1. ‘BİZE KUR’AN YETER’ SÖZÜNÜN ÇARPITILMASI

    Bize Allah (c.c.)’ın kitabı Kur’ân yeter.” diyerek Kur’ân’ı; sünnet ve âlimlerin açıklamaları olmadan anlamaya çalışmak doğru mudur?

    Elbette Kur’an kıyamete kadar bütün insanların bütün meselelerine yeter ancak:

    Müslim‘de rivâyet edildiğine göre, İbn-i Mes’ud (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’den, “Dövme yapan ve yaptıran, peruk takan ve taktıran… Kadınlara lanet olsun.” hadîsini rivâyet edince, bu hadîsi işiten Ümm-ü Yâkup adında Kur’ân okuyan bilgiç bir kadın gelerek itiraz eder: CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Müslim‘de rivâyet edildiğine göre, İbn-i Mes’ud (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’den, “Dövme yapan ve yaptıran, peruk takan ve taktıran… Kadınlara lanet olsun.” hadîsini rivâyet edince, bu hadîsi işiten Ümm-ü Yâkup adında Kur’ân okuyan bilgiç bir kadın gelerek itiraz eder:
    “Sen dövme yapanları da yaptıranları da… lanetliyormuşsun.” der. İbnu Mes’ud (r.a.):
    “Resûlullah (s.a.v.)’ın lanetlediğine ben niye lanet etmeyeyim, üstelik bu, Allah (c.c.)’ın Kitabı’nda da var.” diye cevap verir. Kadın:
    “Ben, Kur’ân’ın iki kapağı arasında her ne varsa eksiksiz okudum; ama senin söylediğin lanetlemeyi bulamadım.” deyince İbn-i Mes’ûd (r.a.):
    “Şâyet hakkıyla okusaydın mutlaka bulurdun. Allah, Kur’ân’da: “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının.” (Haşr s. 7) buyurmuyor mu?” cevabını verir.
    Bu yüce sahâbenin davranışını değerlendiren usulcülerimiz şu hükme varırlar: “Görüldüğü üzere hüküm çıkarmada, Kur’ân’la yetinmek câiz değildir. Mutlaka O’nun şerhi ve beyanı durumunda olan ‘sünnet’e de bakmak gereklidir”.[1]
    Mutarrif b. Abdullah, “Bize Kur’ân’dan bahsedin, hadîsten değil.” diyen kimseye: “Biz, hadîsi Kur’ân’a tercih etmiyoruz. Hadîsleri anlatmaktaki amacımız, Kur’ân’ı en iyi bilenin (Resûlullah (s.a.v.)’in) bildiklerini söylemektir, uyarısında bulunmuştur.[2]

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  2. MEALDEN HÜKÜM ÇIKARABİLİR MİYİZ?

    Kur’ân meali okuyarak hüküm çıkarabilir miyiz? Kur’ân meali okurken nelere dikkat etmeliyiz?
    Kur’ân-ı Kerîm’i tefsir ilmini ve sünneti derinlemesine bilmeden bilmeden, Kur’ân’daki hangi ifadelerin genel anlamlı, hangilerinin sınırlı mânâ ifade ettiğini, hükmü kaldırılmış âyetleri, o âyet hakkındaki ashâbın görüşlerini, tatbikatlarını öğrenmeden, onu delîl olarak kabul etmek veya sadece meallere bakarak onunla amel etmek câiz ve isabetli olmaz. Çünkü CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Kur’ân-ı Kerîm’i tefsir ilmini ve sünneti derinlemesine bilmeden bilmeden, Kur’ân’daki hangi ifadelerin genel anlamlı, hangilerinin sınırlı mânâ ifade ettiğini, hükmü kaldırılmış âyetleri, o âyet hakkındaki ashâbın görüşlerini, tatbikatlarını öğrenmeden, onu delîl olarak kabul etmek veya sadece meallere bakarak onunla amel etmek câiz ve isabetli olmaz. Çünkü “ İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için sana da bu Kur’ân’ı indirdik.” (Nahl s. 44) buyuran âyet-i kerîme, Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin hüküm hakkındaki açıklamasının olup olmadığını bilmek için araştırmayı emreder.
    Kur’ân’ın yalnızca mealini okumak, âyetlerdeki lugat ve belagat yönünden incelikleri ve iniş sebepleri bilinmediği zaman, yanlış anlaşılmalara neden olabilir. Bu sebeple, yüzyıllardır Müslümanların çoğunluğunun teveccühünü kazanmış büyük müfessirlerin tefsirlerini okumak daha uygun görülmüştür.
    Âyet meallerini olduğu gibi alıp, anladığımız gibi hüküm vermenin ve amel etmenin sonuçları nelerdir?
    Urve bin Zübeyr (r.a.) hacc farîzasını eda ederken. Safa ile Merve arasındaki sa’yı, haccın vâciplerinden kabul etmiyordu. Çünkü o: “Safa ile Merve şüphesiz Allah (c.c.)’ın nişanlarındandır. Her kim Beytullah’ı ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde bir günah yoktur. Her kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa şüphesiz Allah (c.c.) onu bilir, karşılığını verir.” (Bakara s. 158) mealindeki bu âyetten anlaşılan şudur: Hacc veya umre yapılırken Safa ile Merve arasındaki sa’y yapmanın sakıncası yoktur; insan dilerse yapmaz, herhangi bir şey lâzım gelmez, diyordu.
    Ancak, Buhâri’nin rivâyet ettiği gibi, Urve (r.a.), Hazret-i Âişe (r.anhâ)’ye şöyle dedi: “Yukarıda mealini verdiğimiz âyeti okuyarak Safa ile Merve arasında sa’y etmenin bir sakıncası yoktur.” emrince sa’y farz değildir.” Hazret-i Âişe (r.anhâ.) de: Ey bacımın oğlu, çok kötü söyledin; eğer söylediğin gibi olmuş olsaydı, âyet şöyle olacaktı: “La” harfinin, “Cunahe” kelimesinin başında değil; “Yetufu’” kelimesinin başında olması gerekirdi. Hâlbuki âyetin nüzul sebebi şöyledir: Bu âyet, Ensar hakkında nazil oldu. Onlar, İslâm’dan evvel hacc yaparlar­ken Müselsel denilen yerde dikilen putu ziyaret ederlerdi. Onlar, İslâm’dan sonra hacc yaparlarken Safa ile Merve’yi ziyaret etmekten çekiniyorlardı. Bu durumu Resûlullah (s.a.v.) Efendimize sordukların­da, Yüce Allah, bu âyeti nazil buyurdu ve Resûlullah (s.a.v.) da sünnet yo­luyla Safa ile Merve arasında s’ay etmeyi vâcib kıldı. İkisinin arasın­daki tavafı terk etmek hiçbir kimseye câiz değildir.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  3. TEFSİR İLMİNİ BİLMEDEN KUR’AN AYETLERİNİ ANLAMAYA ÇALIŞMANIN NETİCESİ

    İniş sebeplerini ve bütün yönleriyle tefsir ilmini bilmeden âyetleri anlamaya çalışmanın neticesi nedir?
    Bir misâlle izah edelim: “Kadınlarınız, sizin için bir tarladır. Tarlanıza (ön tarafa) nasıl dilerseniz öyle varın…” (Bakara s. 223) Bu âyet-i kerîmeyi okuyan kimse, arka yoldan gidilmesinin de câiz olduğunu anlamaktadır. Çünkü âyetin zâhir ve açık meali buna da işa­ret etmektedir. Hâlbuki bu anlayış büyük bir günah ve hatadır.CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Bu âyet-i kerîmenin iniş sebebini açıklayan hadîs-i şerîfi bilen müçtehidler, âyetin gerçek mânâ ve muradını bilmektedirler. Hadîs-i şerîf şöyledir: “Yahûdîler, arkadan yanaşarak ama normal yoldan karısıyla cinsel ilişkide bulunan kimsenin çocuğu şa­şı doğar, diyorlardı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.” Yâni bu âyet, Yahûdîlerin iddialarını yalanladı. Müslim ve daha başka hadîs kitapları da bu hadîsi rivâyet etmektedir.
    “Doğu da batı da Allah (c.c.)’ındır. Nereye dönerseniz Allah (c.c.)’ın yüzü (zatı) oradadır. Şüphesiz Allah (c.c.)’ın (rahmeti ve nimeti) geniştir; O, her şeyi bilendir.” (Bakara, 115) Bu âyetin zâhirine göre insan; dilediği tarafa yö­nelerek namâzını kılabilir. İster yolcu, ister mukîm, ister farz, ister nâfile namâz olsun, kıble tarafını aramadan herhangi bir yöne yönelerek namâz kılmak câiz­dir. Yapılan tercümeden anlaşılan budur. Oysa bu anlam yanlıştır. Çünkü İbn-i Ömer’in (r.a.) rivâyetini bilen bir kimse bilir ki, bu âyet-i kerîme binek üzerinde nâfile namâzlarını kılan yolcular hakkında nazil olmuştur.
    Görüldüğü üzere, âyetin nü­zul sebebini bilmeden ondan hüküm çıkarmanın ve mealiyle amel et­menin; câiz olmadığı gibi insanı büyük hatalara da düşüreceği muhak­kaktır.[3]
    “Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber (s.a.v.)’e karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.” (Nisa 115)
    Meal; Cenâb-ı Hakk, Kitâb-ı Kerîm’inde ne buyurmuş diye düşünmek ve namâzda okunan sûrelerin mânâsını tefekkür edebilmek için bir vesiledir. Meal, meali yapanın Allah (c.c.)’ın kelamından anladığıdır; Allah (c.c.)’ın kelamının kendisi değildir. “Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.”(Yusuf s. 2)

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  4. TEFSİR YAPACAK KİŞİDE BULUNMASI GEREKEN ŞARTLAR
    Tefsîr yapacak âlimin aşağıda zikredilen on beş ilmi gâyet mükemmel şekilde bilmesi lâzım gelir.
    Bu ilimleri kemâliyle (tam ve en olgun şekilde) bilmeyen kimselerin Kur’ân’ tefsîr etmeye çalışması, şer‘an câiz değildir. (Şerîat’ın buna izni yoktur.)CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Tefsîr yapacak âlimin aşağıda zikredilen on beş ilmi gâyet mükemmel şekilde bilmesi lâzım gelir.
    Bu ilimleri kemâliyle (tam ve en olgun şekilde) bilmeyen kimselerin Kur’ân’ tefsîr etmeye çalışması, şer‘an câiz değildir. (Şerîat’ın buna izni yoktur.)
    Lûgat (Arap dili)
    Tasrif (Sarf ilmi)
    Nahv ilmi
    İştikak
    Me‘ânî ilmi
    Beyân ilmi
    Bedi‘ ilmi
    Kıraat ilmi
    Usûl-i dîn ilmi
    Usûl-i fıkıh ilmi
    Esbâb-ı nüzûl
    Nâsih ve mensûh
    Fıkıh ilmi
    Mücmel ve mübhemin tefsîri
    Müfessirin sahip olması gereken 15’inci ilim, ilmü’l-mevhibedir. Bu öyle bir ilimdir ki, onu Cenâb-ı Hakk Hazretleri, ilmiyle amel eden bahtiyar kuluna ihsân eder.
    (Sırrı Paşa’nın saydığı bu 14 ilim kesbîdir, yâni çalışıp öğrenmekle elde edilebilir. 15’inci ilim ise vehbîdir, yâni Allah (c.c.) vergisidir. O, verirse verir; vermezse, çalışmakla öğrenilip elde edilemez.)
    İşte bu 15 ilim, müfessirin (tefsîr âliminin) mutlaka, kesin sûrette ve hiç şüphesiz ve eksiksiz mükemmel bir şekilde sâhip olması zorunlu bulunan ilimlerdir.
    Ama bunlardan başka, Kur’ân-ı Kerîm‘i tefsîr edebilmek için müfessirin diğer ilimlerde (ve çağının gerektirdiği genel kültür bilgilerinde) derinleşmiş olması da şarttır.[4]
    Eski usule göre yetişen ulemâ, Suyuti’nin İtkan’ında da saydığı on beş ilme üst derecede sahip olduktan sonra tefsir yazmaya başlardı. Eserlerini kaleme alırlarken hadîs ve tefsir mecmuaları sanki gözlerinin önünde açıkmış gibi durur, sabaha kadar yazdıkları müsveddeleri birkaç talebe akşama kadar ancak temize çekebilirdi.
    Yakın dönemde kaleme alınan tefsirlerin sahipleri için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Bir kısmı Arap edebiyatına vakıf olmasına rağmen, önemli bir bölümü hadîs ilminde mübtedi derecesindedir. Yakın dönem tefsir telakkilerinin kelime tahlillerinden uzak durmaları ve âyetleri derinlemesine tahlile yaklaşmamaları, sahip oldukları yüzeysel mâlumatın doğal bir yansımasıdır.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  5. KUR’AN TERCÜME EDİLEBİLİR Mİ? – Faruk GÜRBÜZ
    Bütün bir tercüme tarihine baktığımızda görürüz ki tercüme sanatı, fevkalâde asildir ve çok üstün bir maharet ve çok kapsamlı bir müktesebat ister. Tercüme sanatının gerektirdiği bir çok vasıflarla donanmış bir mütercim bile, bir metni asıl dilden farklı bir dile aktarırken, çoğu zaman, bir çok yerlerde, çok farklı zorluklar yaşar, çok çeşitli ve çetin problemlerle karşı karşıya kalır.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Bu problemlerin en çözülmezi de, edebî yönden mükemmelliğe ulaşmış metinlerde gözlenmektedir. Eğer bir metin derin mânâlarla yüklüyse ve aynı zamanda da büyüleyici bir şiirsel üslup taşıyorsa, bu kabil bir yazılı eser elbette mütercimi zorlayacak ve onu oldukça sarp bir yokuşa veya gayet engebeli bir mecraya sürükleyecektir.
    İşte yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim de, bu kabil eserler gibi, tarihi boyunca mütercim ve müfessirlerini böyle bir zorluğa sürüklemiş ve onların deha çapında olanlarını bile acze düşürmüştür.
    Meselâ, Kur’an-ı Kerim’i anlamı anlamına tercümeye kalkışan her mütercimin karşısına her zorluktan evvel, Kur’an’ın geniş anlamlı kelimelerinin tercümesinde karşılaşılan bir zorluk çıkar. Fatiha sûresinin ilk ayetinde geçen hamd kelimesini tercüme ederken karşılaştığımız zorluk gibi… Bu ayette geçen hamd kelimesini biz ya sadece övgü ile karşılar, ya da bu kelimeyi aynen, olduğu gibi bırakırız, Yani, ya “Övgü Allah’ındır.” Ya da “Hamd Allah’ındır.” şeklinde tercüme ederiz. Ancak, Kur’an’ın sibak u siyakında hamdın o la mütenahi mânâlarını tercümeye aktarmakta zorluk çekeriz. Çünkü hamd sûrenin bütünlüğü içinde Alemlerin Rabbı ile alâkalı olarak kullanılmıştır. Bu alâka da bu kelimeye oldukça geniş mânâlar yüklemiştir. Öyle ki bu kelimenin bu bağlamda kazandığı mânâ, kadim ve yeni Arap dilinde bile mevcut değildir. Çünkü bir varlık övüldüğünde onun en güzel özellikleri, en güzel sıfatları söylenir. Bu yüzden, Allah’a ait bir övgü söz konusu olunca, O’nun güzel sıfatları, O’nda var olan güzel isimler akla gelir. İşte bu mütalaalardan sonra “el hamdu li’llahi” ifadesini “el esmau’l husna li’llahi” şeklinde, yani en güzel isimler, en güzel vasıflar, en güzel özellikler, hak bir ilahta olması gereken vasıflar, Allah’ındır, gibi anlamamız ve bu manaya göre de bu cümleyi tercüme veya tefsir etmemiz gerekir. Bu anlayış da bizi yalnız bu ayeti kerimenin tercümesi konusunda Allah’ın güzel isimlerini tek tek saymaya, sonra da bu kutsî isimleri ayrı ayrı tefsir etmeye iter. Dolayısıyla her isimle sonsuz mânâ alanlarına açılırız.
    İşte görülüyor ki daha Fatiha sûresinin ilk ayetindeyken bile, müthiş bir tercüme zorluğuyla yüz yüze geliyoruz ve bu zorluk da bizi oldukça analitik, yani açıklayıcı, tefsirci bir tercüme yoluna itiyor. Bununla da kalmıyor, ayetin telmih ve çağrışımları bizi daha geniş manaları sıralamaya, sayıp dökmeye sevk ediyor. Meselâ bu kısacık cümlenin bütün bir şirk tarihine karşı ilan edilmiş bir muhtıra cümlesi olduğunu seziyoruz. Çünkü insanlık, tarih boyunca Allah’a ait sıfatları, yani uluhiyyet sıfatlarını putlara, ateşe, Ay’a, Güneş’e, yıldız’a; ciptlere, tağutlara, zaman zaman da despot krallara veregelmiştir. Bu ayette ise bu sıfatların yalnız Allah’a ait olduğu vurgulanır, tarih boyunca yapılan bu yanlış reddedilir. Zımnen, yaratmak, rızk vermek, rızkları taksim etmek, kader çizmek, yaşatmak, öldürmek, güç ve kudret gibi sıfatlar yalnız Allah’ındır denmek istenir. Allah’tan başka hiçbir varlıkta bu sıfatlar hakikî olarak mevcut değildir, denir.
    İşte bu ayeti okurken, onda böyle bir mânâ ve îlâm sezen mütercim, bu îlâmı da tercümede göstermek zaruretini hisseder ve anlar ki, Ayetin bu anlam ve telmih sınırları, çağrışımcı, yani tedaisel güç hudutları fevkalâde geniştir ve bu kabil kelimeleri karşı dilde tek kelimeyle karşılamak fevkalâde zordur.
    Yine, Arapça’daki şu özellik esas alınarak bir tercüme yapılmaya kalkışılsa, hiç şüphesiz yine aynı zorluğa düşülür. Meselâ Arap dilinde “fe” harfi ile başlayan her kelime, ayrılma, bölünme, yerden çıkma, kopma, ayırt etme ve çatlama ifade eder. Bu bilgi göz önüne alınarak Felak sûresindeki “Kul euzu bi rabb’il felak.” ayeti tercüme edilmeye kalkışılsa, ayette geçen felak sadece sabah olarak tercüme edilemez. Gerçekten de sabah, bir ayrılma ifade eder. Aydınlık karanlıktan ayrılır, sonra aydınlık galip gelir ve sabah tebeyyün eder. Bu açıdan bu kelimenin sabah olarak tercümesi doğrudur; ancak noksanlıktan hali değildir. Çünkü felak kelimesi başında fe harfini taşıdığı için akla gelen her türlü, biyolojik, sosyolojik, fiziksel ve jeolojik vs. ayrılmayı ifade edecek anlam genişliğine sahiptir. Bu derece geniş anlamlar ihsas edebilen bir kelimeye, karşı dilde tek kelimelik bir karşılık bulamayınca da haliyle bu kelimeyi bir çok kelimeyle karşılamak zorunda kalırız. Bu durumda da meal veya tefsirde Kur’an’ın icazı gözlenemez olur. Yani O’nun çok az kelimeyle geniş mânâlar ifade eden hususiyeti tercüme metinlerde artık göze çarpmaz olur. Bu durum karşısında, Kur’an’ıın aslından habersiz olan kimseler de zanneder ki, Kur’an-ı Kerim de, meramını bu kadar çok kelime sıralayarak anlatmış.
    Konumuza dönecek olursak deriz ki, bu bilgiler ışığında biz bu ayeti, “Sabahın rabbine, gündüzü geceden ayırt eden rabbe, mitoz ve mayoz bölünmeleri gerçekleştiren, hücreleri bölerek çoğaltan rabbe, atomu bölen, böylece ondan büyük bir enerji açığa çıkaran, toprağın derinliklerindeki tohumu çatlatan, artı ve eksi elektrik yüklü bulutları birbirinden ayrı tutan, ağacın gövdesinden dalları ayıran, dallardan, tomurcukları, tomurcuklardan yaprakları ayıran, yerden suları, kaynakları çıkaran, erkeği dişiden ayıran, ayrı ayrı, farklı farklı yaratan rabbe, insanları farklı farklı huy ve mizaçlara ayıran, çiçekleri renk renk yaparak farklı kılan, haklıyı haksızdan ayran rabbe, sığınırım de.” şeklinde tercüme veya tefsir edebiliriz. Ancak yine de bu saydıklarımız felak kelimesinin geniş anlam ihsaslarını tam anlamıyla ifade etmez… Yani açıklamalarımız yine de noksan kalır.
    Bu mütalaalarımız sadece iki örnekten ibarettir; oysa Kur’an’da böyle anlam genişliğine sahip binlerce kelime mevcuttur. Artık siz bu durumu göz önünde bulundurarak Kur’an’ın şimdiye kadar ne derece tercüme edilmiş olduğuna bakın ve gelecekte de ne kadar tercüme ve tefsir edilebileceğini tahmin etmeye çalışınız.
    Yine, bir mütercim Kur’an’ın deyimsel ifadelerine baktığında dehşetler içinde kalır. Bütün dillerde anlamı kuvvetli ve hatta kalıcı kılmak için deyimsel ifadeler kullanılır. Her deyimin bir hikâyesi vardır. Bu hikâyeler deyimlerin anlamlarını daha da güçlü kılan en mühim sebeplerdendir. İşte biz bu deyimlerin yalnızca deyimsel olmayan karşılıklarını verdiğimiz ve onların çıkış hikâyelerini tercümeye aktaramadığımız zaman, anlam o kadar zayıflar ki, adetâ kuru bir ifadeye, yalın bir söyleyişe dönüşür. Meselâ, ödü kopmak deyiminin karşılığı korkmaktır. Bunlar belki eş anlamlıdır; ama aynı kıymet ve vurgu değerinde değildirler. Ödü kopmak daha mübalağalıdır ve korkmak fiilinin şiddetini anlatır. Kur’an’da da böyle anlatımlar vardır. Meselâ Bakara sûresinde geçen “Ve uşribu fi kulubihimu’l icle…”, “Onların kalplerine buzağı içirildi.” ifadesi ile “onlar buzağıyı çok sevdiler.” ifadesi, aynı anlatım gücüne sahip değildir. Hatta “kalplerine buzağı sevgisi içirildi.” ifadesi bile aynı ifade kuvvetine sahip değildir. Çünkü Alemlerin Rabbi öyle çarpıcı bir ifade kullanıyor ki, neredeyse “kalplerine buzağının ta kendisi içirildi.”demek istiyor. Bir heyecan sanatı olan mecaz-ı mürsel sanatını kullanarak mânâyı son derece kuvvetli bir hale sokuyor. Ama mütercim bu ifadeyi tercüme ederken ona “kalplerine buzağı sevgisi dolmuştu.” dediği an, en azından asılda mecaz-ı mürsel olan bir ifade, tercüme metinde çok basit ve yalın bir ifade biçimine dönüşüyor. Bu durumda da, tercüme metinlerde, Kur’an’da mânâyı kuvvetli kılmak için kullanılan söz sanatlarını göremez oluyoruz. İşin erbabı olan her kimse de bilir ki, mecaz-ı mürsellerin taşıdığı anlatım gücü ile yalın ifadelerin taşıdığı ifade kuvveti denk değildir. Demek ki mütercim, deyimleri çevirirken de ciddi zorluklarla karşı karşıya kalıyor.
    Ve yine tercüme metinlerde, ses, anlam, ritim, heyecan ve duygu yitimi gibi hadiselerle karşı karşıya geliyoruz… Asıl metinde çok hoş bir ifade biçimi, kelime kelime tercüme edildiğinde çok tuhaf ve çirkin bir söyleyiş biçimine dönüşebiliyor. Meselâ : “tebbet yeda ebi lehebin ve tebbe” ayetini kelime kelime ve söz dizimine göre tercüme ettiğimiz zaman karşımıza “Kurusun iki eli Ebu Lehebin ve kurudu.” şeklinde Türkçe için devrik olan bir cümle yapısı çıkıyor. Bu bizim için biraz tuhaf karşılanabiliyor. İşte mütercim bu tuhaflıklarla da mücadele etmektedir. Asıl metni aynen söz dizimine göre aktarsa ortaya çirkin bir ifade çıkıyor. Onu kendi dilinde süslü ve beliğ bir duruma getirse anlam yitip gidebiliyor. Çünkü kelimelerin söz dizimindeki yerleri de asıl dilde gayet mühim mânâ ve vurgu hadiselerine hizmet etmiş olabiliyor.
    Hele hele Kur’an’ın o eşsiz ses örüntüsünü, o şiir üstü şiirsel üslubunu, lafız ile mânâ ahengini karşı dile aktarmak tamamen imkansız hale geliyor. Meselâ Nas suresini okurken s seslerini taşıyan kelimelerin oluşturduğu o eşsiz aliterasyonu, o eşsiz fısıltıyı tercümelerde duyup hissetmeniz imkânsızdır. “Kul euzu bi rabb’in nasss, meliki’nnassss, ilahi’ nnasss min şerri’l vesvasi’l hannasss, ellezi yuvesvisu fi suduri’nnass mine’l cinneti ve’nnasss.” derkenki s sesleri tam bir fısıltı havası verir. İşte görüyoruz ki hem sûrenin teması fısıltıyla alakalıdır ve hem de bu manaları anlatırken seçilmiş kelimeler fısıltı ihsas eden sssss sesleriyle doludur….
    İşte yukarıda sergilediğimiz birkaç mütalaa ışığında artık sizler de kolayca anlarsınız ki Kur’an hakkıyla tercüme edilemez. Her tercüme ona bir yaklaşımdır sadece… Her tercümede, hatta deha kabul ettiğimiz kimselerin tercüme ve tefsirlerinde bile her şeyden evvel çok yönlü anlam yitimleri, ses, ahenk, ritm, ifade kuvvetlerine dair kayıplar mevcuttur.
    Hulâsa: İnsanları farklı renk ve ırklar biçiminde yaratan Yüce Allah, onların lisanlarını da farklı kılmıştır. Onlar arasına lisan farklılıklarından oluşmuş bir de duvar örmüştür… Bu lisan farklılığından doğan mânia, Allah ile kulları arsında da oluşmuştur. Kur’an’ın Arapça ile indirilmesi ve Arap olmayan kavimlere de bu lisan ile hitap etmesi, gerçekten de Kur’an mütercimine öteki mütercimlerden çok daha mânâlı ve çok daha zor bir misyon yüklemiştir. Dolayısıyla o, Allah ile kulları arasında anlaşmayı sağlayan bir vasıta olmuştur. Ancak o, bu vazifeyi hakkıyla yapabilmiş midir? Bu sorunun cevabı ise tefsirlerin, meal ve tercümelerin dünyasında gizlidir. Ancak biz bu sorunun cevabını şu cümlelerle vermeye çalışacağız.
    İşin erbabı her kimse anlar ki, her tercüme yarı saydam bir camdan süzülmüş bir ışık huzmesinden ibarettir. Her mütercim, asıl kaynaktaki ışıktan bize yanlıca biraz bulanık, kırık, belli belirsiz ışıklar getirebilmiştir. Ve hiçbir mütercim Allah ile kulu arasında lisan farklılığından örülmüş bu katı, bu camit duvarı tam saydam hale getirmeyi maalesef başaramamıştır. Onların hemen hepsi ya bir mercek olmuş veya bir buzlucam… Yani asıl metindeki mânâ, ses, musikî, ritim ve ahenk ışıkları asıl kaynaktan çıkıp farklı mütercimlerin farklı kırılma indislerine sahip zihin ve hayâl dünyalarından süzülerek geçerken farklı kırılmalar meydana getirmiştir. Bu yüzden tercümelerde en fazla ses, musikî ve estetik, daha sonra da anlam kaybı gözlenir olmuştur. İşte bu sebeplerden kaynaklanan anlam kaybını gidermek içindir ki kelimesi kelimesine tercüme ilkelerindense tefsirî tercüme ilkeleri daha çok benimsenir olmuştur. Ne var ki bu tercüme çeşitleri bile, Kur’an’ın ancak yakın sahillerinde dolaşabilen yelkenliler olabilmiş. Bize uçsuz bucaksız bir ummandan sadece kapları nispetince su getirebilmişlerdir.
    Tercümeleri hakikaten en beliğ bir şekilde bize Cemil Meriç anlatmış. Onun tercümeler hakkındaki bu mütalaalarını Kur’an tercümeleri hakkında da söyleyebiliriz. Ona göre her tercüme, “Babil kulesinde yolumuzu aydınlatan hırsız feneri”dir. “Sönük, titrek bir ışık…”tır. “Dilden dile aktarılan, ruhtan çok lafız, vuzuhsuz bir aşağı yukarı…” dır.
    Artık tercümeler ve mütercimin kudreti bu kadar olduktan sora, diyebiliriz ki, Kur’an hakkında her tefsir bir yaklaşımdır ve Kur’an hâlâ bakirdir. Üzerinden asırlar geçse de… Onun mânâları ihata edilemez. Ondaki eşsiz musiki, ses örgüsü karşı dile asla aktarılamaz. Kur’an’dan eşsiz mânâlar ve faydalar sunmuş olmalarına rağmen, her tefsir ve mealin noksan kalmış tarafları hâlâ vardır. Kur’an uçsuz bucaksı bir kainattır. Onu herkes kendi kararınca keşfedebilmiştir. Kendi aklı ve imkânı nispetinde anlayabilmiştir.
    Kısaca mütercimin Kur’an-ı Kerim karşısındaki durumu, Newton’un okyanus karşısındaki durumu gibidir. Newton bir gün bir deniz sahilindeyken eline birkaç çakıl taşı almış ve demiş ki, bilinmezlikler şu uçsuz bucaksız denizler kadar sonsuz, keşfettiklerimiz elimdeki çakıl taşları kadar… Şu derya keşfedilmeyi bekliyor, oysa ömrüm bitmek üzere!
    İşte gelmiş geçmiş filozoflar, kaşifler şu uçsuz bucaksız kainatı ne kadar keşfetmişse, bütün müfessirler de Kur’an’ı o kadar keşfedebilmiştir. Kısaca Allah’ın kelamı ve kelimeleri olan Kur’an’ın ne kadar tefsir edilebileceği sorusuna cevap olarak Yüce Mevla’nın Kehf sûresi 109. ayetinin mealini sunmakla yetinelim.
    “Deki, Rabbimin kelimelerini yazmak için şu malum deniz, sırf mürekkep olsa; hatta bir o kadarını da biz, ilâve yardım olarak getirsek, Rabb’in kelimeleri tükenmeden elbette bu deniz tükenirdi.”

  6. (SÜNNETİ YOK SAYARAK) YANLIZ KUR’AN DİYENLER MÜSLÜMAN DEĞİLDİR
    İmam-ı Beyheki Delail kitabında şöyle rivayet eder: ‘Eshab-ı kiramdan İmran bin Husayn (Radıyallahü anh), şefaatle ilgili bazı hadisler nakleder. Oradakilerden biri der ki: – Siz hadisler bildiriyorsunuz, fakat biz bunlarla ilgili Kur’anda bir şey bulamıyoruz. İmran bin Husayn hazretleri buyurur ki:

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    – Sen Kur’anı okudun mu?

    – Evet.

    – Kur’anda sabah namazının farzının iki, akşamınkinin üç, öğle, ikindi ve yatsının farzının ise dört rekat olduğuna rastladın mı?

    – Hayır.

    – Peki bunları kimden öğrendiniz? Bizden [Eshab-ı kiramdan] öğrenmediniz mi? Biz de Resulullahtan öğrenmedik mi? Peki Kur’anda kırk koyunda bir koyun, şu kadar devede şu kadar, şu kadar paraya şu kadar dirhem zekat düştüğüne rastladın mı?

    – Hayır.

    – Öyleyse bunları kimden öğrendiniz? Bizden öğrenmediniz mi? Biz de Resulullahtan öğrenmedik mi? Hac suresinde (Eski evi [Kabe’yi] tavaf etsinler) âyetini okumadınız mı? Peki orada Kabe’yi yedi defa tavaf edin diye bir ifadeye rastladınız mı?

    – Hayır.

    – Allahü teâlânın Kur’anda şöyle buyurduğunu duymadınız mı? (Peygamber size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa da ondan kaçının.) [Haşr 7]

    Hz. İmran daha sonra buyurur ki: Sizin bilmediğiniz bizim Resulullahtan öğrendiğimiz daha çok şey vardır.”

    Bir âyet-i kerime meali: (Size, âyetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek aranızdan, bir resul gönderdik.) [Bekara 151]

    İmam-ı Şafii hazretleri, (Bu âyetteki hikmetten maksat, Resulullahın sünnetidir. Önce Kur’an zikredilmiş, peşinden hikmet bildirilmiştir) buyuruyor.

    Kur’an-ı kerim açıklamasız öğrenilseydi, Peygamber efendimize, (tebliğ et yeter) denilirdi, ayrıca (açıkla) denmezdi. Halbuki, açıklanması da emredilmiştir. İki ayet meali şöyledir:

    (Kur’anı insanlara açıklayasın diye sana indirdik.) [Nahl 44]

    (Biz bu Kitabı, hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklayasın ve iman eden bir kavme de hidayet ve rahmet olsun diye sana indirdik.) [Nahl 64]

    Bu âyet-i kerimeler, açıklamayı gerektiren âyetlerin bulunduğunu gösterdiği gibi, bunu açıklamaya Resulullah efendimizin yetkisi olduğunu da göstermektedir. Kur’an-ı kerimde her bilgi açık değildir. Peygamber efendimiz bunları vahiy ile öğrenmiş ve ümmetine bildirmiştir. İki hadis-i şerif meali de şöyledir:

    (Bana Kur’anın misli kadar daha hüküm verildi.) [İ. Ahmed]

    (Cebrail aleyhisselam, Kur’an ile beraber açıklaması olan sünneti de getirdi.) [Darimi]

    Resulullah efendimizin, Kur’an-ı kerimi açıklayan sünnetine önem vermeyen biri, İmam-ı Şafii hazretlerine der ki:

    – Kur’anın bir kelimesini inkâr eden kâfir olur. Öyleyse neye dayanarak, herhangi bir emir hakkında; âyet yok iken “bu farzdır” nasıl denebilir? Şu halde biz bazı hadisleri kabul etmesek ne lazım gelir?

    İmam Şafii, Kur’anda geçen “hikmet”in sünnet demek olduğunu ispat ettikten sonra der ki:

    – Allahü teâlâ buyuruyor ki: (Resule itaat eden Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80] (Hayır Rabbine andolsun ki anlaşmazlıklarda seni hakem kılıp verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.) [Nisa 65] Demek ki Allah’ın hükmünü bildiren Kitap’tan ayrı olarak, Resulullahın hükmü de vardır. Allahü teâlâ yine buyuruyor ki: (Peygamber size neyi verdiyse onu alın, neyi yasakladıysa ondan da sakının!) [Haşr 7] Bu âyet de, Resulullahın emir ve nehyine sarılmanın farz olduğunu bildiriyor.

    İmam Şafii hazretleri, Kur’anda bulunan bazı genel hükümlerden sünnet ile özel hükümlerin çıkarıldığını bildirir:

    – Namaz kılmanın genel emrinden hayızlı kadınların hariç bırakılması, zekata sadece bazı malların tâbi tutulması, vasiyetin feraiz âyetleriyle nesh edilmesi, miras âyetlerinin bütün anne, baba ve çocuklara şamil olduğu halde, kâfir olanlarına miras verilmeyeceği gibi istisnalara sünnet ile açıklık getirilmiştir.

    Bu açıklamalardan sonra insaf ehli olan zat, sünnetin de delil olduğunu kabul eder. Ama yine bazı sorular sorar. Der ki:

    – Peki sünnet ile kesin bir haram nasıl mubah kılınabilir?

    – Bak şu yanında duran adamın kanına ve malına kimse dokunamaz. İki salih şahit, “Bu kişi falancayı öldürdü ve elindeki malını aldı ve işte yanındaki mal da gasbettiği maldır” dese, bu durumda ne yapılır?

    – Kısas olarak öldürülür, malı da asıl sahibinin vârislerine dağıtılır.

    – Peki bu şahitlerin yalan söyleme veya yanılma ihtimali var mıdır?

    – Elbette vardır.

    – Peki, kesinlikle dokunulmaz olan can ve malı nasıl oldu da kesin olmayan iki şahidin sözü ile mubah oldu?

    – Çünkü şahitliği kabul etmek de dinin emridir.

    – Peki Kur’anda katillikte şahitliğin kabulünü gösteren bir âyet var mı?

    – Hayır, Allah’ın diğer emirlerinden kıyas ederek bunu çıkarıyorum.

    – Şahitlerin hakiki hallerine yalnız Allahü teâlâ vakıf olduğu halde, zahire göre onları kabul ediyorsun. Biz de muhaddisten zapt, hıfz, adalet, tek kalmama gibi şartları arıyoruz. Yani iki şahitten beklenenden daha fazlasını hadis âliminden istiyoruz. Ancak bu şartlara haiz hadisler delil oluyor. [Sen iki şahit ile, bu şahitlerin yanılma ve yalan söyleme durumları da olabildiği halde, bunlara inandın hüküm verdin, bir cana kıydın. Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde defalarca (Resulüme uyun, getirdiklerini alın, yasak ettiklerinden kaçının, O kendiliğinden konuşmaz, sözleri vahye dayanır, Ona itaat bana itaattir, Sizi sevmemi istiyorsanız Ona tâbi olun, Onun yolu ile benim yolumu ayıranlar kâfirdir) buyuruyor. Sünneti delil almak için, Allahü teâlânın emri ve şahitliği yetmiyor mu?]

    İmam-ı Şarani diyor ki:

    Ma’lûmdur ki, Sünnet Kitâb üzere kaziyedir. Aksi değildir. Zira sünnet, Kur’ân-ı kerîmdeki icmallerin açıklanmasıdır. Müctehid imamlar, sünnetteki icmalleri bize açıklıyan âlimler olduğu gibi, onlara uyan âlimler de, onların sözlerindeki icmalleri bize açıklarlar ve bu kıyamete kadar böyle devam eder.Üstadım Aliyyülhavas’dan (rahimehullah) duydum. Buyurdu: Sünnet bize Kur’ândaki icmalleri bildirmeseydi, âlimlerden hiçbiri, fıkıhdaki sular ve abdest bahislerindeki hükümleri çıkaramaz, sabah namazının farzının iki, öğle, ikindi ve yatsının farzlarının dört, akşam namazının farzının üç olduğunu, bilemezdi. Aynı şekilde hiçbir kimse kıbleye dönüldükte yapılan düâda, iftitahda ne söyleneceğini bilemezdi. Tekbîrin nasıl olduğunu, rükû’ ve sücûd tesbihlerini, ta’dili erkânı, teşehhüde oturdukta ne okunacağını bilemezdi. Aynı şekilde bayram namazlarının nasıl kılınacağını, ay ve güneş tutulması namazlarını, cenaze, yağmur duası namazları gibi daha çok şeyleri kimse bilemezdi. Bunun gibi, zekâtın nisabını, orucun ve haccın şartlarını, alış veriş, nikâh, yaralama, kadılık ve fıkhın diğer bâblarının hüküm ve esaslarını bilen olmazdı. İmrân bin Husayn’e bir kimse, bizimle yalnız Kur’ânla konuş dedikte, İmrân ona: (Sen tam ahmaksın. Kur’ân-ı kerîmde farzların rek’atlarının sayısı açık olarak var mı? Yahud bunda sesli okuyun, diğerinde sessiz deniyor mu?) buyurdu. O kimse hayır dedi. İmrân bu sözü ile onu susturdu.Yine Beyhakî Sünen’inde Müsâfir namazı bölümünde, hazreti Ömerden (radıyallahü anh) bildirir: Hazret-i Ömere yolculukta namazın kasr edilmesi, ya’nî dört rek’atlı farzları iki rek’ât olarak kılmaktan soruldu ve: «Biz, azîz kitabda korku namazını buluyoruz, fakat seferî namazı bulamıyoruz» denildi. Sorana: «Ey kardeşimin oğlu [yeğenim], Allahü teâlâ bize Muhammed aleyhisselâmı gönderdi. Biz bir şey bilmeyiz. Ancak biz, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) yaptığını gördüğümüz şeyi yaparız. O, seferde, 4 rekatlı farzları iki kılardı. Onu teşrî’ eden Resûlullahdır (sallallahü aleyhi ve sellem)» buyurdu. Bu sözü iyi düşün. Çünkü çok güzeldir.

    İmam-ı Süyuti diyor ki:

    “Şunu bilesiniz ki, usül ilminde maruf olan şartları taşıyan -kavlî olsun fiilî olsun- hadisler hüccetdir. Resulullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hadislerini inkar eden kimse küfre girer ve İslam dairesinden çıkar, yahudilerle, hıristiyanlarla veya Allahü teâlânın murad ettiği diğer kâfir fırkalarla beraber haşrolunur.” (Miftahu’l-cenne, s.18)

    İmam hazretlerinin bu yazısı “yalnız Kur’an” diyerek sünneti inkar edenlerin durumunu açık bir şekilde göstermektedir. Beş vakit namazın kaç rek’at oldukları, her rek’atda kaç secdenin farz olduğu ve daha nice farzlar Kur’ân-ı kerîmde açıkca bildirilmedi. Bu farzları açık olarak, Peygamberimiz bildirmişdir. Peygamberimizin bildirdiği farzlar ve haramlar da, Kur’ân-ı kerîmde açıkca bildirilen farzlar, haramlar gibi kıymetlidirler. Bunlara da inanmıyan, kabul etmeyen dinden çıkar, kâfir olur. Çünkü, Kur’ân-ı kerîmin birçok yerinde meâl-i şerîfleri,(Allahı seviyorsanız bana tâbi’ olunuz! Bana tâbi’ olanları Allahü teâlâ sever) ve (Allaha ve Resûle itâ’at ediniz. İtâ’at etmezseniz, Allah kâfirleri elbet sevmez) olan âyet-i kerîmeler vardır.

    Mehazlar:

    1. İmam-ı Süyuti, Miftahu’l-cenne fi’l-ihticac bi’s-sunne (Sünnetin İslamdaki Yeri), Rağbet Yayınları, İst. (Tercüme: Doç Dr. Enbiya Yıldırım)
    2. İmam-ı Şarani, Mizan-ül Kübra (Dört Hak Mezhebin Büyük Fıkıh Kitabı), Berekat Yayınevi, İst. (Tercüme: A. Faruk Meyan).

    Derleyen: Murat Yazıcı

  7. KUR’AN-I KERİM’İ DOĞRU ANLAMAK – Prof. Dr. Durmuş Ali Kayapınar

    Dünya çölünün tek temiz kalmış kuyusuna fâreler düşmüş ya da düşürülmüşse, O’nu temizlemek, O’nun kirletilmiş suyunu boşaltmak için bütün ömrünüzü vakf etseniz hattâ bunun için ömrünüze yetmiş bin ömür daha katsanız, kirliliğinden zerre bile eksiltemezsiniz. İçerisindeki fâre leşlerini çıkarıp atmadan.

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Öyle ise en öncelikli şart; her ne şekilde ve hangi kılıkta olursa olsun, hiç kir-pas tutma Kur’an kuyusunun içine atılan hârici unsurları görmek, kirleri pasları tanımak, gizlenen mühlikâtı aramak, gömülen mayınları taramak ve O’na yöneltilen karalama isnâd ve iftiraları belirleyerek tamamen kaldırıp atmak olacak.
    Sinsi küfür, nifak ve şikâk mikroplarının kanlara karıştığı, her türlü sahtecilik, düzenbazlık ve hâinliğin iliklere işleyebildiği günler yaşanmakta. Ancak, “bir gün bana, bir gün sana” kuralınca bakalım öbür gün neler olacak?!.. Yalnız şurası su götürmez bir gerçektir ki, kimsenin hakkının aslâ zâyi olmayacağı günler gelecek, mutlaka. Ve hiç kimsenin yaptıklarının yanına kâr kalmayacağı muhakkak…
    Et-Tekârub beyne’l-Edyârı:(7) Dinler Arasındaki Engelleri: Ortadan Kaldırma, Dinleri Birbirine Yaklaştırma, dinlerin Birleştirme, İbrahimi Dinler Birliği, Global Din, Kütlesel Din, Dinler Arası Diyalog… gibi sloganlar; Tebeddûlû Ezmân Teğayyürü Ahkam, Târihsellik, Sempatik, Hermenötik… gibi ekolleşme, senaryo ve alt yapı oluşturmalar; Modernlik, Medenilik, Yenilikçilik, Çağdaşlık, Barışseverlik ve Tolerans… gibi türlü afyonlar…
    Sayısız isnâd, hayasız iftira, pervâsız işbirlikçilik ve doyumsuz bühtânlar…
    Kültürel açıdan bütün bu haksızlıkları onaylayabilecek derecede câhil, iktisadi bakımından da bütün bu zulümlere boyun eğmeye mecbur kalacak kadar aç bırakılan Müslümanlar!…
    Muhammed Ümmeti, târihinin hiçbir devrinde görmediği acıklı ve zelil bir derekeye düşürülmüş ve tüm inananlarına, son derece onur kırıcı rezil bir hayât dayatılıp samimi ve ta’vizsiz değerlerimiz müstesna ve müberrâ “Müslüman, çağdaşlaşmak istiyorsa Kur’an’dan, Kur’an’a sâdık kalmak istiyorsa çağdaşlaşmaktan vazgeçmelidir(8) diyen azılı Kur’an-Düşmanları’nın peşine takılıp, hizmetine soyunabilen bünyemizde urlaşmış, kimi modernist uzman(!)lar…
    Bir dilim ekmek için inkâr ettiği her şeye inanan ya da inandırılan, inandığı her şeyi inkâr eden ya da inkâr zorunda kalan insanlar!…
    Şân için şöhret için edilebilen iğrenç yalanlar ve inkâr edilen yüce Kur’an’lar!…
    Sanılmasın ki, eskiden yoktu bütün bunlar… Kuşkusuz meyvesiz ağacı taşlamalar. Ağaç türünün en meyvelisi ve meyvelerinin en değerlisi İSLÂM TÛBÂSI’nı taşlamak, akıllı düşmanla akılsız dostun en kârlı işidir elbet… Onun için onbeş asır önce, daha nüzûlü sırsında başladı bütün bu insafsız taşlamalar, bütün bu nikbet isnad ve bütün bu şirret iftira ve bühtanlar…
    Kâinâtın sa’adet sofrası, İslâm tûbâsı, mutlak gerçeklerin billûr fânusu Kur’an-ı Azimü’ş-Şân’a: “Eskilerin masalları mı demediler, bir kâhinin düzmeceleri mi ?!.. Bir şâirin uydurduğu şiirler mi demediler, yoksa bir delinin saçmaları mı?!.. tâ o zamanlar?!..
    Her an her türlü mu’cizeyi gerçekleştirmeye, onları geçmiş kavimlerin ibret-âlem tûfan ve felaketlerine rahmet okutacak helâklere dûcâr etmeye ve icâbında yerlerin dibine batırmaya muktedir bir peygamberin yüzüne karşı: Sihirbaz mı demediler, kâhin mi demediler, şâir mi demediler, yalancı mı demediler, iftiracı mı demediler, sahtekâr mı demediler, düzenbaz mı demediler, deli mi demediler ki; bugün bunların benzerlerini söylemeyecek, bin beterini düzmeyecekler, biçâre ümmetlerine karşı düşmanlar?!.
    Nitekim gün onların günü, zaman onlardan yana ve çark onların lehine dönmekte ve de devrânlar…
    İşte türlü sloganlar halinde piyasaya sürülen, İslâm adına pazarlanan ve sürekli olarak gündemde tutulan son derece ma’sûm, ma’sûm olduğu kadar da yararlı görünümlü ve yaygın bir taleb: “Bütün Müslümanların Kur’an’ı okumak, anlamak ve üzerinde tefekkür ederek, dinlerini O’ndan alıp öğrenmek… gibi yükümlülükleri var” denir. Buna karşı siz: “Ben eski yazıyı bilmem” deseniz, “Yeni yazılısından oku” derler.“Ben Arapça bilmem” deseniz “Türkçe oku” derler. “Tercümeleri birbirini tutmuyor” deseniz, Canım, üç aşağı beş yukarı hepsi de hemen hemen aynı şeyleri söyler” derler. “Bazı yerleri terceme bile edilemiyor, bazı tercemeleri de hiç anlaşılmıyor” deseniz, küçümseyici bir dille: “Anlaşılır, anlaşılır… Bir kere söz denilen şey anlaşılmak için söylenir. Anlaşılmayan sözleri söylemek, muhâtablarla alay etmek demektir. Allah kullarıyla aslâ alay etmez. Gel biz sana anlatalım” derler. Ardından da nokta tesbiti kafadar ve yandaşlarının isimlerini bir bir sıralarlar…. “Falan falan kimselerin tefsir ya da açıklamalarını okuyun hele, anlarsınız” derler. “Bazı tercemelerde çelişkiler, akla mantığa sığmayan şeyler var” deseniz hiçbir delil, usûl, kural, nakil ya da temel’e dayanmadan; yalın akıl, kişisel mantık, her kişiye göre değişebilen başıboş düşünce, Yunan felsefesinin maskarası hâline gelmiş felsefi fikir, kime ve neye hizmet ettiği mechûl keyfi temâyül, indi evham ve hayâllerin rüzgârında size türlü-çeşit yorumlar döktürürler.
    Tabii böyleleri, yaptığı işin Allah’ın Kelâmı’nı kulların saçmalıklarıyla değiştirmekten başka bir şey olmadığının ya hiç farkında değildirler, ya da tam tersine bunu bilerek ve özellikle yapmaktadırlar. Zaten onların rast gele, pervâzsızca, ulu orta atıp tutuşlarından: “Cahil cesurdur”u ve her bilinçli karşı çıkışta fırıldak kesilişlerinden “hain korkaktır” oynadığı da besbellidir.
    Hiçbir zaman, değil bir din adamı, hiçbir mü’min; değil bir Müslümanı, İslâm’a savaş açmış olsa bile, hiçbir insanı Kur’an’dan aslâ uzaklaştırmak istemez, isteyemez. Ama karşı karşıya olduğu Kitab’ın çocuk oyuncağı olmadığını ve herhangi bir kitaba benzemediğini, O’nu ele almanın bile bir usulü ve bir âdabı, özellikle de inananlar için olmazsa olmaz şartları bulunduğunu bilir. O’nu sanki hazık bir operatörmüş gibi, teşhis nedir, tıbbi operasyon nedir bilmeyen bir kasabın eline “kes as şunu” dercesine aslâ teslim ve emanet edemez.

    KUR’AN’IN ANLAŞILMASI 
    Bir kere Kur’an’ın kendine mahsus bir alfabesi, kendine özgü harfleri ve harflerinin de “Mehâric-i Huruf” denilen değişik telaffuz şekilleri ve özel seslendiriliş biçimleri vardır. O’nun başka harfler ya da alfabelerle ne doğru dürüst yazılması ne de okunması mümkündür.
    Mümkündür ya da ben yaptım da oldu diyen herkes biline ki, yalan söylemekte ve “ben abdestsiz gusülsüz namaz kıldım da oldu” demektedir.
    O’nu ele alıp okuyabilmek için bile, önce bir Abdest alınır. Mümkünse kıbleye doğru oturulur. Mushaf göbek hizasından yukarıda tutulur ya da yüksekçe bir yere konulur. Te’avvuz ve besmele ile okumaya başlanır. Doğru okumaya dilini anlamaya hüküm ve hikmetlerine nüfûz etmeye gayret edilir. Doğru anlamak ve yanlış anlama ihtimallerini önlemek için güvenilir müfessir ve mütercimlerimizin tefsir ve tercemeleri esas alınır. Çünki gerçek müfessir; hayatını Allah’ın Kelamı’ndan neyi kast eylediğini en doğru ve Murâd-ı İâhi ye en uygun şekilde belirlemeye vakf etmiş ve başarısı İslâm ulemasınca asırlar boyunca onaylana gelmiş kimsedir okurken düşünce, tefekkür, tedebbur ve tasavvurun sınırları olabildiğince zorlanır. Hiç anlaşılmayan müteşâbihler ise Allah Te’âlâ’ya havâle edilir.
    Hiçbir zaman, hiçbir gerçek müfessir: “Ben bu âyetten bunu anladım. Bu âyetten Allah’ın kastı benim anladığım bu mânâdan ibarettir” diye kestirip atmaz. Böyle bir davranış; değil cahillerin, bu işin uzmanlarının önderi olmuş kimselerin bile hakkı değildir. Zira hiç kimse Allah’ın Murâdı’nı kendi aklıyla sınırlandıramaz. Ama bu demek değildir ki, örneğin: “Allah vardır, birdir” gibi hiçbir açıklama ve ihtimale yer vermeyen âyetler de böyledir. Hayır, bunun gibi muhkem, manası çok açık, ikinci bir manaya çekilmeleri imkânsız olan âyetleri herkes anlar.
    Burada vermiş olduğumuz bu tek örnek imanla ilgili…. Amelle ilgili âyetlerde durum farklı, ahkâm, yani şeri’at kanunlarıyla ilgili âyetlerde ayrı müteşâbih bölümüne giren âyetlerin anlaşması meselesi ise daha da farklıdır. Bunların bir kısmı hakkında ancak müfessirler, bir kısmında ancak müctehidler söz sahibidirler. Müteşabih âyetler hakkına ise râcih kavle göre hiç kimsenin hiçbir söz söylemeye hak ve salâhiyeti yoktur.
    Bütün bunların doğru olarak belirlenip, Allah’ın muradı dışına kaymadan anlaşılması büyük bir uzmanlık işidir. Bu uzmanlık da her yeteneklinin başarabileceği türden bir uzmanlık değil, tarihin uzun sayfaları içerisinde belki asırda bir çıkabilen, bazen asırlarca çıkmayan türden bir uzmanlıktır. Günümüzün en geçerli uzmanlık sâhaları, sözünü ettiğimiz uzmanlığın yanında çocuk oyuncağı bile değildir…
    Bununla beraber insan aklı frenlenemez ama, hangi Kur’an âyetlerinin yukarıdaki guruplardan hangisine girdiğini bile sağlam ve sağlıklı bir şekilde ayırd edemeyen bizler de elbette Kur’an âyetleri üzerinde bir şekilde düşünür, tefekkür ve tezekkür ederiz; hatta birer Müslüman olarak kendi çapımızda bunu yapmak görevimiz. Ama bunu, dizginsiz aklın deli beygirine binip, nefs-ü hevâ kamçısıyla çılgınca kırbaçlamak, ucüb ve kibriyanın dümensiz dürtüleriyle mahmûzlamak suretiyle tozu dumana katarak, düşmanları güldürüp dostları ağlatarak değil; usulüne uygun olarak, uzmanların asırlar boyu imbikten süze süze ortaya koydukları kuralları uygulayarak yapmak; mu’teber müfessirlerimizin önderliğinde, İslâm’ın ana caddesinde bayraklaşmış müctehidlerimizin güdümünde, Allah’tan korkarak ve kulundan utanarak yapmak zorundayız.

    MÜFESSİRLERDEN NAKİLLER
    Bunlar sakın yalnızca benim kişisel yargılarım olarak değerlendirilmesin. İsterseniz bir de yüzlercesi arasında bu sâhanın en önde gelen uzmanları olan İmâm Ez-Zerkeşi, Es-Süyûti ve Ez-Zerkanigibi âlimlerimizin, eserlerinden aktarmak sûretiyle aynen katıldıklarını ortaya koydukları Şemsûddin El-Hüveyyi’nin bu konudaki sözlerine de bir göz atalım:
    “Tefsir ilmi; hem zor, hem de kolaydır. Zorluğu birçok bakımdan ortadadır. Bu zorlukların en belirgini; Kur’an’ın ulaşılamayan, bizzat kendisinden duyulup dinleyerek anlaşılması imkânsız olan bir konuşmacı (Allah)’nın sözü olmasıdır. Zira bu bir hikaye ya da şiir değildir ki, yazarı ya da şâirinden veya onları dinleyenlerden dinlemekle Öğrenilebilsin. Kur’an’ın kesin tefsiri, ancak Rasulullah (s.a.v.) den öğrenilebilir. Rasulullah’ın tefsir buyurduğu Kur’an, çok kısıtlı ve birkaç âyetle sınırlıdır. bunlar dışında Kur’an’ın kesin tefsirinin ortaya konması imkansızdır. Dolayısıyla Allah’ın âyetlerinden muradının ne olduğunu kesin bir şekilde anlayabilmek, bir takım emâre ve delillerden hüküm çıkarmaya (istinbât) bağlıdır. Bunun hikmeti de, Allah Te’âlâ’nın; kullarının, Kitab-ı ilâhisi üzerinde düşünmesini (tefekkürü) murad buyurmuş olmasıdır. İşte bunun için Cenâbı Hakk, Nebisi Sallellâhü Aleyhi Vesellem’e, âyetleriyle kast eylediği manaların tamamını, hadis metinleriyle açıklamasını emr eylemiştir. Ancak bazı Kur’an âyetlerini açıklayan bir takım müfessirler sahabelerin tefsirlerini tasvib etmekle yetinmiştir. İşte bu durum, Allah ve Rasulü’den işitmeden, haklarında Allah ve Rasulü’nün açıklamaları bulunmayan âyetler üzerinde tefsir yapılabileceğinin (cevaz) kesin delilidir. Öyle ise her Müslüman’ın, önceki âlim, sâlih müfessirlerin görüş ve düşüncelerini göz önünde bulundurarak Kur’an üzerinde düşünmek gibi bir görevi vardır. Fakat herkesin her düşündüğüne mutlak gerçek gözüyle bakması doğru değildir.”
    Bu ince noktayı da El-Huveyyi şu cümleleriyle açmıştır:
    “Kimileri kendince câzip bulduğu bir takım fikirler ortaya atar ve :“Ben bunu hiçbir kitapta, hiçbir şey mûtâla’a etmeden buldum çıkardım” diye övünür ve bu davranışının bir övünç vesilesi olduğunu sanır. Oysa bilmez ki, bu bir övünç değil, büyük bir utanç vesilesi ve müthiş bir eksikliktir. Çünki böyleleri, kendi söylediklerinin, önce söylenmiş olanlardan üstün olup olmadığını bilmemektedir. Oysa aslında onların söylediğinin önceden söylenmiş olanlara hiçbir üstünlüğü de yoktur. Öyle ise bunlar, ne ile övünmektedir ki?!.. İşte bu hassâs noktayı göz önüne alarak ben; ne yazdımsa, hep Allah’tan korkarak, O’ndan yardım dileyerek ve O’na dayanıp güvenerek yazdım. Yazdıklarımın güzel olanları, Allah’ın salih kullarının kitaplarını mütâla’a vesilesiyle Allah’tan ve O’nun fazlındandır. Zayıf olanları ise kötülüğü emredip duran nifstendir.”(9)
    Bizlere de, bu büyük önderlerimizin yolunda yürümek düşer. Onların Allah’ın Kelamı’ndan neyi murad buyurduğunu doğru tesbit için, başlangıcından bu güne ömürler harcayarak belirleyip, ince süzgeçlerden geçirdikten sonra benimsedikleri altın kuralları iyice öğrenip yerli yerince kullanmasını bilmeden ulu orta Kur’an üzerinde konuşmamak düşer. Murâd-ı İlâhi dışına çıkarılıp sapıklıklara âlet edilmesini önlemek için, Kelam’ı İlahi’yi tarih boyunca sahabi tabi’i, tebu’tt-âbi-i ve diğer mu’teber müfessir, muhaddis, müctehid ve Muhammed Ümmetince hüsn-ü kabûl görmüş büyük din bilginlerimizin değerli katkı ve deneyimleriyle oluşturdukları Tefsir Usûlü İlmi’nin verileri çevresi içersinde değerlendirmek ve hiçbir zaman bu altın değerindeki esas ve formülleri göz ardı etmemek düşer. Yoksa şâirin, bir türlü istediği nağmeyi çıkartamayan acemi tamburinin durumunu anlatmak için söylediği Men çi gûyem Tanburem çi zened: “Ben ne derim tamburum ne çalar?Mısrâ’ı dillendirdiği durum ortaya çıkacak; bu da, günümüzde örnekleri sıkca görülen, bir çok sapıklık ve çarpıklıklara yol açacaktır.

    Dipnotlar:
    (1.) günde (kıyamet gününde) pırıl pırıl parlayan bir takım güler yüzler vardır. (onlar) rablarına bakar(kendilerinden geçmiş bir halde Cemalullah’ı seyrederler)”. Kıyâme suresi, âyet: 22-23. Es-Süyûti. Celâleyn: 2/44 Kâzi Beyzâvi ve Şeyhzade Hâşiyesi: 4/486-487
    (2.) “En kopuk, en tutarsız ve en sebatsız” demektir. “Bismillah ile başlamayan her kayda değer iş, en kopuk veya en sonsuz iştir” hadisden iktibastır. Bkz: Ahmed b. Hanbel. El-Müsned: 2/356 El-Beyhaki’den naklen El-Münâvi Künüzü’l- Hakaik Fi Hadisi Hayri’l-Halâik: 2/39. Es-Süyüti, El Câmi’us-Sağır Fi Ehâdisl’ l-Beşiri’n-Nezin 2/97.
    (3.) “Sonsuz, sonu kesik, güdük ,nesli kesik ve soysuz” demektir. Bu kelime de, bazı küçük metin farklılıklarıyla ikinci dipnottaki kaynaklarda geçmektedir.
    (4.) Bu âyet, Rahman süresinde onüç kere tekrarlanmıştır.
    (5.) Beled süresi, âyet:10.
    (6.) Meşhur bir Arap atasözüdür.
    (7.) Abdü’l-Âti Muhammed Ahmed, El-Fikru’s-Siyasi Li’l-İmam Muhammed Abduh: 32. Dr. Muhammed Hüseyn El-İslâmü ve l-Haâratl’l- Ğarbiyye: 69. Muhammed Reşid Rızâ, Tarihu’l-Üstaz: 1/93. Dr. Zekeriyyâ Süleyman Süleyman Beyyûmi. Et-teyyârâtü’s-Siyasiyye ve’l-İctimâ’iyye Beyne’l-Müceddldin ve’l-Muhâfizin: 58-59.
    (8.) Rudi Paret, Kur’an Üzerine Makâleler: 18.
    (9.) Ez-Erkeşi, El-Bürhan Fi Ulûmi’l-Kur’an: 1/15.

  8. MÜFESSİRLERİN GÖRÜŞLERİNİ ALIRKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN HUSUSLAR- Prof. Dr. Durmuş Ali Kayapınar

    Mu’teber müfessırler âyetleri tefsir ederken görüşlerini, çeşitli nedenlerle değişik ifâdeler ve farklı üslûplarla verirler. Bu farklılıklar bazen onların aynı âyetten birbiriyle bağdaştırılması mümkün olmayan ayrı ayrı şeyler anladığı izlenimini uyandırır. İhtilâflara varan bu farklı ifâdeler özellikle sahabe ve Tâbiî’lerın âyetleri açıklarken kullandıkları ifâdelerde yoğun bir şekilde kendini gösterir.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Müfessırler bunları farklı üslûb ve ifâdelerle anlatırlar. Anlayışı kıt olan ya da onların ifâde farklılıklarının kaynaklandığı sebeplen bilmeyenler, bunlar arasında gerçekten ciddî farklar bulunduğunu zanneder. Oysa hepsi de âyette mevcut olan mânâyı dile getirmekte ve ifâdeleri, hep âyetten çıkan mânâ ile sınırlı bulunmaktadır. Çünkı buradaki açıklama ya müfessirin o âyetten anladığı mânânın kendi üslubuyla ifâdesini ortaya koymakta, ya da karşı karşıya bulunduğu durum, sorun ya da sorunun en uygun açıklaması olduğu içm ifâde, o değişik tarza bürünmüş bulunmaktadır. Kimi müfessirler bazen bir şeyin kendisini değil de, lâzımını ya da nazîrini haber verir; kimileri de, o şeyden kast edileni, semere veya sonucu haber verir. Ancak bütün bunlar çoğu kez döner dolaşır sonuçta bir tek mânâya ulaşırlar. Murâd, bütün bu farklılıkların toplamı ya da toplamından elde edilen sonuçtur. Yoksa burada, şâirin bir münâsebetle daha önce de kayd ettiğimiz:
    İfâdemiz bin türlü, sözlerimiz pek çoktur.
    Ey güzeller güzeli!. Hüsn’ün ise bir tektir.
    Ne bilsinler ki hepsi, Gül-CemâlinT söyler.
    Zerrelerin her biri, Sen’ı işaret eyler.1094 şiirinde ifâdesini bulan, ıbâre farklılıklarının, maksatların da farklılaşmasını doğurduğu düşüncesine kapılmak yersiz ve geçersizdir. Bu farklı ifâdelerin birbiriyle bağdaştırılması mümkünse, durum böyledir ama; te’lîfleri mümkün değilse, eğer her iki görüş, aynı ölçüde sağlıklı ve sağlam ise, o zaman aynı müfessırın bu iki farklı görüşünden muahhar olanı öne alınır. Eğer söz konusu iki kavlin sıhhati birbirine eşit değillerse, o zaman bunlardan birbirine nisbetle daha sâhîh olanı öne alınır.

    1094 Ez-Zerkeşî, Bedriiddîn Muhammed b. Abdillâh, El Bürhân Fî Ulûmi 7- Kur ‘ân: 2/160.

    Çoğu kez müfessirler üzerinde durdukları âyetle ilgili bazı noktaları temsilî yolla anlatırlar. Bu temsilî anlatıma kendini kaptıran kimi insanlar da, âyetin mânâsının bu temsilî anlatımda verilenlerle sınırlı olduğunu zannederler. Oysa bu anlatım, üzerinde durulan âyetin tefsirinin tümü değil, sâdece bir yönünün somutlaştırılmaya çalışılmasından ibarettir.1095
    Biz tefsir konusunda selefin kavillerinden bize nakledilenleri incelediğimizde ve tefsir kitaplarına dağılmış görüşlerini bir araya toparladığımızda ilk bakışta, bu kaviller arasında ihtilâflar bulunduğunu görürüz. Bir sahâbînin bir yerdeki kavlinin bir yerde, diğer bir sahâbînin kavline muhalif; bir tabiînin kavlinin öbür tabiînin kavline muhalif olduğunu görürüz. Hattâ bazen bunlardan birinin aynı âyetteki iki kavlinden birinin diğerinden farklı, hattâ birbirine aykırı olduğunu görürüz. Ama acaba bu farklılık birbirine zıt ve bağdaşmaları imkânsız (tenakuz ve tebâyün türü) bir ihtilâf mıdır?!..Yoksa birden fazla mânâları içeren bir âyete âit ifâde tarzlarının ve üslûp değişikliklerinin farklılığı mıdır? 1.. İşte bunlar müfessirin kavillerini nakl ederken göz önünde bulundurulması gereken hassas noktalardır. Bunun kuralı aşağıdaki durumları nazar-ı îtıbâre almaktır:
    1- Çoğu müfessirler, âyetleri tefsir ederken meslektaşlarının kullandıkları ifâdelerden farklı ifâdeler kullanırlar. Bu ifâdelerin tümü müsemmânın aynı olmasına rağmen, Allah’ın isimlerini tefsir edişlerinde görüldüğü gibi, müsemmânın birkaç mânâya gelmesinden kaynaklanır. Müfessırlerden biri söz konusu mânâlardan birini, öbürü de diğerini açıklamaktadırlar. Bunları okuyanlar da bu durumdan habersiz olduklarından, burada büyük bir çelişki, ya da tutarsızlık olduğunu zanneder.

    1095 Ez-Zerkeşî, Bedrüddîn Muhammed b. Abdillâh, El Bürhân Fî Ulûmi’l- Kur’ân: 2/159.

    2- Ayetlerin lafızlarının, Ikı mânâya ya da müteaddıd konumlarda farklı mânâlara delâlet eden “müşterek” lafızlar gibi, birden fazla mânâlara muhtemel olması..
    Bu gibi durumlarda bir müfessir muhtemel mânâlardan birini, diğeri de öbürünü açıklıyor olabilir.
    3- Her müfessırin genel kapsamlı bir ismi temsil ya da uyarı yollu bir üslûpla, kapsadığı mânâların bazı değişik şekillerini dile getirerek açıklaması…
    Örneğin: “Sonra Kitâb’ı kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan, kimi kendisine zulm eder, kimi ortadadır, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır.”1096 Ayet-i kerîmesindekı “öne geçen” kelimesini kimi, namazı tam vaktinde kılanla; kimi, zekâtı sadaka ile birlikte verenle tefsir etmiş; “ortada” kelimesini; kimi, namazı vakti içerisinde kılan; kimi sâdece zekâtı vermekle yetinen; “nefsine zulmeden” sözcüğünü, kimi namazı vakti geçerken kılan, kimi de zekât vermeyen ile tefsîr etmişlerdir. Kimileri de, bu âyeti Taberî’nın dediği gibi, İbnü Abbâs bu âyetin tefsirinde: “Onlar Muhammed ümmetidir. Allah onları indirdiği her kitaba vâris kılmıştır. Zâlim olanlarını affeder, muktesid olanlarını kolay bir hesapla hesaba çeker. Sâbık’larını da sorgusuz sualsiz Cennet’e sokar” diye tefsîr etmişlerdir.1097

    1096 Fâtır Sûresi, Âyet: 32.
    1097 Et-Taberî, Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr, Cami’ul Beyân An Tevili Âyi ‘l-Kur ‘ân: 23/ 88.

    Tefsirde görülen bu ihtilâflara tenakuz (çelişki) türü ihtilâf nazarıyla bakılamaz. Bunlar ancak tenevvü’ türü, bakış açıları farklı bir ihtilâf olarak değerlendirilebilir. Onun için her müfessirin tefsîr yaparken yararlandığı müfessirlerin bu tür ihtilâflarına dikkat etmesi ve bunları birer çelişki gibi görmemesi gerekir. Zira müfessırlerden biri aynı şeyi ifâde etmek için, “âyet, bunun hakkında nazil oldu” ifâdesini kullanır; bunun yerme öbürü, “Bu, bunun hakkında nazil oldu” ifâdesini kullanır. Böylece her birinin kullandığı ifâde, öbürünün kullandığı ifâdeden şeklen farklılık sergiler ama; bütün bu ifâde farklılıkları âyetin içeriğini yansıtan mânâ, türlülük (tenevvü’) ve zenginliğinin tabîî bir sonucudur.
    Ama bir müfessır: “Bu âyetin nüzulü şöyledir”; diğeri, “Onun nüzul sebebi şöyledir” diyerek, farklı ama kâbıl-ı te’lîf olmayan tamamen ayrı bir olaydan söz ederse, o zaman farklı olayları kastederek: “Bu âyet şunun ve şunun hakkında nazil oldu” der. Bu da, söz konusu âyetin nüzulünün mükerrer olduğunu, ayrı ayrı sebeplerle birkaç defa indirildiğini gösterir. Bu kabil şeyler de yorumla değil, sağlıklı nakille bilinebilecek hususlardır.
    4- Aynı âyette iki ya da daha fazla kırâetın bulunup her müfessirin âyeti özel bir kırâete göre tefsir etmesi; böylelikle bu farklılığın ihtilâfla ilgisiz olduğu halde bir ihtilâf sanılması…
    Örneğin Taberî, İbnü Mes’ûd’un âyetındeki 1098 “(gözleri) kapandı” ve “(gözlerinin görme yeteneği) alındı ve büyülendi” anlamlarına geldiğini söylediğini aktararak tefsir etmiş; Katâde’nın ise: kırâetiylle okuyanların “(gözleri) Kapandı” anlamını, şeddesiz kırâetiyle okuyanların ise “(gözleri) büyülendi” anlamını kastederler.’ dediğini naklederek; tefsir etmiş; ardından, kendisi de bu iki kırâete başka mânâlar eklemiş ve kelimenin şeddeli kırâetine, “bayıldı ve daldı”; şeddesiz kırâetıne de, “hapsolundu, çevresiyle ilgisi kesildi” anlamını eklemiştir.1099
    Bu konu sâdece müfessirın, müfessirlerın kavillerini naklederken göz önünde bulundurması gereken şeyler çerçevesi içerisinde güvenceye alınabilecek bir konu değil, “müfessirlerin ihtilâf sebepleri” gibi, bir çok konuyla yakın ilgisi bulunan çok önemli durumları içeren bir konudur.

    1098 Hıcr Sûresi, Âyet: 14.
    1099 Et-Taberî, Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr. Cami’ul Beyân An Tevili Âyi’l-Kur’ân: 14/9, 10.

    Dolayısıyla ilgili konularıyla bağlantısı kurularak üzerinde daha kapsamlı ve daha dikkatli durulmayı gerektirir.

  9. DOĞRU VE YANLIŞ TEFSİR DEĞERLENDİRMESİ- Prof. Dr. Durmuş Ali Kayapınar
    Hiç kuşkusuz en sağlam ve en güzel tefsir, yukarıdaki öncelik sırasına göre yedi başlık altında incelediğimiz tertibi aynen gözeten, bunlardan birincisinin verilerini ikincisine ışık tutar, bir ve ikincisinin verilerini üçüncüsüne, bir ıkı ve üçüncüsünün verilerini-dördüncüsüne…ilh. ışık tutar tazda, öncekilerin önceliğini sırasıyla koruyarak yapılan tefsirdir. Bu tefsirin adı da: değindiğimiz gibi,
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Naklî Tefsir, Me’sûr Tefsîr, ya da Rivayet Tefsîri”dir. Rivayet Tefsiri; yukarıdaki sıra bozulmadan, baştan sona, eksiksiz olarak tamamlanmadan; karşıtı olan Dirayet Tefsîri ne, diğer adıyla Aklî Tefsire geçilemez. Geçilirse bu; tefsîr değil, kişisel yorum olur. Allah Kelâmının yerine kul kelâmını, Akl-ı Küll yerine akl-ı kulu ve Hâlik’ın Mesajı yerme mahlûkun mantığını ikâme olur. Nakil’den soyutlanmış kişisel yorum ise herkese göre değişeceği için Kur’ân’ı anlam olarak tahrif etmekten başka hiçbir sonuç getirmez. Ez-Zerkeşî’nın de dediği gibi, böyle bir davranış:- “Evin kapısından geçmeden baş köşesine kurulduğunu iddia etmek” demek olur.1100 Bu da ancak, ya kapı dururken bacadan, ya da delerek duvardan, tabandan ya da tavandan girmek suretiyle gerçekleşebilir ki, buna da müfessirlik denmez, hırsızlık ya da yolsuzluk denir Kişisel yorum, duygusal yaklaşım, akılcı anlayış, bilimsel gerçek ya da felsefî düşüncelerınse; vahiyle sabit mutlak gerçeklerin anlatımını kolaylaştırmak dışında, Usûlde, Dînde ve Tefsirde asla yeri yoktur. Bütün bu zorunlu koşul ve aşılmaz usûlleri dışlayarak, yalın akılla, sanki “Hadîs’teki İslâm” başka, “Fıkıh’taki islâm” başka ve “Kur’ân’daki islâm” başka bir şeymiş gibi; “Kur’ân’daki İslâm(!)”ı aramaya kalkışmak, Akl-ı Küll’ün beşer sözüne dönüşmüş olan Kelâm-ı İlâhîsi ni, beşerin âciz aklı ve nakıs mantığına terkederek yozlaştırmaktan başka hiçbir sonuç getirmez.

    1100 Ez-Zerkeşî, Bedrüddîn Muhammed b. Abdillâh, El Burhan Fî Ulûmi 7- Kur ‘ân: 2/155.

    Bilindiği gibi, en güzeFin zıddı, en çirkin, en kötü ya da en yanlış’tır. Yine bilindiği gibi, zararsız var, sakıncasız var, kötü var, daha kötü var ve en kötü vardır. Mezkûr ölçüler dışına taşan tefsirler de derece derece: faydalı, sakıncasız, kötü ya da yanlış; daha kötü ya da daha yanlış ve en kötü ya da en yanlış tefsir olarak sıralanabilir. Bunlara, faydalı, nisbeten faydalı ve zararsızından; zararlı, tehlikeli ve en tehlikelisine doğru sırayla: Aklî Tefsîr, Işârî Tefsîr, Ictimâî Tefsîr, Edebî Tefsîr, Mezhebî Tefsîr, Mu’tezilî Tefsîr, Ilhâdî ve Inkârî Tefsîr’ı örnek verebiliriz.
    Bu tefsîr çeşitlerinin tanıtımını, üzerinde durduğumuz konu ile ilgili olmasına rağmen, planladığımız ve dengeli tutmaya çalıştığımız ölçüyü aşacağı düşüncesiyle, başka bir kitaba bırakmaya mecbur kaldığımızı îtırâf etmek zorundayız.
    Ancak Tefsîr, Kur’ân’in daha çok rivayete dayanan açıklamaları olduğu ve daha ziyâde yanlışa ihtimâli olmayan açıklamaları anlamına geldiği için; “Kötü” ya da “Yanlış Tefsir” terkibinin “Yanlış Te’vîl” olarak algılanması; dolayısıyla Tefsîr konuları içerisinde değil, Te’vîl konuları içerisinde, özellikle de “Merdûd” ve “Mülhid Te’vîl” başlıkları altında incelenmesi daha yerinde olacaktır ama; maalesef kimileri bu yanlışı Te’vîl değil, Tefsîr adına yaptıkları, Rivayet Tefsîri’nın bütün safhalarını yok saydıkları, bütün İslâm Ulemâsı’nm ittifakla benimsedikleri, yuka-rıdan ben sayıp döktüğümüz tüm koşul, zorunlu şart ve usûlleri gözardı ederek, Allah’ın Ayetleri’ni -her halde- hizmetle yükümlü oldukları hedeflere yönlendirmeye me’mûr ve bile bile vahiy kaynaklı mutlak hakikatleri Allah’ın muradının dışında kalan hedefleri gerçekleştirmek için kullanmaya mecbur oldukları için, Kur’ân adına yaptıkları kişisel, yanlı, garazkâr, bağnaz ve belki de diyet borcu tefsîr(!)lerme de hiç değilse bir örnekle de olsa değinmek: sanırım âlimlerimizin, Allah Kelâmı’nın ne lafız ve ne de mâna olarak saptırılmasını engellemek için binbir emekle belirledikleri usûl ve kuralların değerini daha bir somut hâle getirecektir.
    Sözünü ettiğimiz kötü Tefsîr’in örneklen sayılamayacak kadar çoktur ve gün geçtikçe artmaktadır. Değil yukardan beri sayıp döktüğümüz kural ve şartları yeterince öğrenmiş ve yerme getirmiş olmak, Kur’ânm dilini bile bilmeden birilerinin yaptığı yalan yanlış tercemelere dayanarak çoluk çocuk, hattâ çoluk çocuk kadar dahî Kur’ân’a hürmet göstermeyen koskoca unvanlar, ya tamamen başıboş, ya da yularını yâdellere kaptırmış aklın serkeş binitine binip ihanet kamçısıyla kırbaçlayarak ortalığı toza dumana katmaktadırlar. Bu büyük uzman(!)ların yaptıkları ilkesiz yorumlara, değil câhil müslümanlar, kargalar bile gülerken, kendileri ise muzaffer komutan edasıyla ekranlarda arz-ı endam etmektedirler. Buna karşın hiçbir avansa prim vermeyen gerçek değerler de, müslüman halkın nazarında aynı peşin hüküm havuzunda boğulmakta ve yeryüzünün biricik Bozulmamış Dîn’ı, bir tek Tahrif Edilmemiş Kitâb’ı, her gün biraz daha, sâdece insanlıktan değil, bütün müslümanlıktan da uzaklaştırılmaktadır.
    Şimdi bir iki âyeti ölçüsünde de olsa, olabildiğince kısa ve somut bir örnekle önce usûlüne uygun ve doğru, ardından da usûlüne uymayan ve yanlış tefsiri gözlemlemeye çalışalım. Örneğimiz de meselâ, Kur’ân-ı Kerîm’in en büyük sûresi Bakara” nın ilk âyetleri olsun.

  10. MÜFESSİRLERİN ÂDABI Prof. Dr. Durmuş Ali Kayapınar
    Allah’ın Kıtâbı’nı tefsir etmeye ehil ve yetkili olabilmesi için müfessir adayının bilmek zorunda olduğu bu ilimlerin yanında bir de onun bağlı kalması ve riâyette kusur etmemesi gereken bir takım âdâb kuralları vardır.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Bu kurallar, yukarıda sıraladığımız ilimlerden daha az önemli değildir. Bunlar: Sağlam bir inanca sâhib olmak, kötü niyetli olmamak, ahkâmla ilgili naslardan çıkarılan şer’î hükümleri ve selef ve halef müfessırlerinin kavillerini ıyı bilmek, her türlü taassub ve tarafgirlikten uzak durmak, ve yaptığı nakillerde aslına sadâkat ve doğru tesbît(zabt)’e dikkat etmek, üstün yetenekli, ihlâs ve teslimiyet sahibi olmak, işini Allah’a havale ile zühd-ü takvada kusur etmemek başlıkları altında toparlanabilir. Şimdi bu âdâb kurallarını özetlemeye çalışalım:

    1)-Sağlam bir inanca sâhib olmak:

    Sağlıklı bir inanca sâhib olmayan ve özellikle de kalbinde sapık fikirlere karşı herhangi bir meyi ya da tutku bulunan kimse, Allah Kelâmı’nı kendi saplantı ve tutkularına âlet etmeye çalışır. Kendisini, âyet-i kerîmeleri kendi sapık inanç ve fikirlerini doğrulama aracı yapmaya zorlar. İşte sapık mezheplerin yaptıkları budur. Onlar önce kendi saplantıları doğrultusunda Kur’ân dışı kurallarını koyarlar, sonra âyet-ı kerîmeleri bu kural, usûl ve prensiplere uydururlar. Sapık ya da sağlam; akidenin, sahibinin kişiliğinde büyük etkisi vardır. Sapık mezheplerle hak mezheb (Ehl-ı Sünnet)in arasındaki uçurum buradan kaynaklanır. Sünnî âlım, kurallarını Kur’ân’dan alır, bütün prensiplerini Kur’an temeline dayandırır. Ona göre, ilâhî nass en önde ve her şeyden önce; hüküm, kural, usûl, istınbât, ictihâcL.ise ondan sonra gelir ve bunlar, zerrece nassların sınırları dışına çıkmadan belirlenir Böylece beşer gücünün bu doğrultuda bütün imkân ve enerjisini harcaması suretiyle sonuca gidilir. Şî’a ya da Mu’tezıle gibi sapık mezheplere mensup müfessırler ise tam aksine, önce kendi saplantıları doğrultusunda mezheplerinin usûl ve prensiplerini belirler; sonra Allah’ın âyetlerini kendi yanlı prensiplerine uydurmak için ellerinden geleni yaparlar. Bu davranışın ise bir tür saptırma, Allah’ın Kelâmı’nı asıl amacı dışına çekmek suretiyle insanları gerçek dînden etmekten başka bir şey olmadığı ortadadır. Hiç kuşkusuz, hak ortadan kalkınca, yerine bâtıl gelir; mutlak gerçekler sahadan ayrıldıktan sonra yerlerini, yalan yanlış, sapıklık ve çarpıklıklar alır. İşte İslâm âleminin başına bütün bu felâketler hep, Kur’ân’ın, “metbû’: uyulan tek önder” olarak indirilmişken; “tabî: başkalarına uydurulan bir uydu” hâline getirilmiş bir metin muamelesi görmesinden sonra gelmiştir.

    2)-Kötü niyetli olmamak:

    Müfessirın sağlıklı bir maksat ve dürüst bir niyet sahibi olması gerekir.Yaptığı açıklamaların doğruyu tam tutturabilmesi, onun hüsn-ü niyet sahibi olmasına bağlıdır. Bütün çalışma ve gayretlerinde birinci planda dünyalık menfaat ve çıkarları değil, sâdece Allah’ın muradına tam isabet kaydederek O’nun rızâsını kazanmayı gaye edinmiş olması şarttır.

    3)-Ahkâmla ilgili nasslardan çıkarılan şer’î hükümleri bilmek:

    Müfessir, ahkâm âyetlerini sağlıklı bir şekilde tefsîr edebilmek için, ahkâmı düzenleyen âyet ve hadîslerden çıkarılmış olan şer’ı hükümleri sağlam ve şaibesiz kaynaklarından en doğru şekliyle öğrenmiş olmalıdır.

    4)-Selef ve halef müfessirlerinin âyet-i kerîmeler hakkındaki kavillerini bilmek:

    Müfessir, tefsîr ilminde sıvrilmiş mu’teber selef ve halef müfessirlerinin tümünün âyet-i kerîmelerin açıklamaları üzerindeki görüşlerinin tümünü toparlamış ve kavramış olmalıdır. Zira bu kaviller onun belirlemeye çalıştığı hedefi en iyi gösteren ve doğruya en yakın görüşler olacaktır.

    5)- Her türlü taassub ve tarafgirlikten uzak durmak:

    Müfessır hakkı; kendi arzu ve eğilimlerinden uzak olarak, bızâtıhî hak olduğu için ihkâk etmelidir. Aksi takdirde eninde sonunda hak gâlib gelecek ve onun yanlı tefsirinin gerçeği yansıtmadığı ortaya çıkacak, bu da Kur’ân-ı Kerîm’e olan güveni yıkacaktır. Çünkı gâlib olan hep haktır ve ehl-ı ınsâf hep haktan ve haklıdan yanadır.

    6)-Yaptığı nakillerde hep doğruyu aramak:

    Müfessirin naklettiği, rivayet ettiği ve söylediği her şeyin doğruluk ve sağlamlığına iyice emîn olmadan kesinlikle yazmaması şarttır. Zira çoğu müfessırler bu yüzden bir takım hatâlara düşmüşlerdir.

    7)-Üstün yetenekli olmak:

    Müfessir, sağlam ve güzel yaratılışlı, keskin zekâlı ve isabetli görüş gücüne sâhıp olmalıdır. Zira aptal kişi çoğu kez kendisine açıklanan şeyleri bile doğru dürüst anlayamaz ki, açıklanmayan mânâları anlasın ve müphem nasslardan hüküm çıkarabilsin…

    8)-İhlâs, tevekkül ve teslimiyet sahibi olmak:

    Müfessır, ihlâs, içtenlik, tevekkül, Allah’a teslimiyet ve tefvîz kapılarının neler olduğunu bilmeli, ilhamla vesveseyi, amelleri ıslâh eden ve ıfsâd eden şeyleri ayırd edebilmeli, nefis ve dünyanın afatını, nefsin ayıplarını ve bütün bunların kendisini ifsâd etmesinden korunma yollarını bilmeli ki, bu tür mânâları içeren âyetlerin tefsirinin hakkından gelebilsin.

    9)-İşini Allah’a havale etmek:

    Müfessir, kendisine rüşd ve tevfik ilham etmesi için O’na yalvarmalı, kendini beğenmek aklına ve yaratılışının mükemmelliğine güvenmekten hazer etmelidir. Çünkü kendini beğenen çoğu kez mahçûb ve sonuçta her zaman mağlûbtur.

    10)-Zühd-ü takva sahibi olmak:

    Müfessır, ehl-i zühd ve âhıret rağbetlisi olmalıdır. Çünkü her insan, düşkünlük gösterdiği ve gerçekleşmesini istediği şeylerle kuşatılmış durumdadır. Neye himmet ve rağbet ederse, bütün güç ve gayretini ona sarfeder. Bir âyeti tefsir ederken dile getirilmesi söz konusu olan yönlerden kendi kalbine en uygun olanını dile getirir. Böylece Allah’ın Kitâbı’nı kendi nefs-ü hevâsı yönünde kullanır ki bu, tefsîr bahanesiyle Kur’ân’in bir çeşit tahrifi’nden 645 başka bir şey değildir.

    Yukarıda açıkladığımız ilimleri yeterince öğrenmiş, burada özetlediğimiz âdabı edinmiş ve İslâm âdabını kendisine şı’âr etmiş bir kimse Kur’ân’ı tefsîr etmeye ehil kimsedir. Onun re’y ile yaptığı tefsirler dahî makbuldür. Bu seviyeye ulaşamamış kimseler bu nitelikleri taşıyan müfessirın sözleriyle bağımlıdır. Kendi başına hareket etmek yerine, Kur’ân âyetlerini yetkili müfessirlerin eserlerine başvurarak anlamaya çalışmakla yükümlüdür. Ama söz konusu müfessir adayı mezkûr şart ve âdâbtan herhangi birinden yoksun olursa, onun ne Kur’ân’ı tefsîr etmeye hak ve yetkisi vardır ve ne de başkasının onun tefsîr diye yazdıklarını okuması doğru olur. Çünkü onun tefsîr adına söyledikleri doğru bile olsa safsata sayılır. Yaptığı açıklamalara menhî: yasaklanmış ve mezmûm: kötü tefsîr denir. Böyleleri, Rasûlüllâh (S.A.V.)ın: (o* jLi & CJlJl AJI^J jîjai u^l): “Kur’ân’ı kendi re’yiyle tefsîr eden kimse, isabet kaydetse bile hatâ etmiş olur. “646 hadîsinin muhatabı olurlar.

    645 Ed-Dârimî, Mukaddime:56.
    646 Sahıh-u Müslim, Münâfikûn 40. Ahmed b. Hanbel: 1/380. Tirmîzî, Kıyâme: 16.

  11. TEFSİR YAPACAK KİŞİNİN BİLMESİ GEREKEN İLİMLER (AYRINTILI BİLGİLER) -Prof. Dr. Durmuş Ali Kayapınar

    Bir kimsenin herhangi bir sahada söz sahibi olabilmesi için, o sahayı yeterince tanıması; yeterince tanıyabilmek için de, o sahayla ilgili her türlü donanımla donanmış ve her çeşit silahı kuşanmış olması gerekir.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Nasıl bir marangoz çırağının, marangoz olabilmek içm hızar, planya, rende, testere, gönye… gibi birçok cihazlarla mücehhez olarak bir ustanın yanında yıllarca çalışması gerekirse; bir müfessirin de Kur’ân-ı Kerîm’i tefsir edebilecek seviyeye gelebilmesi için, yaratılıştan üstün yetenekli olmasının yanında, bir çok ilimlerle mücehhez olması zarureti vardır. Bunun için de, müsait ortama, yetişmiş önderlere, maddî manevî geniş imkânlara ve uzun bir zamana ihtiyaç vardır. Bununla beraber, bütün bu şart ve imkânlara fazlasıyla sâhıp olan ve en geniş imkânları fazlasıyla kullanan herkes her zaman gerçek anlamda müfessir olabilmiş de değildir.
    İlimlerin en şereflisi, en yücesi ve en zoru olan Tefsîr Ilmi’ne döndüğümüz zaman; hiçbir kimsenin, tefsirle ilgili birtakım ilimleri öğrenmeden, bazı zorunlu silahları takınmadan ve bazı şartları yeterince yerme getirmeden bu ilme dalmaya hakkı yoktur.
    Evet, Kur’ân-ı Kerîm’ı okumak,ezberlemek, üzerinde düşünmek ve elinden geldiğince âyetlerini anlamaya çalışmak her müslümanın hakkı, hattâ vazifesidir ama; âlimlerimizin koşmuş olduğu şartları yerine getirmemiş olan kimselerin O’nu tefsîr etmeye hak ve salâhiyetleri olmadığı gibi, böyle bir şey yapmaya kalkışmaları da son derece sakıncalıdır.
    İslâm Ulemâsı, sâdece Rivayet Tefsiri sınırında durmayıp Dirayet sahasına da geçerek Kur’ân’ı tefsîr etmek isteyen kimseler için bazı şartlar koymuşlar; dünyada yapılabilecek işlerin kayıtsız şartsız en şereflisi olan bu yüce işi yapacak olan kimselerin, kendilerini bu kutsal göreve ehil kılacak olan bazı ilimlerde derin ve geniş bilgiye sahip olmalarının zorunlu olduğunu söylemişlerdir. İmâm Süyûtî’nm bu konudaki ifâdeleri şöyledir: “İnsanlar, bir kimsenin ulu orta Kur’an’ın tefsirine dalmasının caiz olup olmayacağı konusunda ihtilâf etmişler; bazıları, ne kadar kültürlü, edîb, delilleri değerlendirmekte mahir; Fıkh, Hadîs, Nahiv ve benzeri ilimlerde mütebahhir olursa olsun; hiç kimsenin Kur’an’ın hiçbir âyetini tefsir etmeye kalkışması caiz olmaz demişler. Bazı islâm âlimleri de, müfessirin muhtâc olduğu ilimlerin tümünü elde etmiş olan kimselerin Kur’an’ın tefsirini yapabileceklerini söylemişlerdir.”580
    Ebû Hayyân (745/1344)’ın Bahru’l-Muhît’ının mukaddimesinde kaydettiği gibi, bazı âlimler bu ilimleri daha kapsamlı ifâdeler kullanarak yedi madde hâlinde özetlemişler; bazıları Süyûtî’nm yaptığı gibi, onbeş ilim olarak belirlemişler; bazıları da bu ilimlerin sayısını daha da artırarak neredeyse otuza vardırmışlardır. Yalnız bütün bu tesbîtler, İslâm’ın bir hükmî şahsiyet ve bir bağımsız devlet olarak berhayât olduğu günlerin tesbîtlerıdir. Yoksa müslümânların birbirinden kopuk fertler hâline düştüğü ve İslâm düşmanlarının O’nun bütün değerlerine topyekûn saldırıya geçtiği günlerin değil!.. Dolayısıyla bugün İslâm’ın ilk kaynağı ve en önemli dayanağı Kur’ân’a yöneltilen saldırıların tahlîlı, bu saldırıların geri püskürtülebılmesı için izlenmesi gereken yol ve edinilmesi zorunlu teçhizat, moda hâline getirilen Kur’ân karşıtı akımların tahribatından câhil müslümanlan koruyabilmek için geliştirilmesi zorunlu etkin metodlar… İşte bütün bunlar, hiç kuşkusuz Kur’ân’ı tefsir edebilme yetkisine sâhıb olmak için, önceden edinilmiş olması zarurî ilimlerin de önünde yer alan yepyeni sahalar ve Kur’ân’ı günün gerçeklerine ışık tutar tarzda tefsir edebilmek için olmazsa olmaz ilim dallarının anahtarlarıdır. Zira değil Yaratıcısının murâdını açıklamaya talip olan müfessir, fiziksel hayâtını sürdürmek durumunda olan sıradan insan bile, içerisinde bulunduğu zamanı ve üzerine ayak bastığı zemini bilmezken; değil insanlığı kurtaracak İlâhî Ahkâmı, kendi pozisyonunu bile açıklayamaz ve değil bütün bir beşeri, kendisini bile kurtaramaz. Bu yetkiye sâhıb olabilmesi için müfessir adayının bilmesi zorunlu olan ilimler iki ana grupta toparlanabilir. Ta’bîr caizse bunların birincisi: Dil İlimleri, yani Kur’ânm nazil olduğu dilin incelik ve özellikleriyle ilgili sahalarda geliştirilmiş olan ilimler; ikincisi de dil problemini aştıktan sonra gelen ve Allah’ın Kelâmı’nı muradına en uygun şekilde değerlendirebilmeyi sağlayacak prensipleri belirleyen Dîn İlimleri’dır. Birinci gurupta yer alan ilimlerin en önemlilerini özetle:
    Lügat, İştikak, Sarf, Nahv, Usûlü’n-Nahv, Kıraat, İ’râb, Me’ânî, Beyân, Bedî’ ilimleri; ikinci guruptakileri de: Akâid, Usûlü Fıkh, Esbâb-ı Nüzul, Nâsih Mensûh, Fıkıh, Hadîs ve Vehbî İlim olarak sıralayabiliriz Bütün bunların yanında müfessır adayının bilmesi gereken üçüncü bir ilim grubu daha vardır ki, bunları da özetle Pozitif ya da Modern İlimler ismi altında toparlayabiliriz. Bunlardan özellikle Sosyoloji, Psikoloji, Biyoloji, Jeoloji, Kozmoğrafya, Dinler Târihi ve Tıb gibi ilimlerden haberi olmayan bir müfessir adayının, bu konulara değinen âyetleri doğru anlaması ve Murâd-ı İlâhî’ye uygun tefsir etmesi mümkün olmayacağı gibi; bu sahalardaki yetersizliği yüzünden, Kur’ân’a hizmeti, -O’nu küçük düşürebileceğinden- belki de ihanete dönüşecektir. Şimdi sırayla bu ilimler üzerinde biraz duralım:

    580 Es-Suyûtî, El-îmâm Celâlüddîn Abdurrahmân, El-îtkân Fî Ulûmi’l-Kur’ân: 2/180.

    1)-Lüğat (Dil) İlmi:

    Muhammed Mustafâ ( S.A.V.) insanlığa gönderilen son peygamberdir. Bu kez Ahir Zaman Nebîsi arap kavminden gelmiştir. Cenâbu Hakk’ın, görevlendirdiği peygamberler vasıtasıyla insanlara ulaştırdığı Kitapların dili konusunda bir sünneti vardır. O da: “Biz kendi kavminin diliyle konuşmayan hiçbir kimseyi peygamber olarak göndermemişizdir.”581 “(Muhammed’in konuşmakta olduğu) bu (dil), apaçık (meramını olduğu gibi açıkça ifâde edebilme gücüne sahip) bir arap dilidir.”582 ve: “Şüphesiz ki biz O Kur,ân,ı, belki akıl erdirirsiniz diye arapça bir Kur’ân olarak indirmişizdir.” âyet-ı kerîmelerıyle kesin bir dille ifâde buyrulduğu üzere, Arap Dili’dır. İslâm; bütün insanlığın dîni, Kur’ân da bu dînm kitabı olduğu için, arapça; bir milletin dili olmaktan çıkmış, Kur’ân Dili; Arap Dili de, -ta’bîr caizse- bir ırkın dili olmaktan çıkmış, Rabb – Di1i olmuştur. Dolayısıyla değil müfessırler, biz müslümanlar O Rabb’in birer kulu olarak, O’ndan bize gelen mektüb ya da Kitâb’ı okuyup anlamakla yükümlü hâle gelmişizdir. Yukardaki âyet-i kerîmelerde açıkça ifâde buyrulduğu üzere, bu dil; kimilerinin iddıâ ettiği gibi, ilkel bir dil değil, her türlü duygu ve düşünceyi en ince detayına kadar en açık bir şekilde ifâde gücüne sahip bir dildir. Bir atın yetmişten, bir devenin seksenden, bir aslanın doksandan ve bir kıl incin yüzden fazla türlü nicelik ve niteliklerine göre değişen isimleri; buna karşın meselâ bir tek “göz” kelimesinin nicelik nitelik siyak ve sibaka göre değişen altmışı aşkın farklı mânâsının bulunduğu bir dil bu!.. Yeryüzünde bu dil kadar güçlü ikinci bir dilin gösterilmesi ve bu dilin bir tek kavmin dili olarak nitelendirilmesi mümkün müdür?!.. İsterseniz sâdece dilimize de birkaç anlamıyla yerleşmiş olan yukarıdaki “el-ayn” kelimesinin faklı mânâlarını yüzeysel olarak bir gözden geçirme sabrını gösterelim de, Kur’ân Dılı’nin ne kadar büyük bir dil olduğunu gözümüzle görelim: “GÖZ, su, pınar, kaynak, çağlayan, gözetmen, casus, bekçi, nazar, karagöz, irigöz, ilim, haber, karahaber, muhbir, inci deliği, iğne deliği, zor geçit, ispiyoncu, yakînî ve kesin bilgi, nakit, faiz, para birimi, dînâr, altın, altın ya da gümüş para, madenî para, yanlış tartı, hakka tecâvüz, kullanılmaya ya da verilmeye hazır olan her şey, peşin, al gözüm ver gözüm, alışveriş, apaçık ve belirgin şey, güneş, şiddetli güneş ışını, bir şeyin bizzat kendisi, mal, eşya, kişi, şehir halkı, ev halkı, değerli, nefis, azîz, en hayırlı şey, güzel, sürmeli, dilber, komutan, öncü kuvvet, riyakâr, ilk şey, aşikâr şey, gözde kişi, insanın ya da herhangi bir şeyin bizzat kendisi, görüntüsü ve resmi, ayna, taraf, cihet, kasıt, topluluk, şahit, değerli mal ve eşya, anabir kardeş, baba bir kardeş, akan ırmak, önder, kuş, alfabenin bir harfinin adı…” ki, bütün bunlar dahî bu kelimenin farklı mânâlarının tamâmı değildir. Büyük lügat kitaplarına baş vurulduğu zaman bu mânâların kat kat katlayacağından ve adetâ bu bir tek kelimenin bir küçük dil büyüklüğünde olduğu ortaya çıkacaktır. Bu durum da, Allah Te’âlâ’nın Kelâmını ifâdeye yetecek bir dili oluşturmadaki yüce irâdesinin bir göstergesi olsa gerektir.
    Kur’ân âyetlerini oluşturan yalın haldeki kelimelerin yapısı ve dilde karşılamak üzere konuldukları mânâlar, bu mânâların kullanılışları, siyak sibak ve karinelerine göre; hakikat, mecaz, müşterek, müteradif, tezâd… gibi farklılıkları, kırâetler ve lehçeler arası ayrıntılar… bu ilimle öğrenilir. Nitekim en önde gelen tabiî müfessırlerimızden Mücâhid: b. Cebr- (103/721) “Allah’a ve âhiret gününe inanan hiç bir kimsenin, eğer arap dilini, inceliklerini ve lehçelerini bilmiyorsa, Allah’ın Kitabı hakkında konuşması kesinlikle helâl olmaz.”,demiştir İmâm Mâlik (179/795) de: “Müfessirin arap dilini az uz bilmesi yeterli olmaz. Onu, bütün incelik ve kritik özellikleriyle yeterince bilmesi gerekir. Zira bir kelime bazen eş anlamlı olur da, müfessir adayı bu mânâlardan sâdece birini bilir öbürünü bilmez; oysa açıklamakta olduğu âyette bu kelimeden kast edilen mânâ, adayın bildiği mânâ değil de, bilmediği mânâ olur; aday âyeti bildiği mânâ yönünde, yani yanlış tefsîr eder, böylece insanları Allah’ın muradına aykırı bir yöne sevk etmiş olur.” diyerek Kur’ân’m tefsirinde dili bütün incelikleriyle yeterince bilmenin zorunlu olduğunu ortaya koymuştur. El-Beyhakî (458/1066) de Şü’abü’l-îmân’da Mâlik b. Enes (179/795)’den: “Arap dil ve lehçelerini (yeterince) bilmeyen bir kimsenin, Allah’ın Kitâbı’nı tefsire cür’et edip de, (sonuçta) o dilin o kimseyi elâleme rezîl ederek cezalandırmadığı görülmüş değildir!” dediğini rivayet etmiş584 ve arapçayı doğru dürüst bilmeden Kur’ân âyetleri üzerinde ileri gen konuşmanın ve onları tefsire kalkışmanın, ıbret-ı âlem cezalara ma’rûz kalmaya sebep olduğunu ortaya koymuştur. Nitekim İbnü Abbâs’ı (68/687) “Tercemânü’l-Kur’ân” yapan; onun, nesriyle, nazmıyla arap dilini çok iyi bılmesıdir. Çünkü o, bir lafız ya da mânâyı anlamakta zorlandığı zaman çoğu kerre arap dili ve çeşitli kullanışlarına baş vurur ve bu sayede, Allah’ın ınâyetıyle en isabetli mânâyı bulurdu. İşte bunun için o, haklı olarak, Tefsir ekollerinin en üstünü olan, Mekke Tefsir Ekolü’nün üstadı olmayı hakketmiştir. Dolayısıyla eski ve yeni tefsir âlimlerinin en önde gelenleri hep, Tefsir işine girişmeden arap dilim oluşturan kelimelerin kullanılış ve anlam incelikleri üzerinde derinleşmiş ve bu alandaki üstünlüğünü kanıtlamış kimselerden oluşmuştur. Şimdi Kur’ân DilFnin kelimelerini ve nüzulü sırasındaki orijinal anlamlarını kılı kırka yararcasma inceleyip tesbît ederek sonraki devirlere aktaran belli başlı yazarlar ve kitaplarından kısaca söz edelim:

    581 İbrâhîm Sûresi, Âyet: 4.
    582 Nahl Sûresi, Âyet: 103.
    583 Es-Suyûtî, El-İmâm Celâlüddîn Abdurrahmân, El-İtkân Fî Ulûmi’l-Kur’ân: 2/180.
    584 Ez-Zerkeşî, Bedrüddîn Mııhammed b. Abdillâh, El Bürhân Fî Ulûmi 7- Kur ‘ân: 2/160.

    Ancak bunlara, ölçüyü kaçırmamak için, çok önemli olmalarına rağmen, çok kısa ve öz olarak dört gurup hâlinde işaretle yetinmek zorundayız:
    a)-Bu günkü bildiğimiz lügat kitapları tarzında düzenlenenler,
    b)-İnsanın Yaratılışı, Kadının Özellikleri, Çocuğun Beslenmesi… gibi belli başlı mefhûm ya da konularla ilgili kelime ve deyimleri anlam ve kullanış fark ve özelliklerini belirlemek üzere guruplandırılarak düzenlenmiş kitaplar,
    c)-Dağlar, Dereler, Bitkiler, Hayvanlar, Silâhlar, Eş Anlamlılar, Istılahı mânâ kazanmış Lafızlar… gibi belli özel yaratık ve anlam gurupları hâlinde gruplaştırılan sınırlı sahalara tahsis edilmiş kitaplar ve
    d)-Özellikle Kur’ân’ın kelimelerine tahsis edilen kitaplar…
    a)- Bu günkü bildiğimiz lügat kitapları tarzında düzenlenenler:
    al)- Arap dilinin kelimelerini bir bir ele alarak bütün incelikleriyle tesbît edip, bunları belirledikleri bir sıra ya da düzene göre sıralayarak düzenli birer başvuru lügati hâlinde teTîf edenlerin başında Halîl b. Ahmed (162/778) gelmektedir. Aynı zamanda büyük bir ses ve mahreç bilgini olarak ün salmış olan Halîl, kitabını Mehârıc-i Hurûfa göre düzenlemiş; lügatına, hançerenin en alt noktasından çıkan: (û£): ayn harfinden başlamış ve en üst ya da son telaffuz organı dudak uçlarından çıkan harflere doğru kelimeleri sıralamıştır. Ve bu özelliği dolayısıyla kitabı: (Û5«JI 4^): “Kitâbü’1-Ayn” adını almıştır. Müziğin bu kadar gelişmiş ve Ses’ın sırları dünyayı bu kadar daraltmış olmasına rağmen, Kitâbü’l-Ayn’de kullanılmış olan ses sisteminin sırrı hâlâ çözülebilmiş değildir. Vefatı dolayısıyla kitabının eksik kalan kısmını büyük bir ulemâ ekibi yarım asırdan fazla bir sürede tamamlayabilmiş, elde yazmaları bulunan bu dev esen Irak hükümeti yayınlamaya kalkışmış, fakat altı cildini çıkardıktan sonra tamamlayamayacağmı anlayınca neşrine son vermiştir.
    a2)- Halîl b. Ahmed’ın bu dev eserinden sonra İbnü Düreyd’in (321/933) El-Cemhera’sı ortaya çıktı. İbnü Düreyd bu lügatini Halil’in Kitâbü’l- Ayn’ı ile, El-Esma’î (213/828) ve Ebû Ubeyde (210/825) gibi dil bilginlerinin kitaplarından derledi. Maddelerini de hecâ harflerinin sırasına göre, hemze’den yâ’ya doğru sıralayarak düzenledi.
    a3)- Ebû mensur Muhammed b. Ahmed Et-Tehzîb’ını Kitâbü’l-Ayn’m tertibinde, on cilt olarak te’lîf etti.
    a4)- Es-Sâhıb b. Ubbâd El-Muhît’mı yedi cilt olarak yazdı.
    a5)- Ahmed b.Fârıs (395/1004) meşhur El-MücmePmi,
    a6)- El-Cevherî (396/1005) kırk bin maddeyi içeren Es-Sıhâh’mı te’lîf etti.
    a7)- Feyrûzâbâdî (816/1412) ellerden düşmeyen Kâmûsü’l-Muhît’ını te’lîf etti
    a8)- Daha önce bu alanda yazılanların büyük bir kısmını içerisinde toplayan İbnü Manzûr (711/1311) Lisânü’l-Arab’ını te’lîf etti.
    Yalnız bu saydıklarımız, Kur’ân Dili’nin hiçbir kayba uğramadan nesilden nesle aktarılmasını sağlamak ıçin, alfabetik sıra ya da belli bir sistemle kelimeler sıraya konularak yazılan lügat kitaplarının en meşhurlarından yalnızca bir kaçıdır.
    b)- ikinci gurupta yazılan kitapların en meşhurları da şunlardır :
    bl)- El-Hemedânî’nın (227/841) El’elfazu-l Kitabi’si
    b2)- İbnü’s-Sikkît’in (245/859) Kitabu-l Elfaz’ı
    b3)- El-Üskâfî’nm (421/1030) Mebadiu-l Lugah’ı
    b4)- Es-Se’âlîbî’nin (429/1037) Fikhu-l Lugah’ı ve
    b5)- Bu türün en güzel, en ıyı düzenlenmiş ve en kapsamlısı İbnü Sîde’nın (458/1065) El’Muhassas’ıdır.
    c)- Üçüncü gurupla ilgili olarak yazılmış olan kitapların en önemlileri de şunlardır:
    el)- Ebû Hanîfe’nin (150/767) Kitabu-l Envai ve-n Nebat’ı,
    c2)- Ya’kûb (284/897)’un Kitabu-n Nebat, Kitabu-l Esvat ve Kitabu-l Fırak’ı
    c3)- EbûHâtim’in (250/864) Kitabu-l Ezmineh, Kitabu-l Haşerat ve Kitabu-t Tayr’ı,
    c4)- El-Esmaî’nın (213/828) Kitabu-s Silah, Kitabu-l İbl ve Kitabu-l Hayl’ı
    c5)- Ebû Zeyd’in (216/831) Kitabu-l Madar, Kitabu-l Leben ve Kitabu-l Cerasim’i,
    c6)- El-Cezerî’nın (833/1429) Ğaribu-l Hadis’i,
    c7)- El-Enbârî’nm (328/939) Kitabu-l Ezdad’ı,
    c8)- Et-Tehânevî’nin Keşşafu Istılahati-l Fünun’u ve
    c9)- El-Cürcânî’nin (816/1413) Et-Ta’rifat’ı….
    Bir önceki sıraladığımız lügat kitapları bilinmeyen ya da tereddüd edilen kelimelerin mânâlarını belirler. Bu guruptaki kitaplar ise, belirlenen mânâları karşılamak için en uygun kelimenin ne olacağını belirler.
    Buraya kadar genel olarak Arap diliyle ilgili en önemli lügat kitaplarını verdik. Aslında bütün bu eşsiz eserler, sâdece Arap Dili uğruna sarf edilmiş gayretlerin eserleri değil, Kur’ân ve Hadîsi muhafaza maksadıyla harcanmış ömürlerin eserleridir.
    Bu arada bir de sâdece sırf Kur’ân-ı Kerîm’e özgü lügatların mânâlarının tesbîtıne hasr edilmiş kitaplar vardır ki, bunlar; Lüğâtü’l-Kur’ân, Kelimâtü’l-Kur’ân, Müfredâtü’I-Kur’ân, Ğarîbü’l-Kur’ân, Lehecâtü’l-Kabâil Fi’1-Kur’ân, Mübhemâtü’l-Kur’ân, Me’âni’l-Kur’ân, Mecâzü’I-Kur’ân ve El-Eşbâh ve’n-Nezâir… gibi isimler altında matbu’, mahtût ve mefkûd birçok kitaptır. Bunlar da “Ulûmü’l-Kur’an”daki kendilerine özgü konuları içerisinde işlenip tanıtılması gereken ve Kur’ân Tefsîri’ne soyunan herkesin gözden geçirmiş olması zorunlu olan kitaplardır.

    2)-İştikâk İlmi:

    Müfessir adayı mânâları doğru değerlendirmek için kelimelerin köklerini ve türevlerini de iyi bilmek zorundadır. Çünkü bazı kelimelerin kökleri birbirine karışır. Bu yüzden aday, üzerinde durduğu kelimenin kökünü karıştırır. Böylece Cenâbu Hakk’ın kasteyledığı mânânın yerim kastedilmeyen mânâ alabilir ve böylece Allah’ın Kelâmı saptırılmış olur. Meselâ: “Mesîh” kelimesi, gezip dolaşmak ve yolculuk etmek anlamındaki “Es-Seyâha” kökünden mi, yoksa dokunup okşamak mânâsındakı “Mesh” kökünden mi türetilmiştir ?!..Eğer Es-Seyâha’den türetıldığı görüşü kuvvet kazanırsa, Hz. isa’ya bu ismin çok yolculuk ettiği için; mesh’den türetildıği görüşü ağır basarsa, hastalara elini sürerek onları iyileştirdiği için verildiği anlaşılır.”Nebî” kelimesi de böyledir.”Haber” anlamındaki “En-Nebe”‘ kökünden mi, yoksa mertebe ve makam yüksekliği: rifah anlamındaki “Nübüvvet’ten mi türetilmiştir?!.. Eğer bu kelimenin “Nebe”‘ den türetildiğini gösteren delil ya da karineler tercîhe şâyân görülürse, peygamberlere bu ismin, ”Allah’ın Kelâm-ı İlâhî’sini kendisine ve kendisinin de Kelâm-ı İlâhi’yi insanlara haber verdiği için “haber verilen” ve “haber veren” anlamına geldiği; nubuvvet’den türetildiği ağırlık kazanırsa Allah katındaki makamının yüce (makâm-ı Mahmûd sahibi) olduğu anlamına geldiği ortaya çıkar. Eğer bu mânâlardan hangisinin daha isabetli olduğunu gösteren delîl ya da karineler birbirine eşit ya da ne Kur ‘ân ‘da, ne hadîs ‘te ve ne de sahabe ve tabiî kavillerinde böyle bir delîl yoksa, o zaman söz konusu ihtimâllerden her ikisinin birden mânâya katkısı sağlanır.’

    3)- Sarf İlmi:

    Bir müfessır adayının Lügat ve iştikak ilimlerini bilmesi zorunlu olduğu gibi Sarf İlmi’ni de bilmesi zorunludur. Çünkü kelimelerin bınâ (yapı)Tarı ve sîga(kalıp)Tarı bu ilimle bilinir. İbnü Fârıs (395/1004): “Sarf ilmini bilmeyen kimse, dilin büyük bir kısmını kaybetmiş demektir. Çünkü meselâ vecede kelimesi, mânâsı kapalı bir kelimedir. Çekimlerini ortaya döktüğümüz zaman, mastarlarının farklılığıyla farklı mânâları ortaya çıkar. Bunlar:
    1) Yitiğini bulmak,
    2) İstediğini elde etmek,
    3) Öfkelenmek,
    4) Zengin olmak,
    5) Âşık olmak” tır.
    Bu kelimenin bu farklı mânâları, mastarlarının kalıp ve harekelerinin farklılıklarıyla birbirinden ayırd edilir. Şöyle ki:
    ( vecede dalletedu vicdanen ); Yitiğini buldu,
    ( vecede metlubehu vucuden ); İstediğini elde etti,
    ( vecede-l kaidu mevcideten ): Komutan öfkelendi, kızdı,
    ( vecede-r raculu vucdan ): Adam zengin oldu,
    ( vecede-r raculu vucden ): Genç âşık oldu. demektir.
    Zemahşerî’de (528/1133) bu konuda meşhur tefsirinin mukaddimesinde şunları kaydetmiştir: “Tefsirlerin garipliklerindendir ki, “Her insan topluluğunu kendi önderleriyle birlikte çağıracağınız gün…” 585 âyetindeki imâmün kelimesi, ümmün kelimesinin çoğulu zannedilmiş ve “İnsanlar kıyamet gününde kendi imâm (önder)’leriyle çağrılırlar” yerine “insanlar kıyamet gününde anneleriyle çağrılırlar” şeklinde anlaşılmış ve bu yanlış, anlayış üzerine bina edilerek bu âyet “İnsanların kıyamet günü babaları değil de anneleriyle çağrılmasının hikmeti; babasız doğan Hz. İsa’nın hakkının teslim edilmesi, Hasan ile Hüseyin’in yüksek şereflerine vurgu yapılması ve gayri meşru çocukların ayıplanmaması…” şeklinde tefsir edilmiştir. “Keşke bu iki ihtimâlden hangisinin daha garip olduğunu bilebilseydik?! “İmâm”in “Ümm” ün çoğulu oluşu mu, yoksa annelerle çağrılmanın hikmeti olarak sıralanan şeylerin değeri mi?!”586 İşte bu komiklik, söz konusu müfessırin Sarf İlmi’ni yeterince bilmemesinden kaynaklanan bir hatâdır. Zira, (üm) kelimesinin çoğulu (imam) değil, (ümmehat)’tır. (imam)kelimesinin çoğulu ise (eimmetün)’dür.

    585 îsrâ Sûresi, Âyet: 71.
    586 Ez-Zemahşerî, El-Keşşâf’ân Hâkâiki Gavâmizı’t-Tenzîl, Mukaddime: 4/738.

    4)- Nahv İlmi :

    Nahv İlmi. aşağı yukarı türkçemizdekı Dilbilgisi’nin Arapça’daki karşılığıdır. Yalnız Sarf İlmi cümleyi oluşturan kelimeleri, Nahv ise kelimelerin oluşturduğu cümle yapılarını inceler. Cümle içerisindeki kelimelerin pozisyonları ve i’râb değişikliklerine göre hükümlerde değişir. Müfessır bu ilmi bilmekle yükümlüdür. Zira Kur’an’ı tefsir iddiası ile ortaya çıkanların çoğu hatâları, Nahv İlmi’ndekı bilgilerinin yetersizliğinden kaynaklanır. Bunun için Ebû Ubeyde (210/825)’nin tahrîc ettiğine göre: “Hasen-ı Basrı (110/728)’ye: ‘Kibar konuşmak ve telaffuzlarını güzelleştirmek maksadıyla arapça öğrenen bir kimsenin bu davranışı doğru mudur?” diye sormuşlar. Hasen-i Basri: “Güzel… (varsın onun için) öğrensin… Zira (arapçayı iyi bilmeyen kişi) âyetleri okur, anlayamaz. Yanlış yorumlar ve helak olur.”587 cevâbını vermiştir.

    587 Es-Suyûtî, El-İmâm Celâlüddîn Abdurrahmân, El-ltkân Fî Ulûmi 7-Kur ‘ân: 2/180.

    Nahv İlmı’ni ıyı bilmeyen çok büyük hatâlara düşebilir. Bunun tipik örneklerinden bin olarak: Mânâsı: “Allah’ın müşriklerden beri olduğunu, Rasülü’nün de öyle (yani müşriklerden berî) olduğunu biliniz.” âyet-i kerîmesi gösterilir. Ayetteki (rasuluhu) kelimesinin lâm’ı Kırâet-i Seb’a imamlarına göre ittifakla merfû'(ötrelı)’dur. Şâz kırâette ise mefûl-ü me’ah olarak mensûb (üstün)’tur; “kasem” ya da “cerr-i civar” olarak mecrûr(esre)’dur. Başındaki “vâv”, İbtidâ’ (başlangıç) “vâv”ı olarak: (rasuluhu) müptedâ; haberi de, mukadder (gizli) (beriun) veya (elemru kezalike)’dır. Mânâsı: “Rasülü de aynı şekilde beridir” demektir. “Vâv-ı Ma’iyye”: (beraberlik) “vâv”ı olarak (rasulehu) şeklinde “lâm” mensûb(üstün)’tur. Mânâsı: takdîrınde olup: “Allah Rasülü ile birlikte müşriklerden berî’dir” demektir. Yemîn (kasem) “vâv”ı olarak bu lâm mecrûr (esrelı)’dur. (vehakkı rasulihi) takdirindedir. “Rasûlü’nün hakkı içün ya da Rasûlü’nün hakkına yemîn olsun ki!..” demektir. Kasemin cevâbı sözün gelişinden anlaşıldığı ıçin hazfedilmiştır. Mânâsı: “Allah’ın berî olduğu gibi, Rasûlü de müşriklerden berî’dir” demektir
    Şu kadar var ki, bu kırâetın,: (verasulihi) nın (minemüşrikine)’ye atfı (anlamca bağlılık) zlenimini uyandırdığı, âyetin mânâsını müphemleştirdiği ve “Allah müşriklerden ve Rasülü’nden beridir” şeklinde anlaşılması vehmini uyandırdığı için; doğru olamayacağı görüşü ilen sürülmüş ve bununla ilgili olarak şöyle bir olay nakledilmiştir:
    Adamın biri bu âyetteki (rasuluhu)’nün lâm’ını esrelı olarak (rasulihi): “Ve Rasûlihî” şeklinde okumuş, bu okuyuşu duyan bir bedevi arap bunu, haklı olarak: “Allah müşriklerden ve Rasûlünden beridir” şeklinde anlamış olmalı ki, karşılığında: (feene beriun minhu): “Oyleyse,(Allah, Rasûlünden berî ise), ben de berî’yim” demiş, bedevi arabın bu cür’etkâr sözünü duyan adam onun yakasından tutmuş, Hz. Ömer (R.A.)’e götürmüştür. Hz. Ömer durumu sorunca bedevi arab olup biteni anlatmış ve demiş ki: “Ey mü’minlerin Emîri! Ben bu şehre geldim, Kuran ‘la ilgili bir şey bilmiyordum. Beni okutacak birisini aradım. Bu adam, Berâe süresindeki (ve’lemu… ennellahe berium minelmüşrikine ve rasulihi) âyetini bu şeklinde okudu. Ben de: “Allah, Rasülü’nden berî’dir, öyle mi?. Eğer Allah, Rasülü’nden berî ise, ben O’ndan daha berî’yim dedim” dedi. “Hz. Ömer: “Öyle değil ya a’râbî” dedi. A’râbî: “Değilse o âyet nasü Yâ Emîra’l-Mü’minin?’” diye sordu. Hz. Ömer, âyeti: (ve’lemu… ennellahe berium minelmüşrikine ve rasuluhu) şeklinde okudu. Hz. Ömer’in bu okuyuşunu işiten bedevi arap: “Vallahi öyleyse ben de Allah ve Rasûlü’nün beri olduğu şeyden onlardan daha da berî’yim.” dedi Hz Ömer durumun vehâmetmı görünce, sıkı sıkı Arapça dil (kurallar)ının öğretilmesini, dili ıyı bilmeyen hiçbir kimsenin insanlara Kur’ân okutmamasını ve Ebül-Esved’in (62/681) Nahv İlmı’nı tedvin etmesini emretti.
    Hz. Ömer’le bağlantılı olarak aktarılan bu olayın aynısı ve benzeri bir takım olaylar, mü’minlerin emîrı Hz.Alî (R.A.) ve Ebû’l- Esvedi’d-Düelî’ye isnâd edilerek de nakledilmiştir. İ’râb ve Kırâ’et âlımı EbüT-Bekâ el-Akberî’ (616/1219) de bu âyet üzerinde dururken (elmüşrikine)’ye atıfla bu okuyuşun “Küfrü gerektireceğini” kaydetmiştir.588
    Gerçekten âyet-i kerimedeki (verasuluhu)’nün lâm’ı, sözü edilen şâz kırâete uyularak esre okunursa, kasem olarak değerlendirilmesi durumunda, âyet-i kerîmenin mânâsını çok kuvvetlendirmekle beraber, ilk bakışta atıf kanâati uyandırdığı ve: “Allah müşriklerden ve Rasûlü’nden beri’dir” gibi çok sakat bir anlam ifâde edeceği için ihtiyatlı bir okuyuş değildir. Evet, Allah müşriklerden ve yaptıkları sapıklıklardan tamamen uzak ve beridir ama Rasûlü’nden asla uzak değil tam aksine O’nunla her an beraberdir.

    588 El-Ukberî, Ebü’l Beka. İmlâü Mâ Menne Bihi’r-Rahmânü Min Vücuhi’l-İrâbi Ve’l-Kıraâti Fi Cemî’il-Kur’âni: 3/138-139. (Cemel Tefsiri’nin kenarı) El-Cemel, Süleyman b. Ömer, El-Fûhâtü’l-İlâhiyye: 2/264-265. Kıırtııbi, El-Cami’ Li Ahkâmi’l Kıır’an: 1/24 ve 8/71.

    Alî b. Ebî Tâlıb’den rivayet edilmiş, demiştir ki: “Nahv ‘i iyi öğreniniz.. Zira İsrail oğulları İncîl-i Kerîm’de bulunan bir tek harf yüzünden kâfir olmuşlardır. Söz konusu harf “lâm” in şeddesiyle: (ene velledtü isa): “Ben isa’yı sonradan yarattım” cümlesindeki “lâm” harfidir. Onlar bu lamın şeddesini kaldırarak şeddesiz: -(ene veledtü isa) şeklinde okumuşlar, bu yüzden Hz.İsa’nın Allah’in oğlu olduğu sapık inancına kapılmışlar ve böylece kâfir olmuşlardır. “589
    Netice olarak, Şeyh Abdurrahmân El-Akk’in de dediği gibi: “-Gerçek şu ki, Nahiv İlmi, Kur’ân’in dilini her türlü tahrif, tağyir ve tebdil ‘den korumak için vaz’ edilmiş bir ilimdir. Dolayısıyla bu ilmin korunması demek, Kur’ân’in korunması demektir.”590

    589 İbnü Cinnî, El-Hasâıs: 1/384.
    590 El-Akk, Hâlid b. Abdirrahmân; Usûlü ‘t-Tefsîr ve Kava ‘îdühu: 159.

    5)- Nahiv Usûlü İlmi:

    Bu ilim dalı, aynen Fıkıh Usûlü ve Hadîs Usûlü gibi, Nahiv İlminin nereden, nasıl ve hangi esâslar çerçevesinde ortaya konduğunu belirleyen bir ılım dalıdır. Sırayla:
    1)-Kur’ân,
    2)-Hadîs,
    3)-Kadîm arap şiiri ve
    4)-Kadîm nesrini örnek alarak arapçanm gramer kurallarını ve nahiv kaidelerini koyma usûllerini inceler. Bu sıralamadan da az çok anlaşılacağı üzere, diğer İslâmî İlimlerde de olduğu gibi, bu ilimde de temel kaynak Kur’ân, ikincisi Hadîs’tir. kadîm arap şiir ve nesri ise ancak, üzerinde durulan nahiv kaidesini koymak için, ilk iki kaynağın yetersiz kaldığı yerlerde devreye girmeleri gerekir. Üstelik arap şiir ve nesri tedvin ve tesbît edilmediğinden verilen oldukça az ve mevsûkıyetleri de ilk ıkı kaynakla kıyâs kabul etmeyecek derecede düşüktür. Buna rağmen bazı nahiv âlimleri bu kaynaklar arasındaki öncelik ve sağlamlık derecesine yeterince riâyet etmediklerinden mıdır, koydukları kaidelerin kapsamının bütün dili içine alacak genişlikte olmasına yeterince özen göstermediklerinden mıdır, başkaları tarafından konulmuş nahiv kurallarını dokunulmaz sandıklarından mıdır yoksa kaideyi, Kur’ân ve Hadîs metinlerinden daha öncelikli ve sağlam sandıklarından mıdır bilinmez; zamanla boynuz kulağı geçmiş, Kur’an’dan çıkarılan kaidelerle Kur’ân’ı sorgulamaya kalkışanlar olmuş. Nahiv kurallarının Kur’ân ve Hadîs’e uyması gerekirken; Kur’ân, kaidelere uymaya mecbûrmuş gibi bir tavır takınılarak “Kur’ân’da ifâde bozuklukları: ‘lahn’ler var, gramer hatâları var, arapça dil kurallarına uymayan söyleyiş ve cümle kuruluşları var, gibi yersiz ve geçersiz sözler sarf edilmiş. Bazı âyet ve nakiller örnek gösterilerek, şu ya da bu âyet, kırâet ya da âyetler, şu ya da bu nahiv kaidesine aykırıdır. Şu halde Kur’ân Allah Kelâmı değildir. Çünkü Allah yanılmaz…” tarzında bir yığın gerçek dışı hipotezler ilen sürülmüş ve böylece Kur’ân-ı Kerîm, kendisinden çıkan kaidelerle mahkûm edilebilmiştir. Halbuki Kur’ân, insanların kendisinden çıkardıkları kaidelere istisnasız olarak uymuk zorunda değildir. Sen Kur’ân âyetlerini esâs alarak kaideler koyacaksın, Kur’ân’dakı bazı kullanışlar O’nu esâs alarak koyduğun kaidelere uymayınca; kendini, ya da koyduğun kaideyi suçlayacak yerde, Kur’ânısuçlayacaksm! Kâıde fabrikanda kendi elinle îmâl ettiğin kaideye uymadı diye, Kur’ân âyet ve kırâetlerı için “çirkin,591 hatâ,592 zayıf,593 lahn: (bozuk),594 kötü: (radî/),595 sivri: (şâz),596 bâtıl: (sakat)597 kural dışı, argo,598 fasîh değil599 ” gibi, ağza alınmayacak ısnâdlarda bulunacaksın! Üstelik bu kâıdepereslığinle Kur’ân düşmanlarına bulunmaz malzemeler sunduğunun da farkına varmayacaksın!.. Nitekim günümüz müsteşrik ve misyonerleri bu safdilliğimizi de değerlendirmeyi ihmâl etmemiş, bu sahada da bir büyük fitne kapısını ardına kadar açarak üretime başlamıştır. Örneğin yahûdî müsteşrik Golldzıher bu fabrikanın ürünleri cümlesinden: “Osman Mushaflarını istinsah ederken; müstensihlerden, Nahiv kurallarına uymayan ve vahiy kâtiplerinin yazım hatâlarından kaynaklandığı söylenerek örtbas edilmeye çalışılan yanlışlıklara dikkat etmenin ve bunları arapçanm kuralları çerçevesinde düzeltmenin şart olduğunu söyleme cesâti gösterenler
    oldu.”600 dedikten sonra bu iddiasını ısbât sadedinde bir takım deliller sıralamış ve bütün bunları Kur’ân’m Allah Kelâmı değil, kul kelâmı olduğuna, müslümanlarm onu uydurup Allah Kelâmı olarak insanlara empoze ettiklerine delil gösterme imkânı bulmuştur. Biz kusur ve eksikliği kendimizde arayacak yerde, bağlı bulunduğumuz şaşmaz değerlerde aramaya, ya da böyle bir şeyin olabileceğine ihtimâl vermeye başladığımız günden ben hep izzetten zillete düşmüş, yükselişten alçalışa geçmışizdir.

    591 Ebû Hayyân, El-Bahru’l-Muhît: 5/419. Sîbeveyh, El-Kitâb: 1/233. El-Bağdâdî, Hızânetü’l-Edeb: 4/321.
    592 Eş-Şeyh Yâsîn, Hâşiyetü’l-Uleymî Ale’t-Tashîr: 2/20. Ebû Hayyân, Bahru’l-Muhît: 5/419. Ebû Şâıne, Abdurrahmân b. İsmail; İbrâzü’l- Me ‘ânî: 283.
    593 îbnü’l Cezerî, En-Neşr Fîl Kıraati7 Aşr: 2/298. Eş-Şeyh Yâsîn, Hâşiyetü’l-Uleymî Ale’t-Tashîr: 2/60. Ebû Hayyân, Bahru’l-Muhît: 5/419. îbnü Ye’iş Şerhu’l-Müfassal: 3/78.
    594 Eş-Şeyh Yâsîn, Hâşiyetü’l-Uleymî Ale’t-Tashîr: 2/60.
    595 Ebû Hayyân, Bahru’l-Muhît: 5/419. Sîbeveyh, El-Kitâb: 1/233. İbnü 7 Cezerî, En-Neşr Fîl Kıraati 7 Aşr: 2/298.
    596 Ebû Hayyân, Bahru’l-Muhît: 5/419.
    597 El-Ferrâ Me ‘ânil-Kur ‘ân: 2/82.
    598 Ez-Zemahşerî, El-Keşşâf: 1/472.
    599 Taberî, Tefsîru’t Taberî: 2/31.
    600 îgnaz Goldziher. Mezâhibü’t-Tefsîri’l-îslâmî: 20 ve devamı… İslâm Tefsir Ekolleri: 58-60.

    Bu ve benzen kritik noktaları Ehl-ı Sünnet âlimlerimizin gözden kaçırmış olduklarını düşünmek yanlış olur. Nitekim nahiv kurallarının taassubuna kendini kaptırmış olması düşünülebilecek müfessırlerımızin başında gelen Ebû Hayyân’m (745/1344) şu sözleri, suçlu teşhisinde bu denli hatâların daha çok, yanlı ya da bıd’atçı müfessırlerden çıktığının sinyallerini vermektedir Şöyle ki o: “-Biz, ne Basra nahiv âlimlerinin ve ne de onlara karşı çıkan Küfe nahivcilerinin sözlerine taparız. Arap dilinde Küfe ulemâsının kavilleriyle sabit olmuş nice gramer kuralı vardır ki, Basra ulemâsının bunlardan haberi bile olmamış; Basra ulemâsının kavilleriyle sabit olmuş nice nahiv kaidesi de vardır ki, Küfe ulemâsının da bunlardan haberi bile olmamıştır.”601

    601 Ebû Hayyân, Bahru’l-Muhît: 3/159.

    Fahruddîn-ı Râzî (606/1209) de o, zamanları delen basîretıyle, bu badireyi ve korkunç uçurumu bütün netlığıyle görmüş olmalı ki, bakınız mutlak hakikatleri aydınlatmaya me’mûr tarafsız ilminin projeksiyonunu bu çağlar ötesi gayyaya nasıl tutmuş: “Çoğu kez nahivcilerin Kur’ânda gelen lafızların takriri, yani âyetlerin arap dili kuralları çerçevesi içerisinde yerlerine oturtulması konusunda (yollarını) şaşırdıklarını görürüz..Onlar Kur’ân lafızlarının (âyetlerinin) dilin kâideleriyle uyumlarını sağlamak için meçhul bir beyit buldular mı, sevinçten deliye dönerler. Ben bu adamların bu durumlarına çok teaccüb ediyorum. Zira onlar buldukları meçhul bir beytin söz konusu Kur’ân lafzına (âyet ya da âyetin ifâde tarzına) uygun düşmüş olmasını, o kaidenin doğruluğuna delîl göstereceklerine; elbette ki, Kur’ân lafızlarının o şiire uygun gelmiş olmasını, o şiirin dil kurallarına uygun söylenmiş olduğuna delîl getirseler daha akıllıca davranmış ve daha iyi, daha doğru ve daha gerçekçi bir iş yapmış olurlardı…!”602

    602 Er-Râzî Fahruddîn, Et-Tefsîru’1-Kebîr: 3/159.

    Bu ilimin müfessırin bilmek zorunda olduğu ilimler arasında yer almamış olması, her halde Nahiv İlmi içerisinde mündemiç olduğu düşüncesinden kaynaklansa gerektir. Oysa yukarıda belirlediğimiz badire, Nahiv Ilmi’nden ziyâde Nahiv Usûlü Ilmi’nın yok edebileceği bir badiredir. Dolayısıyla bu tür itirazların hakkından gelebilmek ıçm Nahiv Usûlü’nü, nahiv kurallarının nereden doğduğunu neyin esâs, neyin teferru’ât; Kurân’ın mı asıl yoksa O’ndan türeyen ilimlerin mı asıl olduğunu belirlemekle mümkün olacağı ortadadır. Onun için müfessir adayının bu ilmi de ıyı bilmesi şarttır.

    6)-Kırâât İlmi:

    Tefsir adayının bilmek zorunda olduğu ilimlerden biri de Kırâet İlimleri’dir. Çünkü bu ilimle; Kur’ân’in nasıl okunacağı, kırâet vecihlerınin derecelen, hangilerinin hangilerine hangi esâslar çerçevesinde tercîh edileceği, Allah Kelâmı’nın hem lafız hem de mânâ olarak hiçbir kayba uğratılmadan muhataplarına en doğru şekilde nasıl ulaştırılacağı öğrenilir. Bu ilim sayesinde yapılacak doğru tesbît ve isabetli tercihlerin, âyetlerin mânâ ve hükümlerini belirlemedeki payları çok büyüktür ve bu, Kur’ân’in Kur’ân’la tefsirinin ikinci basamağını oluşturur. Müfessir, Cebrail (A.S.)’dan Rasûlüllâh (S.A.V.)’e vahiy yoluyla geldiği tevatürle sâbıt olmuş kırâetlerle, Kur’ân’la hiçbir ilgisi olmayan merdûd kırâetleri biribirmden bu ilim sayesinde ayırd etme imkânı bulur. Zira kırâet: Allah Kelâm’inin vahiyle sâbıt farklı varyantlarıdır. Tâhir İbnü Âşûr, Ez-Zerkânî ve Dr. Ömer b. Sâlım’m de dedikleri gibi:
    “Ayetler üzerindeki kırâet farklılıklarının çokluğu, onların sayılarının çokluğu makamına kâimdir. Bir âyette farklı kırâet sayısının artması demek, Allah Kelâmı’nın o oranda artması demektir. İçerisinde kaç kırâet farklılığı varsa, o âyetin sayısı o oranda artar. Bu da, Kur’ândaki iycâz (kısa ve özlü anlatım)’ın cemâl (güzellik)’inden başlayıp, i’câz (mucızelık)’ın kemâl (üstünlük)’ine kadar ulaşan bir belagat, bir içiçelik (tazmin) ve mânânın doruklarına her cepheden birden yükseliş türüdür.”603 Dünya dillerinin hiç birinde böyle bir şey yoktur. Bunlar, kul kelâmının İlâhî mânâları olduğu gibi kapsamaktan âciz kaldığı yerlerde devreye girerler. Bir Ayet-ı Kerîme’dekı farklı kırâet sayısı, o âyetin matematiksel sayısını belirleyen katsayı demektir. Çünkü bir âyet üzerindeki her farklılık, o âyete farklı ve yeni bir mânâ katar. Yeni katılan her mânâ farklılığı da içerisinde yer aldığı âyetin sayısını ve hükmünü katlayan bir çarpandır. Meselâ bir âyette üç ya da beş farklı kırâet söz konusu ise, bu âyetin mânâsı, söz konusu kırâetlerden bırmın var, öbürünün yok, diğerinin var daha öbürünün yok olması ve tersi ihtimâllerle birlikte bir de bütün bunların bıleşkelerıyle: 3×3=9 ve 5×5=25, bir de bunların bileşkeleri şeklinde kat kat katlanır gider. “Müfessir; bu ihtimâllerin hepsini aynı ölçüde değerlendirmek, her birine aynı değeri atfederek birbir belirleyip, Murâd-ı ilâhî’nin hakkını, her kırâet ve bileşkeleri ölçüsünde ayrı ayrı ve yerli yerince vermek zorundadır. Çünkü her sahih kırâet başlıbaşına bir âyet hükmündedir. Bunlardan hiç biri diğerine ne eş değer sayılabilir, ne tercih edilebilir ve ne de biri diğerinden üstün tutulabilir.604 Ayrıca, bazı farklı kırâetler bazı kırâetlerı, hattâ bazı âyetleri tefsir eder; kapalı bir mânânın açıklanmasında ve bazı tefsir problemlerinin çözülmesinde müfessire yardım eder.

    603 İbnü Âşûr, Muhammed Et-Tâhrir, Et-Tâhrir Ve ‘t-Tenrîr Mine 7-Tefsîr: 1/51 vd. Ez-Zerkânî Muhammed Abdü’l-Azîm, Menâhilü’l-Irfan Fî Ulûmil-Kur’ân: 1/142. Bâzmûl, Dr. Muhammed b. Ömer b.Salim, El-Kırâât Ve Eseruhâ Fi’t-Tefsîri Ve’l-Ahkâm: 1/381-384.
    604 Bâzmûl, Dr. Muhammed b. Ömer b. Salim, El-Kırâât Ve Eseruhâ Fi’t-Tefsîri Ve’l-Ahkâm: 1/382.

    Ecdadımız bu sahada da birçok eserler yazmış; mütevâtir, meşhur ve şâz kırâetlerı sağlam senetleriyle bir bir tesbît ederek, bizlere intikâl ettirmişlerdir. Mütevâtir ve meşhur kırâet demek, mahz-ı Kur’ân demektir. Bunlardan herhangi biriyle kdınan namaz, öbürüyle kdınandan farksızdır ve hepsi de caiz ve geçerlidir. Bunların bir tekini inkâr etmek, bütün Kur’ân’ı inkâr etmek demektir. Yoksa, bazılarının zu’mettikleri gibi kırâetler, asla Kur’ân-ı Kerîm’m tahrifata uğradığının delilleri değil, tam aksine Kur’ân-ı Kerîm’ın kul kelâmı değil, Allah Kelâmı olduğunun delilleridir. Kul söyleyiş ve sözcüklerine sığmayan ilâhî mânâların kaybının, farklı söyleyişlerin katılımıyla önlenmesi olayıdır. Kur’ân Metni’nin uydurma olduğunun değil, tam tersine; değil lafız, zerrece anlam kaybına izin ve imkân vermeyen bir eşsiz mu’cize olduğunun delilleridir. Nitekim insanların sözlerinde böyle bir durum, hiç bir zaman söz konusu olmamıştır. Olması da mümkün değildir. Bu sayede Levh-i Mahfuz, zerrece kayba uğramadan ayniyle yer yüzüne intikâl ettirilmiştir. Yeryüzünde böyle bir beşerî metnin bulunup gösterilmesi kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bütün güvenilir âlimlerimizin dedikleri gibi, “Bütün kırâetler, bütün farklılıklarıyla Allah Kelâmı ‘dır. Beşerin bunlara hiçbir müdâhalesi ve katkısı söz konusu değildir. Aksine bunların hepsi hiç bir haricî müdâhale olmaksızın Allah Te’âlâ katından Rasûlü’ne indirilmiştir. Rasûlüllâh (S.A.V.) ‘den de sözlü (ses) olarak, hiç bir müdâhale yapılmaksızın Ashâb-ı Kiram’a iletilmiştir. Gerek Kur’ân-ı Kerîm’de Rasûlüllâh’ın diliyle: “(Yâ Muhammedi.) Benim Kur’ân’ı kendiliğimden değiştirmem diye bir şey yoktur de!” emr-i ilâhîsi, gerekse değişik lafızlarla ve birçok farklı senetlerle Rasûlüllâh (S.A.V.) den farklı kırâetler hakkında gelen “Aynen bu şekilde indirildi.” ve “Bu farklı kırâetlerin hepsi de yeterli ve geçerlidir.”605 gibi birçok naklî delil, sahabe uygulamaları, nesiller dolusu kâriler, mukrîler, yüzlerce kırâet ve binlerce tefsir, usûl, kelâm ve fıkıh kitaplarında yer alan kırâet farklılıklarından doğan yüzbinler ve milyonlarca farklı mânâ, yorum ve hükümler yok sayılabilir ya da yok edilebilir mi ki; kimi globalist(l), ilâhiyatçı çevreler, Kur’ân Kırâetlerının tümüyle inkârı ve hafife alınması yönünde yaptıkları yakıştırma ve iftiraları birer diyet borcu karşılığı ya da dünyalık mevkî ve menfaatler trapleni yapabiliyorlar?! Filizlenmesi muhal olan bu çürük tohumlardan meded umuyor ve kendilerini iğfal eden frenk fnansörlerınden aptalca ödül ve âferîn bekleyebiliyorlar?! Dîn ticâreti, îmân feragati ve mukaddesat satışının bu iğrençlik derekesine düşmüş olmasının, bu Dîn-i Mübîn’den vazgeçmiş olmaktan başka hiçbir şeyle îzâh edilebileceğini zannetmek herhalde safdillik olur.

    605 Ez-Zerkânî Muhammed Abdü’l-Azîm, Menâhilü’l-Irfan Fî Ulûmil-Kur’ân: 1/145-146. Bâzmûl Dr. Muhammed b. Ömer b.Salim, El-Kırâât Ve Eseruhâ Fi ‘t-Tefsîri Ve ‘l-Ahkâm: 1/375-376.

    7)-İ’râb İlmi:

    Yukarıda sözünü ettiğimiz Lügat, iştikak, Sarf ve Nahv ilimlerinin hepsi I’râb Ilmi’ne hizmet eder. Mezkûr dört ılmm verilerinin pratiğe aktarılmasıyla, her türlü cümle kuruluşunun özellikleri, cümleleri oluşturan unsuların incelikleri ve âyetlerin bütünü ve parçaları üzerinde mânâya etki ve katkıları bu ilmm hassas terâzîsmde tartılır. Bir bakıma bu, türkçemizde “cümleyi öğelerine ayırma” denilen gramer uygulamasının her bir öge ve öğeyi oluşturan birimlerin mânâya katkılarını gözden kaçırmadan, baştan sona Kur’ân’a tatbîki demektir. Bu sayede İlâhî mânâların kayba uğraması önlenmiş olur. İ’râbü’l-Kur’ân konusunda da pek çok eserler yazılmıştır. Ulaşabildiğim kadarıyla, yazmalarının tanıtımıyla birlikte, küçüklü büyüklü mahtût, matbu’ ve yazarı ya da adı meçhul 76 İ’râbü’l-Kur’ân kitabını tanıttığım “İ’râbü’l-Kur’ân Literatürü” adlı çalışmam henüz basılmamıştır. Bu kitaplar çoğu kez kırâet farklılıklarını da göz önüne alarak, Kur’ân âyetlerini sırayla baştan sona bir bir öğelerine ayırıp, mânâlarını mce terâzîde tartan kitaplardır. Çoğu kaybolmuş, birkaçı el yazması olarak kütüphanelerde çürümeye terk edilmiş, çok azı da basılmıştır. Bunlardan Mekkî b.Ebî Tâlib’m (437/1045) “Müşkilü İ’râbi’l-Kur’ân’ı, İbnü’l-Enbârî’nın (577/1182) “Ğarîbü İ’râbi’l-Kur’ân”ı ve El-Ukberî’ nın (616/1219) “İmlâ’ü Mâ Menne Bihî’r-Rahmân Min Vücûhi’l-İ’râbi Ve’1-Kırââti Fî Cemî’il-Kur’ân” adlı meşhur esen defalarca basılmıştır. Bunlardan özellikle Ukberî’nm kısa ve özlü İ’râbı, medreselerde asırlarca baştan sona okutulmuştur. Es-Sefâkusînm (742/1342) “El-Mücîd Fî İ’râbi’l-Kur’âni’l-Mecîd” adlı büyük eseriyle, Semînü’l-Halebî’nın (756/1355) “Ed-Dürrü’1-Mesûn Fî İlmi Kitâbillâhi’l-Meknûn” adlı muazzam eserlerinin çeşitli yazmaları İstanbul kütüphhanelerinde çürümeye terk edilmiş durumdadır. Muhyiddîn Dervîş de on cilltlik “İ’râbü’l-Kur’ân’ mı, Sefakusî ve Semîn”in bu dev yazmalarının mikrofilmlerinden aktarmış olmalı ki, çoğu ifâdeleri bu iki kitabın cümlelerinin tıpatıp aynıdır.

    8,9,10)- Belagat İlimleri: (Me’ânî, Beyân, Bedî)

    Bu ilimler, büyük ölçüde türkçemızdekı Edebiyat ve Edebî Sanatlar deyince akla gelen ilimlerdir. Kendi içerisinde Me’ânî, Beyân ve Bedi’ ilimleri olmak üzere üçe ayrılır. Bunlardan Me’ânî İlmi: Maksada uygun mânâyı ifâde yönünden, Beyân İlmi: İfâdenin mânâya delâletinin açıklık ve kapalılığı yönünden, Bedi’ İlmi de: Sözün güzelleştirilip etkinleştirilmesi yönünden diziliş tarzı, söyleniş biçimi ve özelliklerini inceler ve öğretir. İmâm-ı Süyûtî bu ilimlerden söz ederken:
    “Bu ilimler, müfessirin öğrenmesi şart olan ilimlerin en önemlilerindendir. Çünkü onun, i’câz’ın gereklerini gözetmesi zorunludur. Es-Sekkâkî (626/1228) der ki: “İ’câz konusu çok enteresan bir konudur. Zira bir ölçü ya da tartının doğruluğu “ölçü doğrudur” denince hemen nasıl anlaşılır; fakat metreye vurarak ya da terazi de tartarak gösterilmedikçe doğruluğu anlatılamazsa; “gemicilik ya da gemi kaptanlığı” sözcüğü de nasıl ilk bakışta (kolayca) anlaşılır ama belli bir süre bu işle uğraşıp bir takım alıştırma ve uygulamalar yaparak iyice öğrenmedikçe anlatılamazsa; i’câz meselesi de böyledir. Anlaşılır ama anlatılamaz, hissedilir ama hissettirilemez. Selim fltrat ve sağlam hilkat sahibi olmadan da asla elde edilemez. Bu yeteneği ancak sağlıklı bir duyarlılığa sahip olarak zevk-i selim sahibi olanlar Me’ânî ve Beyân ilimleri üzerinde sürekli uygulama ve alıştırmalar yaparak elde edebilirler.’ İbnül-Hadid (655/1257) de demiştir ki: ” Fasih, daha fasih ve en fasih; bozuk, daha bozuk ve en bozuk söz meselesi delille isbâtı kolay bir mesele değildir, “demektedir.606
    Kur’ânTn i’câzı konusunda çoğu âlimlerin birlikte benimsedikleri görüş şudur: “Kur’ân; fesahat ve belagatı. cümlelerinin biribirini kucaklaması ve âyetlerinin birıbiriyle uyuşmasıyla eşsiz ve mu’cîz’dir. O’nun bu yönünü bu üç belagat ilmini iyi bilen kimselerden başkası göremez.
    Zemahşerî (528/1133) bu ilimlerde akranını geride bırakmış ve adetâ tek başına bir ümmet olmuştur. O’nun mezhebini (mu ‘tezile) destekleyen ve karşı çıkan her insaflı kişi, bunun böyle olduğuna el birliğiyle tanıklık etmişlerdir. Ondan sonra gelen bütün müfessirler onun ilminden alıntılar yapmış ve tefsirinden büyük ölçüde etkilenmişlerdir. Bunun sırrı; onun, Kur’ân’in belagat sırlarını açığa çıkarma konusunda, müfessirler kervanına katılanlar kafilesinin önderi (lideri) oluşudur.”607

    606 Es-Suyûtî, El-İmâm Celâlüddîn Abdurrahmân, El-ltkân Fi Ulûmi’l-Kur’ân: 2/181.
    607 Fevde, Dr. Mahmut Besyûnî, Neş’etü’av’il-Mezâhibi’l-îslâmiyye: 33 Atba ‘atü ‘l-Emâne, Mısır-1986.

    O, tefsîn’nın mukaddimesinde müfessır için belagat ilminin gereğinden söz ederken sitayişle CâhızTn (255/869) şu sözlerini aktarır:
    “Bir fakîh, her ne kadar fetva ve ahkâm ilimlerinde akranından üstün gelse de; bir kelâmcı, söz sanatlarında dünyanın bütün ediplerini dize getirse de; bir şifahî kıssa ve tarihî hikayeci İbnül-Karriyye ‘den 608 daha üstün hafıza gücüne sahip olsa da; bir vaiz, Hasen-i Basrî’den (110/728) daha etkili va’z-u nasihat etse bile; bir nahivci, Nahiv İlmi’nde Sîbeveyh ‘ten daha üstün olsa ve bir lügatcı (dilci) bir çok dilleri iki çenesinin gücüyle sakız gibi çiğnese bile, bunların hiçbiri ne bu yollara (edebî inceliklere) girmeye cesaret edebilir, ne de bu belâğî gerçeklerden hiçbirinin deryasına dalabilir. Bunu yapsa yapsa, ancak Kur’ân’a özgü Me’ânî ve Beyân İlimlerVnde parlayan ve bu ilimleri elde etmek için uzun zaman harcayan, oradan buradan (incilerini) toparlamak için bir ömür harcayan, Kitâb-ı İlâhî’nin sırlarına vâkıf olmak için büyük gayretler sarfeden ve Rasûlüllâh’ın mu’cizesini aydınlatmak sevdasıyla yanıp tutuşan kimse yapar. “609

    608 Kıssa ve hikâye ezberleyip anlatmada dillere destan olmuş bir isim.
    609 Ez-Zemahşerî, El-Keşşâf Hakâiki Gavâmızı ‘t-Tenzîl: Mukaddime 2/2.

    Biz eski ve yeni bütün müfessırlere şöyle bir göz atarsak, bunlardan tefsîr sahasında belli bir yer yapabilmiş olanlarının başarılarının hep, bu üç belagat ılmındeki maharetlerine dayandığını görürüz. Hiç kuşkusuz onlar bu başarılarını, arap dilinin inceliklerine yeterince vâkıf olmalarına, üslûplarının derinliklerine nüfuz etmiş, bu sahadaki üstün kabiliyetlerini değerlendirmiş ve melekelerini geliştirmiş olmalarına borçludurlar. Dolayısıyla bir tefsir adayı bu ilimlerde ne kadar mâhır olursa, Allah’ın Kelâmı’nın hakkını o kadar iyi, o kadar isabetli ve o kadar etkili bir biçimde verebilir.
    İşte müfessir adayının bilmesi zorunlu dille ilgili belli başlı ilimler özetle bunlardır. Dînle ilgili ilimlere gelince, onları da: Usûlü’d-Dîn, Usûlü Fıkh, Esbâb-ı Nüzul, Nâsih Mensûh, Fıkh, Hadîs ve Vehbî İlimler olarak sıralayabiliriz.
    Şimdi de sırayla bu ilimleri bir nebze tanımaya çalışalım.

    11)- Akâid İlmi:

    imân, “O’na ancak mutahher (temizlenmiş) olanlar dokunur”610 fermânınca temizliktir; inkâr ise, “Müşrikler, pisliğin ta kendisidir”611 fehvasınca katkısız pisliktir. Allah Kelâmı’nın bulunduğu Levh-i Mahfûz’un yakın semtine nasıl Mutahher Melek’lerden başkası yaklaşamazsa, Kur’ân-ı Kerîm’m de, içine girip esrarını incelemek şöyle dursun, kılıfına bile ancak tertemiz eller ve arınmış diller dokunabilir. Dolayısıyla müfessir adaylarının herşeyden önce kendilerinin küfür ve şirkin pisliklerinden tamamen arınmış olması ve sağlam bir îtıkâdla bütünüyle Kur’ân’a inanmış olması şarttır. Çünkü pisliğin doruk noktasında küfür, yanı Yaratanını tanımamak yer alır. İnsan tanımadığı bir varlığın sözlerine gereği gibi inanmaz ki, hakkıyla anlayabilsin; anlamaz ki, lâyıkıyla açıklayabilsin! Öyle ise, Allah’ın Kelâmı’nı tefsire kalkışmadan önce, O’na bütün sıfat ve nitelikleriyle candan inanmış olmakla beraber, dini ilik ve dinsizliğin doğru ölçülerini, îmânlılık ve imansızlığın şaşmaz sınırlarını, kitaplılık ve kitapsızlığm sağlıklı kıstaslarını, Allah ve Rasûlü için vâcib, caiz ve müstehîl (imkânsız) olan şeylerin, neler olduğunu tam ve doğru olarak bilmesi; bir Semavî Kitâb’ın gerçek Semavî Kitâb olma niteliğini koruyup korumadığını, gerçek Semavî Kitâb olma niteliğini yitirmişse, nasıl ve neden yitirdiğini ve bütün bunların hassas ölçütlerinin neler olduğunu en ince detaylanrına kadar öğrenmiş olması zorunludur. Eğer aday, bunları bütün incelikleriyle bilmezse, gelmiş geçmiş semavî dinlerle kitaplarını ve bunların yerini alan İslâm’ın ve Kitabı’mn konumunu yeterince anlaması mümkün olmaz. Onun ıçm gerçek dînin şaşmaz ölçülerim, geçilmez sınırlarını, hakîkî Semavî Kitâb’ın bütün incelik ve niteliklerini tüm detaylarıyla bilmeyen bir kimsenin Kur’ân âyetlerini sağlıklı bir şekilde anlaması beklenemez. İnsanın kendisinin tam olarak anlayamadığı bir şeyi, başkalarına gereği gibi anlatmayı başarması da düşünülemez. Kur’ân’dan önceki semavî kitaplar varken, Kur’ân’a neden gerek duyulduğunu da yeterince îzâh edemez. Örneğin, hem îmânın hem gerçek dînin şartlarının en başında gelen ve İhlâs sûresinde en vecîz ifâdesini bulan olmazsa olmaz şart: “vahdâniyyet sıfatı” nı, Allah’ın mutlak tekliğini, her şeyin biricik yaratanı olduğunu, ne doğduğu ve ne de doğurduğunu, herşeyin kendisine muhtaç olduğu, fakat kendisinin hiçbir şeye muhtaç olmadığını ve
    bütün bu özelliklerin en ince ölçüt ve sınırlarını yeterince bilmeyen bir kimsenin, “Allah Meryem’in oğlu Mesih’in ta kendisidir, diyenler kesinlikle kâfirdirler.”612 âyeti; “Allah üçün üçüncüsüdür diyenler kesinlikle kâfirdirler. Oysa bir tek ilâh (olan Allah) ‘ tan başka kesinlikle hiçbir ilâh yoktur.”613 âyeti; “Yahudiler, ‘Uzeyr Allah’ın oğludur’ dediler..”614 âyeti; “Hıristiyanlar, ‘Mesih Allah’ın oğludur’ dediler…”615 âyeti ve “Allah’a ortak koşan: (müşrik)’ler sâdece pis değil, pisliğin bizzat kendisidirler…”616 gibi âyetleri anlamasına imkân yoktur. Sonra: “Ey peygamber! Kalpleri îmân etmediği halde, ağızlarıyla “inandık” diyen kimseler var ya…Onlar, (Allah’ın) sözleri (ni) yerli yerince aldıktan sonra yerlerinden kaydırıp değiştirirler. (Böylece, kendi uydurdukları sözleri Allah Kelâmı olarak göstermek suretiyle insanları kandırır ve onların hak yolu bulmalarına engel olurlar.) Onlar için dünyada rezillik, âhir ette de büyük bir azap vardır. 617 âyetini; “(Ey Müslümanlar!) Onlar (ehli kitâb)’ın bir grubu, Allah’ın Kelâmı’nı işitmiş, iyice anladıktan sonra, bile bile O’nu tahrif etmiş kimseler oldukları halde, siz onların size (kolayca) inanmalarını mı bekliyorsunuz?!”618 âyeti, ve benzen âyet-i kerîmeleri, kendisinin hakkıyla anlaması mümkün değildir ki, başkalarına açıklayabilsin!. Bir Semavî Kitâb’m Allah Kelâmı olarak değerlendirilebilmesi için hangi nitelikleri taşıması gerektiğini bilmeyen bir kimsenin, bu ve benzen âyetleri hakkıyla anlaması düşünülemeyeceği gibi, bunlar üzerinde başkalarını aydınlatması da asla beklenemez. Hele tefsirini yapmak istediği Kıtâb’a inanmıyorsa, hiç beklenemez. Hele hele O Kıtâb’ın ortadan kaldırılması için düşmanları tarafından finanse edilen bir münafık ise hiç mi hiç beklenemez.

    610 Vâki ‘a Sûresi, Âyet: 79.
    611 Tevbe Sûresi, Âyet: 28.
    612 Mâide Sûresi, Âyet: 17 ve 72.
    613 Mâide Sûresi, Âyet: 73.
    614 Tevbe Sûresi, Âyet: 30.
    615 Tevbe Sûresi, Âyet: 30.
    616 Tevbe Sûresi, Âyet: 28.
    617 Mâide Sûresi, Âyet: 41.
    618 Bakara Sûresi. Âyet: 75.

    12)-Usûlü Fıkıh:

    İlâhî Nass’ların çeşitlerini, Mücmel, Mübeyyen, Mutlak, Mukayyed, Müşkil, Hafiy gibi türlü niteliklerini, lafızların mânâlara delâlet yönlerini, Emir ve Nehy gibi türlü taleblerin farz mı, vacip mi, haram mı helâl mı, Mubah mı, Müstehab mı olduklarını ve bütün bunların hassas ölçü ve dayandığı şaşmaz esâslarını bilmeden Allah ve Rasûlü’nün Kelâmı üzerinde, özellikle de ahkâmla ilgili nasslar üzerinde hiç kimsenin söz etmeye asla hak ve salâhiyeti yoktur. “Namazı kılınız, orucu tutunuz”619 da Allah’ın kullarına verdiği iki emirdir; “Yeyiniz, içiniz”620 de… Ama bunlardan ilk ikisi farz; diğer ikisi mubah anlamındadır. Kur’ân-ı Kerîm’dekı böylesi emir – nehıy ve benzen – türlü ifâde tarzlarının hangi anlamlara geldiğinin hassas usûl ve ölçülerini müfessır adayına öğretecek olan çetin ilmin adı “Usûlü Fıkh”621tır. İyi bilinmelidir ki, bütün bunları tüm şartlarıyla, büyük bir uzman ve seçkin bir otorite seviyesinde hazmederek hakîkî ulemâ ve samîmî ümmet nazarında hilâfsız ve tereddütsüz gernçek müctehitlik makamını iktisâb etmeden, Kur’ân ve Hadîs’in, özellikle ahkâmla ilgili, nassları üzerinde konuşanlar; kendilerini hâşâ, Sâri’ yerine koymakta ve kendi kafalarından yeni bir dîn uydurma derekesine düşmektedirler. Böylelerinin âyet ve hadîsler üzerinde konuştukları şeyler, Allah ve Rasûlü’nün muradına tam isabet kaydetse bile, kesinlikle yanlış sayılır. Çünkü böyleleri tamamen kendi hayalhanelerinden konuşmakta, söylediklerinin doğruluğunu isbâtlayacak hiçbir delîle sâhib bulunmamaktadırlar. Söylediklerinin binde biri isabet kaydetse bile, çoğu yanlış olacaktır. Bunca yanlışın arasına karışmış bir iki doğrunun bin hatâ içerisinden seçilip çıkartılması mümkün değildir. Çıkartılsa bile doğruluğunu isbâtlayacak delîl bulma imkânı da yoktur. Zira insan aklı, mutlak hakîkatı bulabilecek yetenekte yaratılmış olsaydı, yüce Yaratıcı’nın ne peygamber ve ne de Kitâb göndermesine gerek kalırdı. İşte bunun için olmalı ki, Rasûlüllâh (S.A.V.) Efendimiz: “Kim Kur’ân’ı kendi görüşü (re’yi) ile tefsir ederse, (bilinsin ki), tam doğruyu tuttursa bile kesinlikle yanılmıştır. “622 buyurmaktadır.

    619 Bakara Sûresi, Âyet: 43.
    620 Bakara Sûresi, Âyet: 60.
    621 Ebû Hayyân, El-Bahru’l-Muhît: 1/6.
    622 Tirmîzî, Tesîr: 1. Sahıh-ıı Müslim, Münâfıkûn 40. Ebû Dâv’ûd, İlm: 5. Dârimî, Mukaddime.20. Ahmedb. Hanbel: 5/115.

