Fethullah Gülen

“Herkes, Kelime-i Tevhidi esas alarak etrafına bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir: Kelime-i Tevhidin ikinci kısmını söylemeyenler (Muhammedün Rasulullah demeyenler)e merhamet nazarıyla bakılmalıdır!…” (Fethullah Gülen /Küresel Barışa Doğru: sh.131)
“Kur’an: Gelin ey ehl-i kitap bir ilkede denkleşelim; bir birimizi rabb edinmeyelim…” diyor. Dikkat edin, bu ayette “Muhammedün Rasulullah yok…” (A.İ.:64.) (Hoşgörü ve Diyalog İklimi: sh. 241)

  1. FETHULLAH GÜLEN ‘İN ‘MUHAMMEDÜ’R RESULULLAH‘ İLE OLAN PROBLEMİ:

    ‘Kelime-i Tevhîd’in ‘Muhammed Allah’ın Resûlüdür.’ kısmını söylemeksizin yalnızca birinci kısmını söyleyen kimselere de rahmet nazarıyla bakılmalıdır.’ (Fethullah Gülen, Küresel Barışa Doğru,131) ‘Allah (c.c.)’ın rahmetini kimsenin sınırlandırmaya hakkı yoktur.’ gibi sözlerle vurgulanın anlayışın İslam’da hükmü nedir?

    Peygamber (s.a.v.) Efendimizin peygamberliğine inanmamak değil; herhangi bir sünnetini hafife almak, O (s.a.v.)’den geldiği kesin olan herhangi bir şeyi bilerek reddetmek veya küçümsek bile Allah’ın rahmetinden uzaklaşmayı ve ebediyyen cehennemde kalmayı gerektirir.
    CEVABIN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    İbn-i Abbas (r.a.)’ın naklettiğine göre: “…Allah (c.c.) buyurdu ki: Kimi dilersem onu azâbıma uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatır…” (A’raf, 156) mealindeki âyet nazil olunca şeytan ileri atılarak ‘Ben de bir şey olduğuma göre, Allah (c.c.)’ın rahmetinde benim de payım var!’ demiş. Aynı şekilde Yahûdî ve Hıristiyanlar da pay iddia etmişlerdir. Fakat yukarıdaki âyetin devamı olarak: “Fakat onu, (kötülükten) sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım.” (A’raf, 156) mealindeki âyet inince şeytan Allah (c.c.)’ın rahmetinden ümîdini kesmiştir.

    Fakat Yahûdîler ve Hıristiyanlar: “Biz hem şirkten kaçınıyor hem zekât veriyoruz ve hem de O’nun âyetlerine inanıyoruz.” deyince aşağıdaki âyet nazil oldu: “Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Nebî’ye uyanlar… O Resûl’e inanıp ona saygı gösteren, yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr’a (Kur’ân’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.” (A’raf, 157) Bu âyet inince Yahûdî ve Hıristiyanlar da Allah (c.c.)’ın rahmetinden ümîdlerini kestiler. Böylece Allah (c.c.)’ın rahmetinin, sadece mü’minlere mahsus olduğu meydana çıktı.[1]

    FETHULLAH GÜLEN’İN ÇARPITMALARINA BİR DİĞER ÖRNEK:

    ‘De ki: Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz. Allah (c.c.)’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi eş tutmayâlım ve Allah (c.c.)’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın…’ (Âl-i İmran 64) Âyetine dayanarak Fethullah Gülen: ‘Bu âyette ortak söz nedir? Allah (c.c.)’a kulluk. Dikkat edin bu mesajda Muhammedu’r- Resûlullah yok.’ (FETHULLAH GÜLEN, Fasıldan Fasıla) demektedir.

    Bu âyette kast edilen nedir? Nebî (s.a.v.)’siz bir dîni, O (s.a.v.)’na îmân ile birlikte olmayan bir ‘kulluk’u, Cenâb-ı Hakk nasıl karşılamaktadır?

