Hayrettin Karaman

hkaramankapak-28-29

hkaraman35-37-38

  1. HAYRETTİN KARAMAN VE DİNLERARASI DİYALOG
    Sahâbe-i Kirâm’ın ve ecdâdımızın yüzyıllar boyu ne için cihâd ettikleri düşünülmeden ‘Bütün insanların Müslüman olmaları; dînin, Kur’ân’ın hedefi değildir.’ (Hayrettin Karaman, Polemik Değil Diyalog, s. 41); ‘Müslümanların çoğu; Peygamberin, bütün dîn sâliklerini İslâm’a çağırdığına inanırlar.’ (Hayrettin Karaman, a.g.e. s. 35)

    ‘Peygamberimiz, ‘Yahûdîler mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor, ‘Hıristiyanlar mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor.’ (Hayrettin Karaman, a.g.e. s. 35) ‘Diyaloğun hedefi, tek bir dîne varmak, dînleri teke indirgemek olmamalı.’ (Hayrettin Karaman, a.g.e. s. 36) ifadeleri kullanılmaktadır.

    Bu görüşlerin değeri nedir?
    CEVABIN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Kur’ân elbette bütün insanları Müslüman olmaya çağırmaktadır.

    “Ey îmân edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmran s. 102)

    “Allah nezdinde hak dîn İslâm’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur.” (Âl-i İmran s. 19)

    “Kim, İslâm’dan başka bir dîn ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir dîn) asla kabul edilmeyecek ve o, âhirette ziyan edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân s. 85)

    “İşte onların cezası; Allah (c.c.)’ın, meleklerin ve bütün insanlığın lânetine uğramalarıdır.” (Âl-i İmrân s. 87) Şüphesiz ki Allah’ın, şerîat olarak Peygamber (s.a.v.)’i vasıtasıyla gönderdiği ve ondan başkasını kabul etmediği hak dîn İslâm’dır. Kendilerine İncil verilen Hıristiyanlar; aralarındaki düşmanlıktan, başkanlık, saltanat ve hükümdarlık ihtirası yüzünden, ancak kendilerine ilim geldikten ve gerçeği tam olarak anladıktan sonra ihtilâfa düştüler.

  2. HAYRETTİN KARAMAN’IN HZ. PEYGAMBER (S.A.V.)’İ ARADAN ÇIKARMA GAYRETLERİ
    Hakk sözle bâtılı kast etmek sûretiyle: ‘Kur’ân-ı Kerîm’de ehl-i kitabla ilgili devamlı vurgulanan şey; Allah’a îmân, âhirete îmân ve amel-i sâlihtir.’ ‘Burada ‘Peygambere îmân edin’ demiyor.’ ‘…Kim Allah’a ve âhiret gününe (hakikaten) îmân edip sâlih amel işlerse, artık kendilerine bir korku yoktur ve onlar mahzûn olmazlar.’ (Mâide s. 69) (Hayrettin Karaman, Polemik Değil Diyalog 37) diyenlere verilecek cevap nedir?
    CEVABIN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Makbul îmânın bütün unsurlarının ayrı ayrı sayılmadığı genel mânâlı âyetlerde, “Zikru’l-cüz irâdetu’l-kül”. Yâni “parçadan bahsederek bütünü kastetmek” tarzı bir anlatım bulunduğunu, hem de Allah (c.c.)’a ve âhirete gereği gibi îmânın, Nebî (s.a.v.)’yi tasdik etmeden ve Kur’ân’ın ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kılavuzluğu olmadan mümkün olamayacağını bilmek gerekir.

    Böyle âyetlerde “Bu iki başlık dışındaki hususlara îmân edilmese de olur.” sonucunu çıkarmak; Kur’ân’ın asla onaylamayacağı bir neticelendirmedir. İ’tikad umdelerinin tamamına îmân etmekle birlikte sadece peygamberlerin bir kısmına îmân etmeyenler hakkında, “gerçek kâfirler” (Nisa s. 151) ifadesini kullanmış olan Kur’ân’ın; Kur’ân’a, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e [hatta Yahûdîler bağlamında Hz. Mûsa (a.s)’dan sonra gelmiş peygamberlerin hiç birisine], meleklere… inanmayanların îmân iddiasını geçerli saydığını söylemek ve üstelik bunu “Kur’ân’ın gereği” olarak yapmak son derece yersizdir.

  3. HAYRETTİN KARAMAN’IN MUAVİYE (R.A.) DÜŞMANLIĞI
    Hayrettin Karaman şöyle demiştir: ‘Muaviye’yi sevmem, ama sövmem de… Ehl-i beyit sevgisi ile Muaviye sevgisi bir kalpte birleşmez!’ ‘Muaviye, meşru halîfe olan Hz. Ali’ye isyan etmiştir, âsidir! Peygamber (s.a.v.) Efendimizin bir hadîs-i şerîfi vardır; meşru idareye isyan edileceğini ve ehl-i beytinden şehitler ve mazlumlar çıkacağını söylemişti. Peygamberî bir ilhamla önceden ifade etmiştir bunu. Muaviye’nin Hz. Ali’ye isyanı, dînen de meşru değildir…’ bu ifadeler karşısında ehl-i sünnet ve’l Cemaat âlimlerinin Hz. Muaviye (r.a.)’ye bakışı nedir?
    CEVABIN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    İmâm-ı Kurtubi; Ashâb-ı Kiram’dan herhangi birini, herhangi bir sebeple sevmeyen kimse, âsî olur; tövbe etmesi gerekir, demiştir.[10]

    İmâm Malik Hazretleri: “Her kim Resûlullah’ın ashâbından birine buğz eder veya onlara karşı kalbinde kin beslerse onun, Müslümanlara ait olan ganimette hakkı yoktur.” demiştir.

    İmâm-ı Rabbani Hazretleri buyuruyor ki:

    Ashab-ı kiram arasında olan savaşların, Allah (c.c.)’ın rızasını kazanmak amacıyla yapıldığını, dünyalık için, menfaat için yapılmadığını bilmek gerekir; çünkü onların ayrılığı, ictihad ve tevil ayrılığıydı. Heva ve hevesten doğan ayrılık değildi. Ehl-i sünnet âlimleri hep böyle söylüyor. Şu kadar var ki, Hazret-i Ali (r.a.) ile savaşanlar, hata etti. Hakk, Hazret-i Ali (r.a.) tarafındaydı; fakat hataları ictihad hatası olduğundan, bir şey denemez ve dil uzatılamaz.

    İmâm-ı Nevevi Hazretleri de, Müslim hadîslerini açıklarken buyuruyor ki: O savaşlarda, Ashab-ı kiramın her biri, kendi ictihadına uygun iş yaptı. Bunun için hiçbirini ayıplamak doğru değildir.

    Ashâbın ihtilâfı, Hakk’ın ortaya çıkmasına hizmetin neticesi idi; bir şer’î emrin bir an evvel yerine getirilmesi gayesine dayanıyordu. Bu ise onların aralarındaki şahsî sevgi ve saygıya aykırı değildir.

    Hayrettin Karaman, makalesinde şunları kaydeder: “Eserleri yıllarca Osmanlı medreselerinde okutulmuş bulunan büyük Sünnî âlim Teftâzânî’nin (bu konuda söylediklerini önemli bir örnek olarak sunuyorum:”Sahâbe arasında geçen kavgalar ve tartışmalar açıkça gösteriyor ki, onların bir kısmı haktan sapmış, zulüm ve günah sınırına ulaşmıştır. Bunun da sebebi; kin, inat, haset, direnme, servet ve iktidar talebi, dünyanın çekiciliğine (lezzet ve şehvete) meyildir. Bu böyledir; çünkü her sahâbe masum (günahsız ve günah işleyemez) değildir ve Peygamber (s.a.v.)’i gören, O’na ulaşan herkes hayırlı (iyi) değildir…” Muaviye ve yandaşlarının yaptığı ictihad değildir, isyandır. Bunun böyle olduğunu yazının sonunda nakledeceğim büyük bir İslâm âliminin de kaleminden okuyacaksınız.” Taftazânî Hazretlerinden, Hayrettin Karaman tarafından yapılan bu nakil doğru mudur?

    Hayrettin Karaman, maalesef doğru bir nakil yapmamıştır. Çünkü Teftazani’nin Şerhu’l-Akaid en-Nesefiyye adlı kitabının 100. sayfasında “Halîfeler” kısmında şöyle geçmektedir: “Hazret-i Ali’nin radıyallahü teâlâ anh halîfe seçilişi sonrasında sahâbe arasında vuku bulan ihtilâf ve harbler onun halîfeliğini kabullenmemekten kaynaklanmamıştır. Bilakis bu ihtilâflar, hatalı ictihaddan kaynaklanmıştır.”

    Saadettin Taftazani aynı kitabında şöyle devam etmektedir: “Sahâbeye ta’zim göstermek ve onları kötülemekten kaçınmak gerekir. Görünüş itibari ile onlara tan etmeyi gerektiren hususları da güzelce tevil etmek ve uygun anlamlara yormak icab eder…”

    Daha fazla örnek verilebilirse de, zikrettiklerimiz; “Mu’âviye’yi sevmiyorum.” Tavrının, Teftâzânî ile de diğer ehl-i sünnet âlimleriyle de refere edilebilecek bir tavır olmadığını açıkça göstermektedir.

  4. HAYRETTİN KARAMAN VE KADIN MESELESİ
    Hayrettin Karaman: ‘Erkekler kadını günah aracı olarak görmüşler. Bu günah aracını, mümkünse evin içinde hapsetmeyi arzu etmişler. Sınırı aşma dediğim, işte bu. Sınırı târih boyunca aşmışlar. Peygamberimiz bile bununla mücadele etmiş.’

    İslâm’da kadının; yakın akraba ziyareti, başka türlü öğrenemediği farz bilgileri öğrenmek ve geçimini temin etmek mecburiyetinde olmak gibi zarûretler dışında, dışarı çıkması dinen tavsiye edilen bir durum mudur?
    CEVABIN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Allahü Teâlâ şöyle buyurur: “Evlerinde otursunlar ve ilk cahiliyyette açıldıkları gibi açılmasınlar… ilh” (Ahzâb s. 33) Bu âyet-i kerîmenin Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in temiz zevcelerine tahsis edilmesi, onların şeref ve mevkilerinin yüceliği sebebiyledir. Onlara bağlı olarak diğer mü’min kadınlar da aynı hükme dâhildir.

    “Kadın bir avrettir. Kadının, Allah’a en yakın olduğu yer, kendi evidir. Dışarı çıktığında şeytan, onu erkeklere süslü göstermeye çalışır.” (İbn Battal, 4/82-Şamile)

    Kadının, Allah (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.) tarafından kendisine verilen en şerefli, (annelik ve evinin, kocasının kadını olma) görevini en iyi yapacağı yer evidir.

    Ancak bir ihtiyaç sebebiyle olması müstesna, kadın için asıl olan evde oturmasıdır. Buna şu âyet delildir: “Onlardan (kadınlardan) bir şey isteyeceğiniz vakit, perde gerisinden isteyin; bu, sizin ve onların kalpleri için en temiz olanıdır…” (Ahzâb s. 54)

    Hz. Âişe (r.anhâ) Annemizden rivâyetle, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Size, hacetiniz (ihtiyacınız) için dışarıya çıkmanıza izin verildi.” (Müslim)

    İbn Ömer (r.a.)’den rivayetle “Kadınların zarûrî ihtiyaçları için olması müstesnâ, evden çıkma konusunda hisseleri yoktur.” (Taberânî) buyurulmuştur.

    Bu da ancak, tesettürlü bir şekilde, (başka türlü giderilemeyecek) meşru bir ihtiyaçtan dolayı dışarı çıkmalarıdır. Bu, onlara mubah kılınmıştır. (Ahzâb s. 59)

    Tergîb-üs-salât kitabında şöyle der: Resûlullah (s.a.v.), kızı Hz. Fâtıma’ya (r.a.): “Kadınlar için hangi şey daha iyidir?” diye sordu. Fâtıma (r.a.) cevâbında: “Nâmahrem olanların onları görmemesi, onların da hiçbir nâmahremi görmemeleri” dedi. Resûlullah (s.a.v.)’in bu söz çok hoşuna gitti, kızı Fâtıma (r.anhâ)’yı kucakladı ve: “Bâzısının evlâdı, kendi gibi olur” buyurdu.

  5. DİYALOG MESELESİ – Hüseyin Avni
    Hayreddin Karaman Bey Ne Demek İstiyor

    Hayrettin Karaman Bey, Yeni Şafak’ta Ahmed Ali Aksoy Bey’in diyaloğ ile alâkalı makâlesine karşı kaleme aldığı üç cevâbî yazısında debelendikçe daha da batıyor. Şu yazılarda, önceki, sahîh îmânı yok edecek olan bâtıl iddiâlarını te’yîd edebilecek yeni hiçbir Şer’î delîl getiremediği gibi, tatmin edici aklî bir îzâh da ortaya koyamamıştır. O, yazılarında açık yalan ve iftirâlarıyla gûya sözüm ona zevâhiri kurtarma yolunu seçmiş, değil bir ilim adamı sıradan bir vatandaşın bile anlayış ve idrâk seviyesini yakalayamamıştır. Sözün kısası, yapılan başarısız ve kalitesiz bir muğâlata/demagoji. Sözü uzatmadan ve dediklerinden hiçbir şey kırpmadan onunla diyaloğa başlamak istiyoruz.

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Bakalım, Allah’a çocuk sâhibi ve yedi mağlûl olmak/cimri olmak sıfatlarını revâ gören, Îsâ aleyhisselâm ve Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e sahtekâr, İncil ve Kur’ân’a da hurâfe diyen Yehûdi-lere gösterdiği hoşgörüyü bize gösterebilecek mi? Son Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem’e yalancı ve Kur’ân’a uydurma sıfatlarını yakıştıran ve Teslîs inancına sâhib olan Hristiyânlar’a gösterdiği hoşgörüyü bize çok mu görecek? Bu diyaloğumuzla diyaloğ iddiâlarındaki samîmiyeti ve asıl maksadı test etmiş olacağız.
    Biz -hâşâ- ne Allah, ne bir Peygamber, ne bir Melek ve ne de bir gerçek asğarî müctehid olmayan zât-ı şâhânelerine, açık olduğuna inandığımız delîllere dayanarak (değişik bir ma’nâda) bir çeşit ictihâd edip en fazla yalan söylemek ve iftirâ etmek sıfatlarını münâsib gördük. Bize kızmasınlar. İctihâda pek hevesli olmayı ondan öğrendik. Biz hakîkî müctehidlere nisbetle mücte-hid değil isek de O ve O’nun gibi müctehidlere kıyâs ile -öğünmek gibi olmasın ama- pek a’lâ ictihâd ederiz. Şu ictihâdımızda dahî yanılmış isek affola… Küfür, Kâfirlik ve dinden çıkmak sıfatlarını ise Ona veya bir başka şahs-ı muayyen’e değil, münâsib düşen herkese izâfe ettik. Şu münâsibliği tâ’yîn işini de kişilerin kendilerine bıraktık. Onlar bilirler. Sırtlarına uyanlar bizim kaftanları giyebilirler. Müsâademiz ve iznimiz vardır.
    —————————————-
    Karaman Ne Demiş, Ona Ne Denilmiş, Şimdi Ne Diyor?
    ——————————————
    Karaman Diyor ki,

    Sayın Ahmet Ali Aksoy internette “Bu nasıl bir diyalog, bu gidiş nereye?” başlıklı biz yazı yayınlamış, bana da geldi. Bu yazıda “Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Kültürlerarası Diyalog Platformu” tarafından periyodik olarak tertib edilen “DİYALOG” toplantılarından birini tenkit ediyor. Bu toplantıda Ali Bulaç, Ali Erbaş, Arif Gökçe, Cemal Uşak, Faruk Tuncer, İlyas Üzüm ve Niyazi Öktem ile beraber, Vatikan temsilcisi George Marovitch, Dozideos Anagnasdopavios ve Yusuf Altıntaş gibi Kilise ve Havra mensubları bulunmuştu. Ben huzurlarında “DİYALOG” mevzûunda bir konuşma (sunum) yaptım, toplantıya katılanlar sorular sorarak ve görüşlerini açıklıyarak katkıda bulundular. Daha sonra bu konuşma “Polemik Değil Diyalog” isimli bir kitabda neşredildi.

    Sayın Aksoy yanlış bulduğu ifadelerimi -bazılarına cevap da vererek- nakletmiş. Birkaç örnek vereyim:
    “Bütün insanların Müslüman olmaları’ dinin, Kur’ân’ın hedefi değildir.” (Polemik Değil Diyalog, s. 41);
    “Müslümanların çoğu ‘Peygamberin, bütün din sâliklerini İslâm’a çağırdığına’ inanırlar” (Polemik Değil Diyalog, s. 35);

    “Peygamberimiz ‘Yahudiler mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor, ‘Hıristiyanlar mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor.” (Polemik Değil Diyalog, s. 35);

    “Diyaloğun hedefi, tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı” (Polemik Değil Diyalog, s. 36);

    “Kur’ân-ı Kerîm’de Ehl-i Kita-b’la ilgili devamlı vurgulanan şey; Allah’a iman, âhirete iman ve amel-i salihdir. Kur’ân birçok âyette bunu söylüyor; yani ‘Peygambere iman edin’ demiyor.” (Polemik Değil Diyalog, s. 37);
    ——————————————
    Bir Veya İki Îmân Esâsına Îmân Etmek Yeter mi?
    Bunlara Îmân Diğer Esaslara da Îmân Etmeyi Gerektirmez mi?

    ——————————————
    Cevâb: Evet, muhterem yazarımız Ahmed Ali Aksoy -bağışlasınlar, darılmasınlar, aflarına sığınıyorum ama- Ğurabâ Mecmûasındaki yazısında lüzûmundan fazla efendilik göstermişler; açık konuşup bu sözler bir Mü’mini münâkaşasız olarak kâfir yapar, dememişler; yanlış yapmışlar. Zâten bu hallere düşüşümüz umûmiyetle şu tavrımızdan doğmaktadır. Biz Bay Karaman’a dinden çıktın ve küfre girdin demiyoruz. Kadâ ile İftâ ayrı ayrı şeylerdir. Kadılık makâmında değiliz. O makamda olsaydık belli bir şahıs için kesin hüküm verirdik. Sâdece, bu sözler, dînde olanı dînden çıkarır, küfre sokar deyip ğayr-i muayyen bir şahıs üzerinden iftâ ile iktifâ ediyoruz. Gerisini biz bilemeyiz; bu kendilerinin bileceği bir iştir.

    Çünki, Kur’ân’da îmânla ve Küfürle alâkalı olarak gelen âyetler,[1]

    (Bir) Bâzen sırf Îmân’a veya Îmân ve Amel-i Sâlih’e dâir âyet veya âyetler gelmiştir. Hiçbir îmân esâsından bahsedilmemiştir. Kur’ân fihristinden neye îmân edildiği gösterilmeden, sadece “îmân edenler” bahsedilen (258) âyet bulacaksınız.

    (Îmân edip sâlih amel işleyenlere gelince onlar içün Me’vâ Cennetleri vardır.) [2]

    Nelere îmân edildiği gösterilmemiş. Tabiî ki, îmân esaslarının tamâmına îmân edenler kasdedilmektedir.

    “Bu îmân, her hangi bir tasdîkdir” deyip, Îmân esasları inkâr mı edilsin?

    (İki) Bâzen sırf Allâh’a îmân’a dâir âyet gelmiştir.

    (Çünki O, azîm olan Allah’a îmân etmezdi.)[3] (Kim Allah’a îmân ederse Allah onun kalbine hidâyet verir.),[4] (Kim Rabbine îmân ederse, artık ne eksiklik’den ne de ğadirlikden/haksızlık’dan korkmayacaktır)[5] (Artık kim Tâğût’u inkâr eder ve Allah’a îmân ederse o sapasağlam bir kulpa sarılmıştır.)[6] Diğer îmân esaslarından bahsedilmiyor. Âhiret ve diğer îmân edilecek şeyler inkâr mı edilsin?

    (Üç) Bazen sırf Allah’a, Peygamber’e veyâ Peyğamberlere, îmân’a dâir âyet gelmiştir.

    (Kim Allah’a ve Resûlüne îmân etmezse şübhesiz biz kâfirler için bir alevli ateş hazırladık.)[7] (O halde Allah’a ve Resûllerine îmân ediniz.)[8] (Allah’dan korkun ve Resûllerine îmân ediniz ki, size rahmetinden iki pay versin.)[9] Âhiret ve diğer îmân esasları inkâr mı edilsin?

    (Dört) Bazen sırf Kitâb’a veya kitâblar’a veya Allah’dan İndirilenler’e îmân’a dâir âyet gelmiştir.

    (Allah’ın âyetlerine inanmayanları Allah hidâyet etmeyecektir.),[10] (Yalan iftirâyı ancak Allah’ın âyetlerine inanmayanlar yaparlar.),[11] (Âyetlerimizi ancak kâfirler topluluğu inkâr eder.),[12] (Şübhesiz sanabir takım açık âyetler indirdik. Onları ancak fâsıklar (kâfirler) inkâr eder.)[13] (Şübhesiz ki, Allah’ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azâb vardır.),[14] (Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse, hiç şübhe yok ki, Allah, azâbı çok şiddetli olandır.),[15] (Âyetlerimizi yalanlayanlar ve büyüklenerek onlardan uzak duranlar. Onlar cehennemliklerdir.),[16] (Âyetlerimiz hakkında ancak kâfir olanlar (inanmamak, inkâr etmek, bâtıl olduklarını ortaya koymaya çalışmak, cennete girebilmek için onlara da îmân edilmesinin şart olmadığını iddiâ etmek gibi yollarlala) mücâdele ederler.),[17] (Âyetlerimizi inkâr edenlere gelince, onlar amel defterleri solundan verilecek olanlardır. Üzerlerinde kapatılmış bir ateş vardır)[18] ve daha niceleri… Allâh, Âhiret ve diğer îmân edilecek şeyler inkâr mı edilsin?

    (Beş) Bazen sırf Âhiret Günü’ne, îmân’a dâir âyet gelmiştir.[19] Allah ve diğer îmân edilecek şeyler inkâr mı edilsin?

    (Altı) Bazen sırf Meleklerle alâkalı âyet gelmiştir.[20] Allah, Âhiret ve diğer îmân edilecek şeyler inkâr mı edilsin?

    (Yedi) Bazen sırf Kader’e Îmân’a esas olacak âyet gelmiştir.[21] Allah, Âhiret ve diğer îmân edilecek şeyler inkâr mı edilsin?

    (Sekiz) Bazen sırf Allah’a, Âhirete ve Meleklere îmân’a dâir âyet gelmiştir.[22] Diğer îmân edilecek şeyler inkâr mı edilsin?

    (Dokuz) Bazen sırf Allâh’a ve Âhiret Günü’ne îmân’a dâir âyet gelmiştir.[23] Diğer îmân edilecek şeyler inkâr mı edilsin?

    (On) Bazen sırf Allah’a, Âhiret Günü’ne îmân’a ve Sâlih Amel’e dâir âyet gelmiştir.[24] Yine diğer îmân edilecek şeyler inkâr mı edilsin? Amel-i Sâlih îmân esası mıdır; ona fırsat bulamayan veya sadece tenbellijk îcâbı amel etmeyen cennete gidemeyecek midir?

    (On Bir) Bazen sırf Allah’a, Melekler’e, Kitâblar’a ve Peyğamberler’e îmân’a dâir âyet gelmiştir.[25]

    Âhiret ve Kader inkâr mı edilsin?

    Dikkatle bakılırsa başka şıklar da bulunabilir.

    Bunlardan birine veyâ bir kaçı’na inanmak veya küfretmek (inkâr etmek, hafîfe almak, olsa da olur, olmasa da olur, görmek) diğerlerine îmânı ve küfrü dahî bulundurur. Başka bir ifâdeyle birine sahîh bir îmânın elde edilebilmesi diğerlerine de îmânı bulundurmayı, birine küfür diğerlerine küfrü dahî lâzım getirir. Meselâ îmân esaslarından hiçbirini bulundurmayıp sadece Allah’a îmân etmek makbûl değildir. Allah’a îmân diğerlerine îmân etmek şartıyla sahîh olabilir. Diğerleri de böyledir. Hiçbirisi birbirinden ayrı olarak îmân olmaz… Bunlara dâir âyetler yüzlercedir.

    Bunca îmân âyetlerini göre göre îmân esaslarını altıdan ikiye indirmek, Allah’a şirksiz îmân Âhiret gününe îmân ve sâlih amel etmeyi cennete girmek için yeterli bulmak birkaç ihtimâli bulundurur; diğerleri ya inkâr ediliyor, ya mecbûrî görülmeyip kişiler bunlara îmânda muhayyer kabûl ediliyor veya te’vîl ile Allah’a şirksiz îmân Âhiret gününe îmân ve sâlih amel çerçevesinde kabûl ediliyor. Diğer îmân esasları bulunmadan Allah’a şirksiz îmân, Âhiret gününe îmân ve sâlih amel sahîh olmaz, denilmek isteniyor. Bu üç ihtimâlden ilk ikisi delîli olmayan bir ihtimâl olup bir mü’mine göre, îmânı olanın îmânını yok eder. Üçüncü ihtimâl ise, bilhasa avâmı şaşırtmakla aklı kıtları îmânlarından mahrûm bırakır. Hem, diğerlerinin mecbûrî îmân esası olup olmadığının münâkaşa edildiği bir noktada böyle bir yola asla gidilemez; gidilirse ya müdhiş bir câhillik ve ğaflet veya kasıdlı bir kafa karıştırma ve saptırma bahis mevzûu olur. Düşüncesi ne olursa olsun böyle bir sözü bu maksadla söyleyen, mü’minlerin îmânını soyan, malı ve canı almakla yol kesenden daha büyük bir yol kesici olur.

    Ayrıca, beşer tarafından yapılan ayıblı hukûkun bile bütünlüğü ve bölünmezliği prensibi olur da îmân tecezzî/bölünme kabûl eder mi? Bu husûsda sadece birkaç âyet getirmekle iktifâ edeceğiz. Kader’e îmân da dâhil[26] îmân esaslarının tamâmı Kur’ân’la sâbit olmanın yanında Sünnetle de sâbittir. Sünnetsiz zındıkları hesâba katarak onu bir anlık bir yana koyarak sadece Kur’ân’dan birkaç âyeti delîl getireceğiz:
    Birinci Âyet: (Ayetlerimizi ancak kâfirler inkâr eder.)[27]

    Allah’ın bu âyetteki hükmü deli olmayanların anlayabileceği açıklıktadır… Herhalde Kur’ân’ın Allah’ın âyetlerinden olduğu da inkâr edilmez… Bir yanda bu âyete inandığını, öte yanda da Kur’ân Allah’ın âyetlerindendir, diyen bir kimsenin, Kur’ân’ı inkâr edenin kâfir olmayacağını söylemesi birkaç ihtimâli bulundurur:

    Birinci ihtimâl: O, ne dediğini bilmeyen bir kimsedir; sözleri hezeyândır. Burada ona, Allah şifâ versin demekten başka söylenebilecek bir şey yoktur.

    İkinci İhtimâl: O, bu kâfir olmayı te’vîl ediyor.

    Buradaki kâfir sizin bildiğiniz kâfir değildir; (meselâ,) çiftçi yâhud nankör ma’nâsındadır, demek istiyor. Bu, sâhibini ma’zûr yapmaya yetmeyecek bâtıl bir te’vîldir. Delîli olmadığı gibi, ve zayıf bir karînesi bile yoktur. Hâlin ve şartların şâhidliği böylesi bir te’vîli kesin ibtâl eder.

    Üçüncü İhtimâl: O, bu âyeti Kur’ân’dan saymıyor. Bu da Mü’minlerin söz birliği ile küfürdür.

    Dördüncü İhtimâl: Kâfir olmanın cennete girmeye mâni’ olmadığına inanmaktadır.

    Böyle bir inanış (şübhe yok ki Allah, o ikisini (cennetteki suyu ve cennetliklere verdiği rızkı) kâfirlere haram etti) buyuran Allah’ı yalanlamak olmaz m? Bir Mü’min, kâfirlerin de cennete girebileceklerini nasıl söyler? Ortada başka bir ihtimâl de yoktur.

    Hâsılı, bir Mü’min Kur’ân’a uydurma gözüyle bakanların veya onu îmânının bir rüknü olarak görmeyenin cennet’e girebileceğine nasıl inanabilir? Bu aslâ olamaz…
    ——————————————
    Allah’ın Âyetlerini Yalan Kabûl Etmenin Hükmü Nedir?
    ——————————————
    İkinci Âyet: (Onlar için âyetlerimizi yalanlamaları yüzünden cehennemde ebedilik yurdu vardır.)[28]
    Şu diyalogçular, Kur’ân’ı Allah’ın âyetlerinden ya kabûl ediyorlar ya da etmiyorlar. Etmiyorlarsa canları cehenneme… Ediyorlarsa, onu inkâr edenlerin cehennemlik olduklarına inanmaya mecbûrdurlar. Her şeye rağmen yine de, cennete girmek için, Allah’a şirksiz îmân Âhiret gününe îmân ve sâlih amel yeter, demeye devâm ediyorlarsa onlara aşağıdaki âyeti bir oku deriz:

    Üçüncü Âyet: (Kitâb (Kur’ân)’ın bir kısmına îmân edip de bir kısmını inkâr mı edersiniz?)[29] îmânla alâkalı âyetlere birer îmân esâsı, amelle alâkalı âyetlere de birer amelî esâs olarak küll/bütün olarak îmân edilmesi lâzım geldiğini te’vîlsiz/yorumsuz ve tartışmasız olarak ortaya koymaktadır. Demek ki, Kur’ân’ın değil tamâmına, bir parçasına bile (inkâr ve başka yollarla) küfretmek Allah’a göre kişiyi kâfir etmeye yetiyor.

    Dördüncü Âyet: (Yemîn olsun, şübhesiz ki Allah üçün üçüncüsüdür diyenler kâfir oldular.)[30]

    Teslis’e inanmayan kaç Hristiyan vardır? Şu anda, Karaman ve görüşünde olanlar, Teslîs inancında olanlar kâfirdirler, diyebilecek midir?
    ——————————————
    Allah(a îmân etmek) ile Peygamberleri(ne îmân etme)nin ve (Îmân etmekte) Peygamberlerin Aralarını Ayırmanın Hükmü Nedir?
    ——————————————
    Beşinci Âyet: (Allâh’a ve Peygamberlerine (Allah’a îmân edip Peygamberlerine îmân etmemekle inkâr ve diğer yollarla) küfredenler, Allah ile Peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler, (O Peygamberlerin) kimisine îmân eder, kimisine de (îmân etmeyerek) küfrederiz diyenler ve bunu arasında bir yol tutmak isteyenler, işte onlar hakîkaten kafirlerin tâ kendileridirler…. Allah’a ve Resûllerine îmân edenler ve Resûllerinden hiçbirisinin arasını ayırmayanlara Allah ecirlerini verecektir…..)[31]

    Burada birkaç noktaya parmak basalım:

    Birinci Nokta: Demek ki, hem Allah ile Peygamberlerinin hem de Peygamberlerin arasını gerek îman edip etmemek, gerekse îmân etmeyi mutlak gerekli görüp görmemekle ayıranlar Allah’a göre hakîkaten kâfir olan kimselerdir. Her iki şekil de Allah ile Resûllerinin arasını ve Resûllerin arasını ayırmayı içinde bulundurmaktadır. Öyleyse, Allah’a îmân edip de Nebilere inanmayan, böylece Allah’a îmân ile Resûller’ine îmân’ın arasını ayıran filozoflar ve izlerini tâ’kîb edenler hakîkaten kafirlerdir. Yine geçmiş Peygamberlere îmân ettiklerini iddiâ ettikleri halde Îsâ aleyhisselâm ve Son Nebî ve Resûl olan Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in peygamber olmadığını, yalancı sahtekâr olduğunu söyleyerek veya onlara îmân etmeyerek Resûllerin arasını ayıran ve böylece hakîkaten kafirler olan Yehûdîler Allah’ın kâfirlere haram kıldığı cennete nasıl girecekler?… Diğer Peygamberlere îmân ettiğini iddiâ etmelerine rağmen son Peygamber, Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in Peygamber olduğuna inanmayarak Resûllerin arasını ayıran böylece Allah’a göre hakîki kâfir olan Hristiyânlar, kâfire haram kılınan cennete nasıl girebilecekler?…

    İkinci Nokta: Bu âyette, cennete girmek için, zâhirde -bir ayrıma gitmeden- Allah’a ve Resûllerine îmân etmiş olmak yetiyor; Âhiret’e îmândan ve Amel-i Sâlih’den bahsedilmiyor. Âyet okuyup, Cennete girmek için Allah’a ve Âhiret gününe îmân edip Sâlih amel işlemek yeter diyenler, Mü’minlerce tartışmasız kabûl edilen ve mutlak gerekli bulunan diğer îmân esaslarını, îmân etmiş olup cennete girmek için lüzûmlu bulmayanlar, buradaki Allah’a ve Resûllere îmânla alâkalı âyete bakıp da -başta Âhiret’e Îmân olmak üzere- diğer îmân esaslarını lüzûmlu görmeyecekler mi?.. Hayır, hayır, bu eğer hâinlik değilse, sunturlu bir geri zekâlılıktır. Ha, açıkça ve erkekçe ben bunlara îmân etmiyorum diyenlere şu şartlarda Allah îman versin demekten öte diyebilecek bir sözümüz yoktur. Yalnız sözümüz sadece Kur’ân’a îmân ettiğini söylediği halde Mü’minleri kandıranlaradır.

    Üçüncü Nokta: Hâsılı, her bir îmân esasının sahîh ve geçerli olması, aynı zamanda diğerlerinin de sahîh ve geçerli olmasına bağlıdır.

    Beşinci Nokta: Allah’a îmân ettikleri iddiâ edilen Ehl-i Kitâb hangi Allah’a inanıyorlar? Çocuk edinen Allah’a mı? Uzeyr ve Îsâ aleyhisselâm’n -hâşâ- babası olan Allah’a mı? Sübhânellâh!… Ne günlere kaldık…
    ——————————————
    Âhir Zaman Nebîsi sallallâhu aleyhi ve sellem ve Kur’ân Ehl-i Kitâb’a da Gönderilmedi mi?
    ——————————————
    Bazı Tefsîr Profesörü şaşkınların iddiâ ettikleri gibi, -hâşâ- Kur’ân âlemşumûl/evrensel değil midir?

    Âyetler

    Bir: ((Ey Resûlüm sallallâhu aleyhi ve sellem) biz seni bütün insanlara sadece bir müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik.)[32]

    Yehûdîler ve Hristiyanlar eğer insansalar bu âyetin şümûlüne girmeleri ve Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in onlara da gönderilmiş olması lâzım. Aksini iddiâ eden ya onların insan olduklarını veya bu âyeti inkâr etmektedir.

    İki: ((Ey Resûlüm sallallâhu aleyhi ve sellem) de ki; ey insanlar! Ben göklerin ve yerin mülkü/tasarrufu sadece kendisinin olan Allah’in sizin hepinize gönderilen bir Resûlüyüm)[33]

    Üç: (Âlemlere (insanların ve cinlerin hepsine) bir korkutucu ve îkâz edici olması için kuluna Furkan’ı (Kur’ân’ı) indiren zât (Allah’ın şânı) ne büyüktür.)[34]

    Dört: (Ve (ey Ya’kûb aleyhis-selâm’ın nesli Yehûdîler!..) Yanınızdakini (Tevrât’ı) tasdîk edici olarak indirdiğim(Kur’ân-ı Kerîm)’e îmân ediniz; O’nu ilk inkâr eden olmayınız.)[35]

    Beş: (Ey kendilerine kitâb verilenler (Yehûdîler ve Histiyânlar)!.. Biz bir takım yüzleri silip arkalarına çevirmeden, veya cumartesi halkına lâ’net ettiğimiz gibi onlara (o yüzlerin sâhiblerine) lâ’net etmeden evvel yanınızdakini (Tevrât’ı ve İncîl’i) tasdîk edici olarak indirdiğim(Kur’ân-ı Kerîm)’e îmân ediniz.)[36]

    Altı: (Ey Ehl-i Kitâb!… Şübhesiz Resûlümüz, size Kitâb(İncîl ve Tevrât)’tan gizlediklerinizden bir çoğunu açıklayacak, bir çoğunu da affedecek olduğu halde geldi. Şübhesiz ki size Allah’dan bir nûr ve Kitâb-ı Mübîn geldi.)[37]

    Hadîsler

    Bir: ((Benden önce) Nebî aleyhisselâm sırf kendi kavmine gönderilirdi. Ben ise insanların tamâmına gönderildim.)[38]

    İki: (Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in canı elinde olan(Allah)’a yemîn ederim ki, bu Ümmetten beni bir Yehûdî ve Nasrânî işitir de benimle gönderilen(kitâb Kur’ân)’a îmân etmezse O; cehennemliktir)[39]

    Bay Karaman’a bunları yalanlatan ilmî veyâ îmânî bir sebeb mi var? İslâm âlimlerinin tamâmına göre Sahîh olan bu rivâyetleri yalanlarken kimi yalanlanıyor? Açıkça söylensin.
    ————————————–
    Necât (Cehennemden Kurtulmak ve Cennete Girmek) İçin Kaç Görüş Vardır?
    ——————————————
    Karaman diyor ki;

    Bu son ifâdem meşhur necat (ebedi kurtuluş) meselesi ile ilgilidir.

    “Son peygamber olan Peygamberimiz geldikten sonra O’nun davetine uyarak Müslüman olmayan, Allah’a şirk koşmadan, ahirete de şüphe etmeden iman eden ve “Salih amel” işleyen (bütün dinlerde ortak olan iyi davranışlarda bulunan ve kötülüklerden uzak duran) Yahudiler, Hristiyanlar (Ehl-i kitab) ahirette kurtuluşa erer mi?” sorusuna İslam alimleri üç cevap vermişlerdir (kesinlikle yalan ve aldatmaca H.A.): 1. Davetin ulaşması mümkün olmayan yerlerde yaşayanlar müstesna bütün insanlar Son Peygambere inanmak mecburiyetindedirler; inanmayanlar ahrette kurtuluşa eremez. 2. İmam Gazzalî’ye göre iman mecburiyetinin iki şartı var a) Peygamber’in tebliğinin sahih olarak ona ulaşması lazım. b) Nazarı muharrik olacak şekilde olmalı; yani tebliğ yoğun ve tahrik edici olmalıdır. 3. Reşid Rızaların zamanından itibaren üçüncü bir adımın daha atılmış olduğunu görüyoruz. Meselâ Abduh (öğrencisi Reşid Rıza ekleme yaparak bunu anlatıyor) “Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiîler(den) her kim Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve amel-i salih işlerse, elbette onların Rableri katında mükafatları vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi onlar üzülmeyeceklerdir de” (Bakara: 2/62) mealindeki âyetin tefsirinde şöyle diyor: “Bu, Ehl-i fetret (Son Peygamber’den sonra yaşayan ve Müslüman olmayanlar) için de geçerlidir.” Allah’a, ahiret gününe iman eden ve amel-i salih işleyen kimseler için korkacakları bir şey yoktur, yani bunlar nâcidir (kurtuluşa ererler).

    Cevâb:

    Bir: İslâm âlimlerinin üç görüşü olduğu iddiâsı, yanlış değil, kesinlikle büyük bir yalandır. Doğrusu, “davetin ulaşması mümkün (ve vâkı’) olmayan yerlerde yaşayanlar müstesna bütün insanlar Son Peygambere inanmak mecburiyetindedirler; inanmayanlar Âhi-rette kurtuluşa eremez” şeklinde verilen -görüş değil- akîdedir. Bu husûsta İslâm Ümmetinin İcmâ’ı vardır. İmâm Ğazâlî’ye isnâd edilen ifâdeler de birinciden ayrı değil, bir bakıma onun aslıyla çelişmeyecek îzâhıdır. Zîrâ, tabiîdir ki, yeterince anlatılmayan, anlaşılmayan ve ehemmiyeti kavranmayan bir teblîğ, yok hükmündedir. Bunun böyle anlaşıldığının en açık delîli, sadece Ğazâlî’ye nisbet edilebilen, Ondan başkasına nisbet edilemeyen şu ifâdelerin diğer âlimlerce tenkîd edilmemesidir. Aksi halde, şu ifâdeler, Karaman’ın anladığı ma’nâda olsaydı ve bütün âlimler buna sussaydı bu sapıklıkta icmâ’ olurdu. Aksine onların susması ve bir şey dememesi Ğazâlî’nin sözlerinin birinci maddenin ma’nâsına dâhil olduğuna dâir sükûtî bir icmâ oldu.

    İki: Avrupa’ya giderek oradan ma’hûd düşünceleriyle dönen Abduh ile sâdık talebesi Reşîd Rızâ’nın, şu iki mason birâderin zırvaları, İslâm Âlimlerinin tamâmının i’tikâdını çöpe fırlatan görüşleri ne zamandan beri İslâm âlimlerinin görüşü, daha doğrusu inancı oldu?… Efğânî’ye karşı olanlar için, Onun tahâret bezi bile olamazlar şeklinde çirkin sözleriyle öttürülen ve çamur atmaya çabaladıklarının necâseti bile olamayacak olan bir medyâ kekliğine de bu dediklerimizi duyurmuş olalım.

    Üç: Kaldı ki, mason birâderlerin şu sözü -âyetin ma’nâsıyla alâkalı olmasa da- birinci maddeye, ters düşmez, uyar. Karaman, parantez arası (Son Peygamber’den sonra yaşayan ve Müslüman olmayanlar) sözüyle açıkça gösteriyor ki, onların sözünü ya anlayamadı veya kasden tahrîf ediyor. Mason birâderlerin sözünden böyle bir ma’nâ çıkmaz. Çünki,

    Dört: Fetret kelimesini şimdiye kadar Ümmet’ten âlim ve câhil hiçbir kimse böyle anlayıp anlatmadı. Karaman bu görüşte ilktir. Ve hiçbir delîli de yoktur. İki Peygamber arasındaki dönem demek olan fetret nasıl böyle anlaşılır? Son Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’den sonra hangi nebi gelecek ki Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’den sonraki dönem ara dönem olsun. Kelimelerle bu denli oynamak neyin nesidir? Bilgisizliğin mi, ard niyyetin mi?

    Beş: Söylenilenler eğer bir tıbbî ârıza veya Mülcî bir ikrâh gibi ma’ziretler altın da söylenmemişlerse, bu Kur’ân’ın ve Sünnet’in, yani dînin yok edilmesi için en sinsi bir plandır. Kevserî’nin dediği çıktı: Mezhebsizlik dinsizliğe götüren bir köprüdür. Doğru… Ne büyük bir kerâmet…

    Altı: Kaldı ki, şu saçma iddiâ doğru bile olsa, ortaya iki büyük mahzûr çıkar: Birincisi, fetret dönemlerindekileri amelle mes’ûl tutmak; ki, bunu hiçbir İslâm âlimi dememiştir. Hattâ âyet açıkça beyân etmiştir. İkincisi de, Âhir zaman Nebîsi sallallâhu aleyhi ve sellem’e ve getirdiği Kur’ân’a inanmayı ve gereklerince amel etmeyi necât için gerekli gördüğünüz sâlih amelin dışına çıkarmak; bunu nasıl becerebildiniz?.. Bu nasıl bir tenâkuzdur; hattâ bu nasıl bir hezeyândır?…

    Yedi: Amel-i Sâlih’e, (bütün dinlerde ortak olan iyi davranışlarda bulunan ve kötülüklerden uzak durmak) şeklinde yeni bir tâ’rîf getirilmiş. Böyle bir söz delîlsiz bir iddiâdır ki saçma ve bâtıldır; ne geçmişte ne de şimdilerde, -değil âlimlerden- aklı başında ve hattâ dengesizlerden hiçbir kimse böyle bir tâ’rîf ve sınırlandırma getirmemiştir. Bu da turfanda müctehidliğin alâmet-i fârikalarından olsa gerektir. Çünki tek dîn olan İşlâm’ın Şerîatlarının ortak müşterek noktaları îmân esaslarının tamâmı ve amellerin hepsi değil, bir kısmıdır. O halde bir Şâri’ kelâmı olmayan şu tâ’rîf, Mefhûm-i Muhalifiyle,[40] dînin getirdiği fakat müşterek olmayan amelleri Sâlih Ameller’in dışında bırakır. Dînin getirdiği amellerin bir kısmının Sâlih olmadığını söylemek ise bir Mü’min için aslâ düşünülemez. Biz Karaman’a kâfir mi diyoruz?… Ne haddimize?.. Belki İkrâh ve Usûl-i Fıkıh’da geçen diğer ehliyet ârızaları ve ma’ziretleri vardır ki bunlar elde olmayan ve ayıb da sayılmayacak şeylerdendirler. Biz, sözü edilen fiilin fâili için konuşuyoruz…

    Karaman Diyor ki;

    Ben anılan konuşmamda, bu üç görüşü naklettim, her birinin delil ve dayanaklarını verdim ve özetle şunu dedim: Başka dinlerde, ötekilere böyle bir bakış mevcut değil, ama İslam düşüncesinde böyle bir görüş ve bakış mevcuttur. Kendim üçüncü görüşü benimsediğimi söylemedim ve savunmadım, yalnızca naklettim ve delillerini verdim. Ayrıca bu görüşün de savunulabileceği kanaatindeyim.

    Cevâb

    Bir: Üç görüş diye bir şey yoktur. Mü’minler kandırılmak isteniyor. Aksi halde isbât edilsin ama zamânın zındıklarından isim verilerek değil. Bunların delîli değil şübhesi bile yoktur. Âhir zamân nebîsine sahtekâr, kitabına da uydurma diyenlerin bütün İslâmî delîller ve bir buçuk milyonu aşkın İslâm âlemi ve geçmiş onca İslâm medeniyetleri önlerindeyken ma’zûr görülmelerinin delîl bir yana hangi şübhesi olabilir?..

    İki: Böyle bir bakış ne İslâm inancında ne de sapık Mezheblere âid İslâm düşüncelerinde yoktur. Ortada süzme bir yalan, katıksız bir kandırma ve iftirâ vardır…

    Üç: Kat’î nasslar karşısındaki -görüş bile olamayacak- bir hezeyânın görüş kabûl edilip savunulabileceğini söylemek, eğer her düşeni/yitiği bir bulan çıkar şeklindeki bir Arab ata sözü ma’nâsındaysa, doğru; evet ineğe ve sıçana tapınmayı bile savunan on milyonlar var. Yok eğer meşrû çerçevede ve ma’kûl sınırlar içinde bu da mümkindir denilmek isteniyorsa, Karaman’ın aksi inanca sâhib olduğu farz edilse bile ortada bir acabası ve tereddütü vardır. Bu acaba da, bir Mü’mindeki îmân’ı götürür.

    Dört: Kaldı ki, mevzû bütünlüğü içinde asıl savunulan görüşün bu olduğu karînesiyle şu görüş mücerred bir nakil olmaktan çıkıp Karaman tarafından iltizâm edilmektedir. Kaçamak davranmanın âlemi yoktur. Nitekim nakillerin bazen sâhiblenildikleri de olur ki, onlar o zaman nakil olmakdan çıkıp da’vâ hâline gelirler.

    Necat konusu (2)

    “Hangi itikadda (din inancında) olanların, eninde sonunda cennete girebilecekleri” konusunun adı “necat meselesi”dir. “Necat ve İslam’ın, Müslüman olmayanlara yönelik çağrısı” hakkında, “Polemik Değil Diyalog” isimli kitapta yer alan konuşmamda söylediklerime itirazlar var. Bunlardan birini bir yazımda ele almıştım, bu yazıda konuya devam ediyorum.

    Evet ben diyorum ki:

    1. İslam düşüncesinde “Şirk koşmadan Allah’a, şüphesiz olarak ahirete iman eden ve salih amel işleyenlerin, Müslüman olmasalar da cennete girebileceklerini” kabul eden bir yorum vardır.

    Cevâb: Bu yorum’u kabûl edilmeyip naklediliyorsa, soruyoruz: Bu yorum kime âiddir? İslâm âlimlerinde böyle bir yorum yoktur ve olamaz. Çünki, bu yorum denilen hezeyân, te’vîl/yorum kaldırmayacak netlikteki kesin nasslarla bâtıldır. Böyle bir hûsûsta yapılacak yorumlar yorum değil saçmalama olur. Hâ, Vatikan ve beslemelerine âid vesvesât olabilir. Bunu zâten kendileri açıkça söylüyorlar. Dolayısıyla saf Mü’minler lütfen kandırılmasın, aldatılmasın.
    ——————————————
    “Peygamberimiz (Kur’an, İslam) Ehl-i Kitabı Mutlaka ve Tek Seçenek Olarak Müslüman Olmaya Çağırmıyor” mu?
    ——————————————
    Karaman Diyor ki,

    2. Bu yorumu benimseyenlere göre Peygamberimiz (Kur’an, İslam) Ehl-i kitabı, mutlaka ve tek seçenek olarak Müslüman olmaya çağırmıyor; a) Müslüman olmaya, b) Müslüman olmayı kabul etmezlerse (Musevi, İsevî… olmayı terk etmek istemezlerse) şirksiz olarak Allah’a, şeksiz olarak ahrete iman etmeye ve salih amele c) Her ikisini de kabul etmeyenleri belli şartlarla barışa veya teslim olup teb’a olarak yaşamaya (zimmî olmaya) davet ediyor. d) İslam’ı ve barışı kabul etmeyip Müslümanların yurtlarına ve dinlerine saldıranlarla da savaşıyor.

    Cevâb: Burada da yalan söyleniyor ve Mü’minler kandırılıyor. Ehl-i Küfrün maşaları haline gelen zamane çorbacılarından başka şimdiye kadar Ümmet’in ne bir âlimi ne de bir câhili böyle söylememiştir. Bizim sözümüz satılmış mürtedler değil, İslâm âlimleri üzerindedir. Mü’minlerin inancında,

    Bir: Önce İslâm’a da’vet

    İki: Değilse, Zimmî olmaya da’vet,

    Üç: Sonra da -onlar Mü’minlere harb açsın açmasın- onlarla harbetmektir.

    Dört: Aradaki (şirksiz olarak Allah’a, şeksiz olarak ahirete iman etmeye ve salih amele) şeklindeki sözler uydurulup İslâm’a atılan iftirâlardır. Bu, birinci maddeden ayrı düşünülemeyecek olan bir şeydir ve onun bir parçasıdır. İslâm’da sadece müdâfaa/savunma harbinin olduğunu savunanlar, ya İ’lâ-i Kelimetüllâh’ı ortadan kaldırmak ve cihâd rûhunu söndürmek isteyen hâinler, ya onlardan tesirlenen cahiller veya İslâm’dan utanan hilkat ğarîbesi mü’minimsilerden başkası değildir. Böylesi bir sapık düşünce İslâm Ümmeti’nin icmâıyla bâtıldır.
    ——————————————
    Kaç Aded Dîn Vardır, “İbrâhîmî Dinler” Ne Demektir?.
    ——————————————
    Karaman şöyle diyor:

    Sözü edilen konuşmamda (s. 35) bu konuda şunları söylemişim:

    Ali Bulaç: Peki hocam, bir Hıristiyan Peygamberimiz için ne demelidir?

    H. Karaman: İyi bir insan, iyi bir Müslüman ve Peygamber olduğuna da inanmalıdır. Biz üç dinin mensupları şuna inanmalıyız; Hz. İsa Allah’tan vahiy almıştır, Hz. Musa, Allah’tan vahiy almıştır. Hz. Muhammed de Allah’tan vahiy almıştır. Buna inanmak durumundayız.

    Cevâb:

    Bir: Üç dîn diye bir şey yoktur. Tek bir dîn vardır ki, o da İslâm’dır. Bozulmamış hâliyle olan ve Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem zamanından önceki Yehûdîlik ve Hristiyânlık Şerîatları da buna dâhildir. Âhir zamân Nebisi’ne yalancı sahtekâr, kitâbı Kur’ân’a da uydurma kitâb gözüyle bakanların şu İslâm dîniyle alâkası kalmaz. Tâbiî ki önceden var idiyse…

    İki: Sadece vahiy aldıklarına inanmak Onlara îmân etmiş olmak içün yetmez; buna teslîm olmak ve getirdiği esasları bütünüyle kabûl etmek ve Kur’ân ve Sünnet’e uymayan bütün inançlardan teberrî etmek de lâzımdır. Bu, -İmâm Tahâvî’nin Şerhu Meânî’l-Âsâr’ında da ifâde ettiği gibi- (diğer imâmların yanında) İmâmlarımız Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf ve İmâm Muhammed’in inancıdır.

    Üç: Biz onların Kitâbları ve Şerîatlarının aslına inanıyoruz. Onlar bizim Kitâbımıza ve Nebîmize hakîkaten inanıyorlarsa kendilerinin bugünkü değiştirilmiş dîn anlayışlarını reddetmek mecbûriyetindedirler.

    Dört: Yehûdîlik ve Hristiyânlık için İbrâhîmî Dînler demek, Kur’ân’ı ve onu gönderen Allah’ı yalanlamaktır. Çünki, Allah celle celâlühû (İbrâhîm (aleyhisselâm) ne Yehûdî ne de Nasrânî (Hristiyân) değildi.)[41] buyurmaktadır.

    Karaman Naklediyor ve Diyor ki,

    İ. Üzüm: Peki ama hocam, Hıristiyanlar niye inanacaklar ki? İnandıkları takdirde Müslüman olmazlar mı?

    H. Karaman: Hayır, Müslüman olmazlar.

    Cevâb: Evet, sâdece vahiy aldıklarına ve Peygamber olduklarına inanmakla Müslümân olmazlar, doğru; ama yine de dinsiz îmânsız kalırlar. Son Peygamberi kendilerine Peygamber olarak kabûl etmeye de mecbûrdurlar. Sahîh bir kabûl edişle kabûl etmeleri, kendi yanlış ve yine Allah tarafından vakti sona erdirilmiş anlayışlarını terk etmeye bağlıdır. Bu olmadığı takdîrde de onların mü’min olduklarını söylemek tamâmen saçma bir iddiâdır.

    Karaman Yine Naklediyor ve Diyor ki,

    İ. Üzüm: Olmaz ama bir gevşeme, bir kopma…

    H. Karaman: …Bir Hristiyan veya Musevi, “Hz. Muhammed’in de Allah’dan vahiy aldığına inanıyorum,” der. Sonra “bu peygamber (Hz. Muhammed) benden ne istiyor,” sorusunu sorar. Yani, “Ben bir Museviyim ya da Îseviyim, dinimi bırakıp şu ana kadar inandığım ve yaşadığım şeylerden tevbe edip Müslüman olmamı mı bekliyor? Yoksa başka bir beklentisi mi vardır? Ben diyorum ki, İslâm ulemâsı içinde, Kur’an-ı Kerim’e bakarak Peygamberimizin beklentisinin bundan ibaret olduğuna inanlar var.
    Cevâb: Kim ne diyorsa o onun olsun. Bizim Allahımız, Resûlümüz’ü insanların tamâmına göndermiştir.[42] O, Ehl-i Kitâb’a da gönderilen bir peygamberdir.[43] Kitâb’ı Kur’ân’ımız da -bazı Müslümân olduğunu iddiâ eden ama gerçekte zındık olanların dedikleri gibi belli kimselere değil de- bütün âlemlere gönderilmiştir.[44] Bu arada Ehl-i Kitâb’a da gönderilmiş ve onlar da Kur’ân’a îmân etmekle emredilmişlerdir.[45]

    Karaman: Peygamberimiz “Yahudi mutlaka Müslüman olsun!” demiyor, “Hıristiyan mutlaka Müslüman olsun!” demiyor. Diyor ki; “Yahudiler ve Hıristiyanlar tek Allah’a inansınlar, ahirete inansınlar ve kendi kitaplarında da bulunan iyiliklere göre yaşasınlar, (yani bizim amel-i salih dediğimiz şeyler) beni de sahtekârlıkla, yalancılıkla itham etmesinler. Getirdiğim kitabı da şuradan buradan çalıntı olduğunu söylemesinler.” Dolayısıyla “Bu takdirde onlar da cennete giderler” demiş oluyor.