    13)-Esbâbü’n- Nüzul İlmi:

    Bilindiği gibi, Kur’ân-ı Kerîm, 23 seneye serpiştirilmiş, bu uzun süre içerisinde, birey ve toplum hayâtına uyarlanmış, emsali görülmedik bir uygulamalı öğretim ve muhataplarının bütün zaman ve mekânlarını, tüm duygu ve düşüncelerini kapsayan canlı bir eğitim şeklinde parça parça, sındıre smdıre indirilmiştir. Bu ortamda yaşanan olayların yorumları, karşılaşılan sorunların çözümlen, ve sorulan soruların cevapları olarak inen âyetler; bu âyetlerin Rasûlüllâh tarafından yapılan açıklamaları ve sahabelerin uygulamada peygamberlerinin gözetiminde karşılaştıkları olayların durum, konum ve safhaları, hep bir bir tesbît edilmiştir. Bunların tümüne birden: “Esbâb-ı Nüzul” adı verilmiştir. Bütün bu malzeme, âyetlerin açıklaması ve doğru değerlendırılebılmesmde en başta yer alan dayanak ve kaynaklardan olduğu için, müfessır adayının âyetlerin ‘Nüzul Sebeplerimi avcunun içi gibi bilmesi şarttır.
    Bunu bir örnekle daha belirgin hâle getirmek gerekirse, diyebiliriz ki: Değil bir müfessir adayı, herhangi bir insan bile: “Doğu da batı da Allah’ındır. Nereye yönelirseniz yönelin, Allah’ın kıblesi oradadır.”623 âyetini okuduğu zaman; bundan, bütün yönlere yönelerek namaz kılınabileceğini anlar. Birkaç âyet sonra: “(Yâ Muhammedi, artık namaz kılarken) yüzünü Mescid-i Haram (Kabe) tarafına dön”624 âyetini okuduğu zaman, çelişkiye düşer. Haklı olarak: “Bu nasıl Semavî Kitapmış?! Bir sözü bir sözünü tutmuyor, bir “istediğin yöne dönebilirsin” diyor; bir “Kabe’ye dön” emri veriyor, diyebilir. Oysa eğer bu kimse, baştaki: (feeynema …): âyetinin ne sebeple, ne gibi olaylar üzerine ve hangi problemleri çözmek ıçin indığini belirleyen Sebeb-i Nüzûl’le ilgili bilgileri önceden öğrenmiş olsaydı, kesinlikle böyle bir yanılgıya düşmeyecekti.

    623 Bakara Sûresi, Âyet: 142.
    624 Bakara Sûresi, Âyet: 144.

    Bu âyet-i kerîmenin Sebeb-i Nüzûl’üyle ilgili nakillere şöyle bir göz attığımız zaman, Sebeb-i Nüzûl’ün ne kadar önemli olduğu bütün açıklığıyla ortaya çıkacaktır.
    Alimlerimiz (feeynema …) âyetinin nüzul sebebi üzerinde farklı görüşler benimsemişlerdir. Bunlar özetle şu şekilde sıralanabilir:
    1)-Âmir b. Rabî’a demiştir ki: “Karanlık bir gecede Rasûlüllâh (S.A.V.)’le birlikte bulunuyorduk. Kıblenin ne tarafta olduğunu bilmiyorduk. Her birimiz kendi tahmînince değişik yönlere doğru namaz kıldık Sabahladığımızda, Rasûlüllâh (S.A. V.) ‘e durumu anlattık. Bunun üzerine (&\ *lj £â I _fe UJJÎ) ayeft nazil oldu, ” 625
    Alimlerimizin büyük çoğunluğu da buna dayanarak kapalı havada kıble dışı yönlere doğru namaz kılıp da bilâhare kıblesinin yanlış olduğunu anlayan kimsenin namazının câız olduğuna kail olmuşlardır. Yalnız İmâm-ı Mâlik, “istikbâl-i kıble” namazın şartlarından olduğu için, eğer namazın vakti geçmeden kıblenin yanlış olduğu anlaşılırsa, bu namazın vakti içerisinde iade edilmesinin müstehap olduğunu söylemiştir.
    2)-Müslim’in tahrîc ettiği bir hadîste Abdullah İbnü Ömer şöyle demiştir: “Rasûlüllâh (S.A.V.) biniti üzerinde Mekke’den Medine’ye giderken, yüzünün (her) döndüğü yöne doğru namaz kıldı. Ve bu konuda: (feeynema…) âyeti nazil oldu.”626

    625Tirmîzî, Salât: 140. İbn-ü Mâceh, İkâme: 60. Kıtrtubî, El-Cami’ Lı Ahkâmı 7 Kur ‘an: 2/80.
    626Buhârî, El-Amelü Fi’sSalâti 15. Taksir: 7, 40. Ahmedb. Hanbel: 3. 126. 251, 288. Kurtubî. El-Cami’Lı Ahkâmı’l Kur’an: 2/80.

    Buna göre, âlimler arasında, binek üzerinde hareket hâlinde her yöne doğru nafile namaz kılmanın câız olduğu hususunda hiç bir ihtilâf yoktur. Büyük tehlike, şiddetli korku, mutlak zaruret ve sefer dışında, istikbâl-i kıble şartı yerme getirilmedikçe farz namazların kılınması câız olmaz.627
    3)-Katâde (117/735) de: “Bu âyet, Necâşî hakkında nazil oldu. Zira Rasûlüllâh (S.A.V.) Necâşı vefat edince müslümanlan şehir dışında Necaşî için cenaze namazı kılmaya davet etti Müslümanlar- “Bizim kıblemiz dışında bir kıbleye yönelip namaz kılarak ölen bir adamın üzerine biz nasıl cenaze namazı kılarız?” düşüncesiyle tereddüde düştüler. Bunun üzerine bu âyet nâzıl oldu. demiştir.628
    Bu Sebeb-i Nüzul de gurbette vefat etmiş (garîb) ğâib’ in gıyabında cenazesinin kılınabileceği hükmünü getirmiştir.

    627 Kurtubî, El-Cami’ Li Ahkâmı 7 Kur ‘an: 2/80.
    628 Kurtubî, El-Cami’ Li Ahkâmi 7 Kur ‘an: 2/81.

    4)- Rasûlüllâh (S.A.V.)’in Mescid-i Aksâ’ya doğru namaz kılması yahûdîlerin hoşuna gidiyor ve: “-O, ancak bizim sayemizde (kıblemizle) doğru yönünü (hidâyet) buluyor.’ diyorlardı. Müslümanların kıblesinin Mescid-i Aksâ’dan Ka’be-i Mu’azzama’ya çevrildiğini görünce: “Onları şimdiye kadar yönelmekte oldukları kıblelerinden (Ka’be’ye) döndüren nedir?!” diyerek, kıblenin tahvilinden rahatsız olduklarını ortaya koydular. Bunun üzerine Cenâbu Hakk bu âyet-i kerimesıyle, her şeyde olduğu gibi, kullarının kendisine nasıl kulluk ve ibâdet edeceklerini belirlemekte de tamamen hür olduğunu; onlara dilediği ibâdet şeklini emr edebileceğini; doğu- batı, güney-kuzey… her ne yönde, her ne varsa, hepsi kendisine âıt olduğu için; kullarımnın, dilerse Beyt-i Makdis’e doğru, dilerse Ka’be-i Mu’azzama’ya doğru yönelerek kendisine ibâdet etmelerini isteyebileceğini ve: (la yusel amma yefal) olup, “Hikmetinden suâl olunamayacağını” beyân buyurdu.629
    5)- Mücâhid ve İbnü Cübeyr’den gelen bir rivayette de şöyle denilmiştir: ‘ Bana du’â edin ki, ben sizin du’anızı kabul edeyim. “630 âyeti nazil olunca sahabeler: “-Nereye doğru (yönelerek du’â edeceğiz)?!..” diye sordular. Bu soruya cevap olarak: (feeyneme…) âyeti nazil oldu.”
    6)- Bir kavle göre de: “ifa âyet, Hudeybiye savaşı yapılacağı sene, Peygamber (S.A. V.) Un Beyt-i (Mu ‘azzama) ‘yi ziyaret (hacc) etmesi engellendiği zaman nazil oldu. Ve böylece mü ‘minler bundan ganîmetlendiler, yararlandılar. “631

    629 Kurtubî, El-Cami’ Li Ahkâmı 7 Kur ‘an: 2/82.
    630 Gafır Sûresi, Âyet: 60.
    631 Kurtubî, El-Cami’ Li Ahkâmi 7 Kur ‘an: 2/83.

    Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzûlüyle ilgili daha başka nakiller de vardır ama; şimdi yukarıda sıraladığımız bu nüzul sebeplerinden her hangi biri göz önüne alınırsa, daha yukarıda sözünü ettiğimiz tutarızlık, çelişki ve tereddüde, değil bir müfessır, sıradan bir câhil bile kesinlikle düşmez. Üstelik açıkça görüldüğü gibi, her bir Nüzul Sebebi de -ki, bir âyet birkaç sebebe bağlı olarak nâzıl olabileceği gibi, nüzulü de tekerrür edebilir- Muhammed Ummeti’ne, değişik durumlar karşısında uygulanması gereken ilâhî hükümlerin neler olacağının delillerini verdiği gibi; farklı koşullarda insanların karşısına çıkabilecek çeşitli problemlerin çözümleri için gerekli ip uçlarını da vermektedir.

    14)- Nâsih ve Mensûh İlmi:

    Kur’ân-1 Kerîm’in bazı âyetleri bazı âyetlerinin hükmünü yürürlükten kaldırır. Buna teknik ta’bîrıyle “Nesh” denir. Nesh, önce gelen bir nass’ın hükmünü, daha sonra gelen bir nass ile kaldırmak demektir. Müfessir adayı eğer tefsîr edeceği âyetlerin hangisinin hükmünün kaldırılmış, hangisinin yürürlükte kalmış olduğunu bilmezse; hükmü kaldırılan âyeti yürürlükte, yürürlükte olan âyeti de geçersiz zannederek Ahkâm-ı Ilâhiyye’yi ters yüz edici bir açıklama yoluna girebilir ki bu, takdir edileceği gibi, büyük hatâlara yol açacak ve sonuçta dîni tersyüz edecektir. Nitekim, Fatiha sûresinden başlayarak, Kur’ân-ı Kerîm’deki bütün nâsih ve mensûh âyetleri muntazam bir şekilde sıralayarak değerlendirdiği Nâsıhu’1-Kur’âni’l-Azîz Ve Mensûhihî adlı eserinde Hıbetüllâh İbnü’l-Bârızî (738/1337) de Nâsih ve Mensûh İlmı’nı: “Allah Te’âlâ’nın Kitabını tefsîre kalkışmanın cevazının, kendisini bilmeye bağlı bulunduğu ilim”632 diye ta’rîf etmektedir. Hz Alî (R.A.)’dennakledilen bir rivayette, Kerremellâhü Vecheh. bir mescide girmiş, orada insanları (cehennem azâbıyla) korkutarak (bir rivayete göre bir takım kıssalar anlatarak) va’z eden bir kimseyle karşılaşmış ve (Bu adam ne yapıyor? anlamında) “Bu ne!..” diye sormuş, “-insanlara nasihat eden bir adam” demişler. Hz.Alî: “(Yanılıyorsunuz), bu adam; insanlara nasihat eden biri değil; “Ben falan oğlu filanım, beni tanıyın diyen biri…” karşılığını vermiş ve bu adamı çağırtarak: Sen Nâsih’ı Mensûh’tan ayırd etmeyi bilirmisin?!..’ diye sormuş. Adam: “-Hayır!..” demiş. Aldığı bu cevâb üzerine Hz.Alî: (Demek ki), sen (şimdiye kadar) hem kendini helak etmişsin, hem de başkalarını helake sürüklemişsin!.. Artık bizim mescidimizden çık ve (bundan sonra) orada insanlara (bir daha) nasîhat etme!” diyerek camiden kovmuştur.633

    632 İbnü’l-Bârîzî, Hibetüllâh, Nâsihu’l-Kur’âni’l-Aziz ve Mensûhihî: 19.
    633 İbnü’l Cevzî, Abdurrahmân El-Musaffâ Bi Eküffı Ehli’r-Rusûf Min Ilmi’n-Nâsihi Ve’l-Mensûh: 198. Ez-Zerkânî Muhammed Abdü’l-Azîm, Menâhüü’l-Irfan Fî Ulûmü-Kur’ân: 2/70. En-Nehhâs, Ahmed İbni Muhammed, En-Nâsih Ve ‘J-Mensûh: 4.

    İbni’l-Bârizî’nin (783/1381) “Nâsihu’l-Kur’âni’-Azîz Ve Mensûhihî” adlı eserini tahkîk eden Dr. Hâtım Salih Ez-Zâmin, tahkikinin mukaddimesinde Nâsih Mensûh’un önemine şu sözleriyle ışık tutmaktadır: “Kur’ân-ı Kerîm’de Nesh konusu islâm Şerî’atı’nın en hassas, en kıritik, en tehlikeli ve en önemli konularından sayılır. Onun için her müslümanın bu yaşamsal Şerî’at’ı savunup koruması ve ateist, misyoner ve müsteşrik düşmanlarına karşı savaşabilmesi için Nesh konusunda tam bir dirayete sâhib olması vâcib olur. Bir kimsenin Kur’ân’ı tefsîr etmesinin caiz olup olmaması, onun Nâsih ve Mensuh’u bilip bilmemesine bağlıdır. Bu nedenle sâlih selefimiz bu konuya büyük bir özen göstermişlerdir.634 Nâsih ve Mensuh’u iyi bilenler dışında hiç bir kimse insanlara asla fetva veremez.” 635

    634 Ez-Zâmin, Dr. Hâtım Sâlih Nâsihu ‘l-Kur ‘âni ‘l-Aziz ve Mensûhihî:19.
    635 Ahdülkâdhir El-Bağdâdi, En-Nâsihu Ve ‘1-Mensûh: 2.

    Buna da küçük bir örnek verrmek gerekirse diyebiliriz ki, Mâide süresindeki: İçki ve kumar şeytânın işleri cümlesinden olan bir pisliktir, onlardan kesinlikle sakınınız.”636 Ve: “Şeytân kesinlikle sizin aranıza düşmanlık sokmak, kin düşürmek ve sizi Allah’ı zikr etmek ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Durum bu olduğuna göre artık siz bunlara (içki ve kumara) son vermiş bulunuyorsunuz değil mi?!”637 âyet-i kerîmelerındekı (ondan sakınınız) emriyle, bu sarih emirden daha kuvvetli ve ayrıca “son vermezseniz karışmam hâ!” dercesine tehdîdle yaptırım zorlaması anlamı da taşıyan: (Şeytânın istediğini yapmak işleyemeyeceğinize göre,) artık içki ve kumara son vermiş bulunuyonsunuz öyle değil mi?!. Yoksa hâla son vermediniz mi?!” şeklindeki baskılı emirleriyle aşağıdaki âyetin nesh edildiğini bilmeyen, içki ve kumarın bu emirlerle kesin olarak haram kılındığından haberi olmayan bir müfessir adayı, ‘Bakara sûresi’ndekı: (Yâ Muhammedi..) Sana içki ve kumarı soruyorlar… De ki, onların ikisinde büyük günah ve (bununla beraber) insanlar için (bir çok) faydalar vardır.” 638 âyetini okuduğu zaman, içki ve kumarın günâhı yanında birçok faydalarının da bulunduğunu düşünerek -zira hükmü nesh edilmiş olan bu âyet, Kur’ân’m baş taraflarında; yukarda verdiğimiz, bu âyetin hükmünü nesh eden âyetler ise ortalarında yer almaktadır -bunların bilâhare haram kılındığını göz ardı edip, bir takım zararları olmakla beraber, pek çok faydalarının da bulunduğunu açıklamak durumunda kalacaktır. Bu da, ilericilik ve modernizm adına sarhoşluğa, ayyaşlığa ve sefalete delîl arayan sömürgeci-müsteşrık ve misyonerler ile, müslüman-ları yok etmek için onlarla işbirliği yapan İslâm düşmanlarının ekmeğine yağ sürmekten başka hiçbir işe yaramayacaktır. Son zamanlarda pek tipik örneklerinin içimizden çıktığını sıkça gördüğümüz: “Boş ver, dünyayı sen mi kurta-racaksın?!..Sen önce kendini kurtarmaya bak!” cılar, elbette ki ebedî mutluluğunu dünyalık mevkî ve menfaatlar karşılığında satan bu çifte standart İlâhî (!) delîlcı, ilerici müfessır(!) ve dîn simsarlarının, nesh’ı inkâr ederek yaptıkları ve yapacakları bu tür Sarhoş-Tefsîr ve Müskir-Te’vîrierıyle gurur duyanlar olacaktır. Kadınların erkeklerin önünde ve aralarında saf tutup huşu’ ile (!) namaz kılmalarını toplumun bir kesimine kabullendirdikleri gibi, artık sarhoşların da göğüslerini gere gere: “Oh be!..Bu hocalar ne câhil adamlar-mış!. Meğer bize şimdiye kadar boşuna kan kusturuyor-larmış da haberimiz yokmuş…! Kur’an’da bizim içki ve kumarımızın faydalı olduğuna dâir delîl varmış da, bizden gizlerlermiş..!” diyebileceklerdir bu nesh inkarcılar sayesinde…

    636 Mâide Sûresi, Âyet: 90.
    637 Mâide Sûresi, Âyet: 91.
    638 Bakara Sûresi, Âyet: 219.

    Mu’tezilî Ebû Müslim Bahr El-Isfehânî gibi bir akılperestin peşine takılarak, “Kur’an’da nesh yoktur” diye direten büyük âlım (!) ve çağdaş müfessır(!)lerimızın ‘Nâsih’ ve ‘Mensûh’suz Kur’ân âyetlerini biribırıyle nasıl bağdaştırabıleceklerini anlamak, ya da anlayışla karşılamak kesinlikle mümkün değildir. Hangi âyetin hangi âyetle nesh edildiği, hangi âyetin hükmü bakî lafzı mensûh ve hangisinin lafzı bakî hükmü mensûh olduğu, hangilerinin yürürlükten kaldırılmış ve hangilerinin yürürlükte olduğu bilinmeden Kur’ân’m asla tefsîr edilemeyeceği istisnasız bütün İslâm ulemâsı ve mu’teber müfessirlerımizin ittifak ettikleri ve çoğu kimselerin de farkında bile olmadığı hayatî önemi hâiz bir husustur.

    15)- Fıkıh İlmi

    Bazı âlimlerimiz Kur’ân’daki ahkâm âyetlerinin sayısı konusunda bir takım rakamlar belirlemişlerdir. Tabıatıyle verilen bu rakamlar da hep göreceli oldukları için bırıbirini tutmamaktadır. Kimileri Kur’ân’da 150 kadar ahkâm âyeti var derken, kimileri de 750 ahkâm âyeti bulunduğunu söyler; kimileri de bu az sayıdaki ahkâm âyetine karşın binleri bulan ilim vb.sahalardaki âyetlerin hakkının verilmediğinden yakınır. Oysa hiç dikkat etmezler ki, ahkâm da ilimdir; çoğu kez ahkâm âyetleri, ilmî sırları ve ilim ya da başka saha ile ilgili dediğimiz âyetler de ahkâmı içerir. Bazen de bir tek âyet içerisinde birçok sahayı ilgilendiren delîl, hüküm ve ipuçları mündemiçtir. Sanırım verilen bu farklı rakamlar, kişiye ve kişilerin değer ölçülerine göre değişen göreceli ölçütlerin farklılıklarından kaynaklanmaktadır. Zira bir âlimimize göre ahkâm âyeti sayılan bir nass, diğerine göre bir kıssa olarak değerlendirilmiş olabilir. Örneğin biri: “Ebû Leheb’in iki eli kurusun.”639 âyetini bir kıssa, Hz.Muhammed’e yapılan bir işkencenin öyküsü olarak ele almış; öbürü de, kıyamete kadar her zaman ve her zeminde gelecek Ebû Lehep tiplilere takınılacak tavır ve uygulanacak ahkâmın delili olarak değerlendirmiştir. Ahkâm âyetleri üzerinde söz söylemek müctehıd ve fukahânın işidir. Dolayısıyla müfessir adayının fukahânın meslek ve meşrebini, kullandığı ıstılah ve ta’bîrleri yeterince bilmelidir ki, böylece ahkâm âyetlerini tefsir ederken, fıkhî terimleri yerli yerince kullanabilsin, âyetleri delîl olarak değerlen-dirişleri ve âyetlerden Allah’ın muradına en uygun hükmü elde edişlerini hakkıyla kavrayabilsin. Ve böylece farkında olmadan kendisini hâşâ Sâri’ yerine koyma belâhet ve felâketine düşürmekten korumuş olsun..

    639 Tebbet Sûresi, Âyet: l.

    16)-Hadîs İlmi:

    Kur’ân âyetlerinin tefsirinde Hadîs ilminin önemi ma’lûmdur. Yalnız âyetleri açıklamak için kullanılacak hadislerin önemi kadar, kullanılacak hadîslerin sahîh olmaları da önemlidir. Çünkü Peygamberin ağzından çıkmayan, yanı gerçek hadîs olmayan şeyleri gerçek hadîsmiş gibi âyetlerin açıklamasında kullanmak, Kur’ân’in bir başka tür tahrifinden başka bir şey değildir. Onun için müfessirin “Sahîh, za’îf, mevzu’…” vb. hadisleri birbirinden ayırmasını bilmesi, gerek sened ve gerekse metin tenkîdi’nın inceliklerini iyice kavramış olması şarttır.

    17)-Vehbî İlim:

    Bu ilim Cenâbu Hakk’ın ilmiyle amel eden ıhlâslı kullarına bahşettiği Hakk vergisi bir ilimdir. Allah Te’âlâ bu ilim türüne “Allah’tan (emir ve yasaklarına aykırı davranmaktan) sakının. Allah size (bilmediklerinizi) öğretecektir.” 640 âyetiyle işaret buyurmuştur.
    İmâm Kurtubî de bu âyetin tefsirinde: “Bu, Allah Te’âlâ’nın, emirlerine uymamaktan ve yasaklarını çiğnemekten sakınan muttekî kullarının kalplerinde bir nûr yaratacağına ve bu nurla onları, karşılarına çıkan şeyleri anlama gücüne sahip kılacağına dâir va’didir.”641 demektedir. Rasûlüllâh (S.A.V.) de: Kim bildiğiyle amel ederse, Allah onu; bilmediği şeylerin ilmine vâris kılar, (yani bilmediklerini ona öğretir.)”642 buyurmuştur.

    640 Bakara Sûresi, Âyet: 282.
    641 Kurtubî, El-câmi’ El-câmi ‘Li Ahkâmı 7 Kur ‘an: 3/406.
    642 Es-Suyûtî, El-îmâm Celâlüddîn Abdurrahmân, El-îtkân Fî Ulûmi’l-Kur ‘ân: 2/181.

    İmâm Süyûtî de yetkili bir müfessır olabilmenin şartlarından birinin de Vehbî İlim olduğunu kaydettikten sonra: “Belki sen Mevhibe İlmi’ni elde etmeyi imkânsız görürsün” ve “Bu insanın gücü dâhilinde olan bir şey değildir dersin; oysa bu, senin zannettiğin kadar zor değildir. Mevhibe
    ilmi’ni elde etmenin yolu, onun esbabına sımsıkı sarılmak, gereklerini hakkıyla yerine getirmek ve elde etmeyi sağlayacak olan amel ve zühd-ü takvayı harfiyyen îfâ etmekten ibarettir.” demektedir. Ez-Zerkeşî de bu konuyla ilgili olarak şunları söylemiştir: “Bilesin ki, Kur’ân âyetlerine bakan kimsenin, kalbinde bid’at, kibir, hevâ, veya dünya sevgisi varken; ya da kendisi günahlarda ısrar ederken, îmânı tahkik derecesine ulaşmamış, ya da tahkiki zayıfken, câhil bir müfessirin kavline i’timâd ederken, ya da âyetleri kendi aklına dayanarak tefsir ederken, ne Vahy-i İlâhî’nin mânâlarını anlayabilir ne de ona, Allah ‘in Kelâmı ‘nın sırları açılır… Bütün bunlar, Allah’ın Kelâmı’nı anlamaya engel olan birbirinden beter bir takım koyu perde ve aşılmaz engellerdir. Cenâbu Hakkın: “Yer yüzünde haksız yere büyüklenenleri biz âyetlerimizden (anlamalarını engellemek suretiyle) çevireceğiz.’643 âyeti kerîmesi de bu duruma ışık tutsa gerektir.644

    643 A’râf Sûresi, Âyet: 146.
    644 Es-Suyûtî, El-îmâm Celâlüddîn Abdurrahmân, El-îtkân Fî Ulûmi’l-Kur’ân: 2/181, 182.

Bu Konuda Ayrıntılı Bilgi İçin :