Mevdudi

mevdudi

  1. MEVDÛDİ KENDİ KALEME ALDIĞI HAL TERCEMESİNE GÖRE HERHANGİ BİR İLİM TAHSİLİ YOKTUR
    Mevdûdi Pakistanlı bir gazeteci ve yazardır. Necip Fazıl’ın ifadesi ile: ‘Bende el yazısı mevcut bir şehâdete göre de, bizzat bu şahidin ‘Mezhebiniz nedir?’ sualine ‘Mezhebim yok!’ cevabını veren Urduca ve İngilizce bilip, Arapçayı avam seviyesinde bilen, buna rağmen tefsir yazmaya kalkan bir kişidir. Mâlum olduğu üzere, bir kimsenin tefsir yazâbilmesi için, derinlemesine bir Arapçanın yanında Sırrı Paşa’ya göre 15 farklı ilmi mükemmel bir şekilde usulüne uygun olarak tahsil etmiş olması gerekir. İlimde bu seviyeye ulaşmak kendîni İslâmî ilimlere adamış birçok âlime bile ancak ömrünün sonunda nasib olmuş ve başlanılan tefsirlerin çoğu Kütüphanesi Tefsir kısmı)
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Kendi devrindeki Hind uleması Mevdûdi’nin küfrüne fetva vermişlerdir. Mevdûdi 1933’te çıkarmış olduğu Tercümanü’l Kur’ân adlı dergide hayatından şöyle bahseder: “1916 ve 1921 seneleri arasında avukat olan babamın felce uğramasından dolayı tahsilimin bitirmekten geri kaldım. Diyar diyar dolaşıp iş aradım. Nihâyet Hind’deki ulemadan oluşan bir cemaat tarafından yayımlanan Cemiyet adlı dergide çalışmaya başladım. Hakikaten bende yazı yazma kabiliyeti, üstün zekâ vardı. Fakat benim arzum bu olmadığı için, edebiyat, mantık, hadîs ilimleri okumak istedim. Bu gaye ile o çalışmayı bıraktım ve Haydarabad’a döndüm. Ne fayda ki mâişet derdi peşimi bırakmadı, tekrar yazmaya başladım. Zira fıtratımda konuşkanlık, fesahat, aşırı zekâ ve edebî bir uslub vardı. Bu yönümü geliştirme çalışırken muhterem (!) yazar Niyazi Fetahpori ile tanıştım. Kendisi kuvvetli bir yazardı. Sohbetine kavuştuğum zamanda içimdeki yazarlık melekesi fiile geçti. İşte Fetahpori sayesinde Tercüman Kur’ân adlı dergimi çıkarmaya başladım.” (Mevlana Mevdûdi, s. 2-3, Müellifi Es’ad Geylani) Görülüyor ki, Mevdûdi gençliğinde ilmini Pakistanlı meşhur Fetahpori’den almıştır. Fetahpori, yazılarında cennet ve cehennem ile alay eder… Ve nihâyet İslâm dîninden rücu ettiğini kendi ağzıyla söyler. İşte bu mürted Fetahpori’nin Mevdûdi’ye emdirdiği zehir, Mevdûdi’nin kalbini bozmuş; kalemini kaydırmıştır.

    HZ. PEYGAMBER (S.A.V.)’E SUÇLAMA

    Mevdûdi, Resailu’l Beyânadlı risâlesinin 1362 târihli üçüncü baskısının 156. Sayfasında şöyle yazmıştır: ‘Yirmi üç sene zarfında Nebî (s.a.v.)’in nübüvvet görevini eda ederken yapmış olduğu eksiklik ve taksiratından dolayı, Nasr Sûresi’nin son âyetinde AllâhüTe‘âlâ, O’na istiğfar etmesini emretti.’ Mevdûdi’nin bu yanlış algısına verilecek cevap ve Âyetlerde geçen “istiğfar emri”nden maksad nedir?

    Peygamberlerin, tevbe ve istiğfar etmelerinin sebebi, ümmetlerine yol göstermek ve kendilerine uyulması içindir. Yine tevbe ve istiğfardaki mâna, Allâh (c.c.)’un muhabbetini dilemektir.

    Nebî ve Resûllerin, her zaman kemâli taleb etmek için bir hâlden bir hâle intikâl etmeleri, mübah olanı terkediptaata yönelmeleri, tevbe ve istiğfar etmeleri; AllâhüTe‘âlâ’nın muhabbetini celbetmeleri içindir. Denilir ki, Peygamber (s.a.v.)’in ve diğer peygamberlerin çok tevbe ve istiğfar etmeleri; Allâh (c.c.)’un nimetlerine şükretmek, (Ubudiyyet hakkını yerine getirmekteki) noksanlığı i’tirâf ederek kulluk ve huşu’a sarılmak (huşu: korku ile karışık sevgiden kaynaklanan edebli bir hâl) bakımından idi.1

    Pakistan’da büyük hadîs âlimlerinden Medrese-i Arâbiye Müdürü Muhammed Yusuf el-Bennurî tarafından 1966 yılında Karaçi’de neşredilen “Mevdûdi ve Fikirlerinden Bazı Nebzeler” isimli eserde bu konu şöyle ele alınmıştır:2

    Allâh (c.c.)’un bu emri nerede, kusur etmek ve vazife yapmamak nerede!..Anlaşılan Mevdûdi, günah olmadan tövbe olmaz biliyor. Ve Peygamber (s.a.v.)’in vazifesini eda husu-sunda, -hâşâ- günah işlediğini, kusur ettiğini sanıyor. Zavallı bilmiyor ki Resûlullâh’ın (s.a.v.) istiğfarının mânâsı başkadır. O, namâzdan çıktığı zaman “Estağfirullah, estağfirullah!” derdi. Namâzgünahmıydı ki, ondan dolayı Rabbine istiğfarda bulunurdu? Helâdan çıktığında, “Ğufrânek”, “Allâh’ım senin affını dilerim.” derdi. Acaba Rabbine isyan mı etmiş de af di-liyordu? Böyle, birçok yerde istiğfar ederdi.

    Mevdûdi, Peygamber (s.a.v.)’in -hâşâ- masum olmadığını, O (s.a.v.)’ndan bu dîni bize nakleden sahâbenin de cahiliyet hastalıklarından kurtulamadıkları bir şeyler kaldığını iddia et-mektedir. Şu hâlde dînden emniyet kalkıyor demektir. Öyleyse biz dîni, kimlerden alacağız?

    HZ. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN İSMET SIFATININ DEVAMLI OLMADIĞI GÖRÜŞÜ

    Mevdûdi’nin Tefhimü’l-Kur’ân (Baskı 3, c. 2, s. 57) adlı kitabında şöyle bir ibare yer almaktadır: “Masumluk sıfatı, peygamberlerden ayrılmaz bir sıfat değildir. AllâhüTe‘âlâ, onlardan bu özelliği kaldırdığı zaman, diğer insanlardan farkları olmaz ve nitekim bazı zamanlarda AllâhüTe‘âlâ, onlara isyan işletir ki, insanlar onların ilah olmadıklarını ve insan olduklarını görsünler, bilsinler. Binaenaleyh bu, onların hakkında Allâh’ıni’lânıdır.” Mevdûdi’nin Nebî (s.a.v.) hakkındaki bu görüşlerine verilecek cevap nedir?

    Eğer Mevdûdi’nin söylediklerini kabul edecek olursak Nebî (s.a.v.)’den bize ulaşan her şeyi şüphe ile karşılamamızgerekir. Çünkü bize ulaşan bu bilgi, O (s.a.v.)’in -hâşâ- mâsumiyetinin üzerinden kaldırıldığı bir zamanda kendisinde sâdır olmuş olabilir! Bu da Cenâb-ı Hakk’ın, Resûlü’ne her zaman her hususta itaat edilmesi emriyle çelişir.

    Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in ve diğer peygamberlerin, Allâh (c.c.)’un varlığını ve topluca sıfatlarını bilmemekten korunmuş oldukları hakk ve gerçektir. Bu husus, kendisine peygamberlik geldikten sonra aklî delîller ve icma ile kendisine peygamberlik gelmeden önce ise işitme ve nakli delîllerle sabittir. Peygamberimiz (s.a.v.)’in, dîn işlerinde beyan buyurduğu, vahiy yolu ile Rabbinden alıp tebliğ buyurduğu hususlarda ilme muhalif bir hâlde bulunması da kesin olarak vâki değildir. Bu husus da aklî ve şer’îdelîllerle sabittir. Allâh (c.c.), Peygamberimiz (s.a.v.)’i yalan söylemekten ve sözünde durmamaktan korumuştur. Yalan söylemenin ve sözünde durmamanın; O’nun için imkânsız olduğu şer’î, aklî ve nazarî delîllerle sabittir. Kendisine peygamberlik gelmeden önce yalan söylemekten kesin olarak münezzehtir. Büyük günahlardan münezzehtir. Küçük günahlardan da uzaktır. Devamlı olarak unutmak ve gaflet içinde bulunmaktan, ümmeti için Allâh (c.c.)’un gönderdiği hükümlerde kendisine devamlı unutma olmasından ve hata etmekten korunmuştur. Rıza hâlinde olsun, öfkeli iken olsun, ciddi konuşurken olsun, şaka yaparken olsun bütün hâllerinde Peygamber (s.a.v.) Efendimiz korunmuştur.3

    Uyarı: Bu hususlara sımsıkı sarılman ve bunları kesinlikle kabullenmen sana vâcibtir. Bu bölümleri hakkıyla bilmenin, faydası büyük olduğu gibi tehlikesinin de büyüklüğünü bilmen gerekir. Çünkü Peygamber (s.a.v.)’e vâcip, câiz ve imkânsız olanları; peygamberin getirdiği hükümlerin (farz, vâcib, sünnet gibi) şekillerini bilmeyen kimse, zikredilen hususların, aldıkları hükmün tersine bir inanca sahip olmaktan emin olamaz. Peygamberimiz (s.a.v.) için düşünülmesi câiz olmayan bir şeyi O’na isnad etmek suretiyle veya Peygamber (s.a.v.)’de olmayandan kendisini tenzih etmez de böylece bilmediği hâlde helak olur; cehennemin en derin ve aşağı tabakasına düşer. Çünkü bâtıl olanın Peygamber (s.a.v.)’de mevcud olduğunu sanmak ve Peygamber (s.a.v.)’e câiz olmayanı ona isnad edip inanmak sâhibini helâk ve hüsrana götürür.4

    Dipnotlar

    1 Kâdıİyâz, Şifa-i Şerîf, s. 590
    2 AhmedDâvudoğlu, DîniTa’mir Davasında Dîn Tahripçileri
    3 Kâdıİyâz, Şifa-i Şerîf, s. 590-591
    4 Kâdıİyâz, Şifa-i Şerîf, s. 590-591

    (HAK DİNİN BATIL YORUMLARINA CEVAPLAR, MİSVAK NEŞRİYAT)

  2. MEVDUDİ VE GAYB MESELESİ
    Bazı kimseler Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Cenâb-ı Hakk’ın bildirmesiyle gelecekle ilgili haberler verebileceğini unutarak şöyle söyleyebilmişlerdir: ‘Kur’ân açıkça, Resûlullâh (s.a.v.) da dâhil, kimsenin geleceği bilemeyeceğini söyler. Kıyâmete, onun alametlerine dair hadîsler vb. rivâyetler, Resûlullâh’ın bir tür tahminleri ve bu konudaki nassları ve olayları ‘okumaları’dır. Gelecekten haber olarak değerlendirilmemelidirler.’1
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    NEBİ (S.A.V)’İN VERDİĞİ HABERLERİ -HAŞA- ONUN GÖRÜŞÜ OLARAK GÖRMESİ

    Mevdûdi Resailü’l-Beyânadlı kitabında şöyle söylemektedir: (1362 târihli üçüncü baskısının 55, 57. sayfalarında) “Peygamber zamanından şimdiye kadar 1350 sene geçti. Halen, deccal meccal diye bir şey yoktur. Anlaşılıyor ki, deccal hakkında Peygamber’den sadır olan tüm hadîsler, O’nun görüş ve kıyaslarından ibârettir.” Nebî (s.a.v.)’in gaybden verdiği haberlere ait rivâyetler, İslâm âlimleri tarafından nasıl değerlendirilmiştir?

    Cenâb-ı Hakk, habîbine gaybden dilediği hususları bildirdiğini kitabında açıklar: “O, bütün görülmeyenleri bilir. Sırlarına kimseyi muttali kılmaz.” (Cin s. 26) Yâni onun gösterip açıklamadığı şeylere, yaratıklarından hiç kimse kesin bilgi hâsıl edecek bir şekilde muttali olamaz. “Ancak” risaleti ile ilgili bazı gaybları açıklamak için “(bildirmeyi) dilediği Resûl bundan müstenâdır…” (Cin s. 27)

    Hz. Peygamber (s.a.v.), Allâh (c.c.) bildirdikten sonra her şeyi bilir. Ancak HakkTe’âlâ Hazretlerinin mutlak gayb dediği şeyler vardır (Ğuyûbat-ı Hamse) ve onları kimse bilmez. Bunların dışında, Efendimiz (s.a.v.)’e kıyâmete kadar olacak birçok şeyleri bildirmiştir. Meselâ İstanbul’un fetholunacağını, kıyâmetten önce olacakları, Mehdi-yi Âl-i Resûl’ün zuhuru. Hiç kimse Resûlullâh (s.a.v.)’in gaybı mutlak olarak bildiğini söylememiş; ancak gaybden haber verdiğini söylemiştir.2 Resûlullâh (s.a.v.)’in verdiği haberlerin kesin olarak gerçekleşeceğine inanmak mü’min olmamızın gereğidir.

    Dipnotlar

    1 http://www.mustafaislamoglu.com/638_Hadîslerde-Gayb.html (Yayından kaldırılan linklerin içeriği kayıtlarımızda mevcuttur.)
    2 Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, s. 52

  3. MEVDUDİ KİMDİR – Murat Yazıcı

    Mevdudi 1933’de çıkarmış olduğu ‘Tercüman Kur’an’ adlı dergide hayatından şöyle bahseder:

    ‘1916 ve 1921 seneleri arasında avukat olan babam felce uğrayıp hasta yatmasından dolayı son derece belaya giriftar oldum; fakir düştüm; tahsilimin ikmalinden geri kaldım. Bundan böyle diyar diyar dolaşmaya mecbur oldum. Böyle belalardan bir an önce kurtulmak çaresini aramaya başladım. Nihayet Hinddeki ulemadan müteşekkil bir cemaat tarafından yayınlanan ‘Cemiyet’ adlı dergide çalışmaya başladım.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Hakikaten bende yazı yazma kabiliyeti, üstün zeka vardı. Fakat benim arzum bu olmadığı için, edebiyat, mantık, hadis ilimleri okumak isterdim. Bu gaye ile o çalışmayı bıraktım ve Haydarabad’a döndüm. Ne faydaki maişet derdi peşimi bırakmadı. Bilmecburiye te’lif ve tasnif ile meşgul oldum. Zira fıtratımda konuşkanlık, fesahat, aşırı zeka ve edebi bir uslub vardı. Bu fıtri olan melekemi, fiile geçirmeye çalışırken, sayın muhterem! Yazar Niyazi Fetahporî ile tanıştım. Kendisi kuvvetli bir yazardı. Sohbetiyle şerefyap olduğum zamanda içimdeki yazarlık melekesi fiile geçti. İşte Fetahpori sayesinde ‘Tercüman Kur’an’ adlı dergimi çıkarıp neşretmeye muvaffak oldum. (Mevlana Mevdudi s.2,3 Müellifi Es’ad Geylani)

    Görülüyor ki, Mevdudi gençliğinde ilmini Pakistanlı meşhur Fetahpori’den almıştır. Bu adam tahminimce 1921, 22 civarında yazarlık yapardı. Yazılarında cennet ve cehennem ile alay eder… Ve nihayet İslam dininden rücu ettiğini kendisi söylüyor. İşte bu mürted Fetahpori’nin Mevdudi’ye emdirdiği ilim sütü, Mevdudi’nin kalbini bozmuş; kalemini kaydırmıştır.

    Medar’i teessüf şu ki, Pakistan’dan meşhur ulemadan Muhammed Manzur Nu’mani, Şeyh Hasen Nedvi, Şeyh Emin Ahsen İslahi ve Şeyh Mes’ud Alim adlı dört din adamıyla Mevdudi birleşiyor; Şeyh Muhammed Manzur Nu’mani, Mevdudi’yi derginin idarecileri arasına getiriyor ve şayanı takdirle övüyor. Mevdudi bu vesile ile taraftarlarını çoğaltıyor; birçoklarını iğfal ediyor. Hasılı ‘Buthangot’ şehrinde ‘Cemaat-i İslami’ yani İslam cemaati adıyla bir parti açıyor. Bu cemaat tarafından, gerek dergisindeki bu yazıları ve gerekse yazdığı eserleri neşrolunuyor. Urduca dilinde kalemi çok kuvvetli, seyyal, sözleri cazibeli olduğundan, gençler onun fikirlerine kapılıyor. Artık gençlerin dimağlarında, Arabi ilminde çok zayıf, Urduca dilinde Allame Mevdudi büyüyor. Bu dört alimden ayrı bir fikir, yeni yeni deyimler ve terimleri ortaya koyarken, onu takdim ve takdir eden Şeyh Munazir Ahsen Geylani başta olmak üzere, tarihçi Seyyid Süleyman Nedvi, Profesör Abdulmecid Deryabadi ile birlikte meşhur Pakistan uleması ikinci bir kez onu takdim ve takdir ediyorlar; eserlerini Arabca’ya çeviriyorlar. Mısır’daki Ezher Üniversitesine gönderiyorlar. Mısır’da genç alimlerin birçoğu, fikrine kapılıyor. Derken Mısır’da birçoklarının idamına sebep oluyor… 1964’de dergisi Pakistan’da kapatıldı. (Mevlana Mevdudi s.13,14 ve El-Üstaz Mevdudi c.1 s.9,10) Aynı tarihte İhya-i Hareket-i İslam adlı eserini çıkarıyor. –ki Necib Fazıl imha-i hareket diyor- Eserinde ashab-ı kirama varıncaya kadar birçok müctehid ve ulemaya dil uzatıyor… Dün onu takdir ve takdim eden Şeyh Munazir Ahsen Geylani, bugün Mevdudi’nin pervasızlığını görür ve ilk kez olarak ‘Sıdk-ı Cedid’ adlı dergide ‘Nuzad Hariciy’ yani yeni harici başlıklı makalesinde; Mevdudi’nin Hariciye mezhebinin ihyası olduğuna dair reddiye yazar ve şöyle der:

    ‘Ben Mevdudi’nin hakkındaki evvelden yazdığım makalelerimden, sözlerimden tevbe ediyorum, rücu ettim. Öyle sanıyorum ki, Mevdüdi Hariciye mezhebini yeniden memleketimizde ihya ediyor. (Sıdkı Cedid 21 January 1946)

    Akabinde aynı derginin sahibi Profesör Abdulmecid Deryabadi, arkasından Seyyid Süleyman Nedvi ve 1965 civarında ‘Diyobed’ ilahiyatının hadis şeyhi Seyyid Hüseyin Ahmed Medeni; Mevdudi’nin aleyhine reddiyeler yazıyorlar. ( Mevlana Mevdudi s.7,9,11)

    İhya-i Hareket-i İslam adlı eser, 1963 veya 64’de Türkçe’ye çevriliyor. Bu sefer Türk gençlerinin beyinlerini yıkamaya başlıyor. İşte o zamanda, rahmetli Necib Fazıl, ‘Doğru Yolun Sapık Kolları’ adlı eserinde, bu eserin neşrinin aleyhinde bulunuyor. ‘İslamda İhya Hareketleri eserinin müellifi Mevdudi, Vahabi’dir’ diyor. Elbette maksadı Türk gençlerini Mevdudi’nin fikrinden sakındırmaktı. (Doğru Yolun Sapık Kolları s.153) Ne faydaki bunca ulemanın ve özellikle Necib Fazıl’ın sesi duyulmuyor. Halihazırda da Türkiye’de Müslümanların birçok mecmualarında Mevdudi’nin eserlerinin reklamını görüyoruz. Biri: Asrın müceddidi, öbürü, asrın imamı, diğeri, asrın rehberi vesair başlıklar altında eserlerini takdim ve takdir ediyorlar. Talebesi Mes’ud Alim Nedvi ve talebeleri, Mevdudi’nin eserlerini Urduca’dan Arabca’ya cevirip neşrettikleri gibi Türk yazarlardan bir kısmı da Arabca veya Urduca’dan Türkçe’ye çeviriyorlar. Kanaatimce bunlar dini ilimlerde kemal bulmayan yazarlardır. Meydanı boş buluyorlar ve Mevdudi’nin eserlerini Türkçe’ye çeviriyorlar.

    ‘El-İnsafu Nısfuddin-Tirmizi’nin şarihlerinden Şeyh Yusuf Benuri, Mevdudi’nin reddiyesini ‘El Üstaz Mevdudi’ adıyla neşrettiyse de onun da sesi duyulmadı.Muşarun ileyh şöyle der: Onun cemaatinden ilimle tanınmış ‘Süvat’a bağlı Benir kasabası ahalisinden müfti Muhammed Yusuf da bana yazdığı mektupta: ‘Beyyinat’ dergisinde yazdığım ‘Kur’an enbiyanın Allah’a karşı isyan ettikleri ve günah işledikleri haberleriyle dopdoludur’ makalemi reddederek enbiyanın masum olmalarını iddia ediyorsun, diyor. İnna lillah… Bundan anlaşılıyor ki, Mevdudi’nin cemaatinin hepsinin itikadlarında, peygamberler asi ve günahkardırlar. Bu da reis ve emirlerinden miras aldıklarındandır. ( El Üstaz Mevdudi c.1 s.23)

    Şeyh Yusuf, sayfanın devamında diyor ki:

    ‘ Mevdudi şöyle der: Dinin esasları ikidir:a- Değişmeyi kabul etmeyen esaslardır; tevhid ve risalet meselesi gibi. b- Maslahata mebni, değişmeyi kabul edendir; ameli hikmet gibi. (Bunun örneğini göstererek) Mesela:Ey insanlar; Bizi sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve tanışasınız diye sizi şu’be şu’be, kabile kabile kıldık. Şüphesiz Allah Nezdinde sizin en şerefliniz, takvaca en ileri olanınızdır. ( Hucurat 13) Ayetinin emriyle Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem iman etti ve bütün ırkların eşitliğini ilan etti. Hatta birçok köle ve azadlıları işlerinde işbaşına getirdi. Lakin çok zaman aradan geçmeden, devletini kurarken hakimiyetin fırsatını ele geçirmeye yaklaşınca, bu ayetin emriyle amel etmeyi bıraktı ve hükmünü değiştirdi. Dedi ki: İmam (halife)lar Kureyş’tendir. Nitekim muhterem üstaz Muhammed Eşref de 21 january 1958’de El Münir dergisinde bunu yazmıştı. ( El Üstaz Mevdudi c.1 s.24)

    Mevdudi’nin dalaletine bakın… Hikmet-i ameliyye deyimini ihdas ederek, dinin hükümlerinin bir kısmının değişebileceğini söylüyor. ( El Üstaz Mevdudi c.1 s.24)

    Anlaşılıyor ki Mevdudi, nübüvvet makamını idraktan aciz bir akılcıdır. Haricilerden ayrılan bir harici… Ümmetin ittifakıyla enbiyanın bir sıfatı da ismettir. Yani nübüvvetten önce de sonra da şirk, küfür ve isyandan pak olmalarıdır. İşte Mevdudi buna inanmıyor. Şimdi ‘Kur’an Kih Çar Bünyad İstilahin’ yani ‘Kur’an’a Göre Dört Terim’ risalesini açıyoruz; ne bakalım mukaddimesinde şöyle der:

    ‘Allah, Rabb, ibadet ve din kelimelerinin manalarını bilmeyen, Kur’an’ın manasını bilemez… Tefsir erbabı bu dört kelimenin manasını bilemediler. Dolayısıyla ümmet, dini meselelerin dörtte üçünü kaybettiler= ihmal ettiler ve binaenaleyh itikad ve amellerinin bozukluğunu görürsün. (Kur’an Kih Çar Bünyad İstilahin s.10,12)

    Şeyh Yusuf diyor ki: ‘Görülüyor ki Mevdudi önceden ulemanın yazmış oldukları tefsirleri kifayetsiz görüyor ve onlara dil uzatıyor. Onun bunca ulema hakkında ve özellikle nübüvvet hakkındaki hataları afuv edilecek yani hoş görülecek iş değildir. Bu da onun sapıklığının alametidir. ( El Üstaz Mevdudi c.1 s.18)

    Mevdudi, risalesinin 156. sayfasında da şöyle diyor:

    ‘Yirmiüç sene zarfında Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in nübüvvet farizasını eda etmekte yapmış olduğu noksanlık ve taksiratından dolayı, En Nasr suresinin son ayetinde Allah teala Ona istiğfar etmesini emretti.’

    Tefhim-il Kur’an’ı açıyoruz. Baskı 3 c.2 s.57’de diyor ki:

    ‘Masumluk sıfatı, peygamberlerden ayrılmaz bir sıfat değildir. Allah teala, onlardan bu özelliği kaldırdığı zaman, sair beşerden farkları olmaz ve nitekim bazı zamanlarda Allah teala, onlara isyan işletir ki, insanlar onların ilah olmadıklarını ve beşer olduklarını görsünler, bilsinler. Binaenaleyh bu onların hakkında Allah’ın i’lanıdır.

    Resail-ul Beyan adlı eserini açıyoruz. 1362 tarihli üçüncü baskısının 55, 57. sayfalarında şöyle der:

    Peygamber zamanından şimdiye kadar 1350 sene geçti. Halen deccal meccal diye birşey yoktur. Anlaşılıyor ki, deccal hakkında Peygamber’den sadır olan tüm hadisler, Onun görüş ve kıyaslarına mebnidir. Hakikaten kendisi de deccal hakkında şüphede idi. Dolayısıyla bir sefer Horosan’dan; bir keresinde Esfehan’dan, başka bir keresinde de Şam ve Irak arasından çıkacağını söyledi. Hatta bir defa da İbnu Seyyad’ın deccal olacağını zannetti. Nihayet deccal hadisini nakleden, hristiyan rahibi olan, Temimi Dari’dir.

    Şeyh Yusuf diyor ki: Deccalın hakkındaki hadisler, tevatürle naklolunmaktadır; inkarı küfürdür. Bilhusus Temimi Dari’nin hadisini İmam Müslim dahi rivayet ediyor.

    Yine Tefhim-il Kur’an’dan, El En’am suresi 76.ayetin tefsirine bakıyoruz, diyor ki:

    İbrahim aleyhisselam, önce müşrik, zifir inkarda idi. Sonra tevhide döndü; Rabb’ini aradı, buldu… (Yunus suresinin 98.ayetinin tefsirinde de) Yunus kavminin azabının kaldırılmasının hikmeti şu idi: Yunus’un nübüvvet farizasında yapmış olduğu noksanlık ve taksiratı ve tebliğdeki kusuru sebebiyle, kavminin aleyhinde hüccet tamamlanmadı; dolayısıyla azab kalktı… Sonraki satırları almaktan haya ediyorum.

    Medar-ı teessüf şu ki: Seyyid Kutub da tefsirini yazarken onun fikrine kapılıyor ve doğru itikaddan sapıyor. O da Fi zilal-il Kur’an’da El En’am suresinin tefsirinde şöyle der: Bu ayet bize İbrahim’in nefsini tasvir eder. Gerçekte şek ve şüphe, İbrahim’in nefsine hucüm etmişti. -Hatta ve hatta babası ve kavmi putlara taptıklarından kendisi de zifir inkara girmişti.- (Fi zilal c.3 s.292)

    Sonraki sayfalarda da sık sık: ‘İbrahim Rabb’ini aradı… Buldu… Dalalette olduğunu hissetti… ‘ der. O da Mevdudi gibi: İbrahim önce müşrik, sonra tevhidcidir’ der. Halbuki bu görüş maalesef Yahudilerin görüşüdür; müslümanların itikadı değildir. Bunun üzerine İbni Kesir ve müfessirler uzun uzun münakaşalar açmışlardır. …

    Hasılı Kelam, Seyyid Kutub takriben otuzüç yerde, Mevdudi ise -Şeyh Yusuf’un beyanına göre- doksan yerde ümmetin müctehidine ve ulemasına muhalefet etmektedirler.

    Not: ‘İbrahim aleyhisselam, İsa aleyhisselam’dan büyüktür. Nasıl oluyor, İsa aleyhisselam beşikte Allah Teala’nın Uluhiyetini ve Rububiyetini ilan eder; İbrahim aleyhisselam, üç yaşında, başka bir rivayette yedi yaşında iken şirke girmiş olur!? Gerçek şu ki, İbrahim aleyhisselam, o yaşta iken kavmine muhalefet ederek, tevhidin delillerini ortaya koymuştur. Ümmetin ittifakıyla, Peygamberlerin hepsi küfür ve şirkten beridirler. Bu hususta hadis, tefsir, fıkıh ve kelam ulemasının arasında asla ihtilaf yoktur.’

    İsmail Çetin

    Not: Bu yazıdan bizi haberdar eden İsmail Arslan’a teşekkür ederiz. Yazıda bahsedilen “Doğru Yolun Sapık Kolları” isimli eserde şunlar yazılıdır:

    Evvela Mevdudi:

    «İslamda İhya Hareketleri» isimli eseriyle İslam’da imha hareketinin temsilcilerinden biri… Çağdaşımız… İşi gücü, Sünnet Ehli büyüklerine çatmak… Gördüğü sert tepki üzerine eserinin ikinci baskısında birtakım yumuşama alametleri göstermeye çalıştıysa da, çürük madeni hep aynı… Gerisi cila… Cemalettin ve Abduh’a hayran… İbn-i Teymiyye’ye ise kara sevdalı…

    İslam onca bir felsefedir ve nice şer’i ölçüler bu bakımdan muhakeme edilerek değiştirilebilir. Çorap üstüne mesh etmenin cevazını iddia ettiği gibi…

    Aynca mezheplerin birleştirilmesi fikrini müdafaa ve dört hak mezhebi birbirine karşı mücadele ve garaz halinde gösterme…

    «Sana nasıl geliyorsa öyledir!» hesabı, her zaman ve her türlü içtihada yer verme, ve ortalığı kargaşalığa verdiklerini iddia ettiği Sünnet Ehli alimlerini kötüleme…

    Mevdudi sade fikirde kalmadı; aksiyona da girişti. Hind Müslümanlarının milli hareketlerinde önderlik sevdasına düştü. Hapse girip çıktı. İlk eseri «İslam’da Cihad» ihtilalci fikri telkin etmesi bakımından Mısır’da, kendisine telkin zemini buldu ve bazı kimselerin idam edilmelerine yol açtı. 1953’de Kaadiyanlik meselesine el attı, yine tutuldu ve 2 yıl 2 ay hapse mahkum edildi. Sapık fikirlerin sapık ihtilalcisi olarak 1964’de yine hapsi boyladı; bu defa da İslam Cemaati Derneğinin kapatılmasına sebep oldu. Derken Vehhabilik dünyasına kapılandı; Medine’deki Vehhabi Üniversitesi İstişare Heyetine aza seçildi. Orada da dikiş tutturamadı ve Vehhabilere bile giran gelen fikirleri yüzünden muhakeme altına alındı.
    Necip Fazıl Kısakürek, Doğru Yolun Sapık Kolları, Büyük Doğu Yayınları, 4. Basım, Mart 1990, s.153.

    Murat Yazıcı

  4. MEVDUDİ’NİN FİKİRLERİNDEN BİR NEBZE – Ahmet Davutoğlu
    Mevdudi yazarlığıyla, üslubuyla, parlak ifadeleriyle meşhurdur. En fazla meşgul olduğu ilmin felsefe olduğu söylenir. Fakat kolay tarafından din âlimi olmaya da heves etmiş, dinde reformcu bir cemaat meydana getirmiştir. ‘
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Dinin Yenilenme ve İhyası’ namında bir eser yazmıştır. Bu sebeple İslâm âleminin her tarafında, bilhassa Pakistan’da ve Mısır’ da şöhret bulmuştur. Mısır’ın reformcu yazarları onu göklere çıkartmış, buna mukabil Pakistan’ın Ehl-i Sünnet uleması da kendisini yerlerin dibine batırmışlardır. Memleketimizde bu zatı sevenler ve kendisine dinde söz sahibi imiş gibi mevki verenler bulunduğu göze çarpmaktadır. Anlaşılıyor ki, bu zevat Mevdûdî’nin kim olduğunu iyi bilmiyorlar. Onu en iyi bilenlerin kendi hemşehrileri olacağına şüphe yoktur. İşte Mevdûdî’yi öğrenmek isteyenlere naçiz bir hizmet olur ümidiyle onun hakkında Pakistan’da neşredilen bir eserden bazı kısımları tercüme etmeyi münasip gördüm. Eserin adı ‘Üstad Mevdûdî ve Hayatıyla Fikirlerinden Bazı Nebzeleridir. Eserin müellifi büyük hadis âlimlerinden Medrese-i Arabiye Müdürü faziletli Muhammed Yusuf el-Bennurî Hazretleridir. Kitap 1966’da Karaçi’de basılmıştır.

    Önsözünden anlaşıldığı veçhile eser büyük hadis âlimlerinden Muhammed Zekeriyâ Hazretlerinin yazdığı bir hitabeye mukaddime olmak üzere kaleme alınmıştır. Biz onun bütününü değil bazı yerlerini aldık.
    Şeyh Muhammed Yusuf, kitabının önsözünde şöyle diyor:

    “İşte böyle bir zamanda Hindistan’da Ebû’l-A’lâ el-Mevdûdî’nin hareketi ve Cemaati İslâmiye teşkili başladı. İyi bir hükümet kurmak ‘Dinin Yenilenmesi ve İhyası’ adlı elverişli bir nizam meydana getirmek iddiasıyla ortaya çıkmış güzel güzel isimlerle fikir ve nazarları celp etmiştir. Millet onun davasında sadra şifa verecek deva ve bu hissedilir boşluğu dolduracak meta var zannı ile hemen davetine icabet etti. Onun çağrısını, davasını medh u sena etmeğe başladılar.

    Mevdûdî bazı büyüklerin takdir ve iltifatları, bazılarını teyitleri, birtakımlarının onunla teşrik-i mesaileri arasında ilerlemeğe başladı. Hareket canlandı, kuvvetlendi; ilerledi ve dallandı.

    Lâkin ne yazıktır ki kaleminden firaset-i iman sahiplerini intibaha getiren şeyler zuhur etti. Bu zevat kalplerinin keskin nuru sayesinde onun fikirlerindeki sapıklık ve çarpıklığın tehlikesini sezdiler.
    Zamane dinsizlerinin her devirde dillerine doladıkları “İslâm, Müslümanların kötü davranışları yüzünden toplumu ilerletme hususunda muvaffakiyetsizliğe uğradı. O mübarek günler, sayılı birkaç yıldan ibaret kaldı. Bahtları yâr olmadı” lâkırdıları gibi o da ta ilk asırlardan başlayarak günümüze kadar selefe atıp tutmağa başladı, fesubhanallah.

    Allah Teâlâ’nın bütün dinler üzerine muzaffer kılacağı,kıyamete kadar koruyacağım ilân buyurduğu birdin!..

    Peygamberimizin -sallallahu aleyhi ve sellem- “Bir taife kıyamete kadar hakkı tutmaktan geri kalmayacaktır.” “Ümmetim en hayırlı ümmettir.” “Ümmetim delâlet üzerine ittifak etmez.” “Ümmetim yağmur gibidir, evveli mi daha hayırlıdır sonu mu bilinmez” diye nida buyurduğu bir din!..

    Buna benzer birçok açık âyetler ve Resûlullahın -sallallahu aleyhi ve sellem- parlak hadisleri vardır ki, her nesilde hayrın bu ümmetle kalacağını gösteriyor. Bunun zıddına kim sesini çıkarır da Allah ve Resulünü yalanlayabilir! Mevdûdî gibi birisi mi bu dini yeniden diriltecek; bu ümmetin gelmiş ve geçmişinin yapmadığını yapacak? İşte buna şaşılır!

    Bu gibi şatafatlı iddialar karşısında büyük ulemanın seçkinleri intibaha geldi. Ona hüsnüzan beslerken şimdi üzüntüye düştüler ve dini müdafaa için memleketi felâkete sürükleyen bu yanlış düşüncenin önünü almağa kıyam ettiler.

    Bu büyüklerden biri, zamanımızın bereketi hadis âlimi Mevlânâ Muhammed Zekeriyâ Sıddîkî Hazretleridir. Kendisi hadiste yüce telifat sahibidir. Hayatı tedris ve telif suretiyle ilme hizmet ederek geçmiştir. Bu zat Mevdûdî’nin şöhretine aldanan bazı ulemaya bir beyanname yazdı. Beyanname basıldı. Bana da beyannameye bir mukaddime yazmamı rica etti. Bu mübarek davete derhal icabet ettim. Ve aşağıda okuyacağın satırları yazdım. Allah hidayet ve tevfıkin velisidir.

    Muhammed Yusuf el-Bennurî

    MEVDÛDÎ’NİN FİKİRLERİNDEN BİR NEBZE

    MEVDÛDÎ’NİN NAZARINDA ALLAH, RABB, İBADET VE DİN

    1- Mevdûdî “Kur’ân’ın dört temel ıstılahı” adlı kitabının mukaddimesinde şöyle devam ediyor: ” İlâh, Rab, İbadet ve Din! Kur’ân’ın dört temel ıstılahı! Bunları bilen Kur’ân’ı bilir. Bunları bilmeyen Kur’ân’ı bilmez; tevhidi bilmez, şirki bilmez; ibadetin yalnız Allah’a mahsus olduğunu da bilmez. Her kime bu ıstılahlar gizli kalırsa mii’min bile olsa o kimseye Kur’ân’ın anlaşılması gizli kalır ve mü’min olmasına rağmen inanç ve ameli eksik olur.”

    Sonra şöyle iddia ediyor: “Bu ıstılahların manalarında Kur’ân’ın indiği devirdeki anlaşılandan değişme vaki olmuştur. Bu geniş manalar yerlerini dar mâdût ve miibhern manalara terk etmişlerdir. Bunun iki sebebi vardır: Arap dilinin zevkinin azlığı ve Müslümanların islâm devrinde doğmuş olmaları. Bu sebeple Kur’ân’ın indiği devirde kâfirler hakkında kullanılan bu manaları bilememişlerdir. Bilahare mezkur ıstılahlara Kur’ân’ın indiği devirde kullanılan manaları ile birlikte lügat uleması ve tefsir erbabına da gizli kaldığı için insanlar dinin dörtte üçünü anlayamamış hatta İslâm’ın hakikî ruhu kendilerine gizli kalmıştır. Bundan dolayı da inançlarında ve amellerinde eksiklik görülür.”
    Mevdûdî’nin söylediklerini tam sadakat ve diyanetle tercümesi budur. Risalesinin sonunda

    (156’ncı sayfada) “Allah Teâlâ Peygambere -sallallahu aleyhi ve sellem- Nasır sûresinde farzları (yâni peygamberlik farzlarını) eda ederken kendinden sadır olan kusurlarından dolayı Rabbine istiğfarda bulunmasını emretmiştir” diyor.

