1. SÜNNET-İ SENİYYE’YE SALDIRILAR
    Sünnetin, inanç ve amel yönünden dîndeki yeri nedir?

    İmâm Beyhâki (r.a.); sünnetin açıklanması bölümünde, İmâm-ı Şâfi’i (r.a.)’nin, Resûlullah (s.a.v.)’ın sünnetini üç yönden ele alarak açıkladığını belirtmektedir.
    1.Resûlullah (s.a.v.)’ın sünneti; Allahü Teâlâ’nın Kitabı’nda hüküm olarak bildir-miş olduğu (indirmiş olduğu) kitabın hükümleri gibidir. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    2.Resûlullah (s.a.v.)’ın sünneti; Allahü Teâlâ’nın mücmel olarak indirdiği bir âyetten anlaşılması gereken mânâyı, o âyetin hususi ve umumi olarak nasıl farz olduğunu ve Allah (c.c.)’ın kullarının bu farzları nasıl anlamaları ve ne şekilde yaşam pratiine aktarmaları gerektiğini açıklar.
    3.Resûlullah (s.a.v.)’ın sünneti; Allah (c.c.)’ın Kitabı’nda olmayan hükümleri ortaya koyar. Zîrâ Allah (c.c.), Kitabı’nda Resûlullah (s.a.v.)’a itaât edilmesini farz kılmıştır. Hz. Muhammed (s.a.v.), Allah (c.c.)’ın kendisine risaleti göndermesiyle Resûl oldu. Resûlullah (s.a.v.)’ın sünnetlerine tâbi olunması da Allahü Teâlâ’nın emri ile farz kılındı.
    Bazı âlimlerde şöyle dediler: Aslında Resûlullah (s.a.v.)’ın sünnetlerinin aslı, Allah (c.c.)’ın Kitabı’nda mevcuttur. Kur’ânda aslı zikredilen namâz, alışveriş, faiz ve daha nice hükümlerin, nasıl olacaklarını hep sünnet açıklamaktadır.
    İmâm Beyhâki (r.a.), kendi senedi ile Şebib bin Ebi Feddalet’il Mekki’den nakletti ki: İmran bin Hüseyin (r.a.) şefaati anlattı. Topluluktan biri dedi ki: “Ey Ebû Nüceyd! Muhakkak siz bize hadîsler naklediyorsunuz, ama biz onların aslını Kur’ân’da bulamıyoruz.” İmran (r.a.) sinir-lenerek o kişiye dedi ki: “Sen Kur’ân’ı okudun mu?” O kişi: “Evet okudum.” dedi. İmran (r.a.) dedi ki: “Sen sabah namâzının iki, öğle, ikindi ve yatsı namâzının dört ve akşam namâzının üç rek’at olduğunu Kur’ânda buldun mu?” Adam dedi ki: “Hayır bulamadım.” İmran (r.a.) dedi ki: “Öyleyse bunları kimden aldınız? Biz bunları Resûlullah (s.a.v.)’tan, siz de bizlerden aldınız. Hem siz Kur’ân’da, her kırk koyundan bîr tanesinin zekât olarak verileceğini ve böylece belirli bir sayıda şu kadar deve, belirli miktarda şu kadar dirhem zekâtın verileceğini ve daha nice amellerin haberini buldunuz mu?” Adam dedi ki: “Hayır bulamadık.” İmran (r.a.): “O hâlde bunları kimden aldınız? Biz bunları Resûlullah (s.a.v.)’tan, siz de bizlerden aldınız. Hem siz Kur’ân’da; (Kâbe’yi) tavaf etmeyi ve orada sa’y tavafının (yedi tavaf) olduğunu ve Makam-ı İbrâhim’in arkasında iki rek’at namâz kılındığını buldunuz mu? Ve siz Kur’ân’da: Sürgün ve uzaklaştırma cezasının olduğuna, şigâr evliliğinin yasaklandığına dair bir haber buldunuz mu? Hele siz Allahü Teâlâ’ nın şu buyruğunu da işitmediniz mi? “Resûl size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının.” (Haşr s. 7)

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  2. Hadîs, Kur’ân âyetini nesheder mi (hükmünün geçerliliğini kaldırabilir mi)
    Sünnetin bir diğer görevi de mütevatir sünnetin, Kur’ân’ı neshetmesidir. Nesh, şer’î bir hükmün, yâni bir emir veya yasağın daha sonra gelen şer’î bir hükümle kaldırılmasıdır. Mütevâtir sünnet, hadîslerin yalan üzere birleşmesi mümkün olmayan büyük ve güvenilir topluluklardan, yine kendileri gibi topluluklara nakledilerek tespit edilmesidir. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Bilindiği gibi Hanefîler, mütevatir ve meşhur sünnet ile Kur’ân’ın neshedebileceği kanaatindedirler. Yâni Kur’ân’daki bir hükmün sona erdiğini, Peygamber (s.a.v.) açıklayabilir. Zaten Peygamberimiz (s.a.v.)’in görevi, ilâhî hükümleri açıklamak değil midir? Ancak şunu belirtmek gerekir ki, sünnet ile nesih, kitabın sadece hükmünde cari olur; nazmında olmaz. Zîrâ sünnet ile, kitabın nazmını değiştirmek ve ortadan kaldırmak câiz değildir.
    Sünnet ve Kur’ân vahye dayalı oldukları için birbirlerini neshedebilirler. Buna örnek olarak zinâ cezası için Allahü Teâlâ şöyle buyurur: “Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkekten her birine yüz sopa vurun…” (Nûr s. 2). Ancak Hz. Peygamber (s.a.v.)’in evli olarak zinâ edene recm cezası uyguladığı, tevâtüre ulaşan hadîslerle kesin olarak sabittir. Kur’ân’daki bu âyete rağmen Nebî (s.a.v.)’nin recm cezası uyguladığına dair âyetler:
    1.İşvereninin eşiyle zinâ eden bekâr işçiye yüz değnek ve bir yıl sürgün cezası, kadına ise recm uygulanmıştır. (Müslim, Hudûd, 25; Buhârî, Hudûd III, 38, 46, Vekâlet,13)
    2.Zinâsını dört defa ikrar eden Mâiz b. Mâlik (r.a)’in recmedilmesi. (Müslim, Hudûd, 22)
    3.Gâmidiyeli evli kadının zinâdan dolayı recmedilmesi. (Müslim, Hudûd, 22, 23, 24; İbn Mâc’e, Diyât, 36; Mâlik, Muvatta’, Hudûd, II)
    4.Evli bulunan Yahûdî erkeği ile Yahûdî kadınının zinâ sebebiyle recmedilmesi. (Müslim, Hudûd, 26)

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  3. HADİS-İ ŞERİF’LER VE GÜNÜMÜZ ŞARTLARI

    Bazı hadîs-i şerîflerin, târihsel olup, günümüzde bağlayıcı olmadığı iddia edilmektedir. Bu bakış açısı doğru mudur?
    Resûlullah (s.a.v.), âyette de sabit olduğu üzere (en Necm s. 3) O, hevasından konuşmaz; CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    söylediği ancak kendisine vahyedilmiş bir vahiydir. Şunu da ilâve edelim ki; usûl-ı fıkıhta da beyan olunduğu üzere hadîsler, sadece lafzı Allah (c.c.) tarafından olmayan vahiydir. Yâni Resûlullah (s.a.v.)’ın kavilleri ve fiileri de vahyin murakabesi altındadır. Hâl böyle olunca; Kur’ân-ı Kerîm, kelamullah, ezelî ve dolayısıyla ebedî olduğu gibi hadîs-i şerîflerin mânâları da zamanla sınırlı değildir.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  4. HADİSLERİN AYIKLANMASI MESELESİ
    Kadın ile ilgili hadîs-i şerifler arasından, -hâşâ- kadını aşağılayan hadîslerin çıkarılmasından bahsedilmektedir.
    Kadınla ilgili bazı hadîsleri nasıl anlamalıyız?
    Resûlullah (s.a.v.), değil kadını; hiçbir mahlûku aşağılamamıştır. Resûlullah (s.a.v.), kadının fıtratını tarif etmiştir. Bu ifadeyi kullananların, bunun ne mânâya geldiğini düşünmeden söyledikleri anlaşılmaktadır. Allah’ın Resûlü (s.a.v.), nasıl olur da Allah (c.c.)’ın yarattığı bir mahlûku aşağılar, onu küçük görür? Resûlullah (s.a.v.), canlı veya cansız hiçbir varlığı aşağılamamıştır. Çünkü Cenâb-ı Hakk: CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes, O’nu tesbîh eder. O’nu övgü ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur…” buyurmaktadır.
    Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) kadın için: “Eğe kemiği gibidir.” buyurmuşlardır. Eğe kemiğinin özelliği eğri olmasıdır ve eğer düzeltilmeye kalkılırsa kırılır. Kadını da o eğri hâliyle muhafaza etmek ve doğru yolda götürmeye çalışmak esastır. Eğer Resûlullah (s.a.v.) anlatmasa ve biz de o şekilde tanımasak, düzeltmek için uğraşırız. Hâlbuki bunun bir faydası yoktur. Nebî (s.a.v.) Efendimiz’in, hepimizin başının tacı olan, şefaatine muhtaç olduğumuz muhterem Hz. Âişe (r.anhâ) Vâlidemiz için söylediği söz ortadadır. Bu, kadının fıtratı ile alâkalı bir durumdur; -hâşâ- onun aşağılanması gibi düşünülemez. Bir gün Amr ibn-i As (r.a.): “Yâ Resûlullah (s.a.v.), sen bu ümmetin içerisinde en çok kimi seversin?” diye sorunca Nebî (s.a.v.) Efendimiz: “Âişe’yi” cevabını vermiştir. Nebî (s.a.v.) böyle bir zât olan Hz. Âişe (r.anhâ)’yi nasıl aşağılar?

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  5. Hadîsleri, Kur’ân’a arz ederim. Hadîslerin karşılıklarını Kur’ân’da bulabiliyorsam kabul ederim, değilse reddederim. diyen ve bunu bizzat Nebî (s.a.v.)’nin tavsiye ettiğini söyleyen kimsenin düştüğü mantık hatası nedir?
    İmâm Beyhâki (r.a.), hadîsi, Kur’ân’a arz etme hakkında nakledilen sözün, sahîh olmayıp bâtıl bir haber olduğunu ve o uydurma hadîsin kendisini de çıkmaza, geçersizliğe sürüklediğini beyân etmiştir. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Çünkü Kur’ân’da, hadîsin Kur’âna arz edilmesi gerektiğini ifade eden bir âyet yoktur. Hem de bu kişiler, hadîsi kabul etmedikleri hâlde yine kendi sapık düşüncelerine hadîsten delîl getirerek bir çelişkiye düşmekte ve davalarının yalan olduğunu hem de kendilerinin yalancı olduklarını ortaya koymaktadırlar.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  6. HADİSLERDEN NE ŞEKİLDE İSTİFADE EDEBİLİRİZ?
    Hadîs-i şerîfleri okuyup doğrudan hüküm çıkararak amel edebilir miyiz? Hadîs-i şerîflerden ne şekilde istifade edebiliriz?

    Müçtehid olmayan bir kimsenin, (İslâmî ilimleri çok iyi bir şekilde tahsil etmiş olsa bile) mezheb imamlarının görüşünü terk ederek, duyduğu bir âyete veya hâdise tâbi olması câiz değildir. Çünkü âlimler, o âyeti veya hadîsi mutlaka görmüştür. Şâyet (görünüşte) muhalefet etmişse mutlaka bildiği bir delîle dayanmaktadır.Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun (Nahl s. 43) Keza, …Hâlbuki onu, Resûl’e veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi; onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi… (Nisa 83) CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Ahmed b. Hanbel (r.h.) şöyle demiştir:
    Kişinin yanında, içinde Resûlullah (s.a.v.)’ın sözü, sahâbe ve tâbiînin görüşleri bulunan kitâblar varsa; ilim sâhibi müctehid birine, hangisinin alınacağını ve böylelikle doğru bir biçimde (nasıl) amel edeceğini sormadıkça, dilediği (hadîs) ile amel etmesi ve dilediğini seçip onunla hükmetmesi câiz olmaz.
    Hadîs-i şerîflerin okunması ve ezberlenmesi, hüküm çıkarmaya kalkmamak şartıyla tavsiye edilen bir husustur. Bunun için de daha çok, amellerin faziletini anlatan, helal ve harama dâir hüküm içermeyen teşvik-terğib hadîslerini okuyup onlardan istifade etmeye çalışmak diğerlerini dört mezhep alimlerinin yazdığı şerhlerle birlikte okumak daha uygundur.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  7. HADİS-İ ŞERİF’LERDEN DOĞRUDAN HÜKÜM ÇIKARABİLİR MİYİZ?

    Hadîs-i şerîfleri okuyarak hüküm çıkarmanın ve anladığımız mânâ ile doğrudan amel etmenin olumsuz sonuçları nelerdir?
    Hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmuştur: Şarap içen kimseye sopa ile vurun. ve sonra dördüncü defa Eğer tekrar içerse, onu öldürün. Hadîs-i şerîfin açık mealine göre amel edildiği takdirde, dördüncü defa şarap içenin öldürülmesi lâzım gelir. Hâlbuki böyle karar vermek büyük bir hatadır. Çünkü dördüncü kez içki içenin öldürülmesi uygulaması, İslâm’ın ilk yıllarında idi. Sonra nesh edildi. Resûlullah (s.a.v.)’a, dördüncü kez içmiş birisi getirildiğinde Resûlullah (s.a.v.) ona sopa cezâsı uygulamış, kendisini öldürmemiştir. Zührî, Kabîsa b. Züeyb vâsıtasıyla Hz. Peygamber (s.a.v.)’den buna benzer bir nakilde bulunmuştur. Tirmizî şöyle devâm eder: Daha sonraları, içki içene ölüm cezâsı kaldırılmıştır. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Her ilim erbabının bildiği gibi, mut’a (zamanlı nikâh akdine) cevaz veren sahîh hadîsler vardır. Bu hadîs-i şerîfleri gören ve hükmünün kaldırıldığından haberdar olmayan bir kimsenin bu hadîslere dayanarak nikâh yapması veya fetva vermesi büyük bir hata olacağı gibi ayrıca günahtır. Zîrâ bu hadîsleri nesheden ve mut’a nikâhını yasaklayan hadîsler de vardır.
    “Halîfe Me’mun, mut’a nikâhına cevaz veren hadîsleri görünce, tellalları çıkartarak, mut’a nikâhının câiz olduğunu ilan etmişti. Lakin bunu duyan Kadı Yahya bin Eksem, hemen halîfeye giderek: Sen zinâyı helal ediyorsun, diyerek o hadîsin neshedildiğini (yürürlükten kaldırıldığını) bildirdi. Halîfe daha evvel bu hadîsin mensuh bir hadîs olduğunu bilmediği için, bunun üzerine yeniden tellalları vasıtasıyla mut’a nikâhının haram olduğunu halka ilan etti.”

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  8. KUR’ÂN VE SÜNNET’TEN KİMLER HÜKÜM ÇIKARABİLİR? ÇIKARAMAYANLAR NE YAPAR?
    Her Müslüman, bütün dîni konuları âyet ve sünnetten çıkaramaz. Hatta kitap ve sünnetin tamamını okuyup inceleme imkânına sahip olsa bile, bu konuda ihtisas sahibi olmadığı için, delîlden hüküm çıkaramaz. Bu sebeple müçtehid olmayanların, dört mezhebten birisine uymaları (yâni mensubu bulunduğu mezhebe ait kitaplara yahud o kitaplara göre görüş beyan eden kimselere uymaları) mutlaka gereklidir. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Müçtehid imamlar; Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin zamanına daha yakın, kitab ve sünneti bütün özellikleriyle daha iyi bilen, ashâbın görüş ve fetvalarını araştıran, en iyi inceleyen hatta sahabeye talebelik etmiş kimselerdir. Bu kimselerin fıkhî görüşlerini, “Taklid olur.” diye bırakarak, kitap ve sünnet ıstılahlarından, nasih ve mensuhtan, derinlemesine fıkhî bilgiden yoksun ve hatta selefin eserlerini okumaktan ve anlamaktan aciz kimselerin, yeniliklere kalkışmaları cidden çok garip ve gülünçtür. Reformcular bu tür davranışlarıyla hem kendilerini hem de saf Müslümanları yüce dînden, şer-i şerîfin yolundan saptırmaktan başka ne yapabilirler?

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  9. KUR’ÂN VE HADİS-İ ŞERİF’LER VARKEN NEDEN MEZHEP İMAMLARINA BAŞVURUYORUZ?
    Bu dört mezheb imamlarının (tek amacı Kur’ân ve sünneti açıklamak olduğu için) kitap, sünnet ve ashâbın icmaına (daha uygun bir delîl bulduklarında ilk bildirdikleri görüşten) döndüklerine dair birçok sahîh rivâyetler mevcuttur. Bunlar, Görüşüm, sahîh hâdise muhalif düşerse, hadîs mezhebimdir. Sahîh hâdise karşı, sözümü duvara çalın. gibi sözlerle, hükümlerde mutlaka ana kaynaklara bağlılıklarını ifade ederler. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Onların bu ifadeleri, güvenilir kaynaklarda zikredilmektedir. Hiçbirisi, kendisini herhangi bir kanun koyucu olarak görmemiştir. Gerçek kanun koyan, helal ve haramı açıklayan Allahü Teâlâ’dır. Bu kanunları insanlara tebliğ eden ve açıklayan Allah’ın Resûlü (s.a.v.) Efendimizdir. Mezheb imamları da kendilerinden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir vukufiyetle Kur’ân ve sünneti açıkladıkları için onlara tâbi oluruz. Nitekim İmâm-ı A’zam’dan sonra kimseye 4000 kişiden ders almak, İmâm Ahmed b. Hanbel’den sonra da kimseye 1 milyon hadîs ezberlemek nasîb olmamıştır.
    “Sahîh hadîsi bulduğunuz zaman, sözümü duvara çalın.” sözünün muhatapları da bu mezheb imamlarından sonra gelen, onlara tâbi olma metodunu bilen, menkul ve makul ilimlere tam olarak hâkim ve muttaki, “Mezhebte müçtehid” ilim adamlarıdır. Bunların çoğu hatta tamamı; hadîsleri ezberlemiş, mezheb imamlarının delîllerini, kuvvet ve zayıflığını bilen, bütün usul ve furu’u yutmuş, halleri fetvalarından daha temiz ve takva yolunu daima tercih etmiş zatlardır.
    Hâfız ve Fakîh İmâm Nevevî şöyle demiştir:
    Muhaddis Huzeyme (r.h)’ye “Şâfiî’nin, kitâblarına koymadığı sahîh bir sünnet var mıdır?” diye soruldu. O da: “Hayır yoktur.” dedi. Buna rağmen, -(her şeyi) kuşatmak beşere imkânsız olduğundan- Şâfiî (rahimehullâh), (kendi kavline muhalif bir şekilde) sâbit olan sahîh hadîsle amel edilmesini söyledi.
    Ebû Amr (Hâfız İbn-i Salâh rahimehullâh) söyle dedi: İmâm Şâfiî’nin dediği sözün zâhiri ile amel etmek öyle kolay değildir. Her fakîhe hüccet gördüğü hadîsle müstakil olarak amel etmesi câiz değildir…” Bu, ancak mezhebde içtihâd rütbesi olan kimse hakkındadır.
    Bu konuda dört mezheb imamını taklid ettiği için bütün ümmeti tekfir eden eş-Şevkânî gibi marjinal kimselerin icmaa aykırı görüşlerine itibar edilmesi de söz konusu olamaz.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  10. HADİSLER GÜNÜMÜZE KADAR NASIL GELMİŞTİR? – Dr. Ahmet Çolak
    Hadislerin yazılması, toplanması, günümüze kadar ulaştırılması ve sünnetin bağlayıcılığı konusunda detaylı bilgiler:

    İslâm âlimlerinin hepsi, Kur’ân’ı açıklamada Peygamber (a.s.m.) sünnetini birinci kaynak olarak görmüşlerdir. Bunun dayandığı bir gerçek var mı?
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Evet, peygamberlik görevi sadece Kur’ân’ı getirmekle bitmez; onu açıklamak, izah etmek ve nasıl tatbik edileceğini göstermek, onun görev sınırları içindedir. Meselâ şu âyetler onun İlâhî görevlerinden bir kısmını belirtiyor:

    “Hak dini onlara açıklasın diye, her peygamberi Biz kendi kavminin lisanıyla gönderdik.”(İbrahim Sûresi,14/4)

    “O kimseler ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de vasıflarını yazılı buldukları ümmî peygamber olan Resulullaha uyarlar. O peygamber ise kendilerini iyiliğe sevk edip kötülükten sakındırır; temiz ve güzel nimetleri onlara helâl, habis olanları ise haram kılar; daha önce kendilerine yüklediğimiz ağır yükleri ve üzerlerindeki bağları onlardan kaldırır. İşte ona îmân eden, ona hürmet eden, düşmanlarına karşı ona yardımda bulunan ve onunla indirilmiş olan nûra uyanlar, kurtuluşa erenlerin tâ kendisidir.”(A’raf Sûresi, 7/157)

    “Allah ve Resulü bir meselede hükmünü verdiği zaman, bir mü’min erkeğin yahut bir mü’min kadının artık işlerinde başka bir yolu seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne isyan ederse, apaçık bir sapıklığa düşmüştür.” (Ahzab Sûresi, 33/36)

    “Hayır! Rabbine and olsun ki, onlar, aralarındaki anlaşmazlıklar için senin hükmüne müracaat edip, sonra da verdiğin hükme gönüllerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle râzı olup uymadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa Sûresi, 4/65)

    “Peygambere itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Kim bundan yüz çevirirse, seni öylelerinin üzerine muhâfız olarak göndermedik; sen ancak doğru yolu gösterip tebliğ etmekle mükellefsin.”(Nisa, 4/80)

    “Peygamber size ne emretmişse alın, neyi yasaklamışsa ondan da kaçının. Allah’tan korkun. Muhakkak ki Allah’ın azâbı pek şiddetlidir.”(Haşir Sûresi, 59/7)

    “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” (Âl-i İmran Sûresi, 3/31)

    Evet, buna benzer âyetler Peygamberimizin (a.s.m.) görevini, sadece Kur’ân’ı insanlara getirmekle sınırlı olmadığını belirtiyor.

    Bunu biraz açabilir miyiz?

    1. Efendimizin (asv) bir görevi özet şeklinde olan âyetleri açıklamaktır: Meselâ Kur’ân “Namaz kılın” diyor, ama namaz nasıl kılınacak? “Rükû ve sücud yapın” diyor, ama rükû ve sücud nasıl yapılacak, teferruat vermiyor. Kıyam nasıl yapılacak, ayrıntı yok. İşte Peygamberimiz (asv) “Ben nasıl namaz kılıyorsam öyle kılın” diyerek âyet-i kerimeyi şekil ve muhteva olarak açıklıyor ve nasıl tatbik edilebileceğini gösteriyor. Namaz, oruç, zekât, hac gibi Kur’ân-ı Kerimde mücmel (özet) olarak gelip açıklanmayan emirleri Peygamberimiz açıklıyor.

    2. Efendimizin görevleri arasında, anlaşılması zor olan âyetleri açıklamak da vardır.

    Meselâ âyet-i kerîmede, “Onlara karşı gücünüzün yettiği her türlü kuvveti ve cihad için ayrılıp eğitilmiş atları hazır tutun ki, onunla Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve bunlardan başka sizin bilemediğiniz, fakat Allah’ın bildiği düşmanlarınızı korkutasınız.” (Enfâl Sûresi,8/60) buyuruluyor. Bu âyette “Kuvvet ve savaş atlarını hazır bulundurun.” tabiri geçiyor. Sahabe Peygamberimize sormuş: “Kuvvet nedir?” Peygamberimiz (asv), “Bilin, kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır.” diye üç defa tekrar etmiştir. Her devrin değişen atma vasıtalarına süratle, vakit kaybetmeden ayak uydurmamızı emir buyurmuştur.

    3. Sonra Kur’ân-ı Kerimin mutlak ve âm (sınırsız ve genel ifadeli olan) âyetlerini takyitle tahsis ediyor, yani onlara sınır getiriyor. Meselâ, “Allah alışverişi helâl, faizi ise haram kıldı.”(Bakara Sûresi, 2/275) buyuruyor. Bu âyet-i kerîmeye göre her şeyin alışverişi helâldir. Ama Peygamberimiz (asv) buna bir sınır getirerek domuzun ve içkinin alışverişini yasaklamıştır. Demek meşru alışverişin sınırlarını bu şekilde açıklamış oluyor.

    Diğer bir örnek ise şu âyet-i kerimedir: “İman eden ve imanlarına zulüm bulaştırmamış olanlar, korkudan emin olmak işte onların hakkıdır ve doğru yola eriştirilenler de onlardır.”(En’am Sûresi, 6/82) Sahabe bu âyet gelince telâşlanıp Peygamberimize sormuş: “Hepimiz nefsimize zulmediyoruz. Yâ Resulallah, bizde zulme düşmeyen var mı?” Peygamber (a.s.m.) “Şirk pek büyük bir zulümdür.” âyetini hatırlatarak buradaki zulmün şirk olduğunu açıklamıştır. Dolayısıyla bu neviden olan Kur’ân-ı Kerim’deki anlaşılması zor olan âyetleri Peygamberimiz (asv) açıklıyor.

    4. Sonra Kur’ân’da olan meseleler ayrıca Peygamberimiz (asv) tarafından tekraren teyit ve te’kid edilmiştir. Böylece onun daha iyi anlaşılması sağlanmıştır. Bu da bu sadette söylenebilir.

    5. Peygamberimizin bir de şâri’ yönü, yani, Kur’ân’da olmayan hükümleri koyma yetkisi var. Meselâ, yiyeceklerden haram olanların isimleri iki âyet-i kerimede belirtilir. Ama onların hiçbirisinde eşek eti geçmez. Peygamberimiz (asv) Hayber Seferi sırasında, ehlî (evcil) eşek etini haram etmiştir.

    Bunlar niçin Kur’ân’da açıklanmamış da Peygamberimize bırakılmıştır?

    Kur’ân bütün teferruatı verseydi ciltlerle dolu bir kitap olurdu. Halbuki bu da Kur’ân’dan istifademizi zorlaştırır. Bu bakımdan meselelerin bir kısmının açıklamasını Peygamberimize bırakmıştır. Peygamberimize bıraktırmasının da ayrıca birtakım maslahatları var. Çünkü birtakım meseleler zaman içerisinde neshedilmiş, yürürlükten kalkmıştır.

    Hem hadislerin bir kısmı bize zayıf hadisler şeklinde gelmiştir. Bu zayıf hadislerle amel ihtilâf getirmiştir. İhtilâf ise ümmet için rahmettir. Halbuki Kur’ân-ı Kerim’de kesin olarak bütün bu meseleleri zikretmiş olsaydı, orada ihtilâf etme şartımız azalırdı. Dinimizin gelişen zamana ve toplum şartlarına göre esnekliği azalabilirdi. Halbuki dinimizin üstün bir yönü -kanatimce- zamana ve zemine göre yeni yorumlara imkân tanımasıdır. Bu güzel birşeydir.

    Hattâ dahası var; Peygamberimiz (asv) de âlimlere bir marj bırakmıştır. Dinimizin güzelliği bu. Âlimler Kur’ân-ı Kerim ve Sünnetten hareketle hüküm koymada birtakım temel kaideler belirtmiş ve usul koymuştur. Âlimler bu usullerle yeni meseleleri yoruma kavuşturuyor. Böylece başka şeriata ve kültür sistemine ihtiyaç hasıl olmadan, kanun alma ihtiyacı duymadan yeni şartlara göre kanunlarımızı kendimiz koyabiliyoruz. Nitekim Osmanlının son dönemlerine kadar bütün ortaya çıkan yeni ihtiyaçlarımız kendi değerlerimiz çerçevesinde kanunlaştırılmış, Kur’ân ve Sünnetten çıkartılmıştır.

    Halkımız hadislerle Kur’ân-ı Kerimi nasıl öğrenecek? Meselâ Yâsin Sûresini hepimiz çok okuyoruz. “Peygamberimiz acaba bu sûreyi nasıl tefsir etmiş” diye öğrenmek istesek, bunu nereden bulacağız. Bir usulü, yöntemi var mı bunun?

    Öncelikle Kur’ân, Kur’ân ile tefsir edilir. Çünkü bir âyet diğer bir âyeti açıklar. Bir konu bir yerde bir yönü anlatılır, diğer bir yerde diğer bir yönü anlatılır ve hakeza. Fakat Peygamberimizin de Kur’ân’la ilgili çokça tefsiri vardır. Buharî’nin en geniş bölümlerinden birisi Tefsir’dir. Tirmizî’nin en geniş bölümlerinden birisi yine Tefsir bölümüdür. Kaldı ki Buharî ve Tirmizî’de yer almayan tefsire müteallik hadisler, başka kaynaklarımızda verilmiştir.

    Ben bazan matematiği uygulayarak diyorum ki: bir doğru iki noktadan geçer. Aynı şekilde Kur’ân-ı Kerimden çıkaracağımız bir mânâda Kur’ân-ı Kerim çıkış noktasıdır. İkinci bir nokta olarak Hadise atıf yapmazsak, o zaman o tek noktadan binlerce görüş çıkabilir. Halbuki din nedir? Tevhid, birlik, beraberlik dinidir. O âyetten herkes kendi kafasına göre bir yorum değil, gerçeğe uygun yorum çıkaracaktır. Acaba Peygamber (asv) ne demiştir, ona bakacağız. Peygamber sözlerinde yoksa, acaba Sahabe ne demiştir, Tabiîn ne demiştir, Etbeuttabiîn ne demiştir, onlara bakacağız. Onlar Kur’ân’ı aslına uygun şekilde anlama şansına bizden daha çok sahipti.

    Hadislere ne derece güvenilir?

    Hadislere güvenmemek için bir sebep yok. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kur’ân-ı Kerim insanları Peygamberimize (asv) yöneltiyor, “Onun getirdiğini alın, onun yasakladıklarından kaçının” diyor. Yani Kur’ân ikinci bir kaynağı olarak devamlı şekilde Peygamberimizi nazara veriyor.

    İkincisi Peygamberimiz (asv) kendisini öne sürüyor, Sünnetine dikkat çekiyor ve Sünnetle bu işin yürüyeceğini Peygamber Efendimiz (asv) ifade ediyor. Meselâ Peygamberimiz Hz. Muaz’ı Yemen’e gönderiyor. “Orada ne ile amel edeceksin?” diyor. Hz. Muaz “Kur’ân’la amel edeceğim.” diyor. “Kur’ân’da bulamazsan?” diye soruyor Peygamberimiz. “Sizin sünnetinizle,” diyor Hz. Muaz. “Sizin sünnetinizde bulamazsam, içtihadımla” diyor. Peygamberimiz (asv) bundan çok memnun kalıyor. İslâm ulemasının hepsinin elinde delildir bu hadis. İçtihadın gerekli olması hususunda, Sünnetin delil olması hususunda bu delildir. Dolayısıyla Resulullahın sağlığında Sahabe ikinci kaynak olarak hadisi bilmektedir.

    Hz. Ömer anlatıyor: “Ben emsalim bir kardeşimle münavebe yaptım. Bir gün o tarlaya gidiyor tarla işlerini yürütüyor, ben Resulullaha gidiyorum, orada Resulullahı dinliyorum. Akşam gelince emsalim olan kardeşime o gün Resulullahtan gördüğümü, duyduğumu anlatıyorum. Ertesi gün ben tarlaya gidiyorum, emsalim kardeşim Resulullahı takibe gidiyor, duyduğunu, gördüğünü akşam bana anlatıyor. Böylece Peygamberimizi her gün yakından takip etme fırsatı buluyoruz.”

    Bir Sahabî diyor ki: “Ben Resulullahtan her duyduğumu yazardım. Bana dediler ki, ‘Resulullah da bir insandır. Bazan öfkeli halde konuşur, bazan sükûn halinde konuşur. Herşeyini yazmak doğru değildir.’ Bunun üzerine vazgeçtim. Ama duyduklarım aklımda kalmaz hale geldi. Onun için yine Peygambere gidip durumu anlattım. ‘Yâ Resulallah, senden güzel şeyler işitiyor ve bunları yazıyordum. Fakat Ensar böyle böyle söyledi. Bunun üzerine vazgeçtim. Ama şimdi yazmayınca da rahatsızım, ne yapayım?’ dedim. Resulullah mübarek ağzını göstererek ‘Bundan haktan başka birşey çıkmaz, yaz’ buyurdu.”

    Yine Resulullaha uğrayanlar oluyor ve hafızalarından şikâyet ediyorlar. Peygamberimiz onlara “Sağ elini yardıma çağır.” buyuruyor, yazmalarını söylüyor.

    Bir başka şey daha söyleyeyim. Enes (r.a.) çok hadis rivayet edenlerin arasında yer alır ve Müksirûn denilen yedi kişiden biridir. Müstedrek’te rastladığım bir hadiste Hz. Enes diyor ki: “Ben Resulullah’tan gündüzleri hadis yazar, geceleri tashih etmesi için ona okurdum.” Yani, Peygamberimiz (asv) onun yazdıklarını düzeltiveriyor. Ondan sonra hadis ilminde talebelerin öğrendiği hadisleri hocalara götürüp okuması, arz etmesi söz konusu olmuştur. Talebe yazdığını, ezberlediğini hocanın önünde okur, hoca onu tashih ederdi ve öyle icazet alınırdı.

    Bütün hadislere Kur’ân tefsiridir diyebilir miyiz?

    Evet. Peygamberimiz (a.s.m.) yaşayışı ile Kur’ân-ı Kerimi pratiğe dökmüştür. Dolayısıyla Kur’ân’ın insanlardan istediği ideal hayat tarzı ve şekli Peygamberimiz (asv)’de kendini göstermektedir. Bunu eğer kulluk noktasından ele alırsak, Allah’a karşı kulluğumuzun nasıl olması gerektiğini en mükemmel şekilde Peygamberimiz (asv) göstermiştir. İbadetlerin hepsini Peygamberimiz en mükemmel şekilde yerine getirmiştir. Peygamberimizin kulluğu, Kur’ân-ı Kerim’in bizden istediği kulluğun en mükemmel şeklidir, bütün yönleriyle. Beşerî münasebetler de öyle. İnsanlarla ve komşularıyla olan münasebetlerinde en güzel örnekleri göstermiştir. Karı koca münasebetlerinde en güzel karı koca münasebetlerini ortaya koymuştur. Çocuk terbiyesinde, çocuklara karşı nasıl davranılması gerektiğini göstermiştir.

    Demek ki Peygamberimiz (a.s.m.) bütün hayatının her safhasında, her kesitinde, her karesinde en güzel örnek olarak Kur’ân-ı Kerim’in idealini temsil etmiştir, yaşamıştır, göstermiştir. Müslümanlar bunu imkânları nispetinde aynen Peygamber (asv)’den alabilirler. Bir hadiste Hz. Ayşe Peygamberimiz ahlakını “Onun ahlâkı Kur’ân ahlâkıydı.” diye ifade ediyor. Dolayısıyla Peygamberimiz (asv) ahlâk yönüyle de Kur’ân-ı Kerim’in ahlâkını şerh etmiştir, açıklamıştır. Belki hepsini kelama dökmemiştir, ama fiile dökmüştür. Onun her sözü, her fiili ve her davranışı, Kur’ân-ı Kerim’in ruhunun tefsiridir.

    Diğer yandan, eski milletlerle ilgili kıssalara da açıklama getirmiştir. Hz. İbrahim (as)’in bazı Kur’ân’da olmayan meselelerini Peygamberimiz (asv)’in hadislerinde bulabiliyoruz. Demek ki, Kur’ân’ın temas ettiği, insanlığa getirmek istediği, vermek istediği, hukuk olsun, ahlâk olsun, yaşayış tarzı olsun, bütün derslerin hepsini Peygamberimiz (asv)’in hayatında, bazan sözleriyle, bazan fiilleriyle, bazan tahlilleriyle bulabiliyoruz.

