| Açıklama: Bu Bilgileri Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin Torunu Tarafından İfşa Edildiği Icin Paylaşıyoruz (İhlas grubu Ehli Sünnet Akaidini Savunan bir cemaattir, burada bazı tenkitleri, kaynağı sağlam ve delilli olduğu için dikkatlerinize arz ediyoruz.)

HİLMİ BEY’İN, DAMADI ENVER BEY’İN, TORUNU MÜCAHİD’İN VE SONRASINSA KİMBİLİR KİMLERİN LİYAKATSİZ OLARAK SİLSİLE-İ ALİYYE’YE EKLENMESİNE RIZA GÖSTEREN GAFİLLERE:

Zâtınızın, annenizin, babanızın, çocuğunuzun bu zevatın herhangi birisinden iyilik görmüş olması, onların Tâhâ-i Hakkâri Hazretleri gibi, Hazret-i Şeyh Fehim Efendi gibi, Abdülhakim Arvasi Efendi Hazretleri gibi zahirî ve batınî ilimlerde en ileri derecelere ulaşmış, Allahü teala’nın takdiri ile bu yola önderlik etmiş gerçek büyüklerimizin devamı gibi gösterilmesine gerekçe değildir.
Özellikle, annenize, çocuklarınıza size iyilik yaptılar diye bir zamanlar “eczacı fıkıhtan ne anlar” dediğiniz adamı silsileye ekleyecek kadar ileri gidemezsiniz. Sizi haketmediğiniz evliyalık mertebelerine yükselttiler, önünüzde gerdan kırıp el pençe divan durdular diye bu cinayeti işleyemezsiniz. Binlerce insanı nakıs şeyhlerin, dolayısı ile şeytanın oyuncağı yapamazsınız. Kimsenin anasının hatırı, koca ailenin ve silsile büyüklerinin hatırından, binlerce insanını imanından yüksek değil.
Hakikat şu ki, Abdülhakim Arvâsî Efendi Hazretleri kendi yerine kimseyi tayin etmemiş ve makamını kendi uhdesinde tutmuştur. Bunu da bütün müridlerine ve aile efrâdına bildirmiştir. Hala hayatta olan mürîdi vardır.
Günümüze yakın son on, on beş seneye kadar durum böyle bilindiği, herkesçe kabul gördüğü, aykırı herhangi bir ses duyulmadığı, aksine bir görüş, bir iddia ortaya atılmadığı hâlde belirtilen süreden itibaren önceleri fısıltı hâlinde ikna ile, sonraları iyi niyet ve muhabbet edası içinde inşa ile, en sonunda ise bir iddia, hatta iddiadan öte bir hakikat çehresi zarfında ifşa ile hilafetin Seyyid Abdulhakim Arvasî (Üçışık) tarafından bir zata tevdi edildiği dillendirilmiştir.
Bu iddianın Abdulhakim Arvasî Hazretlerinin, onun talebelerinin, hilafet isnat edilen zâtın ve nihayet, olayı kâmil manada bilen diğer zevatın ufûlünden sonra kademe kademe sergilenmiş olması işin uzun süreden beri planlandığını, şartlar müsait hâle geldikçe ilgili kısmın sahneye konulduğunu ve bu tiyatronun gizli bir mahfilin görevlendirdiği bir yönetmen tarafından sahnelendiğini göstermektedir. Bu oyuna alet olamazsınız !!!
***********************
Tâlibin isteğini gevşeten, ateşini söndüren, en kötü şey, NÂKIS olan, yolu bitirmemiş olan kimseye teslîm olmakdır. Nâkıs demek, sülûk ve cezbe ile yolu temâmlamayıp, kendisine şeyh, mürşid ismini veren kimse demekdir. Nâkıs şeyhlerin sohbeti semm-i kâtildir. Ona teslîm olan, felâkete gider. Böyle sohbetler, tâlibin yüksek isti’dâdını, kâbiliyyetini bozar. Meselâ, bir hasta, mütehassıs olmıyan, İCÂZETİ bulunmıyan bir tabîbin ilâcını içerse, iyi olmak şöyle dursun, hastalığı artar. İyi olmak kâbiliyyeti de bozulur. O ilâc, önce, ağrıları durdurabilir. Fekat, sinirleri bozduğu, zarar yapdığı için ağrı duyulmaz. Bu hâl, iyilik değil, kötülükdür. Bu hasta hakîkî bir tabîbe giderse, bu tabîb, önce o ilâcın zararlarını gidermeğe uğraşır. Ondan sonra hastalığı tedâvîye başlar.