    Tenkit ve Muaheze:

    Mevdûdî’nin sözünden anlaşılıyor ki lügat uleması ve müfessirler bu isimlerin Allah tarafından murat edilen manalarını bilememişlerdir. O bu zevattan hiçbirini istisna da etmemiştir. Bunları üstad Mevdûdî’den başkası anlayamamıştır iddiası şüphesiz şatafatlı bir davadır. İşin cidden şaşılacak tarafı, Mevdûdî bu manaları izaha başlayınca orta çağların lügat âlimlerinden İbn-i Esîr el-Cezerî, İbn-i Manzûr el-İfrikî, Firûz Abâdî gibi zevatın “en-Nihaye”, “el-Lisan” ve “el-Kâmus” adlı eserlerinden istifadeye mecbur olmuştur. Kendisinin boyu Ebû Ubeyde, Ebû Ubeyd, Ebû Hanife ed-Dîneverî, İbn-i kuteybe gibi lisan âlimlerini ve onlardan sonra gelen Ezherî ve Cevheri gibi zevatın topuklarına bile eremez. Şu hâlde Mevdûdî’nin bu kelimelerin şerhlerini, hakikî ve mecazî manalarının izahını, Müslümanlar arasında ve Müslüman evlerinde doğup Araplarca murat edilen manalarını bilmeyen bu zevattan alması nasıl doğru olabilir? Böyle büyük bir dava bütün dalâlet ve sapıklık kapılarını açmak demektir. Bütün bu asırlar boyunca lisan ve tefsir ulemasından emniyet kalkar. Kur’ân’dan şahit göstermeksizin lisan uleması ile tefsir erbabı ile ihticac etmeksizin dilediğimiz gibi akıl ve idrakin anladığı şekilde tevil yolunu açar.

    Bak bir kere Allah hayrını versin! Öyle bir şey ki onu Muhammed bin Cerîr et-Taberî ve sonrakileri bilememiş; Cûrcânî, Zemahşerî, İbn-i Teymiyye, İbn-i Kayyim, İbn-i Kesîr bilememiş; onlardan öncekiler ve sonrakiler bilememişler… Aradan 14 asırlık uzun bir fetret devri geçtikten sonra Mevdûdî anlamayı üzerine almış!.. Bu kelimelerin manaları bilinmediği için şu derin uçurum meydana gelmiş… Hem de şu dört kelimeden: İlâh, Rab, ibadet ve din!

    Bundan daha kepaze cehalet olur mu -ilk asalardan bugüne kadar Arap ve Acemden gelmiş geçmiş bunca lisan uleması belagat erbabı, muhaddisler, müfessirler bir şey anlamamış da, Arapçayı iyi konuşup iyi yazamayan hatta Urduca tercümelerin yardımı ile anlayabilen bir ecnebi adam anlamış!..
    Lât ve Uzza’ya tapanlar ilâhın, rabbin, ibadetin ve dinin manalarını anlamışlar da bütün Müslüman ümmeti Peygamberlerinin ilmini asırlarca birbirlerinden aldıkları hâlde bunların manalarını bilememişler! SubhanallahL Sen hiç akıllara bu davadan daha uzak bir söz gördün mü? Bir şey ki onu cahiliyetleri devrinde kâfirler biliyor… İslâm devrinde Müslümanlar Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem-kendilerine kitap ve hikmeti öğretmesine rağmen bilemiyorlar!.. Herhalde onu Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-de anlamamıştır. Yahut Müslümanlara öğretmemiştir, Öğretse bile birkaç asır sonra bu anlayış inkıtaa uğramıştır.

    Acaba bu uzun ve geniş davalar niçin? Bunlar nefisteki bir hacet ve kalpteki bir maraz içindir. Bunları iddia ediyor ki tevile ve kelimelerin manaların bozmaya imkân bulsun! Bütün bunlar kitaplarında risalelerinde neşrettği tevil ve tahriflere hazırlıktır.

    Bunlarla istediğini yapmak kendisine mümkün olur. İşte kitaplarında muameleler, akitler, ahitler, dünya işleri, idare ve hayat nizamı gibi dinde olan her şeyi ibadet saymıştır. İbadetin namaz, oruç, zekât ve hacca münhasır olmadığını açıklamıştır. Bunların yanında iddia ettiği diğer şeyler bulunmazsa kurtuluş yoktur. Hatta bu ibadetlerin İslâm’da bizzat maksut olmayıp sulta ve iktidara gelmek, devlet kurmak için birer vasıta olduğunu iddia etmiştir. Bundan şu anlaşılır: Hükümet kuruldumu, bu vasıtalardan beklenen maksat son ermiştir. Şu hâlde hassaten bu dört ibadete lüzum kalmamıştır…

    Sen bundan daha açık dalâlet ve çarpıklık gördün mü? Ama kitaplarında ve yazılarında bu iddiaların çoğu yalabık kara kayanın üzerinde karıncanın kıpırtısı gibidri. Onları öyle bir üslûpla anlatır ki anlayan pek az olur. Şüphesiz zamanda kör fitneler zamanıdır. Nitekim Buhârî ile Müslim’in hadislerinde bir adam hakkında “Ne akıllı ne zarif adam! Ama kalbinde hardal tanesi kadar iman yok!” buyurulmuştur. Allah’a sığınırız.

    Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-Hâtemü’l-Enbiya ümmeti de Hâtemü’1-Ümem olduğuna göre hiç İslâm dininin esasları bir kimseye gizli kalır da her sapık dilediğini yapabilir mi? Hayır, hayır! Din mahfuzdur; şer’î hakikatler mahfuzdur. Onlar hem ilmen hem amelen ma’mulun bihtir. Onlara şek şüphe arız olamaz.

    Hâsılı bu isimlerin manalarını Mevdûdî’den başka kimse bilemeyince o dilediği tevili ve tahrifi yapmış; tevil kapısını ardına kadar açmış; İslâm ümmetini ulemasıyla, muhaddisleriyle, fukahasıyla toptan cahil çıkarma imkânını bulmuştur!

    Umarım bu tembih kanaatbaş olur da onu tetkik ve tahkik için kâfi gelir. İnayet Allah’tandır.
    Risalesinin sonunda anlattıkları da şaşılacak şeylerdendir. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-nübüvvet farzlarında kusur ettiği için Allah kendisine tövbe ve istiğfarı emretmiş!..

    Allah’ın bu emri nerede, kusur etmek vazife yapmamak nerede!.. Anlaşılan bu adam, günah olmadan tövbe olmaz biliyor. Ve Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem- vazifesini eda hususunda günah işlediğini, kusur ettiğini sanıyor. Zavallı bilmiyor ki Resûlullahın -sallallahu aleyhi ve sellem-istiğfarımn manası başkadır. O, namazdan çıktımı, “Estağfirullah, estağfirullah” derdi. Namaz günahmıydı ki, ondan dolayı Rabbine istiğfarda bulunurdu! Heladan çıktığında “Allahım senin affını dilerim” derdi. Acaba Rabbine isyan mı etmiş de af diliyordu. Böyle birçok yerlerde istiğfar ederdi.

    Allah Teâlâ Fetih sûresinde “Ta ki Allah senin gelmiş geçmiş bütün günahlarını bağışlasın” buyurarak umumî ilânda bulunmamış mıydı! Allah Teâlâ onun kadrini böyle yüceltmiş; ona nimetini böyle tamamlamıştı.

    Bütün ümmet peygamberin masum olduğuna ittifak etmiştir. Bu gibi yerlerde istiğfarı ise Allah Teâlâ’yı ve Kibriyasını şiddetle bilmesine hamd u senasının O’nün Celâl ve Kibriy asına yetmediğine nazarandır; yetmediği için istiğfar eder. Nitekim secde duası hakkındaki Müslim hadisinde “Sana hamd u senayı sayıp bitiremem, sen kendini nasıl sena buyurdunsa öylesin” demiştir. Ortada ne günah vardır, ne suç! Ne taksir vardır, ne hata! O hâlde hani peygamberlik vazifelerini yaparken noksanlığı nerede.

    Mevdûdî sanki gözetleme kulesine yerleşmiş de kalbinde ve inancında beslediği “Bütün peygamberler hata ederler, günah işlerler; ismet daimî değildir” davasını ilân için fırsat gözetiyor. Ve kalbindeki inancı kaleminden damlıyor. Kalbin içinde ne varsa dışına da o sızar. Bunları aşağıdaki beyanımızdan anlayacaksınız.

    Mevdûdî’nin yazılarında Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem- veya diğer peygamberlerin kusur işlediklerinden bahsetmesi bir kalem hatası değildir. Bu onun kalbine akide gibi yer eden bir şeydir. Ve onun uydurma kaidelerinden biri olmuştur. Bu suretle peygamberlik mansıbına dokunuyor; bununla da dinin temeli sarsılıyor. O, Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem- sair insanlar gibi kimi isabet, kimi hata, bazen itaat, bazen isyan eden bir insan olduğuna inanıyor. Ona göre Peygamber masum değildir.
    Mevdûdî’nin kitaplarını, makalelerini ve hadislerini okuyan bir kimse, buna satır aralarında rahatlıkla ve serbestçe vakıf olur. Peygamber masum değildir. Sahabede, cahiliyet marazlarından, arınamadıkları bir şeyler kalmıştır. Şu hâlde dinden emniyet kalkıyor demektir. Biz dini kimlerden alacağız?

    Mevdûdî’nin cemaatinden ilmi ile tanınan Müftü Muhammed Yusuf, bana bir defa reddiye olarak yazdığı makalesinde: “Kur’ân bütün peygamberlerin asî ve günahkâr olduklarını beyanla doludur. Sen ise onlar için masumiyet iddia ediyorsun” diyordu. Allah’a sığınırız.

    Buradan anlaşılıyor ki, bu fikir onun cemaatinin inançlanndandır. Onu liderlerinden ve başkalarından almışlardır.

    MASLAHAT İCABI İSLÂM’IN TEMELLERİ DEĞİŞEBİLİR

    2- Üstad Mevdûdî hulâsa olarak şöyle diyor: “İslâm’ın temelleri iki kısımdır. Bir kısmı değişiklik kabul etmez, Allah’ın birliğine inanmak ve peygamberlik böyledir. İkinci kısım maslahat icabı değişiklik kabul eder.”

    Bundan sonra Teâlâ Hazretlerinin: “Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve kadından yarattık, tanışasınız diye sizi cemaaatlere, kabilelere ayırdık. Şüphesiz Allah indinde en makbulünüz en ziyade takva sahibi olanınızdır” âyet-i kerimesiyle buna misal veriyor.