    Şimdi Kur’ân-ı Kerim’de “Yiyin, için, israf etmeyin…” buyuruluyor. Başka bir âyette de, tebziri yasaklıyor. tebzir, israfın kardeşidir. Şimdi bu iki âyeti daha iyi anlamak için Peygamberimizin uygulamasına bakalım:

    Efendimiz (asv) israfa gayet net bir sınırlama getirmiştir ki, bunun en canlı örneği abdesttir. Abdest alırken suyu israf etmemek için ölçülü kullanırdı. Üç avuç suyla organları yıkamayı emir buyurmuştur. Fazlası mekruhtur. Bu miktarla sınırlamış Peygamberimiz (asv). Sahabe şaşırıyor ve diyor: “Yâ Resulallah, suyun tasarrufu için mi?” “Hayır,” diyor Peygamberimiz. “Nehir kenarında olsan bile organlarını üçer defa yıkayacaksın.”

    Ben hadislerde gördüm, Ebu ed-Derdâ’dan gelen bir rivayet: “Birgün Peygamberimiz bir yere giderken nehre rastlamış. Oradan bir kap su getirmişler Peygamberimize. O da onunla abdest almış ve bir miktar su artmış. Biz olsak o suyu şöyle etrafa serpiveririz. Halbuki Peygamberimiz (asv) buyuruyor ki:

    “Gidin, bunu nehre boşaltın. Ola ki ileride bir canlının kursağına gıda olur.”

    Bir de, fazla yesek, fazla konuşsak, zamanımızı boş yere geçirsek, israf yapmış oluruz. Bunlar da bizim geri gelmeyecek israflarımız. Veya bir kibrit çöpünün yakılması da israftır. Bunlar da mekruhtur. Günde beş defa abdest alırken suyun israf edilmemesiyle, tabiata karşı saygı dersi verilmiştir. İsrafın hayatın diğer alanlarında da ciddî bir mesele olduğu, abdest örneğiyle ders veriliyor.

    Şimdi, “İsraf etmeyiniz” âyet-i kerimesinin açıklanmasına bakınız. Demek âyet-i kerimeyi okuduğumuz zaman bu âyetlerin hadis-i şeriflerde nasıl açıklandığına bakmamız lâzım. Hadis kültürümüz ne kadar geniş olursa Kur’ân-ı Kerimi o nisbette anlamış oluruz.

    Ben sonuç itibarıyla şöyle bir şey söyleyebilir miyim? Kur’an-ı Kerim’den bir ayet okuduğumuz zaman, bunun anlamını meallerden ve tefsirlerden öğrenmeye çalışacağız. Ancak bununla yetinmeyeceğiz, hadis kültürümüzü çoğaltacağız. Bol miktarda hadis öğrenerek bunlarla hayatımızı şekillendireceğiz. Bu şekilde Kur’ân’ı okuduğumuzda onun anlamını Efendimizden bizzat öğrenmiş gibi olacağız.

    Kesinlikle. İşte bunu anlayan âlimlerimiz, meselâ Taberî, bir âyetle ilgili aklına ne kadar hadis gelmişse hepsini yazmıştır. Taberî tefsirinde çok hadis naklediyor diye bazıları tenkit bile etmiş. Kırk ciltlik tefsirinin büyük bir bölümü hadislerle doludur. Ama hadislere baktığımız zaman, âyetleri daha iyi anlıyoruz. Çünkü hadisin verdiği nur başka, kendi tefekkürümüzle çıkartacağımız mânâ başka. Benim görüşüm, Kur’an-ı Kerimi hadislerle anlamaya yönelmek en güzeli.

    HADÎSLERİN YAZILMASINA İZİN VEREN RİVAYETLER

    Hadîslerin yazılmasına ruhsat veren, yazıldığını gösteren rivayetler çoktur. Bunlardan biri, yazdığı hadîsler, kitap halinde sonraki nesillere intikal eden Abdullah İbnu Amr (radıyallahu anh) ‘a aittir. Der ki:

    “Ben Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselam) ‘den işittiğim şeyleri, ezberlemek arzusuyla yazıyordum. Kureyş beni menederek: ‘ ‘Sen Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’dan her duyduğunu yazıyorsun, halbuki Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) bir insandır, öfke ve rıza, her iki hâlde de konuşur dediler. Bunun üzerine yazmaktan vazgeçtim. Ancak durumu da Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselam)”e arzettim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) parmağıyla mübarek ağızlarına işaret buyurarak: “Yaz, Nefsimi elinde tutan Allah’a kasem ederim, buradan haktan başka bir şey çıkmaz”. dedi.

    Abdullah İbnu Amr (radıyallahu anh)’ın sistemli şekilde hadîs yazdığını te’yid eden bir rivayet Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)’ye aittir ve üstelik Buhâri’de kaydedilmiş bulunmaktadır. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) şöyle buyurur: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselam)’den çok hadîs (bilmede) Abdullah İbnu Amr hâriç, bana yetişen yoktur. O, beni geçer, zira o yazardı, ben ise yazmazdım.”

    Hadîslerin yazılması hususunda ruhsat ifade eden rivayetler bundan ibaret değildir. Hafızasından şikâyet edenlere Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam)ın: “Sağ elinizi yardıma çağırın”, “İlmi yazı ile bağlayın” gibi tavsiyeleri, bazı konuşmaların yazılı metnini isteyenlere yazılı verilmesi, hepsi de hadîsten ibaret olan uzunluğu birkaç satırdan bir kaç sayfaya ulaşan ve sayısı üç yüzü bulan pek çok “mektup (yani yazılı vesika)” ların varlığı Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in, hadîslerin yazılması hususundaki ruhsatına yeterli delillerdir. Sadece mektuplar değerlendirilse bile Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in Kur’ân’dan başka bir şeyin yazılmasına sistematik, ısrarlı bir muhalefette bulunmadığı, tam tersine, medenî hayatta yazının geniş çapta kullanılmasına büyük ehemmiyet verdiği anlaşılır.

    EBU HÜREYRE’NİN SAHİFE-İ SAHÎHA’SI:

    Bazı rivayetler Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)’nin, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam)’dan işittiği hadîslerini yazdığını ifâde etmektedir. Bu sahifenin ismi Sahife-i Sahîha’dır. El-Hasan İbnu Amr İbnu Umeyye ed-Damri anlatıyor: “Uz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)’nin yanında bir hadîs rivayet ettim. Ancak o : ” ‘Böyle bir hadîs yok” diye inkâr etti. Bunu kendisinden işittiğimi söyledim. O vakit: “Bunu benden işitmişsen o bende yazılıdır” dedi ve elimden tutarak beni evine götürdü. Orada bana Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ‘in hadîslerinin yazılı bulunduğu pek çok kitap ‘ ‘kütüben kesireten” gösterdi. Rivayet ettiğim hadîsi burada buldu ve: “Ben sana demedim mi? Eğer ben bir hadîs rivayet etti isem. o, yanımda yazılı olarak mevcuttur. ” dedi.

    HADİSLERİN TOPLANMASI:

    Hadîs tarihinin ikinci mühim devresini “tedvinü’s-sünne” dediğimiz çalışmalar teşkil eder. Zaman olarak ikinci hicrî asrı içine alır.

    TEDVÎN NEDİR?

    Tedvin, lügat olarak cem edip kitap hâline koymak mânasına gelir. Bir hadîs ıstılahı olarak, hadîslerin resmen yazılıp kitap haline konması demektir. Burada “resmen” tabirinin bilhassa ehemmiyeti var. Zira, önceki bahislerde de görüldüğü üzere, hadîslerin yazılması, ferdi ve hususî olarak Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) devrinde başlamış bir faaliyettir. Hatta bizzat RASÜLULLAH (aleyhissalâtu vesselam) tarafından pek çok yazılı vesîka bırakılmıştır ve hepsine de “sünnet” denilmektedir.

    Ama bunların hiçbiri tedvin kelimesiyle ifade edilen “yazma” işine girmez. Çünkü tedvînde hadîslerin tamamının yazılması söz konusudur. Öyle ise tedvînin daha mükemmel bir tarifini: “Hadîslerin hepsine şâmil olan ve devlet eliyle yürütülen ikinci hicrî asırdaki yazma faaliyetidir.” şeklinde yapabiliriz.

    TEDVİN NASIL BAŞLADI?

    Tedvîn işi, Emevi halifelerinden Ömer İbnu Abdilaziz’le başlar. Dindarlığı ve Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın sünnetine düşkünlüğü ile meşhur olan Ömer İbnu Abdilaziz (rahimehulllah), sünneti bilen Ashab neslinin, arkadan da büyük alimlerin çeşitli sebeplerle birer birer hayattan çekilmelerini görerek hadîsin kaybolacağından endişe eder. Tehlikeyi önlemek için her tarafdaki mevcut âlimleri hadîslerin yazılması işine sevk etmeyi düşünür. Bu maksatla, halife sıfatıyla valilere emirler, tamimler gönderir.

    Ömer İbnu Abdilaziz’in gönderdiği bu mektuplardan bir tanesinin metni Buhârî’de mevcuttur. Bu, Medine valisi Ebu Bekr İbnu Hazm’a gönderilen mektuptur:

    “Beldende Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselam) ‘le ilgili rivayetleri araştır, topla ve yaz. Ben ilmin (hadîslerin) yok olmasından ve âlimlerin tükenmesinden korkuyorum. Bu iş yapılırken sâdece Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam)’in sünneti kabul edilsin. Âlimler mescid gibi herkese açık ve malum yerlerde oturup tedrisatta bulunarak ilmi yaysınlar, bilmeyenlere öğretsinler. Zira ilim gizli kalmadıkça yok olmaz.”

    İbnu Sa’d’ın kaydettiği rivayette Ömer İbnu Abdilaziz (rahimehullah) İbnu Hazm’a yazdığı mektupta şu ziyadede bulunmuştur:

    “….câri, bilinen bir sünnet veya Amra bintu Abdirrahmân’ın rivayetleri kabul edilsin…”
    Dârimi’nın rivayetinde şu ziyâde mevcut:

    “Sizce (veya bölgenizde) Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselam) ‘den sabit ve sahih olan rivayetlerle Hz. Ömer’den sabit olan rivayetleri yaz”.

    Ebu Nuaym’m Târîhu İsfehan’da kaydettiğine göre Ömer İbnu Abdilaziz, mektubu, bütün İslâm beldelerine göndermiştir.

    Şu halde tedvin işinden bahseden muhtelif rivayetleri göz önüne alarak konu hakkında daha bütün bir fikre varabilmekteyiz.

    Hadîslerin tedvininde Halîfe Ömer İbnu Abdilaziz’in bu teşebbüsünü takdir edebilmek için; Tedvin’de en büyük hizmeti geçen ve bu faaliyete ismini veren Muhammed İbnu Şihâb ez-Zührf’nin şu itirafını bir kere daha kaydetmek ister:

    “Bizi bu ümera (idareciler) mecbur edinceye kadar ilmin yazılmasını uygun bulmuyorduk. (Ümerânın müdâhale ve icbarıyla bu işe girişince) hiçbir Müslümanı yazmaktan men etmemek gerektiğine inandık.”

    HADİSLERİN TOPLANMASINA SEVKEDEN SEBEPLER

    Hadîslerin yazılıp kitaplar halinde bir yerde toplanmasına sevkeden gerçek âmilleri daha yakından görmekte fayda var:

    1. Alimlerin ittifakıyla bunlardan biri, Ömer İbnu Abdilazîz’in mektubunda da ifâde edilen husustur: Ulemânın inkırazı ile hadîslerin yok olma endişesi: Bu gerçekten mühim bir husustur. Her ne kadar hadîsler ferdî olarak yazılıyor idiyse de çoğunlukla “Ezberlenmek için” yazılıyordu ve ezberlenince yakılıyordu veya ölürken, kendisinden yazılanların imhası tavsiye ediliyordu. Yukarıda Zühri’den kaydettiğimiz rivayet bile, hadîslerin yazılması hususunda, ilmî çevrelerdeki tereddüdü anlamaya kâfidir.

    Üstelik bu dönem, siyasî çalkantıların, iç kargaşaların sıkça görüldüğü bir devredir. 95. hicrî yılında Haccâc-ı Zâlim tarafından öldürülen, devrin meşhur muhaddisi Said İbnu Cübeyr’in kaybı bile Ömer İbnu Abdilaziz’i “hadîsler kaybolacak” diye korkutmaya yeterli bir hâdisedir. Kaldı ki, aynı hâdiseler Talk İbnu Habîb’in ölümüne sebep olur, meşhurlardan Mücâhid kıl payı idamdan kurtulursa da hapse atılır.

    2. Ömer İbnu Abdilaziz’in mektubuna açık bir şekilde aksetmemiş olsa bile, tedvine sevkeden ikinci mühim âmil, siyasî ve mezhebi ihtilaflar sebebiyle hadîs uydurma faaliyetlerinin artmasıdır. Bu hususu, Zührî (rahimehullah)’in şu sözleri tevsik ve teyîd eder:

    “Eğer şark cihetinden gelen ve nezdimizde meçhul ve merdûd olan hadîsler olmasaydı, ne tek hadîs yazardım ne de yazılmasına izin verirdim.”

    Suyûtî Hazretleri, hadîs uydurma faaliyetlerinin tedvindeki rolüne şöyle parmak basmıştır:

    “Ulemanın çeşitli beldelere dağıtıldığı, Haricîlerin ve RâfızîIerin uydurma ve bidatlarının çoğaldığı bir vakitte, sünnet. Sahabe ‘nin akvâli ve fâbiî’nin fetvalarıyla karışık olarak tedvin edildi.”

    TEDVÎN’İN CEREYAN TARZI:

    Rivayetler, Ömer İbnu Abdilazîz’in, meseleyi bir tamimle bırakmayıp, tedvîn çalışmalarını titizlikle takip ettiğini göstermektedir. Meselâ merkezde, bu işte çalışacak, hususî katipler tutulmuştur. Söz gelimi Hişâm İbnu Abdilmelik, Zühri’nin emrine iki kâtip vermiştir. Bunlar tam bir yıl boyu Zührî’nin hadîslerini yazmışlardır.

    Tedvin faaliyetlerine, halife Ömer İbnu Abdilazîz (rahimehullah) bizzat katılmış, elinde defter kalem namazlara devam etmiş, namazlardan sonra teşkil edilen ders halkalarına oturarak Avn İbnu Abdillah’dan, Yezîb İbnu’r-Rakkâşî’den hadîs yazmıştır.

    Tedvin sırasında, sâdece Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a nisbet edilen rivayetler değil, Sahabe hazerâtından ve Tâbiîn’den rivayet edilen âsâr da bâzı muhaddislerce “sünnet” mefhumuna dâhil edilerek yazılmıştır.

    Halife’nin emriyle taşrada yazılan hadîsler defterler hâlinde merkeze gönderilmekte, orada çoğaltılarak tekrar İslâm beldelerine yollanmaktaydı. Bu mühim hususu tevsik eden bir rivayet Zührî’den gelmektedir: “Ömer İbnu Abdilaziz (rahimehullah) Sünnet’in cem edilmesini emretti. Biz de onu defter defter yazdık. Ömer İbnu Abdilazîz (rahimehullah) üzerinde hâkimiyeti bulunan her bir yere bunlardan bir defter yolladı.”

    Bu yollanan defterlerin, merkezdeki aslî nüshalardan çoğaltılan tâli nüshalar olduğu muhakkaktır.

    Bazı rivayetler, merkezde toplanan hadîslerin, ulemâ nezâretinde belli bir kontroldan geçirildiğini ifâde etmektedir: Ebu’z-Zinâd Abdullah İbnu’z-Zekvân anlatıyor: “Ömer İbnu Abdilazîz’in fükahâyı topladığını gördüm. Ulema ona pek çok sünnet toplamıştı. (Bunları fiıkahâ ile birlikte okuyor) kendisiyle amel olunmayan bir sünnet zikredilince: “Bu fazladandır, üzerine amel yoktur.” diyordu.”

    Yukarıda, merkezden taşraya gönderildiği belirtilen nüshaların bu kontrol muamelesinden sonra istinsah edilmiş olabileceği söylenebilir.

    Tedvin faaliyetlerinin mühim bir hususiyeti, hadîslerin, sünen, sahîh veya müsned gibi herhangi bir tasnîf tarzında yazılmamış olmasıdır. Burada hadîsleri yazıya geçirmek, yazı ile tesbît etmek esas alınmıştır, şu veya bu tarzda şu veya bu maksada uygun olması değil. Bu sebeple, merfiı, mevkut ve maktu rivayetler sahîhi, baseni ve zayıfıyla birlikte iç içe, yan yana yazılmıştır. Bunların temyîz ve tanzimi müteakip asırda tebvîb devrî’nde ele alınacaktır.

    EBU BEKR İBNU HAZM’İN ROLÜ:

    Medine Valisi Ebu Bekr İbnu Hazm, devrinin büyük bir hadîs âlimi olmasına rağmen Ömer İbnu Abdilazîz’in emrine icabet ederek şahsen hadîs yazdığına dâir elimizde kayıt yoktur. O, vali sıfatıyla ulemâyı bu faaliyete icbar etmekle yetinmiş olabilir. Nitekim bu işi canıgönülden benimseyip birinci derecede rol oynayan Zühri, bir Medîne âlimidir ve Ebu Bekr İbnu Hazm’ın emriyle işe başlamış olması şüphe götürmeyen bir husustur.

    Tedvin işinin meyvesini tam olarak görmeye Ömer İbnu Abdilazîz’in ömrü vefa etmemiş olsa da onun devrinde tedvîn edilenlerin istinsah edilerek taşra vilâyetlere gönderilecek bir seviyeyi bulduğunu bizzat Zührî’den intikal eden bir rivayete istinaden az önce kaydettik. Bu sebeple İslâm âlimleri, ilk tedvîn işinin Ömer İbnu Abdilazîz (rahimehullâh) zamanında, birinci hicrî asrın son yıllarında ele alındığında ittifak ederler.

    (Prof. Dr. İbrahim Canan)

    * * *
    Sünnet ve Hadislerin Bağlayıcılığı

    Bu konuyu Kur’an-ı Kerim, hadis-i şerifler ve alimlerin görüşleri doğrultusunda ele alarak işleyeceğiz.

    1. Kur’an-ı Kerim: Hz. Peygamber (a.s.v)’a Kur’an-ı Kerim dışında (1) vahiy geldiğini gösteren ayetler vardır.

    Bunlardan bazıları şunlardır:

    a. Kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab’ı ve Hikmet’i talim edip, bilmediklerinizi öğreten, (2) Allah’ın kendisine Kitab’ı ve Hikmet’i bildirdiği, (3) ifade edilen ayetlerde, Hz. Peygamber (s.a.m.)’a Kitab ile beraber bir de Hikmet’in verildiği anlaşılıyor.

    Atıf, ma’tufa hem benzerlik hem de muğayeretlik/aykırılık manasını taşımaktadır. Bu itibarla, Kitab’tan kasıt Kur’an-ı Kerim olduğuna göre Hikmet’in başka bir şey olması lazım. Bunun da sünnet olma ihtimali hepsinden önce gelir.(4) Atıftan ma’tufa olan farklılığı bu benzerlik noktası ise ikisinin de Allah’ın bildirmesiyle olmasıdır ki ikisinin de kaynağı vahiydir.(5)

    b. “Hatırlayın ki, Allah size iki taifeden birinin sizin olduğunu vaat ediyordu. Siz de kuvvetsiz olanın sizin olmasını istiyordunuz.” (6) ayetinde belirtilen vaat, önceden Müslümanlara verilmiş ama ne olduğu ayette bildirilmemiştir. Bu da başka bir vahiyle haber verildiğinin delilidir.

    c. “Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir şey söylemişti. Fakat eşi bu sözü başkalarına haber verip, Allah da bunu Peygamber’e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirip, bir kısmından da vazgeçmiştir. Peygamber bunu ona haber verince eşi, “Bunu sana kim bildirdi?” dedi. Peygamber, “Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi” dedi.”(7) ayeti açıkça Kur’an dışında vahiy olduğunun delilidir. Zira verilen sırrın ifşasına dair bir açıklama Kur’an da olmadığı halde Hz.Peygamber (asv) bunu bilmektedir. Öyleyse bunu kendi kendine bilemeyeceğine ve Allah’ın bildirdiği ifade edildiğine göre, Kur’an içine girmemiş bir vahyin varlığı açıkça ortaya çıkmaktadır.

    2. Hadis-i şerifler:

    a. Mikdad b. Ma’dikerib’in rivayetine göre Resulullah (a.s.), şöyle buyurmuştur: “…Bana Kitab ve onunla beraber onun gibisi verildi.”(8)

    b. Kudsi Hadisler: (9) Bu tür hadislerde geçen, “Resulullah (a.s.), Rabbinden rivayet ettiği hadiste şöyle buyurdu”, “Resulullah’ın (a.s.v), rivayet ettiği hadiste Allah Teala şöyle buyurdu” denilmesi ve hadislerin “Ey kullarım” diye başlaması Hz. Peygamber (asv)’e Kur’an dışında vahiy geldiğinin delillerindendir.

    c. Cibril Hadisi: (10) diye bilinen meşhur hadise. Cebrail (a.s) beşer suretinde gelmiş ve bazı sualler sorarak cevap almış, Hz. Peygamber (a.s.m) de ashabına, bunun Cebrail (a.s) olduğunu ve dini öğretmek için geldiğini bildirmiştir.

    d. Hz. Peygamber’in (a.s.v), şüphesiz Rabbim Allah, bana vahyetti, (11) ben emrolundum, nehyolundum, (12) gibi ifadeleri ve Cebrail (a.s)’ın bazı şeyleri kendisine öğrettiğini bildirmesi de, (13) Kur’an dışında vahyin varlığına açık delillerindendir .(14)

    Ayrıca bir Yahudi’nin sorularına cevap veren Hz. Peygamber (asv)’in “Aslında bunları bilmiyordum. Ancak Allah onları bana bildirdi.”(15) buyurması da konuyu destekleyen diğer bir husustur.

    3. Alimlerin görüşleri:

    Ashab-ı Kiram (r.a.) Peygamber Efendimiz (a.s.v)’ın uygulamalarından, izahlarından ve ifadelerinden Kur’an dışında vahiy aldığını biliyorlardı. Bunu birçok defalar ifade etmişlerdir. Alimler de Kur’an, hadis ve ashabın ifadeleri doğrultusunda sünnetin kaynağı hakkında fikir ve beyanda bulunmuştur; hepsi olmasa bile sünnetin kaynağının vahye dayandığını ifade etmişlerdir.

    Hz. Aişe (r.a) validemiz, Hz. Hatice (ra) hakkında vahiy geldiğini ifade eder ve O’na cennetten bir köşk verildiğinin bildirildiğini söyler.

    Rivayetlerde geçen, Cibril, Kur’an’ı indirdiği gibi sünneti de indirdi.(16) Ayrıca komşuya iyi davranmayı, abdest almayı, namaz kılmayı, telbiyenin yüksek sesle yapılmasını, kutlu akik vadisinde namaz kılınmasını, namazların vakitlerini, ümmet-i Muhammed’in (a.s.m) gireceği cennet kapısını, seyyidü’s-şüheda olan Hz. Hamza (r.a)’ın adının sema ehli tarafından levhalaştırılması (17) gibi bilgilerin Cibril (a.s) vasıtasıyla alması da Kur’an dışında vahiy olduğunu gösterir.

    Tavus ise, bizzat vahiy yoluyla inmiş bulunan diyetlere dair bir yazılı metine sahip olduğunu ve zekat ve diyetle ilgili hükümlerin vahiyle geldiğini belirtir.(18)

    Evzâi, “Sana Resulullah (a.s.v)’dan bir hadis ulaştığında sakın ha başka bir şeyle hükmetme; Çünkü Resulullah (a.s.v), Yüce Allah’tan bir tebliğciydi.” diyerek,(19) sünnetin vahye istinad ettiğini ifade etmiştir.

    Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, bu konuda önemli açıklamaları olanlardan biri de İmam Şafii’dir.(20) Konuyu ilmine güvendiği bir zata dayandırdığı ve kendisinin de kabul ettiği anlayışa göre Sünnet; ya vahiydir, ya vahyin beyanıdır, ya da Allah’ın kendisine tevdi etmiş olduğu bir durumdur. Bu da kendisine has kıldığı nübüvvete ve buna dayalı olarak ilham ettiği hikmete dayanır. Şu halde hangi durum esas alınırsa alınsın, Allah, insanların Rasullah’a itaatını emretmiş, sünnetin gereği ile amel etmelerini istemiştir. Sünnet’in Kur’an’ı açıklaması, ya Allah’tan gelen Risalet yoluyla, ya ilhamla ya da kendine verilmiş “emir” ile gerçekleşir.

    Aynı kanaatleri paylaşan İbn Hazm, Sünneti, vahy-i gayri metluv olarak ifade eder ve vahy-i metluv olan Kur’an’a uymamız gerektiği gibi, ikinci vahiy olan sünnet’e de uymamızın esas olduğunu belirtir. Zira bağımlılığı ve Allah’tan olmaları bakımından ikisi de aynıdır .(21)

    Gazali Hazretleri de sünnetin vahye istinad ettiğini ifade ile vahy-i gayri metluv olduğunu belirtir .(22)

    Sünnetin tamamı vahiy olarak kabul edilirse, Hz. Peygamberin (a.s.v) nasıl Kur’an-ı Kerim’i değiştiremiyorsa, sünneti de değiştiremeyeceği anlamı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır .(23)

    Kur’an gibi, sünnetin de tamamı vahye istinad ediyor, anlayışı içinde, önemli bir husus ortaya çıkmaktadır. Şayet, Hz. Peygamber (a.s.v), her hadise ve olayda, Kur’an ayeti gibi, sünnet vahyini bekliyorsa, bu durumda O’nun içtihatları, istişareleri nasıl değerlendirilecektir. Elbette vahyi beklediği zamanlar olmuş, ama hayatın her safhasını böyle düşünmek ve değerlendirmede bulunmak bizi sıkıntıya sokacaktır.

    İşte bu gibi durumlar bazı alimleri, sünnetin tamamının değil de bir kısmının vahye, bir kısmının da içtihat ve istişare gibi durumlara dayandığı kanaatine sevk etmiştir.

    Mesela İbn Kuteybe, sünnet’in kaynağını üçe ayırarak şöyle der:

    a) Cebrail’in Allah’tan getirdiği sünnet.(24)
    b) Allah’ın Resulüne (a.s.v) bıraktığı; re’yini açıklamasını istediği sünnet.(25)
    c) Resulullah (asv)’ın, bize âdab için kıldığı sünnet. Bunlar yapıldığında sevap alınıp, terkinde ise ceza olmayan sünnettir.(26)

    Benzer görüşü benimseyen Hanefilerden Serahsi, Hz. Peygamber (a.s.v)’ın, re’y ve içtihat sonucu ulaştığı neticelerin, vahiy mesabesinde olduğunu belirtir:

    Vahiy iki kısımdır:

    1. Zahir vahiy: Bu da üçe ayrılır.
    a) Melek lisanıyla gelen, kulakla algılanan ve Allah’tan geldiği kesin bilinen vahiy. Bu kısım Kur’an vahyidir.

    b) Kelamsız, melek tarafından yapılan işaretle Hz.Peygamber (asv)’e açıklanan vahiydir.(27)

    c) İlhamdır. Bu da, Resulullah (a.s.)’ın kalbinin en ufak bir kuşkuya mahal kalmayacak şekilde ilahi te’yide mazhar olmasıdır. Onun kalbine bir nur doğar, meselenin hükmü açıkça belli olur.

    2. Batınî vahiy: Buna “ma yüşbihu’l-vahy” diyen Serahsi, Resulullah’ın (a.s.v), re’y ve içtihadı sonucu ulaştığı hükümler olduğunu söyler. O’nun hata üzere bırakılmaması, devamlı vahyin kontrolünde olması gibi hususlar, bu kısımdan olan hükümleri de vahiy mesabesinde kılmaktadır. Ümmetten diğerlerinin içtihadı ise, yanılma ihtimallerinin olması ve bu yanılmalarının vahiyle düzeltilme imkanı bulunmaması sebebiyle Hz. Peygamber (a.s.m)’in içtihadı mesabesinde değildir .(28)

    Serahsi’nin bu açıklaması neticede Hz. Peygamber (a.s.v)’ın bütün davranışlarının vahye dayandığı O’nun tashihinden geçtiği anlamına gelmektedir. Zira, Hz. Peygamber (a.s.v)’ın davranışı veya sözü ya doğrudur, ya da yanlıştır. Hayatı boyunca düzeltilmişse tamam. Aynen kalmışsa onun doğru olduğu ortaya çıkar. Zira yanlışın Allah tarafından devam ettirilmesi mümkün değildir.

    Şatıbi ise şöyle der:

    Hadis ya saf Allah’tan gelen bir vahiydir, ya da Hz. Peygamber (a.s.v) tarafından yapılmış bir içtihattır. Ancak bu durumda onun içtihadı Kitap ya da sünnetten sahih bir vahye dayandırılmış ve onun kontrolünden geçmiştir. Hz. Peygamber (asv)’in içtihadında hata yapabileceği görüşü benimsense bile, o asla hatası üzerinde bırakılmaz, derhal tashih edilir. Sonunda mutlaka doğruya döner. Dolayısıyla ondan sadır olan hiçbir şeyde hata ihtimali yoktur .(29)

    Bu ifadelerden hareketle diyebilir ki, sünnetin tamamı vahiydir, diyenler pek de ifrat etmiş olmuyorlar. Zira, neticede sünnetin tamamı vahyin kontrolünden geçiyor, ya ibka ediliyor ya da tashih ediliyordu. Yani vahyin kontrolüne girmemiş bir uygulamanın varlığını kabul edemeyeceğimize göre netice olarak hepsinin vahye dayandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak sünnetin tamamının vahye dayandığını söylerken bununla Rasulullah (asv)’ın devrinde tesbiti yapılan ve bize kadar sahih olarak gelen sünnetleri kastettiğimizi de belirtelim.

    4. Vahyi takriridir

    Sünnet’i tarif ederken bir kısmının da takriri sünnet dediğimiz, Hz. Peygamber (a.s.m) huzurunda yapılıp da gördüğü veya duyduğu halde susması veya tasvip buyurmasıdır.(30) Yani Ashabı Kiram gerek önceki Cahiliye döneminden kalma bazı uygulamaları, gerekse kendi anlayış ifadeleri olarak yaptıkları konuşma, davranış gibi hususlardan birini Hz. Peygamber (asv), gördüğünde veya duyduğunda onları bazen düzeltiyor, bazen değiştiriyor, bazen da seslenmiyordu. Ashabı Kiram O’nun bu susmasını tasvip olarak değerlendiriyordu. Zira ümmetin yaptığı bir hatayı aynen bırakması, Hz. Peygamber (a.s.v) adına uygun olmazdı. Bu sebeple O’nun susmaları bile o fiil veya sözün yanlış olmadığı anlamına geliyordu.

    Ashab (r.a), Hz. Peygamber (a.s.v)’ın kontrolünde olduğu gibi, Resulullah (a.s.v) da İsmet sıfatının (31) bir gereği olarak, devamlı vahyin kontrolü altındaydı. Dolayısıyla O’nun hatasının düzeltilmeden bırakılmayacağı(32) ve bu uyarının da geciktirilmeden hemen yapılacağı(33) bilinmelidir. Bu özelliğiyle Hz. Peygamber (a.s.v) bütün insanlardan ve içtihada ehil olanlardan ayrılmaktadır.

    Daha peygamber olarak görevlendirilmeden önce bile bazı davranışlarından dolayı ikaz edildiği bilinmektedir.(34)

    Bir defasında, Kureyş çocukları ile oyun oynarken izarını çıkarıp taş taşımak istemiş, ancak bu durumdan şiddetle menedilmiştir. Yine zemzem kuyusunun tamiri için amcası Ebu Talib’e yardım maksadıyla izarını çıkarıp üzerine taşı koymak istemiş, fakat baygınlık geçirmiştir. Kendine geldiğinde ise, üzerinde beyaz elbise olan birinin örtünmesini istediğini söylemiştir.(35)

    Vücudunun görülmesi uygun olmayan hususlar için muhafaza edildiği gibi, o günün toplumunda görülen bazı nahoş uygulamalardan da korunmuştur. Kendi ifadesiyle, düğün gibi yerlerde yapılan oyun ve eğlencelere bakmak istemiş, ancak onları duyamamış ve uyuya kalmış, ondan sonra da peygamberlikle vazifeleninceye kadar kötülüğe bulaşmamıştır.(36)

    Henüz peygamber değilken ve ümmetine ve insanlığa örnekliği kesin olarak belirtilmemişken, böyle koruma altında olan bir zatın, bütün yönleriyle ümmetine ve insanlığa nümune olduğu bir dönemde muhafaza edilmemesi, hatalı ve eksik bir durum varsa düzeltilmemesi(37) düşünülebilir mi?

    Nitekim Kur’an-ı Kerim’de bunun misallerini görmekteyiz. Hz. Peygamber (a.s.v) vahyi muhafaza için endişe etmiş, ancak Allah Teala, buna mahal olmadığını bildirerek endişesini gidermiştir.(38)

    İnsanların hidayete gelmeleri, Allah’ın emrine uymaları hususunda O’nun vazifesinin yalnız tebliğ olduğu, vahyin ancak Allah’ın dilemesiyle olacağı, sonucu Allah’ın dilemesine bağlı olduğu(39) gibi hususlarda uyarılmış; mağfiret dilediği amcası Ebu Talib hakkında, ikaz edilerek dua etmekten men edilmiştir.(40)

    Diğer taraftan, Uhud Savaşı’ndan sonra düşmanlarına lanette bulunmaktan(41) ve Hz. Hamza (r.a)’a yapılan muamelelerden sonra müsle yapmak arzusundan(42) da vazgeçirilmiştir.

    Ayrıca, Bedir Savaşı’nda elde edilen esirlerle ilgili fidye karşılığı salıverilme fikrinden dolayı uyarılmış,(43) münafıklarla ilgili onları kazanma arzusuyla yaptığı uygulamadan men edilmiş(44), esirlerin arzusu için Allah’ın helal kıldığı şeyi kendine haram kılması sebebiyle de ikaz edilmiştir.(45)

    Bu ve benzeri ayetler Hz. Peygamber (a.s.v)’ın yaptığı bazı tasarruflarının rızayı İlahi’ye muvafık olmadığı durumlarda tashih edildiğinin açk göstergeleridir. Allah Teala, O’nu, önce muhayyer bırakıyor ve içtihat etmesini, ashabıyla istişare eylemesini istiyor. Sonuçta Allah’ın rızasına uygun ise öylece kalıyor, değilse tashih ediliyordu. Nitekim, önce müşrik çocuklarının babaları hükmünde olduğunu beyan edip, sonra cennetlik olduklarını söylemesi, ilk önceleri kelerin, meshe uğramış Yahudiler olduğunu söylemesi sonra bu görüşünden vahyin uyarısıyla vazgeçmesi, kabir azabı hakkındaki görüşün Yahudi fitnesi olduğunu söyledikten sonra, vahyin uyarısıyla kabir azabının varlığını beyan edip, dualarında ondan Allah’a sığınması gibi hususlar,(46) Kur’an vahyi dışında da kendisinin uyarılıp tashih edildiğini göstermektedir.

    İşte Resulullah (asv)’ın huzurunda yapılan veya haberdar olduğu bir fiil, hareket veya sözü yanlış olarak devam ettirmesi mümkün olmadığı ve bu tür takriri sünnetin ümmet için örnek olması kesin olduğu gibi, Allah’ın huzurunda Resulullah (a.s.v)’ın yaptığı davranış ve fiillerin de yanlış olarak devam etmesi söz konusu değildir ve bütün hayatı boyunca ondan sudur eden her şey daha da evleviyetle bizim için örnektir.

    Şu halde, Alim, Habir, Semi, Basir, Hakim olan Allah (c.c), Peygamber Efendimiz (asv)’den sadır olan her türlü söz, fiil ve davranışı ya tashih etmiştir, ya da aynen devam ettirmiştir. Bu dokunmayıp devam ettiği şeylere ister Hanefi ulamasının dediği gibi batınî vahiy diyelim,(47) isterse takriri vahiy diyelim, neticede Hz. Peygamber (a.s.m)’in sünnetinin vahye dayandığını ifade edebiliriz.

    Bundan hareketle, Hz. Peygamber (asv)’in içinde bulunduğu toplumun bazı örf ve adetlerini aynen devam ettirmesi, Allah’ın kontrolünden geçtiği ve bir nevi vahyi takriri olması sebebiyle, onlara sadece birer adet ve gelenek olarak bakmanın doğru olmayacağını düşünüyoruz. Zaten o uygulamaların temelden Hz. İbrahim (a.s) veya başka peygamberlere dayandığını önceden ifade etmiştik.

    Şu halde Hz. Peygamber (asv)’in sergilediği davranış ve hareketler, aynıyla Cahiliye de bulunsa bile, yanlış olsaydı, mutlaka vahiy tarafından tashih edilecekti. Tashih edilmeyenler ise tasvip edilmiş demektir denilebilir.

    DİPNOTLAR:

    1. “O kendilğinden konuşmaz. Onun konuşması ancak, bildirilen bir vahiy ile dir.” ayetinden kastedilenin yalnız Kur’an olduğu söyleniyorsa da, sünneti de ithtiva ettiğini belirten alimlerimiz vardır. Mesela, Elmalılı bu ayeti “O, yani Kur’an veya Onun nutku ancak bir vahiydir. Başka türlü söylenemez. Yalnızca vahyolunur.” diye tefsir ederek Sünnetinde vahiy edildiğine işaret etmiştir. (Yazır, Hak Dini VII, 457); Krş. Kurtubî, Tefsir, XVII,84-85; Aydınlı, Abdullah, Sünnetin Kaynağı Hakkında, Din Öğretimi dergisi, Sayı 37, Ank, 1992, s.48; Kırbaşoğlu, Sünnet, 236 vd.
    2. Bakara, 48; Ali İmran, 164.
    3. Nisa, 113; Cuma, 2.
    4. Hikmet’ten kastın sünnet olduğunu söyleyenler için bk. Hasan el-Basrî, Katade, Yahya b. Kesir, (Suyuti, Miftahu’l-Cenne, s.23); İmam eş-Şafii, er Risâle, 32,78,93.
    5. Kur’an ve Sünnet’in vahiy olması, aralarındaki farkın ne olduğu sorusunu akla getirmiştir. Aralarında mahiyet farkı olmadığı bu ayetten anlaşılıyor. Ancak biri vahy-i metluv, diğeri vahy-i gayri metluvdur. Suyuti bu hususu şöyle özetler: Allah’ın kelamı iki kısımdır. Allah Cibrile, “Peygamber’e Allah sana şunu şunu emrediyor, de.” Buyurur. Cibril’de muradı İlahiyi anlar ve Peygamber’e iletir. Bu aynen bir hükümdarın güvendiği birisini kendi namına elçi olarak tebasına göndermesi ve elçinin de hükümdarın arzusunu kendi ifadesiyle iletmesi gibidir. Diğeri ise Allah Cibril’e “Peygamber’e git ve şu kitabı ona oku” buyurur. O da aynen harfi harfine ona okur. İşte Kur’an vahyi ikinci kısma, sünnet vahyi birinci kısma benzemektedir. Bu yüzden Sünnetin manasıyla rivayetinin de caiz olduğunu söyler. Suyuti, el-İtkân, I,45; bk, Subhi es-Salih, Hadis İlimleri, s.261-262; Karaman, Hadis Usulü, s.9-10.
    6. Enfal, 7.
    7. Tahrim, 3.
    8. Hadisin başında, Kur’an’da bulduğumuzu alırız, onda olmayanı almayız diyecek bir takım insanların geleceğinin bildirilmesi, sonra da sünnetin verildiğinin belirtilmesi konumuz açısından önemlidir. bk. Ebu Davud, Sünne, 6.
    9. Kudsi, ilahi veya rabbani, adıyla ifade edilen bu hadisler, Allah’a (c.c) nisbetle söylenmiştir. Hem lafzı hem de manasının Allah’a ait olduğu veya aynı diğer hadisler gibi manası Allah’tan, lafzı Peygamberimiz (asv)’den olduğu ancak ümmetin dikkatini çekmek açısından böyle ifade edildiği gibi anlayışlar vardır. bk. El-Hadis, ve’l-Muhaddisun, s.18; Kavaidu’t-Tahdis, s.64 vd.
    10. bk, Buhari, İman, 37; Müslim, İman, 1; Ebu Davut, Sünnet, 16; Tirmizi, İman,4.
    11. Müslim, Cennet, 63-64; bk, Aydınlı, Sünnetin Kaynağı, s.50-51; Toksarı, Sünnet, s.98-99; Ebu Davud, Edeb, 48.
    12. Müslim, İman, 32-36; bk, el-Münavî, Feyzu’l-Kadir, VI, 289-290.
    13. Örnek için bk, Müslim, Cenaiz, 1; Tirmizi, İmam, 18; Cihad, 32.
    14. Bazı araştırmacılar, vahy ifadesinin geçtiği hadisleri, mana ile rivayet edildiğinden, genel olarak hadislerin vahyedildiğine delil teşkil etmeyeceğini iddia etse bile (Erul, Bünyamin, İslamiyat, C.1, s.1, s.55 vd.) bir başka makalesinde, Yüce Allah’ın Kur’an dışında, Hz. Peygamber (asv) ile iletişim içinde olmadığını söylememiz mümkün değildir. Diyerek, Rasulullah (asv)’ın tebliğ, talim, tezkiye ve beyan ile görevlendirildiğini söyler. Ancak buna Hikmet demenin daha doğru olacağını söyler. (Erul, Bünyamin, İslamiyat, C.III, s.1., s.184.
    15. Müslim, Hayız, 34.
    16. Buhari, Nikah, 108.
    17. Sırasıyla bk, Suyuti, Miftah, 29; Müsned, II, 85,160; Buhari, Edeb, 28; Müslim, 1,140; Ebu Davud, Menasik, 24,27; Tirmizi, Hac, 14; Ebu Davud, Salat, 2; Buhari, Bedu’l-Halk, 6; Ebu Davud, Sünnet, 9; Müsned, I, 191; İbn Hişam, Sire, III, 101-102.
    18. Suyuti, Miftah, 29.
    19. Abdülğani Abdülhalik, Hucce, 337; Sünnet’in vahye dayandığı hususunda icma olduğu söylenir. bk, a.e., s.338; Hasan b. Atıyye’nin de Sünnet’in Kur’an gibi vahye dayandığını söylediği rivayet edilir. Darimi, Mukaddime, 49.
    20. Vahyi Metluv Kur’an, vahyi ğayri mevlut sünnet tir diyen Şafii hazretleri, Sünnetin Kur’an’ı Kerim’de geçen “hikmet” olduğunu söyler. (er-Risale, 3-4,10; el-Ümm, V, 127,128.)
    21. İbn Hazım, el-İhkam, 93; Krş. Kırbaşoğlu, Sünnet, s.260-261.
    22. Gazali, Mustasfa, I, 83; Hattabi’nin de aynı kanaatte olduğu hk. bk. Hattabi, Mealimu’s-Sünen, V, 10.
    23. Çakan, İ.Lütfi, Hadislerde Görülen İhtilaflar ve Çözüm Yolları, İst, 1982, s.96.
    24. Bir kadının teyzesiyle ve halasıyla aynı nikah altında bulunamayacağını ifade eden hadis bu kabildendir. Buhari, Nikah, 27; Müslim, Nikah, 37-38.
    25. İpek elbise giymek haram olduğu halde, hastalığından dolayı Abdurrahman b. Avf’a (r.a) Hz. Peygamber’in müsaade etmesini misal verir. Bkz, Buhari, Cihad, 91; Libas, 29; Müslim, Libas, 24-26.
    26. İbn Kuteybe, Ebu Muh. Abdullah, Te’vilu Muhtelifi’l-Hadis, Beyrut, 1972, s.196 vd.
    27. Ruhu’l-Kudüs kalbime üfledi, gibi ifadeler bu kabilden vahiydir. İbn Mace, Ticaret, 2; Beyhaki, Sünen, VII, 76; Suyuti, Miftah, 30.
    28. Serahsi, Şemsuddin, Usulü’s-Serahsi, Beyrut, 1973, II, 90-96.
    29. Şatıbi, Muvafakat, IV, 19; Benzer görüşler için bkz, Abdülgani, Hucce, s.334 vd.
    30. Bkz, Aydınlı, Istılah, 148; Ayrıca bkz, Buhari, İ’tisam, 24.
    31. Peygamberlerin sıfatlarından olan ismet, Onların küfürden, Allah’ı bilmemekten, yalan söylemekten, hata etmekten, yanılgıya düşmekten, ihmalden, şeriatın tafsilatını bilmemekten uzak olduğu, bunlardan masum bulunduğu demektir. Hata üzere devam etmelerinin de mümkün olmadığı anlamındadır. bk, Gazali, Mustasfa, II, 212-214; Sâbûni, Maturidiyye Akâidi, trc. Bekir Topaloğlu, Ank. 1979, s.212-212; Yazır, Hak Dini, IX, 6357; Abdülgani, Hucce, 108 vd.
    32. Serahsi, Usul, II, 68.
    33 Sabuni, Maturidiyye, 121; Abdülğani, Hucce, s.222; İbn Teymiyye’nin Peygamberlerin hata üzere bırakılmayacağı görüşü için bkz. Abdülcelil İsa, İctihadü’r-Rasül, Mısır, ts. S.33.
    34. Allah’ü Teala’nın, O’nu (a.s.m) Cahiliye pisliklerinden muhafaza etmesi hk. bk. İbn sa’d, Tabakat, I, 121; Ebu Nuaym, Delâil, I, 129; Beyhakî, Delaîl, I, 313.
    35. Ebu Nuaym, Delail, I, 147; Ayrıca bkz, Buhari, I, 96; Müslim, I, 268; Beyhaki, Delail, I, 313-314.
    36. bk. Taberi, Tarih, II, 196; Ebu Nuaym, Delail, I, 143; Beyhaki, Delail, I, 315; Bir defasında O’nu (a.s.m) zorla bir eğlenceye götürmüşler, ancak O kaybolmuş, daha sonra ortaya çıkınca demiş ki; Beyaz ve uzun boylu bir adam bana; “Ey Muhammed! Sakın o puta el sürme, geriye dön” dedi. Krş. Müsned, II, 68-69; Köksal, İslam Tarihi, II,117-121.
    37. Geniş bilgi için bkz. Serahsi, Usul, II, 91; Gazali, Mustasfa, II,214; Sabunî, Maturidiyye, s.121; Abdülğani, Hucce, 221-222; Abdülcelil İsa, İctihad, s.31-33; Çakan, İhtilaflar, s.96,113; Erdoğan, Sünnet, 192 vd.
    38. Kıyamet, 16-17.
    39. Sırasıyla bk. Gaşiye, 21-22; Hud, 12; Kehf, 23; Kasas, 56; Yunus, 99; Şuara, 3.
    40. Tevbe, 113.
    41. Tirmizi, Tefsir, sure 3/12; Ali İmran, 128; Abdülcelil İsa, İctihad, s.95.
    42. Hz. Hamza’nın Kulak burun gibi organları kesilmiş, ciğeri sökülmüştü. İbn Hişam, Sire, III, 101-103. Ayet için bk. Nahl, 126-127.
    43. Enfal, 67-68. bk. Abdülğani, Hucce, 185.
    44. Tevbe, 88, 84; bk. İbn Kesir, Tefsir, II, 378; Abdülcelil İsa, s.105.
    45. Tahrim, 1-2.
    46. bk. Abdülcelil İsa, İçtihad, s.59-66.
    47. bk, Serahsi, II, 90-91; Tehanevi, Muh.Ali b. Ali, Keşşafu İstilahati’l-Fünün, İst, 1984, II, 1523.
    sorularlaislamiyet.com
    (Dr. Ahmet Çolak)

  11. HADİS-İ ŞERİF’LERİ HAFİFE ALAN MEHMET ÇELİK’E AÇIK MEKTUP – Ebubekir Sifil
    Sayın Çelik;
    Bu ülkedeki çoğu insan gibi ben de sizi televizyon ekranlarından tanıdım. Turgay Güler’le Ülke TV’de yaptığınız Tarih konuşmalarını ben de herkes gibi kaçırmamaya çalıştım. Bilhassa Yakın Tarih konusundaki çarpıcı tesbitleriniz, cesur çıkışlarınız, dik duruşunuz… karşısında, izleyen herkes gibi ben de “Budur!..” dedim. TRT 1’deki o talihsiz konuşmanıza kadar, bahsinizin açıldığı ortamlarda müşterek takdir cümleleriyle anıldınız hep…
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Hadis’e/Sünnet’e saldırmanın bu ülkede “prim yapma”nın en kısa yolu olarak keşf edildiği son çeyrek asır boyunca gerçekten çok “ibretlik manzara” gördük. İstikametini şaşırmış çok insanın çok çamlar devirdiğine şahit olduk. Çok “merd-i kıbtî”ler gördük, “sirkatin söylemek”ten başka mahareti olmayan. Siz de o kervana dahil olduysanız, sadece sizin adınıza üzülürüz, sizin akıbetiniz adına…
    O programda Müslümanlığı, Yahudilik ve Hristiyanlığın yanına koymanız, İslam’ın tahrif edilmemiş bir din olduğu hakikatini, “Müslümanlar böyle derler”e indirgemeniz, üstüne üstlük “1400 yıldır insanlar tarafından kullanılan bir din, elbette bazı çıkmazlarla ifade edilmeye başlanır” gibi, ne kurgusu ne de ifade tarzı hakikatle bağdaşan cümleler, ciddi bir algı ve ifade problemine maruz bulunduğunuzu gösteriyor.
    Hadislerin yazıya geçiriliş süreci, Hadis alimlerinin hadisler hakkındaki tashih/taz’ifinin senede inhisar ettirilmesi, “sahih hadis” tabirinin, ilgili hadisin % 60 oranında sahih, % 40 gayri sahih olabileceğini anlattığı… gibi gibi bir yığın gaf da cabası…
    “Müslümanların Kur’an’dan uzaklaştığı” söylemi, o programda sizin de sıklıkla başvurduğunuz bir illüzyon olarak İslam’ın, hatta bizzat Kur’an’ın tahrifinin en önemli manivelasıdır. “Sokaktaki/medyadaki İslam algısı” ile kaynaklardaki arasındaki azim farka işaret edebilecek algı seviyesinin dahi uzağında bulunduğunuzu görmek hem şaşırttı, hem üzdü… Bu ümmetin müctehidlerinin, alimlerinin ictihad edip fetvalar verirken Kur’an’dan bihaber olduğu şeklindeki o genellemeci ifadeleriniz belki İslam’ın çağdaş dünyada yeri olmadığını söyleyen malum çevrelere payanda teşkil etti; ama o sözlerinizin hakikatle en ufak bir irtibatının olmadığı, bu dinin kaynaklarına vakıf olanların gizlisi değil…
    Bütün bu hususlar üzerinde uzun boylu konuşmak, tartışmak gerekir. Esasen konuyla ilgili pek çok ilmî çalışmada bu meseleler enine-boyuna tartışılmıştır. Dolayısıyla bir ilim adamı, özellikle de ihtisası farklı bir alanda şekillenmiş bir ilim adamı olarak bu noktalarda söylediklerinizi “doğruluğu ispatlanmış kesin ilmî veriler” gibi sunmaktansa, “ben böyle düşünenlerdenim, şöyle şöyle düşünenler de var” diye takdim etmeniz daha gerçekçi ve inandırıcı olurdu…
    Sözü fazla uzatmış olmamak için burada, “altın vuruş” kabilinden zikrettiğiniz o rivayet üzerinde durmayı tercih edeceğim:
    Sâbit el-Bünânî isimli tabiînin Hz. Enes (r.a)’dan rivayeti olarak nakledilmiş olan rivayete göre Sahabe’den gaza için Medine dışına gitmiş; hanımına da evden çıkmamasını söylemiş. Alt katta oturan babası hastalanınca kadın, Efendimiz (s.a.v)’e haber göndererek izin istedi. Ancak Efendimiz (s.a.v), “Kocana itaat et” diye mukabele etti. Derken babası öldü. Bu defa da kadın, babasının cenazesine iştirak etmek için izin istedi. Ancak Efendimiz (s.a.v) yine kocasına itaat etmesini söyledi ve şöyle buyurdu: “Allah, kocasına itaat ettiği için o kadının babasını bağışladı.”
    Hadisi naklederken yaptığınız ilaveleri/süslemeleri bir kenara bırakarak söyleyelim: Siz ısrarla tekrarladınız ve belki insanları inandırdınız, ama bu rivayet ne el-Buhârî, ne de Müslim tarafından zikredilmiştir. (Bu iki imamla mahkeme-i kübrada “iftira” suçundan hesaplaşırsınız artık.) Benim tesbit edebildiğim kadarıyla bu rivayet et-Taberânî[1], Abd b. Humeyd[2], el-Hâkimu’t-Tirmizî[3]tarafından nakledilmiş.
    et-Taberânî’nin zikrettiği senedde bulunan Isme b. el-Mütevekkil hakkında el-Ukaylî ve İbnu’l-Cevzî, “Vehmi çok, zabtı yetersiz” demişler[4], İmam Ahmed de “Onu tanımıyorum” ifadesini kullanmış ve naklettiği bir rivayeti zikrederek, “Bu hadisin aslı yoktur” demiştir.[5] Evet, İbn Hibbân bu zatı es-Sikât‘da zikretmiştir[6]; ancak onun tashih/tevsikteki gevşekliği ehlinin malumudur.
    Bu zatın rivayeti kendisinden aktardığı Zâfir b. Süleymân, hakkında ihtilaf edilmiş bir ravidir. Kendisini güvenilir bulanlar yanında, taz’if edenler de vardır.[7]
    Abd b. Humeyd’in rivayetine baktığımızda, orada da Yûsuf b. Atıyye isimli raviyi görüyoruz ki, pek çok Hadis tenkitçisi taraından taz’if edilmiş[8], hatta İmam el-Buhârî onun hakkında “Münkeru’l-hadis’tir” demiştir.[9]İmam el-Buhâr’nin, “Kimin hakkında “münkeru’l-hadis’tir” demişsem, ondan rivayette bulunmak helal değildir” dediğini[10] daha önce de bir vesileyle zikretmiştim.
    Şimdi böyle bir rivayetin hangi kaynakta geçtiği konusundaki mübalatsızlığınızı mı konuşalım, sıhhat-zaaf durumu hakkındaki bilgi eksikliğinizi mi söz konusu edelim, yoksa yaptığınız genellemeler üzerinde mi duralım?
    Bir ilim adamı olarak tek bir şey geliyor dilime:
    Yazık, çok yazık!…
    Not: Bu yazı, Prof. Dr. Mehmet Çelik’in TRT1’de geçtiğimiz hafta katıldığı “Gündem Ötesi” adlı TV programında söyledikleri üzerine yazılmıştır.
    Ebubekir Sifil
    https://ebubekirsifil.com/prof-dr-mehmet-celike-acik-mektu…/
    Dipnotlar:
    1. et-Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, VII, 332.
    2. el-Keşşî, el-Müntehab min Müsnedi Abd b. Humeyd, II, 309.
    3. el-Hâkimu’t-Tirmizî, Nevâdiru’l-Usûl, I, 558.
    4. el-Ukaylî, ed-Du’afâ, III, 340; ez-Zehebî, Mîzânu’l-İ’tidâl, III, 68; İbnu’l-Cevzî, ed-Du’afâ, II, 175.
    5. İbn Hacer, Lisânu’l-Mîzân, V, 440-1.
    6. İbn Hibbân, es-Sikât, VIII, 520.
    7. Bkz. el-Mizzî, Tehzîbu’l-Kemâl, IX, 267-8.
    8. Bkz. el-Mizzî, A .g.e., XXXII, 43 vd.
    9. Bkz. el-Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr, VIII, 386.
    10. Bkz. ez-Zehebî, Mîzânu’l-İ’tidâl, I, 6; II, 202; es-Sehâvî, Fethu’l-Muğîs, II, 295; es-Süyûtî, Tedrîbu’r-Râvî, I, 582.

  12. DEĞİŞİK BİR HADÎS İMHA YOLU: PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN DÎNLE İLGİLİ DÜNYA İLE İLGİLİ SÖZLERİ AYRIMI-Prof Dr. Durmuş Ali Kayapınar

    İslâm’ın dış düşmanları ‘Islahatçı müslüman’ olarak niteledikleri dm devrimcisi iç düşmanlarına, başta Buhârî ve Müslim olmak üzere, peygamberlerinin bütün hadîslerini yeni baştan, kişilere göre değişebilen, akıl ve mantık süzgecinden geçirerek, akıllarına uymayanlarını -hangi devrimci (!) müslümanın aklına hangi hadîs, hatta âyet’in yatıp yatmayacağını tahmîn işini okurların değerlendirmesine bırakmak gerek-kaldırıp atma görevi vermekle yetinmemekte; buna bir de bütün müslümanlara yükledikleri, Hz. Muhammed S. A.’in peygamber sıfatı yla söylediği hadîsler ile beşer sıfatıyla söylediği hadîsleri birbirinden ayırıp, bunlardan beşer sıfatı’yla söylediği hadîsleri kaldırıp atarak, dînî hükümleri dünya işlerinden ayırmaları görevini yüklemektedirler. Diyorlar ki:
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    “İslâm dîninin hakîkî veçhesine dönecek olursak görürüz ki. Hz. Peygamber’in ta’limâtı ancak din ve ahlâk ile alakalı veya bunlardan doğmuş ise müslümanları bağlar: fer’î olan dünya hayatına âit ve Hz. Peygamber’in rey yolundan söylediklerine gelince, bunlara uymak zaruri değildir. Bunun delili. Müslim’in Sahîh’inde rivâyet ettiği şu hadistir.198 “Hz. Peygamber hurmaları tozlaştıran bir güruha rastlamış ve bunların ne yaptıklarını sormuş, kendisine “tohum aşısı yaptıkları” söylendi. Hz. Peygamber: “yapmasalar iyi olur” dedi. O’nun bu sözünü yapanlara ilettiler. bunlar da tozlaştırmayı terk ettiler: fakat hurma meyvaları iyi olmadı. Hz. Peygamber bundan haberdâr olunca şöyle buyurdu: “Ben bir beşerim.Size dîninize ait bir şeyi emrettiğim zaman, onu yapın, kendi re’y ve içtihadımdan bir şey söylersem ben bir beşerim, siz dünya işinizi benden daha iyi bilirsiniz” 199

    Nebi (s.a.v.) burada tecrübeye önem verilmesi için böyle buyurmuştur. (Dünya işlerini siz daha iyi bilirsiniz) demek, dünyanıza faydalı olan şeyleri bulup yapmanız için benim bildirmeme lüzum yoktur demektir. Dini vazifelerinizi, ibadetlerinizi bilemezsiniz. Onları benden öğreniniz demektir.

    198 Sahîhu Müslim: 7/95, Fezâil: 139-140. 141; İbnu Mâceh, Ruhûn: 15; Ahmed b. Hanbel: 1, 162, 3, 152.
    199 el-Mahmasânî, Suphî, Yeni Gelişmeler Karsısında İslâm Hukuku: 72, 73.

    HZ. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN SÖZLERİNİN “BEŞER-MUHAMMED VE PEYGAMBER-MUHAMMED” İN SÖZLERİ AYIRIMINA TABÎ TUTULMASININ HEDEFİ

    Sonra bu kimselerin “Beşer-Muhammed”, “Peygamber-Muhammed” esâsına göre. hadîslerin ikiye ayrılması safsatalarına örnek olarak bulabildikleri ve insanları aldatmaya uygun görerek her yerde temcid pilavı gibi tekrarlayıp durdukları sâdece iki, ya da üç örnekten bin ve en çarpıcı buldukları işte bu örnektir. Zâten böylesine geniş kapsamlı ve tehlikeli bir ayırım için bir başka örnek bulmaları da mümkün değildir.
    Bir de, madem yukardakı “acve hurması” hadîsini akıl ve mantık dışı kabul ederek kaldırıp atmayı öneren bu zâtlar, neden aynı gerekçe ile bu döllenme hadîsini de kaldırıp atma yoluna gitmiyorlar da -ki bu onların mantığınca yanlışlığı kesinlik kazanmış bir hadîs- “sahih ama Peygamber’in peygamber olarak değil de beşer olarak söylediği hadîsler” şeklinde, daha değişik bir gerekçe îcâd ederek, mevzu’ olduğunu isbâtlamada güçlüğe düşecekleri hadîslerin imhası için yeni bir çâre daha bulma ve değişik bir tuzak daha kurma yoluna gidiyorlar?!. Neden daha düne kadar hiç duyulmayan ve bugün çoğu Müslümanların haberi bile olmayan böyle yeni bir çaptırmaya ve değişik bir fitne çukuru daha açmaya ihtiyaç duyuyorlar?!..
    Bunların bilim adına(!) bu gibi çirkin oyunları oynamaları, biri yürümeyince öbürünü çalıştırmayı planlamaları ve bu salyongozlarını Müslüman pazarlarında pazarlayıp durmaları yadırganmamalıdır. Zira, onlar kanlarına kanı karışanlarla birlikte, ırsî, tahrif, tahrip ve tezvir maharetlerini kendi kitaplarını tanınmaz hâle getirmek ve peygamberlerini katletmekle ispatladıkları gibi, İslam’ı tahrib ve sağlam kaynaklarını tahrifte de kullanmaktadırlar. Soydan gelen bu özelliklerfiyle Müslümanları da sırtından hançerlemeleri kadar tabîî bir şey olamaz bunların ve özellikle mürted yandaşlarının!… öyle ya, herkes Hadîs-i Nebevî’lerı kendi kasır aklı ve göreceli mantığıyla: “Bu hadîs, dünya ile ilgili at, bu değil dursun!” diye ayırmaya ve istediğini atıp, işine geleni kullanmaya kalkarsa sonuç ne olur?!…

  13. VAHYİN DİĞER BİR ÇEŞİDİ OLAN SÜNNETE YÖNELTİLEN SALDIRILARIN İÇ YÜZÜ-Prof Dr. Durmuş Ali Kayapınar

    ALLAH KELÂMININ SINIRLARI ‘VAHYİ METLÜVV VE VAHYİ GAYRİ METLÜVV’

    İlerde de üzerinde durulacağı üzere ‘Allah Kelâmı’, ‘Vahy-i Metlüvv’ ve ‘Vahy-i Gayr-i Metlüvv’ kısımlarına ayrılır. Vahy-i Metlüvv demek, hiç kimsenin hiç bir suretle hiçbir katkısı olmadan hem lafzı, hem de mânâsı Allah’dan gelen vahiy demektir.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Kur’ân-ı Kerîm’ın tamamı “Vahy-i Metlüvv” dür. İstisnasız bütün lafız ve mânâları Allah’tandır. Sünnet ise, “Hadîs-i Kutsi” ve “Hadîs-i Nebevi” kısımlarına ayrılır. Kutsî hadîsler de, meşhur olan kavle göre Kur’ân gibi, lafzı da mânâsı da Allah’tan olduğu için, “Vahy-i Metlüvv”e girerler. Bunların Kur’ân’dan farkları, Kur’ân’ın mu’ciz: (benzeri beşer tarafından getirilemez), lafzıyla ibâdet edilir (mesela, namaz kılınır) ve Kur’ân olarak ancak kendi lafzıyla edâ edilir olmasıdır. Kutsî ve Nebevi hadîslere ise ümmete harfıyyen muhafaza külfeti yüklememek için bu şartlar konmamıştır.143
    Kısacası Kur’ân Allah katından hem lafız hem de mânâ olarak i’câz ve lafızlarıyla teabbüd vasıflarıyla: sünnet ise i’câz vasfı şart olmaksızın, kısmen hem lafız, hem de mânâ, kısmen de, sâdece mânâ olarak gönderilmiştir. Sonuçta bu iki kaynağın her ikisi de mânâ olarak Allah’tan gelmişlerdir. Dolayısıyla bin diğerinin devamı ve mütemmimi durumundadırlar. Ve Kur’ân’sız sünnet ve Sünnet’siz Kur’ân düşünülemez.

    143 ez-Zerkânî, Menâhil: 1/44.

    Zira Cenâb-u Hakk Peygamberinin durumunu kendi diliyle şöyle belirlemekte: ‘bana vahyedilene tâbi olurum.’ 144 “O (Muhammed, kendi keyfî) arzu ve hevesiyle konuşmaz. (Kurân ve Hadîs olarak) O’nun konuştuğu her şey kendisine iyhâ edilen bir vahiyden başka bir şey değildir . “145 âyetleriyle bu durumu tasrîh buyurmakta ve sünnetin. Kur’ân’ın lâzım-ı gayri müfârikı olduğunu ortaya koymaktadır Bu itibârla Kurân’ı yıkmak Hadîsi, Hadîsi yıkmak da Kur’ân’ı yıkma anlamına gelmektedir. İslâm binasını yıkmaya ha temelinden başlamış üzerine binayı çökertmişsin, ha tavanından başlamış temele kadar gitmişsin, sonuç çok fazla değişmez.
    İslâm düşmanlığını bir kara sevda hâline getiren bu Yahûdî, hıristıyan ve müşrik milletler konfederasyonu, ittifakla bu işi kıvırabilecek en güçlü engerek olarak kabul ettikleri Yahûdî Goldziher’in önderliğinde Kur’ân-ı Kerîm’e yaptıklan haksız isnâd ve iftiraları, gaddar ve akıl almaz saldırıları amansız bir şekilde bir yanıyla yine Allah kelâmı olan Hadîs’e yöneltmişlerdir. Onların nazarında: “Hz. Muhammed S.A.. (hâşâ) bir şeytan. Kur’ân-ı Kerîm de boş ve asılsız sözler yığını oldu.”
    Müsteşrikler, muhtelif cihetlerden Kur’ân-ı Kerîm’de şüphe meydana getirmek için boşu boşuna bu kadar çabaladıktan, araştırmaktan yorulup bu girişimleri Kur’ân’a sımsıkı sarılan müslümanlarda kendileri açısından müsbet hiçbir te’sir meydana getirmeyerek, kayaları yerinden oynatmak için onlara boynuzlarıyla süsüp. sâdece kendisine zarar veren dağ keçisinin durumuna düştüklerini anladıktan sonra, bu defa, şüphe uyandırmanın yönünü başka bir tarafa çevirmek istediler. Yanı önceki neticesiz çabalarına devam etmekle beraber. İslâm’ın ikinci kaynağı olan Sünnet hakkında şüphe uyandırmaya başladılar. Hadîs-i Şerif hakkında geniş ve kapsamlı bir şekilde şüphe meydana getirmek için çaba göstermeye başlayan ilk müsteşrik, hadîsi en iyi bilen (!) olarak gördükleri Yahûdî asıllı Goldziher’dır.147

    144 Ahkâf sûresi, âyet: 9. 145 Necm sûresi, âyet: 3-4.
    146 Zakzûk, Mahmud Hamdi, Oriyantalizm veya Medeniyet Hesaplaşmasının Arka Planı: s:22.
    147 Zakzûk, Mahmud Hamdı, Orıyantalizm veya Medeniyet Hesaplaşmasının Arka Planı: s: 96

    GAYR-İ METLÜVV ALLAH KELÂM’I HADÎS’E YÖNELTİLEN SALDIRILAR VE CEVAPLARI,

    Dr. Mustafa Es-Sibâ’î. müsteşriklerin Sünnet karşısındaki tutumları üzerinde dururken özetle şunları kaydetmiş ve: “Herhalde hadîs sahasında müsteşriklerin en tehlikelisi, en geniş bilgiye sahip olanı, en çok pislik ve fitne fesatçı olanı şu Macar Yahûdîsi müsteşrik Goldziher olsa gerek… Çünkü o arapça kaynaklara büyük ölçüde vâkıftır. “Şeyhu’l-Müsteşrikin”. “Müsteşriklerin Lideri” kabul edilmiş, kitapları ve araştırmaları çok önemli, verimli birer başvuru kaynağı olmuş ve bu özelliğini hâlâ sürdürmektedir.148 Demiştir.
    İslâm Ansiklopedisinin Hadîs maddesini yazan Fueck de O’nun hakkında şunları söylüyor: “İlim, Goldziher’in hadis konusundaki yazdıklarıyla kendisine çok şey borçludur. Müsteşriklerin îslâmi araştırmalarında Goldziher ‘in tesiri, bütün çagdaşlarınınkinden büyük olmuştur. O. bu sahalardaki araştırmaları kesin bir şekilde sınırlayıp yönlendirmiştir”
    Dr. Mustafa es-Sıbâ’î, Goldziher (1850/1921) önderliğindeki iftira kampanyasının sâdece Kur’ân’a âit konularla sınırlı kalmayıp. Peygamber S.A.’in hadîslerine de sirayet ettiğini, Kur’ân konusunda olduğu gibi, sünnet konusunda da İslâm düşmanlarına, İslâm’ı yıkmak için, hiçbir değer veya ahlâki sınır tanımayan iğrenç ipuçları verdiğini şu ifadeleriyle dile getirmektedir.
    Goldziher yukarda belirttiğimiz, İslâm’ın ilk kaynağı Kur’ân-ı Kerîm’e uyguladığı: Mezhepler arası ihtilâf ve siyâsi kırgınlık eseri zıtlaşmalardan yararlanma taktiğini ikinci kaynağı sünnet’e de ayniyle uygulamaktadır. “Dirâsâtün îslâmiyye” adıyla arapçaya çevrilen ” Muhammedaniche Studien ” adlı kitabının 2. cildinde150 diyor ki:

    148 Es-Siba % Mustafa, es-Sünneîü ve Mekânetühâ: 298-299. Koçyiğit, Talat, Hadîs Tarihi: 140. Zakzûk, Mahmud Hamdı, Oriyantalizm veya Medeniyet Hesaplaşmasının Arka Planı: 97-98.
    149 Zakzûk. Mahmud Hamdı, Oriyantalizm veya Medeniyet Hesaplaşmasının Arka Planı: 96. Fueck, Op. Cit. S.23J.
    150 Koçyiğit, Talat, Hadîs Tarihi: 140. Es-Siba’î, Mustafa, es-Sünnetü ve Mekânetühâ: 299.

    “Hadîs’in büyük bir kısmının çocukluk devresinden itibaren İslâm ‘in bir vesikası, bir kaynağını teşkil ettiği fikri, doğru bir fikir değildir. Aksine Hadîs, İslâm’in olgunluk çağında ortaya çıkan gayretlerin bir ürünüdür. Zira birinci asırda Emevîlerle dürüst âlimler arasında Hz. Ali (40/660) ve Muâviye (60/680) taraftarlığı konusunda husûmet ve kavgalar şiddetlenmiş; âlimler, tedvin edilen hadîsler içerisinde mezkûr meselede kendilerine yeterli malzeme bulamayınca ortaya çıkan taşkınlıklar, sapıklıklar ve doğru yoldan uzaklaşmalarla mücâdele uğrunda yaptıkları inancıyla, dinin ruhuna aykırı düşmeyeceği düşüncesiyle hadîs uydurmaya başladılar. Önceleri hadîs uydurma sahaları Ehl-i Beyt’in medhine yönelik idi. Sonra bu kendiliğinden Emevîleri kötüleme ve onlarla mücâdeleye yöneldi. Alimler bu konuda kendilerine yardımcı olacak hadîsler uydurdular. Aynı zamanda Emevî hükümeti de buna zıt istikâmette çalışıyor, kendi bakış açılarına destek verecek hadîsleri uyduruyor veya başkalarını bu uydurmaya yönlendiriyorlardı. Ayrıca bu sahada kendilerine yardım edecek bazı âlimler de bulabildiler. O kadar ki, Emevîler kendi dehâları sayesinde, halk arasında şöhreti yayılmış olan İmâm-ı Zühri (123/740) gibi zatları hadîs uydurmada kullanmayı fırsat bilmişler ve Abdülmelik b. Mervân (133/750), insanları hacc için Kâ’be’yi ziyaretten men etmiş, haccetmeleri ve etrafını tavaf etmeleri için Kâbe yerine Mescid-i Aksâ’dakı Kubbetü’s-Sahra’yi yaptırmış. Bir dînî inanç olarak halkın hacc için oraya yönelmesini istemiş. İmâm Zühri’yi (123/740) de bu gayesini gerçekleştirecek hadîsler uydurmaya teşvik etmiş. O da:
    “Üç mescidden başkasına yolculuk edilmez. Ancak benim şu mescidim, Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa müstesna (Yani sâdece bunlara yolculuk edilebilir). ” Hadîsi ve: “Mescid-i Aksa’da (kılınan bir) namaz, başka (mescid)lerde kılınan bin namaza bedeldir…” hadîsini ve benzeri daha birçok hadîsleri uydurmuş Bununla da kalmayarak birçoklarının kendi adına hadîs uydurmasına müsâde etmiş ve Emevi emirlerinin kendisini hadis uydurmaya zorladıklarını söylemiştir. Ayrıca Emevîlerden İbrahim b. Velîd (132/749), İmam Zühri’ye (123 /740) bir sayfa getirip önüne koymuş ve bu sayfa içerisindeki hadisleri kendisinden işitip naklettiğini kabul etmesini ve bunları yaymasına izin vermesini istemiş, Zührî de fazla tereddüd etmeden, ona kendi adına hadis uydurması için icazet vermiştir.

    151 es-Sibâ’î, Mustafa, es-Sünnetüve MekânetühâFi’t-Teşrî’il-İslâmî: 299.
    152 Koçyiğit, Talat, Hadîs Tarihi: 141. Es-Siba’î, Mustafa, es-Sünnetü ve Mekânetühâ: 299-300.
    153 es-Sibâ’î, Mustafa, es-Sünnetüve Mekânetühâ Fi’t-Teşrî’il-İslâmî: 300.

    Oysa hadîs öğreniminde zorunlu bir uygulama vardır. O da İbnü Salâh’m (643/1148)’da “Mukaddime” sinde tasrîh ettiği gibi, hadîs İmâmı’nın talebelerine tedrîs ettiği hadîsleri: “Münâvele ve Arzu’l-Münâvele” denilen dakîk bir usûlle dinleyip bir bir gözden geçirdikten sonra: “Benden aldığın bu hadisleri başkalarına rivayet edebilirsin’ şeklinde icazet verir. Bu, hadîs rivayet ve naklinde önemli bir prensiptir. İbnü Asâkır (571/1175), İbrahim b. Velîd’ın (132/749) de ez-Zührî’nin (123/740) talebelerinden bin olduğunu ve ondan aldığı hadîsleri yazarak kendisine arzettıkten sonra İmâm-ı Zühn’nin (123/740) kendisine icazet verdiğini kaydetmektedir. Goldziher (1850/1921) ise Emevî halîfelerinin İmâm-ı Zührî (123/740) gibi büyük âlimleri hadîs uydurmaya zorladığını, İbrahim b. Velîd (132/749) gibi halîfe çocuklarının o günkü hadîs imamlarından ders ve icazet almalarını istismar etmiş ve önceden peşin hüküm olarak belirlediği İslâm’ın ana temellerini ortadan kaldırma hedefini gerçekleştirmek için ilmî belgeleri burada da tahrif yolunu seçmiştir.154
    Goldziher bu yersiz ıddıâ ve geçersiz iftiralarını şöyle sürdürüyor.
    “Ne varki mesele siyâsî emellere veya Emevî sülâlesi çıkarma hizmet edecek hadîsleri uydurma sınırında kalmadı. Aksine Medinelilerin kabul ettiği hadîslerle uyuşmayan, ibâdetle ilgili dînî konulara da aksetti. Hadîs uydurma ile ilgili bu hal, ikinci asırda da devam etti. Bu asırda Hadîs’in sağlamlığını kabul, sâdece şekle yönelik bir kabulden ibaretti. Zira isnadı sağlam hadîsler arasında, pekçok (Mevzii’): uydurma hadîsler vardır. Bu anlayışta olanların noktayı nazarlarını hadîs olarak Heri sürülen şu söz te’yîd etmektedir: Gûyâ Rasûlüllah S.A. buyurmuş ki: “Benden çok hadîs rivayet edilecek. Kim size bir hadîs rivayet ederse, onu Allah’ın kitabına uyarlayın. Ben söylemiş olayım, olmayayım, Allah’ın kitabıyla uyuşanlar bendendir…’ ve daha bir takım örnekler…155

    154 es-Sibâ % Mustafa, es-Sünnetü ve Mekânetühâ Fi ‘t-Teşrî’il-îslâmî: 325, 326.
    155 es-Sibâ’î, Mustafa, es-Sünnetüve Mekânetühâ Fi’t-Teşrî’il-İslâmî: 301.

    “Ben söylemiş olayım, söylemiş olmayayım?!.’ Ne demek?! Bu. apaçık ve katkısız bir iftira… Zira bu sözü hadîs imamları tenkîd süzgecinden geçirmiş ve mevzu’: uydurma olduğuna karar vermişlerdir. Mevzu” olduğuna karar verdikleri bir hadîsi nasıl kendilerinin tâkîb edecekleri bir prensip olarak değerlendirebilirler?!..156
    “Böylece durum öyle bir dereceye vardırılmış ki. bir kimse bir başkasının düşüncesini kötü diye nitelendirdiğinde, Hz. Muhammed S.A.’m prensip ve tavsiyeleri arasında doğru adına hiçbir şey yokmuş ve bunlar tümüyle yanışmışcasına “Muhammedi hir düşünce!…’ diyerek onları küçümseme ve hakaret sembolü hâline getirir olmuştur…”
    İslâm Ansiklopedisi’nın hadîs maddesini yazan T.H W. Juynbol, ansiklopedide yedi sayfalık yer verilen yazısında hep Goldzıher’den yararlanmış ve İslâm peygamberinin hadîsleri adına özetle şu hezevânlara yer vermiştir:
    “Büyük fetihler, kelâmı yeni meseleler ve diğer dinlerin tesirleri hadislerin kasten tahrifine saik oldu… ”

    156 es-Sibâ’î, Mustafa, es-Sünnetü ve Mekânetühâ Fi’t-Teşrî’il-îslâmî: 301.

    “Peygamberin kavil ve fiillerini yeni zamanın düşüncelerine uygun şekle soktular. Hıristiyan akidelerinden, İncil’in ve apokrif (uydurma) kitapların fıkralarından, Yahudi fikriyatından, yunan feylezoflarının nazariyelerinden vb. bazı müslüman muhitlerde rağbet bulan herşey hadîslerde peygamberin sözleri imiş gibi yer buldu… ”
    “Hiçbir vicdan endişesine düşülmeden… bir takım yeni akideler, düsturlar, ahkâm, helâl, haram, ahlâk, yiyecek içecek, şer’î hükümler, medenî ve cezaî hukuka, muaşeret ve âdaba, âhiret, cennet cehenneme, hilkate vahye, hâsılı insanla Allah arasındaki münâsebetlere tealluk eden her şeye dâir hadîsler meydana getirilip peygambere isncid edildi.. “160

    157 Zakzûk, Mahmud Hamdi, Oriyantalizm veya Medeniyet Hesaplaşmasının Arka Planı: s: 23, 24.
    158 İslam Ansiklopedisi: 5/48. 159îgnaz, Goldziher, Muhammedaniche Studıen: II. 6, 8, 382.
    160 İslam Ansiklopedisi: 5/48.

    “Zaman geçtikçe hadîs vaz’ı arttı. Bu suretle her taraf kendi görüşlerini peygamberin hüküm ve kararlarına istinâd ettirmeye çalışıyordu. Kendi reyini buna istinâd ettirebilen, kesinlikle haklı oluyordu. Böylece birbirini nakzeden birçok hadîsler meydana geldi.. Keza büyük fırka mücâdelelerinde her iki tarafın peygamberle ihticâc etmesi âdet idi…
    “Mütenâkız (çelişkili) hadîsler itimâda şâyanmış gibi. büyük hadîs mecmualarında yanyana derç olunmuştur ki bu hadîsler, İslâm ‘in iç tekâmülünün seyrini tâkib için tarihçilere paha biçilmez hazineler değerindedir.. ”
    “El-Buhâri (256’869) ve diğer sahihleri te’lîf edenlerin meziyetleri, haksız olarak iddia edildiği gibi, yayılmış bulunan hadsiz hesapsız hadîslerinin hangilerinin mevsuk ve hangilerinin uydurma olduğunu ilk defa te’yîd etmelerinde değil, bundan çok daha ziyâde o devirlerin Sünnî muhitinde umumiyetle mevsuk tanınmış olan hadîsleri derlemiş olmalarındadır. ”

    161 lgnaz, Goldziher, Muhammedaniche Studien: II. 88. İslam Ansiklopedisi: 48.
    162 İslâm Ansiklopedisi: 5/50
    163 İslâm Ansiklopedisi: 5/52

    “Ed-Dârekutnî (385/995) Buharı ve Müslim ‘in kitaplarında zikredilen 200 hadîsin zayıf olduğunu ortaya çıkaran bir eser yazdı”. 164
    Görüldüğü gibi Kur’ân düşmanlığının lideri Goldzıher. hadîs konusunda da Kur’ân metninin muharreri iğini isbât için izlediği yolun aynısını izlemiş ve Kur’ân’ın metnini ihtilâflarla dolu “Mezhebi tefsir”lerin oluşturduğunu iddia ettiği gibi. Hadîs Metni’ninde sonraki devrelerde çıkan Alevî-Sünnî kavgaları gibi toplumsal gelişmelerin eseri olduğunu iddia ederek, günümüzün modası hâline gelen ‘Mevzu” uydurma hadîs furyasının temellerini atmıştır.
    Her ne kadar ilk bakışta hadîs, bizim sadedinde olduğumuz, Kur’ân’a karşı ilen sürülen iddialar konusu dışında ve daha ziyâde hadîs uzmanlarını ilgilendiren bir konu gibi görünüyorsa da: aslında bir “Vahy-i Gayr-i Metlüvv” olarak Kur’ân’dan tamamen ayrı düşünülemeyeceği ve Kur’ân’dan sonra İslâm’ın ilk kaynağı olması dolayısıyla, sanırım bizi konumuz dışına çıkarmaz.
    Ayrıca bu konu, İslâm düşmanlarının hadîs’e yönelttikleri, îtirâzlar, Kur’ân’a yönelttikleri itirazlarla aynîlik arzettiğı için, bizim bu konuya belli bir ölçüde de olsa yer vermemizi zorunlu kılmıştır.

    164 İslâm Ansiklopedisi: 5/52; îgnaz, Goldziher, Muhammedaniche Studien: II. 257.

    Yukarda özetle harfi harfine tam bir sadâkatle aktardığımız iddiaları özetleyecek olursak; şöyle sıralayabiliriz:
    1)-Hadîs, İslâm’ın bir kaynağı değilmiş.
    2)-Hadîsler Emevîler devrinde, Alevî-Sünnî kavgasından çıkmış.
    3)-Çoğu İslâm âlimleri hadîs uydurmuş, “hadîs uydur” diye herkese icazet vermişler Sonuçta herkes kendi çıkarma hadîs uydurmaya girişmiş. Bunun sonucu olarak da hadîs, alay konusu olacak hâle düşmüş…
    4)-Kur’ân’da olduğu gibi, Hadîs’de Tevrat, İncîl ve Yunan Felsefesinden alınmış..
    5)-Ferd ve cemiyet olarak herkes kendi amaçlarına araç yapmak için hadîs uydurmuşlar.
    6)-ed-Dârekutnî (385/995) gibi müslümanların kendi âlimleri bile, Buhârî ve Müslim’de değil de. İmam Buhârî (256/869) ve Müslim’in (261/875) kitaplarında birçok mevzu’ hadîsler bulmuşlar…

    CEVAP: Müsteşriklerin ve İslâm düşmanlarının pîri olmuş Yahûdî Goldzıher’ın şu iddıâlanna bakınca insan olayın, onu kendisine pir yapanların. İslâm’a ve O’nun mefahirine kin kusan reddiyeler düzmeye şiddetle ihtiyaç duyup da, buna bir türlü imkân bulamamanın sancılarıyla kıvranan kimsenin, yalan yanlış da olsa bunu bir şekilde kıvırabilen birini bulunca, mal bulmuş mağribî gibi üzerine çullanmasından ibaret olduğunu açıkça görüyor.

    Yukarda da belirttiğimiz gibi hadîs “Vahy-ı Gayr-i Metlüvv” dür. Hadîs-i Kudsî”leri ölçüsünde, kısmen hem lafzı hem de mânâsı Allah’dan, Hadîs-ı Nebeviler ölçüsünde de mânâsı Allah’tan lafzı Peygamber’den olan vahiylerdir Sahâbe-ı Kiram usûl’dürler. Onlara, canlan pahasına da olsa yalan söyletemezsiniz Özellikle Rasûlüllah S.A. ‘den: “Kim bana kasıtlı olarak yalan isnâd ederse (söylemediğim sözü söyledi derse) cehennemden yerini hazırlasın!..”165 hadîsini bile bile, hadîs uydurmalarını yani. Rasûlüllah S.A.’in söylemediği bir sözü: “Rasûlüllah söyledi” diye pazarlamalarını düşünemezsiniz. Gerek Sahabe’ler, gerek Tâbı’îler ve gerekse Tebeuttâbı’ler’ın, Rasûlüllah S. A.’in: “Sizlere iki şey
    bıraktım. Bu ikisine sarıldığınız ve bağlı kaldığınız müddetçe asla (yolunuzdan) sapmazsınız. (Bu iki şey) Allah’ın Ki tâbi ve Rasûlü’nün Sünneti’dir.” ve “Senim sözlerime tanık olanınız, onları bulunmayanlarınıza tebliğ etsin, ulaştırsın. “167 “Ib7 şeklindeki vasiyetlerini bile bile Goldzıher ve yandaşlarının ıddıâ ettikleri gibi. bol bol hadîs uydurup da. “bunları Rasûlüllah söyledi. ” demelerine imkân yoktur.

    165 Buharı, İlm: 38. Cenâiz: 33. Enbiyâ: 50, Edeb: 109; Müslim, Zühd: 72; Ebû Davûd, İlm 4; Tirmîzî, Fiten: 70. tim: 8. 13; İbni Mâceh, Mukaddime: 4.
    166 Ebû Davûd, Menâsik: 56; İbnü Mâceh, Menâsik: 84: Muvatta ‘, Kader: 3, Ahmed b. Hanbel: 3, 36
    167 Buhârî, İlim: 19. 10, 38. Fiten: 8. Sayd: 8; Müslim, Kasâme: 29, 30; Ebû Davûd, Tetavvu’: 10; Tirmîzî, Hacc: 1. Neseî, Menâsik: 111; İbnü Mâceh, Mukaddime: 18.

    Uydurmuşlar. Kim uydurmuş? İmâm-ı Zührî (123/740) uydurmuş?!.. O Zührî ki, baskısı altında kalarak zorla hadîs uydurttuğu ıddiâ edilen, cami- den hiç çıkmadığı için haklı olarak “Mescid Güvercini” lakabı takılan müttekî ve mü’min halîfe Hışâm bin Abdilmelık, (61/125-690/743) bir âyeti yanlış tefsîr edip de, kendisini destekler ümidiyle Zührî’ye sorunca. Zührî’nın. halîfenin tefsirine uygun düşmeyen gerçeği çekinmeden yüzüne karşı söylemesi. Halîfe Hışâm’ın da Zührî’ye: “yalan söyledin’ demesi üzenne öfkeyle, herkesin karşısında titrediği halîfeye: “Demek ben yalan söylüyorum öyle mi?!. Allah müstehakmı versin!.. Babası ölesi!.. Bana semâdan bir miinâdî nida etse ve dese ki: “Allah yalan söylemeyi helâl kıldı”, ben yine de yalan söylemem” diyebilen Zührî?!. ömründe hiçbir kimseye boyun eğmeyen, dünya malına zerre kadar değer vermeyen, cerh ve ta’dîl ulemâsının ince eleğinden geçebilen ve hiç birinin toz kondurmayıp aksine göklere çıkardığı, insan oğlunun kendisinde kolay kolay toplayamayacağı en üstün niteliklerle donanmış olan İmâm-ı Zührî!. Sahîh hadîslerin toplanmasında ilk temel taşlarından bin olan Zührî!.169

    168 es-Sibâ’î, Mustafa, es-Sünnetü ve Mekânetühâ Fi’t-Teşrî’il-İslâmî: 321.
    169 es-Sibâ’î, Mustafa, es-Sünnetü ve Mekânetühâ Fi’t-Teşrî’il-İslâmî: 314, 331.

    Hangi hadîsleri uydurmuş?

    “Üç mescidden başkasına yolculukedilmez.. ” hadîsini!.. Bu hadîsi bütün hadîs kitapları nakletmiş, hem de sâdece Zührî’nın tarikiyle değil, Zührî’den başka çeşitli tarîklerden de rivayet etmişler. Buhârî (256/869), Zührî’nin dışında bir başka tarîkten Ebû Sa’îdi’l-Hudrî’den (74/693); Müslim, bin Zührî’den olmak üzere üç ayrı tarîkten Ebû Hüreyre’detı (59/678) rivayet etmiştir. Bu hadîs bunlar dışında, başkatarîklerden de rivayet edilmiştir. Ehl-i ilim onun. sıhhatinde icmâ’ etmişler, kabul ve tasdîk etmişlerdir. Demek Goldzıher’in mevzu’ hadîs dediği, “uydurdu” dediği hadîs, bu 171 kadar sağlammış!.. Sağlam dediği nasıl olabilir?!..dersiniz!…
    Gûyâ İmâm-ı Zührî (123/740) kendi ağzıyla: “Emevî halîfeleri beni hadîs uydurmaya zorladılar.” demiş?!. Zâten hep böyle yaparlar. Goldzıher’in naklettiği bu cümlede tahrif var. Şöyle ki: İbnü Asâkır (571/1 175) ve îbnü Sa’d’in (276/889) naklettikleri üzere: “Zührî halka hadîs yazarak geçimini sağlıyordu. Halk onun hafızasının çok sağlam olduğunu bildikleri ve O’nun hafızasına yazılı metinlerden daha fazla güvendikleri için O ‘na hadîs yazdırıyorlardı. Zira halîfe Hişâm Onu denemek için, ondan oğluna hadîs yazmasını istedi ve bu isteğinde ısrar etti. O ‘da 400 hadîs yazıp halîfeye verdi. Bir ay sonra halîfe Hişcim bu hadîsleri yazdığı kitabı kaybettiğini söyledi. Zührî de bu hadîsleri ona tekrar yazdı. Hişâm kaybettiğini söylediği önceki hadîslerle bu hadîsleri karşüaştırdı ve aralarında hiç bir değişikliğin bulunmadığını gördü. Ez-Zührî, halîfe Hişâm ‘in yanından çıkarken yüksek sesle: ”-Ey nâsl Bizi şunlara (!) sarf ettiğimiz (emek), sizinle ilgilenmekten alıkoydu. Şu emirler bizi “belli” hadîsleri yazmaya zorladı. Haydi gelin de bu hadîsleri size de tahdîs edeyim” dedi ve anılan 400 hadîsi onlara tahdîs etti!… “172

    170 es-Sibâ % Mustafa, es-Sünnetü ve Mekânetühâ Fi ‘t-Teşrî ‘il-îslâmî:324-325,
    171 Daha geniş bilgi için bkz: es-Sibâ % Mustafa, es-Sünnetü ve Mekânetühâ Fi ‘t-Teşrî’il-İslâmî:324.
    172 es-Sibâ % Mustafa, es-Sünnetü ve Mekânetühâ Fi’t-Teşrî’il-İslâmî:327. Naîm. Ahmed, SahîhııBuhârîMuhtasarı Tecrîd Tercemesi: 65. İmam, Zührî Kur ‘ân ‘in tamamını sekiz günde ezberlemiş…

    Cümlenin arkasını önünü keser; bir de tercüme ederken “belli” kelimesiyle karşılamaya çalıştığımız “harfi ta’rîf’i atarsanız, her uzun cümleden maksadınıza uygun birçok cümlecikler elde edebilirsiniz. İşte bunların bilimsellik adına yaptıkları tahriflere bir canlı örnek daha…
    Bütün tarihçiler bizim “Hacer-i Muallak” adıyla tanıdığımız “Mesci- dü’s-Sahra”yI yapanın Goldziher’ın iddıâ ettiği gibi Abdülmelık b. Mervân (133/751) değil, Velîd b. Abdilmelik (96/715) olduğunu kaydetmişlerdir Aslında böyle bir şey yok ki, bu tarihçilerin hiçbiri Halîfe Velîd’in bu mescidi Kâ’be verine koymak ve insanları Kâ’be’den oraya çevirmek, oraya haccettirip tavaf ettirmek için yaptırdığına hiç temas etmemişlerdir. Onların böylesine önemli bir meseleyi göz ardı etmeleri düşünülemez.

    Bunu sâdece bir edebiyatçı olan ed-Demîrî (808/1405) “Kitâbii’l- Hayvan “mda. zikretmiş, o da: “Mescidü’s-Sahra’yı Abdülmelik bina etti. Halk arafe günleri O’nUn yanında duruyorlardı…” demiş, o kadar… Tavaftan. Kâ’be’den, hacdan ve halka burasının Kâ’be olarak haccettırilmesinden bahis yok… Bu, İslâm’ın kutsal mekânlarına verilen değeri kıskanıp bunu yıkım aracı olarak kullanma kurnazlığından başka bir şey değil…”173
    Prof. Dr. Talat Koçyiğit de Goldziher’in hacc için müslümanların Kâbe-ı Muazzama yerme “‘Mescidü’s-Sahra”Ya çevrilmeleri hikâyesini Şîı tarihçi el-YâkûbîdEn (292/904) aldığı uydurma nakle dayandırdığını kaydetmektedir;
    Goldziher, yalnız Şî’a tarihçisi el-Yâkûbî (292/904) tarafından verilen bu haberi ele alarak, hiçbir tenkide tâbi tutmadan, haberde zikri geçen hadîsin halîfe Abdülmelik (133/75 l)’ın emriyle ez-Zührî (123/740) tarafından uydurulduğunu ileri sürmüştür. Çünkü Goldzıher’e göre Kudüs’te de hacc farizasının îfâ edilebileceğine halkı inandırmak için halîfenin böyle bir hadîse ihtiyâcı vardır. Her ne kadar bu hikâyeyi anlatan el-Yâkûbî, hadîsin ez-Zührî tarafından uydurulduğuna dâir herhangi bir söz sövlememişse de. Goldziher, böyle bir iftirayı da ortaya almaktan çekinmemiş ve bu suretle hadîsler hakkındaki görüşünü, kendi kafasında İmâl ettiği bu yalanlar zincirine bağlamak zorunda kalmış, kaynak olarak da bula bula emevîlere karşı aşırılıkları, gerçek dışı ve tarafgir nakıllerıyle şöhret bulmuş olan Şî’a tarihçisi el-Yâkûbî’yi bulmuştur.174

    173 es-Sibâ % Mustafa, es-Sünnetü ve Mekânetühâ Fi ‘t-Teşrî ‘il-îslâmî:323.

    Diğer taraftan Goldzıher, üç mescidle ilgili olarak Zührî tarafından rivayet edilen hadîsi tedkîk etmek lüzumunu da hissetmemiş, yahutta onun Hz. Peygamber’den değişik ısnadlarla rivayet edildiğini bilmezlikten gelmiştir. Aslında Hz. Muhammed bu hadîslerle üç mescidin kudsivetine işaretle, oralarda yapılacak ibâdetlerin diğer mescıdlerde yapılacak ibâdetlerden üstün olduğunu belirtmek istemiş, fakat Kâ’be dışında diğer ıkı mescıdde de hacc farizasının îfâ edileceğini kasdetmemıştir. Nitekim bir başka hadîsinde de şöyle buvurmıış: “Benim şu mescidimde kılman bir namaz. Mescid-ı Haram müstesna, diğer mescidlerde kılman bin namazdan daha hayırlıdır.” Bu hadîsin ifade ettiği mânâ ile ez-Zührî tarafından rivâvet edilen: “Binekler yalnız üç mescide doğru koşturulur… ” hadîsinin ifâde ettiği mânâ arasında hiçbir fark yoktur. Ve bunların hacc farizasının îfâsı ile uzaktan yakından hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.

    175 Koçyiğit, Talat, Hadîs Tarihi: 142. Sözü edilen hadîsin kaynakları: el-Buhârî: 2/56, 2/58. 2/219-220, 2/249250; Müslim: 2/975-976. 2/1014-1015.
    176 el-Buhârî, Sahih: 2/57
    177 Koçyiğit, Talat, Hadîs Tarihi: 142-143; Goldziher’in Hadîs konusundaki görüşleri ve tenkidleri hakkında daha geniş bilgi için Bkz. Ank. İlahiyat Dergisi ve es-Sibâ 7. es-Sünnetü ve Mekânctühâ: 296 ve devamı.

  14. İSLÂM’IN İKİNCİ KAYNAĞI HADÎSİ ŞERİFLER’İN SIHHAT DERECELERİ-Prof Dr. Durmuş Ali Kayapınar
    Ahmed Na’îm Efendi (1353/1934) Tecrîd mukaddimesinde İslâm’ın ikinci kaynağı hadîslerin sıhhat derecelerini şöyle özetlemiştir:
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Birinci derece: Buhâri ile Müslim’in sahihlerinde ittifak edip müştereken tahrîc ettikleri hadîsler. Bunlar mertebe-i ülâyı hâizdir.
    İkinci derece: Yalnız Buhârî’nin rivâvet edip de Müslim’in rivayet etmediği hadîsler.
    Üçüncü derece: Yalnız Müslim’in rivayet ettiği hadîsler.
    Dördüncü derece: Buhari ve Müslim’in şartlarını taşıdıkları halde sahihlerinde yer almayan hadîsler.
    Beşinci derece: Buhârî’nin şartlarına uygun iken Sahihinde yer almayan hadîsler.
    Altıncı derece: Müslim’in şartlarına uygun iken Sahîh’inde yer almayan hadîsler.
    Yedinci derece: Ne Buhâri, ne de Müslim’in şartlarına uymadığı halde, hadîs imamlarınca sahîh kabul edilen hadîsler… Bütün bu derecelerde yer alan hadîsler, alâ merâtıbıhım, sağlamdır ve sahihtir. Hadîs imamlarınca ve ümmetçe makbuldür.”182

    SON DERECE SAĞLAM VE SAHÎH HADÎS KİTAPLARINA BİLE SALDIRILARINI SÜRDÜRMELERİ

    Sahîhayn’de hadîs münckkıdlcnnın tenkidine uğrayan hadîslerin toplamı 220’dır. Bunların 32’si her ikisinde, 78’i yalnız Buhârî’de, 110’u da yalnız Müslim’dedir Bunlar Buhârî’de. Müslim’dekinden daha azdır Çünkü O, sâdece hıfz ve itkânda en üst derecedeki râvîlerın hadîslerini tahrîc etmiştir. Lakin mu’terizlerın zayıf gördüğü bu hadîslerin hiçbiri, bir illet-i kâdiha ile ma’lûl değildir. Yanı reddedilmelerini gerektiren bir yaraya sahip değildirler. Nitekim İbnü Haceri Askalânî (852/1448) Buharı Şerhi’nin mukaddimesinde, Buhârî’dekılerın hepsini birer birer inceleyip, sahîh olduklarını isbât etmiştir. Buhârî ve Müslim’in celâlet-i kadr’lerı pek büyük ve sahîhi sakimden tefrik ve temyiz güçleri diğerlerinden çok daha yüksektir.183
    Görülüyor ki Kur’ân ve sünnet düşmanları, sahîh hadîsi sakîm ya da zayıf hadîsten ayırma gücü itibariyle muhaddislerin en üst mertebeyi verdikleri, Buhârî ve Müslim’in tahrîc ettikleri hadîslerin zayıflarını belirlemeye kalkışıp 200 zayıf hadîs belirlediği ileri sürülen ed-Dârekutnî (385/995)’nin yaptığı işi dahî doğru değerlendirmemekte ve zayıf hadîsi sanki mevzu’ hadîs gibi algılamaktadırlar. Oysa senedde yer alan bir râvîye herhangi bir töhmet isnâd edilmişse, bu durum da, o hadîsin zayıf olarak değerlendirilmesi için yeterli sebeptir; yoksa bu, o hadîsin Rasûlüllah S.A.’den sâdır olmadığını göstermez.

    182 Naîm, Ahmed, Sahîhu Buhâri Muhtasarı, Tecrîd Tercemesi Mukaddimesi: 1/234.
    183 Naîm, Ahmed, Sahîhu Buhâri Muhtasarı, Tecrîd Tercemesi Mukaddimesi: J/335 ve 219.

    Pek Tabîî, İgnaz Goldzıher’ın (1850-1921) temellerini attığı bu tezvir kampanyası, belli bir yere varıp da duracak değildi. Müslümanlar bu eşsiz değerlerine sahip olmadıkları sürece bu uluslararası kampanyalar sürüp gidecekti. Nitekim Beyrut-Amerikan Üniversitesi Roma Hukuku ve Beyrut-Fransız Hukuk Fakültesi İslâm Hukuku öğretim üyesi Prof.Dr. Suphi el-Mahmasânî’nin “Müslümanlar’in Geri Kalmalarının Sebep ve Sonuçları ve Bu Gerilikten Kurtulma Çâraleri “ni konu alan, türkçeye çevrilip defalarca basılan bir kitapçığında yer alan şu cümleler, bu tezvîr kampanyasının günümüzde de sürdürülmekte olduğunun bir delilini teşkil etmektedir.
    El-Mahmasânî, bu kitapçığında: “üçüncü halîfe Osman bin Affân (35-656) zamanında Kuran’ın kıraat ve lehçe farklılıklarının ortadan kaldırıldığım.’ ileri sürmektedir. Oysa ilerde detaylı olarak inceleyip ışın aslını delilleriyle ortaya koymayı planladığımız bu meselenin gerçeği, asla Prof. Mahmasânî’nın bu iddiasına uymamaktadır. Zira Hz. Osman’ın (35/656) mushafları, neshedılmeyen bütün kıraet ve lehçe farklılıklarını vahy ile geldiği gibi aynen muhafaza etmişlerdir.

    184 el-Mahmasânî, Suphi Yeni Gelişmeler Karsısında İslâm Hukuku: 45.
    185 el-Mahmasânî, Suphi, Yeni Gelişmeler Karsısında İslâm Hukuku: 54.

    Kur’ân-ı Kerîm’in temeline bu tahrîb kalıbını yerleştirdikten sonra Mevzu”, (uydurma) hadîsler konusunda da önderi Goldziher’ın ma’hûd fikirlerini ufak tefek ilede farklılıklarıyla aynen benimseyen el-Mahmasânî: Mevzu’ Hadîsler’in. Ehl-i Sünnet ve Şî’a ile Ehl-i Rey ve Ehl-i Hadîs arasındaki yarıştan doğduğunu.’ ıddıâ etmekte ve bu konuda:
    “İslâm Tarihinin bazı asırlarında, siyâsete hizmet, mezhep ve particiliği te ‘yîd, hikayecilerin malzemelerine pazar bulma ve benzeri sebepler yüzünden çokça hadîs vaz’edilmiş (uydurulmuş), hadîsler sayılamayacak derecede çoğalmış, akl-ı selîm ve mantığın kabul edemeyeceği zayıf ve temelsiz sözler187
    hadîs diye rivayet edilmiştir.’ cümlelerini kayd ettikten sonra: “Deniz cehennemdendir. Fare Yahudi’dir. Patlıcan her derde devadır.”188 Gibi hadîsleri örnek göstererek, İslâm’ın ikinci kaynağı Sünnet’le alay etmektedir.
    Prof. el-Mahmasânî, burada, Buhârî hadîslerinin dahî akıl ve realite ölçüleriyle incelenip, akla ve mantığa uymayanlarının kaldırılıp atılmasını teklif ederken de şu cümlelere yer vermektedir:

    186 el-Mahmasânî, Suphi, Yeni Gelişmeler Karsısında İslâm Hukuku: 54.
    187 el-Mahmasânî, Suphî, Yeni Gelişmeler Karsısında İslâm Hukuku: 55.
    188 el-Mahmasânî, Suphî, Yeni Gelişmeler Karsısında İslâm Hukuku: 55, 56.

    “îbnü Teymiye, Muhammed Abduh (1849-1905) gibi müceddid âlimler bu üzücü duruma karşı ayaklanmış, din ve akıl prensiplerinin ışığı altında hadîsleri ayıklamış. Hatta Buhârî ve Müslim hadîslerinden bir kaçını dahî tenkid etmişlerdir. Mesela Buhârî: “Kim her sabah yedi adet Acve hurması yerse, o gün bu kimseye zehir ve sihir zarar vermez. “190 hadîsini rivayet etmiştir. Bu hadîsin sahih (Hz. Muhammed’e âit) olması mümkün değildir. “Bu hadîsi Hz. Muhammed söylemiştir” demek. O ‘na yapılabilecek hakaretlerin en büyüğüdür. Çünkü ilme ve realiteye aykırıdır. Sonraki birçok âlim de bunun böyle olduğunu açıkça ifâde etmişlerdir. “192
    “İhmâl ve hatâ veya uydurma ve iftira yolu ile Sünnet ‘e katılan binlerce benzerinden bu bir örnektir… ”

    l89 Mecelletü’l-Menâr,yıl. 1347, s:507-516: M. ReşidRızâ, Yüsruİslâm ve Usulü’t-Teşrî’il-Amm, Mısır 1928.
    190 Sahîhu Buhârî Muhtasarı, Tecridi Sarih Tercemesi: 11/393; Sahîhu Müslim, Nevevî Şerhi: 13/2; Davutoğlu, Ahmed, Sahîhu Müslim Tercemesi, S: 9/370-373.
    191 Hatırladığıma göre, “Bu hadisi Hz. A fuhammed söylemiştir, demek O ‘na yapılabilecek hakaretlerin en büyüğüdür. ” cümlesi bu kitabın 2. baskısından çıkarılmıştır.
    192 AhmedEmîn, Mecelletü’l-Va’y, Sayı: 2. S.3 (el-Kahîre: 1952). 19Sel-Mahmasânî, Suphî, Yeni Gelişmeler Karsısında İslâm Hukuku: 56.

    KENDİLERİNİN BAŞLATTIKLARI BU YIKIM İŞİYLE ISLAHATÇI MÜSLÜMANLARI GÖREVLENDİRMELERİ

    Sayın Prof. Mahmasânî, kendisiyle önden Goldzıher arasında bu köprüyü kurduktan sonra, İslâm’ın ana temelleri üzerindeki bu yıkımı sürdürmek üzere ıslâhâtçı(l) müslümanlara bu peşi bırakılmaz görevi şu cümleleriyle aktarmaktadır:
    “Islahatçı müslümanlara düşen vazife, bu ikâza uyarak hatâ. İftira, yalan ve düzme kalıntılarından kurtulmak, dinin prensip ve nasslarına aykırı olan veya bütün dînî hükümlerin üzerine kurulduğu akıl ve fıkıh usûlü hükümlerine uymayan “uydurma hadîsleri”kaldırıp atmaktır… ”
    Yukarda kaldırılıp atılması gerektiği iddiâ edilen binlerce hadîse bir örnek olarak seçilen “Acve hurması” ile ilgili Buhârî hadîsinin, ne senedi, ne metni, ne de mânâ ve muhtevası incelenmemiş: bu hurma türünün ne gibi maddeleri ihtiva ettiği üzerinde hiç mi hiç durulmamış ve körü körüne akla ve mantığa uymadığı gerekçesiyle kaldırılıp atılması istenmiştir. Oysa Buhâri’nin sahîh hadîsleri belirlemede aradığı şartlardan, ne senedinde, ne de metninde en küçük bir za’f bulunan hiçbir hadîsin geçmesi mümkün değildir. Ayrıca üstelik bu hadîs birkaç tarîkten çeşitli varyantlarla, hemen hemen her mu’teber hadîs kitabında mevcuttur. 195 Muhbır-ı Sadık Rasûlüllah S. A. tarafından “Şifâsı ve Onu midesinde bulunduran kimseye sihir ve zehrin zarar vermeyeceği” bildirildiğine: sihir ve büyü gibi şeylerde de şeytanın rolü bulunduğu,196 bir de Lafzatullâh’la dolu Ezân-ı Muhammedi’yi işiten şeytanın, bu sesi duymamak için büyük bir gürültü çıkararak kaçtığı, yine bir Buhârî hadîsinde haber verildiğine göre;197′ her bir çekirdeği üzerinde selis bir yazı ile arapça ,: “Allah ” kelimesi yazılı olan bu hurmayı (Bu hurma, Rasûlüllah’in fidanını eliyle diktiği, duasına mazhar ve her bir tanesinde Allah lafzı yazılı çok kıymetli bir hurma türüdür. Her çekirdeğinde bu yazı rahatça görülmektedir ve taze meyvelerinde de bu lafzın rahatça okunabildiği söylenmektedir. Çekirdeklerindeki Lafzatullâh’ı gözümle gördüm ama taze meyvesini elde edemedim) midesinde taşıyan ve Lafzatullâh damarlarında dolaşan kana dönüşen bir kimseye sihrin etki etmeyip zarar vermemesi gayet tabiî değilmidir?!.
    “Zehir zarar vermez… ” fıkrasına gelince… Bu adamlar hep bilimsellikten dem vururlar. Bilimselliğin gereği: “Bu hurmadan belli bir miktarını yiyene zehir zarar vermez ” nebevi haberi karşısında, “bu hadîs uydurmadır!… ” diyerek kaldırıp atmayı önermek mıdır; yoksa biyokimyanın büyük bir gelişme gösterdiği günümüzde bu hurma türünü gelişmiş bir laboratuvarda inceleyip içerdiği maddeleri, mîde hastalıkları ve zehirlenmeler karşısındaki etkilerini inceleme çâreleri aramak mı?!.
    Ben âcizane tıbbî araştırmalar üzerinde çalışan uzmanlarımızın bu konuya eğilmelerini öneriyorum. Ola ki bu İslâm düşmanlarını utandıracak büyük bir buluşu ortaya koyarak, hem Peygamberimiz S.A.’m bu sözünde gizlenen mucizeyi gün yüzüne çıkarmış, hem de belki insanlığa, mîde hastalıkları, ülseri ya da kanserinin ilacını kazandırırlar da, böylece bu tezvir kampanyasına en susturucu cevâbı vermiş ve en kahredici darbeyi vurmuş olurlar. Böylece, nakle tâbi olmakla görevli olan aklı tam yerinde kullanarak, hedefe varmak ıçm bir araç, bir binek olan aklın sırtına binecekleri yerde, kendilerini akim bineği yapan, yani binecekleri atı kendi sırtlarına bindiren bu adamların komik durumlarını dünya sahnesinde sahnelemiş olurlar. Müslümanların geri kalmalarının hakîkî sebebinin böylelerınin yalanlarına kanıp İslâm’a gereken değen vermemelerinden kaynaklandığım isbatlamış olurlar. Zira: Bütün dînî hükümlerin üzerine kurulduğu AKİL ve FIKIH USÛLÜ hükümleri… ” ta’bîrı gerçeği çarpıtarak ters yüz eden bir ifâdedir. Çünkü: “Bütün dînî hükümlerin kendisi üzerine kurulduğu şey” ne “Akü”Air, ne de “Fıkıh Usûlü “…Butun dînî hükümler Nakil üzerine, Kur’ân ve Hadîs üzerine kurulmuştur. “Akü” ve “Usûl” ise sâdece birer araçtır. Nakli doğru anlayıp Murâd-ı İlâhi’ye uygun değerlendirme aracı!… Araçla amacı karıştırmamak gerek!…

    194 el-Mahmasânî, Suphi, Yeni Gelişmeler Karsısında İslâm Hukuku: 57.
    195 Buhârî, Et’ime: 43, Tıbb: 52, 56; Müslim, Eşribe: 155, 45. Ahmedb. Han bel: 3, 397.
    196 îslâm ‘in ana kaynakları Kur’ân ve Sünnet’in ta ‘rîf ettiği “Yahudiler kendilerine tebliğ olunan Kitâbullah’ı bıraktılar, Süleyman A.S.’in hükümeti ve devleti aleyhine şeytanların takîb ettikleri sihirbazlıklara, şeytanların okuyup üfleye geldikleri efsun ve sihirlere uydular. ” Bakara sûresi, âyet: 103. Sihir ve sihrin şeytanla ilgisi hakkında daha geniş bilgi için Bkz: Sahîhu Buhârî, Tecrîd Tercümesi: 8/224-235.
    197 Ebu Hüreyre’den, Rasûlüllah S.A. buyurduki: “Namaza nida edildiği zaman, şeytan (ezanı işitmemek için telaşla) yel/ene yellene kaçar… ” Sahîhu Buhârî, Tecrîd Tercemesi: 2/558-563.

  15. İSLÂM’IN KURANDAN SONRA EN SAĞLAM KAYNAKLARI ‘KÜTÜB-Ü SİTTE’, BUHÂRÎ VE MÜSLİM’E SALDIRILAR- Prof Dr. Durmuş Ali Kayapınar
    İslâm düşmanlığını meslek edinen bu insanlar, müslümanların, peygamberlerinin hadîslerini toplarlarken, gerek o hadîsleri nakleden kimselerin isimlerini oluşturan senedlerde ve gerekse hadîslerin metinlerinde gösterdikleri titizliğin esen olan ‘Hadis Usûlü’, ‘el-Cerh ve’t-Ta’dü’ gibi ilimlerin muazzamlığını pek âlâ bilirler.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Ve bu sahada geliştirilen “Tenkid Metodu”nu dünyanın hiçbir zaman tanımadığım da bilirler. Bu metodlardan kendileri de kendi menfur gayelerini gerçekleştirmek için a’zamî derecede yararlanırlar. Döner bir de, yanlışın geçmesine asla imkân vermeyen bu müthiş metodun eseri olan hadîslere, ümmetçe en üstünü, Kur’ân’dan sonra ilk dînî kaynak kabul edilen Buhârî ve Müslim hadîslerine kadar “mevzu”.uydurma damgası vurmakta te- reddüd etmezler. Halbuki İmâm Buhârî’nin koyduğu şartlardan Rasûlüllah S.A.’in sözlerinden başka bir sözün geçmesi asla mümkün değildir Bu adamlar bu amansız ve tabansız savaşı, kendi Tevrat ve İncîlleri, müslümanlarca “mevzu”: uydurma olarak ilân edilen hadîs(!)lerden daha muharref, daha uydurma ve çok daha gülünç halde iken nasıl sürdürüyorlar? bilinmez!…
    İmâm Buhârî (256/869) 600.000 hadîs içerisinden eleye eleye sâdece 4.000 kadarını “Sahîhu’l-Camz”ıne almış ve şartlarına uygun olmasına rağmen, okuyucuları bıktırmamak için birçok sahîh hadîsleri Sahîh’ı dışında bıraktığını ve kitabına almadığı sahîh hadîslerin aldıklarından daha çok olduğunu söylemiştir. İmâm Ahmed b. Hanbel de (241/855) 30-40 bin hadîsten oluşan el-Müsnedini 1.000.000 hadîs içerisinden
    170 seçtiğini söylemiştir.
    Sanırım bizim, aslında İslâm düşmanlarının körüklediği bu mevzu’ hadîs furyasına kapılıp “Kütüb-ü Sitte” gibi ince eleklerden elenmiş ve ümmetin icmâ’ı ile hüsn-ü kabul görmüş hadîs kitaplarıyla değil de, bu kitaplar dışında kalan sahih hadîsleri bulup çıkarmakla uğraşmamız gerekmektedir Sanırım onlar içinde bir çok hazînelerimiz bizim kendilerini bulup çıkarmamızı ve Müslümanların hizmetine sunmamızı beklemektedir.
    Yine sanırım bizim, aslında İslâm düşmanlarının ikide bir ortaya atıp körüklediği bu “Mevzu’ Hadîs” furyasına kapılıp “Kütüb-ü Sitte” gibi, ince eleklerden elenmiş hadîs kitaplarındaki hadîslerle uğraşmak yerine, ümmetçe mu’teber olan bu kitaplar dışında kalan sahîh hadîsleri bulup çıkarmamız, en az bu düzme “Mevzu’ât”ı ayıklamak kadar önem taş ısa gerektir. Zira bizim zayıf, hatta mevzu’ denilen hadîslerimiz bile. yukarıda gördüğümüz gibi, Goldziher’in önünü çektiği İslâm düşmanlığında işbirliği eden Yahûdî ve hırisUyanların kitapları olan Tevrat ve İncil’in metinlerinden çok daha sağlam, çok daha ilâhî ve çok daha semavî olsa gerektir.

    170 Naîm, Ahmed, Sahîhu Buhârî Muhtasarı Tecrîd Tercemesi: 63.

    Goldzıher’ın (1850-1921). ed-Dârekutnî’nın (385/995) Buharı (256/869) ve Müslim’in (261/875) 200 zayıf hadîs ihtiva ettiğine dâir kitap yazdığı. O Buhârî ki. 600.000 hadîsten eleye eleye sâdece 4.000 kadar hadîsi seçmiş. Sahîh’ıne almış ve almadığı sahîh hadîslerin aldıklarından daha fazla olduğunu 180
    söylemiştir.
    O Buhârî ki. “Kebîr”, “Evsat”e “Sağır” adıyla üç târih yazmış, bu eserlerinde sahabeden kendisine kadar, senedlerinde yer verdiği erkek, kadın, sıka. zaîf 40.000 kadar hadîs râvîsını incelemiş; kendisinden sonra el-Hâkim en-Nısabûri (405/1014) Buhârî’nın bu kitaplarına aldığı râvîlerın mecruh olanlarını tesbît için müşteki! bir kitap yazmaya kalkışmış da, Buhârî’nin tanıttığı bu 40.000 râvî içerisinde, cerh için üzerinde durmaya değer 181 sâdece 126 kişiden başkasını bulamamıştır.
    O Buhâri ki. Sahîh’i, bütün İslâm ümmetmce Kur’ân’dan sonra İslâm’ın en muteber kaynağı olarak ittifakla kabul edilmiştir.
    Ve O Müslim ki, hemen hemen Buhâri kadar sağlam olduğu için hep “Sahihayn ” adıyla Buhâri ile birlikte anılmış ve ümmetçe hemen hemen aynı mevsûkivyet ve aynı yüksek değen hâiz olmuştur.

    180 İslâm Ansiklopedisi:5/52; Goldziher. Muhammedaniche Studien: 11/257.
    181 Naîm, Ahmed, Sahîhu Buhâri Muhtasarı, Tecrîd Tercemesi Mukaddimesi: 361.

  16. ŞÎ’A’NIN KUR’ÂN’IN TAHRİF EDİLDİĞİNE DÂİR UYDURDUĞU BAZI HADÎSLER VE MAHİYETLERİ-Prof Dr. Durmuş Ali Kayapınar
    Aslında müsteşriklerin ve diğer İslâm düşmanlarının Kur’ân ve Hadîs’in değerini düşürmek için sağlam delilleri tahrif ve te’vile gitmelerine pek ihtiyaçları yoktur. Nitekim Şî’a’nın sâdece Kur’ân’ın tahrif edildiği, içerisine Kur’ân’dan olmayan pek çok şeylerin sokulduğu ve pek çok şeylerin de çıkarıldığına dâir uydurdukları binlerce hadîs, onlara malzeme olarak hem yeter hem de artar. Burada bu uydurma hadîslere birkaç örnek vermek yerinde olacaktır:
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Şî’a’nın meşhur hadîs âlimi en-Nûrî et-Tabersî (548/1153) “Faslü’l-Hitâb Fi İsbâti Tahrifi Kitabı Rabbi’l-Erbâb”inin “İsbâtü’t-Tahrîf Fi’l- Kur’ân: Kurân’da yapılan Tahri/dt ‘m isbâti” bahsinde şu hadîslere yer vermektedir:
    1)-Muhammed b Yahya’dan. O, Ahmed b Muhammed’den, O Alı b. Hakem’den. O, Hışâm b Salım’den. O da Ebû Abdıllah A.S ‘dan rivayet etmiş. Ebû Abdıllah A S. (148/765) buyurmuş ki: Bütün bu uydurma hadîslerde senedlerm dayandırıldığı isimler onıkı imâm ve yakınlarına ıstmâd etmektedir. Oysa onların bu sözlerle hiçbir ilgileri yoktur. Bu Ebû Abdıllah, Ca’fer-ı Sâdık lakabıyla da tanınan Ca’fer b. Muhammedi’l-Bâkır b. Alî, Zeynılâbıdîn b. Huseyn’dir. Hz. Ali’nin torunudur. “Cebrail A.S.’in Muhammed S.A.’e getirdiği Kur an 17.000 âyettir.”224
    2)-Selîm b. Kavsı’l-Hılâlî’den rivayet edilmiştir. ilEmirulmü’minin Ali A S. (40 660) Rasûlüllah A.S.’nin vefatından sonra evine kapandı. Kuran ‘ı cem ‘ve te ‘lîfe koyuldu. Tamamını bir araya getirip cem’ etmeden evinden dışarı çıkmadı. Topladığı bu Kur ‘ân ‘m nâsihini, mensûhunu, muhkemini, müteşâbıhıni, va ‘dini ve va ‘idini hep yazdı. O ‘nun Kur’ân’ı / 8.000 âyetti…”225
    3)-Muhammed b Muhamedi’l-Yesârî. Ali b Hakem’den, O da Hışâm b. Salım’den rivayet etmiş Ebû Abdıllah A S (148/765) buyurmuş ki:
    “Cebrail A. S. ‘in Muhammed A. S. ‘a getirdiği Kur an 10.000 âyettir.”226
    4)-Ashabımızdan birkaçı. Sehl b. Zıyâd’dan, O, Muhammed b. Süleyman’dan. O da bir ashabından alarak Ebü’l-Hasen A. S.’dan rivayet etmiş. Râvi Ebü’l-Hasen A. S.’a: “Sana kurban olayım, biz Kur ‘ân ‘da bizde bulunmayan birtakım âyetleri etraftan duyduğumuz gibi okumaya çalışıyor ve güzel okuyamıyoruz. Biz bunları sizden bize tebliğ edildiği şekilde okusak günâha girer miyiz9” diye sordu. Ebü’l-Hasen A.S.: “Hayır, öğretildiğiniz gibi okuyun. Size O ‘nu öğretecek olan zat ilerde gelecek… ” cevabını verdi.227

    224 El-Küleynî, el-Kâfi. Kitâbü Fazli’l-Kur’ân: 2/644; Zahîr, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve’l-Kur’ân: 31 ve 141
    225 Zahîr, İhsan İlâhî, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve ‘l-Kur’ân: 141; Mevlâ Muhammed Salih, Şerhu ‘l-Kâfî. Selini b Kaysi ‘l-Hilâlî ‘den.
    226 Zahir, İhsan İlâhi, eş-Şî’atü ve İ-Kur’ân: 141; Ahmed b. Muhammedi’l- Yesârî’nin Kitâhü’l-Kıraât’ından.
    227 Zahir, İhsan İlâhi, eş-Şî’atü ve’l-Kur’ân: 142. el-Küieynî’nin el-Kâfi ‘sinden.

    5)-Yine aynı kaynak bir başka senedle Ebû Abdillah A S. (148/765)’ın (Ca’fer-i Sâdık diye anılan “Ebû Abdillah’ diye de tanınan Ca’fer b. Muhammedi’l-Bâkır b. Alî Zeynilâbidîn b Huseyn. Hz. Ali’nin torunudur) bu soruya şöyle cevap verdiği rivayet edilmiş: “O’nu ilerde ayağa kalkacak olan Kâim A.S. kalkana kadar halkın okuduğu gibi oku. Kâim A.S. ayağa kalktığı zaman Allah C.C.’ün Kitabını kendi haddi (sınırı) üzre okuyacak ve Ali A. S.’in yazmış olduğu Mushaf’ı ortaya çıkaracak… ”
    6)-Muhammed b Mes’ûd el-Ayâşî, (320/932) tefsînnde Ebû Ca’fer’e dayandırdığı isnadında. Ebû Ca’fer A.S.’m (148/765) şöyle dediğini nakletmiş: Ebû Ca’fer demiş ki: “Eğer Allah ‘in Kitabı ‘na bir takım şeyler ilâve edilip, eksiltilmeseydi, bizim hakkımız kaybolmazdı. Ve bizim Kâim (kalkacak olan imâmımız kalkmış olsaydı Kur an onun sâdık olduğunu söylerdi.”
    7) -Ahmed b. Muhammedi’l-Yesârî, Muhammed b. Süleyman’dan, O da Mervân b Cehm’den. O da Muhammed b. Müslim’den… Muhammed b Müslim demışkı: “Ebû Ca’fer A.S. (148/765) önündeki Kur’ân’dan birtakım âyetler okudu. Ben ona: “-Canını sana feda olsun!.. Biz bunları böyle okuyanlayız” dedim. Bana: “-Doğru söyledin. Biz O’nu Cebrail A.S.’ın Muhammed A.S.’a indirdiği gibi okuruz. Kur’ân’ı ancak kendisine hitâb olunan bilebilir.” (kendisini Kuran’ın ilk muhatabı, yani Peygamber yapıyor) dedi.”

    228 Zahir, İhsan İlâhi, eş-Şî’atü ve ‘l-Kur’ân: 142; el-Küieynî’nin el-Kâfi ve es-Saffâr’ın el- Be şâir’inden…
    229 Zahir, İhsan İlâhi, eş-Şî’atü ve’l-Kur’ân: 142. el-Bahrânî, el-Hâşim, el-Bürhân Mukaddime: 18; el-Meclisî, el-Bihâr: 19/30; el-Amilî. el-Hurr. İsbâtü ‘l-Hüdâ: 3/43, 44.

    8) -Seyf b. Umeyre’den, O da birçoklarından, Onlar da Ebû Abdıllah A S den (148/765) rivayet etti Ebû Abdıllah A S. buyurdu ki: “Eğer Kur an indirildiği gibi bırakılsaydı. O ‘nun içinde bizden öncekilerin isimleriyle zikredildikleri gibi, bizim de ismimizle zikredildiğimizi görürdün ”
    9) -Hammâd b. îsâdan, O da İbrahim b. Umeyn’n-Necefîden nakletmiş. Ebû Abdıllah AS. (148/765) buyurmuşki: “-Kur’ân’da geçmiş ve gelecek, olmuş ve olacak şeylerin haberi vardır. O ‘nda bazı kimselerin isimleri de vardı Ama bunlar atılmıştır… “230
    10) -Ebû Salimden. O da Habîbü’s-Sıcistânîden O da Ebû Ca’fer A.S.dan (148/765). Ebû Ca’fer A.S. demışkı: “-Ey habîb. Kuran ‘dan birçok harfler atılmış ve Ona (vahiy) kâtiplerinin) yanlış yazdığı ve bazı kimselerin doğru sandığı birkaç harften fazlası ilâve edilmemiştir. ”
    11) -Eş-Şeyh el-Keşşl (340/951) ve İbrahim b. Nasır Muhammed b. Ismaili’r-Râzî’den, O da Ali b Habîbi’l-Medâyinî’den. O da Ali b Süveydi’t- Tâî’den demiş ki: “Hapiste yatan Ebü ‘l-Hasem ‘l-Evvel A.S, ‘a bir mektup yazıldı ve mektupta denildiki: “Ey Ali! Bizim Şî’a’mızı bir tarafa bırakıp da. dîninin prensiplerini kendilerinden aldığın kimselere dâir söylediğin sözlere gelince. Eğer sen onlara karşı çıksaydın. Allah ‘a. Rasûlü ‘ne ve kendilerine tevdi” edilen emânete hiyânet edenlerin elinden dînini alıp kurtarırdın. Şüphesiz ki onlar Allah C.C. ‘ün Kitabı’nın emânetini üzerlerine aldılar ve O ‘nu tahrif ve tebdil ettiler. Allah ‘in, meleklerinin, temiz ecdadımın, benim ve Şî’a’larımın hepsinin lâ’neti üzerlerine olsun… ” 234

    230 Zahir, İhsan İlâhi, eş-ŞVatü ve ‘l-Kur’ân: 147.
    231 Zahir, İhsan İlâhi, eş-ŞVatü ve ‘l-Kur’ân: 147. 232Zahir, İhsan İlâhi, eş-ŞVatü ve ‘l-Kur’ân: 147. 232 Zahir, İhsan İlâhi, eş-ŞVatü ve’l-Kur’ân: 147.
    234 M Zahir, İhsan İlâhi, eş-Şî’atü ve’l-Kur’ân: 149.

    Şî’a’nın en muteber saydığı “Usûl-ü Ebra’asının en yücesi kabul ettiği ve naklî ilimlerde eşinin bulunmadığına inandığı; en mevsuk ve en sağlam âlimi Muhammed b. Yakub b. Küleynî’r-Râzî’nin (328/939) Şî’a için kâfidir diye niteledikleri “el-KâfTsinde Kur ‘ân ‘in tahrifi konusunda şu hadîslere yer vermiştir:
    l)-Bırçok ashabımız Ahmcd b Muhammed’den, O Abdullah b Hıcâl’den, O Ahmed b. Omen’l-Halebî’den, O da Ebû Basîr’den rivayet etmiş. Ebû Basîr demışkı: “-Ali b. Ebî Abdillah A.S. ‘in huzuruna girdim ve O’na: “Sana bir mesele sormak istiyorum Burada benim söyleyeceklerimi duyabilecek birileri var mı?” diye sordum. Ebû Abdillah A S. kendisinin bulunduğu ev ile bitişik evin arasındaki perdeyi kaldırdı, oradan bakarak: “Ya Ebâ Muhammedi ne istiyorsan sor” dedi Ben de: “Canım sana feda olsun, senin ŞVan Rasûlüllah S.A.’in Alî A.S. ‘a bir bâb öğrettiğine ve O’na bu bâbtan bin bâb açtığına dâir bir hadîs ortaya atıyorlar. Bu doğru mu?” dedim. Ebû Abdillah: “-Yâ Ebâ Muhammedi Rasûlüllah S. A. Ali A.S. ‘a bin bâb öğretti Bu bâb’ların her birinden bin bâb (kapı) açılır…” dedi. Ben de: “Vallahi işte (esâs) ilim bu (olsa gerek)tir” dedim. O da bir müddet toprağı deşeledikten sonra, “ilim (sâdece) bu(ndan ibaret) değil…” dedi…”

    235 et-Tahrânî, AğaBüzürk, ez-Zerî’a ilâ Tesânifı’ş-Şî’a: 18/245. Zahir, İhsan İlâhî, eş-Sî’atü ve ‘l-Kur’ân: 28.

    “Sonra (ilâve etti): “Ey Ebû Muhammedi Biz de “el-Câmi” var. Onlar (müslümanım diyenler) el-CâmVin ne olduğunu ne bilsinler’!” dedi. Ben de: “Ben sana kurban olayım! Nedir “el-Câmi”dıye sordum.” “Bu bir sayfadır, uzunluğu Rasûlüllah S.A. ‘in arşınıyla yetmiş arşındır. İmlâsı ince (kalemle ince) derilere ve Ali’nin hattı ile yazılı idi. İçerisinde her helâl ve haram ile insanların Pire ısırığının diyetine varana kadar ihtiyaç duyduğu herşey vardı…” dedi…”
    “(Bu arada) bana eliyle vurarak. ccbana izin verirmisin Yâ Ebâ Muhammedi” dedi. Ben de: “Canım sana feda olsun! Dilediğini yap…” dedim. Bana öfkeli bir şekilde eliyle dürterek: “Pire ısırığının diyetine varana kadar!…” dedi. Ben de: “Vallahi işte bu ilimdir…” dedim. “Elbetteki bu ilimdir ama bu (kadardan ibaret) değil!… “dedi ”
    Sonra biraz sustu, daha sonra: “Biz de “el-Cifr” var. Onlar “el- Cifr”in ne olduğunu ne bilsinler?!.” dedi. Ben de “-Cifr nedir?” diye sordum. Bana: “-Cifr, içerisinde Nebilerin, Vasilerin ve gelip geçmiş Benî İsrail âlimlerinin ilmi bulunan deriden bir kaptır.” dedi. Ben de “-Şüphesiz ki bu ilim \’olmalı)dır.”‘ dedim. O “-Bu ilimdir anut hepsi bufndan ibaret) değildir.” dedi. Sonra biraz sustu, daha sonra:
    “Bizde Fâtime Aleyhesselam’ın Mushafı var. Onlar Fütıme Mushâ- fı’nt ne bilsinler?!.” dedi. Bende: “-Fâtıme Mushafı nedir?!.” diye kendisine sordum. “Bu, sizin şu Kur’ân’tmzın üç mislini ihtiva eden bir Mushaf tır. İçerisinde de sizin Kur’ün’ınızdan bir tek harf yoktur…” dedi. Ben de: “-Vallahi ilim hu (olmalı)dır” dedim. “Şüphesiz ki bu ilimdir ama (hepsi) bu da değildir.” dedi. “Sana canım feda olsun (söyle öyle ise) ilim nedir?!” diye sordum. “Kıyamete kadar bir durumdan sonra gelen öbür durum, bir halden sonra görünecek öbür hal, bir şeyden sonra gerçekleşecek diğer şeydir; gece gündüz ortaya çıkan ve kıyamete kadar çıkacak olan her şeydir.” diye cevap verdi. “236”
    2)-Ebû Alî’il-Uşrî’dcn. O Muhammed b. Abdilcebbâr’dan. O Safvân’dan, O. İshâk b. Ammâr’dan, O Ebû Ca’fcr A.S.’dan (148/675) rivayet etmiştir. Ebû Ca’fer A.S. buyurmuş ki: “Kur an dört parçalık bir bütün olarak nazil oldu. Bımıın dörtte biri bizim hakkımızda, dörtte biri düşmanlarımız (sünnîler) hakkında, dörltebiri simen ve emsal, dörtte biri de ferdiz ve ahkâmdır.” 237

    236 Zahir, İhsan İlâhi, eş-Şî’atü ve’l-Kur’ân: 31,32. el-Küleynî’nin el-Kâft: 1/239-240.
    237 Zahir, İhsan İlâhi, eş-Şî’atü ve’l-Kur’ân: 33. el-Küleynî’nin el-Kâfı: 1/239-240. 238el-Ayvâşî, Mukaddimetü Tefsiri ‘l-Ayyâşî: 1/9. el-Bahrânî, el-Hâşim, el-Bürhân Mukaddime: 1/21; Zahir, İhsan İlâhi, eş-Şî’atü ve’l-Kur’ân: 38. el-Meclisî, el-Bihâr: 19/30. el-Kâşânî. el-Feyz.

    3)- Esbağ b. Nübâte’dcn. demiş ki: “Emiru’l-Mü’minin Ah A.S. ‘dan işittim: Kur’ân üç parça hâlinde indi. Uçtebiri bizimle düşmanlarımız hakkında, üçte biri Sünen ve emsâi, uçtebiri deferâiz ve ahkâmdır… “238
    4)- Yine Küleynî (328/939) Muhammed b. Mumammcd b. Yahya’dan. O Muhammed b. Hasen’dcn, O Abdurrahman b. Ebî Hışâm’dan, O Salim b. Seleme’den rivayet etmiş. Salim b. Seleme demiş ki: “Bir adam, Ebû Abdillah A.S. ‘a Kur’ân’dan halkın okuduğuna benzemez bir takım harfler (âyetler) okudu. Ben de bunu dinliyordum. Ebû Abdillah A.S Ona: “-Böyle nasıl okursun?I Kâim (ilerde kalkıp gelecek olan imâm) kalkana kadar halkın okuduğu gibi oku. Kâim kalktığı zaman Allah ‘in Kitâbı’m bir hadd üzre okur…” dedi ve Ali A.S.’in yazdığı Mushaf’ı çıkardı ve bunu Ali A.S. yazıp bitirince halkın karşısına çıkardı ve onlara: ‘İşte Allah C.C.’ün Muhammed A.S. ‘a indirdiği şekliyle Allah ‘in Kitabı budur. Ben bunu iki levhadan topladım..” dedi. Onlar: “-işte Kur’ân’t içerisinde toplayan Mushaf bizim elimizde. Bizim sizin mushafınıza ihtiyâcımız yok…” dediler. Ali A.S. ‘da: “Vallahi bizim bu mushafımızı bu günümüzden sonra bir daha ebediyyen göremeyeceksiniz. Ancak O’nu bir araya toplayınca benim üzerime düşen O’nu okuyasınız diye size haber vermekten ibarettir…” buyurdu… ”

    238 Tefsîru’s-Sâfi: 1/14.

    5)- Alı b. Muhammed’den, o bazı ashabından, O da Ahmed b. Muhammed b. Ebî Nasr’dan rivayet etmiş. Ahmed b. Ebî Nasr demışkı: “Ebü’l-Hasen A.S. ‘a bir Mushaf verildi. O: “Buna bakma!…” dedi. Ben O mushafı açtım ve içerisinde (^ bj£ LA^1 İÂI)yu okudum ve orada, babalarının isimleriyle birlikte Kureyş’ten yetmiş kişinin ismini okudum Ebû Hasen A.S. “O Mushafı bana geri ver” dedi… “240
    Sâdece Kur’ân’m tahrif edildiği, içerisine dışardan birçok şeylerin sokulduğu ve bir çok şeylerin çıkarıldığı iddialarıyla yetinmeyip, kendi ellerinde bulunduğunu ıddiâ ettikleri Ali ve Fâtıme mushaflannın Kur’ân-ı Kerîm’ın üç dört katından fazla olduğunu, üstelik bu Mushaflarda bugünkü Kur’ân’dan bırtek harfin bile bulunmadığını bir takım uydurma hadîslerle delîllendırmeye kalkışan Şî’a, nedense varlığından bahsettiği bu Mushafları bir türlü ortaya çıkaramamaktadır.
    Onların sırf Kur’ân’ın tahrifi konusunda uydurdukları bu tür hadîslerin İhsan İlâhı Zahîr’m tesbît edebildiği sayısı ıkibının üzerindedir. Şî’a’nın bu davranışının esas sebebine de ışık tutan şu uydurma hadîslerini de vererek, ne senedinin hadîs senedlerıne ve ne de metninin sahîh hadîs metinlerine ne aklen ve ne de naklen asla benzemediğini örnekleriyle gördüğümüz bu iftira hastalığı konusuna bir nokta koymak istiyorum.

    239 El-Küleynî, el-Kâfi fi’l-Usûl, Kitâbü Fazli’l-Kur’ân: 2/63S; Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atii ve ‘l-Kur’ân 33-34.
    240 El-Küleynî, el-Kâfi fi’l-Usûl, Kitâbü Fazli’l-Kur’ân: 2/631; Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atii ve ‘l-Kur’ân 33.

    Ali b. Muhammed, Kasım b. Muhammed’den, O Süleyman b. Davûd’dan, O Yahya b. Edîm’den. O Şerîk’den, O Câbır’den, O da Ebû Ca’fer A.S.’dan (148/765) rivayet etmiş. Rasûlüllah S.A. Minâ’da eshâbım çağırmış ve buyurmuşki:
    “Ey Nâs! Ben sizin aranızda Allah ‘in haramlarım (hurumâtü İlah: Allah ‘in dokunulmaz emânetlerini) bırakıyorum. Bunlar, benim ehl-i beytim: (itratim, yani Hazreti Ali i”atime Hasen, Hiiseyn ve evlatları), beytii’l- haram: (Kâ’be) ve Kur ‘ân ‘dır. ” Sonra Ebû Ca’fer dedi ki: “Bunlar Allah ‘in kitabını yaktılar, Kâ ‘be ‘sini yıktılar; itre, yani peygamber sülâlesini katlettiler Böylece Allah’ın kendilerine tevdi’ ettiği bütün emânetlerinden koptu ve uzak kaldılar… ”
    Görüldüğü gibi Şî’a’nın bu tahrif işi de diğer işleri gibi dînî olmaktan çok siyâsî bir mâhiyet arzetmektedır.
    Asrının İmâmı Zahirî İbnü Hazm’ın de (456/1063) dediği gibi: “İmâmıyye, yanı Şî’a’nın eski yeni ortaya attığı: “Kur’ân değiştirilmiştir. O’ncı kendisinden olmayan bir çok ilâveler yapılmış ve içerisinden bir çok şeyler çıkarılmıştır.’ Şeklindeki iddiaların ve hıristiyanların Şî’a’nın bu iddiâlannı örnek göstererek Kur’ân’da tahrifat yapıldığını ilen sürmelerinin gerçeklerle hiçbir ilgisi yoktur.”243 Özellikle bu iftiralarını RasûlüUah S.A.’in hadîslerine dayandırmaya çalışmalarının asla geçerli ve gerçekçi bir dayanağı yoktur.

    241 Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve’l-Kur’ân: 39. es-Saffâr, Muhammed b. el- Hasen, Besâiru’d-Derecât: 8/17. bâb. 1285H. İran Baskısı: el-Bürhân ‘dan nakil: 1/15.
    242 İbnu Hazm, e!-Hafız, el-Faslu Fi’l-Milel\e’n-Nihal: 4/182.
    243 İbnu Hazm, el-Hâfız, el-Faslu Fi ‘l-Milel ve ‘n-Nihal: 4/182 ve 2/78.

    Yine İbnü Hazm’ın dediği gibi: “Şî’a’nın bu asılsız iddiaları ne Kur ‘ân. ne de miislümanlar için asla delil teşkil etmez. Çünkü ne onlar bizdendir; ne de biz onlardanız! ,.”244
    Bu konuda en aşırı iddiaları hadîs diye ileri süren en-Nûrît-Tabersî’nin (548/1153) ismi üstünde “Faslül-Hitâb Fi İsbâti Tahrifi Kitabi Rabbi’l- Erbâb: Rabların Rabbı Allah’ın kitabının tahrif edildiğinin isbâti hakkında kesin söz” adlı kitabı. İran’da basılmış, şark ve garb ılım merkezlerinde yayımlanmış, Müsteşrıklenn eline geçmiş ve Müsteşrikler bu kitaptan kendi kitaplarına pek çok şeyler aktarmışlar ve Kur’ân’a karşı birer tahrip silahı olarak dünyaya pazarlamaktadırlar.245

    244 îbnu Hazm, el-Hâfız, el-Faslu Fi ‘l-Milel ve ‘n-Nihal: 2/78.
    245 Zahir, İhsan İlâhî, eş-Şî’atü ve’l-Kur’ân: 24.

  17. YAHÛDÎLER’İN İSLÂM’IN TEMELLERİNİ TAHRİP GAYRETLERİ VE MEVZU HADİSLER- Prof Dr. Durmuş Ali Kayapınar
    Goldzıher’ın (ö: 1921): ‘ Hadîs’in büyük bir kısmı, ne İslâm ‘in tufûlet; çocukluk devresinin bir eseri, ne de O ‘nun ilk günlerinde ortaya konan aslî bir vesikası değil; aksine İslam ‘in gelişme (yani Emevî ve Abbasî) devirlerinde müslümanlar tarafından uydurulan O’nun inkişâfını sağlayan uydurma sözlerden ibarettir.’ Şeklinde iddiasının iç yüzünü anlayabilmek için biraz tarihin gerçeklerine eğilmek gerekmektedir.

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    YAHUDILER’IN RASULULLAH S.A.V DEVRİNDE İSLÂM’I TAHRİP VE İMHA GAYRETLERİ

    Tabii ki Yahudiler Rasûlüllah S.A.V’in sağlığında Kur’an-ı Kerîm’ın metninin tahrifi ve Hadîs-ı Şerîfler’in vaz’ı yanı uydurma olduğu iddialarını ortaya atmazlardı. Daha Hz. Peygamber hayatta iken bütün arap yarımadası İslâm Devleti’nın hudutları içme girmişti.t Medine devrinde bile Yahûdî “Beni Kurayza” kabilesi: “Elleri ve dilleri ile Müslümanlara zaraR vereceklerine, Rasûlüllah ve Ashabı ‘na taarruz etmeyeceklerine, ettikleri takdirde Rasûlüllah ‘la yaptıkları anlaşma gereği, mal ve canlarının mubah sayılacağını kabulle karşılayacaklarına.. ” söz vermiş olmalarına rağmen; RasûlüUah S.A.’i öldürmek için defalarca tuzak kurmuşlar ve Müslümanları imhâ etmek için müşrik ve münafıklarla gizli anlaşmalar yapmışlardı. Hendek Muharebesi’nde de, tam “İslâm Düşmanlarınım dört bir taraftan Medine üzerine çullandıkları bir sırada, yapmış oldukları anlaşmayı bozdular. Kâfirlerle savaş durumunda olan müslümanları müthiş bir korku ve endişeye gark ettiler. O kadar ki, bazı sahabeler: “Medine’deki mahallelerimiz düşmana yakındır” diyerek, harbi bırakıp gen dönmek için RasûlüUah S.A.den izin istemek zorunda kaldılar.

    203 Hasen İbrahim Hasen, Târîhu’l-İslâm: 120-121. Ertuğrul, İsmail Fennî, Hakikat Nurları: 66-67

    O zaman onlar, hem üstünüzden, hem altınızdan size gelmişlerdi… O zaman gözleryılmış, yürekler gırtlaklara dayanmıştı… “204 âyet-i kerîme’sı bu durumu dile getirmektedir.
    Yahudiler, müslümanlara hatta Rasûlüllah S.A.’e selâm verirken bile “es-Selâmü Aleyküm” yerine, fark ettirmeden: “Üzerinize zehir yağsın da geberin” anlamına gelen: “es-Sâmü Aleyküm” ifadesini kullanma cür’etin gösterdiler.
    Bedir Muharebesinden dönerken bir Yahûdî karısı peygamberimizi kızarmış bir oğlak eti ile zehirlemek istedi. O an için karnı aç olan peygamberimiz eti yemek için elini uzatınca Allah Teâlâ bu kızarmış oğlağı dört ayağı üzerine kaldırdı ve dile getirdi. Oğlak Rasûlüllah S.A.’e: “-Yâ Rasülallah! Beni yeme.
    Ben zehirlenmişim.’ dedi. Hanımlarına varana kadar müslümanları çirkin sözlerle hicvettiler. Müslümanları birbirine düşürmek için her türlü hîle ve desiseye başvurdular. ‘ Müslüman görünerek İslâm Ordusu’ndan muharipleri geri çevirmek ve bozgunculuk yapmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar.209 Defalarca Rasûlüllah’ı öldürmek için sûıkastler düzenlediler.210 Casusluk faaliyetlerinde bulundular.211 Âlimleri bile kötü maksatlarla müslüman olarak Kur’ân-ı Kerîm’in ifadesiyle: “Kitaplılardan (Yahudilerden) bir zümre münafık Yahudilere, (mü’minlere indirilmiş olan âyetleri). “Gündüzün evvelinde îmân, âhirinde inkâr ediniz! Belki onlar dinlerinden dönerleri” diyerek ılım adamlığı ve bilimsellik (!) adına en sinsi tertiplere başvurdular. islâm aleyhine müşrik ve münafıklarla işbirliği, .anlaşmalar ve silah ve mühimmat yardımları yapmakla yetinmeyip, onlarla omuz omuza vererek müslümanlara karşı savaştılar. 214 Müşriklerle birleşerek müslümanlara ânı gece baskınları yapıp arkalarından vurmaya kalkıştılar. Hâsılı Hz. Muhammed’ın onlara, müşriklere nazaran çok daha müsamahakâr davranmasına rağmen, onlar bunu hep istismar ettiler; akla hayâle gelmedik her türlü kötülüğü, hîleyı, sahtekârlığı, düzenbazlığı, ıftirâvı, bozgunculuğu, tezvir, tahrîb ve tahrifi yapmaktan gen durmadılar.
    Belki de “Benî Kurayza” Rasûlüllah S.A.’in haklarında vereceği hükme razı olup da, kendi istekleriyle Sa’d b. Muâz’ı, haklarında kendi kitaplarıyla, hükmetmek üzere Rasûlüllah (s.a.v.)’le aralarına hakem olarak sokmasalardı, Rasûlüllah S.A. onların da Yahûdî “Benî Kaynukâ” ve “Beni Nadîr” kabileleri gibi canlarına ve mallarına dokunmayacak ve Medine’den çıkıp gitmelerine müsâde edecekti.

    204 Ahzâb sûresi, âyet: 10.
    205 Koksal, Âsim, Hz. Muhammed ve İslâmiyet: 3/9. Buharı: 7/133, 134.
    Ahmed b. Hanbel, Müsned: 6/36.
    206 Koksal, Âsim, Hz. Muhammed ve İslâmiyet: 3/6. Ebû Nuaymi’l-Isbehânî, Delâilü’n-Nübüvveh: 154.
    207 Et-Taberî, Târih: 3/3. İbnüSa’d, Tabakât: 2/32. Koksal, Âsim, Hz. Muhammed ve İslâmiyet: 3/9.
    208 Buhârî, Sahih: 4/221. Koksal, Âsim, Hz. Muhammed ve İslâmiyet: 3/19.
    209 Koksal, Âsim, Hz. Muhammed ve İslâmiyet: 3/138.
    210 Hasen İbrahim Hasen, Târihu’l-lslâm: 1/133: Koksal, Âsim, Hz. Muhammed ve İslâmiyet: 4/74, 77,78, 3/6: el-Belâzürî. el-Ensâb 5/339.
    211 el-Vâkidî. el-Meğâzî: 2/441-442; Koksal, Âsim, Hz. Muhammed ve İslâmiyet: 5/198.
    212 Al-i Imrân sûresi, âyet: 72-73.
    213 el-Belâzürî. el-Ensâb: 1/271, 272. 285; Koksal, Âsim. Hz. Muhammed: 2/183.
    214 el-Vâkidî. el-Megazî: 292. 293; Kahire baskısı; Koksal, Âsim, Hz. Muhammed ve İslâmiyet: 5/198. 248.
    215 Koksal, Âsim, Hz. Muhammed ve İslâmiyet: 5/272-273.

    Sırf kin, inad ve çekememezlıkleri yüzünden Hz. Muhammed S.A ‘in hak peygamber olduğunu bile bile kendi muharref ve ırkçı dinlerinde direnen Yahudiler, Medine ve civarından Hayber’e kaçtılar, İslâm onların peşlerini bırakmadı, orada da buldu… Suriye’ye kaçtılar, orada da buldu… Hâsılı, dünyanın neresine giderlerse gitsinler, hep peşlerinden geldi ve onların rahatlarını bozdu durdu.
    Herhalde Yahudilerin, kendilerine Allah tarafından vaad edildiğini iddia ettikleri meşhur “Arz-1 Mev’ûd” haritasına Medine-i Münevvere’yi de dâhil etmelerindeki sır, ecdatlarının kısmen imhâ edilip, tamamen de sürüldükleri bu bölgeyi kendi öz vatanlarından biri savmalarından kaynaklansa gerektir. Onların bu “Arz-ı Mev’ûd” masalları içerisine, bizim Güneydoğu Anadolu ve Çukurova başta olmak üzere. Türkiye topraklarının büyük bir kısmı da dâhildir.

    YAHÛDÎLER’İN HZ. MUHAMMED (S.A.V)’İN VEFATINDAN SONRA İSLÂM DÜNYASINDA GERÇEKLEŞTİRDİKLERİ BOZGUNCULUK VE İSLÂM’IN ANA KAYNAKLARINA YÖNELTTİKLERİ TAHRÎB VE İMHA FAALİYETLERİ

    Hulefây-ı Râşidîn devrinde ise İslâm devletinin hudutları, bir taraftan Irak ve Suriye’yi de içine alarak Mısır ve Kuzey Afrika’ya, diğer taraftan İran ve Ermenistan dâhil, Hindistan’a kadar uzanmıştı. İslâm’ın bu yayılması, şüphesiz birçok imparatorlukların, krallıkların veya prensliklerin yıkılması pahasına gerçekleşmiş; yayıldığı ülkelerde müsamahası, adaleti ve getirdiği rahat hayat şartlarıyla, halkı dalgalar hâlinde kendisine cezbetmiş olsa bile, iktidarlarına son verdiği kudretli imparatorlukların şanlı liderleri; ve onların yandaş ve yardımcılarının kalplerinde kın ve intikam ateşlerinin alevlenmesine engel olamamıştır. Ancak bu intikamın gün geçtikçe kuvvetlenen İslâm Ordusu’na karşı silahlı bir mücâdele vererek alınmasını imkânsız gören bu yabancı unsurlar, kinlerini içlerinde gizleyerek, ya İslâm’a girdiler, ya müslüman göründüler ya da cizye vererek dinlerinde direndiler. Yalnız başta Yahudiler olmak üzere O’nu içten yıkmak için her fırsattan yararlanmayı asla ihmâl etmediler.

    216 Koçyiğit, Talat, Hadîs Tarihi: 151. İbnü’l-Cevzî: 1/37, 38. el-Hatîbü’l- Bağdadî, el-Kifâye: 431. es-Süyutî, el-Leâli’1-Mesnû’a: 2/468.

    Kur’ân-ı Kerim’de, başta Yahûdîler olmak üzere, hırıstiyanlar, Sabitler, mecûsiler ve müşrikler olarak isimlen geçen bu değişik dm mensuplarından bir çoğu, islâm’ı kabul etmiş olmakla beraber zihinlerinden tık dinlerinin inanç kalıntılarını atamamışlar ve İslâm’ı bu inançların tesîrı altında anlamak zorunda kalmışlardır. Bunlardan bir kısmı ise, çeşitli sebeplerle İslâm’ı kabul etmişler, fakat hükümranlıklarına son veren bu dîne karşı içlerinde devamlı kın beslemekten kendilerini kurtaramamışlar, fırsat buldukça O’nu inanç ve îtıkâd yönünden yıkma gayretlerine girişmişlerdir. Müslümanların siyâsi, idâri ve içtimâi hayatlarında baş gösteren kritik durumları, dînî hayatlarında beliren fikir farklılıklarını ve ilmî hayatlarında ortaya çıkan bazı ihtilâf ve akımları, içlerinde gizledikleri eski saltanat günlerine, eski yurtlarına ve dinlerine dönme özlemlerinin gerçekleştirilmesi için elverişli birer ortam olarak değerlendirdiler.
    Halîfe Osman İbni Affân’m (35/656) öldürülmesiyle başlayan ihtilâfların çıkışında, aslen Yahûdî olan Abdullah İbnı Sebe’in (40/660) büyük rol oynadığı tarihî bir gerçektir. Et-Taberî’nın kaydettiğine göre İbnü Sebe’ S an’a halkından olup, anası siyâhî bir köle idi. Hz. Osman zamanında müslüman olmuş, müslümanlar arasına girerek onları sapıklaştırmağa çalışmıştır. İşe önce Hicaz’dan başlayan İbnü Sebe’, oradan Basra’ya, sonra da Şam’a gelerek faaliyetlerine devam etmiştir. Ancak buralarda emellerini tam manâsıyla gerçekleştiremevip Hz. Muâvıye (60/680) tarafından Şam’dan çıkarılınca Mısır’a gitmiştir. Burada İsa’nın bir gün yeryüzüne tekrar döneceğinin iddia edildiği, hâlbuki Muhammed’in son peygamber olduğu ve isa’ya nisbetle onun yeryüzüne dönmeye daha çok hakkı bulunduğu; her peygamberin bir vasisi olduğu, Muhammed’in vasisinin de Ali’den başkasının olmayacağı gibi fikirleri yaymaya başlamıştır.21’217
    İbnü Sebe’ (40/660) tıpkı Medine devrindeki önderi Ka’b bin Eşref (3/623) ve münafıkların reîsı Abdullah b. Übey bin Selûl (9/630) gibi İslâm itikadını yıkmak ıçm O’na tamamıyla zıt fikirler yaymaya çalışırken, siyâsî havayı da bulandırmayı ihmâl etmemiş ve esasen böyle bir hava içerisinde kendi fikirlerinin daha fazla yayılabileceğine büyük bir îmânla bağlanmıştır. O’na göre, madem ki Alı Peygamber’m vasisidir, o halde peygamberden sonra “İmamet”, “hilâfet” veya “Devlet Başkanlığı”, herkesten çok Ali’nin hakkıdır. Osman bu hakkı ondan gasbetmiştir. Dolayısıyla müsliimanların hemen harekete geçip bu hakkı sahibine iade etmeleri gerekir. Böyle bir hareket el-emru bi’l-ma’rûf ve’n-nehyü ani’l-münker hükmünün de bir gereğidir.
    Ali ‘ye zulmedildi, hakkı gasbedildi. Peygamber S.A.’in ikicik torunu Hasen (50/670) ve Huseyn (61/680) katledildi. Öyleyse onların hakları ne pahasına olursa olsun korunmalı ve intikamları alınmalıdır…

    217 Koçyiğit, Talat, Hadîs Tarihi: 15106, 107. Taberî, Târih: aynı yer.
    218 Koçyiğit, Talat, Hadîs Tarihi: 107. Taberî, Târih: aynı yer.

    Bu hak(!) ve intikamın alınması için her çâreye başvurmak caizdir. Zaten Peygamberlik de Ali’nin hakkıydı. Onu da Muhammed gasbetmişti. Şimdi de halifeliği gasbettıler. “Ali peygamberdir” Hatta haşa “Allah’tır”a. varan amansız ve ölçüsüz taşkınlıklardan yana görünüvermek ve Ğulât-ı Şî’a’dan yana tavır koymak; değil hadîs, âyet uydurmaya dahî imkân ve ortam sağlamış; yok “velayet sûresi”, “imamet sûresi”… Kur’ân’dan çıkarıldı, Kur’ân’ın orijinal nüshaları tahrif edildi, tahrîb edildi, yakıldı… iddiaları yanında hadîs uydurma iddiasının lafı dahî edilmese gerektir!…
    Görülüyor ki, Goldzıher gibi Kur’ân’ın lafzı üzerinde tahribat yapma ve tahrifat iddiaları ortaya atma cesareti gösteremeyen o günki Yahûdî îbnti Sebe’, bu siyâsî ve sosyal kargaşadan yararlanmasını bilmiştir. Ka’b b. Eşref ve Übey bin Selûl gibi, Medine devri Yahudilerinin yardımcıları, nasıl Mekke ve cıvan müşrik ve münafıkları olmuşsa; İbnü Sebe’ ve Theodor Herzl gibi sonraki devir Yahudilerinin yardımcıları da bütün İslâm devlet ve imparatorluklarının içerisinde barınan kâfir, müşrik ve münafıklar ile; Goldzıher’m kendisim hırıstiyan müsteşriki göstermekte yarar gördüğü gibi, kendilerini müslüman göstermekte yarar gören mülhıdler, ateistler, zındıklar, ” Râvendîler,220 Mukanna’î’ler,221 Hurramî’ler222 ile; kendilerini müslüman gören ğulât-ı şî’a, haricîler, dürzîler. kaderıyyeciler, mürcıe ve mu’tezilecıler olmuştur.

    219 Zındıklar: Ülûhiyyeti inkâr eden, daha ziyâde mecûsi dinine mensup olan yahut Mani ve Senevi akidelerini benimseyen, iki ilâha ibâdet eden içlerinde küfrü gizleyip kendilerini müslüman gösteren kimselerdir. Bkz: Koçyiğit, Talat, Hadîs Tarihi: 118.
    220 Râvendîler; Mecûsî. Zerdüşt, Mani ve Mezdek dinleri gibi eski din ya da dinsizlik kalıntılarının etkisi altında kalarak kişileri ilâh sayan ve eski Fürs devleti gibi, kendilerini tesirinden kurtaramadıkları tarihe karışmış sapık din ve devlet ya da imparatorlukları ihya hayalleriyle yaşayan yeniden doğuşcu “Tenâsuhcu” insanlar. Bkz: Koçyiğit, Talat, Hadîs Tarihi: 120, 121, 122.
    221 Mukanna’î’ler; İslâm’ın helâl kıldığı herşeyi haram, haram kıldıklarını da helâl sayan ve Allah ‘in Adem süreline bürünüp, ruhunun önce peygamberlerin, sonra Ali ve evlatlarının daha sonra da Ebû Müslim-i Horasanı ‘nin ondan da Mukanna’ adındaki bu sapığın suretine bölündüğüne inanan ruhların tenâsü- huna Mil ve kişilerin ülûhiyyetini kabul edenler. Bkz: Koçyiğit Talat, Hadîs Tarihi: 122, 123.
    222 Hurramî ‘ler: Haramı helâl, helâli haram sayan, kadınlarda ortaklık iddia eden ve çocuk çoluk demeden sebebsiz ve sınırsız müslüman kıyımı yapan sapıklar Bkz. Koçyiğit, Talat, Hadîs Tarihi: 123,124.

    Ne varkı tefrika yaratma işinde nasıl en çok Hz. Osman’ın öldürülmesi ile hakem ve Kerbelâ vak’alarmdan yararlanmışiarsa; hadîs uydurma işinde de en çok Gulât-ı Şî’a denilen aşırı alevîlerden yararlanmışlar ve Kur’ân ile Hadîs’m halk nazarında değerinin .düşürülmesinde de hâlen hırıstıyanlarla. diğer İslâm düşmanlarını, hattâ bağımlı müslümanları dahî yedeğe alarak aynı unsurları kullanmayı sürdürmektedirler.
    Yalnız, âlet olarak kullanmaya çalıştıkları İmâm Zührî, Buhârî, Müslim vb. birer ihtiyat âbidesi, hafıza ve zabt mû cızesı, cerh ve nakd (tenkid) numunesi olarak İslâm’ın ana caddesi üzerinde yalçın kayalar gibi dimdik duran hasîn hadîs imamlarımız sayesinde bu Yahûdî ve İslâm düşmanlarının bütün bu gayretlen boşa gitmiş ve gitmeye mahkûmdur.
    Elbette ki, kendisini gerçek yönüyle Yahûdî müsteşriki olarak göstermek yerine, hıristiyan müsteşriki olarak göstermeyi yeğleyen bir Yahu- dînin uydurduğu sözü müslümanların, peygamberlerinin sözü olarak kabul etmelerini beklemesi düşünülemezdi. Gayet tabii ki, bu durumda onların yapacağı şey, ya Goldziher’lerı gibi aslan postuna bürünerek kendi ürünlerini başka ısım ya da kisveler altında başka pazarlarda pazarlamak; yahutta yukarda kısmen belirlediğimiz onca fesat unsurlarını kendi amaçlarına araç yaparak, İslâm’ı yıkma ve Kur’ân ve Hadîs’i ortadan kaldırma uğrunda kullanmak olacaktı.
    Böylelikle belki biricik inanç ve güç kaynakları Kurıân ve sünnet” ı yitiren veya Onlara layık oldukları önemi verme irâdesini kaybeden müslümanları kolayca bertaraf ederek ezelî kinlerini tatmîn, amansız intikamlarını te’mîn ve gasbedılmış yurtlarını ıstırdâd edebileceklerdi.
    işte muhterem hocam Prof.Dr. Talat KOÇYIGIT’ın, onların Goldziher’lerinın şahsında şahsiyet ve niyetlerini belirleyen özlü, çok manalı ve az sözlü vecîz hükümleri:
    “Netice îtıbâriyle Goldziher, siyâsi ihtilafların yol açtığı hadîs vaz’ının, Emevî halîfelerinin teşvikiyle başladığını, bazı haberleri tahrif ederek ısbât etmeye çalışmışsa da, bunun gerçekle bir ilgisi bulunmadığı aşikârdır. Daha önceki bahislerimizde de açıkladığımız gibi, nasıl aşırı derecedeki Alı taraftarları hadîs vaz’ını başlatmışlarsa ve Ali ile evlâdının vaz’ ışmde herhangi bir tahrik ve teşvikleri olmamışsa, Emevîler ve Abbasîler adına girişilen vaz’ hareketlerinde de, halîfelerin herhangi bir rolleri olmamıştır Keza gerçek hadîseri ve bilhassa ez-Zührî gibi hadis imamlarını bu işe karıştırmak da bir iftiradan ve İslâm ‘in mühim bir temelini yıkmak arzusundan başka bir mânâya gelmez.223
    Görülüyor ki bu adamlar, müslümanlan yok edebilmek için, Kur’ân ve Sünnet’ın ortadan kaldırılmasının şart olduğunu anlamışlar. Bunu gerçekleştirebilmek için de meşru, gayr-ı meşru her yolu kullanmayı kafalarına kovmuşlar. Kendi “Arz-ı Mev’ûd” ve “dünya hâkimiyeti” hayalleri, ellerinden kaptır¬dıkları dünya cenneti toprakların, kıtaların, yurt ve yuvaların müslümanlardan geri alınması hülyaları, asırların intikamı, sayısız acı hâtıralann öcü sevdaları… gibi, asırlarca kalplerinde yıllanıp tortulaşmış, beyinlerinde cınnetleşmış, gırtlaklarında düğümlenmiş, dillerinde yılanlaşmış ve kalemlerinde cerâhetleşmış kara sevdâlanyla yola çıkmışlar; geniş İslâm Tarıhi’nin en ücra köşelerinden bulup çıkardıkları ve hiçbir ilmî değeri olmayan halk dedikodularını.
    birbirine inad sarf edilmiş hak ve hakikat dışı. sâdece hasma galip gelmek için söylenmiş kîl-ü kâfin tarihin haşviyyâtına karışan döküntülerini toplayarak. Allah ve Rasûlü’nün koyduğu temel taşların! yerlerinden oynatıp yok etmek için malzeme yapmış ve bu uğurda her türlü yalanı, uydurmayı, iftirayı, düzenbazlık ve sahtekârlığı meşru saymışlardır. Maalesef bugün de aynı yolda ve aynı gayelerle sür’atle ilerlemektedirler. Bu menfur gayelerini gerçekleştirmek içm uzun İslâm Tarihi ve geniş İslâm dünyası içerisinde, iki yüzlülükleri sayesinde barınabilmiş, hatta O’nun nimetlerinden büyük ölçüde yararlanmış ve yararlanmakta olan ayrılıkçı unsurlar ve çifte standardlı dönmeler bazı olağan siyâsî, dînî ve duygusal olayları istismar ederek tarih boyu geniş İslâm âlemi içerisinde çoğu kez kendilerinin çıkardığı ya da çıkarttığı faciaları âlet ederek bazı müslümanlan İslâm’ın ana caddesinden ayırıp, apayrı bir uçuruma sürükleyebilmış ve sürüklemekte olan Yahûdî ve zındıklar, önce ya da soyca tertemiz müslümanken, sonra nasılsa birşeyler olmuş; beyninde, merkezlerini alt üst eden bir buhran, kalbinde, ufuklarını silen bir tufan kopmuş ve kanına asrın vebası cibilliyet bozukluğu yapan bir kan karışmış, kendi dalını kendi eliyle kesen ilim casusları; bazen de güçlü ve haklının gücüne güveninin verdiği îtıyâtsızlıkları sayesinde, gerekli malzemeyi bol bol bulabilmişlerdir. İşte bazı örnekleri:

    “Rasûlüllâh Sallelâhü Aleyhi Vesellem buyurdu ki:
    Muhakkak ki ben sizin aranızda Allah’ın Kitâbı’nı, evlâtlarımı ve Ehl-i Beytimi bırakmaktayım!…”
    Ve Ebû Ca’fer buyurdu ki:
    Onlar (Ehl-i Sünnet), Allah’ın Kitabını tahrif ettiler; Rasûlüllâh’ın evlâtları ve Ehl-i Beyti’ne gelince, onları da öldürdüler!…
    (Şî’î Hadîsi)
    Muhammed’ ıbni’l-Hasem’ s-Saffâr’ın Besâiru’d-Deracât’ı 8. cüz: Onyedıncı bâb.

    223 Koçyiğit, Talat; Bu konuda daha geniş bilgi için Bkz: es-Sibâ 1, Mustafa, es Sünnetü ve Mekânetühâ Fi ‘t-Teşri ‘il-İslâmî: 296, 340

  18. SÜNNETE SARILMALIYIZ ÇÜNKÜ… – Dr. Aynur Uraler
    İslâmiyet te meşrûiyetin olduğu gibi gerekliliğin de asıl kaynağı, Allah’ın Kitâb’ı ve Resûlü’nün (s.a.s.) sünnetidir. Her alanda gerekli ve geçerli olan bu kâide sebebiyle Sünnete sarılmayı, Kitab ve sünnet nassları ile incelemek şüphesiz tabiî bir durumdur.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Kur ân-ı Kerîm in sünnete sarılmayı emretmesi
    Kur ân-ı Kerîm de sünnete sarılmak gerektiğini (sünnete iltisâm), sünneti bir bütün olarak kapsayacak tarzda çok genel ve öz bir biçimde şu âyet ifâde eder: Resûl size ne getirdi ise onu alın, ona tutunun; sizi neden nehyettiyse ondan kaçının! (Haşr/59: 7). Sahâbîler, bu âyetin sünneti kapsadığı inancındadır. Meselâ, Abdullah İbn Mes ûd, kendisine dövme yapma ve kadınların kaş tüyleri gibi bazı tüylerini alma yasağının Kur ân da bulunup bulunmadığı sorusuna, Peygamberimiz in ilgili hadîsiyle cevap vermiş ve bunu Kur ân a ait bir nehiy gibi değerlendirme sadedinde de bu âyeti okumuştur.1

    Hz. Peygamber e (s.a.s.) iman edilmesini ve O’na uyulmasını emreden âyetler, Hz. Peygamber in ve sünnetinin konumunu belirlemek bakımından i tisâmın gereğini de ortaya koymaktadır. Allah a ve ümmî peygamber olan Resûlü ne -ki o, Allah a ve O’nun sözlerine inanır- iman edin ve O’na uyun ki, doğru yolu bulasınız (A râf/7: 158) âyetinden anlaşıldığı üzere Resûlüllah a (s.a.s.) iman ve O’na uyma, Allah Teâlâ nın istediği yola uymuş olmak için şarttır. Resûl e iman, O’nun getirdiği vahye ve ortaya koyduğu sünnete i tisâmı gerektirirken, bunları tasdik etmemekten kaynaklanan i tisâmsızlık da imansızlığa delildir.

    Hz. Peygamber in Müslümanlar için en güzel örnek olduğunu belirten Andolsun ki, Resûlüllah ta sizin için, Allah a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır (Ahzâb/33: 21) âyeti, bağlanılması gereken sünnetin üsve-i hasene (güzel örnek) olduğunu belirtmekte, dolayısıyla i tisâm teşvikinde bulunmaktadır. Zira üsve , bütün fiillerinde O’na uymayı ve değer vermeyi, bütün ahvâlini önemsemeyi ihtiva eder.3 Ayrıca âyetler, her devre hitap ettiği için, bütün Müslümanlar onun muhatabıdır. O (s.a.s.), her devirde örnek alınmalıdır.

    Resûlüllah a (s.a.s.) itaat edilmesi emri de sünnete i tisâmı gerekli kılar. Bilindiği gibi, peygamberlere karşı ye-rine getirilmesi gereken vazifelerden ve onlara uyma şartlarından biri itaattir. Kim Resûl e itaat ederse Allah a itaat etmiş olur. (Nisâ/4: 80) âyeti, peygambere itaatin neden gerekli olduğunu ve itaatin zorunluluğunu ortaya koyar. Âyetler, Resûlüllah a (s.a.s.) itaati, Allah a itaat saymıştır.4

    Peygamber e (s.a.s.) itaati, sadece Kur ân konusunda Peygamber e itaat gerekir. şeklinde anlamak mümkün değildir. Zira bu şekilde anlamayı gerektirecek nassî bir delil bulunmamaktadır. Hz. Peygamber e itaat mecburiyeti, O na (s.a.s.) itaatin Allah a itaat etme sayılmasındandır. Çünkü Hz. Peygamber, Kur ân ın ifadesiyle, sadece Allah ın yolu sırât-ı müstakime götürmekte (Şûra/42: 52) ve yalnız Allah tan kendisine vahyedilene uymaktadır (En am/6: 50). Şayet Resûl e itaatten sadece Allah a itaat murad edilmiş olsaydı, Allah a ve Resûlüne itaati emreden âyetler bulunmazdı. Ona itaat, Kur ân da bulunan hususlarda farzdır denilecek olursa bu, Resûl e mahsus bir itaat sayılmaz. Allah ve Resûlü’ne itaat, ayrı ayrı zikredildiğine göre, Hz. Peygamber e mahsus bir itaat alanı vardır ve O, (s.a.s.) Kur ân da yer almayan konularda hüküm veriyor demektir. Allah Teâlâ, ‘Peygamber e itaat edin. sözüyle ‘Peygamber le gönderdiğim âyetlere itaat edin, ama Peygamber in bunun dışındaki açıklamalarına ve yorumlarına bakmayın’ demeyi murad etseydi, bunu açıkça söylerdi. Aksine mutlak bir ifadeyle, hiçbir şeyle kayıtlamadan ‘Resûlüllah a itaat edin. buyuruyor. Öte yandan, ‘Resûlüllah a itaat edin buyruğunun anlamı, Allah Teâlâ nın O’nunla gönderdiği âyetlere itaat edin demek olsaydı, o takdirde, âyetlerin başındaki ‘Allah a itaat edin sözü gereksiz bir tekrardan ibaret olurdu. Allah Teâlâ nın emrettiği bu itaat, sadece Resûlü nün getirdiği âyetleri kapsamamakta, âyetlerle birlikte sünnetine, hattâ şahsına itaati de içine almaktadır. 5

    İslâm âlimleri, konuyla ilgili âyetlerden hareketle Peygamber e itaatin, O nun sünnetine sarılmak ve getirmiş olduğu emir ve yasaklara boyun eğmek olduğunu söylemişler,6 Allah a ve Resûlü ne itaat edin. âyetlerinde Allah a itaatin farzlarda, Resûl e itaatin ise sünnetlerde itaat edin demek olduğunu belirtmişlerdir.7

    Hz. Peygamber e ittibâı emreden âyetler de sünnete uymayı gerektirir. Allah a ve ümmî Peygamber olan Resûlü ne -ki o, Allah a ve O nun sözlerine inanır- iman edin ve O’na ittiba edin ki, doğru yolu bulasınız. (A râf/7: 158) âyetinde Peygamber e ittiba, Peygamber e imanın devamı ve gereği sayılmıştır. De ki: Allah ı seviyorsanız hemen bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. (Âl-i İmran/3: 31) âyetinde ise Allah ı sevmenin ve O nun tarafından sevilmenin şartı, Peygamber e ittiba olarak gösterilmiştir. Sevgi konusunda ittibaın şart koşulması, diğer konularda Peygamber e ittibaı, tabiî olarak gerekli kılar. Ayrıca Allah Teâlâ nın, Resûlü ne (s.a.s.) tâbi olmayı kullarına farz kılması, Resûlüllah ın (s.a.s.) sünnetinin Allah Teâlâ tarafından kabul edildiğini gösterir.

    Kur ân-ı Kerîm, Hz. Peygamber in (s.a.s.) hükmüne kayıtsız-şartsız kabul ve teslimiyet ile, zerre kadar şüphe duymadan, kalpten inanıp razı olmak gerektiğini emrederken de hiç şüphesiz sünnete bağlanmayı da (sünnete i tisâmı) emretmiş olmaktadır: Allah ve Resûlü bir meselede hüküm verdiği zaman inanmış bir erkek ve kadına, o meselede kendi isteklerine göre bir tercih hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. (Ahzâb/33: 36) ve Hayır, Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem tayin edip verdiğin hükmü içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan kabul edip ona teslim olmadıkları sürece iman etmiş olmazlar. (Nisâ/4: 65) âyetlerinde sünnete i tisâmın gereği açıkça vurgulanmaktadır. Zira bilinen bir gerçektir ki, Hz. Peygamber in Kur ân dışında verdiği birçok hüküm bulunmaktadır. Allah ve Resûlü ne inanıyorsanız, anlaşmazlığa düştüğünüz konuları, Allah a ve Resûlü ne arzediniz. (Nisâ/4: 59) âyeti de sünnete müracaat emrini tekid eder. İlk dönem İslâm âlimlerinden Meymûn İbn Mihrân, Allah a arz edin kısmının Allah ın Kitab ına, Resûlü ne arz edin kısmının ise, O (s.a.s.) hayatta iken kendisine, vefat ettikten sonra da sünnetine arz edin demek olduğunu söylemiştir.8

    Resûlüllah ın (s.a.s.) çağrısına uyma gereğini bildirmek de sünnete i tisâmı emretmek demektir. Ey iman edenler! Sizi, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah a ve Resûlü ne uyun. (Enfal/8: 24) âyetindeki Peygamber in çağrısı nda bir sınırlama olmaması, O nun her emir ve yasağına uyulması lâzım geldiğini gösterir. Hz. Peygamber in çağrısı, tabiî ki sünneti de kapsamaktadır.

    Kur ân-ı Kerîm de, Hz. Peygamber e (s.a.s.) isyan etmek ve O na uymamak yasaklanmıştır. Bu yasaklar, dolayısıyla Hz. Peygamber e bağlanma gereğini ortaya koyar: Kim Allah a ve Resûlü’ne isyan eder ve O nun koyduğu sınırları aşarsa Allah böylesini, devamlı kalacağı bir ateşe sokar. (Nisâ/4: 14). O nun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar. (Nur/24: 63) ve …Resûl e karşı gelenler, Allah a hiçbir zarar vere-mezler. Allah, onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır. (Muhammed/47: 32) âyetleri, konuyla ilgili âyetlerden birkaçıdır. Son âyette, Hz. Peygamber e karşı gelmenin Allah a karşı gelme sayıldığı açıkça görülmektedir. Buradan, Sünnete i tisâm etmemek, Kitab a i tisâm etmemektir. sonucunu çıkarmak da mümkündür.

    Sünnetin kaynağının vahiy olduğuna delâlet eden O, arzusuna göre konuşmaz. (Necm/53: 3) âyetinin sünneti de ihtiva ettiği, âlimlerce de kabul görmüş bir hakikattir.9 Bu âyet, sünnete i tisâmın önemli bir delilidir.

    Hz. Peygamber in (s.a.s.) Kur ân ı açıklama görevi, O’nun Kur ân dışındaki söz ve uygulamalarına da i tisâmı gerektirir. Kur ân dışında, Hz. Peygamber e vahiy veya ilham ile bilgi gelmesini inkâr etmeye imkân görünmemektedir. Kur ân ın açıklaması O’na verildiğine göre, bu açıklama herhalde Kur ân dan ayrı birşey olmalıdır. 10 Ayrıca beyân yetkisi, açıklama şekillerinin tamamını kapsar. İnsanlara kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur ân ı indirdik (Nahl/16: 44) âyeti, Peygamber in (s.a.s.) açıklamalarının, Kur ân kaynaklı olduğunu gösterir.

    Hz. Peygamber in (s.a.s.) teşri yetkisi de, sünnete bağlılığı gerektirir. O ümmî Peygamber e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder. Onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar (A râf/7: 157) ve Allah ın ve Resûlünün haram kıldığını haram tanımayan, hak dinini din olarak benimsemeyen kimselerle zelil bir vaziyette tam bir itaatle cizye verecekleri vakte kadar savaşın. (Tevbe/9: 29) âyetleri, Hz. Peygamber in bu yetki ve görevini ortaya koymaktadır.

    Hz. Peygamber in (s.a.s.) tebliğ görevi de sünnete i tisâmı gerektirir. Sünnet, Resûlüllah ın (s.a.s.) Rabbi nden aldığı risâleti tebliğden ibarettir. Allah O na, bu risâleti tebliğ etmesini emrederek şöyle buyurmuştur: Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O na elçilik vazifesini yerine getirmemiş olursun (Mâide/5: 67). Hz. Peygamber (s.a.s.), dini tebliğ ederken sadece Kur ân ı duyurmakla kalmamış, Kur ân ın yanında sünneti de bildirmiş, Kur ân ve sünneti içiçe yaşamış ve ashâbına bu şekilde öğretmiştir.

    Bütün bu âyetlerden ve yorumlardan anlaşılacağı gibi Sünnete bağlılık (i tisâm bi s-sünne) , herşeyden önce Kur ân-ı Kerîm in müekked emridir. Kur ân, sünnete uymayı herhangi bir ayırım yapmadan bir bütün olarak tavsiye eder. Hz. Peygamber e iman edilmesi emri ve O a inanmanın imanın şartları içinde yer alması, O nsuz (s.a.s.) imanın tamamlanmaması, sahîh olmaması, Resûlüllah ın (s.a.s.) konumunu belirler ve O na uymayı gerekli kılar. Sünnete i tisâmı emreden Kur ân, Hz. Peygamber i mutlak olarak Müslümanlara örnek göstermiştir. Çünkü İslâm, insan hayatının bütün kısım ve yönlerini birlikte değerlendirir. Hz. Peygamber in üstlenmiş olduğu misyon, tabiî olarak O nun bir sünnetinin bulunmasını gerekli kılar. Peygamber in (s.a.s.) teşri yetkisi vardır. Ayrıca sünnetinin vahye dayanması veya vahyin onayından geçmiş olması, Sünnetin kaynağının vahiy olduğunun göstergesidir. Kur ân ın, O na karşı gelmeyi ve emrine uymamayı yasaklaması da sünnetin asıl kaynağını gösterdiği gibi, O nun (s.a.s.) yolu olan sünnete itaati de farz kılar.

    Bütün bu âyetler, Resûlüllah ın (s.a.s.) değerini göstermesi yanında sünnetinin de değerini gösterir. Allah Teâlâ, Kur ân a uymayı nasıl farz kılmış ise, Peygamberinin (s.a.s.) sünnetine de uymayı emretmiştir.

    Sünnetin, sünnete sarılmayı emretmesi

    Hidayet rehberi ve tek örnek olarak gönderilmiş olan Hz. Peygamber in (s.a.s.), Allah ın yoluna çağırıcı niteliğiyle kendisine uyulmasını istemesi pek tabiîdir. Kur ân ın sünnete ittibaı emretmesinden sonra, sünnetin de aynı emri tekrarlaması, onun Kur ân dan aldığı gücü ifade ve te yid etmektedir.

    Hz. Peygamber (s.a.s.), Sünnete sarılma yı, Vedâ Hutbesi nde ümmetine vasiyeti olarak açıkça ilân etmiştir. Size, kendilerine sarıldığınız takdirde ebediyen sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum. Allah ın Kitab ı ve Nebî sinin sünneti. Bunlar (Kitab ve Sünnet), havzda (Kevser Havzı’nda) bana ulaşıncaya kadar ayrılmayacaklardır. 11 Hz. Peygamber (s.a.s.), bu vasiyet ve tavsiyesi ile Kur ân yanında sünnete sarılmayı da teşvik etmiş ve ona uyulmasını istemiştir. Teşri yetkisini hatırlattığı hadîste, i tisâmın gereğini, sünnetin gücüyle ve konumuyla te yid etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) yine vasiyet niteliğinde kendisinden sonra sünnetine i tisâmı tavsiye etmiştir. O (s.a.s.), Ben sizi, gecesi gündüzü gibi apaydınlık olan bir din üzerinde bıraktım. Benden sonra ancak helâk olanlar, o dinden sapanlar olur. Sizden kim yaşarsa birçok ihtilâfa şahit olacaktır. Onun için bilip tanıdığınız sünnetime ve hidayete erdirilmiş olan râşid halifelerin sünnetlerine yapışınız. Bunlara sımsıkı sarılınız. 12 buyurmuştur.

    Ümmetin fırkalara ayrıldığı zamanlarda kendisinin ve ashâbının yoluna uyanlar ın kurtulan grup olacağını belirten Hz. Peygamber (s.a.s.)13 her devirde ve her durumda olduğu gibi -özellikle zor zamanlarda- sünnnete i tisâmın kurtarıcı niteliğine dikkat çekmiş olmaktadır.

    Resûlüllah a (s.a.s.) iktida da sünnete i tisâmı gerekli kılar. Bana iktida eden bendendir. 14 hadîsinde Hz. Peygamber (s.a.s.), açıkça kendisine uyulmasını emretmektedir.

    Size bir şeyi yasaklarsam ondan derhal uzaklaşın. Bir şeyi emredersem, gücünüz yettiği kadar onu yerine getirin. 15 hadîsi de, her konuda sünnete i tisâm gereğini ifade etmektedir. Görüldüğü üzere, Hz. Peygamber (s.a.s.), genel bir ifade kullanmıştır. Buna göre O (s.a.s.), her konuda uyulması gereken bir kimsedir. Zaten, bilhassa evrensel bir misyonla gelen bir peygamberin tek bir alanda örnek ve ölçü olması, bir alana sıkışıp kalması mümkün değildir.

    Hz. Peygamber (s.a.s.), Sözlerin en güzeli Allah ın Kelâmı, yolların en doğrusu, en güzeli ise Muhammed in yoludur. 16 buyurarak, sünnetten daha doğru ve üstün yol olmadığını belirtmek sûretiyle ona i tisâmı teşvik etmiştir.

    Kim sünnetimi ihyâ ederse beni seviyor demektir. Kim beni severse, Cennet te benimle beraberdir. 17 hadîsinde ise Peygamber Efendimiz (s.a.s.), hem sünneti yaşatma emri vermiş, hem de sünnetine sarılmayı kendisiyle iliş kilendirmiştir. Kim benim fıtratımı (yaratılıştan sahip olduğum özellikleri) severse, sünnetimi yol edinsin. 18 hadîsi de aynı doğrultudadır. O (s.a.s.), kendisine duyulan sevginin de imanla ilgisi olduğunu belirtmiştir. Allah a andolsun ki, hiç biriniz beni babasından ve evlâdından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe (gerçek mânâda) iman etmiş olamaz. 19 hadîsi bunu açıkça ortaya koyar.

    Sünnetin kaynağının vahiy olduğuna işaret eden hadîsler de, sünnete i tisâmı teşvik eder. Hz. Peygamber in (s.a.s.) Dikkat edin! Bana Kitab ve onun misli verildi. Dikkat edin! Bana Kur ân ve onun misli verildi. 20 hadîsi sünnetin önemine ve konumuna, kaynak göstererek dikkat çekmektedir.

    Hz. Peygamber in (s.a.s.) teşrî yetkisinin olduğunu belirtmesi, konuya ait önemli delillerdendir. O, ileride sünneti inkâr edenlerin çıkacağını belirttikten sonra Dikkat edin! Allah ın Resûlü nün haram kıldığı, Allah ın haram kıldığı gibidir. buyurmuştur.21

    Hz. Peygamber (s.a.s.), Kur ân ile sünnetin birbirinden ayrılmayacağını belirtmiştir.22 Bununla beraber, O (s.a.s.), Kur ân dışında da vahiy aldığını, buna rağmen teşrî yetkisini kabul etmeyip sünneti inkâr edenler olacağını, sünnete karşı çıkacak grupların türeyeceğini, hadîsleri önemsemeyen, her meseleyi Kur ân da aramak gibi bir temâyül gösterecek bozuk zihniyetlerin belireceğini haber vererek ümmetini ikaz eder ve böyle kimseleri, şu sözleriyle uyarır: Benim emrettiğim veya nehyettiğim bir konu kendisine iletildiğinde sakın sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış biri olarak ‘biz, onu bunu bilmeyiz. Allah ın Kitabı nda ne bulursak ona uyarız, o kadar derken bulmayayım. 23 Hz. Peygamber (s.a.s.), böylece sünnetin, dinin iki kaynağından biri olduğunu inkâr edenleri teşhir etmiş,24 sünnet inkârı ve sünnetsiz İslâm arayışlarının olacağını haber vererek ümmetini uyarmış, İslâm Dini nde sadece Kur ân la yetinmeyi tasvip etmemiştir. Hz. Peygamber in (s.a.s.) bu kimseleri kınaması, bu iddiada bulunanların Kur ân a sarılmakta da samimi olmadıklarını gösterir. Konunun önemi, hadîsin başka rivâyetlerine de yer vermeyi gerekli kılmaktadır.

    Sizden biriniz koltuğuna yaslanarak, Allah ın şu Kur ân da haram kıldıklarından başka şeyleri haram kılmadığını mı zannediyor. Dikkat edin! Vallahi ben öğüt verdim, emrettim ve yasakladım. Bunlar (emirler ve yasaklar), Kur ân dakiler kadardır, hatta sayıca ondan da fazladır. 25

    Konuyla ilgili başka bir rivâyet ise şöyledir: Sizden (ümmetimden) birinin (koltuğuna, dirseğine) dayanmış olarak beni yalanlaması umulur mu? Benden bir hadîs rivâyet edilir de ‘Resûlüllah (s.a.s.) bunu söylememiştir der. 26 Buna göre Hz. Peygamber (s.a.s.), hadîs inkârının kendisini yalanlamak sayıldığını belirtir. Başka bir rivâyette ise inkârcıları şöyle anlatır: Benden bir hadîs rivâyet edildiğinde ‘Resûlüllah (s.a.s.) bunu söylemedi. Bunu bize garanti edecek kim var? der. 27 Bu ifâde, hadîs rivâyetlerinin incelenmesiyle ilgili olmayıp, esasen sünnet inkârcılarının tavırlarını, onların kendilerinden başka kimseye güvenmediklerini teşhir etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.), sünnet inkârcısına hadîs ulaştığında, o koltuğuna gerine gerine oturmuş olduğu hâlde, hadîsi zikreden kişiye Bizimle sizin aranızda Allah ın Kitab ı vardır! Bu Kitab da neyi helâl bulursak onu helâl kabul eder ve neyi haram bulursak onu haram kılarız. diyeceğini haber verdikten sonra, Oysa Allah ın Peygamberi nin (s.a.s.) haram kıldığı şey, Allah tarafından haram kılınan şey gibidir. 28 buyurarak meselenin önemine ve sünnetin kaynağına dikkat çeker. Resûlüllah (s.a.s.), yine bir başka sözlerinde, sünnet inkârcılarının, Bu Allah ın Kitab ı, onda bulunan helâli helâl sayarız, onda bulunan haramı haram sayarız. diyeceklerine dikkat çeker ve, Dikkat edin, kime bir sözüm ulaşır ve o kimse sözümü yalanlarsa Allah ı, Resûl ün kendisini, Resûlüllah ın (s.a.s.) sözünü de yalanlamış olur. buyurur.29 İnkârcı bu sözlerle, Allah ın Peygamber ine (s.a.s.) verdiği yetkiyi inkâr etmekte, dinde Peygamber in (s.a.s.) kendi kendine hareket ettiğini ve O nun sözlerine güvenilemeyeceğini belirtmiş olmaktadır. Sünnet inkârcıları, hadîste bulunanlarla Kur ân da bulunanları sanki tıpatıp aynıymış gibi düşünerek
    Hz. Peygamber in (s.a.s.) emri veya nehyi kendilerine ulaştığında, Allah ın Kitab ı yanımızda, bu onda yok. derler. 30 İslâm âlimlerinden Şâtıbî, konuyla ilgili olarak Sünnet, Kitab ı tefsîr eder. Kim sünneti bilmeden Kur ân ı alırsa, sünnette sürçtüğü gibi Kur ân da da sürçer. diyerek, İslâmiyet ten önceki milletlerin bundan dolayı dalâlete uğradığını belirtir.31 Begavî de, yukarıdaki hadîslerle ilgili olarak Bu hadîsler, hadîsin Kitab a arzına ihtiyaç olmadığına delildir. Sünnetin, kendi başına hüccet olduğu sabit olmuştur. ‘Bana Kitab ve benzeri verildi. hadîsi de bunu gösterir. mütalâasında bulunur. Hadîste geçen koltuk (el-erîke) ifâdesi ile Hz. Peygamber in (s.a.s.), din ve âhiret konusunda endişesiz, rahat düşkünü, ilimle meşgul bulunmayan ve refah içinde olanları murad ettiği belirtilmiştir. Bu kimseler, rahat ve rehavet içinde bilmedikleri konularda konuşan kimselerdir.32

    Hz. Peygamber (s.a.s.), kendisine itaati emreden (Nisâ/4: 13, 80) ve isyanı yasaklayan (Nisâ/4: 14) âyetleri tekrar ve te yid mâhiyetinde kendisine itaati emretmiş ve isyanı yasaklamış; Kim bana itaat etmişse, Allah a itaat etmiştir; kim bana isyan ederse Allah a isyan etmiştir. buyurmuştur.33 Aynı şekilde, Ümmetimin hepsi Cennet e girecektir; ancak imtina edenler giremeyecektir. hadîsinde Resûlüllah (s.a.s.), imtina edenlerin kimler olduğunu, Kim bana itaat ederse Cennet e girecektir, kim bana isyan ederse, o imtina etmiştir. 34 buyurarak açıklamışlardır. Bu hadîs, Resûlüllah ın (s.a.s.) sünnetinden imtina etmenin, O’na (s.a.s.) isyan35 sayıldığı anlamına gelir.

    İbn Hibbân, Resûlüllah ın (s.a.s.) sünnetine itaati; uydurma gerekçelerle sünnetin def i için yol arayanların söylediklerine aldırmaksızın, Allah ın dini konusunda ileri-geri görüş belirtenlerin görüşlerini bir tarafa iterek, kemmiyet ve keyfiyetine bakmadan sünnete boyun eğmekten ibarettir diye tanımlar.36

    Resûlüllah ın, Burada bulunanlar bulunmayanlara duyursun. 37 ve Allah, sözümü duyup ezberleyen, sonra da onu duymamış olana nakleden kimsenin yüzünü ağartsın! 38 hadîsleri gibi, sünnetinin tebliğ edilmesine ve yayılmasına teşvikine dair emirleri de sünnete i tisâmı âmirdir. Bu arada Resûlüllah ın (s.a.s.) kendi sözünün diğer sözlerden farklılığına işaret etmesi de sünnetin ve sünneti tebliğin önemini göstermektedir. Hz. Peygamber in (s.a.s.), meselâ Veda Hutbesi nde, tabiî ki hepsi Kur ân da en azından açık olarak bulunmayan bazı hususları da anlattıktan sonra, Dikkat edin, tebliğ ettim mi? 39 diye sorması ve farz ibadetler dışındaki ibadetleri de duyurma emrini vermesi,40 yine sünnete bağlanmak gereğini ortaya koymaktadır.

    Resûlüllah (s.a.s.), kendi getirdikleri dışında başka dinlere ait bilgilerle ilgilenilmesine ya da kendi yerine bir başka peygamberin konulmasına kesinlikle müsaade etmemiştir. O’nun bu tavrı, i tisâmın gereğini ortaya koyan güçlü delillerdendir. Meselâ O (s.a.s.), Yemin olsun ki ben size kusursuz bir din getirdim, Ehl-i Kitaba bir şey sormayın; kendileri sapmışken sizi hidayete erdiremezler, onlara sorarsanız ya bir bâtılı tasdîk eder ya da bir hakkı yalanlarsınız. Musa hayatta olsaydı, bana tâbi olmaktan başkası ona helâl olmazdı. Musa aranızda olsa, beni bırakıp ona tâbi olsanız dalâlete düşersiniz. Siz ümmetlerden benim payıma düşensiniz, ben de nebîlerden sizin payınızım. buyurmuştur.41 Kendilerine okunan bu Kitabı sana indirmemiz onlara kâfi gelmedi mi? (Ankebût/29: 51) âyeti de, bu hadîste ifade edilen gerçeğe parmak basmaktadır.42

    Netice olarak Peygamber Efendimiz in (s.a.s.), kendi sünneti ile ilgili bu hadîsler, sünnet olmadan İslâm Dini ni yaşamanın mümkün olmadığının ifadesidir. Dinimizin iki kaynağı vardır. Kur ân-ı Kerim ve Peygamberimiz in (s.a.s.) sünneti. Sadece Kur ân ile dinin gereklerini yerine getirmek mümkün değildir. Kur ân ın hayata geçirilişi, yaşanışı Hz. Peygamber tarafından gösterilmiştir. Resûlüllah ın (s.a.s.), bir Müslüman olarak nasıl yaşadığını gözardı ederek müslümanca yaşamak mümkün değildir. Peygamber (s.a.s.), dini yaşarken şüphesiz bu hayat tarzını kendi kendine uydurmamıştır. Zaten bir peygamberin, Allah Teâlâ nın tasdikinden geçmeden din adına bir söz söylemesi, bir icraatta bulunması imkânsızdır.

    Dipnotlar

    (1) Buhârî, libâs 82, 84, 85, 87, tefsîr 59/4. 
     (3) Kurtubî, Câmi , VII, 5237. (4) Kurtubî, Câmi , I, 32. (5) Bkz.: M. Yaşar Kandemir, İki Cihan Güneşi, s. 245. (6) Kâdı Iyâz, Şifâ, II, 17. (7) Kurtubî, Câmi , II, 1445; V, 3042; IX, 6473; Kâdı Iyâz, Şifâ II, 18. (8) İbn Abdilber, Câmi , II, 190. (9) Bkz.: Kurtubî, Câmi , IX, 6255; Elmalılı, Hak Dini VII, 4572 (10) Hüseyin Atay, Kur ân ın Anlaşılması , Erciyes Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, s. 26. (11) Muvatta , kader 3; İbn Abdilber, Câmi , II, 24, 110, 180; Hâkim, Müstedrek, I, 93. Bu konudaki önemli bazı rivâyetlerde sünnet yerine Ehl-i Beyt geçmekte ise de, Bediüzzaman hazretlerinin ifade ettikleri gibi, Ehl-i Beyt ten de maksat sünnettir. Bu bakımdan, hakiki Ehl-i Beyt, sünnete uyan ve sünneti yaşatandır. Ehl-i Beyt in en önemli fonksiyonu sünneti yaşamak ve yaşatmaktır. (12) Dârimî, mukaddime 16; İbn Mâce, mukaddime 6. (13) Bkz.: Tirmizî, iman 18. (14) Müsned, V, 409. (15) Buhârî, i tisâm 2; Müslim, ilim 2. (16) Buhârî, tefsîr 34/2, 111/2; Müslim, cum a 43. (17) Tirmizî, ilim 16. (18) Abdurrezzâk, Musannef, VI, 169; Beyhakî, Sünen, VII/77. (19) Buhârî, iman 8; Müslim, iman 69-70. (20) Ebû Dâvûd, sünne 5; İbn Hibbân, Sahîh, I, 173. (21) İbn Mâce, mukaddime 2; Tirmizî, ilim 10. (22) Bkz.: Dârakutnî, Sünen, IV, 245; Hâkim, Müstedrek, I, 93. (23) Dârimî, mukaddime 49; Ebû Dâvûd, sünne 5. (24) İsmail Lütfi Çakan, Hadîslerle Gerçekler -2-, s. 138; (25) Ebû Dâvûd, harac 31(33). (26) Abdurrezzâk, Musannef, X, 453. (27) Abdurrezzâk, a. g. e., X, 453. (28) Tirmizî, ilim 10. (29) Taberânî, el-Mu cemu l-evsât, VII, 313; İbn Abdilber, Câmi II, 189. (30) Müsned, VI, 8; İbn Hibbân, Sahîh I, 174. (31) Bkz.: Şatıbî, İ tisâm, I, 59. (32) Bkz.: Begavî, Şerhu s-sünne, I, 201. (33) Buhârî, ahkâm 1, cihad 109. (34) Buhârî, i tisâm 2. (35) Bkz.: İbn Hacer, Fethu l-bâri, XV, 180. (36) İbn Hibban, Sahîh, I, 180. (37) Buhârî, ilim 37, 39. (38) Dârimi, mukaddime 24. (39) Bkz.: Müslim, küsûf 1. (40) Bkz.: Ebû Dâvûd, tatavvu 10. (41) Abdurrezzâk, Musannef, VI, 113, 114; X, 313-314; Müsned, III, 387, 338, 471; IV, 266. (42) Dârimî, mukaddime 42.

  19. SÜNNET İSLAM’İN İKİNCİ ANA KAYNAGIDIR.
    SÜNNETİNİ inkar etmek, dolaylı şekilde Resulullahı Salat ve selam olsun ona inkar olur. Resulullahı inkar ise küfürdür. Allahın kadim Kelamı olan Kur’an bizi Resulullaha imana, biat ve itaat etmeye çağırıyor, bu konuda nice ayet ve beyyinat vardır.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Büyük hadis imamları mevzu hadisleri inceleyip ayırmışlardır. Hadis denilince ilk olarak mevzu hadisler hatıra gelmemelidir. Sünnet ve hadisten maksat Resulullah efendimizin öncelikle mütevatir ve sahih hadisleridir.

    Zayıf hadis demek mevzu=uydurulmuş düzmece hadis demek değildir.

    Sünnet ve hadisler olmadan Kur’anın tamamı doğru bir şekilde yorumlanamaz ve sapıklıklar başlar.

    Adı üzerinde, İslamın ana caddesi ve Sevad-ı Âzam olan Ehl-i Sünnet ve cemaat, Sünnete ve hadislere büyük önem verir ve bunları İslamın ikinci ana kaynağı olarak kabul eder.

    Sünneti inkar edenler firak-ı dallenin (sapık fırkaların) mensuplarıdır.

    Sünnet inkarcıları ikiye ayrılır: Bir kısmı tamamen inkar eder. Diğer kısmı ise aşırıya giderek, işlerine gelmeyen, kendi bâtıl mezheplerine uymayan sahih hadisleri de inkar eder. Bu iki taife ifrat ve tefrit üzeredir.

    Sünnet ve hadisler hakkındaki en âdil, doğru, isabetli, hikmetli görüş Ehl-i Sünnet ulemasının görüşleridir. Cumhur-i ulemanın görüşlerine zıt, aykırı görüşler yanlıştır.

    Bazıları hadisleri Avrupa Birliği standartlarına, kriter ve normlarına göre ayıklamak istiyor. Böyle bir ayıklama küfürdür, dalalettir=sapıklıktır , hıyanettir.

    Son derece bozuk ve sapık bir fırka olan Fazlurrahman mezhebine göre Kur’anın üç yüz küsur muhkem (kesin hükümlü) ayeti tarihseldir, bu devirde geçerli değildir. Fazlurrahmancılar nice sahih gerçek hadisi de kabul etmiyor. Onlar, ortaya “Ben Fazlurrahmancıyım, benim fırkam doğrudur, o doğrular şunlardır…” diyerek ortaya çıkmıyor, münafıklık ve taqiyye yapıyor, gizleniyor

    Sünnet ve hadislere karşı olan diğer bir taife de bozuk Mutezile mezhebi mensuplarıdır. Onlar da taqiyye ve kitman yaparak gerçek kimliklerini saklamakta, Ehl-i Sünneti sinsice yıkmaya çalışmaktadır.

    Sünnet düşmanlığın geri planını araştırırsanız, perdenin arkasında BOP’u, Siyonizmi, emperyalizmi görür ve bulursunuz.

    Meşhur BBC bundan birkaç yıl önce “Turkey in radical revision of Islamıic texts” başlıklı ve Robert Pigott imzalı bir makale ile, Türkiyedeki hadis ayıklama işinin, 1400 yıllık İslam tarihinde benzeri görülmemiş bir reform olduğunu yazmıştı. (Bu makalenin Türkçe tercümesi de vardır. Lütfen internetten indirip okumanızı istirham ediyorum.)

    Düşmanlarımız, İslamı yeryüzünden kaldıramayacaklarını anlayınca, dinde derin ve köklü reformlar yaparak, kendilerine zarar vermeyecek, suya sabuna dokunmayan ılımlı ve light bir İslam türetme projesini uygulamaya koydular. Şeriatsız, fıkıhsız, cihadsız, tesettürsüz , İmamsız, Ümmetsiz bir İslam türetmek istiyorlar. Musalli Müslüman değil, dünyevileşmiş (seküler, laik olmuş) musalla Müslümanı istiyorlar.

    Safsatalarından biri de şudur: Asr-ı Saadettde mezhep var mıydı?.. Cevap: Asr-ı Saadette Mushaf (tek cilt veya tomar halinde) Kur’an nüshası da yoktu. Size göre Mushaflar da mı bid’attir? Mushaf Kur’anın metninin ve nazmının bir araya getirilmesidir. Fıkıh da, Kur’an ahkamının, Sünnet ışığında sistematik bir şekilde bir araya getirilmesidir. Sünneti ve fıkhı kaldırırsanız, İslamın ismi ve resmi kalır, din yıkılır.

    Bir kısım Fazlurrahmancılar ve Mutezile mezhebi mensupları İlahiyat fakültelerinde öğrencilere “Biz size mezhepleri anlatacağız, bunların arasında ayırım yapmayacağız, tercih size aittir” mealinde konuşuyorlar. Onlara göre Ehl-i Sünnet, sapık fırkalar gibi, onların ayarında bir fırkaymış… Hayır, Ehl-i Sünnet İslamın doğru yorumludur ve firak-ı dalle ile bir tutulamaz.

    Mütevatir ve sahih hadisleri inkar edenler dalalet yolundadır. Efendimizin sünnetini, mütevatir ve sahih hadislerini bile bile, inatla, kötü niyetle inkar ve reddetmek küfürdür.

    Hadis deyince hemen mevzu hadislerden bahs etmek, o da büyük haksızlık, adaletsizlik, dengesizlik ve çarpıtmadır.

    Ehl-i Sünnet imamlarının, müfessirlerinin, muhaddislerinin doğru ve sahih bulduğu ve eserlerinde kullandığı hadisler doğrudur.

    Ebu Reyye ve Albanî gibi icazetsiz aşırıların Sünnet ve hadisleri konusundaki aykırı ve aşırı fikir ve görüşlerinin kıymeti yoktur, onlar keenlem yekundur, onlara itibar edilmez.

    Sevgili ve muhterem Müslüman kardeşlerime, Efendimizin Sünnetine ve sahih hadislerine cankurtaran simidi gibi sarılmalarını acizane tavsiye ederim.

    Sünnet düşmanlarına, hadis inkarcılarına karşı uyanık olalım, onların tuzaklarına düşmeyelim.

    Okyanus gibi bir hadis ilmi vardır. İcazetli, takvalı, ihlaslı, alim ve arif büyüklerimize uyalım, Sünnet ve hadis konusunda onların gösterdiği yoldan gidelim.

    Sünnet ve hadis düşmanları önce samimi ve mert olsunlar, kendi fırka ve mezheplerini açıklasınlar. Biz Ehl-i Sünneti, düşman gibi görmesinler. Mertçe biz Fazlurrahmancıyız, biz Muteziliyiz, biz Rafıziyiz desinler, ondan sonra konuşsunlar. Biz Sünnî olduğumuzu inkar ediyor, saklıyor muyuz?

    Allah Kur’anda biz mü’minlere, Resulullaha itaat etmek, onu güzel bir örnek olarak kabul etmek, kendisine biat etmek, Allah katından ne getirdiyse kabul edip almak konusunda kesin emir vermiş, onun hevasından konuşmadığını beyan buyurmuştur. Sünneti ve sahih hadisleri inatla inkar bu ilahî emirleri ve beyanları inkar manasına gelir ve küfre götürür.

    İki türlü vahiy vardır. Metluv vahiy ki, Kur’andır; gayr-i metluv vahiy Efendimize Allahın ilham edip bildirdiğidir.

    Cahillerden, inkarcılardan, dall ve mudil olanlardan, BOP’çulardan, reformculardan, kemalîlerden (el-Kumbuletü’l-Kemaliyye ‘alâ hayati’l-islamiyye…) olmayalım. Sadıklardan olalım.

    Habib-i Kibriya Resulullah efendimizin, Allahın izniyle yapacağı şefaate nail oluruz inşallah.

    Unutmayalım, Sünnet inkarcılığı dinin yıkılmasına yol açar.

    (Âlimlik taslamıyorum, Sünnetin ve sahih hadislerin, dinimizin ikinci ana kaynağı olduğunu yazıyorum. Bunu bilmek ve yazmak için alim olmak gerekmez. Bu bilgi, İslamın iki kere iki eder dört’lerindendir….)

    Mehmet Şevket EYGİ

  20. MÜSLÜMANIN HADİS İLE İLİŞKİSİ NASIL OLMALI? / Prof. Dr. Muhammed Avvâme

    El-Cezîre: Değerli izleyenlerimiz, Doha’dan canlı olarak yayınlanan “Şeriat ve Hayat” programının yeni bölümüne hoş geldiniz. Yüce Allah değerli kitabında “Ey inananlar! Allah ve Peygamber, sizi, hayat verecek şeye çağırdığı zaman ona uyun.” (8/Enfal, 24) buyurmaktadır. Vefatından sonra Nebi Aleyhisselam’ın çağrısına uymanın bir türü de onun sözlü ya da fiili sünnetine uymaktır. Sahih bir senedle bize kadar ulaşan hadisler bu sünnet içerisinde yer almaktadır. Ancak biz hadislerin sıhhatini nasıl bileceğiz? Burada sahih olanı sahih olmayandan ayırmamızı sağlayacak genel kriterler var mıdır? Âlimlerin sahih olarak kabul ettiği ancak Kur’an’a, ilme ya da akla ters düşen hadisler karşısında Müslümanın tavrı nasıl olacak? “Şeriat ve Hayat” programının bugünkü oturumunda Muhaddis Prof. Dr. Muhammed Avvâme ile günümüzde Müslümanın hadis ile ilişkisinin nasıl olacağını konuşacağız. Merhaba değerli hocam! CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Muhammed Avvâme: Allah’ın selamı üzerinize olsun.

    El-Cezîre: Kiymetli Hocam, sohbetin detaylarına girmeden önce müsaade ederseniz Müslüman’ın hadisle ilişkisinin yargısal durumunu belirleyen bir çerçeve çizelim. Bu yargı hadisin hükmüne icabet etmekten ibaret midir? “Ey inananlar! Allah’ın ve Peygamberin öne geçmeyin” (49/Hucurat, 1) ayeti nerede durmaktadır?

    Avvâme: Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla. Hamd âlemlerin rabbi olan Allah’a, selatu selam efendimiz Muhammed, ailesi ve ashabı üzerine olsun. Allah (c.c.) “Ey inananlar! Allah ve Peygamber, sizi, hayat verecek şeye çağırdığı zaman ona uyun” buyurmaktadır. Bu çağrı her Müslüman’a kalbi aklı ve gidişatı ile Allah’ın ve O’nun elçisinin sahih olan emrine uymayı gerekli kılar. Allah’ın uymamızı emrettiği bu icabetin değişik şekilleri vardır. Aynı şekilde “hayat verecek şeye” ifadesindeki hayatın da farklı veçheleri vardır. Bu farklı yönlerden -bugünkü oturumdaki konumuzla da uygunluk gösteren- bir tanesi de: Aklıyla sadece maddiyat önünde takılıp kalmasın diye Allah’ın biz Müslümanları maddiyat önünde dikilip kalmaktan alıp gayb ve maneviyatın önüne götürmesidir. Allah (c.c.) aktardığı bu gaybi bilgilerle bizi maddiyat âleminin ötesinde yeni bir hayata diriltmek istemiştir. Bu ayetin “Ey inananlar! Allah’ın ve Peygamberin önüne geçmeyin, Allah’tan sakının, şüphesiz Allah her şeyi bilen ve işitendir” (49/Hucurat,1) ayeti ile çok sağlam bir bağı vardır. Bilindiği üzere Hucûrat Suresinin başında nazil olan bu ayet diğer ayetlerle birlikte hicretin dokuzuncu senesinde elçiler senesinde inmiştir. Rabbimiz bize sözlerimizi, eylemlerimizi, girişimlerimizi, örf ve adetlerimizi ve hükmettiğimiz ne varsa hepsini “Allah’ın ve Peygamberin önüne geçmeyin” ayeti uyarınca Allah ve Resulünün sözünden sonraya koymamızı emretmektedir. Bu hicretin dokuzuncu senesinde, elçiler yılında idi. Sahabenin konumu bu ayeti tam anlamıyla uygulamak şeklinde ortaya çıktı. Ne zaman? Tam bir yıl sonra veda haccında. Hz. Nebi’nin Zilhicce Ayının dokuzuncu günü Arafat’ta yani Mekke muhitinde vakfe yaptığı zaman. İmam Ebû Zur’a en-Nevevî’nin ifadesi ile 120 bin sahabinin bulunduğu bu büyük topluluğa “bu şehriniz hangi şehir, bu gününüz hangi gün?” diye sorduğunda ravinin tabiri ile sahabe şöyle demiştir: “biz suskun kaldık ve zannettik ki Hz. Nebi bu mekânları başka bir isim ile isimlendirecek.” Şimdi sahabenin Zilhicce ayının dokuzuncu günü Mekke-i Mükerreme’de Arafat’ta, belde-i haram, yevm-i haram ya da şehr-i haramda bulunduklarını bilmemeleri mümkün mü? Hayrı bilmemeleri mümkün değil.

    El-Cezîre: O halde kastedilen şey nedir?

    Avvâme: Kastedilen şey onların akıllarını ve bilgilerini bedihi bilgilerden uzak tutarak Hz. Nebî’nin sözünün arkasında durmalarıdır. Küçük çocuk bu şehrin haram beldesi ve günün haram günü ya da haram ayı olduğunu bilmez ki. Bilmeyen kimse yoktur.

    El-Cezîre: Ama efendim, bu oturumun tartışma konusu Hz. Peygamber’in sözlerinin reddi değil. Konumuz hadislerin Peygambere nispetinin sıhhati ve ona nispetinin sabit olup olmadığıdır. Bunu söyledi mi söylemedi mi?

    Avvâme: Doğrudur. Ancak ben önce bir temel kaide koymak istiyorum. Sahabenin dindeki icabetine gelince bildiğimiz üzere sahabe bu dinin uygulayıcılarıdır. Aynı şekilde onlar “öne geçmeyin” ayetine uyarak zihinlerini ilk bedihi bilgilerinden arındırma konumunda olmuşlardır. Sonra şeriat bize rivayetler aracılığı ile makul, açık ve tamamen yepyeni olan emirler yoluyla gelmiş olan kitap ve sünnet metinleridir. Burada sorun onun bize yeni gelmesinden dolayı bazen bizim onu muhalif ve çelişkili olarak görebiliyor olmamızdır. Ama böyle değil. Allah (c.c.) Kitabında “bu kitapta şüphe yoktur” (2/Bakara, 2) ve “Bu kitabı indiren O’dur. Onda muhkem ayetler vardır. Onlar ümmü’l-kitâb diğerleri ise müteşabihtir” (Al-i İmrân 7) buyurmaktadır. Bu müteşabih karşısında nasıl konumda olduğumuzu ve müteşabih ayetler konusunda muhkem ayetlere müracaat etmemiz gerektiğini bilmekteyiz. Çünkü muhkem ayetler “ümmü’l-kitâb” olarak isimlendirilmişlerdir. “ümm (anne)” ifadesinin işaret ettiği bir nokta vardır. Nasıl küçük bir çocuk ilk korktuğunda annesine sığınırsa aynı şekilde müteşabih ayetler konusunda da muhkemata müracaat etmemiz gerekir. O zaman sorunlar sona ermiş olur.

    El-Cezîre: Değerli Hocam, siz Hz. Peygamberin veda haccında vakfe yaptığı esnada, dini esasları temellendirdiği o uzun hutbesini verdiğinde sahabenin de onunla birlikte olduğundan bahsettiniz. Yani Hz. Peygamberin Müslümanlar arasında bulunduğu bir zamandan bahsettiniz. Ancak şimdi Nebi Aleyhisselam aramızda yok. Bu durumda ilişki nasıl olacak?

    Avvâme: Bu gerçekten önemli ve usul ulemasının dikkat çektiği bir konu. Ben Hz. Peygamberin önünde iken o bana bir emir veya bir yasak koyduğunda ya da bir eylemle sorumlu tuttuğunda burada artık başka bir tercih söz konusu olmayıp usul ulemasının da dediği üzere, bu emir ve yasak (kati) kesindir. Ancak bu emir ve yasağı bir ya da daha fazla aracıdan işittiğimde ise söz konusu emir ve yasak kesinlik ifade etmez (zannîdir). Bu durumda başka şeylere, metinlere, kavramlara ve sözlere müracaat ederim. Burada sorgulamaya imkan vardır. Ama kesinlik arz eden bir konumda böyle bir beklentiye imkân yoktur.

    El-Cezîre: Değerli Hocam, bu çerçevede bazıları sorun ve ihtilafların büyük çoğunluğunun nebevî sünnetten kaynaklandığı görüşündeler. Bunu nasıl yorumluyorsunuz.

    Avvâme: Bu bir dereceye kadar doğru. Ancak sorunların kaynağı daha çok Kur’an metinlerinin anlaşılmasında yatmaktadır. Kur’an’ın demiyorum onun metninin anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Bundan dolayı Hz. Ömer Efendimiz bize der ki: “bidat ve heva ehlini sünnet ile sorgulayınız. Çünkü Kur’an’ın birçok yorumu vardır.” Kur’an metni çok yönlü anlaşılabilir, ancak sünnet daha açık ve nettir. Tabii ki sünnette bazı sorunların var olduğunu inkar edecek değilim, ancak sünnete “O, kendiliğinden konuşmamaktadır. Onun konuşması ancak, bildirilen bir vahy iledir” (53/Necm, 3-4) ayeti ışığında yaklaşmamız gerekir. Sure ile münasebetini kurarak anladığımız takdirde bu ayetin inişi gerçekten çok önemlidir. Ayet Necm suresinin başında nazil olmuştur. Necm suresi de bilindiği üzere mirac ve isra mucizesinden bahsetmektedir. (…) Şöyle ki sadece Mekke’den Beyt’il-makdise olan isra yolculuğu bile Kureyş’i ayağa kaldırmıştı. Göklere ve oradaki âlemlere, arşa, sidre-i müntehaya olan mirac yolculuğu siz düşünün. Bu âlemlerde Hz. Peygamber cenneti, cehennemi, onların ehlini gördü ve gelip bize bu olağanüstü şeyleri anlattı. Allah (c.c.) bu ayetleri haberlere bir giriş yaptı ve şöyle buyurdu: O, kendiliğinden konuşmamaktadır. Onun konuşması ancak, bildirilen bir vahy iledir. Muhammed Aleyhisselâm hangi olağanüstü ve garip haberi verirse versin o vahiyle konuşmaktadır. Size düşen ise tasdiktir.

