1. İSLAM’DA KADININ YERİ

    İslâm’da, kadının öncelikli vazifeleri nelerdir?
    İslâm’da kadının başlıca vazifeleri şunlardır:
    Kulluk vazifeleri yâni ibadetlerini yerine getirmek
    Kişisel vazifeleri, namus ve iffetine leke getirecek şeylerden sakınmak
    Âilevi vazifeleri; kocasının meşru’ isteklerine itaat etmek, çocuklarını terbiye etmek, kocasının malını korumak
    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Kadın; kocasına, günah olmayan emirlerinde itaat etmelidir. Resûlullah (s.a.v.) şöyle demiştir: “Bir kimseye, herhangi birine secde etmesini emretseydim; kadına, kocasına secde etmesini emrederdim.”
    Allahü Teâlâ şöyle buyuruyor: “Erkekler, kadınlar üzerinde kaimdirler (onların işlerini görürler, yöneticidirler). Bu, Allah’ın, bazısını üstün kılmış olması ve erkeklerin, mallarından infak eder olmaları sebebiyledir. Bu durumda sâliha kadınlar, itaatkâr olup Allah’ın korumasını emrettiği, kocasının bulunmadığı zamanda da koruyanlardır.” (Nisâ s. 34)
    Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Hangi kadın, kocasının izni olmaksızın, kocasının evinden çıkarsa; evine dönünceye veya kocası ondan razı oluncaya kadar Allahü Teâlâ’nın gazâbındadır.”
    Resûlullah (s.a.v.), bir hadîsinde kadının vazifelerini sayarken şöyle diyor: “Bunlardan biri; kocasının evinden onun izni olmadan çıkmamasıdır. Eğer böyle yaparsa Allah (c.c.) ve gazâb melekleri ona, tövbe edinceye veya geri dönünceye kadar la’net eder.”
    Başka bir rivâyette buna ilâve olarak, “kocasının hoşlanmadığı kişinin evine girmemesi” ziyadesi vardır.
    Şu hadîs-i şerîfte genel olarak kadının mes’uliyetini beyan etmektedir: “Kadın; beş vakit namâzını kıldığı, Ramazan orucunu tuttuğu, namusunu koruduğu ve kocasına itaat ettiği vakit ona, ‘cennetin hangi kapısından istersen gir.’ denilir.”

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  2. İSLAM’DA KADINA VERİLEN VE VERİLMEYEN HAKLAR

    İslam’da Kadın ve erkeğin, eşit oldukları ve ayrıldıkları noktalar nelerdir? Âyet ve hadîslerde kadınlara negatif ayrımcılıktan söz edilebilir mi?
    Allah (c.c.) herkese yaratılışta hakkını vermiştir.
    Allahü Teâlâ şöyle buyuruyor: “Yaratan hiç bilmez olur mu?” (Mülk s. 14)
    Bu kelâma, yakînen îmân eden; Allah (c.c.)’ın, kulları hakkındaki hükmüne râzı olmuş demektir. Allahü Teâlâ; kadın ve erkek her iki cinse de kapasitelerine ve kudretlerine göre farklı sorumluluklar vermiştir. Herkes, kendine çizilen sınıra razı olsa, sosyal düzen de kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Her iki cins, kendi fıtrî özelliklerini koruyacak ve bu sayede; işsizlik, maaşların yeterli olamaması gibi problemler de ortadan kalkacak veya en aza inecektir. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Kadınlar, devlet başkanı olamaz. Bunda ittifak vardır. Kadın; fıtratı icabı nârin, zayıf, duygusal ve merhametli olduğundan ve tesettür ile mükellef bulunduğundan, devlet başkanlığı mesleğine uygun değildir. Evli ise kocasının yönetimi altında, bekârsa babasının velâyeti altındadır. Kocasının izni olmadan, mahremsiz sefere çıkamaz. Resûlullah (s.a.v.), “Siz kadınları Allah (c.c.)’ın emâneti olarak aldınız.” buyurarak devamında erkekler üzerine kadınlar için mükellefiyetler vasiyyet etmiştir. Resûlullah (s.a.v.); İran kisrası ölünce yerine kızının geçtiği kendisine haber verilince: “İşlerinin başına kadını geçiren bir kavim elbette felah bulmayacaktır.” buyurmuştur. (Buharî Ebû Bekre (r.a.)’den)
    Kadın; şahidliğinin makbul olmadığı bazı kısas ve hadler gibi yerler dışında, kadı olabilir. Şahidliğin yalnız kadına mahsus olduğu durumlar vardır: Ebenin şahidliği, bekâretin tesbiti için kadının şahidliğine başvurmak gibi… Yalnız kadınların bilgi sahibi olabileceği hâller buna misâldir.
    Kadına, nafaka (evin geçimini temin etmek) ve sükna (kalacak yer temin etmek) farz değildir. Bütün bunlar erkeğin vazifesidir.
    Kadının malı, yalnız kendisine aittir; evin nafakası için harcamaya zorlanamaz. Tamamen kendi tasarrufundadır. Mehîr hususunda da böyledir. Mehri kendine aittir.
    Kadın; yemek pişirmek, ev temizlemek gibi hizmetler için hizmetçi isteyebilir. Sütanne bulma imkânı varsa ve çocuk da zarar görmeyecek ise anne, emzirmeye zorlanamaz. Bunlar, kadının hukûkî vazifeleri değildir; ancak diyaneten vazife olan şeylerdir, yaparsa ecir ve sevap alır. Ama erkek; nafaka ve kalacak yer temin etmediği takdirde bunları yapmaya mahkemece zorlanır.
    Evlatlara verilecek hîbe konusunda erkekle kız çocuk arasında eşit muamele yapılmak mecburiyeti vardır. Resûlullah (s.a.v.); Nu’man ibn Beşîr’in babasına bunu emretmiştir. Erkekle kadının hissesinin farklı olması mirastadır. Yâni hayatta iken eşit muamele yapılacaktır.
    Bunlara ilaveten; kadın ve erkek ibadet mükellefiyetleri konusunda, herkesin günahını kendisinin yükleneceği husûsunda, cürüm işlediğinde verilecek ceza husûsunda hukuk önünde eşittir.
    Resûlullah (s.a.v.) Veda Haccı’nda: “Kadınlar hakkında hayır tavsiyesini kabul edin; onları, Allah (c.c.)’ın emaneti olarak aldınız, Allah (c.c.)’ın kelimesiyle namuslarını helal kıldınız…” buyurarak kadına olan ihtimamı açıklamış, onların ne derece kıymetli olduklarını beyan etmiştir.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  3. KADIN’IN HAKİM OLMASI VE ŞAHİTLİĞİ MESELESİ

    İslâm hukukçularının (Mezhep imamlarının, fıkıh âlimlerinin) Kur’ân ve sünnetten çıkardığı hükümler bir kenara itilerek “İslâm hukukçularının çoğunluğu, kadından hâkim olmayacağı görüşünde ise de bu görüşün açık bir naklî delîli yoktur. Hz. Peygamber (s.a.v.) devrinde kadınlar; henüz haklarındaki olumsuz yargılar tamamen silinmemiş olduğu hâlde ictihad etmiş, hüküm ve fetva vermiş, bir nevi hâkimlik ve yöneticilik yapmış, savaşlara katılmış, yönetimin kararlarını etkileyecek ölçüde siyasî faaliyetlerde bulunmuşlardır…” (Diyanet İlmihali) şeklinde görüş beyan edilmektedir.
    Kadınların şâhidliği ve hâkim olması meselesinde İslâm’ın hükmü nedir?
    Hadler ve kısas dışındaki muamelelerde (nikâh, talak, vekâlet, vasiyyet, ric’at ve neseb gibi) iki erkek veya bir erkekle iki kadının şahidlikleri makbûldür. Çünkü asıl olan kadının şahidliğinin kabûlüdür. Allahü Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de: “…erkeklerinizden iki şahid getirin; eğer iki erkek şahid olmazsa şahidliklerine razı olduğunuz bir erkek ve iki kadın şahidlik eder, eğer ikisinden biri yanılırsa, diğeri (diğer kadın) ona hatırlatır…” (Bakara s. 282) buyuruyor. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Kadınların şahidliklerinin erkeğin yarısı kabul edilmesinin hikmetlerinden biri, onların hayatlarının dışarıda değil evde geçmesi bir de çokça dışarıya çıkmalarının önüne geçmek içindir. İki cins arasındaki vazife taksimi bunu gerektirir. Yoksa, İslâm’a düşman olanların zannettiği gibi ayrımcılık ve değersizleştirme sebebiyle değildir.
    Zinâda ise ancak dört erkeğin şahidliği mûteberdir. Zîrâ Allah (c.c.), şöyle buyuruyor: “Kadınlarınızdan fuhuş yapanın aleyhine sizden dört şâhid taleb edin.” (Nisa s. 15) Üç erkekle beraber iki kadının bile şahidliğinin kabulü câiz değildir, nassa muhaliftir.
    “Kadınların hâkim olamayacağıyla ilgili açık bir delîl yok.” sözüne gelirsek; Âyet-i Celile ve Buharî hadîsi bu tezi çürütür: “Erkeklerinizden iki şahid taleb edin, eğer iki erkek şahid olmazsa kendilerinden razı olacağınız bir erkek ve iki kadın…” (Bakara s. 282) Şâhidlikle hâkimlik arasında doğrudan bağlantı vardır. Ayrıca Resûlullah (s.a.v.), “İşlerinin başına kadını geçiren bir kavim elbette felah bulmayacaktır.” buyurmuştur.
    Kadın; hadler ve kısas dışında şehâdete ehil olduğundan bu ikisi dışında hâkim olmaya da ehildir. Yalnız hâkim olmayı kendiliğinden istemesi doğru ve helâl değildir. İslâm târihinde bunun uygulamalarını görmek çok zordur. Kadınların âlime olmalarına, fetva vermelerine zaten bir mâni yoktur. Ancak fetva vermek ve hüküm vermek yâni hâkim olmak tamamen farklı şeylerdir.
    Diğer üç mezhebde ise, kadınlar devlet başkanı olamayacakları gibi, hâkim de olamazlar. Mîzanü’l Kübrâ ve diğer fıkıh kitaplarına bakılabilir.
    Kadın râvilerden hadîs rivâyet edilebilir. Kadınlık, adalete bir eksiklik getirmez.
    Kadınlara cuma ve bayram namâzı farz olmadığı gibi cihad da farz değildir. Genel seferberlik olması bundan müstesnadır.
    Dolayısıyla asr-ı saadetteki olayları değerlendirirken mutlaka, bu konularla ilgili bilgileri ve anlayışları bizlerin bilgilerinden çok farklı olan mezheb imamlarının görüşlerine başvurmamız gerekir. Aksi takdirde büyük yanlış anlaşılmalar doğabilir.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  4. KADINLARIN EV DIŞINA ÇIKMA ŞARTLARI
    Hayrettin Karaman: “Erkekler kadını günah aracı olarak görmüşler. Bu günah aracını, mümkünse evin içinde hapsetmeyi arzu etmişler. Sınırı aşma dediğim, işte bu. Sınırı târih boyunca aşmışlar. Peygamberimiz bile bununla mücadele etmiş.”
    İslâm’da kadının; yakın akraba ziyareti, başka türlü öğrenemediği farz bilgileri öğrenmek ve geçimini temin etmek mecburiyetinde olmak gibi zarûretler dışında, dışarı çıkması dinen tavsiye edilen bir durum mudur?

    Allahü Teâlâ şöyle buyurur: “Evlerinde otursunlar ve ilk cahiliyyette açıldıkları gibi açılmasınlar… ilh” (Ahzâb s. 33) Bu âyet-i kerîmenin Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in temiz zevcelerine tahsis edilmesi, onların şeref ve mevkilerinin yüceliği sebebiyledir. Onlara bağlı olarak diğer mü’min kadınlar da aynı hükme dâhildir. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Allame İbnu’l-Cevzi der ki;
    “Müfessirler, bu ayetin anlamının, vakar ve sükûn ile evlerinde oturmalarının kadınlara emredildiğini, dışarı çıkmaktan yasaklandıklarının belirttiğini söylediler” [Zadu’l-Mesir]

    İbni Cerir et-Taberî;
    “Ayetin manası; vakar ve sükûnetle evlerinde otursunlar demektir” [Camiü’l-Beyan]

    İbni Kesir der ki;
    “Yani evlerinde oturmaya devam etsinler, zaruret haricinde çıkmasınlar” [Tefsiru Kur’ani’l-Azim]

    Kadı Ebubekir İbnu’l-Arabî der ki;
    “Evlerinde sükûn ile otursunlar, oradan başka yere hareket edip çıkmasınlar demektir” [Ahkamu’l-Kur’an]

    İmam Kurtubî der ki;
    “Âlimlerin ve lugatçilerin bu ayetin manası hakkında sözleri, kadınlara evde durmalarının emredildiğidir Hitap peygamber hanımlarına ise de, başka bütün kadınlar da bu hükme dâhildir. Ayetten maksat; kırıtarak, salınarak yürümek ve güzelliklerini erkeklere göstermektir. Bu bakımdan kadınlar evlerinde oturmalıdır. Dışarı çıkmak ihtiyacı duyarlarsa; süslenmeyi terk ederek tam bir tesettür ile bunu yapmalılar… ” [el Cami Li Ahkami’l-Kur’an]

    İmam Suyutî, İbnu Ebi Hatem’den naklederek der ki;
    “Allah Azze ve Celle, kadınları (zaruretsiz) dışarı çıkmaktan yasaklıyor ve onların evlerinde karar kılmalarını, cenaze takibi için, mescidler ve Cuma için çıkmamalarını emrediyor” [Durrü’l-Mensur]

    “Kadın bir avrettir. Kadının, Allah’a en yakın olduğu yer, kendi evidir. Dışarı çıktığında şeytan, onu erkeklere süslü göstermeye çalışır.” (İbn Battal, 4/82-Şamile)
    Kadının, Allah (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.) tarafından kendisine verilen en şerefli, (annelik ve evinin, kocasının kadını olma) görevini en iyi yapacağı yer evidir.
    Ancak bir ihtiyaç sebebiyle olması müstesna, kadın için asıl olan evde oturmasıdır. Buna şu âyet delildir: “Onlardan (kadınlardan) bir şey isteyeceğiniz vakit, perde gerisinden isteyin; bu, sizin ve onların kalpleri için en temiz olanıdır…” (Ahzâb s. 54)
    Hz. Âişe (r.anhâ) Annemizden rivâyetle, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Size, hacetiniz (ihtiyacınız) için dışarıya çıkmanıza izin verildi.” (Müslim)
    İbn Ömer (r.a.)’den rivayetle “Kadınların zarûrî ihtiyaçları için olması müstesnâ, evden çıkma konusunda hisseleri yoktur.” (Taberânî) buyurulmuştur.
    Bu da ancak, tesettürlü bir şekilde, (başka türlü giderilemeyecek) meşru bir ihtiyaçtan dolayı dışarı çıkmalarıdır. Bu, onlara mubah kılınmıştır. (Ahzâb s. 59)
    Tergîb-üs-salât kitabında şöyle der: Resûlullah (s.a.v.), kızı Hz. Fâtıma’ya (r.a.): “Kadınlar için hangi şey daha iyidir?” diye sordu. Fâtıma (r.a.) cevâbında: “Nâmahrem olanların onları görmemesi, onların da hiçbir nâmahremi görmemeleri” dedi. Resûlullah (s.a.v.)’in bu söz çok hoşuna gitti, kızı Fâtıma (r.anhâ)’yı kucakladı ve: “Bâzısının evlâdı, kendi gibi olur” buyurdu.

    İbni Mesud (radıyallahu anh)’dan nakille, Rasulullah (sallalahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
    Kadın avrettir. (Dışarı) çıkınca ona şeytan rehber olur.” (Tirmizi)

    Kadın avrettir . Dışarı çıkınca, şeytan onu ve ona bakanları yoldan çıkarmak için fırsat kollar. (Tirmizi)

    Kadın örtülmesi gerekli olan bir varlıktır. Evden dışarı çıktığında şeytan gözünü ona diker. Kadın için Rabbinin rahmetine en yakın olduğu yer evinin içidir. ( Tirmizî)

    Kadınlar , Allah Rasulu (s.a.v.)’e sordular :

    Allah yolundaki mücahidlerin ameline yetişebilmek için hangi ameli yapalım?” Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) onların bu sorusuna şöyle cevap verdi: “Sizden her kim evinde oturursa, Allah yolunda cihad yapanların ameline (sevabına) yetişir. (İbni Kesir)
    Kadının odasındaki namazı holündeki namazından üstündür. Daha hususi bir bölümde kıldığı namaz ise odasındaki namazından üstündür (Ebû Dâvud)

    Sevde Annemiz (radıyallahu anhe) kendisine (nafile) Hacc’a gitmesi teklif edildiğinde, ‘Ben (farz olan) Hac ve Umre’mi yaptım, Rabbim bana evimde oturmamı emrediyor’ dedi ve hakikaten vefat edene kadar evinden çıkmadı. (Tefsirü’l Kurtubi)

    Tesettür, kadın dışarı çıkacağı sırada örtünmesi ise; hicab evinde oturup çıkmaması ve çıkacağı esnada kendini tanınmayacak derecede erkeklerden gizlemesidir. (Hicab, İbrahim Midhatzade)

    Şu halde, İslam Dini’ni kabul eden ve O’na iman etmiş olan genç kadınların yabancı, yani şer’an aralarında nikah caiz olan erkeklerle han, otel, apartman okul, ders yeri, hükümet daireleri, bağ-bahçe, ziyafet toplantısı, çarşı ve Pazar gibi yerlerde zaruretsiz karışık görüşmeleri şer’an haram ve yasaktır. (İskilipli Atıf Efendi, Şer’i Tesettür)

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  5. KADINLARIN CAMİYE GİTMELERİ, TEŞVİK EDİLMİŞ BİR FAZİLET MİDİR?

    Ümmü Seleme (r.anhâ)’nın nakline göre Hz. Peygamber (s.a.v.) söyle buyurmuştur: “Bir kadının geceledigi odasında kılacağı namâz, evinde (sofa) kıldığından daha hayırlıdır. Evinde kıldığı namâz, konağında kıldığı namâzdan daha hayırlıdır. Konağında kıldığı namâz, kavminin mescidinde kıldığından daha hayırlıdır.” (Münziri, Tâberânî)CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Hz. Âişe (r.anhâ) şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.v.), kadınların kendisinden sonra ortaya çıkardıkları (zînet, güzel koku, güzel elbise gibi) şeyleri görseydi İsrailoğulları kadınlarına yasak edildiği gibi onların mescide gelmelerini yasaklardı.” (Müslim)
    Ebû Amr es-Seybânî’nin, Abdullâh’ı, bir cuma günü kadınları mescidden çıkarıp “Evinize gidiniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” derken gördüğü nakledilmiştir. (Tâberani)
    Yukarıdaki hadîsler, kadının mescid dışında evinde kılacağı namâzın mescidde kıldığından daha fazîletli olduğuna delîldir.
    Bunun sebebi, -uzak bile olsa- fitne çıkma ihtimâlidir. Bu ihtimal, yakın ve beklenen bir şey olsa veya bilfiil gerçekleşmiş bulunsa sakınca daha ağır olur ve kadının evinde kılması fazîlet olmaktan çıkar, vâcib ve tek seçenek haline gelirdi. Bundan dolayı Hz. Âişe (r.anhâ) ve Ebû Amr (r.a.) hadîsinde olduğu üzere sahâbeler kadınların mescide gitmelerini yasaklamışlardır. İbn Mes‘ûd (r.a.), yemin ederek ve yemininde ağır ifâdeler kullanarak şöyle derdi: “Bir kadın için -hacc veya umre hâli hâriç- evinden daha hayırlı namâz kılacak bir yer yoktur. Ancak kocaya gitme yaşı tamamen geçmiş, dönüşte olan kadınlar bundan müstesnâdır.” Kendisine “Dönüşten kastın nedir?” diye sorulduğunda: “Bir ayağının çukurda olmasıdır.” diye cevâb verirdi. (Taberani)
    Ancak hacc veya umrede tavaf için Mescid-i Haram’a veya Peygamber (s.a.v.)’e salât ü selâmda bulunmak için Mescid-i Nebî’ye gelmiş olan bir kadının, bu mescidlerde tahiyyetü’l-mescid namâzı veya farz namâzı kılmalarında herhangi bir sakınca yoktur.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  6. İSLAM’DA KADIN ERKEK İLİŞKİLERİ
    Nebî (s.a.v.)’den ve Ashâb (r.a.e.)’dan bazı rivâyetler yapılarak kadınla erkeğin birlikte oturup görüşmesinin, zarûret olmadan konuşmasının câiz olduğu şeklindeki yanlış inanışa verilecek cevap nedir?

    Kadın erkek ilişkilerinde belli sınırlar vardır.
    Ancak İslâmiyet’in hükümleri, 23 yılda gelmiştir. Tesettür âyeti gelmeden önceki olayları ele alıp yabancı erkeklerle konuşmayı mubah saymak yanlıştır. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    İçki de haram edilmeden önce günah değildi. Daha önceki olayları örnek gösterip, “Asr-ı saadette içki içiliyordu.” diyerek içkiye mubah denebilir mi?
    Hicab âyetleri indikten sonra Nebî (s.a.v.) kadınları çoğunlukla ezvâc-ı tâhirat vâsıtasıyla bazen de perde arkasından irşâd etmişlerdir.

    Kadın ve erkeğin ihtilâtı durumunda haram nazarın kaçınılmaz olacağı muhakkaktır. Bunun hükmünü ve ölçüsünü tesbit bakımından şu hadis-i şerif son derece dikkat çekicidir: “Ümmü Seleme (r.anha) der ki: Biz Meymûne ile beraber Rasûlullah’ın (s.a.v.) yanında iken Abdullah b. Ümmi Mektûm gelerek onun yanına girdi. Bu hadise bize örtünme emri geldikten sonra idi. Rasûlullah (s.a.v.), “Ondan örtünün (gizlenin)”dedi. Bunun üzerine, “Yâ Rasûlullah! O a’mâ değil midir? Bizi görmez ve tanıyamaz?” dedim. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.), “Siz ikiniz de mi körsünüz, siz onu görmüyor musunuz?” buyurdu. [Tirmizî, Sünen, Edeb, 63]

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

    Kadınlara bakmak
    Kadınlara bir ihtiyaç olmadan veya şehvetle bakmak günahtır. Bir âyet-i kerime meali:
    “Ey Resulüm, erkek müminlere söyle, harama bakmasınlar ve avret yerlerini haramlardan korusunlar! İmanı olan kadınlara da söyle, harama bakmasınlar ve avret yerlerini haramdan korusunlar!” (Nur 30)
    Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
    “Yabancı kadını görünce, yüzünüzü ondan ayırın! Ansızın görmek günah olmazsa da, tekrar bakmak günah olur.” (Ebu Davud, Darimi)
    “Erkeğin kadına, kadının da erkeğe (şehvetle) bakması haramdır.”(Taberani)
    “Yabancı kadını görüp, azab-ı ilahiden korkarak, başını ondan çevirene Allahü teâlâ ibadetin tadını duyurur.” (Hakim)
    “Harama bakmak, şeytanın zehirli okudur. Allahü teâlâdan korkup yabancı kadına bakmayana, zevkli bir iman nasip olur.” (Ramuz)
    “Yabancı kadına şehvetle bakanın gözleri ateşle doldurulup, Cehenneme atılır, onunla toka edenin kolları ensesinden bağlanıp, Cehenneme sokulur, lüzumsuz ve şehvetle konuşan, her kelimesi için, bin yıl Cehennemde kalır.” (R. Nasıhin)
    “Bir yabancı kadın görüp de, Allah’tan korkarak, başını ondan çevirene, Allahü teâlâ, ibadetlerin tadını duyurur.” (Ebu Davud, İ. Ahmed, Hâkim)
    “Avret yerini açana, başkasının avret yerine bakana Allah lanet etsin!” (Beyheki)
    “Buluğa eren kız, yüz ve elinden başka yerini namahreme gösteremez.” (Ebu Davud)
    “Şarkıcı kadının aldığı para haram olduğu gibi, onu dinlemek ve yüzüne bakmak da haramdır.” (Taberani)
    “Gözün zinası harama (namahreme) bakmak, dilin zinası fuhuş konuşmaktır.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud)
    “Bir kadın koku sürünüp dışarı çıkar ve kokusunu duyurmak için bir topluluğun yanından geçerse, ona bakana da, kendisine de zina günahı (göz zinası) yüklenir.” (Nesai)
    “Bir kadın, güzel kokular sürünüp, göz alıcı güzel elbiseler giyerek, bir topluluğun yanından geçerse, zina işlemiş gibi günaha girer.” (İbni Hibban)
    “Kadına, şehvetle bakanın gözlerine erimiş kurşun dökülüp Cehenneme atılır.” (M. Enhür)
    Kadınların da, erkeklere ihtiyaçsız bakmaları mekruhtur. Kadınların saçları da avrettir. Avret yerine bir zaruret olmadan şehvetsiz de bakmak haramdır.
    İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
    Kadınların, kızların, başı, saçı, kolları, bacakları açık olarak sokağa çıkmaları haram olduğu gibi, ince, süslü, dar, hoş kokulu elbise ile çıkmaları da haramdır. Böyle çıkmalarına izin veren, razı olan ana babası, kocası veya kardeşi de, onun günahına ve azabına ortak olurlar. ”Kimya-i saadet”
    Erkeklere ziynetini gösteren kadınlara, mesela altın, inci gibi şeyleri örtüsünün üstüne takan, koku süren, renkli ve ipek kumaş örtünmüş olan, kol ağızları geniş olup kolları görünen ve bunlar gibi kendilerini erkeklere gösteren kadınlara Allahü teâlâ dünyada ve ahirette azap edecektir. ”Zevacir-İbni Hacer-i Mekki”
    Tesettüre riayet etmemek ve ziynetlerini göstermek gibi günahlar, kadınlarda çok olduğu için, Resulullah efendimiz, ”Mirac gecesi Cehennemi gösterdiler, çoğunun kadın olduğunu gördüm”buyurdu. ”Tirmizi”

    KUR’ANDAKİ HİCAB AYETİ VE BU AYETLE İLGİLİ
    BİR ÇARPITMA:

    İslam’ın daha çok vahiyle taallük eden bir din olduğunu unutup, onu bir takım tarihsel vakıalarla yahut zaman veya zeminlerin teşekkülü ile alâkandırma hususunda canhıraş gayret sarf edenler, tarih boyunca düşmüş oldukları rezil durumdan hiç fariğ olamamışlardır. Düşmüş oldukları durum, Mevla( Celle Celâluhu) nun kendileri hakkında “Yine şübhesiz o (ehli kitab olan)lardan elbette bir fırka vardır ki; kendisini kitabtan sanasınız diye kitab ile dillerini eğip bükerler, hâlbuki o(okudukları) kitabtan değildir.” Veya “Gördün mü o kimseyi ki; o kötü arzusunu ilahı edinmiştir” buyurduğu şaşkınların meselinden farklı değildir. Bir şeyler bulma uğruna, çok hakikatleri kaybeden bu hakikat körü ve mahrumu zavallıların fi zamandan beri tarihçesi budur. Ve ulaşabilmiş oldukları son nokta, mağlûbiyyet ve büyük bir hirmandan başkası değildir. Ufacık başları ile koca koca dağları süsmeye çalışan şu âşüftelerde ki bu heves, kadîm zamanda türemiş büyük bir kronik illettir. Cemalüddin Efğanî, Reşid Rıza, Muhammed Abduh ve diğerleri… Hepsinin müşterek özelliği, ictihad adına naylon müctehidliğe soyunmaları ve bununla da kalmayıp Kur’an’a ve İslam’ın hakikatine irşâd adına, halkı kendi heva ve hevesleriyle idlâl etmeleridir. Ve günümüzde bunların ortaya atmış olduğu gayet batıl ve dahî âtıl görüşlerin kurbanı olmuş, kafası modernizmin çöplüğü haline gelmiş bir akademisyen ve te’lif ettiği kitabındaki hezeyanlarla karşı karşıya kalmış durumdayız. Sözü fazla uzatarak yazının hacminin büyümesine sebebiyyet vermeden sadede gelip şu tahriflerin tashihine başlayalım:

    İddia: Sözgelimi Kur’anda “Peygamber’in Hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin” buyrulmaktadır. Burada perdeden maksat Hz. Peygamber’in hanımlarının odalarının kapısına, kapı yerine asılan perdedir. Çünkü bu odaların ahşap kapısı yoktu ve kapı açıklığı kilim veya kumaş perde ile kapatılıyordu. İşte ayette, Hz Peygamberin hanımlarından bir şey istenirken, tek odadan ibaret olan bu özel hayat alanının kapısına asılmış olan perdenin açılmaması emredilmektedir. Yoksa hanımların veya Hz. Peygamber’in eşlerinin arada bir perde bulunmadan kimseyle muhatap olamayacağı şeklinde bir anlam bulunmamaktadır .

    Cevap: Burada serdetmiş olduğunuz görüşlere belli fasıllar ve başlıklar altında cevap vermeden önce belirtelim ki; söylemiş olduğunuz yoruma herhangi bir me’haz ve mesned göstermemeniz sebebiyle direkt olarak kavl bi’t teşehhî ve keyfe ma yeşa’ konuşmuş durumuna düşmüş oluyor , tehakküm yapmış oluyorsunuz. Şimdi de şu abuzambak ifadelerin eleştirisini belli başlıklar altında tedkik edip irdeleyelim:

    Hicâb nedir, Hicabın gayesi ve faidesi:

    Hicâb, “hacebe-yahcubu” siygasında birinci babtan gelen bu fiillerin masdarı olup lüğavî manası “örtmek” “Men’ etmek /engel olmak demektir. Erbabına ma’lum olduğu üzere; kelimelerin bir lüğavi bir de ıstılahî manaları olabilir. Konumuz ayet-i kerime üzerinde deveran ettiği için şu kelimeyi bir de ayette geçmesi açısından inceleyecek olursak lüğavî manasından farklı bir mana ile karşılaşmıyoruz. O halde ortada bir engelleme olduğuna göre, iddia sahibinin bu engellemeden anladığı Ashabın Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Selem)’in beyt-i şerifine girerken, kapıdaki perdenin açılmasından engellenilmesiydi. Ancak bu durumda bu cümle ile bulunmuş olduğu ayetin başı arasında bir tekerrür meydana geliyordu. Çünkü ayetin başında “Ey iman edenler! Peygamber’in evlerine girmeyin, ancak sizin için bir yemeğe izin verilmesi müstesna…” Buyrulması ile zaten evlere girmekten men’ tahakkuk etmişti. Ve dahi aynı konu Hz Ömer ( Radıyallahu Anh)’ın başından geçtiği naklolunan bir hadise neticesinde nazil olan ayet-i kerime de işleniyordu. O halde tekrar bir daha mahza böyle bir şeye îma eden bir hitabın anlatmak istediği mefhum neydi?

    Görüldüğü gibi iş, fil hakîka zannedildiği ve iddia edildiğinden farklıydı. Aslında taassub sahibi olmayan bir şahıs ilk bakışta görecektir ki; ayetin siyak ve sibak’ından anlaşılan; Ümmehatü’l Mü’minin ile özelde Ashab-ı Kiram, genelde bütün Mü’minler arasında “Sedd-i Zerayi’” kabilinden konulan bir perdeydi. Zaten diğer bir ayet-i kerime de Peygamber hanımlarına hitaben “Sözü kırıtarak söylemeyin! Sonra kalbinde hastalık olan tamah eder şeklinde buyrulan söz de bu manayı te’kidler mahiyette değil miydi? Mamafih bu ayette ki hicabın “Hicabu’l Beden” olması gibi bir görüş bazı kayıtlarda mevcuttur. Bu ihtimal dâhilinde konu değerlendirilse bile, ala külli hal Peygamber zevcelerinden bir şey istenmesi halinde bir hicabın bulunması lâ buddür. Aynı zamanda, bir ayet’in anlaşılabilmesi için, aynı ayetin sebeb-i nuzülü’nün inkâr edilemez faidesi ortadadır. Sadedinde olduğumuz ayetin sebebi nuzülü şöyledir: “Hz. Ömer ( Radıyallahu Anh) Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Selem)’e: Ya Resulellah! Senin yanına iyisi de kötüsü de giriyor. Mü’minlerin anneleri (olan zevceleri)ne hicab’ı (yabancı erkeklerden gizlenmelerini) emretsen! Demesi neticesinde bu ayet nazil olmuştur.” Hal bu iken “Evlerinizde karar kılın! En evvelki cahiliyet açılıp saçılmasıyla siz de açılmayın! Hıtabı ile peygamber hanımları ve Mü’minler’in anneleri hitaba alınıyorsa, sair mü’mine hanımların hitaba alınması bi tariki’l evlâ olur. Ve aynı hitab mü’minlerin erkeklerine olunca, hanımlarına keza bi tariki’l evlâ olur. Ayette geçen tehaccüb’ün gayesini, “Kuranın bazısı bazısını tefsir eder ” kaidesine istinaden “Kalblerin şehvet hususunda tekellüfe sürüklenmesini önlemek, daha salim bir yolun tutulmasının sağlanması, diğer fahiş işler yapanlardan teferrük etmeleri/ayrılmaları, tanınıp eziyete maruz kalmamaları şeklinde özetleyebiliriz.

    Hicab’ın İslam’daki mevkii ve Mevcudiyeti:

    Yazar’ın ifadelerinin ihtiva ettiği mana, aslında katıksız bir hicâb yahud tesettür inkârcılığını yakinen bildiriyor. Lakin ne yazık ki(!) İslami kaynaklara az çok vukûfiyyeti olanlar da tasdik ederler ki, bu konuda kaynaklarda sunulan menqûlat ve ma’lumat fazlasıyladır. Buna rağmen böyle bir mükâberenin neticesi dalaletten başkası olmasa gerektir. Çünkü “Artık o haktan başka dalalet/sapıklıktan başka ne vardır” buyuran bu dinin sahibi ve bu ahkâmın şari’inden başkası değildir.
    Hicabın mevcudiyetini ispat ve keyfiyetini anlama bakımından bazı hadis-i Şerifleri zikredelim:
    Efendimiz ( Sallalahu Aleyhi ve Selem) Şöyle buyuruyor:

    “Kadın avrettir. (Dışarı) çıktığında şeytan ona dikkatlice bakar.

    “ Esma(Radıyallahu anha), Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve selem)’in yanına üzerinde ince bir elbise olduğu halde girdi. Resulullah’da ondan yüz çevirdi ve “Ey Esma! Kadın bulüğ çağına ulaşınca ondan şu ve şu uzuvlardan başkasının görünmesi caiz olmaz deyip eliyle, yüzüne işaret buyurmuştur.

    “ Ümmü Seleme (Radıyallahu Anha) buyurdu ki: Bir ara Ben ve Meymune (Radıyallahu Anhuma) Resulullah’ın yanında idik .İbnü Ümmi Mektum (kapıya) yönelip Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve selem)’in yanına girdi. Bu hadise ise biz hicab (Allah’ın yabancı kılmış olduğu erkeklere görünmeme) emri geldikten sonra idi.(O girince) Resulullah bize: “Ondan gizlenin” buyurdu. Bende “Ya Resulellah! O bir kör değil midir, bizi görmez ve tanımaz” dedim. Resulullah da: Sizde kör müsünüz, siz onu görmüyor musunuz? Buyurdu.

    Asım ibnü Ahvel’den rivayet edilmiştir ki o şöyle dedi: Biz Hafsa bintü Sîrîn (Radıyellahu Anha)’in yanına girerdik, o çarşafını şöylece yapar onunla yüzünü örterdi. Bizde ona derdik ki: Allah sana rahmet etsin Allah(Celle Celaluhu) şöyle buyurdu: O(hayızdan ve çocuk doğurmaktan geri kalmış) oturucu kadınlar ki (yaşlılıktan dolayı) hiçbir nikâh ümidi taşımamaktadırlar; işte onların zinet (yer)lerini açığa çıkarma çabasında olmayanlar halinde (dış)giysilerini (çıkarıp) bırakmalarında onlar üzerine hiçbir günah olmamıştır . O da(yanı ayette geçen “siyab/dış elbiseleri de cilbab/çarşaftır.) O da bize şöyle derdi: Bundan sonra(yani okumuş olduğunuz ayetin peşinde gelen yerde) ne vardır? Biz de “Ama (gençler gibi çarşaflarını çıkarmayarak) iffetli olmaya çalışmaları onlar için daha iyidir.” (şeklindeki cümle vardır) derdik. O da: “(İşte bu) hicabın isbatıdır” derdi

    Cüveybir, İbnü Abbas( Radıyallahu Anhuma) dan rivayet etmiştir ki: Bir adam Efendimiz(Sallallahu Aleyhi ve Selem)’in zevcelerinden birine gelip onunla konuştu.O adam onun amcasının oğlu idi. Efendimiz ona (adama): Şu gününden sonra bu makamda bir daha durma!(onunla bir daha konuşma) Oda: Ya Resulellah! Muhakkak o benim amcamın kızıdır. Vallahi ne ben ona, nede o bana kötü bir şey söylemedi dedi. Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Selem) buyurdular ki: Ben bunu biliyorum. Allah’tan daha kıskanç kimse yoktur. (Ondan sonra da) Benden daha kıskanç kimse de yoktur.

    Bunlarla beraber, Abdullah İbnü Mes’ud “ Kendilerinden zahir olanlar dışında zinet(mahal)lerini meydana çıkarmasınlar! Ayeti kerimesinde ki “illa ma zahare minha” cümlesini “siyab/ elbiseler” diye tefsir etmiştir. O halde şu “Kendilerinden zahir olanlar dışında” cümlesini “Kühl, Yüzük gibi takıların mahalli” diye tefsir etmek Onun katında rıza gösterilecek bir tefsir olmamış olur.

    Ulema’dan birçoğu “Kendilerinden zahir olanlar dışında” cümlesini elbisenin dışıyla tefsir etmişlerdir. Çünkü onun gizlenmesi mümkün değildir. Ve Ahmed İbnü Hanbel “Ta ki tırnağa varıncaya kadar kadından (herhangi bir uzvun) görünmesi haramdır” buyurmuştur.

    İbnü Ebi Talha, İbnu Abbas’tan nakletmiştir ki; O (İbn Abbas) geride geçen ayetteki “İdna” yı “Bir gözü göstermek” şeklinde tefsir etmiştir.

    Ve bahis mevzu edilen ayetler “Ahkamu’l Kur’an” ile ilgili te’lif çalışmalarında konu edilip Ahkâm ayetleri arasında zikredilmektedir. Ez cümle, bu mevzûyu ister Allah’ın bir emri olması bakımından Allah’a İman, İster Peygamber(Sallallahu Aleyhi ve Selem)’n emri olmakla birlikte aynı zamanda bir uygulaması olması bakımından Peygambere imanın ölçüsü, yahud da Kur’an’ da yer alması hasebiyle Kur’an’a iman bağlamında değerlendirelim her halükarda işin inkârî tarafı oldukça tehlikeli ve bir o kadar da vahametlerle doludur.

    Elbette biliyoruz ki, bu kadar rivayetler karşısında belli çıkış noktaları aranmayacak değildir. Malum taktikler kullanılarak, şunlardan bir kısmı mevzulukla itham edilecek, buna cesaret edilemeyecek derecede olanlar, en azından tad’if edilerek iddianın butlanı örtbas edilmeye çalışılacaktı. Çünkü bir adam minareyi çalmayı gözüne kestirmesin, kılıfını bulmak işten bile değildi. Aynı zamanda bu inkâr, bize 1400 küsür sene evvelden meydana geleceğinden ihbar edilen Nebevî bir mucizenin tahakkuku idi. Ama Zerre’den hesap verileceği bildirilen o günde Kur’anla veya hadisle yahud bu ikisi ile teallük eden bir mes’ele hakkında keyfe ma yeşa’ konuşmanın vebalinden kurtulmanın nasıl mümkün olacağını düşünmek gerekmez miydi? Va Esefâ !…

    Lâhika:

    Şunu da hemen belirtelim ki; yazarın mezkûr kitabını tamamen mütalaa etmiş değiliz. Kabataslak bile denilemeyecek bir bakışla affedilemez saldırılar ve şübheler ile karşılaştık. Kesinlikle bilinmelidir ki; burada mes’ele hakkında serdedilen bir takım deliller, Kaynaklarda ki edille’nin tamamını ihtiva etmemektedir. Lakin “ “Akıllıya bir işaret yeter” kabilinden bazı delillerin îrâdı ile iktifâ edilmiştir.
    Yazar kitabın başka yerinde, aynı üslubu üzere şazz görüşlerine devam ediyor.

    İddia: Hz Peygamber’in hayatının şekli yönünü, mesela kıyafetinin örnek alınmasının gerektiğini savunmak, İslâm’ın evrenselliği ile çelişmektedir. Söz gelimi hayvan derisi giyen Müslüman bir eski modan, onun Arabistan sıcağında giydiği kıyafetini örnek almasını istemek gerçeklerle bağdaşmaz. Bu sayılan hususların dinin özüyle de alakası yoktur.

    Cevap: Böyle edep ve Ahlak sınırlarını aşan şu ifadeler sözüm ona sünnet müdafiliği kimliği ile ortaya çıkan hokkabaz sahtekârlardan başka kimden sadır olabilir? Söyler misiniz? İslâm’ın ikinci rüknünü teşkil edecek kadar muazzam bir mes’ele hakkında damdan düşer gibi vaveylâ etmek, sadrında zerre kadar Allah korkusu bulunan ve toz kadar Efendimiz(Sallallahu Aleyhi ve Selem)’e muhabbeti olan kimsenin yapabileceği şey değildir elbette. Bahsedilen konu bil husus “Usûlü’l Fıkh” kitablarında “Ef’alu’r Resûl” başlığı adı altında işlenirken, hiç buradaki izahata ihtiyaç duyulmamış, bunlara hiç müracaat edilmemiş, haliyle de hezeyanlar savrulmuş, saçmalıklar sudûr etmiş. Şu Mes’ele nin mezkûr kitablarda ki taksîmatını belli başlıklar altında inceleyelim:

    1)- Beşeri fiilleri: Bunlar Efendimiz(Sallallahu Aleyhi ve Selem)’in beşer ve insan olması hasebiyle yemesi, içmesi, giyim kuşamı, oturup kalkması gibi fiilleridir. Konumuzla alakalı olan bu kısım teşri’(hüküm koyma) açısından muteber olmayıp bunlara uymak da vacib değildir. Ancak Abdullah İbnü Ömer (Radıyallahu Anh) bu gibi fiiller de dahi Efendimiz(Sallallahu Aleyhi ve Selem)’ i titizlikle taklid etmeyi kendisi adına bir vazife addetmiştir. Buna rağmen “Onun Arabistan sıcağında giydiği kıyafetini örnek almasını istemek gerçeklerle bağdaşmaz” demek ne tür bir küstahlık ve densizliktir. Bu arada, şu “vacib değildir” ifadesi bir tecviz gibi kesinlikle anlaşılmamalıdır. Bu ibare, sünnetin hüküm koyma bakımından mezkûr kaynaklarda taksim edilmesi hasebiyle, ibare darlığından kendisine sığınılmanın mecbur kalındığı bir ifadedir. Yoksa Kuran’ı Kerimdeki “Resul’e Uyun” ifadesi mutlak bir ifadedir. “Mutlağın Açık veya delâleten takyîd’e/kayıtlanmasına her hangi bir delil bulunmazsa itlâkı üzere cari olacağı (yani şamil olduğu fertlerin herhangi birine şumûlu) malum bir kaidedir. O halde şu kaidenin ışığı altında meselenin tedkik edilmesi halinde görülecektir ki; şu İlahî emrin Sünnet-i Mutahhera’nın bu kısmını kapsamasına hiçbir mani yoktur. Hulasa, bu nev’i Sünnet de bu emir kapsamında incelenmelidir.

    2)- Efendimize hâs fiiller: Bunlar, kendisinden sâdır olup, şer’î delilin bu fiilin sadece ona ait olduğunu gösterdiği fiillerdir. Bu kısma, “Teheccüd namazının ona Kuranî nassın delaleti ile farz olması ,keza kuşluk namazının farziyyeti, dokuz kadını nikâhı altında bulundurması misal olarak verilebilir. Bunlara “El Hasaisu’n Nebeviyye” denir ki bu konuda Nebi’yi taklid caiz değildir. İşte bu kısım, kendisi hakkında nehiyvari nass bulunduğundan dolayı yukarıda bahsedilen mutlak emrin mefhumundan hariçtir.
    3)- Hem Peygamberin hem de ümmetin uyması gereken fiiller: Bu nevi sünnetler de Ümmetin Peygamber’e uyması gerekir. Namaz kılışı, Oruç tutuşu, haccedişi gibi işlerdir ki bu nevi fiiller Peygamber(Sallallahu Aleyhi ve Selem)’e farz ise Ümmete de faz, Vacib ise Ümmete de vacibtir.

    Ez cümle, böyle bir taksimat ve tetkikat yapmadan meseleye girmenin ne derece tehlikeli neticeler verdiği ortadadır. Peygamber’in şekli yönünü taklid etmenin gerekmediğini(!)”Değil Resulullah’ın koymuş olduğu bir halifeyi değiştirme Vallahi onun tayin etmiş olduğu sıradan bir ameleyi bile değiştirmem” diyen Ebu Bekir(Radıyallahu Anh)ler, Rukn-i Yemani’ye “Vallahi elbette biliyorum ki sen ne zararı ne de faydası olmayan bir taşsın. Şayet Resulullah’ı seni öperken görmeseydim seni öpmezdim ve de “Remel”(Tavaf’ın üç şavtında sür’atli yürümek) için “Biz bunu müşrikler için yapıyorduk, hâlbuki Allah (şimdi) onları helak etti. O halde biz remeli niçin yapıyoruz? Diye sorduğu soruya yine kendisi “(Bu) Resulullah’ın yaptığı bir şeydir. (Şimdi her ne kadar bunu yapma sebebi ortadan kalkmışsa da) Biz bunu terk etmeyi sevmeyiz” diyen koca Ömer bin Hattab(Radıyallahu Anh)lar, ve “Şayet bir karye ehli misvak sünnetini terk etmek üzere sözbirliği etseler, onlarla mürtedler/dinden dönenlerle savaştığımız gibi savaşırız. Ta ki insanlar İslâm’ın hükümlerini terk etmeye cür’et etmesinler ” diyebilecek kadar sünnet düşkünü Abdullah bin Mübarekler anlayamadı da siz anladınız. Öyle mi? (!…) Hem “dinin özüyle de alakası yoktur” şeklindeki ifadenizle neyi anlatmaya çalıştığınızı anlamış değiliz. Mü’minlerce Peygamberimizin beşeri fiilleri
    –yukarıda anlatıldığı üzere- dinin özündendir. Ve örnek alınacak nitelikte olup çok mühimdir.

    İddia: Nitekim Hz. Muhammed peygamberlikten önce ne yiyorsa peygamberlikten sonra da aynı şeyleri yemeye, peygamberlikten önce ne giyiyorsa, peygamberlikten sonra da onu giymeye devam etmiştir.

    Cevap: Yine sapla saman birbirine karıştırılmış, gereksiz bir malumatfuruşluk yapılmış, kısacası halt edilmiş. Evvelâ belirtmek gerekirse, kelamınızdaki “Hz. Muhammed” ifadesi sırıtıyor. ‘Acemlikten haber veren bu ifade, isti’malinde herhangi bir sakınca olmaması ile beraber tâbi’i olduğumuz peygamber’e karşı kullanılan “Peygamberimiz, Efendimiz vs” gibi hitabların yanında fark arz etmiyor değil. Her neyse…
    Konuya gelecek olursak; bu mesele de bir yanıyla “Usulu’l Fıkh” ilmine tealluk ediyor. Bir kere “Nitekim Hz. Muhammed peygamberlikten önce ne yiyorsa peygamberlikten sonra da aynı şeyleri yemeye, peygamberlikten önce ne giyiyorsa, peygamberlikten sonra da onu giymeye devam etmiştir.” İfadesi tamamen içi boş, kof bir ifadedir. Çünkü
    i. İslami hükümler en zirvesinden en alt mertebesine kadar Efendimiz’in Nübuvvetten sonraki hali esas alınarak belirlenmiştir.

    ii. Vahy’in vaz’ etmiş olduğu üç türlü ahkâm vardır:

    I. İslam’dan evvel olmayıp, İslam’ın gelmesi ile konulan hükümler. Abdest alma, cünüplükten gusletme vb.

    II. Önceden mevcud olan uygulamaları kökünden silen hükümler. Faizin ve Şarabın yasak edilmesi vb.

    III. Mevcud uygulamaları tanzim eden/ belli bir düzene sokan hükümler. İşte bu kısım konumuzla taalluk arz eden kısımdır. Şöyle ki; Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in bi’setiyle ikinci kısmın haricinde ki hükümler tamamen kaldırılmanın aksine belli bir şekil ve mahiyet çerçevesinde bir düzene girdirilmiş, daha özel bir tabirle islâmileştirilmiştir. Sözgelimi İslamdan önce mevcud bir ibadet şekli olan oruç, İslam’ın gelmesi ile Ramazan ayında tutulması farz olan bir ibadet haline getirilmiş, keza nikâh, talak, hac, savaş gibi uygulamaların mahiyeti değiştirilmiştir. Şimdi “Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) peygamberliğinden önce de Peygamberliğinden sonrada kabeyi tavaf etmesinden hareketle tavaf’ın sünnetlerini inkâr etmek ne kadar mantıklı olabilecekse, bahsinde olduğumuz konu da o kadar mantıklı olacaktır.
    Ayrıca bilindiği üzere “Eşya da asl olan İbahadır./mübah olmasıdır . Binaen aleyh şayet bir şeyin hakkında emir vaki olursa, o şey kendisi hakkında varid olan emrin mahiyetine göre hüküm alır. Şayet emir mutlak olup vucüb bildiriyorsa vacib, ibaha içinse Mübah, nedb içinse mendub olur. Keza o şey hakkında nehy varid olur da, o nehiy Tahrim bildiriyorsa o şey Haram, Kerahet bildiriyorsa o şey Mekrûh olur. Aynı şey hakkında her hangi bir emirvâri yahud da nehiyvari nass bulunmazsa o şeyin mübah olduğuna hükmedilir. Giyim kuşam meselesi ise, hakkında “ Müşriklere muhalefet ediniz” ve “ Muhakkak ki bu (altın sarısı ile boyanmış elbise) kâfirlerin elbiselerindendir. Onu giyme! Gibi küffar elbisesi giymenin yasak olduğuna delalet eden hayli nassların vârid olduğu bir mes’ele olduğu içün ve hakkında bizzat Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Selem)’in fiili sünneti bulunduğundan dolayı hükmü, -sünnet olduğu muhal farz kabul edilmese bile-, şu kavaid ışığında incelenirse, en azından mübahtır. Mübah’ı işlemek “gerçeklerle bağdaşmaz” demek hangi dinin usulü altında yapılan bir araştırmanın neticesidir. Ki, gerek şu kaidelerin arz etmiş olduğu netice ve de gerek sünnet’in tarifine bakılırsa bunun sünnet olduğu açıkça görülecektir. Peygamberliğinden önce bir şeyi yapması ayrı, nubüvvetin den sonra yapması ayrıdır. Mesela sakal-ı şerifi, peygamberlikten önce de bulunduğu için değil nubüvvet den sonra bulunduğu için bir sünnet sayılmıştır. Ve bunun kazınarak tıraş edilmesi dört mezheb indinde Haram sayılmıştır. Şimdi böyle bir sünnet hususunda, bir takım zındıklar sakallı olmadığı içün, “İslâm’ın evrenselliği ile bağdaşmaz” denilip, peşinen inkâra mı gidilsin? Bu ne tür bir tezekkür ve anlayıştır. Halik-i Âlem ne güzel buyurmuştu “(Habîbim!) De ki; o (bana okunan Kur’an ve İslâm’ın getirdiği) hakk rabbinizden gelmiştir. Artık dileyen inansın, isteyen de inkâr etsin. Gerçekten biz o zalimler içün öyle büyük bir ateş hazırlamışızdır ki, onun alevi kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.

    Hâtime:

    Usulsüzlük usûlünün yegâne bir usûl addedildiği bir zamanda, bir takım usûlî cevaplar vermeye çalışmak belki bazı çevreler açısından çok doyurucu olmasa da, Mahkeme-i Kübrâ’da elimizden geldiği kadarını yapmamakla mes’ul tutulmamak da bizim yegâne gayemizdir. Belagat bakımından zirveye ulaşmış Şuayb (Aleyhisselem) gibi bir peygambere bile kavmi “ Ey Şuayb! Söylemekte olduğun şeylerden birçoğunu anlamıyoruz.” Diyebiliyorsa, bizim gibi hususan Muhammed Mustafa (Sallallahu Aleyhi ve Selem)’in, Umûmen de şu Enbiya-i İzam’ın kafilesinin izleri peşinde seken bir topal kelb olmayı bile kendisi adına en büyük şeref addeden miskinlere ne dense yeri olacaktır. Hem unutulmamalıdır ki Cumartesi yasağını çiğneyen kimselere nasihat eden kavme “Allah’ın kendilerini helak edici olduğu veya şiddetli azab edici olduğu kimselere ne diye nasihat ediyorsunuz?” Denildiğinde onlar: “ Rabbinize bir ma’zeret olsun (da kötülükten nehy etme hususunda gevşeklik yapmakla suçlanmayalım diye (biz vaazı bırakmıyoruz) Hem ola ki onlar birazcık sakınabilirler. (Zira helâk olmayan kişilerden tamamen ümit kesilmez) dediler ayeti bizler içün bir mihenk taşı olmalıdır.

    Son olarak el-Vehhâb olan Mevlâ zül Celâl’den niyazımız; Hakk’a davet ve hakk’ın izharı gayesinden başka bir amaç taşımayan şu makalemizin hayırlı faaliyetlerde istihdâm edilmesi ile bizlere bunu faydalı kılmasıdır. Zira Muvaffak edici olan yalnızca odur. Vesselâm

    ÖMER FARUK KORKMAZ

    ———————————————–
    Kur’an, Al-i İmran 78
    Kur’an, el-Casiye, 23
    Prof. Dr. İbrahim Sarıçam, Hz Muhammed ve Evrensel Mesajı, Baskı:2 Ankara 2004
    el- Ahzab, 53
    Sarıçam, a.g.e S.17
    ki zaten öyle de…
    el-Müncid, S.118 ha-ce-be maddesi
    Ehteri-i Kebîr S.286
    el-Mevârid, 272
    Rağıb el İsfehanî, el-Müfredat Daru’l Ma’rife Beyrut-Lübnan 2005 S.115
    Kur’an, el-Ahzab, 53
    Kur’an, en-Nûr-58
    Kuran, el-Ahzab 32
    Minhatu’l Kerimi’l Vehhâb Fî tefsiri Ayati’l Ahkam fi Süreti’l Ahzab Darul Asıme 2005 S.181
    Bkz.İmam es- Suyûtî,el- İtkan fî Ulûmi’l Kuran 1/93, el-Vahidî, Esbâbu’n Nüzûl, Mukaddime
    16 el Buharî El Camiu’s Sahih, Kitabu’t Tefsir 8 No: 4790
    17 el-Ahzab,33
    18 Muhammed Zahid el- Kevserî, Makalât (“Hicabu’l Mer’e” başlıklı makâle) S.245
    19 Subhî Salih, Mebahis fî Ulumi’l Kuran s.299
    20 Kur’an, el-Ahzab, 59
    Kur’an, Yûnus, 32
    İbnu Hibban es-Sahih 12/412 No:5598-5599, et-Tirmizi, Kitabu’r Reda’ 1173 İbnü Huzeyme 1686 vd….
    Ebu Davud Kitabu’l Libas 34 No:4104
    et-Tirmizi, Kitabü’l İsti’zan 29 No:2878
    Kur’an, en-Nûr 60
    el-Beyhekî Asım İbnü Ahvel’den bkz. El Mevsûatü’l Yûsufiyye fi beyani edilleti’s Sûfiyye, Yusuf Hattar Muhammed S.607
    Teshilu’l Vusûl ila Ma’rifeti Esbabi’n Nuzül Abdurrahman el- Akk Daru’l Ma’rife 2003 S. 281, es- Suyutî Lübabu’n Nukûl fi Esbabi’n Nüzûl (el Ahzab 53. Ayet-i Kerime sadedinde…)
    Kur’an, en- Nur, 31
    el Kevserî, a.g.e S.246
    El Mevsûatü’l Yûsufiyye fi beyani edilleti’s Sûfiyye, Yusuf Hattar Muhammed S.605
    el Kevserî, a.g.e S.246
    Mesela bkz. Ahkamu’l Kur’an, Ebubekir el Cessas Daru’l Fikr Beyrut-Lübnan 2001 S.543 ve 461
    İlgili rivayetin zayıf olduğunu söylemek
    et-Tirmizî, Kitabü’l İlim 10, No: 2663
    Mektûbat-ı Rebbanî 123. Mektûb-i Şerîf
    Sarıçam, a.g.e S:283
    Zekiyyuddin Şa’ban Usulu’l Fikhi’l İslâmî S.83
    Kur’an, en Nisa 59
    el Vecîz fi şerhi’l Kavaidi’l Fıkhiyye fi’ş şeriati’l İslâmiyye A. Zeydan Müessesetü’r Risale 2003 S. 28
    Kur’an, el Müzzemmil, 2-3-4. Ayet-i Kerimeler
    Zekiyyüddin Şa’ban a.g.e S.85
    el Buharî, el Cami es Sahih, Kitabu’l Hacc 57, No:1605
    Tılbetu’t Talebe, Ömer en Nesefî Daru’n Nefais 1999 S.111
    el Fetâvâ et- Tatarhaniyye Daru’l Kutubi’l İlmiye Beyrut- Lübnan 2005 1/53
    Zeydan, a.g.e S178
    el Buhari, el Cami’ es Sahih Kitabu’l Libas 64, et Tirmizi Kitabu’t Taharet 54
    Müslim Kitabu’l Libas 27, No: 5434 ayrıca benzer nehy rivayetleri için bkz. 5436-5437
    Abdurrahman el Ceziri, el Fikh Ale’l Mezahibi’l Erbaa 2/51- Bu konu hakkında Şafii ulemasının ve dahi İmam eş Şafii’ye yapılan bir isnad’ın neticesi, mezkûr mezhepte haram olmadığı sonucunu doğursa da bahsedilen eserde eş Şafii’ye yapılan bu isnad kabul edilmeyip eş- Şafii’nin “el Ümm” de “Sakalı tıraş etmenin Haram olduğu” na dair fetva verdiği belirtilir.-
    Kur’an, el-Kehf 29
    Kur’an, Hûd 91
    Kur’an, el- A’raf 164

  7. KADININ SOSYAL HAYATTAKİ YERİ

    Klasik fıkıh metinlerimizde yer alan bilgilerin aksine Diyanet İlmihâli’nde şu ifadeler yer alır: Kadınların ticaret, eğitim, seyahat, sosyal ve beşerî ilişkiler gibi normal ve sıradan ihtiyaçlar için erkeklerle sesli konuşmalarının veya örtünmesi gerekli yerlerini örtmeleri şartıyla birbirlerini görmelerinin (görüşmelerinin) câiz olduğu açıktır. Ancak kadın ve erkeğin sosyal hayattaki yakınlık ve ilişkisi gayr-ı meşrû beraberlikler, kötü arzu ve planlar için bir başlangıç teşkil edecek bir boyut kazandığı zaman bu davranış kendi özü itibariyle değil; yol açacağı kötülükler sebebiyle yasaklanmıştır. (Diyanet İlmihali) Bu görüşlerin İslâmî yönden değeri nedir?
    Allah (c.c.); …evlerinde otursunlar, ilk cahiliyyette olduğu gibi açılıp kendilerini göstermesinler. (Ahzâb s.33) buyurmaktadır. İmâm Mücahid, bu âyetin tefsiri sadedinde şöyle demiştir: Kadınlar cahiliyyette, erkeklerin arasında yürürlerdi. Bundan nehyolundular. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur: “Resûlullah (s.av.)’ın eşlerinden, ihtiyacınızı perde arkasından isteyin.” (Ahzâb 53) (Resûlullah (s.a.v.)’ın hanımlarının tesettürlü oldukları açıktır. Buna rağmen mü’minlerin anneleri hükmünde olan kimselerle görüşmenin perde arkasından yapılması gerekiyor, yâni haremlik selamlık uygulaması emrediliyorsa diğer insanlar için bu uygulamanın kaçınılmaz olduğu açıktır.
    “Mümin kadınlara da söyle, gözlerini (yabancı erkeklere bakmaktan) sakınsınlar.” (Nur s. 31)
    Hadîs-i şeriflerde de şöyle buyrulur: “Yabancı kadını görünce, yüzünüzü çevirin!” (Ebû Dâvud)
    “Nâmahreme bakmak, göz zinasıdır.” (Buhâri)
    Ümm-i Seleme (r.anhâ) Vâlidemiz anlatır:
    “Resûlullah (s.a.v.)’ın yanında iken, iki gözü de görmeyen İbni Ümmi Mektûm, izin isteyip içeri girdi. Resûlullah (s.a.v.), bize, (İçeri girin) buyurdu. Yâ Resûlullah (s.a.v.)! O, âmâ değil mi, bizi görmez dedim. O sizi görmüyorsa, siz onu görmüyor musunuz? Yâni, o âmâ ise, siz âmâ değilsiniz ya, buyurdu.” (Tirmizi, Ebû Dâvud)
    İmâm Ali (r.a.) şöyle demiştir: “Resûlullah (s.a.v.), kadınlarla konuşmayı nehyetti; ancak kocalarının izni ile olması müstesna.”
    Fıkıh kitaplarımızda da şu hükümleri görmek mümkündür: Aksıran veya selâm veren ihtiyar bir kadın hariç, bir erkeğin yabancı bir kadınla konuşması haramdır.
    Allah (c.c.), kadının zînetlerini gizlemesini emretmektedir. Kadının en büyük zîneti ise kendi güzelliğidir ve ilk önce bunu gizlemesi gerekmektedir. Hakk Teâlâ Hazretleri: “Ey Nebi-yi zîşan! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle, bedenlerini örtecek elbiselerini (cilbablarını) giysinler. Bu, onların tanınıp incitilmemelerine de daha uygundur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Azhâb s. 59) buyurmaktadır.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  8. KADININ SESİNİN HÜKMÜ
    Allah (c.c.), kadın-erkek ilişkilerinde yabancılara bakmayı haram kıldığı gibi, sesleri de haram kılmıştır. Bir kadının, İslâmî terbiyeye göre, evinin kapısına gelen yabancı bir erkeğe (kapının arkasından) sert bir sesle seslenmesi esastır. Meselâ yumuşak ve nâzik bir şekilde “Aaa, efendim hoşgeldiniz, beyim şu anda evde yok. Ben mesajınızı iletirim.” değil; sert bir şekilde “Buyurun ben falan kişinin hanımıyım, ne istiyorsunuz? CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Tamam. Ben kendilerine söylerim.” demesi gerekir. Bunu da kimsenin kabalık gibi algılamaması gerekir; çünkü İslâmî terbiye bu davranışı zorunlu kılar. Nitekim âyet-i kerîmede “Ey Nebî-i zîşan hanımları, siz diğer kadınlar gibi değilsiniz. Allah’tan sakının, edâlı, yumuşak konuşmayın, kalbi bozuk olan, ümide kapılır; hep ciddi konuşun.” (Ahzâb s. 32) buyrulmaktadır. Kadınların yüksek sesle veya yumuşak konuşmaları ve seslerini nâmahreme duyurmaları câiz olmadığı için, ezan ve ikamet okumaları da câiz değildir. Osmanlı toplumunda da bu uygulama, bu şekildedir.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  9. KADINLARLA TOKALAŞMA MESELESİ

    Bayanlarla tokalaşma konusunda bazı çevreler şu görüştedir: “Bayanlarla el sıkışma meselesine gelince, günümüzde özellikle şehirlerde ve özel durumlarda kadınlarla erkekler de el sıkışıyorlar; bu, âdet hâline gelmiş durumda. Müslüman bir erkek, henüz kendini anlatamadığı bir ortamda elini geri çekerse bundan -İslâm’ın da istemediği- bir dizi problem çıkabiliyor. Bir Müslüman erkek, yukarıdaki şekilde gerekli hâle gelmedikçe -Müslüman olsun, gayr-i müslim olsun- bayanlarla el sıkışmaz. Ama bayanın elini sıkmadığında daha önemli bir zarar söz konusu olduğunda, beze dokunuyormuş gibi -böyle bir duygu içinde- kadının elini sıkabilir…” (www.hayrettinkaraman.net)
    Kadınlarla tokalaşmanın haram oluşunun dindeki delîlleri nelerdir?
    Kadınlarla tokalaşmak, dînen kesin olarak haramdır. Kur’an’dan delîli: Allahü Teâlâ, mü’min erkek ve kadınlara, gözlerini haramdan sakınmalarını emretmektedir. (Nûr s. 30-31) Bakılması helâl olmayan şeye bakmak haram olunca, elle dokumak, bakmanın ötesinde olduğundan bu âyete göre öncelikle haram olur. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Kadınlarla musafahanın haram olduğunu bildiren hadîsler de vardır.
    Hz. Âişe (r. anhâ)’den şöyle dediği rivâyet olunmuştur:
    “Resûlullah (s.a.v.), kadınlardan söz ile bey’at alırdı ve “Git, senden bey’at almış oldum.” derdi. Vallahi Resûlullah (s.a.v.)’ın eli, nikâhlı olduğu kadınlar dışında herhangi bir kadının eline kat’î surette değmemiştir.” (Buharî)
    Müslim’de şu fazlalık vardır: “Vallahi Resûlullah (s.a.v.), kadınlar üzerine, ancak Allah (c.c.)’ın emretmiş olduğu şeyin (Mümtehine sûresinin 12. âyetinde belirtilen hususlar) dışında kat’î surette bey’at almamıştır ve Resûlullah (s.a.v.)’ın avucu, kat’î surette herhangi bir kadının avucuna değmemiştir.”
    Bu bey’atın ne şekilde olduğunu, Ebû Dâvud et-Tayalisî, el-Mersîl’de, Şa’bî’den şöyle rivâyet ediyor: Resûlullah (s.a.v.), kadınlardan bey’at aldığı vakit bir kumaş getirir, elinin üzerine koyar ve “Kadınlarla musafaha etmem.” derdi.
    Ebû Hureyre (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “… İki göz zinâ eder; zinâları (haram şeylere), bakmaktır. Dil zinâ eder; zinâsı (yabancı kadınla gayr-ı meşru bir şekilde), konuşmaktır. El zinâ eder; zinâsı (yabancı kadını), tutmaktır. Ayak zinâ eder; zinâsı (harama giden), adımdır. Kalb hoşlanır, temenni eder, ferc (cinsî uzvu) ise bunu tasdik veya tekzîb eder (yâni asıl büyük zinâ bazen tahakkuk eder bazen de etmez).” (Müslîm, Buharî, Ebû Dâvud Ebû Hureyre (r.a.)’den)
    İmâm Nevevî şöyle demiştir: “Zarûret olmaksızın kadının derisine (tenine) dokunmak câiz değildir. Zarûret; tedavi, ameliyat, hacâmet (kan almak), diş çekmek gibi şeylerdir. Bunları yapacak kadın bulunmazsa erkek için bu gibi şeyleri yapmak zarûret sebebiyle câizdir.”

    “Elbette ben, kadınlarla tokalaşmam.” (Nesai, İbni Mace, Taberani)

    Yine hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
    “Kişinin başına demirden bir şişin batırılması, nikâh düşen bir kadına dokunmasından daha hafif kalır.” (Taberani, Beyheki)

    “Yabancı kadınla kucaklaşan, şeytanla beraber zincire vurulup ateşe atılır.” (Şir’a)

    “Kadınlarla bir arada yalnız kalmaktan sakının! Allah’a yemin ederim ki, bir kişi bir kadınla yalnız kalınca, aralarına şeytan girer. Bir kimsenin çamurlu bir domuzla sıkışmış durumda olması, o kimse için kendine helal olmayan bir kadına dokunmasından daha hafiftir.” (Taberani)

    “Yabancı kadına şehvetle bakmak göz zinasıdır, onu tutmak el zinasıdır, ona gitmek ise ayakların zinasıdır.” (R. Nasıhin)

    “Gözler zina eder, eller zina eder, ayaklar zina eder, ferc zina eder.” (İ. Ahmed, Taberani)

    İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
    Resulullah, erkeklerle müsafeha ederek sözleştikten sonra, kadınlarla da sözleşme yaptı. Kadınların biati yalnız söz ile oldu. Mübarek eli kadınların eline dokunmadı. 3/41

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  10. DÖRT EVLİLİLK MESELESİ
    Günümüzde bazı kimseler; Ortada bir zarûret yok iken üzerine ikinci eş getirilmek istenen her kadın bu konuda birer Fâtıma’dır, Hepimiz Fâtıma’yız deme hakkına sahiptirler. Hz. Fâtıma’yı şefkatli ve sevgili babası nasıl korumuş, ona sahip çıkmış ise bugün biz de genel olarak erkekler, âlimler ve yöneticiler olarak kadınlarımızı öyle korumak durumundayız. Çünkü adaleti sağlamak imkânsızdır… diyerek birden çok kadınla evlilik şer’î bir hak olmaktan çıkarılıyor. Birden fazla evliliğin İslâm’da hükmü nedir?
    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Şurası muhakkaktır ki, zarûret olmadan da birden fazla evlenmek, mubahtır. Bu hüküm âyetle sabittir. “…size hoş gelen kadınlardan ikişer ikişer, üçer üçer, dörder dörder nikâh edin; kadınlar arasında adalet yapamayacağınızdan korkarsanız bir kadınla evlenin veya cariye edinin. Bu, adaletten meyletmemenize daha yakındır.” (Nisa s. 3)
    Burada şu nokta unutulmamalıdır ki âyette emredilen adâlet şartı evlenen kişinin kendisini ilgilendiren şahsî bir husustur. Evlenenden başka kimseler bu konuda karar veremezler.
    Günümüzde maalesef bazı ilâhiyatçılar, bu tip konularda, İslâm’ın pür hâlini içlerine sindiremediklerinden, kendilerince İslâm’a makyaj yaparak insanlara hoş göstermeye çalışmaktadır. Hâlbuki İslâm’ın kendisi, zaten hoştur ve makyaja ihtiyacı yoktur. İslâm’ın güzelliğini anlayabilmek ve insanlara anlatabilmek için onun hükümlerine kendi yorumlarımızı katmak değil; Allah (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.) nasıl öğretmişse, o şekilde olduğu gibi yaşamak gerekir.
    Bugün tek evliliği savunup çok evliliğe kendince karşı çıkan birçok kişi, zaten gayr-ı meşru da olsa çok evli bir hayat yaşamaktadır.
    Allah (c.c.), eş sayısını en fazla dört ile sınırlarken bugün birçok kişinin kaç kadınla beraber olduğunun sayısı bile belli değildir. İşte Cenâb-ı Hakk bu şekilde gayr-ı meşru ilişkilere; nesillerin bozulmasını engellemek için, temiz nesillerin yetişmesi için çok evliliğe ruhsat vermektedir. Bu ruhsatı verirken de adaletli davranma şartı getirmiş ve adaletli davranılamayacağından korkulursa bir tane ile yetinilmesi gerektiğini beyan buyurmuştur. Eşler arasında adaletli davranabilmek son derece güçtür. Bu yüzden kişinin adaletten ayrılıp hesap gününde azâba düçar olmaması için büyükler, tek evlilikle yetinilmelidir tavsiyesinde bulunmuşlardır.
    Bu konuda varid olan hadîs şu mealdedir: “Adamın nikâhı altında iki kadın olur da, aralarında adalete riâyet etmezse kıyâmet günü yarısı düşmüş bir vaziyette (bir tarafa meyilli olarak) gelir.”
    Fethu’l Kadîr’de şöyle bir fetva naklolunur: “Bir adamın dört karısı ve bin cariyesi olsa ve bir cariye daha satın almak istese başka biri bunu kınasa, kınayanın küfründen korkulur. (Çünkü Allah (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’nün vermiş olduğu bir hakkı kınamış olur.)”
    Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Çok çocuk doğuran ve sevgisi çok olan kadınları nikâhlayın; zîrâ ben, kıyâmet gününde diğer ümmetlere sizin çokluğunuzla övüneceğim.”

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  11. KADINI DÖVMEK MESELESİ
    Nîsa sûresi 34. âyeti ile câiz kılınan kadının dövülmesi hususu, hangi şartlara bağlanmıştır? Peygamber (s.a.v.) Efendimiz tarafından, hiç uygulanmış mıdır? Kur’ân ve sünnette bulunan delîller ışığında bu konuda Müslüman bakış açısı ne olmalıdır?

    İslam’da kadının dövülmesi, Nebi (s.a.v.) tarafından uygulanmış ve teşvik edilmiş bir husus değildir. Ancak Kur’ân ve sünnette bu fiile belli şartlarda izin verilmiştir. Nîsa sûresi’nin 34. âyetinin mevzuyla alakalı kısmının meali şöyledir. “Serkeşliklerinden endişe ettiğiniz kadınlara va’z u nasihat edin sonra yataklarda onlardan uzaklaşın (yine devam ederlerse) sonra onları dövün. Eğer size itaat ederlerse aleyhlerine yol aramayın… ilh” CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Resûlullah (s.a.v.), Veda Haccı’ndaki meşhur hutbesinde bu mevzuda şöyle söylemiştir: “Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah (c.c.)’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah (c.c.)’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah (c.c.)’ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah (c.c.), size onları yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir.”
    Dövmekten maksat, uslandırmak olduğundan incitici şekilde olmaması gerekir. Meselâ sopa vs. ile değil; dürülmüş bir mendil gibi şeylerle olur, yüze vurulmaz; çünkü şer’an nehyolunmuştur. Resûlullah (s.a.v.); “Yüzlerden sakının, onlara vurmayın.” demiştir. Çünkü yüz, muhterem olduğundan onu tahkir haramdır. Maksat elem vermek değil; edep vermektir.
    İbn Abbas (r. anhuma) şöyle der: “Karın sana itaat ederse senin için onu dövmek yoktur.”
    Yine hadîs-i şerifte; “Lüzumu hâlinde onları hafifçe dövmeye me’zunsunuz (Bu konuda size izin verilmiştir). Hâlbuki onları ancak şerli olanlarınız döver.” buyrulmuştur. (İbn Sa’d, Kasım ibn Muhammed’den rivâyet etmiştir)
    İmâm Buharî Sahîh’inde: “Kadını dövmenin mekruh (sevilmeyen bir şey) olması” namında bir bab açmış ve şu hadîsi rivâyet etmiştir.
    “Muhakkak bu gece birçok kadın, Âl-i Muhammed’i dolaşmıştır. Hepsi de kocalarının kendilerini dövdüğünden şikâyet ediyorlardı. Allah (c.c.)’a yemin ederim ki bunları, hayırlılarınız olarak bulmayacaksınız.”
    “Resûlullah (s.a.v.), kat’i olarak hiçbir hanımını ve hizmetçisini dövmemiştir. Allah (c.c.) yolunda olması [Allah (c.c.)’ın haramlarının (yasak sınırlarının) ihlal edilip Allah (c.c.) için olması] dışında kat’î surette bir şeye elini kaldırmamıştır.”
    “Hanımını döven, Allah (c.c.)’a ve Resûlü’ne âsi olur. Kıyâmette onun hasmı ben olurum.” (R. Nasıhin)
    Koca, karısını dört sebeple hafifçe dövme ruhsatına sahiptir. Kocası istediği hâlde (kocası için) süslenmeyi terk etmek, yatağa çağırınca icabet etmemek, namâzı veya guslü terk etmek, şerî bir özür dışında (kocasından izinsiz) evden çıkmak.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  12. KADIN MAHREMSİZ YOLCULUĞA ÇIKABİLİR Mİ?
    Günümüzde yolculuk şartları kolaylaştı ve emniyet sağlandığı için kadınların yolculuk yapmasında sakınca yok denmekte ve bu konudaki rivâyetler o dönem için geçerli sayılmaktadır. Nebî (s.a.v.)’nin kadının kendi başına emniyet içinde yolculuk yapacağı günlerin geleceğini müjdelediğini söyleyerek kadının mahremsiz yolculuğa çıkamayacağını beyan eden hadîslerin o dönemde geçerli olduğu, bazı kimseler tarafından dillendirilmektedir. Bu iddiaların cevabı nedir?

    İmâm Tirmizî; “Kadının tek başına yolculuğa çıkmasının mekruh olması hakkında gelen hadîsler” adında ayrı bir bölüm açmış ve şu hadîsi nakletmiştir.
    Ebû Sa’îd el Hudrî’den şöyle dediği rivâyet olunmuştur. Resûlullah (s.a.v.) şöyle dedi: “Allah (c.c.)’a ve âhiret gününe îmân eden bir kadın için; beraberinde babası, erkek kardeşi, kocası, oğlu veya kendi mahremi olmaksızın üç veya daha fazla gün mesafesi olan sefere (90 km uzağa) çıkması helâl olmaz.” CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Bu mevzuda; Buharî ve Müslim’in, Ebû Hureyre, İbn Abbas ve İbn Ömer (r. anhum)’den rivâyetleri vardır.
    El-Hidâye’de, müellif şöyle demiştir: “Mahremsiz kadın üzerine fitneden korkulur. Çünkü kadın, kendisi için istek duyulan ve erkeklere çekici gelen bir mahaldir. Seferlerde; sefih ve düşük ahlâklı, dîni ve mürüvveti az, hıyanet sahibi insanlar bulunabilir. Ayrıca kadın, vasıtaya binerken ve inerken yardıma ihtiyaç duyabilir; bu da ancak mahrem ve kocaya helâldir. Bazı kadınların bunu becerebiliyor olması neticeyi değiştirmez. Zîrâ asıl olan yardıma ihtiyaç duyması ihtimalidir. Bunun haricinde kadının seferde (mahremsiz) kandırılıp (hileye düşüp oyuna gelerek) ifsada düşme ihtimali de vardır.”
    Kadının mahremsiz yolculuk yapacağı günlerin geleceğini müjdeleyen hâdise gelince: Bu hadîsi Buharî ve Müslim, Adiyy ibn Hâtim’den rivâyet etmiştir. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Hîre’den, Beytullah’ı kasd ederek, yanında kendisine eşlik eden birisi olmaksızın, Allah (c.c.)’tan başka hiçbir şeyden korkmadığı hâlde hicret edecek kadının çıkması yakındır.”
    Bu hadîste, cevaza delalet eden bir şey yoktur. Burada; Hîre’den Beytullah’a çıkmanın hükmünün ne olduğu ve bu çıkmanın neyi gerektirdiği beyan edilmemiştir. Belki emniyetin yayılacağını ve bugünlerin geleceğinin beyanı vardır. Hadîs-i şerifleri tek başına değerlendirmemeli, diğer hadîs-i şerifleri ve âlimlerin bu hadîslerden çıkardıkları hükümleri de dikkate almak gerekir.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

    MAHREMSİZ KADININ HACCA GİTMESİ

    Müslüman bir kimseye –kadın olsun erkek olsun- haccın farz olabilmesi için “hür, âkil, mükellef, sahih olması şartları vardır. Bu şartlar bir kimse üzerinde tahakkuk etmeksizin o kimse hac vazifesiyle sorumlu tutulmaz. Sayılan bu şartlara ziyade olarak kadın da aranan bir şart daha vardır ki o da yanında kendisini götürüp getirebileceği mahreminin bulunmasıdır.
    Ancak bu şartın vücupla alakalı bir şart mı olduğu yoksa haccın edasıyla mı alakalı olduğu tartışmalıdır. Bir kısım metinlerde kadının kocası olmaksızın hac yapamayacağını söylemesinden anlamaktayız ki sanki bu metin sahipleri kadın için mahrem bulunması gerektiğini haccın edası için gerekli saymaktadırlar. Diğer bir kısım ulema ise kadınla birlikte zevcesinin veya mahremi olan birisinin bulunmasını haccın bunlar üzerine farz olabilmesinin gerekçesi saymaktadırlar. Bir kısım metinler de “şart” olduğu şeklinde genel bir ifade kullanmaktadırlar. Bu ihtilafın semeresi vasiyyet meselesinde çıkmaktadır. Şöyle ki; kadınla birlikte kocasının bulunmasını nefsu’l-Vücubun şartı görenler kadın için mahrem bulunmaması durumunda haccın ona farz olmayacağını ve bu yüzden şayet ölmesi durumunda kendisi adına hac yapılması için vasiyyet etmesinin gerekli olmadığını söylemektedirler.
    Ancak bunu vücubu’l-eda yani haccın yerine getirilebilmesinin gerekliliğinin şartı kabul edenler bu şekildeki bir kadına haccın farz olduğunu ve bu yüzden ölmesi durumunda vasiyyet etmesinin lazım olduğunu söylemektedirler. “Ahkamu’l-Kuran” sahibi el-Cessas’ a göre kadının mahreminin bulunması eda şartlarındandır.
    Son olarak şunu da belirtelim ki kadının hacca mahremsiz olarak gidememesi iskan ettiği mahallin Mekke’ ye seferi olacak derecede uzak olması durumundadır. Aksi halde böyle bir mani’ den söz edilemez. Bunun da sebebi Efendimiz Aleyhissalatü vesselam’ ın:
    لا تحج المرأة الا و معها زوجها او ذو رحم محرم منها
    “Bir kadın yanında kocası ol veya mahremi olmaksızın hac yapamaz” şeklindeki hadis-i şerifidir.