    Mevdûdî şöyle diyor: “Bu kaide dinin temellerinden biridir, efrat ve kabileler arasında adalet, neseb ve kabile gibi her unsurî tefrikaya son vermek! Kıymet ve üstünlük kişi- ile Allah arasındadır.

    Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- bununla amel etmiştir. Bunu birçok defalar ilân da etmiş; köleleri, azatları kumanda mevkilerine tayin suretiyle bilfiil icra etmiştir. Bu nizamı kurmağa çalışmıştır. Lâkin memleket nizamı kurma zamanı gelince bu temel kaideyi çabucak terk etmiş; ‘İmamlar Kureyş’ tendir’ demiştir.” İşte muhterem üstad Muharrımed Eşrefin el-Minber mecmuasının 21 Ocak 1958 tarihli sayısında bu yanlış fikri uzun uzadıya tenkit ederken Mevdûdî’den hikâye ettiklerinin cümlesi budur.

    Mevdûdî: “Araplar hilâfet ve riyasetin Arap’ tan başkasına verilmesine tahammül edemiyorlardı. Hatta hilâfete Kureyş’ten başkasının getirilmesini Çekemiyorlardı. Bunun üzerine Peygamberimiz, Kur’ân’ın ifade ettiği eşitlik esası ile ameli terk etti. Dini kurmak için ashabını da bundan menetti…” diyor.

    Tenkit ve Muaheze:

    Bu son derece hatalı bir düşüncedir. Dalâlet ve çarpıklığın evc-i bâlâsına ulaşmıştır. Onu ret ve tenkit yerini tutacak hiçbir tevil temizleyemez. Şenaati fecrin doğuşu kadar açıktır. Hiçbir delil ve burhana ihtiyacı yoktur. Evet, namaz, zekât, oruç, hac ve emsali her ibadet İslâm’ın esas maksatlarından da olsalar, memleketin nizamı gerektirirse değişebilirler. O buna “amelî hikmet” adını veriyor. Dinin şer’î temellerinden her şeye girer.

    Bir bak! Allah hayrını versin! bundan daha açık bir dalâlet ve çarpıklık gördün mü?

    Üstad Mevdûdî, Pakistan devletinin milletvekilleri ve devlet başkanı seçimi yapılırken “Cemaat-i İslâmiye” nizamnamesinde, yeni keşfedilen bu fikri ileri sürmüştür. Pakistan’ın merhum Devlet Başkanı Eyüp Han’ın karşısına Fatma Cinnah Hanım çıkmıştır. Mevdûdî ile cemaati, Allah’ın verdiği bütün güç ve kuvvetleriyle Fatma Hanımı tutmuş; bütün başkanlık sıfatlarının, riyaset vasıflarının Fatma Hanımda mevcut olduğunu, Eyüp Han’ın bunların hepsinden mahrum bulunduğunu iddia etmişlerdi. Memlekete reis olmak Fatma Hanımın hakkı idi!..

    Ulema ve millet buna itiraz ettiler: “İslâm esaslarına göre kadında reislik selâhiyeti yoktur. Fatma Hanım reis olamaz” dediler. Mevdûdî ise bu temel kaideye sarıldı: “Bu nazariye İslâm’ın tedbil, tağyir kabul eden esaslarından biridir. Allah’ın birliğine inanmak ve peygamberlik meselesi gibi değildir…” dedi.

    Onun bu akidesine karşı büyük gürültüler koptu. Gazetelerde, mecmualarda, meclislerde, kongrelerde geniş bahisler açıldı. Her taraftan yaygaralar göklere yükseldi. Mevdûdî’ye gölgesinden daha bağlı olan üstad Emin Ahsen İslâhî 1957 yılında bu fikir sebebiyle cemaatteki mevkiinden istifa etti. Hâlbuki onu cemaatte teyit eden, birçok fikirlerini süsleyip püsleyen, bütün gücüyle kendisini müdafaa eden bu zat idi. Fakat bundan sonra onunla beraber kalamadı. Bu lokmayı yutamadı. Bu sapık adamla kuvvetini, gençliğini, neharet ve himmetini yitirdiğinden dolayı üzüntü ve pişmanlık içinde ondan aynldı.

    PEYGAMBERLERİN İSMETİ DEVAMLI DEĞİLDİR

    3- Üstad Mevdûdî şöyle diyor: “Peygamberlerin ismeti (masum olmaları) zatları iktizası değildir. Lâkin peygamberlik farzlarını yerine getirmeleri için Allah onlan hata ve zellelerden korur. Allah onlan bir saat korumasa hata ve zelleler hususunda diğer insanlar gibi olurlardı… Güzel ve tedbir olmak üzere Allah bazen bu hassayı onlardan kaldırır; ta ki kendilerinden bazı zelleler sadır olsun! Allah bunu, onlann insan olduklarını, ilâh olmadıklarını göstermek için diler.” (et-Tefhimat’taki sözünün tercümesidir. Sayfa 57, cüz 2. Üçüncü baskı)

    Tenkit ve Muaheze:

    Peygamberlik vazifelerinde bütün peygamberlerin masum olduğu ve bu ümmetin ittifak ettiği bir sözdür. Bazı anlarda onlardan ismetin kaldırılması ise son derece tehlikelidir. Çünkü o an
    belli değildir. Bu nüktenin fâsid olduğu meydandadır… Ve peygamberliğin şanını zedeleyecek şeylere götürür.

    Meselâ henrhangi bir şey hakkında biri kalkıp “Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bunu ismetinin kaldırıldığı zaman yapmıştır” diyebilir. Bu takdirde Peygambere emniyet kalmaz.

    Bu ümmetin uleması şunu söylemişlerdir: “Peygamber —sallallahu aleyhi ve sellern- bazen içtihat ederdi. Şayet içtihadında yamlırsa bunun için Allahû Teâlâ tarafından tembih gelirdi. Vahiy inmezse Allah’ın emrinin içtihada uygun olduğu, içtihadında isabet ettiği anlaşılırdı.”

    Mevdûdî’ nin söyledikleri nerede, bu izahat nerede! Üstad Mevdûdî, peygamberlerin nefis şerrinden mahfuz olmadıklarını açıkça söylüyor. Davud -aleyhisselâm- hata etmiş; Yunus -aleyhisselâm- peygamberlik vazifesinde kusur etmiş; Musa -aleyhisselâm- aceleci imiş; Âdem -aleyhisselâm- hırsına kapılarak ma’siyet çukuruna düşmüş!..

    Telifatında ve yazılarında buna benzer saçmalar çoktur.

    Sonra peygamberlerin insan olup ilâh olmadıklarını anlatmak için “Yemek yemeleri, sokaklarda yürümeleri yetmez mi? Onlara ecel ve ölüm gelmiyor mu? Diri olup ölmeyen yalnız Allah Teâlâ’ dır. Ne demek, yiyip içmeleri, ölmeleri ve buna benzer hâlleri insanlık sıfatlarından değil midir? Bu onlann insan olup ilâh olmadıklarını göstermiyor mu?” diyor.

    Acaba Mevdûdî peygamberlerin insan olduğunu anlatmak için günah işlemelerine, asî olmalarına, zelle ve kusur yapmalanna muhtaç mı oluyor? Bu saptıncı, çarpık fikir ne oluyor?..

    Mevdûdî “Cemaatin ve Vazifelerinin Aynası” adlı kitapta şöyle diyor: “Dinden hakikî maksat yararlı bir hükümettir.”

    Yine orada sarahaten şunu söylüyor: “Bu maksattan gafil kaldıktan sonra Allah’ın rızasına ulaştıracak hiçbir amel kalmaz.” Yine orada “Bu maksadın husulü içtimaî bir kuvvete bağlıdır. Bu kuvveti ihlâl eden kişi büyük bir suç irtikap etmiş olur ki, bu suçu Allah’ın birliğini ikrarla namaz kılmakla yok edemez…” diyor.

    Bu mevzuun etrafında muhtelif üslûplarla öyle dırldayıp duruyor ki, dinden maksat hükümet nizamından ibaret olan şu siyasî işler olduğunda tevile imkân bırakmıyor. Bunlar olmazsa hçbir namaz, oruç, ibadet ve tevhid kabul etmiyor.

    Sanırım onun sözlerinden ilk intibaha gelen üstad Abdülmacid Deryâbâdî oldu. Ve maruf mecmuası “Sıdkı Cedid”de ona reddiye yazdı.

    İslâm cemaatinin yalnız bu esas kaideleri insanların gözlerini açmağa, Mevdûdî ile onun fikirleri hakkında basiretlerini aydınlatmağa kâfidir. Lâkin son derece üzülerek söyleyeyim ki bir şeyi sevmek insanı körleştiriyor, sağırlaştınyor.

    “Zira gözler kör olmaz, lâkin göğüslerindeki kalpler kör olur.” Sâdekallahülazîm!

    Mevdûdî İslâm’ın üzerlerine kurulduğu ibadetler hususunda tefrita kaçtığı gibi hükümet kurmakta da tefrita kaçtı. Böyle bir şeye “dini yenilemek, dini ihya etmek” denir mi? Bu yenilemek midir, dini yıkmak mıdır? Bu dini ihya mıdır, yoksa dini öldürmek midir?

    İnsaf edip yolundan sapmayana Allah rahmet buyursun.

    MEVDÛDÎ’NİN DECCAL HAKKINDAKİ İTİKADI VE HAZRET-İ PEYGAMBERİ HADİSLERİNDE YANILMAKLA İTHAMI

    Mevdûdî şöyle diyor: “Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Deccâl’in kendi zamanında yahut ona yakın bir zamanda çıkacağını zannediyordu. Ama bu zannı üzerinden 1350 senelik uzun asırlar geçtiği hâlde Deccâl çıkmamıştır. Binaenaleyh Peygamberin zannı doğru olmadığı subut bulmuştur.” (Resâil Mesâil, sayfa 57. basım Hicrî 1351.)

    Sonra 1354 Hicrî yılında basılan ikinci baskıda “Peygamberin zannı vaktinden önceydi” cümlesini ziyade etmiş; 1362’de basılan üçüncü baskısında da: “1357 sene geçmiş, ama Deccâl çıkmamıştır. Hakikat işte budur!” ibaresini ilâve etmiştir. Kitabının 55’inci sayfasında da şunları yazıyor: “Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem- hadisleri arasında Deccâl hakkında rivayet edilen her hadisin onun bir düşüncesi ve kıyası olduğu sübut bulmuştur. Bir defa Deccâl’in Horasan’dan zuhur edeceğini başka bir defa İsfahan’ dan, bir defa da Şam’la Irak arasından çıkacağını sanmış, kimi onun Medine’deki İbn-i Sayyâd olabileceğini zannetmiş, bir defa da Filistinî’nin rivayeti veçhile Filistinli bir rahiptir demiştir.” Temîmidârî’de (Yâni Sahih-i Müslim’de.)

    Tenkit ve Muaheze:

    Evvelâ bu sözü, Deccâl’in çıkacağını açık açık inkârdır, hâlbuki Deccâl’in çıkacağı inancı kat’iyet ve yakın derecesine varan mütevatir hadislerle sabittir.

    İkinci olarak: Bu söz Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem- bu hususta hata ettiğini “Geçmiş asırlar tarihi bu zan ve tahmini yalanlamıştır” demek suretiyle açıkça iddiadır.

    Üçüncü olarak: Mesih Deccâl’in çıkacağı inancı mesih bin Meryem -aleyhisselâm-‘in gökten inişi gibi kat’î bir akidedir. Hatta her semavî dinde kat’î olarak rivayet edilegelmiş kat’î bir inançtır.
    Buhârî’nin Sahîh’inde Abdullah bin Ömer’e mevkuf olarak birkaç yerde tahric ettiği bir hadiste: “Allah’a hamd u senada bulundu, sonra Mesih Deccâl’ den bahsetti. Onun hakkında uzun söz etti ve ‘Allah hiçbir peygamber göndermemiştir ki ümmetine uyanda bulunmasın. Hazret-i Nuh ve ondan sonra gelen peygamberler, Deccâl hakkında uyanda bulunmuşlardır. O sizin aranızda zuhur edecektir. Eğer onun hâlini bilmezseniz, Rabbinizin tek gözlü olmadığını bilirsiniz. Deccâl’in sağ gözü kördür, gözü salkımdan uğramış üzüm tanesi gibidir, ilâ âhire…’ buyurdu” deniyor.

    Her peygamberin dilinden her dinde rivayet edilegelen şu şaşılacak tevatüre bak! 124 bin peygamberin dilinden bildirilen kat’î bir akide! Her peygamber kavmini ondan uyanyor. Sonra peygamberlerin sonuncusu -sallallahu aleyhi ve sellem- Deccâl’in fitnesinden hayatı boyunca fiilî hadislerle Allah’a sığınıyor; kavlî hadisleriyle ashabına ondan Allah’a sığınmalanm emrediyor, nihayet Deccâl’in çıkması kıyamet alâmetlerinden olmak üzere tevatüren sübut buluyor!.. Acaba akıllarda bundan daha kuvvetli kat’iyet tasavvur olunabilir mi?

    Bu dinî hakikatler karşısında bir de Mevdûdf nin sözünü düşün!..

    Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-vazifesinden şüphe ediyormuş! Yaptığı yalanını da mülâhaza et! Resûlullahın -sallallahu aleyhi ve sellem- zannı doğru değilmiş!..

    Dördüncü olarak: Mesih Deccâl’in çıkması, Peygamberin -sallalalhu aleyhi ve sellem- haber verdiği kıyamet alâmetlerindendir. Kıyamet nasıl kat’î ise bu akide dahi mütevatir olduğu için kat’îdir. “Uzun asırlar geçti, ama Deccâl çıkmadı” iddiası birinin kalkıp da “Nâslarda kıyametin yakın olduğu haber verilmesini tarih yalanlamıştır, çünkü asırlar geçmiş; ama kıyamet kopmamıştır” demesine benzer. Bununla onu hiçbir farkı yoktur.

    “Ağızlarından söz olarak çıkan şey pek büyüktür. Yalandan başka bir şey söylemezler.”

    Beşinci olarak: Deccâl’in çıkacağı yer hakkındaki ihtilâf cevherî bir şey değildir. Bu rivayetler arasındaki kad-i müşterek Mesih-i Deccâl’in çıkmasıdır. İster Horasan’da, ister İsfahan’da çıksın! Kaldı ki Horasan’la İsfahan aynı yerdir. Sonra Deccâl’ in memleketlerde dolaşması olacaktır. Binaenaleyh Şam’da veya Irak’ta yahut ikisinin arasında veya Mekke’de zuhur etmesi birbirine zıt veya çelişkili değildir. Bu gibi şeylerde ancak hadiste ve onun ifadesinde basireti olmayanlar şüphe eder.

    Bu mukaddimenin sonuna büyük ulemnın ve din ululanm Mevdûdî ile cemaati ve tüzüğü hakkında l Ağustos 1951’de Delhi’deki “Cerniyet-i Ulema”nın yazıhanesinde aldıklan karan dere ediyoruz.

    Din ulemasının büyükleri bu karan ittifakla alırken, içlerinde Deyubent’te Dâru’1-ulûm hocalarının reisi Şeyhülislâm Seyyid Hüseyin Ahmed el-Medenî,

    Hindistan Başmüftüsü Muhakkik Şeyh Muhammed Kifayetullah Dihlevî, Deyubent Dâru’1-ulûm Müdürü Hakimu’l-İslâm Şeyh el-Kârî Muhammed Tayyip ed-Deyubendî, Sehar nufurda Mazahiru’1-ulûm Müdürü Muhaddis Mevlânâ Şeyh Abdüllâtif, “Evcezû’l-Mesâlik Şerhun Muvatta’ Limhalik” adlı eserin sahibi, asrımızın bereketi Şeyhü’l-Hadis Muhammed Zekeriyâ el-Kandolovî es-Sıddıkî, Hindistan’ın hatibi Cemiyet-i Ulema sekreteri Şeyh Ahmed Saîd, Mazahiru’l-ulhum Müftüsü Şeyh Saîd Ahmed vesair ilim ve fetva merkezi zevatta vardı.

    Bu büyükler mezkur beldelerin ilim, fıkıh, din ve takva yönünden göz bebeği güzidelerdi. Fetva mercii bunlardı.

    Kararın tercüme edilen nâssı şudur:

    “Mevdûdî’nin ve Cemaat-i İslâmiye namındaki hizbinin eserlerini okumak, halkı din imamlarına tâbi olmak veya alâkayı kesmek hususunda serbest bırakmaktadır, bu da ammeyi helak ile tamamen delâlete sevk eden Müslümanların Ashab-ı Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ve Selef-i Sâlihîn ile alâkalarının azalmasına sebep olan şeylerdendir. Gerçekten, onun tahkikatının ve yanlış düşüncelerini birçoğunu halk benimsediği takdirde bunlar yeni bir fıkhın doğmasına, dinde modanın, İslâm’da ilm-i yakına karşı bid’atin zuhuruna vesile olacaktır, bu ise dinen son derece zararlıdır.

    İmdi bizler sarahaten deriz ki: Bu gibi şeyleri ihtiva eden her hareket hatadır; Müslümanlara zarar verir.
    Biz bu cemaatten ve bu hareketten beri olduğumuzu ilân ederiz.”

    Ulema bu karara son derece müsamaha içinde ittifak etmiş; Mevdûdî’yi muaheze hususunda şiddet göstermemişlerdir. Umum halk onlara meyletmekten sakınsın diye kararı gazetelerde ilân ettiler.
    Bu kararı 26 sene evvel Mevdûdî ilk meydana çıktığı zaman almışlardı. O zaman henüz bilahare meydana çıkan Sahabe ve Tabiîn’e dil uzatma hususundaki serkeşliği zuhur etmemişti, kaleminden şu senelerde görülen ve bazılarını arz etmiş bulunduğumuz şeyler henüz çıkmamıştı. O zaman tefsir sahibi değildi. “Dini Yenileme”, “Hilâfet ve Mülkiyet” gibi bitirimleri ihtiva eden şeylerin sahibi değildi. O zevat bizim gördüklerimizi görseler, bizim karşımıza çıkanlar onların da karşısına çıksa elbette Mevdûdî ile cemaati hakkındaki nükümleri bundan daha şiddetli olurdu. Ama bu büyük zevat basiretleri ile tehlikeyi sezdiler de sulehâ bu ehl-i takvanın yaptıkları gibi millete korunmalarını, ondan uzaklaşmalarını nisahat ettiler.

    Bunların bir ikisi müstesna hepsi Allah’ın rahmetine intikal etmişlerdir.

    Birkaç ay önce Hindistan’daki fetvalar merkezi ve Deyubent’teki Dâru’1-ulûm Müftülük Riyaseti, Mevdûdî ile cemaati hakında bir fetva çıkardı.

    Fetvanın tercüme edilen nâssı şudur:

    “Müslümanların Cemaat-i İslâmiye’den sakınmaları vaciptir. Bu cemaate iştirak etmek öldürücü bir zehirdir. Müslümanların vazifesi, delâlete düşmemeleri için halkı bu cemaate iştirakten menetmektir. Bu cemaatin zararı, faydasından çoktur. Binaenaleyh ona iştirak etmek şer’an helâl değildir.

    Onu teyit ile yayılmasına yardımda bulunan herkes günahkâr olur. Sevap kazanacağı yerde günah ve ma’siyete davet etmiş olur. O cemaatten bir mescitte imam bulunan kimsenin arkasında namaz kılmak mekruhtur.”

    Fetvayı Yazan:

    Dayubent’te Fetvahane Reisi
    Seyyid Mehdi Hasan
    Cevap Sahihtir:
    Fetva Reisi Naibi
    Mes’ûd Ahmed
    23 Cumadeğil Uhra 1370

  5. EBU’L ÂLÂ EL MEVDÛDÎ
    Ebu’l Âlâ el Mevdûdî, 1903 yılında Hindistan’ın Hayrabat ilinde doğdu ve liseyi bitirdikten sonra, Delhi’ye gidip gazeteciliğe başladı. Esaslı bir din eğitimi görmeyen Mevdûdî dini konularda da yazılar yazdı. Kendine kâtip olarak seçtiği Niyaz Fetihpuri’nin fikirlerinden etkilendi. Halbuki Hint İslam Uleması, Fetihpuri’nin sapık görüşlerinden dolayı dinden çıktığına dair fetva vermişlerdi. Mevdûdî, İbn-i Teymiyye ve Cemaleddin Efgânî’nin yolundan gidiyordu.