    Cevâb:

    Bir: Bunlar da Allah’a ve Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e atılan iftirâlardır. Bu iddiâlar, yukarıda geçen (Sebe:28, A’râf:158, Furkân:1, Mâide:15, Tekvîr: 27, Bakara:41, Nisâ:47) âyetleriyle diğer âyetleri yalanlamakta, sözü edilen bu âyetler de şu iddiâları yalanlamaktadır…

    İki: Kezâ Müslim’in rivâyet ettiği, (Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in canı elinde olan(Allah)’a yemîn ederim ki, bu Ümmetten beni bir Yehûdî ve Nasrânî işitir de benimle gönderilen(kitâb Kur’ân)’a îmân etmezse O; cehennemliktir)[46] hadîsi Karaman’ı ve iddiâlarını, yalanlamaktadır. Aynı şekilde, Karaman’ın şu iddiâları da Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem’i ve şu sözlerini yalanlamaktadır. Mü’min olan için başka söze ne hâcet?

    Üç: Nasıl, kendi kitaplarında da bulunan iyiliklere göre yaşasınlar, denilebilir? Halbuki Allah onların, kitâblarını değiştirdiklerini haber vermektedir.[47] Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem de (Ehl-i Kitâb’ı ne tasdîk ediniz, ne de tekzîb ediniz; “Allah’a ve bize indirilene inandım”, deyiniz)[48] buyurmaktadır. Demek ki, ortada değiştirilme vâkı’ası vardır. Bu değiştirilenlerin neler olduğu bilinemeyebilir. Değilse, bu âyetleri ve sahîh hadîsi inkâr etmenin temelinde yatmakta olan nedir? İnkârcılık mı, bilgisizlik mi, hangisi?

    Dört: Kaldı ki, şu kitablar onlar tarafından değiştirilmeseler bile, onlardaki amelî mes’elelerin birçoklarının Allah celle celâlühû ve Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem tarafından değiştirilmiş olduğunu Kur’ân’dan ve Sahîh Sünnet’ten öğrenmekteyiz. Şu Nesh mes’elesini Yehûdîler, Hristiyânlar ve mason birâderler, Efğânî, Abduh, Reşîd Rızâ ve yollarında giden kör mukallidller inkâr etse de başta mezheblerin tamâmının imâmları olmak üzere bütün bir İslâm Ümmet’i kabûl etmektedir. Bu husûsta muhâlif görüş sâhibi tek bir âlim gösterilemez. Mu’tezile şeytânlarından olan Ebû Müslim’in zıd görüşü, Şerîatlar arasında değil, İslâm’ın içindeki Nesh için bahis mevzûudur.

    Karaman: Bu inançta olanlar var mı? Var. Bu inançta olmayanlar var mı? Onlar da var… İşte sizin adına diyalog dediğiniz şey bu zaten. Hep şunu söylüyorum; diyalog, “tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı.” Böyle bir hedef olamaz zaten. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Ama diyalog, duvarları kaldırıp, birbirimizi görmemizi sağlayabilir…

    Cevâb:

    Bir: Bu inanç Allah celle celâlü-hû’nun ve Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in emrettiği, Mü’minlerin de yüreklerinde sakladıkları bir inançtır. Bu inançta olmayanlar, dünyanın zâlim ve zorbalarının zâlim siyâsetlerinin kurbânı çorbacı zındıklardır…

    İki: (Diyaloğun hedefi tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olma malı) sözü Vatikan’ın Müslümanları kandırmak için uydurduğu Müslümanlardan olduğunu söyleyen birilerinin de yenilerde sâhiblendiği bir aldatmacadır. Hakîkatte onlara göre diyaloğun hedefi dinleri yok edip tek bir Hritiyânlık hurâfesini din diye yutturmaktır; başka değil..

    Üç: (Böyle bir hedef olamaz zaten. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır) derken (Dîn tamâmıyla sadece Allah’ın oluncaya kadar, mücâdele)[49] emrini veren Allah celle celâlühû’ya mı i’tirâz ediliyor, ne oluyor?… Allah ve Resûlü eşyânın tabîatını herkesden iyi bilir. Onlar bu aykırılığı -hâşâ- göremediler mi ki, yukarıdaki âyetler ve sahîh hadîs geldi?

    Necat meselesi (3)

    Karaman: Adam bir iki kitap okumuş, belki kitap da okumamış,

    Cevâb: “Adam”a bakınız!… Bravo doğrusu!… Nasıl da cevâb veriyor!.. Maske indirilmiş, alın gerilmiş, dişler sıyrılmış… Gözler hedefe çok dikkatlice mıhlanmış ve iyice kurulmuş ve boşanmaya hazır bir zemberek gibi hedefe çakılmak üzere ustaca vaziyet alınmış… Ve nihâyet çullanılmış…

    Demek, bir iki kitâb okumuş, belki de okumamış, ha!… Mâşâellah, ne de muazzam bir kehânet!… Yok canım, birilerinin tekerine takoz, ayağına da çelme olacak kimselerin ne haddine, kitâb okuyacaklarmış… Kitabı okusa okusa küfür cebhesinin çorbacıları okur. Hem şu hezeyânların tesbît ve teşhîsi için kitâb okumaya bile hâcet yoktur. Yüz bin -kitâb denilebilecek- kitâb okunsa bile, yine de şu saçmalamaların kitâbdaki yeri gösterilemez. Zâhir o ki, ya kitâb okunmamış veya okunanlar kitâb sayılmamış… Ayıb denen bir şey var!…
    —————————————-
    Kimleri dinlemek Lâzım?
    ——————————————
    Karaman: Vaizleri, şeyhini, ağabeyisini dinlemiş, duyduklarına ve okuduklarına inanmış…

    Cevâb: İşte burada isâbet buyruldu… Birileri gibi, Efğânî, Abduh ve Reşîd Rizâ misillü zındık ve mason birâderleri dinleyip onlara inanmak varken, kimin ne haddine düşmüş şeyhini ve ağabeyini dinlemek… Onlardan Buhârî ve Müslim ve başkalarının hadîslerini duymak… Üç kuruşluk dünyâ içün dünyânın siyâset bezirganı zorbalarına dînini pazarlamış küfür cephesinin piyonlarının kör taklîdçiliği varken İmâm A’zam ve benzeri müctehidlerin yolundan gitmek kimin haddine düşmüş!…

    Karaman: “Din ve mezhep budur, buna uymayan inanç ve görüş batıldır, küfürdür” hükmünü benimsemiş…

    Cevâb: Evet, Zarûriyyât-ı Dîniye denilen katıyyâtı/sâbitliği ve ma’nayı göstermesi tartışmasız kesin olan delilleri ve hükümlerini inkâr etmek bâtıl ve küfürdür. Bunda âlimiyle ve câhiliyle Ümmet’in icmâ’ı vardır. Şimdilerde kendini Müslümân gibi gösteren zındıklar, yâhud gelişen şartlara paralel olarak yenilerde henüz zındıklaşanlar, dâhilî ve hâricî siyâsî şartların hıyânetlerine elverişli hâle geldiği düşüncesiyle şu icmâ’ları yırtıp atmakla meşğûller…

    Mezheb sâhiblerinin mezheblerine hayır; ama, câhil ve sapık zındıkların ekollerine evet… Öyle mi?…

    Mezheb taasubu dediler, samîmî, lüzûmlu ve isâbetli gayretler karalandı, en süflî bir bâtıl mezheb taassubu sergilendi. Bâtıllârını tabulaştırıp bâtıl sâhiblerini de totemleştirdiler. Olanca cehâlet ve dalâletlerine rağmen burunlarından kıl aldırmaz oldular. Gelişen (daha doğrusu geliştirilen) yeni şartlar için ictihâd lâzım geldiğini hararetle savunup, zâlim otoritelere sırtlarını dayayarak Müctehidlerce halledilen ve hattâ bir çoğunun üzerinde de icmâ vâkı olan meseleleri ve hükümlerini tepetaklak ettiler. Hevâ ve heves putlarını onların yerine diktiler. Dînin ne olduğunu doğru bir biçimde açıklayan Hak Mezhebler’e hayır deyip Bâtıl Mezheblerini dîn hâline getirdiler. M’minleri kandırdılar… Şunlara Allah celle celâlühû adâletiyle muâmele etsin… Âmîn…

    Karaman: Hadi bütün bunları kişinin durumuna göre anlayışla karşılayalım, ama o bununla yetinmiyor, benimle tartışmaya, tartışma şöyle dursun beni küfürle, cehennemlik olmakla, ehl-i sünnet düşmanlığı ile suçlamaya kalkışıyor.

    Cevâb: İşte şimdi ayıb ettiler… Kimin haddine birileriyle tartışmaya kalkışmak… Totemleştirilen ve totemleşen kimselere veyâ tabulaştırılan ve tabulaşan zırvalarına karşı gelip onlarla tartışmak kimin haddine, efendim?!… Birileri İslâm müctehidleriyle, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ile ve hattâ Allah’la tartışabilir ve kavgalaşabilirler ama, tabular ve totemlere kim ses çıkarabilir? Âhir zaman Nebîsi sallallâhu aleyhi ve sellem’i ve kitâbı Kur’ân’ı kabûl etmeyenlere bile karşı hoşgörülü olmak lâzım geldiğini ileri sürenler, kendilerine Kur’ân’ın, Sünnet’in ve İslâm âlimlerinin tamâmının hükmünü hatırlatanlara karşı, hoşgörüsüz, hattâ yukarıda olduğu gibi sâhibinin seviyesini gösteren ifâdelerle ibretlik bir tavır takınabilirler. Esasen bunda garibsenecek hiçbir yan da yoktur. Firâsetli İslâm büyükleri bu otobanın ucunun buraya varacağını senelerce önce haber vermişlerdi. Vermişlerdi ama, bir takım çok iyi niyetlilerimiz(!) bu kadarı da fazla demişti. Evet, Mezhebsizlik dînsizliğin köprüsüdür. Bu tecrübeyle sâbittir… Lafı ağzımızda eveleyip gevelemenin âlemi yoktur, efendim.

    Karaman: Bunları kaale aldığım için değil, varlıklarından haberdar olmanızı sağlamak için yazdım.

    Cevâb: Doğru, şu baldırı çıplakların eti ne ki budu ne olsun?!… Sırtlarını Sam amca gibi, dünyanın -hâşâ- Allah’dan bile büyük görülüp gösterilmeye başlanılan büyük jandarmaları ve toplum mühendislerine dayamayan, zorba ve zâlimlerin himâyesine girmeyen ğarîbleri neden kaale alınsın?! Birilerinin ekmeğinizi mi veriyorlar, suyunu mu?… Yalnız ne de olsa yaramazlık ve haşarilik yapıyorlar… Reklâm edilmeden birileri nezdinde bir şekilde faş ve rezîl edilmeleri lâzım(!)… Ama unutulmasın ki, diriltilme var, haşr var, hesâb var… Değmez… Hiç mi hiç değmez…

    Karaman: Bu arada necat konusu ile ilgili yazımı iyi niyetle tenkit eden, bu çeşit yazıların avamın kafasını karıştırabileceğini söyleyenler de var. Bunların endişelerine katılmıyorum, ama saygı ile karşılıyorum.

    Cevâb: Doğru… Onlar şartların henüz tamâmen oluşmadığı zannındalar; ama yanılıyorlar… Birileri ise işin aslını ve kaynağından biliyor… Gelişen hâdisât da onları destekliyor. Artık iki yüzlü davranmanın lüzûmu kalmadı… Maskeler yüzleri iyiçe rahatsız ve perîşân etmişti… Bu rol daha ne zamana kadar devâm edecekti?… Ömür neredeyse tükenmişdi… Artık pasoyu toplamanın zamanı geçiyordu bile…

    Karaman: Hiçbir mümin, “şu şartları taşıyan ehl-i kitap da cennete girebilir” diyen alimler varmış diye dinini (İslam’ı) terk etmez; çünkü İslam’ı terk etmek Son Peygamber’i inkar etmek manasına gelir.

    Cevâb: Böyle bir İslâm anlayışı değil iki, iki bin, değil iki bin, iki yüz bin kitâb okunsa bile bulunamaz… Bu yeni geliştirilen yepyeni bir turfanda dîndir… Bu dîn Allah’ın gönderdiği, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in getirdiği ve İslâm âlimlerinin anlattığı dînle alâkası olmayan bir dîndir. Kaldı ki, Son Peygambere ve Kitâbına îmân etmeyi cennete girmek için gerekli bulmamak onu inkâr etmek değil de nedir?

    Karaman: Ayrıca yazdıklarım “Üç din birbirine eşittir, bir dine girmek isteyen hangisine girse olur” manasında değildir. Yazıyı ve kitabı peşin hükümden sıyrılarak okumak gerekiyor.

    Cevâb: Ya ne ma’nâsınadır? Mes’ele inanıp inanmamak, dolayısıyla da cennete girip girmemek noktasında olduğuna göre, yazılanlar hangi ma’nâdadır? Ortada ya söylenilenin ne olduğunu anlayamamak veya sinsi bir aldatmaca var. Musîbet zâten peşin İslâmî hükümden sıyrılmakda… Şu hezeyanlar, zâten İslâm’ın hükümlerinden sıyrılarak her abur cuburu okumaktan ve her bâtıla kulak vermekten kaynaklanıyor…
    —————————————-
    Günümüz Hristiyânları Âhir Zaman Nebîsinin Nübüvvetini Kabûl Etmekte midirler?
    ——————————————
    Karaman. “Hristiyan veya Yahudi oldukları halde Hz. Muhammed’in (s.a.) peygamber olduğuna inanan kimse olur mu?” diye soranlar da var. Bir ilim adamı arkadaşın bunlara cevap teşkil eden yazısını aşağıya alıyorum:

    “Muhterem hocam selamlar. Hristiyanların Hz. Peygamber’in peygamberliğini kabul edip etmedikleriyle ilgili bir hatıramı nakletmek istiyorum. Hollanda’nın Kampen Protestan Universitesi’nde bir uluslararası sempozyuma katılmıştım, tebliği sunduktan sonra yakından tanıdığım bir Protestan papaz itiraz etti bana; neden Hristiyanlık’la da ilgileniyorsun, sadece İslam’ı anlatsan daha iyi olmaz mı diye. Ben de bu mümkün değil çünkü Hz. İsa aynı zamanda bizim de peygamberimiz; Tevrat ve İncil kitabımız; biz sizin gibi değiliz; maalesef siz Hz. Muhammed’in peygamberliğine inanmıyorsunuz demiştim. Hollanda’nın önde gelen Protestan Papazı Dr.Slomp: “Hayır, dedi, yanılıyorsun, biz Hz Muhammed’in peygamberliğine inanıyoruz.” Ve şunu anlattı: 1984 yılında Avrupa’nın 114 kilisesi toplandı, bu konuyu tartıştı ve sonunda Hz. Muhammed’in hayatının, Tevrat’taki peygamberlik kıstaslarına uyup uymadığı tartışıldı ve altı kriter birer birer uygulandı. Sonunda peygamber olduğu ortaya çıktı ve 114 kilise mensubu ortak imza ile açıkladık. Ben bu kitabı Hollandaca, İngilizce ve Fransızca olarak yayınladım. Müslümanlardan alkış bekliyorduk ama kimseden bir tepki almadık.”

    Bu kitabın İngilizce versiyonunu Akgündüz hoca elde etti ve şimdi elinin altında.

    Bu arada ünlü teolog Hans Küng’ün meşhur İslam kitabında sorduğu enteresan bir soru var: “Biz Müslümanların, Yunan felsefesinin etkisi altında şekillenen teslis akidesine gelmesini mi bekleyeceğiz? Neden Muhammed, bu fasit felsefeyi tashih eden ve İncil ile Tevrat’ta anlatılan beklenen peygamber olmasın!” (B. Duran).

    Cevâb: Burada da birçok aldatmaca vardır. Çünki,

    Bir: Bu söylenenler sadece Protestan Papazlara âid şeylerdir. Onların tamâmının Yehûdî ve Hristiyanların bütünü içinde binde hattâ on binde bir bile varlıkları yoktur. Bu sözü nasıl ve ne niyetle söyledikleri bile belli olmayan yüz küsür kişinin sadece söylemesi ise, ona tâbî’ olmadıktan sonra aldatmacadan başka neyi ifâde eder?. O bakımdan şunlar ve ne demek olduğu mechûl olan sözleri kale bile alınmaya değmez. Eğer, bizim sözlerimiz bunlar içindir, deniliyorsa, diğer bilmem kaç milyar Ehl-i Kitâb içinde bu yüz küsür kişi kaçta kaçdır? Bir hiç mesâbesindedir. Hattâ hiçtir… Kim kandırılmak isteniyor?..

    İki: Kaldı ki onlar Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in nübüvvetini kabûl etseler bile kendilerini alâkadar etmeyen ve îmân etme mecbûriyeti duymadıkları bir nebi olduğuna inanırlar. Tıpkı el-İhtiyârda yazdığına göre Yehûdîlerden bir tâifenin Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in nübüvvetine inanmalarına rağmen Arablar’a gönderildiğini iddiâ ederek O’na kendilerine gönderilen bir peygamber olarak inanıp teslim olmadıkları gibi.[50] Hâlbuki İslâm âlimleri şu gürûhun necâtının olmadığını sözbirliği ile söylemektedirler. El-İhtiyâr’ın burasını okumaması düşünülemeyecek birinin buradan değil de papazdan rivâyette bulunmasındaki maksad bellidir.

    Üç: Tevrât ve İncîl de değiştirilmemiş hâliyle kitâbımızdır; ona îmâ etmesek, Mü’min olup cennete giremeyiz. Onun aslının Allah’dan ve dolayısıyla hakk olduğuna olan inancımız devâm ediyor. Lâkin hem şu hâliyle bütünüyle hakk değil, hem de değiştirilmeyen kısımları Onu gönderence ya son Şerîat’a derc edilmiş veya mer’iyyetten kaldırılmıştır. Bu Nesh, mason birâderler Abduh ve Reşîd Rizâ tarafından kabûl edilmese de böyledir…

    Dört: Onların İslâm’ı, Peygamberini ve Kitâbını kabûl etmelerine dâir hangi tarihî bir vesîka gösterilebilir?.. Sahi bunu söyleyenin ismi neydi? Fazlurrahmân’ın oğlunun İngiltere’de papaz olması gibi, nicelerin Teslisi benimseyen Hristiyân olmasını ne yapacaklar?…

    Beş: (Münâfıklar sana geldiklerinde, “senin Allah’ın Peygamberi olduğuna şâhidlik ederiz” derler… Allah bilir ki, sen elbette Allah’ın Resûlüsün. Allah da münâfıkların yalancılar olduğuna şâhidlik etmektedir.)[51] Denilen doğru ama denilmesi yalan… Doğruyu söylemek ile doğru söylemenin farkı…
    —————————————–
    Netîce
    —————————————-
    Muhtemelen bir başka Hayrettin Karaman’ın burada diyalog yapmaya çalıştığımız Karaman (daha doğrusu Karamanlar) için sarfettiği şu ifâdelerini dikkatlice okuyalım:

    “Bin yıldan daha fazladan beri yaşanan İslâm’ı beğenmiyorlar. Ama bu İslâm’ı yaşayan ve beğenen[52] de milyonlar var.[53] Yaşayanları bir kenara bırakın.[54] Yaşamayan(ları),[55] dîn şöyle olmalı diyenleri -ki bu(nlar) sizin yaşadığınız cemiyette azınlıktadır(lar)[56]-, bunları dikkate alıyorsunuz ve dîni onların istedikleri şekle sokmaya çalışıyorsunuz. Bu, îmân kârı olmadığı gibi, akıl kârı da değildir.”[57]

    Şu birkaç cümlenin, -sathî bir bakışla görülen kısmî doğruluk ve güzelliğinin ötesinde- her bakımdan tehlikeli olan mantık ve fikir insicâmını veya za’fiyet(ler)ini biz de bir an içün bir yana bırakıp, mes’elemizle alâkalı tarafı üzerinde azıcık da olsa düşünelim… Zâhirde Karaman, Karaman’a nasıl da veryansın ediyor; değil mi?… Acaba bu, farkına varılmayan bir başkalıktan mı, yoksa çok iyi hesâb edilen bir aynîlikten midir? Gerçek Hayat’taki -hiç olmazsa bir yanıyla doğru olan doğrular-, acaba, dünyanın zâlim toplum mühendislerince tesbit ve tâ’yîn edilen siyâset-i zâlime zâviyesinden zararsız olacağı, hattâ hîn-i hâcette lâzım olabilecek bir i’timâdı temin etmekle kârlı bile sayılabileceği mihverine ve esasına mı dayanmaktadır?.. Bir noktada böyle bir Karaman, diyalog noktasında da başka bir Karaman mı gerekiyordu? Yoğurda mı üflüyoruz?… Neden üflemeyelim?… Bizler, değil yoğurda, yaladığı dondurmaya bile üflemekte ma’zûr görülebilecek i’timâdzedeleriz, güven-zedeleriz… Bizi sırtımızdan -ğâfil veya hâin- kimler hançerlemedi ki?… Bizler, gözlerinin güzelliğine(!) veya bakışlarının masumluğuna(!) dayanamayarak yılanları ve ejderhaları bile koynunda besleyen iyi niyyet kahramanlarıyız(!)…

    Aslında Karaman’ın buradaki diyalogla alakalı münâkaşalarının tamâmı siyâsîdir; ilimle alâkaları yoktur. Daha açığı, Îmân ve İslâm, siyâsî ve dünyevî ihtirâsların ve saplantıların kurbânı yapılmaktadır.
    İşin târihî arkaplânı ise, birçok bulanıklığı netleştirmeye yetecektir. Şöyle ki;

    Sûriyeli âlim Vehbî Süleymân Ğâvcî, dinlerin yaklaştırılması (ve birleştirilmesi) fikrinin, ilk def’a Cemâlüddîn Efğânî tarafından ortaya atıldığını söylüyor ise de kanâatimizce bu iddiâ eksiktir. Aksine O, zincirin ortalarında yer alan bu lâ’netlik işin bir dönemdeki müceddidi idi. Bu fikri ilk defa ortaya atıp tatbîk eden -bizim bildiğimize göre- Hindistân’da saltanat süren Moğol Padişahlarından Ekber Şâh (948-1014 h) idi. O, önceleri Selef yani Ehl-i Sünnet yolunda samîmî ve ğayretli bir Mü’min idi. Sonraları ise “dinleri”(!) bir çatı altında birleştirmeye kalkıştı. Bu yüzden Mü’minlerce Ekfer Şâh Lakabıyla yâd edilir olmuşdu. Onun yelpazesi geniş idi. Semâvî ve semâvî olmayan dinleri bu yelpâzeye katmış, dînleri birleştirmek sevdâsına Müslümânlara kan kusturmuş idi. İmâm Rabbânî ve diğer İslâm büyüklerinin yüksek ğayret ve fedâkârlıkları sâyesinde bu fitne ateşi söndürülebilmiş idi.[58] Lâkin -kanâatimizce- bu günkü Sih’lik o kâfirliğin ve çabanın bir mahsûlü olarak ortaya çıkmış ve günümüze kadar devâm etmiş ve devâm etmektedir. Daha sonra, yakın olarak iki yüz seneyi aşkındır Hindistân’da yaşamış Kur’ân Tefsîri(!) sahibi[59] Sâr Ahmed Hân tarafından tazelenmiş ama yine de âlimler tarafından kısmen söndürülmüştü.[60] Nihâyet bu işe bir gizli Yehûdî teşkilâtı olan Mason Cemiyetleri ve ona paralel olarak da Cemâleddîn Efğânî ile ekibi el atmış idi. Ğavcî bir takım kaynaklar göstererek, Efğânî’nin bu işinde Yehûdî ve Hristiyânlardan yardımcılar edindiğini söylüyor ve bunların bir takımlarının isimlerini sayıyor: El-Ahvâl (gazetesi) sâhibi İsrâîlî (Yehîdî) Ya’kûb Sannev’, el-Urvetü’l-Vüskâ’da mersiye yazdığı Hristiyân Ebû Nazzâre Edîb İshâk el-Lübnânî, Efğânî’nin işâretiyle İbrâhîm el-Kayâtî’den Mir’âtü’ş-Şark gazetesini teslîm alan Hristiyân Selîm ‘Ancûrî el-Lübnânî… Dinleri birleştirme fikri Cemâleddîn’in talebelerinde iyice te’sîr etmişti.

    Üstâz Mustafâ Fevzî Ğazzâl şöyle diyor: 1881[61] sonlarında Mirzâ Bâkır kızının bir yaraya mübtelâ olması yüzünden Beyrut’a dönmüştü. Orada Abduh ile bir daha buluştu. Kezâ Efğânînin eski hizmetkârı ‘Ârif Ebû Türâb ile de buluştu. Bu üçü “Te’lîf ve takrîb” cemiyetini kurmakta ittifâk ettiler.[62] Hikâye uzun…

    Hâsılı, aynı hizmet eski üstâdların izinde taleberince sâdıkâne olarak yeni tecrübelerle tahkîm ve tekmîl edilerek/güclendirilerek ve geliştirilerek yürütülmektedir… Çerçevesi çizilen şu hizmet o zaman Dînleri Birleştirme ismi altında yapılıyordu. Şimdi de önce Dinler Arası Diyalog şeklinde sürdürülür oldu. Daha sonra ise muhtemelen biraz câzibesiz hatta itici ve ürkütücü karşılanan bu ta’bîr yerine daha çekici ve entellektüel bulunan bir ifâdeyle Kültürler Arası Diyalog tabiri kullanılır oldu. Târih en üstün teknolojinin, en mükemmel ve modern röntgenlerden daha mükemmel, modern ve güzel bir röntgen… Ekber Şâhlar, Sâr Ahmed Hânlar ve Cemâlüddînlerin izinden gitmek varken, Selef-i Sâlihîn yolundan gitmek, o yoldan ayrılmayan Şeyhler ve ağabeylerin sözüne bakmak, olacak şey mi?!… Öyle değil mi?… Biz kimseye mutlak hâin demiyoruz. Lâkin İslâm sarayını yakanların ve yıkanların hâin veya ğâfil olmaları İslâm ve Müslümanlar zâviyesinden netîce i’tibâriyle neyi değiştirir?.. Binâ yanıp kül olduktan sonra, bunu yapan nefsü’l-emrde hâin olmasa ne fark eder?… Hattâ denilebilir ki, bu işi burnunun bir karış önünü bile göremeyen ğâfillerin yapması daha tehlikeli ve daha acıdır. Çünki husûsan uyuyan Mü’minler umûmiyyetle onlardan bunu beklemezler ve onlara karşı uyanık davranmazlar. Bu da felâketin büyük bir âmili olur. Nasslardan ayrılıp sırf aklıyla hareket eden Tanzimât devri münevver âlimlerinin(!) beyinsizliklerinin Ümmet’in başına açtığı ğâile-lerin yaraları -iyileşmek şöyle dursun- giderek daha da derinleşmektedir. Hattâ bu günkü firâsetsizlikler o devrin devâmı değil midir?!…

    Vesselâm….

    [1] Âyet numaralarının tamâmını vermeyeceğiz. Dileyen Kur’ân Mu’cemini açar (Âmene), (Kefere) ve (Cehade)madedelerindeki yüzlerce âyeti tarayabilir.
    [2] Secde:19
    [3] Hâkkah:52
    [4] Teğâbun:11
    [5] Cin:13
    [6] Bakara:256
    [7] Fetih:13
    [8] Âl-iİmrân:179, A’râf:158, Hadîd:7
    [9] Hadîd:28
    [10] Nahl:104
    [11] Nahl:105
    [12] Ankebût:47
    [13] Bakara:99
    [14] Âl-i İmrân:4
    [15] Âl-i İmrân:19
    [16] A’râf:36
    [17] Ğâfir:4
    [18] Beled:19-20
    [19] Nahl:22,60, İsrâ:10,45…..
    [20] Kur’ânda sadece “Melâike” kalıbının geçtiği (68) âyet vardır ki, diğer kelimeler ayrıdır.
    [21] Kamer:49,Ahzâb:38
    [22] Bakara:177
    [23] Bakara:232
    [24] Bakara:62, Mâide:69 vd.
    [25] Bakara:285
    [26] Husûsan Kader’e işâret etmemiz sebebsiz değildir. Zamanımızdaki bir takım zındıklar, Kadere îmân Kur’ân’da yoktur, hadîslerle de îmân sâbit olmaz, O halde Kader’e îmân mecbûriyeti yoktur, gibi açık küfür sözlerini sarfedip, kâfir inancı sergilemektedirler. Hâlbuki, Kur’ân’da, (Biz her şeyi bir kaderle yarattık. (Kamer: 49), Allah’ın emri/işi, takdîr edilen bir kader olmuştur. (Ahzâb:38)) gibi birçok âyette Kader isbât edilmektedir.

    Bunlar Allah’ın verdiği haber olmakla bir mü’min tarafından tasdîk edilme mecbûriyeti olan şeylerdendir. Bunu, ister Allah’ın Mukaddir/takdîr edici sıfatı çerçevesinde olarak Allah’a Îmân’a, ister Kur’ân’ın verdiği bir habere îman etmek dâiresinde düşünerek Kur’ân’a Îmân’a dâhil eder, isterse hakkındaki müstakil âyetlere ve Tevâtür haddine varmış Cibrîl hadîsi ve diğer hadîslerin tasnîfine uyarak müstakil bir Kader’e Îmân esâsı kabûl edersiniz; ki, bu tasnîfde Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e uymakla en münâsib olanı yapmış olursunuz.

    Hâsılı, Kader’e îmân, Mü’min olabilmek için alâ küllî hâl lâzım olan bir îmân esâsıdır. Onu inkâr etmek, Kur’ân’ı, Sünnet’i ve dolayısıyla Mukaddir olduğunu haber veren Allah’ı ve Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem’i yalanlamaktır. Bu, Kur’ân ve Sünnet delîlleri yanında Ümmetin üzerinde sözbirliği ettiği îmândır; -hâşâ- bir bâtıl değildir. Ayrıca Kaderle alâkalı hadîsleri yalanlamak da Kur’ân hesâba katılmasa bile başlı başına bir kâfirliktir. O bakımdan Müsteşriklerin pisliklerini burunlarıyla yuvarlayıp mü’minlerin üzerine boca etmeye çalışan necâset böceklerini iyi tanıyıp şerlerinden Allah’a sığınmak lâzımdır.
    [27] Ankebût:47
    [28] Fussilet:28
    [29] Bakara:85
    [30] Mâide:73
    [31] Nisâ:150,151,152
    [32] Sebe:28
    [33] A’râf:158
    [34] Furkan:1
    [35] Bakara:41
    [36] Nisâ:47
    [37] Mâide:15
    [38] Buhârî, Kitâbu’t-Teyemmüm, Bâb:1, Kitâbu’l-Mesâcid, Bâb:1Benzeri, Müslim, Kitâbu’l-Mesâcid
    [39] Müslim, kitâbu’l-Îmân:70
    [40] Ki, Mefhûm-i Muhâlif, Şâri’in kelamı dışında, söz birliğiyle hüccettir.
    [41] Âl-i ‘İmrân:67
    [42] Sebe:28, A’râf:158, Furkân:1, v.d.
    [43] Mâide:15,
    [44] Tekvîr:27
    [45] Bakara:41, Nisâ:47, Mâide:15
    [46] Müslim, kitâbu’l-Îmân:70
    [47] Nisâ:46, Mâide:13, Mâide:41, Bakara:75
    [48] [Buhârî, Ebû Hureyre radiyellâhu anhu’dan], El-Fethu’l-Kebîr: 2/551, H:13536
    [49] Enfâl:39
    [50] El-İhtiyâr: 4/150
    [51] Münâfikûn:1
    [52] Herhalde “beğenen ve yaşayan” demek istiyordur. Çünki mantîkî tertîb bunu îcâb ettirir.
    [53] Sade milyonlar mı?… Hatta müctehidlerinden avâmına kadar herkes tarafından, bütün bir Ümmetçe yaşanan…
    [54] Nasıl bırakacaksak…
    [55] Ya “yaşayanlar”, şu kadar zamandan beri yaşanan gerçek dîn karşısında “dîn böyle olmalıdır” deseydi… Onu ma’kûl mu karşılayacaktık?
    [56] Çoğunlukta olsalardı yaptıkları haklı mı olacaktı?
    [57] Hayrettin Karaman, Gerçek Hayat Dergisi, 19 Eylül-Cuma, Ümmühan Atak’ın “Ben Oruçluyum Demek Ne Güzel” başlıklı ropörtajından (bir takım ufak ifâde düzeltmeleriyle).
    [58] Geniş bilgi için Ebû’l-Hasen en-Nedvî’nin, el-İmâm Serhendî Hayâtühû ve A’mâlühû (Dârü’l-Kalem) isimli eserine mürâcaat ediniz (S. 63 ve devâmı)
    [59] Günümüzde Onun gibilerin ayni minvâl üzere karaladıkları tefsîrler(!) haddinden ziyâde…
    [60] Bu bilgiler için Büyük Muhaddis ve Fakih Muhammed Enver Şâh el-Keşmîrî’nin, Akîdetü’l-İslâm’ında yazılanlara mürâcaat edilsin. Orada şöyle denmektedir: Sâr Ahmed Hân, İslâmiyet ile Hristiyanlığın arasını barıştırmak istiyordu. Mu’cizelerin hepsini, Mütevâtirlerden bir çoğunu, meleklerin ve Na’îm cennetlerinin varlığını ve Hadîs-i Şerîf’i (Sünnet’in tamamını) inkâr etti. Âyetleri tefsîr ve te’vîl etmekte sapıtıp gitti. Kur’ân’ı istediği gibi değiştirdi. (Mecmûatü Resâili’l-Keşmîrî, ‘Akîdetü’l-İslâm:2/335) (Hayret ve dehşet verici bir benzerlik!…)
    Bütün bunlar daha sonra Abduh ve talebesi Reşîd Rizâ tarafından aynen taklîd edildi. Bilmeyenlere mübtekir/orijinal diye yutturulduysa da görüldüğü gibi bu sapıklıklar da haddi zâtında birer kopya veya fotokopi idi.
    [61] Garîb bir tevâfuk!…
    [62] Vehbî Süleymân Ğavcî: Kelimetün ‘İlmiyye Hâdiyye fîl-Bid’a ve Ahkâmihâ’nın sonları (Mahku’t-Tekavvül arkası): 267-268 ve devâmı.
    Takrîb-i Mezâhib Cem’iyyeti ise başka cemi’iyyet

    Guraba Dergisi 7-8.Sayı

  6. KARAMAN NEDEN BATIL FİKİRLERDE ISRAR EDİYOR?-Hüseyin Avni
    Açık yanlışta neden ısrâr edilir?… Doğrusu, bunu anlamak mümkün değil… Sayın Hayrettin Karaman mecmûamızın geçmiş sayısında neşrettiğimiz yazıya şiddetli bir şekilde karşı koyuş içine girdi. Hâlbuki biz sadece, O’nun üç gün ardarda yazdığı i’tirâfnâme ve ikrârnâmesini esas alıp harfi harfine iktibâs ettik ve cevâblandırdık. Ona lâzım olan da söylenilenleri teker teker cevâblandırmasıydı.

    Ama öyle yapmadı. Aşağıdaki cevâbını(!) gönderdi; bir kelime bile kırpmadan aynen aktarıyoruz:
    ———————————————
    Karaman’ın Cevâbı
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    [Benimle hiç alakası olmayan sayfalar dolusu yazı yazılmış. Bana ait olan yazılarım da “samimi olmamak, takıyye yapmak, birilerini kandırmak, birilerine hoş görünmek” şeklinde değerlendirilmiş. Bunu yapanın vebali kendi boynuna, elbette sorguya çekilecek, cevabını hazırlasa iyi olur. Benim “dinleri birleştirmek” gibi bir delice düşüncem olamaz. Efgani, Abduh, Reşid Rıza hakkında yazılanlar da, muhaliflerinin yazılarıdır. Tarafsız değildir, ilmi belgelere dayanmıyor. Bu şahıslar hakkında doğru bilgi için benim, Gerçek İslam’da Birlik isimli kitabıma bakılabilir.

    Şimdi diyalog konusuna gelelim:

    1. Ben, bahsi geçen kitapta, teslise daha doğrusu bugün kabul edilen resmi hristiyanlık veya Yahudilik inancına sahip olanlar cennete girecek demedim.

    2. Müslümanlar bakımından[1] iman esaslarını altıdan ikiye filan indirmedim.

    3. Ehl-i kitap için de, bazı İslâm âlimlerinin, şu şartlar ile kurtulabilecekleri kanaatinde olduklarını naklettim:
    a) Allah’a şirksiz olarak iman edecekler.
    b) Ahirete şeksiz olarak iman edecekler.
    c) Salih amel sahibi olacaklar.
    d) Paygemberimizin peygamberliğini inkar etmeyecekler.

    Bu kanaatte olan âlimler için “Bunlar dinleri birleştiriyorlar, teslise inananları cennete sokuyorlar, Peygamberimizi inkar edenler kurtulacak diyorlar…” şeklindeki ithamlar bühtandır, zulümdür. Adamlar ne demiş ise o nakledilir, katılmıyorsak karşı delilleri zikrederiz. İnsaf ve ilmi davranış budur.] (Cevâbı bitti.)
    ————————————-
    Karaman’ın Cevâbı’na Cevâbımız
    ————————————-
    Sn. Karaman ya muğâlata yapıyor, muhâtablarını yanıltmaya ve mes’eleyi saptırmaya çalışıyor; ya hud da ne dediğini bilmiyor. Çünkü,

    Bir: “Bizimle alâkası olmayan sayfalar dolusu” dediği yazılardan meselâ, hangileri O’na âid değilmiş? Cevâb değerinde bile olmayan, kandırma ve yanıltma maksadıyla söylendiği âşikâr olan ve bir çok yanıyla boş laflar…

    İki: Hayrettin Karaman Bey, (Benim “dinleri birleştirmek” gibi bir delice düşüncem olamaz) diyorsa, bu beyân bu hâliyle sevindiricidir. Biz onun düşüncesini bilemeyiz. O, kendisiyle Mevlâ Teâlâ arasındadır. Lâkin O’nun işlerini görüyor ve biliyoruz; onlar şu dediğini yalanlamaktadır. Şurada söylediklerini, fiilleri ve tavırlarıyla mütenâsib hâle getirmelidir. Zîrâ, bilhassa günümüzde hangi sözlerin ve amellerin samîmî hangilerinin nifâk îcâbı olduğu iyice birbirine karışmıştır. O bakımdan söz ile fiil tenâsübü/uygunluğu lâzımdır. Biz kendilerinden bunu da bekliyoruz. Hem, bazı işler, tavırlar ve inançlar da vardır ki, onlara götürecek illetleri, sebebleri veya mukaddimeleri işleyenler, bazen bilerek işlerler; bazen de bunun farkında bile olmayabilirler.

    Biz mes’elenin hakîkatini bilemesek de hâricî delîller ve karîneler işimizi kolaylaştırır. Dînî rivâyet ve dirâyette -hele sâbıkalılarda- asıl olan Berâet-i Zimmet değildir. Cerh ve Tâ’dîl ilmi bu dediğimizin isbâtıdır. Onda asıl olan zimmetin berâeti değildir. Dîn üzerinde işlenen cinâyetlerin târîhî seyrini sadece derinlemesine öğrenenler değil, kuşbakışı olarak bile seyredenler bir çok dehşet verici hakîkati göreceklerdir; günümüzde artık medya önünde alenen işlenen diyalog ismi altındaki mübtezellik ve kepâzeliklerin birçok bakımdan gizli yanı kalmadığını ve ucunun nereye varacağını net bir biçimde müşâhede edeceklerdir.

    Birilerinin garba doğru hızla yol alan trene binerek istikâmetini şarka çevirip şarka doğru gittiğini iddiâ etmeleri hakîkatten neyi değiştirir?.. Ümmet’in başına belâ olanlar umûmiyetle yaptığının farkında olmayan ve burnunun bir karış önünü bile göremeyen yiğit ve kahraman müctehidlerdir(!)… O eşsiz ictihâdlarıyla Tanzimatçıların yalakalığını yapıp hasretle çektikleri bu günleri Ümmetin başına belâ eden Müctehidler(!)… Hâsılı, biz Karaman’ın bu işin mutlaka farkında olduğunu iddiâ etmedik. Burada ne zulüm ne de bühtân yoktur. Bühtân ve iftirâ ile zulmün nerede olduğunu ve kimler tarafından işlendiğini biraz sonra göreceğiz.

    Kaldı ki, “dinlerin birleştirilmesi”ne başta bu diyalog projesinin asıl sâhibi Vatikan karşı çıkar. Bu iş için kimseye müsâade etmezler. Adamın bir tarafını kesiverirler. O geçmişteki birilerinin düşüncesiydi. O bakımdan projenin bütününe nisbetle bu olmaz. Yalnız Müslüman olduğunu söyleyenlere nisbetle neden oldurulmasın?

    Üç: Bir anlık tenezzül edip farz-ı muhâl diyelim ve kabûl edelim ki, Sn. Karaman’ın iddiâ ettiği gibi “Efgani, Abduh, Reşid Rıza hakkında yazılanlar da, muhaliflerinin yazılarıdır. Tarafsız değildir, ilmi belgelere dayanmıyor.” Bunlar var sayalım ki, böyledir de taraftarı olan kör ve sağır âşıklarca yazılanlar çok mu tarafsızdır ve belgelere dayanıyor? Hem, sözü edilen tarafsızlıktan ve ilmî belgelerden ne anlaşılıyor? Bu husûsta ciddî tezler ve engin araştırma mahsûlü kitâblar yazılmıştır. Hangisini dikkat ve insafla okudu da ilmî ve tarafsız bulmadı? Tarafsız ve ilmî olmamalarının sebebi nedir? Muhâliflerince yazılmış olmaları mı? Bu, şu iddiâsı için kifâyet eder mi? Söylenilenlerin tarafsız ve ilmî olması için taraftarlarınca mı yazılmış olması lâzım? “Şu yazılanlar şundan şundan dolayı ilmî değildir” diyecek yerde, havanda su dövülüyor. Böylece de “çok tarafsız ve ilmî”(!) sözler sarfediliyor.

    İçlerindeki âyet ve hadîsler ile hakîkî âlimlere âid sözler çıkarılırsa, günümüzdeki piyasa yapan her türlü inhirâfların, onları yumurtlayan zındıklıkların ve pisliklerinin kaynağının, galerisinin Menâr Tefsîri ile Menâr mecmûaları olduğu görülecektir. İslâm’da bilinen manasıyla Cin ve Şeytanların olup olmadığı, Îsâ aleyhisselâm’ın nüzûlünün olup olmayacağı, İslâm’ın ve Kur’ân’ın geçmiş Şerîatları ve Tevrât ile İncîl’i nesh edip etmediği, Sünnet’in Şer’î bir hüccet olmadığı (Mason biraderlerin idâresinde çıkan Menar Mecmuâsındaki Doktor Sıdkı kâfirinin makalesi), İslâm Mezheblerinin bir yana fırlatıldığı, Müctehid imâmların birer köylü Mehmed ağa derekesine düşürüldüğü ve daha niceleri… Bir de şunların gâvur dostlarının lehlerindeki şehâdeti onlarca neden makbûl olmasın, bir mâni’ mi vardı?

    Dört: Demek, Müslümanlar bakımından iman esaslarını altıdan ikiye filan indirmediniz öyle mi? Ey akl-ı selîm sâhibleri!… Bu ifâdelere iyi dikkat ediniz… Göreceksiniz ki, onlarda bir yalan, yâhud yanlış, bir de her şeyi ortaya döken i’tirâf vardır; müdhiş bir i’tirâf!…

    (Bir): Kulların Allah’a şirksiz îmân, Âhirete şeksiz îmân ve Amel-i Sâlih ile cehennemden kurtulup cennete girilebileceğini, siz demediniz mi? Şu sözlerinizle ne demek istediniz? Kimi kandırmaya çalışıyorsunuz? Yoksa siz ne dediğini artık anlamaktan mahrûm hâle mi geldiniz? Bu sözün lâzımı, Lüzûm-i Beyyin ile (Peygamberlere, Kitâblara, Meleklere ve Kadere îmân etmemek, cehenneme îmân etmek ise cennete girmenin temel sebebi değildir) demek değil midir?.. Hattâ, Allah’ı yalanlayarak “Kur’ân’ın peygambere îmân edin demediğini” (Polemik Değil Diyalog: 36) siz iddiâ etmediniz mi? Bu açık bir beyân değil midir? İki cümlenizi yan yana koyalım:

    “Kur’ân’ın peygambere îmân edin demediğini” (Polemik Değil Diyalog: 36), “Peygamberimizin peygamberliğini inkar etmeyecekler.” (Yukarıdaki cevâbî yazınız)

    Şu iki ifâdeden ne anlaşılır? Önümüzde birkaç ihtimâl var: Birincisi: İlk sözden tevbe etti. Buna ancak seviniriz. Ancak bunu açık bir dille ifâde etmelidir. İkincisi; Birinci sözün gereği olan inancı aynen koruyor; ama, ikinci sözdeki ma’nâyı bir edeb kabûl ediyor. Üçüncüsü: O, inkâr etmeyecekler sözüyle îmân edecekler demek istemiyor. Aksine “O da bir peygamberdir ama O’na îmân etmek veya uymak mecbûriyeti yok; O, bütün insânlığa gönderilmedi. Birileri bir başka Peygambere uysa da olur” demeye getiriyor. Bu Mü’mini kâfir yapan bir düşünce ve sözdür. Dördüncüsü: “Kur’ân îmân edin demedi”; ama, “Sünnet îmân edin dedi” demek istiyor. Bu söz, -ikinci parçası doğru ise de- ilk parçası doğru olmayan ve Kur’ânı yalanlamakla Mü’mini kâfir yapacak olan bir sözdür. Beşincisi: Bu “Peygamberimizin peygamberliğini inkar etmeyecekler” diyaloğ’un selâmeti sebebiyle bir siyâset ve üslûb îcâbı olarak Müslümanların infiâli bertaraf edilmek için söylendi. Bu da açık bir inkârcılıktır.
    Hâsılı, Birinci ihtimâlin dışındakilerin hepsi küfürdür.

    (İki): Neden mutlak olarak, yani herkes bakımından değil? Bu “Müslümanlar bakımından iman esaslarını altıdan ikiye filan indirmedim” sözünde “Müslümanlar bakımından” sınırlandırması ne için getirildi? Yoksa îmân esasları Müslümanlar bakımından altı ise de Yehûdî ve Hristiyanlar bakımından sadece Allah’a şirksiz îmân, Âhirete şeksiz îmân ve Amel-i Sâlihdir mi demek isteniyor? Değilse, bu Müslümanlar bakımından kaydı neyi ifâde ediyor? Yoksa (bu dediklerimi şimdilik Müslüman olmayanlar için söyledim. Müslümanlar için söylemenin ise henüz zamanı gelmedi) mi denilmek isteniyor? Sn. Karaman!… Siz ne dediğinizi biliyor musunuz? Evet, evet, siz her şeyi yazıyorsunuz ve diyorsunuz da bunu körler veya görmemek için sıkı sıkıya gözünü kapatanlar görmüyorlar; sağırlar veya işitmemek için kulağını iyice tıkayanlar işitmiyorlar; yoksa her şey açıkça yazılmış, her şey yüksek sesle söylenmiş…

    Beş: (Ehl-i kitap için de, bazı İslam alimlerinin, şu şartlar ile kurtulabilecekleri kanaatinde olduklarını naklettim) derken de önceki yalanınızı tekrâr ediyorsunuz. Öyle bir İslâm âlimi yok. Varsa isim vermeliydiniz. Cevâbî yazımızda bunu uzun uzun anlatmıştık. Aksine bunu söyleyenler zındıklardan başkası değildirler.

    [Sonraki bir yazınızda bu İslâm âlimlerinin(!) Abduh, Reşîd Rıza ve Süleyman Ateş olduklarını söylediniz. Lâ habbe velâ kerâmete… Bozacının şâhidi şıracı… Bütün bir Ümmet ve âlimleri bir yanda; üç şövalye ise başka bir yanda. Ayıb diye bir şey var… Biz, mason birâderlerin böylesi açık ifâdelerini bilmiyorduk. Evet onların bir çok küfriyyâtını biliyorduk da, bunu bilmiyorduk; tashîh-i nakil isteriz. Doğrusu işimize de yarar. İpe sapa gelmez hezeyanların sâhibi Ateş de İslâm âlimi ise, ört ki ölem; innâ lillâhi… Biz ise “İslâm âlimi” derken Îmân, İslâm ve İctihâd mertebesinde ilim sâhibi olanları ve bunların izinde giden âlimleri kasdediyoruz; dînini dünyası için satanları değil.]

    Altı: Bu nakletmeniz sırf bir nakilden ibâret değildir; aksine yazınızın bütününden anlaşıldığına göre onu iltizâm da etmektesiniz. Hattâ gazetedeki yazınızda böyle bir görüşü benimsemekte bir mahzûr görmediğinizi de açıkça beyân ettiniz. Şimdi açıkça söyleyin: Ben bu görüşü benimsemiyorum; yanlıştır. Hattâ küfürdür. Biz de sevinerek i’lân edelim…

    Şöyle demiş idiniz:

    “Ben anılan konuşmamda, bu üç görüşü naklettim, her birinin delil ve dayanaklarını verdim ve özetle şunu dedim: Başka dinlerde, ötekilere böyle bir bakış mevcut değil, ama İslam düşüncesinde böyle bir görüş ve bakış mevcuttur. Kendim üçüncü görüşü benimsediğimi söylemedim ve savunmadım, yalnızca naklettim ve delillerini verdim. Ayrıca bu görüşün de savunulabileceği kanaatindeyim.”

    Biz de şöyle bir cevâb vermiştik:

    (Bir): Üç görüş diye bir şey yoktur. Mü’minler kandırılmak isteniyor. Aksi halde isbât edilsin ama zamânın zındıklarından isim verilerek değil. Bunların delîli değil şübhesi bile yoktur. Âhir zamân nebîsine sahtekâr, kitabına da uydurma diyenlerin bütün İslâmî delîller ve bir buçuk milyarı aşkın İslâm âlemi ve geçmiş onca İslâm medeniyetleri önlerindeyken ma’zûr görülmelerinin delîl bir yana hangi şübhesi olabilir?..

    (İki): Böyle bir bakış ne İslâm inancında ne de sapık Mezheblere âid İslâm düşüncelerinde yoktur. Ortada süzme bir yalan, katıksız bir kandırma ve iftirâ vardır…

    (Üç): Kat’î nasslar karşısındaki -görüş bile olamayacak- bir hezeyânın görüş kabûl edilip savunulabileceğini söylemek, eğer her düşeni/yitiği bir bulan çıkar şeklindeki bir Arab atasözü ma’nâsındaysa, doğru; evet ineğe ve sıçana tapınmayı bile savunan on milyonlar var. Yok eğer meşrû’ çerçevede ve ma’kûl sınırlar içinde bu da mümkündir denilmek isteniyorsa, Karaman’ın aksi inanca sâhib olduğu farz edilse bile ortada bir acabası ve tereddütü vardır. Bu acaba da, bir Mü’mindeki îmân’ı götürür.

    (Dört): Kaldı ki, mevzû bütünlüğü içinde asıl savunulan görüşün bu olduğu karînesiyle şu görüş mücerred bir nakil olmaktan çıkıp Karaman tarafından iltizâm edilmektedir. Kaçamak davranmanın âlemi yoktur. Nitekim nakillerin bazen sâhiblenildikleri de olur ki, onlar o zaman nakil olmakdan çıkıp da’vâ hâline gelirler.

    Artık bundan sonra, şu nakliniz bir da’vâ hâline geldi.

    Yedi: (Teslîs’e inananların cennete gireceklerini) iddiâ ettiğinizi söylemedik. Teslîse inananların kâfir olduğuna dâir açık bir âyet (Mâide:73) getirdik. Sonra da sorduk: (Teslîse inanmayan kaç Hristiyân var? Şu anda Karaman ve görüşünde olanlar, Teslîs inancında olanlara kâfirdirler diyebilecek midirler?) Size sorduğumuz suâlin cevâbını yine alamadık. Bir daha soralım: “Kâfirdirler” diyebilecek misiniz? Evet, Teslîs’e inananların cennete gireceklerini açık bir ibâreyle belki demediniz; bunu bilmiyoruz. Zâten böyle bir iddiâmız da olmamışdı. Lâkin, cennete giremez veya cehenneme girecek de demediniz. Bir daha soruyoruz:

    -Teslîse inananlar kâfir olurlar mı?

    -Kâfir olurlarsa, (şimdi söyleyin) cennete girebilirler mi?

    -Giremezlerse, iki menzile (cennetle cehennem) arasında mı olacaklar veya cehennem’e girecekler mi?

    Cevâbınız, (Cehenneme girmeyecekler demedim) veya (cennete girecekler demedim) şeklinde kaçamak cevâblar olmasın. Ustaca olduğunu zannettiğiniz şaşırtmacalarla işi geçiştirmeye kalkışmayınız; karşınızdakileri çocuk yerine koymayınız.

    Sekiz: “Daha doğrusu bugün kabul edilen resmi hristiyanlık veya yahudilik inancına sahip olanlar cennete girecek demedim) diyorsunuz. Allah aşkına söyleyiniz; sizin diyalog yaptığınız, konuştuğunuz Yehûdîler ve Hristiyânlar resmî değil de gayr-i resmî mi idiler? Vatikan temsilcisi, Haham? Veyâhud berâber nutuklar attığınız Yehûdîler ve Hristiyânlar içinde resmî olmayan kaç Hristiyan ve Yehûdî vardı? Veya hiç var mıydı? Var idiyse kimlerdi? Yoksa târih tünelinden eskiye gidip İznik Konsili’nde Hristiyanlıktan tard edilen/kovulan Hristiyânlar veyâ Yehûdî tahakkümüne isyân eden Yehûdîleri bulup onlarla mı diyalog yaptınız, onlarla mı konuştunuz da bizim haberimiz olmadı?

    Dokuz: (Peygamberimizin peygamberliğini inkar etmeyecekler) demekle, neyi murâd ediyorsunuz?

    -“İnkâr etmemek”, “îmân etmek” demek midir?

    -Îmân etmek demekse, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in peygamberliğini inkâr etmediği târîhen bilinen Ebû Tâlib Mü’min miydi, değil miydi?