***********************
Taşlar yerine oturuyor.
Ekteki resimde, Hilmi Işık’ın icâzetnâmesi diye internet’te yayınlanan “hattattan icâzet”e yakından bir bakış mevcut. Bunu haricinde, yine bu konu ile alakalı, merhum Molla Sadreddin Yüksel’den nakil bir anekdotu da aktaralım. Puzzle’ın taşlarını siz yerlerine yerleştirin:
Hadisenin hala canlı şahidi mevcuttur, yani hadiseyi Molla Sadreddin merhumdan bizzat işiten şahitlerimiz vardır.
Hadise kısaca şöyle:
Malum Molla Sadreddin, son zamanlarda Şark medreselerinde yetişen şöhret sahibi alimlerdendi. 1966 yılında memleketi olan Bitlis’ten İstanbul’a göç etmiştir. İstanbul’daki meşhur zatlarla tanışma arzusu çerçevesinde ismini duyduğu, dini kitap yazdığını öğrendiği H. Hilmi merhumla da tanışmak üzere kendisinden randevu almış ve onu evinde ziyaret etmiştir. giderken de henüz küçük yaşta olan ve Türkçe bilmediği için arkadaş çevresi edinmeyen o yüzden de evde sıkılan Edip ismindeki oğlunu da, biraz açılsın, sıkılmasın diye beraberinde götürmüştür. Hadisenin bundan sonrasını Sadreddin Hoca’dan dinleyelim:
“Edip o zaman da haşarı bir çocuktu. sürekli hareket ediyor, merak ettiği eşyayı kurcalıyor, ona-buna dokunuyordu. Hilmi beyin bize ikram edilecek kahveleri getirmek üzere odadan çıktığı bir ara, Edip, karşı duvarda üstü bir perde ile örtülü levhanın perdesini indirdi. Hilmi bey girmeden perdeyi örtmek üzere ben hemen yerimden kalkıp levhaya doğru gittim. ancak levhanın Arapça yazılmış olması ve sureta bir icazet olması merakımı celbettiğinden levhayı okudum. gördüm ki levhada sayılamayacak kadar i’rab ve sarf, hatta mana hatası var.
Ben tam okumayı bitirdim ki, içeriye Hilmi Bey girdi ve benim levhayı okuduğumu görünce yüzünün şekli hayli değişti. ben çocuğun yaramazlık yapıp perdeyi indirdiğini söyleyip özür diledim. Ancak sormaktan da kendimi alamadım, “Efendim, bu icazeti zat-ı alinize kim vermiştir?” Hilmi Bey, icazeti Ahmed Mekki Arvasi Efendinin verdiğini söyledi.
Hayret ettim, “Efendim; bendeniz Seyyid Abdulhakim Hazretlerinin ne büyük alim olduğunu idrak edenlerdenim. Onun oğlu Ahmed Mekki efendi ile çendan henüz tanımış değilim ama onun da büyük alim olduğunu duydum. Onun gibi birinin bu denli maddi hata yapması nasıl mümkün olur?”
Hilmi bey bu suale içinden çok kızdı ama dışa vurmamaya da gayret etti ve dedi ki, “Efendim, metin ona aittir ancak A.Mekki efendi müsvedde halinde yazmıştı; arkadaşlar tebyize çalışırken maalesef o hataları yapmışlar. ben daha sonra tashih edeceğim”.
Baktım ki Hilmi bey gittikçe öfkeleniyor, biz de fazla üzmemek için hemen izin alıp çıktık.”

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir