihsel bir hitap olsun ki? Bu noktada müellifin yaptığı şu değerlendirme, bizim de ka­ttığımız bir husustur:

    “Şu halde, mezkûr ayette Allah’ın sınırsız kudretine devenin yara­tılış özellikleriyle dikkat çekilmiş olması bu hayvanın Araplar nezdinde çok önemli bir yere sahip olmasından mütevellittir. Kuşkusuz, deve yaratılış özellikleri bakımından çok ilginçtir.”

    Ancak bu fevkalade isabetli değerlendirmeyi takip eden şu değer­lendirme cümlesini fevkalade isabetsiz ve gereksiz görüyoruz:

    “Lakin fil yahut balinanın yaratılış hususiyetleri de deveden daha az ilginç değildir.” Çünkü bu ilave değerlendirme ile ne kastedil­diğini anlayabilmiş değiliz. Acaba neden “deve” de “balina” veya “fil” değil mi denmek istenmektedir?

    Ne önemi var? Desek, yeter mi bilmem. Madem bütün yaratıklar aynı derecede ilahî kudretin yüceliğine delalet etmektedirler. O halde örnek olarak şu veya bu yaratığın seçilmesinin ne önemi var ki?

    Böyle Olması Tabii Değil mi?

    Ancak müellif böyle düşünmemekte ve devam etmektedir:

    Hülasa, buradaki örnekleme vahyin nüzul vasatına tanıklık eden Arap toplumunun tecrübe dünyasına ait olması hasebiyle tama­men yerel ve tarihseldir.

    Allah aşkına, bizde mi bir tuhaflık var, yoksa hadisenin sunuluşu mu bir tuhaf.

    İlk muhataplarının Arap toplumu olması dolayısıyla ilahî vahiyde Araplarla ilgili bir takım seslerin, renklerin ve motiflerin bulun­masından daha tabi ne olabilir?

    Nasıl ki vahyin dili, ilk muhatapları olan Arapların kullandığı dil olması hasebiyle Arapça olmuştur. Bunun böyle olması hikmet-i bâliğanın gereğidir. Asıl başka türlü olmasının anlamsız kaçacağı ve hikmete aykırı düşeceği, her akl-ı selim tarafından kabul edil­miştir. Deve Örneği de böyledir. Çölde balina örneği verilmesi abesle iştigal etmek demektir, Allah Teala da abesle iştigalden münezzehtir.

    Ancak, nasıl ki zaman içinde hazırlanan mealler vasıtasıyla ilahî hitap Allah’ın bütün kullarına kendi lisanlarına çevrilerek ulaştırılmış ve onların bu hitabı anlamaları ve yaşamaları sağlanmışsa, bu hitapta geçen örnekler üzerinde de bu tür bir ameliye gerçek­leştirilmiş ve meal hazırlayanların mesaisinin benzeri mahiyetinde olan tefsir çalışmalan sayesinde çöldeki deve örneği, deniz kıyı­sında balığa, Afrika ormanında arslan veya zürafaya dönüşmüş­tür. Sanıyorum tercüme faaliyetini anlamakta zorlanmayanlar, tefsir faaliyetini anlamakta da zorlanmayacaklardır.

    Diğer taraftan anlamadığımız, dolayısıyla çok merak ettiğimiz bir nokta da şudur: Sözü edilen ayette deve kelimesinin geçmesi bu ilahî hitabı yerelleştirir mi, yoksa deveye, göğe, dağlara ve yeryü­züne bakmamız ve yaratılışları hakkında tefekkür etmemizin is­tenmesi, söz konusu hitabı evrenselleştirir mi?

    Kanaatimiz odur ki müellifin dediği gibi deve üzerinden verilen örnek dolayısıyla, her kavmin kendi çevresindeki ilginç varlıkla­rın yaratılışlan üzerinde düşünmelerinin talep edilmesi, bir hitabı yerelleştirmez, evrenselleştirir. Çünkü bu durum, insan idraki için başka türlüsü mümkün olmayan bir durumdur. Tıpkı bir sözün veya bir yazının, öncelikle o yörenin diliyle, o yörenin kavramlarıyla, o yörenin insanına hitap etmesi gibi.

    Tabi bu söylediğimiz, insani hitapla ilgilidir. Söz konusu olan, ilahî hitap ise, o baştan itibaren evrenseldir; her harfi, her kelimesi evrenseldir. Çünkü onun evrenselliği, İlahiliğinden kaynaklanmaktadır.

    Mesela “(Resulüm!) Mümin erkeklere, gözlerini (harama) dikmemeleri­ni, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haber­dardır.

    “Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bahnaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. “197 ayet-i kerimelerini ele alalım.

    197 Nur Sûresi, 24/30-31

    Bu ayetlerde beyan edilen her ne varsa, hepsi evrenseldir. Hz. Peygamber’e hitap, mümin erkek, mümin kadın ifadesi, gözlerin bakışma getirilen edeb sınırı, kadınların giyim-kuşamına dair konulan ölçülerin hepsi, ama hepsi evrenseldir. Çünkü tarih durdukça erkekler erkek olarak, kadınlar da kadın olarak kalacaktır. Cinsler arasındaki cinsel temayül hep var ola­caktır. Kadının biyolojik yaratılışındaki letafet ve cazibe var ol­dukça, yani yeni kimyasallarla mevcut letafetini yitirip başka bir mahluka dönüşmedikçe erkeklerin ilgisini çekecektir. Onun için bu hitabın ilk muhatabının adının Zeyneb, Aişe, Fatıma, Hatice olmasının hiçbir önemi yoktur. Necla, Ayla, Nükhet de, Rose ve Mary de ve diğerleri de kıyamete kadar bu hitabın muhatabı ol­maya devam edeceklerdir.

    Asıl Mesele “İlâhîlik” Kavramındadır

    Şayet bu noktada ihtilaf edersek, yani İlahi bir hitap olan Kur’an’ın evrenselliğinde ihtilaf edersek, asıl ihtilaf evrensellik-tarihsellik kavramlarında değil, “İlahilik” kavramında olacaktır. Evet, asıl üzerinde durulması gereken nokta budur. Allah’ın ke­lamını tarihsel olarak okumak isteyenler için İlahî olmak ne anla­ma gelmektedir. Bir sözün, bir fiilin, bir emrin, bir nehyin, bir ilkenin/prensibin ve bir hükmün İlahiliği ne ifade etmektedir?

    Ya da hiçbir şey ifade etmemekte midir?

    Tabi bu meseleyi takip eden ikinci asıl mesele Vahyin ne anlama geldiğidir.

    Bu soruların cevabı verildikten sonra, şu soruların da cevabı dü­rüstçe verilmelidir: Bizler, yani mümin insanlar, özellikle hem mümin, hem de ilim sahibi olan ilahiyatçı akademisyenler, insan, eşya, olaylar ve olgular üzerinde konuşurken, bir sosyolog gibi, bir antropolog gibi mi konuşacağız. Din olgusunu ve dinî inanış sürecini, insanlığın en ilkel dönemlerine mahkûm eden üç hal yasasının ışığında mı yürüyeceğiz. Bu ülkenin aydınlık insanları­nın, ulaşmakla iftihar ettiği pozitivist dünya görüşünün açtığı çığırdan mı gideceğiz. Yoksa Allah’ın Fatiha Sûresinden sonraki ilk ilahî cümlesi olan şu ayet-i kerime ışığında mı yürüyeceğiz: “O kitab (Kur’an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir.”198

    198 Bakara Sûresi, 2/2

    Yani imamımız, rehberimiz, yol göstericimiz, mürşidimiz Comte veya Spencer mi olacak, Yoksa Hâtemü’l-Enbiyâ Hz. Muhammed (s.a.v.) mi?

    Sözün burasmda müellif, Muhammed Esed’le, bizi pek de ilgilen­dirmeyen bir polemiğe girmiştir, ilim adamları arasmda bu tür tartışmaları son derece verimli ve gerekli görürüz. Ancak müelli­fin Muhammed Esed’e yönelttiği şu ithamdaki şiddeti, görmezden gelemedik:

    Esed’in bu izahatı, Kur’an metnine şiddet uygulamakla eşdeğer bir yorum tahriridir.

    Şayet müellif bu sözüyle, Kur’an’m lafzına ve ruhuna uygun düşmeyen yorumları kastediyorsa bilsin ki kendisi, İlahi hitab için uygun gördüğü bu yaklaşımıyla, Kur’an’ın her ayetini, kelime kelime giyotinden geçirmektedir.

    Bu vesile ile bir daha gördük ki, tarihseldiler ve modernistler, sal­dırgan üsluplarıyla yıldırma politikası gütmeyi adet haline getir­miş bulunmaktadırlar.

    Ayrıca şu önemli farkın da görülmesinde yarar vardır: Esed’in, Allah’ın kelamının tarih-üstülüğünü isbat etmek için yaptığının bin fazlasını, müellif ve benzerleri, Allah’ın kelamının tarihdışılığını isbat etmek için yapmaktadırlar ki, “Ameller niyetlere göredir”199 hükmünce yine de aynı kefeye konulamazlar.

    199 Buhari, Bed’ü’l-Vahiy, 1

    En’am Sûresi’nden Verilen Tarihsel Örnekler

    Müellif devam ediyor:

    Kaldı ki Kur’an’da öyle pasajlar vardır ki tahrif düzeyinde yorum­larla bile evrenselleştirilemeyecek kadar tarihseldir. İşte En’âm Sûresinden birkaç örnek:

    Müşrikler sırf kendi akıllarınca, “İşte şu [deve, sığır, koyun vb] hayvanlar ile tarlalardaki mahsuller koruma altındadır. Dilediği­miz/belirlediğimiz kimseler, [yani putların bakıcıları ve ziyaretçi­ler] dışında hiç kimse bunlardan istifade edemez. İşte şunlar da sırtlarına yük vurulması, binilmesi yasak olan hayvanlardır” dedi­ler. [En’âm, 6/138]

    Yine o müşrikler, “İşte şu hayvanların karınlarındaki yavruların etleri, [canlı olarak doğdukları takdirde] sadece erkeklerimiz için helaldir, kadınlarımıza haramdır. Eğer Ölü olarak doğarlarsa hem erkekler hem kadınlar için helaldir” dediler. Allah bütün bu mes­netsiz helal-haram tanımlamalarından dolayı onları cezalandıra­caktır. Şüphesiz Allah her neylerse güzel eyler, her şeyi sınırsız ilmiyle ihata eder. [En’âm, 6/139]200

    ————

    200 Bu makalede yer alan ayet mealleri müellife aittir, ikinci ayetin son bölümünün metne sadık meali şöyledir: “Şüphesiz ki O hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.” Müellif bu bölümü şöyle tercüme etmiştir: “Şüphesiz Allah her neylerse güzel eyler, her şeyi sınırsız ilmiyle ihata eder.”

    Öncelikle ilahi bir metinde bu kadar serbest bir tercümenin savunulabilir bir yanı olamaz. Diğer taraftan “hikmet” gibi bir kavramın tercümeye kalkışılması, ikinci bir densizlik olmuştur. Bütün bu laubaliliklere tuz biber eken asıl mesele ise, müellifin hikmeti tercümeye kalkışırken alıntıladığı mısradır. Bilindiği üzere Allah dostu (veliyyullah) olarak bilinen İbrahim Hakkı’nın Tefviznâme adıyla meşhur olan muhteşem manzumesinin nakarat kısmı bu mısra ile biter: “Mevla görelim neyler. Neylerse güzel eyler”

    Müellifin bu yazısında Kur’an hakkında serdettiği tavra bakınca, yukarıdaki ayet-i kerimenin mealinin, bu tasavvufi manzumenin nakarat kısmıyla ifade edilmeye kalkışılmasını, Kur’an-ı Kerim’i tahfif ve tezyif olarak algıladığımı ve bundan büyük bir teessür duyduğumu itiraf edeyim.

    Sebebine gelince, rasyonel düşünceyi hayatın bütün şubelerine teşmil etme gayreti içinde olanlar, dini hayatı da rasyonelleştirmek iddiasındadırlar ve bu yaklaşımı benimseyenlerin ilk hedefe koydukları disiplinlerden biri de tasavvuf­tur. Bir de Tefviznâme’nin, rasyonel düşünceyle taban tabana zıt mazmunlarının bulunması, bu kimselerin temelli öfkelerini kışkırtmaktadır. Hal böyle olunca Kur’an-ı Kerim’in en temel kavramlarından biri olan “Himet”i, Tefviznâme’nin nakaratıyla tercümeye kalkışmak, böyle bir atmosferde, olumlu çağrışımlara sebep olmamaktadır.

    ———

    Gerçekten, pes doğrusu dedirtecek bir yaklaşımla karşı karşıyayız. Hele bir de bu yaklaşımı: “Şüphesiz Allah her neylerse güzel ey­ler, her şeyi sınırsız ilmiyle ihata eder.” Ayeti ile bitirmeyi, havsa lamıza sığdıramıyoruz. İşte bu sebepten tekrar sormak istiyoruz: Bu ayet-i kerimeye rağmen Allah’ın kelamının tarihselliğini iddia etmeye devam edenler, nasıl bir Allah tasavvuruna sahiptirler? Hakikaten öncelikle böylesine bir problemle karşı karşıya bulun­duğumuzu düşünüyoruz ve bu problemi halletmeden diğer konu­lan tartışmayı, havanda su dövmek olarak görüyoruz.

    Düşünebiliyor musunuz, tezinizi isbat etmek için, bir ayet nakle­deceksiniz ve bu ayetin sonunda sizi uyarmak isteyen ilahî bir tokatla karşılaşacaksınız, yani “Şüphesiz Allah her neylerse güzel eyler, her şeyi sınırsız ilmiyle ihata eder.” kavl-i kerimini göre­ceksiniz, ama sizin için bunun hiçbir önemi, değeri ve anlamı ol­mayacak. Üstüne üstlük asıl üzerinde durup düşünmeniz gereken nokta bu iken, bu uyarıdan önce işaret edilen ve tarihsel öğeler taşıdığında hiç şüphe olmayan o Arap adetlerinden evrensel hükümler çıkarmak, dolayısıyla Allah’ın kelamında örnek olarak sunduğu her meselede ilahî hikmetler ve hükümler aramak iken, bilerek ya da bilmeyerek “Allah bütün bu mesnetsiz helal-haram tanımlamalarından dolayı onları cezalandıracaktır. Şüphesiz Al­lah her neylerse güzel eyler, her şeyi sınırsız ilmiyle ihata eder.” şeklinde inzal buyrulan apaçık ilahî hükmü ve beyanı bile, tarihsel sayma bedbahtlığına duçar olacaksınız. Pes doğrusu!

    Evet, açıkça görüldüğü üzere Allah Teala Arapların mesnetsiz iddialarını reddetmiş, böylelikle ilahî hitabın evrenselliği bir kere daha ortaya çıkmıştır. Yani bu ayet-i kerimeler diğer bütün ayet­lerden daha güçlü olarak ilahî hitabın tarih-üstülüğünü beyan etmektedirler. Çünkü arap örfü, arap aklı ve arap idraki burada çok açık bir dille aşağılanmakta ve reddedilmektedir.

    Buna rağmen müellif bunu görmezlikten gelmeyi yeğlemekte ve bu ayet-i kerimeleri bile ilahî hitabın tarih-dışılığını isbat için ken­disine malzeme kılmaktan çekinmemektedir.

    Hâlbuki sağduyu sahibi herkes bu ayet-i kerimelerin, ilk muha­taplarını eleştirmek ve onların mesnetsiz iddialarını reddetmek için geldiğini görmektedir. Hele hele “Allah bütün bu mesnetsiz helal-haram tanımlamalarından dolayı onları cezalandıracaktır. Şüphesiz Allah her neylerse güzel eyler, her şeyi sınırsız ilmiyle ihata eder.” uyarısı, meseleyi büsbütün sarih hale getirmektedir.

    Hal böyleyken nasıl olur da bir bilim adamı çıkar ve Allah Teala’nın reddettiği bir uygulamayı Kur’an’a isnat eder ve kendi vehmi üzerinden Allah’ın kelamını eleştirmeye kalkar? Anlayabi­lene aşk olsun!

    Şüphesiz Yüce Allah her zaman en doğruyu söyler: “Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur.”201 Evet, asıl özürlü ve engelli olma hali, biyolojik gözün, görme kusuru ile malul olması değildir; gönül gözünün, kadim büyükleri­mizin ifadesiyle basiretinin görme kusuru ile malul olmasıdır.

    201 Hac Sûresi, 22/46

    Düşünebiliyor musunuz, ilim adamı sıfatıyla bir ayet-i kerimeyi alacaksınız ve o ayet-i kerimenin sonunun: “”Şüphesiz ki O hik­met sahibidir, hakkıyla bilendir.” ikazıyla ve tembihiyle tamam­landığını göreceksiniz, fakat buna rağmen bu uyarıyı hiç yapıl­mamış farzedip, öncesindeki bölümü aklınıza estiği gibi ve kısır bilginizin kısır döngüsü içinde eleştirmeye kalkışacaksınız. Ve basiretiniz kapalı, gönül gözünüz kusurlu olduğu için bir türlü o ilahî uyarıyı şöyle anlayamayacaksınız: “Ey kulum! Sen yukarıdaki meselelere bakarak bu Kitab’ı kendi akıl düzeyinde ve kendi çağının sosyolojik ve antropolojik açıklamaları çerçevesinde an­lamaya, anlamlandırmaya ve sınırlandırmaya kalkışma. Bilesin ve iman edesin ki senin Rabbin, hiçbir kulunun idrak gücünün ula­şamayacağı ölçüde “Hikmet” ve “İlim” sahibidir.”

    Nitekim feraset ve basiret sahibi ilim adamları hep böyle söyle­mişlerdir. Mesela Elmalılı Hamdi Efendi miras konusunu düzen­leyen ayet-i kerimeleri yorumlarken aynen şunları söylemiştir:

    “Şüphe yok ki bu farîzalan belirleyen ve size tavsiye eden Allah, ta ezelden beri alîm ve hakimdir. Bundan dolayı bunların hepsini, Allah Teâlânın ilim ve hikmeti ile farz ve takdir buyurmuş olduğunda, dünya ve ahiret fayda ve menfaatinize uygun bulunduğunda hiç şüphe etmeyiniz. Bu paylaşmanın doğru olduğunu, noksan aklınız kavramaz da “kadınlara hiç verilmeseydi veya eşit verilseydi yahut şu yönü şöyle olsaydı” gibi düşüncelere saplanacak olursa, onu Al­lah’ın ilmine havale ediniz ve gereği ile amel ediniz.”202

    202   Elmalılı, II,526

    “Teslimiyet” İlkesini Bir daha Durup Düşünelim

    Zaman zaman dikkat çektiğimiz bu önemli noktaya bir kere daha işaret etmek istiyoruz: Ne oldu veya nasıl oldu da o büyük alimlerin/üstadların anlayış ve telakkilerini terk ettik ve İslam’ın en te­mel şartı ve rüknü olan “teslimiyet” yönünü tamamen red ve in­kar etmekte hiçbir beis görmez hale geldik. Neticede tamamen kendi akıl ve idrak seviyemize uygun bir “din” icad etmeye kal­kıştık. Ve hiç düşünmedik ki, bizim idrak seviyemize göre düzen­lenen din “din” olmaktan çıkar ve sadece bizim vehmimiz olurdu.

    Olan biten şundan ibarettir: Elmalılı Hamdi Efendi’yi ve benzerle­rini böyle inanmaya, dolayısıyla eserlerinde meseleleri böyle de­ğerlendirmeye sevkeden asıl sebep şu ayet-i kerimeleri “din anlayışı”nın merkezine koymuş olmalarıdır:

    “De ki: “Allah’ın hidayet yolu doğru yolun ta kendisidir. Ve biz alemle­rin Rabbine teslimiyet göstermekle emrolunduk. “203

    203 En’am Sûresi, 6/71

    “De ki: “Bana Rabbimden apaçık deliller geldiği zaman, ben o sizin Al­lah’ı bırakıp taptıklarınıza ibadet etmekten kesinlikle men edildim ve bana âlemlerin Rabbine teslim olmam emredildi. “204

    204 Ğâfir Sûresi, 40/66

    “Rabbi ona (ibrahim’e), “İslâm ol!” emrini verince, o “Ben âlemlerin Rabbine teslim oldum.” dedi. “205

    205 Bakara Sûresi, 2/131

    Sadece Kur’an’a yani Allah’a teslim olmak da yetmez. Aynı şekil­de Sünnet’e yani Allah’ın Rasulü’ne de (s.a.v) teslim olmak mecburiyetimiz vardır. Nitekim Allah Teala bu konuyu da bütün açık­lığı, bütün çıplaklığıyla ve en güçlü vurgusuyla beyan buyurmuş­tur:

    “Hayır! Rabbine andolsun ki iş bildikleri gibi değil, onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olamazlar. “206

    206 Nisa Sûresi, 4/65

    Evet, meseleye böyle baktığımız zaman yukarıda ilahî beyanın ortaya koyduğu apaçık, ayan-beyan ve güneş gibi parlayan evren­sel ilahî hüküm şudur: “Allah bütün bu mesnetsiz helal-haram tanımlamalarından dolayı onları cezalandıracaktır. Şüphesiz Al­lah her neylerse güzel eyler, her şeyi sınırsız ilmiyle ihata eder.”

    Şayet bu hükme de bir itirazı olan var ise, dürüstçe onu ortaya koysun, onun üzerinde konuşalım. Zira bundan önce beyan edi­lenler, bu ilahî beyanın, reddetmek için dile getirdiği hususlardır. Bir antropolog gibi değil de bir mümin gibi düşünmek zorunda olan bizlere de, reddedilen yerel malzemeye bakıp ilahî hükmü yerelleştirmek yerine, yerel bir malzemeden evrensel bir hüküm çıkaran Allah’a bir kere daha hamd etmek, O’nun ilmi, hikmeti ve hükmü önünde bir kere daha eğilmek düşer. Ancak bunun olabilmesi, öncelikle O Yüce Kudret’e teslim olmaktan geçer.

    Bu Kadarına da Pes Doğrusu!

    Müellif acaba şu yaklaşımıyla haddini ne kadar aştığının farkında mıdır: Kaldı ki çağdaş dönemdeki entelektüel insanların Allah’ın büyüklüğünü anlamak için kendilerinden başka bir varlığa bak­maları zaittir. İnsan özelinde Allah’ın yaratma sanatındaki muhteşemliği görmek için de anatomi atlasına göz atmak kâfidir.

    Fesübhanellah! Bu ne had-nâşinaslıktar böyle! Bir mümin nasıl olur da Allah Teala’nın tensip, takdir ve tasarrufları üzerinde böy­le fütursuzca söz söyleyebilir? Nasıl olur da verdiği misalleri yersiz ve anlamsız bulur; kendisi daha münasip misal verdiğini iddia eder? Allah aşkına bundan sonra bu da mı olacaktı? Neyi misal verip vermeyeceğini biz mi takdir edeceğiz?

    Sözün gelip dayandığı bu noktada şu ayet-i kerimeye kulağınızı, kalbinizi ve vicdanınızı açar mısınız:?

    “Allah sivrisineği ve onun üstününü misal olarak vermekten çekinmez. İnananlar bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler. İnkar edenler ise “Allah bu misalle neyi murad etti? ” derler, O, bu misalle birçoğunu saptırır, birçoğunu da yola getirir. Onunla saptırdığı yalnız fasıklardır ki onlar Allah’la yapılan sözleşmeyi kabulden sonra bozarlar. Allah’ın birleştirilmesini buyurduğu şeyi ayırırlar ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar; zarara uğrayanlar işte onlardır.”207

    207   Bakara Sûresi, 2/26

    Başta müellif olmak üzere, bu konuda böyle ileri geri konuşan ve bunu da dinî tefekküre yeni bir açılım getirmek diye gören zevat-ı kiram, Ümid ederim, bu ayet-i kerime üzerinde düşünmeye za­man ayırır.

    Demek ki bir insan ilahî olan ne varsa onu yerel/tarihsel, yani sıradan, basit, arap aklına indirgenmiş, arap zevkine bezenmiş, arap kültürüne boyanmış olarak görmeye başlarsa, varacağı nokta burası olacakmış. Allah’ın Deveye, göğe, dağa, yeryüzüne bak­mamıza, yaratılışları üzerinde düşünerek O’nun sonsuz kudreti­nin farkına varmamıza yönelik hitabı bile tenkide tabi tutulabilirmiş ha… Bu ne nezaketsizliktir Allah aşkına!.

    Çağdaş Dönemdeki Entelektüel İnsanlar”

    Şu lafa bakar mısınız: “Çağdaş dönemdeki entelektüel insanlar”

    Kim bunlar? Bu çağda yaşayan herkes mi? Mesela ben de bunlar­dan biri miyim? Şayet ben de bunlardan biri isem, kesinlikle mü­ellifin bu tezine katılmadığımı beyan etmek istiyorum.

    Her zaman şikâyet ettiğim “muğlaklık” konusunu bu vesile ile bir ­kere daha ifade etmek istiyorum ve diyorum ki: Lütfen böyle sisli-puslu kavramlara tevessül etmeyelim. Aksi halde anlaşma imkânı daha da zora girer. Özellikle bu mesleğin erbabı olma şerefini ihraz eden bizler, ortak paydamızı teşkil eden sarih ifadelere daha çok itibar etmeliyiz.

    Diğer taraftan merak ediyorum: Çağdaş dönemdeki entelektüel insanlar sadece kendi anatomi atlasına mı bakarlar. Bu bakışının bir haritaya indirgenmesi, entelektüel çağdaşlığın bir ön şartı mı­dır? Mesela yukarıdaki ilahî hitabın bir benzeri mesabesinde olan şu hitaba kulak vermek çağdaş insana göre değil, sadece cahil arap toplumuna göre midir: “Göklerin, yerin melekûtuna ve Allah’ın yarattığı şeylere ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bak(ıp ibret al)madılar mı? Peki bun(a inanmadık)dan sonra hangi söze inanacak­lar?”208

    208 A’raf Sûresi, 7/185

    Ancak Bu ayeti takib eden diğer ayet sanki ayrı bir mucizeye, yani bugünkü duruma işaret ediyor gibidir: “Allah kimi saptırırsa, artık onun için yol gösteren olmaz. Ve bırakır onları, azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar. “209

    209 A’raf Sûresi, 7/186

    Tabii, siz bir kere, İlahi hitabı çağdaş dönemdeki entelektüel in­sanların entelektüel seviyelerinin dûnunda görmeye başlamışsanız, her türlü tahrifi meşrulaştırırsınız. Çünkü sizin bu itirazınız­da, her türlü hadbilmezliğin yanı sıra, Allah’ın kelamında varid olan bazı hususları görmezden gelmek gibi bir yaklaşım da ortaya çıkmaktadır. Mesela Çevreye değil, insan anatomisine bakmayı daha önemli bulan müellif, sanki lisan-ı haliyle bu tarihsel Kitab’ta böyle bir uyan olmadığını, ancak kendisi gibi çağdaş insan­ların bu hakikati keşfettiğini söylemeye çalışmaktadırlar. Hâlbuki benim Rabbim, bırakın insanın dört başı mamur bir varlık haline dikkat çekmeyi, daha insan olarak vücut bulmadan önceki haline bile bakmamızı istemektedir:

    İnsan neden yaratıldığına bir baksın:

    Atılan bir sudan yaratıldı.

    Bel ile kaburga kemikleri arasından çıkan (bir sudan). “210

    210 Tarık Sûresi, 86/5-7

    Evet, bir nutfeden, bir atımlık bel suyundan yaratıldığını, o sudan böyle mükemmel bir varlık olarak vücut bulduğunu düşünmesi, herhalde anatomi atlasını önüne alıp onun üzerinde düşünmesin­den daha etkili olsa gerektir.

    İtiraz Noktamız

    Burada bizim itiraz ettiğimiz nokta şudur: Üzerinde düşünülmesi gereken binlerce mesele varken, Allah Teala da ilahî hitabında bunlara sık sık dikkat çekerken, hangi aklı selim sahibi insan bu hakikati görmezden gelir ve bu meselelerden sadece birini alır ve sanki kelam-ı ilahîdeki tek örnek o imiş gibi bir izlenim uyandırabi­lir. Ardından da son derece haksız ve yersiz bir reddedişle, Kur’an’-ı Kerim’e vukufsuzluğunu veya ideolojik bakış açısının kendisini ne derece körelttiğini sergilemekten çekinmez. Bendeniz hala bütün bunların neden ve nasıl olabildiğini anlayabilmiş değilim.

    Ayrıca hem hergün huzurunda en az seksen kere alnınızı secdeye koyup “Sübhane rabbiye’l-‘alâ (Yüceleden yüce olan Rabbim’i tenzih ve teşbih ederim) diye yüzlerce kere tekrar edeceksiniz, hem de O’nun, O’nu inkar edenler tarafından bile bir çırpıda hik­meti kavranabilecek olan Hitabı’na dahi, pervasızca eleştiri getire­ceksiniz.

    Malumdur ki beşerî münasebetlerde bile, hem sağlıklı ilişkiler kurabilmek, hem de karşılıklı nezaket kurallarına riayet etmiş olmak için “Hayır, öyle değil, çünkü” yerine “Evet, öyledir, ama/aynı zamanda” denilmesi tavsiye edilirken, Allah Teala’ya karşı, bu kadarok bir teeddübü bile çok görmek, hangi iz’ana sığdınlabilir, bilemiyorum.

    Şayet müellif insanlar arasında bile aranan ve gözlenen bu basit “edeb” kuralma riayet etseydi bu durumlara düşmezdi. En azın­dan Yüce Allah’ın verdiği örnekleri zikrettikten ve tasdik ettikten sonra, bu konudaki örneklerin bu kadarla sınırlı olmadığım, daha çarpıa başka örneklerin de bulunduğunu belirtme nezaketini gösterebilirdi.

    Müellife Göre “Kur’an Bütünüyle Hz. Peygamber Devrindeki Verili Durumu Esas Alan Bir Hitaptır.”

    Müellif devam ediyor:

    Burada bir kez daha belirtelim ki Kur’an tarih-üstü mesajlar içeren tarihsel bir hitaptır. Diğer bir deyişle, Kur’an bütünüyle Hz. Pey­gamber devrindeki verili durumu esas alan bir hitaptır. Bunun içindir ki tarih-üstü mesajlar dahi verili durumu yansıtan formlar­la sunulmuştur. Mesela, ana-babaya iyilik emri tüm zamanlar için geçerli olan bir emirdir. Ancak bu emrin Kur’an’daki gerekçelen dirilme biçimi tarihseldir. Mesela Ahkâf 46/15. ve Lokman 31/14. ayetlerde ana-babaya iyi davranılması emredilmiş ve bu emirler kapsamında çocuğun ana kanımda taşınması ile sütten kesilme süresi otuz ay, anaların çocuklarını emzirme süresi de iki yıl ola­rak belirtilmiştir. Bu noktada Arabî arka planı görmediğimiz tak­dirde, mezkûr ayetlerde çocuğun emzirilmesi konusunda bir süre tayin edildiği düşüncesiyle şerî bir hüküm üretmemiz işten bile değildir. Nitekim anakronik yaklaşımın kaçınılmaz neticesi ola­rak, hamilelik ve süt emzirmeyle ilgili iki cümle üzerine ne gibi hükümler bina edildiğini görmek için herhangi bir Türkçe tefsire bakmak yeterlidir.211

    211  Özsoy, Kur’an ve Tariltsellik Yazılan, 76.

    İsterseniz geliniz öncelikle şu cümle üzerinde duralım:

    “Bunun içindir ki tarih-üstü mesajlar dahi verili durumu yansıtan formlarla sunulmuştur. Mesela, ana-babaya iyilik emri tüm za­manlar için geçerli olan bir emirdir.”

    Nereden çıkarıyorsunuz bu hükmü sayın müellif: “Ana-babaya iyilik emrinin tüm zamanlar için geçerli olan bir emir.” olduğunu neye dayanarak söyleyebiliyorsunuz. Bu konuda istinatgahınız veya gerekçeniz nedir? Dünyaya gelmekle dayanılmaz acılara ve ıztıraplara gark olduğunu düşünen bir evlat, buna sebep olan anne ve babasını hayırla anar mı sanıyorsunuz? Günümüzde böy­le düşünen ve ana-babaya bu duygular içinde davranan evlat sayısının her geçen gün arttığını görmüyor musunuz?

    Siz işinize geldiği zaman örneklerinizi modern kesimden, işinize geldiğinde de mütedeyyin ve muttaki kesimlerden mi seçersiniz? Evet, dindar evlatlar ebeveynlerine iyilik etmenin gereğine inanır ve onlara öyle davranırlar. Çünkü onlar Allah ve Rasulü’nün emir ve talimatlarına teslim olmuş insanlardır.

    Ancak modern ve seküler bir terbiye ile yetişen zümreler için aynı şeyleri söyleyebilir misiniz? Ne dersiniz, modem sığınma evleri olan darülacezelerde kalanlar, sadece evlatsız ve akrabasız insan­lar mıdır? Özellikle bayram sabahlan buralardan yapılan canlı yayınlarda, çocuklarını ve torunlarını özleyen yaşlı ebeveynlerin gözyaşlan sizin yüreğinizi dağlamaz mı? İkiyüz metrekarelik dairede karı-koca olarak yaşayıp, anne veya babasına o dairede bir oda tahsis edemeyen evlatlardan bahsetmek istersek, acaba münferit olaylardan mı söz etmiş oluruz. Bayram günü bile ebe­veynini ziyaret etmeyen evlatların sayılarının her geçen gün arttı­ğı bir dünyada yaşadığımızı unutursak, sağlıklı değerlendirmeler yapma şansını kaybederiz.

    “Arabî Arka Plan” Meselesi

    Gelelim asıl meseleye, yani “Arabî arka plan” olarak sunulan me­seleye… İşte bütün problem zaten bu noktada düğümlenmekte­dir. Evet, geliniz, bu düğümü birlikte çözelim.

    Müellif hiç sakınmadan ve çekinmeden “Bu noktada Arabî arka planı görmediğimiz takdirde, mezkûr ayetlerde çocuğun emziril­mesi konusunda bir süre tayin edildiği düşüncesiyle şer’î bir hü­küm üretmemiz işten bile değildir.” dedikten sonra “Nitekim anakronik yaklaşımın kaçınılmaz neticesi olarak, hamilelik ve süt emzirmeyle ilgili iki cümle üzerine ne gibi hükümler bina edildi­ğini görmek için herhangi bir Türkçe tefsire bakmak yeterlidir.” demesi, şayet bir üslup hatası ve kalem sürçmesi değilse, apaçık bir tenakuzdur. Zira birinci cümlede “şer’i hüküm üretme­miz” den bahsederken, sanki bu tür hükümlerin bulunmadığına işaret ediyormuş gibi yapıp, ikinci cümlede “zaten birçok hüküm bulunduğunu”, yani “zaten bu hükümlerin üretilmiş olduğunu” belirtiyor.

    Diğer taraftan, yüce Allah bu tür hükümleri, müfessirlere veya fakihlere bırakmaksızın bizzat kendisi vaz etmiştir. Maalesef mü­ellif, ya bu konudaki vukufsuzluğu veya umursamazlığı sebebiy­le, farkına varmadan çok büyük bir pot kırmış ve “süt” ile ilgili hükümleri “anakronik bir yaklaşım” diye ilan ederken, bininci kere haddini aşmıştır.

    Evet, konunun uzmanları bilirler ki “süt” konusundaki ilahî hü­kümleri beyan etmek üzere, Kelam-ı İlahi’de çok sayıda müstakil ayet-i kerime bulunmaktadır. Bazılannı aşağıda naklediyoruz:

    “Analarınız, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kızkardeş kızları, sizi emziren analarınız, süt bacılarınız, eşleri­nizin anaları, kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı.”212

    212 Nisa Sûresi, 4/23

    “Emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba) için, anneler çocuklarım iki tam yıl emzirirler. Onların örfe uygun olarak beslenmesi ve giyimi baba tarafına aittir. Bir insan ancak gücü yettiğinden sorumlu tutulur. Hiçbir anne, çocuğu sebebiyle, hiçbir baba da çocuğu yüzünden zarara uğratıl­mamalıdır. Onun benzeri (nafaka temini) varis üzerine de gerekir. Eğer ana ve baba birbiriyle görüşerek ve karşılıklı anlaşarak çocuğu memeden kesmek isterlerse, kendilerine günah yoktur. Çocuklarınızı (süt anne tutup) emzirtmek istediğiniz takdirde, süt anneye vermekte olduğunuzu iyilikle teslim etmeniz şartıyla, üzerinize günah yoktur. Allah’tan kor­kun. Bilin ki Allah, yapmakta olduklarınızı görür. “213

    213 Bakara Sûresi, 2/233

    “(Boşadığınız) O kadınları, gücünüz ölçüsünde oturduğunuz yerin bir bölümünde oturtun ve onları sıkıştır(ıp evden çıkmağa zorla)mak için kendilerine zarar vermeğe kalkışmayın. Şayet gebe iseler, yüklerini bırakıncaya kadar onların geçimini sağlayın. Sonra sizin için (çocuğunuzu) emzirirlerse onlara ücretlerini verin ve aranızda güzellikle konuşup anlaşın. Eğer (anlaşmakta) güçlük çekerseniz (o zaman) çocuğu, başka bir kadın emzirecektir. “214

    214 Talak Sûresi, 65/6

    Bu ayet-i kerimelerden hareketle bakınız, hangi hukuki sonuçlar tartışılmıştır:

    1- Çocuğunu emzirmekten imtina eden anne, hukuki yollardan çocuğunu emzirmeye icbar edilebilir mi?

    2- Evliliği haram kılan süt hısımlığının şartları nelerdir?

    3- Sütün başka bir sıvı ile karışması halinde hüküm ne olur?

    4- Süt hısımlığının isbat yolları nelerdir?

    Burada dört madde halinde sunduğumuz bu konular orta ölçekli bir fıkıh ansiklopedisinin büyük boy baskısında yaklaşık yirmi sayfada özetlenmektedir.215

    215 Mesela bk. “Radâ’”, el-Mevsû’atü’l-Ftkhiyye, Kuveyt, 1412/1992, XXII, 238-256

    Ayrıca, Türkçe ansiklopedilerde bile “Süt Hısımlığı/Akrabalığı” başlığı altında bu konuda yeterince malumat bulunabilmektedir.

    Diğer taraftan “süt” ile ilgili hükümleri “anakronik yaklaşımlar” olarak değerlendirenlerin, içinde süt ile ilgili hükümlerin de bu­lunduğu ayet-i kerimedeki diğer hükümleri nasıl değerlendirdik­lerini de merak ediyoruz. Nitekim bu ayet-i kerimede yüce Allah “Analarınız, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kızkardeş kızları, sizi emziren analarınız, süt bacılarınız, eşleri­nizin anaları, kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı. “216 buyurmaktadır.

    216 Nisa Sûresi, 4/23

    Yani bu ayet-i kerimede sayılan kimselerle evlenmenin haram kılınması, süt ile ilgili ahkâmı anakronik bulanlara göre, tarih-dışı mıdır, yoksa evrensel midir? Neden?

    Evet neden? Neden kardeş kızlarıyla veya üvey kızlarla evlenmek haramdır? Bu ayette sayılanlarla evlenme yasağı getirilmesinin rasyonel bir açıklamasını yapabilecek bir kimse tanıyor musunuz? Niçin ensest ilişki irrasyoneldir. Bu ilişkiye girenler deli midirler? Akıllı insanlar bu tür ilişkilere girmezler mi?

    Daha basit bir soru soralım: Evliliğin, yani kadın-erkek beraberli­ğinin meşruiyeti için nikâh akdi şart mıdır? Neden?

    Nikâh akdini, kadm-erkek beraberliğinin meşru bir zeminde ger­çekleşmiş olmasının ön şartı olarak görme anlayışı, rasyonel bir tutum mudur, yoksa kültürel mi?

    Günümüzde yaygınlaşan kadın-erkek eşitliği bağlamında ödevler ve sorumluluklar kadınlar ve erkekler arasında paylaşılmıştır. Bu durumda nikâh akdi geçmişte olduğu gibi kadının haklarını ko­rumanın bir aracı olmaktan çıkmış gibidir» Veya en azmdan bazı kadınlar böyle bir koruma talep etmemektedirler. Peki, böyle bir durumda nikâhın hükmü ne olacaktır? Daha basitleştirerek sora­lım: Önümüze bir çift gelse ve “biz birbirimizle çok iyi anlaşıyo­ruz ve geleceğe yönelik hiçbir beklenti içinde de değiliz. Anlaşa­bildiğimiz sürece -nikâhsız olarak- birlikte yaşamak istiyoruz, dinimizce bunun bir sakıncası var mı?” diye sorsa, süt meselesi ile ilgili hükümleri anakronik bulan meslektaşlarımız, acaba bu soru­ya ne cevap verirler? Gerçekten merak ediyoruz.

    Bu değerlendirmeden sonra yukarıda zikrettiğimiz “süt” ile ilgili hükümler üzerinden yürüyelim ve müellife ve onun gibi düşü­nenlere şu soruyu yöneltelim:

    “Tarih-üstü Mesajlar İçeren Tarihsel Bir Hitap” Anlayışının “Süt” Meselesi Üzerinden Test Edilmesi

    Efendim, “Burada bir kez daha belirtelim ki Kur’an tarih-üstü mesajlar içeren tarihsel bir hitaptır.” sözünüzden anlaşılıyor ki, “biz, bu hitabın kendisini değil mesajını alırız” demek istiyorsu­nuz. Sanıyoruz, bu meselenin mihverini teşkil eden ana konu da budur.

    Şimdi soruyoruz: Bugüne kadar ki Kur’an anlayışımızın ve buna bağlı olarak geliştirdiğimiz din telakkimizin tabii bir neticesi ola­rak fıkıh kaynaklarımızda çok sayıda fıkhi mesele, Hitab-ı ilahîden yola çıkarak hükme bağlanmıştır. “Fıkhi hüküm” şeklin­de fıkıh kaynaklarımızda yerini alan meselelerden biri de “Süt” konusudur.

    Hitab-ı ilahîyi tarihsel görüp mesajını evrensel sayan meslektaşla­rımız, acaba sadece şu “süt” konusundaki hukuki düzenleme hakkındaki görüşlerini açıklarlar mı? Yani, mesajın evrenselliğin­den hareket etmek suretiyle bu konuyu ele alırsak yine de bu hü­kümlere bağlı kalacak mıyız, yoksa onları toptan iptal mi edece­ğiz, ya da bazılarını iptal edeceğiz ama bazılarım ibkâ mı edeceğiz veya bazılarını iptal, bazılarını tashih, bazılarını da ibkâ mı edece­ğiz. Ve bu hükümler hangileri olacaktır?

    Takdir edersiniz ki, bu sorumuz, yukarıda ifade ettiğimiz, yeni bir ilmihal yazılması yönündeki teklifimizin küçük bir cüz’ü de sayı­labilir.

    Bu soruya dört başı mamur bir cevabınız varsa buyurunuz. O durumda gerçekten sizin bu konuya emek verirken, bu ümmet adına bir derdiniz ve kaygı taşıdığınızı düşünecek ve kutlayacağız. Aksi halde, bugüne kadar tahmin ettiğimizin de üstünde bir kafa karışıklığı yaşadığınızı düşünecek, dolayısıyla karaladığınız her satırda kendi kafa karışıklığınızı başkalarına sirayet ettirmek­ten başka bir iş görmediğinize hükmedeceğiz.

    Müellif devam ediyor:

    “Kur’an’da tarih-üstü mesajların dahi tarihsel kalıplar içinde sunuluşuyla ilgili en çarpıcı örneklerden biri müteşâbihu’s-sıfât ya da haberi sıfatlar kapsamında değerlendirilen beyanlardır. Bilin­diği gibi Kur’an başından sonuna kadar Allah-merkezli bir dil dizgesine sahiptir. Bunun temel nedeni, Mekke müşriklerinin Allah’sız olmamakla birlikte mevcut Allah fikrinin ahlâkî alanda hiçbir işlev görmediği dünya görüşleridir. İşte böyle bir dünya görüşüne karşı tevhid inancında ifadesini bulan Allah fikri Kur’an’da çok yoğun biçimde vurgulanmıştır. Muhatabın zihniyet dünyasına her şeyin merkezinde Allah fikrinin yer aldığı dindar bir dünya görüşü sokma amacından ötürüdür ki birçok ayette beşer iradesinin büsbütün göz ardı edildiği kaderci ifadelere dahi yer verilmiştir.217

    217 Özsoy, Kur’an ve Tarihsellik Yazıları, 15-16.

    Yine cümle cümle ilerleyelim ve ilk olarak yukarıdaki paragrafın ilk cümlesini ele alalım:

    Haberî Sıfatlar Meselesi

    “Kur’an’da tarih-üstü mesajların dahi tarihsel kalıplar içinde sunuluşuyla ilgili en çarpıcı örneklerden biri müteşâbihu’s-sıfât ya da haberî sıfatlar kapsamında değerlendirilen beyanlardır.”

    Doğrusu bu ifade sebebiyle anlıyorum ki, müellifin tarihselcilikten kastettiği mana, hala bizim zihnimizde netleşmiş değildir. Çünkü Allah’ın kendi zatı hakkında bilgi verirken el, ayak, yüz göz gibi uzuvlardan bahsetmesinin neresi, Arabî arka planla ilintilendirilmek istenmektedir, bilemiyorum. Hele bir de: “O’nun ben­zeri olan hiçbir şey yoktur. O, her şeyi işitir ve görür. “218 Buyrulduktan sonra ne gibi bir problemden bahsedilebilir ki?

    218  Şuara Sûresi, 42/11

    Diğer taraftan kadim ulemamız bu konuda takip edilmesi gereken orta yolu çok makul bir üslupla ortaya koymuşlar ve şöyle demiş­lerdir: Evet, eli vardır, fakat bizim elimiz gibi değildir. Bildiğimiz hiçbir ele de benzemez. O’nun eli kendi zatına ve celaline yakışan bir eldir. Tıpkı O’nun ilmi gibi… Nasıl ki bizim ilmimiz kesbi’dir, yani öğrenim süreci neticesinde elde edilir, O’nun ki kesbî değil­dir, kendi zatındandır; bizim ilmimiz, son derece sınırlıdır, O’nun ilmi sınırsızdır, biz yalnızca olmuşu ve geçmişi duyduğumuz ve okuduğumuz ölçüde biliriz, O, geleceğin bilgisini de bilir. O’nun ilmi ile bizim ilmimiz arasmda nasıl fark varsa, hatta daha isabetli bir tabirle, O’nun ilmi ile bizim ilmimiz arasında, nasıl isim ben­zerliğinden başka hiçbir benzerlik yoksa O’nun eli ile bizim elimiz arasında da hiçbir benzerlik yoktur, deriz ve problemi çözeriz.

    Bu bilgilere rağmen haberi sıfatlarla “Arabî arka plan” arasında ne gibi bir ilişki kurulabileceğini kestiremiyoruz.

    Yani müellif, yüce Allah’ın kendi zatından bahsederken, Arap kültürüne râm olduğunu mu söylemek istiyor. Şayet kastı bu ise, neden bu “Kitap” baştan sona Arapların şirk ve küfür anlayışla­rıyla savaşıp durmaktadır. Neden her vesile ile onları aşağılamak­ta, tehdit etmekte, müminleri onlardan uzak durmaya çağırmak­tadır? Neden özellikle “Tanrı” tasavvurlarını yerden yere vur­makta ve hakir görmektedir?

    “Allah’ın, kendilerine hiçbir güç (vermediği, haklarında hiçbir delil) indirmediği şeyleri, Allah ‘a ortak koştuklarından dolayı inkâr edenlerin kalblerine korku salacağız; gidecekleri yer de cehennemdir! Zâlimlerin varacağı yer, ne kötüdürl”219

    219 Âl-i İmran Sûresi, 3/151

    Allah aşkına bu anlayışın sefaletini farketmeyip de onu bir düşün­ce ürünü imiş gibi sunmak nasıl bir duygudur acaba? Demek yüce Allah haberi sıfatlarla ilgili vahiylerini Arap kültürünün etkisinde inzal buyurmuş. Şayet bu Kitap İngiliz toplumuna ve onların kül­tür düzeyine uygun olarak gelse imiş, bu bilgiler bulunmayacak veya başka türlü bulunacakmış.

    Olacak şey mi bu?

    Şayet olmuşsa niçin olmuş acaba? Allah başka türlüsünü getirmek­ten aciz olduğu için mi? Yoksa Arapların gönlünü almak için mi?

    İki türlüsünün de mümkün olmadığını göstermek ve anlatmak için ne yapmalı bilmem ki?

    Acizlik Allah’a hiç yakışmayan sıfattır, onun için üzerinde ko­nuşmaya bile değmez.

    Arapların gönlünü almaya gelince, Kur’an-ı Kerim’in baştan sona, şirk içindeki Arapları nasıl aşağıladığını göre göre bunu söyleye­bilmek nasıl mümkün olabilir?

    İlahi hitabın, onların kültür düzeylerine uygun bir dil dizgesi ile geldiğini söylemenin başka bir anlamını bilemediğimiz için böyle tefsir etmeye mecbur kaldık, ama görüldüğü gibi işin içinden çı­kamadık.

    Evet, insanlar birbHerinin eserleri, düşünceleri ve çalışmaları hakkında spekülasyon yaparlar ve bir ölçüye kadar da bu konuda haklı olabilirler ama, bir kulun, hem de mümin bir kulun, Allah hakkında ve O’nun Kitab’ı hakkında spekülasyona kalkışması nasıl bir duruştur, nasıl bir tutumdur ve nasıl bir duygudur, ben­deniz bunun takdirinden son derece aciz ve uzağım.

    Özellikle Müteşabihler konusunda Yüce Allah’ın şu apaçık beyanı ortada durup dururken, bu kadar cüretkar ifadeler, hiç de hayra alamet gözükmemektedir:

    “Sana Kitab’ı indiren O’dur. Onun (Kur’an’ın) bazı ayetleri muhkem­dir ki, bunlar Kitab’ın esasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşabih ayetlerin peşine düşerler. Halbuki Onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek payeye erişenler ise: Ona inandık; hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler. (Bu inceliği) ancak aklıselim sahipleri düşünüp anlar. “220

    220 Âl-i İmran Sûresi, 3/7

    Tek basına bu ayet-i kerime bile bu makalede yazılanların tama­mını iptal etmek için yeterlidir. Lütfen şu bölümüne biraz daha yakından bakar mısınız: “İlimde yüksek payeye erişenler ise: Ona inandık; hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler.”

    Evet, İlahi Kelam’in hepsi, yani tamamı, yani bütün harfleri ve harekeleri -tabii bu ifademizle sonradan konulan işaretleri değil, irabını kastediyoruz- Rabbimiz tarafındandır. Biz “O’na ve O’ndan gelen her şeye inandık.” diyen ve bu suretle “ilimde yüksek payeye erişenler”den olmayı umuyoruz. Ayrıca bu vesile ile bir daha be­lirtmek istiyoruz ki, dinî ilimlerde “yüksek paye”ye ulaşmanın en temel şartı “teslimiyet”ten geçmektedir.

    Vahim Bir Üslup

    Müellifin kurduğu cümlelerin en vahimi, en hazini ve en garibi herhalde şu cümlelerdir:

    “Bilindiği gibi Kur’an başından sonuna kadar Allah-merkezli bir dil dizgesine sahiptir. Bunun temel nedeni, Mekke müşriklerinin Allah’sız olmamakla birlikte mevcut Allah fikrinin ahlâkî alanda hiçbir işlev görmediği dünya görüşleridir. İşte böyle bir dünya görüşüne karşı tevhid inancında ifadesini bulan Allah fikri Kur’an’da çok yoğun biçimde vurgulanmıştır. Muhatabın zihniyet dünyasına her şeyin merkezinde Allah fikrinin yer aldığı dindar bir dünya görüşü sokma amacından ötürüdür ki birçok ayette beşer iradesinin büsbütün göz ardı edildiği kaderci ifadelere dahi yer verilmiştir.”

    Bu cümlelerden kim ne anlar bilemiyorum ama biz ne anladığımı­zı şöyle söyleyelim:

    Şayet Araplar’ın dünya görüşleri, o günkü durumdan farklı bir noktada olsaydı, Kuran böylesine Allah merkezli bir dil dizgesine sahip olmayacaktı. Kur’an’ın bu dil dizgesine sahip oluşu, O’nun bir kusuru ise, bunun sorumlusu Araplar’dır; şayet bir meziyetse, bu şeref de Araplar’a aittir.

    Bu mesele bize, bir zamanlar hakem sıfatıyla okumamız için gön­derilen bir makalede karşılaştığımız bir düşünceyi hatırlattı. Söz konusu makalenin yazan özetle şöyle diyordu: “Allah’ın içkiyi haram kılmasının sebebi, bazı Araplar’ın içerken ölçüyü kaçırmalarıdır. Yoluna ve yordamına uygun içmeyi bilmeyen bu Araplar’dan birisi bir seferinde diğerine saldırıp, elindeki deve kemiği ile onun başını yarmış, içkiyi haram kılan ayet de bu sebeple in­miştir. Şayet vahyin indiği dönemdeki insanlar adam gibi içselerdi ve bu tür taşkınlıklar yapmasalardı, içki de haram kılınmazdı.”

    Allah aşkına, bu insanlar neden bizleri sürekli olarak, hep yanlış anlaşılmış bir Kur’an telakkisi ve ona bağlı olarak hiç anlaşılmamış bir din üzere olduğumuz kaygısı ile yaşamaya sevkediyorlar ki. Ne­den 15 asırlık geleneği bu kadar ucuza harcıyor, züccaciye dükkânına girmiş fil misali hareket etmekte bir beis görmüyorlar ki?

    Mekke Müşrikleri’nin Allah’ı Var mıydı?

    Müellifin:

    “Mekke müşriklerinin Allah’sız olmamakla birlikte mevcut Allah fikrinin ahlâkî alanda hiçbir işlev görmediği dünya görüşleridir.” cümlesine bakacak olursak Mekke müşrikleri’nin Allah’ı vardı.

    Acaba gerçek bu minval üzere midir?

    Bize göre böyle değildir. Onların tanrısı, hatta çok sayıda tanrıları vardı ama Allah’ı yoktu.

    Çünkü Allah, Kur’an-ı Kerim’de ifadesini bulan, dolayısıyla sade­ce İslami inanca has bir Tann’dır. Yalnızca isim olarak “özel” de­ğildir; bütün özellikleriyle ve nitelikleriyle “özel”dir. Esmâ-i hüsnâsı Kur’an-ı Kerimde beyan buyrulmuştur. Yani sıfatları, bize gönderdiği Kitab’ta açıklanmıştır. Dolayısıyla müminler o sıfatla­rın sahibi olan “Tanrı”ya iman ederler; sıradan bir tanrıya değil. O sıfatları hâiz tek mabud, tek rab, tek ilah, tek tanrı da sadece Allah Teala’dır.

    Mekkeli müşriklerin inandığı tanrıların ise böyle özellikleri yoktu. Onlar sıradan taş ve ağaç parçalarıydılar. Çeşitli ebatlarda ve çe­şitli şekillerde yontulmuşlardı. Bundan başka bir niteliğe sahip değillerdi.

    Sanırım buraya kadar dile getirdiğimiz gerçeklerde, müellifle de hemfikirizdir. O da Mekkeli müşriklerin tanrıların andığımız put­lar olduğu hakikatini kabul eder.

    Peki, buna rağmen neden yukarıdaki cümleye “Mekke müşrikle­rinin Allah’sız olmamakla birlikte…” diye başlamakta bir beis görmemiştir.

    Bu sorunun asıl cevabını şüphesiz en iyi müellif bilir. Ancak ma­demki biz ortaya böyle bir soru attık; kendi açımızdan da olsa, cevabı üzerindeki düşüncelerimizi belirtmek mecburiyeti hâsıl olmuştur.

    Kanaatimize göre bu yaklaşımın asıl sebebi, bu meseleleri önem­sememek ve hafife almaktır. Makalenin tamamına hâkim olan bu hava bazı meselelerde daha belirgin bir biçimde görülmektedir. Bu nokta da o meselelerden biridir.

    Müellife Göre “Evrensel Allah Tasavvuru” Nasıl Olmalıdır?

    Gelelim bu meselinin başka bir yönüne:

    Acaba yukarıda Allah fikri etrafındaki yorumunu dinlediğimiz müellif, elinde bir yetki olsaydı -hoş yetki arayan da soran da olmadığına göre böyle bir şartı zait olarak görüyor ve geri alıyo­rum- evrensel/çağdaş/tarih-üstü bir Allah tasavvuru belirleseydi, bu nasıl olurdu?

    Ayrıca entelektüel ve çağdaş insanların yaşadığı bu topluma hitap eden bir Kutsal Kitab’ta Allah merkezli dil dizgesi ne kadar yer tutmalı idi.

    Şimdi bazı -bizim gibi- saf insanlar zannedecekler ki, müellifin buna cevabı şöyle olacaktır: “Kur’an’da zikrolunanın en az iki katı”

    Neden?

    Çünkü mademki Kur’an’ın başından sonuna kadar Allah-merkezli bir dil dizgesine sahip olmasının temel nedeni, Mekke müşriklerinin Allah’sız olmamakla birlikte mevcut Allah fikrinin ahlâkî alanda hiçbir işlev görmediği dünya görüşleridir. Günü­müz insanının dünya görüşünde ise tanrının hiç yeri kalmamıştır. Müşriklerin işlevsiz de olsa bir tanrı inana varmış. Bugünün mo­dern toplum yapısmda ise Mekke’li müşriklerin sahip olduğu tanrı inancı kadar bile inanca yer verilmediğini müellif bizden daha iyi bilebilir. Tarihin hiçbir döneminde tanrı bu kadar küçül-memiş, hayatın dışına atılmamış ve yok sayılmamıştır. Onun için bu çağda Allah tasavvurunun güçlendirilmesi ihtiyacı, cahiliye Araplan’nın dünya görüşlerine Allah’ı katma ihtiyacından daha büyüktür.

    Müellif adma böyle düşünenler gerçekten fevkalade yanılmakta­dırlar. Çünkü buna benzer makalelerin asıl amaa, dinî inana ve buna bağlı olarak ibadet ve ahlak hayatını canlandırmak ve güç­lendirmek değildir. Aksine, modern dünyanın ve çağdaş düşün­cenin izin verdiğinden fazla dinî hassasiyeti, onların izin verdi­ğinden fazla iman kuvvetini, onların izin verdiğinden fazla ibadet hayatını törpülemek, harta tırpanlamaktır.

    Yani bu tür çalışmalar, dinimizi, imanımızı, ahlakımızı ve ibadet esaslarımızı hayatımızın merkezine koyabilmenin ve onlara aykırı düşen çağdaş söylemleri ve eylemleri irdeleyerek mümince yaşa­ma üslubumuzu oluşturmanın, salih bir kul ve halis bir ümmet olma gayretinin neticesi değildir. Tam tersine, çağdaş değerleri, entelektüel yaklaşımları ve evrensel ilkeleri merkeze koyarak, onlara aykırı, onlara yabana, onlara uzak ve onlarla uyumsuz olanları ayıklamak suretiyle modern, çağdaş, evrensel bir entelek­tüel müslüman tipi yaratma çabasının ürünüdür.221

    ———–

    221 Bu değerlendirmelerde niyet okuma yoktur. Tamamen gözlem ve tecrübe vardır. Çünkü bu düşüncelerin savunucuları olarak tanınan ilim adamları ve onların ta­lebeleri olarak bilinen genç nesil, her ne hikmetse, dini hayata karşı aynı laubali yaklaşım ve aynı duyarsız tutum ve aynı soğuk tavır içindedir. Bu kadar tesadü­fün “fazla” olacağı düşüncesi sebebiyledir ki, bu halin tesadüf olmayıp, bir oku­ma biçimi ve buna bağlı olarak geliştirilen bir yaşama üslûbu olduğunu düşün­mek mecburiyetinde kalmaktayız.

    Bu değerlendirme de “özel hayaf’a ilişkin bir eleştiri değildir. Çünkü konumuz dini inanış, dini düşünüş ve dini yaşayış olunca artık hiçbir nokta “özel” olma hakkına sahip olamaz. Çünkü İslam ile müslüman arasında veya iman ile mü­min arasındaki irtibat, eskilerin tabiriyle “lâzım-ı gayr-ı müfânk” olma özelliği taşımaktadır. Aksi durumlar, her türlü eleştiriye açık olmak zorundadır

    ———-

    Biz bu çabayı da saygı ile karşılarız ama bir şartla: Dürüst, samimi ve sarih olmaları şartıyla. Böyle hırsız feneri gibi bir yanıp bir sönerek, vurkaç usulü saldıran milis tavrıyla değil, mertçe ortaya

    çıkmaları, zihirüerindeki müslüman tipi ne ise onun profilini dü­rüstçe ortaya koymaları kaydıyla. Onun akaidini, onun ibadetini, onun ahlakım ve onun muamelatım dürüstçe belirlemek ve herke­sin anlayacağı bir dil ile: “işte modern,, çağdaş ve uygar müslü­man tipi budur; onun iman esasları şunlardır, ibadet ilkeleri ve ahlak prensipleri bunlardır.” demeleri kaydıyla. İleride tekrara düşme pahasına da olsa şu noktaya işaret etmeden geçmek istemiyoruz:

    Biz, mümin bir kulu Allah’a daha çok yaklaştırmayan, Hz. Peygamber’e karşı ülfet ve ünsiyet sağlamayan, iman esasları konu­sunda daha duyarlı, ibadet hayatında daha hassas, ahlaki ilkelere daha riayetkar kılmayan hiçbir dini sözde veya yazıda, hayır ol­madığını düşünüyoruz. “Eleştirmek” demek, müminin imanıyla oynayıp onu eskisinden daha zayıf imanlı, daha az ibadetli ve daha naif ahlaklı kılmak olmamalıdır.

    Dini eleştiri o dur ki, kişi hem daha sahih hem daha güçlü bir üim ve ona dayak bir imanla hayata tutunabilsin; böylelikle dünyanın cazibesine, nefsin gayrı meşru isteklerine, şeytanın iğvasına, nef­sin ifşadına karşı daha dayanıklı ve daha metanetli bir ahlaki ya­pıya kavuşsun. Dünyanın değerini ve önemini kavrarken, ahiretin de önemini ve değerini Özümsesin. Yaşadığı hayatta tercih hakla­rını kullanırken, neyi neye neden tercih ettiğini bilsin.

    Aksi halde, yani ahiret inancım zayıflatmaya, dünyevî haz ve menfaatleri uhrevi kaygıların önüne geçirmeye, dünyayı ve hayati böyle algılamaya yol açan bir din eleştirisi, bizim değerlendirme­mize göre “tenkit” değil “tahrip” tir.

    Benim “Allah ve Vahiy Tasavvurum” Böyle Bir Cümle Kurmama Müsaade Etmez

    Şu ifadeye bakar mısınız: “Muhatabın zihniyet dünyasına her şeyin merkezinde Allah fikrinin yer aldığı dindar bir dünya görü­şü sokma amacından ötürüdür ki birçok ayette beşer iradesinin büsbütün göz ardı edildiği kaderci ifadelere dahi yer verilmiştir.”

    Bu cümleyi kuran zihin, nasıl bir zihindir; Allah, vahiy ve ahiret hakkındaki samimi ve dürüst inana nedir, merak ederiz. Eleştiri deki cüretkârlığı, cüretkârlıktaki hudutsuzluğu görebiliyor mu­yuz? “Muhatabın zihniyet dünyasına her şeyin merkezinde Allah fikrinin yer aldığı dindar bir dünya görüşü sokma amaa” ne yan­lış bir amaç değil mi sayın müellif?

    Demek ki müellife göre böyle olmamalı. Evet, böyle olmaması gerektiğini, her şeyin merkezinde Allah fikrinin yer aldığı dindar bir dünya görüşü sokma amacının doğru olmadığım öğrendik de, doğru olanın ne olduğunu bir türlü öğrenemiyoruz. “Efendim mefhumu muhalifinden yola çıkarsanız onu da öğrenirsiniz” di­yenleri kırmamak için o yolu deneyelim bakalım, işe yarayacak mı? Bu yönteme göre yukarıdaki cümlenin mefhumu muhalifi nasıl olabilir? Herhalde şu iki ihtimalden biri olabilir: 1- “hiçbir şeyin merkezinde Allah fikrinin yer almadığı bir dünya görüşü”, 2- “Bazı şeylerin merkezinde Allah fikrinin yer aldığı dindar bir dünya görüşü”.

    Biz bütün bu okuduklarımızdan sonra bile birinci ihtimali müelli­fin üstüne getirmek, yani ona yakıştırmak istemiyoruz; onun için ikinci ihtimalin daha kuvvetli olduğunu düşünerek sormak istiyo­ruz: “Bu bazı şeylerden kasıt, hangi şeylerdir? Merkezinde Allah Fikrinin bulunması sakıncalı olan şeyler nelerdir, merkezinde Allah fikrinin bulunması gerekli olan şeyler nelerdir?” Aslında henüz büemiyoruz, müellife göre merkezinde Allah fikrinin bu­lunması gerekli olan şeyler var mıdır, yoksa sadece merkezinde Allah fikrinin bulunmasında mahzur olmayan şeyler mi vardır?

    Müellifin zihninde bir bozgun hali hissediliyor ve bu bozgunun da sonu yokmuş gibi gözüküyor. Çünkü bu düşünceyi, yani her şeyin merkezinde Allah fikrinin bulunmasını eleştirmekle yetin­meyen müellif bir de Kelam-ı İlahîde hatalar tesbit ediyor. Yapıl­maması lazım gelen, akla ve akli olana ters şeyler keşfediyor ve bunu da pervasızca deklare ediyor:

    “Birçok Ayette Beşer iradesinin Büsbütün Göz Ardı Edildiği Kaderci İfadeler” Ne Demek?

    “Muhatabın zihniyet dünyasına her şeyin merkezinde Allah fikri­nin yer aldığı dindar bir dünya görüşü sokma amacından ötürü dür ki birçok ayette beşer iradesinin büsbütün göz ardı edildiği kaderci ifadelere dahi yer verilmiştir.”

    Değerli akademisyen, kaderi biliyor/tanımlıyor; kaderciliği bili­yor/tanımlıyor ve kaderciliğin yanlış olduğunu kesin bir imanla kabul ediyor; beşer iradesinin ilahî iradeden üstün olduğuna da kesin olarak hükmediyor, ardından da Kelam-ı İlahideki bazı ifadelerin kaderci olmak gibi bir kusurla malul olduğuna hükme­diyor, bütün bunlardan sonra da bunların böyle olmasının sebe­bini keşfediyor:

    “Muhatabın zihniyet dünyasına her şeyin merkezinde Allah fikri­nin yer aldığı dindar bir dünya görüşü sokma amacı.” Tabi bütün bu sürecin doğal sonucu olarak, zikrettiği bu amacın ne kadar yanlış ve hatalı bir amaç olduğunu da görüyor, belirliyor ve beyan ediyor.

    Modernistlerin ortak tavırlarından biri de, Kadere iman konusun­daki olumsuz yaklaşımlarıdır. Sebebini hala bilemediğimiz bu tavrm, kadere iman konusundaki bilgi yetersizliğinden kaynak­landığım sanıyoruz. Aksi halde, insanın ruhi dengesini bulabilme­sinin en temel esaslarından biri olan kadere iman meselesiyle ne­den uğraşılır ki?

    Kısaca özetlemek gerekirse kadere iman, bizi aşan musibet ve felaketlerde, ya da tedbirimizin hiç fayda vermediği olay ve olgu­larda, yıkılmamak, her şeye rağmen ayakta kalabilmek için, ol­mazsa olmaz bir dayanaktır. Aynı zamanda bizi şımartacak başa­rı, zafer veya servet sarhoşu yapacak gelişmelerde de dengemizin bozulmasını engelleyecek tek dayanağımız yine kadere imanımızdır. Çünkü her mümin “kaderin üstünde de bir kader vardır.” diye inanır ve olumlu veya olumsuz bütün durumlarda, “külli irade”nin sahibini hatırlayarak, payına düşenden fazlasına talip olmaz. Yani ne başarısının bütün güzellik ve değerliliğini kendine mâl ederek şımarır, ne de başarısızlığın bütün yükünü ve sıkıntı­sını tek basma üstlenerek o yükün alanda ezilir ve helak olur. Tam aksine, başarılı olması halinde, kendisi kadar emek sarfedip aynı başarıyı yakalayamayan arkadaşlarını hatırlamayı ihmal etmez ve bu sayede Allah’ın payını da teslim etmiş olur. Başaramaması halinde de kendisinden daha az gayret gösterdiği halde daha büyük başarıları yakalayanları görerek, Allah’ın müdahale­sini hatırlar ve payına düşenden fazla ezilmeye ve kendini helak etmeye kalkışmaz. İşte “yıkılmamak veya sarhoş olmamak” ancak bu yolla, yani bu inançla sağlanır.

    Diğer taraftan şunu da bilir ki, gücünü aşan ve engel olamadığı olay ve olgulardan sorumlu değildir. Zira “Allah hiç kimseye gücü­nün yeteceğinden başka yükyüklemez.”222

    222 Bakara Sûresi, 2/286

    Kendi kusurlu davranışlarının mazeretini ise, kesinlikle kader inananda aramaz ve bu iman esasını yozlaştırma küstahlığını göstermez.

    İbnü’l-Cevzi’nin dediği gibi: “Musibet ve felaketlerde kadere sığı­nılır, kusurlu davranışlarda değil.” İsterseniz bu güzel tesbiti şu şekilde formülleştirebiliriz: “Bizi aşan durumlar Takdir,223 bize bağlı olan kusurlar ise Taksir224‘dir.”

    223 Allah’ın çizdiği kaderdir.

    224 İnsanın sebep blduğu kusurlu davranıştır.

    Kader inancını eleştirenlerin her zaman öne sürdükleri şu baha­neye de hiçbir zaman bir anlam verememişimdir: “Efendim, insa­nımız Kader’i böyle bilmiyor, böyle anlamıyor, böyle inanmıyor ki. Onun bildiği ve inandığı şekliyle bu inanç onu tembelleştiriyor, miskinleştiriyor ve sünepeleştiriyor.”

    Madem bahanemiz budur, öyleyse çözüm de ortada demektir. İşimiz, bu insanlara her meselenin, bu meyanda kader inancının doğrusunu öğretmek olmalı değil midir? İnsanların çoğunluğu­nun belki Allah inananda da sapmalar ve hatalar vardır. Peki, bu durumda ne yapalım? Problemi kestirmeden çözmek için inkâr etmelerini mi tavsiye edelim?

    Diğer taraftan ömürlerini bu tür problemleri çözmeye adamış kadim ulemanın 15 asırdır son sözü söylemekten çekindikleri, sadece kanaatlerini belirtip “Allah en iyisini bilir” dedikleri, son sözü, her meselenin gerçek sahibi olan Allah’a havale ettikleri böylesine önemli ve ciddi konularda, çağdaş ilahiyatçıların sergi­lediği bu şipşakçı tavrın, ilmi olmaktan başka her türlü sefil ta­nımlamaya müsait bir manzara arz ettiğini de belirtmek isteriz. Bu kadar düşük irtifalı bir anlatım, bir akademisyenin kaleminden çıkmamalıdır.

    “Allah’ın Kur’an ‘da Bir Krala Benzetilme” Meselesinin Değerlendirilmesi

    Müellif devam ediyor:

    “Öte yandan Allah Kur’an’da bir krala benzetilmiştir. Kral ilk hitap çevresindeki toplumun muhayyilesinde zihninde güç ve iktidarın timsalidir. Dolayısıyla bu benzetmeye konu olan melik sıfatı Allah’ın sınırsız güç, kudret ve egemenlik sahibi olduğunu belirtmeye yöneliktir. Allah’tan söz eden ayetler incelendiğinde bu tarihsel imgelemle ilgili başka birçok unsura daha rastlanabilir. Mesela, kimi ayetlerde Allah zaman ve mekânla mukayyet bir varlık gibi tasvir edilmekte, böylece zât-ı ilâhiyye bir anlamda içkinleşmekte ve hatta nesnelleşmektedir. Yine Allah birçok ayette kendisine el, yüz, göz vb. uzuvlar ile öfkelenmek, tuzak kurmak, intikam almak gibi fiiller atfetmekte; kimi ayetlerde evreni altı günde/evrede yarattığım söylemekte, kimi ayetlerde ise Arş ve Kürsî sahibi olduğundan bahsetmektedir.”

    “Bizce bütün bu betimlemeler vahiyin nüzul vasatmdaki tarihsel-liğe bizzat tanıklık eden toplumun muhayyilesinde makes bulacak bir tanrı tasavvurunu yansıtmakta, dolayısıyla tarih-üstü bir an­lam taşımamaktadır. Örneğin Mülk Sûresi 67/16. ayette Allah’tan “gökteki” (menfi’s-semâi) diye söz edilmekte, Bakara Sûresi 2/210. ayette ise Allah’ın bulutlardaki gölgelerin arasından çıkıp gelme­sinden bahsedilmektedir. Zemahşerî (ö. 538/1144) ilk ayeti, “Bu ifade Allah’ın gökte olduğuna değil, müşriklerin o dönemdeki tanrı tasavvuruna işaret eder” şeklinde bir görüş belirtmek sure­tiyle meseleyi kavramış gözükmektedir.225 Bakara Sûresi 2/210. ayetteki ifadenin Hz. Peygamber’e nisbet edilen yorumu ise ilk Müslüman neslin ne tür bir tanrı tasavvuruna sahip olduğunu ele vermektedir.”

    225 Zemahşerî, Ebü’l-Kâsım Mahmud b. Ömer, el-Keşşâf ‘an hakâiki’t-tenzîl, Beyrut 1977, IV. 138.

    Öncelikle Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de krala benzetildiğinin söylenmesi, dil açısından problemli gözükmektedir. Çünkü bizim dilimizde güç ve egemenlik sahibi olarak yönetim erkini elinde bulunduran kimselere hiçbir zaman “kral” denmemiştir. Bugüne kadar okuduğum hiçbir tarihi veya edebi eserde mezkûr kimsele­re kral denildiğini görmedim. Günümüzde Suudi Arabistan veya Ürdün gibi ülkelerin yöneticilerine bizim ülkemizde kral denilme­si ise, sadece tercüme sebebiyledir. Çünkü haber derleyen birimler Batı’lı kaynaklardan tercüme yaptıkları için, Araplar’ın “Me­liklerini bizlere kral olarak takdim etmektedirler.

    Bizim kültürümüzde bu insanlara “Sultan, hakan, padişah” deni­lir. İslam dünyasını ölçü alacak olursak, “halife, emîr, melik, sul­tan” gibi isimlendirmelerle anılırlar. Krala gelince, bu kelime sa­dece ve sadece Frenk yöneticilerinin unvanı olarak kullanılır. Ay­rıca bu milletin hafızasında olumsuz bir imaja sahiptir. Zalim ve gaddar tutum ve tavır içine giren güç sahiplerini hatırlatır. Bütün bu sebeplerden dolayı, yukarıdaki kullanım, -şayet bir kast-ı mah­sus yoksa- fevkalade yanlıştır.

    Diğer taraftan müellifin, bu paragrafın ilk cümlesinde dile getir­diği ve ilk hitap çevresine indirgediği kral imajı etrafındaki değer­lendirmelerine katılmak da mümkün değildir. Yani bu imajın sadece yakın çevresi için geçerli olduğunu söylemek vakıaya aykı­rı düşmektedir. Çünkü kralların veya sultanların gücü ve iktidarı, sahip olduğun mülkün/ülkenin en ücra köşesindeki ferdin yüre­ğinde de hissedilir. Zaman olarak da, bu imaj bütün çağlara ege­men olmuştur. Çünkü tarihin hiçbir döneminde hiçbir topluluk gücü ve egemenliği elinde bulunduran bir kraldan veya sultandan hâlî olmuş değildir. Bu yüzden sözü edilen imajın, sadece o günkü Araplara has “tarihsel bir imaj” olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü kral, o gün olduğu gibi ondan önce de, ondan sonra da, hatta bu gün de toplumun muhayyilesinde zihninde güç ve iktidarın timsalidir. Bu imaj kadar uzun ömürlü, güçlü ve yaygın kullanımlı kaç imaj gösterilebilir?

    Yeryüzünün gelişmiş bölgelerinde bir asrı aşan bir zamandır de­mokratik rejimlere geçildiği, dolayısıyla neredeyse en az iki nesil­dir insanlar başlarında kral görmedikleri, sadece seçimle işbaşına gelmiş yöneticiler gördükleri halde bu muhayyileden kurtulamamaktadırlar. İyi bir hayat, onlar için kral gibi yaşamaktır; iyi bir araba veya ev, krallara layık olandır; iyi aktör sinemanın kralı, iyi futbolcu ise sahaların kralıdır. Mahallenin kabadayısı ise mahalle­nin kralıdır. Bu imajın, yukarıda sayılanlara benzer durumlar için kraliçe olarak kullanıldığını da hesaba katalım.

    Bütün bunlar, vahyin nüzul döneminden 15 asır sonra yaşanan hayata ilişkin hakikatlerdir. O halde artık kim çıkıp da kral imajı­nın tarihsel olduğunu söyleyebilir ki. Kral imajı ancak o imajdan daha güçlüsü icad edildiği zaman tarihsellesin O zaman da “el-melik” sıfatım, ortaya çıkan o yeni imaj ifade eder. Dolayısıyla bu sıfatın evrenselliği açısından yine bir problem doğmaz.

    Müellifin “Dolayısıyla bu benzetmeye konu olan melik sıfata. Al­lah’ın sınırsız güç, kudret ve egemenlik sahibi olduğunu belirt­meye yöneliktir.” ifadesi, her ne kadar red ve inkâr sadedinde söylenmişse de isabet kaydetmiştir. İşte bu isabet sebebiyledir ki Allah Teala’nın kendisi için layık ve uygun gördüğü el-Melik sıfa­tı, sonuna kadar evrensel/tarih-üstü bir sıfattır.

    İster bizim yaklaşım esasımıza göre, yani Allah Teala’nın bütün beyanlarının tarih-üstü olduğuna inanmamız sebebiyle, isterse müellifin yaklaşımına göre, yani tarihin tüm uğraklarına uğramış olma şartına uygun düşmesi sebebiyle olsun, her iki durumda da bu ilahî beyan, son derece evrenseldir.

    Yine Müteşâbih Ayetler Meselesi

    Müellif bazı konulan bir punduna getirip yeniden diline dolamayı itiyad haline getirmiş gözükmektedir. Hal böyle olunca bize de onu takip etmek dolayısıyla aynı konulan tekrar etmek düşmektedir.

    Müellif diyor ki:

    “Allah’tan söz eden ayetler incelendiğinde bu tarihsel imgelemle ilgili başka birçok unsura daha rastlanabilir. Mesela, kimi ayetler de Allah zaman ve mekânla mukayyet bir varlık gibi tasvir edil­mekte, böylece zât-ı ilâhiyye bir anlamda içkinleşmekte ve hatta nesnelleşmektedir. Yine Allah birçok ayette kendisine el, yüz, göz vb. uzuvlar ile öfkelenmek, tuzak kurmak, intikam almak gibi fiiller atfetmekte; kimi ayetlerde evreni alta günde/evrede yarattı­ğını söylemekte, kimi ayetlerde ise Arş ve Kürsî sahibi olduğun­dan bahsetmektedir.”

    Bu satarların yazan sanki dün müslüman olmuş ve bu konularda tek satar okumamış, tek kelime duymamış gibi yazmaktadır. Doğ­rusu bize de, bunu nasıl başardığını merak etmek düşmektedir.

    Aziz kardeşim, sizin, içkinleşme, nesnelleşme gibi moda sözcük­lerle süslediğiniz için bir anlam ifade ettiğini sandığınız, aslında son derece düzeysiz bir üslupla ele aldığınız bu konular, kütüp­haneler dolusu külliyatlar oluşturacak çapta araştırmalara, ince­lemelere konu olmuşlardır. Üç gün şarkiyat bölümünde teoloji tahsil eden bir oryantalist bile, bu sahada daha düzeyli yaklaşım­lar sergilerdi sanıyorum.

    Sizin tarihsellik illetiyle malul kılmak istediğiniz bu naslar, sıra­dan naslar değildir. Allah Tealanın, mümin kullarını özellikle uyardığı, dikkatlerini çektiği, ihtiyatlı konuşmaları ve yazmaları için ikaz ettiği naslardır. Nitekim şu ayet-i kerimeden bihaber olamazsınız: “Kitabı sana O indirdi. Onun bazı âyetleri muhkemdir (ki) onlar Kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşâbihibirbirine benzeyen, sonucu tam bilinmeyen)dir. Kalblerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak, uyardığı sonuca uğra(yıp belâlarını bul)mak için onun müteşâbih âyetle­rinin ardına düşerler. Oysa onun te’vili(uyardığı sonucun ne zaman gerçekleşeceğini Allah’tan başka kimse bilmez. İlimde ileri gidenler: “Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” derler. Sağduyu sahiplerin­den başkası düşünüp öğüt almaz.”226

    226 Âl-i İmran, 3/7

    Allah aşkına bu konuda bu kadar açık ve bu kadar tehditkâr ifa­deler varken; “Kalblerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak, uyardığı sonuca uğra(yıp belâlarını bul)mak için onun müteşâbih âyetlerinin ardına düşerler.” buyrulurken bu kadar pervasız davranmaktan nasıl sakınmazsınız.

    Eleştirdiğimiz bu makalede, buradan itibaren, müellifin tanrı ta­savvuru ve Allah inancı ile ilgili akla hayale sığmaz hezeyanları ardı ardına sıralanmaktadır. Değil bir muininin ağzından ve ka­leminden, bir münkirin ağzından ve kaleminden bile çıksa, her kelimesi, inşam infiale sevketmeye yetecek bu basit yaklaşımların tamamını nakletmek istemiyoruz. Ancak kendi perspektifinden yaptığı açıklamaları takiben dile getirdiği değerlendirme cümlele­rini nakledip, konuyu o cümleler üzerinde irdelemeden de geç­mek istemiyoruz.

    Müellifin bu konuda üzerinde en çok durduğu ayet-i kerime şu­dur: “Onlar, ille buluttan gölgeler içinde Allah ‘in ve meleklerin gelme­sini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar? Halbuki bütün işler tekrar Allah’a döndürülüp götürülecektir.”227

    227 Bakara Sûresi,2/210

    Bu ayet-i kerimenin müteşâbihattan olduğunu ve bu konuyla ilgili görüşümüzü de az yukarıda belirttiğimizi hatırlattıktan sonra asıl işaret etmek istediğimiz noktaya gelelim.

    “Tanrıya Göksellik Atfetmek veya Onu ‘Bulutların Efendisi’ Olarak Nitelendirmek” Meselesi 

    Müellif diyor ki:

    ‘Tanrıya göksellik atfetmek veya onu ‘bulutların efendisi’ olarak nitelendirmek insanoğlunun en eski imgelemlerinden biri olup bunun çeşitli versiyonlarına tarihin şafağı addedilen Sümer Kitabeleri ile diğer eski Mezopotamya ve Mısır kültürlerinde de rastlanabilir. Keza anılan kültürlerde Kur’an’ın Allah’a atfettiği Arş, Kürsî ve bilhassa Arş’ın su üstünde yüzmesine (sular kaosu) benzer inanç motiflerine de tanık olunabilir. Bilindiği gibi, Hûd Sûresi 11/7. ayette Allah’ın gökleri ve yeri altı günde yarattığı ve bu arada arşının/tahtının su üstünde bulunduğu belirtilmektedir.’

    Buraya kadar müellifin iddiası, Kur’an’ın kullandığı dilin, yerel olduğu, yani cahiliye dönemi Arap toplumunun bilgi, görgü, kül­tür ve inanç seviyesiyle doğru orantılı olduğu, hatta onunla sınırlı olduğu yönündedir. Zaten bu Aziz Kitab’ın tarihsellik illetiyle malul addedilmesinin gerekçesi de buydu. Hâlbuki yukarıdaki paragrafta, tanrı tasavvuru ile ilgili olarak, bu yaklaşımla taban tabana zıt bir açıklama biçimiyle karşı karşıya bulunmaktayız. Çünkü bizzat müellifin naklettiklerinden öğreniyoruz ki Tanrıya göksellik atfetmek veya onu “bulutların efendisi” olarak nitelen­dirmek insanoğlunun en eski imgelemlerinden biri imiş. Yani bu inanç ve bu imaj, sadece Mekke havzasmda yaşayan cahiliye Araplanna has bir telakki tarzı değilmiş.

    Bu durumda, genel anlamda tarihselliğin tanımıyla, özel anlamda da Kur’an-ı Kerim’in tarihselliği ile ilgili olarak yeni bir problemle karşı karşıya kalmış olmaz mıyız? Dolayısıyla tarihsellik tanımım yeniden yapmak zorunda kalmaz mıyız? Onu sadece cahiliye Araplanrun muhayyilesine indirgemenin, onların beşerî, coğrafi ve tarihi şartlan ve kültürleri ile sınırlandırmanın yanlışlığı ortaya çıkmış olmaz mı? Bu yeni duruma göre tarihselliği “modern olana muhalif olmak, çağın kabullerinin dışma taşmak, bu kabullerin dışında inanmak, düşünmek ve yaşamak, hatta daha dürüst bir ifade ile din olgusunu ve dinî metinleri sosyolojik ve antropolojik verilere ters düşecek şekilde açıklamak” gibi tariflerle tanımlamak daha dürüst olmaz mı?

    Aksi halde, şayet tarih-üstü’lük, bir anlamda, bütün insanlığın -bilinebildiği ve ulaşılabildiği kadarıyla- tarih boyunca ortak ka­bulüne mazhar olmak demekse, müellifin ifadesiyle Bakara Sûre­sinin bu ayet-i kerimesi, tam da onun koyduğu kriterlere göre evrensel/tarih-üstü bir ifade biçimi olarak algılanmalıdır. Çünkü kendisi de açık seçik beyan etmiş ve demiştir ki:

    “Tanrıya göksellik atfetmek veya onu “bulutların efendisi” olarak nitelendirmek insanoğlunun en eski imgelemlerinden biri olup bunun çeşitli versiyonlarına tarihin şafağı addedilen Sümer Kita­beleri ile diğer eski Mezopotamya ve Mısır kültürlerinde de rast­lanabilir.”

    Tarihin şafağından itibaren bu böyleyse, ondan önce böyle olma­dığını hiç kimse iddia edemez. Dolaysıyla tarihin karanlık dönem­lerinde de bunun böyle olduğunu söylemek yanlış olmaz. Günü­müzde de bu imajın bütün canlılığıyla ayakta olduğuna da işaret ettik. O halde problem nedir? İşte size, tam da sizin istediğiniz, sınırlarını sizin çizdiğiniz, tanımı sizin yaptığınız şekilde evrensel/tarih-üstü bir imaj. Çünkü bütün bir insanlık tarihini kuşatıyor ve kucaklıyor, hatta bundan sonra da kucaklayacağına neredeyse kesin gözüyle bakılıyor. Bu durumda hala ne diye bu imajm tarih-dışı olduğunu iddia etmektesiniz?

    Diğer taraftan, müellifin:

    Zemahşerî (ö. 538/1144) ilk ayeti, “Bu ifade Allah’ın gökte oldu­ğuna değil, müşriklerin o dönemdeki tanrı tasavvuruna işaret eder” şeklinde bir görüş belirtmek suretiyle meseleyi kavramış gözükmektedir.228 diyerek, tefsir tarihinin en büyük müfessirlerindenbiri olan Zemahşeri’nin sırtım sıvazlayıp yanağından ma­kas aldığı, bu arada da diğer bütün devasa tefsir âlimlerini, mese­leyi kavrayamama ithamıyla bir çırpıda minder dışına itiverdiği mesele üzerinde de biraz duralım.

    228 Zemahşerî, IV. 138

    Bu ayet-i kerime üzerinde bu yönde görüş beyan eden Zemahşeri acaba, Kur’an-ı Kerim’in Allah tasavvuruna dair ayetleri hakkında müellif gibi mi düşünmektedir. Kesinlikle hayır. Zemahşeri’nin Allah Teala’ya dair imanı, bu ayet-i kerime hakkında başka türlü yorum yapan diğer meslektaşlarından farklı değildir. O ve diğer­leri Allah’ı, Allah’ın kendisini bildirdiği gibi bilmeyi ve O’na o ölçüler içinde iman etmeyi temel ilke olarak kabul etmişlerdir. Ne bu ayet-i kerime, ne de başka herhangi bir ayet-i kerime onları, Allah telakkisi konusunda müellifin işaret ettiği manalardan biri­ne sevketmemiştir. Eserlerinde bilgi ve üslup farklılığı ne düzeyde bulunursa bulunsun, o ulemanın tamamı, Allah’tan gelene teslim olmanın, imanın ilk şartı olduğunu bilecek kadar mümin, ilmi tartışma ve tenkit ile inkar, red ve tahrif arasındaki çizgiyi çekebi­lecek kadar da âlim ve arif idiler.

    İşte ahkâmın değişmesiyle tarihsellik söylemi arasmdaki fark, Zemahşeri ve onun gibi düşünen müfessirlerin bu ve buna benzer ayetlerin tefsiri ile ilgili olarak söyledikleriyle, tarihselcilerin, Kur’an-ı Kerim’in tarih-dışı bir metin olduğunu söylemeleri ara­sındaki fark gibidir.

    İlim böyle bir şeydir; ilim adamlığı da buna bağlı bir duruştur. Herhangi bir ayet-i kerimeyi alıp oradaki ilahî muradı ve ilahî maksadı anlama çabası içinde fikir ve bilgi üretmek, ilimdir ve her türlü takdire şayandır. Bu mümtaz insanların, bu müstesna mak­sada matuf çalışmalarım, çağın değerleriyle örtüştürme çabası içine girerek istismar etmekse, kesinlikle ilim değildir; sadece ve sadece ideolojidir.

    “Arş” ve “Kürsî” Meselesi

    “Keza anılan kültürlerde Kur’an’in Allah’a atfettiği Arş, Kürsî ve bilhassa Arş’ın su üstünde yüzmesine (sular kaosu) benzer inanç motiflerine de tanık olunabilir.”

    Müellifin bu değerli tarih tesbitlerine göre, Arş’ı da, Kürsî’yi de kurtardık sayılırız herhalde. Çünkü tarihin şafağı addedilen Sü­mer Kitabeleri ile diğer eski Mezopotamya ve Mısır kültürlerinde de benzer inanç motiflerine tanık olunabilirmiş. Yani bu motifler, sadece Arap kültürünün ilkel, sığ ve dar çerçeveli yerellik illetiyle malul değillermiş. İnsanoğlunun en eski imgelemlerinden imişler. Öyleyse buna sevinmeli ve bununla mutlu olmalıyız. Çünkü Kut­sal Kitabımız, insanlığın en eski imgelemlerine, tarihin şafağı ad­dedilen Sümer Kitabeleri, Mezopotamya ve Mısır kültürlerine ters düşmüyor. Oralarda belirtilen ve bugüne miras kalan inanç ve kültür değerleriyle örtüşüyor. Dolayısıyla evrenselliği daha da kesinleşiyor.

    Ama sanıyorum bütün bunlara rağmen müellif huzur bulabilmiş, rahatlayabilmiş ve sakinleşebilmiş değil. Çünkü her ne kadar baş tarafta tarihselliği, yerellik olarak açıkladıysa da, şimdi görüyoruz ki, o tanımı burada geçerli saymıyor ve burada tarihselliği, çağdışılık olarak sunmak istiyor. Tabii bu durumda çağcıl değerlerle örtüşmeyen her anlayış, tarih-altı/tarih-dışı kalmış oluyor.

    Yukarıda haberi sıfatlara/müteşabihâta ilişkin kanaatimizi kısaca ifade etmiştik, ancak söz buraya kadar geldikten sonra şu hususa da işaret etmeden geçmek istemiyoruz:

    Ziya Paşa’nın:

    İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez, Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez”

    beyti, sadece edebi bir şaheser değil, aynı zamanda aklî/mantıkî, dolayısıyla felsefî ve fikrî bir şaheserdir. Zaten Ziya Paşa da filo­zof şair olarak anılır.

    Bunca alet edevat, bunca araç gereç icad olunmasına, neredeyse aya asansör, Cebel-i Tarık boğazına köprü projelerinin hayata geçme aşamasına gelmesine rağmen hala kendi anatomi adasın­daki karanlık noktaları aydınlatamamış insanoğlu, Allah ile ilgili olarak bu kadar cüretkâr laflar etmemelidir. Bu tavsiyemiz sıra­dan insanlar içindir.

    İlahiyatçı akademisyene gelince, onun sadece aklî ve mantıkî ge­rekçelerle böyle davranması yanlış olmaz, ayrıca bir de ahlaki gerekçeyle de böyle davranması yanlış olur. Çünkü o sıradan bir insan değil, Allah’a, Rasulü’ne ve O’nun getirdiği ilahî mesaja iman etmiş bir ilim adamıdır. İman ise teslimiyet demektir. Hem iman, hem inkâr aynı yürekte ve aynı kafada içtima edemez. Bu yüzden mümin bir ilim adamı, iman dairesini zorlayabilecek laflar etmeden önce, dürüstçe yeni çizgisini belirlemeli, ondan sonra bu konulan ele almalıdır. Aksi halde, her şeyden önce gayr-ı ahlaki davranmış, bizi ve bizim gibi müminleri aldatmış, onlara ihanet etmiş olur.

    Bu tür yazılar yazmayı akademik eleştirinin gereği sanan bilim­cilere şu hususu hatırlatmayı, dinî ve ahlaki bir görev telakki ederiz.229

    229 İyiliği emir, kötülükten sakındırma, önemli bir dini ve ahlaki prensiptir, (bk., Âl-i İmran Sûresi, 3/104,110,114; Tevbe Sûresi, 9/71,112; Hac Sûresi, 22/41) Ayrıca Asır Sûresinde belirtildiğine göre helake düşmekten kurtulmanın yolları olarak gösterilen dört ana ilkeden biri de “Hakk”ı tavsiye etmektir.

    Sizler bu Kelamullah karşısındaki bu pervasızlığınızı, Batı’lı mür­şitlerinizin İncil karşısındaki tavırlarına öykünerek sürdürmeye kararlı gözüküyorsunuz ama aradaki şu farkı bilmiyor veya bile bile görmezden geliyorsunuz:

    Belçika’da din dersi öğretmeni olarak çalışan bir meslektaşım anlatmıştı: “Bir öğretmen adayı dersime girdi ve Meleklere iman konusunu anlattı. Güzel de anlattı. Bu derste benimle birlikte bir de Belçikalı bir pedagoji hocası vardı; o da, bu öğretmen adayının öğretmenlik formasyonunu değerlendirmek üzere bulunuyordu. Ders bittikten sonra üçümüz birlikte çıktık ve bir yere oturduk. İlk söze giren Belçikalı hoca oldu ve dedi ki: Siz burada anlattıkları­nıza inanır mısınız? Öğrenci çok kısa süreli bir tereddüt geçirdi, bocaladı ama çabuk toparlandı ve: “Tabii inanırım” dedi. Bunun üzerine o hoca: İşte asıl fark herhalde burada. Bizim papazlarımız da sizin anlattıklarınızı anlatırlar ama inanmazlar, dedi.”

    Şimdi biz bu yeni duruma bakınca, bazı hallerimizin, Batı’dan daha vahim ve daha çelişkili olduğunu düşünüyoruz. Çünkü Batı’lı papaz, dürüstçe inanmadığını söylüyor. Onu dinleyenler de onun inanmadığını, ama mesela demokrasiye inanmayan bir siya­set uzmanının, ekmek parasını çıkarmak için demokrasiyi anlat­mak zorunda kaldığı gibi bu konuları anlatmak zorunda olduğu­nu biliyor. Bize gelince, tarihimizde benzeri hiç görülmemiş yep­yeni bir durumla karşı karşıya bulunuyoruz. İlahiyatçı kimliğiyle arz-ı endam eden herkes bizim nazarımızda da, okuttuğu öğrenci ve halk nazarında da, Kelamullah’ta yer alan hakikatlere inanan ve aklın idrak alanını aşan konularda O kutsal Kitab’ta gelen vahy-i ilahîye teslim olan müminler olarak bilinmektedirler.

    Ancak bu insanları zaman zaman, Allah’ın kendisini vasfettiği sıfatları üzerinden Allah’a bile itirazlar yönelttiğini görünce doğ­rusu aklen, zihnen ve lisânen dumura uğruyoruz. Ne diyeceğimi­zi, nasıl tepki vereceğimizi bilemiyor, bu durumlarla ilk defa kar­şılaşan kimselerin toyluğu ve tecrübesizliği içinde ne söyleyece­ğimizi kestiremiyoruz.

    Bir Kere Daha Uyaralım: İman İşte Böyle Bir Şeydir

    Diğer taraftan çeşitli münasebetlerle işaret ettiğimi bir noktaya bu vesile ile bir kere daha işaret edeyim:

    Acaba müellifin bu konulardaki izah ve açılımları müminlerin imanlarına ne katmakta ve onların inananı hangi istikamette etki­lemektedir. Bu satırları okuyan müminler; Kur’an, vahiy, Allah ve ahiret gibi konularda önceki hallerinden daha güçlü bir iman mı elde etmektedirler. Yoksa her biri temel iman esasları olan bu konularda şüpheye düşen ama düştüğü bu şüpheden de hiçbir istifadesi olmayan, sadece itikadı sarsılmış olarak bocalayan aciz­ler durumuna mı düşmektedirler.

    Bizler iman ettiğimiz hakikatlerin hiç birinin mahiyetini bildiği­mizi iddia etmedik ki. Hatta tam tersine bilmediğimi kabul ve ikrar eyledik ve sadece o hakikatlerin kaynağına güven duyarak “duyduk ve iman ettik” dedik. Zaten bir meselenin hakiki mahi­yetini ve hüviyetini bilebilmek o meseleyi iman konusu olmaktan çıkarır ve bilgi konusu kılar.

    Müellifin bu bölümde ele aldığı konuların tamamı, bilgi değil, iman konusudur. Teste tabi tutulacak ve onaylanacak hususlar değildir.

    Arş ve Kürsi konuları da böyledir. Bu konularda akim ve pozitif bilimin söyleyebileceği hiçbir söz yoktur. Bu konular ne laboratu­arın, ne de rasathanenin ilgi alanına girer. Bu konular sadece ve sadece inanma ve teslim olma ya da reddetme ve inkâr etme çer­çevesinde değerlendirilir.

    Bütün problemleri çözdük ve geldik ahkâm konusuna. Müellif bu konuda da şu hikmetleri sarfetmektedir:

    “Daha önce de ifade edildiği üzere Kur’an ve tarihsellik mesele­sinde tartışmalar genellikle ahkâm ayetlerinin aktüel değeri üze­rinde yoğunlaşmaktadır. Evrenselci söyleme göre Allah muhtemel ve müstakbel sorumların/durumların tümünü hesaba katarak hü­küm koymuştur. Yine aynı söyleme göre Kur’an hukuk alanında devrim denebilecek türden düzenlemeler yapmıştır.”

    Allah’ın “Muhtemel ve Müstakbel Sorunların Hepsini Hesaba Katma” Meselesi

    Bu konu daha önce muhtelif vesilelerle geçti ve biz de her seferin­de o konudaki düşüncelerimizi kaydetmeye çalıştık. Bu sefer de bu konuya başka bir açıdan bakmayı uygun görüyoruz. O da şu: “Allah’ın muhtemel ve müstakbel durumların tümünü hesaba katarak hüküm koymuş” olmasının imkânsız olduğunu söyleyen tarihselci zihniyet, bu iddiasını neye veya nereye dayan­dırmaktadır, bilemiyorum. Zaten tarihselci söylemin özü ve özeti de bundan ibarettir: “Allah muhtemel ve müstakbel sorunların hepsini hesaba katmaz/katamaz.”

    Neden?

    Hâşâ, Allah (cc) bundan aciz olduğu için mi?

    Bunu hikmete uygun görmediği için mi?

    Vahyin ilk muhataplarına yüklediği sorumluluğu, ilahî mesajın muhatapları olan sonraki nesillerden kaldırdığı için mi?

    Yoksa vahyin ilk muhataplarına doğrudan sunduğu rahmet der­yasını, sonraki kullarından esirgediği için mi? Hiçbiri değil de, size göre tanrı bu işlerle ilgilenmediği için mi? Çünkü size göre O Ulu Varlık küllilerle ilgilenirken cüz’ilere aldı­rış veya tenezzül etmediği için mi?

    Hayır, bunların hiçbirisi değil. Çünkü bu soruların hepsi, Allah’ı (cc) ve O’nun kudret, hikmet, ilim, irade ve adalet gibi sıfatlarını merkeze koyduğunuz zaman bir anlam taşır. Ancak o zaman bu soruların bir manası olur ve cevaplandırılmaları elzem olur.

    Öyle değil de, meseleye bir sosyolog ve bir antropolog olarak bakarsınız ve -farkında olarak veya olmayarak- Durkheimvari toplumu tanrı mesabesinde görürseniz, başıbozuk bu güruhun bugünden yarma ne haltlar karıştıracağını kestirmenin mümkün olmadığına inanırsınız; karıştırdığı her haltı da meşru ve mazur görürsünüz; sonunda ise ilim, adalet ve ahlakı onun süfli düzeyi­ne çekerek onun bütün süfliliklerini onaylarsınız. Bu durumda da yukarıdaki soruların hiçbir anlamı kalmaz.

    Sanıyorum ki -hatta eminim ki de diyebilirim- müellif bu mesele­lere Kuran ve Sünnet açısından bakmamakta, sosyoloji ve antro­poloji penceresinden bakmaktadır. Aksi halde yukarıdaki cümle­leri kuramazdı.

    Tabi olarak bu durumda bizim onu anlamamız mümkün olmaya­caktır. Çünkü biz bu konulan Allah’ın Kitab’ı ve Rasulullah’ın Sünnet’i çerçevesinde değerlendirmekten başka çıkar yol bilmiyo­ruz.

    O iki aşkın pencereden baktığımız zaman, sosyoloji için, “yarın ne yapacağı belli olmayan kara kalabalıklar” hükmünde görülen toplum, Allah Teala’nın “Ahsen-i Takvim (En güzel bir kıvam) üzere yarattığı ve peygamberler göndererek başıboş bırakmadığı itaatkâr kullardan oluşan nezih bir cemiyete dönüşür.

    Hal böyle olunca, sosyolojinin en büyük problemi olan “muhte­mel ve müstakbel durumları hesaba katma/katamama” problemi, vahiy medeniyetinin amaçladığı cemiyette akla, hatta hatıra bile gelmez. Çünkü o zemin, böyle bir problemin tasavvuruna müsait değildir. Çünkü sözünü ettiğimiz zemin, sosyolojinin tabanı gibi kaygan değil, sağlam bir zemindir.

    Çünkü sosyolojide toplum tanrıdır ve o nasıl hükmederse öyle olur. Dolayısıyla toplumdaki değişimler son derece önemlidir.

    Hâlbuki vahiy medeniyetinde tanrı “Allah”tır (cc). Eşya ve İhsan hakkında yalnızca O’nun hükmü geçerlidir. Dolayısıyla O’ndan gelecek her türlü emir ve yasak son derece önemlidir.

    Sosyolojide toplumun geçirdiği her değişiklik dikkatle izlenip ona göre tavır almak esas iken, vahiy medeniyetinde Allah’ın kullan O’nun emir ve yasaklarım dikkatle izler ve ona göre tavır alırlar.

    Bir diğer ifade ile sosyolojide toplumun tavır ve davranışlarının hesabı tutulur ve gelecek düzenlemeler bu hesaba göre yapılırken, vahiy medeniyetinde müminlerden oluşan cemiyet, Allah’ın (cc) koyduğu kuralların hesabını yapar, tavır ve davranışlarını ona göre belirler.

    Yani sosyolojide toplumun tavır ve tutumları belirleyicidir.

    Dinde ise Allah ve Rasulü’nün koyduğu ilkeler ve çizdiği çizgiler belirleyicidir.

    Yani sözün kısası, her iki medeniyetin hesabını tutuğu nesneler, değerler ve ölçüler birbirinden farklıdır. İslami inanç sisteminde başıbozuk güruhların alt-üst oluşları hiçbir zaman onaylanmaz. Onlarla mücadele edilir ve o kalabalıklar Allah’ın (cc) koyduğu kurallara itaat eden şerefli insanlara dönüştürülmeye çalışılır.

    Dolayısıyla sayın müellif, Vahy’in/Kur’an’ın, sizin ürettiğiniz ve icad ettiğiniz cinsten bir problemi olmamıştır. Çünkü Kur’an, toplum adına, muhtemel ve müstakbel gelişmeleri hesaba katmaz, tam tersine insanlar (toplum), Kur’an’daki emir ve yasaklan hesa­ba katmak ve onlara harfiyen uymak zorundadır.

    Diğer taraftan “Allah muhtemel ve müstakbel sorunla­rın/durumların tümünü hesaba katarak hüküm koymuştur.”

    Yukarıda belirttiğimiz düşünceleri tescil ettikten sonra aynı mese­leye bir de şu perspektiften bakmak istiyoruz.

    Kanaatim odur ki “Allah muhtemel ve müstakbel sorunların/durumların tümünü hesaba katarak hüküm koymuştur.” Ben böyle inananlardanım. Böyle inanmak tarihselcilikse de, evrenselcilikse de başımın üstünde yeri var.

    Niçin biliyor musunuz?

    Böyle inanmamın iki sebebi vardır:

    1- Benim inandığım Allah öylesine sonsuz ilim ve hikmet sahibidir ki, değil sadece on bin veya yüz on bin, yüz on milyar veya daha fazla senenin hesabını yapabilir, bu süreler içinde vuku bulacak gelişmeleri hesaba katabilir.

    Nitekim Kelam-ı ilahîsinde de böyle beyan buyurmuştur:

    “Gayb’ın (görünmez bilginin) anahtarları, O’nun yanındadır, onları O’ndan başkası bilmez. (O) karada ve denizde olan herşeyi bilir. Düşen bir yaprak ki mutlaka onu bilir, yerin karanlıkları içinde gömülen dâne, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir Kitapta olmasın. “265

    265 En’am, Sûresi, 6/59

    Buna gücü yetmeyen tanrıyı ben “Tann” olarak kabul etmem. Çünkü kudretinin, ilminin ve benzeri sıfatlarının bir sınırı var demektir. Böyle bir tanrı bazı problemlerle karşılaştığı zaman çaresiz kalır. Bu durum ise benim bugüne kadar bildiğim ve iman ettiğim Allah tasavvuruma terstir. Bu sebeple O’nun kudreti, ilmi, hikmeti, adaleti ve diğer bütün kemal sıfatları sonsuz ve sınırsız olmalıdır. Bu yüzden bu manayı ihsas eden her değerlendirmeye sonuna kadar açığım. Hep bu tür şeyler duymak istiyorum. Çünkü inandığım Rabbimin her alanda kâadir-i mutlak olarak tecelli etmesi bana güç veriyor; çünkü ben onun kuluyum; gücüm, efen­dimin gücüne muvazi/paralel olarak artıyor; O’na dayanıyorum; dayandığım yerin ne kadar güçlü olduğunu bilirsem oraya, o kadar rahat ve tereddütsüz dayanırım. Ve bu durum benim başka dayanak ve sığınak aramama da engel olur. Çünkü O bana yeter.

    Bilmem bu duygumu müellif anlayabüir mi: Aklı başında bir mütefekkir demiştir ki: “Kölenin bile gururu vardır; müstebitlerin yükseğine hizmet etmek ister.” İşte benim duygum da o kölenin duygusu gibi bir şey. Ben yeryüzünde bir putun önünde eğilme­den yaşayabilen, bir tanrıya dayanmadan ayakta kalabilen hiç kimse görmedim. Bunun yanı sıra şunu da hep gördüm ve gör­mekteyim: Adamakıllı bir Rab/Sahip bulup O’nun kapısına kapı­lanma şansım yakalayamayanlar, binlerce putcuk’un/idol’ün kapısında, yardım, destek, umut, şefaat ve merhamet arayarak ömür tüketmektedirler.

    Ben en büyük Sahib’in/Rabb’in kapısında en küçük bir köle olarak dolaşmayı, binlerce putcuk’un sarayında kral olmaya bin kere tercih ederim. Bu benim tercihim ve İşte bu tercih sebebiyle ben, Rabb’imin/Sahib’imin, muhtemel ve müstakbel sorunla­rın/durumların tümünü hesaba katarak hüküm koymuş” olduğu­na gönülden iman ederim. Çünkü benim bu imana şiddetle ihti­yacım vardır.

