İbn-i Teymiyye

teymiye

Allahü Teala kürsüde oturmaktadır. Yanı başında boşalttığı yerde ise Onunla birlikte Hz. Peygamber oturmaktadır.” (İbn-i Teymiyye, Kitabu’l-Arş)

Emevi Camii minberinin merdiveninden bir basamak aşağıya inerek “Muhakkak ki Allah Teala benim buradan indiğim gibi dünya semasına inmektedir.” demiştir. (İbni Battuta ve benzer lafızla Hâfız İbni Hacer el-Askalânî Ed-duraru’l-kâmine, c. I, 164)

Allah’ın mekanı için de sınır vardır. Allah Arş’ının üzerinde, göklerin üstündedir. İşte bu iki durum, O’nun iki haddidir (sınırıdır).” (İbni Teymiyye, Minhacu’s-Sünne, c. 2, s. 29)

  1. ÖZET OLARAK İBNİ TEYMİYE
    İbn-i Teymiye Mîlâdî 1268’de Harran’da doğmuştur. Önceleri, ilimde ileri seviyelere gelmiş; ehl-i sünnet i’tikadında iken daha sonra doğru yoldan ayrılmış bir kimsedir. Âlimlerin büyük çoğunluğu küfrüne fetva vermişlertir. Hapiste ölmüştür. İbni Battuta, İbni Hâcer-i Mekki, İmâm-ı Sübki, kendi oğlu Abdulvehhab, İzzeddin bin Cema’a, Ebû Hayyan Zâhiri, Zahid-ül Kevseri, Yusuf-i Nebhani, İmâm-ı Şarani, Ahmed bin Seyyid Zeyni Dahlan, Şeyh-ül-İslâm Mustafa Sabri Efendi gibi nice âlimler İbni Teymiye’ye reddiyeler yazmışlardır. Necip Fazıl da Seyyid Abdülhakim Arvasi (k.s.)’nin,’İbni Teymiye, dîni içinden zedeleyen mülhiddir.’ dediğini nakletmiştir. (Türkiye’nin Manzarası)
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Önde gelen Şafii fıkıh ve hadîs âlimlerinden Muhammed İzz ibni Cemaa, onun için “AllahüTeâlâ’nın dalalete sürüklediği, azdırdığı ve zillet gömleği giydirdiği kimsedir. İslâm âlimlerine ve bilhassa Hulefa-i raşidine karşı ahmakça itirazlarda bulunmuştur.” demiştir. (İbni Hâcer-i Mekki – El-cevher-ül-munzam)

    İbni Teymiye, Kitab-ül Arş isimli kitabında: “Allah (c.c.), Arş’ın üzerinde oturur, kendisi ile beraber oturması için Resûlullah (s.a.v.)’a da yer bırakır.” yazılıdır. Essırat-ul-Müstekim kitabında da, İbni Abbas gibi büyük sahabilere kâfir demiştir. (Keşfüzzunun)

    Sadreddin-i Konevi, İbni Arâbi Hazretleri gibi tasavvuf büyüklerine de saldırmıştır. “Gazali’nin kitapları uydurma hadîs ile dolu.” demiştir. (Hadika)

    İmâm-ı Şarani Hazretleri buyuruyor ki: “İbni Teymiye, tasavvufu inkâr eder; evliyaya, ariflere dil uzatırdı. Kitaplarını okumaktan, yırtıcı hayvandan kaçar gibi kaçmalıdır.” (Tabakat-ül-kübra)

    İmâm-ı Süyuti Hazretleri buyuruyor ki: “İbni Teymiye kibirliydi. Kendîni beğenirdi. Herkesten üstün görünmek, karşısındakini küçümsemek, büyüklerle alay etmek âdeti idi.” (Kam-ul Muarıd)

    Muhammed Ali Bey; Hitat-uş-Şam kitabında diyor ki: “İbni Teymiye’nin hedefi, Luther adındaki papazın hedefine benzer; fakat Hıristiyanlığın reformcusu muvaffak oldu, İslâmınki olamadı.”

    İbn-i Teymiyye, el-Cevâbüs-sahîh fir-Reddi al amen Beddele Dîne’el-Mesih adlı kitabında Muhiddin ibn-i Arâbi ve başka âlimleri bid’at ehlinden sayarak onlar aleyhinde çirkin sözler söyler ve onları küfürle itham eder. Hatta bu kadarla da yetinmeyip İbn-i Teymiyye, Furkân adlı kitabında bu zatlara “Şeytan’ın Velileri” ismini takmıştır.

    Hadîs-i Şerif’te “Lâilâhe illallah diyen kimseleri tekfir etmeyin. Böyle bir kimseyi tekfir edenler bilsinler ki, onlar, küfre girmeye, küfürle suçladıkları kimseden daha yakındır.” buyurur. (Îsârü’l-Hak, s. 434-35)

    “Kimse kimseyi fasıklıkla suçlamasın. Buna hakkı yoktur. Kimse kimseyi küfürle de suçlamasın. Şâyet küfür suçlamasında bulunur da, suçlanan kişide böyle bir sıfat yoksa bu sıfat, suçlayan kimseye döner.” (Buharî, Edeb 44)

    Sahâbiden Abdullah bin Cabir (r.a.)’e “Ehl-i kıble (mü’minler) tekfir edilir mi?” diye sorulunca, “Ehl-i kıbleyi (mü’minleri) tekfir etmekten Allah (c.c.)’a sığınırım.” demiştir. (Îsârü’l-Hak, s. 434-35)

    “Rahmân, arşa istivâ etmiştir.” (Taha s. 5) âyetini Cenâb-ı Hakk’ın hâşâ gökyüzüne inmesi şeklinde yorumlayan İbn-i Teymiyye’nin daha sonra yaşadıklarını İbn Battuta anlatır: İbn Teymiyye, Dımaşık şehrinde cuma günü cemaat olarak hazır bulunduğum camide, insanlara vaaz ve nasihatta bulunurken minberin merdiveninden bir basamak aşağıya inerek “Muhakkak ki AllahüTeâlâ, benim buradan indiğim gibi dünya semasına inmektedir.” şeklinde bir cümle sarfetti. Maliki fakihi İbn Zehra söylediklerine karşı çıktı. Cemaat de ayağa kalkıp sarığı başından düşünceye kadar ona dayak attı. Neticede bir daha tutuklandı ve hapsedildiği kalede ölünceye kadar tutuklu kaldı. (İrtidat ettiği halde öldürülmemesinin sebebi ise, Nebî (s.a.v.)’nin, Abdullah b. Ubeyy b. Selul’u öldürtmeyip “Muhammed, ashâbını öldürtüyor dedirtmem.” buyurmasında gizli olan siyasettir. İbni Teymiye de gayr-i Müslimler tarafından da bilinen meşhur bir âlim olması nedeniyle müebbed hapisle cezalandırılmış, idam edilmesi gerektiği halde idam edilmemiştir.) İbn Battuta, Tuhfetu’n-Nuzzar fî Ğaraibi’l-Emsar (Rıhlet-u İbn Battuta), Beyrut, 2004, s. 88

    Kendilerini, İbn-i Teymiye’ye isnâd eden bazı kimselerin şu ifadeleri dikkat çekmektedir: “Peygamberin doğumunu kutlamak bid’attır. Mevlid, ne Peygamberin zamanında ne ashab zamanında ne de tâbiîn zamanında okunmuştur. Dolayısıyla sonradan ihdas edilen her şey bid’attır. Peygamberin mevlidini kutlayanlar ehli kitaptan olan Hıristiyanlara ve Yahudilere benziyorlar.”

    Bu ifadeler karşısında İbn-i Teymiye’nin mevlid konusundaki görüşleri nedir?

    İbn-i Teymiye dahî, mevlid hakkında olumsuz bir şey söyleyememiş ve hatta mevlid merasimleri düzenlemenin sevap olduğuna dair, İktidâ-us Sirât-il Mustekîm adlı kitabının 297. sayfasında şöyle demiştir:

    “Mevlid’e tazim ederek onu bir bayram (merasim) kabul etmeyi bazı insanlar yapıyorlar. Onların bu güzel maksatlarına binaen mevlid okumak, Resûlullah (Sallalahu Aleyhi Vesellem)’a tazim olduğu için bunu yapanlara büyük ecir sevap vardır.”

    Mevlide bid’attır, şirktir, okunmasına gerek yoktur diyenler; kendi kendileriyle çelişmekte, rehber edindikleri İbni Teymiyye ile de ters düşmektedirler.

    İbn-i Teymiyye’nin en büyük fitnelerinden birisi de kabir ziyareti konusunda çıkardığıdır. Sübkî bu konuda: “Bil ki Nebî Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’i Allah Celle Celâlühû’ya aracı yapmak, ondan yardım istemek ve onu şefaatçı yapmak câizdir ve güzeldir. Bunu dîni olan hiç kimse, inkâr etmemiştir. Ve bu inkâr, hiçbir zaman işitilmemiştir. Nihâyet İbn-i Teymiyye geldi bu husûsta öyle sözler söyledi ki, o sözler içerisinde (bocalayan) zayıf, câhil ve gâfil kimseler mes’eleyi iyice karıştırdı.”

    İbn-i Teymiyye der ki: “Kişi, Allah’ın haddi olduğuna (hâşâ sınırlı olduğuna) inanacak ve hakkındaki bilgiyi Allahü Teâlâ’ya havale edecektir. Allah’ın mekânı için de had (sınır) vardır. Allah, arşının üzerinde, göklerin üstündedir. İşte bu iki durum, O’nun iki sınırıdır.” Bu görüşlerin, ehl-i sünnet i’tikadına gore cevabı nedir?

    Allahü Teâlâ için, mekân iddia eden kimse kâfir olur. Allahü Teâlâ, gökte, diyen kimse bu sözü ile mekân kast ediyorsa; o da kâfir olur. Yine, Allahü Teâlâ oturuyor, diyen kimse; Allahü Teâlâ’yı, “yukarıda”, “aşağıda” diye vasıflandıran kimse, Allah (c.c.), semâdan bakıyor, diyen kimse küfre düşer.”

    Hanefî fıkıh âlimlerinden İmâm Ebû C’afer et-Tahâvî’nin (vefatı m. 933) rahimehullah yazdığı ve mezheb imamlarının görüşlerini yansıtan Akîde’de şöyle denmektedir: “Allahü Teâlâ, varlığı için birtakım sınır ve son noktalar bulunmasından, erkân, aza ve edevattan (kısım, organ vb. yaratılmışlara mahsus kavramlarla anılmaktan) yüce ve uzaktır. Mahlûkatı kuşatan altı yön O’nu kuşatamaz.”

    “Câfer-i Sâdık: Kim, Allah (c.c.) bir şeydedir veya bir şeydendir veya bir şey (arşın, göklerin) üzerindedir, diye iddia ederse şirk koşmuş olur. Çünkü O; bir şey üzerinde olsaydı taşınan, bir şeyden olsaydı yaratılmış ve sonradan meydana gelmiş, bir şeyde olsaydı sınırlı olurdu, demiştir.”

    İbn Teymiyye taraftarlarından başka bütün İslâm âlimleri; Allahü Tebareke ve Teâlâ’yı ölçülmekten ve mekândan tenzih edip Allah (c.c.)’ın hakikatini bilmekten hâsıl olan aczi, idrak etmişlerdir. Ve zâtının hakikatı hususunda, düşünmek de câiz görülmemiştir. Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Allah (c.c.)’ın yarattıklarını/sanatını düşünün, O’nun Zâtı’nı düşünmeyin.” (Acluni, Keşfu’l-Hafa, c.1,s.357-358,449)

    ———————————————————————————-

    1 Abdulaziz b. Abdullah b. Baz, Et-Tehziru min’el-Bid’a, Riyad, s. 2,5
    2 İmâm Sübkî, Şifâu’s-Sikâm: 133
    3 Minhacu’s-Sünne, c. 2, s. 29’da (min muvafati sarihi’l makul li sahih el-menkul) bahsinde
    4 Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları, c. 4, s. 312-319
    5 İmam Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi, 1978, s. 71

  2. ALİMLERİN İBN-İ TEYMİYE HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ
    Hindistan’ın büyük alimlerinden allâme Muhammed Abdurrahman Silhetî, 1882 senesinde basılan kitabında şöyle diyor:
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    İbni Teymiyye, Vehhabîlerin büyüğü ve öncüsüdür. O şeyh-ül-islam değil, bid’at ve âsâm, yani sapıklık ve günahlar şeyhidir, önderidir. Vehhabîlerin bozuk itikadlarından ilk konuşan odur. Ve aslında, bu bozuk, sapık fırkayı ortaya çıkaran odur. Zamanından Sultan ikinci Mahmud Han zamanına kadar, zikri ve akideleri gizli kaldı. Sultan ikinci Mahmud Han zamanında, Yemen tarafından [Necd’den] Muhammed bin Abdülvehhab isminde biri zuhur etti. İbni Teymiyye’nin ölümü ile yok olan, üzeri örtülen ve İslam memleketlerinde eli kolu bağlı olan bozuk itikadları körükleyip ortaya çıkardı. Yeni bir din yolu tuttu. Ehl-i sünnet vel-Cema’at mezhebine uymayan bir bid’at kampı teşkil etti.(Seyf’ül Ebrar, s.26)

    Hindistanlı Ehl-i sünnet alimlerinden Mevlana Muhammed Fadlurresul 1849 senesinde telif ettiği eserinde şöyle diyor:

    Biliniz ki bu İbni Teymiyye bed mezheb [yolu kötü], nefsine mağlup, Ehl-i sünnetten hariç bir kimsedir. Allahü teala için cihet [yön] söylenir dedi. İmam-ı Sübkî ona reddiye yazdı. Tabakat-ı Sübkî’de bunlar anlatılmaktadır. Sonradan çıkan bu fırkanın [Vehhabilerin] onunla çok uygunlukları ve ilgileri vardır. (Tashih’ül Mesail, s.44)

    İbni Teymiyye’nin Mü’min suresinin 36-37. ayetlerinde geçen Fir’avn’a ait bir sözü delil olarak öne sürerek Allahü teâlâ için cihet isnad ettiği anlaşılıyor: (Fir’avn, Ey Haman, bana yüksek bir kule yap; belki göklerin yollarına erişirim de Musa’nın Tanrısı’nı görürüm! Doğrusu ben onu, yalancı sanıyorum, dedi. Böylece Fir’avn’a, yaptığı kötü iş süslü gösterildi ve yoldan saptırıldı. Fir’avn’un tuzağı tamamen boşa çıktı.) [Mümin 36/37]

    İbni Teymiyye’nin çağdaşı olan Ahmed b. Yahya el-Küllabî diyor ki:

    “Keşke bilseydim, İbni Teymiyye Fir’avn’un bu sözünden Allahü teâlânın göklerin ve Arşın üzerinde olduğunu nasıl anlamıştır? … Haydi Fir’avn’un dediğinden böyle anlaşıldığını farzedelim. Peki İbni Teymiyye, nasıl Fir’avn’un zannıyla istidlal eder? …Demek ki İbni Teymiyye’nin, bu ayetten anladığı mana ve Allah’a cihet olduğuna dair itimad eylediği delil, Fir’avn’un görüşüne göredir. Akidesinde itimad ettiği delil Fir’avn’un zannettiği şey olup o Fir’avn inancının kurucusudur.” (Bera’atü’l-Eş’ariyyin min Akaidi’l-Muhâlifin, s.120-121.)

    Büyük alim Yusuf-i Nebhanî diyor ki:

    “Fir’avniye ismine hak kazanan, Allah’a cisim nisbet etmekte, benzetme yapmakda ve yön isnad etmekte Fir’avn’a muvafık kanaate sahip bulunan Haşviye taifesidir. Yoksa, noksan sıfatlardan münezzeh bulunan Allahü teâlâyı bu gibi şeylerin tamamından tenzih eden Ehl-i sünnet vel-cemaat topluluğu değildir.” (Şevahidü’l-Hakk, s.223)

    Kâdızade Ahmed Efendi, İmam-ı Birgivî’nin kitabının şerhinde şöyle diyor:

    “[Allahü teâlâ] Gökte ve yerde değildir, mekândan münezzehdir. ..Mekân ve zaman O’nun şanına muhaldir. ..Sağda, solda, önde, arkada, üstte ve altta değildir….Allahü teâlâ cisim ve cismanî olmakdan münezzehdir. Bir tarafda [cihette] olmaktan da münezzehdir. ..İbni Teymiyye ve yolundakiler, Allahü teâlâ üst taraftadır dediler.” (Birgivî Vasiyetnamesi Şerhi, s.24).

    Ebu Hamid bin Merzuk rahmetullahi aleyh diyor ki:

    “Tek taraflı düşünmeyip de İbni Teymiyye’nin ve talebesi İbni Kayyım’ın basılmış eserlerini insaf ile mütalaa eden kimse, içinde bütün bu belalara, yani tecsime, Allah’a cihet isnad edilmesi itikadına ve bu görüşe muhalif olanları tekfir ettiğine ve daha başka çirkin şeylere rastlayacaktır.” (Bera’atü’l-Eş’ariyyin min Akaidi’l-Muhâlifin, s. 112)

    İbni Teymiyye, İmam Razi’ye reddiye olarak yazdığı kitapda şöyle der: “İyi bilinir ki, Kitab’ta, Sünnet’te ve İcma’da bütün cisimlerin yaratılmış olduğuna veya Allahü teâlânın cisim olmadığına dair bir ifade yoktur. Müslümanların imamlarından hiç biri böyle bir şey söylememiştir. Öyleyse, ben de böyle söylememeyi tercih edersem [“Allah cisim değildir” demezsem], bu beni dinden çıkarmaz.” Buna karşı İmam Muhammed Zâhidü’l Kevserî rahimehullah der ki: “Böyle söylemesi tam arsızlıktır. Allahü teâlânın asla hiç bir şeye benzemediğini ifade eden ayet-i kerimeleri ne yaptı? Her ahmağın aklına gelebilecek her saçmalığın tek tek reddedilmesini mi bekliyor? Allahü teâlânın meâlen (O’nun misli (O’na benzer) hiç bir şey yoktur.) (42:11) buyurması yetmiyor mu? Yoksa, hiç bir rivayet zıddını bildirmediği için birilerinin “Allah şunu yer, şunu çiğner, şunun tadına bakar…” gibi şeyler söylemesini caiz mi görüyor?” (Makâlatü’l-Kevserî)

    Hâfız İbni Hacer-i Mekkî (Heytemî) diyor ki:

    “İbn Teymiyye’nin, “Allah’ın cismi ve ciheti [yönü] ve intikal etmesi [yer değiştirmesi] var olup, boyutu Arş’ın boyutu kadardır, ondan ne daha az, ne de ondan daha büyüktür” demesinden, onun çirkin sözünün açıkca küfür olan bu yalanından Allahü teâlâ uzaktır. Allah onu ve kendisine tabi olanları utandırıp onun itikadında olan zümrenin topunu dağıtıversin.” (Fetâvel-hadîsiyye; bkz. Bera’atü’l-Eş’ariyyin min Akaidi’l-Muhâlifin, s.438)

    Hâfız İbni Hacer el-Askalânî, Ed-duraru’l-kâmine isimli kitabında, İbni Teymiyye’nin sahabenin büyükleriyle ilgili sözleri hakkında alimlerden bazı nakiller yapmaktadır:

    “İbni Teymiyye Ömer ibnu’l-Hattab’a üç talak meselesinde ve Hazret-i Ali’ye de on yedi meselede Kur’anın nassına muhalefet etti diye isnadda bulunmuştur. Hazret-i Ebu Bekir ne dediğini bilen yaşlı birisi olarak müslümanlığı kabul etti, ama Hazret-i Ali çocukken İslamiyeti kabul edip bir kavle göre çocuğun İslamiyeti sahih değildir, demesi ve yine Hazret-i Ali hakkında, kendisi Ebu Cehil’in kızını istemiş ve ölünceye kadar onu severek unutmamıştır, demesi üzerine alimler ona münafıklığı isnad etmişlerdir. İbni Teymiyye Hazret-i Osman hakkında (Osman malı severdi) demiş ve (Peygamberden -aleyhisselam- istigasede bulunulmaz) dediği için ona zındıklık isnad etmişlerdir.”(Bera’atü’l-Eş’ariyyin min Akaidi’l-Muhâlifin, s.410.)

    İbn Hacer el-Askalânî (v. 852/1448) İbn Teymiyye’nin, İmâmiyye Şîası’nın otoritelerinden olan İbnü’l-Mutahher el-Hıllî’nin (v. 726/1325) Minhâcü’l-kerâme fî ma’rifeti’l-imâme (Tebriz 1286, Tahran 1298, Kahire 1962) adlı eserine reddiye olarak yazdığı Minhâcü’s-sünne en-nebeviyye fî nakzı kelâmi’ş-şîa ve’l-kaderiyye isimli kitabı üzerine yaptığı değerlendirmede diyor ki:

    Telif esnasında kaynağını hatırlayamadığı bazı makbül/sahih hadisleri veya senedi zayıf da olsa bazı mevcut/sabit rivâyetleri mevzu olduğu gerekçesiyle reddetmiştir. İbn Teymiyye, İbnü’l-Mutahher el-Hıllî’nin kullandığı hadislerin büyük bir kısmı mevzu ve çok zayıf olmakla birlikte, onun sözünü çürüteyim (tevhîn) derken bazan Hz. Ali’yi küçük düşürmüş, ifrat ve teşeddüde düşmüştür. (İbn Hacer, Lisân, VI, 319-320; a.mlf., Dürer, I, 71; Leknevî, Ecvibe, s. 174-176.)

    Leknevî diyor ki:

    İbn Teymiyye, İbnü’l-Cevzî (v. 597/1200) gibi hasen hadisleri mekzûb, birçok zayıf haberi de mevzû kılmış, hatta zayıf veya mevzû oluşu ihtilaf konusu olan birçok haberin, mevzû olmasında ittifak olduğunu iddia etmiştir. (Leknevî, Ecvibe, s. 174)

    Zehebi (vefatı m. 1347), İbni Teymiyye’nin talebelerindendir. Çeşitli eserlerinde hocasını abartılı bir şekilde övmüştür. Bununla beraber, İbni Teymiyye hakkında yazdığı biyografide değişik yerlerde şu cümleler mevcuttur:

    “İbni Teymiyye ekseri patavatsız ve münakaşacı idi… Bazı iyi bilinen konularda dört mezheb imamına muhalefet etti… Şimdi birkaç senedir bir mezhebe bağlı olmadan fetva veriyor… Bazen yanındaki birine hürmet gösterir, sonra sohbet sırasında ona mükerreren hakaret ederek gücendirirdi… Şiirleri sıradandır… Muhalifleri arasında gücendirdiği ve abartılı bir şekilde iftira ettiği kişiler de vardır. Allahü teâlâ onu ruhundaki kötülükten korusun!” (Bulletin of SOAS, 67, 3 (2004), 321-328.)

    Zehebi, Zagalü’l-ilm risalesinde de İbni Teymiyye’de “kibir, ucb, meşihat riyasetine aşırı sevgiyle ulu zatları tahkir etme, büyüklük taslama davası ve gösteriş afeti” olduğunu yazıyor ve hocasına “ilimle böbürlenmekten ve bencillikten kork” diye hitab ediyor. (Bera’atü’l-Eş’ariyyin min Akaidi’l-Muhâlifin, s. 378.)

    Ehl-i sünnet alimlerinden Yusuf Nebhanî, Şevahidü’l-Hakk’da diyor ki:

    “İbni Teymiyye, dalgaları kıyıyı döven gürültülü bir deniz gibidir. Bazen sahile inci ve mercan bırakır; bazı zamanlarda da taşları ve midye kabuklarını attığı, pislikleri ve hayvan leşlerini bıraktığı olur.” (s.46)

    İbni Teymiyye’nin yaptığı naklin sahih olmadığını İbni Hacer-i Heytemi, ona karşı yazdığı reddiyelerinde dile getirmiştir. Bu, alimde bulunabilecek ayıpların en kuvvetlisidir. Güveni zayıflatan ve itibarı düşüren huyların en şenii, başkalarından sahih olmayan nakil yapmaktır. İsterse en kuvvetli hadis hafızlarından ve en ileri alimlerden olsun. Hafız Iraki el-Kebir’in onun hakkında söylediği “İbni Teymiyye’nin yaptığı nakillerin bir kısmına itibar olunmaz” sözüne kuvvet kazandırmaktadır. (s. 191)

    “Aliyy’ül-kaari Şifa şerhinde diyor ki: Hanbelîlerden İbni Teymiyye, ifrata kaçmış bulunmaktadır. Zira Resulullah aleyhisselam efendimizi ziyaret için yolculuk yapmayı haram saymıştır. Halbuki ziyaretin yakınlık sebebi olduğu bilinmektedir. Onu inkara kalkan üzerine küfür ile hükmolunmuştur. Zira müstehab olduğunda ulemanın icmaı bulunan bir şeyi haram kılmak küfür olur. Bu, mübah olduğunda icma bulunan bir şeyi haram kılmanın da ötesinde bulunmaktadır.” (s.188) (*)

    “İbni Teymiyye’nin bozucu aklı ile muhalefette bulunduğu her şey, kendi uydurmasıdır. Kendi fasid inanışına göre, def edecek boş bir şüphe bulamadığı zaman “O yalandır” diye başka bir davaya geçer. Onun hakkında “İlmi aklından büyüktür” diyen, insaflı davranmıştır.” (s.189)

    “Ben, İbni Teymiyye’nin Minhacü’s-sünnet kitabında Allahü tealaya cihet [yön] isnadını tafsilatı ile görmüş bulunuyorum… Selef-i salihinden böyle bir söz varid olmamıştır…Bilakis [İbni Teymiyye] onu kendi nefsinden çıkarıp ortaya atmış ve birçok yerde tekrarlayıp durmuştur.”(s.203)

    “İbni Teymiyye’nin kitapları basılmış bulunduğundan ve onların içinde Ehl-i sünnet inançlarına aykırı meseleler mevcut olduğundan dolayı, alimlere bu meseleleri açıklamaya yönelmek ve bu hususta halkı uyarmak lazımdır” (s.203)

    “İbni Teymiyye’nin kelamındaki çekişme ve çelişmeye delalet eden şeylerden birisi de, kitaplarından bir kısmında söylediğinin, diğer eserlerinde ifade ettiğini nakzeder mahıyette olmasıdır. Bu, ya inançlarında hata edip dönüş yapmasından veya ilminin geniş ve eserlerinin çok olup fetvalarını ve ibarelerini yayıp dağıtması sebebiyle, daha evvelki kitaplarında yazdığını unutmasından meydana gelmektedir.”(s.222)

    (*) Not: İmam-ı Kastalânî, Mevâhib kitabında, “Rasulullahın Kabri Şerifini Ziyaret” kısmında diyor ki: “Kainatın efendisi Muhammed aleyhisselamın mübarek mezarını ziyaret etmek en yüce taat ve en şerefli ibadetlerdendir. Bunun aksine inanan kimse, Hak teala hazretlerine ve Rasulune ve müslüman ümmetine aykırı davranmış ve bu yüzden İslamiyet bağından kopmuş olur. Allah’a sığınırız.”(Mevâhibü Ledünniye, c.2, s. 473) Hâfız İbni Hacer el-Askalânî de şöyle yazmıştır: “Bu, İbn Teymiyye’den nakledilen en çirkin ve tepki çeken konulardan biridir. Hz. Peygamber’in kabrini ziyaret etmenin meşru olduğuna dair icma bulunduğu iddiasını reddetmek için getirilen delil, Mâlik’in “Hz. Peygamber’in kabrini ziyaret ettim” sözünü mekruh saymasıdır. Malikîler’den muhakkik âlimler, İmam Mâlik’in bu sözü söylemeyi edeben mekruh saydığını söylemişlerdir. Kabrin ziyaret edilmesi ise aslında en faziletli amellerden, Yüce Allah’a yaklaştıran en önemli fiillerden olup, bunun meşru olduğu konusunda tartışma söz konusu olmaksızın icma bulunmaktadır.” (Fethu’l Bârî, 1989 Baskısı, 3:66)

    Zamanın Şeyhül-islamı Allame Ebu’l-Hasan Ali bin İsmail el-Kunavi diyor ki:

    “İbni Teymiyye cahillerdendir, ne dediğini düşünmüyor. Tevessüle dair tefrikayı, yani Resulullaha (aleyhisselam) hayatta iken onunla tevessül edilmesi caiz olup, vefatından sonra caiz olmadığı hakkındaki düşündüğü farkı, zahirde kendisine İslamiyetle şereflenmiş süsünü veren Yahudi ve Samiri taifesinin yavrularından telakki etmiştir. Halbuki bu taifeler, Peygamberin (aleyhisselam) en büyük düşmanlarıdırlar. Hazret-i Ali’nin (radıyallahü anh) huzurunda birisi, Peygamberi (aleyhisselam) tahkir ifade eden bir kelime söylediği için, onu öldürmüştür.”

    Allame Şerif Takıyuddin Ebu Bekri’l-Hısni ed-Dımaşki (vefatı h.829) diyor ki:

    “İbni Teymiyye’nin dediği kavillerin en kötüsü ve çirkini, tefrika meselesidir. Yani, yalnız Peygamberin (aleyhisselam) hayatında ve huzurunda duasına tevessül etmek caizdir, vefatından sonra türbesinin yanında bile caiz değildir, sözüdür ki, bunu Yahudiler ortaya atmış ve tâbileri de bu fikir üzerinde devam etmiştir.”

    İmam-ı Ebül-Hasen Sübkî buyuruyor ki:

    “Resûlullah ile tevessül etmek, yani istigase etmek, ondan şefaat istemekdir. Bu ise güzel bir şeydir. Önceki ve sonraki İslam alimlerinden hiçbiri buna karşı birşey dememişdir. Yalnız İbni Teymiyye bunu inkar etdi. Böylece doğru yoldan ayrıldı. Kendinden önce gelen alimlerden hiçbirinin söylemediği bir bid’at çıkardı. Bu bid’ati ile müslümanların diline düştü.”

    Büyük âlim İbni Hacer-i Mekkî Fetâvel-hadîsiyye kitabında diyor ki:

    “Allahü teâlâ, İbni Teymiyyeyi dalâlete, felakete düşürdü. Gözlerini kör, kulaklarını sağır etdi. Birçok alim, bunun işlerinin bozuk, sözlerinin yalan olduğunu bildirmişler ve vesikalarla ispat etmişlerdir. Büyük İslam alimi Ebül Hasen-il-Sübkinin ve oğlu Tacüddin-i Sübkinin ve İmam-ül’iz bin-cema’anın kitaplarını okuyanlar ve onun zamanında bulunan Şafi’î, Malikî ve Hanefî alimlerinin, kendisine karşı sözlerini ve yazılarını inceliyenler, sözümüzün doğruluğunu iyi anlar.”

    Mehazlar:

    1. Muhammed Abdurrahman Silhetî, Seyf’ül Ebrar, Berekat Yay., İst. 1978.
    2. Mevlana Muhammed Fadlurresul, Tashih’ül Mesail, Berekat Yay., İst 1976.
    3. Ebu Hamid bin Merzuk, Bera’atü’l-Eş’ariyyin min Akaidi’l-Muhâlifin, Bedir Yay., İst 1994.
    4. Yusuf-i Nebhanî, Şevahidü’l-Hakk, Fazilet Neşr., İst.
    5. Kâdızade Ahmed Efendi, Birgivî Vasiyetnamesi Şerhi, Bedir Yay., İst.
    6. İmam-ı Kastalânî, Mevâhibü Ledünniye, Hisar Yay., İst.

    Hazırlayan: Murat Yazıcı

  3. HOCASINDAN YOLA ÇIKARAK İBN-İ TEYMİYE’Yİ TANIMAK – Muhammed Zahid el Kevseri
    Beni, ne şeytânın boynuzunun doğduğu yerdeki şu âlim olmadığı halde âlimlik taslayan kişinin yerden bitmesi, ne Müseyleme ile olan bağı, ne peşinden gidilen (müctehid) imâmlardan -Allah celle celâlühû onlardan râzı olsun- birinin tâbi’lerinden olduğunu göstererek Ezher’liler arasında gizlenmesi, ne de perdesi yırtılıp işi ortaya çıktıktan sonra, İslâm’ın bağlandığı son yerin şerefini korumak için Ezher-i şerîften tard edilmesi ve kovulması ile alâkalı olan işi üzmemektedir. Çünki bunlar, üzerinde perde olmayan âşikâr işlerdir. Hatta bunları, bu memleketin ve sâir mıntıkaların ahâlisinin çoğu bilmektedir.

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Beni ve gayreti çok olan her Müslümanı, sadece ve sadece, onun gibi birisinin, ‘Selef-i Sâlihîn’in mezhebine da’vet etmek’ manzarası ile Müslümanların umûmundan temiz kalbli kimselerin arasında gözükmesi ve onların arasında öldürücü zehirini Sünnet ismiyle yayıp da, memleketin ve İslâm’ın ismini kötüye çıkarması üzmektedir.

    İşte bu yüzden, şu yanında olmayan ile iftihâr eden[1] birikmiş kum yığınını (Kasîmî’yi), Müslümanların arasında fesâd yaymaya bırakmayacak ve en sağlam bir iple, putperestlikte tamamlanan inancını gizlemek için, bahsimizin mevzû’unu, onunla alâkası olmayan boş serseriliklere genişletmesine müsaade etmeyeceğiz. Aksine, her ne zaman kurtulmaya teşebbüs ederse, onu kulağından tutacak, da’vet etmiş olduğu açık sapıklık mevzû’una çevirecek ve sadece da’veti etrâfında konuşmaya onu mecbûr bırakacağız.

    Sen, ey Ümmeti alenen ve âşikâr olarak cemâatinin sadece bir ay önce bastığı, imâmın olan Dârimî’nin[2] kitâbındaki ve Ahmed İbnu Hanbel’in oğlu Abdullah’ın kitâbı olduğunu ikrâr ettiğiniz “Kitâbu’s-Sünne”deki(akîde)lere çağıran da’vetçi!.. Ben seni, tevbe edene, hakka dönene ve bu iki kitâbdaki putperestlik desîselerinden ve dinden çıkaran açık küfürden uzak olduğunu ortaya koyuncaya kadar, bu iki kitâbda bulunan câhillikler ve ahmak putperestliklerle Müslümanları kandırmaya bırakmayacağım.

    Ben, geçmiş bir makâlemde, üzerlerine hiçbir ta’lik[3] yapmadan Dârimî’nin kitâbındaki küfür sözlerinden bir tomar zikretmiştim. Bugün ise onlardan teker teker bahsedeceğim. Tâ ki, sözün sırası zikri geçen Kitâbu’s-Sünne’dekilere gelsin. O zaman inşâellah cumhûrun ikna olmasına kadar konuşacağım.

    Yardımcılarının mecmû’asında meydan okuduğun makâlende, Dârimî’nin bu kitâbında bulunanları mahza[4] Sünnet’ten saymaktasın.

    Kitâbın başında da İbnu Teymiyye’nin bunu cidden beğendiği ve şiddetli bir şekilde tavsiye ettiği geçmektedir. İbnu’l-Kayyim el-Cevziyye hakkında da aynı şeyleri söylemektesiniz.

    O takdîrde, zikri geçen kitâbın mes’eleleri için söylenen söz, kendi i’tirâfınızla senin, sünnetinin yardımcılarının, Harran’lı Şeyh(İbnu Teymiyye) nin ve talebesi İbnu Zefîl(İbnu’l-Kayyim el-Cevziyye’)nin hakkında bir söz olmaktadır. Bu, cevâbın mesâfesini kısaltmakta ve inancınızın îzâhı husûsunda kesin bir netîceye ulaşmayı kolaylaştırmaktadır.

    [Bir] Dârimî’yi yakaladığım ilk kelimeler, kitâbının dördüncü sayfasında hasımlarını, ‘Vâhid’inin/Bir’inin mekânını -ki Allah sübhânehû ve teâlâ’yı kasdetmektedir- bilmemek’ ile ayıplamasıdır.

    Bu, o kimse tarafından kitâbda defalarca tekrarlanmaktadır. Dolayısıyla onun i’tikâdı, bir mekânın Allah’ı içinde bulundurduğu, bir sathın, bir yerin onu taşıdığı şeklinde olmaktadır.

    Bu da tecsîm[5] ile hükmetmektir. Kim de Allah sübhânehû ve teâlâ’yı bir mekânda yer tutmuş sayarsa, o bir putperesttir, Müslümanların cemâatinden çıkmıştır. Nitekim akâid imâmlarından birçoğu bunu açıkça ifâde etmişlerdir. Allah celle celâlühû iftirâcıların iftirâsından çok yücedir.

    [İki] O sözlerden biri de yirminci sayfadaki şu sözüdür:

    “… Hayy ve Kayyûm (olan Allah sübhânehû ve teâlâ) dilediğini yapar, dilediği zaman hareket eder, dilediği zaman iner ve yükselir; dilediği zaman da (ellerini) çeker ve uzatır, kalkar ve oturur. Çünki diriyle ölü arasındaki alâmet hareket etmektir. Her bir diri mutlaka hareket eder. Her ölü çâresiz hareketsizdir.”

    Dârimî’nin sözünün ibâresi budur ve söz kitâbında tekrârlanmaktadır. O halde bu hüsrana uğrayan kimsenin ibâdet ettiği, ayağa kalkmakta, oturmakta ve hareket etmektedir. Belki de bu i’tikâdı, şu Siczî,[6] komşuları olan sığıra ibâdet eden kimselerden miras almıştır.

    Kim ki, âlemlerin ilâhı hakkında böyle inanırsa, söz birliği ile kâfir olur. O hâlde yazıklar olsun, namazda böyle bir kimseye uyana, yâhud onunla nikâhlanana!.. Öyleyse, bu kitâba râzı olan ve onu şiddetle vasiyet eden, yâhud içindekilere da’vet etmek için onu basanın hâli ne olur? Sizin (insanları) da’vet ettiğiniz tevhîdiniz işte budur. Üstâz Mensûrî’nin, bu i’tikâdla gönlü hoş olsun, sevinsin. O Protestanların râzı olacağı bir tevhîd arıyordu. (İşte buldu; yumulsun!..)

    [Üç] Onlardan biri de yirmi üçüncü sayfadaki şu sözüdür:

    “Allah teâlâ’nın bir haddi vardır.. Mekânının da bir haddi vardır. O semâvâtının üstünde olduğu halde arşının üstündedir. İşte bu ikisi iki haddir. Herkes Allah’ı ve mekânını Cehmiyye’den daha iyi bilir…”

    Bu söz, sâhibini, mücessime olmaktan uzak olduğunu söylemeye mecâl bırakmayacak bir sözdür. Allah celle celâlühû’ya cisim isnâd etmek, putperestlikten başka bir şey değildir.

    Yazıklar olsun o kimseye ki, ibâdet ettiği varlığı işte bu şekilde arşın ve kulaçla ölçmeye kalkar.

    Onlar, istivâ âyetine nasıl tutunmuş olabilirler?!.. Halbuki lugatta, istivânın bir çok ma’nâsı vardır ve Arşın da bir takım ma’nâları vardır. Ehl-i Hakk olan Ehl-i Sünnet’in icmâı ile Allah Teâlâ’ya nisbet edilecek olanda yerleşmek, yer tutmak, ayakta olup da oturmak, yatıp da oturmak ve binmek ma’nâları yoktur. Aksine âyetin hükmü, ‘tenzîhle[7] beraber tefvîd’[8] veya ‘mülk’, ‘mülkü kendine seçmek, tercîh etmek’, ‘emir ve nehiy vermeye başlamak’ gibi, lugatın ve karşılıklı konuşma dilinin gereğince -yerinde açıklanmış olan- bunların benzeri ma’nâlara yormaktır. Allah teâlâ için, ‘hareket’, ‘oturmak’ ve ‘sınırlar’ bulunduğunu söylemek, hakkında iki keçinin birbirini süsmeyeceği ve yine hakkında iki Müslümanın çekişmeyeceği hususlardandır.

    [Dört] Onlardan biri de yirmi beşinci sayfadaki Âdem aleyhisselâm hakkındaki şu sözüdür:

    “Adem aleyhisselâm’ı, (O’na) dokunarak eliyle yaratmıştır.”

    Bu da kitâbda tekrâr eder. Sen onu, Allah Teâlâ’nın Âdem aleyhisselâm’ı yaratmasını, organ yardımıyla toprak kullanılmasına yorarken görürsün. Bu, (kişiyi) rezîl edecek bir dil bilmemek ve açık bir küfürdür. Allah teâlâ’nın Adem aleyhisselâm’ı iki eliyle yaratmasının ma’nâsı, husûsî bir inâyeti demektir. Arab dilinde, (يداك اوكتا)/‘iki elin (ahdi, anlaşmayı) sağlamlaştırdı ve bağladı’ (ifâdesi) vardır. Bunu Allah teâlâ’nın ‘Allah celle celâlühû’nun katında ‘Îsâ aleyhisselâm’ın meseli, Âdem aleyhisselâm’in meseli gibidir; onu topraktan yarattı; sonra da ona ol dedi, o da olur’[9] âyeti doğrulamaktadır.

    [Beş] Onlardan biri de, yetmiş dördüncü sayfadaki şu sözüdür:

    “Şübhesiz ki O, kürsünün üzerine oturur, O’ndan dört parmaktan fazla bir yer artmaz…”

    Bak şu akılsız ahmağa!.. Nasıl da, Allah sübhânehû ve teâlâ için, Kürsî’nin üstünde oturmak olduğunu ve Resûlü sallellâhu aleyhi ve sellem’i oturtmak için bir yanında da bir yer bıraktığını söylüyor?!.. Nitekim bu, mübtezel Barbahârîlerin mezhebidir. “Kuûd”/oturmak, dilcilerin örfünde bacağı kıvırıp, kabaları yere koymak demektir. Şunların Allah teâlâ ve Resûlü sallellâhu aleyhi ve sellem hakkındaki îmânları işte böyle oluyor. Bu o sünnettir ki, ondan uzak olanlar onlara göre İslâm’ın düşmanı oluyor. Allah kahretsin onları, Allah’a karşı ne şaşırtıcı bir cesâret sâhibidirler!..

    [Altı] Onlardan biri de, seksen beşinci sayfadaki şu sözleridir:

    “Şâyet dilese elbette bir sineğin sırtına oturur ve kudretiyle ve Rablığının lütfuyla o sinek onu yüklenir ve taşırdı. Ya bu, büyük arşın üzerinde olursa, ne olur?!.”

    Allah sübhânehû ve teâlâ hakkındaki sözü işte budur. Sanki, ma’bûdunun sineğin sırtına oturması olmuş bitmiş ve kabûl görmüş bir iş de bununla, Allah teâlâ’nın, sineğin sırtından daha geniş olan Arşın üzerinde karar kılmasına delîl ileri sürüyor! Allah celle celâlühû bundan çok büyük bir yücelik ile yücedir. Bu Siczî’den, Harrânlı’dan ve bu ikisinin yandaşlarından evvel, insanlardan, böylesi boş ve akılsızca bir söz söyleyen bir kimseyi bilmiyorum. (Allah celle celâlühû’nun) dileme(si)nin muhâle[10] tealluk etmeyeceğini kim bilmez?!.. Bu, “dilerse, elbette yer, içer, evlenir, kendi gibisini yaratır” ve başka imkânı olmayan şeylerin söylenmesi gibidir. Allah celle celâlühû bunların hepsinden yücedir. Allah sübhânehu ve teâla büyük üstâz allâme Hammâmî’yi mükâfatlandırsın. Ğavsü’l-‘İbâd isimli kitâbında, bu kelimeye, gizli yanlarını açığa çıkaran geniş bir îzâh düşmüştür ki, burası onu nakletmeye müsâid değildir. O yüzden işâretle yetindik. Onda, kalbler için şifâ vardır.

    İnancını insanların kalemleriyle savunan ve insanların beyniyle düşünen bu boş davuldan öteden beri hep taaccüb ede gelmişimdir. Öyle ki, Allah Teâlâ’nın ‘hiç şübhe yoktur ki Allah herhangi bir şeyi, sineği ve (küçüklükte) onun üstündeki bir şeyi mesel vermekten hayâ etmez’[11] âyeti ile delîl getirerek, şu şen’î kelimeyi te’vîle kalkışmış ve miskîn darb-ı meselin ma’nâsının ne olduğunu bilmemiştir. Çünki onun belâğati, ona bir mevhîbedir; bu yüzden kitâblarla işi yoktur. Allah Teâlâ’nın ‘Allah için meseller de vermeyin’[12] âyetini hatırlamamıştır. Hattâ bu âyet, ‘Allah sübhânehû ve teâlâ için yarattıklarının hakkında mesellerden dilediğini verme hakkının olduğu’ manasınadır; ‘şânının, sineğin O’nu sırtında taşıyacağı bir hadde kadar küçültülmesinin mübâh kılınması’ ma’nâsında değil. Bu öyle bir cinnet getirmektir ki, üzerinde hiçbir cinnet getirmek yoktur. Allah, şunların (O’nu) vasfettiklerinden çok büyüktür. Kahrolsun kendisi için sineğin taşıdığı bir ma’bûd tasavvur eden. Onun gibisi, muhâtab alınmaktan düşen birisi olur.

    [Yedi] Onlardan birisi yüzüncü sayfadaki şu sözüdür:

    “Dağın başı göklere dibinden daha yakındır. Minârenin başı Allah’a dibinden daha yakındır…”

    Bu sözü, O’nun dağların başından, minârelerden ve gözetleme yerlerinden ma’bûdunu gözlediğini göstermektedir. Nitekim bu ecrâm-i ulviyyeye[13] ibâdet eden Harrân Sâbiîlerinin yaptığı bir iştir. Müslümânlara gelince.. Onlar, Allah sübhânehû ve teâlâ’nın mekândan münezzeh olduğuna, mekânların O’na nisbetinin bir/ayni olduğuna, O’na yakınlığın mesâfe ile olmadığına ve O’na uzaklığın da yine mesâfe ile olmadığına inanırlar. Allah teâlâ, ‘secde et ve yaklaş’[14] buyurmuştur. Resûl salavâtüllâhi aleyhi de ‘kulun Rabbine en yakın olduğu an, secde ettiği ândır’ buyurmuştur. Bu hadîsi, Nesâî ve başkaları rivâyet etmiştir.

    Halbuki bu hüsrâna uğrayan adam ve taraftarları, ‘aksine, dağ başına çık, gözetleme kulesinin üstüne yüksel ve ma’bûda yaklaş’ diyorlar. Bundan öte bir küfür mü olur?!.. Miskîn bir yerde de, metin ve sened bakımından muztarib olmasına rağmen ‘eynellâh’/‘Allah nerededir?’ hadîsinden söz ediyor. Bununla beraber, ‘eyne’/‘nerede?’ kelimesi bazen ‘mekân’, bazen de ‘mekânet’/‘rütbe’ için bir suâl olur. Buna göre hadîsin ma’nâsı ‘sence Allah’ın makam ve rütbesi nedir?’ demek olur. Nitekim bunun tafsîlâtını Ebû Bekr İbnü’l-Arabî’nin Ârıdatü’l-Ahvezî’sinde bulacaksın. Arablar arasında ‘fülânın mekânı semâdadır’ sözü bilinen bir sözdür. (Bununla), aslâ ne semâyı ve ne de orada yer tutmayı düşünmeden, o kişinin şânının yüceliğini kasd ederler. Benî Ca’d’ın Nâbiğa’sı radıyellâhu anhu’nun (aşağıdaki) sözü bu kabîldendir:

    Semâya ulaştık, büyüklüğümüz, şerefimiz ve tâlihlerimiz… (göklere vardı)…
    Şübhe yoktur ki biz, elbette, bunun üstünde bir mazhar istiyoruz..[15]

    Ben, şu (zihinleri) iğfâl edilen kimselere, -dağ başında bulunanın Allah’a yakın olması hakkındaki- sözlerini medreselerdeki küçük talebelere işittirmemelerini tavsiye ediyorum. Yoksa onları ağızlarının dolusunca bu söze ve onu söyleyenlere güldüreceklerdir.[16] Çünki aralarında yeryüzünün yuvarlak olduğunu bilmeyen bulunmayacaktır. Bu kıt’adaki dağın tepesinde bulunan adamın başının tarafı, meselâ Amerika’daki dağın tepesinde duran adamın başının tarafına ters düşecektir. Yeryüzünün yuvarlak oluşu, -münâkaşa kabûl etmeyen bir fennî sâbit oluşu bir yana- İbnü Hazm’ın, el-Fısal’de de anlattığı gibi, Kitâb ve Sünnet ile sâbittir.

    [Sekiz] Onlardan biri de “ellerimizdeki Kur’ân Allah sübhânehû’nun yaptığı şeylerdendir; o yüzden yaratılandır” diyene cevâb sadedinde söylemiş olduğu yüz yirmi birinci sayfadaki şu sözüdür:

    ‘Biz Allah’ın yaptığı ve var ettiği her şeyin yaratılan bir şey olduğunu kabûl etmiyoruz. İcmâ’ ve ittifak etmişizdir ki, hareket, inmek, yürümek, koşmak, arşın üzerine ve semâya istivâ kadîmdir.’

    Müellif (Dârimî), bütün bunların Allah sübhânehû ile beraber vâr olduğuna inanmaktadır. Arşın üstünde istivâ etmenin kaçınılmaz bir netîcesi olarak Arş da kadîm olmaktadır. Hareketin ve yürümenin kadîm olduğunu düşün(ebil)mek şu önderlerin akıllarının şânıdır!!.. Kim böylesi bir açık putperestlik inancına sâhib ise, onun, yeryüzünde bozgun çıkarmaya, müslümanlara imâmlık yapmaya ve onlarla nikâhlanmaya bırakılması doğru olmaz.

    Kim bu kepâze înancın rezîlliklerini geniş bir şekilde bilmek isterse, İbnü’l-Cevzî’nin ‘Def’u Şübehi’t-Teşbîh’ini, Takıyy el-Hısnî’nin ‘Def’u’ş-Şübeh’ini, Takıyy es-Sübkî’nin, İbnü’l-Kayyim’in Nû-niyye’sine reddiye yazdığı ‘es-Seyfu’s-Sakîl fî’r-Reddi Alâ İbni’z-Zefîl’ kitabını, zikri geçen reddiyeye yazdığımız Tekmile’yi ve İmâm Beyhakî’nin ‘el-Esmâ ve’s-Sıfât’ını okusun. El-Esmâ ve’s-Sıfât yeniden bir daha basıldı. Kim bu kitâbı güzel mütâlaa ederse, ona şu mücessimenin husûsıyyetlerinden hiçbir gizli şey gizli kalmaz ve vazîfesini da’vetçilerine karşı yerine getirir.

    İçinde Ezher-i şerîf’in bulunduğu bir beldede, Dârimî’nin kitâbını neşreden ve peşine takılan gibilerin açıkça “Allah’ın hareket ettiği, yürüdüğü, ayağa kalktığı ve bir kadîm yere oturduğu” inancına da’vet etmeye cesâret etmeleri ğarîb bir gayrettir. Âlemlerin ilâhı bu putperestliklerden yücedir. Bu kitâbın nâşiri, Müslümanların, namazlarında imâmlığını, hatîbliğini ve vaaz etmek vazîfesini üstlenmektedir. Bu aklı kıt adamın ve kandırdıklarının böyle bir vakitteki, en zararlı kitâblarından olan bir kitâbı basmak ve cumhûrun arasında neşretmek vaktindeki şamataları, ancak, sâdık azîmetlerin, gayretlerin sâhiblerini, şu kepâzelik, sözü geçen kitâbın neşri kepâzeliği üzerine yazılar yazmaktan çevirmek içindir. Yoksa onun gibi birisinin hezeyânına hiç aldırmaz, aksine onu dilediği saçmalamaları yapmaya terkederdim. Nice defa söylemişimdir: ‘Hakâret, âcizin gayreti, acâizin[17]hüccetidir.’ İbret alınacak nokta, -anlattığımız gibi- ilk putperestlik da’vetçilerinin Ümmet’e şirke girme iftirâsını atmış olmalarıdır.

    Umulur ki Ezher-i şerîf, Dârimî’nin Kitâbı’na karşı, cumhûrun, inancını korumak hırsı gereği ve şu kitâbı yayanları hududlarında durdurmak için, üzerine düşen vazîfeyi yerine getirmekten geri kalmaz.

    * Makâlatü’l-Kevserî (301)

    Köşeli olsun olmasın parantezler arasındaki rakam ve sayılar ile koyulaştırmalar, anlaşılma kolaylığı için tarafımızdan konulmuştur. (Mütercim)

    [1] Câhilliğine rağmen âlimlik taslayan.
    [2] Buradaki Dârimî, meşhûr Sünen sâhibi Dârimî değildir.
    [3] Ta’lik: Söz ilâve etmeden, haklarında konuşmadan.
    [4] Mahza: Süzme ve katıksız
    [5] Tecsîm: Allah celle celâlühû’ya cisim yakıştırmak.
    [6] Siczî: Sicz isimli yere mensûb kimse (Buhârî gibi).
    [7] Tenzîh: Yani Allah celle celâlühû’yu, O’na yakışmayacak şeylerden uzak görmek.
    [8] Tefvîd: İşin hakîkatini Allah celle celâlühû’ya bırakmak.
    [9] Sûre-i Âl-i ‘İmrân:59
    [10] Muhâl: Olması imkânsız olan
    [11] Bakara:26
    [12] Nahl:74
    [13] Yükseklerdeki gök cisimlerine
    [14] Sûre-i Alak:19
    [17] Acâiz: Kocakarılar

    Not: Bu yazı Guraba Dergisi’nin 13. sayısından iktibas edilmiştir.

    Zâhidü’l-Kevserî’nin Dârimî ve İbni Teymiyye Hakkındaki Sözleri

    Zâhidü’l-Kevserî’nin İbni Teymiyye’yi Tekfir Ettiğini Gösteren Açık İfadeleri

    Bu yazıda bahsi geçen kişi, Osman bin Said el-Dârimî el-Secezî [veya Siczî] (vefatı h. 280) isimli şahıstır. İbni Teymiyye bunun görüşlerini taklid ve tekrar etmiştir. Bahsedilen el-Dârimî, meşhur hadis âlimi Abdullah bin Abdurrahmân hâfız Ebû Muhammed el-Dârimî (vefatı h.255) ile karıştırılmamalıdır.

    Muhammed Zâhidü’l-Kevserî rahimehullah bu blogda tamamı bulunabilecek “Kasîmî’nin Bugünkü Yiğitlenmesi Etrâfında” isimli makalesinde Osman bin Said el-Dârimî’nin hemen hepsi İbni Teymiyye tarafından da tekrar edilen bazı sapık sözlerini yazmakta ve bunlar hakkında şu ifadeleri kullanmaktadır:

    “Allah için bana söyle! Yeryüzünde bu gibi ve benzeri kelimeleri -ki bunlar kitâblarında çoktur- konuşabilen kimselerin, Allah ve Resûlüne harb açmış ve Müslümanların cemaatinden çıkmış olduğunda şekk eden yâhud tereddüt eden bir mü’min bulunabilir mi? Çağırdıkları ve da’vet ettikleri sünnet bu mudur? Allah onlara hak ettikleriyle muâmele etsin ve lâyık oldukları nikmet ve azâbı ile onları âcilen cezâlandırsın. Bu kimselerle ve de ahmaklıkları ve câhillikleriyle şânsız bir hale gelen şu memleketten, şerlerini, şirklerinin ve sapıklıklarının karanlıklarını yok etsin.”

    Görüldüğü gibi bu pasajda, el-Dârimî ve İbni Teymiyye ve onlar gibiler hakkında “Allah ve Resûlüne harb açmış ve Müslümanların cemaatinden çıkmış” ifadesini kullanmaktadır.

    Yine bu blogda tamamı bulunabilecek diğer bir makalesinde, Zâhidü’l Kevserî şu ifadeleri kullanmaktadır:

    “Ben, geçmiş bir makâlemde, üzerlerine hiçbir ta’lik yapmadan Dârimî’nin kitâbındaki küfür sözlerinden bir tomar zikretmiştim.”

    “Dolayısıyla onun i’tikâdı, bir mekânın Allah’ı içinde bulundurduğu, bir sathın, bir yerin onu taşıdığı şeklinde olmaktadır. Bu da tecsîm ile hükmetmektir. Kim de Allah sübhânehû ve teâlâ’yı bir mekânda yer tutmuş sayarsa, o bir putperesttir, Müslümanların cemâatinden çıkmıştır. Nitekim akâid imâmlarından birçoğu bunu açıkça ifâde etmişlerdir. Allah celle celâlühû iftirâcıların iftirâsından çok yücedir.”

    “O halde bu hüsrana uğrayan kimsenin ibâdet ettiği, ayağa kalkmakta, oturmakta ve hareket etmektedir. Belki de bu i’tikâdı, şu Siczî, komşuları olan sığıra ibâdet eden kimselerden miras almıştır. Kim ki, âlemlerin ilâhı hakkında böyle inanırsa, söz birliği ile kâfir olur. O hâlde yazıklar olsun, namazda böyle bir kimseye uyana, yâhud onunla nikâhlanana!.. ”

    “Bu söz, sâhibini, mücessime olmaktan uzak olduğunu söylemeye mecâl bırakmayacak bir sözdür. Allah celle celâlühû’ya cisim isnâd etmek, putperestlikten başka bir şey değildir. Yazıklar olsun o kimseye ki, ibâdet ettiği varlığı işte bu şekilde arşın ve kulaçla ölçmeye kalkar.”

    “Sen onu, Allah Teâlâ’nın Âdem aleyhisselâm’ı yaratmasını, organ yardımıyla toprak kullanılmasına yorarken görürsün. Bu, (kişiyi) rezîl edecek bir dil bilmemek ve açık bir küfürdür.”

    “Bak şu akılsız ahmağa!.. Nasıl da, Allah sübhânehû ve teâlâ için, Kürsî’nin üstünde oturmak olduğunu ve Resûlü sallellâhu aleyhi ve sellem’i oturtmak için bir yanında da bir yer bıraktığını söylüyor?!.. Nitekim bu, mübtezel Barbahârîlerin mezhebidir.”

    “Allah sübhânehû ve teâlâ hakkındaki sözü işte budur. Sanki, ma’bûdunun sineğin sırtına oturması olmuş bitmiş ve kabûl görmüş bir iş de bununla, Allah teâlâ’nın, sineğin sırtından daha geniş olan Arşın üzerinde karar kılmasına delîl ileri sürüyor! Allah celle celâlühû bundan çok büyük bir yücelik ile yücedir. Bu Siczî’den, Harrânlı’dan [İbni Teymiyye’den] ve bu ikisinin yandaşlarından evvel, insanlardan, böylesi boş ve akılsızca bir söz söyleyen bir kimseyi bilmiyorum….Bu öyle bir cinnet getirmektir ki, üzerinde hiçbir cinnet getirmek yoktur. Allah, şunların (O’nu) vasfettiklerinden çok büyüktür. Kahrolsun kendisi için sineğin taşıdığı bir ma’bûd tasavvur eden. Onun gibisi, muhâtab alınmaktan düşen birisi olur.”

    “Halbuki bu hüsrâna uğrayan adam ve taraftarları, ‘aksine, dağ başına çık, gözetleme kulesinin üstüne yüksel ve ma’bûda yaklaş’ diyorlar. Bundan öte bir küfür mü olur?!.. ”

    “Müellif (Dârimî), bütün bunların Allah sübhânehû ile beraber vâr olduğuna inanmaktadır. Arşın üstünde istivâ etmenin kaçınılmaz bir netîcesi olarak Arş da kadîm olmaktadır. Hareketin ve yürümenin kadîm olduğunu düşün(ebil)mek şu önderlerin akıllarının şânıdır!!.. Kim böylesi bir açık putperestlik inancına sâhib ise, onun, yeryüzünde bozgun çıkarmaya, müslümanlara imâmlık yapmaya ve onlarla nikâhlanmaya bırakılması doğru olmaz.”

    Not: Bu tercümeler Guraba Dergisi’nin 13. sayısından iktibas edilmiştir.

  4. İBNİ TEYMİYYE’NİN YOLUNDAN GİTMENİN NETİCESİ: NURETTİN YILDIZ

    Nurettin Yıldız: “…Mücessime cisme benzetmek demek. Bu dünyada en son İbn Teymiyye’ye mâl edilebilecek bir şey. İbn Teymiyye Allah’ın isim ve sıfatları konusunun ilk asra döndürülmesi kavgasını yapıyor… Bu konuda 4 mezhebi karşısına alıyor. İbn Teymiyye mezhep imamlarına karşı çıkıyor, böyle yapmayın diyor. Ashâb-ı kirâm, Allah’ın ‘el=yed’ sözünü (te’vil edip) ‘gücü’dür dediler mi? Demediler. Biz de öyle diyelim, Ashâba uyalım. diyor İbni Teymiyye”
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Evvela Nureddin Yıldız’ın, “…konusunun ilk asra döndürülmesi kavgasını yapıyor… Bu konuda 4 mezhebi karşısına alıyor.” ifadesinden anlaşılacak olan mana şudur ki; demek ki 4 mezheb imamı sıfatlar hususunda ashabın dolaysıyla Resulullah’ın akidesini reddettiler, İbn Teymiyye kabul etti. Bu nasıl bir bühtandır ki, İmam-ı Azam, İmam-ı Şafi’, İmam-ı Malik ve İmam-ı Ahmed (cümlesine Allah rahmet buyursun) sıfatlar gibi akaidin en temel mevzuunda yoldan çıkmış olsun da, bu konuda istikameti İbn Teymiyye başarmış olsun. Belli ki, Nureddin Yıldız, İbn Teymiyye müdafaasında haddi aşmış, iftiraya bulaşmış ve ittikadan ayrılmıştır. Aslında yukarıdaki cümlelere cevap bile züldür, N. Yıldız’ın ifadelerini okuyan onun hangi maksata binaen söylediğini basiretiyle çözecektir lakin ilmin gereği biz yine cevap vermek durumundayız.

    İbn Teymiyye Mücessime miydi? Hem Mücessime idi hem de Müşebbihe idi. Şimdi İbn Teymiyye ne diyor bakalım ki Mücessime olup olmadığı anlaşılsın.

    “Bu hadis hakkında (Hadis: “Allah, Adem’iRahman’ın suretinde yarattı.”) söylenebilecek şey şudur: Selef ve ilk üç asırda yaşamış alimler arasında buradaki zamirin Allah Teala’ya ait olduğu noktasında bir ihtilaf yoktur. Herkes aynı şeyi söylemiştir ki ‘suretihi= صورته’ kelimesindeki zamir Allah’a gidiyor ve “Allah (c.c.), Hz. Adem’i kendi ilahi suretinde yaratmıştır.” oluyor. Selef, sahabe, tabiin, tebe-i tabiin böyle der, bu konuda hiçbir ihtilaf yoktur.” (İbn Teymiyye, “Beyanü Telbisi’l-Cehmiyye fi Te’sisi Bida’ihim el-Kelamiyye”, (el-Memleketü’l-Arabiyyetü’s-Suudiyye), VI, s. 373)

    İşte bunları diyen İbn Teymiyye Mücessime olmuyor mu?

    İbn Teymiyye’nin konu edindiği hadisin iki varyantı vardır ki biri zayıf biri sahih rivayetle gelmiştir. Yukarıdaki İbn Teymiyye’nin bahsini ettiği varyant, imamlar tarafından zayıf denmiştir. Sahih yollu olanı ise: “Allah, Adem’i suretinde yarattı.” hadisidir ve bunu Buhari, Müslim ve Ahmed İbn Hanbel nakletmişlerdir. İki hadisin arasındaki bariz fark ise şudur; zayıf olan rivayette Adem (a.s.)’ın “Rahman’ın suretinde” yaratıldığı nakledilirken sahih olan rivayette böyle bir durum yoktur. İbn Teymiyye işine geldiği gibi yapmış, zayıf olan rivayeti konu almuş ama ona, sahih olan rivayetin tevilini giydirmiştir. Tuhaf olanı zayıf olan rivayete, İbn Teymiyye’den başka sahih diyen olmadığı gibi kendi takipçisi Elbani bile itiraz etmiş, zayıftır demiş.

    İbn Teymiyye “Selef, sahabe, tabiin, tebe-i tabiin böyle der, bu konuda hiçbir ihtilaf yoktur.” diyor ama bir tane bile isim gösteremiyor.

    Peki İbn Teymiyye’nin bu itirafına rağmen onun mücessimeden olduğunu kabul etmeyen Nureddin Yıldız’a, sorulsa o “İbn Teymiyye Müşebbihe’de değildir.” diyecek.

     

    Bakın İbn Teymiyye, Nuredddin Yıldız’a asırlar evvel yazmış olduğu eserinden seslenerek “Ben Müşebbiheyim” diyor:

    “Allah Teala’nın kitabında, Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.)’in sünnetinde, sahabeden, tabiinden ya da tebe-i tabiin büyüklerinden, herhangi birinin sözlerinde ne Müşebbihe ne de Allah Teala’yı mahlukata benzetmek zemmedilmiştir. Yahut teşbih mezhebini reddeden bir ifade yoktur. Bu teşbih ve Müşebbihe’yi kötüleme, bunu söyleme tavrı sadece Cehmiyye’den gelmiştir.” (İbn Teymiyye, Beyanü Telbisi’l-Cehmiyye fi Te’sisi Bida’ihim el-Kelamiyye (Nakdu Te’sisi-l-Cehmiyye), (Muhammed b. Abdurrahman b. Kasım talikiyle) Matba’atü’l-Hüküme, Mekke-1391-2/1971-2, c. 6, s. 498)

    Sanırım cevap olarak kâfidir.

    ————————–

    İBNİ TEYMİYYE’NİN ALLAHA CİSİM İSNAD EDEN İFADELERİ

    Nurettin Yıldız: “Ben İbn Teymiyye’nin kitaplarını okudum Allah’ı insana mahlûkata benzettiğine dair bir şey göremedim.”

    Demek ki Nureddin yıldız İbn Teymiyye’nin Beyanü Telbisi’l-Cehmiyye adlı eserini okumamış. Bakın İbn Teymiyye o eserde ne diyor: “Nitekim varlıklar aleminde de biz had-sınır kelimesini bu anlamda kullanıyoruz ve şöyle diyoruz: ‘İnsanın haddi, insanın snırları’. Bu sıfat, bir varlığı başka varlıklardan ayıran sınırlardır, sıfatlardır, özelliklerdir. Hatta ‘evin sınırları, bahçenin sınırları’ deriz. Böyle dediğimiz zaman evi, diğer evlerden ayıran yönlerini ve yanlarını kastetmiş oluruz ki bu yön ve yanlarla o ev ve bahçe diğerlerinden ayrılır. Bu anlamda kullanılması lügat ve örfte yaygın ve bilinen bir şeydir. Cehmiyye dediğimiz kimseler Cenab-ı Hakk’ın sıfatları yoktur, dolaysıyla O mahlukatından ayrılmaz diyorlar. Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarını ve miktarını reddediyorlar.” (İbn Teymiyye, Beyanü Telbisi’l-Cehmiyye fi Te’sisi Bida’ihim el-Kelamiyye, c. 1, s. 443)

    İbn Teymiyye şimdi burada Cenab-ı Hakk’a, miktar ve sınır belirliyor mu, belirlemiyor mu? Aşağıda verdiğimiz sözler de İbn Teymiyye’nin Müşebbihe teşbih ve tecsim ehli olduğunu kanıtlıyor.

    İbn Teymiyye’nin, Allahü Teâlâ’nın, bazı zamanlarda ve bazı kullarına “bizzat” yaklaştığını söylemesi de (Mecmu’u’l-Fetava, V, 240 vd.) bunun bir diğer örneğidir. Bununla birlikte o, zahiriyle Allahü teâlânın “gökte” olduğunu ifade eden ayet ve hadisleri tevil eder (Mecmu’u’l-Fetava, XVI, 101.) “Nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır” mealindeki ayette geçen “vech” kelimesinin ise müteşabih olmadığını söyleyerek yine bir anlamda tevil yapar. Keza “O’nun iki eli de açıktır” mealindeki ayette geçen “el” kelimesini olduğu gibi kabul ederken, elin “açık” olmasını ise Allahü teâlânın cömert olması, nimet ve ihsanının bol olması şeklinde tevil eder.

    ————————

    İBNİ TEYMİYYE’NİN CİHAD ADI ALTINDA ÇIKARDIĞI FİTNELER

    Nurettin Yıldız : “Hristiyan ve Yahudiler’le savaşmış, onlara cephe aşmış. Moğollara karşı cihad etmiş”  “Batini ve Rafizilerle savaşmış”

    İBNİ TEYMİYYE’YE KARŞI ÇIKAN ÂLİMLERE BÜYÜK SUÇLAMA!

    Nurettin Yıldız: “İbni Teymiyye neden hedef tahtasında, çünkü o Resulullah’ın adamı. Evi barkı yok Ona karşı olanların hepsi istisnasız resmi din görevlisi. Mer’i sistem haçlı Moğolların istilası altında rafizilerin istilası altında. Ona karşı olanlar da bu istila altındaki devletin görevlileri. İbni Teymiyye ise değil… Zamanının alimlerinin belası oldu. Ne güzel basmakalıp ifadelerle caizdir değildir işi götürüyorlardı…. Yani (İbni Teymiye) arı kovanına çomak sokmuş, sokunca da arılar onu sokmuş”

    Nureddin Yıldız’ın yukarıdaki iki iddiasına beraber vermek konu bütünlüğü açısından daha yerinde olacaktır. Evvela, İbn Teymiyye’nin Yahudi ve Hıristiyanlarla nerede ve hangi tarihte savaştığını herhalde Nureddin Yıldız’dan başka bilen kimse yok. Zira tarih kitaplarında böyle bir kayıda rastlanılmamıştır. İkincisi eğer Nureddin Yıldız’ın haçlıları Moğollarla özdeşleştirmesi de tuhaf. Zira Moğollar Budist ve Şamanist inançlarına sahip topluluklardır. İbn Teymiyye’nin Şiilere reddiyeler yazdığı doğrudur, ama savaştığı nerede yazılıdır, nasıl olmuştur bu da tarih ilmince meçhul ama Nureddin Yıldız’a malumdur sanırım.

    İbn Teymiyye ve Moğollar meselesine gelince iki husus vardır. Birincisi İbn Teymiyye Moğollara karşı cihad etmiş ama diğer ulema ve sufiler uyumuşlar, korkmuşlar gibi bir algı oluşturulmaya çalışılıyor ve Nureddin Yıldız da bu algı operasyonunu yürütenlerin başında geliyor bu ülkede. Zira yukarıda ikinci iddiasında bunu çok açık görebiliyoruz. Evvela Moğolların asıl kıyım yaptığı Cengiz Han ve Hülagu devirlerinde İbn Teymiyye daha doğmamıştı bile. O daha doğmadan Moğollara karşı şanlı cihad yapanlar İbn Teymiyye’nin sevmediği sufiler ve fakihlerdi. Hidaye kitabının musannıfı Ebubekir Merginani bu mücadeleye katılmış ve şehit düşmüştür. Büyük fakihin şehadet senesi 1197’dir. Büyük mutasavvıf Necmeddin-i Kübra da talebeleri ile cihada girişmiş ve o da şehit olmuştur. Necmeddin-i Kübra Moğollara karşı şehit olduğunda tarih 1221 idi. Daha İbn Teymiyye’nin doğumuna 42 sene vardı. İşte asıl kıyım zamanı asıl mücahid ve şehitlerin reisleri bunlar idi. Algı operasyonu ile bunların üzeri kapatılıp, İbn Teymiyye sanki Cengiz ve Hülagu’ya karşı savaşmış gibi gösteriliyor.

    İkinci husus ise daha mühim. Zira İbn Teymiyye’nin Müslümanları cihada teşvik ettiği topluluk da Müslümanlaşmış Moğollar ve onların lideri Gazan Mahmud Han. Yani katliam yapan, Budist Moğol toplulukları değil. Tarih kaynaklarına baktığımız zaman bu gerçeği görüyoruz. Hatta bugünkü Selefilerin gurula ortaya attıkları İbn Teymiyye’nin Mardin Fetvasının ardı bilinse Müslümanların nasıl kandırıldığı anlaşılır. Bu fetvaya geçmeden evvel İbn Teymiyye’nin devamlı şekilde mektuplar yazarak insanları aleyhine kışkırttığı Gazan Mahmud Han kimdir, buna bakalım.

    29 Rebîülâhir 671’de (23 Kâsım 1272) Âbeskûn’da doğdu. İlhanlı Hükümdarı Argun Han’ın oğludur. Çocukluğunu dedesi Abaka Han’ın yanında geçiren Gâzân Han, Abaka Han’ın eşi Despina Hatun’un etkisinde kalarak Hıristiyanlığa ilgi duymaya başlamışsa da dedesi ve babasının Budist olmasından dolayı gençlik yıllarında bu inancı benimsedi. Babası Argun’un İlhanlı tahtına çıkması (1284) üzerine Horasan, Mâzenderan ve Rey valiliğine getirildi ve bu görevini on yıl başarıyla yürüttü. Argun Han’dan sonra tahta çıkan Geyhatu Han’a karşı saltanat iddiasında bulunan Baydu İlhanlı tahtını ele geçirdi, ancak Gâzân Han Baydu’nun hükümdarlığını tanımadı.

    Gâzân Han, kumandanlarından halasının kocası Nevruz Bey’in teşvikiyle El-burz’da Lâr vadisinde müslüman oldu ve Mahmud adını aldı (19 Haziran 1295). Kendisiyle birlikte yaklaşık 100.000 Moğol askeri de müslüman oldu. Bu sırada yirmi üç yaşında olan Gâzân Han’ın İslâmiyet’i kabul etmesinde Şeyh Sa’deddin İbrahim b. Sa’deddin Hammûye el-Cüveynî’nin de önemli rol oynadığı bilinmektedir. Gâzân Han, Nevruz Bey başta olmak üzere İlhanlı devlet adamlarının kendisini desteklemeleri sonucunda Baydu’nun saltanat mücadelesini kaybetmesi üzerine ileri gelen devlet ve din adamları tarafından Tebriz’de törenle karşılandı (23 Zilkade 694/4 Ekim 1295). Daha sonra Karabağ’a gitti ve burada yapılan cülus merasimiyle İlhanlı tahtına geçti (3 Kâsım 1295).

    Reşîdüddin onun samimi bir mümin olduğunu söyler. Gâzân Han müslüman olduktan sonra Budist heykellerinin yıkılmasını emretti. Budistler’i İslâm’a girmeye zorladı, hıristiyan ve yahudilerin sokağa özel kıyafetlerini giyerek çıkmalarını istedi. Onun müslüman olmasıyla birlikte hükümdar ve diğer devlet adamlarıyla reâyâ arasındaki dinî ihtilâflar sona erdi. Müslüman halk baskı ve sıkıntılardan, ağır vergilerden kurtuldu. Gayri müs-limlerden düzenli olarak cizye alındı. Moğollar yağmacılık ve katliamdan, yakıp yıkmaktan vazgeçip huzur ve sükûn içinde yaşamaya başladılar.Gâzân Han’ın iktidara gelmesi, Argun Han’ın ölümünden sonra ortaya çıkan siyasî kargaşayı sona erdirdi

    Memlükler’in Gâzân Han’a muhalif Moğol kumandanları himaye ediyorlardı. Buna rağmen Gâzan Mahmûd Han, İslâmiyetin kuvvetlenmesi için elbirliği ederek kardeşçe çalışmasını Nâsır’a yazdı. Mısır Memlûklü sultanlarının dokuzuncusu olan Nâsır bunu dinlemedi. Nâsır’ın askeri Mardin taraflarını yağma etti. Gâzan Mahmûd Han Haleb’e geldi. Humus’ta Nâsır bozguna uğradı. Gâzan Han burada bir kumandanını bırakıp geri döndü. Bu iki Müslüman sultânının arasını açanlardan biri de İbn-i Teymiyye idi. İbn Teymiyye, devamlı Memlük Sultanı Kalavun’a mektuplar yazarak, Gazan Mahmud Han ile savaşması gerektiğini söylüyordu. Allah’ın takdiridir ki, İbn Teymiyye; devamlı mektup yazıp Gazan Mahmud Han aleyhine kışkırttığı Sultan Kalavun’un bir fermanı ile yargılanacak ve hapse atılacaktı.

    Azerbaycan ve Tebriz’de bulunan Budist mâbedlerini, bu arada babası Argun’un portresinin bulunduğu Tebriz’deki mabedi de yıktırarak Müslümanlığın yayılmasına yardımcı olan Gâzân Mahmud Han zamanında İslâmiyet geniş ölçüde devlet desteği görmüş, başta Tebriz olmak üzere ülkede birçok dinî müessese kurulmuştur.

    Çin’deki Büyük Hanlığa tâbi olmaktan çıkan ve sadece kendi adına hutbe okutup para bastıran Gâzân Han devrinde Tıp, astronomi, kimya ve el sanatları başta olmak üzere hemen her alanda ilerleme kaydedilmiştir. Tebriz civarında kurulan rasathanenin yanında bir de medrese açılmıştır. Çok sayıda köprü, mescid, kütüphane, medrese ve bahçe yapılmış, devlet merkezi Tebriz ve diğer İlhanlı şehirleri dinî ve sivil mimarinin şaheserleriyle süslenmiştir. Reşîdüddin Fazlullah, şimdiye kadar yıkmaktan başka bir şey yapmamış olan Moğollar’ın inşa faaliyetlerine bu dönemde başladıklarını söyler.

    Gâzân Han, kendisi için Tebriz’in batısında ismine izafeten Şâmıgâzân adı verilen yerde bir türbe, etrafına da çeşitli hayır müesseselerinin inşa edilmesini emretmiştir. Yapımına 16 Zilhicce 696’da (5 Ekim 1297) başlanan bu külliyeye Ebvâbü’l-bir, daha sonra da Gâzâniyye adı verilmiştir. Gâzâniyye’de bir cuma camii, bir hankah, Şafiî ve Hanefîler için birer medrese, çocuklar için mektep, seyyidlerin kalması için dârüssiyâde, ayrıca dârüşşifâ, kütüphane, beytülkârûn, beytü’l-mütevellî, havuzhâne, hamam ve rasathane bulunuyor, masraflar külliyeye tahsis edilen vakıfların gelirleriyle karşılanıyordu. Külliyenin tamamlanmasından sonra etrafında küçük bir şehir oluşmuş, buraya türbenin yapımından sonra Şenbigāzân denilmiştir (Fuâd Abdülmu’tî es-Sayyâd, s. 337).

    Ayrıca ülkenin çeşitli yerlerinde çok sayıda hayır eseri yaptıran Gāzân Han bunlara vakıflar bağlamış, kimsesizlerin defin masraflarının sağlanması, fakir ve dul kadınlara yardım edilmesi, sahipsiz çocukların yetiştirilmesi, köprü ve yolların tamir ve bakımı, hatta kış mevsiminde aç kalan kuşlara yem verilmesi. gibi çok çeşitli işlere kurduğu vakıflardan para ayırmıştır.
    Reşîdüddin Fazlullah, Gazân Han’ın isteği üzerine yazmaya başladığı Câmiu’t-Tevârih adlı meşhur eserinin I. cildini ona ithaf etmiştir. Bundan dolayı eserin ilk cildi Târih-i Ġāzânî, Târiħ-i Mübârek-i Gāzânî veya Dâstân-ı Gāzân Hân olarak bilinir.

    Gazan Hanü, fen ilimlerinden astronomi, târih, tıp ve kimyâ ile meşgul oldu. Târih bilgisi fazlaydı. Ana dili olan Moğolcadan başka birkaç lisan bilen Gâzan Han, senenin ekserî günlerinde oruç tutar ve çok Kur’ân-ı kerîm okurdu.

    Gâzân Hân, çocukluğunda geleneklerine göre eğitildiği Budistlere (Reşîdüddîn 1362: II, 901) ait tapınakların yıkılmasını emrettiğinde, onun bu emrinden babası Argûn’un inşa ettirdiği ve içerisinde bir de resminin bulunduğu bir tapınak da nasibini almıştır. Bu yıkımı gerçekleştirdikten sonra etrafındaki Moğollara şöyle seslenmiştir. “Babam putperest idi ve bu inançla öldü. Kendi adına putlar için mabet inşa ettirdi ve oraya çok sayıda vakıf tahsis etti. Ben o mabedi yıktım.” Bu konuşmayı duyan ve bu yıkımdan rahatsız olan Moğol ileri gelenleri şöyle dediler: Baban kendi adına bir mabet yaptı ve kendi resmini o mabedin duvarına nakşettirdi. Ama şuan mabet harap bir haldedir. Yağmur ve kar babanın resmi üzerine yağmaktadır. Eğer bu mekânı tamir edersen babanın ruhunun rahatlamasını sağlamış olursun. Gâzân Hân, bu teklifi kabul etmedi. Bu mabedin saraya dönüştürülmesini tavsiye edenlere şöyle cevap verdi: Eğer burayı saraya çevirip babamın resmini koruyacaksam o zaman bu mekân saray değil, yine putperestlerin mabedi olmaya devam edecektir. Burada ikamet etmek caiz olamayacaktır.”

    Şihabuddin Ebu’l Abbas bin Fazlillah (ö: 749); İbn Teymiyye’nin Moğol sultanı Gazan ile karşılaşmasını anlatır ve Gazan Han’ın kendisinden dua istediğini, İbn Teymiyye’nin Gazan Han’ın Arapça bilmemesinden faydalanarak beddua ettiğini, Gazan Han’ın da amin dediğini nakleder.

    İbn Teymiyye’nin sürekli mektup yazıp kışkırttığı Memlük Sultanı Kalavun İbn Teymiyye’nin itikadi sorunları görür ve şu emirnameyi yollar:

    “Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla… Bütün hamdler, her hangi bir şeye benzemekten münezzeh ve herhangi bir şey kendisine eş olmaktan uzak olan Allah’a olsun. Nitekim Allahu Teâlâ, “hiçbir nesne kendisine benzemez, gerçekten işitici, görücü ancak O’dur” (Sûre-i Şura/11) diye buyurmuştur. Kitap ve sünnetle amel etmemizi emr ve ilham eylediği ve zamanımızda dinde şek ve şüpheyi ortadan kaldırdığı için O’na hamd ederim. İhlâsı nedeniyle (kıyamet günü) akıbetinin ve dönüş yerinin güzelliğini umut eden ve Allah’ın “nerede olsanız O sizinledir ve Allah ne yaptığınızı bilir” (Sûre-i Hadid) buyurduğu ayeti celileye dayanarak yaradanı cihetten tenzih ederek La ilahe illallah, O tektir, ortağı yoktur diye şehadet ederim. Ve yine şehadet ederiz ki, Efendimiz Muhammed O’nun kulu ve elçisidir. O Resulu ki, Allahın razı olduğu yola süluk edene kurtuluş yolunu göstermiş ve Allahın eserlerinde tefekkür etmeyi emr ile Zatında edilmesini yasaklamıştır. Allah, onun âl, ashabının üzerine salât ü selam eylesin, o âl ve ashab ki imanın alametleri onların himmetleriyle yükseldi, bu dinin esaslarını onlarla güçlendirdi ve onların vasıtasıyla haktan ayrılıp bid’atlara yönelen kimsenin çıkarttığı yangını söndürdü.

    Bundan sonra derim ki: Şer’i kaideler, yürürlükteki İslami kurallar, imanın ilmi rükünleri ve kabul edilen din mezhepleri bu dinin esaslarıdırlar. Bunlar dinde herkesin müracaat kaynaklarıdır. O yollara süluk eden kimse, büyük zafere ulaşır, onları terk eden kimse, şüphesiz elem verici bir azaba müstahak olacaktır.

    İşte bu nedenle, bu esasların hükümlerin muhafaza edilmesini ve devamını tekid etmek, bu ümmetin inancını ihtilaftan korumak, ittifak, şefkat ve rahmet terazisini doğru tutmak, bid’atten müvellit fitneyi söndürmek, din ahkâmını parçalayan kimselerin toplantılarını dağıtmak vaciptir.

    Çağımızda İbn Teymiyye adlı kişi sözünü genişletip, cehaletiyle kelamının yularını uzatmış, Allah’ın zat ve sıfat meselelerinden uygunsuz bir şekilde bahsetmiştir. Bâtıl kelamında birçok münker şeyleri açıkça belirtmiştir. Sahabe ile tabiinin bahsetmeyip sükût ettikleri şeylere değinmiş, salihlerin ve bu ümmetin sembolü olan imamların bahsetmekten korundukları şeylerden bahsetmiş ve İslam imamlarının inkâr ettikleri, âlim ve hâkimlerin hilafına ittifak ettikleri meseleleri meydana çıkarmıştır.

    Avam tabakasını aldattı ve çağındaki fakihlere, Şam ve Mısır’daki büyük âlimlere muhalefet ettiği fetvalar çıkardı. Bunları, risalelerine yazıp her yere gönderdi. O fetvaları, Allah’ın nazil eylediği isimlerle adlandırdı. İşte, onun bu fetva ve risaleleri elimize geçip, kendisi ile müridlerinin sülûk ettiklerince açıkladıkları şeylerin beyanı bize ulaşınca, Allah kelamının harf ve savt olduğunu, teşbih ve tecsim akidesini açıkça söylediği anlaşılmış oldu. Dolayısıyla bu büyük fitneden korkarak Allah’ın dinine yardım etmek üzere ayaklandık ve bid’ati inkâr ettik. Onun memleketinde bunların yayılması bize ağır geldi ve batıla inananların dediklerinden iğrendik. Allahu Tealanın buyurduğu: “İzzet sahibi olan Rabbini takdis et, onların vasıflarından…” (Sûre-i Saffat/180) ayet-i celilesini okuduk. Zira Allah Sübhanehu ve Teâlâ Zatında, sıfatında Ona denk ve benzer olacak her şeyden münezzehtir. “O’nu gözler idrak edemez, O, gözleri idare eder, O lütuf sahibidir, her şeyden haberi vardır.” (En’am, 103) diye buyurmuştur. İbn-i Teymiyye’nin açıkça konuştuğu ve onun lafızlarını işiten akıllı kimsenin, onun hakkında Allahu Teâlâ’nın: “Umulmadık bir iş yaptın.” (Kehf, 73) diye buyurduğu ayeti okuduğu, bâtıl fetvaları Şam ve Mısır ülkelerimizde yayıldığı zaman, kendisini huzura davet etmek için emirnamelerimizi gönderdik.

    Akd ve hall ehli olan, tahkik ve nakil sahipleri âlimlerden bir cemaat bize gelince, İslam kadıları ve hâkimler, Müslümanların âlimleri ve din ile dünya âlimleri hazır bulundular. Durumu müzakere etmek üzere, imamlar ile halktan, münazara ve itirazlar hususunda dirayetli olanlardan müteşekkil bir cemaat huzurunda şer’i bir toplantı yapıldı. Kavillerine itimat edilenlerin dediklerine ve münker akidesine delalet eden yazılarına göre, o meclisteki ulema ve halk nezdinde kendisine isnat edilen tüm şeyler sabit oldu. Meclis, onun kötü akidesini, inkârcı olarak kaleminden çıkan şeylerin şehadetiyle hakkında Allahu Teâlâ’nın buyurduğu: “Şahitliklerini yazacağız ve sorumlu olacaklar.”[xiv] ayetini okuyarak onu suçlayıp dağılmıştır. İşittiğimize göre, bu fetvaları için birçok defa yetkililerce kendisine tevbe ettirilmiş ve dolaysıyla Şer’i Şerif cezasını te’hir etmiş, bu işten men edildikten sonra tekrar eski durumuna dönüp söz dinlememiştir.

    İbn Teymiyye’nin bu suçu Mâliki mezhebinin hâkimi huzurunda sabit olunca Şer’i Şerif onun fetva vermekten men edilmesine hükmetti. İbn Teymiyye’nin gittiği bu bidat yollara her hangi bir kimseyi sürüklemekten, onun itikadına tabi olup, onun bu kavlini söylemekten, bu kelimelerine kulak vermekten, teşbih yolunda gitmekten, Allah için yukarı ciheti olduğu hakkındaki konuşmasından, Allah’ın kelamının harf ve savttan ibaret olduğunu söylemekten, tecsim hakkında konuşmaktan, akaitte doğru yoldan sapmaktan veya din imamlarının görüşünden ayrılmaktan veya Allah Sübhanehu ve Teâlâ’nın bir cihette olduğuna itikat etmekten nehy eden ve bunu itikad eden eden kimsenin cezasının kılıçtan başka bir şey olmadığına dair emirnamemizin yazılmasına da hükmettik.

    Öyle ise, herkes bu sınırda durup haddi aşmasın! “Önce ve sonradaki iş, Allah’ındır.”Hanbelîlerden herkes, din imamlarının inkâr ettikleri bu akideden (İbn Teymiyye’nin akidesinden), doğru yoldan saptıran şüphelerden dönmemelidirler. Allahu Tealanın emrettiği şeylerden, övülen iman ehlinin yollarına temessükden ayrılmamalıdırlar. Çünkü Allah’ın emrinden dışarı çıkanlar, şüphesiz doğru yolu kaybetmişlerdir. Bu gibi insanlara ceza olarak eziyetten başka bir şey olmayıp uzun zaman hapis edileceklerdir. Hapis ise, kötü bir yerdir.

    Şüphesiz bizler Dımaşk ve Şam diyarına ve bu yerlere yakın ve uzak yerlere şöyle bir resmi emir çıkardık: İbn Teymiyye’ye beyan ettiğimiz hususlarda tabi olanları şiddetle nehy eder, onları korkutarak tehdit ederiz. Onu koyduğumuz yere (hapse) göndereceğiz. Onu ümmetin gözünden düşürdüğümüz gibi taraftarını da düşürürüz. Israr edip de onu müdafaa edenin, medreselerinden ve görevlerinden azledilmelerini emrederiz. Onları rütbelerinden düşüreceğiz. Onlar için ülkemizde hiçbir hüküm ve velayet ve şahitlik, imamet, hatta hiçbir mertebe ve ikame hakkı olmayacaktır. Zira biz bu bidatçinin iddiasını ortadan kaldırdık ve Allah’ın birçok kullarını sapıttığı veya sapıtmaya yaklaştırdığı kötü akidesini iptal ettik. Hatta o kötü akidesi yüzünden halkın çoğu doğru yoldan saptılar ve yeryüzünde fesat çıkardılar. Hanbelîler de bu kötü fikirden dolayı şer’i sicil defterlerinde tesbit edilsin, tesbitten sonra bu resmi kayıtlar Maliki kadılara gönderilsin. Bu husustaki korkutmamızda haklı olarak insafa dayandık. Bu şerefli emir yazımız, ovada, şehirde ikamet eden herkese de belagatli ve kötü inançtan men edici olmak üzere cami minberlerinde okunsun. Bu emirnamemiz, 705 H. Ramazan ayında yazılmıştır.” (Ebu Hamid bin Merzuk, Beraatü’l Eşariyyin, sh. 391-395)

    ————————–

    grsl1

     

    İBNİ TEYMİYYE’NİN MEZHEBİ İLE İLGİLİ ÇELİŞKİLİ İFADELER

    Nurettin Yıldız: “… İbni Teymiyye asla mezhepsiz değildir.Hanbeli’dir ama Ahmed b. Hanbel’in ictihadlarının çoğuna itiraz etmiştir.”

    İbn Teymiyye akla gelince, muhakkık okuyucunun aklına gelen ilk şey çelişkidir.Zira İbn Teymiyye’nin pek çok meselede farklı kitaplarında çelişkiler ve sözleri arasında tenakuz ve tezadlar bulunmaktadır. Bu tenakuzlardan biri de mezhep meselesidir. Zira aşağıda kaynaklarla vereceğimiz sözlerinde İbn Teymiyye, hem mezhebe bağlanmanın bidat olduğunu, hem mezhebe bağlanmanın gerekli olduğunu ve kendisinin mezhebinin olmadığını zira Ebu Yusuf gibi zatlarında ilimde ilerledikten sonra kendi mezheplerini terkettiği gibi çelişki ve iftiralar vardır.

    İbn-i Teymiyye, Fetâvayi’l-Mısriyye adlı kitabında şunları zikreder:
    “Bir kişi Ebu Hanife, imam Malik, imam Şafiî veya Ahmed b. Hanbel’e tabi olsa ve bazı meselelerde başka mezhebin görüşünü daha kuvvetli görüp ona tabi olsa, bu çok güzel bir davranıştır. Bu davranışı, onun ne dinini ne de adalet ve doğruluğunu zedeler. Bilakis bu, gerçeğe daha yakın ve bu kişi Allah ve Rasûlüne, Rasûlullah’tan başka birine taassup gösterenden daha sevimlidir.”

    Bu sözleri söyleyen İbn Teymiyye; el-Kaza mine’l-İnsaf adlı eserinde şöyle der: “Kim belli bir imamı taklid etmeyi farz olarak görürse tevbe etmesi söylenir, yapmazsa öldürülür. Çünkü bu farziyyet, rububiyyetin özelliklerinden olan teşri” (hüküm verme) konusunda Allah’a şirk koşmadır.”

    Nureddin Yıldız’ın İbn Teymiyye’nin Hanbeli olduğunu söylemesine karşılık İbn Teymiyye, kendisinin mezhebini bıraktığını söyler ve bunu da İmam Ebu Yusuf’un mezhebini bıraktığını iftira ederek, onu kendisine sed yaparak ifade eder. İbn Teymiyye şunları söylemektedir: “Sahabeler birleşirler, ittifak ederlerdi. Dinin temizlik, namaz, hac, boşanma, feraiz (miras) veya diğerleri gibi bazı fer’î meselelerinde ihtilaf etmişlerse de, bu konularda icma etmeleri kesin bir hüccettir. Diğerlerini bir kenara bırakarak imamlardan belli bir şahsa taassub ile bağlanan, tıpkı diğer sahabeleri bırakarak tek bir sahabeye taassup gösteren gibidir. Mesela rafıziler Ali radıyallahu anh’e taassup göstererek üç halifeyi ve sahabelerin cumhurunu terk etmişlerdir. Hariciler ise Osman ve Ali radıyallahu anhuma hakkında dil uzatmışlardır. Bunlar bidat ve heva ehlinin yollarıdır. Kitap, sünnet ve icma ile sabit olmuştur ki onlar kötülenmiş ve Allah’ın rasulü sallallahu aleyhi ve sellem ile gönderdiği şeriatın ve yollarının dışına çıkmışlardır. Her kim imamlardan birine taassup ile bağlanırsa bu bidat fırkalarına benzerlik göstermiş olur. Bağlandığı kimsenin, Malik, Şafii, Ebu Hanife, Ahmed b. Hanbel veya başkaları olması fark etmez. Bunlardan birine bağlanan kimse onun ilimde ve dinde değerini bilmediği gibi diğerlerinin değerini de bilmez. Böylece hem cahil hem zalim olur. Allah ise ilmi ve adaleti emreder, cahillikten ve zulümden yasaklar. Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Onu insan yüklendi. Şüphesiz o çok zalim ve pek cahildir” (Ahzab 72)

    İşte insanların Ebu Hanife’ye uyma konusunda en ileridekileri olan Ebu Yusuf ve Muhammed! Onlar Ebu Hanifenin görüşlerini en iyi bilen kimselerdi. Bununla birlikte neredeyse sayılamayacak kadar olan bir çok meselede, sünnetin delilinin kendilerine belirmesi sebebiyle Ebu Hanife’ye muhalefet etmişlerdir. İmamlarına gereken saygıyı göstermelerine rağmen ona tabi olmayı vacip görmemişlerdi. Onlar hakkında “Muzebzeban/gidip gelenler” denilemez. Bilakis Ebu Hanife ve diğer imamlar bir görüş söyler, sonra kendisine aksi istikamette bir delil belirir ve onu söylerdi. Bu durumda ona “müzebzeb:gidip gelen” denilmez. Zira insan ilim va imanı talep etmeye devam eder. kendisine daha önce gizli kalan ilim ortaya çıkarsa ona tabi olur ve o bu durumda müzebzeb olmaz. Bilakis o hidayet üzeredir ve Allah hidayetini artırmıştır. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmuştur: “De ki Rabbim! İlmimi artır” her müminin, müminlerin idarecilerinin ve müminlerin alimlerinin hakkı amaçlamaları ve buldukları yerde ona uymaları gerekir. Bilmek gerekir ki, onlardan biri içtihat edip isabet ettiğinde ona iki ecir vardır. İçtihat edip hata ettiğinde ise ona ictihadından dolayı bir ecir vardır, hatası ise bağışlanır.” (İbn Teymiyye, Mecmuu’l-Fetava, c.22, s.252-253)

    “İMAM RABBANİ İLE İBNİ TEYMİYYE ARASINDA FARK YOKTUR”(!)

    Nurettin Yıldız: “İmam-ı Rabbani, İbni Teymiyye ile karşılaştırıldığında sadece yaşadıkları coğrafya ve soyları farklıdır. İmam-ı Rabbani ve İbni Teymiyye metod ve hareket olarak aynıdır. Aralarında fark yoktur. İkisi de müceddit güçte insanlardır.”

    Bu ne büyük iftiradır, İmam-ı Rabbani ile İbn Teymiyye’nin hangi ölçüsü, metodu bir olabilir ki? İmam-ı Rabbani’nin ismi muhterem olduğu için, Nureddin Yıldız, İbn Teymiyye’yi aklamak için onu kullanıyor. Zira Nureddin Yıldız’ın bırakın İmam-ı Rabbani’nin metodunu bilmesi, Mektubat diye maruf olan eserini dahi okumadığını aşağıdaki iddiasını cevaplarken göreceksiniz. Fıkıhta kendisini müstakil gören İbn Teymiyye nerede, hak mezheplere tabi olmanın ve kendisi müctehid ve müceddid olmasına rağmen Hanefi olmakla övünen İmam-ı Rabbani hazretleri nerede. İlmiyle artık son noktaya vardığını iddia eden İbn Teymiyye nerede, gerçekte ikinci binin müceddidi olmasına rağmen nefis tezkiyesine girip, mürşide bağlanan İmam-ı Rabbani nerede. İmam Eş’ari ve kelam ulemasına kafir diyen İbn Teymiyye nerede, İmam Maturidi ve Eş’ari’yi övmekten lezzet alan İmam-ı Rabbani nerede. İbn Arabi’ye ve talebesi Sadreddin Konevi hazretlerine ağza alınmadık hakaretler eden İbn Teymiyye nerede, İbn Arabi için “her yiğit çekemez Muhyiddin’in yayını” diyen      İmam Rabbani nerede.

    ————–

    İMAM-I RABBÂNİ’YE (K.S.)  İFTİRA

    Nurettin Yıldız: “(İbni Teymiyye ve İmam Rabbani) İkisi de İbni Arabi düşmanı… Tam Türkçesiyle (İmam Rabbani) ‘başlarım senin Füsusu’l Hikeminden’ diyen bir kimsedir. Yani ‘İbni Arabi’ye başlarım’ diyen bir kimsedir.”

    Nurettin Yıldız: “ (İmam Rabbani diyor ki: ) ‘Banane senin Mekkî kitabından (Fütühât-ı Mekkiye’den) bana Medeni şeraitten bahset’ diyor. Adamı (İbni Arabi’yi) Medine’nin dışında görüyor. Şeriat dilinde bunun ne manaya geldiğini hepimiz biliyoruz (!) Yani (İmam Rabbani) İbni Arabi ile savaştı…”

    Nureddin Yıldız, burada İbn Arabi hazretlerine iftira atmak ve selefilerin İbn Arabi hakkındaki fasid fikirlerini kusmak için İmam-ı Rabbani hazretlerini kullanmaya çalışması büyük fecaattir. Zira Nureddin Yıldız’ın bu sözleri onun Mektubat’ı bilmediğini veya bilerek gerçekleri sakladığını gösterir. Zira Mektubat’tan İbn Arabi ile alakalı kısımları verdiğimizde göreceksiniz. İmam-ı Rabbani hazretleri Şer-i Şerif hususunda pek şedid olduğundan kendisine sorulan soru üzerine verdiği şu cevaptan mı çıkardı Nureddin Yıldız yukarıdaki düşüncesini acaba:

    “100. MEKTUP

    MEVZUU: Şeyh Abdülkerim Yemeni’nin:

    —Sübhan Hak gaybi bilmez.

    Sözüne cevab…

    (NOT: ÎMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu, Molla Hasan Keşmiri’ye yazmıştır.)

    Mektubunuz ulaşması ile bize şeref verdi.

    Onun münderecatı: Parçaları, asılları, babları ve fasılları ile anlaşılmış oldu.

    Onun münderecatı arasında Şeyh Abdülkerim Yemenî’nin şu cümlesi var:

    — Sübhan Allah, gaybi bilmez.

    ***

    Ey Mahdum,

    Bu Fakir’in o gibi cümleleri dinlemeye asla takati yoktur. Elde olmadan, onları dinlerken Faruki damarım kabarıyor. O derecede ki: Düşünmeye bile mecal kalmıyor. Tevil ve tevcihe dahi yer yok. Ama bu söz kimden gelirse gelsin; ister Şeyh Abdülkerim Yemenî’den, isterse Şeyh-i Ekber-i Sami’den.

    Ancak bize lâzım olan, Muhammed Arabi’nin S.A. kelâmına tabi olmaktır. Muhyiddin b. Arabî, Sadreddin-i Kunevî ve Abdürrezzak Kâşî’nin kelâmına değil.

    Bizim füsusa değil; nüsusa tutunmamız gerekir.

    Fütuhat-ı Medeniye, bizim için Fütuhat-ı Mekkiye’den daha yeterlidir.”

    Bu mektubunda İmam-ı Rabbani hazretlerinin, umum insanları İbn Arabi hazretlerinin sözlerinin zahirine sarılmaktan men ettiği görülmektedir. Burada maksad Şer-i Şerif’in önemini vurgulamak  asıl hedefi ortaya koymaktır. Kaldı ki Muhyiddin Arabi hazretleri de kendi eserleri için aynı şeyi söylemiş, ehil olmayanları, eserlerini okumaktan men etmiştir. Zira mektubatta baştan sona öyle ibareler vardır ki, İmam Rabbani hazretleri çok ileri ifadelerle Muhyiddin Arabi hazretlerini övmüştür. Yine Mektubat’ının pek çok yerinde kendisinden alıntı yapmıştır.

    İmam Rabbânî İbnü’l-Arabî’nin ilmî ehliyeti ile ilgili olarak mektuplarından birisinde şöyle der:

    “İbnü’l-Arabî vahdet-i vücûd meselesinin ekseri tahkikatında haklıdır. Onu ayıplayanlar dahi doğruluktan uzak durumdadırlar. Yerinde bir davranış şu ki, bu meselenin tahkikinde ilminin çokluğu şanının üstünlüğü bilinmelidir. Onu reddetmek ve ayıplamak yerinde bir iş değildir.” (Mektûbât, III, 117; III, 89. Mektup; ; (II, 1525).

    “Şeyh’ten evvel gelen meşayih, bu babda konuşacakları zaman, işaret ve rumuzla konuşurlardı. Şerhi ve tafsilatı ile meşgul olmazlardı. O kimseler ki, Şeyh’ten sonra geldiler. Onların pek çoğu, Şeyh’i taklid etmeyi tercih etti. Onun ıstılahına uyarak kelâm yürüttüler. Biz sonradan gelen acizlere gelince, onun bereketlerinden feyz aldık. Onun ilimlerinden ve maarifinden dahi bolca hazza nail olduk. Allah Teâlâ onu bizden yana bolca mükâfatlandırsın.” (Mektûbât, III, 104; III, 79. Mektup, (II, 1497).)

    “Şeyh-i ekber’in‚ ‘Peygamberlerin sonuncusu, ilm ve ma’rifetleri velâyetin sonuncusundan alıyor’ buyurması, bu fakîri şereflendirdikleri bu marifet içindir. Bu söz baştanbaşa şerîate uygundur. Fusûsu şerh edenler ise, bunun tashîhinde, doğru îzâh ve isbâtında çok zorlanmışlar ve velâyetin sonuncusu, nübüvvetin sonuncusunun haznedârı gibidir. Pâdişâh kendi hazînesinden bir şey alırsa, onun için bu işte hiçbir noksanlık lâzım gelmez‛ demişlerdir. İşin esâsı ise, bizim bildirdiğimiz gibidir. O zorlanmaların menşei, işin esâsına varamadıklarına dayanmaktadır. Velînin velâyeti, kendi Peygamberinin velâyetinin kısımlarından bir kısımdır. Velî ne kadar yüksek derecelere kavuşursa, kavuşsun, Peygamberinin derecelerinin kısımlarından bir kısım olmaktan ileri geçemez. Kısım ve parça ne kadar büyük olsa da, külden, yani bir şeyin bütününden küçüktür. ‘Kül cüzden daha büyüktür’ mantık kâidesi ve herkesin bildiği bir gerçektir. Cüz’ün külden, parçanın bütününden daha büyük olduğunu sanmak saflıktır. Çünkü bütün, o ve diğer parçalardan meydana gelmektedir.” (İmam Rabbânî, Mebde ve Meâd, trc., Süleyman Kuku, İstanbul 2002, s.71-72)

    İşte, İmam-ı Rabbani’nin “Biz sonradan gelen acizlere gelince, onun bereketlerinden feyz aldık. Onun ilimlerinden ve maarifinden dahi bolca hazza nail olduk. Allah Teâlâ onu bizden yana bolca mükâfatlandırsın.” sözü nerede, Nureddin Yıldız’ın İmam-ı Rabbani’ye iftira atarak İbn Arabi’yi lekelemeye kalkması nerede?

    Ayrıca Ehli Sünnet Âlimlerinin Muhyiddin Arabi (k.s.) konusundaki görüşlerini özetlemesi açısından Osmanlı Şeyhülislamlarından İbni Kemal hazretlerinin bir fetvasını dikkatlerinize arz ediyoruz:

    Muftîyu’s sekaleyn ibn-i Kemâl namıyla anılan ve bu isimle şöhret olan Mısır fatihi Padişah Yavuz Sultan Selim’in hocasıaynı zamanda da Kanuni ve Yavuz devrinin tanınmış şeyhu’lislamlarında Mevlâna İbn-Kemâl (k.s.) efendinin bu mev-zuyla ilgili olarak yayınlanmış bir fetvası Şeyh Ahmed Hamdî al-Kadirî (k.s.) telif  etmiş olduğu “Kitab-ul Burhan Al-Azhar Manâkıb eş-Şeyh el-Ek-ber” Arapça ve Osmanlıca olan ve Türkçeye çevirisi ve sadeleştirmesi yaptırılan  bu eserde bulunan bu fetvayı biraz sadeleştirme yaparak önemine binaen kitabımızın bu kısmına almayı uygun gördük..

    Fetvanın sahibi olan İbn-i Kemâl efendi, yaşadığı devirde yukarda bahs ettiğimiz gibi
    talebesi olan padişah tarafından çok sevilmiş ve sayılmıştır. Öyle ki Yavuz, hocasının
    atından sıçrayan çamurla kirlenmiş olan kaftanının öldüğü zaman tabutunun üstüne örtülmesini vasiyet etmiştir. Ve öyle de olmuştur. Yakın tarihe kadar sandukasının üzerinde serili olan bu kaftan, günümüzde üzeri camla kaplı tahtadan yapılmış bir koruma kabına konarak sandukanın yanına yerleştirilmiş türbeyi ziyaret edenlere gösterilmektedir.

     

    Bismillahirrahmanirrahim..
    Kullarından bir kısmını ilim ve ihsana mümtaz ve enbiya ve murselîne vâris eden Cenab-ı Hakka hamd ve sena ve ehl-i dalâl-ı ıslâha meb’ûs olan (gönderilen) Nebiy-yi zîşân ile şer’i metini (sağlam şeriatı) icraya ced ve gayret eden âl ve ashabına edayı selât ve selam bî intiha (sonsuz selât ve selam) olunduktan sonra; ma’lum olsun ki hakikâtehlinin uyduğu; Hazret-i Şeyh Âzam Kutb-ul Arifin Muhyiddîn Âlî al-Arabî at-Tâi al-Hatemî al-Endülüs-i hazretleri muctehid-i kâmil ve mürşid-i fâzıldır. Hayret veren menâkıbında mevcud olan harikulade kerametleri müridler, alimler ve fâzıl kişiler tarafından kabul ve tasdik edilmiştir. İnkâr edenlerin, çok büyük hata edecekleri ve inkârda ısrar edenlerin ise çok dalâlete duçar olacakları aşikârdır. Emr-i bil ma’ruf ve nehyi anil münker’le me’murhakimlerin, işbu batıl inanç sahihlerinin hallerini düzeltmelerine ve itikâdlarını değiştirmelerine teşvik ve te’dîb (uslandırma) eylemeleri boyunlarına borçdur.

    İbn-i Arabi hazretleri birçok kitab ve resâil te’lif buyurmuşlardır. Fusus’ul Hikem, Fütuhatı Mekiyye diğer te’lif ettiklerinin yanında meşhurdur. Hazreti Şeyh’in kitablarında ve risalelerinde bulunan bazı ibârelerinn lafzları ve manâları ilâh-i emre ve şer’i nebeviye yakın yani anlaşılır olması yönüyle itiraz edilmemektedir. Ancak bazı ibarelerin derecâtmın yüksek olması yani keşf ve tevhîd ehlinden olmayanların idrâklarmın fevkinde olması, amaçlanan manâyı idrâk edemeyenlerin ve tasavvuf ehli olmayanların “Sakın bilmediğin şeyin ardına düşme. Doğrusu kulak, göz ve kalp bunların hepsi o şeyden sorumlu olur” (İsra/36) âyetine uyarak sükût etmeleri ve itirazdan kaçınmaları vaciptir. Büyüklerden birisi şöyle buyurmuştur: Kim tasavvu-Jî hakikatlerin ehli ile beraber oturursa ve onların ortaya koydukları hakikatlerin bazısını inkâr ederse, Allah iman nurunu onun kalbinden söküp alır.”

    İbn-i Arabî (k.s) hâlen, ilmen, tarikat şeyhi ve hakikat ehlinin büyüğü olduğu gibi; ilim müessesesi teşkilatının kurucusudur. Cenab-ı Şeyh, öyle ucu bucağı olmayan bir denizdir ki sahilini görmeğe beşer gözü, dalgalarının çalkalanırken çıkardığı sesi işitmeğe; beşer kulağı acizdir. İnci taneleri olan sözleri ise yâr’dan uzak olanların ellerine ulaşıp ziyan olmaktan korunmuş ve gönül ehline neş’e bahş olacak feyizler ile dopdoludur. İbn-i Arabîye mensub olan tâife-i nâciye doğru yola girmiş mümtaz bir kavimdir. Sözleri ve diğer tasavvufî ıstılahları diğer tasavvuf ehlî gibidir. Hatırdan çıkarılmamalıdır ki, hilali görmeye, kusurlu gözler nasıl müsaid değilse hazreti herkesin idrâk etmesi mümkün olmayabilir. Allah’a yeminle beraber beyân olunur ki şübhesiz Şeyh’ul Azam b. Arabî ilminin ihata etmediği şeyi yazmamıştır ve ilmi ise; malumatın şekillerini hakikati vechle, ru’yetle hasıl olmuş ilm-i şuhûddur. Hak Subhanehû tealâ hazretleri bazı kullarını nübüvvetle bazısını davelayetle seçmiştir. Durum şudur ki, bir şeyi bilmemek, görmemek o şeyin yok olduğunu gerektirmez. Bulup görmemekle de o şeyin varlığını inkâr lâzım gelmez. Örneğin; yarasanın güneşi görmeyerek inkâr etmesi, güneşin olmadığı anlamına gelmez. Taassubun zarardan başkaca faydası yoktur. Hususiyle Ricâl-ul Gayb hakkında hadis-i şerif vârid olmuştur. Onların çaresiz kalanlara Allah’ın emriyle yardımları meşhurdur. Şu satırları yazan ben dahi bu ruhanî yardımlarına mazhar olmuşumdur. Munasib olan budur ki her zaman mukaddes mevcudiyedlerini ikrar edib özellikle Şeyh’ul Ekber Muhyiddin ibn-i Arabî ve Şeyh Abdulkadir Geylânî hazretlerini uygun tabirlerle yâd etmek lüzumludur. Setr ettikleri ve gizledikleri ibareleri idrâk edememek sebebiyle inkâr uygun değildir. Cifir, Nucûm ve İksir ilmi gibi konuları avamdan gizlemişlerdir. Ekseriya sözleri vicdanidir, tatmayan bilmez kabilindendir. Onların yolu sırat-ı müstakimdir, muhabbetullahtır. Onlar “Muhammedf’dirler. Bilinmelidir ki, Allah’ın dostları ile Allah’tan bize haber getiren herkes, TEK görüş üzeredirler. Allah’dan getirdikleri bilgiye ne bir şey eklerler, ne noksan söylerler, rıe de birbirlerine muhalefet ederler. Aksine onlar; birbirlerini doğrularlar. Tıbkı buluttaki yağmur suyunun yere inmesi halinde özünde değişiklik olmaması gibi onların kelâmlarının özleri BİR’dir manâsı BİR’dir. Bizlere düşen “Bilmiyorsanız bir bilene sorunuz” ilâhi hükmüne riayet etmektir ki bu hüküm İslamın şartlarmdandır.“Hak teâla cümlemize tevfîk ve basiret ihsan eyleye”

    İnanırız.. Hazreti Şeyhin buyurduğu gibi… O, Allah Hakkı söyler ve O, doğru yola iletir.

    Muftîyu’s sekaleyn ibn-i Kemâl

     

    İBNİ TEYMİYYE HAYRANLIĞININ GETİRDİĞİ NOKTA

    Nurettin Yıldız: “Allah da arşından gözlüyor…”

    Bu söz her ne kadar basit bir söz gibi dursa da, bu sözün sahibinin zihin dünyasını İbn Teymiyye’nin inşa ettiği açıktır. Bu sözün kaynağı İbn Teymiyye’dir. İbn Teymiyye şöyle diyor: “Burada Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Allâhu Teâla’nın Arş’ı istivâsı sonucunda Arş’ta, ölçü olarak zikredilen şeylerin en basiti olan bu miktar, yani dört parmak kadar dahi fazla (boş) yer kalmadığını beyan etmiştir.” (İbn Teymiyye, Mecmû’ul-Fetâvâ, XVI, 438)

    İbn Teymiyye gerek Der’u Tearuzi’l-Akli ve’n-Nakl isimli eserinde, gerekse Şii-Rafizi ekole yazdığı reddiyesi Minhacü’s-Sünne isimli eserinde diyor ki: “Arş bize göre, mahlûkata göre tavan gibidir. Bizim üstümüzdedir. Cenab-ı Hakk’a göre ise koltuk gibidir, divan gibidir, Arş O’nun alt tarafındadır.”

    İbn Teymiyye’nin Arş’a istiva ile alakalı bu zehirli görüşü, bir çok kitabında tekrar edilmiştir.  (Beyan Telbisü’l – Cehmiyye, 1/118-401; Mecmuu’l-Fetava, IV, 374) O yüzden iddiaların cevabı kısmına geçiyoruz.

    İbn Teymiyye ve Nureddin Yıldız bu konuda Taha Suresi 5. ayete dayandıklarını söylüyorlar: “Rahman Arş’a istiva etti.” Arş, Cenab-ı Hakk’ın yarattığı en büyük, en muazzam, en azametli mahlûktur. Cenab-ı Hakk için, altı yönün O’nu kuşatması söz konusu değildir. Dolaysıyla “Arş O’nun altındadır. Cenab-ı Hakk Arş’ın üst tarafındadır” demek doğru değil. Bu Mücessime’ye ait bir algı tarzıdır. Usuli’d-Din eğitimi görmemişsek bu konudaki müteşabih hadisleri kolayca yanlış anlarız. Günümüzde Vehhabi çevrenin ayaklarının kayması, nasslara teslimiyet adı altında Cenab-ı Hakk’a cisim özellikleri atfetmelerinin sebebi budur. Kafayı kullanmayı bilmiyorlar. “Nasslarda nasıl gelmişse öyle teslim oluruz” diyerek aslında nasslara tam ters bir durum olan teşbih ve tecsim akidesine sürükleniyorlar. Cenab-ı Hakk bize akıl vermiş, bize muhkem nasslar göndermiş… Dolaysıyla müteşabih nassları o muhkem nasslar esasında anlamamız lazım.” (Muhtasar Tahavi Akidesi Şerhi, Ebubekir Sifil, Rıhlekitap)

    Allah için bir mekân, bir yer olmadığına delil şudur: Eğer biz Allah’ın, âlem yaratıldıktan sonra arş adı verilen bir mekânda olduğunu söylersek, o takdirde Allah’ın zatında bir değişme hâsıl olur, bu ise bir mekâna intikaldir. Oysa kadim, üzerinde değişme ve intikal tasavvur olunmayan bir varlıktır. Çünkü o bütün sıfatlarıyla Vacibü’l-Vücud’dur. Ayrıca bir mekâna intikal ve orada oturma cisimlerin sıfatlarındandır. (Pezdevi, s. 58.)

    Muhtasar Tahavi Akidesi Şerhinde şöyle deniliyor: Şimdi biz “Rahman Arş’a istiva etti” veya “Yüce Allah gecenin son üçte birlik kısmında dünya semasına nüzul eder” ifadelerindeki fiileri nasıl anlamalıyız? Cenab-ı Hakk bir yerden bir yere mi intikal ediyor? Bir mekândan başka bir mekâna mı intikal ediyor? Haşa ve kella! Cenab-ı Hakk, var ettiği her şeyden münezzehtir. Günlük dilde kullanılan bir söz vardır: Allah mekândan münezzehtir. Mekândan da, zamandan da, insandan da, kâinattan da, evrenden de, melekten de, cinden de, herşeyden münezzehtir. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Cenab-ı Hakk Kur’an-ı Kerim’de kendini ifade ettiği gibi “Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnidir.” (Ankebut Suresi/ 6.)Dolaysıyla meseleye böyle baktığımızda O’nun fiilerini de bizler gibi mücessem, varlığı cisim ile ifade eden varlıkların fiilleri gibi düşünemeyiz. Cenab-ı Hakk fiil işler, istiva eder, nüzul eder evet ama bu bizim fiilimiz gibi değildir. (…)

    Keza Arş’a istivayı da bu şekilde anlamamız lazım. Asla ve kat’a Cenab-ı Hakk –haşa- Arş’ın üzerine yerleşti, mekân tuttu, daha evvel başka yerdeydi sonra Arş’ı yaratınca onun üzerine istiva etti diye anlamak son derece yanlıştır.

    İmamımız Ebu Hanife Hazretleri buyuyor ki: “Cenab-ı Hakk’ın Arş’a istiva etmesi eğer Arş’ın üzerine mekân tutmak olursa, böyle anlatılır, böyle anlaşılmaya çalışılırsa o zaman sorarız biz, Allah Arş’ı yaratmadan önce neredeydi? Bu son derece önemli bir sorudur. Cenab-ı Hakk’a mekân tayin etme gafletinde bulunan insanlar, O’nun Arş’ın üzerinde mekân tuttuğunu, yerleştiğini ifade eden, böyle bir cehalet sergileyen insanlar İmam Ebu Hanife’nin bu sorusuna cevap vermek zorundadır. Allah Arş’ı yaratmadan önce neredeydi? Evet, nerede sorusu Cenab-ı Hakk için abes bir sorudur. Allah Teâla için kullara mahsus herhangi bir ifade kullanılmaz. Biz, mekân içindeki varlıklar için nerede sorusunu sorarız. Nerede sorusunun cevabı da yine mekân esas alınarak verilir. Şimdi biz bu soruyu zihnimizde kalıp haline gelmiş alışkanlıklar çerçevesinde soruyoruz.

    Cenab-ı Hakk’ın semada yani gökte olduğunu ifade eden naslardaki sema kelimesi “sümüvv/yücelik” ifade eder. Bugün de Arapçada böyle bir tabir var. Bir Arap televizyon kanalını izleyecek olursanız mesela Suudi Arabistan kralından bahsederken “sümüvvü’l-melik” der, yani “yüce melik” anlamında. Sümüvv kelimesi yücelik anlatan bir kelimedir. Sema kelimesinin söylenmesinin sebebi de budur. Biz gök diyoruz, bunu gök diye tercüme ediyoruz. Aslı yüceliktir. Biz başımızı kaldırıp başımızın üstündeki istikamette göğü görünce bir yücelik ifadesi olarak sema diyoruz. Yoksa Allahu Teâla o istikameti mekân tutmuştur anlamında değil, haşa. Cenab-ı Hakk’ın semada olduğunu ima eden nassların anlattığı şey budur. Gök tabakası diye bildiğimiz evreni İbn Teymiyye şöyle tasvir ediyor bize: Evren merkezinde dünya vardır, küçücük bir nokta gibidir. Onun dışında yedi kat sema vardır. Semaların dışında kürsü vardır. Semevat’ın Kürsi karşısındaki küçüklüğü bir çölün ortasına atılmış bir yüzük halkası kadardır. Düşünün Kürsi ne kadar büyük, Semevat onun yanında çölün ortasına atılmış bir yüzük kadardır. Onun dışında da Arş vardır. Arş’ın Kürsi’ye olan büyüklüğü de yine çölün ortasına atılmış bir yüzük nispetindedir. Cenab-ı Hakk da bu anlayışa göre haşa Arş’ın üzerini mekân tutmuştur. Yani dairevi bir âlem tasavvur edin, en dışında Arş yer alıyor, onun içinde Kürsi yer alıyor. Sonra yedi kat Semevat var, sonra bunların merkezinde de dünya yer alıyor. Artık dünyanın küçüklüğünü ifade etmek için insan bir kavram bulamıyor. Şimdi mekân tayini anlamında “Allah semadadır” diyen aklı evveller Allah Teâla’yı bu semaya nasıl sığdırabiliyorlar? İmamlarımızı tenzih ederiz, onlar Allah göktedir demiyorlar.” (Muhtasar Tahavi Akidesi Şerhi, s. 72-73)

    İmam Ahmed b. Hanbel’e istiva hakkında soruldu. O: “İstiva, haber verildiği gibidir. Yoksa beşerin hatırına getirdiği gibi değildir.” cevabını verdi.

    İmam Şafii’ye istivadan sorulunca, cevabı şöyle olmuştur: “Benzetmeksizin inandım, misallendirmeden tasdik ettim, bilmekte nefsimi suçladım, bu mevzuda muhabaseye (tartışmaya) dalmaktan tamamen kendimi tutmuş bulunmaktayım.”

    İmamı A’zam Ebu Hanife dedi ki: “Bir kimse, Allah gökte mi yoksa yerde mi bilemiyorum, derse küfre gitmiş olur. Zira bu söz, Hak Teâlâ için bir mekân var da o kimse bunda şüphede imiş vehmini verir.”

    İmamı Malik’e istivadan söz açılınca şu veciz ifade ile cevab vermiştir: “İstiva malumdur, nasıl olduğu meçhuldür, ona iman vacibtir, ondan sual açmak ise bid’attır.”

    İmam Malik bu soran kişiye “Seni ancak harici olarak görüyorum” dedi ve yanındakilere onu huzurundan çıkartmalarını emretti.

    İbni Hacer AskalaniFethu’l-Bari’de derki;

    ‘Allahü teâlâ hareket intikal, hulul, mahlûkatın içine girmek gibi şey­lerden münezzehdir.”

    Kâdî BeydâvîBakara/255 tefsirinde diyor ki:

    “Allahü teâlâ bir mekânda bulunmaktan ve âleme hulûl etmekten münezzehdir.”

    Aliyyül KârîFıkhu’l Ekber şerhinde diyor ki;

    ”Allah bir mekânda değildir. Yukarıda değildir, aşağıda değildir, başka cihetlerde değildir”

    Selefilerin çokça atıfta bulunduğu İbn Cerir et-Taberi dahi, selefilerin görüşüne karşı çıkmış yukarıdaki imamlarla aynı doğrultuda uzunca açıklamalar yapmıştır. (Tefsîr-Taberî:8/318 (Mektebetü İbni Teymiyye-Kâhire);1/428;16/366; 20/82; 5/314-315; 15/75.)

    SELEFÎLİK’İN KELİME ANLAMI ÜZERİNDEN YAPILAN ÇARPITMA, DÖRT MEZHEB SELEF’İN YOLUNDA DEĞİL MİYDİ?

    Nurettin Yıldız: “Selefilik, Ashab-ı Kiram ve Tâbiin nesline bağlı olmaktır. Bir insan ben Ashab-ı Kiram’ın yolundan gitmek istiyorum diyorsa o selefidir. Ayıp mıdır Ashab-ı Kiram’ı taklid etmek, Hasan Basri’yi sevmek ayıp mıdır?…”

    “Eğer sahabe ve tabiînin peşinden gitmek selefîlik ise İbn Teymiyye bal gibi selefîdir, İbn Teymiyye selefî mantıklıdır. Çünkü ictihadı ona bunu göstermiştir.”

    Nureddin Yıldız, ilm-i beyan okuyanların bileceği bir metoda burada çokça başvurmuştur. İlm-i beyanda mugalata denilen bir metod vardır ki, bazı kimselerin agah olmadıkları mevzuların üzerlerini örtmek için çokça söz etmesi ve yaldızlı laflara girişmesidir. Hiç hoş karşılanmayan bu duruma, cahillerin veya kötü niyetli kimselerin tevessül edeceği de belirtilmiştir. İşte Nureddin Yıldız, İbn Teymiyye’yi eleştirenler sanki onu selef-i salihini sevdiği için tenkid etmişler gibi göstererek duygu sömürüsü yapıyor. Hâlbuki tam tersine İbn Teymiyye’yi tenkid edenler, onu selef-i salihinin yolunu terkettiği için eleştiriyorlar. Bunu da İbn Teymiyye ile alakalı diğer tenkid noktalarımızda gösterdik.

    ———–

    ZEHEBÎ’NİN SONRADAN HOCASI İBNİ TEYMİYYE’YE YAPTIĞI İTİRAZLAR

    Nurettin Yıldız: “Mizzi, İbni Kesir, Zehebi onun talebisidir. İbni Kayyım onun en değerli talebesidir.”

    Ehlisünnet’in meşhur âlimi ve İbn Teymiyye’nin çağdaşı olan Zehebî, Zeğalu’l-ilm adlı kitabın ve Nasihatü’z-Zehebiyye başlıklı risalenin/mektubun yazarıdır. Zehebî bu iki eserinde, bilhassa Nasihat’ında İbn Teymiyye’yi ve takipçilerini sert bir dille eleştirmiş ve onları sapkın olarak nitelemiştir. Kitabın ve mektubun muhtevası kendi akideleriyle bağdaşmadığından Selefî ve Vahhabî âlimler bu iki eserin Zehebî’ye aidiyetini inkâra kalkışmışlardır. Bu kitabı her ne kadar selefiler inkar etse de yazma nüshası Mısır Darü’l-Kütüb Kütüphanesi’ndedir. (Muhammed Zahid Kevserî, el-Akide ve ilmü’l-kelam, s. 555.) İbn Hacer Askalanî (öl. 852) İnbaü’l-gumr bi-enbai’l-umr fi’t-tarih‘inde(İbn Hacer Askalanî, İnbaü’l-gumr bi-enbai’l-umr fi’t-tarih, c. 1, s. 129.), İbnü’l-Vezir (öl. 840) el-Avasim ve’l-kavasim‘inde, Ebu’l-Felah Abdülhayy b. Ahmed b. Muhammed İbnü’l-İmad (öl. 1089) Şezeratü’z-zeheb‘inde(ibnü’l-İmad, Şezeratü’z-zeheb, c. 6, s. 252.)  Zeğalu’l-ilm kitabından söz etmişlerdir.

    Zehebi; “İbni Teymiyye ekseri patavatsız ve münakaşacı idi… Bazı iyi bilinen konularda dört mezheb imamına muhalefet etti… Şimdi birkaç senedir bir mezhebe bağlı olmadan fetva veriyor… Bazen yanındaki birine hürmet gösterir, sonra sohbet sırasında ona mükerreren hakaret ederek gücendirirdi… Şiirleri sıradandır… Muhalifleri arasında gücendirdiği ve abartılı bir şekilde iftira ettiği kişiler de vardır. Allahü teâlâ onu ruhundaki kötülükten korusun!” (Bulletin of SOAS, 67, 3 (2004), 321-328.)

    Zehebi, Zagalü’l-ilm risalesinde de İbni Teymiyye’de “kibir, ucb, meşihat riyasetine aşırı sevgiyle ulu zatları tahkir etme, büyüklük taslama davası ve gösteriş afeti” olduğunu yazıyor ve hocasına “ilimle böbürlenmekten ve bencillikten kork” diye hitab ediyor. (Bera’atü’l-Eş’ariyyin min Akaidi’l-Muhâlifin, s. 378.)

    İbn Kesir’in, İbn Teymiye’den ders aldığı doğrudur. Ancak tefsirinde açıkça İbn Teymiye’den söz ettiğine rastlayamadık. İbn Kesir, aynı zamanda İmam Zehebi ve Mizzi’nin talebesidir. İbn Kesir, İbn Teymiyye’nin görüşlerinden uzaktır. Bunu tek bir delille ispat edebilirz. İbn Teymiyye, tevessülü inkar ederken İbn Kesir kesinlikle inkar etmez. İşte İbn Kesir’in bu husustaki görüşü:

    “İçlerinde eş-Şâmil isimli eserin müellifi Şeyh Ebu Nasr îbn es-Sab-bâğ’ın bulunduğu bir grup âlim Utbâ’dan şu meşhur hikâyeyi naklederler; Utbâ şöyle anlatmıştır: Hz. Peygamberin s.a.a kabri yanında otu­ruyordum. Bir bedevî gelerek: Selâm sana ey Allah’ın Rasûlü, Allah Teâlâ’nm: “Onlar kendilerine yazık ettikleri zaman, sana gelip Allah’­tan mağfiret dileseler ve peygamberler de onlara mağfiret dileseydi el­bette Allah’ı Tevvâb ve Rahîm olarak bulacaklardı” buyurduğunu işit­tim. İşte günâhlarımdan mağfiret dileyerek ve Rabbıma benim hakkım­da şefaatte bulunmanı isteyerek sana geldim, dedi ve şu şiiri söyledi: Ey yeryüzündeki efendilerin en hayırlısı ve en büyüğü; onların güzel kokularıyla yeryüzünün alçak ve yüksek yerleri hep güzelleşmiş­tir. Senin bulunduğun kabre benim nefsim feda olsun. Orada iffet, ora­da cömertlik ve şeref vardır. Sonra Bedevi ayrılıp gitti ve bana bir uyku hali geldi. Rü’yâmda Hz. Peygamberi s.a.s gördüm. Şöyle buyurdular: Ey Utbâ, Bedevi’ye var ve Allah’ın kendisini bağışladığını ona müjdele.” (İbni Kesir, “Tefsiri Kuranil Azim”, c. 4, s. 140, Nisa 64’ün tefsiri)

    MEZHEB VE TARİKATLER PARÇALANMAMIZA MI SEBEP OLUYOR?

    Nurettin Yıldız: “İnsanlar şu tarikat bu mezhep diye diye bölündü parça parça oldular. İbni Teymiyye (ise), bana Kur’an yeter, bana sünnet yeter diyen bir insandır.”

    Nureddin Yıldız’ın, burada diğer Ehl-i Sünnet muhalifleri ile aynı şeyleri söylüyor olması ne tuhaf. Mezhep olarak bölünme meselesine gelince, evet, Ehl-i Sünnet ve diğer bidat mezhepler arasında tercih yapmak gerekti ve o dönem de bu dönemde nasibi olanlar Ehl-i Sünnete sarıldı ve bölünme oldu. Nureddin Yıldız’ın kastettiği şey bu ise kesinlikle bu parçalanma değil birleşmedir. Nureddin Yıldız’ın bu sözü söylemesindeki maksat bu değilse, Ehl-i Sünnet dairesi içindeki mezheplerin birbiri ile mücadelesinden bahsediyorsa elbette bu iftiradır ve yalandır. Yıllar evvel aynı iddiayı, Mustafa İslamoğlu da dile getirmişti. İbn Teymiyye dönemi hak mezhebler arasında kesinlikle bir sürtüşme olmadığı gibi bilakis yakınlaşma olmuştur. Nureddin Yıldız’ın tarih ilminin zayıf olduğunu bildiğimiz için kendisine şunu hatırlatmak isteriz. Hani devamlı dile getirdiği        İbnTeymiyye’nin Moğollara karşı vermiş olduğu şanlı mücadele (!) var ya, işte daha İbn Teymiyye dünyaya gelmezden evvel İslam dünyasında Moğollar katliam yaparken, şanlı Türk büyüğü Nureddin Mahmud Zengi, hem askeriyle cihad etmiş hem de medreseler açtırmış ve kendisi Hanefi olmasına rağmen açtığı Şafii medreselerinin Hanefi medreselerinden daha fazla olduğu görülmüştür. Nureddin Zengi’nin yetiştirdiği Selahaddin Eyyübi de aynı şekilde medreselerin çoğalması için çabalamış, hak mezheblerin arasında fark gözetmeksizin ilmi mücadeleyi desteklemiştir. Hem de bu, tam da Nureddin Yıldız’ın İbn Teymiyye’yi parlatma uğruna iftira attığı dönemde ve coğrafyada olmuştur.

    GÜLÜMSETEN BİR İDDİA: “İBNİ TEYMİYYE, EBU HANİFE İLE AYNI ŞARTLARI TAŞIYAN BİR MÜCTEHİDDİR”

    Nurettin Yıldız: “Ebu Hanife’de, İbni Hanbel’de ictihad için hangi şartlar varsa İbni Teymiyye de aynı şartlara sahiptir. Kendisi Müctehiddir. Bunu düşmanları da kabul ediyor. İmam Züfer’den aşağı kalan bir tarafı yoktur. Kur’an sadece mezheblerden birinin kitabı, diğerlerinin ona bakma hakkı yoksa ona diyeceğim yok. Kur’an, sadece imamlarının istifade edebileceği bir kitapsa ona bir sözüm yok… (Değilse) İbni Teymiyye de müctehiddir.”

    Nureddin Yıldız’ın mesnedsiz iddialarının bir yenisi. İbn Teymiyye’nin hangi düşmanları onun müctehid olduğunu, hem de İmam Azam ve İmam Ahmed ile aynı kuvvete malik bir müctehid olduğunu söylüyor. Tabiki isim yok, dinleyicilerin de bu soruyu kendisine sormaması Nureddin Yıldız açısından herhalde rahatlatıcı bir etken.

    Evvela burada şer’i bilgiye muhalif bir durum var. İbn Teymiyye’nin lehinde ve aleyhinde yazılanların çoğuna baktığımızda kendisinin Hanbeli olduğunu yazmaktadır. Nureddin Yıldız da daha evvel bunu ifade etmişti: “… İbni Teymiyye asla mezhepsiz değildir.Hanbeli’dir ama Ahmed b. Hanbel’in ictihadlarının çoğuna itiraz etmiştir.”

    1-İbn Teymiyye’nin müctehitliği(!) İmam-ı Azam ve İmam Ahmed gibi ise başka bir mezhebi nasıl taklit eder? Zira mutlak müçtehidin başka bir müçtehidi taklit etmesi caiz değildir.

    2-İbn Teymiyye; İmam-ı Azam şartlarına haiz oluyorsa nasıl İmam Züfer tabakasında müctehid oluyor?

    3-Ayrıca İbn Teymiyye Hanbeli ise, nasıl oluyor da çoğunlukla kendi imamı İmam Ahmed’e muhalif oluyor?

    4-Kendi imamının içtihatlarının çoğuna muhalif ise nasıl hala Hanbeli oluyor? Şimdi burada sakın kimse, İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed örneğini vererek Hanefi mezhebi örneğini vermesin, zira usul Hanefi mezhebinde farklıdır, Hanbeli mezhebinde farklıdır.

    Bu soruların cevabı elbette yoktur, biz daha evvel İbn Teymiyye’nin mezhebi meselesinde olan karışıklığı kendi eserlerinden kısımlar vererek aktarmıştık. Burada mesele, Nureddin Yıldız’ın, herhalde hem İbn Teymiyye’nin eserlerine tam muttali olamamış ki mezhebi ile alakalı kafa karışıklığı yaşıyor ve hem de içtihat-müctehit meselesinde çokça bilinen meseleleri dahi göz ardı ediyor olmasıdır.

    SUYÛTİ, İBNİ HACER VE DİĞER ÂLİMLERİN İBNİ TEYMİYYE HAKKINDAKİ SÖZLERİ

    Nurettin Yıldız: “Aynî ve Aliyyü’l Kâri İbni Teymiyye hayranıdırlar. Bu nedenle İbni Teymiyye savaşçılığı yapanlar hayatta bu iki âlimi sevmezler. Kusur da bulamuyorlar. Aliyyül Kari diyor ki “Allah’ın hiçbir asırda yaratmadığı bir insandır.” Suyuti, İbni Hacer, bunlar da (İbni Teymiyye) hayranıdırlar.”

    Nureddin Yıldız, burada büyük âlimlerin sözlerinden bazı yerleri cımbızla çekip alması ne kadar ilmi haysiyete yakışır bu tartışmalıdır. Şimdi Nureddin Yıldız’ın isimlerini verdiği âlimlerin İbn Teymiyye hakkındaki görüşlerini okuyunca, kimin İbn Teymiyye hayranı olduğu apaçık ortaya çıkacaktır.

    Molla Aliyyü’l Kaari buyurdu ki:

    “Hanbelilerde, İbn Teymiyye Peygamberimizin (aleyhi’s-salatu ve’s-selam) kabir ziyaretini yasaklamasıyla aşırıya kaçmıştır. Tıpkı şu şekilde karşı görüşü savunanlar gibi: ‘Kabri ziyaret etmek ibadettir ve onu yalanlamakla kâfir olunur.’ Belki bu ikinci görüş cumhur âlimin kabul gördüğü bir meseleyi yasak etmenin inançsızlık olarak da yorumlanabileceği açısından doğru olana daha yakındır.

    (Molla Aliyyu’l-Kârî el-Haravî el-Hanefî, Şerhu’ş-Şifa (Beyrut: Daru’l-Kutubu’l-‘İlmiyye, 2001), c.2, s.152)

    “İbni Teymiyye’nin bozucu aklı ile muhalefette bulunduğu her şey, kendi uydurmasıdır. Kendi fasid inanışına göre, def edecek boş bir şüphe bulamadığı zaman “O yalandır” diye başka bir davaya geçer. Onun hakkında “İlmi aklından büyüktür” diyen, insaflı davranmıştır.” (s.189)

    “Ben, İbni Teymiyye’nin Minhacü’s-Sünnet kitabında Allahü Teâla’ya cihet [yön] isnadını tafsilatı ile görmüş bulunuyorum… Selef-i salihinden böyle bir söz varid olmamıştır… Bilakis (İbni Teymiyye) onu kendi nefsinden çıkarıp ortaya atmış ve birçok yerde tekrarlayıp durmuştur.”(s.203)

    “İbni Teymiyye’nin kitapları basılmış bulunduğundan ve onların içinde Ehl-i sünnet inançlarına aykırı meseleler mevcut olduğundan dolayı, âlimlere bu meseleleri açıklamaya yönelmek ve bu hususta halkı uyarmak lazımdır” (s.203)

    “İbni Teymiyye’nin kelamındaki çekişme ve çelişmeye delalet eden şeylerden birisi de, kitaplarından bir kısmında söylediğinin, diğer eserlerinde ifade ettiğini nakzeder mahıyette olmasıdır. Bu, ya inançlarında hata edip dönüş yapmasından veya ilminin geniş ve eserlerinin çok olup fetvalarını ve ibarelerini yayıp dağıtması sebebiyle, daha evvelki kitaplarında yazdığını unutmasından meydana gelmektedir.”

    İmam Suyuti, İbn Teymiyye hakkında:

    “İbnTeymiyye kibirli biriydi. Havalıydı. Kendisi herkesten üstünmüş, konuştuğu insanlar önemsizmiş gibi göstermek ve büyük Müslümanları alaya almak onun alışkanlığıydı.

    (Suyuti, Kam’ al-Mu’arid)

    Hâfız İbni Hacer el-Askalânî, Ed-duraru’l-kâmine isimli kitabında, İbni Teymiyye’nin sahabenin büyükleriyle ilgili sözleri hakkında âlimlerden bazı nakiller yapmaktadır:

    “İbni Teymiyye Ömer ibnu’l-Hattab’a üç talak meselesinde ve Hazret-i Ali’ye de on yedi meselede Kur’anın nassına muhalefet etti diye isnadda bulunmuştur. Hazret-i Ebu Bekir ne dediğini bilen yaşlı birisi olarak müslümanlığı kabul etti, ama Hazret-i Ali çocukken İslamiyeti kabul edip bir kavle göre çocuğun İslamiyeti sahih değildir, demesi ve yine Hazret-i Ali hakkında, kendisi Ebu Cehil’in kızını istemiş ve ölünceye kadar onu severek unutmamıştır, demesi üzerine alimler ona münafıklığı isnad etmişlerdir. İbni Teymiyye Hazret-i Osman hakkında (Osman malı severdi) demiş ve (Peygamberden -aleyhisselam- istigasede bulunulmaz) dediği için ona zındıklık isnad etmişlerdir.”(Bera’atü’l-Eş’ariyyin min Akaidi’l-Muhâlifin, s.410.)

    İbni Hacer-i Askalani hazretleri buyuruyor ki: “İbni Teymiye; “Kabri Nebeviyi ziyaret için sefere çıkmak haramdır. Hazret-i Ali iman ettiği zaman çocuk olduğu için Müslümanlığı sahih olmadı. Hazret-i Osman malı çok severdi” diyerek eshab-ı kiramın büyüklerine dil uzattı.” (Ed-Dürer-ül-Kamine)

    İbn Hacer el-Askalânî (v. 852/1448) İbn Teymiyye’nin, Minhacü’s-Sünne adlı eseri üzerine yaptığı değerlendirmede diyor ki:

    Telif esnasında kaynağını hatırlayamadığı bazı makbül/sahih hadisleri veya senedi zayıf da olsa bazı mevcut/sabit rivâyetleri mevzu olduğu gerekçesiyle reddetmiştir. İbn Teymiyye, İbnü’l-Mutahher el-Hıllî’nin kullandığı hadislerin büyük bir kısmı mevzu ve çok zayıf olmakla birlikte, onun sözünü çürüteyim (tevhîn) derken bazan Hz. Ali’yi küçük düşürmüş, ifrat ve teşeddüde düşmüştür. (İbn Hacer, Lisân, VI, 319-320; a.mlf., Dürer, I, 71; Leknevî, Ecvibe, s. 174-176.)

    İCMA’YA KARŞI ÇIKAN İBNİ TEYMİYYE’YE DESTEK: “HZ. ÖMER’İ VE DÖRT MEZHEBİ KARŞISINA ALIRKEN KUR’AN’A DAYANDI”

    Nurettin Yıldız: Üç Talak meselesinde dört mezhebe de aykırı hareket etti. Dört mezhebi de karşısına aldı. Ama bunu yaparken Kur’an’a dayandı.…Üç talak ile boşanma meselesinde Dört Mezhep Hz. Ömer’in ictihadına dayanarak bu fetvayı verdi. Onlar maslahatı gözetti. İbni Teymiyye ise doğrudan Kur’an’a dayandı, maslahat falan dinlemedi. Bugün karısını boşayan herkes İbn-i Teymiyye’cidir.”

    Nureddin Yıldız’ın yukarıdaki sözünden şu mana çıkar; Hz. Ömer ictihatında Kur’an’a dayanmadı, İbn Teymiyye de bundan dolayı Hz. Ömer’e muhalif oldu.

    Talak meselesine gelince; “Boşama hakkı iki defadır. Bundan sonra yapılması gereken ya meşrû tarzda güzelce birlikte yaşama yahut eşini güzellikle salıvermedir.” (Bakara Sûresi, 2/229.) âyetine göre dinimiz bir kişiye iki kez boşama yetkisi vermiştir. Yani bir kişi ikinci boşamasından sonra da eşine dönerek evliliğini devam ettirebilir fakat üçüncü kez hanımını boşarsa, hanımı başka bir eşle evlenip onunla beraber olmadan ve yine evlenen bu kişiler tabii bir şekilde ayrılmadan ilk eşiyle evlenmesi helâl değildir. Bununla dinimiz, erkek tarafından boşamanın kadına karşı bir silah olarak kullanılmasını engellemiş ve boşamanın ciddiyetine dikkat çekerek düşünüp taşınmadan rastgele yapılacak boşamaların önüne set çekmiştir. Buna göre kişi eğer hanımını boşadıktan sonra hata yaptığını anlar ve tekrar evliliğini sürdürmek isterse, yeniden evlilik kapısı açık bırakılmıştır. Aynı durumun ikinci kez daha tekrarına müsaade edilirken, artık üçüncü kez de talâk vukua geldiğinde, bundan anlaşılır ki bu evlilik devam etmeyecektir çünkü evlilik için onca masrafa girmiş, hanımına mehrini vermiş, belki çocukları bulunan bir erkeğin, öyle kolay kolay boşama işine girişmesi düşünülemez fakat burada üzerinde çokça tartışmaların yapıldığı mevzu, bir seferde söylenen üç boşama lafzının bir talâk mı yoksa üç talâk mı sayılacağı hususudur.

    Deliller

    Öncelikle bir lafızda üç boşamanın tek boşama kabul edileceğini söyleyenlerin delillerine bakacak olursak, bunlar boşama hakkının iki defa olduğunu ifade eden âyetle, İbn Abbas Hazretleri’nin bir rivayetine ve sahabeden Hz. Rükâne’nin hanımını boşaması ile ilgili rivayet edilen hadis-i şerife dayanırlar. Bunun dışında Hz. Ali’den bir rivayet zikretmişlerdir, fakat muhakkiklerce bu rivayetin bir iftira olduğu söylenmiştir.

    İbn Abbas’tan gelen rivayet şu şekildedir: Tâvus (rahimehullah) anlatıyor: “Ebu’s-Sahbâ adında birisi, İbn Abbas’a (radıyallahu anhumâ) sık sık sorular sorardı. Bir defasında: “Bir kimsenin, hanımını temastan önce üç kere boşaması hâlinde, âlimlerin bunu bir talâk saydıklarını bilmiyor musunuz?” dedi. İbn Abbas (radıyallahu anhumâ) şu cevabı verdi: “Elbette biliyorum. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam), Hz. Ebû Bekir devirlerinde ve Hz. Ömer’in (radıyallahu anh) hilafetinin de ilk yıllarında, bir erkek hanımını, daha onunla temastan önce boşayacak olsa, bu bir tek talâk addediliyordu. Hz. Ömer, insanların talâka düşkünlüklerini görünce: “Erkeklerin aleyhine olarak bu talâklara müsaade ediyorum.” dedi.”(Müslim, talâk 17; Ebû Dâvud, talâk 10.)

    Bu hadisin farklı rivayetlerinde, hanımını temastan önce veya sonra boşamasıyla ilgili bir kayıt yoktur. Cumhur-u ulema bu rivayetin delil olamayacağını farklı yorumlar getirerek göstermişlerdir çünkü en başta hadisi rivayet eden İbn Abbas’ın rivayet edilen bu hadisin hilafına fetva verdiği ve kendisinden bu hadisin aksine rivayetler geldiği bilinmektedir. (Muvatta, talâk 15) Bu rivayetlerden biri aşağıda gelecektir.

    Ayrıca şöyle demişlerdir: Üç talâkın ahd-i nebevîde bir talâk telakki edildiğine dair olan haberi İbn Abbas’tan yalnız Tavus rivayet etmiştir. Hâlbuki Said b. Cübeyr, Mâlik b. Hâris, Muhammed b. İyas, Numan b. Ebî İyas, Mücahid, Ata, Amr b. Dinar gibi büyük müctehidler, yine İbn Abbas’tan bunun hilafına rivayette bulunmuşlardır. Bu zatlar İbn Abbas’ın en önde gelen ashabındandılar. Tavus ise faziletli, muhterem, salih bir zat olmakla beraber hatası çok olan biriymiş. Onun hem bu yönünden hem de karşısında pek çok büyük imam bulunmasından, sadece onun rivayetine hüküm bina edilmez.(Ömer Nasuhi Bilmen, Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, 2/209.)

    Rükâne hakkında rivayet edilen hadis-i şerife gelince; Rükâne b. Yezîd, karısını bir mecliste üç defa boşamış, sonra da çok üzülmüştü. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine, eşini nasıl boşadığını sorunca: “Üç defa boşadım.” demiş, bir mecliste mi, sorusuna ise “Evet” cevabını vermişti. Bunun üzerine Allah’ın Elçisi (sallallahu aleyhi ve sellem):

    فاِنَّمَا تِلْكَ وَاحِدَةٌ فَارْجِعْهَا إِنْ شِئْتَ

    “Bu ancak bir boşama olup, istersen eşine yeniden dönebilirsin.” buyurunca Rükâne eşine dönmüştür.(Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 265.)

    Rükâne hadisinin delil olma yönü kısaca şöyle eleştirilmiştir: Ebû Dâvud, Tirmizi, İbn Mace, Hâkim ve Beyhakî’nin birçok güvenilir ravilerden naklettiklerine göre Rükâne karısını üç boşama ile değil, bir bâin talâkla boşamış, bununla üç defa boşamaya niyet etmediğini yeminiyle teyit edince, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) boşadığı karısıyla yeniden evlenmesine izin vermiştir.

    Bu hadisi Tirmizi ve Ebû Dâvud şu şekilde rivayet etmişlerdir: “Dedim ki: “Ey Allah’ın Resûlü, vallahi ben hanımımı kesinlikle boşadım.” “Peki bununla ne kasdettin?” diye sordu. “Bir talâk kastettim” dedim. Bunun üzerine: “Bununla bir kastettiğine dair Allah’a yemin eder misin?” dedi. Ben de: “Vallahi bununla sadece bir talâk kastettim” dedim. Bunun üzerine: “O hâlde bu senin kastettiğin şekildedir!” buyurdu ve kadını ona geri verdi. O ise hanımı ikinci kere Hz. Ömer (radıyallahu anh) zamanında, üçüncü kere de Hz. Osman (radıyallahu anh) zamanında boşadı.”(Tirmizî, talâk 2; Ebû Dâvud, talâk 10.) Cumhur ulema, bu hadis-i şerifi, diğerlerinin aksine, bir lafızla üç kez boşamanın gerçekleşebileceğine dair delil olarak getirmişlerdir.

    Diğer yandan İbn Abbas’ın bir defada yapılan üç boşamayı kabul ettiğini belirtmiştik. Nitekim kendisine gelerek; “Ben karımı yüz talâkla boşadım, ne yapmam gerekir?” diye soran adama şöyle cevap vermiştir:

    طَلُقَتْ مِنْكَ لِثَلَاثٍ وَسَبْعٌ وَتِسْعُونَ اتَّخَذْتَ بِهَا اٰيَاتِ اللّٰهِ هُزُوًا

    “Eşin senden üç defa boş olmuş ve doksan yedi boşama ile de Allah’ın âyetlerini alaya almışsın.”(İmam Mâlik, talâk 1.)

    Ayrıca bir seferde söylenen üç talâkın geçerli olacağını ve bu uygulamanın Hz. Ömer’den (radıyallahu anh) değil, Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) itibaren geçerli olduğunu söyleyenler şu hadisleri de bu görüşlerine delil getirmişlerdir:

    Resûlullah’a (aleyhissalâtu vesselam) bir adamın hanımını üç talâkla birden boşadığını haber verdiler. Efendimiz celâllenerek kalktı ve:

    أَيُلْعَبُ بِكِتَابِ اللّٰهِ وَأَنَا بَيْنَ أَظْهُرِكُمْ

    “Daha ben aranızda iken Allah’ın kitabıyla mı oynanıyor?” buyurdu.(Nesâî, talâk 6.)

    “Bir adam karısını, temastan (gerdekten) önce üç talâkla boşadı. Sonra da onunla nikâhının devamını uygun gördü. Fetva sormaya gitti, ben de beraberinde idim.” İbn Abbas ve Ebû Hureyre’nin (radıyallahu anhum) yanlarına geldi. Onlar: “Hanımın, senden başka bir erkekle evlenmedikçe onunla evlenmen mümkün değil!” dediler. Adam, “İyi ama ben onu bir talâkla boşadım” dedi. İbn Abbas (radıyallahu anhumâ): “Sen, kendine ait fazlalığı elinden bırakmışsın!” buyurdu.” (Muvatta, talâk 15.)

    Yine hanımını hayızlı iken boşayan İbn Ömer kıssasında varid olan hadisteki ifadelerde şu da vardır: “Ya Resûlallah, hanımımı üç talâkla boşasaydım ne buyururdunuz? Tekrar ona dönmek bana helâl olur muydu?” diye sorunca Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Hayır, senden tamamen ayrılmış olurdu ve bu (yani üç talâk) günah olurdu.” buyurmuştur.(Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, 4/227-228.)

    “Bir kimse, karısını iddeti içinde üç defa veya bir sözle üç defa boşasa, artık bu kadın başka bir koca ile evlenmedikçe ona helâl olmaz.”(Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübra, 7/336.)

    Görüldüğü gibi bir anda üç defa boşamanın geçerli olacağına dair deliller daha açık ve kuvvetlidir, diğerlerinin delilleri ise gereğince tahkik edilerek delil olmaktan uzak görülmüştür.

    Hükmü

    Üç talâkı birden vermenin hükmü hakkında imamlar ihtilaf etmişlerdir. İmam-ı A’zam, İmam Mâlik, İmam Evzâî ve İmam Leys’e (rahimehumullah) göre bu bidattır, yani sünnete muhalif bir boşamadır. Hatta âlimler bunun haramlıktan kurtulamayacağını söylemişlerdir. İmam Şâfiî, İmam Ahmed b. Hanbel, Ebû Sevr’e (rahimehumullah) göre ise böyle bir boşama haram değildir, ancak onlara göre de evlâ olan boşamanın ayrı ayrı yapılmasıdır.

    Netice olarak şunu söyleyebiliriz. Bir lafızda üç talâkla hanımını boşayan kimseye hanımının haram olacağında, helâl olması için başka birisiyle evlenip ayrıldıktan sonra ilk kocasıyla evlenebileceği konusunda fukahanın çoğunluğu ittifak hâlindedir. Hatta âlimlerden bazıları bu konuda icma olduğunu bile söylemişlerdir. 1917 tarihli Osmanlı Hukûk-u Aile Kararnamesi de cumhurun görüşünü benimsemiştir. Bunun yanında, özellikle Zahiriler ve İbn Teymiyye böyle bir boşamanın tek talâk sayılacağını söylediklerinden, günümüz fıkıhçılarından bazıları buna dayanarak, bu görüşle fetva vermektedirler. Yani bir mecliste aynı anda yapılan üç ve daha fazla boşamanın birincisini bir talâk sayıp, diğerlerini tekit olarak kabul etmektedirler. Tabii ki bu tasarruflarında daha çok ailenin dağılmasıyla ortaya çıkacak zararları ve hâlâ çiftlerin birbirleriyle olan beraberliklerini sürdürmek istediklerini göz önüne alıyorlar. Ama unutulmamalıdır ki dinî meselelerde olduğu gibi talâk konusunda da ihtiyatı elden bırakmamak gerekir. Bunun için bir anda üç talâkı geçersiz saymak, haramlık hususunda gözetilmesi gereken “ihtiyat” kaidesine de muvafık olmamaktadır.

    Şimdi anlaşılmıştır sanırım İbn Teymiyye’nin sahabeye, tabiine ve tebe-i tabiine muhalif olduğu.

  5. İBNİ TEYMİYE HAKKINDA GÜNÜMÜZ KAYNAKLARINDAN İKTİBASLAR

    Ali Nar diyor ki:‘İbni Teymiyye aşırılıklara düştü. Fıkıh mezheblerini, Ehl-i Tariki ağır tenkidde bulundu. Hatta teşbih (Allahü teâlâyı cisim ve mahluklara benzetme) inancına tutuldu… Hasılı, devrindeki ve sonraki Ulema onun birçok yönden ilmiyle saptığı kanaatine vardı.’ (İmam-Hatib Liseleri İçin İlm-i Kelâm Dersleri, Selâm Yayınları, İstanbul, 1984, s. 57)
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

     Dr. Ebubekir Sifil diyor ki:

    “İbni Teymiyye sözü bu noktada bırakmış ve tevile sapmamış olsaydı, hem kendisiyle çelişmemiş olur, hem de itiraza muhatab olmaktan kurtulurdu. Ne var ki böyle yapmamış ve tevile bizzat kendisi başvurmuştur.” (İslam ve Modern Çağ, Kayıhan Yayınları, c.1, s. 74)

    Mesela, istiva konusunu işlediği yerlerden birisinde, bu kelimenin [“istevâ alâ” ifadesinin] bir tek mânâsı bulunduğunu söyler ve şöyle der:

    “Hz. Peygamber [aleyhisselam], üzerine binmek için hayvanın yanına geldi; ayağını üzengiye koyduğu zaman ‘Bismillah’ dedi. Hayvanın sırtına oturduğu [“istevâ alâ zahrinâ”] zaman ‘Elhamdülillah’ dedi. İbni Ömer de şöyle demiştir: Resulullah [aleyhisselam] bineğine bindiği zaman… [“istevâ alâ ba’îrihî] Bu mânâ, iki hususu ihtiva eder: İstiva edenin, istiva ettiği şeyden yüksekte olması ve onunla aynı seviyede olması. Bir şeyden aşağı seviyede olanın durumu hakkında ‘istevâ aleyhi’ denmez.” (Mecmu’u’l-Fetava, XVII, 375)

    İbni Teymiyye’ye göre, Allahü teâlânın Arş’ı istivası onun üzerinde bulunması mânâsında olduğunu göre, burada şöyle bir problem ortaya çıkmaktadır: Allahü teâlânın varlığı ezelî olduğuna göre, Arş’ı yaratmadan önce Allahü teâlâ neredeydi?

    İmam-ı a’zam Ebû Hanîfe (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu konuda şunları söylemektedir:

    “Allahü teâlâ, kendisi için bir ihtiyaç ve (Arş’ın üzerine) istikrar (yerleşme, mekân tutma) olmaksızın Arş’a istiva etmiştir. O, Arş’ı da diğer mahlukatı da korumaktadır. Eğer (Arş’a ve bir yerde yerleşip mekân tutmaya) muhtaç olsaydı, tıpkı mahluklar gibi alemi yoktan var etmeye ve idareye muktedir olamazdı. (Bir mekânda) oturmaya ve karar kılmaya muhtaç olsaydı, Arş’ı yaratmadan önce Allahü teâlâ nerede idi? Yüce Allah bundan münezzehtir.” (İmam Ebû Hanîfe, el-Vasıyye, 73.)

    “Arş’ı yaratmadan önce Allahü teâlâ neredeydi?” sorusuna İbni Teymiyye’nin bulduğu cevabın “Arş’ın nev’î kıdemi” olduğunu görüyoruz:

    Selefî ekol, Allahü Teâlâ’nın (Arş, sema vb.) belli bir mekânda ve dolayısıyla (uluvv/yükseklik, yukarıdalık gibi) belli bir “yönde” bulunduğunu söyler. Bu bağlamda genel muhtevalı eserler yanında İbn Teymiyye’nin “Kitâbu’l-Arş”ı, İbn Kudâme’nin “İsbâtu Sıfeti’l-Uluvv”u ve ez-Zehebî’nin “el-Uluvv li’l-Aliyyi’l-Azîm”i gibi monografiler de mevcuttur. Allahü Teâlâ’ya mekân izafesi, tabiatı gereği müstakil bir mesele olmayıp, beraberinde başka problemleri de getiren son derece temel bir tartışmadır. Arş’ı da, semayı da, diğer mekânları da yaratan Allahü Teâlâ olduğuna ve O’nun istivasının “mekân tutmak” anlamına geldiği iddia edildiğine göre, İmam Ebû Hanîfe’nin de dile getirdiği “Allahü Teâlâ bu mekânları yaratmadan önce neredeydi?” sorusuna İbn Teymiyye’nin bulduğu cevap, “Arş’ın nev’î kıdemi”dir. Bu, şu demektir: Allahü Teâlâ ezelden beri üzerine istiva ettiği Arşlar yaratmaktadır. Yenisini yarattığında bir öncekini yok etmektedir ve bu, ezelden beri böyle devam edegelmektedir. Bu izah tarzının ne kadar problemli olduğu ise açıktır. Zira Allahü Teâlâ dışında varlığı ezelî olan bir başka varlık tasavvur edildiğinde, zorunlu olarak o varlığın mevcudiyetinin bir yaratıcının varlığına mütevakkıf bulunmadığını, varlığının zorunlu (“vâcibu’l-vücud”) olduğunu söylemiş olursunuz. Bunun ne anlama geldiği ise açıktır…(Dr. E. Sifil, Milli Gazete, 7 Ağustos 2004)

    İbni Teymiyye’nin talebesi İbn-i Kayyım şöyle der: “Cehm ve taraftarları Allah’ın muattal olduğuna, sonradan değişikliğe uğrayarak, Deyyân (Allah) ile kaim bir emir olmaksızın Allah’ın kâdir olduğu şey haline geldiğine hükmettiler.” (Kasîde-i Nûniyye) Bunun hakkında İmam-ı Sübkî diyor ki: “Maksadı “Allah’ın ezelden beri bir iş yapmakta olduğu”dur. Bu, “âlemin kadîm ve ezelî” olduğunu lazım getirir. Bu ise küfürdür.”(es-Seyfü’-Sakîl) Hüseyin Avni Kansızoğlu şu açıklamayı yapıyor: “Yani, insanın Allah’ın “ezelden beri iş yapmakta, yani yaratmakta olduğu”na inanması “yaratılanların kadim olduğu”nu açıkça vasıtasız lazım getirir. “Alemin kadîm olması” inancı “Allah’ın ezelde yaratması” inancından ayrılmayacak bir inançtır. Akıllılarca “Allah’ın ezelde yaratması”na inanıp ta “alemin kadîm olduğu”na inanmamak olacak şey değildir. Bir görüşün bir başka görüşe lüzûmu, yani yapışıp ondan ayrılmaması, bazen “açık” yani vasıtasız olur. Meselâ siz, bir varlık için, “ezelîdir” derseniz, onun için “kadîmdir” demeniz, açık, olarak “lâzım” olur. Bir yanda, bir şey için “ezelde yaratıldı” deyip de öte yanda, “Kadîm değildir” diyemezsiniz. Kezâ, “Allah’ın uzuv manasında eli var” diyen, öte tarafta “Allah cisim değildir” diyemez. Çünki, “Uzuv olmak”, “cisim olmayı” vâsıtasız ve açık olarak lâzım getirir…” (İnkişaf Dergisi, No: 7)

    Sadreddin Yüksel diyor ki:

    Türkiye’de bilhassa İstanbul’da kupkuru, tam manasıyla cahil yeni bir gurup türemiştir. Bu gurup kendine selefi ismini vererek, Allahü teâlâya -haşa- cisim ve mekan isnad edecek kadar ileriye giden İbni Teymiyye ve haleflerini örnek aldığını iftiharla söylemektedir. Mezhepleri ve müctehidleri reddediyorlar. (Makaleler, Madve Yayınları: 11, Ekim 1985; s.7)

    Ubeydullah Küçük diyor ki:

    Şeytani ihtilaf yangınını İslam dünyasında ilk çıkartan hain, yahudi dönmesi İbn Sebe’dir. Farmason ve anarşist Afgani, onun çömezi mason Abduh, onun tilmizi İngiliz maşası Reşid Rıza ve günümüzdeki takipçileri de yakıcı ve yıkıcı ihtilaflar çıkartmışlardır. Haşa, “Allah semadadır” diyen İbn Teymiyye, Müslümanları müşrik ilan eden M. bin Abdülvehhab da bu uğursuz kafiledendir. Her müslüman rahmani çeşitlilik ile şeytani ihtilaflar arasındaki farkı bilmelidir….İbni Teymiyye birçok noktalarda aşırı gitmiş, “gulüvv”a sapmış, İslam’ı daraltmış, tecsim (antropomorfizm) girdabına batmış, ezici çoğunluk tarafından reddedilmiş, şaibeli bir kimsedir, kılavuz olamaz. (Bedir Yayınevi’nin Kitabül-Kebair kitabına yapılan 8. Ek, s.287-288)

    İhsan Şenocak şu bilgileri veriyor:

    İslam düşünce tarihinde hakkında en çok söz söylenen isimlerden birisi olan Harranlı İbn Teymiyye, Eşariler başta olmak üzere Ehl-i Sünnet hassasiyetine sahip kelamcılara sert eleştirelerde bulunmuş, ulemanın hazır bulunduğu muhakemelerde sorgulanıp teşbih akidesinden ve icmaya aykırı fetvalarından dolayı defaatle cezalandırılmıştır. Müteşabihatı tefsir ederken ayetlere zahiri anlamlarını veren, semada yerleşme, bir yere oturma, hareket etme gibi insanlara ait fiilleri Allahü teâlâya isnat eden İbn Teymiyye, Sünnet ve Cemaat Akidesini benimseyen alimler tarafından tenkit edilmiş, görüşleri hakkında çok sayıda reddiye kaleme alınmıştır. (İnkişaf Dergisi, No:7)

    Muhammed Önder diyor ki:

    “İbn Kudâme haberi sıfatların manalarının bilinemeyeceğini, bununla uğraşılmaması gerektiğini, bu tavrın Kitap, Sünnet ve İcma ile sabit ve Selef’in tavrı olduğunu söylemektedir. Bu tesbit Mâtürîdîler ve Eş’arîlerin Selef’in mezhebi hakkındaki tesbitinin aynısıdır. İbn Kudâme eğer Hanbelîleri temsil yetki ve otoritesinde bir ilim adamıysa, söyledikleri, İbn Teymiyye ve talebelerinin Selef-i sâlihîne nisbet ettikleri haberi sıfatların manaları bilinir, Selef de biliyordu; tezlerinin hatalı olduğunu göstermede önemli bir rol oynayacaktır. Halbuki İbn Teymiyye ve onun görüşlerini benimseyenler, haberi sıfatların manalarının bilineceği anlayışının Selef’in mezhebi olduğunu savunagelmişlerdir. İbn Teymiyye’yi, Allah vardı Allah’la birlikte hiçbir varlık yoktu, rivayetini inkara götüren, Allah’la birlikte (havadis la evvele leha, yani) ezelden beri hâdis/sonradan olma varlıklar vardı, dedirten, Allah arşa hakîkaten (mekân tutma manasında) istiva etmiştir, “Allah, kesintisiz yaratmanın halk sıfatında kemal olması boyutuyla muhtar değildir, sürekli yaratmaktadır,” anlayışına sürükleyen, Allah’ın varlığının isbatında kullanılan hûdus delilini inkar ettiren, Allah’ın muhalefetün lil havadis diye bir sıfatı olamaz noktasına getiren ve neticede defalarca küfürden tevbe ettirilmesine zemin hazırlayan, müminlerin arasında hak kasdıyla da olsa fitne çıkarma durumunda bırakan bu yanlışıdır. O’na Mâtürîdîler ve Eş’arîleri ehli sünnet dışı ilan ettiren ve günümüzde Ehl-i Sünnet Müslümanları arasındaki ihtilafa en temel sebep teşkil eden, onun açtığı bu hatalı çığırdır.” (Guraba Dergisi, Sayı: 2)

    Recep Yıldız’ın değerlendirmesi şöyle:

    Benimsediği usul ve hadiselere yaklaşım tarzı itibariyle bakıldığında İbn Teymiyye’nin seleficiliği ile ulemanın usul ve üslubu arasında tevhit kabul etmez farklar vardır. Bu durumda Onun için insanlara doğru bilgiyi aktaran bir bilgi kaynağı, sapmalarına mani olan bir yol gösterici gibi anlamlara gelen alim ünvanını kullanmak güç bir hal almaktadır. Zira O doğrudan ziyade yanlış bilgiye kaynaklık yapmaktadır. İbn Teymiyye ile başlayan anlayışın müntesipleri, geçtiğimiz yüzyılda “hareket” çapında temsil imkanına ulaşmış, günümüzde ise Sünnet ve Cemaat akidesine sahip alimleri şirk ve küfürle itham eder bir işleve kavuşmuşlardır. Yeni selefiler olarak adlandırılabilecek bu grup İbn Teymiyye gibi tahkik edilmeyen bilgilerle kendileri dışındaki her alimi bidat, şirk ve küfürle itham etmektedir. “Ehl-i Sünnet” akidesine sahip alimleri “ehl-i zeyğ” olarak tanıtan grup, insanların doğru bilginin kaynağına ulaşmalarına engel olmaktadır. Günümüz akademisyenlerinin zihinlerinde oluşan istifhamların önemli bir bölümü söz konusu grubun bilgi tahrifatı ile yakından ilişkilidir. (İnkişaf Dergisi, Sayı:7, Ekim-Aralık 2006)

    Aynı dergide, Halit İstanbullu şu bilgileri veriyor:

    Hicri sekizinci asırda yaşayan İbn Teymiyye’nin (v. 728/1328) “ehl-i sünnet kelamına” karşı yönelttiği eleştirileri ve “selef akidesi” başlığı altında “Haşviyye” ile örtüşen görüşleri eski ihtilafların tekrar canlanmasına yol açtığı gibi, günümüzde “selefîyye” olarak isimlendiren ve söz konusu yaklaşımın müdafaasını yapan bir hareketin doğmasına da yol açmıştır. Düşünce ve meyilleri ile “cemaat-ı kübra”dan ayrılan, hatta mizaç ve ahlaki kriterleri itibariyle de farklılık gösteren bu yeni oluşumun selef-i salihinin devamı olduğunu söylemek ilmi verilerle çelişmektedir. Zira varlığını, bid’at olarak nitelediği söz ve fiilleri yok etmek üzerine bina eden bu yeni mezhebin bizzat kendisi bid’attır. Selefilerin mezhepleri devre dışı bırakarak selefe ulaşma gayretleri ise hem sahih senet sistemine engel teşkil etmekte, hem de onların oluşmasını gerekli kılan unsurlara karşı Müslümanları savunmasız bir konuma getirmektedir. Selefiler kendileri gibi düşünmeyen Müslümanları; “Cebrail risaleti Ali’den kaydırıp Muhammed’e verdi” diyen ve bu yüzden “Cebrail’e söven” “Gulat-ı şia” ile eşdeğer görmekte ve onların adı olan “ehl-i zeyğ” kelimesini Maturidi ve Eşariler için de kullanmaktadır. Tanımlanan anlamda selefiyye’nin kurucusu İbn Teymiyye’dir. Yaşadığı dönemde büyük bir şöhrete kavuşan İbn Teymiyye, Takiyyuddin es-Sübki, İbn Cehbel gibi alimlerin görüşlerini tenkit etmeleri üzerine itibar kaybına uğramış, İbn Kayyım el-Cevziyye (v. 751/1350), İbnu’l-Vezir (v. 840/1436) ve Şevkani’nin (1250/1834) gayretleriyle ancak unutulmaktan kurtulabilmiştir. (İnkişaf Dergisi, No:7)

    Hüseyin Avni Kansızoğlu diyor ki:

    Mîzâc ve ahlâkı çerçevesinde doğan ve gelişen üslûbuyla, olması îcâb eden veya olabilecekten daha fazla bir cesâret, hiç olmaması lâzım gelen tepeden bakma, boyundan büyük olan nice büyüklere karşı, akıl almaz bir saldırganlık, acelecilik, muğalata ve benzeri sebeblerden doğan bıktırıcı tekrarlar, çekilmez tenâkuzlar sergilemiştir. Tenâkuz ve tekrarları çizildiği takdirde yazdıklarının neredeyse dörtte biri bile kalmayacaktır. Kitablarını aklı havada bir kara sevdalı edasıyla değil de, bir ilim adamı ciddiyeti ile okuyacak olan herkes bu hakikati görebilecektir. “İktizâ”sı, “Kâidetün Celîle”si, “Furkan”ı, “Ubûdiyye”si, Akîdeye dâir kitabları, Fetâvâ’sının akîdeyle alakalı kısımları, birindeki cümleleri diğerinde biraz değiştirilen, zaman zaman da hiç değiştirilmeden aynen tekrarlanan sözlerden meydana gelen cinsindendir. (İnkişaf Dergisi, No: 7)

    Ebubekir Sifil diyor ki:

    Net olarak anlaşılmaktadır ki İbn Teymiyye, kâfir ve müşrikler için Cehennem azabının sonsuz olmayacağı, azapta çok uzun zaman kalsalar da oradan çıkacakları bir günün mutlaka geleceği görüşünü benimsemiş ve hiçbir yoruma mahal bırakmayacak tarzda savunmuştur. (İnkişaf Dergisi, No:7)

    Cennet ve cehennem hayatının ebediliği, Kur’an, Sünnet ve İcma ile sabit zarurat-ı diniyyedendir. Konuyla ilgili ayet ve hadisler burada zikredilemeyecek kadar fazladır. Ümmet seleften halefe bu itikat üzere icma edegelmiştir. İbn Hazm, “Merâtibu’l-İcma”da cennet ve cehennemin ebedî olduğu konusunda icma edildiğini ve bu icmaa muhalefet edenlerin küfründe icma bulunduğunu söyler. (Milli Gazete, 24 Temmuz 2004)

    “Ebediyet” kelimesi etrafındaki tartışma İbn Teymiyye ve talebesi İbnu’l-Kayyım ile başlamıştır. Evveliyatında Cehm b. Safvan’ın hem cennetin hem de cehennemin son bulacağı görüşü dışında bu kelimeyi cehennemin sonluluğu anlamında tartışan olmamıştır. Cehennemin ebedi olmadığını söylemenin küfür olduğunu ben söylemiyorum. Ehl-i Sünnet alimlerinin eserlerinde bu mesele hakkında oldukça açık beyan ve hükümler var. Hadi’l-Ervah ve içindeki deliller okunmuş ve gerekli şekilde cevaplandırılmıştır. Hatta bu, daha İbnu’l-Kayyım hayattayken yapılmıştır. Pek çok alim tarafından “müçtehid” olduğu söylenen Takiyyüddin es-Sübkî, el-İ’tibâr bi Bekâi’l-Cenneti ve’n-Nâr” adlı eserinde Hadi’l-Ervâh’taki hatalı yaklaşımı açık biçimde gözler önüne sermiştir. Ondan yüzyıllar sonra Muhammed b. İsmail el-Emîr, “Ref’ul-Estâr” adlı reddiye ile meselenin üstüne bir kere daha gitmiştir. Bu ikinci eser, sıkı bir Selefî ve İbn Teymiyye takipçisi olan el-Albânî tarafından tahkik ve neşredilmiştir. el-Albânî de orada İbn Teymiyye ve öğrencisinin hatalı olduğunu açık bir şekilde itiraf etmektedir. (Milli Gazete, 30 Aralık 2007)

    Mehmed Şevket Eygi diyor ki:

    “Müslüman halkın bir kısmının kafası allak bullak. Doğrusu çok üzücü, çok kahr edici, çok düşündürücü bir haldeyiz. Sahte müctehidler, bid’adçiler şazz fikir ve görüşlerle halkın zihinlerini karıştırıyor. Şazz “Kaide (kural) dışı olan, istisna teşkil eden, genel görüşten ayrı olan” demektir. Bu şazz fikir ve görüşlerden biri de İbn Teymiyye’nin ortaya attığı “Cehennemin ebedî olmadığı” iddiasıdır. Bu iddia Kur’ân’ın açık ayetlerine, Sünnete, icmâ-i ümmete, cumhur-i ulemânın görüşüne aykırıdır. İbn Teymiyye’nin bu konudaki aykırı görüşü ictihad değil, kuruntudan ibarettir.” (Milli Gazete, 30 Ekim 2009)

    Ömer Nasuhi Bilmen diyor ki:

    “Filhakika İbni Teymiyye bazı itikadî ve amelî mes’elelerde büyük müctehidlere hatta sahabeye muhalefet etmiş; bu hususta hakka isabet edemediği birçok alimlerin tenkidleri ile sübut bulmuştur. Ulemadan bazılarına göre İbni Teymiyye mücessimedendir. Yani Allahü teâlânın bir cihette bulunduğuna, Arş-ı â’lânın nevîi itibariyle kadîm olduğuna kaani, kabirleri ziyarete muhalif, bir mecliste üç talâkla boşanan kadının ancak bir defa boş olacağına kaaildir…İlk zamanlar Celâl Kaznivî, Konevî ve Cerîrî gibi birçok ulema İbni Teymiyye’yi pek ziyade medh-ü senada bulunmuşlar ve adeta onun hizbini teşkil etmişlerse de, onun te’vil götürmez sözü karşısında birer birer kendisinden yüz çevirmişlerdir. Hatta Zehebî kendisine nasihatta bulunmuş, bir müddet muhalifleriyle aralarını düzeltmeye çalışmış, neticede o da kendisinden bir hayli inhiraf etmiştir.” (Ahmed Davudoğlu’ndan naklen: Bkz. Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri, 5. Baskı, Huzur Yayınevi, İstanbul 1989, sayfa 47.)