    -İnkâr etmemek, şâyet îmân etmek değil ise, Îmân edecekler mi?

    -Edecekler ise, bu cehennemden kurtulup cennete girmek için olmazsa olmaz seviyesinde midir, değil midir, ahlâkî midir?

    On: Biz yazımızda, (”Peygamberimizi inkar edenler kurtulacak” diyorlar) demiyoruz; aksine (Peygamberimize îmân etmeyenler kurtulacak diyorlar) diyoruz. Evet inkâr etmemek îmânın bir parçasıdır ama tasdîk edip teslîm olmadan makbûl îmân hâsıl olmaz.

    İmâm Tahâvî şöyle diyor:

    Yehûdîler(den bir grup) Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelip nebîliğini ikrâr ettiler ve İslâm’a da girmediler. İslâm’a girmekten kaçınmaları sebebiyle onlarla harb etmedi. Çünkü ona göre onlar bu ikrârlarıyla Müslümân olmadılar.

    Bize İbnü Ebî Dâvûd rivâyet etti. (O), bize Amr İbnü Merzûk rivâyet etti, dedi. (O), bize Şu’be Amr İbnü Murre’den, (O), Abdullâh İbnü Seleme’den, (O da) Safvân İbnü ‘Assâl’dan rivâyet etti, dedi:

    Bir Yehûdî arkadaşına, gel şu Nebî’ye soralım, dedi. Diğeri O’na, “O’na Nebî deme; çünkü O, eğer bunu işitirse dört tane gözü olur” dedi. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e geldi ve O’na Şübhesiz biz Mûsâ’ya dokuz apaçık âyet verdik, âyetini sordu. Bunun üzerine Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

    (Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayın, Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı bir kimseyi öldürmeyin, ancak (Allah’a göre) hak (olan sebeb) ile öldürün, çalmayın, zinâ etmeyin, sihir yapmayın, fâiz yemeyin, öldürmesi için suçsuzu sultâna götürmeyin, iffetli kadına nâmus iftirâsı atmayın, harbde cebheden kaçmayın, husûsan siz ey Yehûdîler, cumartesi gününde haddi aşmayın/avlanma yasağını çiğnemeyin.)
    (Safvân), dedi ki; bunun üzerine elini öptüler ve şâhidlik ederiz ki sen bir nebîsin dediler. (Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem), o halde neden bana uymuyorsunuz? buyurdu. (O Yehûdîler de), Dâvûd aleyhisselâm, zürriyetinden her zaman bir nebi olsun diye duâ etti; biz, sana uyduğumuz takdîrde Yehûdîlerin bizi öldürmesinden korkuyoruz, dediler.

    Demek ki, değil (inkâr etmemek), (ikrâr etmek) bile îmân için bazen yetmiyor. Olabilir ki, O’nun başka kimselere gönderilen bir peygamber olduğu ikrâr edilmektedir. Hâsılı, sözler ve ifâdeler kaypak… Kasıd yoksa, değil bir müctehidin kaliteli bir mukallidin bile asgarî dikkatinden mahrûm esneklikte ibâreler…

    On Bir: Evet, biz de Karaman’ın dediği gibi “adamlar ne demiş ise o nakledilir” görüşündeyiz. Onun için yazımızda O’na dayandırılan ne bir kelime fazla kattık, ne de bir kelime eksilttik, sadece denileni naklettik.… Onun böyle bir hedefin arkasına sığınarak muğâlata yapabileceğini ve bunun Onun taktiği olduğunu geçmişten biliyorduk. Onun için, yer yer lüzûmsuz da olsa sözlerinin hepsini naklettik… Biz ne yapmışız da bühtân ve zulüm etmişiz?..

    Bizim en çok yaptığımız, ustaca söylendiği zannedilen ifâdelerin lâzımı olan manalarını açıklamak ve altını çizmektir. Hattâ, bir yanıyla mücmel olan ifâdeleri bir bakıma tercüme etmektir. Bu Lâzimî Ma’nâlar Lüzûm-i Beyyin, yani vâsıtasız olarak o sözlerden ayrı düşünülemeyecek ma’nâlardır ki, erbâb-ı ilme göre sahiblerini bağlarlar; o sözleri sarf edenler, “ben onları demedim, kabûl etmiyorum,” diyemezler. Cehennemden kurtulup cennete girmek için “Allah’a şirksiz, Âhirete de şeksiz îmân ve sâlih amel” yeter sözünden, “Peygamberlere, Kitâblar’a, Melekler’e ve Kader’e Îmân bu noktada mutlak gerekli değildir” inancını da vâsıtasız olarak lâzım getirir. Aynı şekilde, şunların sözlerinin (başka delîlleri hesâba katmadıklarına göre) Mefhûm-i Muhâlifiyle[2] de böyle bir ma’nâ anlaşılır. İlim sâhibleri bilirler ki, Mefhûm-i Muhâlif (Şâri’ olmayan) beşer kelâmında söz birliği ile, Şâri’ kelâmında ise cumhûra göre hüküm ifâde eder. Sözün özü, Lüzûm-i Beyyin ile, (hattâ, bu Lüzûm-i Ğayr-i Beyyin bile olsa bir nisbette aynıdır) ve Mefhûm ile bir sözden anlaşılan ma’nâyı söz sâhibine nisbet etmekte hiçbir şekilde bühtân bulunmaz; bunda en çok tesbît, yani burada bir ma’nâda “ictihâd” hatâsı olur.

    Müctehidlerin peşini bırakıp herkesi ictihâda çağıran Abduh ve Reşîd Rızâ birâderlerin yolunun yolcusu olan Karaman bizim “ictihâd”ımıza umarım karşı çıkmaz. Şunu da ifâde edelim ki, biz hakîkî müctehidlere göre sâhib-i ictihâd değil isek de, Sn. Karaman ve benzeri endâzesiz sözlerin sâhibleri gibi bir Müctehid olmaya da tenezzül etmeyiz… Üstelik biz, sözümüzü bir noktada O’nun açık ifâdesine dayandırdık. Öyleyse lütfen bize, “bühtân etmek” “bühtân”ı ve “zulm etmek” “zulm”ü yapmasınlar…

    On İki: Tıpkı Onun gibi “Katılmıyorsak karşı delilleri zikrederiz” dedik, inkâr edilmez açık karşı delilleri zikrettik. Şimdi, laf kalabalıklığı ve canbazlık yapmayı bırakıp kendilerinin ortaya koydukları “adamlar ne demiş ise o nakledilir” düstûruna sâdık kalarak, cevâblarımızdan nakiller yapmalıydı. “Katılmıyorsak karşı delilleri zikrederiz” dediğine göre, katılmadığı görüşlerimizin karşı delîllerini zikretmeli ve “bühtân” ve “zulüm” yaptığımızı isbât etmeliydi. Karşı hiçbir delîl de getirmemiştir. “Benim için şunu dedin, bana şunu şunu nisbet ettin, ama bunlar yalandır, doğrusu da şudur” deyip isbât etmeliydi. O halde de, bize “bühtân ettin” “bühtân”ı, ve “zulmettin” “zulm”ü yaptığı açıktır.

    On Üç: Sn. Karaman, (insaf ve ilmî davranış budur) derken, doğru diyor da, buna kemâliyle riâyet edenleri riâyet etmemekle ithâm etmek sûretiyle şu sözünde bile aynı söze ters düşüyor ve burada da zulmediyor.
    —————————————
    Netîce
    ————————————-
    Hâsılı, biz kimseye bühtân/iftirâ ve zulüm etmedik. Sn. Karaman’ın sözlerini bir kelime bile kesmeden satır satır alıp madde madde kısmen de olsa cevâblandırdık. Aksine, asıl bühtân ve zulüm sâhibleri bize bühtân etme bühtânı yapanlardır. Hattâ Asıl iftirâcılar, Allah celle celâlühû Resûlüllah’a îmân edin buyurduğu halde[3] Kur’ân peygambere îmân edin demiyor diyerek, Allah’a iftirâ edenlerdir; Allah celle celâlühû âyetlerde, Kur’ân’a îmân etmeyi bütün insanlara emrettiği hâlde,[4] O’na îmân etmeyi kurtuluş sebebi saymayarak Allah’a iftirâ edenlerdir… Allah’a yalan iftirâ edenden daha zâlim kimdir?!… Bu yolun ucu kat’î bir uçurumdur… Biz kimsenin hele îmânî noktalarda tökezlenmesine hiç mi hiç sevinmeyiz… Hattâ bunu bir noktada küfür sayarız… Tevbe etmek büyük bir fazîlettir. Sahâbe’den bile irtidât edip sonra yeniden İslâm’a girenler olmuştur. Ebû Dâvûd (2762), Dârimî (2503) rivâyetlerine göre Benî Hanîfe mescidinde Müseyleme’ye îmân edenler vardı. Biri dışında Abdullah İbnü Mes’ûd radıyallâhu anhu’nun elinde tevbe etmişlerdi. Tevbe edenin, değil elini, ayağını bile öperiz. Bunu burada i’lân ediyoruz.
    ——————————————-
    Hayrettin Karaman’ın Gönderdiği En Son Cevabı
    ———————————————
    [Sayın Yazı işleri müdürü,

    Önce yazar Hüseyin Avni’nin saptırma ve ithamlarla dolu yazısını, bana bilgi vermeden, “bak, şöyle bir yazı yayınlayacağız, diyeceğin var mı, cevabın var mı, birlikte yayınlayalım” demeden yayınlıyorsunuz. Sıra benim cevabıma gelince ona gönderiyor, cevap alıyor ve -herhalde tesirini azaltmak için- bunu birlikte yayınlamak istiyorsunuz. Bunu normal ve adil karşılamıyorum. O yazıdan sonraki sayıda yalnızca benim yazımı yayınlamanız gerekir. Sonra yazar bunu görür, cevap verir, bunu yayınlarınız, sonra ben onu görür cevap veririm veya vermem. Doğrusu budur, böyle olmalıdır.

    Şimdi ben hocanızın cevabi yazısını kaydettim ve ona da kısa bir cevap yazacak iftira hükmünde olan haksız ithamlarını ispat edeceğim; ama bu sayınızda değil, onun cevabi yazsından sonraki sayıda ve yalnızca benim yazım basılacaksa. Daha sonraki sayılarda o istediği kadar cevap yazsın, siz de neşredin, buna bir diyeceğim olmaz.

    “Öteden beri aynı mesele hakkında yazılarınızda farklı farklı fetvalar veya birbiriyle çelişkili ifadelerinizi görüyorum. Ancak ne de olsa onlar ameli konulardı. Şimdi ise durum tamamen itikada taalluk etmekte. Özellikle diyalog faaliyetlerini yapan bir gruba yakınlaştıktan sonra Polemik Değil Diyalog adlı kitabınızla birlikte yayılan ve savuna geldiğiniz düşünceler İslami kesimlerdeki imajınızı bitirmiştir.

    Çünkü bu tavır netliği olmayan ve İslam dünyasında sayılarına çokça rastladığımız konjektör ulemasını hatırlatıyor ve dahi hakkınızda böyle bir kanaatin yayılmasına sebep oluyor.” diyor ve beni tevbeye davet ediyorsunuz. Ben ise sizi ve hocanızı -ilim ahlakı bakımından- beni anlayacak, tartacak, değerlendirecek seviyede görmüyorum ve sizi bana yaptığınız zulüm (iftira, itham, su-i zan…) sebebiyle tevbeye davet ediyorum.

    Hocanızın cevabi yazısının altına bu yazımı da aynen koyun. Bundan sonraki sayınız ne zaman çıkacaksa bildirin, cevaba cevabımı yazayım. Eğer bu yazıyı aynen koymazsanız gazetedeki köşemde yayınlarım. Allah iyi niyetli olup hataya düşenleri affetsin ve ıslah buyursun. Amin.] (Karaman’ın sözü bitti.)
    ———————————————
    Notlar

    Bir: Tenkîd yazısının tenkîd edilene her hâl ü kârda bildirilme şartı yoktur. Olsaydı, her halde Sn. Karaman Muhterem Ahmed Ali Aksoy Hocaefendiye karşı yazdığı üç günlük cevâbî yazısını ona gösterir ve vereceği cevâb ile beraberce neşrederdi. Ama böyle yapmadı. Bunu biz, O’nun için de bizim için de normal ve adil karşılıyoruz. Ancak O, bunu sadece bizim için, normal ve adil karşılamazken, kendisi için normal ve adil karşıl(ayab)iliyor. Bizim tek, Onun ise çift terâzisi var. Veyl olsun mutaffiflere… Biz O’nun yazdıklarını bizim yazdıklarımızla yan yana neşretmeye söz veriyoruz. Bunu O’ndan da istiyoruz. Bakalım buna cesâret edebilecek mi?

    İki: Sn. Karaman bize gönderdiği bir yazısında, ben ise sizi ve hocanızı -ilim ahlakı bakımından- beni anlayacak, tartacak, değerlendirecek seviyede görmüyorum, diyor. Bu sözü, ne acıdır ki, kat’î bir doğrudur… Çünkü hakkı görmek için kör veya şaşı olmayan bir göze de ihtiyâç vardır… Musîbet işte buradadır… Görmemek birkaç sebeble olur ki, bunlardan bir takımı şunlardır: Biri görme uzvundaki körlük veya şaşılık, diğeri, görülecek şeyle göz arasında göstermeyecek perde bulunması, bir başkası da görülecek bir şeyin gerçekte sâbit olmaması veya görülemeyecek küçüklükte olması… Görenler Allah için konuşsun… Biz ilim ve ahlakda kemâl ve hattâ vasat seviye iddiâsında olacak kadar -hamd olsun- câhil ve ahlaksız değiliz. Hakîkî ilim ve ahlâk nümûnelerinin şaşırtıcı seviyelerini kitâblarda okurken ve bizzât görürken bu dediğimizin aksi düşünülemez. Ancak, sallanarak yürüyüp hezeyân nev’inden sözler söyleyen sarhoşun sarhoşluğunu anlamak için, Adlî Tıp Mütehassısı, ölüm derecesinde kıvranan bir hastanın hastalığını bilebilmek için de Tabîb-i Hâzık olmaya her halde ihtiyâc yoktur. O’nun istiğnâsı, isbât edilen hakîkatler karşısında yanlışta ısrârı, haklı tenkîdler sebebiyle nefsânî infiâli ve nakillerinde bilerek veya bilmeden vâki’ telbis/karıştırma üslûbu kendi ilim ve ahlâkının mi’yârı ve terâzisidir; bizim ayrıca bir şey söylememiz fazla olur…

    Üç: Şimdilerde cevâb diye yazıp gazete sütünlarını işğâl ettiği, ciddî okuyuculara bir bakıma saygısızlık da sayılabilecek bomboş yazılarının birincisi, gıybet ettiler gıybeti, bühtân ettiler bühtânı ve zulmettiler zulmünden ibâret… İkincisi, (diyaloğ Vatikan’ın oyunudur) şeklindeki onun şu şartlarda yazmayı münâsib bulmadığı ama bizim bildiğimiz ve ileride inşâellah neşredeceğimiz birinci adım ve merhalesini tâ’kîb eden ikinci adım ve merhalesinden ibârettir. Üçüncüsü de eski karaladığı yuvarlak ve kaypak ifâdelerinin tekrârı olan üçüncü ve bu husûstaki bâtıllıkta varılabilecek son adım ve merhale.

    Dört: Artık okus-pokusçuluklarla külâhtan tavşan çıkarmak göz boyamacılığı devri geçti; duyurulur. Ya elle tutulur müşahhas delîllerle konuşacak, veya dedikodu dedikodularıyla prim yapmaya kalkışmayı bırakacağız.

    Beş: Kendi cevâb ve tehdîd yazısını dilediği yerde yayınlayabilir. Artık yazdıkları bundan böyle -dümeni Hakka doğru çevirmedikçe- hep aleyhinde olacak, yazdıkça ve debelendikçe daha da batacaktır. Günahlarımızdan da binlerce tevbe ederiz. Bildikleri bühtân, sû-i zan ve haksızlıklarımız da nelerse, bildirirlerse onlardan da tevbe edeceğiz; Mü’min ve delikanlı sözü…

    Altı: “Allah iyi niyetli olup hataya düşenleri affetsin ve ıslah buyursun. Amin…” şeklindeki duânıza biz de “âmîîîn…” diyor, yalnız bir ilâve daha yapıyoruz: “Allah, iyi niyetli olmayanların da niyetlerini iyiye çevirsin; şâyet bu, adâlet ve hikmet-i ilâhiyye îcâbı mukadder değilse, Ümmet’i kötü niyyet sâhiblerinden hayırlısı ile halâs eylesin. Âmîn…”

    SALVELE

    Hasbunallâh!

    Sayın Hayrettin Karaman Yeni Şafak gazetesindeki köşesinde üs üste üç yazı yazdı. Bu yazılardan ilk ikisi bomboş olduğu için mevzusunu dahi etmeyeceğiz. Dedikodu ettiler dedikodusundan ibaret olan bu yazılarıyla okuyucusunu kandıran Karaman, geçen sayımızda neşredilen Hüseyin Avni hocaefendinin makalesine eski yazdıklarını tekrar eden yazıları yazmasının dışında herhangi bir müdellel cevap veremedi. Üçüncüsü olan Ebedi Âlemde Kurtuluş (Necat)[5] başlıklı yazısı ise daha önceki bâtıllarının ufak tefek farklılıklarla bir daha tekrârından ibârettir. Sözünü ettiğimiz yazısını -tek bir kelimesini bile makaslamadan- buraya alacak, aralarına koyacağımız kısa notlarla bazı noktalarına dikkat çekeceğiz. İtalik yazılar Sn. Karaman’a, altında yer alan cevâblar da bize âiddir.

    Karaman: Bütün evrensel (milli olmayan, bütün insanları kazanmayı hedef alan) dinler, diğer dinlere mensup olan insanların dünya ve ahiretteki durumları ve dünyada onlarla kurulacak ilişki kuralları üzerinde durmuşlardır.

    Cevâb: Bu İslâm için doğrudur. Ancak Allah ve Resûlü, Ehl-i Kitâb’ın dinlerini değiştirdiğini ve tahrîf ettiğini bildirdi. Değiştirilmeseler bile, İslâm’ın gelmesi ile zamanlarının bittiğini haber verdi. Yahûdîlik şu hâliyle millî bir dîndir. Şerîat-i Muhammediyye’nin Yahûdîlik ve Hristiyânlığın îmân esaslarının tamâmını, amelî esaslarının ise bir kısmını tekeffül ettiğini, kalan kısmının da hükmünü kaldırdığını, artık bağlılarının külliyen İslâmiyet’e girmek ve Resûlüne îmân edip uymak zorunda olduklarını i’lân etti. Böylece bir önceki Şerîatların bir kısmı İslâm’a yerleştirildi. Diğer bir kısmının da hükmü kaldırıldı. Tahrîfâta ve tebdîlâta uğrayan yanları ise ya iptal edildi, veya düzeltilip ibka edildi. Böylesi nesh edilen bir dînin “diğer dinlere mensup olan insanların dünya ve ahiretteki durumları ve dünyada onlarla kurulacak ilişki kuralları üzerinde durmuş” olmaları neyi ifâde eder?.

    Gerçi Mason olduğu bilinen ve modernist tâifenin şeyhleri olan Abduh ve Reşîd Rıza İslâm’ın içindeki/Kur’ân ve Sünnet’in kendi içindeki Nesh’i inkâr ettiler ve Kur’ân’ın, Tevrât ve İncîl’i nesh edemeyeceğini iddiâ ettiler. Tıpkı Yahûdîler ve Hristiyânlar gibi mantık yürüttüler.

    Onlara göre,

    “Allah geçmiş kitâbları neden nesh edecek idi? Hâşâ bilemediği bir şeyi yeni öğrendiği veya bildiği, yâhud daha münâsib olanı bulduğu için mi? Bu Allah’ın her şeyi bilen bir zât olduğuna sığar mıydı?”
    Neshi o kuş beyinlerine sığdıramadılar. “Bundan Bedâ/câhili olduğu şeyi yeni öğrenmek lâzım gelmez mi?” diyorlardı. Gelmezdi, çünkü, verdiği o hükmü verirken belli bir zaman için vermiş ama bunu belli bir zaman için verdiğini kullarına bildirmemişti. Hikmet de zaten bunu gerektiriyordu. Yeni gelen hüküm ile de geçmiş hükmün vaktinin bittiği bildiriliyordu. Kime ne düşerdi? “Allah dilediğini nesh eder” olduğunu kendisi haber veriyordu. Ancak Ümmet’in içindeki ondan gibi görünen şu zındıklar, Bâtınî te’vîllere taş çıkartacak oynamalarla bu hakîkati inkâr ediyorlardı. Bu zırvalamalarının münâkaşa yeri bu yazı olmadığı için burada daha başka söze hâcet görmüyoruz.

    Bunu Kur’ân’ın onları musaddik/doğrulayıcı oluşuna ters buldular. Oysa Kur’ân’ın Tevrât’ı ve İncil’i Allah’dan gelmeleri, hak ve zamanlarında geçerli olmaları bakımından doğrulaması ile hükümlerini kaldırmasının çelişmeyeceğini bilemeyecek kadar ahmak ve dîvâne, değilse, hâin ve tahrîfçi olduklarını ortaya koydular. Çünkü, Onlar Allah’dan gelme idiler ve haktılar. Kur’ân bunu tasdîk edicidir. Ama onları gönderen Allah tatbîk edilişlerinin başlayış ve bitiş zamanlarını da bildirebilirdi. Bunu şu mason biraderlere ve kör taklidçilerine soracak değildi ya.

    Dolayısıyla muharref dînlerin “diğer dinlere mensup olan insanların dünya ve ahiretteki durumları ve dünyada onlarla kurulacak ilişki kuralları üzerinde durmuş” olmaları insanları haktan ve hakîkattan saptırmaktan başka bir işe yaramaz. O bakımdan onların bu işini dînî bir faaliyetmiş gibi görüp göstermek, dîni olan bir kişi için düşünülemeyecek cinâyetlerdendir..

    Karaman: İslam’a göre başka dinlere mensup olan insanlar İslam dinine davet edilirler, ama bunu kabul etmezlerse onlara düşmanlık edilmez, Müslümanların dinlerine ve vatanlarına karşı savaş açmadıkça, aleyhlerinde çalışmadıkça kendileriyle iyi (iyilik ve adalet temelinde/çerçevesinde) ilişkiler kurulur, bağımsız bir ülkede barış içinde yaşamalarına imkan verilir, İslam ülkesi içinde teb’a (zimmîler, ehlü’z-zimme) olarak yaşamalarına imkân tanınır, İslam ülkesi teb’ası olan gayr-i Müslimler bütün temel insan haklarından istifade ederler… Bu cümleden olarak dinlerini ve kültürlerini korurlar, mabetlerine dokunulmaz, ibadetlerini ve din eğitimlerini serbestçe yaparlar.

    Cevâb:

    Bir: “İslam’a göre başka dinlere mensup olan insanlar İslam dinine davet edilirler.” Buraya kadarki sözün zâhiri doğru. Ancak bu, yaptırımı olmayan ve ihtiyârî/isteğe bırakılan bir iş midir, yoksa olmazsa olmaz seviyede bir vecîbe midir? “Edilirler” mi, “mutlaka edilmelidirler” mi? Bunu bilmiyoruz. O yüzden buranın açıklık kazanması gerekir. Ancak aşağıdaki madde, -inşâallah yanılıyoruz; amma- kuvvetle muhtemel bunun isteğe bırakılan bir iş olduğunu ihsâs etmektedir:

    İki: “Ama bunu kabul etmezlerse onlara düşmanlık edilmez.” Burası aklî ve naklî delîli olmayan bir saçma sapan hezeyân… Çünkü, Allah celle celâlühû, onları İslâm’a, Peygamberine ve Kitâbına çağıracak, onlar ise O’nun mülkünde baykuşlar gibi ötecekler de Mü’min olanlar onlara buğz bile etmeyecekler; bu akla sığar mı? Elbette sığmaz… Çünkü,

    İslâm’a gir da’vetini kabûl etmemek ya ma’rûf’dur veya münker’dir. M’arûf olduğunu söyleyecek olan Mü’min(!)’e -burada ve şimdilik- diyecek bir sözümüz yoktur. Münker’dir deniliyorsa, münkere kızmayan ve düşmanlık yapmayan bir kalbde susam tânesi ağırlığınca bir îmân yoktur…..

    “Hiç şüphesiz ki şeytân size bir düşmandır. Öyleyse onu düşman edinin.”[6] Şu halde Allah, bize düşman olanlara bizim de düşman olmamızı emretmektedir.[7]

    Allah’ın Resûlü’ne, O’na gönderilen Kitâb’a îmân etmemekle Allah’a düşmân olanlardan teberrî etmek lâzım geldiğini,[8] düşmanlığın ancak zâlimlere olacağını,[9] kâfirlerin de zâlimlerin tâ kendileri olduğunu,[10] dolayısıyla kâfirlere düşman olmamız gerektiğini bize Allah celle celâlühû bildirmektedir.

    Üç: “Müslümanların dinlerine ve vatanlarına karşı savaş açmadıkça, aleyhlerinde çalışmadıkça….. bağımsız bir ülkede barış içinde yaşamalarına imkan verilir” şeklindeki ifâdeler Müslümanlara âid olan İslâm dîninin hükmü değildir. Başka birinin îcâd ettiği başka bir dînden veya ideolojiden alınmış olmalıdır. Burada, saldırı olmadıkça muhârebe manasında bir cihâd’ın olamayacağını söyleyen şaşkınların görüşü ortaya konmaktadır. Bu düşünce, din düşmanlarının cihâd rûhunu söndürmek ve i’lâ-i kelimetüllâh’ı yok etmek için uydurduğu ve ilerici Müslümanlara pazarladığı bâtıl bir düşünce.

    “Bağımsız bir ülkede barış içinde yaşamalarına imkan verilir”miş(!)… Hattâ, utanılmasa nerdeyse “beslenirler ve Müslümanların kökünü kazıyacak şekilde güçlenmelerine yardım edilir” denilecek. Bu öyle bir akıl ve düşünce ki akıllara zarar… Günümüz zalimlerine yalakalık yapan “konjektür ulemâsı”nın en büyük ve en bâriz vasfı hangi akımdan veya gruptan olursa olsun cihâd ruhunu söndürmek… Bir kişinin -ister kendini bir tarikat şeyhi olarak pazarlasın, isterse müçtehid- cihad ve mücahidlerle ilgili tavrı ve sözleri turnosol kağıdı nev’inden onları hemen ayırt etmemizi sağlar.

    Karaman: Ahirette durumları ne olur? Cennete mi, cehenneme mi giderler?

    Bu sorunun cevabı, Hz. Peygamber’den önce veya sonra yaşamış olmaları durumuna göre İslam alimleri tarafından farklı şekillerde cevaplandırılmıştır.

    İsra Suresi(17)’nin 15. âyetinde Allah Teâlâ, “Peygamber gönderip dini tebliğ ettirmedikçe kimseye azap etmeyeceğini” bildiriyor. İmam Mâtürîdî, Allah vergisi aklın Allah’ın varlık ve birliğini idrak için yeterli olduğundan hareketle Peygamber tebliği ulaşmamış kimselerin de bununla yükümlü olduklarını, İmam Eş’arî ise onların yükümlü olmadıklarını söylemişlerdir. Peygamber dönemine ulaştıkları halde bulundukları coğrafya ve şartlar yüzünden ona ulaşmaları imkansız gibi olanlar da muaf tutulmuşlardır.

    Cevâb: Doğru…

    Karaman: İmam Ğazzalî’ye göre Peygamber hakkında, dikkat çekmek ve araştırmaya sevk etmek için yeterli olmayan, yalan yanlış haberler almış bulunanlar da onu bulmak ve inanmakla yükümlü değildirler. Yükümlü olmayanlar ise cehenneme girmezler.

    Cevâb: İmâm Ğazâlî bir Eş’arî olarak, İmâm Eş’arî’den ayrı bir görüş sâhibi değildir. Belki Onun görüşü Eş’arî’nin görüşünün bir yanıyla kendince îzâhından ibârettir. Kaldı ki O’nun sündürülen ve kötüye kullanılan şu sözleri bile günümüz için düşünülemez. Zamânımızın medyasının ve enformatik gelişmişliğinin seviyesi buna asla müsâade etmez.

    Karaman: M. Abduh, Reşîd Rıza ve Süleyman Ateş gibi çağımıza yakın veya çağdaş bazı alimlere göre ellerinde, aslı kısmen bozulmuş da olsa bir ilâhî kitap bulunan Hristiyanlar ve Yahudîler gibi Ehl-i kitab da, şirk koşmadan Allah’ın birliğine ve ahirete iman eder, salih amel işlerlerse, Son Peygamber’i de -bildikleri takdirde- inkar etmemek şartıyla ahirette kurtuluşa ererler.

    Cevâb: Abduh ve Reşîd Rıza bunları nerede demişler? Me’haz gösteriniz. Demişlerse, bu söz kimseye haktan hiçbir şey kazandırmayacağı gibi onların birer îmânsız ve dinsiz olduklarını göstermeye yeter. İslâm’ı bütün insânlığa gönderilen bir dîn olarak göremeyen İslâm âlimi(!) Süleyman Ateş ise hakkında konuşulmaya değmeyecek bir kimsedir…

    Sonra siz Ateş’e de iftirâ ediyorsunuz. O “Son Peygamber’i de -bildikleri takdirde- inkar etmemek şartıyla ahirette kurtuluşa ererler” demiyor; burasını siz ilâve ediyorsunuz.

    Karaman: “Polemik Değil Diyalog” isimli kitapta (Ufuk Kitap, 2006) yer alan bir konuşmam da yukarıda özetlediğim bilgileri verdim. Görüş sahiplerinin delillerini açıkladım, çağdaş görüş daha yeni olduğu için onun delillerini daha geniş olarak açıkladım. Tabii konuşma, yazmadan farklı olduğu, ifadeler arasında dağınıklık bulunduğu için bazı kimseler yanlış anladılar, bazıları da fırsat bulmuşken bunu kötüye kullandılar.

    Cevâb: Şu delîl denilen Anka kuşu Kaf dağının arkasında mıdır, nerededir? Altı ayrı köşe yazısında böyle bir delîl görmedik. Eğer delîl dedikleri, “Allah’a şirksiz, ahirete şeksiz inanma, salih amel ve Peygamberimiz’i inkar etmemek,” ile “O’nun da hak peygamber olduğunu kabul etmek” ile alâkalı âyetler ise, bunlar olmadan da cennete girilebilir. Çünkü bunlardan bahsedilmeyen îmân âyetleri de vardır. Öyle olmayacağına göre bu bahis mevzûu bâtıl iddia için delîl olarak yetmez; öteki delîller hangisidir? “Peygamberimiz’i inkar etmemek, O’nun da hak peygamber olduğunu kabul etmek”ten ne kasdediliyor? Ona “îmân edib uymak ve tâbi’ olmak” necât için lâzım mıdır değil midir? Biz inkârı değil îmânı ve kabûl edip teslîm olmayı soruyoruz; o söylensin. Bu sözden O’nun “herkese” mi, yoksa “herkese değil de belli kimselere” gönderilen bir hak peygamber olduğu mu kasdediliyor? Burası açıklanmalıdır.

    Sonra, “Tabii konuşma, yazmadan farklı olduğu, ifadeler arasında dağınıklık bulunduğu için bazı kimseler yanlış anladılar, bazıları da fırsat bulmuşken bunu kötüye kullandılar” derken yine neden kandırmacaya sapılıyor? Lütfen muhâtablar temyîz yaşına varmayan küçük çocuk yerine konulmasın. Konuşma kitablaştığına göre çok mühim bir yanlış anlamaya veya kötüye kullanmaya mâni’ olacak düzeltmeyi yapmak gerekmez miydi?

    Karaman: İyi niyetliler için bir daha tekrar edeyim:

    1. Yukarıdaki görüşleri ben, kendi görüşüm olarak söylemedim, sahiplerini zikrederek naklettim (Bak. s. 28, 29, 35, 42).

    Cevâb: Evet, yukarıdaki görüşleri siz, kendi görüşünüz olarak söylemediniz ama bunlar benim görüşlerim değillerdir, kendi görüşüm başkadır da demediniz.

    Evvelâ, Abduh ve Reşid Rıza’ya yaptığınız isnâdın tashîh-i naklini yapınız; yerini gösteriniz. Sonra, bu nakli neden yaptığınızın sebebini açıklayınız ve şu suâllere cevâb veriniz:

    Siz bu görüşü benimsiyor musunuz? Benimsemiyorsanız, hak ve doğru da olabileceği ihtimâlini taşıyor musunuz? Taşıyorsanız, neden? O takdîrde, sizin îmânınıza bir şüphe ârız olmuyor mu? Bu inancınızın aksi ihtimâli inancınızdan ağır mıdır, ona denk midir, ondan zayıf mıdır? Vehim yahud şekk veya zan mertebesindeki bir îmân ne işinize yarar? Şu üç mertebedeki şüpheyle îmân bir arada bulunur mu? Bu naklettiğinizin doğru olabileceğine ihtimâl vermiyorsanız -ki inşâallah öyledir- neden naklettiniz? Geçen yazılarınız da bu görüşün de savunulabileceğini söylerken ne demek istemiştiniz? Böylesi deliler de çıkabilir mi demek istediniz? O halde neden daha açık bir dille bunu ifâde etmediniz? Değilse, elinizde bu şüphe ve tereddüdünüzü haklı çıkarabilecek ne vardır? Bu sizin îmânınıza zarar vermez mi? Vermez ise neden?

    Üstelik açık ifâdeniz var: “Kendim üçüncü görüşü benimsediğimi söylemedim ve savunmadım, yalnızca naklettim ve delillerini verdim. Ayrıca bu görüşün de savunulabileceği kanaatindeyim.”

    Bu sözlerinizle, her halde “böylesi ahmak ve densizler de çıkabilir” değil de “bu görüşün dahî doğru olma ihtimâli ve işe yarar delîlleri vardır” demek istediniz. Eğer, “böyle ahmak ve densizler de çıkabilir” demek istediyseniz, doğruyu dediniz; ancak bunu açık ve anlaşılır bir ifâdeyle söylemeliydiniz.

    Karaman: 2. Bana göre dördüncü görüşe sahip olan kişiler de İslam alimleridir.

    Cevâb: Bu dünya, sıçanların ve ineklerin ilâhlaştırıldığı, içlerinde dünyanın en büyük matematikçileri ve sâir süper fen adamlarının da bulunduğu yüz milyonlarca insanın onlara ibâdet ettiği/kulluk yaptığı, tımarhânelerinin dahî mehdîlerle, Peygamberlerle ve ilâhlarla dopdolu olduğu bir dünya… Putların karşısına geçen, onlara yalvarıp yakaran, birilerini şikâyet eden ve dert anlatmaya çalışan kereste gibi ilericilerin(!) sürülerce bulunduğu, hattâ hâkim olduğu bir dünya… Ne yapalım, siz de ismini verdiklerinizi âlim sayın. Ancak hiç unutmayın ki âlim, nefsinden, şeytandan ve şeytanın uşaklarından yana değil de, Allah’dan son derece korkan O’ndan ve Resûlünden yana olan, dînini dünyası karşılığı satmayan, hakîkî ve yeterli ilim, amel ve ihlâs sâhibi kimsedir…

    Karaman: 3. Peygamberi-miz’in gelmesinden sonra Ehl-i kitap da İslam’a davet edilmiştir, bunda şüphe yok, ancak Müslümanlığı kabul etmemeleri halinde davet edildikleri başka seçenekler de vardır; Sulh, teb’a olup cizye verme ve çağdaş bazı alimlere göre “Allah’a şirksiz, ahirete şeksiz inanma, salih amel ve Peygamberimiz’i inkar etmemek, O’nun da hak peygamber olduğunu kabul etmek.”

    Cevâb: “Müslümanlığı kabul etmemeleri halinde davet edildikleri başka seçenekler de vardır; Sulh, teb’a olup cizye verme” sözü, içinde eksik, fazlalık ve saptırma bulunan bir sözdür. Çünkü, sulh Müslümanların devletinin onlarla harbetmekten âciz kaldıkları veya harb ile kuvvetle muhtemel bir zarar görebilecekleri zamâna hasdır. İşi saptırmamak lâzımdır. Cizye doğru; ama cihâd hesabda yok. Müçtehidliği kendinden menkûl Sn. Karaman savaş hukukundan habersiz mi acaba?

    Karaman: Bana izafe edilen “Peygamber insanları İslam’a davet etmedi” sözü iftiradır. (Bak. 17, 37, 41).

    Cevâb: Bu sözü size kim, nerede iftirâ etmiş? Biz böyle bir şey bilmiyoruz. Maksadınız biz isek, bu bize yapılan bize iftirâ ettin iftirâsıdır. Biz sizin, “Peygamber insanları İslam’a davet etmedi” dediğinizi değil de “Kur’ân birçok âyette bunu söylüyor; yani ‘Peygambere iman edin’ demiyor” (Polemik Değil Diyalog, s. 37) dediğinizi “kitâb”ınızdan, daha doğrusu köşe yazınızdan sadece aktardık. Bu bir iftirâ ise, size âiddir; kendi kendinize iftirâ etmişsiniz.

    Karaman: Cahiller ile kötü niyetliler bizim gibiler için imtihan vesilesidir ve bu tarih boyunca hep böyle olmuştur.

    Cevâb: Evet, câhiller ve kötü niyetli kişiler -sizin gibiler için değil de- gerçek ve Rabbânî olan âlimler için imtihan vesilesidir ve bu tarih boyunca hep böyle olmuştur. Yâhud şöyle de diyebiliriz: Sizim gibiler, Rabbânî olan âlimler için imtihan vesilesidir ve bu tarih boyunca hep böyle olmuştur. Karıştırmamak lâzımdır. Aklınız sıra te’vîl kaldırmaz bâtıllarınızı tenkid edenlere “cahiller ile kötü niyetliler” sıfatını lâyık görüyorsunuz. Söze ne hâcet, kimin câhil ve kötü niyetli olduğu besbellidir.

    Karaman: Ne diyelim, “Herkes kendi manevi yapısına göre davranır”.

    Cevâb: Bu âyete âmennâ… Çok doğru… Şu alçak dünya için Allâh’a, Resûlüne ve bütün bir Ümmet’e karşı işlenen hâl-i hâzırdaki diyalog perdesi altındaki cinâyetler ve bu kıvrak dans hareketleri şu ilâhî haberin tecellîsi ve vukû’u cümlesindendir

    [1] Tek tasarrufumuz, dikkatleri çekmek ve derin düşünmeye sevketmek maksadıyla bazı yerleri karartmak ve de şu iki kelimenin altını çizmek olmuştur.
    [2] Başka delîller sebebiyle âyette hiçbir âlime göre “Mefhûm-i Muhâlif”den/sözün tersinden ma’nâ çıkarmak yoktur. Ancak, onlar sâir delîlleri hesâba katmadıkları ve bu ifâdeleri kendi sözleri olarak sarf ettikleri için “Mefhûm”u inkâr edemezler.
    [3] Âyetlerden bir kısmı: 48/9, 3/81, 57/7-8, 4/136, 7/158 vd.
    [4] Bakara: 41, Nisâ: 47, vd.
    [5] 26 Ekim 2008 Yeni Şafak
    [6] Fâtır:6
    [7] Bu düşmanımız hanımlarımız ve çocu larımız ise onlardan da sakınırız.: (Teğâbun:14)
    [8] Tevbe:114
    [9] Bakara:193
    [10] Bakara:254

    Guraba Dergisi 9.Sayı

  7. HAYREDDİN KARAMAN’IN CEVAP VEREMEDİĞİ SORULAR-Ali Aksoy

    Bâlâ-yı bâma çıkma çürük nerd-bân ile Kerkûkî Resûl Efendi Şâir ne güzel söylemiş: Dilini cenk meydanlarında düşmana karşı kullanılan “gürz” gibi kullanarak şuna-buna pervâsızca hücûm etmeye kalkma; Sakın ola ki, yüksek yerlere de çürük merdivenlerle çıkmaya çalışma; sonra o çürük merdiven kırılır ve kendini yerde kan revân içinde bulursun!.

    “Bâlâ-yı bâma çıkma çürük nerd-bân ile” beytini, zayıf ve mesnedsiz delillerle ortaya çıkıp tafra satma, sonra hacîl duruma düşebilirsin, diye de anlamak mümkindir.
    Yukarıdaki beyitten anlaşılması icap eden, aşağı-yukarı bu veya buna yakın bir şeyler olsa gerek. Her ne ise…
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Bundan bir müddet evvel, Prof. Dr. Hayreddin Karaman ve arkadaşlarından bahsederek: “Bu Nasıl Bir Diyalog, Bu Gidiş Nereye?!.” serlevhalı iki makalemiz neşredilmişdi. Makalelerimizin her ikisi de aynı mâhiyette olup, birisi 16 daktilo sahifesi, diğeri ise bunun muhtasar bir kısmı olup 5 sahifeden ibâret idi. Prof. Karaman mezkûr makalelerimizden birisini okumuş olmalı ki, -hangisini okuduğunu tasrih etmiyor, ama muhtemelen 5 sahifelik olanı okumuş olsa gerek- Yeni Şafak gazetesindeki köşesinde (22, 29, 31 Ağustos 08 târihlerinde), üç ayrı makale ile cevab verdiler. Prof. Karaman bu yazılarında; makalelerimizde tenkid mevzûu olan;

    1- “Bütün insanların Müslüman olmaları’ dinin, Kur’ân’ın hedefi değildir.” (Hayreddin Karaman, Polemik Değil Diyalog, s. 41);

    2- “Müslümanların çoğu ‘Peygamberin, bütün din sâliklerini İslâm’a çağırdığına’ inanırlar” (Hayreddin Karaman, Polemik Değil Diyalog, s. 35);

    3- “Peygamberimiz ‘Yahudiler mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor, ‘Hıristiyanlar mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor.” (Hayreddin Karaman, Polemik Değil Diyalog, s. 35);

    4- “Diyaloğun hedefi, tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı.” (Hayreddin Karaman, Polemik Değil Diyalog, s. 36);

    5- “Kur’ân-ı Kerîm’de Ehl-i kitabla ilgili devamlı vurgulanan şey; Allah’a iman, âhirete iman ve amel-i salihdir. Kur’ân birçok âyette bunu söylüyor; yani ‘Peygambere iman edin’ demiyor.” (Hayreddin Karaman, Polemik Değil Diyalog, s. 37);

    6- “Ben diyorum ki, İslâm, Ehl-i kitâba, tek seçenek olarak –son dinin mensubu olma manasında- Müslüman olmaya çağırmıyor. ‘Hanifiyyet’ (Hz. İbrahim çizgisindeki tevhîde ve bu manada İslâm’a) çağırıyor.” (Hayred-din Karaman, Polemik Değil Diyalog, s. 37);

    7- “Burada şu var, hani korkulan şey, böyle dersek, böyle inanırsak ‘Hıristiyan ve Musevi Müslüman olmaz’ deniyor, bundan endişe ediliyor.

    -E olmazsa olmasın.

    -Peki, ama Kur’ân bunları Müslüman olmaya davet ediyor.

    -Acaba?” (Hayreddin Karaman, Polemik Değil Diyalog, s. 36)

    İfadeleri aynen tekrar ederek tesbitlerimizde farklı bir nakletme olmadığını, bunların kendi ifadeleri olduğunu kabul etmişlerdir. Bu nokta, bilhâssa bizim için çok mühim idi. Ancak hiç tereddüd etmeden bu ve emsâli “uçuk” diye tavsîf edebileceğimiz iddialarını teker teker ele alarak cevablayacağı yerde, hedef saptırarak meseleyi başka bir mecrâya taşımışdır: “Necât (ahirette kurtuluş) konusunda bir tartışma.”

    Ve Prof. Karaman mevzûya şöyle devam ediyor:

    “Kur’ân-ı Kerîm’de Ehl-i Kitab’la ilgili devamlı vurgulanan şey; Allah’a iman, âhirete iman ve amel-i salihdir. Kur’ân birçok âyette bunu söylüyor; yani ‘Peygambere iman edin’ demiyor.” (Polemik Değil Diyalog, s. 37) Bu son ifadem meşhur necat (ebedi kurtuluş) meselesi ile ilgilidir.”

    Ve hemen sözü “çağdaş âlimler”e bırakıyor:

    “M. Abduh, Reşîd Riza ve Süleyman Ateş gibi çağımıza yakın veya çağdaş bazı alimlere göre ellerinde, aslı kısmen bozulmuş da olsa bir ilâhî kitap bulunan Hristiyanlar ve Yahudîler gibi Ehl-i kitab da, şirk koşmadan Allah’ın birliğine ve ahirete iman eder, salih amel işlerlerse, Son Peygamber’i de –bildikleri takdirde- inkar etmemek şartıyla ahirette kurtuluşa ererler”

    Ve böylece makalemizin esâsı-nı teşkil eden husûslardan işine gelen tek nokta üzerinde duruyor ve diğerlerine hiç temas etmiyor.

    Oysa biz yukarıda yedi madde olarak hulâsa ettiğimiz iddiâları zikrettikden sonra aynen şöyle demişdik:
    “Yukarıdaki ifâde ve iddiâların, bu ümmetin on dört asırdan bu yana takarrur edip, kazıyye-i muhkeme hâlindeki kabûl, ic-mâ ve ittifaklarıyla yüzde yüz tezâd teşkil ettiğini söylemeye hiç de hâcet olmasa gerek. Zirâ, bunlar zarûriyyât-ı dîniyyeden olup, her müslümânın mutlaka bilmesi, imân ve ikrâr etmesi icâb eden husûsların başında gelmektedir. Bu makûle nev-zuhûr ifâde ve id-diâların tutarsızlığını isbât sadedinde zikredebileceğimiz o kadar çok âyet-i celîle ve hadîs-i şerif var ki… Şimdilik onları, bir başka makale mevzûu yapacağımızı va’dederek (Nitekim 16 sahifelik makalemizde 30 civarında âyet-i celîleden bahsederek, mezkûr iddiâların butlânını göstermeye ğayret etmişdik. Bkz. Ğurabâ, S. 4, Haziran 2008), sâdece sayın Karaman’ın üç arkadaşıyla müştereken hazırladıkları “Kur’ân Yolu Türkce Meâl ve Tefsîr”den yapacağımız iktibas ile iktifa etmek istiyoruz.”

    Diyor ve şunları dile getiriyor idik:

    “(…) Hz. Peygamber Selmân’ı çağırıp şöyle buyurdu: ‘Bu âyet (Bakara: 62) senin arkadaşların hakkında indi. Kim benim peygamber olarak geldiğimi işitmeden önce Îsâ’nın dini ve İslâm üzere ölürse o hayırdadır. Ama bugün kim beni işitir de bana imân etmezse o da helak olmuştur.’ (bkz. Taberî, I, 253-257). ” (Kur’ân Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, Ankara 2006, 2. baskı C. I, s. 135)

    “Âl-i İmrân: 81

    “Allah peygamberlerden, ‘Ben size kitab ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekini tasdik eden bir rasûl size geldiğinde ona mutlaka imân edecek ve yardım edeceksiniz’ diyerek söz (ahd) almış, ‘Kabul ettiniz mi ve bu ahdimi üstlendiniz mi?’ dediğinde ‘Kabul ettik’ cevabını vermişler; bunun üzerine ‘O halde şâhit olun, ben de sizinle birlikte şâhitlik edenlerdenim’ buyurmuştu. ” (Kur’ân Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, Ankara 2003, C. I, s. 456)

    “Kur’ân-ı Kerîm’in üslûbu ve “mîsâk”la ilgili âyetler dikkatle incelendiğinde görülür ki, burada kasdedilen bizzat peygamberlerden söz alınması değil, onların kendi ümmetlerinden Hz. Muhammed geldiğinde ona imân edeceklerine ve destek vereceklerine dâir söz almış olmalarıdır. (Taberî, III., 331-332; İbn Atıyye, I, 463-464; Râzî, VIII, 114-116) Bu bakış çerçevesinde kalmakla beraber söz verenlerin kapsamını daraltan iki yorum daha vardır: Burada kasdedilen, kendilerini peygamberlerin çocukları sayan İsrâiloğulları’ndan veya kendi kendilerini peygamberlik verilmeye daha lâyık gören Ehl-i kitab’dan alınan mîsâkdır. (Zemahşerî, I, 198)” (Kur’ân Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, Ankara 2003, C. 2, s. 457)

    “…Ehl-i kitab’dan alınan mîsâkdır” cümlesine lütfen dikkat buyurula!.

    Peki, kimdir bu “Ehl-i kitâb”? Günümüzdeki Hıristiyan ve Yahudiler değil midir? O halde sayın Karaman’ın:

    “Peygamberimiz ‘Yahudiler mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor, ‘Hıristiyaanlar mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor.” (Polemik Değil Diyalog, s. 35)

    İfâde ve iddiâsının, Âl-i İmrân: 81’de beyân buyurulan ilâhî hakikat karşısındaki vaziyetine ne buyuracaklar acaba?!.

    “Keza Peygamberimiz (sallahü aleyhi ve selem)in Selmân (radıyallahu anh) a:

    “(…) Bu âyet (Bakara: 62) senin arkadaşların hakkında indi. Kim benim peygamber olarak geldiğimi işitmeden önce Îsâ’nın dini ve İslâm üzere ölürse o hayırdadır. Ama bugün kim beni işitir de bana imân etmezse o da helak olmuştur.’ (bkz. Taberî, I, 253-257). ” (Kur’ân Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, Ankara 2006, 2. baskı C. I, s. 135) buyurmasına ne diyecekler? Cidden son derece merak ediyoruz, bu husustaki cevabları ne olabilir acaba?!. (Prof. Karaman’ın, Afgânî, Abduh, Reşid Rıza, Süleyman Ateş gibi “çağdaş”ların sözlerinden başka sadra şifâ ne diyebileceklerini, cidden merak ediyoruz.)

    “Âl-i İmrân: 187:

    “Allah, kendilerine kitab verilenlerden, ‘Onu insanlara mutlaka açıklayacaksınız, onu giz-lemeyeceksiniz’ diye sağlam söz (mîsâk) almıştı. Ama onlar bunu kulak ardı edip kitabı az bir dünyalıkla değiştiler. Karşılığında aldıkları ne kadar değersiz!” (Kur’ân Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, Ankara 2003, C. 2, s. 545)

    Sayın Karaman’ın arkadaşlarıyla hazırladıkları “Kur’ân Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir”de, Âl-i İmrân: 187’nin tefsiri sadedinde şunlar ifâde edilmektedir:

    “Mîsâk ‘yeminle pekiştirilerek verilen söz’ demektir. Yüce Allah gönderdiği kitabları insanlara tebliğ etme ve açıklama işini başta ilgili peygamber olmak üzere o dinin mensublarına emretmiştir; nitekim bu âyette bildirildiği üzere Tevrat’ta Yahudilerden, İncil’de de Hıristiyanlardan, kendilerine indirilen kitabı ve içindeki hükümleri –son peygamber (Hz. Muhammed s.a.v.) ve getireceği kitab (Kur’ân) hakkındaki bilgiler dahil olmak üzere insanlara açıklayacaklarına, onu gizlemeyeceklerine dair söz almıştı. (bilgi için bk. Bakara 2/40-42; Âl-i İmrân 3/81). Buna rağmen Yahudiler dünya menfaatini görünce Allah’a verdikleri sözü (mîsâk’ı) göz ardı ettiler; dünya menfaatlerini öne çıkararak vaadlerini unutup Hz. Muahammed’in (s.a.v.) son peygamber olduğu hakikatini gizlediler ve Allah’ın âyetlerini görme(me)zlikten geldiler. Gerçekten Yahudi tarihi, dinlerine bağlı kalacaklarına dair Allah’a verdikleri sözleri bozan zümrelerle doludur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm her fırsatta bunu vurgulamakta ve bundan dolayı Yahudileri kınamaktadır. (mesela bk. Bakara 263, 64, 84, 85, 100, 101; Nisâ 4/155; Mâide 5/70).

    “Kendi dinlerine karşı sadakatsizlik gösteren (mesela bk. Çıkış, 16/13-30; Sayılar, 15/32-36, 12-50) ve peygamberlerini öldüren bir topluluğun Hz. Muhammed’in (s.a.v.) peygamberliğini inkar etmeleri fazla yadırganacak bir husus sayılmaz. Hz. Peygamber (s.a.v.), onların kitablarını ve peygamberlerini tasdik ettiği, ayrıca kendisinin vasıfları ve son peygamber olduğu Tevrat ve İncil’de belirtilerek ona imân etmeleri emredildiği halde Yahudi bilginlerinin bunu bilme(me)zlikten gelip kendi kitablarını dahi hiçe sayarak Hz. Muhammed’in (s.a.v.) peygamberliği ile ilgili Tevrat âyetlerini dünya menfaati karşılığında göz ardı etmeleri onların karakterlerine uygun bir durumdur.” (Kur’ân Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, Ankara 2003, C. 2, s. 548-549)

    “Hz. Peygamber (s.a.v.), onların kitablarını ve peygamberlerini tasdik ettiği, ayrıca kendisinin vasıfları ve son peygamber olduğu Tevrat ve İncil’de belirtilerek ona imân etmeleri emredildiği halde …” cümlesini bir def’a daha okuduktan sonra; Prof. H. Karaman’ın;

    “Müslümanların çoğu ‘Peygamberin, bütün din sâliklerini İslâm’a çağırdığına’ inanırlar” (Polemik Değil Diyalog, s. 35);

    “Peygamberimiz ‘Yahudiler mulaka Müslüman olsun!’ demiyor, ‘Hıristiyaanlar mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor.” (Polemik Değil Diyalog, s. 35) ifâde ve iddiâsındaki (terbiyem icâbı “saçmalamayı” diyemiyorum) “te-zâd”ı dikkatlerinize arz etmek isterim. Acaba bu “tezâd”a sayın Karaman ne buyuracaklar?!.

    Bir hususa daha temas etmek istiyorum:

    “Sayın Karaman hocamız; “Hz. Peygamber (s.a.v.), onların kitablarını ve peygamberlerini tasdik ettiği, ayrıca kendisinin vasıfları ve son peygamber olduğu Tevrat ve İncil’de belirtilerek ona imân etmeleri emredildiği halde Yahudi bilginlerinin bunu bilme(me)zlikten gelip kendi kitablarını dahi hiçe say”dıkların-dan bahsederek “Yahudi bilginlerini” kınamaktadır. Ve bunda yerden göğe kadar da haklıdırlar. Ancak şu endişemin de mâzur görülmesini bilhâssa ifâde etmek isterim: Sakın, kendileri de Kur’ân daki Ehl-i kitab’ın, Peygamberimize (s.a.v.) imân etmelerini emreden âyetleri “bilmemezlikten gelerek” aynı vartaya düşmüş olmasın?!.

    Hatırlatması bizden. Gerisini kendileri bilirler.”

    Demek sûretiyle, hiç de hafife alınmayacak bir şekilde tenkid etmişdik. Prof. Karaman, bunların hiç birisine cevab vermiyor ve es geçiyor. Oysa söylediklerinden emin olan bir ilim adamı kendisine karşı tevcih edilen tenkid ve bilhâssa ithamlara karşı bir şeyler söyleme mevkiinde değil midir? Galiba “çırpınırsam, daha da batarım” gibi bir endişeye kapılarak, sükûtu tercih etmiş olsalar gerek.

    İşte şâirin; “Bâlâ-yı bâma çıkma çürük nerd-bân ile” mısraıyle yaptığı hikmetli nasihati, Prof. Karaman’a hatırlatmanın tam yeri olsa gerek.

    Şimdi bu noktada bir husûsu ifâde etmek isteriz ki, maksadımız, şununla-bununla fuzûlî cidâl ve münâkaşa etmek değildir. Gâyemiz sadece, kendilerini “müctehid” olarak vehmedenlerin, bu ümmetin on dört asırdır devâm eden kabûl ve ittifaklarını âdeta hiçe sayarak zihinleri teşviş edici beyân ve iddiâlara karşı, gücümüzün yettiği nisbette, Ehl-i Sünnete bağlı âlimlerimizin müel-lefât ve müdevvenâ-tına mürâcaat ederek, kazıyye-i muhkeme hâline gelmiş hakîkatleri ortaya koymakdan ibârettir. Bu, bir Müslüman olarak bizim hem vazîfe ve hem de mükellefiyetlerimizin en mühimlerinden birisi olsa gerek. Bu, hiç kimsenin gönül ve hâtırı için aslâ ihmâl edilemez. Maalesef günümüzde, Müslüman halkımızın nezîh imân ve akîdeleri, hiçbir devirde bu denlû teşevvüşe mâruz kalmamışdır. Ve birtakım dalâlet kılavuzları “çağdaş müfessir”, “çağdaş müceddid”, “ıslâhatcı” ve sâire gibi sahte ünvân ve sıfatlarla takdim ediliyor. Bunlar ileri sürülerek, insana ürperti veren iddiâlardan bahsedenler var. Bir Müslüman için Peygamberimiz aleyhisselâm’a i-mân etmek şart mıdır, değil midir… gibi süaller dolaşıyor ortalıkda.
    Şimdi Prof. Karaman’a tekrar ve ısrarla soruyor ve cevab istiyoruz:

    “Bütün insanların Müslüman olmaları’ dinin, Kur’ân’ın hedefi değildir.” diye iddia ediyorsunuz; buna dâir Kitab ve Sünnet’ten deliliniz nedir? Oysa, A’râf: 157 ve 158’inci âyet-i celîlerdeki İlâhî beyâna, husûsiyle de “De ki: Ey insanlar! Haberiniz olsun, ben size/sizin hepinize Allah’ın rasûlüyüm! (…) onun için gelin, imân edin Allah’a ve Rasûlüne /Allah’a ve Allah’ın bütün keli-mâtına (kelâmına) imân getiren o ümmî peygamber’e ve ittiba edin (uyun) ona ki hidâyete erebilesiniz!” (Kur’ân-ı Kerîm ve Meâli, Elmalılı Hamdi Yazır, s. 169) Dikkat buyurula, burada Peygamberimiz (s.a.v.)’e sadece “imân” edilmesi emredilmiyor, bununla beraber “ittibâ” edilmesi, ona tâbi olunması da emrediliyor. Yani hem “imân”, hem “ittibâ”…

    “Müslümanların çoğu ‘Peygamberin, bütün din sâliklerini İslâm’a çağırdığına’ inanırlar”

    “Peygamberimiz ‘Yahudiler mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor, ‘Hıristiyanlar mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor” diye ortaya attığınız iddialarınızın cevabı da A’râf: 157 ve 158’inci âyet-i celîlerdeki İlâhî beyânda, hiçbir şübhe ve tereddüde mahal bırakmayacak kadar kat’î ve sarîhdir. Bu sarîh nassa rağmen “Müslümanların çoğu ‘Peygam-berin, bütün din sâliklerini İslâm’a çağırdığına’ inanırlar” , “Peygamberimiz ‘Yahudiler mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor, ‘Hıristiyaanlar mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor.” diye ısrar etmenin hükmü karşısında ürperip titrememenin mümkin olmadığını hâssaten ifâde etmek isteriz. Bunları ben söylemiyorum, sâdece başkalarına âid olan sözleri naklediyorum, gibi mâzeretlere sığınmanızın da kabul edilir tarafının olmadığını lütfen kabul ediniz. Zira “ben diyorum ki…” diye başlayan “İslâm, Ehl-i kitâba, tek seçenek olarak –son dinin mensubu olma manasında- Müslüman olmaya çağırmıyor” cümleniz sizi ele veriyor.

    “Diyaloğun hedefi, tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı” cümlesiyle ne kasdedi-liyor? Bu son derece tehlikeli ve muğlak bir ifâde. Peygamberimiz (s.a.v) in bize tebliğ buyurduğu bir tek din var; o da İslâm’dır. Allah (c.c.) ındinde makbul olan din de o dindir. “Dinleri teke indirgemek olmamalı” temenninizi nasıl izâh edeceksiniz?

    “Kur’ân-ı Kerîm’de Ehl-i kitab’la ilgili devamlı vurgulanan şey; Allah’a iman, âhirete iman ve amel-i salihdir. Kur’ân birçok âyette bunu söylüyor; yani ‘Peygambere iman edin’ demiyor” diyorsunuz. Bu nasıl bir sözdür?!. Kur’ân: 57/7’de “İman edin Allah’a ve Rasûlüne de…” emrine ne diyorsunuz? Keza, Kur’ân: 64/8’de “Onun için siz Allah’a ve Rasûlüne ve indirdiğimiz nûr /(Kur’ân’)a iman ediniz ve Allah her ne yaparsanız haberdardır” buyurulmuyor mu?

    “Ben diyorum ki, İslâm, Ehl-i kitâba, tek seçenek olarak –son dinin mensubu olma manasında- Müslüman olmaya çağırmıyor. ‘hanifiyyet’ (Hz. İbrahim çezgisin-deki tevhîde ve bu manada İslâm’a) çağırıyor.” Diyorsunuz. Buna göre, İslâm, cihân-şümûl bir din olmakdan çıkıp, muayyen bir veya bir birkaç kavme âid bir din hâline gelmiş olmuyor mu? Sizin İslâm anlayışınız bu mudur?

    “Buarada şu var, hani korkulan şey, böyle dersek, böyle inanırsak ‘Hıristiyan ve Musevi Müslüman olmaz’ deniyor, bundan endişe ediliyor.

    -E olmazsa olmasın.

    -Peki, ama Kur’ân bunları Müslüman olmaya davet ediyor.

    -Acaba?” diyorsunuz. Böylece “Kur’ân(ın) bunları (Hırıstiyan ve Musevileri) Müslüman olmaya davet”inden –en azından- şübhe ettiğinizi anlıyoruz. Bunun Kitab ve sünnetten delili nedir?

    Mevlâmız izin verirse bu mevzûyla alakalı bir sonraki makalemizde, Prof. Karaman’ın “çağdaş âlimler” diye bahsettiği Cemâled-din Afgânî, M. Abduh, Reşid Rızâ, Süleyman Ateş, Musâ Bigiyef’den bahsedeceğiz. Tabii bu arada, Prof. Karaman’ın da “müctehid” mi, yoksa “mukallid” mi olduğunu öğrenmeye çalışacağız.

    Herc ü Merc Anaforundaki Sahipsiz Müminler

    Ortalık toz duman… Her türlü izler birbirine karışmış… Hava kalın bir sis perdesi altında… Görüş mesâfesi hayli azaldı… Bir karış önler bile görülememekte… Beyaz kurt beyaz koyun sürümüzün içinde değil, üç beş beyaz koyunumuz beyaz kurtlar sürüsünce ablukaya alınmış… Hiçbir zaman harcanamayacak olan ve telâfîsi bulunmayan kıymetler çok basit dünya hedefleri karşılığında kolayca ve hoyratça harcanabilmekte… Allah için çekilecek sıkıntılar ahmaklık, fedâkarlıklar da avanaklık görülüp gösterilmekte… İş kelimelerle anlatılamayacak kadar tehlikeli ve nâzik… Ama ne gam… Hiçbir hâyalin tâkat getiremeyeceği büyüklükte ve enginlikteki lütf-i ilâhî gibi bir sermâyemiz var… Tek işimiz, yapabildiğimizi yapmak, merhametinin buudları bilinemeyecek seviyede olan yegâne sahibimizle irtibâtı iyi kurmak ve kendimizi acındırmak… İşte size olmazların oldurulmasının tek şifresi…

    “Herc u Merc/işlerin allak bullak ve karmakarışık olduğu zamanda ibâdet etmek (veya, “ibâdetün fîl-Herci vel fitneti/Herc’de ve fitne içinde küçük bir ibâdet[1]) bana hicret etmek gibidir..”[2] nebevî fermânı yanan ve kavrulan yüreklere serpilen bir can suyu…

    Sayın Bay Hayrettin Karaman e-mail adresimize gönderdiği birkaç cümlelik kısa yazısında, “Aşağıya alacağım yazıyı yazan bir adamı muhatap almakla hata ettiğimi anladım, bundan önce yazdıklarıma da acıdım, keşke o kadar vakti de faydalı bir iş için harcasaydım” diyor. Sonra da sözlerine bilgi yanlışlıkları ve nakil hâinlikleriyle dolu fetvâsına karşı mecmûamızda yazılan bir makalenin netîcesini ekliyor.
    Bu sözler acziyyetin beylik laflarla geçiştirilmeye çalışılmasından başka bir şey ifâde etmez. Zâhir ki O, muhâtab almak ve diyalog için son Nebiye ve Kur’ân’a îmân etmeyen Yehûdî ve Hristiyan aramaktadır.

    Biz ise hamdolsun Mü’miniz.

    Biz ve yazarımız Hüseyin Avnî Hocaefendi ise Karaman’ı muhâtab aldığımıza ve O’na harcadığımız zamânımıza ve soluklarımıza acımadık…

    Allah celle celâlühû buyuruyor:

    “Ey kâfirler!. Bu gün özür ileri sürmeyin,”[3] “Ey Ehl-i Kitâb!..Neden İbrâhîm hakkında cidâl yapıyorsunuz?.. Oysa Tevrât ve İncîl ancak ondan sonra indirildi. Akletseniz ya!…”,[4] “Ey Ehl-i Kitâb!… Neden Allah’ın âyetlerini yalanlamaktasınız?…”,[5] “Ey Ehl-i Kitâb!… Neden bile bile hakkı bâtıla karıştırıyor ve hakkı gizliyorsunuz?”[6]

    Demek ki, Allah celle celâlühû kâfirlere hitâb ediyor ve onları muhâtab alıyor.

    Yine Allah celle celâlühû buyuruyor:

    “(Resûlüm) de ki, ey kâfirler!…”,[7] “Nitekim Fir’avn’a da bir Resûl gönderdik.”,[8] “(Ey Mûsâ ve Hârûn!) Fir’avn’a gidin.”[9]

    Öyleyse, Allah celle celâlühû Resûlüne kâfirleri muhâtab almasını emrediyor.

    “Görmedin mi, İbrâhîm ile Rabbi hakkında cidâl edeni. Hani İbrâhîm, Rabbim can veren ve öldüren zâttır, dedi. (O’nunla tartışan), ben de can veririm ve öldürürüm, dedi. İbrâhîm, Şübhesiz ki Allah güneşi doğudan getiriyor, hadi sen de batıdan getir, dedi…”[10]

    O halde Allah celle celâlühû, Resûllerinin geri zekâlı kâfirleri bile muhâtab aldıklarını haber veriyor.

    Dediğimiz, şunların bile muhâtab alınabileceğidir… Herkesin değişik mülâhazalarla bir şekilde muhâtab alınabileceğidir… Binâen aleyh kimse boşuna “kendisine şöyle şöyle denildiğini” söyleyerek tezâlluma/zulüm görmekten şikayet etmeye kalkışmasın…

    Zehebî’nin Şeyhu’l-İslâm dediği, İmâm, Muhaddis ve Müctehid Sübkî, İbnu’l-Kayyim’e yazdığı es-Seyfu’s-Sakîl isimli reddiyesinin başında şöyle diyordu:

    “Bu (reddiye yaptığım) akâid kitâbının beyitlerini yazan(İbnü’l-Kayyim)’in ismini ağzıma almaya değmez. Sözüm (tartışmam) keşke bir âlimle veya bir zâhidle, yahud dînini iyi koruyan veya haysiyyetini iyi muhafaza eden ve hakkı arayan biriyle olsaydı. Şu kadar var ki, kişi mü’minlerin inançlarını korumak için (ba’zan) câhillerle ve bid’atçılarla (da) konuşmaya/tartışmaya mecbûr kalıyor.”[11]

    İmâm Sübkî böyle derken, hakîkaten çok mühim bir noktaya parmak basıyordu.

    İmâm Celâleddîn Süyûtî de, şöyle diyor:

    Şübhesiz ki Allah celle celâlühû, eşsiz ve yüce Kitâb’ında, İsrâil Oğulları’nın ve diğerlerinin haddi aşanlarının dediklerini ve inandıklarını hikaye etmiş ve onları, hakkı açıklamak ve hidâyet üzere olanlara yol göstermek için reddetmiş, alçaklıklarından dolayı bunu terk etmemiştir. Âlimler de buna uymuşlar ve onu yaptıkları şeyler husûsunda kendilerine delîl edinmişlerdir.[12]

    Görülüyor ki, müctehidler, muhaddisler ve müfessirler, sapıkları ve hattâ kâfirleri de muhâtab alıyorlar.
    İşte bütün bunlara dayanarak biz de Sayın Hayrettin Karaman’ı muhâtab aldık ve yanlışlarına karşı uzun uzun sözler sarfettik. Bâtıllarına karşı sarf ettiğimiz zaman ve nefeslere de acımıyoruz. İşin başında, netîcenin buralara varacağını zâten ğâlib bir zann ile biliyorduk.

    “Yeryüzünde haksız yere kibirlenenleri, âyetlerimden[13] çevireceğim. Her bir âyeti görseler, onu tasdîk etmeyecekler. Rüşd (ve salâh) yolunu görseler, onu bir yol edinmeyecekler. Azgınlık/taşkınlık yolunu görseler, onu bir yol edinecekler…”[14]

    Bu âyette anlatılanlar, kâfirler için kâmil ma’nâda, günahkâr mü’minler için kibirlenme vasfını üzerlerinde bulundurdukları nisbette tahakkuk eder.

    Netîceye şaşırmadık; soluklarımıza ve zamanımıza da yanmadık…

    Efgânî hakîkaten Bay Karaman’ın dediği gibi bir “İslâm âlimi” midir?!…

    Bakınız O ne diyor:

    “Kadın erkek eşitliği, örtünme emri ve bunun çiğnenmesi, kadın hakları vs. gibi meselelere gelince, bu konuda çok şey dinledim, birtakım makaleler ve risaleler okudum. Fakat size açıkça ifade edeyim ki, hiçbirinde açık bir görüşe, eşitlik talebinin veya örtünme emrinin çiğnenmesindeki amacın ya da bunun doğuracağı veyahut gerisinde yatan faydanın beyanına rastlamadım. Bana göre fuhşa vesile edinilmedikten sonra açılmakta bir sakınca yoktur.”

    “(…) Örtünün kaldırılması meselesine gelince, bunun gerekliliğini dile getiren, bu konuda söz söyleyen ya da yazan hiç kimsenin onun en ufak bir yararından veya bizatihi örtünmeden kaynaklanan ya da onun gerisinde yatan bir faydadan bahsettiğini görmedim. Kadınlar sadece açılmakla yetinseler, daha evvel de dediğimiz gibi bunu fuhşa vesile edinmeseler, meselede tartışmayı gerektirecek bir şey kalmazdı.”

    “(…) Kötülüğe vesile yapılmadıktan sonra açıklıkta bir beis yoktur.”[15]

    Bu bir amelî mes’ele…

    Bu sözler, “Efğânî’nin Muhâliflerinin” değil, âşıklarınca neşredilen ve tercüme edilen hâtıralarından alınma kendinin sözleri… Ama zarûreten bilinecek tartışma kabûl etmeyecek bir mes’ele…

    Öte yanda “dinlerin birleştirilmesi” tezinin Ekber Şâh’dan sonraki temsilcilerinden Mısır’daki ilk fikir babasının Efğânî, tatbîkçisinin ve müteşebbis kahramanının Abduh, tebliğci ve takviyecisinin de Reşîd Rızâ olduğunu iddiâ edildiği gibi muhâliflerinden değil de sevdâlılarından olan Mahmûd Ebû Reyye’den de öğreniyoruz. O’nun “Dînullâhi Vâhid”/”Allahın dîni birdir” isimli Şeytânî vesvese ve iğvâlarla dolu kitabı, bu dediklerimizi inkâr edilemeyecek açıklıkla ortaya koymaktadır. O, Allahın dîninin tek olduğu ve isminin de İslâm olduğuna dâir inen âyetlerle gelen hadîsleri bu kitabına alıyor ve manalarını tahrîf ederek şeytânî bir muğalata/demagoji ile Mü’minleri saptırmaya çalışıyor. Bu ilâhî ve Nebevî kaynaklı söz elbette doğrudur; lâkin bununla varılmak istenen hedef bâtıl ve küfrü gerektiren bir hedeftir. Bunun Mü’minlerce doğru olan ma’nâsı, Nebîlerin tamâmının insanlara getirdikleri dînin îmân esasları aynıdır. Amelî esaslarda bulunan yine ilâhî irâdeye dayanan bir takım değişikler bu “bir olma”ya mâni’ değildir.
    Bir Şerîatin önceki Şerîatları neshetmesi/hükümsüz kılması Yehûdîlerin ve onların izinden gidenlerin iddiâ ettikleri gibi akla ve nasslara ters düşmez. Allah hükmünü dilediği zamanla sınırlı kılıp, hikmetlerle farklı zamanlarda farklı hükümler vermekte fâil-i muhtârdır; bunda da kullarından icâzet almaya -hâşâ- muhtâc değildir. Bu, bir nebînin önceki Nebîyi, Kitâbını ve Sünnetini musaddık/doğrulayıcı olmasına iki bakımdan mâni’ değildir:

    Birincisi: Akîde esasları birdir ve bu husûsda tasdîk kayıdsız şartsız ve mutlak olarak vardır.

    İkincisi: Amelî mes’elelerde de bunların Allah’dan gelmeleri ve Allahın ta’yîn ettiği zamanlar için mer’î/geçerli oldukları tasdîk edilmektedir.

    Ancak, sonraki zamanlar için ilâhî hikmet ve irâde îcabı bunlardan bir kısmının olduğu gibi bırakılması, bir parçasının tamâmen, bir takımının ise kısmen değiştirilmesinde îmân ve akıl sahiblerinin i’tirâz edebileceği en küçük bir nokta bile yoktur. Şu noktadaki i’tirâzlar ya beyinsiz câhiller veya Ehl-i Kitâbın maşası ve siyâsi tahâret bezleri ğâfil ve hâinlere âiddir. Evet, Tefsîrinin ma’nâsının tamâmını Abduh’dan aldığını söyleyen Reşid Rıza bunca te’vîl kabûl etmeyen ayetleri ve hadîsleri ile Ümmet’in icmâını ya inkâr veya tahrîf ederek Nesh’i inkâr edip bunun “musaddıklik” ile bağdaşmayacağını söyleyebilmiştir. Onun ve Üstâdının coğrafyamızdaki kötü kopyaları, kör taklidçileri ve sırılsıklam âşıklarının avâma ilim diye yutturdukları zırvalarının hangi kıymet-i harbiyyesi olabilir?!…

    Mahmûd Ebû Reyye bakınız neler diyor:

    “Ehl-i Kitâb ne müşriktirler ne de kâfirdirler.”[16]

    Onun bu hususta kesin delilleri de varmış(!) Bunlardan biri de Ehl-i Kitâb’ın kestiğinin yenilebileceğine ve karısının alınabileceğine dâir inen âyetmiş(!)…Müslümanlardan onları kâfir sayanlara da çok üzülmüş ve içerlemiş… Son Nebiyi ve Kitâbı Kur’ânı inkâr etmeleri ve onlara îmân etmeleri mi? Basit… Bakın ne diyor:

    “Müslümanların kendilerinin dışındaki dinlerin mensûblarıyla uyacakları en hayırlı şey, büyük allâme Seyyid Muhammed Reşîd Rıza’nın, Müslümanlardan olan farklı mez-hebler ve cinslerin, bir de diğer farklı dinler ve cinslerden olan kimselerin ittifâkı için koyduğu şu sağlam ve akla uyan kaideye uymaktır; başkası değildir:

    Ortak olduğumuz hususlarda yardımlaşır, anlaşmazlık içinde olduğumuz hususlarda da birbirimizi ma’zûr görürüz.”[17]

    Tanıdık bir şiâr/slogan!… Buna göre -meselâ- onlar, Nebîmizin peygamber olmadığına, Kitâbının uydurma olduğuna, Teslîs’in de hak olduğuna inanıyorlar ve biz de aksi i’tikadda isek, ortak noktalar arayacak ve onlarda yardımlaşacağız, şu anlaşmazlık halinde olduğumuz hususlarda ise birbirimizi mazeretli kabûl edeceğiz (!)…

    [Dinler arasındaki farklılıklar]

    “Dinler arasındaki farklılıklar onların kitâblarında yoktur; bunları ancak din tâcirleri ve Allahın âyetlerini az bir paha karşılığı değiştirenler yapmışlardır… Hey!.. Onların yapmakta oldukları kötüdür.”[18]

    “Te’lîf ve Takrîb Cemiyeti…

    Beyrût’ta Üstâz İmâm Muhammed ‘Abduh Pâris’ten oraya geri döndükten sonra, mevzûu üç semâvî dînin arasını yaklaştırmak, bu dîn mensûblarının aralarındaki ayrılıkları kaldırmak ve yabancılara en kısa yoldan İslâm’ı tanıtmak olan bir cemiyet kuruldu. Bu cemiyet azası arasına Türklerin, Îrân’ın ve Hindistân’ın Müslümanlarından büyük âlimler[19] ve İngilizlerin büyüklerinden bazısını da katmıştı. Londra’daki azasının en büyüklerinden biri Qis İshâk Tayler idi. Hattâ O, (cemiyetin) oradaki da’vetçisiydi. Üstâz İmâm Muhammed Abduh onun/cemiyetin mevzûu ve tüzüğünün ilk fikir sâhibiydi.”[20]

    “Geleceğin dîni…

    Seyyid Muhammed Tevfîk şöyle dedi: Bir defasında Seyyid Cemâleddîn el-Efğânî’ye, geleceğin dîni nedir? diye sordum. Allah’ın Kitâbındaki şu âyettir, dedi: Şübhesiz ki îmân edenler, Yehûdî olanlar, Hristiyânlar ve Sâbiîler, bunlardan Allah’a ve Âhiret Günü’ne îmân edenler ve de Sâlih(iş)i işleyenler… İşte onlar içündür Rableri katındaki ecirleri. Onlara hiçbir korku yoktur; onlar mahzûn da olmayacaklar.
    Seyyid Reşîd Rıza da şöyle dedi: Bu Mes’eleyi (Muhammed Tevfîk) Bekrî’den işittik. Önümüzde Seyyid’in O’na şöyle dediğini söyledi: ‘Bu âyeti (Kahire’de Ehrâmların bulunduğu mıntıka olan) Cîze’nin Ehrâmlarına nakşedin. Nihâyet müstakbel/gelecek onu tefsîr edecektir.’

    Seyyid Cemâleddîn’in geleceğin dîni hakkındaki görüşü işte budur.

    Sanki koca Filozofumuz basîretinin gözüyle gördü ki, insanlar ilimleri ve akıllarıyla dînî cinsiyetlerin yok olacağı, mezheb asabiyetinin kaybolacağı insanların kendilerini bir araya toplayacak bir dinde birleşeceği seviyeye erişeceklerdir.

    Bu dînde üç temel esâs üzerinde duracaktır:

    1-Allah’a îmân, 2-Hayatta sâlih/güzel ve elverişli iş, 3-Âhiret Günü’ne îmân…

    Bunun ötesindeki ilimlerinin dışında kalan şeylerin işi ise Allah’a bırakılmıştır. Birbirlerini severek, kabûl edecek her bir kimse için hayır bulunacak iş üzerinde birbirleriyle yardımlaşarak, dünya hayatının saâdetinin uzun gölgesinde bununla yaşayacaklardır.

    Aralarında bulunacak anlaşmazlık, düşmanlık, kızgınlık ve aşırı nefreti arkalarına atacaklardır. Çünki bu(lnar) onlara büyük bir zararı döndürecektir…[21]

    Görüldüğü gibi günümüzdeki diyalog kahramanlarının düştüğü hıyânetin târihî temelleri, yakın geçmişteki dayandığı temeller de yine bu üç şövalye ve onları üstâd edinen eskiler… Piyonlarına diyaloglarda Teslîs’i bahis mevzûu etmeyin diye ta’lîmât veren alçakların bu hâinliği de orijinal değilmiş… Pisliklerin tamâmının adresi işte bu zındıklar…

    Şu zındıklıkların sâhibine “İslâm âlimi” diyebilenin sıfatı ne olabilir? Bizim ehl-i insâfımıza, nâzik ve kibarlarımıza soruyoruz, bunun vasfı nedir?

    Bir yanda bunlar…

    Öte yanda da Resûlüllah’ın la’netlediği, O’na göre Lut kavminin habâsetinin küçük nümûnesi olan[22] “Küçük Livata”yı Onun Allah tarafından pâk kılınan evlâdı Ehl-i Beyt’e, Hazreti Ömer gibi büyük Sahâbiye ve Mücâhid gibi bir Selef âlimine yakıştıran… Bu irâdî -bağışlayın- pislik böcekliği işini, Mü’minler nezdinde hafifletmek için İmâm Şâfiî gibi bir Ehl-i Sünnet büyüğüne çamur sıçratmaya çalışan…[23] Şu Nebi diliyle Allah’ın la’netlediği işe haklı olarak sert bir şekilde karşı çıkanları utanmadan ve sıkılmadan “alçaklık” yaftasıyla yaftalayan harbi alçaklar…

    Yine,

    Abdestte ayağı meshetmenin İbnü Cerîr’in de mezhebi olduğunu söyleyerek O’na iftirâ eden şapkadan tavşan çıkaran hokus pokusçu artistler…[24] Bunlar ya tevbe edip düştükleri necâset çukurundan çıkacak ve ayaklarını kirleriyle bırakarak mü’minlerin burun direklerini sızlatmaktan vaz geçecekler veya çukurlarında boğulacaklar…

    Bu mes’eleler -inşâallâh- ileriki sayılarımızda derinliğine işlenecek, câhillikler ve hâinlikler bütün çıplaklığı ile sergilenecektir.

    Müslümanlarla ve dînleriyle bütün bir mübtezellikle uğraşılacak, buna sessiz ve kayıdsız kalınacak… Bu saldırılara bir şekilde cevâb verilince de “Müslümanlarla neden uğraşılıyor?” denilecek… Bu nasıl bir terâzi Yâ Hû?!… Yok öyle yağma!…

    Dâhilde bu cinâyetler işlenirken, hâricde neler oluyor, neler!.. Diyalogçularımızın ve “dinleri” bir tâneye düşürmek için canhıraş feryadlarla yalınayak başı kabak bir o yana bir bu yana koşuşturan âşıklarımızın, kazara öldürülen birkaç İsrâilli çocuğa salya sümük ağlayan ve dünyaya mesajlar veren merhamet kahramanlarının, katliama tabi tutulan bütün bir Ümmetin akıtılan kanları karşısında yürekleri hiç mi müteessir olmuyor?!… Yoksa öldürülenlere ağlayabilmemiz için onların illâ da gayri Müslim olma şartı mı vardı?.. Veya bilmediğimiz başka bir şeyler mi var?… Şu öldürülen çoğu çocuk olan Mü’minler “uyuşturucu yahud silâh tâcirleri” idi de bizim mi haberimiz yoktu?… Yahud da bir alçağın dediği gibi, Allah adalet eder, onlar bunu hak etti mi denilip zulüm ve zâlimler ma’zûr mu gösterilmeye çalışılıyor?… İnsanların Allah’ın mutlak adâleti venâmütenâhî hikmetine nisbetle bir bir muâmeleyi hak etmesi yapılan zulmu meşrû’, zâlimi de ma’sûm mu kılardı?… Fitne/Allah’ın azab şeklindeki imtihân seli bazen mazlumları da önüne kattığını[25] Kur’ân’da okumadık mı yoksa?!… Peygamber katili olan zâlim yamyamları “eski bir medeniyetin mümessilleri” görüp göstermekle onların mümessilliğine soyunan… Böylece hâin ve alçak bir şekilde mü’minlerin cesetleri üzerinden yürüyüp kendilerine tâyin ettikleri hedefe yaklaşmaya çalışırken cehennemin ğayyâsına gümbür gümbür yuvarlanan beyinsizlere tevbe nasîb et Allâhım!… Olmayacaksa, onlara adâletinle muâmele et ve şerlerinden şu mazlûm Ümmet’i halâs eyle Allâhım!… İslâm perdesi altında pis nefsânî arzu ve dünyevî ihtırâsları uğruna İslâm’ı ve Müslümanları satabilirken senden korkmayı akıllarının ucuna bile getiremeyen zâlimleri sen uyandır Allahım!… Olmayacaksa adâlet ve intikâmınla haklarından sen gel Allâhım!…

    İslâm coğrafyasındaki dînini, nâmusunu ve her bir değerini makam ve mevki aşkına satabilen Yahûdî ve himâyecisi Amerika zâlimlerinin, eyâlet vâlileri ve büro âmırlerini dahî uyandır ve tevbeye muvaffak eyle Allahım!.. Olmayacaksa onların da haklarından da sen gel yâ Rabbenâ!…

    Sen, hikmetinle ve kudretinle Resûlünün elinde büyük bir mu’cize göstererek Fir’avn’ın sihirbazlarını tevbeye muvaffak ettin Allâhım!… Sen yine varsın Allâhım!.. En büyük Resûlünün mu’cizesini Ümmetinin sâlihleri elinde bir kerâmet sûretinde göster de şimdiki şu sihirbazları da yoluna döndür Allahım!… Olmayacaksa, şu musîbetlerden mazlum mü’minleri kurtar Allâhım!…

    Efendiler!… Bu yapılanlar Âhirete inananların yapabilecekleri şeyler asla değildirler!…

    Eyvâh!… Bu zilletimiz devâm edecek olursa, ileride senin yolunda olacak bir neslimiz kalmayacak, senin lütfunla kalsa bile şaysiyetli bir çocuğun anasının fâhişeliğinden utanması gibi bizim gibi şahsiyetsiz bir ecdâttan utanacaklar Allâhım!… Bizi bu zillet ve haysiyetsizlikten, neslimizi de yaşayacakları ardan kurtar Allahım!…

    İçimizdeki beyinsizlerin yaptıkları yüzünden bizi helâk mı edeceksin, Allâhım!….

    ***

    Bu sayımız biraz gecikmeli oldu. Fakat bundan sonra 2 ayda bir çıkacak olan mecmuamız yeni tarzı ve sürprizlerle karşınızda olacak. Mecmuamızı tab’a hazırlarken Siyonist İsrail kâfirleri Gazze’deki kardeşlerimize saldırdılar. Mevlâ Teâlâ’dan kardeşlerimize yardım etmesini, kafirlerin bu vahşi saldırılarını defedip zaferler bahşetmesini niyaz ediyoruz. Yeni bir Ğuraba’da görüşmek dileğiyle Allah’a emanet olunuz.

    [1] [Taberânî, Ma’kıl İbnü Yesâr’dan], El- Fethu’l-Kebîr:2/55
    [2] [Müslim, Fiten:130, Tirmizî, Fiten:31,
    İbnü Mâce, Fiten:14, Ahmed:5/25],
    Mu’cem:7/83,
    [3] Tahrîm:7
    [4] Âlü ‘İmrân: 65
    [5] Âlü ‘İmrân: 70
    [6] Âlü ‘İmrân: 71
    [7] Kâfirûn: 1
    [8] Müzzemmil:15
    [9] Tâhâ:43
    [10] Bakara: 258
    [11] Sübkî, es-Seyfu’s-Sakîl (Kevserî’nin Tebdîdü’z-Zalâmi’l-Muhayyim Tekmilesi ile): 20-21
    [12] [İmâm Süyûtî’nin Et-Tenbie Bi Men Yeb’asühullâhu ‘Alâ Re’si Külli Mie isimli eserinden], Süyûtî’nin Keşfu’s Salsale isimli kitabına muhakkık tarafından yazılan mukaddime:49
    [13] Mu’cize ve Kuran âyetlerini anlamak ve idrâk etmekten
    [14] A’râf: 146.
    [15] (Muhammed Mahzumî Paşa, Cemaleddin Afganî’nin Hatıraları, trc. Adem Yerinde, Klasik nşr., İstanbul, 1427 [2006], 82, 84 ve 354.s.)
    [16] Dînullahi Vâhid: 74-76
    [17] Dînullahi Vâhid:104
    [18] Dînullahi Vâhid:108
    [19] Doğrusu, bu büyük âlimlerin (!) kimler olduğunu merak ediyoruz.
    [20] Mahmûd Ebû Reyye, Dînullahi Vâhid: 92
    [21] Mahmûd Ebû Reyye, Dînullahi Vâhid: 126-128
    [22] [Ahmed ve Bezzâr, İbnü Ömer(r.a.)’dan, Râvîleri sağlamdır.], Ez-Zevâcir: 2/24 (el-Matbaatü’l-Ezheriyye, 1325)
    [23] Bu la’netlik iş, bir çok sahîh hadîsle yasaklanmış, Sahâbe’den ve Tâbiûn dan yapılan bir çok rivâyet, başka rivâyetlerde de görüleceği gibi bizzat kendilerince yalanlanmış, kimileri de Şia kaynaklarında bile yer alan (-bir çok nakil hâinliklerine ve saçmalıklara rağmen- bakınız: Tabâtabâî, el-Mîzân: 2/222-223) “arkadan ama önden” şeklindeki sahîh ve açık rivâyetlerle te’vîl edilmeye müsâiddir. Bir yanda âyetten bu mel’ûn işin meşrû’luğu çıkmayacağı i’tirâf edilirken diğer yanda sıhhat derecelerine hiç bakılmadan kat’î uydurma, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e dayanmayan aşağılarda kalan birkaç rivâyet nereden “Ehl-i Beyt’in genelinin mezhebi” oluyormuş?.. Ehl-i Beyt’in hangi imâmından bu husûsta sahîh ve yorum kaldırmayan rivâyet gelmiştir? Ca’fer-i Sâdık’tan “bir beis yoktur” şeklinde gelen rivâyetin yine O’ndan gelen “arkadan ama önden” rivâyetindeki ma’nâya yorulacağını Tabâtabâî bile i’tirâf etmektedir. (el-Mîzân: 2/222-223) Hattâ aynı yerde Ehl-i Beyt’den bunu yasaklayan rivâyetler de gelmiştir. (El-Mîzân: 2/222)
    Tevâtür derecesinde sahîh olan rivâyetleri bile uydurma i’lân edebilen ilim sahtekârlarının bu sâbit olmayan, olsa bile yorum kaldıran rivâyetlerle Ehl-i Beyt’e necâset sıçratmaya kalkışmaları cidden ibret verici ve düşündürücüdür.
    [24] İbnü Cerîr, “ayaklar yıkanmaz, meshedilirler” asla demiyor. Ona böyle bir görüşü isnâd etmek ya nakil hâinliğidir veya dediğini anlayamayacak seviyede câhilliktir; veyahut da birilerini körü körüne taklîddir. Çünki O, Tefsîrinde evvelâ ayakları yıkamak ma’nâsındaki Mütevâtir nasb kırâatini ve onun istikametindeki Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e, Sahâbeye ve Tâbiûn imamlarına âid rivâyetleri kendi isnâdlarıyla serdettmiştir; sonra, Ona göre ayakları meshetmek ma’nâsı ifâde edecek olan yine Mütevâtir cer kırâati ve o ma’nadaki rivâyetleri getirmiştir. (10/52-61) Daha sonra, Allah’ın abdestte iki ayağın tamâmını su ile meshetmeyı emrettiğini (10/62) ama iki kırâatin de doğru ve güzel olduğunu, ancak cer kırâetinin evlâ olduğunu söylemiştir. (10/64) Çünki Ona göre bu cer kırâeti su ile meshetmek ma’nâsına gelecek böylece hem meshetmeyi hem de yıkamayı bulunduracaktir; Bu sebeble böyle bir abdest alacak olan kimse mesheden ve yıkayan ismini hekedecektir. Zîrâ, ayakları yıkamak, üzerlerine suyu akıtmak veya onlara su atmak, meshetmek ise eli veye onun yerini tutacak bir şeyi üzerlerinden geçirmekdir/yürütmekdir. Bir kimse bunu ayaklarına yaparsa, o (ayaklarını) “yıkayan ve mesheden”dir.
    İbnü Cerîr şöyle diyor: İşte bu -meshetmenin anlatmış olduğum “ayakların tamâmını ve bir kısmını meshetmek demek olan iki ma’nâyı da ihtimâlde bulundurması”- sebebiyle kurrânın (okuyucuların) ;وَارجُِِِلَِِكُم=/ve ercüliküm nazmını okuyuşları değişik olmuştur. Bazıları,-Resûlüllah’dan ayakların tamâmını su ile meshetmeye dâir haberlerin birbirini te’yid ederek gelmesine rağmen- ayaklarda farz olanın yıkamak olduğu, mesh olmadığı kanaatiyle nasb, kimileri de yıkamak değil, meshetmek olduğu tevcîhiyle cerr olarak okumuştur.
    Biz bu(kelime)nin te’vîlinde, bununla anlatılmak istenenin ayakların tamâmının su ile meshedilmesi olduğunu söyleyince, abdest alana ayaklarını eliyle veya elinin yerine geçebilecek bir şeyle meshetmeyip suya sokmakla iktifâ etmesini/yetinmesini mekrûh gören, mekrûh görmüştür. Bu mekrûh görmek, âyetin şu ;وَارجُِِِلَِِكُم=/kısmını ayakların -onları su ile yıkamakla beraber- tamâmını kaplayarak el veya onun yerini tutacak bir şey ile meshetmek manasına yormak yüzündendir.
    (İbnü Cerîr bunu Tâvus’dan yaptığı bir rivâyetle de destekledikten sonra şöyle devâm etti:)
    Bunu (meshetmeden yikamayı) câiz bulanlar, bu ;وَارجُِِِلَِِكُم=/kelimesinin yıkama ma’nâsında olduğu te’vîline gitmeleri sebebiyle câiz gördüler.
    (İbnü Cerîr Hasen-i Basrî’den bunu ifâde eden iki rivâyet yaptıktan sonra yine devâm etti:)
    Anlattığımız, ayakların tamâmını su ile meshetmek ve bir kısmını su ile meshetmek şeklindeki iki ma’nâ (da) meshetmek demek olunca, daha sonra (da) zikredeceğimiz delîller ile Allah’ın onların meshedilmesinden murâdının tamâmını meshetmek (ma’nâsı) sahih olunca, bununla tamamının mesh-edilmesinde yıkamak ve meshetmek ma’nâsı bulununca iki kırâatin ;َالاَرجُل=/”el-ercül”deki nasb ve cerr kırâetlerini kasdediyorum- okunmasının da doğruluğu apaçık olur. Çünki, ayakların su ile tamânının meshedilmesinde onların yıkanmaları, elin onların üzerinde yürütülmesinde de meshedilmeleri vardır. (10/62-63)
    [25] Enfal: 25

    Guraba Dergisi 10.Sayı

  8. HAYRETTİN KARAMAN IN EHLİ SÜNNET’E AYKIRI GÖRÜŞLERİNDEN BİR DERLEME
    ‘Muaviye`yi sevmem, ama sövmem de…

    Ehl-i Beyt sevgisiyle Muaviye bir kalpte birleşmez!’

    Sonra geniş bir şekilde olayları anlattı, özetle:

    ‘Muaviye meşru halife olan Hz. Ali`ye isyan etmiştir, âsidir! Peygamber Efendimizin bir hadis-i şerifi vardır; meşru idareye isyan edileceğini ve Ehl-i Beyt`inden şehitler ve mazlumlar çıkacağını söylemişti. Peygamberî bir ilhamla önceden ifade etmiştir bunu. Muaviye`nin Hz. Ali`ye isyanı dinen de meşru değildir…’
    H.KARAMAN’IN POLEMİK DEĞİL DİYALOG KİTABINDAN: ‘Bütün insanların Müslüman olmaları’ dinin, Kur’ân’ın hedefi değildir.

    “Müslümanların çoğu ‘Peygamberin, bütün din sâliklerini İslâm’a çağırdığına’ inanırlar” (Polemik Değil Diyalog, s. 35);

    “Peygamberimiz ‘Yahudiler mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor, ‘Hıristiyanlar mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor.” (Polemik Değil Diyalog, s. 35);

    “Diyaloğun hedefi, tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı” (Polemik Değil Diyalog, s. 36);

    “Kur’ân-ı Kerîm’de Ehl-i Kitab’la ilgili devamlı vurgulanan şey; Allah’a iman, âhirete iman ve amel-i salihdir. Kur’ân birçok âyette bunu söylüyor; yani ‘Peygambere iman edin’ demiyor.” (Polemik Değil Diyalog, s. 37);
    POLEMİK DEĞİL DİYALOG KİTABINDAN SONRA GELEN AÇIKLAMALARI:
    “Hangi itikadda (din inancında) olanların, eninde sonunda cennete girebilecekleri” konusunun adı “necat meselesi”dir. “Necat ve İslam’ın, Müslüman olmayanlara yönelik çağrısı” hakkında, “Polemik Değil Diyalog” isimli kitapta yer alan konuşmamda söylediklerime itirazlar var. Bunlardan birini bir yazımda ele almıştım, bu yazıda konuya devam ediyorum.

    Evet ben diyorum ki:

    1. İslam düşüncesinde “Şirk koşmadan Allah’a, şüphesiz olarak ahirete iman eden ve salih amel işleyenlerin, Müslüman olmasalar da cennete girebileceklerini” kabul eden bir yorum vardır.

    2. Bu yorumu benimseyenlere göre Peygamberimiz (Kur’an, İslam) Ehl-i kitabı, mutlaka ve tek seçenek olarak Müslüman olmaya çağırmıyor; a) Müslüman olmaya, b) Müslüman olmayı kabul etmezlerse (Musevi, İsevî… olmayı terk etmek istemezlerse) şirksiz olarak Allah’a, şeksiz olarak ahrete iman etmeye ve salih amele c) Her ikisini de kabul etmeyenleri belli şartlarla barışa veya teslim olup teb’a olarak yaşamaya (zimmî olmaya) davet ediyor. d) İslam’ı ve barışı kabul etmeyip Müslümanların yurtlarına ve dinlerine saldıranlarla da savaşıyor.

    Sözü edilen konuşmamda (s. 35) bu konuda şunları söylemişim:

    Ali Bulaç: Peki hocam, bir Hıristiyan Peygamberimiz için ne demelidir?

    H. Karaman: İyi bir insan, iyi bir Müslüman ve Peygamber olduğuna da inanmalıdır. Biz üç dinin mensupları şuna inanmalıyız; Hz. İsa Allah’tan vahiy almıştır, Hz. Musa, Allah’tan vahiy almıştır. Hz. Muhammed de Allah’tan vahiy almıştır. Buna inanmak durumundayız.

    İ. Üzüm: Peki ama hocam, Hıristiyanlar niye inanacaklar ki? İnandıkları takdirde Müslüman olmazlar mı?

    H. Karaman: Hayır, Müslüman olmazlar.

    İ. Üzüm: Olmaz ama bir gevşeme, bir kopma…

    H. Karaman: …Bir Hıristıyan veya Musevi, “Hz. Muhammed’in de Allah’dan vahiy aldığına inanıyorum,” der. Sonra “bu peygember (Hz. Muhammed) benden ne istiyor,” sorusunu sorar. Yani, “Ben bir Museviyim ya da Îseviyim, dinimi bırakıp şu ana kadar inandığım ve yaşadığım şeylerden tevbe edip Müslüman olmamı mı bekliyor? Yoksa başka bir beklentisi mi vardır?” Ben diyorum ki, İslâm ulemâsı içinde, Kur’an-ı Kerim’e bakarak Peygamberimizin beklentisinin bundan ibaret olduğuna inanlar var. Peygamberimiz “Yahudi mutlaka Müslüman olsun!” demiyor, “Hıristiyan mutlaka Müslüman olsun!” demiyor. Diyor ki; “Yahudiler ve Hıristiyanlar tek Allah’a inansınlar, ahirete inansınlar ve kendi kitaplarında da bulunan iyiliklere göre yaşasınlar, (yani bizim amel-i salih dediğimiz şeyler) beni de sahtekârlıkla, yalancılıkla itham etmesinler. Getirdiğim kitabı da şuradan buradan çalıntı olduğunu söylemesinler.” Dolayısıyla “Bu takdirde onlar da cennete giderler” demiş oluyor. Bu inançta olanlar var mı? Var. Bu inançta olmayanlar var mı? Onlar da var… İşte sizin adına diyalog dediğiniz şey bu zaten. Hep şunu söylüyorum; diyalog, “tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı.” Böyle bir hedef olamaz zaten. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Ama diyalog, duvarları kaldırıp, birbirimizi görmemizi sağlayabilir…

    Hayızlı İken İbadet

    Özel hallerinde kadınları kimse mescide girmeye, Kur’an okumaya… zorlamıyor; ama onlar farklı (caiz diyen) ictihada uyar da bunları yaparlarsa yine kimsenin onları engellemeye veya kınamaya hakları olamaz

    Namazları Cemmetme Meselesi

    Eğer vermezlerse, problem olursa, ibadetlerinizi yapmanız bakımından daha müsait bir yerde iş buluncaya kadar öğle ile ikindi namazlarınızı cemedebilirsiniz.

    Resim Ve Heykel Meselesi

    Resim konusunda fetva verirken, resmi yapılan şeyin tapınma konusu olup olmadığına bakıyoruz ve “tapınılan, kutsanan, kutsallık izafe edilen şahıs ve şeylerin resim ve heykellerinin yapılması caiz değildir; hadislerden bu kastedilmektedir,

    Bayanlarla Tokalaşma ve Haremlik-Selamlık

    Bayanlarla el sıkışma meselesine gelince, günümüzde özellikle şehirlerde ve özel durumlarda kadınlarla erkekler de el sıkışıyorlar, bu âdet haline gelmiş durumda, müslüman bir erkek henüz kendini anlatamadığı bir ortamda elini geri çekerse bundan -İslam’ın da istemediği- bir dizi problem çıkabiliyor. Bir müslüman erkek, yukarıdaki şekilde gerekli hale gelmedikçe -müslüman olsun, gayr-i müslim olsun- bayanlarla el sıkışmaz. Ama bayanın elini sıkmadığında daha önemli bir zarar sözkonusu olduğunda, beze dokunuyormuş gibi -böyle bir duygu içinde- kadının elini sıkabilir şehvet ihtimalinin bulunmadığı veya çok zayıf bir ihtimal olduğu durumlarda gençler arasında da gerektiğinde tokalaşmayı caiz görenler vardır; biz de zor durumda kalanların, farklı kültür ortamlarında yaşamak ve insanlarla ilişki kurarken fitneye (muhatapların inançlarının sarsılmasına) sebep olmak istemeyenlerin faydalanmaları için bu yorumu, Helaller Haramlar isimli kitabımızda naklettik.

    Yine adı geçen kitabımda erkek kadın beraber oturmanın, tesettüre riayet edildiği ve bu uygulamadan fayda umulduğu veya ihtiyaç ve zaruret bulunduğu zaman caiz olduğunu deliller göstererek açıklamıştık.

    H.KARAMAN’IN MAKALELERİNDEN:

    -İddia: “Mason Abduh ve Reşid Rıza gibi Ehl-i Sünnet düşmanı sapıklar”.

    Cevap: Çirkin bir iftira.Bunlara hiçbir muteber alim “sapık” demez, dememiştir. Abduh, siyasi amaçlarına ulaşabilmek (Mısır’da istibdadı yıkmak, sömürgecileri ülkeden atmak) için faydalı olduğuna inanan üstadının ısrarı üzerine mason derneğine girmiş, ama sonra bununla ilgisini koparmış ve talebelerini de uyarmıştır. Reşid Rıza ise hayatı boyunca asla mason olmamış, tam aksine masonluk aleyhine dört kere fetva neşretmiştir (Benim Gerçek İslam’da Birlik, İZ Yayınları) isimli kitabımda bu sözlerimin kaynak ve delileri mevcuttur.

    -Dinimizde kadınların imam olmalarının caiz olup olmadığı konusunu halkımız herhalde Sayın Yılmaz Ateş’ten öğrenecek değildir. Zaten öğrenmek istese de yanlış öğrenecektir. Çünkü dinimizde kadınların kadınlara imam olması normal hallerde de caizdir. Kadınların erkelere imam olması ise zaruret halinde caiz olur.

    H.KARAMAN’IN RÖPORTAJINDAN:

    ‘BAŞÖRTÜSÜ TEMEL KULLUK ENSTRÜMANIDIR DENEMEZ’

    Rıdvan Memi’nin “Başörtüsü Allah’ın kadına dönük vazettiği unsurların temelini oluşturacak bir enstrümandır, denebilir mi? sorusuna ise Karaman’ın yanıtı gayet netti:

    “Hayır denemez. Ben ısrarla örtünme tabirini kullanıyorum, bir. Bunun hem kadına hem erkeğe ait olduğunu söylüyorum, iki. Üç, örtünme Kur’an’da emredildiği için vazgeçemeyeceğimiz bir araçtır. Ama kadın ve erkekten istenen temel bir kulluk ensturmanıdır diyemeyiz.”

    ‘ERKEKLER KADINI GÜNAH ARACI GÖRÜP OLMAYAN YASAKLARI KOYABİLİYOR’

    Kozmik Oda’da yaşanan en ilginç diyaloglardan biri de Rıdvan Memi’nin “Ahzab Suresi 59. Ayetin (dış giysi emri ayeti) sonundaki “Allah çok bağışlayıcıdır. Rahmet Kaynağıdır” ifadesi, Elmalılı Hamdi Yazır tarafından “Tesettür emrolunduğundan dolayı kadınlar bir baskıya uğratılmasın, aşırıya gidilmesin” şeklinde yorumlanıyor. Katılıyor musunuz?” sorusu üzerine gelişti, Hayrettin Karaman şunları söyledi:

    “Tabii. Şöyle katılıyorum. Cenab-ı Hakk kadınlara yönelik bir takım emirler ve yasaklar getiriyor. Fakat insanlar Allah’ın maksudunu aşarak, kendi egolarını tatmin etmek, kendi egemenliklerini kadınlar üzerinde göstermek ve kadınlara tahakküm edebilmek için bu maksadı aşabiliyor ve Cenab-ı Hakk’ın hedeflemediği yasakları koyabiliyorlar. Öyle oluyor ki camiye bile kadınların namaz kılmak için gitemelerini engellemek istiyorlar da Peygamber Efendimiz onlara ‘Allah’ın kadın kullarını Allah’ın evlerinden mahrum etme’ diyor.”

    ‘KADINLAR CAMİDE ERKEKLER İLE BİRARADA, AYNI HİZADA NAMAZ KILABİLİR’

    “İnsanlar günah işlememek için günah imkanlarını ortadan kalkmasına talip oluyorlar. Halbuki Allah böyle istemiyor. Din böyle istemiyor. Din şöyle istiyor, günah işleme imkanı bulunacak fakat siz iradenizle, Allah’a olan sevgi ve saygınızdan dolayı onu ihlal etmeyeceksiniz. Erkekler kadını günah aracı olarak görmüşler. Bu günah aracını mümkünse evin içinde hapsetmeyi arzu etmişler. Sınırı aşma dediğim işte bu. Sınırı tarih boyunca aşmışlar. Peygamberimiz bile bununla mücadele etmiş. Peygamber Efendimiz zamanında saflar önce erkekler, sonra erkek çocuklar sonra da kadınlar şeklinde sıralanmış. Ama erkekler kadınların hizasında olsalar. Mezhep imamları bu konuyu tartışmışlar. Mesela Hanefiler demişler ki, kadın önde olursa ya da erkeğin hizasında olursa erkeklerin namazı bozulur. Ama diğer imamlar bozulmaz demişler. Bozulmaz niye bozulsun. Kadınlar ve erkekler aynı hizada durabilirler.”

    Soru:

    Kadın sesi dinlemek caiz midir? Dinlediğimiz müziğin türüne göre cevaz değişir mi? (Örnek: tasavvuf musikisine eşlik eden bir kadın sesi veya ilahi söyleyen bir kadın sesi gibi)

    Cevap:

    Peygamberimizin zamanında mescidde ve başka yerlerde kadınlar, erkeklerin yanında konuşurlardı. O (s.a.) hicret ederken kadınlar ve çocuklar musikî eşliğinde karşılama yapmışlardı. Bayram günlerinde Hz. Peygamber’in evinde ve onun yanında genç kızlar, Hz. Aişe’ye sesli ve tefli müzik dinletmişlerdi. Kadının sesinin ve musikînin haram olduğuna dair sahih ve kesin bir delil (dinî açıklama) yoktur. Kadın olsun erkek olsun müzik icra ettiğinde bunu dinleyenler kendilerine bakmalıdırlar; kötü, olumsuz bir etkilenme bulunmadıkça dinlemelerinde sakınca yoktur.(Kadın şarkıcı dinlemek caiz midir?) [Bu yazı yayınlandıktan sonra Hayreddin Karaman hocanın web sitesindeki bu başlık “Kadın sesi dinlemek caiz midir?” şeklinde değiştirilmiştir].

    Faizi haram sayan ve kar zarar ortaklığı yapısıyla çalışan katılım bankalarının Merkez Bankası’ndan aldığı ‘zorunlu faiz’ sorunu İlahiyat Profesörü Hayrettin Karaman’dan alınan fetva (dine uygunluk görüşü) ile çözüldü.

    Topladıkları TL fonlarının yüzde 5’ini Merkez Bankası’nda Mevduat Munzam Karşılığı olarak tutmak zorunda olan katılım bankaları bunun karşılığında munzam karşılık olarak tutulan miktarın yıllık yüzde 5.2’sini faiz olarak alıyor.

    Ancak faizsiz bankacılık yapan katılım bankaları Merkez Bankası’na giderek bu faizi istemediklerini bunun yerine munzam karşılıkların daha cüzi bir tutara indirilmesini istedi. Ancak Merkez bu isteği kabul etmedi. Diğer bankalarda olduğu gibi munzam karşılık tutulacağı ve bunun karşılığında da faiz ödenmesinin zorunlu olduğu iletildi.

    Bunun üzerine faiz gelirini haram olduğu için kâr paylarına ve katılımcılara yansıtmak istemeyen katılım bankalarının bir kısmı Merkez’den aldıkları faizi yaptıkları bağışlarda, sponsorluk harcamalarında, sosyal sorumluluk projelerinde kullandılar ayrıca Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu kesintilerini bu faizden ödemeye başladılar.

    Ancak katılım bankalarının topladığı fon miktarı 18.4 milyar TL, bunun karşılığında Merkez Bankası’nda tutulan zorunlu karşılık 924 milyon TL’ye çıktı. Katılım bankalarında biriken fonlar artıp faiz geliri de 48 milyon TL gibi önemli bir tutara ulaşınca faizsiz bankacılık yapan kurumlar bu faizin hesaplara katılmasının dinen uygun olup olmadığını dünyada diğer İslami bankacılık yapan kurumlarda adı Şeirat Kurulu olan ancak Türkiye’de bu adın kullanılmasının hassas olması nedeniyle ‘Danışma Kurulu’ olan kurula sormaya karar verdiler.

    Türkiye’nin en büyük üç katılım bankasının danışmanı olan ve aynı zamanda Avrupa Uluslararası İslam Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan İlahiyat Profesörü Hayrettin Karaman, Merkez Bankası’ndan alınan faizde bir seçim olmadığı ve zorunluluk nedeniyle faiz alınması nedeniyle bunun ‘faiz olarak’ adlandırılamayacağı yönünde fetva verdi. Bunun üzerine katılım bankaları alınan faizleri rahat rahat kullanmaya başladı.

    Katılım bankalarının dine uygunluk görüşü almadan hiçbir konuda hareket etmediğini vurgulayan Katılım Bankaları Birliği Genel Sekreteri Osman Akyüz “Her bankanın bir danışma kurulu var.
    Bankalar genellikle Hayrettin Karaman’nın görüşüne göre hareket ediyor. Munzam karşılık konusunda bir zorunluluk olduğu için faiz sayılmıyor. Katılım bankaları dışarıdaki din adamlarından da görüş soruyor. Ancak bizim insanlarımız Türkiye’den din adamlarına daha çok güvendiği için Hayrettin Karaman’ın görüşü geçerlilik kazanıyor” dedi.

    Enflasyon kadar faiz haram değil

    Karaman internet sitesinde devletin nemalandırdığı KEY ödemeleri faizinin haram sayılamayacağını belirterek: “Devlet, banka gibi bir “faizci kuruluş” olmadığı için ve tasarruf kesintisi ile faizcilik yapmadığı, nakit ihtiyacını karşıladığı için, ödünç aldığı bu parayı geri öderken “enflasyon farkını aşmayan” rakam fazlalığına faiz demek mümkün değildir. Devletin ödediği nema, kestiği paraların yıllarca birikmiş enflasyon farkının çok altındadır ve dine göre borcunu ödeyen, enflasyon farkını da ödemekle yükümlüdür” dedi.

    Karaman’ın bazı finansal sorunlarla ilgili görüşleri ise şöyle:

    -Devletin verdiği konut kredisi, faizi enflasyondan düşük olduğu sürece alınır.

    -Temerrüt faizinin enflasyon miktarını aşmayan kısmı zaten alacaklının hakkıdır.

    -Vade farkı faiz değildir.

    -Yatırım fonlarına katılarak buradan gelir elde etmek caiz değildir.

    http://www.gazete5.com/haber/faiz-haram-mi-prof.-dr.-hayrettin-karaman-degerlendirdi-1-eylul-201-38622.htm

    Soru: Merkez Bankası’nda bloke edilen paramıza faiz işlemekte ve alınan bu para TMSF’ye ödenmektedir. Hocam bu parayı alıp TMSF’ye ödememiz konusunda hayli sual gelmektedir. Nasıl açıklamalıyım?

    Cevap: Bu soru merkezde müzakere edilmiş, tarafımdan cevap verilmiş idi. Kısaca tekrar edeyim:
    Bu parayı biz, faiz kazanmak için serbest irademizle bankaya yatırmıyoruz. Mevzuat mecbur ediyor. Bu sebeple enflasyon farkı kadarını alabiliriz (Havuzlara da dağıtırız). Geri kalan TMSF’ye verilebilir, ama bir gün TMSF bunu katılım hesabı sahiplerine öderse, alanların zengin olanları bu parayı yoksullara vermek durumundadırlar, kendileri yiyemezler.

    Bu vesile ile bir hususu daha yazacağım:

    Merkezde yapılan bir toplantıya çağrılmıştım. Arap ülkelerinden gelen ortaklar veya temsilcileri de vardı. Merkez Bankası’nda tutmak mecburiyetinde olduğunuz meblağın faizini soruyorlardı. Ben görüşümü şöyle ifade etmiştim:

    “Bu para bizden kanuni mecburiyetle alınmaktadır. Biz faiz kazanalım diye Merkez Bankası’na para yatırmıyoruz. Bu durumda banka, bize paramızı ödediğinde enflasyon farkı ile ödemek durumundadır. Şu halde faiz adıyla ödediği nominal fazlalığın enflasyona tekabul eden kısmı bizim hakkımızdır, bunu alır, havuzlara da dağıtabiliriz. Ödenen reel faizi de sigorta fonuna yatırırız. Bir gün bu fondan katılımcılara ödeme yapılırsa, bunların zengin (temel ihtiyaçlarını temin edebilen) olanları bunu yoksullara verirler. Muhtaç olanları ise bizzat kullanabilirler.”

    (Bir başka cevap):

    Laik bir düzende yaşayan Müslümanlar meşru olan işlerini yürütmek için (mesela bir vakıf kurmak, şirket kurmak, okul açmak….” laik kanunlara ve düzene göre mecbur kaldıkları bazı “normal hallerde caiz olmayan” işlemleri de yaparlar. bu zarurete girer. Eğer bu işlemlerden biri, bankada belli bir miktar parayı tutmak ise bunu tutarlar, tahakkuk eden faizi alır, mesela yoksullara dağıtırlar, kendileri yiyemezler. Katılım bankaları da bunu yapıyorlar.

    (Bir başka cevap):

    Merkez Bankası’nda biriken faiz

    1. Merkez Bankası’ndan faiz mutlaka alınmalıdır. Alınan faiz: a)Benim aşağıda vereceğim cevabı kabul edenler tarafından, cevapta geçen çözüm şekline göre kullanılmalıdır. b) Benim fetvamı kabul etmeyenler tarafından ise yoksullara verilmelidir; buna kimse itiraz etmez.

    2. …Ancak sigorta fonunda biriken meblağın faiz olan kısmı, hiçbir zaman, ödeme güçlüğüne düşmemiş, muhtaç hale gelmemiş katılımcılar ve kurum tarafından, kendi menfaatleri için kullanılamaz. Her hal ve kârda fonda biriktirme amacına göre kullanılır. Ödeme şartları gerçekleşip bunu (paralarından kesilen miktarı değil, faize tekabül eden miktarı) alan katılımcı yoksul ise kendine harcar, zengin ise aldığını yoksullara dağıtır. Fonun, katılımcının kendi parasından kesilen miktarı ise zaten onların hakkıdır…

    (Başka bir cevap):

    Merkez Bankası’nda mecburen kalan paradan oluşan reel faiz alınıp katılımcılara dağıtılmıyor; buna fetva vermedik, yoksullara veriliyor veya ileride ihtiyaç içine düşecek olan katılımcılar için mevduat sigorta fonuna yatırılıyor. Reel faiz olmayan (enflasyon farkı) ise alınıyor veya ben alınabilir diye fetva verdim.

    Keyif için ikinci eş yok

    Kur’ân-ı Kerim’in, birden fazla kadınla evlenmenin meşrûiyetine, doğrudan buna yönelik bir ifade ile değil, bir başka münasebetle (yetimlerin hakkını korumaktan söz ederken) temas etmiş olması düşündürücüdür. Şöyle buyuruluyor: “Yetimlere mallarını verin, temizi pis olanla değişmeyin, onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin; çünkü bu büyük bir günahtır. Yetimlerin hakkına riâyet edememekten korkarsanız (bunların yakasını bırakın da) beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın; haksızlık etmekten korkarsanız bir tane kadın veya ellerinizin altında olanla yetinin; bu, adâletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır (Nisâ: 4/2-3).

    Ayetin dolayısıyle temas ettiği birden fazla kadınla evlenme imkânı ve âdeti, İslâm’ın geldiği çağdan çok öncelere kadar uzanmaktadır. İslâm öncesi çağlarda Mısır, Hindistan, Çin ve İran’da, eski Yunan ve Roma toplumlarında, Yahûdîlerde ve Araplarda ya nikâhlamak, yahut da evde veya evin dışında bir yerde dost tutmak(odalık edinmek) sûretiyle erkekler, birden fazla kadınla evlilik yapıyorlar veya evliliğe benzer ilişkiler yaşıyorlardı. Bu çağlarda birden fazla kadınla evlenmenin birden fazla sebebi mevcûttu. İslâm’ın geldiği coğrafyada sınırsız olarak çok karılı aileler vardı. Kırsal bölgede özellikle köylerde ve dağ başlarında yaşayan bedevîlerin çok kadınla evlenmelerinin baş sebebi, hem korunma, hem de çevresi üzerinde hâkimiyet sağlamanın güçlü ve muharip nüfusa ihtiyaç göstermesidir. Diğer sebepler arasında kırsal hayatın güçlüğü ve birçok emekçiyi gerekli kılması, kabileler arasında sürüp giden savaşların, yağma, baskın ve talan hareketlerinin çok sayıda erkek ölümüne sebep olması, bunun sonucu olarak da kadın-erkek arasındaki sayıca eşitlik dengesinin erkek aleyhine bozulmasıdır.

    Şu halde İslâm bunu (teaddüd-i zevcâtı, poligamiyi) getirmemiş, mevcût uygulamayı belli şartlara ve hukuka bağlayarak devam ettirmiştir. Devam ettirirken de iki durumu birbirinden ayırmış gibidir: a) Henüz evlenmemiş olanlara -bu âyette- bir kadınla yetinmelerini tavsîye etmiş, birden fazla kadınla evli olanlar için adâlete riâyet edememe tehlikesinin bulunduğunu, bundan uzak kalmanın en uygun yolunun ise bir kadınla evlenmek olduğunu dile getirmiştir. b) 129. âyette ise birden fazla kadınla fiilen evli olanlara hitap etmiş, birden fazla kadın arasında adâlete tam riâyetin mümkün olmadığını bir kere daha hatırlattıktan sonra hiç olmazsa adâletsizlikte, farklı ilgi ve muamelede ölçünün kaçırılmamasını istemiştir. 129. âyette şöyle buyurulmaktadır: “Ne kadar üzerine düşseniz de kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz; bari birine tamamen kapılıp da diğerini askıda imiş gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve Allah’a itâatsizlikten sakınırsanız bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, engin rahmet sahibidir.”

    Burada ne kadar istense, üzerine düşülse, gayret edilse de birden fazla eş arasında âdil davranmanın mümkün olmadığı açık ve kesin bir ifade ile dile getirilmiştir. Bu gerçeklik karşısında beklenirdi ki Allah Teâlâ birden fazla kadınla evlenmeyi yasaklasın; ancak O, zarûretleri, mübrem ihtiyaçları, fevkalâde halleri bildiği için bunu yasaklamadı, kulların uygulamada zorlanacakları bir yasak hükmü yerine ikili bir tavsiye ile yetindi: a) Tek hanımla evli olanlar -aksine bir zarûret bulunmadıkça- bununla yetinmelidirler; çünkü birden fazla kadınla evlenmeleri halinde haksızlıklar olacak ve bundan dolayı günaha girebileceklerdir. b) Fiilen birden fazla kadınla evli bulunan erkekler ise gönül ilişkisi, sevgi ve bağlılık gibi insanın elinde olmayan durumlar ve farklılıklar dışında, objektif, ölçülebilir, maddî konularda kadınlarına eşit davranacak, biri ile evlilik hayatını fiilen yaşarken diğerini askıda (yalnız, ilgi ve ilişkiden dışlanmış, ihtiyaç içinde veya maddî bakımdan diğerlerinden aşağı durumda) bırakmayacaklardır.

    Bütün dünyaya hitap eden ve zorunlu değişime karşı varlığını sürdürecek olan bir din (İslam) haklı ve hikmetli olarak -gerekli ve zorunlu olduğunda- birden fazla eşe izin vermiş, ama uygulamada dinin amacı dışına çıkılarak, günah işleme pahasına birden fazla kadınla keyif için evlenme uygulaması devam etmiştir.

    “Hepimiz Fâtıma’yız”

    Uygulamada çok kadınla evli erkeklerin adâletsizliği, kumalar arasındaki geçimsizlik, böyle ailelerde evlerin cehennem köşesine dönüşmesi, insanlar arasındaki güzel ilişkilerin çirkinleşmesi bir vâkıadır. Ancak bu çirkinliklerin ve kötülüklerin âmili kanun (şerîat) değil, onu uygulayan -daha doğrusu uygulamayan- Müslümanlardır.

    Demokrasiyi ele alalım, Batı’da güzel sonuçlar verdiği halde Doğu’da adı mevcût, kendisi mefkuddur (yoktur). Birçok yerde demokrasi terkedilmiş, komünizme geçilmiş, bu defa onda insanlık için huzur, adâlet ve saâdet aranmıştır; ancak uygulama teoriye uymamış, onda da aradığını bulamayanlar yeniden demokrasiye geçer olmuşlardır. Şu halde bir hukukî, ictimaî, siyasî sistem hakkında doğru değerlendirme yapabilmek için sistemin kendisi ile uygulamayı birbirinden ayırmak, birinin kusurunu diğerine yıkmamak gerekmektedir.

    Beşerî sistemler köklü değişikliklere uğratılarak amaca uygun hale getirilirler. İslâm’da köklü değişim söz konusu değildir, onda değişmez kurallar vardır, ancak hangi kural olursa olsun uygulandığında tabiî olmayan bir olumsuz sonuç doğuyorsa uygulamayı durdurma (imhâl) imkânı da mevcûttur. Bu cümleden olarak bir cevazdan (izinden, serbest bırakmadan) ibaret olan çok kadınlı evlilik, genellikle kötüye kullanıldığı ve olumsuz sonuçlar doğurduğu takdirde İslâmî yönetim tarafından engellenebilir; bu kanunu (şerîatı) değiştirmek mânâsına gelmez; bu, tıpkı şartlarını yerine getirememekten korkan ferdin tek kadınla evli kalmayı yeğlemesine benzer. Günümüzde bizde ve bize benzer toplumlarda tek kadınla evlilik örf ve âdet haline geldiği için, bir kimsenin karısına kuma alması, birinci kadını, ondan olma çocukları ve çevresini, başka çağ ve toplumlarda olandan daha ziyade etkilemekte, üzmekte, perişan ve hasta etmektedir. Bir müminin, insanları bu kadar üzüntüye ve günaha sokacak bir davranışta bulunabilmesi için, zevkten (şehveti tatminden, yenilik arayışından) başka sebepleri olmalıdır.

    Keyif için ikinci evlilik yapanlar genellikle bunu gizli yaptıkları için her gün birçok yalan söylemek durumunda kalıyorlar.

    Birinci eş boşanma istiyor, zevcelik vazifelerini yapmakta zorlanıyor, kötü sözler söylüyor, kocasına küsüyor, ağlıyor, hastalanıyor…

    İki eş (kumalar) arasındaki ilişki dinî kardeşlik ilişkisi olmuyor; arada kıskançlıklar, kavgalar, iftiralar, küskünlükler… kaçınılmaz oluyor.

    Bütün bunlar İslam’da yasak; kimisi mekruh, kimisi haram. Şartlara bağlı olarak izin verilmiş (farz, vacib, müstehab kılınmamış) bir uygulamayı -hastalık, yetersizlik, çocuksuzluk gibi bir ciddi durum bulunmaksızın- keyfi için yapanlar kaçınılmaz olarak bu günahlara gireceklerdir.

    İşte bu sebepledir ki, Peygamberimiz (s.a.), kızı Fatıma’nın üzerine evlenmek isteyen Hz. Ali’nin bu talebine karşı çıkmış, mescidde sert bir konuşma yapmış, bunun Hz. Fatıma’yı üzeceğini, günaha sokabileceğini (fitne) ailenin huzur ve mutluluğunu gölgeleyeceğini düşündüğü için, “Ali eşi Fatıma’yı boşamadıkça üzerine o kadını alamaz” demiş, sevgili damadı da eşini ve kayınpederini üzmemek, aile mutluluğuna gölge düşürmemek için bu teşebbüsünden vazgeçmiştir. (Buhari, Nikah, 109; Ebu-Davud, Nikah, 13; Avnu’l-Ma’bud, VI, 76-81).

    Ortada bir zaruret yok iken üzerine ikinci eş getirilmek istenen her kadın bu konuda birer “Fâtıma’dır”, “Hepimiz Fâtıma’yız” deme hakkına sahiptirler. Hz. Fâtıma’yı şefkatli ve sevgili babası nasıl korumuş, ona sahip çıkmış ise bugün biz de genel olarak erkekler, alimler ve yöneticiler olarak kadınlarımızı öyle korumak durumundayız. Onlar nasıl nefislerine hakim olarak kocalarına sadık kalıyorlarsa kocaları da onlara sadık kalmalı, sırf zevklerini tatmin için onları mahvetmekten sakınmalıdırlar.

    Recim yoktur

    Evlendikten sonra zina suçu işleyen kadınlara ve erkeklere, dört erkeğin fiil halinde açıkça görerek şahitlik etmeleri veya suçluların itirafları üzerine uygulanan recim (taşlayarak öldürme) cezası şeriatı uygulama adına mutlaka yerine getirilmesi gereken bir ceza değildir.

    Önce “Kur’an Yolu” isimli tefsirimizde ne dedik ona bakalım:

    “…Bize göre bu hadislerin uydurma olduğunu söylemek -usule göre- mümkün olmamakla beraber getirdikleri recim cezasıyla ilgili bazı sorular ve problemler de yok değildir:

    a) Recim cezası İslâm’dan önce vardır ve uygulanmıştır, İslâm’ın getirdiği, başlattığı bir ceza değildir.

    b) Zina cezalarının daha hafif olanları Kur’ân-ı Kerîm’de yer aldığı halde recim cezasına Kur’an’da yer verilmemiştir. 25. âyette gelecek olan mümin câriyelerle ilgili “Evlendikten sonra fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı gerekir” meâlindeki ifade, hür ve evli kadınların zina cezalarının da yüz sopa olduğuna işaret etmektedir. Çünkü yüz sopanın yarısı uygulanabilir, fakat recim (ölüm) cezasının yarısından söz edilemez.

    c) Hz. Peygamber, hayatında uygulanan birkaç recim cezasında hazır bulunmamış, infazı başkalarına havale etmiştir. Suçun ispatı bu vak’aların tamamında suçlunun itirafıyla hâsıl olmuş ve ceza, Müslüman suçluların ısrarla günahtan temizlenmeyi istemeleri üzerine infaz edilmiştir.

    d) “Zina ettim, beni cezalandırarak temizle” diye gelen Müslümanları Hz. Peygamber önce geri çevirmiş, söylediklerini duymamış gibi davranmış, ısrar etmeleri üzerine kurtarıcı telkinlerde bulunmuş, “Deli mi, içmiş mi, yaptığı zina olmadığı halde öyle mi sanıyor?” demiş, bütün bunlara rağmen ısrar ettikleri için cezalandırma yoluna gitmiştir (Müslim, “Hudûd”, 16, 22).

    e) Mâiz isimli sahâbî, infaz başlayınca can acısıyla kaçmaya başlamış; arkasından yetişen infazcılar onu öldürmüşlerdi. Dönünce durumu Hz. Peygamber’e anlatmışlar. O da “Keşke bıraksaydınız! Tövbe ediyor, Allah da onu kabul buyuruyordu” demiştir. Sahâbenin recmedilen Müslümanlar hakkında ileri geri konuşmaları karşısında da, “O öyle tövbe etti ki bir ümmete paylaştırılsa her bir ferdine yeterdi” (Müslim, “Hudûd”, 22); başka bir rivayete göre, “O öyle bir tövbe etti ki, Medine halkından yetmiş kişiye paylaştırılsa –bağışlanmaları için– yeterdi” buyurmuştur (Müslim, “Hudûd”, 24). İbn Teymiyye, İbn Kayyim gibi fıkıhçılar bu hadislere dayanarak tövbe eden, kendiliğinden gelip suçunu itiraf eden suçlulara cezayı uygulayıp uygulamama konusunda ülü’l-emrin serbest olduğu sonucuna varmışlardır (İ’lâmü’l-muvakkıîn, III, 79).

    f) Recim cezasını içeren hadiste Hz. Peygamber, “… Bekârlar için yüz sopa ve bir yıl da sürgün, evli veya evlilik geçirmiş kimseler için yüz sopa ve recim” ifadesini kullanmıştır (Müslim, “Hudûd”, 12). Müctehidler bu hadiste geçen cezaların ikisi hakkında farklı görüş, anlayış ve değerlendirme ortaya koymuşlardır: 1. Kadının başka bir yere sürülmesi, 2. Recim yanında bir de sopa cezasının uygulanması. Hadiste bu iki ceza da yer aldığı halde bunlar uygulanmaz diyen müctehidler olmuştur. Hatta Ebû Hanîfe’nin, “sürgün cezasının had (değişmez, kanunî ceza) değil, uygulaması yöneticilere bırakılmış ta’zir cezası nevinden olduğunu” söylediği nakledilmiştir (Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, I, 358); yani Kur’an’da olan ceza had, sünnetin getirdiği ilâve ceza ise ta’zir olarak değerlendirilmiş olmaktadır.

    “Yukarıdaki altı madde bizi şu sonuca götürmektedir: Recim cezası –mutlaka ve değişmez olarak uygulanacak– hadlerden değildir. İslâm’dan önce de uygulandığı için ilk İslâm topluluğunun tanıdığı, yadırgamadığı, caydırıcı bulduğu bir ceza çeşididir. Bu sebeple Hz. Peygamber çok az da olsa bu cezanın uygulanmasına izin vermiştir. Sonuç olarak evlilerin zina suçlarının had nevinden cezası, bekârlarınki gibi yüz sopadır. Recim ise kamu düzeni ve suçların önlenmesi ilkelerinin gereğine göre uygulanıp uygulanmaması, usulüne göre ümmetin alacağı karara bırakılmış, ta’zir nevinden bir cezadır. Cezaların çoğu gibi bu cezalar da ispat ve infazdan önce tövbe etmekle (pişmanlık göstermek ve ıslâh-ı hal etmekle) ülü’l-emir tarafından düşürülebilir.”

    Şu halde şeriatı uygulama adına bugün recimi uygulayanlar, sebep olduğu sonuçlar bakımından İslam’a kötülük etmektedirler.

    M. Ebu Zehra “Recim yok” diyor

    1972 yılında Libya’da bir İslam alimleri toplantısı yapılıyor. Toplantının konusu, ülkenin kanunlarını yabancı unsurlardan temizleme ve islâmîleştirme. Bu toplantıya katılanlar arasında Yusuf Kardavi, Muhammed Ebu Zehra, Ali el-Hafîf, Mustafa ez-Zerka, Subhî es-Salih, Huseyn Hâmid Hassab, Abdulaziz Âmir gibi tanınmış alimler var. Kardavî, bu toplantıda Ebu Zehra’nın çıkışını “Bir bombanın fitilini ateşledi” ifadesiyle veriyor ve –özetle- şöyle devam ediyor:

    “O toplantının yıldızı tartışmasız olarak Üstad Muhammed Ebu Zehra idi. En çok o konuşuyor, her konuşanın ardından tenkitlerini ve görüşlerini ifade ediyordu. Bir ara ayağa kalktı ve şunları söyledi:
    “Ben İslam Hukuku ile ilgili bir görüşümü yirmi yıl açıklayamadım, şimdi, Rabbime kavuşmadan önce, “Bana niçin açıklamadın, hak bildiğini söylemedin” diye sorulmaması için açıklayacağım. Bu görüş, evlilerin zinasının cezası olan recimle alakalıdır. Benim kanaat ve reyime göre bu ceza Yahudi şeriatında vardı, Peygamberimiz ilk zamanlarda bunu kaldırmadı, sonra Nur suresi geldi, orada zinanın cezası –evli bekar, kadın erkek herkes için yüz sopa olarak- kondu ve recim kaldırıldı.

    “Bu reyimi üç delile dayandırıyorum:

    1. Allah Teala Nisa suresinde, hür olmayan insanların zinasının cezası, hür olanlara verilenin yarısı kadardır” buyuruyor. Recim bölünemez bir ceza olduğuna göre cezadan maksadın yüz sopa olduğu ortaya çıkıyor.

    2. Buharî’nin naklettiği bir rivayette Abdullah b. Evfâ’ya, “Recim, Nur suresi gelmeden önce mi yoksa sonra mı uygulandı?” diye soruluyor, “Bilmiyorum” cevabını veriyor. Şu halde recim uygulamasının, yüz sopa uygulamasını getiren Nur suresinden önce olması ve bu sure gelince onun kaldırılmış bulunması kuvvetle muhtemeldir.

    3. “Recim cezası ayet olarak Kur’an’da vardı, lafız olarak kaldırıldı, ama hükmü kaldırılmadı” şeklindeki rivayeti akıl ve mantık kabul etmez; hükmü kalacak olan bir ayetin lafzı niçin kaldırılsın?!
    “Üstad sözlerini bitirince hazır olanların çoğu ona hücuma kalkıştılar ve fıkıh kitaplarında mevcut bilgiler ile karşılık verdiler, fakat üstad görüşünde ısrar etti.”

    Oturum sona erince Yusuf Kardavi, Ebu Zehra’nın yanına geliyor ve bu konuda, onunkine yakın bir görüşünün olduğunu, “Recimin değişmez ceza (had) değil, uygulayıp uygulamamak yöneticilere bırakılmış “tazir” çeşidinde bir ceza” olduğu kanaatini taşıdığını ifade ediyor. Üstad Ebu Zehra bunu da kabul etmiyor ve şöyle diyor: “Yusuf, Allah’ın rahmet armağanı olan Muhammed Mustafa (s.a.)in, ölünceye kadar insanları taşladığını akıl kabul eder mi? Bu Yahudi şeriatına ait bir cezadır ve onların taş kalpli oluşlarına da uygun düşmektedir.

    Sonuç: İslam alimleri arasında recim cezasının değişmez bir ceza olmadığını veya Yahudi şeriatına ait olan bu cezayı İslam’ın kaldırdığını ve şeriat adına uygulamanın mümkün ve caiz olmadığını savunan önemli isimler vardır. Bu sebeple günümüzde İslam aleyhine kullanılan ve insanları İslam’dan korkutmaya yarayan bir cezayı sahiplenmek ve savunmak uygun değildir.

    Tekrar ediyorum: Sabit ceza (had) olarak recim yoktur

    “İslam’da ne vardır, ne yoktur” konusunda bir dizi yazı kaleme almıştım. Maksadım İslam’ın temiz, güzel, nurlu yüzünü kirli, kara, çatık göstermek isteyenlerin ellerinden bazı fırsatları almaktı. Evet maksadım yalnızca bu idi; modermizmin etkisinde kaldığım, onlara yaranmak, onlar tarafından beğenilmeyi istemek, bu etki altında İslam’ı çağa uyarlamak gibi bir maksadım yoktu. Aslında herkes (yazan da tenkit eden de) yapıp ettiklerinde bazı tesirlerin altında kalırlar ve kimi zaman bunun farkında olmayabilirler. Yapılması gereken şey başkalarının niyetini okumak, psikolojisini deşifre etmeye soyunmak değil, açık ifadelerine bakarak hüküm vermek ve kendini denetlemek, neyin tesiri altında olduğunu keşfetmeye çalışmak ve eğer bu tesir meşru değilse ondan kurtulmaya yönelmektir.

    Ben recim konusunda ileri sürdüğüm görüşü “usul dairesinde” delillendiriyorum; yani modernistlerin tesiri altında kalarak usul dışına çıkmıyorum, usul içinde kalarak “İslam’da var mı, yok mu” sorusuna cevap arıyorum. Benim yok dediğime bir başkası yine usul içinde kalarak ve kendince sahih gördüğü delillere dayanarak “var” derse o da onun görüşü, tercihi veya taklidi olur. Tartışmayı bu çerçeveden çıkarıp muhataplarını şuraya veya buraya katmaya çalışmak ilim ve ahlak ölçülerine sığmaz, ayrıca mezmum duygulardan da kaynaklanabilir.

    Recim konusunda, şu anda önümüzde üç görüş (açıklama, tercih, yorum) var:

    1. Kadim ve ekseriyetin kabul ettiği “İslam’da recim had (değişmez ceza) olarak vardır.”

    2. Recim Yahudi şeriatında var idi, peygamberimiz bunu birkaç defa uygulattı, sonra Kur’an bu cezayı kaldırdı, yerine evli olsun bekar olsun zina edenlere yüz sopa cezasını getirdi (M. Ebu Zehra).

    3. Evli veya dul olarak zina yapanlara uygulanan recim cezası had (değişmez, sabit) ceza değildir, tazir (yönetimin takdirine bırakılmış, gerekli görülürse kaldırılabilir) bir cezadır (Kardavi, ben …)
    Birinci şıkkı savunan tenkitçi temelde bir delile dayanıyor: Recim konusunda nas (hadis veya tilaveti neshedilmiş ayet) vardır ve bu nas üzerinde (bu nassın had olarak recim cezsını getirdiği hükmünde) de icma hasıl olmuştur.

    Eğer bu istidlal bize göre de doğru olsaydı başka diyecek sözümüz olamazdı. Halbuki bize göre recim hakkındaki hadislerin tartışılmaz olanları “recimin had olduğu sonucuna götürmüyor, tazir olabileceği sonucuna kapıyı açık bırakıyor. M. Ebu Zehra’ya göre ise bu hadisler, celde (yüz sopa) ayeti ile neshedilmiş bulunuyor.

    “Recim Yoktur” demiştim

    “Zina eden erkek ve kadına yüz sopa vurun” mealindeki ayet evli, dul ve bekar olanların tamamına aittir. Recim hadisiyle muhsan olanlar çıkarılıp onlara recim var denince mana ve hüküm bakımından nesih gerçekleşmiştir.

    Buna tahsis denemez; çünkü tahsiste tahsis eden nas ile tahsis edilen nas aynı zamanda gelecek ve aynı güçte olacak; recim hadisleri ile sopa ayeti arasında bu şartlar gerçekleşmiş değildir. Recimi inkar edenler takfir edilemezler (onlara kafir oldunuz denmez”, tadlil edilirler (dalalete düştünüz denir)
    Kur’an’da “evli veya bekar olarak zina edenlere yüz sopa vardır, bunu nesheden bir başka ayet de yoktur. Şu halde muhsan olanların hem yüz sopa yiyeceği hem de recmedileceği hakkındaki hadis (haber-i vahid) bu ayeti neshetmiş oluyor diyenlere karşı Hz. Ömer kaynaklı bir rivayete dayanılarak “Hayır, bu hadis ayeti neshetmiş değildir, çünkü hadis haber-i vahidir (meşhur değildir), onunla bilittifak ayet neshedilemez. Ayeti bir başka ayet neshetmiştir, bu ayet “zina eden yaşlı kadın (şeyha) ile yaşlı erkeği (şeyh) taşlayın” mealindedir, ama bu ayet Kurân’da yoktur, lafzı (tilaveti) neshedilmiş, hükmü kalmıştır” şeklinde cevap verilir”.

    Evli olsun bekar olsun zina edenlerin evlerinde hapsedilmesini emreden ayet, yüz sopa ayeti ile neshedilmiş, sonra recim hadisi ile muhsan zaniler tahsis edilmiştir; çünkü haber-i vahid ile nesih değil ama tahsis caizdir” diyenler de olmuştur. (Buraya kadar naklettiğim ifadeler arasındaki çelişkilere, recimin neye dayandığı konusundaki tereddütlere dikkat çekmek isrerim. Ayrıca Hz. Ömer’den nakledilen “şeyh ile şeyha zina ettiklerinde…” söz de metin yönünden tenkit edilmiştir.)

    Kitaplarından:

    “Zina suçunun İslam Hukukuna göre cezası, usulüne uygun olarak vurulan yüz sopadır. İffete ek olarak aile kurumunu korumak için evli olanların zina suçuna, recm gibi farklı ve daha ağır bir cezanın uygulanması had (sabit, değişmez) ceza değil, tazir (değişebilir, yöneticilere bırakılmış) bir cezadır. İslam tarihi boyunca da nadir olarak uygulanmıştır.”1

    “Recim cezası, bilindiği üzere, zina eden evli erkek ve kadının taşlanarak öldürülmesidir. Genellikle fıkıh kitaplarında bu ceza, İslam’ın değişmez cezalarından biri olarak gösterilmiş olmakla beraber farklı ictihadlar da mevcuttur. Kur’an-ı Kerim’de evli bekar ayrımı yapılmadan zina suçunun cezası recim değil, celde (belli usul ve şekilde yüz sopa) olarak ifade edilmiştir. Hz. Peygamber zamanında bir iki recim uygulaması olmuştur; ancak hüküm ve uygulama şekline bakıldığında bu cezanın had (değişmez ceza) değil, takdiri ve uygulaması yöneticilere bırakılmış “tazir” çeşidinden bir ceza olduğu anlaşılmaktadır.”2

    “İslam’ın temel kaynağı Kur’an’a göre zina eden erkek ve kadına yüz mutedil (sakat bırakmayan, vücutta iz yapmayan) sopa vurulur. Kur’an bu cezada evli ile bekarı ayırmıyor. Hadislerde birkaç evli zaniye recim uygulandığı anlatılıyor; ancak bunun devamlı ve gerekli bir ceza olduğuna dair kesin delil yoktur, tazir (suçu önlemek için yönetimin tarihi olarak uygun bulduğu, değişmeye açık) ceza nevinden olduğu anlaşılmaktadır.”3

    1 http://www.hayrettinkaraman.net/sc/00107.htm.
    2 http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/laikduzen/4/0182.htm.
    3 http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/hayat2/0260.htm.

    “İslâm’ın bir bütün olarak yaşandığı zeminde evli olan kişi, eşinden memnun değilse ayrılabilir. Memnun olmayan erkek ise ayrılma yanında ikinci bir eşle daha evlenme imkânına sahiptir. Bunun da ötesinde -savaş sonucu alınan kadın esirler cariye statüsüne sokulmuş ise- bunlardan alma imkânına sahiptir. Ayrıca kişileri zinaya sevkeden bütün tahrik vasıtaları yasaklanmıştır. Duvarlarda, sinema ve televizyonda, gazete ve dergilerde… Kişiyi fuhşa çağıran manzaralar yoktur. Kadın örtünmüş, karşı cinsle ilişki zarûret seviyesine indirilmiştir. Bütün bu şartları gerçekleştirdikten sonra aileyi kesin olarak korumak isteyen İslâm, evli şahısların zinasını kesin olarak yasaklamakta ve bu yasağa uyulmasını sağlamak için de en ağır ceza olan recmi koymaktadır. Bekârlık bir tahrik sebebi olduğu için bekârın zinasının cezası daha hafif olmuştur. Recme sebep olan evlinin zinasını önlemek için alınan tedbirlere rağmen birisi bu fiili işlerse cezanın uygulanabilmesi için mahkemede isbat gereklidir. İsbat ve cezanın uygulanması öyle şartlara bağlanmıştır ki bunların gerçekleşmesi hemen hemen imkânsızdır. Tarih boyunca recm cezasının uygulanmasında görülen nedreti (azlığı) bu noktada aramak gerekir. Bu şartlar konurken âdetâ recm ezasının, uygulanmaktan ziyade caydırıcı bir müeyyide olması düşünülmüştür.
    “Şimdi suâlinize geliyorum: İslâm’da bir hüküm ictihad ile ortaya konmuş olursa buna bir başka müctehid karşı çıkabilir. Recm cezası ve bu cezanın ölümle sonuçlanacağı hükmü ictihada değil nassa dayanmaktadır. Aşağıda bir kısmını vereceğimiz hadîsler sağlam ve kesin hüküm ifade eden hadîslerdir. İctihad yoluyla bunlara karşı çıkmak mümkün değildir.”

    “(…) Hadîs âlimleri bu konu ile ilgili rivâyetlerin tevatür derecesine yaklaştığında, sağlam ve açık olduğunda birleşmişlerdir. Bu hadîslerin sened bakımından sahih olmadıkları iddiâ edilemeyeceği gibi te’vil edilmeleri de mümkün değildir; çünkü ifadeleri açık ve seçiktir, bir kısmı uygulama ile ilgili bulunmaktadır; yani Hz. Peygamber (sav) bu suçu işleyen bazı şahısların recmedilmesini emretmiş ve bu emir yerine getirilmiştir…”1

    “Yahûdî bir erkek, yine yahûdî bir kadınla zina ederken yakalanmış ve Hz. Peygamber’e getirilmişlerdi. Peygamberimiz suçlulara, kendi dinlerine göre cezalarının ne olduğunu sormuş, onların yalan söylemeleri üzerine Abdullah b. Selâm’ın yardımı ile Tevrat’ta mevcut recm hükmünü bulmuş ve suçlulara uygulamıştı. Aynı hüküm, sünnete dayalı icmâ ile İslâm’a da intikal etmiş ve bu suçu işleyen evli şahıs lara -az da olsa- uygulanmıştır.”2

    (Yukarıdaki “Aynı hüküm, sünnete dayalı icmâ ile İslâm’a da intikal etmiş…” cümlesinin, recm cezasının İslam’a Yahudilikten geçtiğini ihsas eder tarzda kurulduğu dikkat çekiyor. Oysa bu tarz bir “intikal” anlayışı, ilahî kaynaklı teşri gerçeğiyle taban tabana zıtlık teşkil eder. Yani recm cezası İslam’a Yahudilikten intikal etmemiş, Efendimiz (s.a.v) tarafından vahye dayalı olarak teşri kılınmıştır.)

    “Zinâ, gözüyle gören dört erkek şâhidin şâhidliği veya dört ayrı zamanda, hakim huzurunda yapılan dört ikrar ve itiraf ile sabit olursa nikâhlı olmayanlar için yüz celdeyi, nikâhlı olanlar için recmi gerektirir.”3

    1 http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/meseleler/0696.htm.
    2 http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/tarih/0082.htm.
    3 http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/gelismeler/0167.htm.

    Sakal ve sünnet

    Soru: “Sakalın hükmü nedir? Bazı kitaplarda bırakmanın sünnet olduğu geçiyor, bazılarında da kazımanın haram olduğu bildiriliyor. Eğer sünnetse terki nasıl haram oluyor, kesmek haramsa bırakmak farz olmaz mı?”

    İlgili kaynaklarda sakalı kazımanın hükmü “Haram, mekruh ve mubah” diye üç şekilde verilmiştir; yani bu konuda farklı yorumlar vardır (Helaller Haramlar isimli kitabıma bakın.)

    O bir peygamberdir, güzel kişilik, ahlâk ve hayat örneğidir, ama aynı zamanda bir beşerdir, bütün insanların yaratıldığı asıldan, özden yaratılmıştır, bütün insanlar için ortak olan nitelikleri vardır; acıkır, susar, bazı yiyecek ve içecekleri sever, bazılarını sevmez, hastalanır, tedâvi görür, acı çeker, korkar, sevinir, eşi, çoluk çocuğu olur, vahyin gelmediği konularda ve zamanlarda kendi re’yi (düşünce ve ictihadı) ile hareket eder… O’nun örnekliği beşerî hayatı ve tercihleri ile değil, Allah rızâsına götüren yolu, davranış ve sözleri ile ilgilidir. Bir mümin, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) beşerî olarak sevmediği bir yemeği, rengi, kokuyu, tipi sevse O’nun örnekliğinden ayrılmış olmaz, ama Allah rızâsı ile ilgili bir konuda O’nun yapmadığını yapsa, yaptığını yapmasa örnekliğini terletmiş, yolundan ayrılmış olur. Şu hâlde O’nun örnekliğinden istifâde ederek hedefe ulaşabilmek için müminlerin önünde iki mesele vardır: 1. O’nun örnekliğinin bilgi kaynağı Kur’dan ve Sünnet (yaptıkları ve söyledikleri) olduğuna göre bu kaynakları defalarca okuyarak bilgi edinmek. 2. Örnek olan davranışlarını böyle olmayanlardan ayırmak ve örnek olanlarını kendine rehber, hayat yolu ve tarzı edinmek. Diyelim ki, seçmede hatâ ettik, bazen örnek olanı olmayanla karıştırdık, niyetimiz iyi, anlamak ve bilmek için tuttuğumuz yol da sağlam oldukça bu yanılgı (ictihad hatâsı) bizi yolumuzdan alıkoymayacak, O’nun örnekliğinden mahrûm kılmayacaktır. Diyelim ki, bir mümin “O’nun şu şekilde sakalı vardı ve dişlerini misvak denilen bir ağacın çubuk parçası ile temizlerdi, bu iki davranışı da bağlayıcı ve örnek idi, ben de bunları aynen uygulayacağım” dedi, böyle bildi, bu şekilde değerlendirdi ve yaptı; bu davranışı dînin özüne, maksatlarına zarar vermedikçe varsın olsun, o bundan umduğu sonucu alabilir. Bir başka mümin de “Sakal bir kültür, bir beşerî âdet idi, misvak de o gün diş temizliği için bulunan ve bilinen en uygun araç idi, bunlar örneklik alanına giren davranışlar değildi, bugün hem sakal âdeti hem de diş temizleme araçları değişti, ben günümüzde en maksada en uygun olanı kullanırım” dedi ve böyle de yaptı, bu mümin de manevî amacına ulaşabilir, O’nun örnekliğini terketmiş olmaz. Geçmişte, büyük âlimlerin ve ahlâk önderlerinin yapıp ettiklerini, sözlerini ve yorumlarını gözden geçirenler, yukarıda yazılanları tasdik husûsunda tereddüde düşmezler.

    İfsad Yaptığı Diğer Konular

    Recm Meselesi
    El Kesme Meselesi
    Zuhr-i Ahir Meselesi

    Ehli Kitabın Necatı Konusundaki Görüşleri

    Enflasyon Oranı Ve Faiz
    Vade Farkı
    Banka Kredisi
    Teşvik Kredisi
    Sigorta
    Haremlik Selamlık Olmadığı Gibi Beraberliği Destekliyor
    Müctehid -Mezheb Meselesindeki Tutumu
    Kadınlar Yalnız Yolculuğa Çıkabilecekleri Görüşü

  9. HOCASI AHMET DAVUTOĞLU’NUN DİLİNDEN HAYRETTİN KARAMAN
    Hayrettin Karaman’in Marifetleri

    Tavşanın suyunun suyunun suyu kabilinden olmak üzere -talebemizden, bugün Yüksek İslâm Enstitüsünde öğretim üyesi bulunan- Hayreddin Karaman da karşımıza çıkıyor.

    Geçenlerde Büyük Gazete’de dolambaçlı bir makale neşrederek, aklınca bana cevap verdi. Fakat o cevabı kısa görmüş olacak ki: ‘Ahmed Davudoğlu hocaya mufassal cevabımız yakında neşredilecektir’ diye ilân etti. Bekliyoruz; yazı daha çıkmadı. Yalnız henüz vakit geçmeden kendiine hatırlatalım ki, şu hususlara dikkat etsin:
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    1- Dolambaçlı ibarelerle okuyucuyu şaşırtmayın, îki kere iki dört edercesine açık ve dobra dobra konuşsun! Bana verdiği cevapta dolambaçlı yoldan yürüyerek: “Nikâhın camilerde kıyılması şart değildir” demişti. Bu söz bana cevap teşkil etmez, çünkü ben nikâhın camilerde kıyılması şarttır dememiştim. Ulemanın sözlerini nakletmiş: “Nikâh bir ibadet olduğu için camilerde kıyılması, abdestli bulunulması, Cuma gününe tesadüf ettirilmesi sünnetttir” demiştim. Sünnettir sözüne şart değildir diye cevap vermek doğru değildir. Böyle kaçamak lâkırdıları asla kabul edemem. Bana Ehl-i Sünnet ulemasından tek bir âlimin nikâh ibadet değildir dediğini nakletsin! Bu zat şayet sünnetle şart arasındaki farkı biliyorsa bu sözü ile demagoji yapıyor

    Nesil dergisinin l Nisan 1977 tarihli nüshasındaki yazısında: “Hiçbir yerde nikâh dinî değildir demedik…” diyor. Bu söz, yukarıda naklettiğimiz sözünü nakzeder. Sonra devamla: “Müslümanların her davranışı, İslâm’ın içindedir, dinîdir” diyor. Evet ama, bu davranışların arasında fark vardır. Bir Müslumanın başkalarına eziyet vermesin diye yoldan bir taşı atması da bir davranıştır ve sevaptır. Fakat hiçbir vakit nikâhın ibadet oluşu ile nikâhın camide abdestle kıyılması ile kıyas edilemez. Çünkü taşı atmak müstehap ve mendub, nikâhın camide kıyılması ise sünnettir. Binaenaleyh nikâhı gelişi güzel müstehap ve mendublar arasına katmak bir demagojidir. Yine o yazıda: “Bizim dediğimiz şudur:

    İslâm’da, Hıristiyanlıkta olduğu gibi dinî nikâhı din adamının takdis etmesi, nikâhın camide kıyılması gerekmez. Böyle şartlar yoktur. İslâm, nikâhın sahih olması için şartlar koymuştur. Bu şartlar nerede gerçekleşirse orada İslamî evlenme yapılmış olur. Aranacak olan İslâm’ın koyduğu şartlardır. Bunların bulunmasıdır. Bu mevzuda kitabımızdan nakledilenler eksik nakledilmiştir ve yanlış anlaşılmıştır. Ahmed Davudoğlu hocanın beyanatına karşı mufassal cevabım yakında neşredilecektir” diyor.

    Sen nikâhını ister kilisede, istersen havrada kıydır Hayreddin Efendi. Ona karışanlayız. Yalnız böyle karmakarışık sözlerle Müslümanları şaşırtma! Şimdi diyelim ki; zatınız, Hıristiyanların nikâhı ile İslâm’ın nikâhını mukayase etmişsiniz de İslâm’da ruhbâniyet yoktur demek istemişsiniz. Biz de noksan nakledildiği için yanlış hüküm vermişiz. Fakat iş bununla bitmiyor ki! Siz nikâhı ufak tefek hayırlı işler derecesine indiriylorsunuz. Bizim dediğimiz manada hiçbir yerde nikâh bir ibadettir demiyorsunuz. Bu büyük bir hatadır. Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem-: “Nikâh benim sünnetirndir; her kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.” “Bu nikâhı ilân edin; onu mescitlerde kıyın; ve onun için defler çalın!” ve emsali hadislerine aykırı düşer.

    “İslâm nikâhının sahih olması için şartlar koymuştur. Bu şartlar nerede gerçekleşirse orada İslamî evlenme yapılmış olur” diyorsunuz. Bana öyle geliyor ki, siz bunlardan başka bir şey bilmiyorsunuz, bilseniz: “Nikâhın rüknü var arkadaş! Arkadaş sözüme kımayın, sevinin! Çünkü yazınızda hocanız olduğumu gizlemek için ‘Ahmed Davudoğlu hocaya’ tabirini kullanıyorsunuz. Terbiyeli bir talebenin hocası hakkında ‘Davudoğlu Hocama’ demesi icap ettiğini bilirdik. Ama sizin kullandığınız bu nekre ve tahkirâmiz tabiri şimdiye kadar duymamıştık!

    Evet, nikâhın bir rüknü vardır ki, asıl nikâhı meydana getiren odur. Rükün olmasa bütün şartların bulunması hiçbir mana ifade etmez.

    Nikâh yok demektir. Nikâhın rüknü kızın: “sana vardım”; oğlanın da: “seni aldım” diyerek icap ve kabul yapmalarıdır. Şer’an bu sigaların ikisi de mazi yahut hiç olmazsa biri mazi biri müstakbel olması şarttır. Bu bapta fıkıh kitaplarımızda uzun izahat vardır. Siz bunlardan hiçbir yerde tek kelime ile olsun bahsetmiyorsunuz. Sırası gelince Hanefî mezhebinden olduğunuzu söylüyorsunuz. Hanefî mezhebinin bütün fıkıh kitaplarında bunlardan uzun uzadıya bahsediliyor. Bu baptaki derin sükûtunuzun sebebi nedir? Lütfen beyan edin!

    2- Verilecek cevaplar mutlaka muteber Hanefî kitaplarından nakledilsin! Kendi içtihatlarına kafiyen itibarımız yoktur.

    3- Muteber kitaplardan muradımız: el-Mebsûd-Fethu’l-Kadir-, İbn-i Âbidin, Dürer ve el-İhtiyâr gibi Hanefî kitaplarıdır.

    4- İbn-i Teymiyye, İbni’l-Kayyim, Muhammed b. Abdülvehhâb, Şeykânî, Muhammed Abduh, Reşid Rıza, Mevdûdî ve emsalinin sözlerinden bahsetmesin. Çünkü bunlardan hiçbirinin sözü bizi ilzam etmez.
    Hayreddin Karaman’ın taifesi de boş durmadı. Bana çeşitli tehdit mektupları yazdılar. Kapağında resmimbulunan bir gazeteyi, bana göndermek suretiyle hafif yollu muahezelerde bulunanlar başka… Sizi barıştıralım diyerek aracılık yapmağa kalkışanlar başka… Hatta şahsen tanıdığım yaşlı bir meczup, bana altı tabak sayfası mektup yazmış, neler söylüyor neler…

    Peki ne yapmıştım ben? Ne mi, Hayreddin Karaman’ın hatadan ziyade cürüm demeğe seza olan yanlışlıklarım yüzüne vurmuştum. Gerçi onları kızdırmağa bu da yeter! Fakat benim bir yerde: “Bu ne cinnet!” tabirini kullanmam yok mu! İşte başta şefleri olmak üzere bütün taifeyi alarma geçiren bu sözdür. Allah korusun, ya başka hocalar gibi alışkanlığım olsa da ağzımdan şeddeli bir essek kelimesi çıkıverse, hâlim nice olurdu bilmem!..

    Bir hocanın, kızdığı yahut şaka yapmak istediği vakit talebesine eşek demesi, görülmemiş, işitilmemiş bir şey değildir. Mısır’da bu kelime o kadar çok kullanılır ki, üniversite hocaları bile ondan kendilerini alamazlar.

    Hayreddin Karaman, İzmir Yüksek İslâm Enstitüsünde hoca iken, hayranlarından biri İstanbul’a geldi. Mühendismiş; beni ve daha bir iki hoca efendiyi İzmir’e davet ediyor. Hayreddin Karaman Efendi ile bir açık oturum yaparak, kimin haklı, kimin haksız olduğunu meydana çıkarrnalıymışız. Bir hocanın münazara için talebesinin ayağına çağrıldığını da ömrümde ilk defa görmüş oldum.

    Ben gitmeyince, Karaman bunu kendi lehine bir puan saydı. Çıkardıkları Nesil dergisinin bir sayısında Mısırlı Reşid Rıza’mn kitabını sadeleştirmesi münasebetiyle kendisini ayıplayanlara cevap verirken ateş püskürüyordu.

    Efendim, Reşid Rıza’mn “Telfîk-i Mezâhib” adlı eseri Türkçeye tercüme edildiği vakit kimse ses çıkarmamış, çünkü o zaman âlimler varmış, şimdi ise bir sürü yarasa kılıklı zavallılar kitap yazarak, röportaj yaparak, makaleler neşrederek itirazda bulunuyorlarmış.

    Bu yarasa sürüsünün içinde hiç şüphesiz ben de varım. Belki sürünün başındayım. Çünkü reformcular hakkında hem kitap yazdım, hem röportaj yaptım, hem de makale neşrettim.

    İşte o cevabında Karaman bize meydan okuyor “Kendilerine güvenirlerse çıksınlar karşımıza!” diyordu.
    Demek ki; bir talebe, hem de milleti irşad iddiasıyla ortaya çıkan -kendi tabirlerince melekler kadar masum- bir talebe, hocasına bu derece açık meydan okuyabiliyor. Onu kendi huzuruna münazaraya davet edebiliyormuş!.. Doğrudan doğruya değilse bile dolaylı olarak hocasına yarasa diyebiliyormuş! Böyle masumluğa pes doğrusu.

    Türkçemizde meşhur bir söz vardır: “Çırak ustayı geçer” derler. Bir talebenin hocasını geçtiği görülmemiş bir şey değildir. Bunu herkes bilir. Bu hâl hoca için küçüklük değil, bilakis büyüklüktür. O kıymetli talebeyi yetiştirmekle iftihar eder, herkes kendisine hayır duada bulunur. Keşke bizim Karaman’ımız da böyle talebelerden olsa; heyhat!..

    O, bir üstadına hocam bile diyemeyecek kadar kibirli, hocasını yarasa sürüsüne katacak kadar edep ve terbiye garibi!.. “Kendilerine güvenirlerse çıksın karşımıza!” diyebilecek kadar cesur!.. Bu hâl bize Arapça bir cümleyi hatırlattı: “Küllü cesûrin câhilûn” derler. Her cesur cahildir manasına gelir.

    Acaba bir gün tesadüfen Karaman’la karşılaşsak bana ne yapar dersiniz! Olsa olsa bazı sualler sorar. Ben de bilirsem cevaplarını verir, cevaplarımın kitaplardaki yerini kendisine gösteririm. Nitekim enstitüde talebe iken “Hülle” meselesinde bana itiraz etmiş; söylediklerimi doğru bulmamıştı. Kendisine: “Ben bunları kendi fikrim olarak söylemiyorum; kitapta böyle yazıyor” dediğimde, yine itiraz etmiş: “Böyle yerlerde biz içtihat etmeliyiz” demişti. Bunun üzerine: “Ben müçtehit değilim, içtihadı inşaallah siz yaparsınız, benim vazifem söylediklerimin doğru olduğunu size ispat etmektir” diyerek sınıftan çıkmış: odamdan Dürer kitabını alarak kendisine göndermiş, kitaptaki yerini yüksek sesle okumasını bir talebe vasıtasıyla tembih etmiştim. Okudu mu, okumadı mı bilmiyorum.

    Bana sorduklarını bilmezsem; “Ben bu sualin cevabını hatırlamıyorum” derim. Bu bana hiç ağır gelmez. Bilakis fazilet kazandırır. Ulemamızın mütalâaları da bu merkezdedir. Uzun söze ne hacet, İmam-ı Mâlik Hazretlerine 40 sual sorulmuş da yalnız 4’üne cevap vermiş; 36’sına “Bilmiyorum” diye mukabele etmiştir. Dört mezhebin büyük müçtehitlerinden biri ve Mâliki mezhebinin imamı olan bu zat, 36 meseleye bilmiyorum cevabını verirse bize ne kalır? Bu hadise Hazret-i İmamın şanını düşürmüş müdür? Hâşâ! Bilakis yükseltmiştir. Çünkü Hazretin din babında ne derece ihtiyatlı ve takva sahibi olduğunu gösterir.

    İmam-ı Mâlik Hazretleri o suallerin cevaplarını veremeyecek kimselerden değildi, ancak meseleler içtihat gerektiriyordu. O anda ise içtihada imkân yoktu. Bu sebeple bilmiyorum diye cevap vermişti, unutmamalı ki İmam-ı A’zam Hazretleri içtihadı bir meseleyi halletmek için koca bir ulema meclisinde bazen bir ay uğraşırdı.

    Hayreddin Karaman’a hatırlatırım, senelerce evvel kendisinden Muhammed Abduh’un haklı, İmam-ı A’zam’ın haksız olduğunu gösteren bir tek mesele getirmesini istemiştim; cevap hâlâ gelmedi. Ben de hâlâ bekliyorum, evvelâ onu getirsin de başka meselelere sonra geçsin. Karşılaştığınız mecliste benim de kendisine bir şeyler sorabileceğimi ihtimalden uzak tutmasın.

    Ben bir veya iki sualden fazla bir şey sormam, ancak sualimin cevabını Hanefî kitaplarından göstermesini isterim. Bu ciheti şimdiden kaydetsin!

    Kendime güvenmeye gelince: İtiraf edeyim ki; ben Karaman’ın huzuruna çıkmaktan korkuyorum, ama ilmî cihetten mağlûp olurum diye değil! Bu baptaki âdetimi yukanda arz ettim. Ben neticenen kaba kuvvete müncer olmasından korkarım. Çünkü artık ihtiyarım, eski güç ve kuvvetim kalmadı.

    ÖRNEKLER

    Muhterem Okuyucularım! Burada size Hayreddin Efendinin bazı marifetlerinden örnekler vereceğim; hüküm ve karar sizindir.

    1- Hayreddin Efendi, bugün nişan merasimlerinde takılan alyansz yüzüklerin erkeklere de mubah olduğuna dair fetva vermiştir. Bu mevzudaki yazısında şöyle diyor: “Bize sorulan nişan yüzüğü idi ve şu cevabı verdik: Ziynet olarak değil de bir nişan ve sembol olarak kullanıldığı için bazı âlimler tecviz etmişlerdir. Bugün umumiyetle kullanıldığına göre bu fetvadan istifade edilebilr. Bu hükmün kaynağı için bak, İbn-i Âbidin, Reddû’l-Muhtar, Kahire 1307, cilt: 5, sayfa: 238, 245, 251.

    Kâmil Miras, Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, ikinci baskı, Cilt: 4, sayfa: 288.

    Hayreddin Karaman yalan söylüyor, îbn-i Âbidin’e baktık, öyle bir fetvadan eser yok. Benim “Kuyruklu yalan” tabirimden fazla gocunmuş olacak ki, rakı ve bira meselesinde: “Kuyruklu yalan dedikleri bu olsa gerektir” diyor. Hayır, kuyruklu yalan o değil, işte budur. Göstereyim: Cilt 5, sayfa 238, diyor bu yalandır. 245 ve 251 ‘inci sayfalarsa o yalanın kuyruğudur. Çünkü bu sayfaların hiçbirinde alyans yüzük fetvası diye bir şey yoktur. Az aşağıda İbn-i Âbidin’in yüzük hakkındaki beyanatını nakledeceğim. Ancak; evvelâ Karaman’m burada açık açık kendini gösteren kaçamak yolunu ve demagojisini gözler önüne sereceğim: “Bize sorulan nişan yüzüğü idi” deyip geçiyor. Acaba “Nişanda yüzük takmak caiz midir?” şeklinde mi soruldu, yoksa “Nişanlarda takılan alyans yüzükler erkeklere mubah olur mu?” denildi. Bundan hiç bahsedilmiyor. Ama ben bahsedeceğim, çünkü: Hadise bana daha o zaman intikal etmişti. Kendisine nişanda erkeğin alyans yüzük takıp takamayacağı sorulmuştu. Hatta Karaman fetvasında: “Belva-yı Âmm’dır” tabirini kullanmış, ben de kendisine gönderdiğim haberde: “Şarap daha belva-yı âmm’dır; işe ondan başlasın” demiştim.

    Alyans yüzüklerin gümüşten yapılmadığını bilmeyen yoktur. Bunlar erkekler için altından yapılırlar. Karaman fetvasına kaynak olarak îbn-i Âbidin’in 5’inci cildini göstermiş. Kitabın 1307’de Kahire’de basıldığını ve aranılacak sayfalarını numaralan ile bildirmiş, fakat meselenin hangi bahsinde olduğunu söylememiştir.

    Hâlbuki asıl mühim olan bu idi. Bundan maksadı yalanını ört bas etmektir. O bilir ki, milletimizin yüzde doksan dokuz buçuğu zaten Arapçadan bir şey anlamaz. Yüzde yarımı bilirse de kaynağını Karaman gösterdiği için ona inanır, fazla araştırmaya lüzum görmez. Mamafih ne olur, ne olmaz kabilinden evvelâ ortaya İbn-i Âbidin’in 1307 tarihinde Kahire’de basılan nadir nüshasını atmıştır. Biz bu nüshayı birkaç arkadaşa arattırdık. İstanbul kütüphanelerinin Süleymaniye ve Bâyezid gibi meşhurlarında bulamadılar, ötekilerinde aramaktan da biz vazgeçtik. Karaman basım tarihi, basıldığı yer, kitabın cildi ve sayfalan gibi bir sürü boş lâkırdı ile okuyucuyu aldatacağına “İbn-i Âbidin’in hazır ve ibâha bahsine bak” deyiverse yetip artardı. Fıkıhla az çok meşgul olanlar, bu meselenin her fıkıh kitabında aynı bahiste geçtiğini zaten bilirler.

    Şimdi gelelim İbn-i Âbidin’in beyanatına:

    İbn-i Âbidin, Reddü’l-Muhtar’ın şerhi olduğu için ikisinin beyanatını ayrı ayrı nakledeceğim. Reddü’l-Muhtar’da aynen şöyle denilmektedir: “Erkek altın ve gümüşü mutlak surette ziynet olarak kullanamaz, ancak yüzük yapabilir, kemer ve kılıç kınını onunla, yani gümüşle süsleyebilir.” Buradaki “onunla” zamirinin gümüşe raci olduğunu Dürer sahibi Molla Hüsrev, İbn-i Âbidin ve emsali ulema hassaten beyan etmişlerdir. İbn-i Âbidin şöyle diyor: “İmam Mahbûbî’nin beyanına göre gümüş yüzük bakında ulema ‘Bununla böbürlenmeyi kast ederse mekruh olur, yüzük olarak kullanmayı veya benzeri bir şeyi kastederse mekruh değildir’ demişlerdir. Lâkin aşağıda izah edileceği veçhile, yüzük takınmağa ihtiyacı olmayan bir kimsenin, yüzük taşımaması efdaldir. Zahirine bakılırsa, böbürlenmeksizin ziynet için takınmak mekruh değildir.”

    Reddü’l-Muhtar, yüzük meselesine şöyle devam ediyor: “Erkek gümüşten başka yüzük taşıyamaz, çünkü gümüşte başka madenlere ihtiyaç kalmaz, binaenaleyh başkaları haramdır. Meselâ; taş, altın, demir, pirinç, bakır, cam vesaire hep haramdır. İmam Serahsî, yeşim ve akik yüzük taşımanın caiz olduğunu doğrulamış; Molla Hüsrev ise bilumum taşlardan yüzük yapılabileceğini söylemiştir.”

    “Gümüşten başka madenlerden yüzük takınmak haramdır” cümlesini izah ederken İbn-i Âbidin şunları söylüyor: “Çünkü Tahavî, Imrân bin Husayn ile Ebû Hüreyre’ye istinaden: ‘Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- altın yüzük taşımayı yasak etti’ dediklerini rivayet etmiştir. Sünen sahipleri dahi Abdullah bin Büreyre’ye istinaden, onun da babasından naklettiği şu hadisi rivayet etmişlerdir: “Peygambere -sallallahu aleyhi ve sellem- bir adam geldi. Parmağında şebehten bir yüzük vardı. Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ona: ‘Acep neden sende put kokusu duyuyorum?’ dedi. Adam derhal yüzüğü attı. Bilahare tekrar geldi. Elinde demirden bir yüzük vardı, bu sefer: ‘Acep sende neden cehennemliklerin ziynetini grüyorum?’ buyurdular. Adam hemen onu da attı ve: ‘Ya Resûlullah! Yüzüğümü neden yaptırayım?’ diye sordu. ‘Onu gümüşten yaptır. Tam bir mıskal de olmasın’ buyurdular.

    Bundan anlaşılır ki altın, demir ve pirinç haramdır. Yeşim de hükmen bunlara katılmıştır. Zira bazen yeşimden dahi put yapılır, bu sebeple o, nâssan yasak edilen şebehe benzer. Şebeh san bakırdır. Cevhere’de; ‘Demir, pirinç, bakır ve kurşun hem erkeklere, hem kadınlara mekruhtur’ deniliyor.”
    İbn-i Âbidin’in yüzük hakkındaki izahatı burada sona erdi. Şayet Hayreddin Karaman bu beyanata muhalif iddiasını ispata muktedir ise, lütfen bizim yaptığımız gibi satır satır tercüme etmek suretiyle gözümüzün önüne sersin.

    Profesör Kâmil Miras’m fetvasına gelince:

    O da tamamen indîdir. Kimseyi ilzam etmez. Mamafih okuyucuların merakını gidermek, Profesörün istinat ettiği delillerin çürüklüğünü göstermek için onu da nakledelim. Şöyle diyor:

    “Muharrir-i âcize göre altından mamul nişan halkasının istimali atideki esbap ve delâile istinaden mubahtır.

    a) Yukarıda izah ettiğimi veçhile, altın yüzük istimalinin hem hillin hem de hürmetini ifade eden ve ikisi Bera’ İbn-i Âzib -radıyallahu anh-‘e muttasıl olan iki sahih rivayet vardır. İkisi ile de fukaha amel ve istidlal eylemişlerdir. Şu kadar ki, hürmeti ifade eden rivayet daha kuvvetlidir. Ve iltizam edenler daha çoktur. Fakat aşağıdaki sebeplerin inzimamı ile nişan halkası hakkında Bera’ Hazretlerinin hilli müt’id olan hadisi tercih edilebilir.

    b) İnıam-ı Muhammed Tefâhur kast edilmeyerek altın ve gümüş kaplarla tezeyyün caizdir. Bundan nimeti ilâhiyeyi izhar vardır diyor. Nişan yüzüğü de tefahür için değil, hiç şüphesi teberrük için ve bir hatıra olarak takılmaktadır. İmam-ı Şafiî’de mevzuubahsimiz olan hadisteki nehyi velev ki, kadiminde olsun nehyi tenzih addetmesi de medar-ı istinat olabilir.

    c) Fukaha erkeklerin esas itibariyle gümüş yüzük kullanmalarını bile bir zaruret ve bir lüzum üzerine mubahtır; bunun haricinde eser-i belâhattır diyorlar. Nişan yüzükleri istimalinde örfe müstenid bir zaruret bulunduğu ise muhakkatır.

    d) Altın istimalindeki hizmetin menâtı şer’îsi bunun vesile-i israf ve vesile-i tefâhur olmasıdır.
    Asr-ı hazırda altın madeninin bolluğu sebebiyle bir halkanın kıymeti iştiraiye ve iktisadiyesi israf addedilecek bir hâlde değildir. Bu sebeple de nişan halkaları vesile-i tefâhur olmaktan çıkmıştır. O mücered vesile-i teberruktur. İki akit nişan yüzükleriyle tarih-i hayatlarını unvan-ı mefahiri olan fatiha-i akillerini hatırlarlar. Nikâhtaki gaye-i şer’iye düşünülürse, yeni bir aile yuvası kurmanın bir nişane-i mefhareti olduğu için bununla belki de müsâb olurlar.”

    Profesörün izahatı da burada bitti.

    Delil diye gösterdiği şeylerin kendisini ilzamdan başka hiçbir işe yaramayacağını her okuyan anlayacağı için fetvasına indî demekle yetindik. Bu bapta söze lüzum görmedik.

    Altın yüzük bakında Hidâye şerhi “el-înâye”den şöyle deniliyor: “Ulemadan bazıları altın yüzük takınmayı tecviz etmişlerdir. Çünkü Bera’ bin Âzib -radıyallahu anh-‘den rivayet olunduğuna göre, kendisi bir altın yüzük takınmış ve ‘Bunu bana Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- taktı’ demiştir. Aklî dellileri de şudur: Altın ve gümüş kullanmak aynı derecede yasak edilmişlerdir. Gümüşten, azlığı ve örnek olması dolayısıyla yüzük caiz olup, elbisedeki çizgi mesabesinde sayılınca altından da caiz olmak gerekir. Cevap: Bu hadis İbn-i Ömer -radıyallahu anh- hadisiyle neshedilmiştir. İbn-i Ömer ‘Resûlulah -sallallahu aleyhi ve sellem- altın yüzük takınmayı yasak etti’ demiştir. Rivayet olunduğuna göre Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- altın bir yüzük takınmış, hemen halk da altın yüzük edinmişler, bunun üzerine Resûllulah -sallallahu aleyhi ve sellem- o yüzüğü atarak ‘Bunu ebediyen takmam buyurmuşlar’ halk da altın yüzüklerini atmışlardır.”

    İnâye’nin sözü de burada sona erer.

    2- Hayreddin Karaman, l Nisan 1977 tarihli Nesil dergisindeki “Zarurî Bir Açıklama” başlıklı yazısında şöyle diyor: “Rakı ve biranın azı içilebilir demişiz. Kuyruklu yalan dedikleri bu olsa gerektir. Kişide Allah korkusu olmasa her şeyi söyler ve yapar… Biz tam aksini söyledik ve dedik ki: Bir iki müçtehit şarap dışındaki bazı müskiratın az miktarda içilebileceğini söylemişlerse de, bu cumhurun görüşüne, İslâm’ın ruhuna, şer’î delillere aykırıdır. Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır.”

    Bu sözlere biz de inanmak isterdik, şayet Karaman Efendi cürm-i meşhud hâlinde yakalanmasaydı! Hayreddin Karaman İslâm’da birlik ve fıkıh mezhepleri üzerine yazılı olarak yaptığı ve kendi el yazısı ile tashih ettiği bir röportajında: “Keza Hanefî mezhebine göre şarap dışındaki sarhoş edici içkilerden az miktarda içmek caizdir. Şafiî mezhebine göre değildir” diyor.

    Röportaj elimizdedir.

    Nesil dergisindeki yazısının son cümlesi doğrudur. Fakat röportajdaki: “Şarap dışındaki sarhoş edici içkilerden az miktarda içmek caizdir” sözü ne oluyor, sorarım. Bu bir kuyruklu yalan değil midir? Bu meselede Allah’tan korkmak kime düşer, Karaman’a mı yoksa ona itiraz eden gazeteciye mi?.. Lütfen cevap versin.

    işte görüyorsunuz muhterem okuyucularım. Kişide Allah korkusu olmazsa her şeyi yapıyor, hatta mezhep namına yalan da söyleyebiliyor!.. Evvelâ gözünü yumarak rastgele konuşuyor, sonra başı dara gelince: “Efendim, biz öyle demedik” diye inkâr ediyor, yahut: “Biz şöyle demek istedik” şeklinde tevile kaçıyor.

    Cemâleddin-i Efgânî’lerin yolundan gidenlere reformcu diyenlerden biri de benim. Bunlann başkalarından temayüz ettikleri hususiyetlerinden biri kolaylıkla yalan söyleyebilmeleridir. Başlan sıkışınca da kolaylıkla tevile kaçarlar. Meselâ, Sultan Hamid merhumun maskara diye vasıflandırdığı Cemâleddin-i Efgânî “İslâmiyet vardığı yerde ilmi boğmuştur” diyebilmiştir. Bu yalandır. Hakikat tam tersinedir. Yâni İslâmiyet vardığı yerde ilme teşvik etmiştir. Çünkü İslâm’ın ilk emir “Oku!” diye başlar.
    Mısırlı tilmizi Muhammmed Abduh, bir sürü Buharı hadisini inkâr etmiş: “Bunlar uydurmadır” demiştir. Bu da yalandır. Reşid Rıza ei-Menar’da Efgânî’nin ve Muhammed Abduh’un masonluktan döndüklerini iddia etmiş, Allah bilir ya, bu da yalan olsa gerektir. Çünkü ondan başka bu iddiayı kimse yapmamıştır. Ben Mısır’da beş buçuk sene kaldım. Abduh’u sevenlerle de sevmeyenlerle de görüştüm. Hiçbiri onun masonluktan döndüğünü iddia etmez, onu bu meselede aldandığını söylerlerdi. Hatta Abduh’u sevenlerden bir zatın Ezher mecmuasında bir makalesi vardır. Abduh’un masonluğundan esefle bahsetmiş, fakat döndüğünü söylememiştir. Karaman’da bu mecmuanın kolesiyonu vardır. İsterse arar bulur.

    3- Hayredin Karaman l Nisan 1977 tarihli Nesil dergisinde şöyle diyor: “Bizim dinimizin reforma ihtiyacı yoktur; çünkü bozulmamıştır; bizce bozulan Müslümanlardır. Islâhattan maksadımız, dini değil, kendimizi düzeltmektir. Onun da yolu Ehl-i Sünnet Müslümanlığına dönmek, gerçek Müslüman olmaktır.”

    Biz de deriz ki: Bu sözler, baş sıkısında müracaat ettikleri teviller kabilindendir. Islâhattan maksattan Müslümanları düzeltmekmiş… Sen bu lâfları yalnız kendi taifenin efradına kabul ettirebilirsin evlât!.. Biz kabul edemeyiz, çünkü gerek Efgânî’nin gerekse Abduh’un Mısır’da dillerden düşmeyen sıfatları büyük din ıslahatçıları olmalarıdır. Onlar evvelâ dini ıslâha kalkışmışlardır, Müslümanlara sonra sıra gelecektir. Bu makûleden olmak üzere Efgânî kelâm ilmine düşman kesilmiş; tilmizinin tilmizi, Muhammed Mustafa el-Merağî fıkhı dinden saymamış: “Fıkıh din demek değildir, o fukahamn sözleridir” demiştir. İlm-i Kelâmı ve fıkhı ortadan kaldırmak apaçık dinde bir reformdur. Bir an için bunların atıldığını farz edelim, Müslümanlara ne kalır, siz söyleyin!

    Hayreddin Efendiye şunu da soralım! Türkiye’deki Müslümanlar Ehi-i Sünnet mezhebinden çıkmışlar mıdır? Çıktılarsa hangi mezhepte bulunuyorlar? Evet çıkmışlardır der ve buna kendilerini misal gösterirse, bir diyeceğimiz kalmaz, fakat türlü cevaba kalkışırsa kabul edemeyiz. Zira Türkiye’de Müslümanların Alevîlerden maadası Ehl-i Sünnet mezhebindendir.

    4- Hayreddin Efendi, Nesil dergisinin l Ocak 1977 tarihli nüshasında şöyle diyor: “Bizim müdafaa etiğimiz görüş şudur: Bir Müslüman, bütün ömrü boyunca tek mezhebe bağlı kalabilir, bu caizdir. Ancak ihtiyaç duyarsa başka mezheplerden de istifade edebilir.” Hele bak! Bu söz doğru ise aramızda hiçbir ihtilâf yok demektir. Ama biz bunu da zaruret icabı başvurdukları kaçamak yollardan biri görüyoruz. Hakikatte bu sözler Hayreddinlerin değil, Ehl-i Sünnet ulemasınmdır. Ve ifratla tefrit arasında en mutedil görüldüğü için müteâhhirîn ulemanın ekserisi kabul etmiş; ‘Baş sıkısında muhalif mezheple amel caizdir” demişlerdir.

    Mesele bütün mufassal Hanefî kitaplarında, bilhassa Tarikat-ı Muhammediye Şerh-i “el-Berika”da tafsilatıyla izah edilmiştir. Bunlar olmasa Hayreddin Efendinin kendi görüşleriymiş gibi gösterdiği sözlerini kabul edebilirdik.

    Bir Hanefînin, Şafiî imamı arkasında namaz kılması, Şâfıînin Hânefîye uyması, muhalif mezheple amel değil midir? Bunları Hayreddin Efendi icat etmedi ki, yeni bir buluşmuş gibi böbürlene böbürlene bize izaha hakkı olsun.

    Sonra dikkat edilirse bütün Karaman taifesinin ağızlarında bir görüş lâkırdısıdır almış yürümüştür. Hâlbuki dinde fertlerin görüşlerine yer verilmemiştir. Onun için Haret-i Âli -radıyallahu anh- “Din görüşle olsaydı ben mestlerin üzerine değil, altlarına meshederdim” demiştir. İmam A’zam Efendimizin dahi “Din görüşle olsaydı, ben miras meselesinde kadınla erkeği müsavî tutardım” dediği rivayet olunur. Evet, dinde onun bunun görüşü değil, müçtehitlerin içtihatları muteberdir. İçtihat ise bir görüş değil istimbattır.

    5- Hayreddin Karaman açmağa çalıştığı yeni çığın propaganda için Anadolu’da turlar yapmış, oralardaki sohbetlerinden birinde konuşmasını teybe almışlar, anlattıkları şu: “Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ilmi talep etmek erkek, kadm her Müslümana farzdır buyurmuştur. Benim liseye gidecek bir kızım var. Şimdiden bu hadis-i şerife uyarak kızımı liseye göndereyim mi? Fakat gönderirsem, orada başını açacaklar. Kadınlara başlarını açmak menedilmiştir diyerek göndermeyeyim mi? İşte bu çözülmesi gereken bir problemdir arkadaşlar!..”

    Dinleyenlerin bu nutuk karşısında ne tavır takındıklarına dair rivayet yok, ben ise bunu merak ederdim. Herhalde toplantıda kendi taifesine mensup olanlardan başka kimse yokmuş; bir kişi bari olsaydı mutlaka kadın, erkek her Müslümana farz olan ilmin hangi ilim olduğunu Hayreddin Efendiye sorardı. Demagoji işte böyle olur. Hadis-i şerifteki ilmi umumî manaya alır; seni beni kandırmağa çalışır. Fakat ehl-i insaf olanlar düşünsünler! Onu umumî manaya almanın imkânı var mıdır? Umumî manada ilim; fıkıh, kelâm tefsir, hadis, mantık, tıp, hukuk, matematik, eczacılık, sosyoloji vesaire bütün ulûm ve fünûna şamildir. Her Müslümana bu ilimler farzdır dersek buna imkân var mıdır?.. Öyle ise hadisten murat nedir? Hadisten murat; ilmihaldir. Evet, ilmihalini, yâni namazını, orucunu, vesaire ibadetlerini herkesi ayrı ayrı alâkadar eden emirleri nehilleri erkek, kadın her ferdin bilmesi farzdır. Buna kimsenin bir diyeceği olamaz. Ulemamız, farzlann iki kısım olduğunu, birine Farz-ı Ayn, diğerine Farz-ı Kifâye denildiğini bize açık açık beyan etmiş; Farz-ı Ayn’a misal namaz, oruç gibi ibadetleri, Farz-ı Kifâye’ye misal de cenaze namazı kılmak, tabip ve mühendis yetiştirmek gibi şeyleri göstermişlerdir. Bunlar Müslüman çocuklarına ilkokul sıralarında öğretilir. Acaba ilkokuldan bu yana çok zaman geçtiği için Karaman bunları unuttu mu dersiniz? Buna imkân yoktur. Olmadığına göre Hayreddin Efendi demagoji yapmış demektir.

    6- Hayreddin Karaman, başı dara gelince kendisinin İmam-ı A’zam mezhebinde olduğunu söylüyor, fakat benim kulağıma gelen bütün icraatı onun aksinedir. Gezdiği yerde İmam-ı A’zam’in hata ettiğini, bilmem kimin onun hakkında 17 hadisten başka hadisle amel etmemiştir dediğini söylüyormuş. Hatta geçen sene Bolu’da yaptıkları müftüler seminerinde bu yüzden bazı müftülerle aralarında münakaşa olmuş, seminerin sonunda Karaman, müftü efendilere hakkını helâl etmeyeceğini söylemiş, hâl böyle olunca, onun İmam-ı A’zam mezhebinde olduğunda şüphe edenlerin hakkı yok mu? Ben olsam İmam-ı A’zam efendimizden söz edilince ilk hatırıma geien şey onu kırk sene yatsının abdestiyle sabah namazını kılması olurdu. Bundan sonra da “Ben İmam-ı A’zam mezhebindenim” dersem kimse şüpheye düşmezdi.

    Karaman’ın tutumuna bakılırsa İmam-ı A’zam mezhebinde değil, kendisinin bir İmam-ı A’zam olduğu anlaşılıyor. Arkadaşlarının onun hakkında yaptıkları propaganda müthiş!.. Bu zat o kadar büyük, düşünceleri o kadar muntazam imiş ki, onu anlayabilecek kimse bu memlekette pek az bulunabilirmiş. Bir dostum anlattı. Hayreddin Karaman’ın izinden giden biriyle görüşmüş. Konuşurken, adam ortaya bir sual atmış. Dostum da cevabın verimş. Bu sefer adamcağızın gözleri yuvalarından uğramış ve kemal-i hayretle “Sen nereden biliyorsun bunun cevabını” demiş. Dostum “Efendim, ben de yüksek din okulu mezunuyum” diyecek olsa da muhatabı asla kabul etmemiş ve: “Olamaz! Bu meselenin cevabını bu memlekette Hayreddin Karaman’dan başka bilecek yoktur!” diyerek çekip gitmiş.

    Karaman, l Nisan 1977 tarihli Nesil dergisinde “İbn-i Teymiyyeci, Efgânîci ve Abduhcu imişiz!” diyor. Ve bu sözlerin tamamen uydurma ve iftira olduğunu söylüyor. İnandık efendim, öyledir. Bittabi bu kadar büyük bir adam başkasına tâbi, yâni mukallit olacak değil ya, o müçtehittir!.. Siz onun “Hiçbir /aman müçtehidiz demedik” sözüne bakmayın. Onu (evazuundan söylemiştir. Taifesi ona büyük müçtehit payesi vermiş midir? Ona bakın!..

    Karaman’ın büyüklüğü şuradan da bellidir ki, kitabında Mısırlı Şeyh Muhammed Abduh’a müctehid-i mutlak, Reşid Rıza’ya müctehid-i fil-mezhep ve diğer hayranlarına derece derece unvanlar ihsan etmiştir. Doğrusu bu meratip tevziatını görünce, benimde tımarhanedeki delilerin bir hikâyesi aklıma geldi.

    Delileri hava almak için bahçeye salmışlar. Başhekim de karşıdan seyredermiş. Zavallıların kimisi kumandan oluyor, kimisi hükümdar… Derken içlerinden biri büyük bir ağacın altına lök gibi bağdaş kurarak oturmuş, öyle azametli görünüyormuş ki, öteki deliler yanına yaklaşmaya korkuyorlarmış. Nihayet içlerinden biri telâşla gelerek huzurunda elpençe divan durmuş ve maruzata başlamış: “Efendim! Filânca peygamberliğini ilân ediyor, görülmüş şey değil, olur mu böyle rezalet!” demiş. Oturanın buna verdiği cevap ne olmuş bilir misiniz? “Ben öyle peygamber göndermedim, canımı sıkmasın, onun külünü havaya savururum!” demiş.

    Anlaşılıyor ki, oturan büyük de -hâşâ-Allah’mış. Peygamberlik ihsanı ona mahsus bir hak imiş!..
    Bu husustaki sözü de burada kesiyorum.

  10. HAYIZLI KADININ TAVAFI MESELESİ – Hüseyin Avni
    Sayın Hayrettin Karaman Bey, bir yazısında yine icmâ’ edilen bir İslâmî hükmü yırtmış, atmıştır: Hanefî, Mâlikî, Şafiî ve Hanbelî âlimlerin ittifak ettikleri, hayızlı kadın tavâf yapamaz, yaparsa haccı sahîh olmaz veya bazılarına göre sahîh olsa da büyük bir cinâyet işlemiş olmakla büyük baş hayvanı kurban keser hükmünü, yine zarûret ve maslahat maymuncuğu ile bir köhne odaya kilitlemiş, yapabilir odasının kapısını açmıştır.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Bunda da yine İbnü Teymiyye ve gölgesi İbnü’l-Kayyım’ı körü körüne taklîd etmiştir.[1] Böylece İbahiyye Mezhebini biraz daha takviye etmiştir. Bütün hak mezheb imamları, Ebû Hanîfe, Mâlik, Şafiî, Ahmed İbnü Hanbel ve onların yolunda giden müctehid ve fakihler rahimehu-mullâh yanlışta söz birliği ettiler(!), İbnü Teymiyye ve fotokopisi İbnü’l-Kayyim ise doğruyu buldular(!).. Sayın Karaman da -şu şâzz görüş canının istediğiyle aynı olduğu için- onlara uydu. Biz burada O‘nun bu fetvâsını ele alıp tahlîl edeceğiz.[2]

    Müctehidler müctehidi(!) Sayın Karaman, canı isterse, istediği zaman en büyük müctehidlerin -değil yalnız kaldıkları ictihadlarını- tamamının icmâ’ını bile bir yana atar; istediği şâzz görüşü seçip beyan edebilir. İstediği zaman da onların ictihadlarından birini bilir bilmez, anlar anlamaz, kavunun erginini keleğinden ayırmaktan da beter bir usûlle seçip bazen diğerlerini ilmî ağırlıklarına bakmadan, bazen de bakamadan bir yana atıverir. Çünkü kitâblardakiler, -görüşüne uymazsa- kat’î naslar ve som hâkîkatler bile olsalar O’nun için mühim değildirler; uyduktan sonra da şâzz bile olsa inkâr edilemez hüccetlerdir.
    Îman sâhibi olan kimse dînin hükümlerinin değişmesi diye bir şeyi hiçbir şekilde aklına bile getiremez; ama sayın Karaman temel bir felsefe olarak bunu kabullenebiliyor. Dînin hükümleri, isteyenin ve gücü yetenin istediği zaman buruşturup çöp sepetine fırlattığı ve başkalarını yaparak piyasaya sürdüğü benzer beşeri kanunlar mıdır ki, değişsinler.

    Karaman, İbnü’l-Kayyım’ın, (zamanların, yerlerin, hallerin, niyyetlerin ve âdetlerin teğay-yur ve ihtilâfına/değişik olmasına göre fetvâların başka ve farklı olması hakkında bir bölüm) diye attığı başlığı,[3] (Adetlerin, niyetlerin, durumların, mekânların ve zamanların değişmesi sebebiyle dînin hükümlerinin değişmesi) şeklinde, belki kendi felsefesine uyan bir tarzda ve dikkatsizce -belki de dikkatlice- yanlış anlaşılacak bir biçimde tercüme ediyor. Böylece dîni, canının istediği kalıba sokmakta beis görmeyen dünyaperest, maddeci bir anlayışın canlanması ve kabul görmesinin önü açılmış oluyor.
    Dîn, hükümlerini, değişik niyet, hal, zaman ve mekanlara göre başta farklı olarak koymuştur. Sonradan beşer tarafından bunların değiştirilmesine imkân ve fırsat bırakmamıştır. Örf ile alakalı bir takım sınırlı değişiklikler baştaki sâbit belli hükümlerin değiştirilmesi değil, o hükümlerin Şer’î müsaade çerçevesindeki bir takım şeklî tezâhürleridir. (Hükümlerin değişik olması) ifâdesinin ilim sâhiblerince kabûl edilebilir biçimi ve muhtevâsı bu şeklî farklı oluşlardır. Dînin örfe ayırdığı bu dar sahâyı örfün dışına taşırmak, dînle oynamak ve zındıklıktan başka bir şey değildir. Üç günlük dünya hayatında bir kuruş bile etmeyen dünyalık hedefleri gözeterek böyle bir yola girmekle, dîni sulandırarak yok etmek isteyen dîn düşmanlarının gözdesi, hatta maşası olunabilir, ama bilhassa şu kelimenin tam manasıyla süflî iş, Allah celle celâlühû’nun dayanılmaz azabını hak etmeye değer mi? Statikliğin mukabili/alternatifi sululuk ve sulandırmak, sonunda da gazlaştırıp buharlaşmak ve buharlaştırıp yok etmek midir? Yâhud, yerinde duramamak, kıpır kıpırlık veya zıpır zıpırlık mıdır? Yazıklar olsun…
    Dört mezhebin müctehid-lerinin dediklerini bir yana atan İbnü Teymiyye’nin ve İbnü’l-Kayyim’in ve onların kör taklidçile-rinin işe yaramayan şâzz ictihad-larının ne kıymeti-i harbiyesi olabilir? Ama, günümüz Müslümanlarının büyük bir kısmının kılavuzları kargalar… Olanlar da işte bundan oluyor…
    Hayızlı iken tavâf etmeye gelince… Bu bahsi Allâme Muhaddis Yûsuf el-Bennûrî’nin Tirmizî Şerhi Meârifu’s-Sünen’inden isti-fâdeyle hulâsa etmeye çalışacağız. Sözünü ettiğimiz yerdeki ma’lûmât ayrı bir tahkîke ihtiyâc bırakmayacak mükemmelliktedir. Me’ hazların da çoğu O’na âiddir:

    Bu, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’e ve dört mezheb müctehidine göre yasaktır. Haramlığında hiçbir aykırı ictihâd da yoktur. Üç mezhebe göre tahâret (abdestsizlikten, cünüblükten, hayızdan ve nifastan temizlenmek) tavâfın sıhhat şartı olub, taharetsiz farz tavâf sahîh ve kabûl olmaz. Ebû Hanîfe mezhebine göre ise, şart olmayıp vâcib olduğundan bu tavâfı taharetsiz yapmak haram veya tahrîmen mekrûh olmakla beraber sahîh-dir; lâkin, işlenen cinâyet’in cezası olarak abdestsizin bir koyunu, diğerlerinin de bir deveyi kesmesi lâzımdır.. Yani, taharetsiz tavâf bütün müctehidlere göre meş-rû’ değil, günahtır. Hiçbir müctehid bunu câiz görmez. Bu hüküm de değişmez. Tavâf-ı İfâze’den önce hayız gören kadının hayızdan temizlenmeyi beklemesi ve sonra tavâf etmesi lâzımdır.

    İbnü Teymiyye Fetâvâ’sında[4] hulâsâ olarak şöyle diyor: İfâze Tavâfı’ndan evvel hayız gören kadın temizleninceye kadar bekler ve mümkünse temizlenip öyle tavâf eder. Bu, yollar emînse ve beklemek emir ve kâfile cihetinden mümkün olduğu zamandır. Şu zamanlarda (İbnü Teymiyye’ nin zamanı) birçok kadın değişik sebeblerle beklemek imkânı bulamamaktadırlar. Bu yüzden, bu mes’ele umûmî belvâ (hemen hemen herkesi kaplayan bir imtihân, musîbet) halini aldı. Bu sebeble şu kadın hayızlı iken tavâf yapar; Ebû Hanîfe ve kendisinden yapılan iki rivâyetten birine göre Ahmed İbnü Hanbel’in mezhebine göre bunu bir büyükbaş hayvan kesmekle de telâfî eder. (İbnü Teymiyye’den Nakil Son Buldu.)

    İbnü Kudâme, bu mes’elede el-Muğnî’sinde şöyle diyor: “Hadesten ve necâsetten temizlenmek ve setr-i avret, Ahmed den gelen meşhûr rivâyette tavâfın sahîh olmasının şartlarıdır. Bu, Mâlik ve Şafiî’nin de kavlidir. Ahmed’den, tahâretin şart olmadığı, Tavâf-ı Ziyâreti tahâret-siz yaptığında Mekke’de bulunduğu müddetçe onu iade edeceği, memleketine çıktığı takdirde ise bir kurbanla telâfî edeceği de rivâyet edilmiştir. Ebû Hanîfe de bunlardan hiçbirinin şart olmadığını söyledi.” [5]

    Bedâî de şöyle dedi: “Ha-desten, cünüblükten, hayızdan ve nifastan temizlenmek tavâfın câizliği için şart değildir. Bunlar bize göre farz da değildirler. Aksine vâcibdirler. Onlarsız tavâf câiz olur. Abdestsiz ise, bir koyun kesmesi vâcibdir. Cünüb ise bir bedene/büyük baş hayvan kesmesi vâcibdir…”[6] (El-Bedâî’den Nakil Bitti.)

    El-Hidâye’de ve metninde (El-Bidâye’de) abdestsiz olarak Ku-dûm ve Vedâ’ Tavâfı yaptığında sadakanın vâcib olacağını, Ziyâ-ret Tavâfını abdestsiz yaptığında bir koyun, cünüb olduğunda da bedene kurban etmenin vâcib olacağını zikretmiştir. Ben (Ben-nûrî) de diyorum ki; hayızlı ve lohusa kadın da cünüb hükmündedir. (Allâme Bedruddîn el-Aynî) Umde’de[7] bunu dedi.[8] (Yûsuf el-Bennûrî’den Nakil Son Buldu.)

    Görülüyor ki, İbnü’l-Kayyım, Şeyhi İbnü Teymiyye’den biraz daha ileri gidib kurban kesmek bile gerekmez diyor; ve bu ictihâdını dînin genel hükümlerine(!) ve bir takım müthiş kıyâslara dayandırırken müctehidlerin kıyâsları ile evcilik oynarcasına müctehidçilik oynayan çocukların çocuksu kıyâslarını sergiliyor.

    Karaman, İbnü’l-Kayyim’den uzun uzun nakiller yapıyor. Bunları bazen tam, bazen de “özetle” veriyor. Bu özetle verişinin maksadını biz yakînen bilemeyiz. Onu Allah ve kendisi bilir. Lâkin, O’ndan naklederken “Hanefîler ve Hanbelîlere göre tavaf için temiz (olmak) namazın şartı gibi bir şart değildir; kurban kesilerek telafi edilebilecek bir ödevdir (vâcib)“ demesi insanı düşündürüyor. Burada affedilmez bir hata veya “İlim ahlâkı” ile bir arada bulunamayacak ilim hıyâneti var. Tahâret Ahmed İbnü Hanbel’e ve Hanbelîlere göre şarttır.

    (وفي رواية عن احمد)/“Ve fî rivâyetin an Ahmed…”/”Ahmed den gelen (zayıf bir) rivâyette de şart değil vâcibdir.” Nitekim İbnü Kudâme ve diğer Hanbelîler bu hakîkati açıkça söylemektedirler. Nitekim el-Muğnî’den yapılan nakil yukarıda geçti. Hattâ İbnü’l-Kayyım bile “Ahmed’den yapılan iki rivâyet-ten birinde” ifâdesini kullanmaktadır. Sonra da bu (şart değil vâcibdir) rivâyetinin “O’ndan yapılan enass/en sağlam rivâyet olduğu”nu gelişi güzel olarak ifâde ediyorsa da, bu ibâreden -hiçbir ilim ve akıl sâhibine göre- “Hanbelîlere göre şart değil vâcibdir” manâsı çıkmaz; bu onlara yapılan açık bir iftirâdır. Evet, “özet” yapılabilir; ancak bu ma’nâyı ihlâl etmeyecek şekilde olursa câiz, değilse kasıdlı olduğu takdîrde affedilmez bir ilim hatâsı, aksi halde “bühtân” olur. Sonra vâcib mekteb talebelerine verilen bir “ödev” değil, mutlaka yapılması gereken, terki günâh olan, ama inkârı kişiyi kâfir yapmayacak “ictihâdî bir farz” demektir. Mes’elenin ağırlığını yok edecek bir kurbağa veya Ecevit dili îcâbı olarak “ödev” kelimesinin seçilmesindeki maksadını Allah’a havâle ediyoruz.

    Karaman İbnü’l-Kayyım’dan şu nakli yapıyor:

    İbnü’l-Kayyım şöyle diyor: “Diğer ibadetlerde nasıl yerine getirilmesi imkânsız veya zor olan şartlar ve kısımlar düşüyor, muaf hale geliyor, geri kalan (mümkin olan kısmı) yapılıyorsa, Hac’da da bu durumda temizlenme şartı kalkar ve kadın hayızlı olarak tavâfını yapar, kasden bir eksiklik veya aykırı davranış bulunmadığı için kurban kesmesi de gerekmez. Dînin genel kuralları bizi bu sonuca ulaştırmak-tadır.”
    Bu çözüme göre, hayızlının hem mescide girmesine, hem de temizlenmeden tavâf etmesine imkan veriliyor, halbuki bunlar Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem efendimiz tarafından yasaklanmıştır şeklindeki i’tirâzın cevabı şudur: Hayızlı kadın güvenlik vb. mecbûrî hallerde veya girip orada beklemeden öteye geçme niyetiyle mescide girebilir. Burada da tavâf zarûreti için mescide girer. Tavâf için temizlenmenin şart olması husûsunda -başta açıklandığı gibi- ihtilâf vardır. Hayızlı olarak tavâf eder ve bir kurban keser, diyenlere göre temizlenme tavâfın sıhhat şartı olmuyor. Burada temizlik kasten terk edilmiyor. Bir mazeretten dolayı terk ediliyor. Bekleme imkânı olmadığı için de Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem efendimizin yasağına aykırı hareket edilmiyor. Bu çözümde Şerîat’ın dışına çıkılmıyor. Şerîat’ın -normal şartlara ait olan- bir kuralı diğer kuralları ile birlikte değerlendirilerek sınırlandırılıyor, mes’-ele bundan ibarettir.[9] (Karaman’dan Nakil Bitti.) Şuradaki naklin tırnaksız kısmının kime âid olduğu pek belli değilse de İbnü’l-Kayyım’ın ifâdelerinde öz olarak vardır ve Karaman’ın kabûllendiği bir netîcedir. İbnü Teymiyye’nin ve gölgesi İbnü’l-Kayyım’ın bütün bir Ümmet’e karşı sarf ettikleri hezeyânlarını bir yana bırakıp Karaman’ın dediklerini ele alalım.

    Biz de diyoruz ki:

    Nereden başlasak ki? Bunlar naylon müctehidlerin mesnedsiz kıyâslarıdır… Çünkü,

    Bir: Diğer ibadetlerdeki imkânsız veya zor olan şartların hepsi değil, bir kısmı düşüyor. Kimisinin halefi geliyor, kimisi de gerçekten düşüyor, ama bunları gene nasslar gösteriyor. Gelişi güzel mantık yürütmeler ve saçma kıyâslamalar değil.

    İki: “Kasten bir aykırı davranış bulunmadığı için kurban kesmesi gerekmez” demek, kasıtsızlık her mes’ûliyyeti kaldırır demekse bu koca bir kara câhilliktir. Zîrâ kasıtsızlık birçok noktada mes’uliyyeti hiç düşürmese, bazı noktalarda ise kısmen düşürse de tamamen düşürmez; bazen de günahı düşürse bile, cezayı düşürmez.

    Allâme Muhaddis Bennûrî, Allâme Muhaddis Keşmîrî’den naklettiğine göre, büyük Muhaddis ve Müctehid İmâm Tahâvî Şerhu Meâni’l-Âsâr’ında, hâsılı/özü ve hulâsası şu ifadeler olan sözleri söyledi: Şerîat bir şeyi namazda câiz gördüğü vakit o şey namazı bozmaz. Bu haccda böyle değildir. Çünkü hacc vazîfelerinde niceleri vardır ki, zarûret îcâbı mübah olurlar. Ama onlar yüzünden, dünya hükümlerinde cezâlar vâcib olur. Nitekim, başında rahatsızlık olan kimseye başını traş etmesi mübah kılınmıştır. Bununla beraber ona fidye de vâcib kılınmıştır. Allah sübhânehû ve teâlâ şöyle buyurdu: (Artık kim sizden hasta olur veya başından bir rahatsızlığı olursa, o takdirde oruç tutmaktan, yâhud sadakadan veya nüsük(koyun kurban etmek)’den bir fidye vardır.)[10] Ve nitekim muhsar olana nasıl ihramdan çıkmak mübâh kılındı ise de gelecek sene kaza ona vâcib (farz) olur.

    Şeyhimiz (Keşmîrî) şöyle dedi: Bu son derece güçlü bir sözdür. Artık sübût buldu ki, anlatılmak istenen cezanın olmadığı değil, günahın olmadığıdır… İmâm Tahâvî,[11] İhramlı kimsenin giyeceği elbiseler babında ihramlıya yasak olan şeylerin mübahlığı cümlesinden olarak birçok misaller anlattı. (Tahâvî’-nin) söylediklerinden bir takımları şunlardır: “Gördük ki, ihram, ihramdan önce mübâh olan bir takım şeyleri yasaklamaktadır. Entâri, sarıklar, ayakkabılar, şalvarlar ve bornozlar bunlardandır. Mecbur kalıp da sıcaklık duyarak başını kapatan veya soğuk duyup da elbisesini giyen, işlenmesi mübâh olan bir işi işlemiştir ve bununla beraber ona keffâret lazım gelir…

    (Tahâvî) yine aynı kitabın, Haccda, Ihsâr’a maruz kalan[12] kimse babında[13] şöyle dedi: Sonra Allah azze ve celle, kendinden önce gelen sebebler ve içinde işlenen sebeblerle namazı farz kıldığı kimseye şu şeyde ondan engellendiğinde ma’ziret/mazeret koymuştur. Su bulunmaması halinde teyemmümü, elbise bulunmaması halinde de çıplak kılmayı koymuştur. Kıbleden engellenen için kıbleden başka tarafa doğru namaz kılmayı koymuştur… Bu, Tahâvî’nin sözünün kısaltılmış hâlidir.[14] (Yûsuf el-Bennûrî’den Nakil Bitti.)

    Şu halde elde olmayan ma’ziret/mazeret, sâir ibadetlerde bazen günahı, çoğu kez de hem günahı hem de cezayı gerektirse de bu Hacc’da tam tersinedir. Bakara 196. âyet bunu açıkça ifâde etmektedir. Öyleyse ortada fârika rağmen bir batıl kıyâs vardır.

    İmâm Tahâvî, Şerhu Meânî’l-Âsâr’ında, Selef’den, elde olmayan sebeblerle meydana gelecek eksikliklerden dolayı bir takım dünyevî cezâların verileceğini, bazen de Hacc veya Umre’nin tekrâr edilmesi lâzım geldiğini naklediyor: Düşmanın hacc ibadetlerinden, tavâftan engellediği kimse (muhsar)’nin ihramdan çıkması mübah ise de, âyetle anlatıldığına göre noksanı mümkün olabilen Hedy kurbanı ile telâfi eder.

    Haccac b. Amr: “Kimin ayağı topal hale gelir veya kırılır da yürüyemez hale gelirse, ona ihramdan çıkması helâl olur. Üzerine başka bir hacc lazımdır.”

    Kimileri bunun zâhirine bakarak ihramdan çıkmak için hedy kurbanı kesmeyi şart koymadıysalar da, başkaları onlara karşı çıkarak bunun ancak hedy kurbanı kestikten sonra olabileceğini söylediler ve buna dair Musevver b. Mahreme, Abdullah b. Ömer radıyallâhu anhumâ’dan yaptıkları rivayetleri getirdiler.
    “Muhsar olursanız, mümkün olan Hedy kurbanı kesmek vardır (vâcibdir.)”

    Alkame’den: Bir arkadaşımızı umre için ihramdayken yılan soktu. Bu bize meşakkatli geldi. Abdullah b. Mes’ûd ile karşılaştık. (arkadaşımızın) işini ona söyledik; O şöyle dedi. “Bir hedy kurbanı gönderir. Arkadaşlarıyla anlaşır. Onun namına o hedy boğazlanınca o ihramdan çıkar.”

    Abdurrahman b. Yezid’den: Abdullah (İbnü Mes’ûd), (yılan soktuğu için vazîfesini ikmâl edemeyen için) “sonra onun üzerinde gelecek senede bir umre vardır” dedi.

    İbnü Ömer radıyallâhu anhü-ma’dan şöyle dediği rivâyet edildi: “Muhsar/hac vazîfelerini yapmaktan engellenen kişi tavâfı ve Safâ ile Merve arasındaki Sa’y’ı yapmadıkça ihramdan çıkamaz. Eğer elbise giymeye, ilaç kullanmaya mecbûr kalırsa bunları yapar ve fidye verir.”[15]

    Üç: Cünübün mecbûriyet halinde mescide girebileceği nassla sâbittir. Hacc’da ise mecbûriyet halinde de olsa ihramlıya yasak işler işlendiğinde belli cezaların gerekliliği âyet ve hadîslerle sâbittir. Öyleyse ikisi hüküm bakımından ayrı şeylerdir. Buna rağmen bunları birbirine kıyâs etmek câhilliktir. Çünki bu iş sonradan ortaya çıkan bir şey değildir ki, Ümmet’in âlimleri kıyâsla da olsa şu hükmü açıklamış olmasınlar. Böyle olmadığı gibi tam tersi bir ictihâd beyân etmişlerdir. O halde dört mezheb müctehidlerinin çoğuna (Cumhûru, Şafiî, Mâlikî ve meşhûr rivâyette Hanbelî âlimlerine) göre hayızlı olarak yapılan Tavâf-i İfâze geçersizdir; dolayısıyla da Hacc geçersizdir. Hanefîlere göre ise, günah olmakla beraber sahîhdir; ama işlenen bir cinâyet olduğu için bir büyük baş hayvan kesmek lâzımdır.
    Bunların dışında bir kanaat dört meczhebin Mürekkeb İcmâ’ı ile bâtıldır.

    Dört: Ortada ilim hıyâneti vardır. Şöyle ki; “tavâf için temizlenmenin şart olması husûsunda ihtilâf vardır” sözü ilim sâhibi olmayanları ve bilhassa aklı kıt olanları büyük ihtimâlle aldatır. Çünki “şart olmamak” ifâdesi hem eksiktir, hem de avâmın dilindeki manasıyla yanlış anlaşılmaya müsâiddir. Eksiktir; çünki,“Şart değil”, ise de “vâcibdir; terki günahtır, cezâyı îcâb ettirir.” İkinci kısım kesilmekle ilim ehli olmayanlar şaşırtılıyor. Yanlış anlaşılmaya müsâiddir; çünki, avâm, “şart olmama”yı “olmasa da olur, Şer’î bir mahzûru yoktur” şeklinde anlar.

    Bir de, Hanefîler’in “tahâret şart değil, vâcibdir” demelerinden kalkılarak yanlış netîcelere varmamak lâzımdır. Hanefîler, iddiâ edildiği gibi hayızlı olarak tavâf eder ve bir kurban keser, demiyorlar; Böyle bir isnâd onlara yapılan bir bühtândır/iftirâdır. Onlar, hayızlı olarak tavâf ederse, cinâyet işlemiş olur ve bir kurban keser, diyorlar. Altı çizilen iki ibâreye dikkatle bakılırsa, ortada hâince bir aldatmacanın, değilse, kötü bir câhilliğin olduğu açıkça görülecektir…

    Beş: Karaman abdestsizin, cünübün ve hayızlının Mushaf’a dokunabileceğini İbnü Hazm’dan harâretle naklederken,[16] nedense bu mes’elede böyle yapmıyor. Çünkü İbnü Hazm burada, bulunan nass sebebiyle hayızlının tavâf yapamayacağını açıkça söylemektedir.[17]

    Netîce

    Hâsılı, Hayızlı kadın, sâbit ve sahîh nasslara ve Hak mezheble-rin âlimlerinin tamâmına göre tavâf yapamaz. Yaparsa, Çoğuna göre hem haccı kabûl olmaz hem haram işlemiş olur. Bir kısmına (Hanefîler’e) göre de haccı sahîh olsa da cinâyet işlenmiş olur. Şu husûstaki icmâ’ı bir yana atıp, Ümmet’i İbnü Teymiyye ve İbnü’l-Kayyım’a uydurmak ilim hâinliğidir. Mes’elenin zarûret yanının olmadığı, yukarıdaki Merfû’ ve Mevkûf rivâyetlerde ve İslâm ulemâsının sözlerinde geçmişti. Üstelik sözü edilen müşkilâta, dönüşleri -en çok bir hafta geciktirmekle- çare bulunabilir. Hal böyle iken burada -değil hakîkî zarûret’ten- maymuncuk hâline getirilen zarûret’ten bile bahsedilemez. Diyânet’in veya şirketlerin kasasına biraz daha fazla paranın girebilme sebebi ve gerekçesi, hangi dîn, ilim ve akıl ölçülerine ile zarûret i’lân edilebiliyor?. Biraz daha fazla kazanmanın bir zarûret olduğu Makyavelli’nin kitâbından başka hangi kitâbda yazıyor?. Kimsenin Müslümanların dîni ile oynamaya hakkı yoktur. İllâ da bir şeylerle oynamak arzûsunda olanlar, gitsinler bir tenhâ yerde Müslümanları alâkadar etmeyecek şeylerle, kendilerine âid nesnelerle oynasınlar; bu onların bileceği bir husûsdur…

    [1] Hayrettin Karaman: Gerçek Hayat, 14 Haziran 2005, sayı 260.
    [2] Gerçi O, bize gönderdiği bir yazısında, ben ise sizi ve hocanızı -ilim ahlakı bakımından- beni anlayacak, tartacak, değerlendirecek seviyede görmüyorum, diyor. Bu sözü, ne acıdır ki, kat’î bir doğrudur… Çünkü hakkı görmek için kör veya şaşı olmayan bir göze de ihtiyâç vardır… Musîbet işte buradadır… Görmemek üç sebeble olur: Birincisi körlük veya şaşılık, ikincisi, görülecek şeyle göz arasında göstermeyecek perde bulunması, üçüncüsü de görülecek bir şeyin gerçekte sâbit olmaması… Görenler Allah için konuşsun… Biz ilim ve ahlakda kemâl ve hattâ vasat seviye iddiâsında olacak kadar -hamd olsun- câhil ve ahlaksız değiliz. Hakîkî ilim ve ahlâk nümûnelerinin şaşırtıcı seviyelerini kitâblarda okurken ve bizzât görürken bu dediğimizin aksi düşünülemez. Ancak, sallanarak yürüyüp hezeyân nev’inden sözler söyleyen sarhoşun sarhoşluğunu anlamak için, Adlî Tıp Mütehassısı, ölüm derecesinde kıvranan bir hastanın hastalığını bilebilmek için de Tabîb-i Hâzık olmaya her halde ihtiyâc yoktur. O’nun istiğnâsı, isbât edilen hakîkatler karşısında yanlışta ısrârı, haklı tenkîdler sebebiyle nefsânî infiâli ve nakillerinde bilerek veya bilmeden vâki’ telbis/karıştırma üslûbu kendi ilim ve ahlâkının mi’yârı ve terâzisidir; bizim ayrıca bir şey söylememiz fazla olur…
    [3] İ’lâm, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiye Beyrut, 3/11
    [4] [Fetâvâ: 26/225], Meârifu’s-Sünen
    [5] [İbn-i Kudâme, el-Muğnî: 3/377], Meârifu’s-Sünen
    [6] [Bedâî 2/129], Meârifu’s-Sünen
    [7] [Allâme Bedruddîn el-Aynî, Umde: 4-546/ 2-81], Meârifu’s-Sünen
    [8] Yûsuf el-Bennûrî, Meârifu’s-Sünen: 6/357-358
    [9] Hayrettin Karaman, Gerçek Hayat, 14 Haziran 2005, sayı 260
    [10] Bakara 196
    [11] İmâm Tahâvî, Şerh-i Meâni’l-Âsâr: 1/32
    [12] Hacc ibadetini yapmaktan düşman, hastalık vb. sebeblerle engellenen.
    [13] İmâm Tahâvî, Şerhu Meâni’l-Âsâr: 1-367
    [14] Yûsuf el-Bennûrî, Meârifu’s-Sünen: 6/214-215
    [15] Geniş bilgi için, Şerhu Meânî’l-Âsâr’ın Ihsâr bahsine mürâcaat edilsin; bunlar oradan seçilmiştir:1/453-455 (Pakistan, Mültân baskısı)
    [16] Bu bahsi de ileride -inşâellâh- ele alacağız.
    [17] İbnü Hazm, el-Muhallâ:7/180

  11. HAYRETTİN KARAMAN VE SÜLEYMAN ATEŞ’E EHLİ KİTABI’IN DURUMU MESELESİNDE VERİLEN CEVAPLAR
    Ebedi Âlemde Kurtuluş (Necat)

    Bütün evrensel (milli olmayan, bütün insanları kazanmayı hedef alan) dinler, diğer dinlere mensup olan insanların dünya ve ahiretteki durumları ve dünyada onlarla kurulacak ilişki kuralları üzerinde durmuşlardır.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    İslam’a göre başka dinlere mensup olan insanlar İslam dinine davet edilirler, ama bunu kabul etmezlerse onlara düşmanlık edilmez, Müslümanların dinlerine ve vatanlarına karşı savaş açmadıkça, aleyhlerinde çalışmadıkça kendileriyle iyi (iyilik ve adalet temelinde/çerçevesinde) ilişkiler kurulur, bağımsız bir ülkede barış içinde yaşamalarına imkan verilir, İslam ülkesi içinde teb’a (zimmîler, ehlü’z-zimme) olarak yaşamalarına imkân tanınır, İslam ülkesi teb’ası olan gayr-i Müslimler bütün temel insan haklarından istifade ederler… Bu cümleden olarak dinlerini ve kültürlerini korurlar, mabetlerine dokunulmaz, ibadetlerini ve din eğitimlerini serbestçe yaparlar.