    CEVAP:

    Bu âyette açıkça geçmemiş olsa da Kur’ân-ı Kerîm, baştan sona ‘Muhammedun Resûlullah’ı haykırmaktadır.
    Yukarıda geçen Âyetin iniş sebebi ise şöyledir: Kitap ehli kendi, dînlerinin üstün olduğunu söyleyerek Peygamberimiz (s.a.v.)’in peygamberliğini kabul etmemişlerdi. Peygamberimiz (s.a.v.) de onlara “Sizinle bizim aramızda müsavi olan bir kelimeye gelin.” demişti (Buhâri). Peygamberimiz (s.a.v.)’in onları davet ettiği söz, ‘lâ ilâhe illallâh Muhammedün Resûlullah’tır. Onlar bu kelimeye yaklaşmamışlardır. Şâyet bu kelimeye gelselerdi zaten Müslüman olurlardı. Peygamberimiz (s.a.v.) onlara Allah (c.c.)’ın âyetlerini anlattıktan sonra, onlar yine îmâna gelmemişler; haktan yüz çevirmişlerdir. Yüce Allah onlar için şöyle buyuruyor: “(Resûlüm!) de ki: Ey ehl-i kitap! …Allah’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman, bizim Müslüman olduğumuza şahitler olun!” deyiniz.” (Âl-i İmran s. 64)[28]

    Bu âyette, “Olduğunuz gibi kalın, bu size yeter.” denmemekte; aksine, “Gelin sizinle müşterek bir ilke üzerinde anlaşalım, işe buradan başlayalam.” denilmektir. Yâni, “Gerisi önemli değil.” demek değildir. Bulundukları hâl doğru olsa, bu hatırlatma ve çağrı yapılır mıydı? Diyalogda vazgeçilmez görülen hoşgörü ve karşılıklı saygıya uyulmuş olsaydı, bu âyete ne gerek vardı? (Unutulmamalıdır ki Müslümanlar, ancak Cenab-ı Hakk’ın hoş gördüğünü hoş görebilir ve Müslüman ancak hak olan fikre saygı duyar.)

    Bu âyet ve kitap ehli ile ilgili diğer bütün âyetleri bir araya getirdiğimiz zaman, mesele daha iyi anlaşılır. Tabii Kur’ân’ı anlamak için onu tebliğ eden Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hayatı takip edilmelidir. Farz-ı muhal âyet; Hz. Peygamber (s.a.v.)’i, yâni şahâdet kelimesinin ikinci yarısını kabul etmeyi şart koşmadı diyelim. Hıristiyan, mevcut durumunu terk edip Allah (c.c.)’ın varlığı ve birliğini kabul etti ve Hz. Îsâ (a.s.)’yı da sadece peygamber olarak gördü diyelim. Bu durumda dünyada, peygamberleri farklı üç Hakk dîn kalmış olmakta, bundan böyle üç Hakk dîn devam etmekte demektir. Peki, o zaman Kur’ân’da da ifade edildiği gibi, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in son peygamber oluşunun anlamı ne olacaktır? “Son olarak bir peygamber daha gelmiş oldu, o kadar.” Böyle mi düşünmeliyiz? Yoksa son peygamber oluşunun ve Kur’ân’ın başka bir anlamı mı vardır? Yahûdîler ve Hıristiyanlar bundan böyle tevhide dönmüş olarak hangi kitaba inanacaklardır? Yine kendi kitaplarına inanmaya devam edeceklerse, orada Îsâ Mesih, Rabb olarak duruyor, üçleme duruyor. Muharref Tevrat’ta millî ilah, yine yerli yerinde duruyor. Yok, eğer Kur’ân’a tâbi olacaklarsa Hz. Peygamber (s.a.v.)’i nasıl devre dışı tutacak ve  “Muhammedü’r-Resûlullah”  (Fetih s. 29) âyeti ve daha pekçok âyet varken şahâdet kelimesinin bir kısmıyla yetinmek nasıl mümkün olacak?[29]

  2. Müşrik bir kâfir olan papa için saygı ifadeleri kullanmanın, İslâm’da hükmü nedir?

    Örnek, F. Gülen’in, Papa’ya yazdığı mesajda geçen bazı ifadeler:

    Pek muhterem Papa Cenapları,

    … Yoğun gündeminizde bize zaman ayırarak sizinle müşerref olmayı bahşettiğiniz için zat-ı âlilerinize en derin kalbi teşekkürlerimizi sunarız. …

    CEVABIN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

     Papa 6. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinler Arası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde, hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik. … Kendi memleketimizde şimdiye kadar çeşitli Hıristiyan mezheblerinin liderleriyle diyalog içinde olduk. Bu naçiz gayretlerin boşa çıkmadığını âcizâne ifade etmek isteriz. Amacımız bu üç büyük dinin inananları arasında hoşgörü ve anlayış yoluyla bir kardeşlik tesis etmektir. … (M. Fethullah Gülen Rabb’in aciz kulu, 9 Şubat 1998)[19]

    İslâmın Hükmü: “Eğer bir Yahûdî, Hıristiyan veya bir mecûsî; bir Müslümana selâm verirse onu almakta herhangi bir beis yoktur. Lâkin “Ve Aleyke”den baş­ka bir ifade kullanmayacaktır. Eğer bir zımmîye, tebcil (saygı) maksadıyla selâm verirse küfre girmiş olur. Çün­kü kâfiri tebcil ve tazim etmek küfürdür. Eğer bir mecûsîye (kâfire) saygı niye­tiyle: “Ey üstâd” dese küfre girmiş olur.”[20]

    Hz. Peygamber (s.a.v.)’imiz: “Kim bir kavim’e benzerse; o, onlardandır.” buyurmuş, konuyu daha anlaşılır kılmak üzere başka bir hadîste şöyle buyurmuştur: “Bir kişi, başka bir kişinin ameline, yoluna ve âdetine râzı olursa; muhakkak ki o, onlardandır.”

    Haris Bin Muaviye, Medine’ye Halîfe Hz.Ömer (r.a.)’in makamına geldiğinde aralarında şöyle bir konuşma geçer:

    – Şam’da durum nasıl?

    – Allah (c.c.)’a hamd olsun, iyi.

    – İhtimal ki müşriklerle de oturup kalkıyorsunuzdur?

    – Hayır, ey müminlerin emîri.

    – Sizler, müşriklerle hemhâl olursanız, bunun neticesinde çok sürmez onlarla beraber yemek yer ve içersiniz. Onlarla oturup kalkmadığınız müddetçe dâima hayır içinde olursunuz.

    İmam-ı Rabbânî Hazretleri: “İki dîni tasdik eden, şirk ehlinden sayılır. İslâm hükümleri ile küfrü bir araya getirmeye çalışan müşriktir. Hâlbuki küfürden, şirk kokusundan uzak durmak tevhittir.”

  3. FETHULLAH GÜLEN VE DİNLERARASI DİYALOG HAREKETİNİN SEYRETTİĞİ İSTİKAMET – Ahmet Ali Aksoy
    F. Gülen’in Favorit Mecmuasındaki Mülâkâtı ve Bazı İfâdeleriyle Alâkalı Mülâhazalarımız

    ‘Evet, aynı kökten geldikleri, aynı temel esaslara sahip bulundukları, aynı kaynaktan beslendikleri halde, asırlarca rakip dinler olarak yaşamış bulunan İslâm, Hıristiyanlık ve Mûsevîlik arasında başlayan, hattâ eski Hind ve Çin dinlerini de içine alacak şekilde gelişen diyalog teşebbüslerinin olumlu neticeler verdiği müşâhede olunmaktadır.’ (F.Gülen, Zaman, 04 Ekim 2004)
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    “Odessalı Hıristiyanların ise elbette rehberleri, din büyükleri vardır ve onlara söylenmesi gerekeni söylemektedirler. Bir Müslüman, yani dinlerin temel birliğine inanan biri olarak, onların söylediklerinin bir Müslüman’ın söylediğinden ve söyleyeceğinden farklı olacağını düşünmüyorum” (F.Gülen, Favorit, Nîsân 2009)

    “Kâfire kâfir demek mü’minin vazifesi değil. Kâfir demek insanın insanlığına saygısızlıktır.” (F.Gülen’le 11 Gün. s. 87)

    “Biz renk körleriyiz” (F. Gülen’den naklen M. Şener)