    Ali Eren diyor ki:

    İbni Teymiyye’nin ihdas ettiği Ehl-i Sünnet’e ters düşen nice meseleler var ki, Asr-ı Saaadet’ten sonra 8 asır boyunca kimse bu meseleleri ortaya atmamıştır. Îbni Teymiyye, bu aykırı tavrıyla sadece bir mezhebi hedef almamış Ehl-i Sünnet’in tamamına ters düşmüştür. Ters düştü demek bile meseleyi hafife almak olur. Çünkü o, ters düşmek şöyle dursun, Eş’arî ve Mâtüridî itikâdına sahip bütün müslümanları sapıklar zümresi olarak kabul etmiştir. O, Ehl-i Sünnet itikadına sahip olan müslümanların icmâ halinde kabul ettiği meseleleri sapıklık kabul ederek, en ileri sapıklık derecesine kendisi ulaşmıştır. Ibni Teymiyye sadece itikad imamlarına dil uzatmamış, kendisini Asr-ı Saâdet’den kendi zamanına kadar gelip geçen bu ümmetin tamamının imamı gibi görmüş ve bu ümmetin zihninde mûtenâ bir makama sahip olan sofi, âbid-zâhid ve velileri tekfîre kadar gitmiştir. İslam âlimlerine hakaret nazarıyla bakmakta bir mahzur görmezken kendisini de Allah Resûlü’nün sözlerini ve sâlihlerin hayat tarzını en iyi anlayan kişi olarak görmüştür. İbni Teymiyye’nin en çok aleyhinde bulunduğu âlimler, ilim ve amelde en ileri olan âlimlerdir. Hangi imam daha çok şöhrete, ilim ve amele sahip, tahkik ve tetkiki geniş ve ümmetin ekseriyeti tarafından biliniyor ve üstünlüğü kabul ediliyorsa, İbni Teymiyye ona daha çok düşman olmuş, ona daha çok saldırmış, maalesef o zat İbni Teymiyye’nin en acı tenkidine maruz kalmaktan kurtulamamıştır. Ne var ki, her şeyin bir alıcısı olacağından bu tînette bulunan bir kişinin peşinden gidenler de elbette bulunacaktır ve olmuştur. (Guraba Dergisi, No: 9, Aralık 2008)

    Ezher Üniversitesi âlimlerinden ve “Tathîr-ül-Fuâd min denis-il-i’tikâd” adlı eserin sâhibi Muhammed Bahît el-Mutiî, Takıyyüddîn Sübkî’nin yazmış olduğu “Şifâ-üs-sikâm fî ziyâreti hayr-il-enâm” adlı eseri tanıtırken şöyle demektedir:

    “Bu asırda İbn-i Teymiyye’nin bozuk sözlerini taklid eden ba’zı kimseler çıkıp, müslümanlar arasında bunları yaymaya, hattâ bunun için onun Vâsıta adlı eserini basdırıp neşretmeye başladılar. Vâsıta denilen bu kitap; Kitap, sünnet ve müslümanların akîdelerine ters düşen, İbn-i Teymiyye’nin ortaya çıkardığı bid’atleri ihtivâ etmektedir. Bu kimseler, bu hareketleri ile, uyumakta olan bir fitneyi uyandırdılar.”

    Muhammed Yusuf Benurî, m. 1963’de Pakistan’da neşrettiği Me’ârif-üs-sünen kitabının (bu kitap Sünen-i Tirmizî’nin bir şerhidir) 6. cildinin 149. sayfasında şöyle diyor:

    “İbni Teymiyye, birçok üsûl ve fürû’ meselesinde Ehl-i sünnet alimlerinden ayrılmış, asrının alimleri ve sonra gelenler, onu red etmişlerdir.”

    Hazırlayan: Murat Yazıcı

  6. İBNİ TEYMİYE KİMDİR ? – Murat Yazıcı
    İsmi, Ahmed b. Abdü’l-Halîm İbn-i Abdillâh b. Ebi’l Kâsım ibn-i Hadır en-Nemîrî el-Harrânî ed-Dimeşkî el-Hanbelî, Takiyyüddîn ibnü Teymiyye’dir. Harrân’da(3) doğdu (661 H.) Babası onu Dimeşk’e götürdü. Orada yerleşti ve meşhur oldu. Verdiği bir fetvadan dolayı Mısır’a çağrıldı. Oraya gitti… Orada bir müddet hapse atıldı. Sonra, İskenderiyye’ye nakledildi. Sonra, serbest bırakıldı ve 712’de Dimeşk’e gitti. 720 tarihinde orada tutuklandı. 728 senesinde, Dimeşk kalesinde tutuklu iken öldü.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    İbn-i Teymiyye, Felsefe ve Mantık ilimlerinde araştırması çok olan birisiydi. Lisânı fasîh idi. Yirmi yaşına varmadan ders okuttu ve fetva verdi. Eserleri çoktur.

    Hâsılı O, yedinci asır Hanbelî fıkıh ve hadîs âlimlerinden, şâz görüşleri bol olan birisidir. Şâzlarının bol oluşunun da, değişik sebebleri vardır. Bunlar, akîde, fıkıh ve üslûb olmak üzere üç tanedir.

    Mîzâc ve ahlâkı çerçevesinde doğan ve gelişen üslûbuyla, olması îcâb eden veya olabilecekten daha fazla bir cesâret, hiç olmaması lâzım gelen tepeden bakma, boyundan büyük olan nice büyüklere karşı, akıl almaz bir saldırganlık, acelecilik, muğalata ve benzeri sebeblerden doğan bıktırıcı tekrarlar, çekilmez tenâkuzlar sergilemiştir. Tenâkuz ve tekrarları çizildiği takdirde yazdıklarının neredeyse dörtte biri bile kalmayacaktır. Kitablarını aklı havada bir kara sevdalı edasıyla değil de, bir ilim adamı ciddiyeti ile okuyacak olan herkes bu hakikati görebilecektir. “İktizâ”sı, “Kâidetün Celîle”si, “Furkan”ı, “Ubûdiyye”si, Akîdeye dâir kitabları, Fetâvâ’sının akîdeyle alakalı kısımları, birindeki cümleleri diğerinde biraz değiştirilen, zaman zaman da hiç değiştirilmeden aynen tekrarlanan sözlerden meydana gelen cinsindendir.

    Yerine göre zâhiri, yerine göre filozof, yerine göre de Ehl-i Sünnet vasfıyla temâyüz etmiştir. Ne zaman ve nerede hangi cepheden olması lâzım geldiğini buna kanaat getirdiyse, o tâifenin düşünce ve müdafaalarıyla karşı tarafa saldırmış ve esasen başkalarına âid olan malzemeleri kendine mâlederek, onların kendi tahkiki olduğu zannını uyandırmıştır. Yerine göre Ehl-i Sünnet olup Ehl-i Bidata karşı, zaman zaman Ehl-i Bid’at fikrinden yana olup Ehl-i Sünnete karşı, bazen de felsefecilerden yana olup diğerlerine karşı amansız bir muharebe vermiş ve nihayet ilim adamlığını, muztarib mütefekkirliği (!) içinde kurban etmiştir.

    Hüseyin Avni KANSIZOĞLU İnkişaf Dergisi, Sayı: 7

    http://www.inkisaf.net/modules/articles/article.php?id=111

    NOT: Daha fazla bilgi için bkz:

    http://www.inkisaf.net/modules/articles/article.php?id=108

    http://www.inkisaf.net/modules/articles/article.php?id=109

    http://www.inkisaf.net/modules/articles/article.php?id=110

    İbn Teymiyye

    el-Kevserî merhum, et-Ta‘akkubu’l-Hasîs limâ Yenfîhi İbn Teymiyye mine’l-Hadîs ve el-Buhûsu’l-Vefiyye fî Müfredâti İbn Teymiyye adını verdiği eserlerinde bir kısım hadisler hakkındaki tavrını ve şazz görüşlerini tenkit ettiği İbn Teymiyye’nin özellikle itikadî konulardaki tutumunu hemen her çalışmasında eleştirmiştir. Özellikle birinci eserinde, İbn Teymiyye’nin Minhâcu’s-Sünne’de ele aldığı birçok konuda sahih hadis mevcut olduğu halde o konularda hadis bulunmadığını veya mevcut hadislerin güvenilmez olduğunu söylemesini tenkit etmektedir. Diğer benzerleri gibi bu iki kitabı da basılarak ilim alemine kazandırılmayı beklemektedir.

    Gerek Makâlât’ında, gerekse diğer telifleriyle, ta’lik ve takdim yazılarında sık sık İbn Teymiyye’nin görüşlerine değinmiş ve kendisine zaman zaman oldukça ağıra kaçan eleştiriler yöneltmiştir. Bunların başında İbn Teymiyye’nin, Yüce Allah’ı, mahlûkâta mahsus özelliklerle tavsif etmesi gelir. Her ne kadar İbn Teymiyye, “teşbih” ve “tecsim” olarak ifade edilen tavra katılmadığını belirtmişse de, izlediği yolun sonunun teşbih ve tecsime çıktığı da bir gerçektir. Bilindiği gibi İbn Teymiyye, gerek hayattayken, gerekse vefatından sonra en fazla eleştiri alan âlimlerden birisidir. Geniş ıttılâı, güçlü hafızası ve keskin dili ile o da pek çok büyük âlime ağır eleştiriler yöneltmiştir. Bıraktığı çok sayıda eser, büyük yankılar ve derin tesirler uyandırmıştır. Günümüzde Suud merkezli Vehhabîlik hareketi ile Selefîlik diye anılan akım, İbn Teymiyye’nin kalıcı tesirinin en büyük ve somut iki göstergesidir.

    http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=makale&no=7

  7. İBNİ TEYMİYE NASIL SAVUNULUYOR – Murat Yazıcı
    İlmi Eserlerde Tahrifat: Geçmiş ulemâmız, ilmi bir ’emanet’ bilerek kendilerine ulaşan müktesebâtı, virgülüne bile dokunmadan kendilerinden sonraki nesillere aktarmışlardır. Doğrularıyla bu birikim bize kadar bu hassasiyet sayesinde ‘olduğu gibi’ ulaşmıştır.

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Ed-Dârekutnî, “es-Sünen”inde (I, 26) Vekî b. el-Cerrâh’ın şöyle dediğini nakletmiştir: “İlim ehli, (ihtilâflı konuların delilleri konusunda) lehlerinde olanı da, aleyhlerinde olanı da yazar; heva ehli ise sadece lehlerinde olanı kaydeder.”

    İşin içine heva ve taassup girdiğinde, “emanet” duygusu, yerini tahrife bırakmakta ve günahkâr eller, ilmî miras üzerinde dilediğince oynamaktadır.

    Sözgelimi en-Nevevî’nin “el-Ezkâr” isimli meşhur eserinin Riyad baskısında, müellif en-Nevevî’nin, Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in kabr-i şerifini ziyaret konusunu ele aldığı bölüm, başlığı da dahil olmak üzere bir kısım ifadelerin değiştirilmesi ve bazı yerlerin de kitaptan tamamen çıkarılması şeklinde tahrif edilmiştir.

    (Muhammed Avvâme, bu tahrifin, mezkûr kitabın muhakkiki Abdülkadir el-Arnaût tarafından yapıldığı veya onun, Suud makamlarınca gerçekleştirilen böyle bir tahrifi onayladığı kanaatinde ise de (bkz. “Edebu’l-İhtilâf”, 88-9) el-Arnaût’un bu tahriften teberri ettiğini gösteren bir açıklaması için bkz. Mahmûd Sa’id Memdüh, “Ref’u’l-Minâre li Tahrici Ahâdîsi’t-Tevessül ve’z-Ziyâre”, 73-4, 377-9.)

    “İslâmî” tahrifatın bir diğer örneği de el-Âlûsî’nin “Rûhu’l-Ma’ânî” isimli meşhur tefsiri üzerinde müellifin oğlu Nu’mân el-Âlûsî tarafından gerçekleştirilmiştir.

    Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin müridi olan müfessir Seyyid Mahmûd el-Âlûsî’nin, özellikle tevessül konusundaki sözlerinin, oğlu tarafından nasıl çarpıtıldığını görmek için, “Rûhu’l-Ma’ânî”nin, bizzat müellifi tarafından kendi el yazısı ile yazılarak Sultan II. Abdülhamîd’e hediye edilen ve halen İstanbul’daki Râgıb Paşa Kütüphanesi’nde mevcut bulunan yazma nüsha ile matbu nüshası arasında bir mukabele yapmak yeterlidir (*).

    Benzeri bir tahrif de, meşhur müfessir Ebû Hayyân el-Endelüsî’nin “el-Bahru’l-Muhît” isimli tefsirinde yapılmıştır.

    Muhammed Zâhid el-Kevserî merhum, “Tekmiletu’r-Redd alâ Nûniyyeti İbni’l-Kayyım”da (s. 85) mezkûr tefsirin yazma nüshalarında Ebû Hayyân’ın, İbn Teymiyye’nin “Kitâbu’l-Arş” isimli eserinde, Allahü Teâlâ’nın Kürsü üzerinde oturduğu ve yanında da Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in oturması için boş yer bıraktığı şeklinde ifadeleri bulunduğunu söylediğini belirtir.

    Ancak “el-Bahru’l-Muhît”in bugün elimizde bulunan matbu nüshalarında bu ifadeye rastlamak mümkün değildir. El-Kevserî, yukarıda belirttiğimiz eserinde bu tefsirin Matba’atu’s-Sa’âde baskısının musahhihinin, din düşmanlarının bu ifadeleri istismar edeceği gerekçesiyle çıkardığını bizzat kendisinin söylediğini belirtti.

    Bu tefsirin benim elimdeki Dâru’l-Fikr baskısında da böyle bir ifadeye rastlamak mümkün olmadı…

    Maksat ne olursa olsun, İbn Teymiyye böyle bir şey söylemiş olsun ya da olmasın, önemli olan “el-Bahru’l-Muhît” adlı eserin aslında yer alan bu ifadenin hazfedilmiş olmasıdır.

    Eğer İbn Teymiyye böyle bir şey söylemiş değilse kendi eserleriyle bu ifade karşılaştırılır ve meselenin adı ortaya konur. Değilse İbn Teymiyye’yi savunmanın yolu bu değildir.

    Geçmiş alimlerin birer emanet olarak bizlere bıraktığı eserleri üzerinde kafamıza göre oynamalar yapmak kelimenin tam anlamıyla bir “hıyanet”tir ve bu hıyaneti kim ne maksatla işlemiş olursa olsun, bunu mazur görmek ve göstermek mümkün değildir…

    Yine benzeri bir tahrif, İmam el-Eş’ârî’nin “el-İbâne”sinde yapılmıştır. Bu eserin dört ayrı yazma nüshası karşılaştırılarak yapılan Dâru’l-Ensâra baskısında Allahü Teâlâ’nın Arş’a istivası meselesinde tenzih akidesine tam anlamıyla uygun tarzdaki bir paragraf, diğer baskılarda görülmemektedir.

    E. Sifil, 9-11 Kasım 2000, Milli Gazete

    (*) Not:(*) E. Sifil burada kaynak göstermemiş olmakla beraber, Nu’mân el-Âlûsî’nin yaptığı tahrifat hakkındaki bilgilerin İmam Kevseri’den iktibas edildiği anlaşılmaktadır (bkz. Makalat, s. 344). İmam Kevseri, kitabın Sultan Abdülmecid’e hediye edildiğini bildirmektedir.

    Murat Yazıcı

  8. İBNİ TEYMİYE’DEN VEHHABİLERİ REZİL EDEN İFADELER
    İbni Teymiyye’nin kabir ziyaretleri, kabirdekilerle tevessül vs. konularda Ehl-i sünnete aykırı görüşleri olduğunu biliyoruz. Her ne kadar İbni Teymiyye ve talebesi İbni Kayyım’ın şazz görüşleri Vehhabiliğe kaynak teşkil etmiş bulunuyorsa da, Vehhabiler çok övdükleri bu iki alimden daha aşırı ve müfrit inançlara sahiptirler. Burada, İbni Teymiyye’nin doğru kabul ettiği bazı rivayetler ve gerçekler üzerinde duracağım. Bunu yaparken, İbni Teymiyye’nin bu rivayetleri ve gerçekleri nasıl yorumladığı veya te’vil ettiği üzerinde değil, bahsedilen bu rivayetleri ve hususları doğru kabul etmesi üzerinde durmak istiyorum. Aşağıda, Ebu Ammar’ın kitabından tercüme ettiğim bazı parçaları bulacaksınız.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    İbni Teymiyye der ki:

    Kuraklık olduğu zaman, birisi Peygamberimizin (aleyhisselam) kabrine geldi ve kuraklık hakkında şikayet etti. Daha sonra Peygamberimizi gördü. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) “Ömer’e git ve İstiska namazı kılmasını söyle” buyurdu. Buna benzeyen birçok doğru rivayet mevcuttur.

    İktizâu’s-Sirati’l-Müstakim, s. 373; Ayrıca İmam-ı Buhari bundan Tarih el-Kebir kitabında, Mâlik ed-Dâr’ın hal tercümesinde bahsetmiştir. [Daha fazla bilgi için bkz. bu sitede “Mâlik ed-Dâr Hadîsi Sahîhtir” başlıklı yazı]

    Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) mübarek kabrine birisi gelerek Peygamberimizden yiyecek istedi ve oturdu. Bir süre sonra Haşimilerden biri geldi. Yanında bir tepsi yiyecek vardı. Dedi ki: “Bu yiyecek peygamberimiz tarafından gönderildi ve bununla sana şu mesajı gönderdi: bunu ye ve buradan git, çünkü bizi seven bizden bu tür istekde bulunmaz.”

    İktizâu’s-Sirati’l-Müstakim, s. 290.

    Bazı insanlar Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) kabrine gelerek Peygamberimizden birşeyler istedi ve istekleri yerine geldi. Bunun gibi, salih zatlar da insanlara yardım edebilir. Biz bunu inkar etmiyoruz.

    İktizâu’s-Sirati’l-Müstakim, s. 373.

    İmam-ı Buhari, Hafız ibni Teymiyye ve Kadı Şevkani hepsi aynı soruyu sordular: “Birisinin ayağı uyuşursa, ne yapmalı?” Hepsinin tavsiyesi aynı idi ve cevapları ile beraber aşağıdaki hadis yazılı idi: Resulullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) vefatından bir süre sonra, Abdullah İbni Ömer Necd’de idi ve birgün ayağı uyuştu. Acısının geçmesi için birisi ona “En çok sevdiğini an!” dedi. Bunu duyan İbn Ömer “Ya Muhammed” deyince, ayağının uyuşukluğu hemen geçti.

    İmam Buhari, İbni Teymiyye, ve ayrıca İmam-ı Nevevi

    İbni Teymiyye der ki: Aynı şekilde Abdullah ibni Abbas’ın da ayağı uyuşmuştu. Ona da birisi en çok sevdiğini anmasını söyledi. Abdullah ibni Abbas “Ya Muhammed!” diye nida etti ve ayağının uyuşukluğu hemen geçti.

    İbni Teymiyye, El-Kelim-el-Tayyib, Hadirat Ricluhu bölümünde

    Konuyla alakalı olduğu için, şu iki pasajı da burada verelim:

    Kadı Şevkani der ki: Birisinin başı dertte ise veya sıkıntıda ise, iki rekat nafile namaz kılmalı ve sonra gönülden yalvarmalı [Allahü teâlâya dua etmeli]. “Ya Muhammed” diye nida etmeliler ve Allahü teâlâ isteklerini verecektir ve problemleri çözülecektir. Muhaddisler bu hadisin sahih olduğunu bildirmişlerdir ve Tirmizi, Hakim, Nesai, İbni Mace ve Taberani onu kaydetmiştir.

    Hafız ibni Kesir, İmam Taberi ve İmam İbni Esir hepsi dediler ki: Ebubekr-i Sıddik radıyallahü anh hilafeti zamanında Necd’li yalancı peygamber Museyleme’ye karşı bir savaş oldu. Savaş başladıkta müslümanlar pozisyonlarını kaybettikleri zaman Halid bin Velid radıyallahü anh ve arkadaşları “Ya Muhammed!” (sallallahü aleyhi ve sellem) diye seslendiler ve devamında savaşı kazandılar.

    Kaynak: Traditional Scholarship and Modern Misunderstandings: Understanding The Ahl al-Sunna, by Abu Ammar. (Yukarıda naklettiğim son yedi pasaj bu kitapdan tercüme edilmiştir.)

    Davud bin Süleyman rahmetullahi aleyh diyor ki:

    Hicretin altmışbirinci senesinde (Harre) olayında Yezîdin adamları Medîne-i münevverede işkence yapdıkları gün, Saîd bin Müseyyib diyor ki, Mescid-i nebîde ezan okunamaz, namaz kılınamaz olunca, (Hucre-i nebeviyye)den ezan ve ikâmet sesi işitildi. Bunu, ibni Teymiyye de, (İktizâ-üs-Sırât-il-müstakîm) kitabında yazmakdadır. [Not: İbni Teymiyye’nin de yazdığı bu rivayet için bkz. Sünen-i Darimi, 15. Bab, No: 94. (Madve Yayınları, c.1, s. 198) ]

    Ahmed ibni Teymiyye, (Kitâb-ül-intisâr-fil-imâm-ı Ahmed) kitabında diyor ki, Bedir’de çukura doldurulan kâfirlerin işitmelerine, hazret-i Âişenin inanmaması, onun için suç olmaz. Çünki O, hadîs-i şerîfi işitmemişdir. Fakat başkalarının inanmaması suç olur. Çünki, bu hadîs-i şerîf her tarafa yayıldı. Zaruri inanılması lâzım gelen bilgilerden oldu. İbni Teymiyye, ölülerin diriltilmesi üzerindeki fetvâlarında diyor ki, ölüler, kendilerini ziyâret edenleri bilirler mi? Tanıdıklarından veya tanımadıklarından biri kabre geldiği zaman, bunun geldiğini anlarlar mı? Cevabında, (Evet bilirler ve anlarlar) diyor. Ölülerin buluşduklarını ve soruşduklarını ve dirilerin yapdığı işlerin onlara gösterildiğini bildiren haberleri yazıyor.

    Müellif merhum, bu gibi vesikaları yazdıktan sonra diyor ki:

    Buraya kadar, Ahmed ibni Teymiyye-i Harrânînin kitâbındaki vesîkaları bildirdik. Vehhâbîler, ibni Teymiyyenin yolunda olduklarını söyliyorlar. Onun büyük âlim olduğunu bildiriyorlar. Kendisine Şeyh-ul-islâm diyorlar. Hâlbuki, onun kitâblarını ve fikrlerini kabûl etmiyorlar. O, bütün meyyitlerin, şehîdler gibi diri olduklarını ve şehîdler gibi rızklandırıldıklarını bildiriyor. Onun sözüne uymıyan ve onun sözüne uyanlara kâfir ve müşrik damgası basanların, onun yolunda olduklarına hiç inanılır mı? Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, işitmez ve ziyârete gelenleri, kendisine yalvaranları görmez, bilmez ve tanımaz diyen ahmaklar, ibni Teymiyyenin ve hiçbir kimsenin yolunda değildirler. Kendi nefsleri, keyfleri arkasındadırlar. Allahü teâlâ, bunlara akl versin ve doğru yolu göstersin. Âmîn!

    Kaynak: Davud bin Süleyman, Minhat-ül-Vehbiyye fi Redd-il-Vehhabiyye

    Yukarıda, Ebu Ammar’ın kitabından tercüme ederek İbni Teymiyye’nin İktizâu’s-Sirati’l-Müstakim isimli eserinden birkaç pasaj aktardım. İbni Teymiyye’nin bahis konusu kitabının Pınar Yayınevi tarafından neşredilmiş olan Türkçe tercümesinin 5. baskısından birkaç sayfanın taranmış kopyaları aşağıda verilmiştir.

    Teym1

    Teym2

    Teym4

    Teym5

    Bu sayfalarda yazılı olanlar gösteriyor ki, İbni Teymiyye şunları doğru kabul etmektedir:

    1. Peygamberimizin (aleyhisselam) ve bazı salih kişilerin mezarlarına (yani mezarda yatan salih zata) selam veren bazı kimseler, selamlarına cevap verildiğini işitmiştir.

    2. Hicretin altmışbirinci senesinde (Harre) olayında Yezîdin adamları Medîne-i münevverede işkence yapdıkları gün, Saîd bin Müseyyib diyor ki, Mescid-i nebîde ezan okunamaz, namaz kılınamaz olunca, (Hucre-i nebeviyye)den ezan ve ikâmet sesi işitildi. [Not: İbni Teymiyye’nin de yazdığı bu rivayet için bkz. Sünen-i Darimi, 15. Bab, No: 94. (Madve Yayınları, c.1, s. 198) ]

    3. Kuraklık olduğu zaman, birisi Peygamberimizin (aleyhisselam) kabrine geldi ve kuraklık hakkında şikayet etti. Daha sonra Peygamberimizi gördü. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) “Ömer’e git ve İstiska namazı kılmasını söyle” buyurdu. [90 nolu dipnotta, İbni Kesir’in bu haber hakkında “isnadı sahihtir”dediğini görüyoruz. Daha fazla bilgi için bkz. bu sitede “Mâlik ed-Dâr Hadîsi Sahîhtir” başlıklı yazı.]

    4. “Bu tür tezahürler, Peygamberimizden daha alt düzeyde olan salih şahsiyetler tarafından da ortaya konabilmektedir” diyor ve ekliyor: “Ben şahsen bu türde bir çok olay biliyorum.”

    5. Devamında, İbni Teymiyye (yapılan hareketi uygun görmemekle, karşı çıkmakla beraber) kabirdeki salih bir zatdan bir şey istenmesinin ve istenenin yerine getirilmesinin “çok görülen bir olay” olduğunu yazıyor!

    6. Bir sonraki (494.) sayfanın ortasındaki paragrafta ve sayfa sonuyla bir sonraki sayfanın başında söyledikleri dikkatle okunursa, İbni Teymiyye “salih zatların kerametlerinin öldükten sonra da devam ettiğini” kabul ediyor. Çünkü bunlar için “gerçekler” diyor.

    7. Sayfa 499’da da diyor ki: “Ölünün Kur’an okuma zikir ve dua seslerini işitebildiği doğrudur.”

    Bu yazdıklarımdan, İbni Teymiyye’nin bu konularda tamamen Ehl-i sünnete uygun görüşlerde olduğu anlaşılmamalı. Nitekim, bazı aykırı görüşleri bu sitede çeşitli makaleler ile ortaya konmaktadır. Ayrıca, İbni Teymiyye’nin burada yazdıklarıyla başka yerlerde söylediklerinin tamamen tutarlı olup olmadığı da ayrı bir tahkik konusu olabilir. Fakat, burada yazdığı ve doğru olduğunu söylediği hususlar, “ölüler hissizdir, işitmez, cevap veremez, bir şey yapamaz” diyen Vehhabileri açık bir şekilde tekzib etmektedir.

    Son bir iktibasla tamamlayalım. İlahiyatçı-yazar Ebubekir Sifil şu yorumu yapmış:

    “Nitekim, gerek İbn Teymiyye’nin, gerekse talebesi İbni Kayyım’ın eserlerini neşreden bir kısım Selefilerin, bu iki alimin bazı meselelerdeki görüşlerine tahammül edemeyerek kendilerine itiraz ettikleri bilinen bir husustur. (Örnek olarak İbni Kayyım’ın Medaricü’s-Salikin’inin Daru’l-Hadis baskısına bakılabilir.)” (Dr. Ebubekir Sifil, İslam ve Modern Çağ, Kayıhan Yayınları, c.1, s. 82)

    Derleme ve tercüme: Murat Yazıcı

    İmam-ı Zehebî de Vehhabîleri Tekzib Ediyor

    İmam Ahmed’in oğlu Abdullah, babasının, Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)’in saçıyla tevessülde bulunduğunu; onu öptüğünü ve içine daldırdığı kaptaki suyu şifa niyetiyle içtiğini söylemiştir. (ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, XI, 212)

    İmam et-Tebarânî ile –kendisi gibi birer Hadis imam olan– Ebû Bekr b. Mukrî ve Ebu’ş-Şeyh, Medine’de bulundukları zamanlardan birinde yiyecekleri tükenmiş, aç kalmışlardı. Açlık dayanılmaz bir hal alınca Ebû Bekr b. Mukrî, “kabr-i saadet”e giderek, “Ey Allah’ın Resulü! Açlık bizi perişan etti!” diye serzenişte bulunur. Medine’de oturanlardan birisi aynı günün akşamı kapılarını çalar ve “Bizi Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e şikâyet etmişsiniz. Rüyama geldi ve size yardım etmemi emir buyurdu” diyerek elindeki yiyecek dolu sepeti kendilerine verir… (Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, XVI, 400-1)

    Kaynak: E. Sifil, Milli Gazete

    http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=77

    Bir Tel Saçı

    Şimdi size Kainatın Gülü’nü koklama fırsatını kaçıran bir büyük gönül adamının Fahr-i Cihan Efendimize ait maddî bir hatıraya sahip olamayışının üzüntüsünden bahsetmek istiyorum. Bu zat büyük tabiîlerden fakih ve muhaddis Abîda b. Amr es-Selmanî’ dir (ö. 72/691). Aslen Yemen’li olan Abide, Efendimiz’in vefatından iki yıl kadar önce, Mekke fethi sıralarında müslüman oldu, fakat içinde bulunduğu şartlar sebebiyle Medine’ye gelip de Resulullah Efendimiz’i göremedi. Ancak Hz. Ömer devrinde Küfe’ye gelip yerleşti ve birçok fütühata katıldı. Fıkıh dediğimiz İslam Hukuku’nda öylesine büyük bir şöhret kazandı ki, Küfe’nin meşhur dört fakîhinin en üstünü olarak o gösterildi. Devrinin en büyük kadılarından biri olan Kadî Şüreyh bile içinden çıkamadığı meseleleri gelip ona danışırdı.

    Kendisinden en çok faydalanan talebesi Enes İbni Malik’in azatlı kölesi olan şöhretli fıkıh alimi Muhammed İbni Şirin ile bir gün Efendimiz’e dair sohbet ediyorlardı. İbni Şîrîn, efendisi Enes İbni Malik sayesinde Resûlullah’ın bir tel saçına sahip olduğunu söyledi. Böyle bir devleti elden kaçıran Abide es-Selmanî üzüntüsünü şöyle dile getirdi:- Resûlullah’ın bir tel saçına sahip olmayı, yeryüzünün bütün altın ve gümüşlerine sahip olmaya tercih ederdim.

    Abide es-Selmanî’nin gönül zenginliğini gösteren bu özlü sözler, büyük Türk alimi, şöhretli muhaddis ve tarihçi Zehebî’yi (ö. 748/1348) çok duygulandırmıştır. 23 ciltten meydana gelen Siyerü a’lami’n-nübela adlı eserinde (IV , 42-43) bu sözleri naklettikten sonra, büyük bir duygu seli halindeki hislerini şöyle dile getirmiştir:

    ”Resûlullah’ın bir tel saçını, insanların sahip olduğu bütün altın ve gümüşlere tercih eden Abîde’nin bu sözleri, doruk noktasındaki bir muhabbetin göstergesidir. O büyük alim, Hz. Peygamber’in vefatının üzerinden yalnızca elli sene geçmişken böyle söylerse, onun vusülünden yedi yüz sene sonra şayet güvenli bir şekilde onun bir tel saçını veya pabucunun kayışını, yahut kesip attığı bir tırnağını, hatta su içtiği toprak kabın bir parçasını elde edecek olsak, acaba bizim ne söylememiz gerekir! Şayet zengin bir adam servetinin büyük bir kısmını böyle bir şeyi elde etmek için sarf etse, sen ona saçıp savuran veya akılsızca para harcayan biri gözüyle mi bakarsın? Hayır, hayır. Resulullah’ın mübarek elleriyle yaptığı Mescid-i Nebevi’sini ziyaret edebilmek, onun aziz şehrinde Hücre-i saadet’inin yanı başında kendisine selam verebilmek için varını yoğunu harcamaktan çekinme! Medine’ye vardığında onun sevgili Uhud’una doya doya bak ve onu sen de sev! Çünkü Uhud’u senin Peygamber’in aleyhisselam da çok severdi. Onun ravzasına ve oturup kalktığı yerlere defalarca giderek ruhunu iyice doyurup kandırmaya gayret et! Zira Kainatın Efendisi olan o zatı canından, yavrundan, sahip olduğun her şeyden, kısacası bütün insanlardan, daha çok sevmedikçe mü’min olamazsın. Cennetten yeryüzüne inen o mübarek Hacerülesved’i öp! Kainatın Efendisi’nin öptüğü yeri öğrenerek oraya dudağını yapıştır! Cenab-ı Mevla’nın sana lütfettiği bu saadet sebebiyle haydi gözün aydın olsun. Dünyada bundan daha büyük bir bahtiyarlık yoktur. Şayet Resül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in Hacerülesved’e doğru kaldırıp işaret ettiği, sonra da öptüğü bastonu bugün ele geçirmîş olsaydık, o bastonu görüp öpebilmek için bütün gayretimizi sarf etmemiz gerekirdi. Artık şunu kesin olarak biliyoruz ki, Hacerülesved’i öpmek, onun bastonunu ve pabucunu öpmekten daha değerli ve faziletlidir. Tabiî alimlerinden Sabit el-Bünani, Enes b. Malik’i görünce elini tutar ve “bu el, Resulullah’ın eline dokunmuş bir eldir” diye öperdi. … Şayet hacca gidememişsen, hacdan dönenlerden birini kucakla ve “bu ağız, sevgilim aleyhisselam’ın öptüğü taşı öpmüştür” diyerek sen de onun ağzını öp!”

    Derleyen: Murat Yazıcı

  9. İBNİ TEYMİYE’NİN ALLAH (C.C.)’YA MEKAN İSNAD ETMESİ – Murat Yazıcı
    Hanefî fıkıh alimlerinden, İmam Ebû C’afer et-Tahâvî’nin (vefatı m.933) rahimehullah yazdığı ve mezhebin üç büyük imamının itikadî çizgisini yansıtan ‘Akîde’de şöyle denmektedir:

    ‘Allahü teâlâ, varlığı için birtakım sınır ve son noktalar bulunmasından, erkân, aza ve edevattan yüce ve beridir. Mahlukatı ihata eden altı yön O’nu ihata edemez.’
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Molla Aliyyülkârî rahimehullah diyor ki:

    “Allahü Teâlâ’nın cisim olduğunu, mekânı bulunduğunu, Allahü Teâlâ üzerine zaman geçtiğini söyleyen kimse de kâfirdir. Böyle bir kimse için iman hakikati sabit olmamıştır…. Allah bir mekânda değildir. Yukarıda değildir, aşağıda değildir, başka cihetlerde değildir. Allahü Teâlâ üzerinden zaman geçmez. Allah bir şeyin içine girmiş değildir, bir şeyin mahalli de değildir.” (Fıkh-ı Ekber Şerhi)

    Daha fazla bilgi için, bu blogdaki “Allahü teâlâ için mekân veya yön söylemek caiz değildir” başlıklı makaleme bakınız.

    Ehl-i sünnet alimlerinin bu açık beyanlarına rağmen, İbni Teymiyye’nin kitaplarını okuyanlar arasında “Allahü teâlâyı yaratıklara benzetmek” temayülünün va başka sapık görüşlerin yayıldığını görüyoruz.

    Ebu Hamid bin Merzuk rahimehullah İbni Teymiyye’nin bozuk sözlerini geniş olarak ele almış ve reddetmiştir. Bera’atü’l-Eş’ariyyin isimli eserinden ufak bir kısmı burada vermekde fayda görüyorum:

    İBN TEYMİYYE’NİN ALLAHÜ TEÂLÂ’YA SINIR VE MEKÂNINA DA SINIR OLDUĞUNUN İSBATI HAKKINDA BÂTIL SÖZÜ

    [İbni Teymiyye] Yine mezkur kitabın [Minhacu’s-Sünne’nin] c. 2, s. 29’da (min muvafati sarihi’l makul li sahih el-menkul) bahsinde der ki:

    “Allahü teâlâya bir had (ölçü) olup, ondan başkası miktarını bilmiyor. Haddinin sonu tasav vur edilmesi hiçbir kimseye caiz değildir. Ama haddi olduğuna ina nacak ve hakkındaki bilgiyi Allahü teâlâya havale edecektir. Allah’ın mekanı için de had vardır. Allah Arş’ının üzerinde, göklerin üstündedir. İşte bu iki durum, O’nun iki haddidir (sınırıdır).”

    İbn Teymiyye’nin bu sözleri hakkında derim ki: “Allah için had vardır, mekanı için de bir had vardır?” dediği bu iki sözünde, Rab bi için cisim isnad ettiğinde, acaba akıllı kimse tereddüt eder mi? Allahü teâlâ ve tekaddes onun dediği bu yalanından uzaktır. Yine akıllı kimse, İbn Teymiyye’nin, “Onun bir haddi olup kendisinden başka kimse bilmez”, kavlinden taa “Onun mekanı için de bir had vardır” kavline kadar dediği bu tabirinin arasında hata ve çelişki olduğunda tereddüt eder mi? Bu söz, “Allah’ın cismi vardır, ondan başka hiç kimse cismini bilmiyor” tabirinin benzeridir. Allah’a had isbatlamak, O’na mekan olduğunu söylemek, ancak şeytandan gelebilecek bir kuruntudan başka bir şey değildir.

    Allah’ın Kitabı, Peygamberinin sünneti, salih selef ile bütün Müslümanlar, İbn Teymiyye’nin bu hezeyanından uzaktırlar. Alla hü teâlânın miktarı için (onun dediğine göre) bir had vardır ve mekânı olan Arş için de, bir had olunca, kendisi Arş’ın üzerindedir. Yalnız dört parmak kadar üzerinde kıyamet günü Muhammed sallallahü teâlâ aleyhi ve sellemi oturtacak bir yer boşluğu bırakır de miş ve Teymiyyeci hocalar da Kur’an-ı Kerim’in bir ayet-i celilesinde geçen Makam-ı Mahmud’un bundan ibaret olduğuna itikad ediyor lar, denilince, Allah’ın haddini O’ndan başka kimse bilmez diye na sıl iddia ediyor? Allah alt taraftan Arş’ın sathına temas ediyormuş ve kendisi dört parmak kadar Arş’tan küçükmüş! Allah’ın sağ ve sol yanları olduğunu iddia ediyorlar. Allahü teâlâya olan haddin den ancak yukarı cihetini bilmemişler ki, işte İbn Teymiyye’nin Allahü teâlâdan başka hiç kimse onu bilmez dediği had budur. Dille rin hata söylemesinden, kalblerin yanlış düşünmesinden Allah’a sı ğınıyoruz.

    “Allah, Arş’ın üzerindedir (üzerinde oturmuştur)”, diye yukarı da geçen sözü, yine yukarıda geçen “Allah, yaratıklarından ayrıdır”, dediği sözünü nakz etmektedir. Çünkü Arş da mahlukattandır. İddiasına göre, Allah Arş’ın üzerindeki oturması, ondan ayrı olma sına muhalif olur.

    “Göklerinin üstündedir”in iki manası vardır. Şöyle ki: Bundan maksadı, Allah’ın Arş’ı göklerin üstündedir ise, bu açık bir haber dir. Zira Arş’ın göklerin üstünde olduğunu Müslümanlar da bilir. Bundan bahsetmesine lüzum yoktur. Şayet maksadı Allahü teâlâ Se maların üstündedir demek ise, Allahü teâlâ, Arş’ın üzerinde otur muş değil, Arş’ın altında olması lazım gelir. Çünkü Arş semaların üstündedir. İşte bu kavli hem yanlış hem de mana itibariyle çeliş kilidir.

    “İşte bu durum onun iki haddidir” kavli, fasiddir. Zira bu batıl tabirine göre, Allahü teâlânın beş ciheti (yönü) lazım gelir. Birisi, mekânı için, dört cihet de: alt, sağ, sol cihet ile, kendisinden başka kimsenin bilmediği üst cihetidir. Dillerin hatalı söylemesinden, akılların yanlış düşüncesinden Allah’a sığınıyoruz.

    İBN TEYMİYYE’NİN HERKES, ALLAH’IN ZÂTINI VE MEKÂNINI CEHMİYE TAİFESİNDEN DAHA İYİ BİLİR, DİYE BÂTIL İTİKADI VE ALLAHÜ TEÂLÂNIN ONUN BU YALANINDAN MÜNEZZEH OLDUĞU

    Mezkur kitabının 30’uncu sahifesinde,

    “Herkes, Allah’ı ve Allah’ın mekânını Cehmiye taifesinden daha iyi bilir”

    tabiri nedeniyle, İslam ümmetinin cumhuruna karşı çok iftiracı ve cânidir. Zi ra, Cehmiye taifesinden maksadı, Eş’arilerdir. Bu da onlar hakkın da ikinci bir iftirasıdır ki, çok bilgili olan İslam âlimlerinden müteşekkil büyük bir cemaate Cehm b. Safvan’ın re’yini isnad ederek onları Cehmiyecilikle lakaplandırmıştır. Halbuki, Cehm b. Safvan, H. 128’de ölmüş ve onun çürük itikadı da beraberinde mezara gitmiş, hiçbir tabii de yoktur. Ve ona mutabeat edilmesine de layık de ğildir. İbn Teymiyye ile İbn Kayyım’ın tabirlerinde çok geçen bu Cehmiye lakabından maksatlan, Eş’ariyye taifesidir. Çünkü Eş’ariler, Dimaşk’ta onunla yaptıkları münazarada kendisini susturmuş ve Kahire’de toplanan meclislerine de katılmamıştır. Nerede kaldı ki, onlarla münazara edebilsin. Bu sebepten İbn Teymiyye, onları tekfir etmek, Cehmiyelikle lakaplandırmak, çeşitli kötü sövmelerle onlara sövmek, kendini ibadete verip zamanın emirlerinin sevgisini kendine doğru çekmek üslübu cihetine giderek bu çeşit yollarla yüksek dağlara benzeyen o âlimleri•zayıflatacağını zannetmişti. Halbuki takip ettiği bu üslublar, ancak geri kafalı insanlar ve benzerlerinin pazarlarında değerlendirilmektedirler. İbn Teymiyyeci hocalardan başka bütün İslam âlimleri, Allahü tebareke ve teâlâyı ölçülmekten ve mekândan tenzih edip, Allah’ın hakikatini bilmekten hasıl olan aczi müdriktirler. Ve zâtının hakikatı hususunda, derin düşünmek de, Allah’a şerik koşmaktır, diyorlar.

    KUR’AN-I KERİM, MEŞHUR VE MÜTEVATİR HADİSLER, İLK ULEMA VE TABİİN İLE 3’üncü ASRIN BÜTÜN ÂLİMLERİNİN KELÂMLARI, ALLAHÜ TEÂLÂNIN ARŞ’IN ÜZERİNDE OLDUĞUNA DAİR TABİRLE DOLUDUR DİYE İBN TEYMİYYE’NİN BÂTIL İTİKADI

    İbn Teymiyye yazdığı risalenin 194’üncü sahifesinde Allah’ın yaratıkların üstünde olduğu bahsinde der ki:

    “Şüphesiz Kur’an ve yaygın mütevatir hadisler, ilk âlimlerin ve tabiin’in ve hatta üçüncü asrın bütün âlimlerinin kelâmları, Allah’ın yüksekte Arş’ının üzerinde olduğunun isbatı hususunda çeşitli delillerle doludur.”

    Derim ki: İbn Teyıniyye’nin bu tabirinde, korkutucu, şaşırtıcı ve itiraz edilir şeyler var. Avam tabakasıyla benzerleri için korkutucudur. Zira onlar, Kur’an ve meşhur hadisler … diyerek İbn Teymiyye’nin bahsettiği şeyi işittikleri zaman korkar ve etkilenirler. Halbuki bu sözler, tahkik mihengine arz edilirse, ilk bakışta İbn Teymiyye’nin itikad ettiği gibi Kur’an’ın bazı ayetlerinin izahından, Allah’a üst cihet olduğu çabuk akla gelmekte ve bazı ayetlerde de zahire göre üst cihetin aksi anlaşılmaktadır. Peygamber’in (aleyhisselam) meşhur hadislerinin durumları da böyledir. Meşhur olan hadis, bazen sahih, bazen de zayıf olur. Sünnette mütevatir hadisler pek azdır. İbn Teymiyye’nin, tahmini olarak söylediği ve Kur’an ile hadisle, ashaba, tabiine ve bütün üçüncü asrın alimlerine isnad eylediği bu sözlerle miskin avam tabakasını şaşırtıp inançlarını ifsad etmesi, bu izahtan zahir oldu. Şayet doğru ve muhakkik bir zat olsaydı, Allahü teâlânın Arş’ın üzerinde olduğuna dair Kur’an-ı Kerim’den istihrac ederek, delaletin üç nev’i olan mutabakat, tazammun ve iltizami nev’ilerden hiç olmazsa üç misal getirecekti. Ve iddiasına dair yine sahabeden (Allahü teâlâ onlardan razı olsun) ve tabiinden sahih senedler nakledecekti. Keza tabiinin tabilerinden de naklederdi. Ta ki, o delil ve nakillere bakılıp düşünülsün. Lakin kendisi, Allahü teâlânın Kitabına, Resulü’nün sünnetine, salih selefler ile diğer asırlann ulemasına karşı iftiracı ve şaşırtıcı bir tavır almaktadır. “Delaletin nev’ileriyle” kavlindeki tenakuz (çelişki) de açıktır. Çünkü, delaletin üç nev’i de, mantık ilminin mukaddimesindendirler. Halbuki kendisi mantık ilminin okumasını, öğrenmesini haram kılmıştır.

    Yine yukarıda adı geçen risalesinde (sahife 200), Allahü teâlânın Arş’ın üzerinde oturması hususunda, aklın açıkça düşünmesi, o hususta varid olan nakillere uygundur, diyor.

    Yine mezkur risalenin 202’nci sahifesinde batıl olarak demiş ki: “Gece ve gündüz, kalbleriyle Allah’a teveccüh edip O’na gizli olarak yalvaran sahabe ve tabiin sınıflarının, Allah’ın yaratıkların üzerinde olduğuna dair sorulacak sualden yüz çevirmeleri tasavvur edilemez”.

    Aynı risalede kendi hevasına göre, istiva kelimesini tefsir ederken, Malikilere, bilhassa ilk zamandaki âlimlerine, “Onlar, Allahü tebareke ve teâlânın bizatihi Arş’ının üzerinde bulunduğuna dair Ehl-i sünnet ve’l-cemaatin icmaı olduğunu hikayet ediyorlar” diye iftira etmiştir.

    Aynı risalenin 213’üncü sahifesinde, “Bu hususta Ehl-i sünnet ittifak etmişlerdir”, diyor.

    Yine o risalenin 209’uncu sahifesinde, “Allahü teâlânın haddi (ölçüsü) olduğu hikayesi Abdullah b. el-Mubarek’e isnad edilmiştir.” diyor. Bu, İmam İbnü’l-Mubarek hakkında bir bühtandır. Yine diyor ki: “Bu sahih bir görüş olup Ahmed b. Hanbel, İshak b. Rahuye ile bir değil, birçok imamlardan sabit olmuştur.”

    “Bu sahih bir görüştür” dediği şey, yalnız onun ve mücessime fırkasından olan hocaların görüşüdür. “Ahmed b. Hanbel ve İbn Rahuye’den sabittir …” kavli, bu iki imam hakkındaki ikinci bühtandır. Yukarıda geçen, üç imama yaptığı yalanı kafi gelmemiş gibi, “bir değil, birçok imamlardan …” diye adeti üzere genel tabirle bahsetmekte, başkalarını şaşırtmak için, “imamlardan yalnız bir değil” gibi bir cümle kullanmaktadır.

    Ebu Hamid bin Merzuk, Bera’atü’l-Eş’ariyyin, Bedir Yayınevi, 1994; s.449-452.

    İLAVE: Yukarıda İbni Teymiyye’nin şu ifadesi naklediliyor:

    “Allahü teâlâya bir had (ölçü) olup, ondan başkası miktarını bilmiyor. Haddinin sonu tasav vur edilmesi hiçbir kimseye caiz değildir. Ama haddi olduğuna ina nacak ve hakkındaki bilgiyi Allahü teâlâya havale edecektir. Allah’ın mekanı için de had vardır. Allah Arş’ının üzerinde, göklerin üstündedir. İşte bu iki durum, O’nun iki haddidir (sınırıdır).”

    İbni Teymiyye’nin bu sözü en az bir kitabında daha tekrar ettiği anlaşılıyor:

    http://arabic.islamicweb.com/Books/taimiya.asp?book=362&id=460

    قال ابو سعيد والله تعالى له حد لا يعلمه احد غيره ولا يجوز لأحد ان يتوهم لحده غاية في نفسه ولكن نؤمن بالحد ونكل علم ذلك الى الله ولمكانه ايضا حد وهو على عرشه فوق سمواتة فهذان حدان اثنان

    Kaynak: İbni Teymiyye, Der’u Te’ârudi’l-Akl ve’n-Nakl, 2/57. (Bu bilgi buraya 4 Ocak 2010 tarihinde ve yukarıda bağlantısını verdiğim “online” kitapdan kopyalanmıştır.)

    Derleyen: Murat Yazıcı

  10. İBNİ TEYMİYE’NİN ANORMAL GÖRÜŞLERİ – Ebubekir Sifil
    Aşağıdaki yazı, Dr. E. Sifil’in ‘İbni Teymiyye ve Selefilik’ başlıklı makalesinden alınmıştır:

    Söz gelimi ‘Rahman Arş’ı istiva etti’ (9) ayetinde geçen ‘istiva’yı ‘hükümranlığı altına almak’ vb. şeklinde tevil etmek (İbni Teymiyye’ye göre) doğru değildir.

    Bu konuda şöyle der:
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    “Ehl-i Sünnet’e gelince, -İbn Teymiyye’nin de kendisini Ehl-i Sünnet’e nisbet ettiği malumdur (E.Sifil)- onlar şöyle derler: “Arş’ı istiva, keyfiyetsiz bir şekilde Allahü teâlânın bir sıfatıdır. Kişinin, buna iman etmesi ve bunun (nasıl olduğunun, E.Sifil) bilgisini Allah’a havale etmesi gerekir.” (10)

    İbn Teymiyye sözü bu noktada bırakmış ve tevile sapmamış olsaydı hem kendisiyle çelişmemiş olur, hem de itiraza muhatap olmaktan kurtulurdu. Ne var ki böyle yapmamış ve aşağıda zikredeceğim tarzda tevile bizzat kendisi başvurmuştur.

    “İstiva” konusunu işlediği yerlerden birisinde, bu kelimenin (“istevâ alâ” ifadesinin) bir tek anlamı bulunduğunu söyler ve şöyle der:

    “Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), üzerine binmek için hayvanının yanına geldi; ayağını üzengiye koyduğu zaman “Bismillah” dedi. Hayvanın sırtına oturduğu (istevâ alâ zahrihâ) zaman “Elhamdülillah” dedi. İbn Ömer de şöyle demiştir: “Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bineğine bindiği zaman (istevâ alâ ba’îrihî) … Bu anlam, iki hususu ihtiva eder: İstiva edenin, istiva ettiği şeyden yüksekte olması ve onunla aynı seviyede olması. Bir şeyden aşağı seviyede olanın durumu hakkında “istevâ aleyhi” denmez.” (11)

    Allahü teâlânın Arş’ı istiva etmesi İbn Teymiyye’ye göre onun “üzerinde” bulunması anlamında olduğuna göre burada şöyle bir problem ortaya çıkmaktadır: Allahü teâlânın varlığı ezelî olduğuna göre, Arş’ı yaratmadan önce Allahü teâlâ nerede idi?

    İmam Ebu Hanife bu konuda şöyle der: “Allahü teâlâ, kendisi için ihtiyaç ve (Arş’ın üzerine) istikrar (yerleşme) söz konusu olmaksızın Arş’ı istiva etmiştir. O, Arş’ı da, Arş’tan başkasını (diğer yarattıklarını) da korumaktadır. Eğer (Allahü teâlâ Arş’a ve bir yerde yerleşmeye) muhtaç olsaydı, tıpkı mahluklar gibi alemi yoktan var etmeye ve idareye muktedir olmazdı. (Bir mekânda) oturmaya ve karar kılmaya muhtaç olsaydı, Arş’ın yaratılmasından önce Allahü teâlâ nerede idi? Yüce Allah bundan (bir yere yerleşmek ve orayı mekân tutmaktan) münezzehtir” (12)

    “İstiva” meselesinde İbn Teymiyye’nin çözmesi gereken problemlerden özellikle ikisi dikkat çekicidir:

    ı. Önce sıfatlar konusundaki nassları, zahir ifadelerini esas alarak anlamak ve tevile sapmamak gerektiğini söylemekte, ancak daha sonra yine bizzat kendisi, “istiva” kelimesinin “oturmak, yerleşmek” anlamında kullanıldığı rivayetleri ileri sürerek, daha önce de gördüğümüz gibi fiilen tevil yapmış olmaktadır.

    2. İmam Ebu Hanife’nin sorduğu, “Arş’ı yaratmadan önce nerede idi?” şeklindeki hayatî soruya İbn Teymiyye’nin verdiği cevap, Arş’ın da “kadîm” olduğu şeklindedir ki bu, ilkinden daha çetin bir problemi doğurmaktadır: Eğer Arş kadîm ise, bu durumda zorunlu olarak şu iki durumdan birisi söz konusu olacaktır:

    A. Arş da tıpkı Allahü teâlâ gibi -haşa- “vacibu’l-vücud” (varlığı zorunlu)dur. Oysa bu özelliğin ancak Allahü teâlâda bulunabileceği izahtan varestedir.

    B. Arş’ı da Allahü teâlâ yaratmıştır. Ancak Allahü teâlâ ezelden beri Arş’ı istiva etmekte olduğu için Arş’ın hem ezelî, hem de mahluk (hâdis, sonradan var olmuş) olması gerekir.

    İbn Teymiyye bu problemi, “havâdis”in (ezelî olmayan, sonradan var olan varlıkların) ve cisimlerin “cins/nev” olarak kadîm (öncesiz) olabileceğini söyleyerek çözmeye çalışmaktadır. Onun bu konudaki görüşü Minhacu’s-Sünne’nin kenarında Muvafakatu’l-Ma’kul adıyla (13) ve müstakil olarak da Der’u Te’arudi’l-Akli ve’n-Nakl adıyla basılan eserinde (14) tafsilatlı olarak görülebilir.

    Dolayısıyla İbn Teymiyye’ye göre Arş’ın da nev’î olarak kadîm olması icabeder ki, Celâluddîn ed-Devvânî, Şerhu’l-Adudiyye’de İbn Teymiyye’nin, bir eserinde Arş’ın nev’î olarak kadîm olduğunu söylediğini belirtir.

    Muhammed Abduh da bu ifade üzerine yazdığı ta’likte şunları söyler: “Bunun sebebi İbn Teymiyye’nin, ayet ve hadislerin zahirî ifadelerini esas alan ve Allahü teâlânın Arş’a, oturmak suretiyle istiva ettiğini söyleyen Hanbelîler’den olmasıdır. Kendisine, Allahü teâlâ ezelî olduğu için O’nun mekânının da ezelî olması gerektiği için bu görüşün Arş’ın ezelî olmasını icabettirdiği, Arş’ın ezelî olmasının ise onun görüşüne aykırı olduğu söylenerek itiraz edilince, “Arş nev’ olarak kadîmdir” demiştir. Bu şu demektir: Allahü teâlâ, ezelden ebede kadar bir Arş’ı yok ederken diğerini yaratır ki, Allahü teâlânın istivası ezelî ve ebedî olsun ….”

    Buna bağlı olarak İbn Teymiyye’de problemli olarak görülen bir diğer husus, Allahü teâlânın bir “yön”(cihet)de olduğunu söylemesidir.(15)

    Ona göre Arş, ya dairesel bir şekilde felekleri ihata etmekte veya dairesel bir şekilde olmaksızın feleklerin üzerinde yer almaktadır. (16) Bu ihtimallerden ikincisi konumuz bakımından İbn Teymiyye’nin bakış açısına göre herhangi bir problem arz etmemektedir. Çünkü Allahü teâlâ Arş’ın üzerinde bulunduğuna ve Arş da dairesel olmaksızın feleklerin (göklerin) üzerinde bulunduğuna göre Allahü teâlânın o yönde olması anlaşılabilir bir husustur.

    Ancak Arş’ın felekleri ihatasını anlatan ilk ihtimal kabul edildiğinde ortaya şöyle bir soru çıkmaktadır: Allahü teâlâ Arş’ı istiva ettiğine ve Arş da dairesel olduğuna göre, Allahü teâlânın bir “yön”de bulunduğunu nasıl söyleyebiliriz?

    Bu soruyu İbn Teymiyye de sormakta ve şöyle demektedir: “Birisi şöyle diyebilir: Arş dairesel bir şekilde olduğuna ve Allahü teâlâ da onun ötesinde ve ondan ayrı olarak onu ihata ettiğine göre, kulun, dua ve ibadeti esnasında Allahü teâlâya yönelmek maksadıyla alt tarafı değil de yukarıyı esas almasının faydası nedir?. Ona şöyle denir: Bu, feleğin (göğün) yarısının yeryüzünün alt kısmına geldiğini düşünenlerin vehminden ileri gelen bir sorudur. ( … ) Bu büyük bir hatadır. Zira eğer feleğin yarısı belli bir yönde yeryüzünün alt kısmında bulunmuş olsaydı, onun, her yönden yeryüzünün altında olması gerekirdi. Bu ise feleğin mutlak olarak yeryüzünün altında olmasını gerektirir ki, böyle düşünmek, hakikatleri tersine çevirmek demektir. Zira felek mutlak olarak yeryüzünün üstündedir. .. Dua ve ibadet esnasında kişinin matlubu, diğer yönlerdense yükseklik tarafından kendisine daha yakındır. Bir kimse veya bir melek göğe veya yukarıya çıktığı takdirde, onun bu yükselişi, başının bulunduğu yönde (yukarıya doğru) olursa daha kestirme olur.”(17)

    Bu yazının başlarında da belirttiğim gibi, İbn Teymiyye, meseleleri Selefin yaptığı gibi belli bir noktadan ileriye götürmemiş olsaydı, söyledikleri etrafında kopan onca gürültüye fırsat vermemiş olurdu. Ancak ne yazık ki böyle yapmamıştır. Mesela bir münazarasında şöyle demiştir: “Allahü teâlâya (O’nun bulunduğu yöne) parmaklarla hissî (maddî/fiilî) bir şekilde işaret edilemez” sözü bana ait değildir. Aksine benim sözlerim arasında, nefy erbabı bid’atçilerin, “Allahü teâlâya işaret edilmez” türünden bid’at sözlerinin kınanması vardır. Allahü teâlâya işaret edilemeyeceğini söylemek bid’attir.” (18)

    Bu tavrın bir yansıması olarak yukarıda bir kısmını aktardığım sözleri esnasında şöyle der:

    “Ebu Hureyre ve Ebu Zerr’den (radıyallahü anhümâ) nakledilen “ip sarkıtma” hadisine gelince, onu et-Tirmizi ve başkaları, el-Hasanu’l-Basri’nin Ebu Hureyre’den rivayeti olarak nakletmişlerdir ki münkatıdır. Zira el-Hasanu’l-Basri, Ebu Hureyre’den hadis işitmemiştir. Bununla birlikte merfu Ebu Zerr rivayeti onu takviye eder. Eğer bu hadis sabit ise, mânâsı bu söylediğimize uygundur. Bu hadiste geçen, “Eğer biriniz (yerin en aşağı tabakasına) bir ip sarkıtsa, Allah’ın üzerine düşer” ifadesi, takdiri bir faraziyedir. Yani “eğer böyle bir ip sarkıtma hadisesi mümkün olsaydı, sarkıtılan ip Allah’ın üzerine düşerdi. Ancak herhangi bir kimsenin Allah’ın üzerine bir şey sarkıtması mümkün değildir. Çünkü O, bizzat yücedir ve yeryüzünün alt tarafına doğru bir şey sarkıtıldığı zaman, sarkıtılan o şey, yeryüzünün merkezinde durur; diğer yöne yükselmez. Ancak faraza eğer böyle bir sarkıtma hadisesi mümkün olsaydı, hadiste zikredilen durum meydana gelirdi.” (19)

    İbn Teymiyye’nin, el-Hasanu’l-Basri rivayetini (20) takviye edici özellikte olduğunu söylediği Ebu Zerr (radıyallahü anh) rivayetinin senedinde de problemler mevcuttur. Zira bu rivayet de münkatıdır (senedinde kopukluk vardır) ve ravilerinden Ahmed b. Abdilcebbar, hadis tenkitçileri tarafından aleyhinde konuşulmuş birisidir.(21) Üstelik bu rivayet, İbn Teymiyye’nin “Feleğin bir kısmının yeryüzünün alt tarafına gelmediği” tarzındaki açıklamasıyla çelişki arz etmektedir. Arş, felekleri ihata ettiğine göre, bu hadise göre onun da bir kısmı yeryüzünün alt tarafına gelecektir. .. (22)

    Yine Arş’ı istiva meselesini ele aldığı birçok yerde, Allahü teâlânın, Arş’tan da diğer mahlukattan da müstağni olduğunu, Arş’ı istivasının, ona muhtaç olduğu anlamına gelmediğini, Arş’tan ayrı olduğunu (ona temas etmediğini), O’nun Arş’ı istivasının, mahlukatın istivası gibi olmadığını söyler. (23)

    Ancak “Etît” veya “Etîtu’l-Arş” hadisi diye bilinen hadis üzerinde dururken sergilediği tavır son derece dikkat çekicidir. Söz konusu hadisin birçok varyantında, Allahü teâlânın Arş’ı istivasından sonra Arş’ın “dört parmaklık” bir yerinin fazla geldiği (bir anlamda “boş kaldığı”) ifadesi mevcuttur.
    İbn Teymiyye Allahü teâlânın istivası neticesinde Arş’ın dört parmak bile fazlalığının kalmadığını söylemenin doğru görüş olduğunu vurgular ve şöyle der: “Burada Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Allahü teâlânın Arş’ı istivası sonucunda Arş’ta, ölçü olarak zikredilen şeylerin en basiti olan bu miktar, yani dört parmak kadar dahi fazla (boş) yer kalmadığını beyan etmiştir.”(24) (*)

    Rivayetin bünyesindeki zaafları görmezden gelerek yapılan bu izahın Allahü teâlânın azametini vurgulamaya mı, yoksa sınırlamaya mı hizmet ettiği, üzerinde düşünmeye değer bir husustur. ..

    Ayrıca Arş’ın, Allahü teâlânın ağırlığı sebebiyle “yeni yapılmış bir hayvan palanının, binicinin ağırlığı sebebiyle gıcırdaması gibi” gıcırdadığı da bu rivayette zikredilmiştir. İbn Teymiyye’nin, söz konusu hadis üzerinde yaptığı geniş değerlendirmeler esnasında işbu “gıcırdama” meselesini nefyeden herhangi bir ifade kullanmamaya adeta özel bir itina gösterdiği dikkatten kaçmamaktadır. (25)

    Ancak bir taraftan Allahü teâlânın Arş’a istivasının, onunla temas etmek veya onun üzerine oturmak anlamına gelmediğini söylerken, diğer yandan Allahü teâlânın Arş’ın üzerine oturduğunu ve ağırlığı sebebiyle Arş’ın gıcırdadığını zımnen kabul etmek ciddi bir çelişki teşkil etmektedir.

    İbn Teymiyye, bütün bu konularda Kur’an ve Sünnet’te mevcut ifadelerin tevil edilmeksizin zahirî anlamlarıyla kabul edilmesi gerektiğini ileri sürerken adeta tenzih içinde teşbih/tecsim veya teşbih/tecsim içinde tenzih gibi çelişkili bir durum sergilemekte ve yukarıda örneklerini sunduğum tarzda zaman zaman kendisi de tevile başvurmaktadır.

    Allahü teâlânın, bazı zamanlarda ve bazı kullarına “bizzat” yaklaştığını söylemesi de(26) bunun bir diğer örneğidir. Bununla birlikte o, zahiriyle Allahü teâlânın “gökte” olduğunu ifade eden ayet ve hadisleri tevil eder (27), “Nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır” mealindeki ayette geçen “vech” kelimesinin ise müteşabih olmadığını söyleyerek yine bir anlamda tevil yapar. Keza “O’nun iki eli de açıktır” mealindeki ayette geçen “el” kelimesini olduğu gibi kabul ederken, elin “açık” olmasını ise Allahü teâlânın cömert olması, nimet ve ihsanının bol olması şeklinde tevil eder. (28)

    İbn Teymiyye’nin Akidevî görüşleri arasında ulema tarafından eleştiri konusu edilmiş bulunan ve günümüzde de tartışma konusu olan hususlar bu yazıda zikredilenlerden ibaret değildir. Cehennem’in ebedî olmadığı (**), tevessül meselesindeki menfî tavrı (***) gibi hususlar da onun Akide sahasında şiddetli tenkitlere maruz kaldığı noktalardır.

    Dipnotlar:

    (8) İbn Teymiyye’nin itikadi görüşlerinin yer aldığı eserlerinden el-Fetvâ’l-Hameviyye’sine, çağdaşlarından “İbn Cehbel” diye bilinen Şihabuddin Ahmed b. Yahya’nın el-Hakâiku’l-Celiyye adıyla kaleme aldığı reddiyede bu tutumundaki sapmalar ortaya konmuştur.
    (9) 7/el-A’raf, 54; 20/Tâ-hâ, 5 …
    (10) Mecmu’u’l-Fetava, XVI, 400.
    (11) Mecmu’u’l-Fetava, XVII, 375.
    (12) Bkz. el-Vasıyye, 73.
    Bazı matbu nüshalarda bu ifadede önemli bir hata mevcuttur. Bkz. Çağdaş Dünyada İslami Duruş, 168 vd.
    (13) Bu baskı eksiktir.
    (14) Özellikle Fahruddin er-Razi’ye yaptığı eleştiriler meyanında, I, 399 vd.
    (15) Minhacu’s-Sünne, I, 264.
    (16) Bkz. Mecmu’u’l-Fetava, VI, 545 vd.
    (17) er-Risaletu’l-Arşiyye, (Mecmu’u’l-Fetava içinde), VI, 567 vd.; Arşu’r-Rahmân içinde,91.
    (18) Bkz. Mecmu’u’l-Fetava, V, 265.
    (19) Bkz. Mecmü’u’l-Fetava, VI, 571 vd., Arşu’r-Rahmân, 91.
    (20) Bu rivayetin senedinde bulunan el-Hakem b. Abdilmelik zayıf bir ravidir. Yine bu senetteki Katade, müdellis (bu kavram için Usul-i Hadis kitaplarına bakılmalıdır) bir ravidir ve İbn Teymiyye bunlara değinmemektedir.
    (21) Hadis için bkz. et-Tirmizi, “Tefsiru Süreti’l-Hadid”; Ahmed b.Hanbel, II, 370; el-Beyhaki, el-Esmâ ve’s-Sıfât, 401.
    (22) Yukarıda geçen ” … yeryüzünün alt tarafına doğru bir şey sarkıtıldığı zaman, sarkıtılan o şey, yeryüzünün merkezinde durur ve diğer yöne yükselmez … ” ifadesi, İbn Teymiyye’nin, dünyanın şekli ve uzaydaki konumu konusunda da oldukça farklı bir tasavvura sahip bulunduğunu göstermektedir.
    (23) Bkz: Mecmu’u’l-Fetava, V, 262-3.
    (24) Mecmu’u’l-Fetava, XVI, 438.
    (25) Bkz. Mecmu’u’l-Fetava, XVI, 435, 437 vd. “Etîtu’l-Arş” hadisinin durumu hakkında ulemanın söylediklerini, sözü uzatmış olmamak için buraya almıyorum.
    (26) Bkz. Mecmu’u’l-Fetava, V, 240 vd.
    (27) Bkz. Mecmu’u’l-Fetava, XVI, 101.
    (28) Bkz. Mecmu’u’l-Fetava, VI, 363.

    Kaynak: Dr. Ebubekir Sifil, İslam ve Modern Çağ, Kayıhan Yayınları, İstanbul, 2004; c.1, s.74-81.

    NOTLAR (Murat Yazıcı):

    (*) Hâfız İbni Hacer-i Mekkî (Heytemî) diyor ki: “İbn Teymiyye’nin, “Allah’ın cismi ve ciheti [yönü] ve intikal etmesi [yer değiştirmesi] var olup, boyutu Arş’ın boyutu kadardır, ondan ne daha az, ne de ondan daha büyüktür” demesinden, onun çirkin sözünün açıkca küfür olan bu yalanından Allahü teâlâ uzaktır. Allah onu ve kendisine tabi olanları utandırıp onun itikadında olan zümrenin topunu dağıtıversin.” (Fetâvel-hadîsiyye)

    (**) Bir başka makalesinde Ebubekir Sifil diyor ki: “Net olarak anlaşılmaktadır ki İbn Teymiyye, kâfir ve müşrikler için Cehennem azabının sonsuz olmayacağı, azapta çok uzun zaman kalsalar da oradan çıkacakları bir günün mutlaka geleceği görüşünü benimsemiş ve hiçbir yoruma mahal bırakmayacak tarzda savunmuştur.” (İnkişaf Dergisi, No:7)

    (***) İmam-ı Ebül-Hasen Sübkî diyor ki: “Resûlullah ile tevessül etmek, yani istigase etmek, ondan şefaat istemekdir. Bu ise güzel bir şeydir. Önceki ve sonraki İslam alimlerinden hiçbiri buna karşı birşey dememişdir. Yalnız İbni Teymiyye bunu inkar etdi. Böylece doğru yoldan ayrıldı. Kendinden önce gelen alimlerden hiçbirinin söylemediği bir bid’at çıkardı. Bu bid’ati ile müslümanların diline düştü.”

  11. İBN TEYMİYYE VE İBNU’L-KAYYIM’IN CEHENNEM’İN EBEDİLİĞİ MESELESİNDEKİ GÖRÜŞÜNÜN TESBİTİ

    Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi merhumun, Cehennem azabının kâfir ve müşrikler için ebedi değil geçici olduğunu savunan Kazan’lı Musa Carullah Bigiyef’e(1) reddiyesinden(2) sonra bu batıl davanın Kur’an ile temellendirilmesinin mümkün olmadığı, en küçük bir şüpheye mahal bırakmayacak tarzda tescillenmişti.(3)
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Ancak mezkûr reddiye, bütün ihtişam ve nefasetine rağmen, Cehennem azabının kâfir ve müşrikler için ebedi olmadığını savunanların ileri sürdüğü merviyyat üzerinde –son derece isabetli tesbitler sunmakla birlikte– alabildiğine kısa durduğu için, meselenin bu yönü bakımından takviyeye muhtaçtır.

    Hemen aşağıda değinileceği üzere konunun bu yönünü de Muhammed b. İsmail es-San’ânî, Ref’u’l-Estâr isimli eseriyle büyük ölçüde ikmal etmiştir..

    Bu yazının amacı ise, İbn Teymiyye ve İbnu’l-Kayyım’ın, kâfir ve müşrikler için Cehennem azabının ebedi olmadığı görüşünü benimseyip benimsemediği tartışmasını bir sonuca bağlamaktır.[4]

    İbn Teymiyye ve İbnu’l-Kayyım’ın konuyla ilgili görüşü

    “İbnu’l-Vezîr” diye bilinen, el-Avâsım sahibi Muhammed b. İbrahim el-Yemânî[5], Sübülü’s-Selâm sahibi Muhammed b. İsmail es-San’ânî[6] ve Zâhid el-Kevserî, kâfir ve müşrikler için Cehennem hayatının sonsuz olmadığı görüşünü İbn Teymiyye ve İbnu’l-Kayyım’a nisbet etmiştir.[7]

    DİA’daki “Cehennem” maddesinin “Kelam” ilmiyle ilgili kısmının[8] müellifi Bekir Topaloğlu, “İbn Teymiyye ve onun yolunu benimseyenlerden oluşan bir grup âlim…” diyerek aynı şekilde davranmıştır.[9]

    Aynı kaynaktaki “Azap” maddesinin yazarı Yusuf Şevki Yavuz’un da bu görüşü İbn Teymiyye ve İbnu’l-Kayyım’a nisbet ettiği görülmektedir.[10]

    Bu listeyi birkaç katı artırmak mümkün olmakla birlikte, öteden beri yaygın olarak benimsenen kanaatin, İbn Teymiyye ve İbnu’l-Kayyım’ın Cehennem hayatının son bulacağı görüşünü benimsediği doğrultusunda olduğunu söylemek için bu kadarını yeterli görüyorum.[11]

    Ancak günümüzde konuyla ilgilenen bir kısım araştırmacıların, İbn Teymiyye ve İbnu’l-Kayyım’ın bu görüşte olmadığında ısrar ettiği, tam aksini söylediklerine dair kendi ifadelerinden deliller aktararak isbatlama yoluna gittiği görülmektedir. Meseleyi “problem” haline getiren de bu noktadır.

    “Beka-i nar” görüşü

    1. İbn Teymiyye

    İbn Teymiyye, Mecmû’u’l-Fetâvâ’da, “Yedi şey vardır ki bunlar ölmeyecek, fena bulmayacak ve yokluğu tatmayacaktır: Cehennem ve sakinleri, Levh, Kalem, Kürsi, Arş”[12] şeklindeki rivayetin sahih olup olmadığı tarzındaki bir soruya verdiği cevapta şöyle der:

    “Bu haber bu lafızla Hz. Peygamber (s.a.v)’in sözü değildir; o, alimlerden birine ait bir sözdür. Bu Ümmet’in selefi, imamları ve sair Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat şu itikattadır: Mahlukat arasında yok olmayacak ve tamamen fena bulmayacak varlıklar vardır.[13] Cennet, Cehennem, Arş vd. varlıklar böyledir. Mahlukatın tamamının fena bulacağını, Cehm b. Safvân ve Mu’tezile’den ve benzerlerinden kendisine muvafakat edenler gibi bid’atçı Kelamcılar’dan bir grup dışında söyleyen olmamıştır. Bu, Allah’ın Kitabı’na, Resulü’nün Sünneti’ne ve Ümmet’in selefinin ve imamlarının icmaına aykırı batıl bir sözdür. Nitekim bu hususta Cennet ve ehlinin ve daha başka varlıkların bekasına delalet (eden deliller) vardır ki, bu sayfa, bu noktanın zikri için yeterli değildir. Kelamcılar’dan ve Felsefeciler’den çeşitli kesimler, bütün mahlukatın fena bulmasının mümteni (muhal) olduğuna, aklî delillerle istidlal etmiştir. Vallâhu a’lem.”[14]

    Bu ifadeler esas alındığında İbn Teymiyye’nin, Cehennem’in son bulacağı görüşünde olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir.

    Yine bir başka eserinde İmam el-Eş’arî’nin Makâlâtu’l-İslâmiyyîn’inden, herhangi bir itiraz getirmeksizin şöyle bir nakil yapar:

    “… Yine şu meselede de iki görüş halinde ihtilaf etmişlerdir: Allah Teala’nın fiilleri için bir son var mıdır, yoksa O’nun fiillerinin sonu yok mudur? el-Cehm b. Safvân şöyle demiştir: “Allah’ın malumat ve makduratının bir son noktası ve sınırı, fiillerinin de bir sonu vardır. Cennet ve Cehennem fena bulacak, içindekiler de yok olacaktır. Tâ ki Allah, tıpkı el-Evvel olup, (ezelde) kendisiyle birlikte herhangi bir şey bulunmadığı gibi, (bütün mahlukat yok olduktan sonra da) el-Âhir (en son kalan) olacak ve O’nunla birlikte herhangi bir şey bulunmayacaktır.” Buna karşılık Ehl-i İslam bir bütün olarak şöyle demiştir: “Cennet ve Cehennem’in sonu yoktur. Bu ikisi baki kalmaya devam edecektir. Aynı şekilde cennetlikler Cennet’te nimetlenmeye, cehennemlikler de Cehennem’de azap görmeye sürekli olarak devam edecektir. Bunun bir sonu yoktur. Allah’ın malumat ve makduratı için de bir son nokta ve sınır mevcut değildir.”[15]

    İbn Hazm, üzerinde icma bulunan meseleleri zikretmek maksadıyla kaleme aldığı Merâtibu’l-İcmâ’da “beka-i nar” meselesini de zikretmiş ve şöyle demiştir: “… Cehennem’in hak olduğunda, buranın ebedî bir azap yurdu olduğunda, kendisinin de içindekilerin de sonsuz ve ebedî olarak devam edip, fena bulmayacağında ittifak etmişlerdir…”[16]

    Bu esere Nakdu Merâtibi’l-İcmâ’ adıyla bir tenkit yazmış olan İbn Teymiyye’nin, yukarıdaki satırlar hakkında tek kelime etmemiş olması da bu konuda farklı düşünmediğini gösteren önemli bir noktadır.

    2. İbnu’l-Kayyım

    İbnu’l-Kayyım da el-Vâbilu’s-Sayyib’inde şöyle demiştir: “İnsanlar, “herhangi bir pisliğin çirkinleştirmediği/bulaşmadığı temiz”, “kendisinde hiçbir temizlik olmayan pis” ve “kendilerinde hem pislik, hem de temizlik bulunanlar” şeklinde üç tabaka olduğuna göre, bunların kalacakları yerler de üç çeşit olacaktır: Mahza temizlerin yurdu ve mahza pislerin yurdu. Bu iki yurt fena bulmayacaktır. Üçüncüsü ise kendisinde hem pislik, hem de temizlik bulunanların yurdudur ki, fena bulacaktır. Bu, (mü’min olan) isyankârların yurdudur. Zira Cehennem’de muvahhitlerin isyankârlarından kimse kalmayacak ve onlar cezaları miktarınca azaplandırıldıktan sonra ateşten çıkarılıp Cennet’e sokulacaklardır. Geriye mahza temizlerin ve mahza pislerin yurtlarından başkası kalmayacaktır…”[17]

    Bütün bunlar İbn Teymiyye ve gözde öğrencisi İbnu’l-Kayyım’ın “fena-i nar” görüşünü kesinlikle benimsemediğini göstermektedir. Öyleyse onların bu görüşte olduğu kanaatinin yaygınlık kazanmasını nasıl izah edebiliriz?

    “Fena-i nar” görüşü

    Nâsıruddîn el-Albânî, Hanbelî mezhebine mensup Hadis hafızlarından “İbnu’l-Mibred”[18] veya İbn Abdilhâdî diye bilinen Cemâluddîn b. Hasan’ın (909/1503) Fihrist’inde İbn Teymiyye’nin, Cennet ve Cehennem’in fena bulacağı görüşüne reddiye mahiyetinde bir eseri bulunduğunun zikredildiğini söyler.[19] Aynı bilgiye es-Safedî’nin el-Vâfî bi’l-Vefeyât’ında da rastlıyoruz[20] ki bu eser, er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi’l-Cenneti ve’n-Nâr ve Beyânu’l-Akvâl fî Zâlik ismiyle neşredilen risale olmalıdır.[21]

    Takiyyüddîn es-Sübkî’nin (756/1355) el-İ’tibâr bi Bekâi’l-Cenneti ve’n-Nâr adlı risalesini[22] neşreden Tâhâ ed-Düsûkî Hubeyşî, bu eserin sonunda “Mülhak” ünvanıyla yer verdiği bölümde[23], İbn Teymiyye’nin bir risalesinden bazı pasajlar aktaran bir yazma risaleden söz eder. M. Nâsıruddîn el-Albânî tarafından tahkik edildiğini belirttiği bu üç sayfalık risale –yine el-Albânî’den naklen belirttiği gibi– İbn Teymiyye’nin, “Cennet ve Cehennem’in son bulacağı görüşüne” reddiye olarak kaleme alınmıştır.

    Nitekim risalenin tanıtım cümlesi, “Şeyhülislam Ahmed b. Teymiyye –Allah ona rahmet eylesin–, Cennet ve Cehennem’in son bulacağı görüşüne reddiye olarak kaleme aldığı risalede şöyle dedi:…” tarzındadır.

    Bu teşhis cümlesi, söz konusu risalenin, yukarıda mezkûr er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi’l-Cenneti ve’n-Nâr veya onun bir parçası olup olmadığı hakkında fikir vermek için yeterli değilse de, risalenin “mülhak” kısmında verilen metni, onun, er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi’l-Cenneti ve’n-Nâr’dan aktarılan bazı bölümlerden ibaret olduğunu göstermektedir.

    İstihale süreci

    Esas meseleye geçmeden önce, burada okuyucuyu yanılgıya sevk edebilecek bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor: İbn Teymiyye, Cennet ve Cehennem’in ikisinin de yok olacağını söylememektedir. Dolayısıyla onun, bu görüşü savunan el-Cehm b. Safvân ve daha başkalarının karşısında yer alması ve bu müddeaya reddiye mahiyetinde görüş beyan edip eser yazmış olması son derece normaldir. Bu itibarla onun bu konuda yazıp söylediklerinin “er-Redd ale’l-Kâilîne bi Fenâi’l-Cenneti ve’n-Nar” (Cennet ve Cehennem’in (her ikisinin de) son bulacağını söyleyenlere reddiye) başlığı altında toplanmasında ve takdiminde şaşılacak bir durum yoktur.

    Bizim meselemiz ise İbn Teymiyye’nin, sadece Cehennem’in son bulacağını söyleyip söylemediğidir. Bir diğer ifadeyle onun, Cennet ve Cehennem’in son bulacağını söyleyen el-Cehm b. Safvân ve benzerlerine reddiye yazarken, sadece Cehennem’in son bulacağı görüşünü savunabileceğine, zira bu ikisinin birbirinden ayrı değerlendirilmesi gerektiğine dikkat edilmelidir.

    el-Cehm b. Safvân, Cennet ve Cehennem’in yok olacağı görüşünü, “hâdis olanın ebedî olamayacağı” kazıyyesiyle temellendirmekte,[24] İbn Teymiyye ise daha farklı bir zeminde hareket etmektedir.

    Muhtevasından biraz sonra bahsedeceğim er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi’l-Cenneti ve’n-Nâr’a geçmeden önce, bu risalenin İbn Teymiyye’ye aidiyeti üzerinde de durmamız gerekiyor.

    İbnu’l-Kayyım bu meseleyi, etraflıca ele aldığı başlıca eserlerinden birisi olan Şifâu’l-Alîl’de[25] enine boyuna tartışıp, karşıt deliller arasından kâfir ve müşriklerin Cehennem’de uzun bir azap süreciyle “temizlendikten” sonra azabın sona ereceği görüşünü, “Mahza şer için ve Yaratıcı’sının bekasınca devam edecek olan azap için bazı nefisler yaratmak, hikmet ve rahmete uygunluğu açık olmayan bir husustur. Her ne kadar ilahî kudretin şümulüne girse de, bu meselenin hikmet ve rahmetin şümulüne girdiği açık değildir. Akıllıların aklının tökezlediği bu meselede nazarın vardığı netice budur” sözleriyle ortaya koyduktan sonra şöyle der:

    “Ben bu meseleyi Şeyhülislam’a[26] (Allah onun ruhunu takdis eylesin) sorduğumda, “Bu, azim ve büyük bir meseledir” demiş ve herhangi bir cevap vermemişti. Aradan bir zaman geçtikten sonra Abd b. Humeyd el-Keşşî’nin tefsirinde yukarıda zikrettiğim rivayetlerden bazılarını gördüm. Bu eseri kendisine gönderdim. O sırada kendisi son meclisinde idi (“ve huve fî meclisihi’l-ahîr”). Rivayetlerin zikredildiği yere bir işaret koydum ve kitabı kendisiyle gönderdiğim kişiye, “Burası ona müşkil gelmiş; ne olduğunu bilememiş” demesini söyledim. Bunun üzerine bu konudaki meşhur eserini yazdı. Allah’ın rahmeti onun üzerine olsun…”

    İbnu’l-Kayyım’ın burada sözünü ettiği “meşhur eser” hangisidir? er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi’l-Cenneti ve’n-Nâr mıdır, yoksa aksi istikamette kaleme alınmış bir başka kitap mıdır?

    Şu an için elimizde bulunan malzeme bizi, bu “meşhur” eserin, yukarıda zikri geçen er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi’l-Cenneti ve’n-Nâr olduğunu söylemeye icbar ediyor. Zira İbn Teymiyye’nin, münhasıran Cehennem hayatının son bulacağı görüşüne reddiye mahiyetinde bir eser kaleme aldığına dair herhangi bir malumata rastlanabilmiş değildir.

    İbnu’l-Kayyım’ın yukarıda iktibas ettiğim ifadelerinde geçen “son meclis” tabirini, İbn Teymiyye’nin 726/1325 yılında Şam kalesindeki “mecburi ikamet”inden[27] hemen önceki dönem olarak anlayabilir miyiz? Bu süreçteki “mecburi ikamet”i esnasında İbn Teymiyye’nin kitap yazmasına ve fetva vermesine imkân tanınmadığına göre, şu anda elimizdeki bilgiler doğrultusunda, konuyla ilgili müstakil telifinin belirlediğimiz zaman diliminde kaleme alındığını söylemek mümkün görünüyor…

    Buna göre İbn Teymiyye, önceleri “beka-i nar” görüşünde iken bilahare bu konuda bir tereddüt safhası geçirmiş olmalıdır. İbnu’l-Kayyım’ın sorusuna “Bu, azim ve büyük bir meseledir” demekle yetinmesini, bu tereddüt sürecinin devam ettiği bir safhaya ait bir tavır olarak okumak yanlış olmasa gerek…

    Risalenin İbn Teymiyye’ye aidiyeti

    Nitekim İbnu’l-Kayyım’ın, Hâdi’l-Ervâh’ta meseleyi Şifâu’l-Alîl’e kıyasla daha geniş bir şekilde işlemesinden ve kâfir ve müşriklerin azabının sonlu olduğu görüşünü daha detaylı delillendirmeye çalışmasından, sadece kendisinin bu meseledeki kanaatinin pekiştiğini değil, aynı zamanda İbn Teymiyye’nin görüşünün de onunkiyle aynı doğrultuda istikrar bulduğunu gösterdiği sonucunu çıkarabiliriz.

    İbnu’l-Kayyım’ın bu eserinde İbn Teymiyye’den yaptığı uzun alıntı, ilgi çekici biçimde Abd b. Humeyd’in tefsirinden iktibaslar içermekte ve orada yer alan rivayetler konusunda hocasının yorumlarını ihtiva etmektedir.

    İbnu’l-Kayyım, önceleri bu noktada iken bilahare Şifâu’l-Alîl’in telifi öncesinde bir tereddüt süreci yaşamış, hatta kâfir ve müşriklerin azabının sonlu olduğu görüşüne meyletmekle birlikte kesin bir şey söylemekten kaçınmış ve nihayet Hâdi’l-Ervâh’ın telifi aşamasında bu meyil “tercih”e dönüşmüş ve pekişmiş olmalıdır.

    Nitekim el-Kasîdetu’n-Nûniyye’de[28] –yukarıda görüşünü özetle verdiğim– el-Cehm b. Safvân’ı eleştirirken, sadece Cennet ve içindekilerin fena bulmayacağını söylemekle yetinmesi de bu tesbiti doğrulayan bir tavırdır.

    Bu meseleyi en fazla detaylandırdığı Hâdi’l-Ervâh’ta hocasından, aykırı bir görüş nakletmek şöyle dursun, malum görüşü destekler mahiyette iktibasta bulunması, İbn Teymiyye’nin de bu meselede aynı şekilde düşündüğünü ortaya koyan önemli bir göstergedir.

    Mezkûr eserinde, Cehennem’in ebedî/sonsuz olup olmadığı konusundaki görüşleri 7 madde halinde zikrettikten sonra sözlerini şöyle sürdürür:

    “Şeyhülislam şöyle dedi: “Bu görüş[29] Ömer, İbn Mes’ûd, Ebû Hureyre, Ebû Sa’îd ve daha başkalarından nakledilmiştir. Abd b. Humeyd –ki Hadis ulemasının büyüklerindendir–, meşhur tefsirinde şöyle rivayet etmiştir: “Bize Süleyman b. Harb… el-Hasan’ın şöyle dediğini tahdis etti: “Ömer şöyle demiştir: “Ateş ehli ateşte “Âlic” (denen mevki)’in kumları miktarınca…”

    “(Yine Abd b. Humeyd) şöyle demiştir: “Bize Haccâc b. Minhâl… el-Hasan’ın şöyle dediğini tahdis etti: “Ömer şöyle demiştir…”[30]

    “Bunu, Hadis hafızı imamlardan ve Sünnet ulemasından olan Abd (b. Humeyd), şu iki büyük zattan rivayet etmiştir: Süleyman b. Harb ve Haccâc b. Minhâl. (…)

    “Her ne kadar el-Hasan (el-Basrî) Ömer’den birşey işitmemiş ise de, bu rivayeti bazı Tabiun’dan rivayet etmiştir. Eğer bu söz el-Hasan nazarında sahih olmasaydı, onu rivayet etmez ve “Ömer şöyle dedi…” tarzında kesin bir ifade kullanmazdı. (…)

    “Yine şöyle dedi: “Şüphe yok ki bu sözü Ömer’den naklen söyleyen ve ondan rivayet edenler, ateş ehli olan “Cehennemlikler” tabirini ancak (kâfir ve müşrikleri anlatan) bir “cins isim” olarak ifade etmek istemiştir. Günahları sebebiyle ateşe girecek olanlara gelince, bu rivayeti nakledenler de, başkaları da bunların Cehennem’den (belli bir süre azap gördükten sonra) çıkarılacaklarını, ne Âlic’in kumları miktarınca, ne de buna yakın bir zaman için orada kalacaklarını bilmektedirler.

    “Ateş ehli tabiri, Muvahhitler’e değil, onların dışındakilere mahsus bir ifadedir…”

    Sorun, “Şeyhülislam şöyle dedi…” diye başlayarak bu minval üzere uzayıp giden ifadelerin kime ait olduğu noktasında düğümlenmektedir. İlgili bahsin sonuna kadar herhangi bir yerde İbn Teymiyye’nin sözlerinin nerede bittiği konusunda hiçbir tasrihat veya işaret mevcut değildir.

    Ancak er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi’l-Cenneti ve’n-Nâr’la karşılaştırma yapıldığında yukarıdaki ifadelerin İbnu’l-Kayyım tarafından İbn Teymiyye’den aynen alıntılandığı ve yer yer aralara kendi ifadelerinin girdiği açıkça görülmektedir.

    el-Albânî’nin itirafı

    İbn Ebi’l-İzz tarafından şerh edilen el-Akîdetu’t-Tahâviyye’deki[31] hadislerin tahricini yapan el-Albânî, yukarıda bir kısmını naklettiğim sözleri İbnu’l-Kayyım’a nisbet ederek eleştiri konusu yaparken[32] Nakdu Ta’lîkâti’l-Albânî adlı tenkidinde İsmail Muhammed el-Ensârî buna itiraz ederek, bu sözlerin İbnu’l-Kayyım’a değil İbn Teymiyye’ye ait olduğunu söyler. [33]

    Burada her ikisinin de kısmen haklı olduğu ortaya çıkmaktadır. Zira nakledilen ifadeler yüzde yüz oranında ne İbn Teymiyye’ye, ne de İbnu’l-Kayyım’a aittir. Yukarıda da belirttiğim gibi İbnu’l-Kayyım, hocasından yaptığı alıntıların sonuna kendi ifadelerini eklemiş ve onun yazdıklarına katkıda bulunarak “fena-i nar” görüşünün delillerini detaylandırmıştır.

    Şu kadar ki, er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi’l-Cenneti ve’n-Nâr’ın henüz neşredilmediği döneme ait olan bu tartışmada el-Albânî, İbn Teymiyye’yi “fena-i nar” görüşünden tebrie etmekte isabetli değildir.

    Nitekim aradan uzun yıllar geçtikten sonra, Muhammed b. İsmail es-San’ânî’nin Ref’u’l-Estâr’ına yazdığı takdim yazısında[34] hem İbn Teymiyye’nin, hem de İbnu’l-Kayyım’ın “fena-i nar” görüşünde olduğunu tasrih edecek ve şöyle diyecektir:

    “Bundan 20 yıl önce Silsiletu’l-Ahâdîsi’d-Da’îfe’de (II, 71-5) o ikisinin (İbn Teymiyye ve İbnu’l-Kayyım’ın), bazılarını “fena-i nar” görüşüne delil olarak kullandıkları bir kısım merfu ve mevkuf rivayetlerin tahrici münasebetiyle onların bu görüşüne red sadedinde kısaca değinmiştim.[35] Orada bu rivayetlerin zaafını da beyan etmiştim. İbnu’l-Kayyım’ın, Cehennem’in hiç son bulmayacağı şeklinde bir görüşü daha vardır.[36] İbn Teymiyye’nin de Cennet ve Cehennem’in son bulacağını söyleyenlere reddiye sadedinde bir eseri (kaide) mevcuttur.

    “O zaman İbn Teymiyye’nin, İbnu’l-Kayyım’ın bu ikinci görüşünü paylaştığını sanmıştım.[37] (Ancak Ref’u’l-Estâr’da gördüm ki) Müellif es-San’ânî, İbnu’l-Kayyım’dan yaptığı nakille, yukarıda işaret edilen reddiyenin[38], Cehennem’in son bulacağını söyleyenlere değil, sadece Cennet’in son bulacağını söyleyen Cehmîler’e reddiye mahiyetinde olduğunu beyan etmekte ve kendisi, yani İbn Teymiyye de Cehennem’in son bulacağını söylemektedir. Hatta sadece bunu söylemekle kalmamakta, Cehennem son bulduktan sonra cehennemliklerin, altından ırmaklar akan cennetlere gideceğini de ileri sürmektedir…”[39]

    İbn Teymiyye tam olarak ne diyor?

    el-Albânî gibi “sıkı” bir selefînin bile katılmadığı bir görüşün İbn Teymiyye ve İbnu’l-Kayyım’a nisbeti, bu iki alimin bağlılarınca elbette refleksif bir tepkiyle reddedilecektir. Nitekim sadece onların bu konuda yazdıklarından haberdar olmayanların kaynak sorması değil, onların bu görüşüne muttali olanların da ısrarla tevil yoluna gitmesi gösteriyor ki “fena-i nar” görüşü “tevessül” vb. diğer meseleler gibi değildir.

    Tevilcilerin, “Onların “fena-i nar” görüşünün delillerini detaylı olarak zikretmiş olması, bu görüşü benimsediklerini göstermez” tarzındaki itirazı, aşağıda bizzat İbn Teymiyye ve İbnu’l-Kayyım’dan alıntılanan ifadeler tarafından boşa çıkarılmaktadır.

    Ancak alıntılara geçmeden önce bir hususu belirtelim: Onların bu meseleyi ele alış tarzının “objektiflik”ten çok öte bir tavrı yansıtması, hatta bu meselede “taraf” olduklarını göstermesi, tevilcilerin yaptığının “suyu yokuşa akıtmaya çalışmak”tan farksız olduğunu ortaya koyuyor.

    Zira eğer İbn Teymiyye ve İbnu’l-Kayyım’ın ileri sürdüğü gibi “fena-i nar” konusunda Selef arasında gerçekten görüş ayrılığı var ise, yapılması gereken, her iki tarafın delillerini zikrederek takdiri okuyucuya bırakmaktır. Ancak böyle yapmayıp da sadece “fena-i nar” görüşünün delilleri üzerinde durmuş, “beka-i nar”ın delillerini ise sadece “çürütmek” maksadıyla zikretmiş iseler, burada tevilcilerin boşuna tekellüfte bulunduğunu söyleme zaruretiyle karşı karşıya bulunuyoruz demektir…

    İbn Teymiyye bu meseleyi, adı geçen eserinin 52 ila 87. sayfaları arasında ele almış ve şöyle demiştir:

    “… Cehennem’in son bulacağı görüşüne gelince, bu konuda selef ve halef ulemasından maruf iki görüş vardır ve Tabiun ile daha sonra gelenlerin bu konudaki anlaşmazlıkları malumdur. (…) Cehennem’de bulunanların azabının gelip dayanacağı bir son sınır olduğunu ve azabın Cennet nimetleri gibi daimi olmadığını söyleyenler, bununla Cehennem’in son bulacağını kasdetmiş olabilecekleri gibi, cehennemliklerin (bir gün) buradan çıkacağını ve orada hiç kimsenin kalmayacağını da kasdetmiş olabilirler. Ancak şöyle de denebilir: Onlar bununla, azap devam ettiği halde cehennemliklerin buradan çıkacağını değil, Cehennem’in azabının sona ereceğini, onun yok olmasının bu anlamda olduğunu kasdetmişlerdir.

    “Bu görüş Hz. Ömer, İbn Mes’ûd, Ebû Sa’îd el-Hudrî ve daha başkalarından nakledilmiştir…”

    İbn Teymiyye daha sonra Hz. Ömer (r.a)’den nakledilen rivayeti zikredip sıhhat değerlendirmesi yaptıktan sonra sözlerini şöyle sürdürür:

    “… Buradaki “ehl-i cehennem” ifadesi, cehennemlikleri anlatır. Zira bunlar orada ne ölecek, ne de dirilecektir. (Yine rivayette geçen), “oradan çıkarlar” ifadesi, “Cehennem’in azabı sona erip kesildikten sonra buradan çıkarlar” demektir. Böylece onlar Cehennem’den çıkmış olmamaktadır. Aksine Allah Teala’nın haber verdiği gibi onlar orada “kalıcı”dırlar; ancak ömrü sona erdiği ve tıpkı dünyanın son bulması gibi Cehennem de son bulduğu zaman artık orada azap kalmaz.

    “Şöyle ki, alem yok olmayacaktır; arzda bulunan Cehennem de tamamen fena bulmayacaktır. Ancak onun son bulması, halinin değişmesi ve bir halden diğerine geçip değişmesi şeklinde olacaktır.”[40]

    Müteakiben Abdullah b. Mes’ûd (r.)’dan, “Cehennem’e öyle bir zaman gelecek ki, içinde hiç kimse bulunmayacak. Bu, cehennemliklerin, orada “ahkâb”[41] süresince kaldıktan sonra olacaktır” şeklindeki sözünü nakleder ve “Bunlar kâfirlerdir. Ebû Hureyre’den de benzeri bir söz nakledilmiştir” der.

    Burada anlatılanların günahkâr mü’minler olamayacağı görüşünü delillendirmek için bazı ayetler zikrettikten sonra da şöyle der: “Sahabe’den buna aykırı meşhur bir naklin mevcudiyetine rastlamadım.”

    “… (Allah Teala Cennet nimetleri hakkında “kesintisiz bir lütuf…” buyurduğu halde) Cehennemlikler(in akıbeti) hakkında ne dilediğini haber vermemiştir. Sünnet ve Hadis uleması bu konuda Sahabe ve Tabiun’dan çeşitli rivayetler nakletmiştir. (…) Şu halde Cehennem’in son bulacağına Kitap, Sünnet ve Sahabe akvaliyle ihticac edil(ebil)irken, Cehennem’in baki olacağını söyleyenlerin elinde ne Kitap, ne Sünnet, ne de Sahabe akvalinden bir delil vardır!” (…)

    “Cehennem’in devamlı olacağını söyleyenlerin (bunu isbat etmek için başvurduğu) 4[42] yol vardır” diyerek sürdürdüğü bahiste sözü, Cennet’in devamlılığı ile Cehennem’in devamlılığı arasındaki farka getirir, Cennet’in devamlılığının kesintisiz ve ebedi olduğunu, Cehennem’in devamlılığının ise birgün son bulacak bir devamlılık olup ebedi olmadığını isbata yönelir ve bilahare İbnu’l-Kayyım tarafından Hâdi’l-Ervâh’ta tekrarlanacak aklî istidlal tarzı ile sözlerini sürdürür.

    Son sözleri söylediği kısımda Cehmiyye’nin Cennet ve Cehennem’in ikisinin de yok olacağı iddiasına kısaca değinir ve bunun niçin itibara alınabilecek bir görüş olmadığına anlatır, sonra da şöyle der :

    “Fena bulmak, sadece Cehennem içindir. Bu, Ehl-i Sünnet’in isbat ettiği görüştür. Cehennem’in yok olması, bir halden başka bir hale geçerek değişmesi anlamındadır, yoksa el-Cehm’in dediği gibi tamamen yok edilmesi anlamında değildir…”

    Burada tümüyle zikredilmesi mümkün olmayacak kadar uzun bir yer tutan bu bahisten net olarak anlaşılmaktadır ki İbn Teymiyye, kâfir ve müşrikler için Cehennem azabının sonsuz olmayacağı, azapta çok uzun zaman kalsalar da oradan çıkacakları bir günün mutlaka geleceği görüşünü benimsemiş ve hiçbir yoruma mahal bırakmayacak tarzda savunmuştur.

    Konuyla ilgili olarak ileri sürdüğü delillerin tartışması ise ayrı bir makalenin konusudur.

    ————————————————————

    [1] Rahmet-i İlahiye Bürhanları, Orenburg-1911.

    Ayrıca bu eser, aynı müellifin İnsanların Akide-i İlahiyelerine Bir Nazar’ı ve İdil-Ural müftüsü Rızaeddin b. Fahreddin’in Carullah’ı desteklemek amacıyla kaleme aldığı Rahmet-i İlahiye Meselesi adlı risale ile birlikte Hikmet Akpur tarafından sadeleştirilerek Çıkış Yolu -Evrensel Kurtuluş- adıyla basılmıştır. (İstanbul-1991)

    [2] Yeni İslam Müctehidlerinin Kıymet-i İlmiyesi, İstanbul-1337.

    Bu eser de, biri latinize edilmiş (Bedir Yayınevi, İstanbul-1998), diğeri Carullah’ın mezkûr iki risalesi ile birlikte Ömer H. Özalp tarafından sadeleştirilmiş olarak (Pınar yayınları, İstanbul-1996) neşredilmiştir.

    [3] Takiyyüddîn Ali b. Abdilkâfî es-Sübkî’nin el-İ’tibâr bi Bekâi’l-Cenneti ve’n-Nâr’ı ile “el-Emîr” diye bilinen Muhammed b. İsmail es-San’ânî’nin Ref’u’l-Estâr li İbtâli Edilleti’l-Kâilîne bi Fenâi’n-Nâr’ı bu meselede İbn Teymiyye ve İbnu’l-Kayyım’a reddiye olarak kaleme alınmış iki meşhur çalışmadır.

    [4] DİA’da da belirtildiği gibi İbnu’l-Vezîr ve İsmail Hakkı İzmirli’nin de Cehennem azabının fena bulacağı görüşünü benimsediği bilinmektedir. Çağdaş araştırmacılardan Yusuf el-Karadâvî de bu isimlere eklenmelidir. el-Karadâvî’nin konu hakkındaki görüşü için aşağıdaki adrese bakılabilir: http://www.qaradawi.net/site/topics/article.asp?cu_no=2&item_no=3728&version=1&template_id=187&parent_id=18

    [5] Îsâru’l-Hakk, 203.

    [6] Ref’u’l-Estâr, muhtelif yerler.

    [7] Mesela bkz. Te’nîbu’l-Hatîb, 147; Makâlât, 450.

    [8] VII, 232.

    [9] Ancak “Cehennem” maddesinin sonunda verilen bibliyografyada Mecmû’u’l-Fetâvâ’sına yapılan atıflarda belirtilen yerlerde İbn Teymiyye’nin bu doğrultuda herhangi bir ifadesi mevcut değildir. Bu atıflar, ilgili maddenin başka yerlerinde zikredilen hususlarla bağlantılı olarak yapılmış olmalıdır.

    [10] IV, 305.

    Mecm’u’l-Fetâvâ için bir önceki dipnotta söylenenler, mezkûr eserin bu maddenin sonundaki bibliyografyada zikredilen cilt ve sayfa numaraları için de geçerlidir.

    [11] Çağdaş araştırmacılardan Ali el-Harbî, Keşfu’l-Estâr li İbtâli İddi’âi Fenâi’n-Nâr adlı çalışmasında İbn Teymiyye’nin Cehennem hayatının son bulacağı görüşünde olmadığını ve bu görüşü savunan herhangi bir eser yazmadığını, dolayısıyla bu konudaki risaleyi ona nisbet eden İbnu’l-Kayyım ve İbnu’l-Vezîr’in hatalı olduğunu söylerken, Abdülkerîm Sâlih el-Humeyd, el-Kavlu’l-Muhtâr li Beyâni Fenâi’n-Nâr’ında İbnn Teymiyye ve İbnu’l-Kayyım’ın bu görüşü benimsediğini belirterek, hem onları hem de bu görüşü savunmaya çalışmıştır.

    [12] Baş tarafta “yedi” rakamı zikredildiği halde metin içinde zikredilenlerin eksik olduğu dikkat çekmektedir.

    [13] Bu ifadenin anlamı, ileride er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi’l-Cenneti ve’n-Nâr’dan yapacağım alıntı ile vuzuha kavuşacaktır.

    [14] İbn Teymiyye, Mecmû’u’l-Fetâvâ, XVIII, 307.

    [15] İbn Teymiyye, Der’u Te’ârudi’l-Akl ve’n-Nakl, I, 406. Alıntı için bkz. el-Eş’arî, Makâlâtu’l-İslâmiyyîn, 164.

    [16] İbn Hazm, Merâtibu’l-İcmâ’, 268.

    [17] el-Vâbilu’s-Sayyib, 25.

    [18] “Müberrid” olarak okunması hatalıdır.

    [19] Silsiletu’l-Ahâdîsi’d-Da’îfe ve’l-Mevdû’a, II, 75.

    [20] es-Safedî, el-Vâfî, VII, 26.

    [21] er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi’l-Cenneti ve’n-Nâr ve Beyânu’l-Akvâl fî Zâlik, (Muhammed b. Abdillah es-Semherî tahkikiyle), Dâru Belensiye, Riyad-1415/1995.

    [22] es-Sübkî’nin mezkûr eserini neşreden Hubeyşî’nin, bu eserin İbn Teymiyye’ye değil de İbnu’l-Kayyım’a reddiye olarak kaleme alındığını söylemesi isabetli değildir. (Bkz. el-İ’tibâr, 4-5) Zira İbnu’l-Kayyım’ın konuyla ilgili olarask kmuhtelif eserlerinde yazdıkları, İbn Teymiyye’nin ilgili risalesindeki argümanların geliştirilmesinden ibarettir.

    [23] Takıyyüddîn es-Sübkî, el-İ’tibâr bi Bekâi’l-Cenneti ve’n-Nâr, (“Mülhak”), 90 vd.

    [24] Dolayısıyla sadece Cennet ve Cehennem’in değil, hâdis olan bütün varlıkların bir gün fena bulacağını söylemektedir.

    [25] İbnu’l-Kayyım, Şifâu’l-Alîl, 264.

    [26] Hocası İbn Teymiyye.

    [27] Bkz. İbn Kesîr, el-Bidâye, XIV, 127 vd.

    [28] el-Kâfiyetu’ş-Şâfiye adıyla da bilinir, I, 39 vd.

    [29] Cehennem azabının kâfir ve müşrikler için de sonlu olduğu görüşü.

    [30] Bu rivayetlerin metin ve senetleri üzerinde detaylı olarak durulacaktır.

    [31] el-Kevserî merhum (el-Hâvî, 37, dpnt.), 6/13. asır ulemasından Ebû Şucâ’/Ebu’l-Fedâil Bekbers (Baybars) b. Yalınkılıç en-Nâsırî’ye ait olan en-Nûru’l-Lâmi’ ve’l-Bürhânu’s-Sâtı’ adlı eserin el-Akîdetu’t-Tahâviyye üzerine yazılmış en meşhur şerhlerden birisi olduğunu söyler.

    Bu eser üzerine kaleme alınmış diğer şerhler için bkz. el-Kevserî, el-Hâvî, a.y.; DİA, II, 260.

    [32]el-Akîdetu’t-Tahâviyye, 428 vd.

    [33] İsmail Muhammed el-Ensârî, Nakdu Ta’lîkâti’l-Albânî, 132 vd.

    [34] Ref’u’l-Estâr, 7.

    [35] Oysa Silsiletu’l-Ahâdîsi’d-Da’îfe’de (II, 71 vd.) fena-i nar görüşünü sadece İbnu’l-Kayyım’a nisbet ettiği görülmektedir.

    [36] Bu ifade, İbnu’l-Kayyım’ın, yukarıda değindiğim istihaleden önceki görüşüne atıf yapmaktadır ki, el-Vâbilu’s-Sayyib’den naklen yukarıda vermiştim.

    [37] İbn Teymiyye’nin bu eserini görmediği anlaşılıyor.

    [38] er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi’l-Cenneti ve’n-Nâr kastediliyor.

    [39] Görünen o ki, bu görüşe İbn Teymiyye’nin de iştirak ettiği noktasında el-Albânî önceleri olumsuz düşünmektedir. Tıpkı el-Akîdetu’t-Tahâviyye’nin İbn Ebi’l-İzz şerhindeki hadislerin tahricini yaptığı dönemde olduğu gibi, Silsiletu’l-Ahâdîsi’Da’îfe’nin kaleme alınış sürecinde de böyle düşündüğü anlaşılmaktadır. Ancak Ref’u’l-Estâr’a muttali olduktan sonra bu görüşü değişmiştir.

    [40] Böylece İbn Teymiyye’nin yukarıda Mecmû’u’l-Fetâvâ’dan naklettiğim ifadesinin anlamı daha net olarak ortaya çıkmaktadır.

    [41] Bu kelime “hukb”un çoğuludur. Tefsirlerde “hukb”un ifade ettiği zaman diliminin miktarı hakkında muhtelif rakamlar verilmiştir.

    [42] İbnu’l-Kayyım Hâdi’l-Ervâh’ta bunu 6’ya çıkarmıştır.

    Kaynak: İnkişaf Dergisi, No: 7

    İbni Teymiyye’nin Fena-i Nar Görüşünü Desteklemek İçin Söyledikleri

    Hayalî bir uzay canavarına tapan putperestlerden biri, tasavvufa saldırmak için kaleme aldığı bir kitapda şunları da yazıvermiş:

    [Vehhabî’nin sözü burada başladı:]

    Cennet ve cehennem fani olmazlar. Günahları sebebiyle cehenneme giren muvahhid kullar, cezalarını çektikten sonra oradan çıkarılırlar. Kafirler ise ebedi olarak cehennem azabına düçar kalacaklardır. İşte ehli sünnetin itikadı bu meselede böyledir…

    Şeyhulislam İbni Teymiye, bazı sahabelerden rivayetlerle delil getirmiş, ictihad hatası yapmış, cehennemin fani olacağını bazı sahabelerin söylediğini zannetmiştir…

    İbni Kayyım r.a., şeyhul İslam İbni Teymiye’den, şöyle nakleder; “Hasen el Basri, Ömer r.a.’ın şöyle dediğini söyledi; “Cehennemdekiler şayet kum yığınları kadar bir süre bile cehennemde kalsalar, yine bir gün oradan çıkarlardı.”(İbni Kayyım Hadil Ervah(s.409) Suyuti Durrül Mensur(4/478)) Her ne kadar Hasen el Basri, Ömer r.a.’den işitmemişse de, onun böyle dediğine kanaati olmasaydı böyle kesin olarak rivayet etmezdi. Ehli sünnet önderi imamlar da buna karşı çıkmadılar.”…

    Sonra İbni Teymiye r.a., Ömer r.a.’ın sözünü kafirlere hamlederek; “zaten günahkar müminler cehennemde kum taneleri kadar uzun süre orada kalacak değildir. Ömer r.a. kafirleri kastetmiş olmalıdır” der….

    Sonra Şeyhulislam, cehennemin faniliğine, İbni Abbas r.a.’ın Enam suresi 128. ayeti tefsirinde söylediği şu sözünü delil getiriyor; “Hiç kimsenin, yaratıkları hakkında Allah’a hükmetmesi, onlara cennetlik veya cehennemlik diye damga vurması yakışmaz.”…

    Sonra Şeyhul İslam İbni Teymiye, İbni Merduye’nin tefsirinde Cabir r.a. hadisinden tahric ettiği şu rivayeti delil getiriyor; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Bahtsızlar ateştedirler. Onların orada (o bunaltıcı ateş içinde) bir soluk alıp verişleri vardır ki!… Rabbinin dilediği hariç, (onlar) gökler ve yer durdukça o ateşte ebedî kalacaklardır.”(Hud 106-107) ayetleri hakkında buyurdu ki; “Allah dilerse, bedbaht olanlardan bazı kimseleri ateşten çıkarmayı ve onları cennete koymayı dilerse bunu yapar.”…

    [Vehhabî’nin sözü burada bitti.]

    NOT

    Vehhabi yazarın, İbni Teymiyye’nin son hapis yatışında (ölümünden önce) yazdığı er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi’l-Cenneti ve’n-Nâr isimli eserden haberi olmadığı anlaşılıyor. Çünkü, İbni Teymiyye’nin bu konuyla ilgili görüşlerini doğrudan bu kitapdan nakletmek yerine, İbni Kayyım’ın Hadil Ervah isimli kitabından aktarmaktadır. Mezkur eserinde İbni Teymiyye şöyle der:

    “… (Allah Teala Cennet nimetleri hakkında “kesintisiz bir lütuf…” buyurduğu halde) Cehennemlikler(in akıbeti) hakkında ne dilediğini haber vermemiştir. Sünnet ve Hadis uleması bu konuda Sahabe ve Tabiun’dan çeşitli rivayetler nakletmiştir. (…) Şu halde Cehennem’in son bulacağına Kitap, Sünnet ve Sahabe akvaliyle ihticac edil(ebil)irken, Cehennem’in baki olacağını söyleyenlerin elinde ne Kitap, ne Sünnet, ne de Sahabe akvalinden bir delil vardır!” (İbni Teymiyye)

    İbni Teymiyye’nin bu kitabına atıfda bulunan el-Albânî şu itirafı yapar:

    “…İbn Teymiyye de Cehennem’in son bulacağını söylemektedir. Hatta sadece bunu söylemekle kalmamakta, Cehennem son bulduktan sonra cehennemliklerin, altından ırmaklar akan cennetlere gideceğini de ileri sürmektedir…” (el-Albânî)

    3. Kâdîzâde Ahmed Efendi rahimehullah diyor ki:

    “Cennet ve Cehennem ve içlerinde bulunanlar sonsuzdurlar. Bunun aksini söylemek küfürdür. Allahü teâlâ bizi bundan korusun.” (Birgivî Vasiyetnâmesi Şerhi, Bedir Yay., s. 124)

    Murat Yazıcı

  12. İBNİ TEYMİYE’NİN HAPSE ATILIŞI – Murat Yazıcı
    İbni Teymiyye’nin Muhakemesi ve Tevkifi

    HİCRİ 722 YILINDA DİMAŞK KALESİNDE TUTUKLANDIĞI

    722 senesi Şaban ayının 16. günü Mısır’dan gelen bir postacı, İbni Teymiyye’nin tutuklanmasına dair sultanın yazılı emrini beraberinde getirdi. Dimaşk kalesinde yine hapsedildi. Tevkif sebebi: (Üç mescid (Mescid-i Aksa, Mescidü’l-haram ile Mescid-i Nebevi)’den başkasına yapılacak sefer için yükler bağlanmaz ve İbrahim Halil aleyhisselam ile Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem kabirlerinin de diğer peygamberlerin kabirleri gibi ziyaretleri caiz değildir) demesi idi.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Bu hadiseden sonra Şam uleması yine İbni Teymiyye hakkında bir fetva yazdılar. Çünkü insanların efendisine sallallahü aleyhi ve sellem karşı kalbinde kin olan kimseden başkasının ağzından çıkmayan bu meseleyi evvela kendisi ihdas etmiştir. Bu sebeple İmamü’l-Allame Burhanüddin el-Fizari, İbni Teymiyye’nin bu görüşüne dair kırk satıra yaklaşık bir hüküm yazdı ve neticede onun tekfirine fetva verdi. Şeyh Şihabuddin b. Cebhel eş-Şafii de Burhanüddin’e muvafakat etmiş, Maliki alimi de o yazının altına görüşünü ilave etmiş, başkaları da bu hususta yazılar yazmışlardır. Yazdıkları bu yazılarda İbni Teymiyye’nin doğru yoldan saptığında, bid’atçılık ve zındıklığında ittifak vaki olmuştur.Daha sonra Dimaşk’taki sultan naibi, kadılar ve alimler ile bir toplantı daha yapmak istediyse de, bu meselenin münakaşasının uzun süre devam edebileceğini ve vaki olan bu olayın sultana haber verilmesi gerektiğini düşünerek İbni Teymiyye’nin fetvasını sultana sunulacak yazıların içine koydu ve ona gönderdi. Sultan, o fetva için kadıları topladı. Fetva kendilerine okundu, Kadıu’l-Kudat Bedrüddin b. Cemaa fetvayı eline aldı ve hakkında (Bu makaleyi yazan kimse dâldır (doğru yoldan sapıtmış), bid’atçının birisidir) diye üzerine yazdı. Hanefi ve Hanbeli kadıları da ona muvafakat edip, dolayısıyla İbni Teymiyye’nin küfründe ittifak vaki oldu.

    ŞAM VE MISIR ULEMASININ İBN TEYMİYYE HAKKINDAKİ İTTİFAKINA İTİMAD EDİLMESİNE DAİR MISIR’DAN GELEN SULTAN EMRİ

    Şaban ayının üçüncü Cuma günü sultanın yazılı emri Şam’daki naibe geldi. Sultan, yazının Cuma günü caminin büyük kapısı önünde okunmasını emretmişti. Sultanın emri üzerine yazı Cuma günü okundu. Yazıyı okuyan Muvakki (sultanın mührünü fermanına bastıran) Bedrüddin b. el-İzaz, tebliğ eden de müezzin İbn el-Necibi idi. Besmele’den sonra yazının muhtevası şöyle idi:İbn Teymiyye hakkında gönderilen mektub geldi, okuduk. Kadıların ve en büyük âlimlerin hükümlerine binaen İbn Teymiyye’nin artık fetva vermekten men edildiğine dair sultan tarafından verilen emirlerden sonra, mezkur adamın yine fetva işine devam ettiğini anladık. Bu sebepten dolayı bir toplantı düzenledik. İbn Teymiyye’nin fetvasının kadılara, âlimlere okunmasını emrettik. Okunduktan sonra, İbn Teymiyye’nin Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem ile diğerlerinin kabirlerinin ziyaret edilmemelerine dair verdiği fetvasının yanlış ve merdud olduğunda hepsi ihtilafsız ittifak ettiler. Onun mutlak olarak fetva vermekten menedilmesine, uzun müddet hapsedilmesine hükmettiler ve bunu huzurumuzda, İbn Teymiyye’nin verdiği fetva nüshasının arkasına kendi el yazılarıyla yazdılar. Dürülmüş bu mektupları yüce sultanın tarafına yolladık. Ta ki, dört mezheb kadılarının onun hakkında verdikleri hükmü anlayıp, vermeye cesaret ettiği bu fetvasından dolayı, Dimaşk kalesinde tutuklanmasını emretsin, fetva vermesini ve halkın da yanına gidip gelmesini menetsin. Bu hususta bilgi edininiz ve kendisinin de dört mezheb imamlarının verdikleri hükümden haberi olsun.Alimler, bu hükme binaen anılan adamın uzun zaman hapis edilmesine fetva vermişlerdir. Zira kendisi her zaman halk arasında münker şeyler ve zındıklık meydana çıkarıp onlarla zihinlerini meşgul ediyor, avam tabakasının zayıf akıllarını, düşüncelerini ve akaidini bozuyor. İşte, bunlardan menedilirse, kendisinden gelen zarar yolu kapanacaktır, diye fetva verdiler.Sultanın işlemi buna göredir. Ve böylece ahaliye emredilsin.İbn Teymiyye hakkındaki bu yazımız gereğince, onun yolundan gideni veya onun bu fetvasıyla fetva veren veya talak hususunda fetvasıyla amel edeni bunlardan menedersiniz. Bununla amel eden veya fetva veren bir kimseden haberiniz olunca halini araştırır, şayet hoca olan alimlerdense, İbn Teymiyye gibi onu azarlar, şayet gençlerden olup gösteriş için yaparsa, onları bu yoldan iyice menedersiniz. Halkın durumunu düzeltmek ve doğru yolda yürütmek; icmaa muhalif olan şeylerle fetva vermek, Allahü teâlânın dininde daha önce hiç kimsenin zikretmediği çeşitli bid’at yollarına sapmak hususunda onları engelleyiniz.

    İBN TEYMİYYE’NİN 27 RECEP 726’DA YAZDIĞI FETVASININ ARKASINA MISIR’DAKİ DÖRT MEZHEB KADILARININ YAZDIKLARI FETVALARDAN NAKLEDİLEN FETVA SURETİ

    Bütün hamdler Allah’a olsun. Nakledilen bu fetvanın münderacatı İbn Teymiyye’nin, (Enbiya ve salih zatların kabirlerini ziyaret etmek bid’atdır ve onların ziyaretlerine sefere çıkmak caiz değildir.) dediği kavli ve buna benzer sözleri üzerine sorulan suale cevaptır. Bu dediği şeyler bâtıl olup merdudtur. Bu müftünün, din imamları ve alimler katında bâtıl olan bu gibi fetvalardan vazgeçmesi, garip fetvalar vermekden men edilmesi, vazgeçmediği takdirde hapsedilmesi, halkın bu hususlarda kendisine uymaması için durumun teşhir edilmesi lazımdır. Bunu Muhammed b. İbrahim b. Sadullah b. Cemaa yazmış, Muhammed b. El-Hariri el-Hanefi de aynı görüşü paylaşmıştır. Lâkin, mehil verilmeden kat’i olarak hemen şimdi hapsedilmelidir, diye ilave etmiştir. Muhammed b. Ebubekir el-Maliki dahi onun bu fasid fetvası ve benzerleriyle daha başka bâtıl meselelerin ortadan izale edilmesi için İbn Teymiyye’nin men edilmesini te’kiden söylemiştir. Ahmed b. Ömer el-Makdisi el-Hanbeli keza… Alimler İbn Teymiyye’nin diğer bir fetvasına daha rastladılar ki, onda, (icmaa göre Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem ile diğer peygamberlerin kabirlerinin ziyaret kat’i olarak mâsiyettir [günahtır]) demiştir. İşte hakimler bu fetvanın ona ait bir fetva olduğunu Kadı Celalüddin Muhammed b. Abdurrahmani’l Kazvini’nin şahidliğinden anladılar. Bu fetvanın üzerinde İbn Teymiyye’nin el yazısını görünce, kendisinin olduğunda hiç şüphe kalmadı. Bu sebeple, Resulullah ile onun ziyaretinde bulunan dünya Müslümanları için gayrete gelerek, İbn Teymiyye’yi bid’atçılıkla, sapıklıkla ve doğru yoldan ayrılmakla itham ettiler, onu tahkir edip hapsettiler.

    Kaynak: Bera’atü’l-Eş’ariyyin min Akaidi’l-Muhâlifin, s.401-402.

  13. İBNİ TEYMİYE’NİN, ALLAH’I SONRADAN YARATILANLARA BENZETMESİ – Murat Yazıcı
    İbn Teymiyye’nin, tecsim akidesini zaman zaman konuşmalarına taşıdığı, minber ve kürsülerde savunduğu bilinmektedir. Çağının tanıklarından İbn Battuta, Ebu Hayyan ve İbn Cehbel’in şahadetleri bu noktada önem arz etmektedir. İbn Battuta’nın seyahat ettiği ülkelerdeki gözlem ve hatıralarını anlattığı ‘Tuhfetu’n-nuzzar fî ğaraibi’l-emsar’ adlı eseri, İbn Teymiyye ve Onun tecsim akidesi ile alakalı ilginç bilgiler vermektedir:

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Dımaşk şehrinde çeşitli konularda konuşan fakat aklından zoru olduğu anlaşılan Hanbeli fakihlerinin ileri gelenlerinden Takıyyuddin İbn Teymiyye adında biri vardı. Halka vaaz verir, insanlarda Ona karşı ileri derecede saygı gösterirlerdi. İbn Teymiyye, yaptığı bir konuşmadan dolayı fakihlerin tepkisini çekmişti. el-Meliku’n-Nasır’ın huzuruna çıkarılıp, kadılar tarafından sorgulandı ve hapse atıldı. Yıllarca hapiste kaldı. Bu müddet içerisinde 40 ciltten oluşan ve adını “el-Bahru’l-muhit” koyduğu bir tefsir kaleme aldı. Annesinin ricası üzerine sultan Onu serbest bıraktı. İbn Teymiyye, Dımaşk de bulunduğum sırada –önceden- tutuklanmasına sebep olan ifadeleri tekrar etti: Cuma günü cemaat olarak hazır bulunduğum camide, insanlara vaaz ve nasihatta bulunurken minberin merdiveninden bir basamak aşağıya inerek “muhakkak ki Allah Teala benim buradan indiğim gibi dünya semasına inmektedir.” şeklinde bir cümle sarfetti. Maliki fakihi İbn Zehra söylediklerine karşı çıktı. Cemaatte ayağa kalkıp sarığı başından düşünceye kadar ona dayak attı. Neticede bir daha tutuklandı ve hapsedildiği kalede ölünceye kadar tutuklu kaldı. [44] (*)

    İbn Teymiyye’yi ta’dil eden biyografi yazarlarının reddettiği bu ifadeyi, farklı vurgularla müfessir Ebu Hayyan “el-Bahru’l-Muhît” ve “en-Nehru’l-mâd” adlı tefsirlerinde nakletmektedir. Ebu Hayyan bir çok yerde Onun tecsimi çağrıştıran ifadelerini tenkit etmektedir. Ne var ki elimizdeki matbu nüshalarda bu tenkitlerin bir çoğundan tek bir harf bulmak mümkün değildir. Çünkü baskı sürecinde her iki eserden de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşleri çıkartılmıştır. İbn Teymiyye’nin açıkça Allahü Tealaya cisim isnat ettiğini söyleyen Zahid Kevseri[45] bu noktada şunları söylemektedir: “Ebu Hayyan, ‘O’nun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır.’[46] ayetini tefsir ederken muasırı olan İbn Teymiyye’nin “Kitabu’l-Arş” adlı -kendi el yazısıyla kaleme aldığı- eserinde şu ifadeleri okuduğunu nakletmektedir: ‘Allahü Teala kürsüde oturmaktadır. Yanı başında boşalttığı yerde ise Onunla birlikte Hz. Peygamber oturmaktadır.” (**) Elyazması nüshalarda var olan bu ifadeler kitabın musahhihi tarafından matbu nüshalara alınmamıştır. Musahhih, Kevseri’ye, din düşmanlarının hadiseden nemalanmamaları için böyle bir tercihte bulunduğunu söylemiştir. [47]

    Ebu Hayyan “el-Bahru’l-Muhît”in muhtasarı olan “en-Nehru’l-mâd” adlı tefsirinde de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşlerini tenkit etmektedir. Kitabı tahkik eden Bûran ed-Dannavî ve Hidyan ed-Dannâvî İbn Teymiyye’ye isnat edilen tecsimle alakalı bölümü tefsirden çıkartmışlardır.[48]

    İmam es-Sübki (v. 756) “es-Seyfu’s-sakîl fî’r-reddi alâ İbn-i zefîl” adlı eserinde, Ebû Hayyan’ın belli bir dönem kendisinden övgüyle bahsettiği İbn Teymiyye’yi “Kitabu’l-Arş” adlı eserini okuduktan sonra ölünceye kadar lanetlediğini yazmaktadır.[49]

    Şafii ulemasından Şihabuddin İbn Cehbel de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşlerini reddeden bir risale kaleme almıştır.[50] İbn Cehbel eserinin sonunda “İbn Teymiyye’nin sapıklık ve inadının derecelerini açıklamak için tahrif ve fesadından kaynaklanan açıklamalarını bekliyoruz.”[51] demesine rağmen İbn Teymiyye Onun bu meydan okumasına cevap ver(e)memiştir.

    [44] Muhammed b. Abdillah b. Muhammed İbn Battuta, Tuhfetu’n-Nuzzar fî Ğaraibi’l-Emsar (Rıhlet-u İbn Battuta), Beyrut, 2004, s. 88. [45] Kevseri, el-Esma ve’s-Sıfat, (d. not: 2), s. 286. [46] Kur’an, Bakara(2): 255. [47] Muhammed Zahid el-Kevseri, es-Seyfu’s-Sakîl fî’r-Rreddi alâ İbn-i Zefîl, (el-Akidet-u ve ilm’l-kelam min a’mali’l-imam Muhammed Zahid el-Kevseri içerisinde), (d. not: 1), Beyrut, 2004. [48] Bkz. Abdulhamid, a.g.e., (d. not: 1), s. 125. [49] Takıyyuddin es-Sübki, a.g.e., s. 477-478. [50] Bkz. Tacüddin Abdulvahhab b. Ali es-Subki, Tabakatu’ş-Şafiiyyeti’l-Kübra, t.y., IX, 35-91. [51] Tacüddin es-Sübki, a.g.e., IX, 91.

    Kaynak: İhsan Şenocak, İnkişaf dergisi, No:7

    Ebu Hamid bin Merzuk rahimehullah Allâme Şerif Takıyüddin’den (vefatı h. 829) şu bilgiyi naklediyor:

    Dimaşklı Ebü’l-Hasan Ali, Emevi Camii’nin ortasında pederinden naklen haber verdi ki: Bizler İbn Teymiyye’nin meclisinde idik. Kendisi konuştu, va’zetti ve Kur’an’da geçen istiva ayetlerine değindikten sonra, “Benim istiva ettiğim (oturduğum) gibi, Allah Arşı’nın üzerine istiva etmiştir”, dedi. Bu nedenle cemaat birden üzerine doğru yürüdüler, kürsüden onu indirip ve yumruklar ve ayakkabılar ile daha başka şeylerle onu dövdüler, sonra onu kadıların huzuruna çıkardılar.

    Kaynak: Bera’atü’l-Eş’ariyyin, Bedir Yayınevi, İst., 1994. s. 395.

    NOTLAR:

    (*) “The above account given by Ibn Battuta has been discounted by certain people; especially by Ibn Taymiyya’s supporters, simply because they believe that Ibn Taymiyya would never have made the anthropomorphic statement, ‘Allah comes down to the sky of this world just as I came down now’, and then he allegedly took a step down the pulpit to demonstrate how Allah descends (nuzul). Even if one was to denounce Ibn Battuta’s account as being a false and fabricated statement, one may wish to know that the greatest scholar of Hadith in his time, Shaykh al-Islam al-Hafiz Ahmad ibn Hajar al-Asqalani (Rahimahullah) has reported an incident in al-Durar al-kamina (1, 164) where again ibn Taymiyyah descended the steps of the minbar in order to illustrate his understanding of how Allah descends (nuzul) as early as the year 705/1305 AH (some 21 years before Ibn Battuta’s account). Hafiz Ibn Hajar’s source for this incident was one of Ibn Taymiyya’s own disciples by the name of Sulayman Najm al-Din al-Tufi al-Hanbali (d.716/1316).”

    Kaynak: http://www.ummah.net/Al_adaab/tawil.html

    Bunun tercümesi:

    “İbn Battuta’nın anlattığı hadise bazı kişiler tarafından inkar edilmiştir; bilhassa İbni Teymiyye’nin destekçileri tarafından. Çünkü İbni Teymiyye’nin “muhakkak ki Allahü teâlâ benim buradan indiğim gibi dünya semasına inmektedir” şeklinde bir cümle söyleyip Allahü teâlânın nüzulünü göstermek için minberden bir basamak inmiş olabileceğine inanmıyorlar. Ancak, İbni Battuta’nın anlattığını uydurma ve yanlış olarak kabul etsek bile, şunun bilinmesinde fayda var ki asrının en büyük hadis alimi Hâfız İbni Hacer el-Askalânî Ed-duraru’l-kâmine isimli kitabında (I, 164) benzer bir olayı rapor etmektedir. h.705/m.1305 yılında (İbni Battuta’nın anlattığından 21 sene önce) meydana gelen bu olayda, İbni Teymiyye yine Allahü teâlânın nüzulünü nasıl tahayyül ettiğini anlatmak için minberin basamaklarından inmiştir. Hâfız İbni Hacer’in bu olay için kaynağı İbni Teymiyye’nin kendi talebelerinden Süleyman Necmeddin el-Tufi el-Hanbeli’dir (vefatı h.716/m.1316).”

    (**) İbni Teymiyye’nin bir kopyası olan ve her türlü şazz görüşünde onu taklid eden İbni Kayyım da böyle bir rivayeti yazmıştır. Bkz. İbni Kayyım, el-Bedaiü’l-Fevaid, 4/40. (Kaynaklar: Mefahim tercümesi, Ege Basım, 2007, s. 210 ve Bera’atü’l-Eş’ariyyin tercümesi, Bedir Yayınevi, 1994, s.632-633.)

  14. İBN TEYMİYYE’YE İTİRAZ OLARAK YAZILAN ESERLER – Hüseyin Avni Kansızoğlu

    Kasîde-i Nûniyye, Es-Seyfü’s-Sakîl ve Tekmilesi ışığında İbn-i Teymiyye

    Bu makalede inşâellah, İmâm Takıyyüddîn es-Sübkî’nin, İbn-Kayyim el-Cevziyye’nin yazdığı Kasîde-i Nûniyye’ye reddiye/cevâb olarak kaleme aldığı es-Seyfü’s-Sakîl isimli eserini tanımaya çalışacağız. Yazımız bir mukaddime, beş fasıl ve bir hâtime/netîce çerçevesinde olacaktır.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Mukaddime, İbn-i Teymiyye’yi tanıtma sadedinde ve neden İbn-i Kayyim ve Nûniyye’sini ele aldığımız ile alakalı olacaktır. Birinci fasıl, İbn-i Teymiyye, ikinci fasıl, İbn-i Kayyim ve Nûniyye’si, üçüncü fasıl, İmam Sübki ve es-ٍٍٍِSeyfü’s-Sakîl’i, dördüncü fasıl, İmam Kevserî ve es-Seyfu’s-Sakîl’e yazdığı Tekmile, beşinci fasıl, Kasîde-i Nûniyye, Es-Seyfü’s- Sakîl ve es-Seyfu’s-Sakîl Tekmile’sindeki bahislerden bir takımı, hâtime de ise, İslâmî meselelerdeki tefrit ve gevşeklik ile, insafı yok eden ifrat arasındaki i’tidâl ve istikâmetin ancak, îman gayreti, din asabiyyeti, üstün himmet, akıl, idrak, firâset, muhakkıklık, ve mudekkıklik ile kazanılacağı, hakkındadır.

    Asıl maksadımız, kitabın son derece mühim ve hassas olan bahislerinden bir kısmını sergilemek olduğundan, ilk dört fasılda çok kısa atıflarda bulunmakla yetineceğiz.

    Kasîde-i Nûniyye’nin, tam ismi “El-Kâfiye ve’ş-Şâfiye Lî’ntisâri’l-Firkati’n-Nâciyeh”dir. Bu, İbn-i Kayyım el-Cevziyye’ye âit akîdeye dair yazılan bir kitaptır. “Es-Seyfü’s-Sakîl”, İmam Sübkî tarafından sözü geçen Kasîde-i Nûniyye’ye karşı yazılan bir reddiyedir. “Tekmile” de, İmam Zâhid-i Kevserî tarafından Es-Seyfü’s-Sakîl üzerine yazılan bir eserdir.

    MUKADDİME

    Neden İbn-i Kayyim ve Kasîde-i Nûniyye’si ?

    İbn-i Teymiyye’yi anlatma sadedinde neden İbn-i Kayyim ve Nûniyyesini ele aldık?

    İbn-i Kayyım’ın, eserlerinin en büyük kısmı, İbn-i Kesîr’in de ifâde ettiği gibi, Şeyhinin, yani İbn-i Teymiyye’nin sözünden alınmadır. (İbn-i Kayyim) o sözlerde tasarruflarda bulunur. O’nun bu hususta güçlü bir melekesi vardır. Şeyhinin tek kaldığı meselelerde hep dendene yapar/gürültü çıkarır, o görüşlere yardım eder, onlara delil bulur…[1]

    İbn-i Kesîr de, İbn-i Teymiyye’nin talebelerindendir. Bu sebeple onun şu şehâdeti mühimdir.
    İbn-i Hacer, Ed-Dürerül-Kâmine’de şöyle der: İbn-i Teymiyye sevgisi ona galip geldi. O kadar ki, görüşlerinin hiç birinin dışına çıkmazdı. Aksine hepsinde ona yardımcı olurdu. İbn-i Teymiyye’nin kitablarını tehzîb eden, ilmini yayan başkası değil, İbn-i Kayyim’dır.[2]

    İbn-i Teymiyye ile İbn-i Kayyım’in eserlerini okuyan her ilim sahibi bunu kâbul eder. Dolayısıyla, denilebilir ki, İbn-i Kayyim’ın eserleri, İbn-i Teymiyye’nin eserlerinin tehzibi, ayıklanması, şerhi, îzâhı ve delillendirilmesini ihtiva eden geniş bir mecmuadır. Akîde ve fıkıhtaki şâz görüşlerinden hiç birisinde ona muhalefet edemeyecek derecede onu taklîd etmekten geri kalmayan kör bir taklitçi, “ona gölgesinden daha çok tâbi olan” sadık bir havârîdir. Bu yüzden “İbn-i Teymiyye’yi anlamak, İbn-i Kayyım’i tanımaktan geçer” veya “İbn-i Kayyım bilinmeden, tanınmadan, İbn-i Teymiyye yeterince anlaşılamaz” dense yeridir.

    İbn-i Kayyim’in bilhassa akîde tarafını en açık bir şekilde sergileyen eseri ise, O’nun Kasîde-i Nûniyye’sidir. İşte bu yüzden Kasîde-i Nûniyye’nin ilmî bir mercekle tedkîk, tahkîk ve tahlîl edilmesi îcâb eder. Böylece, İbn-i Teymiyye’nin tanınmasına mühim bir katkı hasıl olacaktır. Bu da, bizce en kâmil manada, -Allahu a’lem- ancak Es-Seyfu’s-Sakîl ve Tekmile’si ışığında olabilir.

    BİRİNCİ FASIL

    İbn-i Teymiyye Kimdir?

    İsmi, Ahmed b. Abdü’l-Halîm İbn-i Abdillâh b. Ebi’l Kâsım ibn-i Hadır en-Nemîrî el-Harrânî ed-Dimeşkî el-Hanbelî, Takiyyüddîn ibnü Teymiyye’dir. Harrân’da[3] doğdu (661 H.) Babası onu Dimeşk’e götürdü. Orada yerleşti ve meşhur oldu. Verdiği bir fetvadan dolayı Mısır’a çağrıldı. Oraya gitti… Orada bir müddet hapse atıldı. Sonra, İskenderiyye’ye nakledildi. Sonra, serbest bırakıldı ve 712’de Dimeşk’e gitti. 720 tarihinde orada tutuklandı. 728 senesinde, Dimeşk kalesinde tutuklu iken öldü.

    İbn-i Teymiyye, Felsefe ve Mantık ilimlerinde araştırması çok olan birisiydi. Lisânı fasîh idi. Yirmi yaşına varmadan ders okuttu ve fetva verdi. Eserleri çoktur.

    Hâsılı O, yedinci asır Hanbelî fıkıh ve hadîs âlimlerinden, şâz görüşleri bol olan birisidir. Şâzlarının bol oluşunun da, değişik sebebleri vardır. Bunlar, akîde, fıkıh ve üslûb olmak üzere üç tanedir.

    Mîzâc ve ahlâkı çerçevesinde doğan ve gelişen üslûbuyla, olması îcâb eden veya olabilecekten daha fazla bir cesâret, hiç olmaması lâzım gelen tepeden bakma, boyundan büyük olan nice büyüklere karşı, akıl almaz bir saldırganlık, acelecilik, muğalata ve benzeri sebeblerden doğan bıktırıcı tekrarlar, çekilmez tenâkuzlar sergilemiştir. Tenâkuz ve tekrarları çizildiği takdirde yazdıklarının neredeyse dörtte biri bile kalmayacaktır. Kitablarını aklı havada bir kara sevdalı edasıyla değil de, bir ilim adamı ciddiyeti ile okuyacak olan her kes bu hakikati görebilecektir. “İktizâ”sı, “Kâidetün Celîle”si, “Furkan”ı, “Ubûdiyye”si, Akîdeye dâir kitabları, Fetâvâ’sının akîdeyle alakalı kısımları, birindeki cümleleri diğerinde biraz değiştirilen, zaman zaman da hiç değiştirilmeden aynen tekrarlanan sözlerden meydana gelen cinsindendir.

    Yerine göre zâhiri, yerine göre filozof, yerine göre de Ehl-i Sünnet vasfıyla temâyüz etmiştir. Ne zaman ve nerede hangi cepheden olması lâzım geldiğini buna kanaat getirdiyse, o tâifenin düşünce ve müdafaalarıyla karşı tarafa saldırmış ve esasen başkalarına âid olan malzemeleri kendine mâlederek, onların kendi tahkiki olduğu zannını uyandırmıştır.

    Yerine göre Ehl-i Sünnet olup Ehl-i Bidata karşı, zaman zaman Ehl-i Bid’at fikrinden yana olup Ehl-i Sünnete karşı, bazen de felsefecilerden yana olup diğerlerine karşı amansız bir muharebe vermiş ve nihayet ilim adamlığını, muztarib mütefekkirliği (!) içinde kurban etmiştir.

    Bütün bunlar, ele alacağımız meselelerde yeterince açıklık kazanacağı için, söylediklerimizi burada delillendirmeye lüzum görmedik.

    Bu makalemizde sözü edilen şahsın “akîde” tarafını en açık ve çıplak bir biçimde ortaya koyan bir kitabı ele alacağız; Kasîde-i Nûniyye…

    İKİNCİ FASIL

    İbnü’l-Kayyim Ve Nûniyye’si

    İbn-i Kayyîm ve Kasîde-i Nûniyye’si ile alakalı faslı inşâellah sekiz “bahis”te ele alacağız…

    Birinci Bahis

    İbn-i Kayyîm’ın Hâl Tercemesi

    İbn-i Kayyim Muhammed b. Ebi Bekr b. Eyyüb b. Saîd ez-Zer’î, sonra Dimeşkî, Şemsüddîn Ebû Abdillâh b. Kayyim el-Cevziyye (d: 691, ö:751) [4]

    Zehebî, “el-Mu’cemu’l-Muhtass”ta İbn-i Kayyim hakkında şöyle demektedir: Hadis ve bir takım Hadis ricâli ilmiyle meşgul oldu. Fıkıhla da meşgul olur ve takririni iyi yapardı. Nahivle meşgul olur, onu öğretirdi. İki asılda da meşgul olurdu. Halîl (İbrahim) aleyhisselâm’ın kabrini ziyaret etmek için yolculuk yapmaya karşı olan inkarı yüzünden bir müddet hapsedildi. Sonra ilimle meşgul olmak için meclisin baş köşesine oturdu ve ilmi yaydı. Lâkin O, görüşünü beğenen, her meselede çok cüretli olan biridir.

    İbn-i Hacer, ed-Dürerü’l-Kâmine’de şöyle demektedir: O’na, İbn-i Teymiyye sevgisi gâlip geldi. O kadar ki, O’nun sözlerinin (görüş ve fetvâlarının) hiç birinden dışarı çıkmaz, hatta bunların tamamında ona yardımcı olurdu. İbn-i Teymiyye’nin kitablarını tehzîb eden (ayıklayan) ve ilmini yayan O’dur. Zelîl hâle düşürüldükten, kuru hurma dalı ile ona vurularak deve üzerinde dolandırıldıktan sonra İbn-i Teymiyye ile beraber tutuklandı. İbn-i Teymiyye ölünce tutukluluktan kurtarıldı. İbn-i Teymiyye’nin fetvâları sebebiyle bir başka defa da imtihan geçirdi. Asrın(ın) âlimleri aleyhinde konuşur, onlar da onun aleyhinde konuşurdu.[5]

    İmâm Kevserî meâlen ve hulâsa olarak şöyle diyor: İbn-i Kayyim yaşarken de öldükten sonra da, Şeyhini bütün şâz/doğru olana muhâlif görüşlerinde ta’kib ediyor, ona uyuyor, onu hak ve batılda kör bir taklîd ile taklîd ediyordu. Her ne kadar kendini (iddialarına) delîl getiriyor gibi gösterse de, bu “yapmacık deliller ileri sürme”si, Şeyhinin dediklerini, şazlarını tekrarlamaktan başka bir şey değildi. Bütün işi, karıştırmak, hile yapmak ve şu sapık düşünceleri müdâfâadan ibaretti. O kadar ki, ömrünü Şeyhinin yalnız kaldığı düşünceler etrafında gürültü çıkarmakla tüketti… Her ne kadar mantıkçı ve felsefecilerin görüşlerini bol bol aktarsa da, aklî ilimlerden nasibi yoktu. Düşüşünün ve çelişkisinin nerelere vardığı, “ Şifâu’l-Alîl”ini ve “Nûniyye”sini okuyana açıkça gözükecektir. “Hâlik”[6] ravileri methetmesi de, ricâl ilminin olmadığının delillerindendir. Ne Hüseynî, ne İbn-i Fehd ve ne de Süyûtî “Tabakatü’l-Huffâz”a yazdıkları Zeyl’ler’de O’nu “(hadis) hafızlar(ı)” arasında saymadılar. “Zâdü’l-Meâd” ve başka kitaplarındaki, okuyanların hoşuna giden “hadisle alakalı bahisler”, yanında bulunan, hadis âlimlerine âit kıymetli eserlerden araklamadır, kesilip alınmadır. Kutbuddîn el-Halebî’nin “El-Mevridü’l-Henî Siyerü Abdi’l-Ğenî”si ve benzeri eserleri gibi. İbn-i Hazm’ın “el-Muhallâ”sı ve “el-İhkâm”ı, İbn-i Abdi’l-Berr’in “et-Temhîd”i olmasaydı, “İ’lamü’l-Muvakkıîn”deki tafralara ve muğalâtalara imkân bulamazdı. Şeyhi ile beraber nice defa tevbeye çağrıldı ve tazir gördü…[7]

    İkinci Bahis

    İbn-i Kayyim’in Kasîde-i Nûniyye’si

    Akîde’de, “Nûniyye” ismiyle meşhûr -benim bildiğim- iki kasîde vardır. Birincisi, İbn-i Kayyim’ın “El-Kâfiyetü’ş-Şâfiye fi’l-İntisarı li’l-Fırkati’n-Nâciyeh” ismini verdiği kasîde, ikincisi de Fâtih devri ulemasından Hızır Bey b. Celâl’in [8] “Ucâletü leyletin ev leyleteyni” isimli “Kasîde-i Nûniyye”sidir. Bu ikincisi, Ehl-i Sünnet çizgisinde yazılan kıymetli bir eserdir ki, üzerine güzel şerhler ve haşiyeler yapılmıştır; Hayâlî, Uryanîzâde ve Dâvûd-i Karsî’nîn eserleri bunlardandır. Osmanlının son devri ulemâsından olan Manastır’lı İsmâil Hakkı Efendi, Hızır Bey’in bu “Nûniyye”sini İslâm harflerimizle Türkçeye terceme edip şerh etmiştir.

    Bizim sadedinde olduğumuz “Kasîde-i Nûniyye” ise, İbn-i Kayyim’in “Kâfiye..”sidir. Beytler halinde yazılan bu “Nûniyye” 5949 beytten meydana gelmiştir.[9]

    Doktor Muhammed Halîl Herrâs’ın bu “Nûniyye” üzerine yazdığı iki ciltlik şerhi, Dârü’l Kütübi’l-İlmiyye tarafından basılmıştır. Herrâs’ın ifâdesine göre, bu akîde üzerine, iki küçük çalışmanın dışında, kayda değer şerh veya haşiye yazılmamıştır. Doktor Şârih’in şerhi ise, aslı gibi ilmî yanı bulunmayan ve bağışlayın “cazgır üslûbu”yla yazılan bir şerhtir.

    İbn-i Kayyim’in, iddialarına delil olarak getirdiği âyetler ile bir takım “sahîh”, yahud “hasen” hadislerin “delâlet cihetlerinin/taraflarının ne olduğu”, bir çok hadisin de, erbâbınca, “zayıf” veya “uydurma” damgası yemesi, O’nu hiç mi hiç alâkadar etmemiş! Muhtemelen, bir sıkıntıya düşmemek için de, -bir talebe tarzıyla bile olsa- hadis tahriçlerine kitabın hiçbir yerinde asla teşebbüs etmemiş, “uydurma” rivâyetler karşısında lâl ü ebkem olmayı nasılsa becerebilmiştir.

    Hâfız Süyûtî’nin Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’în husûsiyetleri ve fazîletleri mevzuundaki “el-Hasâisü’l-Kübrâ” isimli kıymetli bir eseri vardır. Bu eser, umûmiyetle fazîletlerle alâkalı olduğundan, ona, “uydurma olduğunda ittifak bulunmayan” zayıf rivâyetleri de koymuştur. Doktorumuz, bunun üzerine yazdığı sözüm ona tahkîkte ve ta’liklerde çoğu kez, ilmî edeb ve terbiye sınırlarını aşmış, hitab üslûbu yanında bir çok “hasen”, hatta “sahîh” rivâyete gelişigüzel bir biçimde “uydurma” damgasını vurabilecek kadar “kritikçi” olmuştur. Hâlbuki aynı doktorumuz, İbn-i Kayyim’in “akâid”inde delil getirdiği “zayıf” hatta “uydurma” rivâyetlerine kör olabilmiştir. “Nûniyye”ye reddiye olarak yazılan “es-Seyfü’s-Sakîl” ile “Tekmile”si veya -varsa- herhangi bir başka reddiye, hesâba katılmadan ve cevablandırılmadan yazılan bir şerh ne kadar ilmî olabilir? Muhakkık ve müdekkık bir âlimin, herhangi bir hususta, müctehidlik seviyesinde ve büyük bir muhaddis olan İmâm Sübkî’nin, muhaddisliğini düşmanlarının bile kabul ve teslim etmek zorunda kaldığı allâme Kevserî’nin reddiyelerini nasıl hesaba katmaz?!. İlim adamı, da’vâsının/tezinin aleyhinde söylenen ve yazılanları bulup çürütmeden, bir ilmî eser, nasıl yazabilir?! Yoksa, birilerinin gözü açılıp hakîkatleri görmesinden mi korkulmaktadır?!!
    Hâsılı, sözünü ettiğimiz şu “şerh” de, manzûm olarak yazılan “Nûniyye”nin nesir kalıbıyla ifade edilmesinin yanında, muârızlarına karşı bir takım “hakâret”lerden başka bir şey bulundurmamaktadır.

    İkisi de “hakk”larla “bâtıl”ların paçal edildiği lâf harmanı…

    Vâkıa, asrımız Ezher âlimlerinden (!) olan Şârih’in bu tavrını garipsemiş de değiliz.

    Üçüncü Bahis

    İbn-i Kayyim’in Nûniyye’deki Üslûbu

    İbn-i Kayyim’in üslûbu, kavgacı, sataşmacı, karalayıcı, aceleci, muğâlâtacı ve saldırgandır. İlmî değil, “ideolojik”tir. Zehebî’nin, bir mektubunda İbn-i Teymiyye’ye, “Haccâc’ın kılıcıyla İbn-i Hazm’ın dili iki öz kardeşti. Billâhi sen o ikisiyle kardeş oldun” dediği gibi, İbn-i Kayyim’in dili, Haccâc’ın kılıcı gibiydi. Onda ilmî vakar ve ağırlığı bulamazsınız. Kendisi gibi “teşbîh” ve “tecsîm” inancında olmayanlar, “Allah’ı, (hâşâ) belli bir yön veya mekâna yerleştirmeyenler”, ya “Allahtan korkmayanlar”, ya “kalbinde zerre kadar îmân bulunmayanlar”, ya “Kurânı yalanlayanlar”, ya “Sünnet’i inkâr edenler” veya “Cengiz han’ın ordusu’nun askerleri”dirler. Bu tarz üslûbu hemen hemen her eserinde hâkim olmakla berâber, “Nûniyye”sinde çok açık ve nettir. Nitekim bu dediğimiz dördüncü fasıldaki kendi ifâdelerinde görülecektir.

    Dördüncü Bahis

    İbn-i Kayyim’in Nakillerindeki Îlmî Emâneti

    İbn-i Kayyim âlimlerden yaptığı nakillerde de yeter miktarda güvenilebilecek bir kimse değildir. Zîra yine meselelerde de göreceğimiz gibi, İmâm Sübkî ve imâm Kevserî, İbn-i Kayyim’in gerek Mu’tezile gerek Cebriye ve gerekse Eş’ariye tâifelerinden yaptığı bir çok nakil için “bu yalandır”, “iftirâdır”, “onlar böyle dememişlerdir”, “aksine onlar, şöyle söylemişlerdir” demektedirler. Başka kitablarında da, meselâ “tevessül” hakkında dört mezheb imamından doğru olmayan nakillerde bulunduğu Ehl-i ilim tarafından isbât edilmiştir.

    Beşinci Bahis

    İbn-i Kayyim’n Âlimlerin Sözlerini Anlayabilme Seviyesi

    İmâm Sübkî ve İmâm Kevserî’nin cevâblarından da açıkça anlaşılmaktadır ki, İbn-i Kayyim, ulemânın sözlerini anlayabilecek seviyede değildir. Âlimler bir söz söylerken O, çoğu kez, bu sözü yanlış anlayıp münâkaşasını tamamen o meseleye ecnebî/yabancı bir sâhada yürütmektedir. “Allah’ın fâil olub olmadığı” mevzuunda görüleceği gibi… O’nun hakkındaki bu “anlayamama” tesbîti, hatt-i zâtında hakkında yapılan bir hüsn-i zanndır. Aksi halde, ortada, “hâinlik” veyâ “muğâlata” bahis mevzuu olacaktı.

    Altıncı Bahis

    İbn-i Kayyim’in İlmî Derinliği

    İbn-i Kayyim, sadedinde olduğumuz kitabında “hâtıbu’l-leyl” yani gecenin karanlığında odun toplayan adam suretindedir. Dolayısıyla karanlıkta, odun yerine yılanı yakalayıp almaktadır. O, akîdede, rahatlıkla, “zayıf”, hatta “uydurma” hadisleri delil olarak ileri sürebilmektedir. Nûniyye’sinde, kılı kırka yaran bir “munekkıd hadis hafızı” ile değil de, âdeta “hurafeci vâizler” gibi bir tiple karşı karşıyasınız. Nitekim bu, getirdiği “zayıf”, hatta “uydurma” hadisleri ileride sergilediğimizde açıkça görülecektir.

    Yedinci Bahis

    İbn-i Kayyim’in Muârızlarının Delîl ve Cevâblarına Yer Verib Vermediği

    İbn-i Kayyim bunu asla yapmaz. O, tâbilerinin kafasını karıştırmaktan şiddetle korkan sahte şeyhler gibi, muârızlarının delillerinden ve cevablarından, hatta mücerred sözlerinden onları çok sakınır. Çürütmek için bile onları ağzına almamaya çalışır. Çizgisinden gidenlerin de tamamının tarzı hemen hemen böyledir.

    Sekizinci Bahis

    Kasîde-i Nûniyye’nin İbn-i Kayyim’in Son Görüşleri Olup Olmadığı

    İbn-i Kayyim bu akîdesinden ömrünün sonunda dönmüş olamaz mı? İnşâellah Ehl-i Sünnet akîdesine dönmüştür. Biz, dediklerimizi, aktardığımız sözleriyle sınırlı olarak diyoruz. Hâtimesine/son nefesine dâir şehâdette bulunmuyoruz. Ancak, İbn-i Receb el- Hanbelî’nin “Tabakâtü’l-Hanâbile” sinde naklettiğine göre O, İbn-i Kayyim’e ölümünden bir sene gibi bir zaman önce devam etmiş ve bu Nûniyye’yi İbn-i Kayyim’den o zaman işitmiştir.[10]

    ÜÇÜNCÜ FASIL

    Sübkî ve Es-Seyfü’s-Sakîl’i

    Bu faslı, inşâellah dört “bahis”te ele alacağız.

    Birinci Bahis

    İmâm Sübkî’nin Hal Tercemesi ve İlmî Seviyesi

    Ali b. Abdi’l-Kâfî b. Alî b. Temmâm es-Sübkî el-Ensârî. Hadîs hâfızlarından, müfessirlerden ve münâzaracılardan biri… Zehebînin de ifâdesiyle asrının Şeyhu’l İslâmı… Allâme Kevserîn’in tabiriyle devrinin en büyük münâzaracısı… Tabakâtü’ş-Şâfiiyye sâhibi Tâcüddîn es- Sübkî’nın babası… Hicrî 683 senesinde Sübk’te doğdu. Sübk’ten Kâhire’ye, sonra da Şâm’a gitti. Hicrî 739 senesinde Şâm kadılığını üstlendi. Sonra hasta oldu ve Kâhireye döndü. 756 senesinde Kâhire de öldü.

    Ulemânın O’na olan medih ve senâları saymakla bitmez. Zehebî “Zeylü’l-İber”de[11] O’ndan “şeyhul-İslâm” ve benzeri medih sözleriyle bahseder: “El-Mu’cemu’l-Muhtass”ta da, “allâme”, “fakîh”, “muhaddîs”, “hâfız”, “fahru’l-ulemâ”, “takıyyü’d-dîn”, “Sâdık”, “mütesebbit”, “hayırlı”, “mütevâzi”, “sîret ve ahlâkı güzel”, “ilim kablarından biri”… Fıkhı bilir takrîr eder, hadîs ilmini bilir tahrîr eder, usûl ilmini bilir ve okutur, Arapçayı bilir tahkîk ederdi. Sağlam eseler yazmıştır.[12] Zehebî onu öven bir şiirinde kendilerini köleye O’nu da efendiye (veya pâdişâha) benzetir. “İlimde” Mâlik gibi seviyeye nâil olduğunu, “hukümlerde, en üstün hüküm veren”, “hıfz ve nakd”de İbn-i Maîn, “fetvâlar”da Süfyân ve Mâlik, “Münâzarada ve araştırmada” Fahru’d-dîn(-i Râzî), “nahiv”de de Müberrid ve İbn-i Mâlik gibi olduğunu, söyler.[13] Usûlcu İsnevî, “gördüğümüz âlimlerin en üstün nazar sâhibi, ilimleri en çok toplayanı, ince meselelerde en güzel konuşanı….” olduğunu anlatır.[14] Hepsi kıymetli bir çok eseri vardır. Es-Seyfü’l-Meslûl’ün Muhakkık’ı, O’nun 211 eserini sayar. [15]

    İkinci Bahis

    İmâm Sübkî’nin Şu Reddiyedeki Mazereti

    İmâm Sübkî bu hususta kısaca şöyle diyor: “Bu kasîdenin sâhibi Nâzım (eserini şiir vezniyle yazan İbn-iKayyım), hakkında konuşacağımdan aşağı mertebededir. Ancak bu hususta kendime İmâmu’l-Haremeyn’i nümûne aldım. O ‘Nakzu Kitâbi’s-Siczî’ isimli eserini yazdı. Bu Siczî, ‘Muhtasaru’l-Beyân’ ismi verilen bir kitabı bulunan hadis âlimidir. İmâmu’l-Haremeyn bu kitabı Mekke’de buldu. Bu kitabda, bir takım meseleler vardı ki birisi ‘Kurân’ın harflerden ve seslerden ibâret olduğu’ dur.”

    Sübkî, İmâmu’l-Haremeyn’in, Siczî için, “câhil”, “hafif akıllı”, “câhilliğinde ısrarlı”, “ahmak”, “şaşı”, “mel’ûn”, “kovulan”, “sapık”, “Allah’ın la’netleri üzerine olsun” gibi benzeri sözler sarfettiğini ifade etti. [16]

    İmâm Sübkî, kendi ta’biriyle “bu câhil (İbn-i Kayyim) ile istemeye istemeye konuşmak” husûsunda İmâmu’l-Haremeyn’e uyduğunu ifâde ettikten sonra, İbnü’l-Kayyim’in, Siczî’nin onda biri olamayacağını, lâkin, insanın Müslümanların akîdelerini korumak için câhiller ve bidatçılarla da tartışmak zorunda kaldığını, söylüyor ve şöyle devâm ediyor: Münâkaşam, keşke bir âlimle veya bir zâhidle, yahud dinini ve haysiyetini iyi koruyanla, hakka yönelenle olaydı… Ancak bu, kaçınılması zor, hatta imkânsız bir imtihandır, musîbettir…

    Üçüncü Bahis

    İmâm Sübkî’nin Üslûbu

    İmâm Sübkî, allâme Kevserî’nin de ifâde ettiği gibi, yazılarında ve sözlerinde son derece nezîh bir üslüb sâhibidir. Tâcüddîn es-Sübkî anlatıyor: Evimizin dehlizinde/bodrumunda oturuyordum. Bir köpek çıktı geldi. Ona, “oşt! köpoğlu köpek” dedim. Babam, evin içinden, beni azarladı. O, “köpoğlu köpek” değil midir? dedim. Câizliğin şartı, “tahkîr kasdı olmamak”tır, dedi. [17]

    Ne var ki O, İbn-i Kayyim’in çıldırtan hakâretleri karşısında “baklayı dilinin altından çıkarma”ya ihtiyâc duyuyor ve neredeyse İmâmu’l-Haremeyn seviyesinde ifâdeler kullanmaya kendini mecbûr hissediyor.

    Dördüncü Bahis

    İmâm Sübkî’nin Cevablarının Kısa oluşunun Sebebi

    İmâm Kevserî’nin anlattığına göre, İmâm Sübkî çoğu yerde batıllığı apaçık olan sözlere cevâb vermeye lüzüm görmez. Bazen, “görüyorsunuz” ve “gördüğünüz gibi” ifadelerle iktifâ eder. Bazen de çok kısa bir atıfda bulunur. Hâsılı O, sıkıcı bir münâkaşada, sâdece çok mecbur kaldığı yerlerde vecîz konuşup teferruatı ehl-i ilmin bilgisi ve anlayışına havale ediyor, mühim noktalara dikkatleri çekmeyi hedefliyor. Yüzlerce beyti okuduktan sonra, “meselede bir şey kazandırmayacak faydasız boş sözler…” demekle iktifâ ediyor. Hâsılı, denilebilir ki, zâmânının üstün ilim seviyesi bu gibi îcâzları kaldırıyor ve hafîf tenbîh ve îkâzları yeterli kılıyordu. Belki de, Allah celle celâlühû bazı fazîletleri başkalarına sakladığından dolayı hal böyle oldu. Bu da İmâm Kevserî’ye nasib oldu. Allahu a’lem.

    DÖRDÜNCÜ FASIL

    Zâhid-i Kevserî ve Tekmilesi

    Bu faslı da inşâellâh dört “bahis”te yazacağız.

    Birinci Bahis

    İmâm Kevserî’nin Hâl Tercemesi

    Muhammed Zâhid b. Hasen b. Alî el-Kevserî Hanefî bir fakîh (ve muhaddis ve de kelâmcı). Çerkes asıllıdır. Hadis, Kelâm, Fıkıh, Edebiyât ve Siyerle meşgûliyyeti vardı. Hicrî 1296 senesinde doğmuştur. İstanbul Fâtih medresesinde fıkıh tahsîlini yaptı ve orada ders okuttu. Birinci Cihan harbi sırasında, medresedeki ders saatlerinin çoğunda dînî derslerin yerine yeni ilimleri yerleştiren İttihâtçılara karşı geldiği için, onların sıkıştırmalarına marûz kaldı. Cumhûriyet’in kurulmasından sonra tutuklanmak istenince, 1341/1922 senesinde gemilerden biri ile Mısır’ın İskenderiye şehrine gitti. Bir zaman Mısırla Şam arasında gitti geldi. Sonra Kahire’ye yerleşti. Mısır’da, arşivdeki Türkçe vesîkaları Arapçaya tercüme vazifesi aldı. Arabça Türkçe, Farsça ve Çerkesçe’yi iyi biliyordu. Hicrî 1371 senesinde Kahire’de öldü. Rahimehullâh…

    Hindistân Pâkistân, Mısır, Sûriye, Yemen Mağrîb, ve dünyânın diğer değişik memleketlerindeki büyük âlimlerin üstün medih, takdîr ve hayranlıklarına mazhar olmuş, düşmanları bile ilmî üstünlüğünü itirâfa mecbûr kalmıştır. Küfür ve bid’at cebhesinin korkulu rüyâsı haline gelmiş, “tecdîd” perdesi altında İslâm’ı tahrîf etmeye kalkışân küfür cebhesinin soluğunu kesmiştir. Hâsılı O, mektebleşen, eskilerin ifâdesiyle, “Ferîdü asrihî” “vehîdü dehrihî” “berekütü’l-asr”, “nâdiretü’z-zemân”, “âyetün min âyâti’llâh”[18] denilebilecek, -şimdilerde moda olan naylon müceddidlerden değil de-, hakîkî manâsıyla bir müceddid idi. Tefsîr Usûlu, Fıkıh, Hadîs, Ricâl ve felsefe sâhasında yazdığı, telif, ta’lîk, tahkîk, cevâb ve takdîmleri çoktur. Bunlar elliyi aşar.

    İkinci Bahis

    İmâm Kevserî’nin Es-Seyfü’s-Sakîl’i İlim Dünyâsına Kazandırması

    Bir yanda, devletler gücü ile, Müslümanlar arasında “selefîlik” zarfında “teşbîh” ve “tecsîm” inancı yerleştirildi, geliştirildi ve kollandı. Öte yanda da, çağdaş nebbâşlarca mezarından çıkarılan “Mu’tezile” düşünceleriyle Müslümanların, kafası iyiden iyiye karıştırıldı. Biri “aklı kullanmayan veya kullanamayan akılsızlar”, diğeri de “rasyonalist/akılcı akılsızlar” olan şu iki zümreye, Ümmet’in boğazı sıktırıldı. Aslında biribirine taban tabana zıt gibi görünen şu iki anlayış sahiblerinin ortak yanları, “Ehl-i Sünnet” inancındaki bütün bir Ümmet’e karşı olmak ve onun vahdetini yok etmektır. Şu “akılcı akılsızlar”ın zaman zaman İbn-i Teymiyye ve İbn-i Kayyımlerin arkalarına sığınmaları, onları beğendikleri ve kabûllendiklerinden değil, Ehl-i Sünnet muarızlarını tepelemek maksadıyladır. Sonra da onları da tepelerler, olur biter.

    İşte, İmâm Kevserî’nin şu hakîki tecdîd çalışmaları, bu oyunun üzerindeki örtünün kaldırılmasından başka bir şey değildir. Es-Seyfü’s-Sakîl’in tahkik, ta’lik ve ilâvelerle neşredilmesi işte bu maksada ma’tuftur. Kevserî… eserleri ve makâleleriyle hakikati ortaya koyan adamdır. Güney Amerika’dan gelib de, Mescid-i Nebî aleyhissalâtü vesselâm’da bana Kevserî’yi soran genç âlimler, bu mayanın tuttuğunu göstermektedir. Nâmütenâhî hamdolsun…

    Üçüncü Bahis

    İmâm Kevserî ve Es-Seyfü’s-Sakîl

    İmam Kevserî’nin “Tebdîdü’z-Zalâmi’l-Muhayyim min Nûniyyeti İbni’l-Kayyim” ismini verdiği Tekmilesi, Sübkî’nin eserini onlarca kat değerli kılmıştır. Sübkî’nin işâret ettiklerini O, açıkça ifâde etmiştir. İmâm Sübkî’nin, devrinin şartlarına göre lüzûm görmediği veya hiç göremediği için işâret etmediği bir çok noktaya da Kevserî, lüzûmuna binâen “Tekmile”sinde açıklık getirmiştir.

    Dördüncü Bahis

    İmâm Kevserînin Üslûbu

    Kevserî’nin uslûbunun sert olduğunu söyleyenler var. Her insâf sâhibi bilir ve kabûl eder ki, şu “sert/ağır olduğu” söylenen sözler, muârızlarca sarf edilen sözler yanında yıkanmış sözlerdir.
    Kevseri, İmâm Ebû Hanîfe’ye yakıştırılan, “papaz”, “zındık”, ”mürted” ve benzerî süflî ifâdeleri ihtivâ eden rivayetler için “mahfûz olan bunlardır” diyen Hatîbi Bağdâdî’ye, O’na, “Muğîsü’l-Halk”de, olmadık hakaretleri yapan Cüveynî’ye ne diyecekti? Öte yanda, Mücessime ve Müşebbihe itikâdlarıyla İmân’ı ve İslâm’ı dinamitleyenlere ne söyleyecekti? “Bence, bu dedikleriniz doğru olmayabilir, ne buyurursunuz efendim” mi diyecekti? “Bu hakaretleriniz belki de ayıb olabilir…” deseydi çelebiliği zede alır mıydı ne dersiniz?

    BEŞİNCİ FASIL

    Kasîde-i Nûniyye’nin Mevzu ve Bahislerinin Bir Kısmı

    Biz bu bölümde önce İbn-i Kayyim’in görüşlerinden bir kısmını “bahis” “bahis” verecek, sonra da Sübki ve Kevseri’nin tenkitleri ışığında onları tahlil edeceğiz. İbn-i Kayyim, düşüncelerini, hayali bir “karşılıklı konuşma” şekliyle yazıyor. Bu karşılıklı konuşma (diyalog) meclisini toplayan meclis reisi ise ya kendisi veya şeyhidir.

    Birinci Bahis

    Allah’ın Kelâmı

    İbn-i Kayyim: Sıfatları ve ulüvv’u/Allah teâlâ’nın maddî olarak yüksekte olduğunu kabûl edenle, muattıl arasında müzakere meclisini topladı… Müsbit’in sözlerinden biri de, (كهيعص, حمعسق, ق, ن ) “ayetlerin yazı ve seslerinin” gerçekten Allah’ın kelâmı olduğu ve ‘Allah’ın, Sahabe’nin işittiği Kurân’la konuştuğu’dur.
    Sübkî: Bununla (İbn Kayyim’in) murâdı ‘Allah’ın kelâmının harf ve ses olduğu’dur. Bu câhil, Allah’ın kelâmı ile ona delâlet eden lafzın arasını ayırmıyor.

    Kevserî: İbn-i Kayyim, sadece o kadar değil, “Kelâm-ı Lafzî” ile “Kelâm’ı Nefsî” arasını da ayıramıyor. “Rûhu’l-Meânî” tefsirinin başlarında, “Kelâm-ı Nefsî” hususunda latîf ve uzun bir îzâh vardır. Öyle ki, tereddüt sâhibine hiçbir şek bırakmayacaktır. Âlûsî burada “Kelâm-i Nefsî” hakkındaki sözüne son verdikten sonra şöyle demiştir:

    Bu izahı kim kavradıysa, ondan bu babdaki (Kelâm-i İlâhî mevzuundaki) içinden çıkılmaz gibi gözüken problemler savulmuş oldu ve gördü ki, İbn-i Teymiyye, İbn-i Kayyim, İbn-i Kudâme, İbn-i Kadı el-Cebel, Tûfî, İbn-i Nasr es-Siczî ve emsallerinin teşnî’leri kapı zırıltısı ve sinek vızıltısıdır… Fikirleri inhiraf etti. Görüşleri karmakarışık oldu ve Ümmetin alimleri ve imamların büyükleri aleyhlerine konuştular ve kınamada ileri gittiler. Düşüncesizlikle, akletmemekle ve haddi aşmakla, suçlamada ölçüyü kaçırdılar, ileri gittiler.

    İbn-i Kayyim: “Allah semâvâtın üstündedir.”.

    Sübkî: O’na, “Allah ve Resûlü, hangi ayet ya da hadiste ‘Allah semâvâtın üstündedir’, buyurdu?” denilir. Halbuki sözünün başında “Rabbimizin dediğini diyoruz” demiştin. Rabbimiz nerede, “O mahlükatı’ndan bâindir (ayrıdır). Mahlûkatında onun zatından hiçbir şey yoktur. Zatında da mahlûkatından hiçbir şey yoktur” dedi?

    Sen, Allahın demediğini O’nun “dediği”ne nisbet ettin.
    İbn-i Kayyim: Muattıl (sıfatları kabul etmeyen) bunu müsbitten duyunca sustu, bunu içine attı ve şeytanlarıyla baş başa kaldı. Kimileri kimilerine…vahyetti…
    Sübkî: Onun bütün bunlarla anlatmak istediği, Allah-u a’lem Eşariyye, Şafiiyye, Mâlikiyye ve Hanefiyye taifeleridirler ki, onlar, İbn-i Teymiyye’ye karşıdırlar. “Muattıla” diye isim verdikleri de onlardır. “Müsbit” ile muradı İbn-i Teymiyye’dir.
    İbn-i Kayyim: Bunlar, “Muattıl”, “Müşebbih” ve “Muvahhid” için verilen güzel misallerdir.
    Sübkî: “Muattıl” ile kasdettiği, Eşarîler Cemaati, “Muvahhid” ile kasdettiği kendisi ve taifesidir. “Müşebbih” ise, O’na göre mevcüd değildir. Muarızlarının “Müşebbih” ile kasdettikleri, O ve taifesi, “Muvahhid” ile kasdettikleri, kendileri, “Muattıl” ise Onlara göre yoktur. Zira, Muattıl yaratıcıyı (sıfatlarını) inkâr edendir. Müşebbih de Allah’ı yaratıklarına benzetendir. Görünürde buna hükmeden yoksa da, bunu, yani “benzetme”yi lâzım getiren şeylere hükmeden vardır.
    Şunda hiçbir şek yoktur ki, kendisi için, “benzetmenin lâzım gelmesi”, düşmanları için “(sıfatları) nefyetmenin lazım gelmesi”nden daha açıktır. İnsan kendini imtihan etse, Eşarî’nin Muattıl olmadığında (ama bu adamın) Müşebbih olduğunda hiç şüphe etmez. Diliyle bunu inkâr etmesi onu kurtarmaz. O “Allahı yaratıklarına benzetenin küfre girdiğini” kendi nefsi aleyhine itiraf etti…
    İbn-i Kayyim: Cehm ve yandaşları Allah’ın sıfatlarını inkâr ettiler. Hatta O’nu en üstün semalardan nefyettiler (göklerde O yoktur dediler). Arş’ı Rahmandan boşalttılar. (Allah Arş’ta değildir dediler).
    Sübkî: Cehm çok seneler önce geçti gitti. Bu gün onun mezhebinde bilinen bir kimse de mevcûd değildir. Böylece bilindi ki; İbn-i Kayyim’ın “Cehmiyye” ile muradı Şafiî’ler, Malikî’ler, Hanefî’ler ve Hanbelî Fâdıllarından olan Eşarîler’dir. Öyleyse, Manzûme sahibinin ıstılahı bilinsin. Cehmiyye’ye nisbet ettiği her bir şeyle kastı onlardır.

    Bu hususta Mu’tezile de Eşariyye görüşündedirler. Ancak onlardan bu memleketlerde bulunan yoktur. Varsa da görünmemektedirler. Öyleyse, Kasîde’nin sahibinin bu kasidede bahsettiği, Eşariyye mezhebinde olanlardır.

    İbn-i Kayyim: Onlara göre, “kul fail değildir”. Aksine kulun fiili göz kapaklarının hareket etmesi gibidir.
    Sübkî: “Kul onlara göre fail değildir” sözünde bu cahil yalan söyledi. Lâkin bununla onların muradı “Kul fiilini yaratmaz. Yaratıcı değildir. Kulların fiillerini yaratan Allah sübhânehû’dur”. Bu yüzden bu cahil bununla onların “kul fail değildir” dediklerine inandı. “Kulun hâlık olmadığı” doğrudur. “Fâil olmadığı” da bâtıldır. Fail, fiil kendisiyle kâim olan, hâlık da fiili var edendir. Fiili yoktan var eden ancak Allah’dır. “Göz kapaklarının hareket etmesi gibi” sözü ondan sadır olan büyük bir câhilliktir. Zira O, cebir ile Eşarî mezhebini ayırmadı. Sonra, “Allah kulu kendi fiili olmayan bir işle Cehennem ateşine atacak” dedi. Bu câhil câhilliği ve yalanına devam etti. Sonra “lâkin onları Allah kendi fiilleri ile cezalandıracak” dedikten sonra “Zulüm ise onlara göre bizzat imkansız, bir şeydir” dedi. Ardından, “(böyleyken, Allah) o (zulümden) nasıl tenzih edilir ve bu tenzih nasıl medih olur” dedi.
    Deriz ki: Ey câhil Allah’a ve kullarına karşı cüretkâr davrandın da fiil ile yaratmayı ayırt etmedin. Câhilliğinle ikisinin de bir olduğunu ve kulun fiiliyle cezalandırılmayacağını zannettin ve “bu akıl sahiplerince akla sığmayan bir şeydir” dedin. Sen, Rubûbiyyet hükümlerini akletmekten uzak olmana rağmen, sende hangi akıl var da, onunla akledeceksin?!.
    Kevserî; Bu kasîde sahibi hakkında en azından söylenebilecek olan “câhil olduğu” dur. Şifâu’l-Alîl de, kulun kesbi hakkında anlattıklarını okuduğunda, onu, İmâmül Harameyn’in el-Akîdetü’n-Nizamiyyesi’nden kulların fiilleri hakkında söylediğini nakledip de sonuna kadar onu takip eder halde bulacaksın. Sonra dönüp “Cebr”in en aşağı mertebesine düşer. Ardından Mu’tezileyi nihâi mertebede yerer. Sonra onu, cüretkârlıkta onları geri bırakır halde görürsün. Hasılı Onu, insanların görüşlerini, anlamadan bir araya toplayan ve cin çarpmış gibi aklı fesada uğramış biri olarak bulursun.

    İkinci Bahis

    Allahın Fiilleri Muallel midirler?
    İbn-i Kayyim: Keza, (Muattıl) Allah’ın emrinin ve ıtkânının/(muhkem yapmasının) gayesi olan “hikmet” için, “yoktur” dediler.
    Sübkî: Alimlere karşı şu cüretkârlığı’na, yalan ve iftirasına bakın!….
    Kevserî: Bunu, mümin fırkalar arasında söyleyen, hiç bir kimse yoktur. Onlar dinden bizzarûre/kaçınılmaz olarak, Allah’ın, “Azîz ve Hakîm” olduğunu bilmişlerdir.
    “Allah sübhânehû ve teâlâ’nın fiillerinin, maksadlarla sebeblendirilemeyeceği”ne gelince, bunun, “hikmeti, inkâr etmek”le alakası yoktur. Aksine bu, öyle bir hüküm vermekten korkmak ve sakınmak kabilinden bir şeydir.
    “Allah’ı, bir iş yapmaya sevk eden maksad (ve hikmet) varmış ta, o (maksad ve hikmet) olmasa, sanki Allah o işi yapmayacakmış”, gibi bir hükme varmaktan korkuyorlar. Çünki, Kitab ve Sünnet’te böyle bir söz kullanıldığının gelmediği ve yine bunda başkasıyla kemâl talebi bulunduğu için, bunun sakınılacak ve kaçınılacak şeylerden olması gizli değildir.
    Muhakkık fıkıh âlimlerinin, -biz onları anlatsak da anlatmasak da,- kurallara dönecek olan hikmetler ve maslahatların var olduğuna hükmetmelerine gelince; bunda korkacak bir şey yoktur. Aksine bu katıksız bir doğrudur. Bu, Allah’ın “(kendi) ihtiyar(ı/irâde ve seçimi) ile iş yapan olduğu”na inananlara göredir. Nitekim hak olan da budur.

    Allah’ı vaciblik yoluyla iş yapan bir varlık olarak kabul edenlere gelince… Onlar ortada ne bir maksad ne de bir hikmet tasavvur etmezler. Burada vaciblik ile murad edilen mahmul şartıyla zaruret değildir.
    Garibdir ki, İbn-i Kayyim, vacibliğe kaildir. O kadar ki, sen onu “öncesi olmayan hâdisler/sonradan olma şeyler” fikrini savunur halde görürsün. Bununla beraber bunların (olanların) maksadlarla illetlenmiş/sebeblendirilmiş olduğu kanaatinde olur. Bu birbirini yalanlayan şahadetlerden başka bir şey değildir.
    İbn-i Kayyim: Cehm ve taraftarları Allah’ın muattal olduğuna, sonradan değişikliğe uğrayarak, Deyyân (Allah) ile kaim bir emir olmaksızın Allah’ın kâdir olduğu şey haline geldiğine hükmettiler.
    Sübkî: Maksadı “Allah’ın ezelden beri bir iş yapmakta olduğu”dur. Bu, “âlemin kadîm ve ezelî” olduğunu lazım getirir. Bu ise küfürdür.
    Kevserî: Bu lâzım getirme “açıktır”. “Mezhebin lâzımı Mezheb değildir” şeklinde söylenen söz, lüzûm (açık) olmadığı yerlerdedir. Öyleyse, akıllı olanın mezhebinin lâzım getirdiği, onun için mezhebtir. “Açık lâzım”ını inkâr ile beraber, “lâzım”ın “melzûm”una (ayrılmayıp yapıştığı, beraber olduğu şeye) hükmeden, “bu lâzım”ı kendisi için mezheb saymaz. Lâkin bu inkâr onu akıllılar rütbesinden düşürür. “Mezhebin lâzımı” hakkındaki tahkik (işin hakikatının ortaya konması) işte budur. O halde, küfrü, “açık bir luzûm” ile lâzım getirecek şeye inanan kimsenin işi “kafir” veya “akılsız bir yaratık” olmak arasında deverân eder.[19]

    Üçüncü Bahis

    Hâşâ Allah’ın Maddi Olarak Yüksekte Olduğu İddiası

    İbn-i Kayyim: Sonra bir gurup geldi, Allah’ın sıfatlarını yalanlamayı, tenzih kalıbı içerisinde gizledi ve şöyle dedi: “Allah içimizde değil, kâinattan hariç de değildir”. Hatta, “Kainâttan ayrı değil, içinde değil, aynı değil, göklerin ve Arşın üstünde ne Rab vardır ne Rahmân. Arşın üstünde ilâh yok. Orada yokluktan başka bir şey yok. Aksine Arşın Rabbinden olan payı yeryüzünün ve binaların temellerinin payıdır. Arşın üstünde olsa şu cisimler gibi olur” dedi.
    Kevserî: Anlattığı kimseler, her bir mücessim ve sapığın düşmanları olan Ehl-i Sünnet’tir. Allah, âlemin içindedir denilmez. Nitekim dışındadır da denilmediği gibi. Allah Arşın üstünde istikrar etti/yerleşti de denilmez. Çünki bu inançlar, ne Kitab’da ne de Sünet’te gelmedi. Zira bunlar cisimlerin şânıdır. Kim Allah’ın âlemin içinde ve dışında olduğuna ve Allah’ın (bir yerde) yerleştiğine cevaz verirse o putperesttir. Ehl-i Sünnet’i bu inançlarında kesin (akli) deliller ve ayetler, teyid etmektedir. Bu hususta “Müşebbihe”nin elinde (değil delîl) şübheye benzer bir şey (bile) yoktur. Nitekim, şu sapık Nâzım’a rağmen, bu gelecektir.
    İbn-i Kayyim: Üstün ilim sahiblerinden biri, “Beni Yunus aleyhisselâm’a üstün tutmayın” hadisi hakkında, “denizin derinliklerindeki Yunus aleyhisselâm ile göklere çıkıp yedi gök tabakasını aşan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ikisi oralarda Rablerine yakınlıkta birdirler”, diyor. Ey Sünnet yolundaki kimse! İlâhı’na hamdet. Değilmi ki seni iftiracının tahrifinden korudu. Vallahi! Rabbinden korkan, imanı olan bu te’vîle razı olmaz. Bu, hakîkaten dinden çıkmanın ta kendisidir. Hatta bu katıksız bir tahrif, en soğuk bir hezeyandır….. Böyle teviller dinleri ifsâd etti.
    Sübkî: İşaret ettiği üstün kimseler…….. dır. Sözü edilen hadisi, söylediği şekilde tefsir etmesi sahihtir. Bu tefsiri, ondan önce İmam Mâlik yapmıştır. Bunu, fakih, imam, İskenderiye Kadısı, müfessir, nahivci, usulcu, hatîb, edîb ve bir çok ilimde mutehassıs Nâsıruddîn İbnü Münîr el-Mâlikî “El-Müktefâ fi Şerefi’l Mustafâ” isimli eserinde, Allah için cihet olup olmayacağını söylerken hikaye etti ve şöyle dedi: İşte bu manada Mâlik (r.h.) Nebi sallallhualeyhivesellem’in “Beni Yunus b. Metta’ya üstün tutmayın” sözünde işaret etti ve şöyle dedi: (Hadisde) Yunus aleyhisselamın hususiyetle zikredilmesi ancak şundandır; Nebi sallallhu aleyhi vesellem Arşa yükseltilmiş, Yunus aleyhisselam da denizin dibine inmiş olmasına rağmen Allah’a nisbetleri birdir. Eğer üstünlük nisbetle olsaydı, Nebi aleyhisselam Yunus b. Metta’dan mekan bakımından üstün olur ve “O’nu üstün tutmayı” yasaklamazdı. Sonra Fakîh Nâsuriddîn faziletin rutbeyle olduğunu açıklamaya başladı… Mâlik şu hadis’i, bu herifin “ilhaddır/dinden çıkmaktır” dediği sözle tefsir etmektedir. Öyleyse, Mulhid o’dur. Allah’ın la’neti üzerine olsun.
    Kevserî: Sübkî’nin kitabında sözü edilen “Fâzıl/üstün”ün kim olduğu belli değil, çünki orası Es-Seyfü’s-Sakîl’de yazılı değildir. Fâdıl İmâmu’l-Haremeyn’dır. Bazıları, İmamul-Haremeyn’in talebelerinden, onlar da İmamul-Haremeyn’den şu sözü nakletmiştir. Bunlardan biri de İbn-i Ferah el-Kurtubî’dir. O, “Tezkire”sinde, Kadı Ebu Bekir b. Arabî’den O, İmamul Haremeyn’in bir çok talebesinden onlar da İmam Harameyn’den rivayet ettiler:

    Bir ihtiyaç sahibi, İmamu’l-Harameyn’e geldi ve borcundan şikayet etti. İmam, “Belki Allah bir kapı açacak” diyerek, O’na beklemesini işâret etti. O esnada bir zengin geldi ve O’na “Allah’ın yönden münezzeh olduğu”nun delilini”(nin ne olduğunu) sordu. İmamu’l Harameyn, “bunun delilleri cidden çoktur. Bunlardan biri de Nebi Aleyhisselâm’ın, ‘kendisinin Yunus Aleyhisselâm‘a üstün tutulmasını’ yasaklamasıdır”, dedi. Bunun, “hangi bakımdan Allah’ın cihetten/yönden münezzeh olduğuna delâlet ettiğini” anlamak, oradakilere zor geldi. İçlerinden biri bu yasaklamanın “tenzîh”e nasıl delalet edeceğini sordu. İmamu’l-Harameyn, şu ihtiyacı olanın isteğini karşılarsan, söylerim, dedi ve ihtiyaç sahibini gösterdi. O kişi, hacet sahibinin borcunu üstlendi. İmam bunun üzerine şu cevabı verdi: Bu hadis göstermektedir ki, Nebi Aleyhisselâm Sidretü’l-Müntehâ’da iken, denizin içindeki balığın karnında bulunan Yunus Aleyhisselâm’dan Allah’a daha yakın değildir. Bu da gösteriyor ki, Allah yönlerden münezzehtir. Yoksa, “üstün tutmaktan yasaklamak” doğru olmazdı. Oradakiler bu cevabı son derece güzel buldular.

    İmam Buharî’nin rivâyeti, “Sizden biriniz sakın, benim Yunus b. Metta’dan daha hayırlı olduğumu söylemesin” şeklindedir. Mana aynıdır. Bu hadisi Kadı Iyâd Şifâ-i Şerîf’de Müellif’in lafzı gibi zikretmiştir.

    Allah’a yön tayin etmeye “küfür” ıtlak eden kimseler, imâm’lar arasında son derece çoktur. Allah’ın cihetten münezzeh olduğunun delillerinden biride “kulun Allah’a en yakın olduğu vakit secdede olduğu andır.” hadisidir. Bu hadisi Nesâî ve başkaları rivayet ettiler.

    İbn-i Kayyim: Mezheblerini Kuran’a dayandırıp hadise yapışanlar taifesi şöyle dedi; Senin aradığın Allah, kulları üstündedir. Semanın üstündedir. Her mekânın üstündedir. O’dur hakîkaten Arşın üstünde istivâ eden. Her güzel söz sâdece O’na yükselir. Şükrân sâhibinin ameli sâdece O’na yükseltilir. Rûh (olan Cebrâil) ve melekler O’ndan iner, O’na çıkar. İsteyenlerin elleri sâdece O’na yönelir. Resûlüllah sâdece O’na çıktı. Mesîh aleyhisselâm hakîkaten O’na yükseltilmiştir. Her bir mü’minin rûhu sâdece O’na yükselir. Lâkin onlardan ta’tîl sâhibleri (Allahın zâtını yahud sıfatlarını inkâr edenler) câhillik ve hizlân Allahın yardımından mahrum olup perişan olmak) hastalığıyla hasta oan kimseler hâline geldiler.
    Kevserî: Kurandaki ilâhî kelam şudur: ’O’dur kulları üstünde kâhir olan’. Allah, Kıptîler hakkında, ‘Şübhesiz biz (Kıptîler), onlar (İsrâil oğulları) üzerinde kâhirleriz’ buyurmaktadır. Bir cismin, başka bir cisim üzerine binmesi mümkin olmasına rağmen, (bu âyetten), Kıptîlerin Benî İsrâîl’in omuzları üzerine bindiğini anlamak, haya perdesini yırtmak olan işlerdendir. Ya bu, cisimden ve cisimle alakalı olan şeylerden münezzeh olan Hak Teâla hakkında nasıl düşünebilir?. Allah’ın “mekan üstünlüğü” ile kulların üstünde olduğuna itibar etmek, ayetle alakası olmayan bir ilhattır, haktan dönmektir. Allah’ın zâtının göklerden birinden ve her bir mekandan üstün olduğuna itibar etmek de aynı derecede sapıklıktır. Kurân’da bunu zayıf bir zanla gösteren ayet nerede?… İstivâ ile, Mücessime’nin Şeyhi Mukatıl b. Süleymân’a uyarak “istikrar”/yerleşmek murad ediyor idiyse, ayet bu hususta susmuş bir şey dememiştir.

    Arazların ve manaların Allah’a yükselmesi bunun (madde olmayan şeylerin yükselmesini) “kabul etmek”ten mecâz olduğu ilk bakışta anlaşılacak olan delillerdendir. Meleklerin göklerden inmeleri ve göklere çıkmalarından ne olmuş? İsteyen kulların kasdı başkasına değil de, sadece Allah’adır. Lâkin elleri semaya kaldırmalarında Allah’ın zatının semada karar kıldığıyla, alakası olmayan bir şeydir. Bu sadece duanın kıblesi ve nurların, yağmurların ve bereketlerin indiği yer olmasındandır: “Semadadır rızkınız”[20] Başın yönü zaman zaman değişen şeylerdendir. Nitekim bunu medreselerdeki küçük talebeler bilirler. Nâzımın ma’bûd’u sürekli bir yerden bir yere intikal halinde midir?… Yer yüzünün diğer yerlerindeki dua edenlerin hali ne olacaktır? Bu, her tarafı kaplayan (koyu) bir cahilliktir.

    Nebi Aleyhisselâm’ın İsrâsı (daha doğrusu Mi’râc’ı) Allah’ın mekanını kaplamak için değildir. Allah’ı mekandan tenzih ederiz. Aksine O’nu (Nebî sallallahu aleyhi ve selemi) Rabbi, en büyük ayetlerini O’na göstermek için gece götürdü (ve miraca çıkardı). Nitekim Kurân bunu ifade etti.

    İsa Aleyhisselâm’ın makamı Mi’râc hadisesinden ortaya çıkmaktadır. Yazıklar olsun Nâzım’a!.. Sünnet’in ne de şaşırtıcı mertebede cahili imiş!. Evet Hiristiyanlar arasında “Oğul”un semaya çıkarıldığını “Baba”sının yanında “oturduğunu” iddia edenler vardır. Ruhların semaya çıkışını tecsime elverişli gören kimdir?.

    İbn-i Kayyim: Benimle beraber yolculuk eden Cengizhan’ın ordusu olan Cehm’in talebelerine, Sünnet taraftarları hakkında sordum; kimdir şunlar? Şöyle dedi(ler): Müşebbihe, Mücessime!.. Sözlerini dinleme. Onlara lâ’net et. Kanlarının dökülmesi hükmünü ver. Onlar Cehmîdirler ve Hıristiyanlar’dan sapıktırlar. Onlarla “Allah dedi” “Resûlü dedi” sözleriyle mücadele etme. Onlardır o söze evlâ olanlar, en lâyık olanlar. Onlarla imtihan olursan, hadisleri ve Kurân’ı tev’il ve ilhad için, yalanlama üzerine muğalata yap.

    Kevserî: Bak şu Haşevî’ye! Nasıl da Allah’ı cisim ve cisimle alakalı şeylerden tenzîh eden Ehl-i Sünnet’i Cengizhan’ın taraftarları yapıyor!…

    Hâtime

    İslâmî meselelerdeki tefrit ve gevşeklik ile, insafı yok eden ifrat arasındaki i’tidâl ve istikâmet ancak, îman gayreti, din asabiyyeti, üstün himmet, akıl, idrak, firâset, muhakkıklık, ve mudekkıklik ile kazanılabilir…..

    Aktaramadığımız uydurma yahut zayıf veya manası tahrif edilmiş hasen ve sahih hadis, imamlara iftirâ, “İcmâ” idiaları ile ispât edilmeye çalışılan haşa “Allah’ın mekanı”, “yukarda olması” gibi Firavun itikadı nevinden i’tikadlar, siyasi güçle Müslümanlara kabullendirilmeye çalışılmaktadır. Böyle bir zamanda çok dikkatli ve gayretli çalışmalarla oynanan oyununun üzerindeki sis perdesini def’ etmek lazımdır.

    İmâm Kevserî âbidevî eserleriyle buna en ileri seviyede muvaffak olmuştur. Mesele, onun yazdıklarını eli yüzü düzgün bir şekilde Türkçeye kazandırmaktan ibarettir. Bu arada itidâl ve istikâmeti de elden bırakmamak elzemdir. Yok etmeniz gerekenleri, yok edeyim derken saklamak zorunda olduklarınızı da kollamak ve kaybetmemeye mecbursunuz. Karşılıklı tarafların mevzuu ile alakalı olarak birbirlerine yazmış olduğu eserleri, erbabı olanların bulup bir mudakkık ve muhakkık gözüyle sabırla okuması, avam için anlaşılır bir halde yeniden yazıp izah etmeleri gerekir. İlm-i Kelâm müderrislerinin Allah’ın sıfatları, sıfat ayetleri ve sıfat hadisleri bahsini yeniden geniş mulâhazalarla ortaya koymaları icap etmektedir. Sözü edilen şu muzırr akideler Türkçeye tamamıyla çevrilmiştir. Uyuşuk uyuşuk durmanın bir manası yoktur. Vesselâm….

    Dipnotlar:

    [1] Kevserî’nin takdiminden:15
    [2] Kevserînin takdiminden:15
    [3] Dicle ve Fırat arasında bir şehir. İslam tarihçilerinin “el-Cezîre” adını verdikleri Yukarı Mezopotamya’nın Diyâr-ı mudar denilen kısmında, Şanlıurfa’nın 45 km. kadar güneydoğusunda bulunmaktadır.
    [4] Hâdi’l-Ervâh mukaddimesi. Mektebetü ve Nehdatü’l Hadîse. Mekke-i Mükerreme. Sûku’l- leyl, 3. baskı:1392-1972
    [5] Kevserî es-Seyfü’-Sakîl takdîmi:15
    [6] En ağır şekilde cerh edilmiş raviler için kullanılan bir tabirdir. Böyle ravilerin rivayetleri hiçbir surette alınmaz.
    [7] Takdîm: 14
    [8] Ö:863
    [9] Es-Seyfu’s-Sakîl Nâşiri : 8
    [10] İbn-i Receb, Zeylu Tabakâti’l-Hanâbile, 4/448.
    [11] 204den naklen, es-Seyfü’l-Meslûl tahkî’i:43,44. Dârü’l-Feth, Ummân-Ürdün.2000, 1. baskı
    [12] 116’dan naklen, aynı yer:60
    [13] Tabakâtü’ş-Şâfiiyye’den naklen, aynı yer:60-61
    [14] Aynı yer:56.
    [15] Aynı yer:67-78.
    [16] Es-Seyfü’s-Sakîl:26-27.
    [17] Şerh-i İhyâ, 8/566’dan nakleden Ebû Ğudde, Er-Ref’ ve’t-Tekmîl hâşiyesi:46. Mektebetü Matbûâti’l- İslâmiyye. 2. baskı.
    [18] Asrının biriciği, zamanının tek adamı, asrın bereketi, zamanın çok zor bulunur adamı, Büyüklüğü ile, Allahın nâmütenâhî olan yüceliğinin alâmeti.
    [19] Yani, insanın Allah’ın “ezelden beri iş yapmakta, yani yaratmakta olduğu”na inanması “yaratılanların kadim olduğu”nu açıkça vasıtasız lazım getirir. “Alemin kadîm olması” inancı “Allah’ın ezelde yaratması” inancından ayrılmayacak bir inançtır. Akıllılarca “Allah’ın ezelde yaratması”na inanıp ta “alemin kadîm olduğu”na inanmamak olacak şey değildir. Bir görüşün bir başka görüşe lüzûmu, yani yapışıp ondan ayrılmaması, bazen “açık” yani vasıtasız olur. Meselâ siz, bir varlık için, “ezelîdir” derseniz, onun için “kadîmdir” demeniz, açık, olarak “lâzım” olur. Bir yanda, bir şey için “ezelde yaratıldı” deyip de öte yanda, “Kadîm değildir” diyemezsiniz. Kezâ, “Allah’ın uzuv manasında eli var” diyen, öte tarafta “Allah cisim değildir” diyemez. Çünki, “Uzuv olmak”, “cisim olmayı” vâsıtasız ve açık olarak lâzım getirir. Zîra “cisim olmak”, “organ olma”ya lâzımdır, ondan ayrılmaz. Sizin bir düşünceniz ikinci bir düşünceyi, o da üçüncü bir şeyi lâzım getirirse, birinci şeyin, ikinci şey vâsıtasıyla üçüncü şeyi lâzım getirmesine “açık olmayan” lüzûm derler ki, bu, size aid “mezheb” olmaz.
    [20] Zâriyât:22.

  15. İBNİ TEYMİYE’Yİ YANLIŞ TANIYAN BİR YAZARA CEVAP
    Hekimoğlu İsmail’in İbni Teymiyye Hakkındaki Yazısına Cevap

    Hekimoğlu İsmail’in Zaman Gazetesi’nde 11 Şubat 2000 tarihinde İbni Teymiyye’yi anlatan bir makalesi yayınlanmış. Yazarın konuyu derinlemesine araştırmadığı ve bu makalesinde yazdığı görüşleri bir ansiklopediden aktardığı anlaşılıyor.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Yaşça büyüğüm olan, ayrıca bugünlerde hasta olduğunu ve zor günler geçirdiğini duyduğum H. İsmail’i rencide etmek arzusunda değilim. Ancak, mezkur makalede okuyucularını yanıltıcı ve yanlış yönlendirici bilgiler mevcuttur ve bunları düzeltmek gerekmektedir. Hekimoğlu İsmail’in de bu tenkidimi anlayışla karşılayacağını ve gücenmeyeceğini ümit ediyorum.

    http://arsiv.zaman.com.tr/2000/02/11/yazarlar/5.html

    Hekimoğlu İsmail demiş ki:

    Sibirya’da Baykal Gölü civarında yaşıyan Moğollar 1219’da Maveraünnehir’i işgal ettiler. Horasan, Afganistan’ı da ele geçirerek, Hindistan’a indiler. Moğol sülalesinden Hülagu, 1258’de Abbasiler’e son verdi, Kafkasya, Anadolu, İran, Irak İlhanlıların eline geçti. İbni Teymiyye 1263’te Urfa’da doğdu, ailesi Moğol işgalinden kaçıp, Şam’a gittiğinde yedi yaşındaydı. Hafızası da, zekası da kuvvetli olan bir dahiydi. Kur’an ve hadis bilgisi fevkaladeydi. Şeyhülislam makamına kadar yükselmiş, hiç evlenmemişti. Hayatını ilme vermiş, açık ve sade bir üslupla üç yüz eser yazmıştır. Dehriler, kaderiler, cehmiyye, vahdet-i vücutcular, mutezile ve felsefecilerle mücadele etmiştir. Bunlar bir yandan İslam’dan uzaklaşırken, öte yandan İslam dışı sözleri ve halleri İslam’a sokmuş bid’at ve dalalet ehliydi.

    Cevap:

    Hüseyin Avni Kansızoğlu diyor ki:

    İsmi, Ahmed b. Abdü’l-Halîm İbn-i Abdillâh b. Ebi’l Kâsım ibn-i Hadır en-Nemîrî el-Harrânî ed-Dimeşkî el-Hanbelî, Takiyyüddîn ibnü Teymiyye’dir. Harrân’da doğdu (661 H.) Babası onu Dimeşk’e götürdü. Orada yerleşti ve meşhur oldu. Verdiği bir fetvadan dolayı Mısır’a çağrıldı. Oraya gitti… Orada bir müddet hapse atıldı. Sonra, İskenderiyye’ye nakledildi. Sonra, serbest bırakıldı ve 712’de Dimeşk’e gitti. 720 tarihinde orada tutuklandı. 728 senesinde, Dimeşk kalesinde tutuklu iken öldü.İbn-i Teymiyye, Felsefe ve Mantık ilimlerinde araştırması çok olan birisiydi. Lisânı fasîh idi. Yirmi yaşına varmadan ders okuttu ve fetva verdi. Eserleri çoktur. Hâsılı O, yedinci asır Hanbelî fıkıh ve hadîs âlimlerinden, şâz görüşleri bol olan birisidir. Şâzlarının bol oluşunun da, değişik sebebleri vardır. Bunlar, akîde, fıkıh ve üslûb olmak üzere üç tanedir. Mîzâc ve ahlâkı çerçevesinde doğan ve gelişen üslûbuyla, olması îcâb eden veya olabilecekten daha fazla bir cesâret, hiç olmaması lâzım gelen tepeden bakma, boyundan büyük olan nice büyüklere karşı, akıl almaz bir saldırganlık, acelecilik, muğalata ve benzeri sebeblerden doğan bıktırıcı tekrarlar, çekilmez tenâkuzlar sergilemiştir. Tenâkuz ve tekrarları çizildiği takdirde yazdıklarının neredeyse dörtte biri bile kalmayacaktır. Kitablarını aklı havada bir kara sevdalı edasıyla değil de, bir ilim adamı ciddiyeti ile okuyacak olan herkes bu hakikati görebilecektir. “İktizâ”sı, “Kâidetün Celîle”si, “Furkan”ı, “Ubûdiyye”si, Akîdeye dâir kitabları, Fetâvâ’sının akîdeyle alakalı kısımları, birindeki cümleleri diğerinde biraz değiştirilen, zaman zaman da hiç değiştirilmeden aynen tekrarlanan sözlerden meydana gelen cinsindendir. Yerine göre zâhiri, yerine göre filozof, yerine göre de Ehl-i Sünnet vasfıyla temâyüz etmiştir. Ne zaman ve nerede hangi cepheden olması lâzım geldiğini buna kanaat getirdiyse, o tâifenin düşünce ve müdafaalarıyla karşı tarafa saldırmış ve esasen başkalarına âid olan malzemeleri kendine mâlederek, onların kendi tahkiki olduğu zannını uyandırmıştır. Yerine göre Ehl-i Sünnet olup Ehl-i Bidata karşı, zaman zaman Ehl-i Bid’at fikrinden yana olup Ehl-i Sünnete karşı, bazen de felsefecilerden yana olup diğerlerine karşı amansız bir muharebe vermiş ve nihayet ilim adamlığını, muztarib mütefekkirliği (!) içinde kurban etmiştir.

    Kaynak: Hüseyin Avni Kansızoğlu, İnkişaf Dergisi, Sayı: 7

    Hekimoğlu İsmail’in İbni Teymiyye hakkındaki “Şeyhülislam makamına kadar yükselmiş” ifadesi yanlıştır. İbni Teymiyye bu isimde bir makama (vazifeye) yükselmemiştir. Hafızası ve zekâsı çok kuvvetli olabilir. Bu fakir, hafızası ve zekâsı gerçekten kuvvetli nice gayrı müslimler biliyorum. Ancak, “akıl” ve “zekâ” kelimeleri biraz farklı ma’nâları muhtevidir. Birkaç iktibas yapalım:

    Çağdaşlarından İbni Battuta rahimehullah diyor ki:

    “Takıyyuddin İbn Teymiyye’nin aklından zoru vardı.”

    Kaynak: Muhammed b. Abdillah b. Muhammed İbn Battuta, Tuhfetu’n-Nuzzar fî Ğaraibi’l-Emsar (Rıhlet-u İbn Battuta), Beyrut, 2004, s. 88. (Bkz. İhsan Şenocak, İnkişaf dergisi, No:7)

    Şâm, Mısr ve Kudüsde kâdılık yapmış olan Şâfi’î fıkıh ve hadîs âlimlerinden Muhammed İzz-ibni Cemâ’a rahimehullah şöyle demektedir:

    “İbni Teymiyye, Allahü teâlânın dalâlete sürüklediği, azdırdığı ve zillet gömleği giydirdiği kimsedir. İslâm âlimlerine ve bilhâssa Hulefâ-i râşidîne karşı ahmakca itirazlarda bulunmuşdur. Aklı noksan olan kimsede irfân bulunur mu?”

    İmâm-ı Ebül-Hasen Sübkî rahimehullah diyor ki:

    “İbni Teymiyye, ilmi aklından çok olan bir kimsedir.”

    Kitabında âlimlerin bu gibi sözlerini nakleden Şeyh Yusuf-i Nebhanî rahimehullah diyor ki:

    “İbni Teymiyye hakkında ‘İlmi aklından büyüktür’ diyen, insaflı davranmıştır.”

    Kaynak: Şevahidü’l-Hakk, Fazilet Neşr., İst., s.189.

    İbni Teymiyye’nin “Cehmiyye’ye karşı mücadele ettiği” sözü de çok su götürür. Ebu Hamid bin Merzuk rahimehullah diyor ki:

    “[İbni Teymiyye’nin] Cehmiye taifesinden maksadı, Eş’arilerdir. Bu da onlar hakkında ikinci bir iftirasıdır ki, çok bilgili olan İslam âlimlerinden müteşekkil büyük bir cemaate Cehm b. Safvan’ın re’yini isnad ederek onları Cehmiyecilikle lakaplandırmıştır. Halbuki, Cehm b. Safvan, H. 128’de ölmüş ve onun çürük itikadı da beraberinde mezara gitmiş, hiçbir tabii de yoktur. Ve ona mutabeat edilmesine de layık değildir. İbn Teymiyye ile İbn Kayyım’ın tabirlerinde çok geçen bu Cehmiye lakabından maksatlan, Eş’ariyye taifesidir. Çünkü Eş’ariler, Dimaşk’ta onunla yaptıkları münazarada kendisini susturmuş ve Kahire’de toplanan meclislerine de katılmamıştır. Nerede kaldı ki, onlarla münazara edebilsin. Bu sebepten İbn Teymiyye, onları tekfir etmek, Cehmiyelikle lakaplandırmak, çeşitli kötü sövmelerle onlara sövmek, kendini ibadete verip zamanın emirlerinin sevgisini kendine doğru çekmek üslübu cihetine giderek bu çeşit yollarla yüksek dağlara benzeyen o âlimleri•zayıflatacağını zannetmişti.”

    Kaynak: Bera’atü’l-Eş’ariyyin, Bedir Yayınevi, 1994, s.449-452.

    Sonra, Hekimoğlu İsmail şöyle demiş:

    Türbelere kudsiyet vermek, yatırdan yardım istemek, ona kurban kesmek, türbedarın verdiği haberlere inanmak; İslam’a aykırı kitaplar yazmak, şiirler söylemek; yalan yere yemin etmek, o günkü Müslümanların yaptığı hatalardı, İbni Teymiyye bunlara karşı çıktı.

    Cevap:

    Bu sözlere teker teker bakalım:

    (1) “Türbelere kudsiyet vermek, yatırdan yardım istemek, ona kurban kesmek,”

    Sağlığında olsun veya vefat etmiş olsun, Enbiyaya (aleyhimüsselam) ve Evliyaya (rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’in) hürmet gösterilir, ziyaret ederken de edebli ve saygılı davranılır. İmam-ı Gazali rahimehullah diyor ki:

    “Ölümü hatırlamak ve ibret almak için umumi mezarlıkları ziyaret müstehabdır. İbret almakla beraber yümn ü bereket ummak için de salihlerin mezarlarını ziyaret yine müstehabdır.”

    Kaynak: İhya, Bedir Yay., c.4, s.873.

    “Kabirdekilerden yardım istemek” ise, mecaz bir ifadedir. Salih zatlar ile tevessül ederek Allahü teâlâya dua etmek veya salih bir zattan dua etmesini istemek ma’nâsında kullanılır. Buna ancak Vehhabiler karşı çıkar. Kurban sadece Allahü teâlâ için kesilir. Allah rızası için kurban kesip, sevabı ölülere gönderilebilir. Bunda bir mahzur yoktur. Böyle yapana bir şey denmez.

    (2) “türbedarın verdiği haberlere inanmak;”

    Doğrusu bununla tam olarak ne kasdedildiği bana zâhir olmadığı için yorum yapamıyorum.

    (3) “İslam’a aykırı kitaplar yazmak, şiirler söylemek;”

    İlk asırdan sonra, İslam’a aykırı kitaplar yazanlar ortaya çıktı. İbni Teymiyye de bunlardan biridir, hatta en kötülerindendir. Ebu Hamid bin Merzuk rahmetullahi aleyh diyor ki:

    “Tek taraflı düşünmeyip de İbni Teymiyye’nin ve talebesi İbni Kayyım’ın basılmış eserlerini insaf ile mütalaa eden kimse, içinde bütün bu belalara, yani tecsime (Allah’a cisim isnad etmeye), Allah’a cihet isnad edilmesi itikadına ve bu görüşe muhalif olanları tekfir ettiğine ve daha başka çirkin şeylere rastlayacaktır.”

    Kaynak: Bera’atü’l-Eş’ariyyin min Akaidi’l-Muhâlifin, Bedir Yayınevi, İst., s. 112.

    İbni Teymiyye’nin talebesi ve bir kopyası olan İbnu’l-Kayyım, el-Kasîdetu’n-Nûniyye adıyla maruf, 6.000 kadar beyitten oluşan, teşbih ve tecsim dolu bir eser kaleme almıştır. (Bkz. Hüseyin Avni Kansızoğlu, İnkişaf Dergisi, No: 7) Doğrusu, “İslam’a aykırı şiir” denince, aklımıza bu eser gelmektedir.

    (4) yalan yere yemin etmek, o günkü Müslümanların yaptığı hatalardı, İbni Teymiyye bunlara karşı çıktı.

    Ehl-i sünnet alimleri yalan söylemenin haram olduğunu, yalan yere yemin etmenin ise küfre sebep olacağını yazmışlardır. Bütün temel kitaplarda yazılıdır. Bu konunun İbni Teymiyye ile alakasını doğrusu göremedik. Görebildiğimiz ise şudur: Bu satırlarla “o günkü Müslümanlar” kötülenmekte, İbni Teymiyye ise yüceltilmektedir. Bir kişiyi yüceltmek ve tebriye edebilmek için Müslümanları kötüleyenlerin, hatta küfürle suçlayanların vay haline!

    Hekimoğlu İsmail şöyle devam etmiş:

    Düşmanın Şam’a yaklaştığı duyulunca: “Moğollardan korkanlar, Ebu Ömer’in türbesine sığının, o sizi belalardan koruyacaktır.” diyenler vardı. Halbuki vatanı ölüler değil, diriler koruyacaktı. Camilerden çok, türbelere gidenlerin sayısı artmıştı.

    Cevap:

    Masalcı nineden masallar dinlediniz! Hani bu iddiaların delilleri nerede?

    İslam tarihinde kimse “vatanı diriler değil, ölüler korur” dememiştir. Bu uydurma bir sözdür. Öte yandan, tedbir alıp, çalışıp, en iyi silahları imal ve tedarik edip, talimli bir ordu hazır tutmakla beraber, dua etmemiz de emredilmiştir. Dualarımızın kabulü için ayrıca salih zatlarla tevessül caizdir. Kabirdeki evliya ile de tevessül edilir. Buna ancak Vehhabiler karşı çıkar.

    “Camilerden çok, türbelere gidenlerin sayısı artmıştı” sözü de doğrusu tuhaf bir iddiadır. Müslüman erkekler günde beş vakit cemaate, camiye giderler. Kabir ve türbe ziyaretleri ise arada bir yapılır.

    Sonra, Hekimoğlu İsmail şöyle devam etmiş:

    Abbasi Halifelerinden Mansur (754-775) zamanında Yunan felsefe ve mantık kitapları, Mutezile Mezhebi mensuplarınca tercüme edilmeye başlamış; Me’mun (813-833) zamanında da bu iş iyice hızlanmıştı. Felsefe aklın mahsulüdür; fakat akıl su gibidir, konduğu kabın rengini ve şeklini alır; ateist de, teist de akılla yollarına devam eder. Müslüman aklıyla vahyi bütünleştirmeli, akıl vahyin ışığında gerçeği görmelidir. Halifeler, İslam’a zarar vermemek için bu kitapları tercüme ettirmediler; fakat İslamiyeti anlamayanlar, bu kitaplarla sapıttılar. Bu sebeple İbni Teymiyye bunlarla mücadele etti. Çünkü tabiatı kabul etmek başka, tabiatı ilahlaştırmak daha başkadır. Bilim dallarının hiçbiri inkar edilemez, bunlar isbata dayanır; amma “Pozitivizm İlmihali”ne varan görüşler ilmi aşar, iman haline gelir ve ilim de putlaştırılabilir.

    Bu sözler bize Zehebi’nin hocası İbni Teymiyye’ye yönelik nasihatındaki şu sözlerini hatırlattı:

    Ey adam (İbn Teymiyye), Allah hakkı için bizden vazgeç. Zira sen gerçekten çok mücadelecisin. Dilinle bilginsin. Rahat duramazsın. Dinde yanlış etmekten kendinizi koruyunuz. Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem) çok soru sormayı hoş görmemiş ve bu durumu ayıplamıştır. “Ümmetimin akıbeti hussunda en çok korktuğum şey, dili ile bilgili münafıklardır”, (Ahmed; Ömer b. El-Hattab) diye buyurdu. Haram ve helal meseleleri hakkında bile olsa, çok söz söylemek, kalbi katılaştırır. Hele gözü ve kalpleri körleştiren filozofların küfür tabirlerinin durumu nasıldır? Artık sen düşün! Vallahi kâinatta gülünç olduk. Sen, ne zamana kadar felsefi küfrün ince ibarelerini meydana çıkaracaksın ki, sonunda biz onları akli delillerle reddetmeye devam edeceğiz. Ey Adam! Sen filozofların zehirli tabirlerini ve eserlerini defaatle yutmuşsun. Beden, zehirleri çok kullanmayla zehir almaya alışır. Allah’a yemin ederim ki, böylece o zehir gizli olarak bedende yerleşiyor.

    Kaynak: Ahmed Davudoğlu, Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri, 5. Baskı, Huzur Yayınevi, İstanbul 1989; sayfa: 48-51.

    İbni Teymiyye’nin ne tür sapık felsefi inançlara saplandığına bir misal olarak, şu aktaracağımız bilgi yeterli olsa gerek. Dr. Ebubekir Sifil diyor ki:

    Allahü Teâlâ’ya mekân izafesi, tabiatı gereği müstakil bir mesele olmayıp, beraberinde başka problemleri de getiren son derece temel bir tartışmadır. Arş’ı da, semayı da, diğer mekânları da yaratan Allahü Teâlâ olduğuna ve O’nun istivasının “mekân tutmak” anlamına geldiği [İbni Teymiyye ve Vehhabiler tarafından] iddia edildiğine göre, İmam Ebû Hanîfe’nin de dile getirdiği “Allahü Teâlâ bu mekânları yaratmadan önce neredeydi?” sorusuna İbn Teymiyye’nin bulduğu cevap, “Arş’ın nev’î kıdemi”dir. Bu, şu demektir: Allahü Teâlâ ezelden beri üzerine istiva ettiği Arşlar yaratmaktadır. Yenisini yarattığında bir öncekini yok etmektedir ve bu, ezelden beri böyle devam edegelmektedir. Bu izah tarzının ne kadar problemli olduğu ise açıktır. Zira Allahü Teâlâ dışında varlığı ezelî olan bir başka varlık tasavvur edildiğinde, zorunlu olarak o varlığın mevcudiyetinin bir yaratıcının varlığına mütevakkıf bulunmadığını, varlığının zorunlu (“vâcibu’l-vücud”) olduğunu söylemiş olursunuz. Bunun ne anlama geldiği ise açıktır…

    Kaynak: Dr. E. Sifil, Milli Gazete, 7 Ağustos 2004.

    Sonra, Hekimoğlu İsmail şöyle demiş:

    Yunanlılar antropomorphisme felsefesiyle tanrıyı insana benzeterek, putlar yapmıştı. Tanrıyı insanlaştırmak, insanı tanrılaştırmak, felsefi görüşlerde yer alır. İslam’ın Allah anlayışı bunlardan çok farklıdır.

    Cevap:

    Gerçekten! Bu satırları yazan kişi herhalde Hekimoğlu İsmail değildir. Başkasından ve iyice araştırmadan naklediyor olsa gerek. Çünkü bunları yazan, okuyucusu ile adeta alay etmektedir. İbni Teymiyye “antropomorphism” (tecsim ve teşbih) sapıklığının önderlerindendir, hatta en önde gelenidir. Bu fitneyi yayan kişidir. Mesela, diyor ki:

    “Allahü Tealâ dilerse, bir sivrisineğin sırtına yerleşir de, sivrisinek O’nun kudreti ve rububiyetinin lütfu ile O’nu yüklenip kaldırır. Böyleyken Allahü Tealâ arşın üzerine nasıl yerleşmez?”

    Kaynak: İbni Teymiyye, Beyan Telbis el-Cehmiyye, 1/568.

    Bu sözler hakkında İmam Muhammed Zâhidü’l Kevserî rahimehullah şöyle demiştir:

    Allah sübhânehû ve teâlâ hakkındaki sözü işte budur. Sanki, ma’bûdunun sineğin sırtına oturması olmuş bitmiş ve kabûl görmüş bir iş de bununla, Allah teâlâ’nın, sineğin sırtından daha geniş olan Arşın üzerinde karar kılmasına delîl ileri sürüyor! Allah celle celâlühû bundan çok büyük bir yücelik ile yücedir. Bu Siczî’den [Osman bin Said el-Dârimî el-Siczî], Harrânlı’dan [İbni Teymiyye] ve bu ikisinin yandaşlarından evvel, insanlardan, böylesi boş ve akılsızca bir söz söyleyen bir kimseyi bilmiyorum. (Allah celle celâlühû’nun) dileme(si)nin muhâle tealluk etmeyeceğini kim bilmez?!.. Bu, “dilerse, elbette yer, içer, evlenir, kendi gibisini yaratır” ve başka imkânı olmayan şeylerin söylenmesi gibidir. Allah celle celâlühû bunların hepsinden yücedir. …İnancını insanların kalemleriyle savunan ve insanların beyniyle düşünen bu boş davuldan öteden beri hep taaccüb ede gelmişimdir. Öyle ki, Allahü Teâlâ’nın ‘hiç şübhe yoktur ki Allah herhangi bir şeyi, sineği ve (küçüklükte) onun üstündeki bir şeyi mesel vermekten hayâ etmez’ [meâlindeki] âyeti ile delîl getirerek, şu şen’î kelimeyi te’vîle kalkışmış ve miskîn darb-ı meselin ma’nâsının ne olduğunu bilmemiştir. Çünki onun belâğati, ona bir mevhîbedir; bu yüzden kitâblarla işi yoktur. Allahü Teâlâ’nın ‘Allah için meseller de vermeyin’ [meâlindeki] âyetini hatırlamamıştır. Hattâ bu âyet, ‘Allah sübhânehû ve teâlâ için yarattıklarının hakkında mesellerden dilediğini verme hakkının olduğu’ ma’nâsınadır; ‘şânının, sineğin O’nu sırtında taşıyacağı bir hadde kadar küçültülmesinin mübâh kılınması’ ma’nâsında değil. Bu öyle bir cinnet getirmektir ki, üzerinde hiçbir cinnet getirmek yoktur. Allah, şunların (O’nu) vasfettiklerinden çok büyüktür. Kahrolsun kendisi için sineğin taşıdığı bir ma’bûd tasavvur eden. Onun gibisi, muhâtab alınmaktan düşen birisi olur.

    Kaynak: Makâlatü’l-Kevserî, 301. (Bkz. Guraba Dergisi, Sayı: 13)

    Sonra, Hekimoğlu İsmail şöyle yazmış:

    Rufailerin ateşi yalamasını, yanaklarına şiş sokmalarını “İslam’da böyle ibadet yoktur.” diye red etmiştir. O zamanki Rufai şeyhi de: “Öyle ise biz Moğollarla meşgul olalım.” demiş. Elbette Moğollar, bu harika halleri keramet zannedip, Rufai olabilir; amma Hind yogizleri de böylesine şeyler gösterebilir. İbni Teymiyye’yi talebesi şöyle anlatıyor: “Onun kadınla, evle, bahçeyle, bostanla ilgisi yoktu. Para, pul biriktirmedi, makam ve memuriyet istemedi, cesareti de dillere destandı.” İslam alimi, haram hallerle, gafil Müslümanlarla, sapıklarla, din düşmanlarıyla mücadele etmek zorundadır. Bu sebeple (şeyhülislam olduğu halde) birçok kere hapse atılmıştır. Hapisteyken şöyle demiş: “Cennetimi kalbimde, bahçemi göğsümde taşıyorum; nereye gitsem bunlar benimledir. Hapsedilmem halvet, öldürülmem şehadet, sürülmem seyahattir, düşmanlarım bana ne yapabilir?”

    Cevap:

    İslam dininde “ateş yalamak, yanaklara şiş sokmak” gibi ibadetlerin olmadığı doğrudur. İbni Teymiyye hakkında söylenen “Onun kadınla, evle, bahçeyle, bostanla ilgisi yoktu. Para, pul biriktirmedi, makam ve memuriyet istemedi, cesareti de dillere destandı” sözleri de kısmen doğru olabilir. Ancak bunlar İbni Teymiyye’nin doğru yolda olduğunu göstermez. Başka dinlere mensup olanlar, hatta azılı kâfirler arasında da bu özelliklere sahip insanlar mevcut olabilir. Bunlar o kişinin doğru itikada sahip olduğunu, doğru yolun âlimi olduğunu göstermez.

    İbni Teymiyye “şeyhülislam” değildi. Yani, böyle bir mevkide bulunmadı. Bu bazı âlimleri övmek, yüceltmek için kullanılan bir tabirdir. Osmanlı şeyhülislamlarıyla karıştırmak hata olur.

    Hapse girdiği zaman söylemiş olduğu aktarılan sözler çokca tekrar ediliyor. Bunlar, sanki İbni Teymiyye haksız olarak hapsedilmiş, zulme uğramış, mağdur, mazlum, kahraman bir şahısmış gibi bir intibâ bırakmak için yazılıp duruyor olsa gerek. Bütün bunlar, belki konuya sathi olarak bakan, işin esasını araştırmayan kişilerin gözünü boyayabilir. Ancak konuyu sahih kaynaklardan araştırıp öğrenenlere te’sir etmez.

    Sonra, Hekimoğlu İsmail şöyle demiş:

    Ona iftira ettiler, resmi makamlar da buna göre karar verdi. 1328’de hapishanede hayata gözlerini yumdu. Cenazesinde öyle kalabalık vardı ki sanki şehir ayağa kalkmıştı. On dördüncü asırda herkes öldü, kimi zulmüyle, kimi de ilmiyle gitti. İslam tarihi boyunca İslam’a hizmet eden alimler her zaman ve her yerde görülmüştür. İslam’a hizmet edene hizmet etmemek tehlikelidir. (1)

    (1) İbni Teymiyye hakkında daha geniş bilgi almak isteyenler Kayıhan Yayınları’ndan İslam Önderleri Tarihi’nin 2. cildine bakabilirler.

    Cevap:

    Bu makalede yazılanlar acaba bu kitapdan mı alınmış? Bu tam anlaşılmıyor. Öyle veya böyle, bu fakir şu kitaplara bakılmasını tavsiye ediyorum:

    1. Ebu Hamid bin Merzuk, Bera’atü’l-Eş’ariyyin, Bedir Yayınevi, İst., 1994.
    2. Yusuf-i Nebhanî, Şevahidü’l-Hakk, Fazilet Neşr., İst.
    3. “İlim Heyeti”, Faideli Bilgiler, Hakikat Kitabevi, İst. 2001.
    4. Ehl-i Sünneti Müdafaa ve Bid’atleri Tenkid, Bedir Yayınevi, İst. 2005.

    İbni Teymiyye’ye iftira edildiği yalandır, büyük âlimlere, kendisini muhakeme eden faziletli ve ilim ehli zatlara iftiradır. Bunu söyleyen kişi, âhırette bu iftirasının vebâlinden nasıl kurtulacak?

    “On dördüncü asırda herkes öldü, kimi zulmüyle, kimi de ilmiyle gitti” lâfına cevabımız şudur: İbni Teymiyye’nin son nefeste nasıl gittiğini ancak Allahü teâlâ bilir. Biz ise zâhire bakarız. Kitaplarında bid’at ve küfür olan bir çok ifade vardır. Bunları diğer makalelerimde İslâm âlimlerinden alarak, kaynak ve vesikalarıyla ortaya koyuyorum. Öğrenmek isteyen, blogumdaki konuyla ilgili diğer yazılara veya yukarıda bahsettiğim eserlere bakabilir.

    İbni Teymiyye “İslam’a hizmet eden âlimlerden” biri değildir. Mücessime ve müşebbihe taifesindendir. Böyle birisini övmek ve yüceltmek gerçekten tehlikelidir.

    Hekimoğlu İsmail’in İbni Teymiyye’nin şazz görüşlerinden, Ehl-i sünnete aykırı yazılarından haberdar olmadığını sanıyorum. Zannediyorum ki, buradaki hatası muteber olmayan bir kaynağa itimad etmekten ibarettir. Bu cevabî yazının kaleme alınmasının saiki ise, doğruların bilinmesi ve yanlışların yayılmasına mani olunması arzusudur. Başarı Allah’tandır.

    Hazırlayan: Murat Yazıcı

  16. İBN-İ TEYMİYYE’NİN BAŞ TALEBESİ İBN-İ KAYYİM EL-CEVZİYYE
    İbn-i Kayyim Muhammed b. Ebi Bekr b. Eyyüb b. Saîd ez-Zer’î, sonra Dimeşkî, Şemsüddîn Ebû Abdillâh b. Kayyim el-Cevziyye (d: 691, ö:751)
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Zehebî, “el-Mu’cemu’l-Muhtass”ta İbn-i Kayyim hakkında şöyle demektedir: Hadis ve bir takım Hadis ricâli ilmiyle meşgul oldu. Fıkıhla da meşgul olur ve takririni iyi yapardı. Nahivle meşgul olur, onu öğretirdi. İki asılda da meşgul olurdu. Halîl (İbrahim) aleyhisselâm’ın kabrini ziyaret etmek için yolculuk yapmaya karşı olan inkarı yüzünden bir müddet hapsedildi. Sonra ilimle meşgul olmak için meclisin baş köşesine oturdu ve ilmi yaydı. Lâkin O, görüşünü beğenen, her meselede çok cüretli olan biridir.

    İbn-i Hacer, ed-Dürerü’l-Kâmine’de şöyle demektedir: O’na, İbn-i Teymiyye sevgisi gâlip geldi. O kadar ki, O’nun sözlerinin (görüş ve fetvâlarının) hiç birinden dışarı çıkmaz, hatta bunların tamamında ona yardımcı olurdu. İbn-i Teymiyye’nin kitablarını tehzîb eden (ayıklayan) ve ilmini yayan O’dur. Zelîl hâle düşürüldükten, kuru hurma dalı ile ona vurularak deve üzerinde dolandırıldıktan sonra İbn-i Teymiyye ile beraber tutuklandı. İbn-i Teymiyye ölünce tutukluluktan kurtarıldı. İbn-i Teymiyye’nin fetvâları sebebiyle bir başka defa da imtihan geçirdi. Asrın(ın) âlimleri aleyhinde konuşur, onlar da onun aleyhinde konuşurdu.[5]

    İmâm Kevserî meâlen ve hulâsa olarak şöyle diyor: İbn-i Kayyim yaşarken de öldükten sonra da, Şeyhini bütün şâz/doğru olana muhâlif görüşlerinde ta’kib ediyor, ona uyuyor, onu hak ve batılda kör bir taklîd ile taklîd ediyordu. Her ne kadar kendini (iddialarına) delîl getiriyor gibi gösterse de, bu “yapmacık deliller ileri sürme”si, Şeyhinin dediklerini, şazlarını tekrarlamaktan başka bir şey değildi. Bütün işi, karıştırmak, hile yapmak ve şu sapık düşünceleri müdâfâadan ibaretti. O kadar ki, ömrünü Şeyhinin yalnız kaldığı düşünceler etrafında gürültü çıkarmakla tüketti… Her ne kadar mantıkçı ve felsefecilerin görüşlerini bol bol aktarsa da, aklî ilimlerden nasibi yoktu. Düşüşünün ve çelişkisinin nerelere vardığı, “ Şifâu’l-Alîl”ini ve “Nûniyye”sini okuyana açıkça gözükecektir. “Hâlik”[6] ravileri methetmesi de, ricâl ilminin olmadığının delillerindendir. Ne Hüseynî, ne İbn-i Fehd ve ne de Süyûtî “Tabakatü’l-Huffâz”a yazdıkları Zeyl’ler’de O’nu “(hadis) hafızlar(ı)” arasında saymadılar. “Zâdü’l-Meâd” ve başka kitaplarındaki, okuyanların hoşuna giden “hadisle alakalı bahisler”, yanında bulunan, hadis âlimlerine âit kıymetli eserlerden araklamadır, kesilip alınmadır. Kutbuddîn el-Halebî’nin “El-Mevridü’l-Henî Siyerü Abdi’l-Ğenî”si ve benzeri eserleri gibi. İbn-i Hazm’ın “el-Muhallâ”sı ve “el-İhkâm”ı, İbn-i Abdi’l-Berr’in “et-Temhîd”i olmasaydı, “İ’lamü’l-Muvakkıîn”deki tafralara ve muğalâtalara imkân bulamazdı. Şeyhi ile beraber nice defa tevbeye çağrıldı ve tazir gördü…[7]

    İbn-i   Kayyim’in Nakillerindeki Îlmî Emâneti

    İbn-i Kayyim âlimlerden yaptığı nakillerde de yeter miktarda güvenilebilecek bir kimse değildir. Zira İmâm Sübkî ve imâm Kevserî, İbn-i Kayyim’in gerek Mu’tezile gerek Cebriye ve gerekse Eş’ariye tâifelerinden yaptığı bir çok nakil için “bu yalandır”, “iftirâdır”, “onlar böyle dememişlerdir”, “aksine onlar, şöyle söylemişlerdir” demektedirler. Başka kitablarında da, meselâ “tevessül” hakkında dört mezheb imamından doğru olmayan nakillerde bulunduğu Ehl-i ilim tarafından isbât edilmiştir.

    Beşinci Bahis

    İbn-i Kayyim’n Âlimlerin Sözlerini Anlayabilme Seviyesi

    İmâm Sübkî ve İmâm Kevserî’nin cevâblarından da açıkça anlaşılmaktadır ki, İbn-i Kayyim, ulemânın sözlerini anlayabilecek seviyede değildir. Âlimler bir söz söylerken O, çoğu kez, bu sözü yanlış anlayıp münâkaşasını tamamen o meseleye ecnebî/yabancı bir sâhada yürütmektedir. “Allah’ın fâil olub olmadığı” mevzuunda görüleceği gibi… O’nun hakkındaki bu “anlayamama” tesbîti, hatt-i zâtında hakkında yapılan bir hüsn-i zanndır. Aksi halde, ortada, “hâinlik” veyâ “muğâlata” bahis mevzuu olacaktı.

    Altıncı Bahis

    İbn-i Kayyim’in İlmî Derinliği

    İbn-i Kayyim, sadedinde olduğumuz kitabında “hâtıbu’l-leyl” yani gecenin karanlığında odun toplayan adam suretindedir. Dolayısıyla karanlıkta, odun yerine yılanı yakalayıp almaktadır. O, akîdede, rahatlıkla, “zayıf”, hatta “uydurma” hadisleri delil olarak ileri sürebilmektedir. Nûniyye’sinde, kılı kırka yaran bir “munekkıd hadis hafızı” ile değil de, âdeta “hurafeci vâizler” gibi bir tiple karşı karşıyasınız. Nitekim bu, getirdiği “zayıf”, hatta “uydurma” hadisleri ileride sergilediğimizde açıkça görülecektir.

    Yedinci Bahis

    İbn-i Kayyim’in Muârızlarının Delîl ve Cevâblarına Yer Verib Vermediği

    İbn-i Kayyim bunu asla yapmaz. O, tâbilerinin kafasını karıştırmaktan şiddetle korkan sahte şeyhler gibi, muârızlarının delillerinden ve cevablarından, hatta mücerred sözlerinden onları çok sakınır. Çürütmek için bile onları ağzına almamaya çalışır. Çizgisinden gidenlerin de tamamının tarzı hemen hemen böyledir.

    Sekizinci Bahis

    Kasîde-i Nûniyye’nin İbn-i Kayyim’in Son Görüşleri Olup Olmadığı

    İbn-i Kayyim bu akîdesinden ömrünün sonunda dönmüş olamaz mı? İnşâellah Ehl-i Sünnet akîdesine dönmüştür. Biz, dediklerimizi, aktardığımız sözleriyle sınırlı olarak diyoruz. Hâtimesine/son nefesine dâir şehâdette bulunmuyoruz. Ancak, İbn-i Receb el- Hanbelî’nin “Tabakâtü’l-Hanâbile” sinde naklettiğine göre O, İbn-i Kayyim’e ölümünden bir sene gibi bir zaman önce devam etmiş ve bu Nûniyye’yi İbn-i Kayyim’den o zaman işitmiştir.[10]

  17. İBN-İ TEYMİYE’NİN İTİKADİ GÖRÜŞLERİ İhsan Şenocak
    İslam düşünce tarihinde leh ve aleyhinde en fazla konuşulan isimlerin başında Takiyyuddin İbn Teymiyye (v. 728/1328) gelmektedir. 661/1263 yılında Harran da doğan İbn Teymiyye, Hanbeli mezhebinin güçlü alimlerini içerisinde barındıran bir aileye mensuptur. Dedesi Mecdüddin İbn Teymiyye pek çok alanda eser veren bir alimdir. Babası Abdulhalim de, Harran yöresinde etkin olan bir Hanbeli fakihidir.Moğolların Bağdat ı işgal etmeleri ve Bağdat merkezli saldırılarını Harran a kadar genişletmeleri üzerine İbn Teymiyye ailesi 667/1269 yılında Dımaşk a göç eder. Babası başta olmak üzere bir çok hocadan ders okuyan İbn Teymiyye, 683 te Sükkeriyye Darulhadisine hoca olarak atanır. Bir yıl sonra da Emeviyye Camii nde tefsir dersleri vermeye başlar.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Kısa zamanda şöhreti Dımaşk başta olmak üzere mücavir şehirlere de yayılan İbn Teymiyye VIII/XIV. yüzyılın başlarından itibaren kendisini ilmi ve fikri tartışmaların içerisinde bulur. Ehl-i Sünnet in itikadi mezheplerine özellikle de Eşariliğe sert tenkitler yöneltir. Sıfatlar ve müteşabihat meselesinde selef-i salihinin usulünü benimsediğini iddia ederek ayet ve hadisleri zahiri anlamlarında anlar. Verdiği fetvalarla da bir çok konuda mezhepler arası icmaya muhalefet eder.

    Mevcut İslami disiplinlerin hemen tamamına itirazları olan İbn Teymiyye en sert eleştirilerini tasavvufa yöneltir. İbn Arabi yi ve onun görüşlerini benimseyen mutasavvıfları açıkça tekfir eder.

    Çeşitli devlet adamları ve kadıların katıldığı meclislerde çok defa muhakeme edilen İbn Teymiyye Kahire de dört kâdi l-kudât ın katıldığı bir mahkemede Allah Teala yı insan suretinde algılama cürmünden dolayı Kahire kalesine hapsedilir. Ehl-i Sünnet akidesine muhalif görüşlerinden ve icmaya aykırı fetvalarından dolayı farklı zamanlarda defaatle yargılanıp hapisle cezalandırılır.

    İbn Battuta, İbn Hacer el-Heytemi, Takiyyuddin es-Sübki, Tacüddin es-Sübki, Kemaleddin İbnü z-Zemlekâni, Şihabuddin İbn Cehbel ve Ebu Hayyan gibi muasırı olan alimler tarafından görüşleri tenkit edilen İbn Teymiyye, hakkında yazılan reddiyelerin de etkisiyle zamanla- ilk yıllardaki itibarını kaybeder. Osmanlı nın son dönemlerinde Hicaz da ortaya çıkan Muhammed b. Abdulvahhab ın başlattığı hareket, İbn Teymiyye nin fikirlerinin yeniden canlanmasına zemin hazırlar. İbn Abdulvahhab a nisbetle Vehhabilik olarak tanınan ve zamanla siyasi bir boyut kazanan hareket Suudi Arabistan Krallığı nın kurulmasında da etkili olur.

    Kendisini selefiyye olarak tanımlayan vehhabilik hareketi zamanla Suudi Arabistan başta olmak üzere İslam coğrafyasının önemli bir bölümünde nüfuz elde eder.

    Selefilere/vahhabilere göre içtihatlarıyla İslami ilimlerin gelişmesine katkıda bulunan bir müçtehit olan İbn Teymiyye, İmam Subki başta olmak üzere Ehl-i Sünnet hassasiyetine sahip bir çok alime göre ise asırlar sonra teşbih ve tecsim akidesini canlandıran bir Haşevi dir.

    İslam düşünce tarihinde derin izler bırakan, günümüz İslami anlayışları üzerinde de belirgin etkinliği olan İbn Teymiyye nin itikadi görüşleri sürekli tartışılır olmuştur. İslami anlayış ve yaşayışlarını onun belirlediği esas ve verdiği fetvalar üzerine bina edenler, Ona dayanarak Maturidi ve Eşari mezhebine müntesib Müslümanları ehl-i zeyğ olarak nitelemekten çekinmemişlerdir. Bu durum, İbn Teymiyye nin itikadi görüşlerini ve tevhit anlayışını tahlil etmeyi gerekli kılmıştır.

    İslam da Tevhit Tasavvuru

    Bölünmeyi kabul etmeyen varlıklara tek denir. Allah Teala da zât, sıfat ve fiillerinde tek tir. İslam dini, O nun bir olduğunu kabul etme esası üzerine ibtina etmiştir. Mümini, kafir ya da müşrikten ayran temel özellik O nun birliğini kabul etmesi yani muvahhit olmasıdır.

    Müminler yalnız Allah Teala ya ibadet ederek ubudiyette, eşi ve benzeri olmadığını ikrar ederek de zatında O nun tek olduğuna iman ederler. Rabb ı, Rabb, insanı da insan olarak algılarlar.

    Cenab-ı Hakkı ın eşi ve benzerinin olmaması, yaratılmışlar gibi belli bir mekanda bulunmaması, yönlerle ifade edilmemesi gibi hassasiyetler zâtındaki vahdaniyetin esasını teşkil eder.

    Ehl-i Kıblenin Kırılma Noktası: Sıfatlar 

    İslam ın temelini oluşturan ibadetleri kabul etme noktasında birbirlerine yakın duran ehl-i kıble , Allah Teala nın zatı ile alakalı meselelerde aynı yakın duruşu gösterememiştir.

    İslam ın erken asırlarında başlayan müteşabihat ve Allah Teala nın sıfatları ile alakalı tartışmalar kısa zamanda mezhepleşerek kurumsal bir statü kazanmış ve günümüze kadar devam etmiştir.

    Zaman zaman tekfir ifadelerinin de duyulduğu tartışma sürecinde genellikle taraflar birbirlerini dalalet ve bidat ehli olmakla itham etmişlerdir.

    İbn Teymiyye nin Mezhebi

    Ehl-i Sünnet akidesini benimseyen kelam alimlerinin üstün gayretleri sonucu canlılığını yitiren kelami münakaşalar, İbn Teymiyye nin Allah Teala nın zatıyla alakalı serdettiği görüşlerin etkisiyle yeniden alevlenmiştir.

    Kendisi gibi inanmayan/düşünmeyen fırka mensuplarını ehl-i zeyğ olarak isimlendiren İbn Teymiyye, Allah Teala nın zatı ile alakalı meselelerde batini, sufi (İbn Arabi çevresi), mu tezili, eşari kelamcıları ve filozofları sert ifadelerle tenkit etmiştir.

    İbn Teymiyye ye göre, tevhit akidesini Kur an ve Sünnet te var olduğu şekilde anlayanlar yalnız selef alimleridir. Bu yüzden imani meselelerde de onların görüşleri benimsenmelidir. Selefin, Cenab-ı Hakk a, Onun kendisini tavsif ettiği şekilde iman ettiğini söyleyen İbn Teymiyye, isim ve sıfatlar noktasında şu ayetlerin selefi akidenin temelini oluşturduğunu ifade eder: Allah kendisinden başka ilah olmayandır. Diridir, kayyumdur. [1], De ki: O, Allah tır, bir tektir. Allah Samet tir (her şey O na muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir.). Ondan çocuk olmamıştır. Kendisi de doğmamıştır. Hiçbir şey O na denk ve benzer değildir. [2] [3]

    Ayet ve hadislerin Allah Teala nın zât ve sıfatları ile alakalı ayrıntılı bilgiler verdiklerini, ayrıca temsili/teşbihi de reddettiklerini söyleyen İbn Teymiyye, savunduğu akidenin Peygamberlerden tevarüs ettiğini belirtir.[4]

    Cenab-ı Hakk ın sıfatlarını reddeden mu tezile ile, Ona cismiyet isnat eden mücessime arasında orta yolu benimsediğini iddia eden İbn Teymiyye, mezhebini münezzihe/tenzih eden olarak isimlendirir. Seleften tevarüs ettiğini iddia ettiği Münezzihe meşrebinin çerçevesini çizerken de şunları söyler: Selefin itikatta mezhebi, sıfatları reddetme ile Allah Teala yı insanlara benzetme arasındaki orta yoldur. Onlar, Cenab-ı Hakk ın zatını yaratılmışlara benzetmedikleri gibi, sıfatlarını da onların sıfatlarına benzetmemişlerdir.[5]

    Cenab-ı Hakk ın isim ve sıfatlarını inkar edenlerle, onları yaratılmışların sıfatlarına benzeten mücessime ve müşebbihe meşrebi müntesiplerini Allah ın ayetlerini tahrif etmekle itham eden İbn Teymiyye, eserlerinde Cenab-ı Hakk a mekan isnat ederek inkar ettiği tecsim akidesini savunmuştur.

    İbn Teymiyye nin Uç Görüşleri 

    Eserlerinde açık bir şekilde müşebbihenin etkisi hissedilen İbn Teymiyye ye göre Allah ın kitabı, Resulü nün sünneti, sahabe, tabiun ve müçtehit imamların eserleri direkt ya da dolaylı olarak Cenab-ı Hakk ın her şeyin üstünde olduğunu anlatmaktadır. Şu ayetler O nun (celle celaluhu) mekansal olarak arş ve semanın üzerinde olduğunu göstermektedirler: Güzel sözler ancak O na yükselir. [6], Ey İsa! Şüphesiz seni kabz edecek ve kendime yükselteceğim. [7], Göktekinin sizi yere geçirivermeyeceğinden emin mi oldunuz [8], Fakat Allah Onu (İsa yı) kendisine yükseltmiştir. [9], Rahman, Arş a istiva etmiştir. [10]

    İbn Teymiyye, Rabbimiz, gecenin üçte biri kaldığında (keyfiyeti bize meçhul bir halde) her gece dünya semasına inerek buyurur ki Bana kim dua eder ki, duasına icabet edeyim. Kim bir şey ister ki, ona dilediğini vereyim. Kim de affını talep eder ki, onu mağfiret edeyim. [11] mealindeki hadisin de açık bir şekilde Cenab-ı Hakk ın semada bulunduğunu ifade ettiğini söyler.[12]

    Selefi salihinden hiç kimsenin Allah Teala nın semada olduğuna itiraz etmediğini, ne Kur an-ı Kerim, ne Sünnet, ne sahabe, ne tabiun ve ne de sonraki dönemlerde yaşayan müçtehit imamların bu gerçeğe aykırı direkt ya da dolaylı tek bir ifadelerinin olmadığını söyleyen İbn Teymiyye, onların Allah Teala nın (mekansal olarak) semada, arşta ve her yerde olduğunu kabul ettiklerini iddia eder.[13]

    Selefin Allah Teala yı Kur an ve Sünnet in ifade ettiği şekilde vasıflandırdığını, bu noktada bir değişiklik ya da inkar içerisinde olmadıklarını, sıfatların keyfiyetini açıklama ya da onları insanların sıfatlarına benzetme yoluna da sapmadıklarını söyleyen İbn Teymiyye (te vil yoluyla) sıfatların bir kısmını inkar edenlerin Allah Teala yı hakkıyla bilemediklerini dolayısıyla da şu ayetin muhatabı olduklarını iddia eder[14]: Allah ın kadrini gereği gibi bilemediler. [15]

    Allah Teala nın yüzü, eli ve gözü olduğunu iddia eden İbn Teymiyye[16] bu anlayışı, O nun insana benzetilmesi (teşbih) şeklinde telakki eden Ehl-i Sünnet kelamcılarını Cenab-ı Hakk ın ezeli sıfatlarını reddeden muattıla ile aynı görüşü benimsemekle itham eder.[17]

    Allah Teala yı yaratılmışlara benzetmekten tenzih edebilmek için müteşabih ayetleri te vil eden kelamcıları Yahudilerden daha tehlikeli gören İbn Teymiyye[18] savunduğu fikirlerin sahabe, tabiun, hadis hafızları ve Ahmed b. Hanbel e ait olduğunu söyler.[19]

    Müşebbihe ve mücessimeyi ehl-i zeyğ olmakla itham eden İbn Teymiyye, Allah Teala nın semada arş üzerinde oturduğunu söyleyerek Ehl-i Sünnet kelamcılarından ayrılır ve tenkit ettiği mücessime ile aynı akideyi paylaşır.

    İbn Teymiyye nin Allah Teala ya isnat ettiği el ve yüz gibi uzuvların keyfiyetlerinin insanlar tarafından bilinmediklerini söylemesi, kendisini teşbihten kurtarmaz. Zira müşebbihe ekolüne müntesip olanlar da Cenab-ı Hakk a isnat ettikleri uzuvların keyfiyetlerini bilmediklerini söylemektedirler.

    Müteşabih ayetleri zahiri anlamlarında tefsir eden İbn Teymiyye nin benimsediği tefsir usulünün seleften tevarüs ettiğini söylemesi de iddiadan öte bir anlam ifade etmemektedir. Zira Malik b. Enes, Mukatil b. Süleyman, Davud b. Ali el-Isfehani ve Ahmed b. Hanbel in de aralarında yer aldığı selef alimleri Allah Teala nın yaratılmışlardan hiçbir şeye benzemediğini söylemektedirler. Aşağıdaki açıklama İbn Teymiyye nin görüşlerine ittiba ettiğini söylediği selef alimlerinin teşbih noktasında ne derece tavizsiz olduklarını göstermektedir: Bir kişi Ey İblis! Ellerimle (kudretimle) yarattığıma saygı ile eğilmekten seni ne alıkoyuyordu [20] ayetini okurken elini hareket ettirse ve bu hareketiyle Allah Teala nın elinin olduğunu ima etse, o adamın elini kesmek gerekir. [21]

    Selef, Allah Teala nın kudretine işaret eden el kelimesinin okunduğu sırada karinin parmaklarını oynatmasını dahi doğru kabul etmezken, Cenab-ı Hak a el, ayak gibi uzuvlar isnat eden İbn Teymiyye nin Onlarla aynı esasları kabul ettiğini söylemesi güvenilirliğini yaralamaktadır.

    Müfessirler ve İbn Teymiyye

    Müteşabihat ve sıfatlarla alakalı görüşünün selefe ait olduğunda ısrar eden İbn Teymiyye, okuduğu yüzden fazla tefsirin hiçbirisinde sahabenin sıfatlarla ilgili ayet ve hadisleri zahiri anlamlarının dışında bir mana ile te vil ettiklerini görmediğini söyler.[22]

    İbn Teymiyye nin bu beyanı selefe ait tefsirler içerisinde en güvenilir olduğunu söylediği Taberi nin nakilleri ile çelişmektedir.[23] Nitekim Taberi, -İbn Teymiyye nin sıfatlarla alakalı ayetlerin en önemlisi olarak gördüğü- ayetü l-kürsi deki O nun -celle celalühü- kürsüsü (ilmi) bütün yerleri ve gökleri kaplayıp kuşatmıştır. [24] kısmını tefsir ederken İbn Abbas a -radiyallahu anhuma- isnat ettiği bir rivayette kürsü kelimesinin ilim olarak te vil edildiğini nakletmektedir.[25] Halbuki İbn Teymiyye kürsü kelimesini haşa- Allah Teala nın üzerinde oturduğu bir mekan olarak anlamaktadır.

    Tercümanü l-Kur an diye şöhret bulan İbn Abbas ın müteşabihattan olan kürsü kelimesini, ilim olarak te vil etmesi, İbn Teymiyye nin ilk dönem müfessirleri ile alakalı genellemesinin gerçeğe aykırı olduğunu göstermektedir.

    Firavun Örneği 

    Allah Tela nın yüce/el-Aliyy [26] olmasını mekansal olarak semada bulunmak şeklinde anlayan İbn Teymiyye, Kur an-ı Kerim de zikredilen Firavun a ait şu sözü iddiasına delil olarak kullanır: Firavun dedi ki: Ey Haman! Bana yüksek bir kule yap, belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Musa nın ilahını görürüm(!) Çünkü ben, Onun yalancı olduğuna inanıyorum. Böylece Firavun a yaptığı iş kötü gösterildi ve doğru yoldan saptırıldı. [27]

    İbn Teymiyye nin ayetten Firavun un Allah Teala nın haşa- göklerde olduğunu Musa aleyhisselam-dan öğrendiği sonucunu çıkarması gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Çünkü ne ayet ne de hadislerde buna işaret eden bir kanıt vardır. Muhal farz, Musa -aleyhisselam- böyle bir şey söylemiş olsa dahi Onu yalancı olarak gören[28] Firavun un, Hz. Musa nın sözüne itimat etmesi düşünülemez. Ayrıca Firavun Musa aleyhisselam-ın sözüne göre amel etseydi öncelikli olarak Allah Teala ya iman etmiş olurdu.

    Nüzul Hadisi

    Allah Teala nın semada karar kıldığını savunan İbn Teymiyye nin delil olarak kullandığı nüzul hadisi hakkında Buhari Şarihi Ayni şunları söylemektedir: Bu hadis ile alakalı dört farklı kanaat oluşmuştur. Bir grup, bu hadise dayanarak Allah Teala ya yön isnat etmiş, Mu tezile bu bapta rivayet edilen hadisleri inkar etmiş, başka bir grup tahrif sayılabilecek ölçüde te villerde bulunmuş, meşhur dört mezhep imamının da aralarında yer aldığı cumhur ise hadisi kabul etmekle beraber şerh ederken Cenab-ı Hakk ı kullara benzemekten tenzih etmiştir.

    Ehl-i Sünnet kelamcıları Allah Teala yı, yüksek bir yerden daha alçak bir yere intikal etmek [29] anlamına gelen nüzul kelimesinin zahiri anlamıyla ilişkilendirmekten sakınmışlardır. Zira hareket, durmak ve intikal gibi fiiller bir yerden ayrılıp başka bir yerde bulunmak anlamına gelir.[30] İnsanlarda görülen ve bir yerde olunduğu bir anda başka bir yerde olamamayı gerektiren bu durumların Cenab-ı Hakk a isnat edilmesi Kur an ve Sünnet e aykırıdır. Zira ayetler Onun insanlara benzemesini açıkça nefyetmiştir: Onun benzeri hiçbir şey yoktur. [31], Allah Samed dir.(Her şey Ona muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir.) [32] Buna göre nüzul kelimesine zahir anlamı verildiğinde hadis, Kur an-ı Kerim le çelişecektir. Sahih bir hadis için böyle bir durum söz konusu olmayacağına göre nüzul kelimesi mecaz anlam çerçevesinde anlaşılmalıdır.

    Şarih Ayni, nüzul kelimesinin zahir ve mecaz olarak 5 farklı anlamının olduğunu, Kur an-ı Kerim ve Arap dilinde hepsinin de kullanıldığını ancak hadis bağlamında düşünüldüğünde en uygun anlamın Allah Teala nın rahmetini kullarına yöneltmesi [33] şeklinde olacağını söylemektedir.[34]

    Ayrıca hadisin zahir anlamda anlaşılması coğrafi gerçeklerle de çelişmektedir. Çünkü bir bölgede zaman, gecenin son üçte birine ulaştığında başka bir yerde gündüz vaktidir. Bütün yeryüzü için düşünüldüğünde gecenin son üçte birleri 24 saati kaplamaktadır. Bu durumda, istiva ve semada bulunma kelimelerini zahir anlamlarında kabul eden İbn Teymiyye nin, Allah Teala ya hangi zamanı tahsis ettiği problemi ortaya çıkmaktadır. Ayet ve hadislerde bir tahsis söz konusu olmadığına göre, bunu yapacak kişi İbn Teymiyye olacaktır. Sınırlı kudrete sahip olan insanın, Allah Teala yı belli bir zamanla sınırlaması, sınırsız gücün üzerinde tasarruf iddia etmesi anlamına gelecektir. Bu ise, tevhit akidesi açısından bakıldığında tehlikeli bir durumdur.

    Mecaz ve Hakikat Telakkisi

    İbn Teymiyye, müteşabihatı mecazi anlamlarıyla tefsir eden Ehl-i Sünnet kelamcılarını sert bir üslupla tenkit etmesine rağmen, Kur an-ı Kerim ve hadislerde adı geçen cennet nimetlerinin tamamını mecazi kabul eder.

    Sadece ben yaparsam olur. anlayışının hakim olduğu bu yaklaşımı daha yakın bir planda anlayabilmek için İbn Teymiyye nin mecaz ile alakalı ifadelerine göz gezdirmek gerekir: İbn Abbas radiyallahu anhuma Cennette olan nimetlerin dünyada sadece adlarının olduğunu söylemektedir. Allah Teala cennette şarap, süt, su, ipek, altın, gümüş ve diğer nimetlerin olacağını haber vermektedir. Bunların, dünyadaki karşılıkları ile bir takım benzerlikleri olmakla beraber büyük farklılıkları da vardır. Nitekim cennette kendilerine nimet verilenler Bu tıpkı daha önce dünyada iken bize verilen rızık gibidir dediklerinde Bu rızık onlara dünyadakine benzer olarak verilmiştir. [35] denilecektir. Cennet nimetleri dünyadakilere benzeseler de onların aynıları değillerdir. Tıpkı belli açılardan bazı unsurlar birbirlerini çağrıştırdıkları gibi bazı nimetlerin isimleri de birbirlerine benzemektedirler. [36]

    Sonraki dönem alimleri tarafından kaleme alınan tefsirlere bakıldığında Cenab-ı Hakk ın zat ve sıfatlarından bahseden ayetlerin mecazi anlamları çerçevesinde anlaşıldıkları görülmektedir. Buna göre istiva kelimesine kurulmak, galebe çalmak, güç sahibi olmak, vech e zat, el e güç, kuvvet, gelmeye Allah Teala nın emrinin gelmesi, semada/üstte olmaya derece ve mekan itibariyle yüksekte bulunmak gibi anlamlar verilmiştir.

    Mecaz, Kur an-ı Kerim in anlaşılmasında o derece önemsenmiştir ki ulema, Eğer mecaz, Kur an-ı Kerimden gitmiş olsaydı, Onun güzellik ve i cazının yarısı da kaybolurdu. demiştir.[37]

    Sıfatlar ve müteşabihatın, zahiri anlamları çerçevesinde anlaşılmalarında ısrar eden İbn Teymiyye, aksi bir anlama usulüne (mecazi) dair ne sahabe ne de tabiundan nakledilen bir rivayet olmadığını, akılla bu işi yapmaya kalkışmanın ise onu, nasslar üzerinde bir otorite olarak kabul etmek anlamına geleceğini söyler.[38]

    Müteşabihatı mecazi manada anlamayı aklın nasslar üzerinde hakimiyet kurması olarak algılayan İbn Teymiyye, cennet nimetlerini kıymetlendirme babında İbn Abbas tan yaptığı rivayeti ise aklıyla Ahiret Hayatı nın belli bir konusuna tahsis etmekten geri durmaz. Halbuki Allah Teala nın sıfatları, cennet nimetleri gibi semiyyat bahsine dahildirler, dolayısıyla her ikisi de aynı usul çerçevesinde anlaşılmalıdırlar. Ayrıca sahabe, sıfatlar hususunda sessiz kalmış, müteşabihata mecazi mana verilmeyeceğine dair de bir kanaat belirtmemiştir. Onlar müteşabih ayetlerin anlamlarını Allah Teala ya havale etmişlerdir. İbn Teymiyye gibi müteşabihatı zahir anlamlarında alıp Cenab-ı Hakk a cihet isnat etme yoluna sapmamışlardır.

    Tefvîz Ve Tevil Sistemi

    Selef, Şari nin kelamından neyi kastettiğinin kullara gizli olması anlamına gelen müteşabihat ı anlarken iman ve tasdikle yetinmeyi yeterli görmüş, keyfiyeti beyan etmekten uzak durmuştur.[39] Nitekim İmam Malik kendisine Rahman, Arş a istiva etmiştir. [40] ayetindeki isteva kelimesinin tefsirini soran kişiye, İstiva malumdur. Keyfiyeti ise bilinmemektedir. Bu konuda soru sormak bidattır. Zannederim ki sen kötü niyetli bir adamsın. dedikten sonra çevresindekilere Onu yanımdan çıkarın [41] diye emretmiştir. İmam Malik, mücessime meşrebinden olduğunu düşündüğü kişiye istiva kelimesinin Arap dilinde hangi anlamlara geldiğinin bilindiğini, fakat Allah Teala nın ayetten neyi kastettiğinin meçhul olduğunu, bu noktada sorular sormanın ise sapık akidelere bilgi toplama anlamına geleceğini ihsas etmiştir.

    İmam Malik örneğinde de görüldüğü gibi selef, müteşabih ayetlerin manalarını Allah Teala ya havale etmek anlamına gelen tefvîz usulünü kullanmıştır.[42] Bunu yaparken ayetlere, insanın uzuv ve hareketlerinin karşılığı olan zahir anlamları vermekten şiddetle kaçınmışlardır. Onlar, yaşadıkları dönemin fikri ve itikadi yapısı gereği müteşabih ayetlerle alakalı derin tefsirlere de girmemişlerdir.

    Farklı ideoloji ve meşreplerin ortaya attığı şüpheler karşısında müslümanların müstakim kalabilmeleri için sonraki dönem alimleri sıfatlar ve müteşabihat ile alakalı rivayetleri Arap dili ve edebiyatının müsaade ettiği anlam ve kurallar çerçevesinde te vil ederek murad-ı ilahiyi ortaya çıkarmaya çalışmışlardır. Onların yaşanan fikri tartışmalar ve İslam a yöneltilen eleştiriler karşısında böyle bir yolu benimsemeleri zorunluluk arz etmiştir.

    İmamu l-Haremeyn, meslekleri her ne kadar farklı görünse de selef ve halef alimlerinin tefvîz ve te vil sistemlerinin, Allah Teala yı tenzih etmeleri ve yaratılmışlara benzetmemeleri itibariyle aynı olduklarını söylemektedir.[43]

    Tefvîz ve te vil mesleklerinin her ikisini de reddeden, buna mukabil müteşabihatı zahiri anlamları çerçevesinde anlayan İbn Teymiyye, sözde selefe hakikatte ise mücessimeye yakın durmaktadır. Onun, cennet nimetlerini mecazi , müteşabihatı ise zahiri manalarıyla tefsir etmesi kendi anlayış usulü açısından bakıldığında çelişkilerle doludur. İddiasını desteklemek için kullandığı Kur ani deliller ise selef tarafından tefvîz halef tarafından te vil sistemiyle anlaşılmıştır.

    Teşbihin Tanıkları

    İbn Teymiyye nin, tecsim akidesini zaman zaman konuşmalarına taşıdığı, minber ve kürsülerde savunduğu bilinmektedir. Çağının tanıklarından İbn Battuta, Ebu Hayyan ve İbn Cehbel in şahadetleri bu noktada önem arz etmektedir.

    İbn Battuta nın seyahat ettiği ülkelerdeki gözlem ve hatıralarını anlattığı Tuhfetu n-nuzzar fî ğaraibi l-emsar adlı eseri, İbn Teymiyye ve Onun tecsim akidesi ile alakalı ilginç bilgiler vermektedir:

    Dımaşk şehrinde çeşitli konularda konuşan fakat aklından zoru olduğu anlaşılan Hanbeli fakihlerinin ileri gelenlerinden Takıyyuddin İbn Teymiyye adında biri vardı. Halka vaaz verir, insanlarda Ona karşı ileri derecede saygı gösterirlerdi.

    İbn Teymiyye, yaptığı bir konuşmadan dolayı fakihlerin tepkisini çekmişti. el-Meliku n-Nasır ın huzuruna çıkarılıp, kadılar tarafından sorgulandı ve hapse atıldı. Yıllarca hapiste kaldı. Bu müddet içerisinde 40 ciltten oluşan ve adını el-Bahru l-muhit koyduğu bir tefsir kaleme aldı. Annesinin ricası üzerine sultan Onu serbest bıraktı.

    İbn Teymiyye, Dımaşk de bulunduğum sırada önceden- tutuklanmasına sebep olan ifadeleri tekrar etti: Cuma günü cemaat olarak hazır bulunduğum camide, insanlara vaaz ve nasihatta bulunurken minberin merdiveninden bir basamak aşağıya inerek muhakkak ki Allah Teala benim buradan indiğim gibi dünya semasına inmektedir. şeklinde bir cümle sarfetti. Maliki fakihi İbn Zehra söylediklerine karşı çıktı. Cemaatte ayağa kalkıp sarığı başından düşünceye kadar ona dayak attı. Neticede bir daha tutuklandı ve hapsedildiği kalede ölünceye kadar tutuklu kaldı.[44]

    İbn Teymiyye yi ta dil eden biyografi yazarlarının reddettiği bu ifadeyi, farklı vurgularla müfessir Ebu Hayyan el-Bahru l-Muhît ve en-Nehru l-mâd adlı tefsirlerinde nakletmektedir. Ebu Hayyan bir çok yerde Onun tecsimi çağrıştıran ifadelerini tenkit etmektedir. Ne var ki elimizdeki matbu nüshalarda bu tenkitlerin bir çoğundan tek bir harf bulmak mümkün değildir. Çünkü baskı sürecinde her iki eserden de İbn Teymiyye nin tecsimle alakalı görüşleri çıkartılmıştır. İbn Teymiyye nin açıkça Allah Tealaya cisim isnat ettiğini söyleyen Zahid Kevseri[45] bu noktada şunları söylemektedir: Ebu Hayyan, O nun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. [46] ayetini tefsir ederken muasırı olan İbn Teymiyye nin Kitabu l-Arş adlı -kendi el yazısıyla kaleme aldığı- eserinde şu ifadeleri okuduğunu nakletmektedir: Allah Teala kürsüde oturmaktadır. Yanı başında boşalttığı yerde ise Onunla birlikte Hz. Peygamber oturmaktadır. Elyazması nüshalarda var olan bu ifadeler kitabın musahhihi tarafından matbu nüshalara alınmamıştır. Musahhih, Kevseri ye, din düşmanlarının hadiseden nemalanmamaları için böyle bir tercihte bulunduğunu söylemiştir. [47]

    Ebu Hayyan el-Bahru l-Muhît in muhtasarı olan en-Nehru l-mâd adlı tefsirinde de İbn Teymiyye nin tecsimle alakalı görüşlerini tenkit etmektedir. Kitabı tahkik eden Bûran ed-Dannavî ve Hidyan ed-Dannâvî İbn Teymiyye ye isnat edilen tecsimle alakalı bölümü tefsirden çıkartmışlardır.[48]

    İmam es-Sübki (v. 756) es-Seyfu s-sakîl fî r-reddi alâ İbn-i zefîl adlı eserinde, Ebû Hayyan ın belli bir dönem kendisinden övgüyle bahsettiği İbn Teymiyye yi Kitabu l-Arş adlı eserini okuduktan sonra ölünceye kadar lanetlediğini yazmaktadır.[49]

    Şafii ulemasından Şihabuddin İbn Cehbel de İbn Teymiyye nin tecsimle alakalı görüşlerini reddeden bir risale kaleme almıştır.[50] İbn Cehbel eserinin sonunda İbn Teymiyye nin sapıklık ve inadının derecelerini açıklamak için tahrif ve fesadından kaynaklanan açıklamalarını bekliyoruz. [51] demesine rağmen İbn Teymiyye Onun bu meydan okumasına cevap ver(e)memiştir.

    Teşbihin Anlamı

    Bir varlık için oturdu-kalktı, indi-çıktı, geldi-gitti gibi fiilleri kullanmak onu bir cisim olarak kabul etmek anlamına gelmektedir. Çünkü bu fiiller bir halden başka bir hale intikali gerektirmektedirler. Bu durum, varlıkların zât ve fiillerinin hâdis oldukları anlamında da gelir. Zira intikalden önce yoktu, sonra oldu. Hâdis olan varlıklar için söz konusu olan bu durumu yaratılmışlara benzemeyen Cenab-ı Hakk için geçerli kabul etmek açıkça Onu yarattıklarına benzetmek (teşbih) anlamına gelmektedir. Vacibu l-vucud olan Cenab-ı Hakk, hâdis olan varlıklar için geçerli olan bu sıfatlardan münezzehtir. Çünkü varlık itibariyle farklılık arz eden şeylerin sıfatları da farklılık arz etmektedir. Nitekim alim ve cahil sıfatları insanlar için geçerli iken farklı bir varlık olan taş için geçerli değildir. Taş için alim ya da cahil denmez. Çünkü taşın kabiliyeti bu sıfatları kabul etmez. Aynı şekilde eve işiten ya da sağır , yeryüzüne konuşan ya da dilsiz , semaya da evli ya da dul denmez.

    İbn Teymiyye nin iddia ettiği gibi, Allah Teala arş ya da sema da gerçekten duruyorsa bu durumda, bu ikisini yaratmadan önce nerede ikamet ediyordu ! problemi ortaya çıkmaktadır. Bu problem ise beraberinde hâdis varlıkların özelliği olan intikal sorununu getirecektir.

    Ayrıca Cenab-ı Hakk ın sema ile münasebetinden bahseden ayetler, Onun mekansal olarak her şeyin üzerinde olduğu anlamında anlaşılırsa bu durumda verilen manalar, Halbuki O Allah göklerde ve yerdedir. [52] ayeti ile çelişecektir. Çünkü yer, göklerin altındadır. Bu durumda mekansal üstünlük ortadan kalkacaktır. O nun her iki yerde de bulunması kabul edilirse, üst e üst alt a da alt denmesinin bir anlamı kalmayacaktır. Çünkü üst, alta, altta üste nisbetle bu isimleri almıştır.

    Sonuç

    İslam düşünce tarihinde hakkında en çok söz söylenen isimlerden birisi olan Harranlı İbn Teymiyye, Eşariler başta olmak üzere Ehl-i Sünnet hassasiyetine sahip kelamcılara sert eleştireler de bulunmuş, ulemanın hazır bulunduğu muhakemelerde sorgulanıp teşbih akidesinden ve icmaya aykırı fetvalarından dolayı defaatle cezalandırılmıştır.

    Müteşabihatı tefsir ederken ayetlere zahiri anlamlarını veren, semada yerleşme, bir yere oturma, hareket etme gibi insanlara ait fiilleri Allah Teala ya isnat eden İbn Teymiyye, Sünnet ve Cemaat Akidesini benimseyen alimler tarafından tenkit edilmiş, görüşleri hakkında çok sayıda reddiye kaleme alınmıştır.

    Geçmişte Takıyyudin es-Subki, İbn Cehbel, İbn Hacer el-Heytemi, İmam Şa rani, yakın dönemde Zahid Kevseri, Yusuf en-Nebhani, günümüzde ise Muhammed Ebu Zehre ve Said Ramazan el-Buti gibi muhakkik alimler tarafından tenkit edilen İbn Teymiyye, uzun bir aradan sonra Muhammed b. Abdulvahhab ın faliyetleri ile tekrar ön plana çıkmış, günümüzde ise selefiyye adı altında İslam coğrafyasında etkin bir konuma gelmiştir.

    Muhakkak ki her şeyin en doğrusunu bilen Allah Teala dır.

    ————————————————————

    [1] Kur an, Bakara(2): 255.

    [2] Kur an, İhlas(112): 1-4.

    [3] Ebu l-Abbas Takiyyuddin b. Abdilhalim İbn Teymiyye, er-Risaletü t-Tedmüriyye, Kahire, 1954, s. 7.

    [4] İbn Teymiyye, et-Tedmüriyye, s. 7.

    [5] İbn Teymiyye, el-Akidetu l-Hameviyyetü l-Kübra, Kahire, 1952, s. 249.

    [6] Kur an, Fatır(35): 10.

    [7] Kur an, Al-i İmaran(3): 55.

    [8] Kur an, Mülk(67): 16.

    [9] Kur an, Nisa(4): 158.

    [10] Kur an, Taha(20): 5.

    [11] Buhari, Teheccüd 14, 1145, Müslim, 1769, Ebu Davud, 4733; Tirmizi, 446.

    [12] İbn Teymiyye, Mecmu u l-Fetava, Beyrut, ty., V, 416.

    [13] İbn Teymiyye, el-Akidetu l-Hameviyyetü l-Kübra, 419.

    [14] İbn Teymiyye, et-Tefsiru l-Kebir, Beyrut, ty., I, 270.

    [15] Kur an, Zümer(39): 67.

    [16] İbn Teymiyye, el-Fetava l-Kübra, Beyrut, 2002, VI, 656.

    [17] Saib Abdulhamid, İbn Teymiyye Hayatuhu ve Akaiduhu, Beyrut, ty., s. 120.

    [18] İbn Teymiyye, el-Fetava l-Kübra, VI, 647.

    [19] İbn Teymiyye, el-Fetava l-Kübra, VI, 655.

    [20] Kur an, Sad, (38): 75.

    [21] Muhammed b. Abdilkerim eş-Şehristani, el-Milel ve n-Nihal, Beyrut, 1992, I, 92.

    [22] Abdulhamid, a.g.e., s. 121.

    [23] İbn Teymiyye ye Kur an ve Sünnet e uygun tefsirlerin hangileri olduğu sorulduğunda sağlam rivayet zinciriyle selefin sözlerini nakleden, içerisinde bidat olmayan Mukatil b. Bekir ve Kelbi gibi itham edilen şahısların rivayetlerine de yer vermeyen, en sahih tefsir İbn Cerir et-Taberi nin Camiu l-Beyan fi Te vili l-Kur an adlı esiridir. Demektedir. Bkz. İbn Teymiyye, Mukaddime fi Usuli t-Tefsir, Beyrut, 1997, s. 110.

    [24] Kur an, Bakara(2): 255.

    [25] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Camiu l-Beyan fi Te vili l-Kur an, Beyrut, 2005, III, 11.

    [26] Kur an, Bakara(2): 255.

    [27] Kur an, Mü min(40): 36-37.

    [28] Kur an, Mü min(40): 37.

    [29] Muhammed b. Ömer ez-Zemahşeri, Esasü l-Belağa, Beyrut, 1998, s. 822.

    [30] Bedruddin Ahmed el-Ayni, Umdetü l-Kari, Beyrut, Beyrut, 2001, VII, 291.

    [31] Kur an, Şura(42): 11.

    [32] Kur an, İhlas(112): 2.

    [33] Ayni, a.g.e., VII, 291.

    [34] Nüzul kelimesinin anlamları: Gökten tertemiz bir su indirdik. (Kur an, Furkan(25): 48) ayetinde intikal, Onu Cebrail indirmiştir. (Kur an, Şuara(26): 193) ayetinde bildirmek, Allah ın indirdiğinin benzerini ben de indireceğim. (Kur an, En am(6): 93) ayetinde söz söylemek, falanca üstün ahlakla dünyasına yöneldi. ifadesinde bir şeye yönelmek/yöneltmek, falanca oğulları başımıza geçinceye kadar hayır ve adalet üzere idik. cümlesinde idare etmek anlamında kullanılmaktadır. Dilciler tarafında bilinen bu anlamlar içerisinde Cenab-ı Hakk ın zat ve sıfatlarına en uygun olanı rahmetini kullarına yöneltmesidir. Bkz. Ayni, a.g.e., VII, 291.

    [35] Kur an, Bakara(2): 25.

    [36] İbn Teymiyye, el-İklil fi l-Müteşabih ve t-Te vil, Kahire, 1367, s. 12.

    [37] Halit Abdurrahman el-Ak, Usulu t-tefsir ve Kavaiduhu, Beyrut, 2003, s. 287.

    [38] Muhammed Ebu Zehre, İbn-u Teymiyye, Kahire, 2000, s. 218.

    [39] İmam Malik in sözü için bkz. Ebubekir Ahmed b. Huseyn el-Beyhaki, Kitabu l-Esma-i ve s-Sıfat, (ta lik. ve tahk. Muhammed Zahid Kevseri), Kahire, t.y., s. 298.

    [40] Kur an, Taha(20): 5.

    [41] Muhammed Abdulazim ez-Zürkani, Menahilu l-İrfan, Beyrut, 2001, II, 231.

    [42] Bu yüzden onlara mufevvida denir.

    [43] Kevseri, el-Esma ve s-Sıfat, (d. not: 1), s. 377.

    [44] Muhammed b. Abdillah b. Muhammed İbn Battuta, Tuhfetu n-Nuzzar fî Ğaraibi l-Emsar (Rıhlet-u İbn Battuta), Beyrut, 2004, s. 88.

    [45] Kevseri, el-Esma ve s-Sıfat, (d. not: 2), s. 286.

    [46] Kur an, Bakara(2): 255.

    [47] Muhammed Zahid el-Kevseri, es-Seyfu s-Sakîl fî r-Rreddi alâ İbn-i Zefîl, (el-Akidet-u ve ilm l-kelam min a mali l-imam Muhammed Zahid el-Kevseri içerisinde), (d. not: 1), Beyrut, 2004.

    [48] Bkz. Abdulhamid, a.g.e., (d. not: 1), s. 125.

    [49] Takıyyuddin es-Sübki, a.g.e., s. 477-478.

    [50] Bkz. Tacüddin Abdulvahhab b. Ali es-Subki, Tabakatu ş-Şafiiyyeti l-Kübra, t.y., IX, 35-91.

    [51] Tacüddin es-Sübki, a.g.e., IX, 91.

    [52] Kur an, En am(60): 3.
    Bu Konuda Ayrıntılı Bilgi İçin :

    dintahripçileri

    ehlisünnetmüdaafası

    vahhabilik

    NECİD’DE DOĞAN FİTNE VAHHABİLİK KİTABINI ÜCRETSİZ İSTEMEK İÇİN Atik Altınkaya: 0537 315 80 20

  18. İbn Teymiyye hakkında Alimlerin sozleri
    Bizim hocamız, islam alimi Mevlana Medeni (rahimulahi aleyh) İbni Teymiyye konusunda Şah Abdülaziz Hazretlerin’den daha serttir çünkü “Allame” (İbni Teymiyye) ‘ nin yazılı eserlerini okumuş ve İbni Teymiye için kullanılan “ Şeyhu’l-Islam” tabirini sevmemiştir. Hadis alimi Mevlana Zekeriyya Sahibî ‘nin İbni Teymiyye için olan “Şeyhu’l-Islam” kullanımını Evcaz El Mesalik kitabında sevmediğini defalarca beyan etmesi bu yüzdendir. Ve Hüseyin Ahmet Medeni Hazretleri’nin kitabı El Şihab el Sahib, yalanları ortaya çıkartma konusunda ilim ve araştırma açısından karşılaştırılamaz harika bir kitaptır.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    [Şeyh Keşmiri, Malfuzaat Muhaddis Kaşmiri, sayfa 414]

    Hafız Sehavi : Ayrıca büyük ilim irfan sahibi, dünyevi zevklerden uzak, riyazete çekilmiş olan alimler bazı insanların dilleri tutarsız ve ince görüşlü olmamaları sebebiyle, onlardan ve onların ilimlerinden faydalanmamaya çok dikkat ederlerdi. (Bu tutarsız ve ince görüşlü olmayan kişiler) İbni Hazm ve İbni Teymiyye gibileridir.[Sehavi, I’lan bi al-Tawbikh s. 163]
    Imam Suyuti ibn Taymiyya hakkında:

    İbni Teymiyye kibirli biriydi. Havaliydi. Kendisi herkesten üstünmüş, konuştuğu insanlar önemsizmiş gibi göstermek ve büyük Müslümanları alaya almak onun alışkanlığıydı.

    [Suyuti, Kam’ al-Mu’arid]

    Şeyhu’l-İslam Takiyuddin es-Subkî, İmam Abdurrauf el-Munavî’den İbn Teymiyye’nin tevessül hakkındaki görüşlerini şöyle nakleder (Hicrî: 1031):

    Allah’ın izni ile Peygamber Efendimizden (aleyhi’s-salatu ve’s-selam) yardım ve şefaat istemek uygundur. Selef ve haleflerden hiç kimse bunu inkar etmemiştir, tâki İbn Teymiyye gelip de inkâr edene kadar, doğru yoldan sapıp hiçbir alimin demediğini söyleme pozisyonunu icat edene kadar. Ve o müslümanlar için ibret oldu.

    [al-Munavî, Feyzu’l-Kadir, 2:170]

    İmam Mustafa ibn Ahmad eş-Şattî el-Hanbelî (Hicrî: 1348) bunu İslam alimi Takiyuddin es-Subkî’den de şöyle rivayet etmiştir:

    Peygamberi (aleyhi’s-salatu ve’s-selam) Rabbine aracı yapmak iyi bir davranıştır. İlk gelen nesilden (selef) ve onları takip eden (halef) nesilden hiç kimse bunu yalanlamadı. İbn Teymiyye gelene kadar. Şefaati inkar etmiş, doğru yoldan çıkmış ve kendisinden önce hiçbir alimin demediğini demeyi icat etmiştir ve İslam ahalisi tarafından böylece bilinmiştir.

    [eş-Şettî, el-Nukulu’ş-Şar’iyya fi’r-Reddi ‘ale’l-Vehhabiyye, İnglizce tercümesi: al-Hajj Abu Ja’far al-Hanbali as The Divine Texts, sahife 57]

    İmam Takiyuddin el-Hisnî (Hicrî: 829), İbn Teymiyye’nin Eşarî karşıtı takipçilerinin inançlarını gizli tutan özenti ve azınlık gruplar olması ve bazı cezalardan kaçmaları sebebiyle inançlarını gizlemeleri hakkında:

    Ağır cezalar, kırpaç, haps, başlarının kesilmesi hiçbir zaman onlardan uzak olmadı. Halbuki onlar çürük inançlarını gizliden, kapalı ve kilitli kapılar ardından ve sessizce yayıp konuşurlardı ve duvarın kulağı var derlerdi.

    [İmam Takiyuddin el-Hisnî, Def’u Şubeh men Şebbeha ve Tamerrada, 236-7]

    İmam Ahmed el-Kastelanî’nin (Hicrî: 923), İbn Teymiyye’nin Peygamberin (aleyhi’s-salatu ve’s-selam) kabrini ziyaretini yasakalayıcı sözlerine dair ifadeleri:

    Şeyh Takiyuddin İbn Teymiyye’nin bu konu hakkında, yani Peygamberi (aleyhi’s-salatu ve’s-selam) ziyaret edenleri etkilemek için iğrenç ve kaba cümleleri vardır, Peygamber (aleyhi’s-salatu ve’s-selam) ziyaret etmek ve oraları gezmek yasaklanmış ve onlara göre bu bir salih amel değil de tam tersi imiş. Şeyhu’l-İslam Takiyuddin es-Subkî onu Şifa es-Sekam adlı eserinde yermiş, inananların kalplerini onurlandırmıştır.

    [Muhammed bin Abdulbaki ez-Zurkani, Şerhu’l-Mevahibu’l-Leduniyye (Kahire, Hicrî: 1291), 8:343]

    Molla Aliyyu’l-Kârî el-Haravî el-Hanefî’nin (Hicrî: 1014), İbn Teymiyye’nin Peygamber (aleyhi’s-salatu ve’s-selam) kabrini ziyaret etmeyi yasaklaması hakkındaki görüşü:

    Hanbelilerde, İbn Teymiyye Peygamberimizin (aleyhi’s-salatu ve’s-selam) kabir ziyaretini yasaklamasıyla aşırıya kaçmıştır. Tıpkı şu şekilde karşı görüşü savunanlar gibi: ‘Kabri ziyaret etmek ibadettir ve onu yalanlamakla kafir olunur.’ Belki bu ikinci görüş cumhur alimin kabul gördüğü bir meseleyi yasak etmenin inançsızlık olarak da yorumlanabileceği açısından doğru olana daha yakındır.

    [Molla Aliyyu’l-Kârî el-Haravî el-Hanefî, Şerhu’ş-Şifa (Beyrut: Daru’l-Kutubu’l-‘İlmiyye, 2001), 2:152]