    *ÖMER FARUK KORKMAZ

    [1] Ebu’l-Berekât en-Nesefî, Kenzu’d-Dekâik, s. 93 Daru’l-Beyrûtî, Dimeşk 2009 B.1
    [1] Mesela Bkz. El-Mevsili, el-İhtiyar, I/ 438 Er-Risaletu’l-Âlemiyye, B.1 2009
    [1] Alâuddin El-Kâsânî, Bedaiu’s-Sanai’, II/ 189 Daru’l-Fikr, Beyrut-Lübnan, B.1
    [1] Bkz. İbn Saatî, Mecmau’l-Bahreyn, s. 217, Daru’l-Kütubi’l-İlmiyye, Beyrut-Lübnan 1426, B.1
    [1] Ali el-Kârî, Fethu Babi’l-İnaye, II/ 7 Daru’l-Kütubi’l-İlmiyye, Lübnan B.1 2009
    [1] Ebu Bekir Razi el-Cessas, Ahkamu’l-Kur’an, II/ 309 Daru İhyai’t-Türasi’l-Arabi, Beyrut-Lübnan 1992
    [1] Yakın bir lafızla Darekutni, Sünen, No: 2440

  13. KADININ MİRASTAKİ HAKKI
    Miras meselesinde Allah (c.c.)’ın kadınlar için takdiri belliyken günümüzde şu fikirler yayılmaktadır:

    “Erkeklerin, İslâm miras hukukunun ilke ve hükümlerine göre terikeden pay alıp, buna karşılık o fazla payın verilmesine sebep teşkil eden sorumluluk ve yükümlülükleri yerine getirmemesi; bu konuda ihmalkâr hatta kayıtsız kalması ise korunmaya çalışılan dengeyi altüst ettiğinden kızların açık bir mağduriyetine yol açmakta ve onların haklı serzenişlerine sebep olmaktadır. Hâlbuki İslâm miras hukukunda yakın hısımlara terikeden verilen pay ve hakları, ancak İslâm’ın öngördüğü sorumluluk ve yükümlülüklerle birlikte bir anlam ve değer ifade etmektedir. Böyle olunca tek taraflı ve çıkarcı bir yaklaşımla mirastan pay almanın; fakat gereken yükümlülüklerden kaçınmanın bu dengeyi bozacağı, kul hakkı ihlâline yol açacağı ve uhrevî sorumluluk doğuracağı açıktır…” (Diyanet İlmihali)
    Kadının mirastaki hissesi meselesinin İslâmî Hükmü nedir?
    Kadının mirasta, erkeğin yarısı kadar pay alması, Kur’an ve sünnetle sabit bir husustur. Bunu, yerine getirmek değil; yerine getirmemek uhrevî sorumluluk doğurur. Miras taksimi başka şeylere bağlı olarak geçerli olan bir kanun değildir. Diğer hususlarda ödevlerini yerine getirmeyenler, yaptıklarının ve yapmadıklarının vebali ile karşı karşıyadırlar.
    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Hz. Ali (r.a.)’nin dediği gibi “Eğer her şey bizim şu mantığımızla olsaydı, mestlerin üstüne değil; altına meshetmemiz gerekirdi.” Bazı şeylerin hikmeti vardır, akla ters değildir; ama akıl, onun hikmetini kavrayamayabilir…
    Büyük Müfessir Fahruddin er Râzî; kadının mirasta, erkeğin hissesinin yarısı olmasının hikmetini şöyle izah etmektedir: Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Şüphesiz, birkaç yönden kadının kudreti, erkeğe nazaran daha azdır. Böylece acziyeti sabit olunca (erkeğe nazaran aciz olması) mirastan hissesi de fazla olması veya en azından eşit olması gerekir. Bu durumda Allah (c.c.)’ın, kadının hissesini erkeğinkinin yarısı kılmasının hikmeti nedir?
    Bunun cevabı birkaç yönden verilir. Birincisi, kadının harcaması daha azdır. Çünkü kocası, ona nafaka (yiyecek ve giyecek) vermekle ve barınmasını temin etmekle mükelleftir. Ayrıca ana babası ve bekâr veya dul kız kardeşine, fakirler ise, bakmakla mükelleftir. Harcaması daha fazla olanın, mala olan ihtiyacı da tabiatıyla daha fazladır. İkincisi, erkek; yaradılışta, akılda ve dînî mevkide kadından daha kâmildir. Meselâ; imamete, devlet başkanlığına ve hâkim olmaya tam olarak salahiyetlidir, kadının şahidliği, erkeğinkinin yarısıdır (2 kadın şâhîd, 1 erkek şahid yerine geçer.). Mevkii bu şekilde olana da yapılacak ihsanın, daha fazla olması icab eder. Üçüncüsü, kadının hissiyâtı ve nefsî isteği fazladır; bir de buna fazla mal eklenince fesad da daha büyük olur. Dördüncüsü, erkek; aklının kâmil olması sebebiyle malı, şerîatta güzel olan yerlere (dünyada övgüye, âhirette de sevaba vesile olacak yerlere) harcar. Kervansaraylar yapmak, çaresizlere yardım etmek, yetîm ve dullara infakta bulunmak gibi. Çünkü erkek, insanlarla daha çok bir arada olması dolayısıyla bu gibi hâllere (cemiyetin ihtiyaçlarına, yoksullara, yardıma muhtaçlara) daha fazla vâkıf olabilir. Kadın ise fıtratı gereği evde oturması emredilmiş olduğundan böyle değildir.
    Allahü Teâlâ şöyle buyuruyor. “Allah’ın, bir kısmınızı bir kısmınıza onunla faziletli kıldığı şeyi temenni etmeyin…” (Nisa s. 32) Allahü Teâlâ, herkesin Allah (c.c.)’ın kısmetine (taksimine) râzı olmasını emrediyor; aksi hâlde kişi, hasede düşmüş olur.
    Bu âyetin iniş sebebi olarak zikredilenlerden biri de şudur: Allah (c.c.), mîrasta kadının hissesini erkeğinkinin yarısı kılınca kadınlar, “Biz daha muhtacız, çünkü zayıfız; hâlbuki erkekler, hayatını kazanmaya bizden daha fazla kudret sahibidirler.” İkinci olarak zikredilen de şudur: Ümmü Seleme (r. anhâ) dedi ki: “Ey Allah’ın Resûlü! Erkekler cihada gidiyor, biz gitmiyoruz. Hâl böyle iken mirasda, onlara bizim iki katımız veriliyor.” Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. Daha sonra da şu âyet nazil oldu. “Erkekler, kadınlar üzerinde kavvamdırlar (kadınların işlerini mübalağa ile görenlerdir). Bu da, Allah (c.c.)’ın bir kısmınızı bir kısmınız üzerinde faziletli kılması ve erkeklerin mallarından infak etmeleri sebebiyledir. Artık sâliha kadınlar da, Allah (c.c.)’a itaatkâr olanlar (Allah (c.c.)’ın hükümlerine cân-ı gönülden razı olanlardır ki miras hukuku da bunlardan biridir.), Allah (c.c.)’ın; kadınların, kocalar üzerindeki haklarını korumasına mukabil, kocalarının haklarını gıyabında da koruyanlardır…” (Nisa s. 34)
    Miras âyetinden sonra şu ayetin gelmesi dikkat çekicidir: “İşte bunlar hudûdullahdır (Allah’ın çizdiği sınırlardır) Kim ki Allah ve Resûlü’ne itaat ederse; onları, altlarından nehirler akan cennetlere koyar. Onlar orada ebedîdirler, işte bu büyük bir saadettir (kazançtır). Kim de Allah ve Resûlü’ne âsî olur (koyduğu bu hükümlere muhalefet ederse) ve O’nun hududuna tecavüz ederse (geçerse), onu orada ebedî olduğu hâlde cehenneme koyar ve onun için çok büyük (azîm) bir azâb vardır.“ (Nisâ s. 13-14)

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  14. BOŞAMA HAKKI MESELESİ
    “… evlilik birliğine son vermek isteyen kadının irade ve talebinin de aynı şekilde değerlendirmeye alınması (yâni boşama hakkının erkekle birlikte kadına da verilmesi), hakkın kötüye kullanılmasını önlemesi, taraflara ispat ve savunma hakkı tanıması, boşanmayla mağdur olacak taraf ve şahısların haklarını koruma altına alması gâyet tabiidir ve gereklidir. ” (Diyanet İlmihali)
    Boşanma hakkı meselesinin İslâmî hükmü nedir?
    Ayet ve hadîslerle kesin olarak sabittir ki İslâm’da boşama hakkı erkeğe aittir. Cenâb-ı Hakk “Ey Nebî! Kadınları boşayacagınızda iddetlerini gözeterek onları boşayın” (Talâk s. 1) buyurarak erkeklere işaret ettiği gibi “…Yüce Allâh’ın erkeklere eşlerini gözeterek boşamayı emrettiği iddet budur” (Müslim, “Talâk”, 1) gibi hadîs-i şeriflerden de boşama ile ilgili emirlerin muhatabı erkektir. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    . Merhum Ömer Nasuhî Bilmen bu konuda şunları söyler: “Erkek, eşinin mehrini vermeye, nafakasını tedarik etmeye ve bunun gibi birtakım ihtiyaçlarını temin etmeye mecburdur. Bununla beraber eşinden ayrılabilmek hakkına müstakil olarak sahip olmazsa; elbette, hakkı eksik kalmış ve kendisi zarûret halinde âciz, mağlub bir durumda bırakılmış olur.
    İtaat ve iffet dairesinden çıkmış olan bir kadının kocası, böyle bir kadından kurtulabilmek için herhâlde onun onayını istemeye mecbur olursa ne acı bir vaziyette kalmış olacaktır.
    Şu da mâlumdur ki; karı-koca, evlenmekle ortak bir hayata, birtakım karşılıklı haklara sahip olurlarsa da evlilik hayatını devam ettirmek hususunda en büyük etken erkektir. Bu hâlde evlilikten doğan hakların, menfaatlerin en büyük kısmına da erkeğin sahip olması gerekir. Bununla birlikte İslâm hukuku, bu konuda kadınlara özel bir ruhsat vermiştir. Şöyle ki; boşama hakkının yalnız kocaya ait olmasını istemeyen bir kadın, nikâh kıyma anında, bu hakka kendisinin de sahip olmasını bir şart olarak ekleyebilir. Yalnız şu da açıktır ki, kadınların böyle bir ruhsattan istifadeye kalkışmaları, kendileri için çok kere faydadan ziyade zarar doğuracağından böyle bir şey tavsiye edilmez. Çünkü biraz derin düşünüldüğünde, boşamanın erkekte olmasının pek büyük bir adalet ve hikmete dayandığı ve kadınların hukukunu daha çok korumaya hizmet ettiği ortaya çıkar. Aksi takdirde, zaten en sevimsiz helal olan talâk hâdiselerinin daha çok gerçekleşmesine, daha elîm bir renk almasına meydan verilmiş olur. Mâlumdur ki erkek; ailenin refah ve saadetine çalışır ve yukarıda saydığımız vazifeler ile mükellef bulunur, hayatının bütün anlarını bu uğurda feda eder durur. Artık bu kadar vazîfelere tahammül eden bir şahsın, talak hakkına bağımsız olarak sahip olması çok görülemez.”
    Bütün bunlarla birlikte kadın, başlangıçta hiçbir şart koşmamış olsa bile haklı gerekçelerle hâkime başvurarak boşanmayı talep edebilir. Hâkim de dilerse, karı-kocayı ayırır.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  15. KADINLARIN ÖZEL HALLERİNE AİT HÜKÜMLER
    İslâm’ın hükme bağlanmış konuları, 1400 yıllık icmâya muhalefet edilerek yeniden tartışmaya açılmakta ve bazı kimseler tarafından şu şekilde dillendirilmektedir:
    Özel hâllerinde kadınları kimse mescide girmeye, Kur’ân okumaya … zorlamıyor; ama onlar farklı (câiz diyen) ictihada uyar da bunları yaparlarsa yine kimsenin onları engellemeye veya kınamaya hakları olamaz.” (http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/hayat2/0039.htm)
    Buhâri’nin bu babın ismini Âdetlinin tavaf hariç haccın tamamını îfâ etmesi babı koymasından maksat, hayzlının ve onun anlam alanına giren cünüp kimsenin hiçbir ibadetten men edilemeyeceğidir… (M. İslamoğlu, Yahûdîleşme Temayülü, s. 287)
    Kâbe, mescidlerin anasıdır. Eğer, mescidlerin anasında âdetli kadının bulunması câizse; diğer mescidlerde bulunmasında ne gibi bir beis olabilir?… ( M. İslamoğlu, Yahûdîleşme Temayülü)
    Âdetli kadınların Kur’ân okumak, câmiye girmek vs. ibadetleri yapmaları uygun mudur? Hayzlı kadın neler yapabilir, neler yapamaz?
    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    a.Hayz ve Nifaslı Kimseler Oruç Tutamaz, Namâz Kılamazlar
    Muaze şöyle anlatmaktadır: Hz. Âişe (r.anhâ)’ya, “Hayzlı kadın, orucu kaza ettiği hâlde, neden namâzı kaza etmiyor?” diye sordum. O, “Biz bu durumla karşılaştığımızda Resûlullah (s.a.v.), orucu kaza etmemizi namâzı ise kaza etmememizi emrederdi.” diye cevap verdi.
    Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’nin nakline göre kadınların dînen noksanlıklarının ne olduğu sorusuna cevap vermek amacıyla Hz. Peygamber (s.a.v.), “Kadın hayz olduğunda namâz kılıp oruç tutmaz değil mi?” buyurmuştur. Bulûğu’l-Merâm’da (c.1, s. 23) zikredildiği üzere hadîsi, Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir. Hadîslerin, hayzlı kadının namâz kılamayacağı ve oruç tutamayacağına delâletleri açıktır.

    b.Kur’ân Okuyamazlar
    İbn Ömer (r.a.)’in nakline göre Hz. Peygamber (s.a.v.), “Cünüp ve hayzlı olan, Kur’ân’dan bir şey okumasın.” buyurmuştur. (Ebû Dâvud, ibn Mâce)
    İmâm Tirmizi şöyle dedi: “Bu hüküm; ekser ehl-i ilmin, Resûlullah (s.a.v.)’ın ashâbının, tâbiînin ve ondan sonrakilerin (Süfyan es-Sevrî, İbn Mübarek, Şafiî, Ahmed, İshak b. Rahuye gibi) kavlidir. Hanefîlerde de hüküm budur.”
    Hz. Ali (r.a.)’nin şöyle söylediği rivâyet olunmuştur. “Resûlullah (s.a.v.)’ı Kur’ân okumaktan, cünüblük hâlinin dışında hiçbir şey men etmezdi.” (Ebû Dâvud, Tirmizi, Nesâî, İbni Mâce)

    c.Mushaf’a El Süremezler
    Zîrâ Allahü Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruyor: “O’na (Kur’ân’a) ancak çok temiz olanlar el sürebilir.” (Vâkı’a s. 79)
    Nesâî, Amr İbn Hazm’dan rivâyet etmiştir ki; “Resûlullah (s.a.v.)’ın Yemen ehline, sünnetler, farzlar ve diyetler hakkında yazdığı mektupta, Kur’ân’a ancak temiz olanlar el sürebilir kaydı vardır.”
    Bu hadîs; Malik, Şâfi’î ve İmâm-ı Â’zâm Ebû Hanîfe’nin de kavlidir.

    d.Mescide Giremezler, Beytullah’ı Tavaf Edemezler
    Hz. Âişe (r. anhâ) şöyle demiştir: “Resûlullah (s.a.v.) geldi ve ashâbının evlerini, mescide açılır bir hâlde gördü ve dedi ki; bu evlerin kapılarını, mescidden başka bir tarafa döndürün; çünkü ben hayzlıya da cünübe de mescide girmeyi helal kılmam.” (Ebû Dâvud)
    İbni Mâce, Ümmü Seleme (r. anhâ)’den şöyle dediğini rivâyet etmiştir. Resûlullah (s.a.v.), bu mescide girdi ve en yüksek sesiyle şöyle seslendi: “Muhakkak mescidlere girmek cünüb ve hayzlıya helâl değildir!”
    “Allah Resûl’ü (s.a.v.), bayramlarda hayzlı kadınların da câmiye gelmelerini emretmiş…” sözüne gelince; o devirde bayram namâzı, bilindiği gibi şehir dışında musalla denen açık arazide eda ediliyordu. Mâlumdur ki burası, mescid hükmünde değildir.
    “Ka’be, mescidlerin anasıdır. Eğer burada âdetli kadınların bulunması câizse; diğer mescidlerde bulunmasında ne gibi bir beis olabilir?” sözünün izahına gelince; El-Hîdaye şerhi Fethul-Kadîr’de şöyle geçiyor: “Cünüb olarak tavaf etmenin haram olması, mescide girmenin (herhangi bir mescid) haram olmasıyla bizzat alakalı değildir. Bilakis, tavafta, taharetin (abdestli olma hâli) vâcib olması sebebiyledir. Binaenaleyh eğer, faraza orada mescid olmasa (sadece arsa olsa) kadına, tavaf etmek yine haramdır. Çünkü Beytullah’ı tavaf etmek namâzdır (bazı yönlerden namâza benzer).”

    e.Kocası İle Münasebette Bulunamazlar
    Kur’ân-ı Kerîm’de; “Onlara (kadınlara) temizleninceye kadar yaklaşmayın.” (Bakara s. 222) buyrulmuştur.
    Resûlullah (s.a.v.), şöyle buyurmuştur: “Nikâhın (cimaın) dışında her şeyi yapabilirsiniz.”
    Ebû Dâvud, Abdullah İbn Sa’d (r.a.)’dan rivâyet etmiştir: “Resûlullah (s.a.v.)’a, hanımım hayzlı iken bana neyin helâl olduğunu sordum. “Senin için izârın (peştamalın) üzerinden (faydalanmak) vardır.” dedi. (Yâni göbekle diz arasının dışında kalan kısımlardan)

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  16. Dînimizde kadınların kadınlara imam olması normal hâllerde de câizdir. Kadınların erkeklere imam olması ise zarûret hâlinde câiz olur.
    Yukarıdaki iddia karşısında kadınların imâmeti meselesinin hükmü nedir?
    Hz. Âişe (r.anhâ)’nın nakline göre Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ‘Mescidde veya bir maktulün cenâzesinde olması hâriç kadınların kendi aralarında yaptıkları cemâatte hiçbir hayır yoktur.’ buyurmuştur. Buradan anlaşılıyor ki onların kendi başlarına cemâat olmaları mekrûhturCEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    İbn Vehb’in, Ibn Ebû Zi’b ve Haşimoğullarının âzâdlısı isnâdıyla nakline göre Hz. Alî (r.a.), “Kadın imâmlık yapamaz.” demiştir (İmâm Mâlik, el-Müdevvenetü’l-Kübrâ, c.1, s 86) Bu hadîs, kadınların kendi cinslerinden başkalarına imam olmalarının câiz olmadığına açık bir delîldir. Çünkü “Kadın imam olamaz.” ifâdesi, onlara uymanın sahîh olmadığını göstermektedir. Ebû Bekre’nin nakline göre Hz. Peygamber (s.a.v.), “Kadınlara itâat ettiklerinde erkekler helâk olmuşlardır.” buyurmuştur.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  17. CAMİ VE KADIN MESELESİ – Halit İstanbullu
    İslam, insanı dünyaya geldiği ilk anda günahsız kabul eder ve ona günah işlemeden nasıl yaşayabileceğinin yolunu gösterir. Fıtratındaki kodlara uygun olarak kadını, kadın, erkeği de erkek olarak kalmaya davet eder.

    Kendi olabilen kadın ve erkek, sahip oldukları farklılıklar içerisinde daimi ve izafi görev alanlarında varoluşlarının gereğini ifa ile sorumludur. Onlar, kendileri için aktivitede bulunur ya da önlem alırlar. İmanlarıyla ve amelleriyle önce kendilerinin yol emniyetini alır, sonra da tebliğ ile muhataplarının kurtuluşu için çalışırlar.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Erkek baba, kadın ise annedir. Bu yüzden ne kadın erkektir; ne de erkek kadındır. Fiziki durumları ve algılayışları itibarıyla farklıdırlar. Birbirleri üzerinde bu farklılıkları da hissederler. Bir erkek bir kadına, kadına baktığı gibi bakar. Bir kadın da erkeğe, erkeğe baktığı gibi bakar. Yani hiçbiri kadınlıklarından ve erkekliklerinden mahrum değillerdir.[1] Mahrum olmamalarının hukuki bir kimlik kazanabilmesi ya da memnunlar içerisinde mağdurlar sınıfı oluşmaması için her şeyi en doğru bilen yaratıcıları[2] onlar için mahremiyeti emretmiştir. Bir araya gelişleri belli ölçülerle kayıt altına alınmıştır. Buna göre her ikisi de gözlerini harama bakmaktan korurlar.[3] Kadınlar ziynetlerini açığa çıkarmaz[4], yabancı erkelerle çekici eda ile konuşmaz[5], yürüyüşlerine hayayı egemen kılar[6], açılıp saçılmaz,[7] üçüncü bir şahsın olmadığı yerde yabancı erkekle baş başa kalmazlar. İslam iki farklı cinsten oluşan insan gerçeğini bu çerçevede ele almış ve emirlerini bu gerçeklik üzerine bina etmiştir.

    Tahrîru’l-mer’e

    İslam, ailede son sözü söyleyen olması cihetiyle[8] bir adım öne çıkardığı erkeğe kadın üzerinde mutlak otorite vermemiş, onları birbirini tamamlayan iki unsur olarak görmüştür. İslam’ın, kadını sahip olduğu özelliklerle değerlendiren bu bakış açısı mustağriblerin “Tahrîru’l-mer’e(kadını özgürleştirme)” hareketinden ya da bizdeki “hocaya, kocaya, paşaya hayır!” ironisinden çok daha öncedir. “Kadın kadındır.” diyen İslam, bugün kadın haklarından bahseden modernizmden çok daha kıdemlidir.

    Modernitenin öncülük ettiği “kadını özgürleştirme hareketi”nin temelinde kadını kendisi gibi görmeyen din ve ideolojilere başkaldırı vardır. Çünkü modernite, yegane kadınca yaşam tarzının kendisi tarafından önerildiğine inanır. Bu yüzden kendi anlayışına uymayan yaşam tarzlarını reddeder.
    Kadını erkek hegemonyasından kurtarmayı vadeden modernite ataerkil yapıya karşı tepkisini ortaya koyarken ölçüyü kaçırdığından kadını yeni argümanların boyunduruğuna mahkum etmiştir. Koca hakimiyetinden kurtardığına inandığı kadını, sanayi devriminin ağır çalışma şartları ile gelen modern müstemlekeciliğe kurban eder.

    İslam geleneği içerisinde kadın probleminin önemli bir yer işgal ettiğini düşünen modernistler, “kadını özgürleştirme” hareketinin gölgesinde kadın lehine(!) orta rezervli bir yenilenmeyi kaçınılmaz çözüm olarak görmüş ve kadınla alakalı içtihatların Kur’an-ı Kerim’in kadın tasavvurunu yansıtmadığını savunmuşlardır. Modernistler, Kur’an-ı Kerim merkezli bir arınma hareketiyle İslam geleneğinde egemen olduğunu iddia ettikleri erkekçe bakış açısının izlerinin silinebileceğini düşünmüşlerdir.