    Bu birinci sebep.

    İkinci sebebe gelince:

    Benim Rabb’im/Sahib’im, sadece ilminin ve hikmetinin enginliği hususunda değil, aynı zamanda hüküm koymakta ve koyduğu hükme kullarını boyun eğdirmekte de sonsuz güç ve kudret sahi­bidir. Ben, Rabbi’min böyle olduğuna iman ettiğim gibi, ayrıca böyle bir Rabb’e de iman etme ihtiyacı hissediyorum. Bu duyguyu isterseniz, çocuğun bir otoriteye ihtiyaç duyması ile açıklayabilir­siniz. Çocuk muhtaç olduğu otoriteyi üzerinde hissetmediği za­man nasıl bocalarsa, insan da üzerinde o ilahî otoriteyi, ilahî hükmü ve ilahî kudreti hissetmediği zaman aynı şekilde bocalar, şaşırır, tökezler ve sonunda sapıtır.

    Çünkü, hani son zamanlarda içimizdeki çocuktan çokça bahseder olduk ya, işte ben o çocukluktan hiç kurtulamadığımızı, ya­şımız yetmiş de olsa nefsimizin talepleri karşısında yedi yaşın­daki çocuktan pek farklı olmadığımızı, artık kabul etme yaşına gelmiş biriyim. Onun için kulun bu otoriteye olan ihtiyacının, çocuğun baba otoritesine olan ihtiyacından daha az olmadığına inananlardanım.

    Şayet benim inandığım Rabb’im böylesine Hükümrân, Kahhâr ve Cebbar ise, -bu sıfatlarının sadece kullarının hayrma tecelli edece­ğinden de, hiçbir şeyden emin olmadığım kadar eminim- insanlı­ğa yönelttiği hitabıyla öylesine bağlayıcı hükümler koymalıdır ki, vahyin geldiği dönemde olduğu gibi gelecekte de O’nun rızasını aşmaya, O’nun koyduğu kuralları yok saymaya, O’nun çizdiği çizgileri geçmeye kimse cesaret edememelidir. Şayet bu böyle ise, ortada hiç bir problem kalmamıştır. Çünkü geleceğin insanı da, tıpkı geçmişin inşam gibi O’nun çizdiği yoldan yürümek zorunda kalacaktır. Bu durumda Allah Teala “muhtemel ve müstakbel sorunların/durumların tümünü hesaba katarak hüküm koymak” zorunda kalmamış olacaktır. Çünkü insanlar O’nun koyduğu hükümleri hesaba katarak yaşmak zorunda kalmış olacaklardır.

    Evet, bu güne kadar din âlimleri bu meseleyi böyle gördüler ve böyle açıkladılar. Kendilerini din bilimcisi olarak görenlerin mut­laka din sosyolojisi, din antropolojisi bağlamında başka açıklama­ları da vardır.

    Size gelince sayın müellif, bu iki şıktan hangisini beğenirseniz alabilirsiniz. Beğenmezseniz, niçin beğenmediğinizi ve neresini tutarsız bulduğunuzu da açıklamalısınız.

    Ahkâm konusunu müellif gibi düşünen ve önemseyenler, yine modernite gözlüğünden bakmaktadırlar. Onlara göre insanoğlu­nun nazları, hırsları ve menfaatleri sebebiyle yarın ne talep edece­ği hiç belli olmaz. Hani meşhur hikâyedir ya: Çocuk huysuzluk yaparak annesinden tuz ile şekeri birbirine karıştırmasını istemiş, anne de, çocuk huysuzlanmasın diye isteğini yerine getirmiş ve sanmış ki dediğini yaparsa çenesini kapatır; huysuzluğundan vazgeçer; artık başının etini yemez. Ama aldanmış. Çünkü az sonra aynı çocuk, şimdi de tuz ile şekeri birbirinden ayır bakalım diye tutturmuş.

    Moderniteyi ihdas etmekle övünenler, yani aklı, vahyin/dinin kılavuzluğundan kurtarmakla gurur duyanlar, nasıl bir frankeştayn yarattıklarının farkında değillerdir. Düşünebiliyor musunuz, 2000 yıldır zinanın haram olduğunu söyleyen ve bu konuda di­renç gösteren kilise bile arak, gençleri eşcinsel ilişkiden kurtarabilmek ve koruyabilmek için, zinaya davet etmek zorunda kalmış­tır. Çünkü cinsel özgürlük adı verilen toplumsal felaket, öyle bir noktaya gelmiştir ki, artık normal cinsel ilişki banal bulunmaya, eşcinsellik ise, düzeyli ve entelektüel beraberlik olarak algılanma­ya başlanmıştır. Reklâmını yapmak, sesini duyurmak isteyen idoller/putçuklar, yani modern gençliğin örnek aldığı kişiler, eşcinsel kimlikleriyle ortaya çıktıklarında, piyasayı ele geçirmekte hiç mi hiç zorlanmamaktadırlar. Bugün bu noktaya gelenlerin yarın han­gi noktaya varacaklarını kimse kestiremez.

    Bütün bu gelişmeler belki de müellifin sözlüğünde evrim, gelişim ve terakki olarak yer almış olabilir. Ancak bizim lügatimizde, yozlaşma, çürüme, savrulma, bitme, tükenme ve -her açıdan- iflas etme olarak karşılık bulmaktadır.

    Bu yüzden de benim, Hakîm olan Rabbim’in otoritesine ihtiyacım vardır. Bu otoritenin gölgesi üzerimden eksildiği an, nasıl davra­nacağımı ve ne denli haddimi aşacağımı ben bile kestiremem.

    Şair ne güzel söylemiş değil mi:

    Ruhuma bir kefen bezi yeter de; Yetmez aç nefsime sırma ve ipek. Çare yok yüzünden düştüğüm derde, Yesem de toprakla karışık kepek,

    Güneşle bir tutsam girmez hizaya, Dar bulur sığmam der dipsiz fezaya. Kuyruk sallar, sonra hırlar ezaya, Benim nefsim, benim nefsim ne köpek!266

    266 Necip Fazıl Kısakürek, Çile.

    İşte bu ilahî otorite, koyduğu kurallarla, çizdiği şuurlarla ve vaz ettiği hükümlerle o günkü insanlığın -ya da müellife göre Araplar’ın- davranışlarına bir takım kısıtlamalar ve sınırlamalar getir­diği gibi kıyamete kadar gelecek insanlığın davranışlarına da aynı kısıtlamaları ve aynı sınırlamaları getirmiştir. Böyle olunca da, öyle “Evrenselci söyleme göre Allah muhtemel ve müstakbel sorunların/durumların tümünü hesaba katarak hüküm koymuştur.” tarzındaki redçi, itiraza, biraz da alaya yaklaşımın hiçbir kıymeti kalmaz. Çünkü siz bir yol açarsanız ve sadece o günkü insanların değil, daha sonraki insanların da bu yoldan gitmesi gerektiğine hükmederseniz artık hiç kimse çıkıp da, “gelecek ne­sillerin hangi yollan tercih edeceklerini nereden bilelim?” demek gibi bir itirazda bulunamaz. Böyle bir itiraz ancak, belli bir yolun bulunmadığı, herkesin kendi yolunu kendinin bulmak zorunda kaldığı durumlar için söz konusudur.   .

    İşte din demek, yol açmak, istikamet belirlemek ve insanlardan bu yolda ve bu istikamette yürümelerini talep etmek demektir. Bu sebeple akla hoş geldiği sanılan bu itirazın, dinin yapısal özelliğini ve karakteristiğini dikkate almamız halinde, herhangi bir değeri­nin kalmadığı görülecektir.

    Bazı şartlar dolayısıyla bu hükümlerden bir kısmının esnetilmesi gerekirse, Rabbani ulemanın, yani Allah’ı bilen, Allah’ a inanan ve Allah’a karşı havf, haşyet ve ittikâ duygularıyla kalpleri dopdolu olan âlimlerin tensipleriyle, bu da yapılır. Bunun adı da “ahkâmın değişmesi” dır ve mezkûr âlimler bunda hiçbir zaman beis gör­memişlerdir.

    Müellife Göre “Tüm Ayetler Vahyin İlk Muhatabı Olan Arapların Fiili Durumu Dikkate Alınarak Nazil Olmuştur.” 

    Müellif devam ediyor?

    ‘Bize göre ise Allah ahkâm ayetleri de dâhil olmak üzere tüm ayetleri Hz. Peygamber ve vahye tanıklık eden insanların içinde bulunduklan fiilî durumu dikkate alarak inzal etmiştir. Dolayısıyla Kur’an’da gelecek nesillerin tikel sorunlarına da çözüm sunmak gibi bir maksat gözetilmemiştir. Kaldı ki Kur’an’ın bir olay veya duruma temas etmesini belirleyen, gelecekteki muhtemel durumlar değil, Hz. Peygamber’in bizzat kendisinin veya ilk Müslüman neslin, yani vahyin muhataplarının ihtiyacı, daha açık bir ifadeyle içkin ile aşkın arasındaki açık diyalog sürecidir.

    Nitekim Kur’an bunun örnekleriyle doludur. Sözgelişi, ilk nesil Müslümanlar ka­dınların özel hallerini sordular, Allah cevap verdi. Hilali sordular, Allah cevap verdi. Haram aylarda savaşmanın doğru olup olmadığını sordular, Allah cevap verdi. Şimdi, bütün bu soruların, insanoğlunun Allah’a yöneltebileceği muhtemel tüm sorulan tü­kettiği veya bu sorulara verilen cevapların evrensel anlamda bü­tün insanlığı tatmin edecek cevaplar olduğu öne sürülebilir mi? Bugün hilalin nasıl oluştuğunu Kur’an’dan öğrenme ihtiyacı du­yacak veya Kur’an’ın verdiği cevabın bilgisel içeriğiyle yetinecek kaç insan çıkar? Aynı şekilde, haram aylarla ilgili soruya verilen cevabın, soruyu soranların niyetlerini göz önünde bulunduran siyasi ve dolayısıyla konjonktürel bir cevap olduğu açıktır. O hal­de, bir konunun Kur’an’da geçmesinden çok, o konuya ne amaçla yer verildiği önem arz etmektedir. Daha da önemlisi, vahiy sürer­ken haram aylarda savaşılması bir sorun olmasaydı, acaba bugün Kur’an metninde ilgili pasajlar yer alacak mıydı? Aynı soruyu, Kur’an’ın bütün muhtevası için sormak da mümkündür.”267

    267 Özsoy, Kur’an ve Tarihsellik Yazılan, s. 59-60

    Önce “Fiili Durum” Meselesi

    Şu “fiili durumu dikkate almak” ifadesinin anlamının tam olarak neye tekabül ettiğini çıkaramadım. Acaba hitap ettiği toplumun arzu ve taleplerini anlamak, yani anlayışla karşılamak ve onayla­mak mı, yoksa yaşadıklan hayatı reddederek onlara yeni bir hayat tarzı sunmak mı?

    Eminim ki müellif bu iki ihtimalden birincisini tercih edecektir. Çünkü sosyolojik yaklaşım bunu gerektirmektedir. Sosyolojinin ilkelerine göre toplumdaki fiili durum gözlenir ve onların talebi olarak algılanan yönelimler, “toplumsal talep olarak” değerlendiri­lir ve gereği yerine getirilir. Yani hukuki ve içtimai/toplumsal dü­zenlemelerle bu “toplumsal taleb”in meşruiyet zemini hazırlanır.

    Olaylan böyle değerlendiren kimselerin vahyi de böyle görmeleri son derece doğaldır. Hâlbuki – yukarıda da uzunca açıklamaya çalıştığımız gibi – vahyin mahiyeti tamamen farklıdır. Çünkü vahiy, değiştirmek, düzeltmek, düzenlemek, yoluna koymak ve engel olmak içindir. Hal böyle olunca “fiili durumu dikkate al­mak” ifadesi açıklanmaya muhtaç gözükmektedir.

    Meseleye Bir de Şu Açılardan Bakmayı Deneyelim

    Diğer taraftan vahyin nazil olduğu dönemin insanlarını bu kadar önemseyen, onların tikel sorunlarını bile çözümlemek için arala­rında 23 yıl bulunacak bir elçi gönderen tanrı, onlardan sonraki nesilleri sahipsiz bırakırsa, onun adaleti tartışılır hale gelmez mi?

    Hz. Peygamber’in ilk muhatabı olan neslin bütün tikel sorularım birebir cevaplayan ve tikel sorunlarım birebir çözümleyen tanrı, daha sonraki nesilleri bu imkândan mahrum bırakırsa, bunun gayr-ı adil olduğu söylenmez mi?

    Ayrıca şu hususu da bilemiyoruz: Acaba bütün tikel soruların cevaplanması, başka türlüsüne imkân bırakmaması açısından, yani çeşitli cevaplar içinden bir tanesini dayatmış olması bakı­mından bir meşakkate mi yol açmaktadır, yoksa bir çözüm sun­ması açısından, rahmet midir?

    Her iki durumda da ilahî hitabın doğrudan muhataplarıyla, do­laylı muhatapları arasında bir fark ortaya çıkmaktadır ki, bu du­rumun bir şekilde telafi veya izah edilmesi gerekmektedir.

    Ayrıca, devir ekonomi devri. Geldiğimiz noktada, yaratılan mahrukatın yeryüzündeki işlevini ve yaratılış özelliklerini incele­yen ilim adamları, her bir canlının yaratılış açısından ekonomik olup olmadığım araştırmaktadırlar. Bu süreçte inşam inceledikten ve ortalama 60-70 yıl ömrü olduğunu gördükten sonra şöyle söy­lemişlerdir: “Bu kadarak bir süre için bu kadar mükemmel bir varlığın yaratılması hiç de ekonomik değildir.” Gerçekten de öyle değil mi? Şayet insan denen varlığın bütün ömrü bu dünyadan ibaretse, bu hayatın arkası gelmeyecekse, yani devamı yoksa, eti yenmeyen derisi giyilmeyen, dışkısı bile bir işe yaramayan, ama buna rağmen bütün yaratıkların da en mükemmeli olma özelliğini tekelinde bulunduran bu insanın niçin yaratıldığını, ne ekonomik değer, ne de felsefi düşünce açısından açıklayabiliriz.

    Gerçekten de mükemmel bir tesbit… Düşünebiliyor musunuz? Buradan uçakla Avrupa’ya gidiyorsunuz? Oraya varır varmaz uçağı çöplüğe gönderiyorsunuz. Ya da 25 senede bir doktor yetiş­tiriyorsunuz, bir ameliyattan sonra işine son veriyorsunuz. Mükemmel bir laboratuar kuruyorsunuz, ama bir deneyden sonra imha ediyorsunuz. Dünyanın en gelişmiş rasathanesini sadece bir yıldıza bir kere bakmak için kullanıyorsunuz. Örnekleri çoğaltınız ve şu sorunun cevabını veriniz: Sadece Kureyş kabilesi için, aralarında 23 sene peygamberlik yapacak bir Allah elçisinin görevlen­dirilmesi, ekonomik mi? Ayrıca bu elçinin Hz. Muhammed (s.a.v) gibi bir Hâtemü”l-Enbiyâ (nebilerin sonuncusu) olması, bu soru­yu daha da çetrefil hale getirmez mi? Hele bir de bu Peygamber (s.a.v.) için Yüce Allah (c.c): “(Ey Muhammed!) biz seni ancak âlemle­re rahmet olarak gönderdik. “268 buyurmuşsa, mesele daha da çözüm­süz hale gelmez mi? Sadece içinden çıktığı toplumun fiili duru­munu dikkate alan bir peygamber, alemlere rahmet olma niteliği­ni nasıl icra edebilir?

    268 Enbiya Sûresi, 21/107

    Yerel Sorulara Evrensel Cevaplar

    Sizler bu sorunun cevabım düşünürken biz ikinci cümleye geçelim:

    Kur’an-ı Kerim’in, vahyin doğrudan muhataplarının sorularının cevabını verdiği iddiası doğrudur ancak, müellif tarafından veri­len üç örnekten üçü de, evrensel ölçekte cevaplandırılmıştır. Yani yerel gibi gözüken sorular, evrensel olarak cevaplandırılmışlardır. Bu demektir ki bu soruların bizatihi kendileri, mahiyetleri itibariy­le evrenseldirler.

    “Kadınların özel halleri”yle “hilal” hakkındaki sorular evrensel­dir. Çünkü dünyanın hangi bölgesinde ve tarihin hangi diliminde olsa bu iki soru sorulurdu. Zira yeryüzündeki bütün kadınlar hayız görür ve yine yeryüzünün bütün köşelerinde hilal ve dolu­nay arasındaki değişimler ilgi ve merak uyandırır.

    Rahatsız Edici Bir Üslup

    Müellifin bugün hilalin nasıl oluştuğunu Kur’an’dan öğrenme ihtiyacı duyacak veya Kur’an’ın verdiği cevabın bilgisel içeriğiyle yetinecek kaç insan çıkar? sorusu, bu konulardaki pervasızlığının, hatta saygısızlığının diğer bir delili olmaktan başka bir anlam ifade etmez. Allah aşkına, Allah huzurunda secdeye varan bir baş nasıl böyle bir cümle kurabilir: Şu lafa bakar mısınız: “Kur’an’ın verdiği cevabın bilgisel içeriğiyle yetinecek kaç insan çıkar?” Kelamullah’tan bahseden bir müminin bundan daha fazla teeddübe, bundan daha fazla havf’a, bundan daha fazla haşyet’e ve bundan daha fazla ittikâ’ya ihtiyacı vardır. Bu kavramları bilmeyen ve mucibince donanım sahibi olmayan bir kimsenin yazdıkları ve söyledikleri “din” değil “teoloji” olur. Yani bir müslümanın, Hı­ristiyanlık hakkında konuşması gibi olur. Çünkü bir insan kendi anne ve babasından ikinci şahıs diliyle bahsedemeyeceği gibi, kendi dininden, tarihinden, kültürel değerlerinden de ikinci şahıs diliyle bahsedemez.

    İşte size “tarihselcilik” tezi ile “ahkâmın değişmesi” arasındaki farka bir örnek daha;

    Bir kimsenin babasını baba olarak kabul ettikten sonra, varsa bir takım beşerî zaaflarına işaret etmesi tabiidir ve bu ahkâmın değiş­mesine tekabül eder. Onun bir takım zaaflarını bahane ederek ba­bası olduğunu inkâr etmesi, bu sayede onu daha suçlu, kendi tezini daha güçlü kılmak istemesi ise, tarihselci yaklaşıma tekabül eder.

    Aynı şekilde edep, ehliyet ve liyakat ölçülerine azami dikkati el­den bırakmadan, kendisinin basit bir kul, O Kelam’ın münzili (indiricisi) olan Yüce Allah’ın da/bütün kâinatın yegâne sahibi, maliki ve hükümdarı olduğunu bir an bile aklından çıkarmadan Kur’an-ı Kerim ayetleri hakkında mütalaalarını serdetmesi, herke­sin hakkıdır ve bu konudaki her bir değerlendirme, kısmi de olsa “ahkâmın değişmesi” olgusuna tekabül eder. Ancak “Kur’an’ın verdiği cevabm bilgisel içeriğiyle yetinecek kaç insan çıkar?” yak­laşımı ve üslubu, toptan red, itiraz, istihfaf ve istihkar yönü ağır basan bir dil’dir. İşte tarihselci yaklaşım budur ve yaklaşım kesin­likle iman ve ilim sınırlan içinde kok salamaz, boy atamaz, neşvü nema bulamaz.

    Hilal Örneği

    Diğer taraftan, sorulan soruya verilen cevaptan ve soruyu soran kitlenin başka soru sormamasından, dolayısıyla bu cevaptan tatmin olmasından, anlıyoruz ki, hilal hakkındaki sorularının cevabı, bugünkü bilimin vereceği cinsten değildir. Önce Ayet-i Kerimeyi birlikte okuyalım ki kastımız daha iyi anlaşılsın: “Onlar sana hilal­leri soruyorlar. De ki: ‘Onlar, insanlar için ve hac için vakit ölçüleri­dir. ‘”269 Bugünkü bilimin ve rasathanenin cevabım veremeyeceğini söylediğimiz nokta işte burasıdır. Onlar bilimsel bilgi istememek­tedirler. Onlar, hangi hikmete binaen ayın, durmadan şekil değiş­tirmekte olduğunu, bunun sebeplerini ve hikmetlerini sormakta­dırlar. İşte meselenin bu boyutu, kıyamete kadar evrensel bir hü­küm olarak kalacaktır. Ayrıca “bu boyut”, tarihin hiçbir döne­minde bilimsel bilgi meselesi olarak ele almacak bir karakteri haiz olmayacaktır.

    269 Bakara Sûresi, 2/189

    Hayız Örneği

    Kadınların özel halleri ile ilgili olan mesele de böyledir. Yeryü­zünde Hz. Havva’dan beri bütün kadınlara has olan bir durumun tarih-dışılığından nasıl bahsedilebilir? Yine ayet-i kerimeyi birlikte okuyalım: “Ey Muhammedi Sana kadınların aybaşı halinden de soru­yorlar. De ki: O bir eziyettir Onun için aybaşı halinde oldukları zaman kadınlardan çekilin ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendikleri zaman ise Allah ‘in emrettiği yerden onlara varın, yakla­şın Şüphesiz ki Allah çok tövbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de sever. “270 Burada beyan edilen hangi nokta tarih-dışılıkla nitelene­bilir ki? Bu günün kadınları, o günkü kadınlar gibi âdet görmü­yorlar mı? Bugün kadınlara o hallerindeyken yaklaşmak, o günkü kadınlara yaklaşmak gibi eziyet sebebi, dolayısıyla haram değil midir? Bütün bu hükümler bugün geçerli olduğu gibi yarın da geçerli olacak ise artık bu mesele hangi açıdan tarih-dışı örnekler listesine girmiştir, söyler misiniz?

    270   Bakara Sûresi, 2/222

    Haram Aylar Örneği

    Haram aylar meselesini de, o konudaki ayet-i kerimeyi naklettik­ten sonra konuşalım: “Ey Muhammed! Sana haram aydan ve o ayda savaşmaktan soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak, büyük bir günahtır. Bununla beraber Allah yolundan alıkoymak, O’nu inkar etmek, insanla­rı, Mescid- i Haram’dan menetmek ve halkını oradan çıkarmak, Allah yanında daha büyük bir günahtır ve fitne, öldürmekten daha büyük bir vebaldir. Onlar, güçleri yeterse, sizi dininizden döndürmek için sizinle savaşmaktan hiçbir zaman geri durmazlar. Sizden de her kim, dininden döner ve kâfir olarak can verirse artık onların bütün amelleri, dünyada ve ahirette boşa gitmiştir. İşte onlar, cehennemliklerdir. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır. “271 Öncelikle bizim dikkat çekmemize bile gerek kalmadan kendiliğinden ve de ayan beyan gözüken bir haki­kat var ki o da Allah Teala’nın, bir yönüyle mahalli bir problem gibi görülebilecek bir meseleyi, o konudaki mahalliliği de ihmal etme­den nasıl tarih-üstü hükümlere dönüştürdüğü noktasıdır.

    271 Bakara Sûresi, 2/217

    Bu değerlendirmeden sonra ayet-i kerimenin ilgili bölümünü bir daha okuyalım: “De ki: O ayda savaşmak, büyük bir günahtır. Bunun­la beraber Allah yolundan alıkoymak, O’nu inkâr etmek, insanları, Mes­cid- i Haram’dan menetmek ve halkını oradan çıkarmak, Allah yanında daha büyük bir günahtır ve fitne, öldürmekten daha büyük bir vebaldir.” Bu ilahî hitaptaki şu espri, son derece açık değil mi: Siz bir mese­leyi merak ediyorsunuz ancak, bununla birlikte asıl bilmeniz ve üzerinde durmanız gereken başka meseleler de vardır; onları da öğrenin ve onlar hakkında da Allah’ın koyduğu hükümlere riayet edin: “Allah yolundan alıkoymak, O’nu inkâr etmek, insanları, Mescid-i Haram’dan menetmek ve halkını oradan çıkarmak, Allah yanında daha büyük bir günahtır ve fitne, öldürmekten daha büyük bir vebaldir.”

    Sanki bu ayet-i kerimede Yüce Allah, Arapların o gün önem ver­dikleri bir meseleyi, daha önemli konulara onların dikkatlerini çekmek için vesile kılmıştır ve dikkatlerini çektiği diğer konular da bütün insanlığın Kıyamete kadar dikkat etmesi gereken konu­lardır: “Allah yolundan alıkoymak, O’nu inkâr etmek, insanları, Mescid- i Haram’dan menetmek ve halkını oradan çıkarmak…” Evet, bütün bu hususlar “Allah yarımda daha büyük bir günahtır.”

    Hele hele şu: “fitne, öldürmekten daha büyük bir vebaldir.” hükmü ilahîsi var ya, görecek gözü, işitecek kulağı ve akledecek kalbi olan herkesin, önünde tazim ile eğilmesi, hatta teabbüd ile secde­ye kapanması gerekecek kadar muazzam, muhteşem ve müthiş bir hikmet içermektedir. Kalb-i selim, akl-ı selim ve zevk-i selim sahibi olan hiç kimse, sadece bu hikmetin hatırına, değil sadece içinde yer aldığı ayeti veya sureyi, bütün bir Kitab’ı, evrensel ola­rak değerlendirmekten başka hiç bir yol bulamaz.

    Ayet-i kerimenin devamı da baş tarafından daha az önemli mesaj­lar içeriyor değildir: “Onlar, güçleri yeterse, sizi dininizden döndür­mek için sizinle savaşmaktan hiçbir zaman geri durmazlar. Sizden de her kim, dininden döner ve kâfir olarak can verirse artık onların bütün amel­leri, dünyada ve ahirette boşa gitmiştir. İşte onlar, cehennemliklerdir. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır.”

    Bu bölümde belirtilen hususların tarihsel olduğunu kim ve hangi gerekçeye dayanarak iddia edebilir. Özellikle yaşadığımız süreçte cereyan eden olayları bilen, İslam dünyasının topyekûn haçlı sal­dırısıyla karşı karşıya kaldığım gören, bu süreçte haçlı dünyasının İslam’ı ve İslam dünyasını bütün bütüne hedefe koyduğunu fark eden okur-yazar taifesinin, bu ilahî hükümlerdeki mucizeleri görmemesi için kör olması bile yetmez. Kör kalmakta inat etmeye azmü cezmü kastetmiş olması da gerekir.

    Allah aşkına, bütün bu evrensel çaptaki hükümlerin ve hikmetle­rin dile getirildiği muhteşem bir ilahî hitabı, “haram aylar” olgu­sunun o tarihteki algılanma biçimine bakarak tarihsel saymaya kalkışmak, haddi aşmak ve spekülasyona kaçmaktan başka ne anlam ifade edebilir ki?

    “Siyasi Cevap” Ne Demek?

    “Aynı şekilde, haram aylarla ilgili soruya verilen cevabın, soruyu soranların niyetlerini göz önünde bulunduran siyasi ve dolayısıy­la konjonktürel bir cevap olduğu açıktır.” tesbiti de gayet isabet­sizdir. Çünkü öncelikle belirtelim ki, şu “siyasi” kavramının ne anlama geldiğini ne ben biliyorum, ne müellif biliyor, ne de bir başkası. Belki başka ülkelerde bunun, bilinen, anlaşılan, somut ve objektif bir karşılığı vardır. Ama bu ülkede sadece bir suçlama ve karalama aracı olarak kullanıldığından eminiz.

    Şayet dürüst bir yaklaşımla “siyasi olan”, .”hikmete uygun olan” anlamına kullanılırsa, o zaman bir problem yok demektir ve ayet-i kerimedeki cevabın “siyasi” olarak değerlendirilmesi, Kur’an-ı Kerim’in bir kusuru değil, meziyeti ve üstünlüğü olarak takdir edilir. Dolayısıyla böyle defolu değerlendirmelere malzeme ya­pılmaz. Aksi halde kabule şayan bir tesbit olmadığını bir kere daha ifade etmek zorunda kalırız.

    Aslında bu konularda fikir üreten herkesin durumu birbirine ben­zemektedir. Araştırmacı veya ilim adamı, sahip olduğu duruş itibariyle bir konuda bir kanaate varmakta, ondan sonra bütün açıklamalarını bu kanaatini güçlendirecek ve destekleyecek şekil­de yapmaktadır. Müellif ile bizim durumumuz da birbirine ben­zemektedir. O, evrenselliğini hiç kimsenin tartışması mümkün olmayan naslarda bile bir tarih-dışı yön bulmaya çalışmakta ve bunu başardığını düşünmekte, biz de, tarihsellik kokusu bulunabilecek naslarda bile evrensellik tema’sının yani tarih-üstü unsu­run öne çıktığını düşünmekteyiz ve bunu açıklamayı da başardı­ğımızı sanmaktayız.

    Asıl Problem Zihniyet Meselesidir

    Asıl problem, insanlığı, insanlık çizgisinde tutabilmek, için evren­sel bir hitaba ne derece ihtiyaç olup olmadığıdır. Acaba Allah Teala’nın: “Andolsun, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık ki kalbleri var, fakat onlarla anlamazlar; gözleri var, fakat onlarla görmez­ler; kulakları var, fakat onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapık… Ve işte gafiller onlardır!”272 diye nitelediği gafil­lerden ve sapıklardan olmamak için, insanı yüreğinden yakalaya­cak, nefsinin iğva’sına karşı onu dizginleme gücünü gösterecek bir ilahî hitaba ne ölçüde ihtiyaç olup olmadığıdır. Bu ilahî hitap olmadan insanın, ne ölçüde insanî değerlere sadık kalarak yaşayıp yaşayamayacağı meselesidir. Bu sorulara cevap verirken: “Evet, bu ilahî hitaba ihtiyaç vardır ve bu ihtiyaç ‘olmazsa olmaz’ kabilindendir.” derseniz, o zaman sizin gözünüzde bütün naslar ev­rensel nitelik kazanır; O’nun her harfinde evrensel bir boyut yaka­larsınız. Çünkü verdiğiniz “evet” cevabı sizi buna mahkûm kılar. Aksi halde, bir nassın evrensel nitelikli olduğunda ittifak hâsıl olsa bile, bu durum sizin için bir anlam ifade etmez. Çünkü size göre bu, o kadar da gerekli ve anlamlı değildir.

    272 A’raf Sûresi, 7/179

    “Daha da Önemlisi”

    Daha da önemlisi, müellifin “daha da önemlisi” diyerek başladığı şu cümlede söyledikleridir:

    “Daha da önemlisi, vahiy sürerken haram aylarda savaşılması bir sorun olmasaydı, acaba bugün Kur’an metninde ilgili pasajlar yer alacak mıydı? Aynı soruyu, Kur’an’ın bütün muhtevası için sor­mak da mümkündür.”273

    Evet, o gün böyle bir olay yaşanmasaydı Kur’an’da, böyle bir soru gelmezdi ve dolayısıyla cevap verme ihtiyacı da doğmazdı. Diğer olaylar ve onlara cevap mahiyetinde gelen naslar için de aynı hük­mü vermek zorundayız. Ancak, neden bu meseleyi sadece bu ko­nuya indirgiyor ve bu konuyla sınırlıyoruz ki. Aslında bu konuda şöyle sormak daha akıllıca olmaz mı: Allah inşam yaratmasaydı bu Kitab’a ihtiyaç olur muydu? Evet, böyle sormak daha kapsamlı olmaz mı? Şüphesiz böyle bir sorunun cevabı da son derece açıktır: Evet, İnsan olmasaydı, bu Kitab’a da ihtiyaç olmazdı.

    273   Özsoy, Kur’an ve Tarihsellik Yazılan, s. 59-60

    Ne var ki Allah inşanı yaratmış, ilk insanı ilk peygamber olarak görevlendirmiş, ardından sayısız elçiler göndermiş ve son olarak da Alemler’e rahmet olarak nitelediği Hz. Muhammed’i (s.a.v.), 1500 yıl öncesinin Arap yarımadasında yaşayan bedevilere gön­dermiş ve bu Büyük Peygamber, kendisini gönderen Yüce Kudret’in Sadık habercisi sıfatıyla, onların en basit problemlerinden ve daha basit sorularından, bütün insanlığın bütün problemlerini çözecek bir medeniyet inşa etmiştir. İşte Ulûhiyet Kudreti’nin tecelli ettiği yüce zirve burasıdır.

    Sözün burasında şu düşüncemizi bir kere daha tescil edelim: Bu bakış, bu değerlendirme ve bu yaklaşım, din âliminin yoludur. Din bilimciye gelince, onun yaklaşımı ve izah tarzı, sosyolojik ve antropolojiktir. Bu sebeple herkes yolunu belirlesin; yolu yokuşa sürmesin; suyu tersine akıtmaya kalkışmasın ve netice-i kelam olarak, kimse kimseyi üzmesin.

    Bu açıklamadan sonra söz konusu ayet-i kerimeyi bir kere daha nakletmeyi uygun görüyoruz: “Ey Muhammedi Sana haram aydan ve o ayda savaşmaktan soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak, büyük bir günahtır. Bununla beraber Allah yolundan alıkoymak, O’nu inkâr et­mek, insanları, Mescid- i Haram’dan menetmek ve halkını oradan çıkar­mak, Allah yanında daha büyük bir günahtır ve fitne, öldürmekten daha büyük bir vebaldir. Onlar, güçlen yeterse, sizi dininizden döndürmek için sizinle savaşmaktan hiçbir zaman geri durmazlar. Sizden de her kini, dininden döner ve kâfir olarak can verirse artık onların bütün amelleri, dünyada ve ahirette boşa gitmiştir. İşte onlar, cehennemliklerdir. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır. “ 274

    274   Bakara Sûresi, 2/217

    Dikkat buyurunuz, bu ayet, tarih-dışı olarak örnek seçilen bir ayet-i kerimedir. Allah aslana söyleyiniz. Bu ayet-i kerimeyi de­ğerlendirmek istediğimiz zaman, tarih-dışı olarak nitelemek hangi insaf ve hangi iz’ana sığar.

    Kur’an’ın Bütün Muhtevasını Sorgulamak

    “Aynı soruyu, Kur’an’ın bütün muhtevası için sormak da müm­kündür.” genellemesi ise şu soruyu akla getirmektedir: Peki ne söylemek istiyorsunuz kardeşim. “Açık” konuşun ki “seçik” anla­yalım. Bugün bizim bu Kur’an’la ne işimiz var, O bizim nemiz olur, biz O’nun nesi oluruz mu demek istiyorsunuz.

    Problemli gördüğünüz konularda bir takım örnekler verirseniz, biz bunları ilim adına, ilmî platformlara tartışırız. Ancak, Kur’an’ın bütün muhtevasını toptan bu üslup ile sorgularsanız, biz bunu Kur’an’ı toptan red ve inkâr olarak görmekte mazur hale geliriz. Ancak biliriz ki böyle düşünenler, bu hususta hem şerbetli, hem tecrübelidir. Hem bizi zıvanadan çıkarıp böyle düşünmek ve konuşmak zorunda bırakırlar, hem de parmaklarıyla bizi işaret ederek, “engizisyon kurduğumuzu” çığlık çığlığa bütün dünyaya ilan ederler.

    “Sırça sarayda oturuyorsan, başkalarının kulübesini taşlamaya­caksın” hikmetini öğreneceksiniz. “Bilimsel yaklaşım”la “inkâra ve redçi” yaklaşım arasındaki farkı bileceksiniz ve sürekli bu ince noktayı gözeteceksiniz. Hele hele 14 asrı aşkın bir zamandır bu ümmetin -sadece kahir ekseriyetinin değil- tamamının ittifakla kabul ettiği hakikatleri, “bu kadar asırdır İslam coğrafyasında yaşamış bütün insanlar, ulemasıyla, meşâyihi ile ehlullâh’ı ile sürekli olarak hatada icma/ittifak etmişler ve içlerinden hiçbir âlim ve âkil adam çıkmamış” üslubu ile sunmayacaksınız. Çünkü bilmelisiniz ki bu üslup problem çözen değil, problem üreten ve mevcut problemi büyüten bir üsluptur. Çünkü biri de çıkar size, “üç tane oryantalist papaz okuyarak Allah’ın Kitab’ı hakkında olmadık tahribata ve tahrifata kalkışıyorsunuz” diye itham okla­rım yöneltirse, gocunmaya ve sızlanmaya hakkınız kalmaz. Nite­kim böyle söylemekte son derece de haklı gözükürler. Çünkü yaptığınız iş, insana şairin şu mısrasım hatırlatmaktadır:

    Evvel yoğ idi, iş bu rivayet yeni çıktı. 275

    275 Ziya Paşa’nın meşhur beytinin ikinci mısrasıdır. Beytin tamamı ise şöyledir: “islam imiş devlete pâ bend-i terakki Evvel yoğ idi, iş bu rivayet yeni çıktı.”