    Ahirette durumları ne olur? Cennete mi, cehenneme mi giderler?

    Bu sorunun cevabı, Hz. Peygamber’den önce veya sonra yaşamış olmaları durumuna göre İslam alimleri tarafından farklı şekillerde cevaplandırılmıştır.

    İsra Suresi(17)’nin 15. âyetinde Allah Teâlâ, “Peygamber gönderip dini tebliğ ettirmedikçe kimseye azap etmeyeceğini” bildiriyor. İmam Mâtürîdî, Allah vergisi aklın Allah’ın varlık ve birliğini idrak için yeterli olduğundan hareketle Peygamber tebliği ulaşmamış kimselerin de bununla yükümlü olduklarını, İmam Eş’arî ise onların yükümlü olmadıklarını söylemişlerdir. Peygamber dönemine ulaştıkları halde bulundukları coğrafya ve şartlar yüzünden ona ulaşmaları imkansız gibi olanlar da muaf tutulmuşlardır. İmam Ğazzalî’ye göre Peygamber hakkında, dikkat çekmek ve araştırmaya sevk etmek için yeterli olmayan, yalan yanlış haberler almış bulunanlar da onu bulmak ve inanmakla yükümlü değildirler. Yükümlü olmayanlar ise cehenneme girmezler.

    M. Abduh, Reşîd Riza ve Süleyman Ateş gibi çağımıza yakın veya çağdaş bazı alimelere göre ellerinde, aslı kısmen bozulmuş da olsa bir ilâhî kitap bulunan Hristiyanlar ve Yahudîler gibi Ehl-i kitab da, şirk koşamadan Allah’ın birliğine ve ahirete iman eder, salih amel işlerlerse, Son Peygamber’i de –bildikleri takdirde- inkar etmemek şartıyla ahirette kurtuluşa ererler.

    “Polemik Değil Diyalog” isimli kitapta (Ufuk Kitap, 2006) yer alan bir konuşmamda yukarıda özetlediğim bilgileri verdim. Görüş sahiplerinin delillerini açıkladım, çağdaş görüş daha yeni olduğu için onun delillerini daha geniş olarak açıkladım. Tabii konuşma, yazmadan farklı olduğu, ifadeler arasında dağınıklık bulunduğu için bazı kimseler yanlış anladılar, bazıları da fırsat bulmuşken bunu kötüye kullandılar.

    İyi niyetliler için bir daha tekrar edeyim:

    1. Yukarıdaki görüşleri ben, kendi görüşüm olarak söylemedim, sahiplerini zikrederek naklettim (Bak. s. 28, 29, 35, 42).

    2. Bana göre dördüncü görüşe sahip olan kişiler de İslam alimleridir.

    3. Peygamberimiz’in gelmesinden sonra Ehl-i kitap da İslam’a davet edilmiştir, bunda şüphe yok, ancak Müslümanlığı kabul etmemeleri halinde davet edildikleri başka seçenekler de vardır; Sulh, teb’a olup cizye verme ve çağdaş bazı alimlere göre “Allah’a şirksiz, ahirete şeksiz inanma, salih amel ve Peygamberimiz’i inkar etmemek, O’nun da hak peygamber olduğunu kabul etmek.”

    Bana izafe edilen “Peygamber insanları İslam’a davet etmedi” sözü iftiradır. (Bak. 17, 37, 41).

    Cahiller ile kötü niyetliler bizim gibiler için imtihan vesilesidir ve bu tarih boyunca hep böyle olmuştur.

    Ne diyelim, “Herkes kendi manevi yapısına göre davranır”.

    Hayreddin Karaman ve Süleyman Ateş

    Hayreddin Karaman 26 Ekim 2008 tarihinde Yeni Şafak’ta şunları yazmış:

    M. Abduh, Reşîd Riza ve Süleyman Ateş gibi çağımıza yakın veya çağdaş bazı alimlere göre ellerinde, aslı kısmen bozulmuş da olsa bir ilâhî kitap bulunan Hristiyanlar ve Yahudîler gibi Ehl-i kitab da, şirk koşamadan Allah’ın birliğine ve ahirete iman eder, salih amel işlerlerse, Son Peygamber’i de –bildikleri takdirde- inkar etmemek şartıyla ahirette kurtuluşa ererler.

    “Polemik Değil Diyalog” isimli kitapta (Ufuk Kitap, 2006) yer alan bir konuşmamda yukarıda özetlediğim bilgileri verdim. Görüş sahiplerinin delillerini açıkladım, çağdaş görüş daha yeni olduğu için onun delillerini daha geniş olarak açıkladım. Tabii konuşma, yazmadan farklı olduğu, ifadeler arasında dağınıklık bulunduğu için bazı kimseler yanlış anladılar, bazıları da fırsat bulmuşken bunu kötüye kullandılar.

    İyi niyetliler için bir daha tekrar edeyim:

    1. Yukarıdaki görüşleri ben, kendi görüşüm olarak söylemedim, sahiplerini zikrederek naklettim (Bak. s. 28, 29, 35, 42).

    2. Bana göre dördüncü görüşe sahip olan kişiler de İslam alimleridir.

    ***

    Hayreddin Karaman’ın “İslam alimi” olarak bahsettiği Süleyman Ateş 23 Ağustos 2008 tarihli Vatan Gazetesi’ndeki yazısında Cehennem’in ebedi olduğunu inkar etmektedir. Bu inanışın hükmü aşağıda yazılacaktır. 3 Ocak 2008 tarihli makalesinde ise şunları yazmaktadır:

    Hollanda’dan yazan okurumun ilk sorusunu dün cevaplamıştım. Bugün cevaplayacağım iki soruyu hatırlatmak için tekrar buraya alıyorum: “2- Yurt dışında yaşayan biz Müslümanların, gayrimüslimlere İslâm dinini tebliğ etme yükümlülüğümüz var mı? 3- Gıda maddelerine ilave edilen katkı maddelerini (domuz eti, domuz yağı gibi…) nasıl değerlendirmemiz gerekir?”

    CEVAP: 2- Tebliğ meselesi, insanların gücüne göredir. Elinizden geliyorsa gayrimüslimlere İslâm’ı anlatırsınız. Ama anlatımınız bir yarar sağlamaz da tepki uyandırırsa böyle bir şey yapmak asla doğru olmaz. Kaldı ki onlar da zaten kitap sahibidir. Kendi kitaplarına göre amel eder, Allah’a şirksiz inanır ve O’na ibadet ederlerse Kur’ân’a göre kurtuluşa ererler.

    ***

    Süleyman Ateş 10.11.2007 tarihli Vatan Gazetesi’ndeki yazısında Cehennem’in ebedi olduğunu inkar etmektedir. Sözlerini aynen alıyorum:

    İnanan hiç kimse cehennemde yıllarca değil, bir an bile kalmak istemez. Çünkü oranın bir anı binlerce yıla bedeldir. Siz eğer rahman ve rahim Allah’ın, her ne suretle olursa olsun suçluları bir yıl değil, bin yıl değil, milyon yıl da değil, milyarlarca, sonsuzca cehennemde cezalandıracağını düşünüyorsanız, buna vicdanen ve gönül rahatlığıyla evet diyebiliyorsanız size söyleyecek bir sözüm yok. Suçluların, cezaları ne kadar uzun sürse de bir gün arınıp çıkacakları sizi rahatsız ediyorsa bu sizin merhamet düşüncenizle ilgili bir sorundur.

    Yalnız Allah, insanların düşüncesine göre karar vermez, suçlu da olsa kullarının yararına göre karar verir. Benim gönlüm sonsuzca azabı kabul etmiyor ve Allah’ın bu kadar acımasız olacağını asla düşünemiyorum. Allah’ın rahmeti her şeyi kaplamış ve gazabına baskınken nasıl olur da en çok yüz yıl da sürse sonsuzca hayat karşısında bir an gibi kalan şu dünya yaşamındaki suçlar için (tamamı suçla geçmiş olsa da) milyarlarca, hatta sonsuzca azap eder? Nerede kaldı O’nun merhameti? Kur’ân’ın ifadelerini basit mantık oyunlarıyla değil, asıl amacı içinde düşünmek gerekir. Amaç, korkutup insanları kötülükten caydırmaktır.

    Süleyman Ateş bu inancında İbni Teymiyye ve İbni Kayyım’ı takip etmiştir. Halbuki, fena-i nar [Cehennem’in son bulacağı] görüşü açık nasslara ve icmâ-i ümmete aykırıdır:

    Cennet ve cehennem hayatının ebediliği, Kur’an, Sünnet ve İcmâ ile sabit zarurat-ı diniyyedendir. Konuyla ilgili ayet ve hadisler burada zikredilemeyecek kadar fazladır. Ümmet seleften halefe bu itikat üzere icma edegelmiştir. İbn Hazm, “Merâtibu’l-İcma”da cennet ve cehennemin ebedî olduğu konusunda icmâ edildiğini ve bu icmâ’a muhalefet edenlerin küfründe icmâ bulunduğunu söyler. (Dr. E. Sifil, Milli Gazete, 24 Temmuz 2004)

    E. Sifil’in bir makalesinden naklettiğim bu pasajdaki cümleler, Dr. Cibril Haddad’ın bir makalesinde İmam-ı Sübki’den nakledilmektedir:

    The doctrine of the Muslims is that Paradise and Hellfire do not pass away. Abû Muhammad Ibn Hazm has reported Consensus on the question and the fact that whoever violates such Consensus is a disbeliever (kâfir) by Consensus. There is no doubt over this, for it is obligatorily known in the Religion and the evidence to that effect is abundant. (Al-Subkî, al-Durra al-Mudiyya fî al-Radd `alâ Ibn Taymiyya (3rd epistle, al-I`tibâr bi Baqâ’ al-Jannati wa al-Nâr p. 60)).

    Zahid el-Kevseri diyor ki: “Cennet ve Cehennem’in ya da bunlardan birisinin baki olduğunu inkar edenlerin tekfiri, Ehl-i Hakk’ın icmâ’ına dayanır.” (Makalat, 377) “Cennet ve Cehennem’in baki olduğu hususu Kur’an, sünnet ve yakini icma ile sabittir.”(Makalat, 450)

    Muhammed Hadimi diyor ki: “Küfrün gailesi yani en büyük mefsedeti [zararı], Cennet’e girmekten mahrumluk ve Cehennem’de müebbed [sonsuz] azabdır. Kat’i naslarla [ayet ve hadislerle] ve Ehl-i sünnetin hepsinin icmâiyle böyledir.” (Berika, Kahraman Yayınları, c.2, s.466)

    İmam el-Eş’arî: “Ehl-i İslam bir bütün olarak şöyle demiştir: “Cennet ve Cehennem’in sonu yoktur. Bu ikisi baki kalmaya devam edecektir. Aynı şekilde cennetlikler Cennet’te nimetlenmeye, cehennemlikler de Cehennem’de azap görmeye sürekli olarak devam edecektir. Bunun bir sonu yoktur. Allah’ın malumat ve makduratı için de bir son nokta ve sınır mevcut değildir.”(el-Eş’arî, Makâlâtu’l-İslâmiyyîn, 164 – İnkişaf Dergisi no:7’den naklen)

    İmam-ı Şarani diyor ki: “Her kim (Cehennem fani olacak) derse, o kimse sahih senedle nakledilen hadisin iktiza ettiği mananın dışına çıkmıştır ve Peygamberin (aleyhisselam) getirdiği ayet-i kerimeler ile Ehl-i sünnetin, adil imamların ittifak ettikleri şeye muhalefet etmiştir. (Resule karşı gelip, mü’minlerin yolundan başka bir yola gideni, o yönde bırakır ve Cehennem’e sokarız; orası ne kötü bir yerdir.) [Nisa 115]”(Muhtasaru Tezkiretil Kurtubi, Bedir Yay., s. 302)

    İmam-ı a’zam Ebu Hanife diyor ki: “Cennetlik ve cehennemlikler girdikten sonra cennet ve cehennem yok olacaktır diyen kimse de orada ebedî kalışı inkâr ettiği için, kâfir olur.” (Fıkhu’l Ebsat)

    Küfrü açık bir kişiyi Müslüman olarak tanımlamak, İslam alimi diyerek tazim etmek ayrıca küfürdür.

    Hayreddin Karaman, M. Abduh ve Reşid Rıza

    Hayreddin Karaman 22 Ağustos 2008 tarihinde Yeni Şafak’ta şunları yazmış:

    Necat (ahirette kurtuluş) konusunda bir tartışma

    Sayın Ahmet Ali Aksoy internette “Bu nasıl bir diyalog, bu gidiş nereye?” başlıklı biz yazı yayınlamış, bana da geldi. Bu yazıda “Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Kültürlerarası Diyalog Platformu” tarafından periyodik olarak tertib edilen “DİYALOG” toplantılarından birini tenkit ediyor. Bu toplantıda Ali Bulaç, Ali Erbaş, Arif Gökçe, Cemal Uşak, Faruk Tuncer, İlyas Üzüm ve Niyazi Öktem ile beraber, Vatikan temsilcisi George Marovitch, Dozideos Anagnasdopavios ve Yusuf Altıntaş gibi Kilise ve Havra mensubları bulunmuştu. Ben huzurlarında “DİYALOG” mevzûunda bir konuşma (sunum) yaptım, toplantıya katılanlar sorular sorarak ve görüşlerini açıklıyarak katkıda bulundular. Daha sonra bu konuşma “Polemik Değil Diyalog” isimli bir kitabda neşredildi.

    Sayın Aksoy yanlış bulduğu ifadelerimi -bazılarına cevap da vererek- nakletmiş. Birkaç örnek vereyim:
    “Bütün insanların Müslüman olmaları’ dinin, Kur’ân’ın hedefi değildir.” (Polemik Değil Diyalog, s. 41);

    “Müslümanların çoğu ‘Peygamberin, bütün din sâliklerini İslâm’a çağırdığına’ inanırlar” (Polemik Değil Diyalog, s. 35);

    “Peygamberimiz ‘Yahudiler mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor, ‘Hıristiyaanlar mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor.” (Polemik Değil Diyalog, s. 35);

    “Diyaloğun hedefi, tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı” (Polemik Değil Diyalog, s. 36);

    “Kur’ân-ı Kerîm’de Ehl-i Kitab’la ilgili devamlı vurgulanan şey; Allah’a iman, âhirete iman ve amel-i salihdir. Kur’ân birçok âyette bunu söylüyor; yani ‘Peygambere iman edin’ demiyor.” (Polemik Değil Diyalog, s. 37);

    Bu son ifadem meşhur necat (ebedi kurtuluş) meselesi ile ilgilidir.

    “Son peygamber olan Peygamberimiz geldikten sonra O’nun davetine uyarak Müslüman olmayan, Allah’a şirk koşmadan, ahirete de şüphe etmeden iman eden ve “Salih amel” işleyen (bütün dinlerde ortak olan iyi davranışlarda bulunan ve kötülüklerden uzak duran) Yahudiler, Hristiyanlar (Ehl-i kitab) ahirette kurtuluşa erer mi?” sorusuna İslam alimleri üç cevap vermişlerdir: 1. Davetin ulaşması mümkün olmayan yerlerde yaşayanlar müstesna bütün insanlar Son Peygambere inanmak mecburiyetindedirler; inanmayanlar ahrette kurtuluşa eremez. 2. İmam Gazzalî’ye göre iman mecburiyetinin iki şartı var a) Peygamber’in tebliğinin sahih olarak ona ulaşması lazım. b) Nazarı muharrik olacak şekilde olmalı; yani tebliğ yoğun ve tahrik edici olmalıdır. 3. Reşid Rızaların zamanından itibaren üçüncü bir adımın daha atılmış olduğunu görüyoruz. Meselâ Abduh (öğrencisi Reşid Rıza ekleme yaparak bunu anlatıyor) “Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiîler(den) her kim Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve amel-i salih işlerse, elbette onların Rableri katında mükafatları vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi onlar üzülmeyeceklerdir de” (Bakara: 2/62) mealindeki âyetin tefsirinde şöyle diyor:

    “Bu, Ehl-i fetret (Son Peygamber’den sonra yaşayan ve Müslüman olmayanlar) için de geçerlidir.”

    Allah’a, ahiret gününe iman eden ve amel-i salih işleyen kimseler için korkacakları bir şey yoktur, yani bunlar nâcidir (kurtuluşa ererler). Ben anılan konuşmamda, bu üç görüşü naklettim, her birinin delil ve dayanaklarını verdim ve özetle şunu dedim: Başka dinlerde, ötekilere böyle bir bakış mevcut değil, ama İslam düşüncesinde böyle bir görüş ve bakış mevcuttur. Kendim üçüncü görüşü benimsediğimi söylemedim ve savunmadım, yalnızca naklettim ve delillerini verdim. Ayrıca bu görüşün de savunulabileceği kanaatindeyim.

    MURAT YAZICI

  12. HAYRETTİN KARAMAN’IN SAHABE KONUSUNDAKİ TUTUMUNA CEVAP – E. Sifil
    Ehli Sünnet’in sahabe telakkisi

    Ehl-i Sünnet’in her konuda olduğu gibi Sahabe konusundaki tutumu da açık ve nettir. Bu konuda herhangi bir problem yok. Problem, şu veya bu kesimin/kimsenin Ehl-i Sünnet’in kabullerine aykırı düşen söz ve iddialarının halk üzerinde hemen şüphe ve tereddütlere yol açması, ‘bizim bu konudaki inancımız nasıl olmalıdır’ türünden soru işaretlerine vücut vermesidir. Oysa normal olan, bu ümmetin avamının dahi itikadî konularda kale gibi sağlam/sarsılmaz bir bilinç ve teslimiyet durumunda olmasıdır.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Ehl-i Sünnet, Sahabe’nin tamamını “udul” kabul eder. Bunun anlamı -Usulcüler farklı mülahazalarda bulunmuş iseler de, hepsinin ortak noktası olarak tesbit edebileceğimiz gibi-, onların bize bu muazzez dini ve onun kaynaklarını naklederken yalan, hıyanet, desise, saptırma türünden herhangi bir tahrif ve tahrip faaliyeti içine girmemiş olması, güvenilirlik vasfına halel getirici nakisalardan uzak bulunmasıdır. Onlar tıpkı Kur’an’ı bize naklederken olduğu gibi, Sünnet’i naklederken de emin/güvenilirdirler.

    Ehl-i Sünnet, derece ve fazilet bakımından Sahabe’nin hepsinin aynı olmadığını kabul eder. Onlar arasında İslam’a ilk girenler, hicret edenler, Ehl-i Bedir, Efendimiz (s.a.v)’in ev halkı, cennetle müjdelenenler… gibi diğerlerinden daha üstün olanlar vardır. İbn Sa’d Sahabe’yi 5 tabakaya, el-Hâkim en-Nîsâbûrî 12, Abdülkahir el-Bağdâdî ise 17 tabakaya ayırarak vermiştir.

    Ehl-i Sünnet, Sahabe’nin masum ve hatadan masun olduğunu iddia etmez. Onlar da beşerdir; hata yapar, kusur işlerler. Sahabîlik faziletine sahip olmak ayrı, masum/günahsız-hatasız olmak ayrıdır.

    “Sohbet” şerefine nail olması Sahabe’yi günahsız kılmayacağı gibi, aralarından -nadiren de olsa- içki içmiş, zina etmiş… kimselerin çıkması da onları sıradan insanların seviyesine indirmez. Onları farklı kılan, “sohbet-i canan”a nailiyetleri, teslimiyet, fedakârlık ve feragatları, sabır ve gayretleri, en önemlisi de Kur’an ve Sünnet tarafından methedilmiş olmalarıdır.

    Ehl-i Sünnet, Sahabe arasında cereyan eden üzücü olaylar hakkında dili tutmayı ve Kur’an’ın öğrettiği gibi, “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş mü’min kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen Raûf’sun, Rahîm’sin!”1 demeyi esas alır.
    Evet, Mu’âviye b. Ebî Süfyân (r.a) Sahabe’nin ileri gelenlerinden, Muhacirlerden veya Ensar’dan değildir. Sıffin savaşında karşısında yer aldığı Hz. Ali (r.a)’nin faziletine erişmesi ve onunla denk tutulması imkânsızdır; bunu iddia eden de yoktur.

    Ancak bütün bunlar, “sahabîlik” vasfını haiz olduğunda şüphe bulunmayan Mu’âviye (r.a) hakkında Şia’yı çağrıştıran tutumların sergilenmesine sessiz kalınabileceği anlamına elbette gelmez.

    Ehl-i Sünnet ulema, Mu’âviye (r.a)’ın hak halife olan Hz. Ali (r.a)’a bey’at etmemekte ve onunla mukatelede haklı olmadığını söylemekten geri durmamıştır. Ancak onları başkalarından ayıran en önemli nokta, ona ya da Sahabe’den herhangi birisine karşı saygısızlık anlamına gelecek, onların manevi şahsiyetlerini rencide edecek tavırlardan uzak durma hassasiyetini daima gözetmiş olmalarıdır.

    Tecrübeyle sabittir ki, Sahabe’den herhangi birine ilişme tavrı, ilişilen sahabî ile sınırlı kalmıyor, başkalarına da sirayet ediyor. Söz gelimi bir kimse Hz. Mu’âviye’yi davasında haksız, zalim, baği… olduğu gerekçesiyle hedef tahtasına oturttuğu zaman, onun safında yer alan sahabîleri de kaçınılmaz olarak aynı kategoriye sokacaktır. Bir sonraki adımda Hz. Ali (r.a) ile mücadelesinde onun yanında da karşısında da yer almayan, tarafsız kalmayı tercih eden -İbn Ömer (r.a) gibi- sahabîlere sıra gelecektir normal olarak. Tutarlılık bunu gerektirir. Zira onlar da işlediği zulme sessiz kalmış (!) olmakla Mu’âviye (r.a)’nin vebaline ortaklık etmiş olacaklardır. Bu silsile bu şekilde uzayıp gidecektir…
    1 59/el-Haşr, 10.

    Hz. Mu’âviye

    Hayreddin Karaman hocanın bir cümlesi ve daha sonra o cümleyi açıklama/gerekçelendirme sadedinde kaleme aldığı yazı dolayısıyla gündeme gelen Hz. Mu’âviye hakkında, tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de Şia’nın iddia ve ithamlarına cevap vermek ve Ehl-i Sünnet’in konuya bakışını yansıtmak maksadıyla hayli çalışma yapılmıştır.

    Şia’nın tavrını anlamak mümkündür de, her fırsatta Ehl-i Sünnet olduğunu söylemekten geri durmayan insanların tavrını anlamak gerçekten mümkün değildir.

    Ne diyor hoca?

    “Peygamberimiz (s.a.) “Sövmeyin” diyor, ben de sövmüyorum, Peygamberimiz “onları seven benim sebebimle (beni sevdikleri için severler, onlardan nefret edenler de benden nefret ettikleri için böyle yaparlar” buyuruyor. Ben bu hadise de dayanarak “Peygamberimiz’in göz bebeklerini inciten adamı ve adamları sevmiyorum; çünkü hadis Peygamberimize olan sevgiyi öne alıyor ve ashabın da bu sebeple sevilmesini istiyor. Bir kişi Peygamberimizin üzerlerine titrediği aile fertlerini üzer, onlara hakaret eder, tehdit eder, sonunda meşru halifeye isyan eder ve kılıç çekerse “yine de onu sevin” demiyor, hadis bu manaya gelmiyor…”

    İki noktayı birbirinden ayırmak gerekiyor: Hocanın bu ifadesi ve ileride gelecek olan sözleri Hz. Ali (r.a) muhabbetinden mi kaynaklanıyor, Hz. Mu’âviye (r.a) antipatisinden mi?

    Eğer Hz. Ali (r.a) muhabbetinden kaynaklanıyorsa, onu bir şekilde inciten herkese karşı aynı tavrın gösterilmesi gerekir. Mesela bilindiği gibi Efendimiz (s.a.v)’in vefatı üzerine Hz. Ebû Bekr (r.a) ile Hz. Fâtıma (r.anha) arasında Fedek arazisi konusunda çıkan anlaşmazlık, Hz. Fâtıma (r.anha) validemizin gücenmesi ile neticelenmiştir. Şimdi Hz. Ebû Bekr (r.a)’a bu olay sebebiyle tavır almamız mı gerekiyor?

    Ya Hz. Hasan (r.a)’ın hilafeti Hz. Mu’âviye (r.a)’a devretmesini nasıl yorumlamalı?

    Onlar, “Hz. Peygamber’in göz bebekleri”, Hz. Mu’âviye (r.a)’e bey’at etmekle Hz. Peygamber (s.a.v)’in onaylamayacağı bir iş mi yapmış oldular?

    Hoca devam ediyor:

    “Peygamberimiz (s.a.) Ammâr’a “Seni meşru başkana isyan edenler (bağîler) öldürecek” demiş ve onu Muaviye’nin askerleri öldürmüşlerdir. Meşru halife olan Hz. Ali’ye isyan etmek ve silah çekmek günahtır, caiz değildir; Muaviye ve yandaşları bunu da yapmışlardır. Hz. Peygamber’i sevenler bunları yapmazlar, bunları yapanlar da sevilmezler, ama Ehl-i sünnetin bir kuralı olarak onlara hakaret edilmez ve sövülmez.”

    Hz. Ali (r.a), Şam ordusunun hareketi konusunda “Kardeşlerimiz bize isyan etti” demiş ve Şam askerlerine hakaret etmek isteyenleri uyararak, Sıffin savaşında onların ölülerinin de, kendi saflarında bulunanlardan önlerinde cennette olduğunu söylemiştir.

    Şimdi bize ne oluyor ki anlaşmazlığın taraflarından birini oluşturan Hak halifenin böyle bir tavır sergilediği insanlar hakkında böyle bir tavır takınıyoruz?

    Bildiğim kadarıyla bu topraklarda Ehl-i Sünnet bilinen çevreler içinde Hz. Mu’âviye hakkında açıkça menfi bir tavır takınan ve cür’etli sözler söyleyen ilk kişilerden birisi Muhammed İhsan Oğuz’dur. Onun Saadet Anahtarları isimli eserinde Hz. Mu’âviye (r.a) konusunda söyledikleri ile hocanın tavrı arasındaki ilgi çekici benzerliği fark etmemek mümkün değil.

    Karaman hoca Hz. Mu’âviye (r.a) hakkındaki tavrını et-Teftâzânî’nin ifadeleriyle refere ediyor ve şöyle diyor: “Eserleri yıllarca Osmanlı medreselerinde okutulmuş bulunan büyük Sünnî alim Teftâzânî’nin (v. 792/1390) bu konuda söylediklerini önemli bir örnek olarak sunuyorum: “Sahabe arasında geçen kavgalar ve tartışmalar açıkça gösteriyor ki, onların bir kısmı haktan sapmış, zulüm ve günah sınırına ulaşmıştır. Bunun da sebebi kin, inat, haset, direnme, servet ve iktidar talebi, dünyanın çekiciliğine (lezzet ve şehvete) meyildir. Bu böyledir; çünkü her sahâbî masum (günahsız ve günah işleyemez) değildir ve Peygamber’i (s.a.v.) gören, ona ulaşan herkes hayırlı (iyi) değildir… Ehl-i sünnet ulemasının bu olayları farklı yorumlayıp mazeretlere bağlamalarının sebebi büyük sahabeye dil uzatılmasını engellemek içindir. Onlardan sonra Peygamber’in Ehl-i beytine yapılan zulüm ve kötülüklere gelince bunu kimse inkar edemez, buna dağlar taşlar ve hayvanlar bile şahitlik eder, göklerde ve yerde olanlar göz yaşı dökerler; dağlar paralanır, taşlar parçalanır. Bu sebeple o kötülükleri yapanlara, buna razı olanlara veya katkıda bulunanlara Allah lanet etsin! Ehl-i Sünnet alimlerinin bir kısmının, onun daha fazlasını da hak ettiğini bildikleri halde Yezîd’e lanet etmeyi caiz görmemiş olmalarının sebebi, cahil ve aşırı gidenlerin işi ileriye götürüp büyük sahabeye kadar dil uzatmalarını engellemek içindir.”

    Et-Teftâzânî’nin bu sözlerini Hz. Mu’âviye (r.a) antipatisine dayanak yapabilmek için onun Sahabeve özellikle de Hz. Mu’âviye hakkında söylediklerinin tamamına bakmak gerekir. Yukarıdaki satırların özel olarak Hz. Mu’âviye hakkında herhangi bir hüküm içermediği açıktır. Dolayısıyla sadece bu genel ifadelerden hareketle sonuca gitmek doğru değildir.

    Şurası kesin ki, bu konuda et-Teftâzânî’nin Ehl-i Sünnet ulemanın genelininkinden farklı bir tavrı yoktur. Sahabe’ye arşı takınılması gereken tavır hakkında şöyle der: “Sahabe’ye ta’zim göstermek ve onlara ta’n etmekten kaçınmak gerekir. Zahiriyle onlara ta’n etmeyi gerektiren hususları da güzelce tevil etmek ve uygun anlamlara yormak gerekir…”1

    Onun, konuya doğrudan delalet eden ifadelerinden en önemlisi şudur: “Hz. Ali’ye muhalif olanlar, hak imama bir şüpheye Hz. Osman’ın katillerine kısas uygulanmamasına- dayanarak başkaldırdıkları için bağidirler; (…) fasık, kâfir veya zalim değildirler. Çünkü bir tevilden hareket etmişlerdir. Eğer onların bu tevilleri batıl ise, onlar hakkında olsa olsa, ictihadda hata ettikleri söylenebilir. Bu ise -tekfir şöyle dursun- onların fasık olduklarını söylemeyi dahi gerektirmez. Bu sebeple Hz. Ali, Şam ordusuna lanet okuyan arkadaşlarını bundan men etmiş ve “Kardeşlerimiz bize karşı ayaklandı (bu onların lanetlenmesini gerektirmez)” demiştir.”2

    Yine et-Teftâzânî, Şia’nın Hz. Ali (r.a) muhalifleri hakkındaki tutumunu eleştirirken şunları söyler: “Şia’nın, Hz. Ali’yle savaşanların kâfir ve ona muhalif olanların fasık olduğu görüşüne gelince (…) bu onların cür’et ve cehaletlerinin eseridir. Zira onlar tevil ve ictihad sonucu ortaya konulan muhalefet ile böyle olmayan muhalefet arasında herhangi bir fark gözetmiyorlar…”3

    Onun, Şerhu’l-Akâid’deki tavrı da farklı değildir.

    “Sahabe arasında cereyan eden anlaşmazlıklar ve savaşların hamledileceği manalar ve teviller vardır. (…) Hasılı müctehid seleften ve salih ulemadan Mu’âviye ve yardımcılarına lanet ettikleri nakledilmemiştir. Çünkü onların yaptıkları son tahlilde hak imama itaatten çıkıp isyan etmekten ibarettir. Bu ise laneti gerektirmez…”4

    Daha fazla örnek zikredilebilirse de, zikrettiklerimin, “Mu’âviye’yi sevmiyorum” tavrının et-Teftâzânî ile refere edilebilecek bir tavır olmadığını açıkça göstermektedir.

    1 Et-Teftâzânî, Şerhu’l-Mekâsıd, V, 303.
    2 A.g.e., V, 308.
    3 A.g.e., a.y..
    4 Et-Teftâzânî, Şerhu’l-Akâid, 102-3.

    “Mu’âviye’yi sevmiyorum” diyen Prof. Dr. Hayreddin Karaman hocanın, bu tavrını et-Teftâzânî ile desteklemek amacıyla ondan naklettiği bir pasaja 31 Ocak tarihli yazımda yer vermiştim. et-Teftâzânî’nin genel olarak Sahabe ve özel olarak da Hz. Mu’âviye hakkındaki görüşünü yine aynı yazıda özetle aktarmıştım.

    Acaba et-Teftâzânî’nin konu hakkındaki tavrını hangi iktibas gerçek olarak yansıtıyor? “Zahiriyle onlara ta’n etmeyi gerektiren hususları da güzelce tevil etmek ve uygun anlamlara yormak gerekir…”, “Hz. Ali’ye muhalif olanlar, hak imama bir şüpheye Hz. Osman’ın katillerine kısas uygulanmamasına- dayanarak başkaldırdıkları için bağidirler; (…) fasık, kâfir veya zalim değildirler. Çünkü bir tevilden hareket etmişlerdir. Eğer onların bu tevilleri batıl ise, onlar hakkında olsa olsa, ictihadda hata ettikleri söylenebilir. Bu ise -tekfir şöyle dursun- onların fasık olduklarını söylemeyi dahi gerektirmez” diyen et-Teftâzânî, hem de aynı bağlam içinde “Sahabe arasında geçen kavgalar ve tartışmalar açıkça gösteriyor ki, onların bir kısmı haktan sapmış, zulüm ve günah sınırına ulaşmıştır. Bunun da sebebi kin, inat, haset, direnme, servet ve iktidar talebi, dünyanın çekiciliğine (lezzet ve şehvete) meyildir” demiş olabilir mi?

    Eğer böyleyse burada açık bir tutarsızlık yok mudur?

    Aslında burada “tutarsızlık” gibi görünen durum, hocanın, et-Teftâzânî’nin ifadesini tercüme ediş tarzı dolayısıyla ortaya çıkıyor. Şöyle ki:

    et-Teftâzânî’nin, hocanın alıntı yaptığı yerdeki ifadeleri şöyle başlıyor: “Enne mâ vaka’a beyne’s-sahâbe mine’l-muhârebât ve’l-müşâcerât ale’l-vechi’l-mestûr fî kutubi’t-târîh ve’l-mezkûr alâ elsineti’s-sikât yedullu bizâhirihî alâ enne ba’dahum kad hâde an tarîki’l-hakk ve beleğa hadde’z-zulmi ve’l-fısk (…) İllâ enne’l-ulemâ li husni zannihim bi Ashâbi Resulillâh (s.a.v) zekerû lehâ mahâmîle ve te’vîlâtin bihâ telîku ve zehebû ilâ ennehum mahfûzûne ammâ yûcibu’t-tadlîl ve’t-tefsîk…”

    Hocanın çevirisine bakılırsa yukarıda verdiğim ifadelerinde et-Teftâzânî şöyle diyor: “Sahabe arasında geçen kavgalar ve tartışmalar açıkça gösteriyor ki, onların bir kısmı haktan sapmış, zulüm ve günah sınırına ulaşmıştır.”

    Oysa yukarıdaki ifadelerin birebir çevirisi şöyle olmalı: “Tarih kitaplarında kaydedildiği ve güvenilir raviler tarafından zikredildiği şekliyle Sahabe arasında vuku bulan muharebe ve çekişmeler zahiri anlamıyla, Sahabe’den bazılarının hak yolundan saptığını, zulüm ve fısk sınırına ulaştığını gösteriyor.

    (…) Şu kadar var ki ulema, Hz., Peygamber (s.a.v)’in ashabına olan hüsn-i zanları sebebiyle bu olayları uygun şekillere haml ve tevil etmiş, Sahabe’nin tadlil ve tefsik gerektiren hususlardan mahfuz olduğu görüşünü benimsemiştir…”

    Hoca, et-Teftâzânî’nin, “yadullu bi zâhirihî” sözünü, “açıkça gösteriyor” şeklinde çevirmiş. Oysa “zâhir”in delaleti her zaman “açık” olmaz. Hatta zahirin delaletinin uygun şekillerde tevil edilmesini gerekli kılan durumlar vardır. Kelamın zahiri her zaman kasd-ı mütekellimi vermez. Tafsilat gerektirdiği için bu noktayı belki başka bir yazıda ele alırız…

    Burada dikkat çeken husus, et-Teftâzânî’nin bu ifadelerinin tabir yerindeyse “nötr” olup, kendi adına herhangi bir hüküm ifade etmiyor oluşudur. Burada o, tarih kitaplarının ve ravilerin aktardığı hususların zahiri haliyle birşey ifade ettiğini, ancak bunun ulema tarfından uygun bir şekilde tevil edildiğini söyleyerek bir durum tesbiti yapıyor. Kendisi herhangi bir şey söylemiyor.

    et-Teftâzânî’nin konu hakkındaki tutumunu kendisine ait net ifadelerle yukarıda belirttiğim yazıda aktardığım için tekrarına lüzum görmüyorum. Dolayısıyla onun konu hakkındaki ifadeleri arasında herhangi bir çelişki ve tutarsızlık bulunduğunu söylemek doğru değildir. Onun tavrı bellidir: Sahabe’yi uygun olmayan ifadelerle anmak, aralarında geçen olaylar sebebiyle onların bir kısmının fasık, zalim… olduğunu söylemek doğru değildir.

    Onun da diğer Ehl-i Sünnet ulemasının da Hz. Ali ile Hz. Mu’âviye’yi bir tutmadığı, aralarında geçen olaylarda Hz. Ali’nin haklı olduğu görüşünü benimsediklerini ise ayrıca belirtmeye gerek yok.
    Mu’âviye (r.a)’ı sevmediğini deklare eden yazıları üzerine kaleme aldığım iki yazıya cevabında Prof. Dr. Hayreddin Karaman hoca birkaç hususu dermeyan etti. Hocaya göre,

    1. Kendisine yönelik yazılarıma hakim olan üslup, beni “kurtarıcı” gibi gören bazı kimselerin kendisine aşırı tepki göstermesine sebep olmuştur.

    2. “Zâhir”in delaleti konusunda söylediklerim yanlıştır.

    3. et-Teftâzânî’nin Mu’âviye (r.a) konusunda nötr olduğunu söylemişim. Oysa o nötr değildir, tam aksine, onun tavrı hocanın tavrından daha keskindir.

    Bu hususlar hakkında, aynı sırayla ve kısaca şunları söyleyeceğim:

    1. Kendimi hiçbir zaman “kurtarıcı” mevkiinde görmedim, böyle görülmeye asla ve kat’a rızam yoktur. Haddimi bilirim. Yazdıklarımı okunmaya değer bulan insanlardan hususi istirhamım, bende böyle bir hava, böyle bir eda görürlerse uyarmaları, böyle görenlere rastlarlarsa onları da ikaz etmeleridir.

    İslamî ilimlerin sadık bir talebesi olabilirsem kendimi bahtiyar sayarım. Birilerinin beni “kurtarıcı” olarak görmesi veya hocanın beni öyle gördükleri sonucunu çıkarmasına sebebiyet veren davranışlarda bulunması benim iradem, rızam ve bilgim dahilinde olan bir husus değil. Birileri hocanın bazı düşüncelerini yanlış buluyor ve bu konudaki hissiyatlarını benim yazdıklarım üzerinden dile getiriyorsa bunun benimle ve hele de üslubumla bu tarzda ilişkilendirilmesini kabul edemem.

    Hoca, bu ülkede Yahudi ve Hristiyanların belli şartları yerine getirerek ve fakat Kur’an’a ve Efendimiz (s.a.v)’e iman etmeden cennete gidebileceği görüşünde olanlar bulunduğunu belirtmekten ibaret olduğunu söylediği ifadeleri sebebiyle birilerinin Yahudi ve Hristiyanların cennete gideceğine inanmasına yol açmakla sorumlu tutulmaya ne der?..

    Bir noktayı göz ardı etmeyelim: Bu ülkede benimle başlamadığı açık olan -öyle ya da böyle- bir Ehl-i Sünnet hassasiyeti var. Sahabe’den herhangi birisi hakkında “Ben onu sevmiyorum” denmesine -ben bir şeyler yazmasam da- tepki gösterilecektir; bunu normal karşılamak gerekir. Aksi, “Ben diyeceklerimi diyeyim, kimse tepki göstermesin” demeye gelir ki, eşyanın tabiatına aykırıdır.

    Üslubuma gelince, yanlış bulduğum bir şeyi, niçin yanlış bulduğumu da belirterek açık yüreklilikle ifade etmem dışında üslubumda bir problem olduğunu düşünmüyorum. Tahrik, ajitasyon, karalama, jurnal, hakaret… vb. içeren bir ifadem gösterilirse özür ve helallık dilemeye hazırım.

    2. et-Teftâzânî’nin hoca tarafından, “Sahabe arasında geçen kavgalar ve tartışmalar açıkça gösteriyor ki, onların bir kısmı haktan sapmış, zulüm ve günah sınırına ulaşmıştır” şeklinde çevirdiği cümlesinde geçen “yedullu bi zâhirihî” ifadesi üzerine şöyle demiştim: “Oysa “zâhir”in delaleti her zaman “açık” olmaz. Hatta zahirin delaletinin uygun şekillerde tevil edilmesini gerekli kılan durumlar vardır. Kelamın zahiri her zaman kasd-ı mütekellimi vermez.

    Hoca benim o ifadelerimin Usul-i Fıkıh’a gönderme olduğu zannıyla, “Zahirin delaleti her zaman açık olur, ancak tevile ve neshe de açık bulunur. Açık olmayana hafî derler. Zahirin özelliği manasında biri kuvvetli, diğeri zayıf iki ihtimalin bulunmasıdır. Kuvvetli olan mana açıktır, bunu bırakıp da zayıf olana gitmek için mucib sebepler bulunmalıdır” diyerek Usul-i Fıkıh diliyle mukabele ediyor.

    Bir sonraki yazıda Usul-i Fıkıh’taki “zâhir” terimi üzerinde duracağım. O sözlerimin bu terimle bir bağlantısı yoktu. Orada tırnak içinde verdiğim “açık” sözcüğü, hocanın “açıkça gösteriyor” ifadesinde geçen “açık”a göndermeydi. Şunu demek istemiştim: et-Teftâzânî’nin “yedullu bi zâhirihî” ifadesinin, hakkında kullanıldığı hususları “açıkça gösterdiğini” söylemek, ifadeyi bu şekilde çevirmek isabetli değil.

    Zira “zahir” kelimesi her kullanıldığı yerde anlattığı hususu “açıkça” göstermez. Oysa biz Türkçe’de bir şeyin bir şeyi “açıkça gösterdiğini” söylediğimizde onun, anlattığı durumu herhangi bir yoruma, fluluğa, karışıklığa meydan vermeden, net ve kesin biçimde anlattığını, o şeyin başka türlü anlaşılmasının mümkün olmadığını ifade ederiz.

    Söz gelimi, “Küfredenler resullerine, “Andolsun ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız, ya da dinimize döneceksiniz…” (14/İbrâhîm, 13) ayetindeki “dinimize döneceksiniz” (le te’ûdunne fî milletinâ) ifadesinin zahiri, bahsi geçen resullerin daha önce kâfir kavmin dininde olduğunu, bilahare o dini terk edip Hak Din’e girdiğini anlatmaktadır. Oysa herhangi bir peygamber hakkında böyle bir şey tasavvur etmek mümkün değildir.

    Bir diğer örnek, “Onlar Rabblerine kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini zannederler” (2/el-Bakara, 46) ayetinde huşu sahibi mü’minler hakkında geçen “yezunnûne” kelimesidir. Bu kelimenin zahiri, ayette anlatılan kimselerin, Rabblerine kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini “zannettiklerini” ifade etmektedir. Oysa zikredilen hususlar hakkında sadece “zan” sahibi olanların “huşu sahibi mü’minler” olması mümkün değildir…

    Örnekleri çoğaltabiliriz. İmdi, bu ayetlerin zahir ifadesinden hareketle, peygamberlerin daha önce kavimlerinin küfür dininde olduğunu ve huşu sahiplerinin Rabblerine kavuşacaklarını sadece zannettiğini “açıkça gösterdiğini” söyleyebilir miyiz? “Kelamın zahiri her zaman kasd-ı mütekellimi vermez” derken kasdettiğim bu gibi durumlardır.

    Daha evvelki bir seri yazıda, ele aldığı birtakım meselelerde Usul zemininde hareket etmediğini söylediğimden olsa gerek, son tartışmada hoca, “kelamın zahiri” hakkında söylediklerimi Usul-i Fıkıh’taki “zâhir” terimine çekerek bu vadide bazı açıklamalarda bulundu. Oysa et-Teftâzânî’nin “yedullu bi zâhirihî” şeklindeki sözü doğrudan Usul-i Fıkıh’taki “zâhir” anlamında olmayıp, günlük dildeki kullanımı yansıtmaktadır. Bir başka deyişle orada geçen “zâhir”den kasıt, “sözün ilk akla gelen anlamı”, okuyanda/dinleyende ilk anda çağrıştırdığı anlam”dır ve Usul-i Fıkıh’taki “zâhir”le doğrudan bir ilgisi yoktur.

    Bir an için oradaki “yedullu bi zâhirihî” ifadesinin Usul-i Fıkıh’taki “zâhir”in delaletini kasdettiğini düşünsek bile, mesele yine hocanın mutlak ifadelerle yansıttığı gibi değildir. Bizzat et-Teftâzânî, bunun böyle olduğunu söylememizi gerektiren bir tavırdadır. O, Sadruşşerî’a’nın et-Tavdîh’te “zâhir” terimine ilişkin olarak söyledikleri hakkında et-Telvîh’te şöyle der: “Müellifin sözünün zahiri, “zâhir” teriminin, kendisiyle neyin murad edildiğini açıkça anlattığı (…) görüşünün itibara alınacağını iş’ar etmektedir. Şu kadar var ki, müteahhirun arasında meşhur olan görüşe göre, (…) “zâhir” teriminin, zahir (açık/belirgin) ifade olarak yer aldığı mana için sevk edilmemiş olması şarttır…”1

    Bu kısa alıntı sadece “zâhir” terimi hakkında et-Teftâzânî’nin, hocanın yaptığından farklı bir izah yaptığını anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda “zâhir” kelimesinin her geçtiği yerde aynı anlamı yüklenmediğini de dikkatimize sunuyor. Burada çeviriyi zor anlaşılacak şekle soktuğunu bile bile, iki farklı anlamda kullanıldığı yerler dikkat çeksin diye “zâhir” kelimesini olduğu gibi bırakmayı tercih ettim. Açıkça görüldüğü gibi, kelimelerinden birisi “sözlük anlamı, sözün ilk akla getirdiği anlam, …” diye ifade edebileceğimiz bir mana taşırken, diğeri bir Usul-i Fıkıh terimi olarak yer almaktadır ve dakik teknik ayrıntılarla incelenmiştir.

    Hiç şüphesiz bir terim olarak “zâhir”in ne ifade ettiği konusundaki bu izah sadece et-Teftâzânî’ye mahsus bir tesbiti yansıtmıyor. Konunun Usul kitaplarından tahkiki kolay olduğu için bu noktada yazıyı alıntılara boğarak uzatmayı gereksiz görüyorum.

    Hocanın, “Zahirin delaleti her zaman açık olur, ancak tevile ve neshe de açık bulunur. Açık olmayana hafî derler…” şeklindeki tesbitine gelince; Usul kitabı yazmış birisinden beklenen titizliği yansıtmadığını söylememiz gerekiyor. Zira;

    A. Benim sözümde geçen “zâhir”in “açıklık” noktasında mukabili “hafâ” değil, “vuzûh”tur.2

    B. Terim olarak “zâhir”, delaleti her zaman açık olmadığı için tevile açık olur.

    C. “Hafî”nin “zâhir”in karşıtı olmasına gelince, hafâsı (kapalılığı) bizzat lafzın kendisinde mevcutsa bu türlü hafî, zâhirin karşıtı değildir. Hafî’nin, zâhirin karşıtı olduğunu söyleyebilmek için hafânın (kapalılığın) lafzın bizzat kendisinden değil, arızî bir durumdan (dış bir etkenden) kaynaklanması gerekir.3 Çünkü nasıl açıklık bakımından “zâhir”, aynı kategoride yer alan lafızların en zayıfı ise kapalılık bakımından da hafâsı arızî bir etkenden kaynaklanan hafî de aynı kategoride yer alan lafızların hafası en zayıf olanıdır…

    Hocanın bir ifadesi/ithamı ile bitireyim: “Dini ve Ehl-i sünneti istismar ederek gönüllerimize hakim olmak isteyen, sevmeye mecbur olmadıklarımızı sevmeye zorlayanların şerrinden Allah bu ümmeti korusun! Allah zalimleri sevmiyor, zalimleri sevenler, Allah’ın sevmediklerini sevmiş oluyorlar” diyor hoca.

    İşte bu olmadı hocam! Gerçekten olmadı! Ehl-i Sünnet’i istismar, gerçekten ağır bir itham. Buna mukabele ederek meseleyi farklı alanlara çekmeyi hem gereksiz, hem de yakışıksız buluyorum.

    Not: Bazı internet sitelerinde benim “Kola haramdır” dediğim söylenmiş. Ben böyle bir şey söylemedim. Sadece belli bir kola markasının, gelirini Ümmet’in imhası amacı doğrultusunda kullandığı için tüketilmesinin haram olduğunu söyledim. Bu sözüm bütün kola markaları için genelleştirilmemelidir.

    1 et-Teftâzânî, et-Telvîh, I, 232. Aynı ifade müteahhar pek çok Usul kitabında aynen yer almaktadır.
    2 “Zuhûr” ile “vuzûh” arasındaki fark için bkz. et-Telvîh, I, 233.
    3 Molla Hüsrev, el-Mir’ât, 106.

    E.Sifil

  13. MUAVİYE’Yİ SEVMEM DİYEN DENSİZE CEVAP ve KARAMAN’IN İLMÎ AHLAK (!)ININ TEŞHİRİ-Murat Yazıcı
    Bay Hayreddin Karaman demiş ki: ‘Nassa karşı ictihad olmaz

    Bir mesele ortaya çıkar ve bunun dini hükmünü öğrenmek gerekirse önce naslara (ilgili ayetlere ve hadislere) bakılır. Bunlarda aranan hüküm bulunamazsa usulüne göre ve ehli tarafından ictihada başvurulur. İşte böyle yapılır da hata edilirse hataya da sevap yazılır.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Hz. Ali’ye Medine’de bulunan ashab ısrarla bey’at ettiler. Bu bey’atı muteber sayan halifeye itaat eder, muteber saymayana göre Hz. Ali halife olmadığı için ondan katillerin teslimi veya cezalandırılması talep edilemez. Muaviye ve yandaşlarının yaptığı ictihad değildir, isyandır. Bunun böyle olduğunu yazının sonunda nakledeceğim büyük bir İslam aliminin de kaleminden okuyacaksınız.’

    http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=25771&y=HayrettinKaraman

    Karaman’ın sözü burada bitti. Yazısının devamı yukarıdaki bağlantıda okunabilir. Burada bahsettiği İslam âlimi, Sadeddin-i Teftazani’dir (rahimehullah).

    Altını çizdiğim lakırdılarına dikkat ediniz. Diyor ki, “ictihad değildir” ve bu sözüne destek olarak Sadeddin-i Teftazani’yi gösteriyor. Karaman’ın yaptığı nakillere güvenilemeyeceğini, görüş ve yaklaşımlarında dürüst olmadığını bu misal bize açık olarak gösteriyor. Aşağıda Teftazani’nin Şerhu’l-Akaid en-Nesefiyye kitabının “Halifeler” kısmının bir sayfasını veriyorum:

    Teftazani1a

    Tercümesi:

    “Hazret-i Ali’nin radıyallahü teâlâ anh halife seçilişi sonrasında sahabe arasında vuku bulan ihtilaf ve harbler onun halifeliğini kabullenmemekten kaynaklanmamıştır. Bilakis bu ihtilaflar hatalı ictihaddan kaynaklanmıştır.”

    Bay Karaman’a, Teftazani’nin aynı kitabında naklettiği şu hadis-i şerifi de hatırlatalım:

    (Eshabıma dil uzatmakta Allah’tan korkun! Benden sonra onları kötü emellerinize alet etmeyin! Onları seven, beni sevdiği için sever. Beni sevmeyen de onları sevmez. Onları inciten beni incitmiş olur. Beni inciten de Allahü teâlâyı incitmiş olur. Bunun da cezası gecikmeden verilir.)

    “Muâviye’yi Sevmem” Diyen Densize Cevap

    Doğrusu, Hayreddin Karaman’ın kayda değer bir ilmi veya kütübhanemizde bulundurmak isteyeceğimiz istifadeli bir eseri yoktur. Beynelmilel sahada kendisine itibar edildiğini de görmedik, duymadık. Bu açıdan bakılınca, klasik ma’nâda bir âlim olmadığı gibi, mühim bir araştırmacı veya vasatın üstünde bir yazar da değildir. Ancak, Türkiye’de kendisine itibar eden kesimler olması, gazete ve televizyonlar vasıtası ile bozuk görüşlerini neşretme imkânına sahib olması gibi hususlar, bu şahsı görmezden gelmemize mâni oluyor.

    Taha Akyol’la yaptığı röpartajda demiş ki: “Muaviye’yi sevmem, … Ehl-i Beyt sevgisiyle Muaviye bir kalpte birleşmez!”

    Bu kendisinin kıymetsiz görüşüdür. Zaten daha evvel “mut’a nikâhı yapanlara fasık denemez” ma’nâsında anormal sözleri sarfetmiş bu kişi başka türlü söyleseydi, herhalde şaşırırdık.

    Ehl-i sünnetin bu konudaki tavrı çok açıktır ve tartışmasızdır. Diğer başlıklar altında uzun yazdım; burada önce Ehl-i sünnetin reisinin sözlerini yazıp, sonra da ikinci bin yılın müceddidinden bir iktibasla noktayı koyacağım.

    İmam-ı a’zam Ebû Hanife rahimehullah buyuruyor ki:

    “Biz Resulullahın (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) Eshâbının hepsini dost ediniriz ve hiçbirini hayır dışında anmayız.” (el-Fıkhu’l-Ekber)

    “Onların hiçbirinden uzaklaşmayız ve dost edinmekte hiçbirini ayırmayız.” (el-Fıkhu’l-Ebsat)

    “Takva sahibi her mü’min onları sever ve her kötü münâfık da onlara kin tutar.” (el-Vasiyye)

    İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendi hazretleri rahimehullah buyuruyor ki:

    “Eshâb-ı kirâmın hepsini ve Ehl-i beytin hepsini sevmek, saymak lâzımdır. Birini sevmemek, hepsini sevmemek olur. Çünkü, insanların en iyisinin sohbeti ile şereflenmek fazîleti, hepsinde vardır. Sohbetin fazîleti ise, bütün fazîletlerin üstündedir.” (59. Mektub)

    Hazret-i Muâviye’yi Kötüleyenin Cezası

    İmam-ı Kurtubî rahimehullah diyor ki:

    “Eshab arasında birçok muhalefet ve muharebeler olmuştur. Bununla beraber hiç biri diğerinin nifakına hükmetmemiştir. Onların bu husustaki hâlleri, ahkâm babında müctehidlerin hâlleri gibidir. Ya hepsi hakka isabet etmiştir denilir, yahut isabet eden bir tanesidir. Fakat hata eden mazur olur. Çünkü o reyine ve zannına göre muhataptır. İşte bunlardan birine meâzallah bir şeyden dolayı buğzeden kimse âsî olur; tevbe etmesi gerekir.”