    Özgürlükçü Dernekler

    Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde eş zamanlı olarak –özellikle- İstanbul ve Kahire’de kurulan dernekler vasıtasıyla “kadını özgürleştirme” hareketi kısmen kurumsallaşmıştır. Dernekler tarafından neşredilen mecmualarda İslam toplumunda kadının eve hapsedildiği, gerçekte ise şeriatın –adeta- kadının her yaptığına evet diyen “izinler manzumesi”nden ibaret olduğu vurgulanmıştır. Osmanlı Müdâfâ’a-yı Hukûk-i Nisvân Cemiye’tinin yayın organı olan “Kadın Dünyası” dergisi feminist söylemlerin egemen olduğu önemli yayın organlarından biriydi. Batı yanlısı bir yayın politikası izleyen bu derginin yazarları erkekten yana tavır aldığını düşündükleri İslam ulemasına karşı ortak dayanışma platformu oluşturmuşlardı.

    İlerleyen yıllarda “Kur’an’da, ‘hadiste’ Kadın” gibi başlıklar altında geleneği tenkit üzerine ibtina eden ve yeni kadın imajının nasıl olması gerektiğini konu edinen eserler kaleme alınmıştır. Bu tür eserlerde –sıklıkla- ayetlerin siyak ve sibakından kopartılarak işlenmesi, rivayetlerin dar anlamda değerlendirilmesi, ulemanın bazı rivayetleri kadınlar aleyhine yorumladıkları gibi uç iddiaların[9] yer alması güvenilirliklerini tartışılır hale getirmiştir.

    Kadın ve Ev

    Kadının özgür olmasını savunan ve bu savunma ile zımnen de olsa İslam geleneğinde kadının tutsak olduğunu iddia eden modernistler, evini sadece ibâte için kullanan bir kadın modeli önermişlerdir. Bu yüzden fitne olacak durumlarda kadının camide ibadet etmesinin kerahetine işaret eden içtihatları dini ve akli temelden yoksun ve yanlı değerlendirmeler[10] olarak nitelemişlerdir.[11]

    Kadın ve Cami

    Kadının cami merkezli bir ibadet hayatının olması gerektiğini savunanlar, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Raşit Halifeler döneminde cami ile iç içe olan kadının, Emeviler döneminden itibaren cami ile münasebetinin giderek zayıfladığını, cinsiyet eşitliği prensibinden uzaklaşılarak sosyal, siyasal, ekonomik ve dini hayattaki konumlarının tekrar sorun haline getirildiğini iddia etmektedirler.[12]

    Bu iddia şu cihetle tarihi gerçeklerle çelişmektedir: Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’de mescidini inşa edince ona yakın olmak isteyen sahabe evlerini mescidin çevresine kurmuştu. Evlerin kapıları da mescide açılmakta idi.[13] Bu yüzden erkekler gibi kadınlar da her ne amaçla olursa olsun evlerinden çıktıklarında öncelikle mescide uğramak zorunda idiler. Bu durum kadınların mescit ortamında daha fazla bulunmalarını temin etti. Kadınların ibadetlerini camilerde yapması gerektiğini savunanların delil olarak ileri sürdüğü “bir kadın sahabinin namazda Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) ağzından ‘Kâf Suresi’ni ezberleyecek kadar camide yer alması” meselesi de Medine’deki bu ilk yerleşim şartları çerçevesinde gerçekleşmişti.

    Medine döneminin ilerleyen yıllarında mescitle sosyal hayatın münasebeti değişince evlerin mescide bakan kapıları bizzat Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün emriyle kapatılmıştır. Böylece kadınların cami ortamında yer almaları, yeni düzenleme ile sınırlandırılmıştır. Fakat Hz. Ömer (radiyallahu anh) devrinde teravih namazları cemaatle kılınmaya başlayınca halife erkeler için ayrı, kadınlar için de ayrı mekanda farklı imam görevlendirerek onların daha geniş katılımla cemaatle namaz kılmalarına imkan hazırlamıştır. Hz. Ömer’in bu uygulamasında Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kadınlar için camiyi ibadetten daha çok eğitim için kullanması başlıca etken olmuştur.

    Nitekim Ebû Said el-Hudrî’den gelen şu hadis bu hususu açıklamaktadır: “(Bir gün) Kadınlar ‘Ey Allah’ın Resûlü, erkeklerden bize meydan kalmıyor /galebenâ aleyke’r-ricâl, bize özel bir gün ayırır mısın?’ dediler. Rasûlüllah onlara bir gün belirledi. Kadınlar o günde Rasûlüllah’ın huzuruna gelir, O da onlara sohbet ederdi.”[14] Kadınların Allah Resulü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) gelip “erkeklerden bize meydan kalmıyor/galebenâ aleyke’r-ricâl, bize özel bir gün ayırır mısın?” demelerinden, ‘erkekler her gün camiye devam ediyor, ilim öğreniyor ve dini meseleleri dinliyorlar. Biz kadınlar zayıfız, onlarla boy ölçüşemeyiz.’[15] gibi bir anlam çıkmaktadır. Allah Resulü’nün bu uygulaması kadınların mescidi genelde ilim tahsil etmek için kullandıklarını bildirdiği gibi beş vakit dahil diğer namazlar için sıklıkla camiye çıktıkları iddiası ile de çelişmektedir.

    Kadın sahabilerin cemaate çıkmaları ile alakalı Tahavî şunları söylemektedir: “Kadınların namazgaha gitmeleri İslam’ın ilk yıllarındadır. Bundan gaye ise, düşman nazarında Müslümanları çok göstermektir.”[16] Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) camiye girmelerinin helal olmadığını söylediği hayızlı kadınların bayram sabahı namazgaha çıkıp arkada durmalarını teşvik etmesi de, bu “çok görünme” fikrini desteklemektedir. İlerleyen yıllarda Müslümanların kemiyet itibarıyla büyük kalabalıklara tekabül etmeleri kadınların cemaate iştiraklerinin gerekçesini ortadan kaldırmıştır. Ayrıca kadınların mescidi amacı dışında kullanmaları da cemaatten geri kalmalarında etkili olmuştur. Konu ile ilgili Hz. Aişe şöyle demektedir: “Eğer Resülüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) kadınların (kendisinden sonra) mescitlerde neler ihdas edeceklerini bilseydi, İsrailoğulları’nın kadınları gibi, o da onların mescitlere girmelerini yasaklardı.”[17]

    Kadınlar Kapısı

    Mescid-i Nebevi’nin başlangıçta kapılarından hiçbiri kadınlara tahsis edilmemişti. Camiye giden kadınların sayısında artış olunca Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem); “Şu kapıyı kadınlara tahsis etseydik.”[18] buyurmuştur. Allah Resulü’nün bu ifadesi delalet cihetiyle tahsis içermektedir. Nitekim ifadeden kapının kadınlara tahsis edilmesi gerektiğini anlayan Abdullah b. Ömer (radiyallahu anhuma) Efendimiz’in -kıblenin Kabe’ye çevrilmesinden sonra- Beyt-i Makdis yönüne açtırdığı bu kapıdan ölünceye kadar içeri girmemiştir. Eğer diğer sahabiler girdilerse bu ya namaz vakitleri dışındadır ya da onlar Allah Resulü’nden bu konudaki yasaklayıcı hükmü işitmemişlerdir.[19] Daha sonra Hz. Ömer (radiyallahu anh) Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından kadınlara tahsis edilen bu kapıdan erkeklerin girmesini bütünüyle yasaklamıştır.[20]

    Hayır Nerede?

    Müslüman kadının cami merkezli bir ibadet hayatı olması gerektiğini savunanlar, kadınların ibadet etmeleri için evlerinin camilerden daha hayırlı olduğu görüşünün bir temenni ya da konu ile ilgili hadislerin yorum farklılığından kaynaklandığını, bazı rivayetlerin kadınlar aleyhine yorumlandığını[21] dolayısıyla da kadınların camiye mesafeli durmalarını temin eden anlayışın dinî ve aklî temelden mahrum[22] olduğunu ileri sürmektedirler. Evin camiden daha hayırlı olduğunu tasrih eden Ümmü Humeyd hadisinin ise o sahabinin ailevi sorunlarına matuf olduğunu bu yüzden genelleme ifade etmeyeceğini iddia etmektedirler.

    Gerçek şu ki kadınlar için evlerin mescitlerden daha hayırlı olduğunu bildiren hadisler yoruma ihtiyaç duyulmayacak derecede açıktır. Bu durum, Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) eşleri başta olmak üzere diğer bütün kadın sahabiler tarafından da böyle anlaşılmıştır. Nitekim Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in eşleri, cemaatle kılınan namazın ferdi olana nisbetle 27 derece daha faziletli olduğunu bilmelerine rağmen namazlarını mescit yerine, mescide bitişik olan evlerinde eda etmişlerdir.[23]

    Ümmü Humeyd hadisi de iddia edilenin aksine genelleme ifade etmektedir. Kadınların ibadetlerini nerede yapmalarının daha faziletli olduğunu bildiren ilgili hadis şu şekildedir: “Odalarınızda kıldığınız namaz, salonlarınızdakinden, salonlarınızda kıldığınız binalarınızdakinden, binalarınızda kıldığınız da cemaatle kıldığınız namazdan daha faziletlidir.”[24] Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem), Ümmü Humeyd’e “Selâtuki/senin namazın” şeklinde değil de “salatükünne/siz kadınların namazı” diye hitap etmiştir. Konu ile alakalı bir başka rivayet ise şu şekildedir: Ümmü Humeyd, Allah Resulü’ne gelip, Onunla birlikte namaz kılmayı arzuladığını söyler. Bunun üzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisini anlayışla karşıladığını fakat –ona- odasında kılacağı namazın salondakinden, salondakinin binadakinden, binadakinin aile mescidinden, aile mescidindekinin de Peygamber mescidindekinden daha hayırlı olacağını söylemiştir.[25] Ümmü Humeyd’le alakalı bu rivayette de ailevi bir nedene işaret eden herhangi bir unsur mevcut değildir. Konu ile alakalı el-İsabe’deki rivayette ise Ümmü Humeyd bütün kadınlar olarak serzenişte bulunmuş ve “Ey Allah’ın Resulü eşlerimiz seninle birlikte namaz kılmamıza engel oluyorlar.” deyince Hz. Peygamber bütün Müslüman kadınlara hitaben, iç odalarda kılınan namazın diğer bütün mekanlardan daha faziletli olduğunu bildirmiştir.[26]

    Kadın, Cami ve İrşat

    Asr-ı saadet ve sonrası dönemlerde kadın, -iddiaların aksine- ihtiyaç hissetmesi durumunda cami ortamında yer almış, gerek çocukluk gerekse de yetişkinlik döneminde irşat hizmetlerinden faydalanmıştır. “Eşleriniz camiye çıkmak için sizden izin istediklerinde onlara engel olmayınız.” hadisi de bunda etkili olmuştur. Fakat tarihin hiçbir döneminde kadın, erkek gibi cami merkezli bir irşat ya da ibadet içerisinde yer almamıştır.

    Burada göz ardı edilen bir husus var ki, o da Allah Resulü’nün “kadının camiye çıkmak için eş ya da velisinden izin alması” gerektiğini belirtmesidir. Kadının, camiye çıkmasının izne tabi olmasının zımnında daimi ibadet yerinin evi olduğu gerçeği de vardır. Bunun içindir ki eş ya da veli cami ortamının kadın için müsait olmadığı kanaatine sahipse ona izin vermeyebilir.[27]

    Kadın ve Fitne

    Müslüman kadını evinden çıkartıp, tahsil ve iş hayatında erkeğin “paydaşı” yapmayı hedefleyen anlayış, onun rahatsız olacağı ortamlarda bulunmasını “fitne” olarak niteleyen ulemaya “eğer fitne iki cinsin bir arada bulunması şeklinde oluyorsa, bunun bedelini sadece kadınlara ödetmek adalete aykırıdır.” diyerek itiraz etmektedir. Onlara göre, kadının “arz-ı endam”ının din adına engellenmesi anlamına gelen bu durum, modern dönemin müslüman kadını tarafından “tecrit” olarak algılanmaktadır. Konu ile alakalı N. Göle’nin, sözlerini naklettiği bir kadın şunları söylemektedir: “(Müslüman erkekler) Sadece haramları öne sürerek kadınları toplumdan soyutlamaya çalışıyorlar. Mesela Müslüman bir erkek, hanımını okula göndermiyor, (hanımı) otobüse binsin istemiyor. Hanımlar açısından haramları öne sürüyorlar… Şayet ben bu durumda Allah’ın emirlerini uygulamama noktasında kalıyorsam, bu erkek için de söz konusudur. Onun da otobüse binmesi sakıncalıdır.”[28]

    İslam’ın kadını kadın, erkeği de erkek olarak değerlendiren bakış açısından mahrum olanlar eşitlik adı altında her alanda erkekle boy ölçüşen bir kadın kimliği oluşturmuşlardır. Ne var ki yapay olan bu kimlik, fıtrat realitesine aykırıdır. Nasıl erkek, sahip olduğu özellikler itibarıyla kadınla eşit olamıyorsa; kadın da erkekle eşit olamaz. Çünkü kadın daha duygusal ve kolay incinen, erkekse daha realist ve güçlü yaratılmıştır. “Ay kardeş” diye konuşan erkekle, muhatabına “gel buraya azizim” şeklinde hitap eden kadın tiplerinin garabeti eşitlik iddialarının ne derece havada kaldığını açıkça göstermektedir.

    Cuma namazının erkeklere farz olması, bayramın da cuma kimlere farz ise onlara vacip olması, ayrıca vakit namazlarına sadece erkelerin devam etmesi geleneği, mazeretsiz olarak gelemeyenlerin Allah Resulü tarafından sert bir dille ikaz edilmeleri göstermektedir ki, camiye devam etmesi mutlaka gerekli olanlar erkeklerdir. Bu durumda “fitne” ifadesinden hareketle kadınlar gibi erkeklerinde camiye çıkmalarını tartışmaya açmak, camiyi erkek için daimi ibadet yeri olarak belirleyen Kur’an-ı Kerim ve sünnetle çelişmektedir.

    İslam kadına ev, erkeğe ise cemiyet merkezli bir hayat öngördüğünden kadının ev dışı ortamlarda bulunmasını arızî kabul etmiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerim kadınlara “Evlerinizde vakarınızla oturun.”[29] derken erkeklere “yerin sırtlarında dolaşın ve Allah’ın rızkından yiyin.”[30] diye emretmektedir. Buna göre kadın, merkezi yaşam yeri olan evinden cemiyete beli ihtiyaçlar için çıkar ve çıkarken şu hususlara riayet eder: “Eğer sakınıyorsanız, artık sözü çekicilikle söylemeyin ki kalbinde maraz bulunanlar kötü ümide kapılmasınlar. Sözü ciddi ve güzel söyleyin. Vakar ve haşmetinizle evlerinizde oturun. Cahiliye dönemi kadınlarının kırıla döküle ziynetlerini göstererek yürüdükleri gibi süslenip yürümeyin.”[31] Bu uyarıları dikkate alan fakihler ayetten hareketle şöyle bir hükme varmışlardır: “Allah Teala’nın kadınlara, dışarıya çıkmaya ihtiyaçları olmadığı durumlarda evlerinde oturmalarını emretmesi, boş boş dolaşmalarını da yasakladığı anlamına gelmektedir.” Çünkü kadının ahlakî kriterlere riayet etmeden sokağa çıkması fitneye sebep olur.[32]

    Bu ifadelere dayanarak fakihlerin kadınları “fitne” olarak nitelediklerini söylemek maksadını aşan bir yorum olur. Çünkü fakihler bizzat kadınlara “fitne” demiyor, sadece cami vb. mekanlara çıkmalarının fitneye sebep teşkil edeceğini söylüyorlar. Metin ve şerh kitapları bütüncül bir bakış açısıyla okunduğunda bu incelik gözden kaçmayacaktır. Ayrıca İslami literatürde “fitne” sıklıkla “imtihan” anlamında kullanılmaktadır. Nitekim Yüce Allah “Şüphesiz mallarınız ve çocuklarınız sizin için birer fitnedir/imtihandır.”[33] buyurmaktadır. Buna göre fakihlerin “fitne” ifadelerinden kadınların aşağılandığı hükmünü çıkarmak ayete aykırıdır. Ayrıca “fitne” kelimesi ile kadınların aşağılanması hedeflenmiş olsaydı, kadınların ümmetin çoşkusuna ortak olma ve kalabalık görünme gibi gayelerin söz konusu olduğu bayram namazlarında namazgahlarda yer almalarına sınırlama getirilirdi.

    Hadislerin Kadınlar Aleyhinde Yorumlandığı İddiası

    Modernistler, Müslüman kadının evinde ibadeti camiye tercih etmesinin, ulemanın onu akıl ve din açısından eksik bir varlık olarak tanımlayan bazı rivayetleri Allah Resulü’ne isnat etmesi ve ilgili rivayetleri kadınlar aleyhinde yorumlaması[34] neticesinde oluştuğunu iddia etmektedirler.
    Modernitenin buyurgan aklının erkekle esaslı fiziksel farklılığa sahip olan kadını, erkeğin olduğu her yerde var olmaya çağırması, bazı Müslümanları mesnetsiz bir şekilde sahih hadisleri inkar gibi uç açılımlara “evet” diyebilen bir anlayışa esir etmiştir.

    Kadını misyon ve vizyon itibarıyla doğru anlayabilmek ancak onu Allah Teala’nın yarattığı koordinatlar çerçevesinde tanımakla mümkündür. Buna göre derin bir haya mevzuu olan kadın annelik vazifesini asıl kabul etmesi şartıyla –her nevi imamlık hariç- cemiyetin bütün noktalarında görev alabilir.[35] Fakat bu, onun erkelerle aynı özelliklere sahip olduğu anlamına gelmez. Hadisenin bu boyutuna vakıf olanlar kadının din açısından eksik olduğunu bildiren hadis-i şerifin İslam’ın özüyle çatışmadığını da göreceklerdir. Nitekim Allah Resulü ilgili hadiste geçen kadının dininin eksikliğinin nedenini; “hayızlı halinde namaz kılmayıp, oruç tutmaması”[36] olarak açıklamıştır.

    Kadının hayız hâlinde namaz kılmayıp oruç tutmaması erkeğe nispetle bir eksikliktir. Fakat bu eksiklik zannedildiği gibi kadın adına bir nakısa değildir. Bilakis bu durumda kadın namaz ve orucun haram olmasını dikkate alıp haramı terk ettiğinden sevap kazanmaktadır.[37] Yani bu durum, kadının bir zafiyeti değil bilakis sevap kazanmasına vesile olan nevi şahsına münhasır bir özelliğidir.

    Sonuç

    Camiler, asr-ı saadetten günümüze kadar tüm Müslümanlar için ibadet yeri olmanın yanında daha bir çok amaç için de kullanılmıştır. Hicretin ilk yıllarında Mescid-i Nebevi etrafında kurulan evlerin kapıları mescide açıldığından, -birçok amaca ilaveten- mescit, bir de geçiş yolu işlevi görmüştür. Bu ve benzeri nedenlerden dolayı ilk yıllarda kadınların mescitle münasebeti sonraki yıllara nispetle daha yoğun olmuştur.

    Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine döneminin ilerleyen yıllarında erkekler için cami, kadınlar için de ev merkezli bir ibadet hayatını teşvik etmiş; özürsüz olarak cemaate gelmeyen erkekleri ikaz ederken, kadın sahabilere evlerinin iç odalarında ibadet etmelerinin kendileri için daha hayırlı olacağını buyurmuştur. Bunun içindir ki, Peygamber Mescidi’nin kadın cemaati gün geçtikçe azalmış, evleri mescide bitişik olan peygamber eşleri de namaz için mescide çıkmamışlardır.
    Müslüman kadınlar efdal olan evde ibadeti, mübah olan camide ibadete tercih etmişler, mescit olarak evlerini kullanmışlardır. Fakat dışarıda bulundukları zamanlarda da vakit namazlarını camilerin kadınlara mahsus bölümlerinde eda etmişlerdir.

    Hadiseye naklî ve aklî esaslar yerine “erkeğe bedel ödetme” gibi tepkisel olarak yaklaşanlar, konunun eleştirel değerini artırabilmek için mevcut kadın-cami münasebetini var olandan farklı gösterme gayreti içerisine girmişlerdir.

    İddiaların aksine, kadın asr-ı saadetin son yıllarına oranla günümüzde camide daha fazla bulunmaktadır. Nitekim teravih namazlarını camilerde kılmakta ve uygun şartlar oluştuğunda da cuma ve bayram namazlarına katılıp ümmetin ortak sevincine tanıklık etmektedir.

    Kadınların vakit namazlarını camide kılmaları noktasında ısrarcı davranan, Cuma namazının onlara da farz olduğunu savunanlar[38] nassa aykırı görüş bildirdikleri gibi toplumun sosyolojik durumunu da göz ardı etmektedirler. Günümüzde birçok köyde vakit namazları ya hiç ya da bir iki cemaatle kılınmaktadır. Buna göre erkek cemaat olmayan kırsal kesimdeki bir camiye gelen kadın imamla baş başa namaz kılacaktır. Bu durum, İslam’ın öngördüğü kadın erkek münasebetine aykırı olduğu gibi, kötü niyetli insanların istismarına da zemin hazırlayacaktır.