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    İslam’da Cihad adlı ilk eserini 1927 yılında yazdı. 1933 yılında Tercüman’ül Kur’an adlı aylık gazete çıkarmaya başlamıştır. 1941’de Cemaat’ül İslamiyye Partisini kurdu. Mevdûdî sapık görüşlerini açıktan yaymaya başlayınca, ona ilk reddiyeyi yazan, onu evvelce öven büyük âlim Şeyh Münazır Ahsen’ül Geylani oldu. Sonra Hintli büyük âlimler, Mevdûdî’nin Harici olduğuna dair reddiyeler yazdılar. Pakistanlı alim Muhammed Zekeriyya Kandehlevî, Mevdûdî’nin fikirlerini önce beğeniyordu. Lakin hatalarını görünce ona nasihat mektubu yazdı ve daha sonra da ona karşı reddiye yazdı.  Hindistan’da 1 Ağustos 1951 tarihinde toplanan büyük ulema heyeti, Mevdûdî’nin kurduğu El- Cemaat’ül İslamiyye’nin Müslümanları ayrı bir yola sürüklediğine karar verdiler. Bu karar kitap ve dergilerde yayınlandı. Sonra aynı kararı Pakistan uleması verdi. Aynı karar 22 Şubat 1976’da Hindistan’da yeniden yayınlandı. Mevdûdî, 1979 yılında Amerika’da öldü.

    Mevdûdî, Kur’an’ın Dört Temel Istılahı adlı eserinde şöyle diyor: “İlah, Rab, İbadet ve din. Kur’an’ın dört temel ıstılahı. Bunları bilen Kur’an’ı bilir, bunları bilmeyen Kur’an’ı bilmez, tevhidi bilmez, şirki bilmez, ibadetin yalnız Allah’a mahsus olduğunu da bilmez. Her kime bu ıstılahlar gizli kalırsa mümin bile olsa o kimseye Kur’an’ın anlaşılması gizli kalır ve mümin olmasına rağmen inanç ve ameli eksik kalır. Bu ıstılahların manalarında Kur’an’ın indiği devirdeki anlaşılandan değişme vaki olmuştur. Bu geniş manalar yerlerini dar ve madut ve mübhem manalara terk etmişlerdir. Bunun iki sebebi var: Arap dilinin zevkinin azlığı ve Müslümanların İslam devrinde doğmuş olmaları. Bu sebeple Kur’an’ın indiği devirde kafirler hakkında kullanılan manaları bilememişlerdir. Bilahare mezkur ıstılahlara Kur’an’ın indiği devirde Kullanılan manaları ile birlikte lugat uleması ve tefsir erbabına da gizli kaldığı için insanlar dinin dörtte üçünü anlayamamış, hatta İslam’ın hakiki ruhu kendilerine gizli kalmıştır. Bundan dolayı da inançlarında ve amellerinde eksiklik görülür.”1

    Hiçbir âlime açılmayan kapıların kendine açıldığını iddia eden Mevdûdî, hem lugat âlimlerinin idrakten mahrum olduğunu ifade eder hem de İbn-i Esir El Cezerî gibi ortaçağ lügat âlimlerinden faydalanmaya mecbur kalır. Aynı kitabın 156. sayfasında şunları dile getiriyor: Allahu Teâlâ Peygambere, Nasır resinde farzları eda ederken kendinden sadır olan kusurlardan dolayı Rabbine istiğfarda bulunmasını emretmişti.” Bu sözlerindeki maksat Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in de bir insan olduğunu vurgulayarak, O’nun da hata yapacağını ima etmektir. Bu iddia izahı mümkün olmayan bir hatadır.  Halbuki bilindiği gibi peygamberlerin sıfatlarından biri de masumluk yani günahsızlıktır. Yine bilinen şey; Yüce Peygamberimiz (s.a.v.) her namazdan sonra tevbe ederdi. Ama tevbe için illa günah ve hata şart değildir. Yine Peygamber Efendimiz(s.a.v.) için şu çirkin sözleri sard etmiştir: “Peygamberimiz, Kur’an’ın eşitlik esası ile ameli terk etti.”

    Mevdûdî, İslam’ın hükümlerinin zamana ve mekâna göre değiştiğine inanan biriydi. İslam’da kadınlara devlet başkanlığı verilmediği halde Mevdûdî, Pakistan Devlet Başkanlığı seçimlerinde Fatma Cinnah’ı tutmuş ve ateşli savunucusu olmuştur.

    Mevdûdî, Resail Mesail adlı kitabında şunları söyleme cüretinde bulunmuştur: “Resulullah, Deccal’in kendi zamanında yahut ona yakın bir zamanda çıkacağını zannediyordu. Ama zannı üzerinden 1350 senelik uzun asırlar geçtiği halde Deccal çıkmamıştır. Binaenaleyh Peygamberin zannı doğru olmadığı sübut bulmuştur.” Aslında şu söz Mevdûdî’nin kim olduğunu ve hangi düşüncelere sahip olduğunu anlatmaya yeter. Birincisi, İslam ulemasının hak olduğu hakkında ittifak ettikleri Deccal hususunda, Mevdûdî’nin böyle basit ve istihzalı konuşması, kendisinin kıyamet alametlerinden olan Deccal’in zuhuruna inancının tam olmadığını gösterir. İkincisi ve daha tehlikelisi ise Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e –hâşâ- yalancı, ileriyi görememe gibi galiz hakaretlerde bulunmasıdır.

    Mevdûdî; “Gayrimüslimler, Müminlere verilmiş bütün medeni haklardan aynı şekilde istifade eder.” görüşünü savunuyordu. Bu görüşün yanlış olduğunu cümle alem biliyor. Zira şu basit örneklerle bu olayı delillendirir: Müslüman erkek Hıristiyan veya Yahudi bir kadınla evlenebildiği halde, gayrimüslim erkek Mü’min kadınlarla evlenemez. Gayrimüslimlerin İslam ülkelerinde seçme ve seçilme hakkı yoktur.

    Mevdûdî, Hz. Osman-ı Zinnûreyn Efendimiz hakkında da şöyle iftirada bulunmuştur: Hulefa-i Raşidin’in aydınlattığı meşaleyi Osman söndürdü.” Ayrıca Ashab-ı Kiram’dan Sâd Bin Ubâde (r.a.)’ye farklı ictihadından dolayı “kabilecilik taassubu yapıyor.” diye hakaret ediyor. Aşere-i Mübeşşereden olan Hz. Talha (r.a.)’yı ve Hz. Zübeyr (r.a.)’i nasıl nitelendiriyor: “Talha, Zübeyr ve diğer kan davasında koşanlar.” Mevdûdî’nin, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in vahiy kâtibi ve kayınbiraderi olan Hz. Muaviye (r.a.) için kullandığı sözlere bakın: “Muaviye, Osman’ın kanını istemek hususunda gayrikanunî yolda yürüyordu.”  “Muaviye, Osman’ın katillerinden değil, o zamanın halifesinden kan istiyordu.” “Hz. Osman’ın katilinin Hz. Ali’nin olduğunu söylemesi için, sahabeden 5 tane şahit bulundu.” İşte sahabelere yalancı şahitliği layık gören iftiracı beyinlerin ürettiği yalanlar.

    Mevdûdî’nin tuhaf fikirlerinin mevcut olduğu aşikârdır. Bunlardan biri de, müceddit ile alakalı görüşüdür: “Tarihe şöyle bir baktığımızda görürsünüz ki, dini ihya edecek gerçek “yenileyici” henüz doğmamıştır. Hz. Ömer bin Abdülaziz bu makama ulaşacak gibi görünüyordu ancak nasibi değildi. Ondan sonrakiler belli bir alanda başarılı olabilmişseler de ancak hiçbirisi kâmil yenileyici mertebesine varamamıştır.”2

    Mevdûdî, Hz. Osman (r.a.) ve Hz. Ali (r.a.) devrindeki olaylar için: “Bu hadise esnasında bin kadar kadın, kocalarından başka erkeklerden gebe kaldı.” demiştir. Bu sözleriyle sahabenin erkeklerine ırz düşmanı, hanımlarına ise zina isnadında bulunmuş ve Ashab-ı Kiram’a nefretini belli etmiştir. Hz. Osman Efendimizin görüşlerinin yanlış olduğunu söyleyerek bakın nasıl hakaret ediyor: “Herhangi bir cahil insan bile, vuku muhtemel zararları tahmin edebilir, iyi veya kötü bunlara karşı gerekli tedbirleri almayı ihmal etmezdi.” Hz. Osman Efendimizi bir cahilden dahi aşağıda görüyordu. Eshabın büyüklerinden Amr bin As (r.a.) için: “Bu zatın yaptığı iş düpedüz haksızlıktı.” diyor.  Hâlbuki Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: “Eshabım hakkında konuşurken dilinizi tutunuz.”

    Mevdûdî, kitabında modern seçim yönteminin İslam’ın koyduğu seçim sisteminden üstün olduğunu söylüyor. Mevdûdî, bozuk fikirlerini yayma pahasına, Hz. Resul-i Ekrem (s.a.v.)’e, güzide sahabelerine iftira ve karalamadan çekinmemiştir. Bir İslam düşmanının söylebileceği sözleri, Mevdûdî dile getirebilmiştir. Mevdûdî ve takipçileri olan reformcular İslamiyeti tebliğ ve insanları irşad etmek yerine sünneti, eshabı ve büyük ulemayı tahkir etmiştir.  Geçmiş sayfalarda da ifade ettiğim gibi reformcuların “bidat(!)” ehli saydıkları mübarek zatların elinde milyonlarca kişi İslam nimeti ile şereflenmişken, Mevdûdî gibiler yüzünden Avrupalılar halimize güler olmuştur.

Bu Konuda Ayrıntılı Bilgi İçin :

islamınsiyasiyorumu

dintahripçileri