    Diğer taraftan, az önce de belirttiğimiz üzere ilmî dürüstlük ve tutarlılık adma, yönteminizi ortaya koyacaksınız ve bu meseleleri ele alırken bir din bilimcisi kimliğiyle mi, yoksa bir din âlimi kim­liğiyle mi yazıp çizdiğinizi tasrih edeceksiniz.

    Yeniden konuya dönelim ve kanımızı donduran şu: “Aynı soruyu, Kur’an’ın bütün muhtevası için sormak da mümkündür.” cümle­sine bir de şu yönden yaklaşalım.

    Doğrusu, böyle bir soru sormak pekâlâ mümkündür. Hatta gelip dayandığınız bu noktada bu soruyu sormaktan başka şansınız da yoktur: “Şayet Araplar olmasaydı, Arap örfü ve kültürü olmasaydı, Arapların sorduğu sorular olmasaydı, bu Kur’an olur muydu?”

    “Evrensellik Kriterleri” Üzerine

    Ancak sözü niye bu kadar uzatıyoruz ki?

    Zira bu dünya ve içinde yaşayan zekâ ve akıl sahibi varlıklar mevcut bulunduğu sürece, ilahî hitap mutlaka gelecektir. Araplar’a gelmese Acemler’e gelirdi ve bizim sonsuz Kudret ve ilim sahibi olarak inandığımız Allah Teala bu sefer de Acemlerin soru­lan ve problemleri üzerinden bu mesajlarını bildirirdi.

    Peki, bu cevaptan tarihseldi bir akademisyen ne çıkarır acaba? “O halde Kur’an-ı Kerim’in tarihsel bir metin olduğu sabit oldu ve tezimi isbat ettim.” sonucunu mu çıkarır? Yoksa “demek böyle bakarsak Allah’ın kelamının evrensel olduğu hususu daha iyi anlaşılır.” diye mi düşünür?

    Ne söylemek istediğimizin daha net anlaşılması için şöyle de so­rabiliriz? Size göre “ilahî hitabın evrensel olma şansı ve ihtimali var mıdır? Varsa, nasıl?

    Mesela Hz. Muhammed (s.a.v.) İngiliz toplumu içinden çıksaydı ve Kur’an-ı Kerim İngiliz dili ile gelseydi, dolayısıyla İngiliz top­lumunun sorularına cevaplar içerseydi, evrensel sayılabilir miydi?

    Yoksa ilahî kelamın evrensel olabilme ihtimali yok mu?

    Cevabınız/’hayır, yok” ise, o zaman da yeryüzünde evrensel bir eserden söz edilip edilemeyeceğinin cevabının verilmesi gerekir. Evrensel bir kitab, evrensel bir musiki parçası, evrensel bir mimari eser, evrensel bir tablo vs’den bahsedilip edilemeyeceği sorulur.

    Mesela Eflatun’un Devleti, Mozart’ın senfonileri, Picasso’nun tab­loları evrensel eserler midir?

    Size göre evrensellikten hiçbir surette bahsedilemezse, o halde Kur’an’daki bazı temaların evrensel olduğunu nasıl söyleyebiliyorsunuz.

    Şayet bahsedilebilirse, o zaman kriterlerinizi daha sağlam belirle­melisiniz ki ilkeler üzerinde konuşabilelim. Mesela bir meselenin evrensel olabilmesi, “insanlık tarihinde iz bırakmasıyla mı, üç semavi kitabta da yer almasıyla mı, çağdaş ve modern değerlerle uyum içinde olmasıyla mı veya başka bir nitelik ve özellik sebe­biyle mi sabit olur?” Tabi bu şıklardan birini veya bir kaçım seç­meniz halinde, ardından gelecek “niçin” sorularına da yine muknî cevaplar hazırlamalısınız.

    Farzedelim ki, “üç semavi kitab ta da yer alması” şıkkını işaretle­diniz. O zaman da şu soruyu cevaplamaya hazır olmalısınız: Bu üç Kitab arasında farklı yaklaşımlar olursa siz, vahyin en son ve en mükemmel tescili olan Kur’an-ı Kerim’i mi hakem kılacak ve O’nda bulunanı asıl/doğru/sahih/hak kabul edeceksiniz, yoksa Ahd-i Atik ve Ahd-i Cedid’i mi hakem kılacak ve o kitablarda Kur’an-ı Kerim’e muhalif olarak yer alan yaklaşımları mı, değer­lendirmenizin ölçüsü kılacaksınız. Şayet evrensel bir Kelamullah olmazsa, 14 asırdır yaşayan ve bundan sonra kıyamete kadar ge­lecek insanlar nasıl bu kadar Sahipsiz/Rab’siz bırakılabilirler?

    Bir Kere Daha “Mesaj” Konusu

    Efendim, biz “Kur’an’a ‘tarihsel hitap’ diyorsak, onu yok saymı­yoruz ki, en azından mesajı bize hitap eder diyoruz” gibi bir ceva­bın da son derece problemli gözüktüğünü -yukarıda belirtmiş olsak da, yeri geldiği için burada bir kere daha- belirtmeliyiz.

    Çünkü öncelikle bu “mesaj” meselesi, bize “suya tirit” hükmünde gözükmektedir. Bunu böyle görmemizin bütün sorumluluğu sa­dece bize ait değildir. Çünkü senelerdir bu terane böyle tekrar edilir ama bugüne kadar hiç kimse çıkıp da, şu “mesaj”ı kullana­rak veya bu “mesaj”ı esas alarak, yani onu kaynak sayarak, bizim hayatımızı nasıl düzenleyeceğimize dair bir çalışma ortaya koy­mamıştır.

    Yani, “hitabın kendisine” değil de, “mesajı”na göre bir düzenleme yapılması halinde, benim iman esaslarım nasıl olmalıdır? Allah tasavvurum, ahiret inancım, Cennet ve Cehennem algım nasıl olmalıdır? Tevekkül telakkim ve Kader inancım nasıl oluşur, gibi sorular cevaplanmamıştır.

    İbadetierimi nasıl yapmalıyım? Namaz, oruç, hac zekât, tesbihat, evrad, ezkar, dinî hayatımda yine yer alacak mıdır? Alacaksa, nasıl alacaktır. Mesela namazımı nasıl kılacak, orucumu nasıl tutacak, zekâtımı hangi ölçüler içinde kimlere ve ne miktarda vereceğim, haccımı hangi ilkelere riayet ederek eda edeceğim.

    Ahlak ilkelerim için de aynı sorulan sorabilirim. Nasıl bir ahlak nizamı öngörüyorsunuz.

    Hukukunuz olacak mı? Olacaksa nasıl? Olmayacaksa, doğacak hukuki boşluğu nasıl doldurmayı düşünüyorsunuz.

    Sizlerden, Serahsî’nin Mebsut’una eşdeğer çapta demiyorum, hiç değilse Ömer Nasuhi Bilmen’in İslam İlmihali’ne eşdeğer çapta bir çalışma yapmanızı rica etmiştim. Bu vesile ile bu teklifimi tekrar ediyorum.

    Şayet samimi iseniz bu teklifi ciddiye almalısınız. Yoksa insanla­rın itikadını sarsmaktan vazgeçmelisiniz.

    Zira şairin dediği gibi:

    “Halkın itikadını bozmak vebaldir.”

    Yani bir anlamda, insanlara doğru yolu gösteremeyecekseniz, yanlış yolda olduklarını söylemeyeceksiniz. Yoksa onları şaşkına çevirirsiniz. Kendilerini boşlukta hissetmelerine sebep olursunuz. Bu durum ise insanlarda çaresizlik hissinin doğmasına yol açar; başka da bir işe yaramaz.

    Diğer taraftan böylesine muğlâk yaklaşımlar ve muallâkta kalan değerlendirmeler sebebiyle, halkın ilim adamlarına duyduğu gü­ven sarsılır ki, bu da çok önemli bir noktadır. Çünkü bir toplum için en ciddi problem “güven bunalımı” dır. Ve nitekim günü­müzde bu problem, artık kendisini çok ciddi anlamda hissettir­meye başlamıştır.

    Şunu da eklemek istiyorum:

    Sizler de Dostoyevski’nin “Tanrı olmasaydı her şey mubah olur­du.” tesbitine katılır mısınız?

    Peki, bu “Tanrı” bize hitap edemiyorsa veya etmiyorsa, O’nun varlığı ile yokluğu arasında bizim açımızdan ne fark kalır ki? Bize hitap etmeyen, bize hayır ve şer arasındaki farkı göstermeyen, iyi ile kötünün ayrımını yapmamızda yardımcı olmayan, kötülükten ve serden nasıl korunacağımıza, hayra ve iyiliğe nasıl ulaşacağı­mıza dair yol göstermeyen bir tanrı bu âlem için ne anlam ifade eder ki?

    Yine cevabınız, “aslolan O’nun hitabı değil, hitabının mesajıdır” olacaksa, ben de yukarıdaki teklifimi yinelerim ve ” ya vakit kay­betmeden bu sorumluluğunuzu yerine getirin ya da ebediyen su­sun, çünkü yazdıklarınız ve konuştuklarınız halkın dinî düşüncesi­ni tahribe yetiyor ama ıslaha ve tashihe medar olmuyor.” derim.

    “Mehir”, “Evlere Girerken İzin”, “Küçük Kız Çocuğunun Evlendirilmesi” vb. Meseleler Üzerinden Tarihselcilik

    Müellif:

    ‘Bütün bu mülahazalardan hareketle denebilir ki Kur’an’daki tikel hükümler, gelecekteki tüm Müslümanların pratik yaşamlarındaki sorunlara da çözüm teşkil etsin diye değil, ilk nesil Müslümanların sorunlarını halletmek maksadıyla vaz edilmiştir.’ dedikten sonra Mümtehine Sûresi 60/10-11 arası ayetlerde işaret edilen ve evlilik esnasında kadınlara ödenmesi gereken mehir ile ilgili hükümleri Cessas, İbnü’l-Arabi ve Kurtubi gibi âlimlerden nakiller yaparak irdeliyor ve bu bölümü şu cümle ile bitiriyor:

    “Ayrıca, ilgili hükümlerin Hz. Peygamber devrine mahsus olduğu hususunda ümmetin icmaından söz edilmiş olması, geçmiş dö­nemlerde Kur’an ahkamının tüm zamanlar için geçerli olduğu yönünde bir fikri sabitin mevcut olmadığına işaret eder.

    Bendeniz, klasik kaynaklarımıza atıfta bulunarak bir fikre ulaşan kimselerin, o eserlerde söylenmeyen ve söylenmesi de hiç müm­kün görülmeyen hususları onlara isnad etmelerini, spekülasyon­dan öte bir iftira olarak görürüm.

    Düşünebiliyor musunuz, müellif, 370/981 tarihinde vefat eden ünlü Hanefî fakihi Cassas’ın veya 543/1148 tarihinde vefat eden ünlü Mâlikî fakihi ve müfessir Ebû Bekr İbnü’l-Arabi’nin, Kur’an ahkâmının tüm zamanlar için geçerli olduğu yönünde bir fikri sabite sahip olmadıklarına hükmetmektedir. Neye dayanarak? Kur’an-ı Kerim’de nesh olgusunu kabul etmelerine… Yani sonradan gelen bazı ayetlerin (Nâsih), daha önceki bazı ayetleri hü­kümden düşürdüğünü (mensûh) kabul ettikleri için.

    Okuyucunun bir kısmı bilmeyebilir ama irdelediğimiz makalenin müellifi çok iyi bilmektedir ki, nesh konusu, kökeni yine Allah’ın kelamında bulunan bir olgudur. Nitekim Allah Teala: “Biz bir âyetten her neyi nesheder veya ıınutturursak, ondan daha hayırlısını yahut mislini getiririz. Bilmez misin ki, Allah her şeye kadirdir. “276 bu­yurmuş, bizim kadim ve müteahhir ulemamız da bu konuyu, fıkıh ve tefsir usulü eserlerinde müstakil bir başlık altında incele­mişlerdir. Ayrıca müellif neden İbn Arabî veya Cessâs gibi, vah­yin nüzul döneminden 300 veya 500 sene sonra yaşamış âlimlere atıfta bulunmuştur ki? Buna ne gerek vardı? Meseleyi Kur’an-ı Kerim’e götürerek kaynağında incelese, her açıdan daha münasip olurdu.

    276  Bakara Sûresi, 2/106

    Ulemamızın büyük çoğunluğu nesh’i kabul ederler. Hatta bu ko­nuda çok sayıda müstakil eserler kaleme almışlardır. Katâde b. Dâime (ö. 118/726), Zührî, (Ö.124/742) ve Mukatil b. Süleyman (Ö.150/767) nesh konusunda eser veren ilk müellifler arasmda sayılmaktadır.

    Mesela “Doğu da, batı da Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (zâtı) oradadır. Şüphesiz Allah'(ın rahmeti ve nimeti) boldur. O (her şeyi) bilendir. “277 Ayet-i kerimesinin “(Bundan böyle) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Nerede olursanız, yüzlerinizi o yöne çevirin. Kitab verilenler, bunun Rableri tarafından bir gerçek olduğunu bilirler. Allah onların yaptıklarından habersiz değildir. “278 ayet-i kerimesi ile nesh olunduğunu ve Kudüs’e yönelik kıblenin, Mekke’deki Kabe’ye döndürüldüğünü, bütün âlimlerimiz kabul ederler.

    277 Bakara Sûresi, 2/115

    278 Bakara Sûresi, 2/144

    Ancak bu hususta çok çok önemli olan nokta şurasıdır. Asırlardır nesh konusunu bilen ve bu konuda eserler yazan veya yazılmış olan bu eserleri okuyan ve okutan hiçbir âlim veya talebe, bu konunun tarihsellik gibi bir konu ile irtibatlı olabileceğini düşünmemiş ve söylememiştir. Bugün ise, yine o âlimlerin sözlerine dayanarak, onlara iftira edilmek istenmektedir. Şu sözdeki cü­retkâr ve ithamkar üslubu bir daha görmek ister misiniz: “Kur’an ahkâmının tüm zamanlar için geçerli olduğu yönünde bir fikri sabite sahip olmamak.”

    “Fikr-i sabit” ifadesinin kimler için kullanıldığına bakarsak, müel­lifin sınır tanımaz ölçülerdeki cüretkârlık ve bu muhteşem dinî-ilmî mirası bizler için hazırlayan Allah dostlarına karşı anlaşıla­maz ve kabul edilemez bir saygısızlık içinde olduğu görülmekte­dir. Ne kadar görmezden gelirseniz geliniz, yine de en basit anla­mıyla “ustalara saygısızlık” olarak telakki edilebilecek bu tavrın, aklen ve ahlaken izah edilebilir bir tarafını göremiyoruz. Hiçbir ilim ve fikir erbabı, klasik kaynaklarını bu kadar ucuz yoldan harcamayı düşünmemelidir.

    Kur’an-ı Kerim’deki bazı ayetlerin diğer bazı ayetlerle yürürlük­ten kaldırılması başka bir konu, Kur’an-ı Kerim’in tarihsel bir hitap olduğunu ileri sürerek, bu günün insanına hitap etmediğini söylemek başka bir konudur. Birinci hususu, başta Kur’an-ı ke­rim’in kendisi olmak üzere 14 asırdır ulemanın kahir ekseriyeti söylemekte, ikinci hususu ise sadece müellif ve onun gibi düşünen nevzuhur birkaç akademisyen söylemektedir. Bu iki hususu birbi­rine karıştırmak ya büyük bir cehalet gerektirir, ya da iyi bir de­magoji… Bu ikincisi, birincisinden daha az ahlâkîdir. Çünkü de­magoji, hakikati bayıltıp ırzına geçme sefaletidir.

    Onun için şair demiştir ki:

    Demagog, iyi bilen, nasıl avlanır gafil, Hakikati bayıltıp, ırzına geçen sefil.279

    279 Necip Fazıl Kısakürek, Çile

    Demek Kur’an ahkâmının tüm zamanlar için geçerli olduğu yö­nünde bir anlayışa sahip olanlar, fikri sabit üzeredirler öyle mi? Aksi yönde bir kanaate sahipseniz, yani Kur’an ahkâmının tüm zamanlar için geçerli olmadığına inanıyorsanız, fikri sahih üzere olmuş oluyorsunuz. Bu düşünceye de nesnel düşünce diyorsunuz. Pes doğrusu!!!

    Ahkâmın Değişmesi Meselesi

    Müellif devam ediyor:

    “Öte yandan, sahabe devrinde Kur’an’daki birçok hükmün zaman ve illetin değişmesiyle değiştirildiğine, naslarla sübut bulmuş bir hükmün celb-i menfaat ve/veya def-i mefsedet kaidesi uyarınca kimi zaman tatbik edilmediğine, toplumsal nizamı koruma gaye­siyle gerektiği yer ve zamanda nassı tahsis, ta’mîm veya zahirî hükmün terk edildiğine dair pek çok ictihad örneğine rastlamak mümkündür.”280

    280 Örnekler için bk. Hayreddin Karaman, İslam Hukukunda İctihad, Ankara 1975, s. 69-80.

    Az önce Nesh konusu için söylediklerimizi, burada “Ahkâmın Değişmesi” başlığı için de söylemek zorundayız. Evet, müellifin işaret ettiği bu konu, ahkâmın değişmesi konusudur ve bu konu da İslam’ın ilk yıllarından itibaren Müslümanların gündeminden hiç düşmemiştir. Mecelle”nin küllî kaidelerinden biri de “Ezmânın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” maddesidir.281 Bu konuda müstakil tez çalışmaları yapılmış, sayısız kitab ve ma­kale yazılmıştır. Bu konudaki tartışma ve uygulamaların tarihi, müellifin de belirttiği gibi ta Sahabe dönemine kadar dayanır. Ancak bütün bunlara rağmen 14 asırlık tarihimiz boyunca hiç kimsenin aklına, ahkâmın değişmesi konusundan bir tarih-dışılık projesi üretmek gelmemiştir. Asıl üzerinde durulması gereken nokta burasıdır. Tarihselcilik tezine, ümmeti kurtaracak bir can­kurtaran simidi gibi sarılan bilim adamları, kemikleri toprak ol­muş ama eserleri hala yolumuzu aydınlatan bu insanlara, söyle­medikleri şeyi söyletmeye çalışacak yerde, şunu düşünmelidirler:

    “Nesh”i bilen ve kabul eden, yanı sıra “ahkâmın değişmesi” me­selesini bilen ve kabul eden bu insanlar niçin hiç bir dönemde bu meselelerden hareketle bir “tarihselcilik” tezi üretmemişlerdir? Bu soru üzerinde düşünmek bu konuda daha sağlıklı sonuçlar elde etmek için çok yararlı olacaktır kanaatindeyiz.

    281 Mecelle, md., 38

    Demek ki, nesih veya ahkâmın değişmesi meseleleriyle, tarihselci­lik tezi birbirinden tamamen farklı hususlardır. En azından nesih veya ahkâmın değişmesi konularının en yetkin uzmanı sayılan ve hukuk tarihine ve literatürüne geçmiş yüksek ilmi şahsiyetlerden hiçbiri, o meselelerden böyle bir tez üretmemiştir. Tabiatiyle bu nokta, üzerinde durulmaya değer bir mesele olarak görülmeli ve değerlendirilmelidir.

    Hz. Ömer’in Uygulamaları ve “Herkesin Bir Ömer’i” Meselesi

    Müellif devam ediyor:

    “Bu konuda genellikle Hz. Ömer’in bazı uygulamaları örnek gös­terilir. Ancak diğer bazı sahabîlerin de bu yönde görüş ve uygu­lamaları vardır. Mesela, “Ey müminler! Köleler ve cariyeleriniz ile henüz ergenlik çağına erişmemiş çocuklarınız odanıza girmek için şu üç vakitte sizden izin istesinler: Sabah namazından önce, öğle sıcağından dolayı soyunup dinlenmeye çekildiğiniz zaman ve bir de yatsı namazından sonra. İşte bu üç vakit, örtülmesi gereken yerlerinizin açık halde bulunabileceği vakitlerdir. Diğer vakitlerde birbirinizin yanına girip çıkmanızda sizin için de onlar için de bir sakınca yoktur. İşte Allah mesajları[nı] size böyle açıklıyor. Çünkü Allah [sizin için neyin iyi neyin kötü olduğunu] çok iyi bilendir; her neylerse güzel eyleyendir.” mealindeki Nur 24/58. ayetin tefsiriyle ilgili rivayette belirtildiğine göre Iraklı bir grup Müslüman İbn Abbas’a gelerek, “Ey İbn Abbas! Üç vakitte evlere izin isteye­rek girmemizi emreden bu ayetteki hükümle ilgili görüşün nedir? Zira [günümüzde] ayetteki hükümle hiç kimse amel etmiyor?” diye sorar. İbn Abbas ise şu mealde bir cevap verir: Vakti zama­nında insanların [müminlerin] evlerinde dışarıdan gelenlerin içeri girmelerini engelleyecek kapı, bölme gibi şeyler yoktu. Dolayısıy­la bir kimse karısıyla birlikte yatıyorken kölesinin veya çocuğu­nun ansızın içeri girdiği oluyordu. Bu yüzden Allah bu üç avret vakitte onlara izin isteyerek evlere girmeyi emretti. Daha sonra Allah onlara kapılı, bölmeli ev sahibi olma imkânı lütfetti. [Gü­nümüzde] bu hükümle amel eden birine ben de rastlamadım.”282

    282   İbnü’l-Arabî, Ahkâmu’l-Kur’ân, III. 414; Kurtubi, el-Cami, XII. 199-200.

    Evet, müellif Hz. Ömer konusunda haklıdır. Çünkü nerede ve ne zaman “ahkâmın değişmesi” meselesi gündeme gelse, ilk akla gelen isim Hz. Ömer’dir. Ancak şu hususu da bendeniz ilave ede­yim. “Ahkâmın değişmesi” konusunda en az anlaşılan ve en çok haksızlığa uğrayan isim de Hz. Ömer’dir. Sanki “herkesin bir Ömer’i” vardır. Herkes kendi Ömer’ini konuşturarak kendi tezini isbat etmeye çalışmaktadır.283

    ———–

    283 Bu konuda Saffet Köse’nin şu makalesi çok aydınlatıcı olabilir:

    “Hz. Ömer’in Bazı Uygulamaları Bağlamında Ahkâmın Değişmesi Tartışmaları­na Bir Bakış” İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, sy. 7, s.13-50

    ———–

    Bu durumda müellifin de bir Hz. Ömer’inin bulunması tabiidir. Ancak yukarıda müelliften alıntıda bulunduğumuz bölümde bi­zim anlamadığımız nokta şurasıdır: Allah Teala: “Ey müminler! Köleler ve cariyeleriniz ile henüz ergenlik çağına erişmemiş ço­cuklarınız odanıza girmek için şu üç vakitte sizden izin istesinler.” Buyuruyor ama ileriki zamanlarda bu hükme uyulmadığı görülü­yor. Büyük tefsir âlimi ve büyük Sahabe İbn Abbas ise bu konu­daki soruya şöyle cevap veriyor:

    “Vakti zamanında insanların [müminlerin] evlerinde dışarıdan gelenlerin içeri girmelerini engelleyecek kapı, bölme gibi şeyler yoktu. Dolayısıyla bir kimse karısıyla birlikte yatıyorken kölesinin veya çocuğunun ansızın içeri girdiği oluyordu. Bu yüzden Allah bu üç avret vakitte onlara izin isteyerek evlere girmeyi emretti. Daha sonra Allah onlara kapılı, bölmeli ev sahibi olma imkânı lütfetti. [Günümüzde] bu hükümle amel eden birine ben de rast­lamadım.”

    Evlere Girerken İzin İsteme Meselesi

    Şimdi asıl soru şu: Zikri geçen bu ayetle amel edilmenin terk edil­diği belirtilen dönemde acaba insanlar, ayet-i kerimenin hükmünü ihlal ederek ebeveynlerinin, efendilerinin veya hanımefendilerinin yanına izinsiz girip onları uygunsuz vaziyette, ya da uygunsuz kıyafette mi yakalıyorlarmış? Yoksa şartlar değiştiği için bu du­rum ortadan kalkmış, çaldıkları kapı açılmayınca, içeri girme imkânı bulamıyorlar mıymış? Yukarıdaki ifadeden anlaşıldığına göre ikinci şık geçerliymiş, yani kapı açılmadan içeri giremiyorlarmış. Peki, bu durumda nasıl oluyor da o ayetin hükmüyle amel edilmemiş oluyor, doğrusu anlayamadım. Diğer taraftan evlere kapı takıldıktan sonra içeri girmek için kapı çalmak zarureti orta­ya çıkımş olmaz mı? Kapı çalmak da izin istemek değil midir?

    “Daha sonra Allah onlara kapılı, bölmeli ev sahibi olma imkânı lütfetti. [Günümüzde] bu hükümle amel eden birine ben de rast­lamadım.” cümlesinde anlatılan husus ise “ahkâmın değişmesi” ile alakalıdır, yoksa tarih-dışılıkla değil. Çünkü tarih-dışı dediği­niz zaman bu hükmün, bugün çadırda yaşayanlar için geçersiz olduğunu söylemiş olursunuz. Ahkâmın değişmesi meselesi ola­rak gördüğünüz zaman, evlerin mimarisi gereği bu hükmün uy­gulaması biçim değiştirmiştir, dersiniz. Ancak şu veya bu sebeple hala çadırda yaşayanların mevcut olduğu yerlerde bu hüküm eski orijinalliği içinde geçerlidir, diye konuşursunuz.

    Evet, çadırda yaşayanlar için hala bu ayet-i kerimenin hükmü geçerlidir. Kıyamete kadar da insanlar çeşitli sâiklerle çadırda yaşamaya devam edeceklerdir. Nitekim gerek spor olsun diye, gerek izcilik faaliyetlerinin amacına ulaşması için, gerekse Orta Asya bozkırlarında yaşayan insanlar eski kültürlerini yaşatmak için çadır hayatını devam ettirmektedirler. Afet zamanlarında çadırda yaşama mecburiyetinin evrenselliğini hatırlatmaya bile gerek yok.

    Yani çadır gibi bir evde iseniz ve perdeyi kaldırıp içeri girmek mümkünse, istizan/izin isteme ayetinin hükmü, bugün de, aynen sahabe döneminde geçerli olduğu gibi geçerlidir. Bizim yaşadığı­mız evlere gelince, zaten kapı çalmak mecburiyeti olduğu için, bu da izin isteme sayılacağı için yine bu ayetin hükmü yürürlüktedir. Tabir caiz ise modern binalarda istizan (izin isteme, izin verilme­den eve girmeme) artık bir mecburiyet halini almıştır. Çünkü ev sahibi izin verdiğini göstererek kapıyı açmazsa zaten içeri girme imkânına sahip olamazsınız.

    O halde ortada tarihsel sayılabilecek veya tarihselliği çağrıştıracak hiçbir durumdan söz edilmesini mümkün görmüyorum.

    Bu vesile ile şu hususu da belirtelim: Evet, kaynaklardaki ifadelere bakıldığı zaman bu konuda keskin çizgilerle belirtilmiş bir açık­lama bulmak kolay değildir. Ancak şu sorduğumuz sorulan ve benzerlerini sormak suretiyle meseleyi belirginleştirebiliriz. İbn Abbas başta olmak üzere, ne ashap ne de tabiin döneminde hiçbir İslam aliminin, insanların edeb ve haya duygularının zayıflaması sebebiyle, izin istemeyi emreden ayetin hükmünü ihmal ettiklerini söylediklerini görmüyoruz. Ama bu ayetin hükmüyle amel edil­mesinin terk edildiğini söylediklerini, bunun sebebini de, kapısı ve duvarı olan meskenler inşa edilmesi olarak gösterdiklerini okuyoruz.

    O halde düşünelim, böyle bir durumda, izin isteme ayetinin hük­mü nasıl iptal edilebilir. Olsa olsa, çadır kulübelere girerken iste­nen izin ile bildiğimiz meskenlere girerken istenen iznin biçimi ve üslubu değişmiştir.

    Peki, buna rağmen bu durum, tarihselciler için neden bu kadar heyecan verici bir örnek olarak görülür acaba? Herhalde malzeme sıkıntısından olsa gerektir.

    Değişen Şartlar ve İşlevsiz Kalan Hükümler

    Müellif devam ediyor:

    “Görüldüğü gibi, İbn Abbas kimi hükümlerin değişen şartlar mu­vacehesinde işlevsiz kalabileceğini rahatlıkla söyleyebilmiştir. Nitekim İbnü’l-Arabî de İbn Abbas’ın “Bu ayetteki hüküm işlev­sizdir” (kad zehebe hükmühâ) dediğini nakletmiştir.284 Hâl böyle iken, günümüzde, Kur’an’daki her hükmün olgusal bağlamı dı­şında mutlaka bir anlam taşıması gerektiğine ilişkin yaygın ve yerleşik bir fikri sabit oluşmuş ve tüm yorumlar bu fikir eksenin­de oluşturulmuştur. Tıpkı Mümtehine Sûresi 60/10-11. ayetlere ilişkin şu yorumda olduğu gibi.

    284   İbnü’l-Arabî, Mkâmu’l-Kur’ân, IH. 414

    Bu ayetlerde -o dönemde müslümanlarla müşrikler arasındaki karmaşık ilişkiler ve bu iki kesim arasındaki antlaşmayla bağlantı­lı olarak- yer alan mehirlerin mübadelesi hükümlerinin o zamana mahsus olduğu hususunda âlimler fikir birliği içindedir; Ebû Bekr el-Cessâs, İbnü’l-Arabî ve Kurtubî bunu açıkça ifade etmiştir (İbn Aşûr, XXVIII, 161). Tabiî ki bu tespit, söz konusu düzenlemeler­den bazı genel mesajlar ve genel ilkeler çıkarılmasına engel değil­dir. Özellikle böylesine iç içe geçmiş ilişkiler ortamında dahi ahde vefa prensibine hassasiyetle uyulması, sözleşme hükümlerinin dürüst biçimde yorumlanıp uygulanması ve her hak sahibine hakkının verilmesinin telkin edildiği, bu ayetlerden kolayca anla­şılmaktadır.”285

    285 Hayreddin Karaman ve Diğerleri, Kur’an Yolu, Ankara 2004, V. 248

    Önce Şu Soru Üzerinde Bir Daha Düşünelim

    Yukarıda sorduğumuz soruyu burada tekrar etmek istiyoruz: İbn Abbas gibi bir sahabe, İbnü’l- Arabi gibi büyük bir âlim, istizan ayetiyle ilgili bu değerlendirmeyi yaptıkları halde niçin tarihimiz boyunca hiç kimse onların bu eserlerine ve değerlendirmelerine dayanarak, tarih-dışılık gibi bir inhiraf projesi üretememişlerdir acaba? Bu kaynaklar bu topraklarda asırlardır mevcuttur ve bu bilgiler bu bölgelerde asırlardır okunmakta ve bilinmektedir. Bu­na rağmen neden hiçbir akıl sahibi çıkıp da, bu değerlendirmeler­den hareketle Allah’ın kelamını sadece, vahyin inişine şahit olmuş Araplar’a hasretmek gibi bir indirgemeciliği ve redçiliği akledememiş acaba? Neden insanlar asırlardır, hem ortaya çıkan yeni durumların ilahî vahye intibakını sağlamak, hem de aynı ilahî vahyin gönüllerdeki hükümranlığını muhafaza etmek için, insa­nüstü bir mesai sarfederek “ahkâmın değişmesi” meselesini projelendirmişlerdir?

    Onlar böylesine itina, dikkat ve gayret içindeyken, biz neden va­hiy konusunu sadece tahfif ve tahriple meşgulüz ve neden o müs­tesna şahsiyetleri tahkire yeltenmeyi alışkanlık haline getirdik?

    Lütfen büyük şairimiz Akif’e kulak verelim ve söylediklerini önemseyelim:

    “Yıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir,

    Onu en çolpa herifler de emin ol becerir,

    Sade sen gösteriver, işte budur kubbe, diye,

     İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye,

    Ama gel kaldıralım dendi mi heyhat, o zaman,

    Bir Süleyman daha lazım yeniden, bir de Sinan”

    Tarihselciliği matah bir yaklaşım diye görenler nelere alet olduk­larının farkında değiller mi? Süleymaniye’yi yıkan ırgatlar gibi davranmak kime ne şeref kazandırır bilmem ki? Neden bazı in­sanlar tahrip gücü yüksek birer ırgat olmaya soyunur ve insanı­mızın gönül ve zihin dünyasında zaten iyice zayıflamış “kutsal” inancını daha da zayıflatmak için çabalar bilmem ki?

    Siz yoksa Allah’ın şu kelamını da mı tarih-dışı bir hitap sayıyor­sunuz. “Kulları içinde Allah’tan ancak âlimler korkar. Şüphe yok ki Allah çok güçlüdür. Hüküm ve hikmet sahibidir. “286

    286 Fâtır Sûresi, 35/28

    Sizleri de ilim erbabı olarak gördüğümüz için, yüreğinizde Allah korkusu taşıdığınızı hissetmek istiyoruz. O’nun dinini ve kelamım bu kadar ulu-orta irdelemekten çekinmenizi bekliyoruz. Hem neden yanlışlarınıza ve tahriflerinize, kendilerini savunma imkânı olmayan kimseleri de alet ediyorsunuz. Ne hakla İbn Abbas’ın sözünden Kelamullah’ın tarih-dışı, anakronik bir söz dizgesi ol­duğu iddiasını devşiriyorsunuz. İbn Abbas böyle bir yaklaşımdan haberdar olsaydı bu sözlerin sahiplerini kınar mıydı kınamaz mıydı? İbnü’l-Arabi farklı mı davranırdı? Madem bir takım her­zeler yiyecek, yaveler savuracaksınız, o zaman bütün ömrünü Kelamullah’ın her harekesini bile “İlahi” sayıp ondan hüküm İstinbat etmeye çalışan bu ulemayı, çirkin emellerinize alet etme­yiniz. Ne İbn Aşur, ne Hayreddin Karaman, ne de diğerleri, sizin Kelamullah’ı tarih dışına atmayı amaçlayan çabanıza malzeme olmazlar.

    Kendilerine atıfta bulunduğunuz konuların bağlamı ve hedefi ile sizin onlara yöneltmek istediğiniz iftiranın hedefi arasında hiçbir irtibat noktası mevcut değildir. İlahi ilmin ağırlık ve sorumlulu­ğunu omuzlarında hisseden bu insanlar, tarih boyunca, ahkâmın değişmesinden söz etmişler ve o meselenin sınırlarını belirlemeye özen göstermişlerdir. Bu suretle, hem Allah’ın kelamının aslî ha­liyle işlevsel kalması gereken alanlara, lüzumsuz tecavüzlerde bulunmak gibi bir cinayeti işlemekten sakınmaya çalışmışlar, hem de hakiki sebeplerin ortaya çıktığı yerlerde, ümmetin problemini çözmek için beyin patlatmışlardır.

    Sizin yaptığınız ise, dinî inanışı ve düşünüşü hafif-meşrep bir karaktere dönüştürüp, din olgusunu, ehl-i hevânın heveslerini tatmine amade bir kurum haline getirme çabası olarak gözükmek­tedir. Ne diyelim, “Allah’tan korkun” uyarısı sizin için bir anlam ifade etmiyorsa, O’ndan korkmak için bile ilim lazımsa,287 sizi, Allah’a havale etmekten başka bir şey elimizden gelmez.

    287 Bu vesile ile Mehmed Akif’in şu beyitlerini bir kere daha hatırlayalım:

    “Allahtan utan! Bari bırak dini elinden…

    Gir leş gibi topraklara kendin, gireceksen!

    Lakin ne demek bizleri Allah ile iskât?

    Allahtan utanmak da olur, ilim ile… Heyhat!”

    “Evrensel Mesaj Elde Etme Çabası İğreti bir Yorum”muş

    Müellif devam ediyor:

    “Tabiî ki bu tespit” diye başlayan ifadeler dizisi her ayetin mutla­ka evrensel bir mesaj içerdiği veya böyle bir içeriğe sahip olmasa bile yorum marifetiyle evrensel bir mesaj çıkarmak gerektiği inan­anın eseridir. Ancak bu inançtan sudur eden izah ve yorumlar bizce çok iğretidir. Kaldı ki bazı ahkâm ayetlerinden hiçbir evren­sel mesaj üretme imkânı da yoktur. Mesela, Talâk 65/4. ayette, “Âdetten kesilmiş ve âdet görmemiş kadınlarınıza gelince, eğer onların iddet süreleriyle ilgili bir tereddüdünüz varsa [bilin ki] bu süre üç aydır.” mealinde bir ifade yer almaktadır. Dikkat edilecek olursa burada hiç âdet görmemiş kadınların iddetinden bahsedil­mektedir. Bilindiği gibi iddet, boşanmış bir kadının başka bir er­kekle evlenebilmesi için beklemesi gereken süreyi ifade eder. Bu­na göre âdetten kesilmiş kadınlar ile hiç âdet görmemiş kadınlar boşandıktan sonra üç ay beklemek durumundadrr.

    Doğrudur, bizler her ayetin evrensel mesaj içerdiğine inanırız, tıpkı sizin -çok azı hariç- gibi ne idüğü belirsiz bir kaydın arkasına sığınarak bütün ayetleri tarih-dışı ilan etmeniz gibi. Bunu ne­den yadırgıyorsunuz ki. Sizin, Kelamullah’ı 15 asır önceki cahil çöl insanın ihtiyaç ve idrak seviyesine indirgeme hakkınız var da, bizim Allah’a ve O’nun kemal sıfatlarına olan imanımızın bir neti­cesi olarak bu açık red ve inkârı reddetmeye ve Kelamullah’ı, son İlahi Kitab olarak görme ve kabul etmeye hakkımız yok mu?

    Madem sizler ahkâmın değişmesi ile tarihselcilik arasında her­hangi bir fark görmediğinizi belirtiyorsunuz. Mademki Neshi kabul etmek de size göre tarihselci yaklaşımı kabul etmek demek­tir. O halde bize de tarihselci yaklaşımla inkâra yaklaşım arasında bir fark görmediğimizi belirtme hakkı doğar ve bu vesile ile şu konudaki sıkıntımızı paylaşmak fırsatı yakaladığımızı düşünürüz:

    Kur’an-ı Kerim’e “tarihsel bir metin” demekle, O’nu “Çöl kanu­nu” diye nitelemek arasındaki -üslup dışında- gerçek fark nedir?

    Bu soru ne bir sitemdir, ne de itham amaçlıdır. Tamamen anlama ihtiyacından kaynaklanmaktadır.

    Bütün samimiyetimle belirteyim ki, uzun zamandır bu konuyu çok merek etmekteydim. Sadece nezaket telakkimiz dolayısıyla bu güne kadar bu soruyu dile getirmedik. Ancak bu makale sebebiyle gördük ki, bizim o tür telakkilerimiz çoktan tarih-dışı kalmış. O halde dedik, biz de bu yeni durumdan yararlanalım ve yıllardır boğazımızda düğümlenen bu ukdeyi dışa vuralım ve paylaşalım. Ola ki yaramıza merhem bir ses duyarız.

    Küçük Kız Çocuğunun Evlendirilmesi Meselesi

    Gelelim çok önemsediğiniz meseleye:

    Küçük kız çocuğun evlendirilmesini çok mu merak ediyorsunuz. Dinleyiniz öyleyse:

    Bu konu bir fıkıh konusudur ve fıkhın en önemli hususiyeti, in­sanların problemlerini meşruiyet sınırları içinde çözmektir. Bu cümleden olmak üzere, hangi miktardaki suyun hangi şartlarda kullanılıp kullanılmayacağını belirlerken, öyle ölçüler koyar ki, sulak bir bölgede yaşayan insanın ölçülerine göre o su temiz de­ğildir, dolayısıyla o suyu kullanamaz; çünkü içine sindiremez.

    Ancak o insanın, bütün dünyayı kendi bulunduğu merkezden de­ğerlendirerek, “din, nasıl olur da benim içime sinmeyen bu kirlilik­teki suya temiz hükmü verebilir?” demek gibi bir küstahlığa teves­sül etmemesi gerekir. O zaman ona denir ki, kardeşim, kimse sen­den bu suyu kullanmanı istemiyor ki. Onun için itirazın hangi nok­taya olduğu, anlaşılabilmiş değildir. Bu suyu ancak bu sudan başka suya sahip olmayanlar kullanırlar. Şimdi düşününüz, bu sudan başka suyu olmayan kimseye din, bu suyu da haram kılmış olsaydı, nasıl bir sıkıntı doğardı, tahmin edebiliyor musunuz?

    Ayrıca İslam, bir dindir ve kendine has bir takım talepleri vardır. Mesela namaz kılmak için cünüp olan kimsenin gusletmesi, cünüp olmayanın abdest alması şarttır. Bu ön ibadetler için de suya ihti­yaç vardır. Dindışı yaşayan bir insan için belki sadece içme suyu ihtiyacından söz etmek mümkün iken, dindar bir insanın bundan daha fazlasına ihtiyacı vardır. Dolayısıyla su konusundaki ihtiyaç miktarı belirlenirken, bu önemli noktanın da göz önünde bulun­durulması gerekir.

    İşte fıkıh denen ve kaynak itibariyle ilahî olan bu ilim, hüküm koyarken öncelikle bu temel ilkeyi gözetir. Olabilecek asgari had­de itibar eder. Bu ilke de, görme yetisini kaybetmemiş her göz tarafından son derece takdir edilmesi gereken bir ilkedir.

    Küçük kız çocuklarıyla evlenilmesi meselesi de bu kabildendir. Din ve dinin ana kaynağı sıfatıyla Kitabullah, hiç kimseyi küçük kız çocuğuyla evlenmeye icbar etmemiş, hatta bunu teşvik de etmemiştir. Sadece izin vermiştir. Tıpkı bize göre içilmesi veya kullanılması içimize sinmeyen ve kirli bulunan suları kullanmaya izin verdiği gibi.

    Biz her zaman şu hususun dikkate alınmasını gerekli görürüz: Geçmiş kavimlere ait bilgilerimiz ne kadarsa, yorumlarımız da o kadar olmalıdır. Bu günün şartlarından kalkarak dünü değerlen­dirmek ve hüküm vermek, akli de olmaz ahlaki de.

    Öncelikle bilinmelidir ki bu hükmün uygulandığı toplumda, teaddüdü zevcat da uygulanmaktadır. Yani, erkekler isterse hukuki zeminde çok eşli olabilmektedir. Dolayısıyla buluğa ermemiş bir kızla evlenen bir adam, onunla karı-koca hayatı yaşamaktan başka bir sebebe mebni olarak evlenmektedir. Bu sebep veya sebepler nedir bilemeyiz. Sürekli savaşların yaşandığı, göçlerin, sürgünle­rin ve doğal afetlerin hiç eksik olmadığı dönemlerde beşerî ilişki­ler hangi şartlara bağlı olarak gelişir, toplum telakkileri nasıl olu­şur, bu konularda kesin yargılı ifadeler kullanamayız. Sadece yukarıda işaret ettiğimiz suyu kullanma konusunda nasıl ki bir müslümanın su kullandığı yerler gusül ve abdest sebebiyle daha çoksa, aynı şekilde bir mümini nikâha sevkeden sebepler de, seküler insan için geçerli olan sebeplerden fazladır. Onun için bu ko­nuda çizilen sınırlar bu ihtiyacı karşılamak üzeredir ve kendi öl­çüleri içinde makul ve meşru sebepleri vardır.

    Ayrıca bu konu da her konu gibi ihtilaflıdır ve küçüklerin evlen­mesine izin veren âlimlerin yanında, izin vermeyen âlimler de vardır. Bu nokta önemlidir ve iyi niyetli ilim adamı ve araştırma­cıların, bu tür problemli konularda, bu önemli noktanın alanı çizmeleri ilim ve ahlaki bir zorunluluktur.

    Bu konuya izin veren âlimler şu ayet-i kerimeye dayanmışlardır: “Adetten kesilmiş kadınlarınız hakkında şüpheye düşerseniz, onların iddeti de üç aydır; adet görmeyenler de öyledir. Yüklülerin süresi ise doğum yapmalarıdır. Her kim Allah’tan korkarsa, Allah onun işine bir kolaylık verir. “288 Bu yet-i kerimede geçen “adet görmeyenler” ifa­desini, buluğa ermemiş küçük kız çocuğu olarak yorumlamışlar­dır. Bu görüşü savunanlara göre evlilik velilerin, üzerinde önemle durmaları gereken bir tasarruftur. Hayreddin Karaman bu tahsi­sin, yani “adet görmeyenler…” ifadesini küçük kız çocuğuna tah­sis etmenin isabetsiz olduğunu belirtmektedir ki289, biz de bu teş­biti yerinde ve isabetli görmekteyiz.

    288 Talak Sûresi, 65/4

    289 Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslam Hukuku, İstanbul, 1996,1,300

    Buluğdan önce evliliği caiz görmeyenler ise şu ayet-i kerimeye dayanmışlardır: “Evlenme çağına gelinceye kadar yetimleri gözetip deneyin. Onların akılca olgunlaştıklarını görürseniz, mallarını kendile­rine teslim edin. “290

    290 Nisa Sûresi, 4/6

    Görüldüğü üzere Kur’an-ı Kerim’de her iki görüş sahibinin de delil sayacağı ayet-i kerimeler mevcuttur. İhlâs, iman ve ilim sahi­bi insanlar, bu ilahî hitapları almışlar, kendi dönemlerinin ihtiyaç ve maslahatları istikametinde yorumlayarak, hem toplumun ta­leplerini ihmal etmemeye, hem de ilahî hükme ters düşmemeye özen göstermişlerdir. İşte bu tavır, hem ilim hem de ahlak açısın­dan, fevkalade takdire şayandır.

    Tarihselcilik ise, Kur’an-ı kerim’in bir kısmını gizleme, bir kısmını tahrif etme, bir kısmım ise hiç kaale almama, böylelikle O’nu, hakikaten olmasa da, hükmen nâ-mevcud kılma tavrıdır.

    İhtilaf Edilmeyen Tek Konu Şudur

    Evet, yukarıda da görüldüğü üzere, fıkıh ilmi bir ihtilaf ilmidir. Üzerinde ihtilaf edilen fikhî konular çok, ihtilaf edilmeyen hkhi konular da azdır. Hatta bu durum, bu ümmetin âlimlerince “rah­met” olarak değerlendirilmiştir.

    Ancak bazı konular vardır ki, bu hükmün dışındadır. O konular­da ihtilaf olmaz. Nitekim aşağıdaki meseleyi, o kabil bir mesele olarak görürüm:

    İster nesih, ister ahkâmın değişmesi olsun, bu ve benzeri konular dolayısıyla Kur’an-ı Kerim hakkında çok yönlü ilmi tartışmalar yapılabilir ve O’ndan İstinbat edilen hükümler için de çok çeşitli tenkitler ileri sürülebilir. Bütün bunlar ilmi yaklaşım açısından tabiidir. Ancak bu Kitab’ın beşer-üstü bir kaynaktan geldiği ve kıyamete kadar da bizzat nazmı/metni ile insanlığın yolunu ay­dınlatmaya devam edeceği konusunda en küçük bir şüpheye ma­hal yoktur. Zira “Fâtiha/Giriş/Mukaddime” ile başlayan bir Kitab, şeksiz şüphesiz, Kelamullah olmalıdır:

    Hamd, alemlerin Rabbi Allah ‘a mahsustur.

    O Rahman ve Rahim ‘dir,

    Din/Ceza gününün mâlikidir.

    (Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız.

    Bizi doğru yola ilet:

    Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!

    İlk Sûresi şu beyanlarla başlayan bir Kitab, kesin surette Kitabullah olmalıdır:

    “Elif. Lam. Mîm.

    O kitab (Kur’an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir.

    Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.

    Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar.

    İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır. “291

    291 Bakara Sûresi, 2/1-5

    İşte, kendisinde asla şüphe bulunmayan O Kitab’ta ne buyrulmuşsa bizim başımızın tacıdır, çünkü ilahîdir/evrenseldir/tarih-üstüdür.

    Geçmiş dönemlerde bir takım ihtiyaçların karşılanması için uygu­lama imkânı bulmuş ama bizim çağımızda ve bizim çevremizde bugün uygulanmayan bir takım hususları esas alarak, “İşte bakı­nız, böyle bir uygulamadan bahseden bir kitab evrensel olabilir mi?” diye Kitabullah’ın tarih-üstü olma vasfına itiraz etmeyi hem akıl ve ahlak dışı, hem de mümin kulun edebine yakışmayan bir davranış olarak görürüz.

    Akıl dışıdır; çünkü böyle bir yaklaşım zımnen, dünyanın, bizim yaşadığımız çevreden ve içinde yaşadığımız çağdan ibaret oldu­ğunu iddia etmek anlamına gelir ki, bu yaklaşımın ne kadar basit ve sığ bir düşüncenin eseri olduğu izahtan varestedir. Bu yüzden bizim bilgi ve ilgi alanımızın dışmda başka âlemlerin de varlığını hesaba katmak zorundayız. Takdir edersiniz ki bu hakikati gör­mezden gelen bir düşünce üzerine hüküm bina etmek, akıllıca bir davranış olamaz.

    Ahlak dışıdır; çünkü kendimizi, bilgi birikimimizi, alışkanlıkları­mızı ve düşüncelerimizi merkeze koyup ona göre bir dünya kurmak ve bütün bir insanlığı ve âlemi o dünyaya hapsetmek, bütün hükümleri o indirgemeci yaklaşım içinde vermek, çok çirkin bir egoizmdir. Ben-merkezli bir dünyada yaşama sevdasıdır. Egoizm ise bütün çeşitleriyle ahlak dışı bir anlayış ve davranış biçimidir.

    Mümin kulun edebine yakışmaz; çünkü hem bu Kitab’ın Rabbi’nin önünde hergün onlarca kere secde yapacak, “Sübhane Rabbiye’l-‘Alâ” (Yücelerden yüce olan Rabbim’i tenzih ve teşbih ede­rim) diyeceğiz, O Rabbi’miz de bize Kitab’ı hakkında: “O kitab (Kur’an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir.” diyecek, hem de Peygamberi hakkında “(Ey Muhammedi) biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.’”292 diyecek, ancak biz bunları hiç önemsemeyecek ve kız çocuğunun buluğ çağına girmeden evlenmesi meselesini kendi zaviyemizden değerlendirerek reddeceğiz. Cinsel özgürlüğün insan hakkı açısından devrim sayıldığı, dolayısıyla bu konudaki bütün sınırların toptan imha edildiği, aile kurumun kökten alt-üst olduğu, değer yargılarının ise Nuh tufanından daha beter bir tu­fana tabi olarak savrulduğu bir dönemde, modern ve çağdaş dünyanın kıymet hükümlerine dair tek kelimelik bir eleştiri yönelt­meden, hatta lisan-ı halimizle onları takdis ve tenzih ederek ka­bullenip, Allah’ın ve Rasulüllah’ın sözlerinden hareketle ortaya konulan hükümleri çağ-dışı/tarih-dışı ilan edeceğiz. Ve ondan sonra da bulunduğumuz noktayı, sahip olduğumuz birikimi ve edindiğimiz kültürü merkeze koyup hükmümüzü vereceğiz: “Bu Kitab, tarih-dışıdır ve sadece 14 küsur asır önceki Bedevi Arap­ların tikel problemlerini çözmek için gönderilmiştir; onların akıl, idrak ve ihtiyaç seviyeleriyle sınırlıdır, o kadar.”

    292 Enbiya Sûresi, 21/107

    Kelam âlimlerinin bu tür meselelere yaklaşımlarını, bizim mesleğe mensup bütün akademisyenler bilirler. Söz konusu bu yaklaşıma göre, bazı sözlerin ve davranışların, kişinin imanını zedeleyeceği­ni yukarıda da ifade etmiştik.

    Bilimsel çalışma veya eleştirel yaklaşım, bizim kültürel mirasımı­zın ana karakteridir. Bütün tarihimiz boyunca bütün âlimlerimizin ömürlerini kapsayan faaliyet tarzıdır. Bu âlimler Allah Teala ve O’nun sıfatları hakkında bile her meseleyi enine-boyuna rahat­ça tartışmışlardır. Kur’an-ı Kerim’in her harfini hatta her hareke­sini dahi tartışma konusu yapmaktan çekinmemişlerdir. Ancak bu tartışma ve eleştirilerde ne Allah Teala’nın, Alemlerin Rabbi oldu­ğu hususunda insan zihninde ve gönlünde gedik açacak bir şüphe dili kullanmışlar, ne de Kur’an-ı Kerim’in Allah kelamı olduğu hakikatini, kafalarda ve kalplerde sarsacak bir üsluba tevessül etmişlerdir.

    Tarihselci yaklaşımın handikapı bu noktada belirginleşmektedir. Bilimsellik veya eleştirel yaklaşım içinde hareket ettiklerini söyle­yenler, her adımda redçi, inkâra, tahripçi ve tahkirci bir istikamet­te ilerlediklerini görememekte, onun için de yanlışlarını fark etme ve düzeltme şansını elde edememektedirler.

    İşte küçük kız çocuğun evlenmesi ile ilgili tenkitlerin de bu ölçüde abartılmasının gerekçesi, bu zihnî yapılanma ve bu aklî duruştur.

    Müellifin “İşgüzarlık” Anlayışı

    Müellif soruyor:

    Burada şunu da sormak gerekir: Sırf Kur’an’da zikri geçtiği için haram aylar, zıhar, kölelik ve cariyelikle ilgili uygulamalara mut­laka bir karşılık bulmak veya bütün bu konularla ilgili ayetleri günümüze uyarlamak için, sözgelişi, “köleler” kelimesini “hiz­metçiler” şeklinde karşılamak veya köle-efendi ilişkisinden bah­seden ayetleri işçi-işveren münasebetleriyle irtibatlandırmak gibi işgüzarlıklar yapmak zorunda mıyız?

    Çok yerinde bir soru ve cevabı da tek kelime ile: “Tabii ki değiliz” olmalıdır.

    Ancak bu sorunun şu soruyu tetikleyeceğini de hesaba katmak zorundayız: Bazı işgüzarların işgüzarlığını eleştirmek için, Al­lah’ın kelamını tahrif ve ta’tîl etmek gibi bir işgüzarlığa soyunmak zorunda mıyız?

    Diğer taraftan müellifin işaret ettiği bu tür işgüzarlıkların da du­rup dururken ortaya çıkmadığım görmeli ve bilmeliyiz. Bir takım başka işgüzarlıkların tetiklemesiyle vücut bulduğunu farketmeliyiz. Bu yüzden bu işgüzarlıklara itiraz edenler, öncelikle bu işgü­zarlıkları hazırlayan ortamı ve sebepleri de gözden geçirmelidir.

    Kanaatimiz o dur ki, Kur’an-ı Kerim’deki müteşabih ayetleri tevil etme ihtiyacı nasıl ki tecsim ve teşbih tehlikesini bertaraf etmek için ortaya çıkmışsa, yukarıdaki işgüzarlık da aynı sebepten orta­ya çıkmıştır. Yani, birileri çıkıp bu örnekleri bağlamlarından ko­pararak ve hayatı bu örnekler üzerine kurarak, bu örneklerin ev­renselliği isbat edilemezse Kelamullah’ın evrenselliğinden bah­setmenin mümkün olamayacağım iddia edince, bu inkâra tutuma karşı gayret-i diniyyesi galeyana gelen bazı araştırmacılar da yu­karıdaki açıklamaları yapmak ihtiyacım duymuşlardır.

    Hukukta “başlayan zalimdir/suçludur.” diye bir kural vardır.

    Burada bir yanlışlıktan ve işgüzarlıktan söz edilecekse, o da, böy­lesine çerden çöpten örnekleri bahane ederek, Allah’ın kelamı’nın bütün insanlığa hitap etme karakterini iptal edip, O’nu 14 asır öncesinin bedevi Araplarının tikel ihtiyaçlarına ve idrak düzeyle­rine indirgeme iddiasıdır. 14 asırdır bu Kitab’a göre devlet kur­muş, toplum olmuş, aile olmuş ve hepsinden önemlisi insan ol­muş bir ümmetin hiçbir ferdi, böylesine bir saldırıya sessiz kala­maz. İşte yukarıdaki işgüzarlık böylesine bir tepkinin sonucudur.

    Meselenin, Asıl Can Alıca Noktasına Geldik

    Müellif devam ediyor:

    Bu bağlamda, ahkâm ayetlerine konu olan uygulamaların köken itibariyle İslam öncesi Arap geleneğine uzandığını da belirtmek gerekir. Binaenaleyh, Kur’an hukuk alanında devrim değil, büyük ölçüde ıslahat gerçekleştirmiştir. Nitekim Kur’an’da Arap örfün-deki hukuki kurallara ilişkin yüzlerce ibkâ, ikmal ve ıslah örneği bulmak mümkün iken naslarla ilga edilen uygulamalar içki, ku­mar, ribâ ve fuhuş gibi birkaç konuyla sınırlıdır. Kaldı ki İslam öncesi Arap kültüründe kısas, kasâme ve diyet gibi cezalar mev­cut idi. Keza vahyin nazil olduğu dönemin Arap toplumunda namaz, oruç, hac, zekât, kurban gibi ibadetler de biliniyordu.

    Kur’an’daki birçok ayete konu olan nikâh, talak, iddet, zıhar ve liân da İslamiyetten önce mevcut idi. Bunların hiçbiri İslam’la birlikte ortaya çıkmadı. Kuran bütün bu uygulamalara Allah’a kulluk temelinde dinî-ahlâkî bir boyut kattı.293

    293 Bu konuda daha geniş bilgi ve değerlendirme için bk. Mehmet Erdoğan, “Kur’an Vahyinin Nüzul Dönemi Olgusalhğıyla İlişkisinin Fıkhi Yorumu”, İslâmiyât VII (2004), sayı 1, s. 66-68.

    Görüldüğü üzere müellif, bu “bölümdeki düşüncelerine kaynak olarak dip notundaki makaleyi göstermiştir. Bu makale, bizim, daha önce değerlendirdiğimiz bir makaledir. “Kur’an Vahiyinin Nüzul Dönemi Olgusalığıyla İlişkisinin Fıkhı Yorumu Üzerine Bir Değerlendirme” başlığı alandaki bu değerlendirmemizde, yukarıda sözü edilen konuya dair gerekli açıklamalar yapılmıştır.294 Biz burada sadece şu kadarcık bir alıntı ile yetineceğiz:

    “Toplumların bilgi ve kültür birikimlerinin oluşumunda, bilhassa içtimaî ve hukukî yapılarının teşekkülünde, ilâhî katkıdan söz etmemiz gerekir mi gerekmez mi? Kur’ân-ı Kerim’deki “.. .Biz bir peygamber göndermedikçe kimseye azap edecek değiliz.” (el-İsrâ, 17/15) ayeti ile ilgili kelâmî tartışmaya girmeyeceğiz ama en azından bu ayet-i kerimenin, işaret yoluyla da olsa, Allah Tealâ’nın her kavme bir veya birkaç peygamber gönderdiğini belirttiğine dikkat çek­mek istiyoruz. Şayet durum bu merkezde ise, o kavimlerin ahlak, hukuk ve bilcümle sosyal hayatla irtibatlı olarak oluşan ve gelişen kültürlerinde peygamberlerin ve getirdikleri ilâhî mesajların hiç mi rolü yoktur? Var ise, tahmini oranı ne kadardır?”295

    ———–

    294   İslâmiyât Vm (2005), sayı 1, s.124-149.

    295 Biz bu konudaki kanaatimizi şu şekilde arz etmek isteriz: Aydınlanma sürecini yaşayan modern dönem insanına gelinceye kadar bütün çağlarda din, toplum­sal hayatın her katmanında bazen tek belirleyici, bazen de en etkin belirleyici konumunda olmuştur, ilk defa bu çağda, yani modern dönemde otoritesini bu ölçüde yitirmiş, kıymetten düşmüş, beşer hayatında edindiği yerleri teker te­ker başka unsurlara kaptırmıştır. Çünkü bu süreçte insan sekülerleşmiş ve modernleşmiştir. Alev Alatlı’mn ifadesi ile modernite “Allah’ın hem kişiliğini, hem de bağımsız hareket sahasını yitirmesi anlamına gelmektedir ve bu suret­le “modernite” Allah’ı Kâinat’ın merkezinden almış, yerine “insan”ı koymuştur. Ayrıca human/insan kelimesinden türetilmiş olan ve “insancılık” anlamına ge­len humanism” kelimesinin de, “theism/tanrıcılık” kelimesini nehy eylemek üzere kullanıldığına dikkat çeken Alatlı, bu kelimenin “Tanrı’nın yerine insanı geçirmek” gayretini karşıladığını, yani “Humanism”in bir telmihinin de “dinsiz insan-merkezciliği” olduğunu belirtmiştir.” (bk. Alev Alath, “Obskürantizm, Afazi ve Bardakoğlu”, Zaman gazetesi, 09.10.2004)

    ———–

    Bu değerlendirmeye göre gerek makalenin müellifinin, gerekse bu konuyu inceleyen diğer araştırmacıların296 sıklıkla göndermede bulunduğu ve “mahallî” olarak nitelediği kültür, büyük ölçüde “ilâhî” nitelemesini hak etmektedir. Hele bir de söz konusu olan bu kültür vahiy tarafından onaylanmışsa, artık hiç şüphe edilme­yecek biçimde “ilâhîliği” tescillenmiştir. Aksini düşünmek, yani bazı araştırmacıların mahalli diye niteledikleri bu kültürü veya hukuku, vahiy tarafından onaylanması halinde bile hala mahalli saymak, vahiy tasavvurundan önce mantıkî tutarlılık bakımından geçersiz gözükmektedir. Zira ilim, hikmet, kudret, adalet vb. sıfat­ları mutlak olarak hâiz olan müteâl bir varlığın, bir takım hüküm­leri kendisinin koymasına karşılık, diğer hükümleri mahallî kül­türden iktibas etmesini açıklamak, anlaşılır ve izah edilir bir du­rum değildir. Bu durumun acizlikten kaynaklanması hiçbir müminin aklına gelmeyeceğine göre, bir başka açıklaması olmalıdır. Bizim anlayışımıza göre onaylanan hükümler, “ilâhî”lik vasfını kaybetmemiş olanlardır. Değiştirilen hükümler ise, bu vasfı kay­bedenlerdir. Tebdil ve tağyir ile ibkâ edilenler ise, bir yönüyle bu vasfı koruyan ama tahrife uğramaları sebebiyle de tashihe muhtaç görülenlerdir.

    296 Burada sözünü ettiğimiz araştırmacılar, Kur’an-ı Kerim’in “tarihsel” bir metin olduğunu ifade edenlerdir.

    Zâid de gözükse şu hususa işaret etmeyi gerekli görüyorum: Vah­yin iniş döneminde bin hükümden sadece bir tanesi iptal edilse ve yerine yeni bir hüküm konulsa, geri kalan dokuz yüz doksan do­kuz tanesi olduğu gibi ibkâ olunsa, burada belirleyici olan keyfi­yet, iptal keyfiyetidir; ibkâ keyfiyeti değil. Bu yüzden müellifin, cahiliyye dönemindeki uygulamaların büyük çoğunluğunun ibkâ edildiğini anlatmaya çalışmasının, yani bu konuda kemiyet hesabı yapmasının hiçbir önemi yoktur. Çünkü aksine delalet eden tek bir örnek bile, cevap bekleyen birçok soruyu beraberinde getir­mektedir. Bu soruların tamamı, kalpleri ve kafaları tatmin edecek ve bu suretle müminlerin vicdanlarım rahatlatacak ölçüler içeri­sinde cevaplanmadıkça, bu konu halledilmiş sayılmaz.

    Bu sorular içinde benim açımdan en önemlisi şudur: Şayet yuka­rıda getirmeye çalıştığımız değerlendirme kabul görmezse, o za­man şu hususun açıklanması gerekir: Hükümlerde iptal ve ibkâ kriterleri nelerdir? Allah Teâlâ hangi kriterlere binaen bazı hü­kümleri iptal ederken, diğerlerini ibkâ etmiştir?297

    297 Mehmet Erdoğan, İslâmiyât, s. 132-133

    Biz burada bu konuya girmeksizin sadecece pratik bir istinbatla yetinecek ve tekrara düşme pahasına da olsa, şu hususu ifade edeceğiz: “Hz. Muhammed’e gelen vahiy -müellifin de işaret ettiği gibi- ta başından itibaren ed-Dîn olarak sürüp gelen uygulamaları onaylamış, bunun dışında gördüklerini, yani insanların zaman içinde hevâ ve heveslerinin sonucu olarak ortaya koydukları uy­gulamaları iptal etmiştir. Bir diğer ifade ile ibkâ ettikleri, ed-Dîn’den olanlardır, iptal ettikleri ise beşerî sâiklerle, yani nefsî/hevâî insiyaklarla zuhur eden insanî davranışlardır.”298

    298 A.mk.s.139

    Ayrıca şu hususa da dikkat çekilmesini gerekli görmekteyim:

    Aynen Müellifin Dediği Gibi

    Müellif diyor ki:

    “Kaldı ki İslam öncesi Arap kültüründe kısas, kasâme ve diyet gibi cezalar mevcut idi. Keza vahyin nazil olduğu dönemin Arap toplumunda namaz, oruç, hac, zekât, kurban gibi ibadetler de biliniyordu.”

    Durum, hakikaten de böyledir. Yani bir taraftan kısas ve kasâme gibi hukuki uygulamalar, diğer taraftan namaz, oruç, hac zekât, kurban gibi ibadetler Arap toplumu tarafından biliniyordu. Bu durumun bu şekilde ifade edilmesi, doğru bir tesbittir. Ancak bu­radan hareketle varılan sonuç, hiç de isabetli değil, hatta tam aksine büyük bir tağyir ve tahriftir. Çünkü müellifin vardığı sonuca göre bütün bunlar Arap örf ve âdetinden ibarettir. Yani Arap kültürü­nün icadıdır. Hadi diyelim ki kasâme ve kısas için bunu söyleyebildiniz; peki namaz. Oruç, hac, zekât ve kurban gibi ibadetler için nasıl söyleyebilirsiniz. Bu ibadetlerin de Araplar tarafından, özellikle Hz. Peygamberin (s.a.v) ilk muhatapları olan Kureyş Arapları tarafından ihdas ve icad edildiğini nasıl söyleyebilirsiniz?

    Bırakın dinî ilimleri tahsil eden uzmanları, sosyal bilim uzmanla­rını da geçtik, sadece elini vicdanına koyan ümmi insanlara soru­yoruz: Ne dersiniz, bu ibadetleri Arapların icad etmiş olmaları mı kalbinize daha yatıyor, yoksa çok daha eski devirlerden Araplara intikal etmiş olma ihtimali mi?

    Kökenleri çok eski devirlere dayansa bile bu ibadetlerin insanlar tarafından icad ve ihdas edilmiş olması ihtimali mi, kalbî kanaati­nize uygun düşüyor, yoksa “din” olarak Allah tarafından konul­muş olması mı?

    Sanıyorum semavi din mensuplarının tamamı, Araplar tarafından da bilinen bu ibadetlerin asıl şekllerinin Allah tarafından “din” olarak konulduğu hususunda görüş birliği içindedir. Peki, Allah “din” olarak sadece bir takım ibadet esasları mı vaz etti. Muame­lata dair hiçbir hüküm koymadı mı?

    Elbette koydu. Hayata dair gerekli olan ne varsa, hepsi hakkında emirler ve yasaklar koydu. Muharref de olsa, eldeki Ahd-i Atik’te bunun izlerini sürmemiz mümkündür.

    O halde, ibadetleri geçmiş kavimlerden tevarüs eden bir toplum, niçin muamelata dair bazı uygulamaları tevarüs etmiş olmasm? Geçmiş kavimlerin ibadetlerini iktibas ederek kendine mâl eden insanlar, o kavimlerin muamelata dair uygulamalarım neden kül­liyen reddetsinler ki?

    Hiç şüphesiz, ibadetleri iktibas ederken nasıl tahrif ettilerse, mu­amelata dair hükümleri de tahrif ederek iktibas ettiler. Çünkü ne onların anladığı ve uyguladığı kısas hükümleri ile İslam’ın vaz ettiği hükümler aynıdır, ne de onların yaptığı hac ile İslam’m em­rettiği hac menâsiki birdir. Zıhar ve İfân için de aynı hüküm ge­çerlidir. Aksi halde Arapların uygulamalarım reddetmek ve işin doğrusunu öğretmek için ne zıhar ayetleri299 gelirdi ne de mülâ’ane ayetleri.300

    299 Mücadele Sûresi, 58/1-4

    300 Nûr Sûresi, 24/6-7

    O halde, bu vesile ile bir kere daha anlaşılmıştır ki, Arap toplumu da diğer toplumlar gibi, kendilerine peygamber gönderilmiş top­lumların devamıdır; dolayısıyla yaşadıklan hayata dair ne varsa, dedelerinden tevarüs etmişlerdir. Ancak her konuda olduğu gibi bu konuda da zamanın tahrib ve tahrif edici hükmü işlemiş ve nesiller arası intikallerde bir takım uygulamalar tamamen kaybo­lurken, bir takım uygulamalarda da bozulmalar ve yozlaşmalar vuku bulmuştur. İşte son din İslam ve o din’in Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v), bu uygulamalardan kaybolanlan yemden vaz etmiş, bozulmaya uğrayanları ise ikmal veya tashih ederek ibkâ etmiştir. Bazı hükümleri de ilk defa vaz etmiştir.

    Daha önce de hatırlattığımız üzere, bu açıklamayı yeterli ve doyu­rucu bulmayan meslektaşlarımız, Kelamullah tarafından iptal, ikmal, tashih ve ibkâ edilen hükümlerle ilgili olarak kabule şayan kriterler belirlemelidirler. Hangi hükümler olduğu gibi ibkâ edil­miş, hangileri ikmal ve tashih edildikten sonra ibkâ edilmiş, hangi hükümler tamamen iptal edilmiş ve hangi hükümler ilk defa vaz edilmiştir; bunlar belirtilmeli. Ardından da neden bazı hükümle­rin olduğu gibi ibkâ edilmelerine rağmen bazılarının bir takım ikmal ve tashih ameliyelerinden geçirilmiş oldukları, bazılarının ise tamamen iptal işlemine maruz kalmış olduklan açıklanmalıdır.

    “Kraldan Fazla Kralcı” Ne Demek?

    Müellif devam ediyor:

    “Netice itibariyle, ahkâm ayetlerine ilişkin evrensellik iddiası, -tabiri caizse- “kraldan fazla krala” deyiminde ifadesini bulan bir anlayıştan sudur etmekte ve bu anlayış tarzı maalesef günümüz­deki Müslümanların kahir ekseriyetince bir inanç umdesi gibi telakki edilmektedir. Sahabe devrinden itibaren İslam ulemasının “Kur’an’daki şu hüküm vahyin nüzul ortamındaki tarihsel duru­ma münsahırdır” görüşünü dillendirmiş olmasmdan hareketle çağdaş dönem Müslümanların bu konudaki tavrım “kraldan fazla kralcılık” şeklinde nitelendirmek yanlış olmasa gerektir.”

    Öncelikle belirtelim ki, şu “kraldan çok krala” deyimi burada abesten de öte, çirkin düşmüştür. Hem nezih değil, hem de isabetsiz. Bilemiyorum, “kral” derken Allah mı (c.c), Rasulüllah mı (s.a.v), yoksa ilk muhataplar mı kastedilmiştir. Ayrıca hangi ge­rekçeye binaen kastedilmiştir? Açıklanması gerekmektedir.

    Şayet Yüce Allah ve O’nun Mümtaz Peygamberi (s.a.v) kastedilmişse bu deyimin böyle bir makamda kullanılması daha çirkindir. Çünkü bu deyim beşerî ilişkilerdeki beşerî zaafları ortaya koymak için icad edilmiştir ve o maksatla kullanılmaktadır. Kral bir insan­dır, beşerî zaafı ise, pohpohlanmaktan, yağcılıktan, yardakçılıktan ve tabasbustan hoşlanmaktır. Sıradan insanlar da menfaatleri için dalkavukluk yapmaktan çekinmezler. Dolayısıyla bu deyimin ortaya çıkması sadece sıradan insanların zaaflarından kaynak­lanmış değildir. Bunda kralın da payı bulunmaktadır. Hatta kralın zaafı daha ön planda gözükmektedir.

    Dolayısıyla, kral olarak kim kastedilmiş olursa olsun, böyle bir münasebetle bu deyimin kullanılması hoş değildir.

    Günümüz Müslümanlarına nisbet edilen “ahkâm ayetlerinin evren­selliğine inanma” meselesine gelince, bu hususta da istifhama yol açacak bir üslup görülmektedir. Çünkü bu ifadeye göre sanki vah­yin ilk muhatabı olan Rasülullah (s.a.v) ve O’nun fem-i muhsininden bu ilahî vahyi alan ashab-ı kiram, ahkâm ayetlerinin yerel/tarih-dışı olduğuna inanmaktaymışlar gibi bir zehaba sebep olmaktadır. Sanki Kelamullah’ın tarih-üstü bir Kitab olduğu inana, müteahhir ulemanın bid’aüymış gibi bir kanaate yol açmaktadır.

    “Sahabe devrinden itibaren İslam ulemasının “Kur’an’daki şu hüküm vahyin nüzul ortamındaki tarihsel duruma münsahırdır” görüşünü dillendirmiş olmasma rağmen tarih boyunca, müellifin kahir ekseriyet dediği ulema, acaba neden hiçbir dönemde ahkâm ayetlerinin yerelliğinden tarih-dışılığından bahsetmemiştir. Bu durumun tek açıklaması sadece “kraldan çok kralcılık mıdır?”

    Hatırlayınız, müellif yazısının baş tarafında aynen şöyle demişti:

    “Müslümanların kahir ekseriyetine göre Kur’an tüm insanlara ve tüm zamanlara gönderilmiş bir kitabtır. Bu itibarla her bakımdan evrensel ve tarih-üstüdür.”

    Şimdi burada problemli bir durumla karşı karşıyayız. Acaba mü­ellif “Sahabe devrinden itibaren İslam ulemasının “Kur’an’daki şu hüküm vahyin nüzul ortamındaki tarihsel duruma münsahırdır” derken, ulemanın tarihselci tezi savunduğunu, ama “Müslüman­ların kahir ekseriyetine göre Kur’an tüm insanlara ve tüm zaman­lara gönderilmiş bir ki tabur.” Derken de sıradan halkı kastettiğim mi söylemek istemektedir. Yani müellife göre tarih boyunca ule­ma tarihselci, halk evrenselci mi olmuştur? Aksi halde yukarıdaki ifadeleri nasıl uzlaştıracak ve nasıl bağdaştıracağız.

    Diğer taraftan müellifin zaman zaman atıfta bulunduğu ulema, acaba neden böyle bir tez geliştirmeyi hiç düşünmemişler, aksine, o bilgileri, yani müellifin kendi tezine malzeme yapmak için kul­landığı bilgileri eserlerinde kaydetmelerine rağmen Kelamullah’ın evrensel hitap, bu cümleden olarak ahkâm ayetlerinin de evrensel olduğunu söylemeye devam etmişlerdir. O kaynaklardan yararla­nan müellif ve onun gibi düşünenlerse, acaba hangi sâikle o kay­naklardan böyle bir sonuca varmışlardır? Asıl açıklanması gere­ken nokta burasıdır.

    Ayrıca, bırakınız kütüphanelerimizi dolduran muhalled eserlerin müstesna sahiplerini, dinî meselelerdeki bazı çıkışları sebebiyle modernistlerin de saygısını kazanan, hatta müellifin de kendisinden medet umduğu Süleyman Ateş bile bu husustaki tavrını çok net bir şekilde belirtmiştir. Bu tavrı ortaya koyan görüşünü yuka­rıda nakletmiş olmamıza rağmen, önemine binaen burada bir kere daha kaydetmek istiyoruz:

    Süleyman Ateş Araf Sûresinin 158. ayetinin tefsirinde şöyle de­mektedir:

    “O’nun risaleti dil bakımından Araplaradır. Önce kendi kavminin anlaması için İlahi vahiy O’na inmiştir. Ama risaletinin niteliği geneldir. Bütün insanlığa yöneliktir.”301

    301 Süleyman Ateş, III, 400

    Ayrıca aynı ayetin “De ki; ey insanlar! Ben sizin hepinize Allah’ın resulüyüm. 302 mealindeki bölümünün tefsirinde ise şunları söyle­mektedir:

    “Bu ayette Hz. Muhammed’in, yalnız Araplar’a değil, bütün in­sanlara Allah’ın elçisi olduğu vurgulanmakta, felaha ermek için O’na uyulması emredilmektedir. Hz. Muhammed’in bütün insan­lığa gönderilmiş Allah elçisi olduğunu bildiren bu ayet Mekke’de inmiştir. O halde bazı müsteşriklerin iddia ettikleri gibi Hz. Muhammed Aleyhisselam, ancak hayatının son yıllarında değil, pey­gamberliğinin daha başlangıcında, risaletinin bütün insanlığa yönelik olduğunu ilan etmiş, Mekke devrinde inen ayetler O’na, bütün insanlığın peygamberi olduğunu bildirmiştir.”303

    302 Araf Sûresi, 7/158

    303 Süleyman Ateş, a.y.

    “Kraldan Çok Kralcı” İddiasının Delilleri

    Müellifin son paragrafı şöyledir:

    Günümüzde kalem ve kelam erbabı olarak tanınan kimi Müslü­manların Kur’an’daki her hükme aktüel bir karşılık bulmak adına, sözgelişi, “Anam avradım olsun!” demenin zıhara tekabül ettiğini söyleyebilmesi, çok eşlilikle ilgili ayet münasebetiyle bir dizi hik­metten -ki bu bağlamda keşfedilen hikmetler belki de cinsel açlı­ğın örtük ifadesidir- söz edebilmesi, keza “[son bir hâl çaresi ola­rak] kanlarınızı dövün!” mealindeki ayet çerçevesinde kadın cin­sinin biyo-psişik gelişimi bakımından dayağın yararlarını sayıp dökebilecek bir lafazanlık düzeyi kesbetmesi, kraldan fazla kralcı­lığın ibret verici örnekleridir.

    Hayret, müellif bu kavramlardan yola çıkarak Allah kelamının tarih-dışı olduğunu isbat etmek için çırpınırken haklı oluyor, ama bir diğer mümin bu kavramların bile tarih-üstü, yani bütün insan­lığın veya büyük bir çoğunluğunun duygularına tercüman olabi­leceğini söylediği zaman “lafazanlık” yapmış sayılıyor? Hayret ki ne hayret!304

    ———–

    304 Allah Teâla Mehmet Akif e rahmet eylesin. Böyle durumlar için ne güzel söyle­
    miştir:

    Ey hikmeti fâzülan hayran eden Allah!

    Bir nimet-i hayret mi bıraktın fuzalâda?!

    Girdâbe-i hayrette kalır akl nihayet

    Hayret, yine hayret, yine hayret, yine hayret

    ———–

    Neden?

    Neden Kelamullah’ın tarih-dışı kalması için her türlü tahrifi mubah görenlerin, muharref ve münharif kelamlan “lafazanlık” olmuyor da, bütün insanlığın problemini çözmek için gönderildiğine inanan insanların gayretleri “lafazanlık” oluyor, söyler misiniz?

    Bu konudaki kanaatimi belirteyim:

    Anne ile eş arasmda bir benzerlik kuran yaklaşımlar kefaret ge­rektiren çirkin yaklaşımlardır. Bu, dün böyle olduğu gibi, bu gün de böyledir. Arap toplumunda böyle olduğu gibi Türk toplumun­da da böyledir, bundan sonra da böyle telaki edilecektir. Çünkü sahip olduğumuz inanç ve değerler açısından annemizin yeri ile eşimizin yeri gönlümüzde farklı farklıdır. Onlara karşı görev ve sorumluluklarımız da farklı farklı olacaktır.

    Hiç kimse çıkıp bu yaklaşımdan malzeme üreterek, modern şirin­lik yapmaya kalkışmasın. Çünkü -neredeyse- bütün kadınlar bir taraftan eş ise, diğer taraftan annedir. Bu sebeple her iki duyguyu da birlikte tatmaktadırlar.

    Çok evlilik konusunu seküler ve modern bir kafa almayabilir ve anlamayabilir de, bir mümin, bir akademisyen nasıl anlamaz, algılamaz, ben de bunu anlayamıyorum. Maksat bir yerlere şirin gözükmekse, bu amacınızı gerçekleştirmek için başka argümanlar kullanınız. Allah’ın ahkâmını tahfif ve tahrif ederek yapmayınız. Gayretullah’a dokunabilir.

    Herkes kadar müellif de bilir ki, gerek çok eşlilik konusu, gerekse bunun ardından örnek olarak verdiği konu, üzerinde herkesin rahat­ça fikir üretebileceği konulardan değildir. Fikir özgürlüğü iddiasını bayraklaşüran ve bu duruşu çağın en önemli değeri kabul eden kim­selerin ve kesimlerin de tabuları vardır. O tabular yıkılmadan bu konular sağlıklı bir biçimde konuşulamaz, tartışılamaz.

    İnşaallah bu ülkede de gün gelir, insanlar riyasız, takiyyesiz, çifte standartsız konuşmayı ve yaşamayı başarır, dürüstçe ve mertçe tartışıp anlaşırlar veya anlaşamadıklarını görürler. Anlaşamasalar bile, hiç kimse diğerinin tavrından veya üslubundan, söylediklerinin dışında bir anlam çıkarma ihtiyacı hissetmez. İşte öyle bir günde, her konuda söyleyecek sözümüz ve açıklayacak fikrimiz olduğu görülecektir. Yeter ki dinlemeye mütehammil muhatabı­mız bulunsun.

    Bugün ne zaman gelir bilemiyorum ama bugünün o gün olmadı­ğından eminim. Bugün, bazı konular açıldığı zaman “söyletmen urun” nidaları yükseldiğini biliyorum. Bu sebeple, ilim adamlığı vasfının gereklerinden biri de, bu tür konuları siper ederek atış yapmak olmamalıdır. Zira bazı konuların arkasına sığınmak, sa­hibine zarar verebilir.

    Tarihselciler Hakkında Genel Değerlendirme

    Tarihselcilik düşüncesinin icadmda etkin olan en önemli faktör, müellifin şu beyanında dile gelmektedir:

    “Kur’an bu anlayışa göre Allah’ın ezelî-kadîm” vasfını haiz kelam sıfatının bir tecellisidir. Allah nesneler dünyasına ilişkin her şeyi sınırsız ilim ve iradesiyle ihata ettiğine göre Kur’an’in nüzulün­den sonraki tüm gelişmeler de ilâhî planda hesaba katılmış olma­lıdır.” Bütün mesele, bu hususun akla sığdırılamamasından kay­naklanmaktadır.

    Dünyayı ve sosyal hayatı bir sosyolog mantalitesiyle/zihniyetiyle ele aldığımız ve incelediğimiz zaman, hakikaten böyle görmekte ve böyle değerlendirmekte mazuruz.

    Hatta bundan başka çıkış yolu da bulamayız. Çünkü bu zihniyete göre insanlık sürekli “değişmekte ve gelişmekte”dir. Bilim, hu­kuk, ahlak ve din de bu gelişim ve değişime ayak uydurmak zo­rundadır. Bu durumda, yarının neler getireceğini bu günden he­saba katmak, mümkün değildir.

    Gerçi bunun mümkün olmadığını söylemek insanlar açısından doğ­ru olsa bile Allah Tealanın ilmi ve kudreti söz konusu olduğunda doğru olmaz; ancak biz yine de şimdilik bu inceliğin peşinde değiliz; onun için bu noktayı, bu kadarak bir işaretle geçiştiriyoruz.

    Modern çağın sihirli iki kavramı olan “değişim ve gelişim” haya­tın ana merkezim doldurduğu için bütün değerlendirmeler bu perspektiften yapılmakta, dolayısıyla Kur’an’in nüzulünden son­raki tüm gelişmelerin ilâhî planda hesaba katılmış olması imkân dâhilinde görülmediği için “yeni arayışlarda ihtiyaç duyulmaktadır.

    Ne var ki, böylesine temel bir meselede, çok önemli bir nokta gözden kaçırılmaktadır ki o da şudur: Bu Kur’an’m Rabbi olan Allah, kullan için bir “sırat-ı müstakim (dosdoğru yol)” çizmekte ve onları, ona çağırmaktadır. Kulların ona çağırılması ise, önce ona ulaşmak, sonra da ondan ayrılmamak suretiyle mümkün ol­maktadır. Bunun anlamı, O Rabbin kullan, hangi çağda yaşarlarsa yaşasınlar, sırat-ı müstakim üzere olmak zorundadırlar. Bu mese­lenin çağ ile, devir ile, dönem ile, bölgesel farklılıklarla ilgisi yok­tur. İslam’m temel iman, ibadet, ahlak ve muamelat hükümlerine uygun olarak yaşama yükümlülüğü bütün insanlar ve bütün de­virler için geçerlidir, ikincil derecedeki hükümler ise, ahkâmın değişmesi ile ilgilidir ve bu husus bütün fıkıh tarihi boyunca ule­mamızın hüsnü kabulü ile karşılanmıştır.

    O halde, modern dünyada “değişim ve gelişim” ne kadar merkezi bir önem taşıyor ve bütün disiplinler bu telakkinin etrafında ko­nuşlanıyor ve ona ayak uydurmaya çalışıyorsa, dinî inanış, düşü­nüş ve yaşayışta da “muhafaza etme, riayet etme ve ittiba etme” aynı ölçüde merkezi önem taşımakta ve dinî ilimlerin tamamı bu zihniyeti esas almaktadırlar. Hal böyle olunca müellifin “tüm gelişmeler” diyerek belirttiği bu gelişmelerin büyük çoğunluğu İslam toplumunda vücut bulamaz, dolayısıyla da bir problem olarak boy gösteremez.

    Mesela İslam toplumunda “cinsel özgürlük” diye bir anlayıştan söz edilemez, Çünkü “cinsellik”, özgürlük konusu olarak görüle­mez. Zira bir müslümanın hem gönül dünyası, insanın, canının bir ilahî emanet olduğuna inandığı gibi, teninin de emanet olduğuna inanır ve canını korurken gösterdiği titizliği, tenini yaşatırken de gösterir. Hiçbir zaman, o teni kendisine emanet eden Yaratcı’nın bu konudaki talimatlarına başkaldırmayı düşünmez. Zina etme­mesi de O Yaratıcı’nın emrettiği tensel/bedenî talimatlarındandır. Dolayısıyla ne zina, ne eş cinsellik ne de onların türevleri olarak ortaya çıkan modern problemler bizi meşgul etmez. “Özgürlük” olarak algılanan birçok konu, mesela alkol tüketimi ve uyuşturucu kullanımı, bizim zihin dünyamızda “yozlaşma, tereddi, dejenere” olarak görülmekte, dolayısıyla probleme bakış tarzımız farklılaş­maktadır. Çünkü bu konularda bizi bağlayan “nass”lar vardır ve biz bu naslara uymak ve onlar tarafından çizilen sınırlan aşma­makla yükümlüyüz.

    İktisadi alanda da böyledir. Gerek kazanma, gerekse harcama konusunda İslam’ın getirdiği bir takım hükümler vardır ve bunla­ra uymak, “sırat-ı müstakim” üzere bulunmanın gereğidir. Faiz yasağından alkollü içki üretim ve satışına kadar birçok konu bu kabildendir.

    Şöyle de söyleyebiliriz:

    İslâm ilahiyatının en önemli konularından, yani ana başlıkların­dan biri de “hüsün-kubuh” meselesidir. Bir başka ifade ile “iyi-kötü” veya “hayır-şer” ya da “doğru-yanlış” telakkilerinin belir­lenme kriterlerinin tesbit edilmesidir, “iyi” yi nasıl tanımlayacağız ve hangi ölçüleri esas alarak belirleyeceğiz. Tabii” kötü” için de aynı sorulan soracağız.

    Bizim din telakkimizde bir fiil, sadece dünya açısından değil, hem dünya hem de ahiret açısından değerlendirilir ve o fiilin, insanı, ya sevaba ya da ikaba/cezaya götüreceğine inanılır. İşte bu “dün­ya ve ahiret açısından fayda-zarar”ın belirlenmesi, tamamen “nass”larda, yani Kur’an-ı Kerim’de ve O’nun açıklaması hük­münde olan Sünnet’te beyan buyrulan ölçülerle sübut bulur.305

    305 Bu konuda teferruatlı bilgi edinmek için bk. İlyas Çelebi, “Hüsün ve Kubuh” DİA, XIX, 59-63

    Bu meseleyi uçsuz bucaksız okyanuslara açılmak zorunda olan iki kaptan üzerinden şu şekilde tasvir edebiliriz: Birinci kaptan mace­raperest duygular ve dürtülerle yola çıkmakta, ne kendisi, ne de bir başkası, yolculuğun bir adım sonrasına dair hiçbir öngörü geliştirememektedir. Bu şekilde denize açılan bir kaptanın rotasını kestirebilmek, güzergâhını belirleyebilmek tabiî ki imkânsızdır. Hava durumuna göre, uğradığı menzillerin/konaklann çekiciliği­ne veya tehlike arzetmesine göre, tayfasının istek ve ihtiyaçlarına göre, daha önceki tecrübelerine dayalı olarak geliştirdiği tahmin­lerine göre her gün yeni bir rota belirlemesi mümkündür. Onun için ondan, onun yolculuğundan ve bu yolculuğun takip edeceği rotadan ve bu yolculuğun nerede son bulacağından, hatta ne za­man son bulacağmdan bahsetmek mümkün olmaz.

    Ancak, bir otoritenin emrinde, mesela Sultan’ın/Padişah’ın/Kral’ın veya silahlı kuvvetlerin emir ve komutasında yola çıkan, izlemek zorunda olduğu rota eline verilen, nerelere uğrayacağı, ne kadar mola vereceği ve mola yerlerindeki vakitleri nasıl geçireceği kendisine bildirilen ve mecbur kalmadıkça bu rotanın ve bu talimatın dışına çıkmaması kendisine tembih edilen bir memur/asker kap­tan için durum farklıdır. Çünkü bu kaptan, belli bir hedefe yöne­lik olarak yola çıkmış, aynı zamanda daha önce almış olduğu as­keri disiplin ve mesleki terbiye gereği bu talimatlara bağlı kalma­nın önemini ve değerini de en derinden kavramıştır; bu yüzden bu talimatlara, -bir mecburiyet olmadıkça- muhalefet etme ihti­mali son derece zayıftır.

    Evet, gerçekten de birinci örnekteki kaptanın ne yapacağını, nasıl bir seyir izleyeceğini kestirebilmek mümkün değildir; onun için de onun rotasını hesap edebilmek ve ona göre tahminler yürüt­mek tam bir kumardır. İkinci kaptana gelince, durum tamamen aksinedir. Onun izleyeceği seyir ve bu seyir esnasında yapıp ede­ceği bütün davranışlar bellidir. Bu konuda tahmin yürütmeye ihtiyaç yoktur.

    Görüldüğü üzere birinci örnekte kaptan özgür, arkada kalanlar onu merak etmekte ve onun seyri hakkında talimin yürütmek zorundadırlar, ikinci örnekte ise kaptan eline verilen talimatlarla buyruk altına sokulmuş, ona o talimatı veren kudret onu sadece talimatlara uyup uymadığı noktasından kontrol etmekte, kaptan da bunu bilmektedir.

    İki resim arasında bu kadar fark varken, nasıl olur da haklarında aynı hükme varılabilir? Doğrusu müellifin bu konudaki düşünce­lerini bir daha gözden geçirmesini arzu ederiz. Ancak kendisi farklı bir resim çizer de, eksik bıraktığımız veya hatalı yorumladığımız bir noktaya işaret ederse, biz de düşüncelerimizi gözden geçireceğimize söz veriyoruz.

    İşte elimize verilen bu rota veya daha genel anlamda, bu yolculu­ğumuzda uymamız gereken talimatlar bütünü, bizim uymamız gereken hayat üslubumuzdur. Ve bu talimatlara uygun olarak oluşturulan hayat üslubunun adı ise “sırât-ı müstakim”dir.

    Evet, aslında uçsuz bucaksız karanlık denizlere açılırken, uzman kişi ve kurumlardan, gerekli bilgi ve talimatları alarak yola çık­mak, aslında her akim ve sağduyunun da beklentisi ve talebidir ama bir de nefis ve hevâ diye bir dürtümüz vardır ki o, talimat­lardan hoşlanmaz. Serkeşlikten ve serserilikten hoşlanır ve çoğun­lukla bu durumu özgürlük diye algılar. Aklın ve sağduyunun sesini bastırır ve kendi hezeyanlarını öne çıkarır. Bu yüzden de böyle bir yolculuğa çıkacak herkes, aslında korku, kuşku ve kaygı doludur ve nelerle karşılaşacağım bilememenin sonsuz endişesi ve tereddüdü içindedir. Ne var ki, nefisinin sesine kulak verip bu korkulan ve kaygılan “serüven/macera/safari” olarak algılamaya başlayınca, artık ona hiçbir kişi ve kurum yardıma olamaz

    Artık o, yaşadığı bütün sıkıntıları “değişim ve gelişim” diye algı­lar; bunu da “ilerleme, aydınlanma, çağdaşlaşma ve modernleş­me” gibi kavramlarla karşılamaya başlar.

    Epeyce bir süredir ülkemizde böylesine bir süreç yaşanmakta, bazı sosyologlar bu sürecin adım “iç sekülerleşme” olarak belir­lemektedirler. Buna göre “dinsel düşünce çerçevelerinin içerikleri giderek değişmekte ve giderek daha çok modern değer ve kavra­mı bünyesine almaktadır. En bariz biçimi dinlerin modernizasyon hareketlerinde görülen bu tür bir süreçte, en kaba hatlanyla, ör­neğin tüm zamanlar için geçerlilik, otantiklik ve dogmatiklik gibi dinsel değerlerin yerini değişim, yenilik ve görecelilik gibi mo­dern değerlere bıraktığı görülmektedir.”306

    306 Nuray Mert, Laiklik Tartışmasına Kavramsal Bir Bakış, İstanbul, 1994, s. 36

    İşte müellifin “Kur’an’ın nüzulünden sonraki tüm gelişmelerin ilâhî planda hesaba katilmiş olmasının imkânsızlığı” tezi, bu iç sekülerleşmenin bir sonucudur. Hâlbuki dinî düşüncenin ana çerçevesini teşkil eden “tüm zamanlar için geçerlilik” prensibin­den haberdar olunabilse ve bu prensibin korunmasının gereklili­ği üzerinde basit bir zihni çaba gösterilebilseydi, bu problemler bu kadar büyümez ve bütün dünyamızı işgal etme istidadı gös­teremezdi.

    Bu durumda müellifin ve müellif gibi düşünenlerin “Kur’an’ın nüzulünden sonraki tüm gelişmelerin ilâhî planda hesaba katılmış olmasının imkânsızlığı” tezinden yola çıkarak kurmaya çalıştıkları bu yenidünyanın yeniden gözden geçirilmeye ihtiyacı bulunmak­tadır. Çünkü bu “yenidünya” çok yanlış bir hesapla, çok yanlış bir paradigma üzerine kurulmuştur.

    Buna inanamayanlar, hem insan unsurunun, hem de çevre unsu­runun, son yüz senelik bir zaman dilimi içerisinde nasıl tahrip edildiğini görsün. Otuzbeş sene sonra kuzey buz denizinde bir metrekarelik bile buz dağı kalmayacağını ve bunun arkasından sökün edip gelecek çevre felaketlerini bir an için hatırlamaya ve tahmin etmeye çalışsın. Akabinde de dahî ingiliz bilim adamı Hawking’in, “artık bu gezegenden ümidinizi kesin ve kendinize başka bir gezegen arayın” uyarışını düşünsün.

    İnsan unsurunun başına gelen bu ahlaki çürümüşlüğü ve çökün­tüyü örneklendirmeye bu kitabın muhtevası izin vermez. Ayrıca buna gerek de yok zaten. Sıradan bir gün, sıradan bir haber sitesi­ne girip haberler arasmda küçük bir gezinti yapan herkes, bu ko­nunun vahametini rahatlıkla görebilmektedir. Bazı mütefekkirle­rin tabiriyle bugünün inşam “ayak parmaklarında başlamakta, göbek çukurunda bitmektedir.”

    Paradan gayri tapacak putu, şehvetten gayri izleyecek rotası kal­mayan bugünün insanının ne kadar çukurlaştığını hemen her gün herkes yeniden görebilmekte ama bunu da macera ve safari ta­dında sunan haber merkezlerimiz ve onların özenle seçilmiş cezp edici figürleri sayesinde, yaşanması gereken tatlı bir serüven ola­rak algılamaya devam etmektedir.

    Son olarak şu hatırayı naklederek bitirmek istiyorum:

    Bir grup sosyal bilimci ile bir grup ilahiyatçı bir araya gelmişler ve din anlayışı üzerinde fikir teatisinde bulunuyorlarmış. İlahiyatçı meslektaşlarımız dinimizin gelişime ve değişime ne denli açık olduğunu büyük bir şevk, iştah ve heyecanla anlatıyorlarmış. Bütün bu coşkulu beyanları dinleyen sağduyu sahibi bir gazeteci ve sosyal bilim uzmanı olan birisi307 söz sırası kendisine geldiğin­de aynen şöyle söylemiş: “Beyler, -acaba ben yanlış mı biliyorum-din, değişmek için gelmemiştir, bilakis değiştirmek için gelmiştir.”

    307 Kimliğini tam olarak teyid edemediğimiz için ismini vermeyi uygun görmüyo­ruz.

    Burada asıl can alıcı nokta, “neden bir sosyal bilimcinin ufkunun ihata ettiği bir hakikati çoğu ilahiyatçı akademisyen idrak ede­memektedir?” sorusunun cevabında yatmaktadır.

    Üzerinde düşünmeye değer, değil mi?

    Ayrıca “Bir teolog (din âlimi)308 ile din bilimci arasındaki fark, biri­nin dinî vahiy eksenli anlamaya diğerinin ise bilim perspektifi içinden bir dinî veya tüm dinleri anlama ve açıklamaya çalışmasıdır. 309 Tesbi­tini ciddiye alıp, dürüstçe bir karar verme zamanı gelmiştir. Bizim kendimiz için seçtiğimiz şık hangisidir: Din âlimliği mi, yoksa din bilimciliği mi? Sanıyoruz bu noktadaki belirginleşme, birçok muğlâk ve karanlık noktanın da berraklaşmasını sağlayacaktır.

    303 Burada din ve teoloji aynı anlamda kullanılmıştır. Aslında bunlar çoğunlukla ayrı ayrı anlamlar ifade etmektedirler. İleride bu farka işaret ettik.

    309   http://tr.wikipedia.org/vvriki/Dm_bilimleri

    Sonuç

    Bu meseleyi noktalarken iki hususun alanı çizmek istiyorum:

    1- İnsanda tekâmül yoktur; tekâmül eşyadadır. Bu yüzden bazıla­rının tarihselcilik tezini makulleştirmek ve meşrulaştırmak için öne sürdükleri gerekçenin hiçbir dayanağı bulunmamaktadır. Yani toplumun değiştiği/geliştiği tezinin hiçbir esası yoktur. Top­lumun geliştiğini söyleyenler, şayet insanın fıtratında ve cibilliye­tinde bir değişiklik olduğunu belirtmek istiyorlarsa bunu isbat edemezler. Yok, öyle değil de kullanılan alet ve edevatın geliştiğini kastediyorlarsa bunu tabii ki bunu kabul ederiz ama bu duru­mun tarihselcilik tezine nasıl mesnet kılınmak istendiğini de bilmek isteriz.

    Evet, üzerinde geniş geniş durulması gereken bir noktaya parmak bastığımızı biliyoruz; ancak özel bir çalışma konusu olabilecek kadar önemli ve hacimli olan böylesine bir konunun burada bi­hakkın ele alınmasının mümkün olmadığının farkındayız. Ancak madem dile getirdik, o halde şu kadarcık bir işarette bulunmadan da geçmeyelim:

    Elinize geçirebildiğiniz en eski bir yazıt alınız ve oradaki insani duygular, talepler, ihtiyaçlar ve ihtiraslarla, günümüz insanınkilerini karşılaştırınız. Mesela yazının bulunduğu ilk tarihte, yani altı bin sene önce yaşamış bir devlet adamının, bir siyasetçinin, bir askerin, bir tüccarın, bir sanatçının veya bilim adamının duygula­rı, talepleri, ihtirasları ve ihtiyaçları ile günümüzdeki benzerleri­nin arasında bir fark bulunmadığını göreceksiniz. Daha somut olması ve daha yakından bir örnek olması açısından zikredelim: Hz. Peygamber döneminin Mekke-Site Devleti’nin reisi Ebu Süfyan ile çağımızın imparatorluğu olarak kabul edilen ABD’nin başındaki Geoge W. Bush arasında, ya da Ebu Süfyan’ın eşi Hind ile Bush’un eşi Laura Bush arasında, insanî ihtiraslar ve ihtiyaçlar bakımından herhangi bir fark bulunmadığını göreceksiniz.

    Aklı olan ve gözü gören herkes beşerî duygular ve olgular açısın­dan “insan türü”nde herhangi bir tekâmülün söz konusu olmadığı­nı bilirler. O halde neye itiraz edilmektedir, anlayabilmiş değilim.

    2- Bütün medeniyetler, sosyal, siyasal, ahlaki ve hukuki yapılan­maları, estetik değerleri ve sanat faaliyetleri ile bir bütünlük arz ederler. İslam medeniyetinin de bu özelliğe sahip olması gerekir. Bu ilke açısından bakıldığı zaman, İslam’ın itikad, ibadet, ahlak ve muamelat hükümlerini ayrı ayrı mütalaa etmek ve bunların bir kısmının, mesela itikad ve ahlak esaslarının evrensel olduğunu, ama ibadet ve muamelat hükümlerinin tarihsel olduğunu söyle­mek, açıklanması imkansız bir çelişki arz eder. İtikad, ahlak, iba­det esaslarım ayrı, muamelat hükümlerini ayrı değerlendirmek de böyledir. Bunun da hesabı verilemez ve açıklaması yapılamaz.

    Bu konudaki temel düşüncemizi ve hareket noktamızı açıklaya­bilmek için Rahmetli Ömer Kirazoğlu hocamızdan nakledilen şu hatırayı burada zikretmek ve değerlendirmek istiyorum.

    Başarılı bir mimar olan merhum Kirazoğlu hocamıza Amerikalı bir mimar meslektaşı misafir olur. Birlikte İstanbul’un Süleymaniye, Sultan Ahmet ve Fatih gibi Selâtîn camilerini gezerler. Gör­dükleri karşısında büyük bir hayranlık duygusuna kapılan misafir mimar, ev sahibine der ki: “Efendim, ben, bir de bu mimarînin musikîsini dinlemek istiyorum.” Misafirin bu talebi üzerine Mü­zeyyen Senar, Münir Nureddin Selçuk ve Safiye Ayla gibi o gün­kü ünlü sanatçıların konserlerine götürülür. Fakat misafirin gönlü bir türlü itminan bulmaz. Arayışı devam etmekte ve hala o mima­rinin musikisini dinlemek istemektedir. Bunun üzerine bir sanat erbabı Kirazoğlu hocamıza, bu misafire bir âyin-i şerif dinletmelerini tavsiye eder ve birlikte Galata mevlevihânesine giderek orada icra edilen bir âyin-i şerif merasimine katılırlar. Dinlediklerinden fevkalade müteesir olan misafir mimar büyük bir heyecanla: “Evet, işte bu! O mimarinin musikisi budur.” der.

    O yabancı sanat adamı, sadece sanatkâr ruhunun sesini dinleye­rek bu bütünlüğü yakalayabilmiştir.

    Evet, her medeniyet gibi Osmanlı medeniyetinin ürünü olan Os­manlı sanatı da, şiiri, mimarisi, tezhibi, hattı, minyatürü, musikisi vb alanlarıyla kendi içinde bir bütünlük arz etmektedir ve gerçek sanatçılar bunun farkındadır.

    İslam dini de böyledir. İtikad, ahlak, ibadet ve muamelatıyla bir bütündür. Görmediği Allah’a, kendisine bildirilen bilgiler çerçeve­sinde inanmayan bir kimsenin günümüz şartlarında başını secdeye koyması mümkün değildir. Az önce önümüzden geçen birinin bas­tığı yere alnımızı ve burnumuzu koymak, sadece “emre itaat” ve “teslimiyet” ilkelerine riayetle mümkün olabilir. Aksi halde hiçbir güç bugünün insanını böyle bir davranışa ikna edemez.

    O halde böyle bir ibadeti kolaylıkla kabullenme ve ifa etmenin gerekçesi, öyle bir imandır. O imana dayalı olarak böyle bir ibadet manzumesini kolaylıkla kabullenen kimseler, O inancın ortaya koyduğu ahlak ilkelerini de kolaylıkla sindirirler. Bu durum mu­amelat hükümleri için de aynen geçerlidir.

    Son cümlemiz, en başta dikkat çektiğimiz ilk Nazm-ı Celîl olsun:

    “Sana Kitab’ı indiren O’dur. Onun (Kur’an’ın) bazı ayetleri muh­kemdir ki, bunlar Kitab’ın esasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşabih ayetlerin peşine düşerler. Halbuki Onun tevili­ni ancak Allah bilir. İlimde yüksek payeye erişenler ise: Ona inandık; hepsi Rabbimiz taraftndandır, derler. (Bu inceliği) ancak aklıselim sahipleri düşünüp anlar.”310

    310 Âl-i İmran Sûresi, 3/7

  14. YAŞAR NURİ ÖZTÜRK
    1951’de Trabzon’un Sürmene ilçesinde doğup büyüdü. Hukuk ve İstanbul İlahiyat fakültelerini bitirdi. Hayrettin Karaman’ın gölgesinde yetişti. Yaşar Nuri Öztürk, kendisi uygulamadığı için mi bilinmez İslam’ı kese biçe tanınmaz hale getirmeye çalışmaktadır. Onun tasavvurundaki İslam’da namaz 3 vakittir, istenilen dilde kılınır ve başörtüsü de yoktur. Bütün İslam büyüklerini tekfir eder, Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaate de hurafeci diye saldırır, sünnetle alay eder ve nihayet ayetleri de gönlüne göre yorumlar. Yaşar Nuri’nin hezeyanları saymakla bitmez. Biz bir kaçını dile getirelim de, gerçeği görebilmek size ait.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Hürriyet Gazetesinde 3 Kasım 1995 tarihinde yazdığı yazısında bakın Hz. Peygamber Efendimizi (s.a.v.), çözümleyici bulmayan Öztürk, peygamber yerine kimlerin layık görüyor: “Peygamberlerde beşerdir; ödevini yapar kenara çekilirler. Meselenin omurgasına oturtulmazlar. Ama günümüzde bize yol gösterecekler var: Efganiler, Abduhlar, İkbâller, Akifler, Şeriatiler.” Dinde reformcu İngiliz güdümlüleri Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den üstün tutmayı yeğ gören Öztürk’ün icma hakkındaki görüşü de, icmanın ifsat olduğudur. Bakın Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in sünnetleri ile nasıl dalga geçiyor: Süper manyaklar, yüzlerine kıl bırakıp sünnet diyorlar. Misvak diye bir odun sokuyorlar ağızlarına.”

    Yaşar Nuri’nin Abduh’un takipçisi olduğuna dair kanıt onun Fil Vakasındaki siccin taşları hakkındaki görüşlerini olduğu gibi benimsemesidir. Yani sûrede geçen Ebâbil kuşlarını sivrisinek, atılan taşları da hastalık yayan bir mikrop olarak kabul eder. Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsirinin Fil Sûresi kısmında buna yer vermiştir. Yaşar Nuri Öztürk ve Muhammed Abduh’a cevap mahiyetindeki yazıyı aynen naklediyoruz: “Bu izahtan maksadımız şuna gelmektir: Tetebbü’iyle tanınmış Avrupa müverrihlerinden Avusturyalı Hammer meşhur Osmanlı tarihinin otuz beşinci babında ikinci Sultan Selim zamanında Yemen’in fethi münasebetiyle İslamiyet’ten evvelki Arap tarihine ilişirken fil vakasına da şöyle bir fıkra ile temas etmiş: ‘İşbu fil senesinde Habeş hükümdarı Kâbe üzerine yürürken kuşların askeri üzerine attığı taşlarla, ihtimal ki bir çiçek bir illeti sarıyesiyle tevakkufa mecbur olmuştur.’  İhtimal ki demesi zikr olunan rivayete işaret eder gibi olmakla beraber bunu haricen taş atmaksızın zuhur etmiş sâri bir çiçek illeti ihtimali gibi ifade etmesi, sonra da kırılıp helak olmuştur demeyip de tevakkufa mecbur olmuştur, deyip geçmesi vakanın ehemmiyetini nazardan iskat yolunda kurnaz bir kalem oyunu olmuştur. Mamafih Hammer için bu kadar tetebbü’ ve taşların atılışı tasrih ile beraber çiçek illetini sade bir ihtimalden ileri götüremeyerek hakka oldukça tekarrüb etmesi şayanı takdir görülmek iktiza eder. Fakat Hammer’in bile bir ihtimalden ileri götüremediği bu çiçek illeti sözünü te’essüf olunur ki Abduh fahiş bir tedlis ü teşviş ile tevatür meyanına karıştırıp rivayetlerin ittifak ettiği sahih bir haber imiş gibi ileri sürmeye çalışmış ve güzel bir başlangıçla başlayan kelamını güya bir incelik göstermek üzere mikroplara bulamıştır. Onun için burada onun sözlerini gözden geçirerek doğrusunu eğrisini ayıklamak bir vazife olmuştur.

    Abduh bu sûrenin tefsirinde evvela diyor ki: “Bu sûre-i kerime bize şunu öğretiyor: ‘Allah sübhanehü, Peygamberine ve onun risaletinin baliğ olacağı kimselere kudretinin büyüklüğünü ve her kuretin O’nun önünde ve O’nun saltanatına boyun eğdiğini ve O’nun ıbadi fevkinde kahir olup onları ondan hiçbir izzetin menedemeyeceğini ve hiçbir kuvvetin ona karşı gelemeyeceğini anlatan işlerden bir büyük işini hatırlatmak, düşündürmek murat ediyor. O büyük iş de şudur: Bir kavm, fiillerine güvenerek Allah’ın bazı kullarının emirlerine galebe etmek ve kendilerine şerr-ü eza eriştirmek istemişlerdi, Allah Teala o kavmı ihlak, keydlerini redd, tedbirlerini iptal ediverdi, hem adetlerinin hem hazırlıklarının çokluğuna itimad ederlerken onlar, kendilerine hiçbir faide vermedi. İşte bu ayetlerden bu mana ile iktifa edip de bunun üzerine ona bir tafsil ilave etmesek mümkün olurdu ve bu kadarı ibret ve va’z için kâfi gelirdi, netekim Ashab-ı Uhudda bu kadarla iktifa etmiştik.” Filvaki Abduh bu kadarla iktifa etmiş olsaydı çok iyi yapmış olur ve tefsirin hakkını vermese de hiç olmazsa taglita sebebiyet vermemiş ve bu büyük işi küçültmeye gitmemiş bulunurdu, fakat bu kadarla iktifa edemeyip diyor ki: “Lakin bu surede bizim için tafsil caizdir, çünkü Fil Vakası bu ayetlerde varid olunduğu gibi haddizatinde maruf ve rivayeti mütevatirdir, hatta onu mebde-i tarih ittihaz etmişlerdi. Onunla hâdisatın vakitlerini tahdid ediyorlardı, Fil Yılında doğdu, fil yılından iki sene sonra şöyle oldu diyorlardı. Ve daha bunun gibi.”

    Yukarıda arz ettiğimiz vechile Fil Vakası hakkında bu söz de doğrudur. Ancak Abduh’un bu ifadesinden sanki tevatür olmasa imiş tefsirde tevatür derecesine varmayan sahih rivayetlerle tafsil caiz olmazmış ve sanki kendisinin vereceği tafsilat hep mütevatir iş gibi bir mana da çıkarıyor ki bunun ikisi de doğru değildir. Zira iman ve itikad farz olmak için tevatür şart ise de itikadın sıhhatı ve amelin vücubu için tevatür şart olmayıp senedi sahih ile sabit ahbarı ahad dahi delili kâfi olabileceği gerek ibret ve nasihat ve ahlakî fazilet ve gerek ekser veka-i tarihiyyede olduğu gibi mücerret malumat kabilinden olan hususatta sıhhatı tam ve sabit olmasa bile yalan ve uydurma mevzu olduğu sabit olmayan zayıf rivayetler dahi tenviri efkâr zımnında zikir ve tafsil olunmak caiz ve sırf ındi olan mütalealardan daha iyi ve daha faideli olduğu müttefekun aleyhdir. İkincisi göreceğimiz vechile Abduh verdiği tafsilde mütevatirle kalmamış, tevatüre karşı zayıf ve ındi mutalea ile ihticaca kalkışmıştır, mütevatir olan kısmı şöyle hulasa ediyor:

    “Bu vakıadan mütevatir olan şudur: Yemene galebe etmiş olanlardan Habeşi bir kumandan Ka’be-i Müşerrefeye tecavüz ve Arabı ona hactan men’etmek için, yahud kahr-u tezlil için Ka’beyi hedm eylemek istemişti, bunun için bir ceyşi cerrar, ya’ni çok bir ordu ile Mekkeye teveccüh etti, ziyadesiyle terhib etmek ve kalblere havf-u dehşet doldurmak için beraberinde bir fil veye birçok filler de istishab eyledi, önüne geleni mağlub ederek durmaksızın yürüdü, ta Mekkenin yakınında mugammese kadar vasıl oldu, sonra ehli Mekkeye harb için gelmeyip ancak beyti yıkmak için geldiğini haber vermek üzere elçi gönderdi, bunun üzerine onlar korktular dağların tepelerine kaçtılar ne yapacağına bakıyorlardı.”

    Ne Ebrehe’nin ne de Abdülmuttalib Hazretlerinin isimlerini bile kale almayan bu ifade eksik olmakla beraber doğrudur ve mütevatirdir. Lakin bu mütevatir cümlesinden göstererek ilave ettiği şu fıkralara gelince ki:

    “İkinci gün ise Habeş askeri içinde daicüderi ve hasbe faş oluverdi” diyor. Buna mütevatir demek ise yalan olmuştur. Gerçi hadise ikinci gün olmuştur. Lakin bu telakki, bu sureti ifade Abduh’un sırf kendi vaz’ıdır. Gerek kitablarda gerek lisanlarda mütevatir olan ancak Kur’anın beyan ettiği vechile kuşlarla taşlanarak helak olduklarıdır. Abduh, Allah Teâlâ’nın kudretinin büyüklüğüne delalet etmek üzere tezkir buyurduğunu söylediği ve azim amellerinden bir amel diye tasvif eylediği büyük işin mütevatir olduğu vechile bir harika olmasını nedense söylemek istememiş, seng kilden yuvalar yapan kırlangıçlara benzer bir takım kuşlara fındık, nohud, mercimek kadar ve kuzuları, tavşanları, yılanları ve saireyi pençelerine takıp takıp veya gagalarına alıp alıp Semaya kaldıran karakuşlara, kartalla, leyleklere benzer bir takım kuşlara da insan kafaları kadar ve daha bü gün ise Habeş askeri içinde daicüderi ve hasbe faş oluverdi” diyor. Buna mütevatir demek ise yalan olmuştur. Gerçi hadise ikinci gün olmuştur. Lakin bu telakki, bu sureti ifade Abduh’un sırf kendi vaz’ıdır. Gerek kitablarda gerek lisanlarda mütevatir olan ancak Kur’anın beyan ettiği vechile kuşlarla taşlanarak helak olduklarıdır. Abduh, Allah tealanın kudretinin büyüklüğüne delalet etmek üzere tezkir buyurduğunu söylediği ve azim amellerinden bir amel diye tasvif eylediği büyük işin mütevatir olduğu vechile bir harika olmasını nedense söylemek istememiş, seng kilden yuvalar yapan kırlangıçlara benzer bir takım kuşlara fındık,  nohud, mercimek kadar ve kuzuları, tavşanları, yılanları ve saireyi pençelerine takıp takıp veya gagalarına alıp alıp Semaya kaldıran karakuşlara, kartalla, leyleklere benzer bir takım kuşlara da insan kafaları kadar ve daha büyük taşlar attırabilecek hiçbir kudret güya yokmuş, güya semadan taş yağdığı görülmemiş gibi bir zu’ma düşürecek tarzda bir te’vile sapmayı, o büyük işi adi gibi göstermeyi bir fevkaladelik saymıştır. Abduh’un bunu burada tevatür sözleri arasında bir tedlis olarak vaz’etmiş bulunduğu şu sözleriyle de sabittir: zira buna delil olarak şöyle diyor:

    “İkrime demiştir ki: bu, bilâd-i Arabda ilk zahir olan cüderidir, Ya’kub İbni Utbe de tahdis ettiğinde demiştirki: biladi Arabda hasbenin ve cüderinin ilk görüldüğü o senedir”.

    Görülüyor ki Abduh ikinci günü Habeş ordusunda çiçek ve kızamak illeti faş oldu, lakırdısını bu iki sözden istidlal ve istihrac etmek suretiyle kendi fikrinden söylemiştir. Hâlbuki yukarıda görüldüğü vechile evvela: bunlar mütevatir değil, rivayet içinde zayıf birer haberdirler, gösterilmek istenildiği gibi birbirlerini teyid edecek şekilde rivayet edilmiş de değillerdir. Saniyen: Abduh bunları da rivayet olunduğu gibi söylemiş, her birinin muradını izah eden canlı fıkralarını tayy edip birbirine uydurarak nakl eylemiştir. Gördük ki İkrime kuşları ve attıkları taşları söylemekle beraber, o taşlar kime isabet etdiyse cüderi çıkarttığını ve bunun ilk görülen cüderi olduğunu söylemiştir. İkinci günü taşlar atılır atılmaz cüderinin zuhur ve intişar edivermesi ise ayrıca bir garibedir, bunu söylemek başka, sade orduda cüderi illeti salgın oluverdi, demek yine başkadır. Zira böyle bir salgın zuhur etmek için mikropların hayli gün evvel faaliyete geçmiş bulunması lazımdır. Bir de İkrime hasbeden bahsetmemiştir. Hasbe, ya’ni kızamık Ya’kub İbni Utbe’nin sözünde var. O da bunu “arz-ı Arabda cüderi ve hasbenin ilk görüldüğü de o senedir diye tahdis olunduğunu söylemiştir. Bu ise fil vak’asından ziyade fil senesi ilk görülen hadiseleri anlatmış olmuyor mu? Üzerlik ve ebu Cehil karpuzu gibi mezbeliklerden çıkan zehirli ağaçlar Habeş ordusunun kırıldığı lahzada çıkıvermiş olmayıp o sene zarfında lâşelerinin yerlerinde çıkmış olacağı gibi bu karine ile çiçek ve kızamığın da bu kabilden olarak tali hadiseler olduğunu anlamak iktiza etmez mi? Haydi cüderi bu iki münkati’ haberin kadri müştere ki göründüğü için bu noktada birbirini tefsir ediyor denilsin ve bu i’tibar ile İkrime’nin kavli tefsir bakımından öbürüne takdim edilsin, o halde onun taşını hazf edip berikinin hasbesini onun yerine koymak neden neş’et etti. Yoksa hasbe kelimesinin kızamıktan başka çakıl manasına dahi gelmesinden de bir mana çıkarılmak mı istenildi? Her ne de olsa mütevatirin yanında İkrime ve Yakub’dan ileri gitmeyen bu zayıf ve münakatı’ bir rivayetten zorlamacasına çıkarılan böyle bir mütealanın bu şekilde bir vaz’u tedlis ile araya sokulup da mütevatir diye gösterilmesi  ve bahusus mütevatirden başkasıyla tefsirin tafsilini caiz değil gibi telakki ettirmek isteyen mukaddimeden sonra böyle yapılması Abduh’un keskin dilini ve kalemini kirleten büyük bir hata olmuştur. Sonra da bunlara şunu zamm ediyor: ‘ve bu veba onların cisimlerine öyle yaptı ki mislinin vukuu nadir olur. Etleri dağılıp düşüyordu. Ordu ve sahibi bundan son derece korktu, dönüp kaçtılar. O Habeşî de musab oldu, etleri mütemadiyen parça parça parmak ucu kadar parmak ucu kadar düşüyordu, nihayet sadrı çatladı ve San’a’da öldü.’

    Burada veba tabir etmiş, veba, taun: kolera demek ise de taun gibi umumi salgın bela manasına kullanmış olacak, fakat itibaslı olduğu için yerinde değildir. Bu veba tabiri rivayetlerinin hiç birinde yoktur, mislinin vukuu nadir olur sözü de kendi ifadesidir, bununla vakanın adi çiçek veba olmadığını söylemiş oluyor, doğrusu bunun heyet-i umumiyyesiyle misli görülmemiştir, bir de rivayetlerde askerin etlerinin dağılıp düşmesi yoktur, taşların tepelerinden inip arkalarından çıkmaya başladığı ve geldikleri yoldan kaçmak için yol aradıkları ve tarikte dökülüp düştükleri ve her menhelde helak oldukları vardır. Ancak Habeşî dediği Ebrehe hakkında söylediği gibi cesedinden musab olup San’a’ya varıncaya kadar eti mütemadiyyen parça parça enmile enmile düşe düşe bir kuş civcivi gibi kaldığı ve nihayet kalbi parçalanıncaya kadar ölmediği mezkurdur. Bunun ise gayet şedid bir cüderi olması mümkün olduğu gibi bir frengi veya misli görülmedik bir illet olması da mümkündür. Bunun arkasından Abduh bir de şöyle diyor: “işte bu, rivayetlerin üzerinde ittifak ettiğidir ve buna itikad sahih olur.”

    “Haza, işte bu’ dediği sözün gelişine nazaran yukarıdan beri buraya kadar verdiği tafsilin hepsi demek oluyorki hiç doğru değildir. Bununla Abduh araya sıkıştırdığı çiçek ve kızamık lakırdısını da bütün rivayetlerde müttefekunaleyh imiş gibi göstermiş ve mütevatir olan kuş ve taş fıkraları kale alınmaksızın bütün vakanın misli nadir bir çiçek ve kızamık vebasından ibaret olduğuna hkm ederek itikadı sahih olacağı iddiasına kadar  gitmiş ve sanki Kur’an’ın haricindeki rivayetlerin tafsilinde kuşlarla taş atılması müttefekünaleyh değilmiş de İkrime ve Yakub’un rivayetlerine bile tevafuk etmeyen ………………………….. lakırdısı müttefekünaleyh imiş diye itikad ettirmeye çalışmış sonrada Suredeki …Tevile kalkışmış bulunuyor.

    Kendi zulmü öyle olabilir, lakin kendi kanaatini söylemek başka, rivayete isnad etmek başkadır. Halbuki tevaürü nakl ederken kendi vaz’ını dess ü tedlis ile dahi kalmayıp da …………. diye umuma karşı isnadda bulunması açık bir yalan olmuştur.”

    Yaşar Nuri Öztürk, reenkarnasyon inancına sahip olduğunu Kur’an’daki İslam adlı kitabında belirtir. Hâlbuki dinimizde böyle batıl bir inanç yoktur ve olamaz. Zira iman ettiğimiz kader inancına göre; dünya yaratılmadan evvel, dünyaya gelecek insan sayısı takdir edilmiş ve ona göre ruhlar yaratılmıştır. Yani 2 veya daha fazla bedene bir ruh giremez.  Nitekim Hz. Kur’an’da Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

    “Nihayet onlardan her birine ölüm geldiği vakit der ki: ‘Rabbim! Beni dünyaya geri döndür. Belki yapmadan bıraktığımı tamamlar ve yararlı işler işlerim.’ Hayır! Bu söylediği sadece kendi lafıdır. Tekrar dirilip kaldırılacakları güne kadar önlerinde geriye dönmekten, onları alıkoyan bir berzah bir perde vardır.”1

    Allah’ın beyan buyurduğu gibi ruhların tekrar geri dönmesi engellenmiştir. Kıyamete kadar bulundukları yerde bekletileceklerdir. Bu ayet her şeyi ayan beyan ortaya koyarken nasıl olur da bir ilahiyat profesörü tenasüh iddiasında bulunabilir?

    Öztürk, Kur’an’daki İslam adlı eserine şu iddiada bulunur: “Hayızlı kadınlara ait fıkıh hükümlerini gözden geçirip Kur’an’a göre düzenlemelidir. Kadın hayızlı halde iken abdest alır ve namazını kılabilir.”  Sanki 1000 yıllık fıkıh hükümleri Kur’an’a uygun değil de, Yaşar Hoca bu hükümleri Kur’an’a göre yeniden düzenleyecek. Hâlbuki bakın Hz. Kur’an-ı Azimüşşan’da Allah ne buyuruyor: “Resulüm! Kadınların adet hali hakkında soruyorlar. De ki: o bir eziyettir. Adet halinde iken kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri zaman, Allah’ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şunu iyi bilin ki, Allah tevbe edenleri sever, temizlenenleri de sever.”2 Ayetten de anlaşılacağı gibi kadınlar bu halde iken temiz değillerdir. Hâlbuki namazın 12 şartından biri de ne idi: Hadesten taharet. Yani temiz olmak. Erkekler cünüp ise gusl abdesti alana değin, kadınların da adetten temizleninceye kadar namazdan, Kur’an okumaktan ve mescidlerden uzak durması lazımdır. Ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Ben mescidi, hayızlıya, cünüp olana helal kılmam.” Ve başka bir hadis-i şerifte buyruluyor ki: “Ne cünüp, ne de hayızlı Kur’an’dan hiçbir şey okuyamaz.” Yaşar Nuri Öztürk’ün bu iddiası cünüp erkeklerin de namaz kılıp, Kur’an okuyacağı sonucunu doğurur ki bu da yalanın yalan doğurduğunun ispatı olur.

    Kur’an’daki İslam adlı kitabında kıble hakkında da tuhaf sözler söyleyerek beyinleri bulandırmaya çalışıyor: Bakara 115. ve 142. ayetlerde ‘Doğu’nun ve Batı’nın da Allah’ın olduğunu” belirterek: “Dolaysıya kul, namazını nereye dönerek kılarsa kılsın, yakarışı hedefine varır. Bazı bilginlere göre, andığımız bu ayetler kıbleye yönelme ayetini neshetmiştir. Buna göre namazın kıbleye yönelme diye bir şartı yoktur.” Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Mekke’de: Kâbe’ye karşı namaz kılmış idi. Lakin burada kıble tam olarak ne Kâbe ne de Mescid-i Aksa idi. Hazreti Peygamber, ibâdetini, Kâbe’de “Makam-ı İbrâhim” denilen mahalde yapıyordu. Makam-ı İbrahim’in nezareti “Kudüs”e doğru idi. Burada namazını kılarken “Resûl-i Ekrem’in yüzü hem Kâbe’ye hem de Kudüs’e karşı bulunuyordu. Çünkü Kâbe, Kudüs ile kendi arasında kalıyordu. Yani ne müşriklerin ve putperestlerin kıblesine nede Hıristiyan ve Yahudilerin kıblesine tam olarak dönüyordu. Hicretten üç yıl önce, Mekke’de Kudüs’e doğru namaz kılınmaya başlandı. Medine’de bulunan ilk Müslümanlar da namazlarını Kudüs’e doğru kılıyorlardı. Hatta Medine devrinin ilk zamanlarında yapılmış bulunan “Kubâ Mescidi” ile “Peygamber Mescidi” denilen “Medine Mescidi”nin kıbleleri de Kudüs’e doğru yapılmıştı. Kudüs’ün Müslümanlar için kıble olması, hicretten sonra da “16” ay ve birkaç gün sürdü.

    Lâkin namaz kılarken Peygamber Efendimizin (s.a.v.) en büyük iştiyakı Hz. Âdem (a.s.) ile inşa edilmeye başlayan ve Hz. Peygamberin (s.a.v.) dedeleri Hz. İbrahim (a.s.) ve Hz. İsmail (a.s.)’in yapıları olan Kâbe’ye yönelmekti. Hâlbuki Kâbe artık, yalnız puta tapıcıların tapınağı olmaktan da çıkmış bulunuyordu. Çünkü Müslümanlık, Medine puta tapıcıları arasında yayıldığı gibi, Mekkeli puta tapıcıların birçoğu da İslâm dinine girerek Medine’ye göç etmişlerdi.

    Hicri 2. senede Recep ayında; Hz. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Selemeoğulları yurduna gitmiş ve öğle namazı kılıyordu. Ve kıble Mescid-i Aksa idi. Namaz içinde kıblenin değişmesi hakkında ilâhî vahiy geldi. Birinci rekât kılınmış, ikinci rekâtın sonuna gelinmişti. Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’dan Mekke’deki Mescid-i Harâm”a doğru dönülmesi emrolundu.3 Resûl-i Ekrem (s.a.v.), derhal, yüzünü “Kudüs’ten “Kâbe”ye doğru çevirdi. Cemaat de saflarıyla beraber döndüler. Yeni kıbleye yöneldiler. Namazın üçüncü ve dördüncü rekâtlarını “Mescid-i Harâm”a doğru kılarak tamamladılar. Bu sebepten Selemeoğulları Mescidine; “iki kıbleli mescit” mânâsına “Mescid’ül Kıbleteyn” denildi. Cebrail Aleyhisselamın, Allah tarafından vahiy getirmesi üzerine, Medine’de ve diğer yerlerdeki mescidlerin kıbleleri değiştirilerek Kâbe’ye çevrildi. Kıble ile ilgili ayetler:

    “İşte böylece sizin insanlığa şahidler olmanız, Rasul’ün de size şahit olması için sizi mûtedil (orta) bir millet kıldık. Senin (arzulayıp da şu anda) yönelmediğin kıbleyi (Kâbe’yi) biz ancak Peygamber’e uyanı, ökçeleri üzerinde geri dönenden ayırt etmeniz için kıble yaptık. Bu, Allah’ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı asla zayi edecek değildir. Zira Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametlidir.

    (Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (yücelerden haber beklediğini) görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki, ehl-i kitap, onun Rablerinden gelen gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir.”4 İşte bu ayet-i kerimeler ışığında namazın şartları arasında yerini almış olan kıble şartı, yalnız Peygamber Efendimiz (s.a.v.) döneminde değil, taa Hz. Âdem (a.s.)’den beri böyleydi. Bu Kur’an ve sünnetle sabit iken ve 1400 yıllık ümmetin uygulaması ortada iken Yaşar Nuri Öztürk bu gerçekleri saptırmaya çalışmaktadır.

    Yine Kur’an’daki İslam adlı eserinde: Peygamber de olsa netice de bir insan sözüdür.” diyerek Resulullah Efendimiz (s.a.v.)’in hadislerini küçük görme cüretinde bulunmuştur. Hâlbuki Kur’an-ı Kerim’de: “O arzusuna göre konuşmaz. O (bildirdiklerini) kendisine indirilen vahiyden başkası değildir.”5 Yine başka bir ayette Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da sakının.”6 Ve son günlerde Öztürk’ün ağzına doladığı İmam-ı Azam Hazretleri bakın ne diyor: “Biz işitmiş olalım, olmayalım, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in söylediği her söz baş göz üstünedir.”7

    Yaşar Nuri Öztürk’ün politikalarından biri de kendi fikirlerini ifade cesareti bulamayınca, nakil yapar ve naklettiği kişiyi ve fikrini över. Mesela: “Kader meselesi üzerinde Türkiye’de önemli çalışmalarından birini yapmış olan Hüseyin Atay, sonuçta Kur’an’ın kadere iman diye bir anlayışa onay vermediğini söylemiştir.” demiştir. Yine aynı kitapta şöyle demiştir: “Bizzat hadis bilginleri kuşkusuz bir biçimde Peygamberimize ait olan sözlerin sayısını 30’dan yukarı çıkaramamaktadırlar. Rivayete göre İmam-ı Azam bu sayının 17 olduğunu söylemiştir.” Yaşar Nuri Öztürk büyük İmama iftira atarak iddiasına delil oluşturmaya çalışmıştır. İmam-ı Azam hiçbir eserinde hadis-i şeriflerin sayısının 17 olduğunu söylememiştir. Lakin İmam-ı Azam Hazretlerinin rivayet ettiği hadis sayısı 17’dir. Yaşar Nuri Öztürk hadis rivayeti ile hadis bilmeyi veya hadis-i şerif yazmayı bir görecek kadar âlimdir.  Bakın Mukaddime eserinin müellifi İbn-i Haldun ne diyor: “Bil ki müctehid imamlar hadis ilminde hadis rivayetini çok veya az yapmak konusunda değişik tavırlar sergilemişlerdir. Ebu Hanife(Allah ondan razı olsun)’nin rivayetlerini 17 hadise ulaştığı veya buna yakın bir rakam olduğu söylenmiştir.” İmam-ı Azam tabiindendi. Fıkhın kurucularından olan sahabeden İbn-i Mesud(r.a.) ile de görüşmüştür. Yani İmam-ı Azam bir hadis râvisidir.  Yani 17 hadis-i şerifin aktarılmasını sağlamıştır. Zira İmam-ı Azam’ın Müsnetlerinin sayısı 17’yi geçiyor. İmam-ı Azam’ın naklettiği hadislerin sayısı 4000’ni geçer. Hadis hafızı İbn-i Hacer onu, ‘çok hadis rivayet eden biri’ olarak nitelendirmiştir.

    Kur’an’daki İslam adlı eserinde sahabeye bakın nasıl dil uzatıyor: “Ömer, uydurma hadislerin İsrailiyat kaynağından bir numaralı ismi Ebu Hureyre, Ömer’in vefatına kadar ağzını tutmuş, Yahudi kâhin Ka’b el Ahbar’ında katıldığı bir komplo sonucu öldürülen Ömer’den sonra tekrar Peygamber’e söz isnadına hız vermişti.”

    Necm Suresi hakkında da çelişkili ifadeler kullanan Öztürk şunları söyler: Hz. Peygamber’in kendi hayatlarında böyle bir cezayı uyguladığına asla ihtimal vermiyoruz. Çünkü bir insanı yarı beline kadar topla gömüp taşla vura vura öldürmek, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber’in herkesçe bilinen yüce şefkat ve merhamet duygularına aykırıdır.” (Kur’an’ın Temel Kavramları) hiçbir kaynak göstermeden, yine kendi kendine hüküm vermiştir. Ve yine zina suçu ile ilgili Yeniden Yapılanmak’ta şunları ifade etmiştir: “Hz. Peygamber’in Kur’an’ın(zina suçunun cezai yaptırımını) düzenlenmesinden önceki zamanlarda Tevrat hükümlerine dayalı olarak uyguladığı recm cezası, sonraki zamanlarda bir takım devşirme rivayetlerle İslam’a yamatılmış ve Kur’an dininin yıpratılmasında ısrarla kullanılan ithamlardan biri olmuştur.”  Yaşar Nuri Öztürk burada bilgi ve belge eksikliği ile demogoji yaparak konuşmuştur. Hâlbuki İslam kaynaklara dayanır. İslam hükümlerinin kaynakları ise Kur’an ve Sünnet ile icma-i ümmet ve kıyas-ı fukahadır. Kur’an-ı Kerim’de zina ile ilgili uyarıcı ayetlerden sonra cezalar yazılmıştır.  “Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüzer sopa vurun.”8 Evli olanların zina yaptığı zaman recmedilmesi ise Resulullah efendimizin sünneti ile sabittir. Zira peygamber efendimizin Maiz bin Malik’i ve Beni Gamid’den bir kadını zina sebebiyle recmettiği ana kaynakların çoğunda yazmaktadır. Birçok sahabe bunu nakletmiştir ve mütevatirdir. Hadis-i Şerifte buyruluyor ki: “Benden öğrenin, benden öğrenin: Allah zina eden kadınlar için bir çıkış yolu açtı. Evli kimse, evli kimseyle zina ederse yüz değnek ve taşlanarak öldürme cezası vardır. Bekâr bekârla zina ederse yüz değnek ve bir yıl sürgün edilme cezası vardır.”9   Abdullah bin Abbas (r.a.)’tan rivayete göre, Ömer bin Hattab halka hitap ederek şöyle dedi: “Şüphesiz Allah, Muhammed’i hak din üzere gönderdi ve O’na Kitab’ı indirdi. Recm ayeti de O’na indirilen ayetler içerisindedir. Biz o ayeti de okuduk ve ezberledik. Rasulullah (s.a.v.), zina eden evli kimseleri recm etti. Biz de halifeler olarak kendi halifeliğimiz döneminde recm ettik. Eğer insanlar, üzerinden uzun zamanlar geçince, bir kimsenin kalkıp Allah’ın Kitabında recm ayetini bulamıyoruz, diyerek Allah’ın indirdiği bir farzı terk edip sapıtmalarından korkarım. Eğer erkek ve kadın evli iseler v zina da etmişlerse delil varsa –veya kadın hamile ise- veya suçun itiraf edilmesi durumunda bu erkek ve kadına recm uygulaması haktır ve gereklidir. Allah’a yemin olsun ki eğer insanlar Allah’ın kitabına ilave yaptı demeyecek olsalardı bu ayeti Kur’an’a yazardım.”10

    Maiz bin Malik isimli şahsın recmedildiğine dair eshabın da ittifakı vardır.  Hişam Bin Sa’d (r.a.), Muhammed bin İshak (r.a.),  İbn-i Abbas(r.a.), Cabir bin Semure (r.a.), Simak(r.a.),  Ebu Hureyre (r.a.), Cabir bin Abdullah (r.a.), Ebu Said (r.a.), İbn-i Büreyde (r.a.) hazeratları bu hadiseyi nakletmişlerdir. Buhari, Müslim, Ebu Davut, Dariri’de geçmektedir.

    Cabir (r.a.)’den rivayete göre, bir adam bir kadınla zina etti. Resulullah (s.a.v.) o adama yüz değnek vurulmasını emretti. Sonra o kimsenin evli olduğu haber verilince onun recm edilmesini emretti ve recm edildi. (Ebu Davud) Ve İmran bin Husayn (r.a.)’dan rivayetine göre de Cüheyneli bir kadın recmedildi ve cenazesi Peygamber Efendimiz (s.a.v.), tarafından kıldırıldı. Yani Yaşar Nuri Öztürk de, yoldaşları olan reformcularla aynı metotları takip ediyor, olan şeylere “yok” diyor, olmayanlara “var” diyor.

  15. MEHMET ÂKİF ERSOY

    Mehmet Âkif Ersoy, 1873 senesinde İstanbul’da doğdu ve 1936 yılında vefat etmiştir. Mehmet Âkif çok büyük bir şair olmasına rağmen, maalesef bazı fikirleriyle Ehl-i Sünnet zaviyesinden dikkat çekmektedir. Hatta şiirlerinde, Allah u Teâlâ’ya karşı edep sınırlarını aşan satırlara rastlanmaktadır. İşte bu şiirlerinden bazı bölümler:

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Ya Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?

    Mahşerde mi biçarelerin, yoksa felahı!

    Nur istiyoruz… Sen bize yangın gönderiyorsun!

    “Yandık!” diyoruz… Boğmaya kan gönderiyorsun!

    Esmezse eğer bir ezelî nefha, yakında,

    Ya Rab, o cehennemle bu tufan arasında,

    Toprak kesilip, kum kesilip âlem-i İslam;

    Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnam!

    Bizar edecek, korkuyorum, Cedd-i Hüseyn’i.

    En sonra, salib ormanı görmek Harameyn’i!

    Bin üç yüz otuz beş senedir, arz-ı Hicaz’ın

    Ateşli muhitindeki suzişli niyazın,

    Emvacı hurûşâver olurken melekûta;

    Çan sesleri boğsun da, gömülsün mü sükûta?

    Sönsün de, İlahi, şu yanan meş’al-i vahdet,

    Teslis ile çöksün mü bütün âleme zulmet?

    Üç yüz bu kadar milyonu canlandıran iman

    Olsun mu beş on sersemin ilhâdına kurban?

    Enfâs-ı habisiyle beş on ruh-i leîmin,

    Solsun mu parlak yüzü Kur’an-ı Hâkim’in?

    İslam ayak altında sürünsün mü nihayet?

    Ya Rab, bu ne hüsrandır, İlahi, be ne zillet?

    Mazlumu nedir ezmede, ezdirmede ma’na?

    Zalimleri adlin, hani öldürmedi hâla!

    Câni geziyor dipdiri… Can vermede ma’sum!

    Suç başkasınındır da niçin başkası mahkûm?

    La-yüs’el’e binlerce sual olsa da kurban;

    İnsan bu muammalara dehşetle nigehbân!

    …”1

    Yine Allah’a sitem eden bir şiiri de şöyledir:

    Ey bunca zamandır bizi te’dib eden Allah;

    Ey âlem-i İslam’ı ezen, inleten Allah!

    Bizler ki senin ’di İlahine inandık;

    Bizler ki bin üç yüz bu kadar yıl seni andık;

    Bizler ki beşer bir sürü ma’buda taparken,

    Yıktık o yaman şirki, devirdik ebediyen;

    Bizler ki birer hamlede evhamı bitirdik,

    Ma’bedlere Ma’bud-i Hakiki’yi getirdik;

    Bizler ki senin ismini dünyaya tanıttık…

    Gördükse mükâfatını, Ya Rab, yeter artık!

    Çektirmediğin hangi elem, hangi ezadır!

    Her anı hayatın bize bir ruz-i cezadır!

    …”2

    Mehmet Âkif, Sultan Abdülhamit Hân’a da haksız yere pek şiddetli kin duymakta, bunu da şiirlerine yansıtmaktadır:

    “Ortalık şöyle fena böyle müzebzep işler,

    Ah o Yıldızdaki baykuş ölüvermezse eğer”3 

    “Çoktan beridir vardı benim bir derdim,

    Gideyim zalimi ikaz edeyim isterdim.

    Kafes ardında hanımlar gibi saklıydı Hamid,

    Al-i Osmandan bu korkaklık edilmezdi ümid.”4

    “Ah efendim o ne hayvan o nasıl merkepti.”5 

    “Ah efendim o herif yok mu kızıl kâfirdi.”6 

    “Düşürdün milletin en kahraman evladını ye’se, 

    Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun ruh-i İblis’e.” 

    Bir İslam halifesine mel’un diyene ne demeli? Şeytana rahmet okutmak tabiri de çok çirkindir. İslam halifesi için hakaret dolu yazıları daha çoktur. Hatta şu olay gayet mühimdir: Âkif, meşhur arkadaşı Babanzâde Ahmed Naîm ile birlikte, bir Cuma günü Sultan Abdülhamit Hân Hazretlerini selamlıkta görürler. Âkif, hemen arkasını dönerek istifrağa başlar. Babanzâde ne olduğunu sorunca, Âkif: “O’nun suratını görünce hep böyle oluyorum.” der. Bu kin ve nefretinden, hatta hakaretlerinden ölene dek vazgeçmemiştir.  Ayrıca Âkif’te masonluğuyla ünlenmiş reformcuların da pek büyük te’siri mevcuttur.  Asım isimli çok uzun bir şiirinin son kısmında diyor ki:

    Mısır’ın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh,

    Konuşurken neye dairse Cemaleddinle,

    Der ki tilmizine Afganlı,

    Muhammed dinle,

    İnkılâb istiyorum hem çabucak,

    Öne bizler düşüp İslam’ı da kaldırmazsak,

    Nazariye ile bir şeyler olur zannetme,

    O berahini de artık yetişir dinletme.

    İnkılab istiyorum ben de, fakat Abduh gibi.

    Cemaleddin Efgânî ve Muhammed Abduh’un nasıl kimseler olduklarını alakalı kısımlarda ifade etmiştik. Mehmet Âkif’i, tekfir etmek için değil, onun ifadelerinin İslam’a uygun olup olmadığını göstermek için eleştirdik. Ehl-i Sünnet ulemayı eleştiren ve onların da hatalarının mevcut olduğunu dile getiren bazı sahtekârlar, Mehmet Âkif gibiler eleştirilince ortalığı velveleye verirler. “O eleştirilir mi?” diye hesap sorarlar. Kendileri, utanmadan selef-i salihinimize dil uzatırlar, lâkin Âkif gibi bazı meşhur zevâtın yanlışlıkları ifade edilince, bağnazlıklarını ortaya koyarlar. Bu davranışları da reformcuların tenkitte âdil olmadıklarını gösterir.

Bu Konuda Ayrıntılı Bilgi İçin :