    Batı medeniyetinin kadın sorununu genelleştirip, İslam’la aynileştirmek ne kadar yanlışsa, ondaki sorunlardan kaynaklanan özgürlük arayışlarını, İslam bünyesinde var farz edip, eğitimden ibadete kadar kapsamlı bir tahrîru’l-mer’e projesi yürütmek de o kadar yanlıştır. Bu durum sağlam vücudu ilaçla tahrip etmeye benzemektedir.[39]

    Dipnotlar:

    [1] İsmet Özel, Sorulunca Söylenen, Şule Yay., İstanbul, 1999, s. 115.
    [2] Bkz. Mülk(67): 14.
    [3] Nûr(24): 30-31.
    [4] Nûr(24): 31.
    [5] Ahzâb(33): 32.
    [6] Kasas(28): 25.
    [7] Ahzâb(33): 33.
    [8] Nisâ(4): 34.
    [9] Karen Armstrong, Tanrı’nın Tarihi, Çev: O. Özel, H. Koyukan ve K. Emiroğlu, Ayraç Yayınları, Ankara 1998, s. 211–212.
    [10] Bkz: Ebû Muhammed Ali b. Ahmed b. Hazm, el-Muhallâ, Kahire 1969, V, 55; Şemseddin es-Serahsî, el-Mebsud, Beyrut, 1982, II, 20-25; Abdulkerim Zeydan, el-Mufassal fî Ahkâmi’l-Mer’e, Beyrut, 2000, I, 268-269.
    [11] Bu makalede İslam, kadına ibadet mekanı olarak nereyi uygun görmektedir. Kadın için daha hayırlı olan cemaatle mi yoksa evinde mi ibadet etmesidir. Bu noktada ulema iddia edildiği gibi ayet ve hadislere rağmen bir sınırlandırmaya gitmiş midir? gibi sorulara cevap arayacağız.
    [12] Fıkhın kolaylaştırılmasını talep edenlerin açılımları hep bu şekilde başlar. Allah Resulü’nün kolaylaştırdığı dinin sahabe tarafından bir parça zorlaştırıldığı, tabiunun da dini sahabeden daha zor hale getirdiği ve bu durumun günümüze kadar artarak devem ettiği iddia edilir. İddianın vakıaya aykırı olduğunun en önemli göstergesi hadislerin fıkıh kitaplarında yer alan hükümlere kaynaklık etmesidir.
    [13] Bkz. Eb’u Davûd, Tahare 93.
    [14] Buharî, İlim 36.
    [15] Aynî, Umdetu’l-Kârî, Beyrut, 2001, II, 202.
    [16] Aynî, a.g.e., III, 404.
    [17] Buharî, Ezan 163.
    [18] Ebû Davûd, Salât 16.
    [19] Mahmud Muhammed Hattab es-Sübki, el-Menhelü’l-Azbü’lMevrûd, Beyrut, ty., IV, 72. Yani böyle bir tahsisten haberdar değillerdir
    [20] Bkz. Ebû Davûd, Salât 17.
    [21] Bkz: Karen Armstrong, a.g.e., s. 211–212.
    [22] Bkz: Ignaz Goldziher, “İslâm’da Eğitim”, İslâmî Araştırmalar Dergisi, Cilt: 2, Sayı: 7, Ankara, 1988, s. 90.
    [23] Bkz. Zeydan, a.g.e., I, 212.
    [24] Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed b. Esîr, Üsdu’l-Gâbe fî Ma’rifeti’s-Sahabe, Beyrut, 1994, VII, 311.
    [25] İbn Abdilberr, el-İstîâb fî Esmai’l-Ashab, Beyrut, 2002, II, 580.
    [26]Hadis metni için bkz. İbn Hacer, el-İsabe fî Temyizi’s-Sahabe, Beyrut, 1995, VIII, 383; Konu ile ilgili hadisler için bkz. Ebû Davud, Salat 53; Tirmizî, Reza’ 18; Ahmed, Müsned, II, 297-301, VI, 371.
    [27] Zeydan, a.g.e., I, 214.
    [28] Nilüfer Göle, Modern Mahrem, İstanbul 1994, s. 123.
    [29] Ahzâb(33): 33.
    [30] Mülk(67): 15.
    [31] Ahzab(33): 32-34; Allah Resulü’nün eşleri ile ilgili nazil olan bu ayetler bütün Müslüman kadınlara hitap etmektedir.
    [32]Bkz. Alauddin Ebubekr el-Kâsânî, Bedâiu’s-Senâi’, Beyrut, 1997, II, 338.
    [33] Teğâbun(64): 15.
    [34] Bkz: Savaş, Hz. Peygamber (s.a.v.) Devrinde Kadın, s. 46.
    [35] Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve selem) uygulamasına baktığımızda kadına toplumsal anlamda ciddi roller yüklendiği görülmektedir. Kadın sahabiler, “ev merkezli” hayatları içerisinde cemiyetin bir çok ünitesinde görev almışlardır. Ümmü Atiye Efendimizle 7 gazveye katıldığını bildirmektedir. Hz. Aişe ve Ümmü Süleym Uhut’ta görev almıştır. Hayber kuşatmasında ordunun içerisinde altı tane kadın sahabi vardır. Nesîbe binti Ka’b Uhut’ta Allah Resulü’ne muhafızlık yapmıştır. Ümmü Haram Kıbrıs’ta şehit düşmüştür.
    [36] Buharî, Hayz 6.
    [37] Aynî, a.g.e., III, s. 403.
    [38] Süleyman Ateş.
    [39] Urfa’lı bir taksi şoförünün ilahiyatçı olduğunu öğrendiği bir arkadaşa söylediği şu sözlerin doğruluk payı ne kadar da yüksektir: “Kardeşim! Allah aşkına dinimizle uğraşmayı bırakın!”
    Halit İSTANBULLU
    İnkişaf 9

  18. KADIN ERKEĞE EŞİT Mİ – Seyyid Hüseyin Nasır
    İslâm bakış açısına göre erkek ve kadınların eşitlik sorunu anlamsızdır. Bu, bir gül ile bir yaseminin eşitliğini tartışmaya benzer. Bunların her biri kendine özgü renk, koku, biçim ve güzelliğe sahiptir. Erkek ve kadın benzer değildir; her birisi kendine özgü çizgi ve özellikler taşır.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Kadın erkeğe eşit değil, hele erkek kadına hiç eşit değildir. İslâm onların toplumdaki rollerini rakip değil birbirini tamamlayıcı olarak tanımlar. Her birisi kendi bünye ve tabiatına uygun özel görev ve fonksiyonlara sahiptir.Erkek, birçok önemli görevler yüklenmesi karşılığında, sosyal otorite ve hareketlilik gibi bazı ayrıcalıklara sahiptir.
    O, her şeyden önce ailenin tüm ekonomik sorumluluğunu yüklenmiştir. Ailenin tümüyle geçimini sağlamak, eşi – ki ekonomik yönden bütünüyle bağımsızdır, zengin bile olsa erkeğin görevidir.
    Geleneksel İslâm toplumunda, kadının kendi hayatını kazanma endişesi yoktur. Baba veya kocası olmasa bile, sosyal ve ekonomik baskılardan sığınacağı ve içinde kendine bir yer bulabileceği daha geniş bir aile yapısı her zaman mevcuttu. Bu geniş aile sistemi içinde, bir erkek Çoğu zaman yalnız kendi eşinin değil, annesinin, kızkardeşinin, teyzelerinin, eşinin ailesi ve hatta bazen yeğenler ve dahi uzak akrabalarının da ihtiyaçlarını karşılar.
    Böylece, kent hayatında ne pahasına olursa olsun bir iş bulmak ve hayatın ekonomik sıkıntılarını yüklenmek zorunluluğu kadınların omuzundan kalkmıştır. Kırsal kesimlere gelince, ailenin kendisi ekonomik birimdir ve iş geniş anlamıyla aile veya kabile birimi tarafından beraber yerine getirilir.
    İkinci olarak, kadın kendisi için bir koca aramak zorunda değildir. Müstakbel bir eş seçmek umuduyla binbir plan kurmak ve güzelliğini sergilemek zorunda değildir. Müslüman kadın, bir koca bulmak zorunda olmanın ve tam zamanında yeterli girişimde bulunulmayınca fırsatı kaçırmanın korkunç kaygısını bilmez. O, kendi yaradılışına daha bağlı kalma imkânına sahip olarak, evinde oturup uygun bir eş bekleme cüretini gösterebilir.
    Bundan genellikle, dinî görev duygusuna, ailenin devamlılığına ve iki taraf arasında sosyal uygunluğa dayanan daha kalıcı ve çoğu kez sürekli ilişkilere götürmeyen anlık duygulara dayalı evliliklerden daha ender olarak boşanmayla sonuçlanan bir evlilik meydana gelir.
    Üçüncü olarak, bazı nadir durumlarda kadın savaşçıları görmek mümkünse de, müslüman kadın doğrudan siyasal ve askerî sorumluluklardan muaf tutulmuştur. Bu nokta bazı kimselere bir yoksun bırakış gibi görünebilir, fakat kadın yaradılışının gerçek ihtiyaçları ışığında bu gibi görevlerin çoğu kadınlara pek ağır geldiğini görmek zor değildir. Sanki iki yaradılış arasında fark yokmuş gibi eşitlikçi bir yöntemle kadın ve erkeği aynı düzleme koymaya çaba gösteren modem toplumlarda bile, kadınlar olağanüstü durumlar dışında askerlik görevinden muaf tutulmaktadır.Kadın da elde ettiği bu ayrıcalıklara karşılık, en önemlisi ailesi için bir yuva kurmak ve uygun bir biçimde çocuklarını yetiştirmek olan bazı sorumluluklar taşır.
    Kadın, bir kraliçe gibi yuvasında egemen olup müslüman koca bir anlamda evde eşinin konuğudur, içinde yaşadığı yuva ve geniş aile yapısı, müslüman kadının dünyasıdır. Ondan kopmak, dünyadan kopmaya veya ölüme benzer. Ona kendisini gerçekleştirme ve temel ihtiyaçlarını karşılamanın azamî imkânlarını verecek tarzda kurulan bu geniş aile yapısı içinde, kadın kendi varlığının anlamını bulur.
    Şeriat böylece kadın ve erkeğin rollerini, onların birbirini bütünleyen tabiatlarına uygun biçimde tasarlar. O, erkeğe, ağır sorumluluklar yüklenmek ve ailesini bütün sosyal, ekonomik ve diğer güç ve baskılara karşı korumakla ödediği, sosyal ve siyasal otorite ve faaliyet ayrıcalığını vermiştir. Erkek, her ne kadar genel anlamda dünyada bir yönetici ve ailesi içinde bir imam ise de, yuvasında eşinin bu alanda hakimiyetini tanıyan ve ona saygı gösteren birisi olarak hareket eder. Karşılıklı anlayışla ve Allah’ın her birinin omuzlarına yüklemiş olduğu sorumlulukları yerine getirmekle, müslüman kadın ve erkek, özel hayatlarını gerçekleştirebilir ve İslâm toplumunun temel yapısını oluşturan sağlam bir aile birimi meydana getirebilirler.

    Seyyid Hüseyin Nasr,İdealler ve Gerçekler

  19. KADIN, CAMİ VE ÖZGÜRLÜK – İhsan Şenocak
    İslam, insanı dünyaya geldiği ilk anda günahsız kabul eder ve ona günah işlemeden nasıl yaşayabileceğinin yolunu gösterir. Fıtratındaki kodlara uygun olarak kadını, kadın, erkeği de erkek olarak kalmaya davet eder.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Kendi olabilen kadın ve erkek, sahip oldukları farklılıklar içerisinde daimi ve izafi görev alanlarında varoluşlarının gereğini ifa ile sorumludur. Onlar, kendileri için aktivitede bulunur ya da önlem alırlar. İmanlarıyla ve amelleriyle önce kendilerinin yol emniyetini alır, sonra da tebliğ ile muhataplarının kurtuluşu için çalışırlar.

    Erkek baba, kadın ise annedir. Bu yüzden ne kadın erkektir; ne de erkek kadındır. Fiziki durumları ve algılayışları itibarıyla farklıdırlar. Birbirleri üzerinde bu farklılıkları da hissederler. Bir erkek bir kadına, kadına baktığı gibi bakar. Bir kadın da erkeğe, erkeğe baktığı gibi bakar. Yani hiçbiri kadınlıklarından ve erkekliklerinden mahrum değillerdir.[1] Mahrum olmamalarının hukuki bir kimlik kazanabilmesi ya da memnunlar içerisinde mağdurlar sınıfı oluşmaması için her şeyi en doğru bilen yaratıcıları[2] onlar için mahremiyeti emretmiştir. Bir araya gelişleri belli ölçülerle kayıt altına alınmıştır. Buna göre her ikisi de gözlerini harama bakmaktan korurlar.[3] Kadınlar ziynetlerini açığa çıkarmaz[4], yabancı erkelerle çekici eda ile konuşmaz[5], yürüyüşlerine hayayı egemen kılar[6], açılıp saçılmaz,[7] üçüncü bir şahsın olmadığı yerde yabancı erkekle baş başa kalmazlar. İslam iki farklı cinsten oluşan insan gerçeğini bu çerçevede ele almış ve emirlerini bu gerçeklik üzerine bina etmiştir.

    Tahrîru’l-mer’e

    İslam, ailede son sözü söyleyen olması cihetiyle[8] bir adım öne çıkardığı erkeğe kadın üzerinde mutlak otorite vermemiş, onları birbirini tamamlayan iki unsur olarak görmüştür. İslam’ın, kadını sahip olduğu özelliklerle değerlendiren bu bakış açısı mustağriblerin “Tahrîru’l-mer’e(kadını özgürleştirme)” hareketinden ya da bizdeki “hocaya, kocaya, paşaya hayır!” ironisinden çok daha öncedir. “Kadın kadındır.” diyen İslam, bugün kadın haklarından bahseden modernizmden çok daha kıdemlidir.

    MODERNİTENİN ÖNCÜLÜK ETTİĞİ “KADINI ÖZGÜRLEŞTİRME HAREKETİ”NİN TEMELİNDE KADINI KENDİSİ GİBİ GÖRMEYEN DİN VE İDEOLOJİLERE BAŞKALDIRI VARDIR.

    Çünkü modernite, yegane kadınca yaşam tarzının kendisi tarafından önerildiğine inanır. Bu yüzden kendi anlayışına uymayan yaşam tarzlarını reddeder.

    Kadını erkek hegemonyasından kurtarmayı vadeden modernite ataerkil yapıya karşı tepkisini ortaya koyarken ölçüyü kaçırdığından kadını yeni argümanların boyunduruğuna mahkum etmiştir. Koca hakimiyetinden kurtardığına inandığı kadını, sanayi devriminin ağır çalışma şartları ile gelen modern müstemlekeciliğe kurban eder.

    İslam geleneği içerisinde kadın probleminin önemli bir yer işgal ettiğini düşünen modernistler, “kadını özgürleştirme” hareketinin gölgesinde kadın lehine(!) orta rezervli bir yenilenmeyi kaçınılmaz çözüm olarak görmüş ve kadınla alakalı içtihatların Kur’an-ı Kerim’in kadın tasavvurunu yansıtmadığını savunmuşlardır. Modernistler, Kur’an-ı Kerim merkezli bir arınma hareketiyle İslam geleneğinde egemen olduğunu iddia ettikleri erkekçe bakış açısının izlerinin silinebileceğini düşünmüşlerdir.

    Özgürlükçü Dernekler

    Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde eş zamanlı olarak –özellikle- İstanbul ve Kahire’de kurulan dernekler vasıtasıyla “kadını özgürleştirme” hareketi kısmen kurumsallaşmıştır. Dernekler tarafından neşredilen mecmualarda İslam toplumunda kadının eve hapsedildiği, gerçekte ise şeriatın –adeta- kadının her yaptığına evet diyen “izinler manzumesi”nden ibaret olduğu vurgulanmıştır. Osmanlı Müdâfâ’a-yı Hukûk-i Nisvân Cemiye’tinin yayın organı olan “Kadın Dünyası” dergisi feminist söylemlerin egemen olduğu önemli yayın organlarından biriydi. Batı yanlısı bir yayın politikası izleyen bu derginin yazarları erkekten yana tavır aldığını düşündükleri İslam ulemasına karşı ortak dayanışma platformu oluşturmuşlardı.

    İlerleyen yıllarda “Kur’an’da, ‘hadiste’ Kadın” gibi başlıklar altında geleneği tenkit üzerine ibtina eden ve yeni kadın imajının nasıl olması gerektiğini konu edinen eserler kaleme alınmıştır. Bu tür eserlerde –sıklıkla- ayetlerin siyak ve sibakından kopartılarak işlenmesi, rivayetlerin dar anlamda değerlendirilmesi, ulemanın bazı rivayetleri kadınlar aleyhine yorumladıkları gibi uç iddiaların[9] yer alması güvenilirliklerini tartışılır hale getirmiştir.

    Kadın ve Ev

    Kadının özgür olmasını savunan ve bu savunma ile zımnen de olsa İslam geleneğinde kadının tutsak olduğunu iddia eden modernistler, evini sadece ibâte için kullanan bir kadın modeli önermişlerdir. Bu yüzden fitne olacak durumlarda kadının camide ibadet etmesinin kerahetine işaret eden içtihatları dini ve akli temelden yoksun ve yanlı değerlendirmeler[10] olarak nitelemişlerdir.[11]

    Kadın ve Cami

    Kadının cami merkezli bir ibadet hayatının olması gerektiğini savunanlar, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Raşit Halifeler döneminde cami ile iç içe olan kadının, Emeviler döneminden itibaren cami ile münasebetinin giderek zayıfladığını, cinsiyet eşitliği prensibinden uzaklaşılarak sosyal, siyasal, ekonomik ve dini hayattaki konumlarının tekrar sorun haline getirildiğini iddia etmektedirler.[12]

    Bu iddia şu cihetle tarihi gerçeklerle çelişmektedir: Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’de mescidini inşa edince ona yakın olmak isteyen sahabe evlerini mescidin çevresine kurmuştu. Evlerin kapıları da mescide açılmakta idi.[13] Bu yüzden erkekler gibi kadınlar da her ne amaçla olursa olsun evlerinden çıktıklarında öncelikle mescide uğramak zorunda idiler. Bu durum kadınların mescit ortamında daha fazla bulunmalarını temin etti. Kadınların ibadetlerini camilerde yapması gerektiğini savunanların delil olarak ileri sürdüğü “bir kadın sahabinin namazda Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) ağzından ‘Kâf Suresi’ni ezberleyecek kadar camide yer alması” meselesi de Medine’deki bu ilk yerleşim şartları çerçevesinde gerçekleşmişti.

    Medine döneminin ilerleyen yıllarında mescitle sosyal hayatın münasebeti değişince evlerin mescide bakan kapıları bizzat Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün emriyle kapatılmıştır. Böylece kadınların cami ortamında yer almaları, yeni düzenleme ile sınırlandırılmıştır. Fakat Hz. Ömer (radiyallahu anh) devrinde teravih namazları cemaatle kılınmaya başlayınca halife erkeler için ayrı, kadınlar için de ayrı mekanda farklı imam görevlendirerek onların daha geniş katılımla cemaatle namaz kılmalarına imkan hazırlamıştır. Hz. Ömer’in bu uygulamasında Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kadınlar için camiyi ibadetten daha çok eğitim için kullanması başlıca etken olmuştur. Nitekim Ebû Said el-Hudrî’den gelen şu hadis bu hususu açıklamaktadır: “(Bir gün) Kadınlar ‘Ey Allah’ın Resûlü, erkeklerden bize meydan kalmıyor /galebenâ aleyke’r-ricâl, bize özel bir gün ayırır mısın?’ dediler. Rasûlüllah onlara bir gün belirledi. Kadınlar o günde Rasûlüllah’ın huzuruna gelir, O da onlara sohbet ederdi.”[14] Kadınların Allah Resulü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) gelip “erkeklerden bize meydan kalmıyor/galebenâ aleyke’r-ricâl, bize özel bir gün ayırır mısın?” demelerinden, ‘erkekler her gün camiye devam ediyor, ilim öğreniyor ve dini meseleleri dinliyorlar. Biz kadınlar zayıfız, onlarla boy ölçüşemeyiz.’[15] gibi bir anlam çıkmaktadır. Allah Resulü’nün bu uygulaması kadınların mescidi genelde ilim tahsil etmek için kullandıklarını bildirdiği gibi beş vakit dahil diğer namazlar için sıklıkla camiye çıktıkları iddiası ile de çelişmektedir.