    El-Cezîre: Bu vahiy… Muhterem Hocam, bu vahiy bize aktarılmıştır. Ama burada bazıları nakledilen bazı şeylerin sıhhatinden şüphe duymaktadır.

    Avvâme: Vasıtalar açısından evet. O zaman bu durum bizim teenni ile hareket etmemizi gerektirir. İlmin en önemli hususlarından biri de teenni ile sorunları ölçüp tartarak hareket etmektir. Bazı kardeşlerime söylediğim bir sözü tekrarlayayım. İlim hakimin varlığına ihtiyaç duyar, sultanın değil. Bu ifadeyi İbn Hazm rahimehullah ile kafayı bozmuş ve bana bazı sorunları iletip, soran bir ilim talebesine söyledim. Dedim ki: ilim, geniş düşünceli, iki hasmı da karşısına alıp sorgulayan, söylediklerini yorumlayan, karşılık veren, şahitleri ve tezkiyecileri çağırıp dinleyen ve daha sonra uzun süre düşünüp seneler sonra senin lehine ya da aleyhine hüküm veren bir hakimin varlığına ihtiyaç duyar. Ama sultan öfkelendiği bir anda harp ilan eder.

    El-Cezîre: Bu örneği hadis konusuna nasıl indirgeyeceğiz?

    Avvâme: Hadis-i nebevi de çeşitli ilimlerde birikimli olmaya gereksinim duyar. Sonra sorunlar üzerine gider ve onları teenni ile hareket eden hakim üslubuyla araştırırım.

    El-Cezîre: Değerli Hocam, bazıları hadis tenkidi yöntemlerinin etkili olmadığını düşünüyorlar. Bu yöntemlerin etkin olmadığı konusunda gerçekten bir sorun görüyor musunuz?

    Avvâme: Asla. Bu ifade doğru değil. Bu oryantalistlerin dillendirdiği bir husustur. Bizim ulemamız bu konuyu araştırıp kaidelerini oluşturdular ve bu kaideleri uygulayarak bize özü ve sonucu sundular. Ancak biz ya araştırma yapmıyoruz ya da alelacele yapıyoruz. Bir ilim talibi veya bir sorunu araştıran kimse İmam İbn Hacer’in Buhârî’ye yazdığı Fethu’l-Bârî şerhine baktığında, orada her bir iddia sahibinin kabul ya da reddettiği görüşünün, delilinin, yorum tarzının, delilinin çürütülmesinin ne kadar uzun uzadıya araştırıldığını görecektir. Daha sonra ikinci ve üçüncü görüşü aynı şekilde ele alır. Âlimlerimizin, şarihlerin ve müfessirlerin yöntemleri budur. Bütün bu şeyler onlar nezdinde gayet açıktır. Ancak biz olayları hızlı bir şekilde ele alıyor ve teenni ile hareket etmiyoruz. Böylece âlimlerimizle yöntem birliğimiz olmuyor.

    El-Cezîre: Ancak bu kaidelerin bir kısmını alıp şerh etmemizde ve sağlamlaştırmamızda bir sorun olmasa gerek. Mesela İbn el-Cevzi’nin “akla aykırı ve usule ters bir hadis gördüğümde bilirim ki o uydurmadır” ifadesi gibi. Ve yine el Hatîb el-Bagdâdî, İbn Kayyim el-Cevzîyye gibi alimlerin bir hadisin Kur’an’a, mütevatir sünnete, açık akla ve vakaya aykırı düşmesinin o hadisi reddetmenin işareti olarak görmeleri gibi. Bu kaidelerin tamamlanması niçin ihmal ediliyor?

    Avvâme: Bu söz doğru, ancak doğru uygulamaya ihtiyaç var

    El-Cezîre: Doğru uygulama nasıl olacak?

    Avvâme: İbn el-Cevzî rahimahullah “akla ters düşerse” diyor. Hangi akla? Benim öğrenci kardeşlerime tekrarladığım bir ifadem vardır. Ben kitap ve sünnetten müteşekkil dini metinleri saf su kaynağına benzetiyorum. Buradan bembeyaz saf su çıkıyor, ancak bu saf su kırmızı toprak üzerinen geçerse kırmızı, siyah toprak üzerinden geçerse siyah, tatlı zeminden geçerse tatlı, tuzlu zeminden geçerse tuzlu oluyor. O zaman dini metin olan kitap ve sünnet saf kalpten ve sağlam akıldan geçerse sağlam olarak kalır. Ama bulanık bir akıldan geçerse bu bulanıklık metnin değil aklın bulanıklığıdır. Metinde bir şey yoktur.

    El-Cezîre: Bu ifadeniz Yemen’den bize ileti gönderen Şeyh Ebû Abdullatîf ezZeyle’i’nin ifadeleri ile uyumluluk arz ediyor. Diyor ki: “gerçekte sahih sünnette sahih akla ve açık gerçeğe ters düşen bir şey yoktur. Görünüşte bize çelişkili gelen yerde hiç tereddütsüz sahih sünnetin doğru olduğunu biliriz. Akıl ise er ya da geç bunu kavrayacaktır.

    Avvâme: Gerçekten çok doğru ve güzel bir söz.

    El-Cezîre: Bu ifade üzerine değerli Hocam, Buhârî ve Müslim’in sahihinde yer alan hadislerin tamamının sahih ve Hz. Peygamber’den sabit olduğu söylenebilir mi?

    Avvâme: Hiç şüphesiz. Sahihayn’de bulunan her şey sahihtir. Bazı ilim erbabının meseleleri tartışırken ifade ettiği gibi geçmiş ulema bu sorunları ve şüpheleri tek tek inceleyerek ortadan kaldırmıştır. Ben geçmiş ulemanın duraksadığı bazı noktaların olduğunu inkar etmiyorum ama geçmişteki tenkitçiler ile günümüzdeki tenkitçiler arasında çok büyük bir fark var. Geçmiş ulema mümin ruhuyla, kalbi mutmain olarak araştırma yapar ve sorunları o şekilde ortaya koyardı. Çağdaş hadis eleştirmenlerinin bazıları da gerçekten temiz bir ruhla Nebi kelamı yoluyla imanları artırma isteği içinde çalışıyor ama bir kısmı da -ki bunlar günümüzde çoğunluğu teşkil etmektedir- hakkı araştıran biri olarak değil de sünnette şüphe uyandırmak için sorunları ele alıp eleştirmekte ve bu minvalde konuşmaktadır. Hakkı arayan onu âlimlerin kitaplarında apaçık olarak bulur. Ancak kalbi hasta olanlar için söyleyecek sözümüz yok.

    El-Cezîre: Değerli hocam, bu çerçevede konuşmamıza döneceğim ama müsaade ederseniz İmam Muhammed b. Suûd Üniversitesinin eski hadis hocalarından Prof. Dr. Mahmûd el-Mîre’nin bir katılımı olacak onu alalım. Merhaba efendim! Beni duyuyor musunuz?

    Mahmûd el-Mîre: Evet, evet

    El-Cezîre: Biz hocamızla hadiste metin tenkidi kurallarının ihmal edilip edilmediğini konuşuyorduk. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir efendim? Buyurun.

    El-Mîre: Bu gerçekten çok faydalı programınız için teşekkür ederim. Konuyla ilgili net açıklamaları için de kardeşim Muhammed Avvâme’ye teşekkür ederim.

    El-Cezîre: Hocam televizyonun sesini biraz kısmanızı rica etsem… Buyurun.

    El-Mîre: Kardeşim Muhammed Avvâme’nin sözlerine katkıda bulunmak istiyorum.

    El-Cezîre: Buyurun efendim.

    El-Mîre: Kur’an’da insanlara sorunlu gelen ayetler olduğu gibi Hz. Peygamberimizden bazı hadisler de aynı şekilde sorunlu gelebilir. Bunların içinde sahabenin önde gelenlerinin ve onlardan rivayet eden sağlam ravilerin rivayetleri olabilir. Metnin sorunlu olması onun yanlış olmasını gerektirmez. Zahiren sorunlu gözüken metinlerin varlığı rastgele bir olay değildir. Bu Allah’ın insanların nefislerinde ve kalplerinde olanı denemek ve ilmi ile amil âlimlerimizin derecelerini yükseltecek cihad kapısını kolaylaştırmak üzere dinen hedeflenmiş bir şeydir. Metinleri sorunlu gören ya da sünnette sabit olmuş bazı metinleri itham edenlerin delili bu metinlerin akıl ile çatıştığı iddiasıdır. Onlar bazı ilkelerden yola çıkıyorlar. Birincisi bu kimseler sünneti nebevinin güvenirliliğini muhafaza etme arzusu içinde olduklarını iddia ediyorlar. İkinci olarak da sünnete karşı bu hamleyi yapanlar onu itimada şayan bulmamaktadırlar. Bu yolla dünyevi kurallar bizim inancımıza, dinimize ve toplumumuza sızmaktadır.

    El-Cezîre: Evet efendim, müsaade ederseniz size bazılarının sorunlu gördüğü iki hadisi sorayım. Birinci hadis Buhârî’de de yer aldığı üzere Ebu Hureyre’den gelmektedir: Eğer Havva olmasaydı kadınlar eşlerine ebediyen ihanet etmezlerdi. Şimdi bazıları soruyor? Bu hadis nasıl doğru olabilir.

    El-Mîre: Aslında bu hadis; şeytan vesvesesinden sonra Havva’nın Adem’i yasağa meylettirdiği temeline dayanmaktadır. Şeytan başlangıçta Adem ve Havva’yı birlikte iğfal edemedi. Allah’ın (c.c.) şu ifadeleri buna işaret etmektedir: “Şeytan oradan ikisinin de ayağını kaydırttı” (2/Bakara, 36) “Şeytan onlara fısıldadı” (7/Araf, 20) “Şeytan ona fısıldadı” (20/Taha, 120) Şeytan onları cennette ebedi kalmak ve diğer melekler gibi olmak va’di ile ayarttı. Söylemek istediğim şey şeytanın her ikisini birden kandıramadığı, Havva vasıtası ile bu işi başardığı ve Havva’nın Adem’e ağaçtan yemeyi süslü gösterdiği, böylece hataya düştükleridir. Bu ihanetten kasıt namus ihaneti değildir. Bu ihanet Havva’nın İblis’in süslü gösterdiği şeyi kabul etmesi ve Âdem’e de güzel göstermesidir.

    El-Cezîre: O zaman niçin suç sadece Havva’nın üzerine atılıyor?

    El-Mîre: Evet. İşin doğrusu bu hadis hakiki anlamıyla zahiri anlamını uzlaştırmamızdan önce de güzeldi. Şu hususa işaret etmemiz de güzel olur. Bu hadiste hanımları ile aralarındaki sorunlarda, o sorunların anneleri Havva’dan geldiğine işaretle erkeklere bir teselli vardır. Bu, hanımların yapılarında olan bir şey olduğu için erkek, kasıt olmaksızın, arada bir onlardan sadır olan şeyleri kınamada aşırıya kaçmasın. Hanımların da bu tarz bir rahatlığa sığınmak yerine nefislerini kontrol altına almaları ve arzuları ile mücadele etmeleri gerekir…

    El-Cezîre: Ama Değerli Hocam!.. «Rabbimiz! Kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz» (7/Araf, 23) ayetinde olduğu gibi Kur’an-ı Kerim sorumluluğu bazen Adem’in ve eşinin omuzlarına birlikte yüklüyor… Neyse teşekkür ederim Prof. Mîre. İmam Muhammed b. Suud Üniversitesi Hadis İlimleri emekli öğretim üyesi. Vaktimiz dar olduğu için ikinci hadisi soramıyorum, özür dilerim. Hocam, hızlı bir şekilde eklemek istediğiniz bir şey var mı?

    Avvâme: Bu hadis ile ilgili mi?

    El-Cezîre: Evet. Prof. Dr. Mîre’nin açıklamaları ile ilgili

    Avvâme: Çok sayıda yöntem ve araştırma detayları vardır. Bir, iki ya da on hadis için cevabım olsa da 20, 30 hadis için cevap bulamam. Ben… El-Cezîre: Ama özetle bu tarz hadisler için …

    Avvâme: Âlimlerin ifadelerine müracaat ettikten sonra hadis veya Kur’an ile ilgili bir cevaba müdahale etmeyi sevmiyorum. Lafız burada. Allah en iyi bilendir. Ben derim ki. Bu hadis “kim bir güzel bir çığır açarsa… ve kim kötü bir çığır açarsa..” ve “ Ademoğlu öldüğünde ameli kesilir. Ancak üç şey hariç” hadisleri ile birlikte ele alınır. Bu bir hayırdır, onu şer takip eder. Annemiz Havvâ’nın bu fiili işlemiş olması ve Hz. Peygamberin bunu ona yüklemesi bu olayla sınırlıdır. Bu hadisi ve anlamını her ihanete genelleştirmemiz ve kadının yaptığı her şeyi Havva’ya yüklememiz caiz değildir. Hayır. Olay sadece bu detayla sınırlıdır.

    El-Cezîre: Değerli Hocam, Hz. Peygamber’den gelen ve Buhârî ve Müslim’de yer alan ve onların sahih dedikleri bazı hadisleri sahabeden reddedenler var. Bu nasıl oluyor? Mesela Hz. Aişe’nin “Namaz kılanın önünden kadın, eşek ve köpek geçerse namaz bozulur” hadisini ele alalım. Yine Hz. Ömer, Fâtıma binti Kays’ın hadisini reddetmiş ve “rabbimizin kitabını ve nebimizin sünnetini, ezberlediğini ya da unuttuğunu bilmediğimiz bir kadın için terk edemeyiz” demiştir. Buhârî ve Müslim sahabenin reddettiği hadisleri nasıl sahih kabul edebiliyor?

    Avvâme: İş kolay inşallah, iş kolay. Ancak biz metnin aslına başvurmamız ve şartları göz önüne almamız gerekir. O zaman iş kolay olur. Hz. Aişe’nin hadisinde Hz. Aişe’ye Efendimiz Aleyhisselam’ın “Namaz kılanın önünden kadın, eşek ve köpek geçerse namaz bozulur” ifadesi aktarılmış o da “bizi köpeklere mi benzetiyorsunuz, yemin ederim ki Hz. Peygamber kıbleye yönelmişken ben onun önünde uzanmış yatıyordum” demiştir. Hz. Aişe gece namazını kastediyor. Bilindiği üzere mekân Hz. Peygamber’in hücrelerinden birisiyidi ve dardı. Hz. Peygamber gece namaza kalktığında Aişe Annemiz uzanmış ve ayakları da Nebi Aleyhisselamın önünde idi. O da kıbleye yönelmiş bir durumda idi. O halde Hz. Aişe namaz kılanın önünden kadının geçmesi ile namazın bozulacağı rivayetine nasıl onay verebilir ki. Kendisi bizzat hikayenin ve hadisin sahibi olarak namaz kılan Hz. Peygamberin önüne uzanmış. Namaz kılanın önünden kadının geçmesi ile namazın bozulacağı rivayetini Hz. Aişe’den aktaran kişinin rivayeti nasıl kabul edilebilir ki?

    El-Cezîre: Ancak soru iki imamın da bu hadisi nasıl sahih kabul ettikleridir?

    Avvâme: Hz. Aişe bu metinle çelişmektedir. Metinle çeliştiği noktada Hz. Aişe iki alternatifle karşı karşıyadır. Ya başkasının sözünü kabul edecek ya da kendi sözünü ve gördüğünü. Buhâr’i ve Müslim’e ve bu hadisi rivayet eden diğer âlimlere göre burada sorun yoktur. Çünkü Hz. Aişe doğrudan olarak Hz. Peygamberden aktarmaktadır. Az önce ben dedim ki usul âlimleri şu noktaya dikkat çekmişlerdir. Doğrudan Hz. Peygamberden işiten kimsenin tercih hakkı yoktur. Ancak bir aracı yolu ile işiten kimsenin rivayet edilen şeyin çerçevesinden dışarı çıkmamak kaydıyla tercih hakkı vardır. Aynı şekilde Hz. Aişe bizzat şahit olduğu şeyin aksine bir durum ile karşılaşmış ve itirazını ortaya koymuştur. Ancak âlimler bunu nasıl rivayet ettiler? Gayet tabi sahabe ve tabiinden selef alimleri iki şey arasında ihtilaf ettiler. Gerçekten kadın namazı bozar mı yoksa bu hadis namaz kılan Hz. Peygamber’in önünde uzanıp yatan Hz. Aişe’nin hadisi ile mensuh mudur? Bir kısmı bir görüşü diğer bir kısmı da bir görüşü tercih etmiştir.

    El-Cezîre: Yani hadis bazen mensuh mu olur?

    Avvâme: Bazen olur. Örnek olması açısından söyleyeyim. İmam Müslim yanımızdan bir cenaze geçtiği zaman ayağa kalkılması ile ilgili hadisi rivayet etmiştir. Kalkıyor muyuz?. Cenaze için ayağa kalkma hadisini rivayet ettikten sonra arkasından kalkılmaması ile ilgili hadisi getirmiştir. Her hadisle amel etmemiz gerekir diye bir koşul yok. Fetva vermek ve hadisi anlamak başka bir şey, onun sıhhati başka bir şeydir. Bu mensuhtur sahihtir. Öteki sahihtir ve nasihtir. İmam Müslim hadisleri arz sırasına göre cenazede ayağa kalkılmayacağını ifade eden hadisin nasih olduğu görüşündedir.

    El-Cezîre: Hadisleri reddetme konusunda bir Müslüman Hz. Aişe’yi, Hz. Ömer’i ve İbn Abbâs’ı taklid etmek isterse ne olur? Bu mümkün müdür?

    Avvâme: Bu gerçekten çok tehlikeli bir iş bunu sadece büyük imamlar yapabilir. Bir hadis konusunu araştırmak İmam Tirmizi’nin de ifade ettiği gibi çok kolay bir iş değildir. Hadislerin sıhhatini reddetmenin çağdaş bir Müslüman için mümkün olduğunu söyleyemeyiz. Biz günümüz Müslümanının sorunları anlaması için çabalarız. Bazen ortam bize yardım eder ama bazı zaman da yardım etmez. İmkan olur biz onu çözüme yaklaştırırız, öğretiriz, anlaşılır kılarız ve onu yüksek ilmi seviyeden basite indiririz ama donanım olmayınca olmaz. Sıhhati reddetme ancak ehline caizdir. Mesela Hz. Aişe bu itirazı dile getirmiş, Hz. Ömer, Fâtıma binti Kays’ı itirazını dile getirmiş ve İbn Abbâs Ebû Hureyre’ye itiraz etmiştir. Hangi birimiz Ömer, Aişe ve İbn Abbâs gibi olabiliriz ki?

    El-Cezîre: Hayır. Bu onları takip ettikleri yöntemde taklit etmektir.

    Avvâme: Hayır taklit değildir. Bu iki farklı şeyi birbirine eş tutmak gibidir. Ben de itiraz edeyim ama benim ehliyetim Ömer’in ehliyeti gibi mi? Hayır.

    El-Cezîre: Değerli Hocam, Sahihayn’de bulanan her hadisin sahih olduğunu söylediniz. Ancak Sahihayn’de bulanan her şey ile amel edilebilir mi?

    Avvâme: Bu, işi fakihle bağlantılı hale getiren başka bir husustur. Sıhhat başka bir şey amel etmek başka bir şeydir. Aksi takdirde biz Sahihayn’de bulunan her şey sahih ve onunla amel etmek vaciptir derdik. O zaman ben derim ki bunun manası bütün Müslümaların Buhariyyûn ve Kuşeyriyyûn olmaları yani İmam Buhâri ve İmam Müslim’in mezhebine mensup olmaları gerekirdi. Böyle bir şey olmaz. Sahihayn ve diğer hadis kitapları başım gözüm üstüne ancak içtihat için ihtisas ve düşünce gerekir.

    El-Cezîre: Değerli Hocam, uygulama alanına dönecek olursak, Kur’an’a ters düşen bazı hadisler söz konusu. Mesela Allah toprağı cumartesi günü yarattı. Bu Allah’ın “…altı günde yarattı…” (7/Araf, 54) ifadesine ters düşmektedir. Ayet ile hadisi nasıl uzlaştıracağız?

    Avvâme: Bu çok yönlü bir soru cidden. Ben bu hadise cevap vermek istiyorum ve ilmi bir hususa da işaret etmek istiyorum. Her zaman temel oluşturmayı arzu ederim. Teferruat ve detayların çok uzun bir iştir. Mühim olan genel kural ve kaidelerdir.

    El-Cezîre: Bu gibi oturumlarda bize temel kaideler de yeter.

    Avvâme: İnşallah. Bu konudaki ilk kaide; hadis alimlerinin bu hadis hakkında iki görüşe sahip olmalarıdır. İlimde bir dağ mesabesinde olan Ali b. El-Medînî, ve yine kendisi gibi ilimde bir dağ mesabesinde olan öğrencisi el-Buhârî, Dârekutnî, Beyhakî ve diğer büyük alimler bu rivayette hadisin ravisini itham etmişler ve şöyle demişlerdir. Ravi hadisi Ebu Hureyre – Ka’b el- Ahbâr kanalıyla almıştır. Hadis “Allah toprağı cumartesi, dağları Pazar, ağacı Pazartesi, mekruhu Salı günü, nuru Çarşamba günü, ağaçları Perşembe Ademi de cuma günü ikindiden sonra yarattı” şeklindedir.

    El-Cezîre: 7 gün

    Avvâme: 7 gün. Bu rivayeti Ebu Hureyre’ye Ka’b el-Ahbâr rivayet etmiştir. Ebu Hureyre de daha sonrakilere aktarmış. Ancak hadisin ravisi “an Ebu Hureyre an ka’b el-Ahbâr” diyecek yerde vehim sonucu “an Ebu Hureyre ani’n-Nebiyyi” demiştir. Yukarıda sayılan büyük âlimler bu görüştedirler. İmam Müslim’in Sahîh’inde, Kutubi Sitte imamlarından Nesâi Sünen’inde ve Ahmed b. Hanbel de Müsned’inde bu hadisi rivayet ettiğinde, bu büyük alimler Hz. Peygamberden Kur’an’a muhalif bir hadis rivayet etmeyi düşünmemişlerdir. O zaman burada mühim olan anlama, üzerinde durarak düşünme, teenni ile hareket etmedir ve benim alelacele araştırma olarak isimlendirdiğim şeyden sakınmaktır. Son dönem âlimlerinin bir çoğu İbn elMedînî, el-Buhârî, ed-Dârekutnî ve el-Beyhâkî gibi büyük alimlerin “bu ravinin bir vehmidir” görüşünü alıp araştırmadan kabul etmiştir. Ancak teenni ile hareket edip işi anlasaydık burada semavatın zikri söz konusu mu diye düşünecektik. Bu hadis Kur’an’da zikredilen semavatın yaratılışından bahsetmiyor. Kur’an ayetleri bu yaratılıştan icmali olarak bahsediyor, Hadis ise detaylı olarak bahsediyor.

    El-Cezîre: “المیت إن “..hadisi hakkında ne düşünüyorsunuz? İlk hadis ile ilgili sözünüzü mü tamamlayacaktınız, buyurun.

    Avvâme: Usul kitaplarının müselsel hadisin faydaları bölümünde muhaddislerin müselsel hadisin zapt açısından daha güçlü ve daha sağlam olduğuna dair ifadeleri yer almaktadır. Yani zatı aliniz: ben falan âlimi falan mekânda gördüm ve ona şu konuyu sordum o da bana şöyle cevap verdi diyorsunuz. Bu detaylar ortaya konduğu zaman senin, rivayetinde daha güçlü ve daha sağlam olduğuna işaret eder. İstisnasız bütün hadis alimleri bunun böyle olduğunu onaylar. Müslim, Nesâi ve Ahmed b. Hanbel’de yer alan üç rivayette Ebû Hureyre bu hadisin başında: “Resulullah şu hareketle ya da şu söz ile elimden tuttu” demiştir. Bu hareket, bu söz ve bu detaylara dikkat çekilmesi Ebû Hureyre’nin bu hadiste bir vehim içinde olmadığı ve zaptında güçlü olduğuna işaret etmektedir. Bu garip bir iddiadır. Ancak ben zatı alinize bu hükmün hızlıca düşünmeden verilmiş olduğunu ifade etmiştim. Her zaman alelacele hüküm vermekten sakınılmasını salık veririm. Teenni ile hareket etmek ve anlamaya çalışmak gerekir.

    El-Cezîre: aynı şekilde şu hadis hakkında…

    Avvâme: Sonra müsaade ederseniz son bir sözüm daha var. Adem Aleyhisselam Cuma günü yaratılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de yer alan altı gün içinde 1 Rivayette Perşembe günü hayvanlar (devabb) geçmektedir. Bkz. Muslim, Sıfatu’l-Münafikîn ve Ahkâmihim, 27. onun yaratılışından bahsedilmemektedir. Bu ekstra bir bilgidir, Hadis yaratılıştan değil, yaratılışın detayından bahsetmektedir. Çünkü göklerin yaratılmasından bahsetmemektedir.

    El-Cezîre: “Ailesinin arkasından ağlamasından dolayı cenaze azap görür” hadisini Hz. Aişe “kimse başkasının günahını üstlenmez” (7/Enam, 164) ayetinden dolayı reddetmiştir.

    Avvâme: Evet sadece bu ayetten dolayı değil aynı zamanda ravinin hadisin baş tarafını işitmediğini de gerekçe göstererek reddetmiştir. Hz. Aişe rivayeti bir başka rivayeti gerekçe göstererek reddetmiştir. Ancak asla işittiği hadisi reddetmiş değildir. Bu adam içeri girdiğinde Nebi Aleyhisselamı bu sözü söylerken işitmiş ancak gerçekte Hz. Aişe’nin ifadesine göre Hz. Peygamber Yahudilerin ölünün arkasından ağlandığı takdirde azap göreceği iddiasını dile getiriyordu. Hz. Aişe rivayeti rivayetle, hadisi hadisle reddetmiştir akıl ile değil.

    El-Cezîre: Müslim’in Sahîh’inde Hz. Peygamber’in bazı kişilere hakaret ve lanet ettiğini ifade eden, meşhur sünnet ile çatışan meşhur iki hadis daha yer almaktadır. Hadislerde bildirilen bu fiiller “şüphesiz sen yüce bir ahlâk sahibisin” (Kalem, 4) ayeti, “mümin lanet ve hakaret etmez” ve “onun ahlâkı Kur’an’dı” hadisleri ile de çelişmektedir.

    Avvâme: Çok güzel. Sahîh-i Müslim’de Hz. Peygamber’in lanet ve hakaret ettiğine dair rivayetler yer almaktadır. Ancak biz rivayetlerin geçtiği yere baktığımızda İmam Müslim’in bu konudaki rivayetleri sunarken gerçekten çok titiz olduğunu görmekteyiz. Önce hakaret ve lanet var sonra da detaylı bir kıssa anlatıyor: Hz. Peygamberimiz Ümmü Süleym’in yetim kızı olan küçük bir cariyeyi gördü ve ona “sen tanıdığım falan kimse misin?” diye sordu ve “büyümeyesin, yaşın artmasın” dedi. Hz. Peygamber’in vahiyle desteklendiğini bilen bu küçük kızcağız onun kendisi için büyümeyesin diye beddua ettiğini duyunca korktu ve ağlayarak evine, Ümmü Süleym’in evine döndü. “Ben artık büyümeyeceğim, Hz. Peygamber bana büyümeyeyim” diye beddua etti dedi. Ümmü Süleym süratle evden çıktı ve Hz. Peygamber’i gördü. Allah Resulü “ne oldu?” diye sorunca o da “şöyle şöyle oldu” diye kızın anlattıklarını haber verdi. Hz. Peygamber ona “ben rabbime birisine beddua ettiğimde o bedduanın onun için rahmet, arınma ve yakınlaşmasına vesile olmasını şart koştum” dedi. Onun bedduası ve hakareti rahmettir. Bu yüzden İmam Müslim rivayetlerin sonundaki bu rivayetin peşine İbn Abbas ‘a söylediği “git benim için çağır …” hadisini getirdi.

    El-Cezîre: Ben hala lanet ve hakaretin nasıl rahmet olduğunu anlayabilmiş değilim?

    Avvâme: O Rabbinden “herhangi bir kişiye beddua ettiğimde benim bedduamı onun için rahmet kıl” şeklinde talepte bulundu. Hz. Peygamber, İbn Abbas’a –ki İbn Abbas Hz. Peygamber vefat ettiğinde buluğ çağına yakın bir çocuktu- “git, Muâviye’yi buraya çağır” dedi. İbn Abbas gittiğinde onu yemek yerken buldu ve Resulullah’ın yanına döndüğünde “o şu anda yemek yiyor”dedi. Hz. Peygamber ona ikinci defa “git ve Muaviye’yi çağır” dedi. Üçüncü defa da aynı şeyi söylediğinde Hz. Peygamber “Allah onun karnını doyurmasın” dedi. Bazı insanlar bu hadisin Hz. Muaviye için beddua ve noksanlık olduğu anlayışındadırlar. Hayır, İmam Muslim bu hadisi rahmet, arınma ve yakınlık anlamına geldiğini ifade için bu bağlamda zikretti.

    El-Cezîre: Aynı şekilde çelişki bağlamında da muhterem Hocam, yani…

    Avvâme: Son bir mülahaza daha kaldı. Siz “hiç şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin” ayetini zikrettiniz. Bu da çok önemli bir husustur. İnsanlardan birçoğu bu ayeti Hz. Peygamber’in müsamahasına, gönlünün genişliğine, yumuşak huyluluğuna ve bağışlamasına vs. delil olarak kullanıyorlar. Bu doğrudur. Ancak yüce ahlâk kerimliği ve daha fazlasını içerir. Cevabı özetliyorum. Siyer kitaplarında Bedir ve Uhud günü geçen bir kıssa yer alıyor. Kureyş’ten bir şair olan Ebû İzze el Cumahî Hz. Peygamberi hicvederdi. Bedir günü esir düştü ve Peygambere getirildi. Hz. Peygamber boynunun vurulmasını emretti. O da fakirlikten ve ailesinde, kızlarının çokluğundan bahsedince onu affetti ve bir daha hiciv yapmamasını şart koştu. Ebû İzze bu şartı kabul edip Mekke’ye döndü ama hicive ve Hz. Peygamber’e sözlü eziyete devam etti. Bu şahıs Uhud gününde yine esir düştü. Yine fakirlikten, ailesinden ve kızlarının çokluğundan yakınıp af dileyince Hz. Peygamber “hayır” dedi. “Ben seni Mekke vadilerine tekrar salmam. Gidip oralarda Muhammedi ikinci defa aldattım diyesin” dedi ve boynunu vurdurttu. İlk defasında keremi ile onu affetti ikinci defasında ise yüce ahlâkı ile onu cezalandırdı. Güzel ahlâk her şeyi yerli yerine koymaktır.

    El-Cezîre: İbn Mesud’un Hz. Peygamber’den rivayet ettiği “diri diri toprağa gömülen kız çocuğu da onu gömen de ateştedir” hadisi de “gömülen kıza çocuğuna hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman” (81/et-Tekvîr, 8–9) ayeti ile çelişmektedir.

    Avvâme: Az önce söylediğimi yine söyleyeceğim. Detay olayların bir kısmına cevap verebilirim bir kısmına cevabım yoktur. Bu da cevabını bilmediğim bir konudur. Ama bu, söz konusu hadisin sahih olmadığı anlamına gelmez. Her zaman alimlerimizin görüşlerine başvurmamız gerekir. Şüphelerin çoğu yeterli araştırma yapmamaktan kaynaklanmaktadır. Birisi bana siyer kitaplarında, siretin başlangıcında Hz. Nebi’ye ilk vahyin gelişini anlatan kıssayı sordu. Bu bed’i-l-vahy hadisi olarak bilinen uzun bir hadistir. Buhârî, Sahîh’inin başlangıcında, Kitâbu’tta’bir bölümünde ve diğer yerlerde bu hadise yer vermiştir. Hadisin sonunda Buhârî şöyle diyor: İbn Şihâb der ki: Bana ulaşan bilgilere göre Nebi Aleyhisselam dağın zirvesine çıkıp kendini aşağı atmak istemişti. Bunun üzerine Cibril Aleyhisselam kendisine gözükmüş, Allah Resulü de bu işten vazgeçmiş ve nefsi huzur bulmuş, kalbi yatışmıştır. İnsanların bir kısmı kişinin kendisini zirveden aşağı atmasını, intihar yoluyla hayatını tehlikeye atmasını sorunlu görmüşlerdir. Bu bütün dinlerde caiz görülmeyen bir husustur. O zaman cevap ne olacaktır? Soruyu sorana dedim ki müsaade et kaynaklara bakayım ve iyice araştırayım. Buhârî’deki hadise bakınca orada kitabın başlangıcındaki gibi hadisin tamamının rivayetinden sonra şu ibareyi gördüm. “İbn Şihâb der ki, bana ulaştı ki Nebi Aleyhisselam…” âlimler ve muhaddisler İbn Şihâb’ın mürsellerinin zayıf olduğunu ifade etmektedirler. Bu detay bilgi her ne kadar Buhârî’nin içinde yer alsa da zayıftır. Ancak hükmü Buhârî’nin talikleri hükmündedir. Bilindiği üzere bu konuda Usulü Hadis kitaplarında ayrıntılı bilgi vardır.

    El-Cezîre: Muhterem Hocam, önümüzde 3 dakika civarında bir zaman kaldı. Cevap verilmesi mutlaka gereken iki soru var. Birinci soru: Bir hadisin senedi sahih olduğunda hadis sahih olarak mı kabul edilir?

    Avvâme: Bu konu usulü hadis kitaplarında ders olarak yer almıştır. Sahih hadis kişilik ve mesleki kusuru bulunmayan bir ravinin aynı kendisi gibi bir raviden rivayet ettiği ve senedinde kopukluk olmaksızın şazz ve yaralayıcı bir kusuru bulunmayan hadistir. Senedin görünüşü sahih olabilir ama sened ve metinde şazlık ya da illet olabilir. Bazen hadis zahiren sahih gözükür ama onda illet bulunabilir. O zaman biz senedi sahih olan her hadisin metni de sahihtir diyemeyiz. Tersi de aynıdır. Âlimler metni sahih olan bir hadisin sened açısından da sahih olması gerekmez derler. Bazen de sened zayıf, metin sahih olur ve âlimler tarafından kabul görebilir.

    El-Cezîre: Muhterem Hocam, müsaade ederseniz seyircilerimizden birisinin bir itirazını aktarayım. Der ki: biz Buhârî ve Müslim’deki hadislerle amel ettiğimiz zaman Buhâriyyun’den olduk demeyiz. Ancak kendimizin Müslüman olduğunu ve elimizden geldiği kadar sünnet-i nebi ile amel ettiğimizi söyleriz.

    Avvâme: Bu gerçekten çok tekrarlanan bir husustur. Bir noktaya yoğunlaşmamız gerekiyor. Metin ayrı bir şey o metni anlamamız ise başka bir şeydir. Bu kardeşimiz bu noktada şöyle bir değerlendirme yapıyor: sanki muhaddislerin katında onların anlayışına göre sahih olan her hadisle, onların anlayışı doğrultusunda, amel etmemiz gerekiyor ve onların anlayışına karşı gelen kişi hadise karşı gelmiş oluyor. Asla böyle bir şey yok. Ayet-i Kerime, Kur’an-ı azim Hadis değildir. Bu ayetin sübutu katidir. Bu imam şu şekilde öteki imam bu şekilde anlar. Bu metni iptal etmek ya da reddetmek değildir. Bu noktada biz hata ediyoruz. Metin başka bir şey onu anlamak başka bir şeydir. Bazı kardeşlerimiz bizim metni anlamamızı metin gibi kabul ediyorlar. Bu gerekli değil. Abdullah b. Ömer’in secdede yaptığı dua gibi bir dua ile Allah’tan isteyelim: ” آمن وبك سوادي سجد لك اللھم secde sana varlığım bütün ım’Allah” (فؤادي اللھم ارزقني علما ینفعني وعملا یرفعني ediyor, kalbim sana inanıyor. Beni yararlı ilimle ve yücelten amel ile rızıklandır.)

    El-Cezîre: Amin. Muhaddis Muhammed Avvâme, değerli hocam, Bizimle bu oturuma katılımınızdan ve aydınlatıcı bilgilerinizden dolayı teşekkür ederim.

    Çev. Nimetullah AKIN**

Bu Konuda Ayrıntılı Bilgi İçin :