    Kaynak: A. Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Yayınevi, 1983; c.1, Bab:33, s.345.

    İmam-ı Malik rahimehullah diyor ki:

    “Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem Eshabından birine, mesela Ebû Bekr’e veya Ömer’e veya Osman’a veya Mu’âviye’ye veya Amr ibni Âs’a radıyallahü anhüm söven ve onları kötüleyen bir kimse, eğer yoldan çıkdılar, kâfir oldular dedi ise, bu kimseyi öldürmelidir. Yok eğer başka bir ayıb ve kusur ile kötüledi ise, şiddetli dövmelidir.”

    Kaynak: İmam-ı Rabbâni, Mektubat; ayrıca bkz. Kâdî Ebu’l-Fadl İyaz, Şifa-i Şerif, Bedir Yay., s. 725.

    Şeyhülislâm Ebussu’ud Efendi’nin fetvalarında diyor ki:

    488. Mes’ele: “Muâviye hayırlı kişi değildir” dese, şer’an Zeyde ne lâzım olur?

    Elcevap: Ta’zîr olunur.

    489. Mes’ele: Sahâbe-i kirâmdan Muâviyeye lâ’net eden Zeyde şer’an ne lâzım olur?

    Elcevap: Ta’zîr-i beliğ ve hapis lâzımdır.

    Kaynak: Mecmu’a-î Fetevâ. Ayrıca bkz. Muhammed Hâdimî, Berika, Kahraman Yayınları, c.2, s. 161.

    Hâfız İbni Hacer-i Mekkî rahimehullah naklediyor:

    “Ömer bin Abdülaziz rahmetullahi teâlâ aleyh, huzurunda Hazret-i Muâviye’yi gıybet eden bir kişiye üç kırbaç vurdurdu.”

    Kaynak: Es-Savaikul-Muhrika, Bedir Yayınevi, s. 471.

    Daha fazla bilgi için bkz. Kâdî Ebu’l-Fadl İyaz, Şifa-i Şerif, Bedir Yay., s. 724-728. Kitabın bu bölümünün başlığı şöyledir: “Peygamberin sallallahü aleyhi ve sellem Ehl-i beytine, Âline, Ezvacına ve Eshabına sövmek, onlara noksanlık isnad etmek haramdır, bunu işleyen mel’undur”

    Derleyen: Murat Yazıcı

    Eshâbım Yıldızlar Gibidir

    Hâfız İbni Hacer-i Mekkî (vefatı m. 1566) rahimehullah bildiriyor:

    “Dârimî, İbni Adî ve başkalarının da rivayet ettiklerine göre Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem (Eshâbım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidâyete kavuşursunuz!) buyurmuştur.” (Es-Savaikul-Muhrika, Bedir Yayınevi, s. 457)

    Bu hadis-i şerifi kitaplarına yazmış olan başka büyük âlimleri ve kitaplarını da burada kaydedelim.

    Hakim Semerkandî (vefatı m. 953) rahimehullah diyor ki:

    “İnanan bir kimsenin Resûlullah’ın aleyhisselam sahabileri aleyhinde konuşmaması, gıybetlerini yapmaması lazımdır. Onlara ta’n eden sapık ve bid’atçıdır. Zira efendimiz (Eshabım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidayete varırsınız.) buyurmuştur. Diğer bir hadis-i şerifte buyruldu ki: (Eshabıma kin tutan münafıktır.) O halde ey kardeşim, dilini onlardan uzak tut da aleyhlerinde bulunma. Akıllılara bu kadar söz yeter.” (Sevad-ı A’zam, Bedir Yayınevi, s.55)

    Se’âdet-i Ebediyye müellifi rahimehullah bu hadis-i şerifi inkâr eden bir Vehhabîye cevap olarak şu bilgileri veriyor:

    “İmâm-ı Münâvî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Künuz-üd-dekâık) kitâbı ve İmdâdın (Tahtâvî) hâşiyesi, otuzaltıncı sahîfesinde bu hadîs-i şerîfi de yazmakda ve imâm-ı Beyhekî rivâyeti olduğunu bildirmekdedirler….Bu adam, Eshâb-ı kirâmın büyüklüğünü anlıyamadığından, bu hadîs-i şerîfe, uydurmadır diyor.” (bkz. Se’âdet-i Ebediyye, 2. Kısım, “17-Vehhabilik Nedir” konusu)

    Hâfız Celâleddîn Süyûtî (vefatı m. 1505) rahimehullah bildiriyor:

    “Beyhekî İbni Abbas’dan nakille Resulullahın şöyle buyurduğunu nakleder: Allah’ın kitabından öğrendiklerinizle amel etmeniz gerekir. Kimse onu terketmekte mazur olamaz. Allah’ın kitabında bulunmazsa benim sünnetim geçerlidir. Eğer benim sünnetimde de geçmiyorsa Eshâbımın sözleri muteberdir. Çünkü Eshâbım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidayete kavuşursunuz. Eshâbımın ihtilafı ise sizin için rahmettir.” (Miftahu’l-cenne fi’l-ihticac bi’s-sunne – “Sünnetin İslamdaki Yeri”, Rağbet Yayınları, s. 69)

    Bu sayfadaki dipnotta ayrıca şu mehazlar verilmektedir:

    el-Beyhekî, el-Medhal, s. 163.
    el-Hatib, el-Kifaye, s. 165.

    Rağbet Yayınevi’nin el-Avâsım mine’l-Kavâsım tercümesinin giriş kısmında (s. 21) şu ilave mehaz verilmektedir:

    İbn Esir, Camiu’l-Usul fi Ehadisi’r-rasul, 8/556.

    Ayrıca, meşhur hadis ve fıkıh âlimi İmam-ı Şa’rânî de (vefatı m. 1565) rahimehullah bu hadis-i şerifi “Beyhekî’nin İbni Abbas’dan bildirdiği…” diyerek aynen kaydetmiştir (Mizan ül-Kübra, Berekat Yayınevi, İstanbul, 1980, s. 76).

    Büyük Maliki fıkıh ve hadis alimi Kâdî Ebu’l-Fadl İyaz (vefatı m. 1150) rahimehullah bu hadis-i şerifi “Resulullah buyuruyor” diyerek nakletmiştir (Şifa-i Şerif, Bedir Yayınevi, s.438). Bu hadis-i şerifin zayıf olduğunu söyleyen birkaç âlim (rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în) “Kâdî İyaz bu hadisi kesin olarak Peygamberimizin sözüymüş gibi yazmamalıydı” demişlerse de, Molla Aliyyülkârî bunlara şöyle cevap vermiştir: “Mümkündür ki, [Kâdî İyaz] bu hadis için bir zincir tesbit etmiştir veya rivayet yollarının çokluğunun onu zayıf olmaktan çıkarıp hasen mertebesine yükselttiğine hükmetmiştir. Üstelik, faziletli ameller için zayıf hadisler de kullanılabilir.” (Şerh el-Şifa, 2:91) Nitekim, bizzat Molla Aliyyülkârî bu hadis-i şerifi “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem yine şöyle buyuruyor..” diyerek nakletmektedir (bkz. Fıkh-ı Ekber Şerhi, “Sahabileri Hayırla Anmak” başlıklı kısım).

    Yine İmam-ı Şa’rânî rahimehullah buyuruyor ki:

    “Allahü teâlâya hamd olsun ki, bizi, şeriat âlimlerinin bütün sözlerini tevcîh edenlerden ve sözlerinin hepsini şeriat kaynağına bitişik görmekle hiç birini red etmiyenlerden eyledi. Bu hususta sözümüzü kuvvetlendiren: (Benim Eshâbım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız kurtulursunuz) hadîs-i şerifidir. Muhaddisler bu hadîs-i şerif hakkında çeşitli söylemişlerse de, keşf sahiplerine göre sahîhdir. Ma’lûmdur ki, müctehidler, sahabenin yolu üzeredirler. Silsilesi, ya’nî bağlılığı bir sahâbîye olmıyan, bir müctehid bulamazsın.”(Mizan ül-Kübra, Berekat Yayınevi, s. 59).

    İmam Abdülkadir-i Geylânî de rahimehullah “İbni Ömer’in radıyallahü anh bildirdiği hadis-i şerifte…” diyerek bu hadis-i şerifi yazmaktadır (Gunye, Berekât Yayınevi, 7. Baskı, s. 117). Huccet-ül İslâm İmâm-ı Muhammed Gazâlî de rahimehullah bu hadis-i şerifi yazmakta ve izah etmektedir (Mustasfâ, Klasik Yayınları, c.1, s. 355, 358). Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî’nin de (vefatı m. 1893) rahimehullah mezkur hadis-i şerifi yazdığını burada kaydedelim (Camiu’l-Mütun tercümesi, Bedir Yayınevi, 7. Baskı, s. 150) Meşhur ve muteber Akaid kitaplarından olan Birgivî Vasiyetnamesi Şerhi’nde de yazılıdır (Bedir Yay. baskısı, s. 93). İbni Hacer’den ve Bağdadi’den nakiller için ayrıca bkz.: Prof. Dr. İbrahim Canan, Hadis Usülü ve Tarihi, Akçağ Yayınları, s.444-446.

    Dr. Fuad Haddad’ın verdiği bilgilere göre, bu hadis-i şerife zayıf diyen âlimler olduğu gibi, hasen veya sahih diyen âlimler de mevcuttur, ama İbni Hazm dışında mevdu diyen âlim yoktur. İbni Hazm’ın sözü ise kendi başına sened olmaz. Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi isimli eserde diyor ki:

    “Saîd İbnu’l-Müseyyeb, Hz. Ömer’den (radıyallahu anh) naklediliyor: “Demişti ki: “Ben Resûlullahı aleyhissalâtu vesselâm dinledim, buyurmuştu ki: “Ben, Rabbimden Ashabımın benden sonra düşeceği ihtilaf hakkında sordum. Bunun üzerine şöyle vahyetti: “Ey Muhammed! Senin Ashabın benim nezdimde, gökteki yıldızlar gibidir. Bazıları diğerlerinden daha kavidirler. Her biri için bir nûr vardır. Öyleyse, kim onların ihtilaf ettikleri meselelerden birini alırsa, o kimse benim nazarımda hidayet üzeredir.”Hz. Ömer der ki: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (devamla) ilave etti:” Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayeti bulursunuz.” [Rezîn tahriç etmiştir. (Hadisin birinci kısmını Câmi’u’us-Sağîr’de Suyutî kaydeder (Feyzu-Kadîr 4, 76). İkinci kısmı da İbnu Abdi’l-Berr, Câmi’u’l-İlm’de kaydetmiştir (2, 91).]

    AÇIKLAMA: Münâvî şu açıklamayı sunar: “Ashabın ihtilafı rahmettir. Zira onların (ihtilaf ve) kavgaları dünya için değil, din içindir. Onlar dünya açısından ayrılmış olsalar da tevhîd meselesinde tek bir ruh gibidirler. Hepsi de dine ve din ehline yardımcı oldular. Şirke ve onun temeline darbe indirdiler, pek çok diyarları İslâm adına fethettiler. Küffârı kovup fâcirleri dize getirdiler, takva kelimesine davet ettiler. …” İslâm ülemâsı bu hadisin mefhumuyla âmel etmiştir. Hadis, siyasi meselelerdeki ihtilafın sahabelere bir ta’n vesîlesi olmayacağını bildiriyor. Onlar, görüşlerinde dinin menfaatini arıyorlardı. İyi niyetli yaptıkları içtihad, ihtilafa sebep olmuştur. Niyetleri hâlis olduğu ve müçtehid oldukları için onlar bu ihtilaf sebebiyle ta’n edilemezler.” (Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/418)

    971 [m.1563] yılında doğmuş ve 1034 [m.1624] yılında vefât etmiş olan, ikinci bin yılının müceddîdi, İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendi hazretleri rahimehullah buyuruyor ki:

    “Ehl-i beyt için ise, (Ehl-i beytim, Nuh aleyhisselâmın gemisi gibidir. Binen kurtulur, binmiyen boğulur) hadis-i şerifi yetişir. Büyüklerimizden bazısı buyurdu ki, Peygamberimiz, Eshâb-ı kirâmı yıldızlara benzetti. Yıldıza uyan, yolu bulur. Ehl-i beyti de, gemiye benzetti. Çünkü gemide olanın, yıldıza göre yol alması lâzımdır. Yıldızlara göre yürümezse, gemi sâhile kavuşamaz. Görülüyor ki, boğulmamak için, hem gemi, hem yıldız lâzım olduğu gibi, Eshâb-ı kirâmın hepsini ve Ehl-i beytin hepsini sevmek, saymak lâzımdır. Birini sevmemek, hepsini sevmemek olur. Çünkü, insanların en iyisinin sohbeti ile şereflenmek fazîleti, hepsinde vardır. Sohbetin fazîleti ise, bütün fazîletlerin üstündedir.” (59. Mektub)

    Hazırlayan: Murat Yazıcı

    Eshâb-ı kirâmın fazileti ve Hazret-i Mu’âviye

    İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendi hazretleri rahimehullah buyuruyor ki:

    “Eshâb-ı kirâmın hepsini ve Ehl-i beytin hepsini sevmek, saymak lâzımdır. Birini sevmemek, hepsini sevmemek olur. Çünkü, insanların en iyisinin sohbeti ile şereflenmek fazîleti, hepsinde vardır. Sohbetin fazîleti ise, bütün fazîletlerin üstündedir.” (59. Mektub)

    Hâfız Celâleddîn Süyûtî (vefatı m. 1505) rahmetullahi teâlâ aleyh diyor ki:

    “Peygamberimizin Bir Özelliği de, Onunla Bir Lahzalık Buluşan Ve Onu Gören Kimsenin Sahabi Oluşudur: Evet, O’nun bir özelliği de budur. Fakat bir sahabi ile bir anlık buluşana, o sahâbinin tabiî denilmektedir. O kişiye, tabiî denilebilmesi için, o sahabi ile uzun müddet birlikte bulunması, uzun müddet onunla sohbet edip ondan faydalanmış olması aranır. Usûlcülere göre, en sahih kabul edilen söz, budur. Fark, hiç şüphesiz, Peygamberimizin peygamberlik makam ve mansıbının çok büyük ve yüksek olmasındandır. Peygamberlik nurunun ve feyzinin çok kuvvetli olmasından kaynaklanmaktadır. Bunun içindir ki, sevgili Peygamberimizin bir defacık bir arabiye bakışı, aslında kupkuru ve nasibsiz bulunan bu ârâbinin, nûr ve feyizle dolmasına ve onun bir sâhâbi olmasına yetmektedir. Artık o kuru ve cahil arabi, bir defacık Resûlüllahın nazarına mazhar olmakla, ilim ve hikmetle konuşan bir insan haline gelivermektedir.” (Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 529.)

    İmam-ı Kastalanî hazretleri diyor ki:

    “Resulullah aleyhisselamın yüceliği, risalet makamının yüksekliği, nübüvvetinin nuru, öyle bir mertebede idi ki, şerefli bakışıyla baktığı kimse bir ahmak arabî de olsa, Allah’ın hikmetiyle söylemeye başlardı.” (Mevahib, c.1, s.509)

    Birgivî Vasiyetnamesi Şerhi’nde şöyle yazılı:

    “Resulullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) mübarek meclisinde az bir zaman kalan bir Müslüman köylü, hikmet söylemeye başlardı.” (s.147)

    Hindistan’da yetişmiş büyük alimlerden Muhammed Senâüllah-i Osmânî Dehlevî, İrşâd-üt-tâlibîn adındaki kitabında buyuruyor ki:

    “Eshâb-ı kirâmın her birinin, Eshâb olmıyan müslümanların hepsinden daha üstün oldukları sözbirliği ile bildirilmişdir. Hâlbuki, kıyâmete kadar gelecek olan islâm âlimleri arasında ilimleri ve amelleri, Eshâb-ı kirâmın bazılarının ilm ve amelleri kadar olanları çok vardır: Bundan başka, hadîs-i şerîfde, (Başkaları Allah rızası için Uhud dağı kadar altın sadaka verseler, Eshâbımın Allah yolunda verdiği yarım Sâ’ arpanın sevâbına kavuşamazlar) buyuruldu. Eshâb-ı kirâmın ibâdetlerinin böyle kıymetli olması, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sohbetinde bulunmakla, kalblerinde hâsıl olan (Bâtınî kemâl)lerinden dolayıdır. Onların bâtınları ya’nî kalbleri, Resûlullahın mubârek bâtınından nûr aldı. Bâtınları nûrlandı.”

    Büyük Malikî fıkıh ve hadis âlimi Kâdî Ebu’l-Fadl İyaz hazretleri diyor ki:

    “Bir adam, Muafa b. İmran’a, Ömer b. Abdülaziz’in yanında Muaviye nerede kalır (diyerek, Ömer b. Abdülaziz hazretlerini üstün görünce), ona öfkelenerek şöyle der: Peygamber aleyhisselamın ashabına kimse kıyas edilemez. Muaviye, Peygamber aleyhisselamın ashabından, ailesinin akrabasıdır (zevcelerinden Ümmü Habibe’nin kardeşidir). Katib-i umumîsi, bilhassa vahiy katibidir.” (Şifa-i Şerif, Resulullahın ashabına hürmet ve tazim kısmı, s.440)

    İmam-ı Gazalî (rahmetullahi aleyh) hazretleri de buyuruyor ki:

    “Allahü teâlâ ve Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem) onları [bütün sahabeyi] övmüştür. Hazret-i Muaviye (radıyallahü teâlâ anh) ve Hazret-i Ali (radıyallahü teâlâ anh) arasında geçenler, imamlığı elde etmek için değil, ictihad üzerinedir.” (İhya, c.1, s.297)

    İmam-ı A’zam Ebû Hanife rahimehullah diyor ki:

    “BİZ RESULULLAHIN ESHABINI ANCAK HAYIRLA ANARIZ.” (Fıkh-ı Ekber)

    Osmanlı zamanının değerli âlimlerinden Ebu’l-Münteha’nın (rahimehullah) yazdığı Fıkh-ı Ekber Şerhi 5 asır boyunca okunmuş, okutulmuş bir eserdir. Ebu’l-Münteha (vefatı h.1000/m.1591), İmam-ı a’zam Ebu Hanife’nin sözünü şöyle izah eder:

    “Sünnet ve cemaat ehlinin, Eshab-ı Kiram hakkındaki nezih itikadları, onları medhü sena etmek [övmek] ve hayırla anmaktır. Çünkü, Allahü teâlâ ve Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem) Eshab-ı Kiramı övmüştür. Hazret-i Ali radıyallahü teâlâ anh ve Hazret-i Muaviye radıyallahü teâlâ anh arasında cereyan eden hadiseler ictihad farkından dolayı idi.” (Fıkh-ı Ekber Şerhi, Akçağ Yayınları, 2. baskı, 1998, s. 276)

    İmam-ı Şaranî hazretleri de şu mealdeki hadis-i şerifi yazıyor:

    (Sahabelerim arasında fitne bulunacaktır. Allahü teâlâ onların benimle arkadaşlık etmeleri dolayısıyla [benimle sohbetlerinin hatırı için] kendilerini mağfiret eder. Sonra onların ardından bir topluluk bu fitne yoluna uyacaklar da fitne sebebiyle [bu fitneyi dillerine dolayarak körükledikleri için] cehenneme girecekler.)

    İmam-ı Şaranî sonra şunları söylüyor:

    “Bu hadis-i şerif sahabelerin birbirleriyle olan harplerinin affedilmiş olduğuna delildir. Çünkü bu harp doğru bir yorumla olmuştur.” (Muhtasaru Tezkireti’l Kurtubî, 6. Kısım)

    İmam-ı Kurtubî diyor ki:

    “Ashab arasında birçok muhalefet ve muharebeler olmuştur. Bununla beraber hiç biri diğerinin nifakına hükmetmemiştir. Onların bu husustaki hâlleri, ahkâm babında müctehidlerin hâlleri gibidir. Ya hepsi hakka isabet etmiştir denilir, yahut isabet eden bir tanesidir. Fakat hata eden mazur olur. Çünkü o reyine ve zannına göre muhataptır. İşte bunlardan birine meâzallah bir şeyden dolayı buğzeden kimse âsî olur; tevbe etmesi gerekir.” (Kaynak: A. Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Yayınevi, 1983; c.1, Bab:33, s.345)

    Yine İmam-ı Kurtubî diyor ki:

    “Derim ki: Ashabının tümü adaletlidir. Allah’ın gerçek veli kulları ve seçkinleridir. Peygamberlerden ve rasûllerden sonra bütün insanlar arasında seçtiği kimselerdir. Ehl-i sünnetin mezhebi ve bu ümmetin imamlarının bulunduğu cemaatin benimsediği kanaat budur.” (Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/218-221) (Not: Ayrıca bkz. Hucurat Suresi tefsiri)

    Hâfız İbni Hacer el-Askalânî diyor ki:

    http://hadith.al-islam.com/Page.aspx?pageid=192&BookID=33&TOCID=3915

    İbni Hacer’in sözleri Bera’atü’l-Eş’ariyyin kitabında şöyle nakledilmektedir:

    Ehl-i sünnet alimlerinin cumhuru ise Hucurat Suresinin 9. ayet-i kerimesine dayanarak Hazret-i Ali ile savaşa çıkanların reyini tasvip etmişlerdir ki, bunda baği taifesine karşı savaşmak için emir vardır. Ali’ye karşı savaşanların baği oldukları da sabittir. Ama adı geçen cumhur alimler bu tasvipleriyle beraber “buğat”tan olan hiç birisinin kınanmadıklarına dair ittifak edip, onlar müctehid olup ictihadlarında yanılmışlardır, demişlerdir. (Fethü’l-Bari, c.13, Kitabü’l-Fiten, “Muhakkak bu oğlum (Hasan) efendidir…” mealindeki hadis-i şerifin şerhi. Kaynak: Ebu Hamid bin Merzuk, Bera’atü’l-Eş’ariyyin, Bedir Yayınevi, 1994, s. 510).

    Yine Hâfız İbni Hacer el-Askalânî diyor ki:

    http://hadith.alislam.com/Page.aspx?pageid=192&TOCID=299&BookID=33&PID=853
    Prof. Dr. İbrahim Canan “Vay Ammar’a! Onu bâği bir grup öldürecek. Bu, onları cennete çağırır, onlar da bunu ateşe çağırır!” mealindeki hadisi naklettikten sonra İbni Hacer’in bu sözlerini şöyle naklediyor: Ammar, Sıffin’de öldürülmüştür. Hz. Ali cephesinde idi. Karşı tarafta ise Hz. Muaviye vardı. Hz. Muaviye’nin yanında bir kısım sahabe de vardı. Bu durumda şu soru hatıra gelebilir: “Onların ateşe çağırmaları nasıl caiz olur?” Bu soruya İbni Hacer şu cevabı verir:

    “Onlar, cennete çağırdıklarını zannediyorlardı. Onlar müçtehid oldukları için, zanlarına uymaları sebebiyle levm edilemezler. Cennete çağırmaktan murad, onun sebebine çağırmaktadır. Bu da imama itaattır. Nitekim Hz. Ammar, onları Hz. Ali’ye itaat etmeye çağırıyordu. O sırada itaat edilmesi vacib olan imam da Hz. Ali idi. Öbürleri ise bunun hilafına çağrı yapıyorlardı. Lakin onlar da kendilerine zahir olan te’vil sebebiyle mazur durumda idiler.” (İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/507-509.)

    İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki:

    Fıkh âlimlerinden bazısı hazret-i Mu’âviye “radıyallahü anh” için (Cevr), yanî zulm etdi, demiş ise de, bundan maksadları, hazret-i Emîrin hilâfeti zamanında kendini halîfe ilân etmesi haksız idi, demekdir. Yoksa, yoldan çıkmak ve günâh alâmeti olan zulm demek değildir. Bu sûretle sözleri, Ehl-i sünnet büyüklerinin sözlerine uymuş olur. (251. mektupdan)

    Hâfız İbni Hacer-i Mekkî hazretleri “baği” kelimesinin bu çerçevede kullanımını şöyle açıklıyor:

    “Hazret-i Muaviye’nin taraftarı olan taife gerçi baği (Halife Hazret-i Ali’ye karşı çıkmış bir taife) ise de, bu çıkış -şeriat hükmünde- fasıklık olmayan bir bağiliktir. Zira onların çıkış hadisesi ancak şeriata dayanan bir te’vil ile olduğu için, Hazret-i Muaviye’nin taifesi bu hususda özür sahibidir.” (es-Sava’iku’l-Muhrika, 11. Bölüm: Ehl-i Beytin Faziletleri, s. 467)

    Yine Hâfız İbni Hacer-i Mekkî diyor ki:

    “Hazret-i Ali ve ehl-i beytin hakiki düşmanları Haricî taifesi ile Şam halkından onlara benzer kimselerdir. Sahabeden Muaviye ve benzeri değillerdir. Çünkü Muaviye ve arkadaşları Hazret-i Ali ve taraftarlarıyla yaptıkları münakaşa ve ihtilafları hususunda ictihadlarına dayanıp te’vil sahibi olduklarından dolayı, Allah’tan onlara bir ecir, Hazret-i Ali ve ona tabi’ olanlara iki ecir vardır. Allah hepsinden razı olsun.” (es-Sava’iku’l-Muhrika, Bedir Yayınevi, s. 348-349)

    Büyük İslam alimi İmam-ı Kastalanî de şöyle buyuruyor:

    “Birçok ayet ve hadislerle sahabe-i kiramın adaletleri sabittir. Hiçbirini kınamak caiz değildir. Fitneye uğramış olsun veya olmasın onlara iyi niyet beslemek vaciptir. Fitneye uğrayanlar, görüş ve düşünceleri sebebiyle uğradılar. Nefislerinin arzu ve heveslerine uyarak değildi….Onların gösterdikleri fazilet ve kerametler önceki toplumlarda asla görülmemiştir ve onlardan sonra gelenlerin hiçbiri onların mertebesine ulaşmamıştır. Bütün bu mutluluğa erişmeleri Rasulullahın (aleyhisselam) mübarek bakışının etkisi ve bereketi sayesinde idi.” (Mevahibü Ledüniyye, 1. cild, 5. bölüm)

    Büyük alimlerden Muhammed Hadimî hazretleri “Onları hayırla yadederiz” başlığı altında diyor ki:

    “İşte bu gibi ihtilaflar ictihaddaki hata üzerine dayandırılır. İctihadda hata eden ise muahaze olunmaz. Bilakis isabet edenin yarısı kadarıyla sevap kazanır.” (Berika, c.2. s.95)

    “Cumhur dedi ki: Onlardan birisine söven tazir olunur. Ebü’ssuud fetvalarında Hz. Muaviye’ye (radıyallahü anh) sövülmesi ve ona ta’n olunması hakkında fetva soran kimseye: Şiddetli bir vuruş ile ve kurtuluş alameti ve sadık tevbe zahir oluncaya kadar ebedi olmak üzere hapsedilir, diye cevap verdi.” (Berika, c.2, s. 161)

    İmam-ı Malik radıyallahü anh diyor ki:

    “Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem Eshabından birine, mesela Ebû Bekr’e veya Ömer’e veya Osman’a veya Mu’âviye’ye veya Amr ibni Âs’a radıyallahü anhüm söven ve onları kötüleyen bir kimse, eğer yoldan çıkdılar, kâfir oldular dedi ise, bu kimseyi öldürmelidir. Yok eğer başka bir ayıb ve kusur ile kötüledi ise, şiddetli dövmelidir.” (Kadı Iyaz, Şifa-i Şerif)

    Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi isimli eserde şu yazılar mevcuttur:

    “Saîd İbnu’l-Müseyyeb, Hz. Ömer (radıyallahu anh)’tan naklediliyor: “Demişti ki: “Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı dinledim, buyurmuştu ki: “Ben, Rabbimden Ashabımın benden sonra düşeceği ihtilaf hakkında sordum. Bunun üzerine şöyle vahyetti: “Ey Muhammed! Senin Ashabın benim nezdimde, gökteki yıldızlar gibidir. Bazıları diğerlerinden daha kavidirler. Her biri için bir nûr vardır. Öyleyse, kim onların ihtilaf ettikleri meselelerden birini alırsa, o kimse benim nazarımda hidayet üzeredir.”Hz. Ömer der ki: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (devamla) ilave etti:”Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayeti bulursunuz.” [Rezîn tahriç etmiştir. (Hadisin birinci kısmını Câmi’u’us-Sağîr’de Suyutî kaydeder (Feyzu-Kadîr 4, 76). İkinci kısmı da İbnu Abdi’l-Berr, Câmi’u’l-İlm’de kaydetmiştir (2, 91).]

    AÇIKLAMA: Münâvî şu açıklamayı sunar: “Ashabın ihtilafı rahmettir. Zira onların (ihtilaf ve) kavgaları dünya için değil, din içindir. Onlar dünya açısından ayrılmış olsalar da tevhîd meselesinde tek bir ruh gibidirler. Hepsi de dine ve din ehline yardımcı oldular. Şirke ve onun temeline darbe indirdiler, pek çok diyarları İslâm adına fethettiler. Küffârı kovup fâcirleri dize getirdiler, takva kelimesine davet ettiler. …” İslâm ülemâsı bu hadisin mefhumuyla âmel etmiştir. Hadis, siyasi meselelerdeki ihtilafın sahabelere bir ta’n vesîlesi olmayacağını bildiriyor. Onlar, görüşlerinde dinin menfaatini arıyorlardı. İyi niyetli yaptıkları içtihad, ihtilafa sebep olmuştur. Niyetleri hâlis olduğu ve müçtehid oldukları için onlar bu ihtilaf sebebiyle ta’n edilemezler.” (Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/418)

    Ahmed Davudoğlu hoca da Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi’nde (Eshabımdan kimseye sövmeyin! Çünkü biriniz Uhud (dağı) kadar altın infak etse, onların bir ölçeğine veya yarısına erişemez.) mealindeki hadis-i şerifi takiben İmam-ı Nevevi’nin şu sözlerini bildiriyor:

    “Nevevî diyor ki: (Fitnelere karışmış olsun olmasın eshab-ı kirama sövmek haramdır; haram kılınan kötülüklerdendir. Çünkü onlar müctehiddirler. Sahebenin faziletleri bahsinde izah ettiğimiz gibi, onlar bu harbler hususunda tevilcidirler.)” (Sönmez Yayınevi, 1983; c.10, Bab:54, s.465)

    Yine Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi’nde şunlar yazılı:

    “Nevevî diyor ki: Olup biten harplere gelince: Bu harpler sebebiyle her taifede bir şüphe hâsıl olmuştu ki, bu şüphe sebebiyle her taife kendinin doğru hareket ettiğine inanıyordu. Ashabın hepsi âdildirler. Allah-onlardan razı olsun. Harblerinde ve sâirede ise tevilcidirler. Bu te’vilcilik onlardan hiç birini adaletten çıkarmamıştır. Çünkü onlar müctehiddirler. İctihadi bir takım meselelerde ihtilâf etmişlerdir. Nitekim onlardan sonra gelen müctehidler de kan ve sâire meselelerinde ihtilâf etmişlerdir. Bundan, onlardan herhangi birinin eksik taraflı olması lâzım gelmez. Bilmiş ol ki, bu harblerin sebebi, dâvaların şiddetle birbirine benzer olmasıdır. Bundan dolayı ashabın ictihadları muhtelif olmuş, kendileri üç kısma ayrılmışlardır. Bir kısma göre ictihad sayesinde hakkın bu tarafda olduğu, muhalifinin âsî sayıldığı anlaşılmıştır. Bunların itikadına göre âsî ve bâği olan muhalifle harbetmek vâcibdir. Onlar da bunu yapmıştır. İkinci kısım birincilerin tam aksinedir. Onlar da ictihad sayesinde hakkın karşı tarafda olduğunu anlamışlardır. Binâenaleyh o tarafa yardım etmek vâcibdir. Üçüncü kısım hiç bir tarafı tercih edemeyip hayrette kalanlar ve ne hüküm vereceğini bilemeyenlerdir. Bunlar her iki fırkadan uzak kalmışlardır. Bu hareket onlar hakkında vâcibdir. Çünkü: Bir müslümanın ölümü hakettiği anlaşılmadıkça üzerine hücum etmek helâl değildir. Bunlar iki tarafdan birinin tercih edileceğini ve hakkın onunla olduğunu anlasalar yardımdan geri kalmaları caiz olmazdı. Binâenaleyh hepsi mazurdurlar, Allah kendilerinden razı olsun. Bundan dolayıdır ki, Ehl-i Hak ve icmâına îtimad olunan ulemâ bu zevatın şahitliklerinin ve rivayetlerinin kabulüne, adaletlerinin kemâline ittifak etmişlerdir.” (Sönmez Yayınevi, 1983; c.10, Bab:1, s.207)

    Yine Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi’nde şu bilgiler naklediliyor:

    Nevevî diyor ki: «Bu rivayetler, Hz. Ali’nin haklı, Hz. Muaviye taraftarlarının haksız ve müteevvil olduklarını sarahaten göstermektedir. Yine bu rivayetlerden her iki taifenin de mü’min olduklarına, birbirleriyle harp etmekle dinden çıkmadıklarına, fâsık dahî olmadıklarınasarahaten delil vardır. Bizim mezhebimizle bu bâbda bize muvafakat eden ulemânın mezhepleri budur.»

    Kelâm ilminde beyân olunduğu vecîhle Alî Muâviye (Radiyallahü anh) hazerâtının muharebeleri hakkında ileri geri söz söylememek, kendini hakem mevkiine çıkararak birini haklı diğerini haksız görmemek, her iki sahâbî müctehid oldukları için bu bâbdaki hatâyı ictihâdda hatâ sayarak, her ikisi hakkında da (Radiyallahü anh) demek ehl-i sünnetin şiarıdır.

    İmam Gazâlî (450 – 505)’nin rivayetine göre büyüklerden bir zât rüyasında kıyametin koptuğunu görmüş, Alî ile Muâviye hazerâtını getirmişler, dâvaları görüldükten sonra Hz. Alî: «Kabe’nin Rabbine yemin ederim ki dâva lehime hükmolundu.» diyerek gitmiş; ondan sonra Hz. Muâviye görünmüş, o da: «Kabe’nin Rabbine yemin ederim ki Rabbim beni affetti.- diyormuş. (a.g.e, c.5, Bab:47-48, s.519)

    Kâdî Ebû Bekr ibn-ül-Arabî rahimehullah (vefatı h.543/m.1149) diyor ki:

    “Burada bizi teselli edecek bir şey varsa, o da Peygamberimizin sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem fitnelerden bahsedip ileride olacaklara işaret etmesi ve haber vermesidir. Şöyle ki, Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem Haricilerle ilgili ikazlarda bulunup şöyle buyurmuştur: (Onları iki taifeden hakka en yakın olanı öldürecektir.) [Müslim, Zekat, 150-151 ve 152 (2458), Ebu Davud, Sünnet, 12 (4667).] Böylece de birbirleriyle savaşan iki taifenin de [Hazret-i Alî radıyallahü anh ve Hazret-i Muâviye radıyallahü anh taraflarının] hak üzere oldukları, ancak bunlardan Hazret-i Alî taraftarlarının hakka daha yakın olduğu ortaya çıkmışdır. …Ayrıca Ammar b. Yasir radıyallahü anh hakkında şöyle buyurmuştur: (Onu, bağiler öldürecektir.) Hazret-i Hasan radıyallahü anh hakkında da şöyle buyurmuştur: (Bu oğlum seyyiddir. Umulur ki, bu oğlum aracılığı ile Allahü teâlâ, Müslümanlardan iki büyük grup arasını düzeltir.) Bunun neticesi olarak Allahü teâlâ Hazret-i Hasan’a kendisini hilafetten azlederek Müslümanların arasını bulmayı ve onları ıslah etmeyi güzel göstermiştir. Yine rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Osman’a radıyallahü anh rüyasında asilere karşı direnmeme iznini Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem vermiş ve ona geceleyin iftarı kendi yanında açacağını bildirmiştir. [Ahmed b. Hanbel, Musned, 1/72] Bütün bunlar [İslam’ın koyduğu] münakaşa ve mücadele kuralları içerisinde cereyan etmiş olan işler olup fıkhın belirlemiş olduğu yollardan herhangi birinin dışına da çıkılmış değildir. Hata edenin bir sevab, isabet edenin de on sevab kazanacağı ictihad metodunun sınırlarının da dışına çıkılmış değildir. Burada zikrettiklerimiz dışında tarih kitaplarında yer alan rivayetlerin hiç birinin ilmi değeri yoktur. Bu itibarla onlara itibar etmeyin. Çünkü bu rivayetlerin hepsi asılsızdır.” (el-Avâsım mine’l-Kavâsım, Rağbet Yay., 2009, s. 89-90)

    Hafız İbni Hacer diyor ki:

    Hadis ravisi Müslim’in en yüce şeyhlerinden, asrının imamı olan Ebu Züra er-Razi demiş ki: “Birisi, Resulullah’ın (aleyhisselam) eshabından birisini noksanlıkla ayıplarsa, gerçekten o kimsenin zındık olduğunu bil. Çünkü Resulullahın (aleyhisselam) peygamberliği doğrudur. Kur’an-ı kerim de doğru bir kitapdır ve Peygamber’in (aleyhisselam) getirdiği din de hakdır. Bunların hepsinin hak, doğru oldukları itikadı bize sahabeden gelmiştir. Onları (sahabeleri) cerh eden, ayıplayan kimse, ancak Allah’ın kitabını, Resulü’nün sünnetini iptal etmek ister. Öyle ise cerh edilmek o kimseye daha yakışır ve zındıklık, sapıklık, yalan söylemek, fâsıklık nitelikleriyle nitelenmeye o kimse herkesden daha layıktır.” (Es-Savaiku’l-Muhrika)

    Gümüşhanevî hazretleri de şöyle buyuruyor:

    “Ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebine göre, bütün sahabeler, Resulullah’ın (aleyhisselam) övdüğü gibi tezkiye edilir ve övülürler. Hz. Ali ve Hz. Muaviye arasında meydana gelenler bir ictihad meselesidir. Bunun aksini iddia edenler doğru yoldan sapmış olurlar.” (Ehl-i Sünnet İtikadı, Bedir Yayınevi, 7. Baskı, s.84, 73 nolu dipnot)

    Şeyhülislam Merginanî rahimehullah diyor ki:

    “Sahabe ve tabiinleri açıkca tahkir eden kimsenin şahidliği geçersizdir. [Çünkü onun fâsıklığı açığa çıkmıştır.]” (el-Hidaye, Kahraman Neşriyat, c.3, s. 218)

    Hakim Semerkandî diyor ki:

    İnanan bir kimsenin Resûlullah’ın aleyhisselam sahabileri aleyhinde konuşmaması, gıybetlerini yapmaması lazımdır. Onlara ta’n eden sapık ve bid’atçıdır. Zira efendimiz (Eshabım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hakikata varırsınız.) buyurmuştur. Diğer bir hadis-i şerifte buyruldu ki: (Eshabıma kin tutan münafıktır.) O halde ey kardeşim, dilini onlardan uzak tut da aleyhlerinde bulunma. Akıllılara bu kadar söz yeter. (Sevad-ı A’zam, Bedir Yayınevi, s.55)

    Hafız İbni Hacer-i Mekkî hazretleri de şu hadisleri yazıyor:

    (Allah’ım, onu [Muaviye’yi] hâdi ve muhdi eyle) (Yani, Onu doğru yola ulaştır ve doğru yola ulaştırıcı eyle!)

    (Allah’ım, Muaviye’ye kitabet ve hesap öğret ve onu azabtan koru.)

    Sonra diyor ki:

    “Hiç şüphe yok ki, Hz. Peygamber aleyhisselamın duası müstecaptır (kabul olunur).” (Es-Savaikul-Muhrika, 11. Bölüm. s.466)

    Kâdî Ebu’l-Fadl İyaz hazretleri de, “Resulullahın bütün duaları kabul edilirdi” başlığı altında “Muaviye’ye dua etmiştir ve onun duası sayesinde halife olmuştur” diyor (Şifa-i Şerif, s.326).

    İmam-ı Kastalanî diyor ki:

    “Resulullahın sallallahü aleyhi ve sellem katiblerinden biri de Hazret-i Muaviye’dir (radıyallahü anh). Hazret-i Ömer radıyallahü anh zamanında Şam valisi idi. Hazret-i Osman radıyallahü anh zamanında da o vazifede kaldı… İmam-ı Ahmed, Arbad bin Sariye’den alarak söylüyor: Hazret-i Peygamber aleyhisselam onun için (Allah’ım, Muaviye’ye kitabet ve hesap öğret ve onu azabtan koru.) diye dua etmiştir.” (Mevahibü Ledünniye, Hisar Yayınevi, c.1, s.245)

    Yine İbni Hacer-i Mekkî hazretleri naklediyor:

    “İbni Ebi Şeybe Musannef adlı kitabında, Taberani de Kebir adlı eserinde Abdülmelik bin Ömer’den rivayet eder: Muaviye radıyallahü anh demiş ki: Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem bana (Ey Muaviye! Sen iş başına geçtiğinde iyilik et.) diye buyurduğu zamandan beri hilafette gözüm vardı.”(Es-Savaikul-Muhrika, s.466; ayrıca bkz. İbni Hacer el-Askalânî, el-İsabe, İz Yayıncılık, c. 4, s. 361)

    Kâdî Ebû Bekr ibn-ül-Arabî rahimehullah (vefatı h.543/m.1149) diyor ki:

    “Hazret-i Muaviye’nin şahsiyetinde bir takım özellikler bir arada toplanmıştır: Hazret-i Ömer radıyallahü anh bütün Şam bölgesinin idaresini onun emri altında toplamış ve o bölgede tek söz sahibi olarak onu belirlemişti. Hazret-i Ömer’in bu tutumuna etkili olan amilse, Hazret-i Muaviye’nin güzel yaşantısı, İslam topraklarını ve sınır boylarını en iyi şekilde koruması, orduyu ıslah etmesi, düşmana galip gelmesi ve bölge halkını en iyi şekilde yönetmesidir. Sahih olan hadis-i şerifler onun fıkhına [derin din bilgisine] şahitlik etmektedir [Tirmizi, Menakıb, 47 (3842); Buhari, Fedailu ashabi’n-Nebi, 28 (3765).]. Ayrıca Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem rüyasında, (Ümmetimden bazı kişilerin padişahların tahtlarına kuruldukları gibi debdebeli bir halde denizin ortasında giderlerken gördüğünü) bildiren Ümmü Haram hadisinde de [Buhari, İsti’zan, 60] Hazret-i Muaviye’nin halife oluşuna şahidlik ve delil vardır.” (el-Avâsım mine’l-Kavâsım, s. 115-116)

    Hâfız İbni Hacer el-Askalânî diyor ki:

    “[Hazret-i Muaviye] Mü’minlerin emiridir…Ebu Nuaym der ki: Kâtiblerden, hesap yapanlardan ve fasihlerdendi. Halîm ve vakur bir kimse idi.” (el-İsabe, c.4, s. 361)

    Ebu’l-Leys Semerkandî diyor ki:

    “Akıllı olan, sahabe hakkında güzel konuşmalıdır. Onların hiçbiri için kötü söz etmemelidir. Dinini korumak için bunu yapmalıdır….Muhammed b. Fazl şöyle anlatır: Toplu kanaat odur ki, Peygamberden aleyhisselam sonra bu ümmetin hayırlısı, başta Hazret-i Ebubekir radıyallahü anh, sonra da Hazret-i Ömer’dir radıyallahü anh. Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali radıyallahü anhüm için çeşitli görüşler bildirildi. Biz deriz ki, önce Hazret-i Osman, sonra Hazret-i Ali’dir. Bunlardan sonra Resulullahın aleyhisselam tüm eshabı gelir ki, hepsi hayırlı, hepsi salihtir. Onlardan hangisi olursa olsun, ancak hayırla anarız.” (Bostanü’l-Arifin, Bedir Yayınevi, s. 957)

    Yine Ebu’l-Leys Semerkandî rahimehullah naklediyor:

    “İbrahim Nehai’ye sahabe arasında vukubulan savaşlardan soruldu. Şöyle dedi: (O akan bir kandı. Elimiz ona bulaşmadı. Biz de dilimizi bulaştırmayalım.)” (Bostanü’l-Arifin, s. 957)

    İmam-ı Şaranî diyor ki:

    Bir keresinde Hazret-i Muaviye, Hazret-i Aişe’ye (radıyallahü anhüma) yüz bin dirhem gönderir. Hazret-i Aişe paraları eline geçtiği anda dağıtır, akşam yemeği için bir tek kuruş bile bırakmaz. Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh) şöyle der: “Resulullah’dan sonra Muaviye’den daha cömert birini görmedim. Bir keresinde Ali’nin oğlu Hasan’a rastlayınca (radıyallahü anhüma), ‘Merhaba ey Allah Rasulünün kızının oğlu!’ diye kendisine alaka göstermiş ve ilgililere Hazret-i Hasan’a üçyüz bin dirhem verilmesini emretmişti. Aynı gün biraz sonra Abdullah ibni Zübeyr’e rastlayınca ona da yüz bin dirhem verilmesini buyurmuştu.” (Tenbihü’l-Muğterrin, Bedir Yayınevi, s. 344)

    İmam-ı Şaranî, Hazret-i Muaviye hakkında nakledilen “dünya sevgisine mübtela kılınmıştı” ifadesi hakkında diyor ki:

    “Hazret-i Muaviye’nin dünya sevgisi tasavvuf büyüklerinde görüldüğü gibi ahıret ameline yönelik bir sevgi olarak yorumlanmalıdır. Hatta, böyle bir hedef gütmeye evliyadan çok daha layıktır, zira büyük bir sahabidir.” (Tenbihü’l-Muğterrin, Bedir Yayınevi, s. 61)

    Hz. Muaviyenin hastalığı ağırlaşınca (Resûlullah bana bir gömlek giydirmişti. Bereketlenmek için, onu bugüne kadar sakladım. Birgün kestiği tırnakları ve mübârek saçının kıllarını bir şişe içine koyup saklamıştım. Ölünce, o gömleği bana giydiriniz! O tırnakları ve mübârek saçının kıllarını gözlerime ve ağzıma koyunuz. Belki onların hurmetine Allahü teâlâ, beni affeder) dedi. (bkz. A. Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, c.1, Bab: 54, s.456.)

    İbn Asâkir Târîhu Dimaşk’ında Vekî’ b. el-Cerrâh’a atfedildiğini söylediği şöyle bir tesbit aktarır:

    “Mu’âviye, kapının halkası mesabesindedir. Onu yerinden oynatanı, ondan daha yukarıdakilere kasdetmekle itham ederiz.” (İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk, LIX, 210; Dr. Ebubekir Sifil’in 31 Ağustos 2008 tarihli makalesinden naklen)

    İmâm-ı Rabbânî 1. cild, 251. mektupda diyor ki:

    “Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem”, Eshâbının hepsi “radıyallahü anhüm” büyükdür. Her birini büyük bilmek ve söylemek lâzımdır. Enes bin Mâlik “radıyallahü anh” buyuruyor ki, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Allahü teâlâ, bütün insanlar arasından beni seçdi, ayırdı. İnsanların en iyisini bana Eshâb olarak seçdi. Bunların arasından da bana akrabâ ve yardımcı olarak en üstünlerini ayırdı. Bir kimse, Beni sevdiği için, bunlara hurmet ederse, Allahü teâlâ, onu her tehlükeden korur. Onlara hakâret ederek, Beni incitenleri de incitir). Abdüllah ibni Abbâs buyuruyor ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Eshâbıma dil uzatanlara, onları söğenlere, Allah la’net eylesin. Bütün meleklerin ve insanların la’netleri onların üzerine olsun!) Âişe-i Sıddîka “radıyallahü anhâ” buyuruyor ki, Resûl “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ümmetimin en kötüsü, Eshâbıma dil uzatmağa cesâret edenlerdir).

    Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” arasında olan muhârebeleri iyi sebeblerden, güzel düşüncelerden ileri geldi bilmek, dünyâlık için, menfe’at için bilmemek lâzımdır. Çünki, onların ayrılığı ictihâd ve te’vîl ayrılığı idi. Hevâ ve hevesden doğan ayrılık değildi. Ehl-i sünnet âlimleri hep böyle söylüyor. Şu kadar var ki, hazret-i Emîr ile muhârebe edenler, hatâ etdi. Hak, hazret-i Emîr “radıyallahü anh” tarafında idi. Fekat hatâları, ictihâd hatâsı olduğundan, birşey denemez ve dil uzatılamaz. (Şerh-ı mevâkıf) kitâbına göre, Âmidî diyor ki, (Cemel ve Sıffîn vak’aları ictihâd yüzünden idi). Ebû Şekûr-i Sülemî, (Temhîd) kitâbında diyor ki, (Ehl-i sünnet vel-cemâ’ate göre hazret-i Mu’âviye ve Onunla berâber olanlar “radıyallahü anhüm” hatâ etmişlerdi. Fekat hatâları, ictihâd hatâsı idi). İbni Hacer-i Mekkî (Savâ’ık) kitâbında diyor ki: (Hazret-i Mu’âviyenin hazret-i Emîr ile “radıyallahü anhümâ” muhârebesi, ictihâd sebebi ile idi. Ehl-i sünnet âlimleri böyle biliyor)… Büyüklerin kitâbları hep ictihâdda hatâ olduğunu bildirmekdedirler. İmâm-ı Gazâlî ve kâdî Ebû Bekr ve diğer imâmlar “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bunlar arasındadır. O hâlde Hazret-i Emîr “radıyallahü anh” ile muhârebe edenlere fâsık, yoldan çıkmış gibi şeyler söylemek câiz değildir.” (Mektubat)

    İmâm-ı Rabbânî ve yolundakileri anlatan Berekât isimli kitap m. 1627 yılında Hindistan’da yazılmış. Kitabın orijinali Farsça. Aşağıdaki yazılar bunun tercümesinin 5. baskısının 272. sayfasında mevcuttur. Kitabın yazarı Muhammed Hâşim diyor ki:

    “Seyyidlerden bir genç, medresede talebe arkadaşım idi. Birgün soluk soluğa geldi. Başından geçen, şaşılacak bir şeyi anlatdı. Ahmed Fârûkî hazretlerinin büyük bir hârikasını görmüşdü. Dedi ki: Hazret-i Alîye karşı savaşanları ve hele hazret-i Mu’âviyeyi sevmezdim. Bir gece, senin üstâdının [ya’nî İmâm-ı Rabbânînin] Mektûbâtını okuyordum. Buyuruluyor ki, (İmâm-ı Enes bin Mâlik buyurdu ki, hazret-i Mu’âviyeyi sevmemek, Onu kötülemek, hazret-i Ebû Bekri ve hazret-i Ömeri sevmemek ve bunları kötülemek gibidir. Ona söğene, bunlara söğene verilen cezâyı vermek lâzımdır). Bunu okuyunca canım sıkıldı ve hiç yerinde olmıyan bir yazıyı buraya yazmış, dedim. Mektûbâtı yere atdım. Yatağıma uzandım, uyudum. Rü’yâda gördüm ki, senin o yüce şeyhin öfkeli olarak yanıma geldi. İki mubârek elleri ile kulaklarımı çekdi ve ey câhil çocuk! Sen bizim yazdığımızı beğenmiyorsun ve kitâbımızı yere atıyorsun. Benim yazımı okuyunca, şaşaladın ve inanmadın. Ama, gel seni bir zâta götüreyim de gör! Onun arkadaşları olan, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbını sevmediğin için aldandığını, Ondan işit, buyurdu. Beni çekerek, bir bağçeye götürdü. Beni bağçenin kapısında bırakıp, kendisi yalnızca ilerledi. Uzakda görünen büyük bir odaya girdi. Odada nûr yüzlü, büyük bir zât oturuyordu. Çekinerek ve saygı ile, o zâta selâm verdi. O da, gülerek karşıladı. Önünde edeb ile diz çöküp oturdu. Ona birşeyler söylüyor. Beni gösteriyordu. Uzakdan bana bakışlarından, beni söylediği anlaşılıyordu. Biraz sonra, senin o yüce şeyhin kalkdı. Beni çağırdı. Bu oturan zât, hazret-i Alî “radıyallahü anh”dır. İyi dinle! Bak ne buyuruyor, dedi. İçeri girdik. Selâm verdim, (Sakın, sakın! Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbına karşı, kalbinde hiçbir dargınlık bulundurma! O büyüklerden hiçbirini, hiç kötüleme! Aramızda muhârebe şeklinde görünen işlerimizin, hangi iyi niyyetlerle yapıldığını, biz ve O kardeşlerimiz biliriz) dedi. Senin O yüce şeyhinin şerefli adını söyliyerek, (Bunun yazılarına da, sakın karşı gelme!) buyurdu. Bu nasîhatı dinledikden sonra, kalbimi yokladım. O, harb edenlere karşı bulunan soğukluğun, düşmanlığın, kalbimden çıkmadığını gördüm. Bu hâlimi hemen anladı. Öfkelendi. Senin yüce şeyhine bakarak (Bunun gönlü dahâ temizlenmedi. Suratına bir tokat indir!) dedi. Şeyh hazretleri, yüzüme kuvvetli bir tokat indirdi. Tokadı yiyince, kendi kendime dedim ki, bunu sevdiğim için, Onlara düşmanlık etmişdim. Hâlbuki kendisi, Onlara düşmanlığımdan bu kadar çok incinmekdedir. Bu hâlden vazgeçmemi istemekdedir. Artık ben de, bu düşmanlıkdan vazgeçmeliyim! Kalbimi yokladım. Düşmanlık, kırgınlık kalmamış, tertemiz buldum. O anda uyandım. Şimdi de kalbim, o kinden temizlenmişdir. O rü’yânın, o sözlerin tadı, beni başka şekle sokdu. Kalbimde, Allahdan başka hiçbirşeyin sevgisi kalmadı. Senin yüce şeyhine ve Onun yazılarındaki ma’rifetlere inancım katkat artdı.” (Muhammed Hâşim, Berekât)

    Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi’nde şu bilgi aktarılıyor:

    İbni Asâkir, Mu’âviye’nin hal tercemesinde Ebu Züra’dan nakleder: Ebü’l-Kâsım der ki: Amcam Ebu Züra’ya birisi geldi. Müsâhabe esnâsında: Mu’âviye’ye buğzederim! dedi. Amcam: Niçin? diye sorunca: Haksız yere Ali ile harb ve kıtâlde bulundu! demesi üzerine amcam şöyle cevap verdi: Mu’âviye’nin Rabbi çok rahmet sahibi olan Allah’dır; hasmı da kerem sâhibi olan Hazret-i Ali’dir; sana ne oluyor ki, ikisi arasına giriyorsun? (Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, 7. Baskı, DİB Yayınları, Ankara; 12. cilt, s. 310)

    Hazırlayan: Murat Yazıcı

Bu Konuda Ayrıntılı Bilgi İçin :

dindedeformistler

dintahripçileri