    Kadın sahabilerin cemaate çıkmaları ile alakalı Tahavî şunları söylemektedir: “Kadınların namazgaha gitmeleri İslam’ın ilk yıllarındadır. Bundan gaye ise, düşman nazarında Müslümanları çok göstermektir.”[16] Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) camiye girmelerinin helal olmadığını söylediği hayızlı kadınların bayram sabahı namazgaha çıkıp arkada durmalarını teşvik etmesi de, bu “çok görünme” fikrini desteklemektedir. İlerleyen yıllarda Müslümanların kemiyet itibarıyla büyük kalabalıklara tekabül etmeleri kadınların cemaate iştiraklerinin gerekçesini ortadan kaldırmıştır. Ayrıca kadınların mescidi amacı dışında kullanmaları da cemaatten geri kalmalarında etkili olmuştur. Konu ile ilgili Hz. Aişe şöyle demektedir: “Eğer Resülüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) kadınların (kendisinden sonra) mescitlerde neler ihdas edeceklerini bilseydi, İsrailoğulları’nın kadınları gibi, o da onların mescitlere girmelerini yasaklardı.”[17]

    Kadınlar Kapısı

    Mescid-i Nebevi’nin başlangıçta kapılarından hiçbiri kadınlara tahsis edilmemişti. Camiye giden kadınların sayısında artış olunca Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem); “Şu kapıyı kadınlara tahsis etseydik.”[18] buyurmuştur. Allah Resulü’nün bu ifadesi delalet cihetiyle tahsis içermektedir. Nitekim ifadeden kapının kadınlara tahsis edilmesi gerektiğini anlayan Abdullah b. Ömer (radiyallahu anhuma) Efendimiz’in -kıblenin Kabe’ye çevrilmesinden sonra- Beyt-i Makdis yönüne açtırdığı bu kapıdan ölünceye kadar içeri girmemiştir. Eğer diğer sahabiler girdilerse bu ya namaz vakitleri dışındadır ya da onlar Allah Resulü’nden bu konudaki yasaklayıcı hükmü işitmemişlerdir.[19] Daha sonra Hz. Ömer (radiyallahu anh) Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından kadınlara tahsis edilen bu kapıdan erkeklerin girmesini bütünüyle yasaklamıştır.[20]

    Hayır Nerede?

    Müslüman kadının cami merkezli bir ibadet hayatı olması gerektiğini savunanlar, kadınların ibadet etmeleri için evlerinin camilerden daha hayırlı olduğu görüşünün bir temenni ya da konu ile ilgili hadislerin yorum farklılığından kaynaklandığını, bazı rivayetlerin kadınlar aleyhine yorumlandığını[21] dolayısıyla da kadınların camiye mesafeli durmalarını temin eden anlayışın dinî ve aklî temelden mahrum[22] olduğunu ileri sürmektedirler. Evin camiden daha hayırlı olduğunu tasrih eden Ümmü Humeyd hadisinin ise o sahabinin ailevi sorunlarına matuf olduğunu bu yüzden genelleme ifade etmeyeceğini iddia etmektedirler.

    Gerçek şu ki kadınlar için evlerin mescitlerden daha hayırlı olduğunu bildiren hadisler yoruma ihtiyaç duyulmayacak derecede açıktır. Bu durum, Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) eşleri başta olmak üzere diğer bütün kadın sahabiler tarafından da böyle anlaşılmıştır. Nitekim Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in eşleri, cemaatle kılınan namazın ferdi olana nisbetle 27 derece daha faziletli olduğunu bilmelerine rağmen namazlarını mescit yerine, mescide bitişik olan evlerinde eda etmişlerdir.[23]

    Ümmü Humeyd hadisi de iddia edilenin aksine genelleme ifade etmektedir. Kadınların ibadetlerini nerede yapmalarının daha faziletli olduğunu bildiren ilgili hadis şu şekildedir: “Odalarınızda kıldığınız namaz, salonlarınızdakinden, salonlarınızda kıldığınız binalarınızdakinden, binalarınızda kıldığınız da cemaatle kıldığınız namazdan daha faziletlidir.”[24] Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem), Ümmü Humeyd’e “Selâtuki/senin namazın” şeklinde değil de “salatükünne/siz kadınların namazı” diye hitap etmiştir. Konu ile alakalı bir başka rivayet ise şu şekildedir: Ümmü Humeyd, Allah Resulü’ne gelip, Onunla birlikte namaz kılmayı arzuladığını söyler. Bunun üzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisini anlayışla karşıladığını fakat –ona- odasında kılacağı namazın salondakinden, salondakinin binadakinden, binadakinin aile mescidinden, aile mescidindekinin de Peygamber mescidindekinden daha hayırlı olacağını söylemiştir.[25] Ümmü Humeyd’le alakalı bu rivayette de ailevi bir nedene işaret eden herhangi bir unsur mevcut değildir. Konu ile alakalı el-İsabe’deki rivayette ise Ümmü Humeyd bütün kadınlar olarak serzenişte bulunmuş ve “Ey Allah’ın Resulü eşlerimiz seninle birlikte namaz kılmamıza engel oluyorlar.” deyince Hz. Peygamber bütün Müslüman kadınlara hitaben, iç odalarda kılınan namazın diğer bütün mekanlardan daha faziletli olduğunu bildirmiştir.[26]

    Kadın, Cami ve İrşat

    Asr-ı saadet ve sonrası dönemlerde kadın, -iddiaların aksine- ihtiyaç hissetmesi durumunda cami ortamında yer almış, gerek çocukluk gerekse de yetişkinlik döneminde irşat hizmetlerinden faydalanmıştır. “Eşleriniz camiye çıkmak için sizden izin istediklerinde onlara engel olmayınız.” hadisi de bunda etkili olmuştur. Fakat tarihin hiçbir döneminde kadın, erkek gibi cami merkezli bir irşat ya da ibadet içerisinde yer almamıştır.

    Burada göz ardı edilen bir husus var ki, o da Allah Resulü’nün “kadının camiye çıkmak için eş ya da velisinden izin alması” gerektiğini belirtmesidir. Kadının, camiye çıkmasının izne tabi olmasının zımnında daimi ibadet yerinin evi olduğu gerçeği de vardır. Bunun içindir ki eş ya da veli cami ortamının kadın için müsait olmadığı kanaatine sahipse ona izin vermeyebilir.[27]

    Kadın ve Fitne

    Müslüman kadını evinden çıkartıp, tahsil ve iş hayatında erkeğin “paydaşı” yapmayı hedefleyen anlayış, onun rahatsız olacağı ortamlarda bulunmasını “fitne” olarak niteleyen ulemaya “eğer fitne iki cinsin bir arada bulunması şeklinde oluyorsa, bunun bedelini sadece kadınlara ödetmek adalete aykırıdır.” diyerek itiraz etmektedir. Onlara göre, kadının “arz-ı endam”ının din adına engellenmesi anlamına gelen bu durum, modern dönemin müslüman kadını tarafından “tecrit” olarak algılanmaktadır. Konu ile alakalı N. Göle’nin, sözlerini naklettiği bir kadın şunları söylemektedir: “(Müslüman erkekler) Sadece haramları öne sürerek kadınları toplumdan soyutlamaya çalışıyorlar. Mesela Müslüman bir erkek, hanımını okula göndermiyor, (hanımı) otobüse binsin istemiyor. Hanımlar açısından haramları öne sürüyorlar… Şayet ben bu durumda Allah’ın emirlerini uygulamama noktasında kalıyorsam, bu erkek için de söz konusudur. Onun da otobüse binmesi sakıncalıdır.”[28]

    İslam’ın kadını kadın, erkeği de erkek olarak değerlendiren bakış açısından mahrum olanlar eşitlik adı altında her alanda erkekle boy ölçüşen bir kadın kimliği oluşturmuşlardır. Ne var ki yapay olan bu kimlik, fıtrat realitesine aykırıdır. Nasıl erkek, sahip olduğu özellikler itibarıyla kadınla eşit olamıyorsa; kadın da erkekle eşit olamaz. Çünkü kadın daha duygusal ve kolay incinen, erkekse daha realist ve güçlü yaratılmıştır. “Ay kardeş” diye konuşan erkekle, muhatabına “gel buraya azizim” şeklinde hitap eden kadın tiplerinin garabeti eşitlik iddialarının ne derece havada kaldığını açıkça göstermektedir.

     

    Cuma namazının erkeklere farz olması, bayramın da cuma kimlere farz ise onlara vacip olması, ayrıca vakit namazlarına sadece erkelerin devam etmesi geleneği, mazeretsiz olarak gelemeyenlerin Allah Resulü tarafından sert bir dille ikaz edilmeleri göstermektedir ki, camiye devam etmesi mutlaka gerekli olanlar erkeklerdir. Bu durumda “fitne” ifadesinden hareketle kadınlar gibi erkeklerinde camiye çıkmalarını tartışmaya açmak, camiyi erkek için daimi ibadet yeri olarak belirleyen Kur’an-ı Kerim ve sünnetle çelişmektedir.

    İslam kadına ev, erkeğe ise cemiyet merkezli bir hayat öngördüğünden kadının ev dışı ortamlarda bulunmasını arızî kabul etmiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerim kadınlara “Evlerinizde vakarınızla oturun.”[29] derken erkeklere “yerin sırtlarında dolaşın ve Allah’ın rızkından yiyin.”[30] diye emretmektedir. Buna göre kadın, merkezi yaşam yeri olan evinden cemiyete beli ihtiyaçlar için çıkar ve çıkarken şu hususlara riayet eder: “Eğer sakınıyorsanız, artık sözü çekicilikle söylemeyin ki kalbinde maraz bulunanlar kötü ümide kapılmasınlar. Sözü ciddi ve güzel söyleyin. Vakar ve haşmetinizle evlerinizde oturun. Cahiliye dönemi kadınlarının kırıla döküle ziynetlerini göstererek yürüdükleri gibi süslenip yürümeyin.”[31] Bu uyarıları dikkate alan fakihler ayetten hareketle şöyle bir hükme varmışlardır: “Allah Teala’nın kadınlara, dışarıya çıkmaya ihtiyaçları olmadığı durumlarda evlerinde oturmalarını emretmesi, boş boş dolaşmalarını da yasakladığı anlamına gelmektedir.” Çünkü kadının ahlakî kriterlere riayet etmeden sokağa çıkması fitneye sebep olur.[32]

    Bu ifadelere dayanarak fakihlerin kadınları “fitne” olarak nitelediklerini söylemek maksadını aşan bir yorum olur. Çünkü fakihler bizzat kadınlara “fitne” demiyor, sadece cami vb. mekanlara çıkmalarının fitneye sebep teşkil edeceğini söylüyorlar. Metin ve şerh kitapları bütüncül bir bakış açısıyla okunduğunda bu incelik gözden kaçmayacaktır. Ayrıca İslami literatürde “fitne” sıklıkla “imtihan” anlamında kullanılmaktadır. Nitekim Yüce Allah “Şüphesiz mallarınız ve çocuklarınız sizin için birer fitnedir/imtihandır.”[33] buyurmaktadır. Buna göre fakihlerin “fitne” ifadelerinden kadınların aşağılandığı hükmünü çıkarmak ayete aykırıdır. Ayrıca “fitne” kelimesi ile kadınların aşağılanması hedeflenmiş olsaydı, kadınların ümmetin çoşkusuna ortak olma ve kalabalık görünme gibi gayelerin söz konusu olduğu bayram namazlarında namazgahlarda yer almalarına sınırlama getirilirdi.

    Hadislerin Kadınlar Aleyhinde Yorumlandığı İddiası

    Modernistler, Müslüman kadının evinde ibadeti camiye tercih etmesinin, ulemanın onu akıl ve din açısından eksik bir varlık olarak tanımlayan bazı rivayetleri Allah Resulü’ne isnat etmesi ve ilgili rivayetleri kadınlar aleyhinde yorumlaması[34] neticesinde oluştuğunu iddia etmektedirler.

    Modernitenin buyurgan aklının erkekle esaslı fiziksel farklılığa sahip olan kadını, erkeğin olduğu her yerde var olmaya çağırması, bazı Müslümanları mesnetsiz bir şekilde sahih hadisleri inkar gibi uç açılımlara “evet” diyebilen bir anlayışa esir etmiştir.

    Kadını misyon ve vizyon itibarıyla doğru anlayabilmek ancak onu Allah Teala’nın yarattığı koordinatlar çerçevesinde tanımakla mümkündür. Buna göre derin bir haya mevzuu olan kadın annelik vazifesini asıl kabul etmesi şartıyla –her nevi imamlık hariç- cemiyetin bütün noktalarında görev alabilir.[35] Fakat bu, onun erkelerle aynı özelliklere sahip olduğu anlamına gelmez. Hadisenin bu boyutuna vakıf olanlar kadının din açısından eksik olduğunu bildiren hadis-i şerifin İslam’ın özüyle çatışmadığını da göreceklerdir. Nitekim Allah Resulü ilgili hadiste geçen kadının dininin eksikliğinin nedenini; “hayızlı halinde namaz kılmayıp, oruç tutmaması”[36] olarak açıklamıştır.

    Kadının hayız hâlinde namaz kılmayıp oruç tutmaması erkeğe nispetle bir eksikliktir. Fakat bu eksiklik zannedildiği gibi kadın adına bir nakısa değildir. Bilakis bu durumda kadın namaz ve orucun haram olmasını dikkate alıp haramı terk ettiğinden sevap kazanmaktadır.[37] Yani bu durum, kadının bir zafiyeti değil bilakis sevap kazanmasına vesile olan nevi şahsına münhasır bir özelliğidir.

    Sonuç

    Camiler, asr-ı saadetten günümüze kadar tüm Müslümanlar için ibadet yeri olmanın yanında daha bir çok amaç için de kullanılmıştır. Hicretin ilk yıllarında Mescid-i Nebevi etrafında kurulan evlerin kapıları mescide açıldığından, -birçok amaca ilaveten- mescit, bir de geçiş yolu işlevi görmüştür. Bu ve benzeri nedenlerden dolayı ilk yıllarda kadınların mescitle münasebeti sonraki yıllara nispetle daha yoğun olmuştur.

     

    Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine döneminin ilerleyen yıllarında erkekler için cami, kadınlar için de ev merkezli bir ibadet hayatını teşvik etmiş; özürsüz olarak cemaate gelmeyen erkekleri ikaz ederken, kadın sahabilere evlerinin iç odalarında ibadet etmelerinin kendileri için daha hayırlı olacağını buyurmuştur. Bunun içindir ki, Peygamber Mescidi’nin kadın cemaati gün geçtikçe azalmış, evleri mescide bitişik olan peygamber eşleri de namaz için mescide çıkmamışlardır.

    Müslüman kadınlar efdal olan evde ibadeti, mübah olan camide ibadete tercih etmişler, mescit olarak evlerini kullanmışlardır. Fakat dışarıda bulundukları zamanlarda da vakit namazlarını camilerin kadınlara mahsus bölümlerinde eda etmişlerdir.

    Hadiseye naklî ve aklî esaslar yerine “erkeğe bedel ödetme” gibi tepkisel olarak yaklaşanlar, konunun eleştirel değerini artırabilmek için mevcut kadın-cami münasebetini var olandan farklı gösterme gayreti içerisine girmişlerdir.

    İddiaların aksine, kadın asr-ı saadetin son yıllarına oranla günümüzde camide daha fazla bulunmaktadır. Nitekim teravih namazlarını camilerde kılmakta ve uygun şartlar oluştuğunda da cuma ve bayram namazlarına katılıp ümmetin ortak sevincine tanıklık etmektedir.

    Kadınların vakit namazlarını camide kılmaları noktasında ısrarcı davranan, Cuma namazının onlara da farz olduğunu savunanlar[38] nassa aykırı görüş bildirdikleri gibi toplumun sosyolojik durumunu da göz ardı etmektedirler. Günümüzde birçok köyde vakit namazları ya hiç ya da bir iki cemaatle kılınmaktadır. Buna göre erkek cemaat olmayan kırsal kesimdeki bir camiye gelen kadın imamla baş başa namaz kılacaktır. Bu durum, İslam’ın öngördüğü kadın erkek münasebetine aykırı olduğu gibi, kötü niyetli insanların istismarına da zemin hazırlayacaktır.

    Batı medeniyetinin kadın sorununu genelleştirip, İslam’la aynileştirmek ne kadar yanlışsa, ondaki sorunlardan kaynaklanan özgürlük arayışlarını, İslam bünyesinde var farz edip, eğitimden ibadete kadar kapsamlı bir tahrîru’l-mer’e projesi yürütmek de o kadar yanlıştır. Bu durum sağlam vücudu ilaçla tahrip etmeye benzemektedir.[39]

    Dipnotlar:

    [1] İsmet Özel, Sorulunca Söylenen, Şule Yay., İstanbul, 1999, s. 115.

    [2] Bkz. Mülk(67): 14.

    [3] Nûr(24): 30-31.

    [4] Nûr(24): 31.

    [5] Ahzâb(33): 32.

    [6] Kasas(28): 25.

    [7] Ahzâb(33): 33.

    [8] Nisâ(4): 34.

    [9] Karen Armstrong, Tanrı’nın Tarihi, Çev: O. Özel, H. Koyukan ve K. Emiroğlu, Ayraç Yayınları, Ankara 1998, s. 211–212.

    [10] Bkz: Ebû Muhammed Ali b. Ahmed b. Hazm, el-Muhallâ, Kahire 1969, V, 55; Şemseddin es-Serahsî, el-Mebsud, Beyrut, 1982, II, 20-25; Abdulkerim Zeydan, el-Mufassal fî Ahkâmi’l-Mer’e, Beyrut, 2000, I, 268-269.

    [11] Bu makalede İslam, kadına ibadet mekanı olarak nereyi uygun görmektedir. Kadın için daha hayırlı olan cemaatle mi yoksa evinde mi ibadet etmesidir. Bu noktada ulema iddia edildiği gibi ayet ve hadislere rağmen bir sınırlandırmaya gitmiş midir? gibi sorulara cevap arayacağız.

    [12] Fıkhın kolaylaştırılmasını talep edenlerin açılımları hep bu şekilde başlar. Allah Resulü’nün kolaylaştırdığı dinin sahabe tarafından bir parça zorlaştırıldığı, tabiunun da dini sahabeden daha zor hale getirdiği ve bu durumun günümüze kadar artarak devem ettiği iddia edilir. İddianın vakıaya aykırı olduğunun en önemli göstergesi hadislerin fıkıh kitaplarında yer alan hükümlere kaynaklık etmesidir.

    [13] Bkz. Eb’u Davûd, Tahare 93.

    [14] Buharî, İlim 36.

    [15] Aynî, Umdetu’l-Kârî, Beyrut, 2001, II, 202.

    [16] Aynî, a.g.e., III, 404.

    [17] Buharî, Ezan 163.

    [18] Ebû Davûd, Salât 16.

    [19] Mahmud Muhammed Hattab es-Sübki, el-Menhelü’l-Azbü’lMevrûd, Beyrut, ty., IV, 72. Yani böyle bir tahsisten haberdar değillerdir

    [20] Bkz. Ebû Davûd, Salât 17.

    [21] Bkz: Karen Armstrong, a.g.e., s. 211–212.

    [22] Bkz: Ignaz Goldziher, “İslâm’da Eğitim”, İslâmî Araştırmalar Dergisi, Cilt: 2, Sayı: 7, Ankara, 1988, s. 90.

    [23] Bkz. Zeydan, a.g.e., I, 212.

    [24] Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed b. Esîr, Üsdu’l-Gâbe fî Ma’rifeti’s-Sahabe, Beyrut, 1994, VII, 311.

    [25] İbn Abdilberr, el-İstîâb fî Esmai’l-Ashab, Beyrut, 2002, II, 580.

    [26]Hadis metni için bkz. İbn Hacer, el-İsabe fî Temyizi’s-Sahabe, Beyrut, 1995, VIII, 383; Konu ile ilgili hadisler için bkz. Ebû Davud, Salat 53; Tirmizî, Reza’ 18; Ahmed, Müsned, II, 297-301, VI, 371.

    [27] Zeydan, a.g.e., I, 214.

    [28] Nilüfer Göle, Modern Mahrem, İstanbul 1994, s. 123.

    [29] Ahzâb(33): 33.

    [30] Mülk(67): 15.

    [31] Ahzab(33): 32-34; Allah Resulü’nün eşleri ile ilgili nazil olan bu ayetler bütün Müslüman kadınlara hitap etmektedir.

    [32]Bkz. Alauddin Ebubekr el-Kâsânî, Bedâiu’s-Senâi’, Beyrut, 1997, II, 338.

    [33] Teğâbun(64): 15.

    [34] Bkz: Savaş, Hz. Peygamber (s.a.v.) Devrinde Kadın, s. 46.

    [35] Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve selem) uygulamasına baktığımızda kadına toplumsal anlamda ciddi roller yüklendiği görülmektedir. Kadın sahabiler, “ev merkezli” hayatları içerisinde cemiyetin bir çok ünitesinde görev almışlardır. Ümmü Atiye Efendimizle 7 gazveye katıldığını bildirmektedir. Hz. Aişe ve Ümmü Süleym Uhut’ta görev almıştır. Hayber kuşatmasında ordunun içerisinde altı tane kadın sahabi vardır. Nesîbe binti Ka’b Uhut’ta Allah Resulü’ne muhafızlık yapmıştır. Ümmü Haram Kıbrıs’ta şehit düşmüştür.

    [36] Buharî, Hayz 6.

    [37] Aynî, a.g.e., III, s. 403.

    [38] Süleyman Ateş.

    [39] Urfa’lı bir taksi şoförünün ilahiyatçı olduğunu öğrendiği bir arkadaşa söylediği şu sözlerin doğruluk payı ne kadar da yüksektir: “Kardeşim! Allah aşkına dinimizle uğraşmayı bırakın!”

Bu Konuda Ayrıntılı Bilgi İçin :