    “Bütün dinler buluşuyor, biz hepimiz kardeşiz” (4. Türkçe Olimpiyat finali)

    —————————————————————

    Malumları, son zamanlarda Türkiye’nin gündemine giren ve üzerinde harâretli tartışmaların cereyan ettiği mevzûlardan birisi de “Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü” hareketi olmuştur. Daha evvel pek âşinâ olmadığımız bu nev zuhûr mevzû, bilhâssa 1995’den sonra sür’atli bir inkişâf kaydetmiştir. Bunda, Fethullah Gülen’ son derece aktif bir rol oynadığı da herkes tarafından bilinmekte ve kabûl edilmektedir.
    Tabii bu arada “Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü” hareketi ile alâkalı olarak zihinleri meşgûl eden; vuzûha kavuşmasını arzu ettiğimiz bazı “sisli” ve “mübhem” noktaların varlığı da, te’vil ve inkârı mümkin olmayan bir vâkıa olarak cümlenin mâlumu olsa gerek.

    Meselâ, Vatikan’a gidilerek Papa’nın ziyâret edilmesi ve; “Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz”; “İslam yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en çok suçlanacak olan Müslümanlardır.” gibi ifâdeler… On dört asırlık İslâm târihininin hiçbir safhasında emsâline rastlanılmayan bir ziyâret olup, son derece hayret ve endişeyle karşılanmışdır.

    Bunların, yani bu “sisli” ve “mübhem” noktaların, birtakım “istifhamlara” sebebiyet verdiğini; kezâ bunlara karşı bazı “ithâm” ve “iddiâlar”ın mevcûdiyetini de ifâde etmeliyiz…

    Yine bu “ithâm” ve “iddiâlar”ı ciddiye aldığımızı, daha doğrusu ciddiye almak mecburiyetinde bu-lunduğumuzu ve bunların tatmin edici cevablarının gâyet sarîh ve net olarak ortaya konulmasında mutlak zarûret olduğunu da ifâde etmek isteriz. Zira, zihinlerde meydana gelen birtakım “şübhe”, “tereddüd”, hatta “teşevvüşler” var ki, bunlar, doğrudan halkımızın imân ve i’tikâdâtının sıhhat ve fesâdıyle alâkalıdır. Bu cihetle de hayâtî ehemmiyet arzetmektedir.

    Evet, yukarıda işaret ettiğimiz hususlarla alâkalı olarak, Gülen’in, Ukrayna’da münteşir Favorit mecmuasıyla Nisân 2009’da yaptığı mülakattaki, iki süâle karşı verdiği cevabı merkeze alıp, sonra da bu cevablarla şöyle veya böyle alâkalı gördüğümüz bazı hususları zikrederek mevzûyla alâkalı mülahazalarımızı arz etmek istiyoruz.

    “Suâl: Hz. Îsâ’nın kişiliği İslâm Dini’nde nasıl yorumlanmaktadır?”

    (…)

    “Hz. Îsâ’ya ve Hz. Muhammed’e, Kur’an’a ve İncil’e inanmayan bir Musevî yine Musevîdir; Hz. Muhammed’e ve Kur’an’a inanmayan bir Hıristiyan yine Hıristiyan’dır ama, Hz. Îsâ’ya, Hz. Musa’ya, Hz. Davud’a, Hz, Süleyman’a, Hz. İbrahim’e, kısaca herhangi bir peygambere, bunun gibi İncil’e, Tevrat’a, Zebur’a inanmayan bir kimse asla Müslüman olamaz; bunlardan birine bile inanmamak, kişiyi İslâm dairesinin dışına çıkarır. Bundan dolayıdır ki, İslâm, kendinden önceki İlâhî gelenekleri asla dışlayıcı olmamış, onları kucaklamış, birinci sorunun cevabında arz edilmeye çalışıldığı üzere, onların mensuplarını Ehl-i Kitap olarak telâkki etmiş, kendilerine ona göre davranmıştır.”

    Ehemmiyetine binân şu ifâdelere dikkatleri çekmek istiyoruz:

    “Hz. Îsâ’ya ve Hz. Muhammed’e, Kur’an’a ve İncil’e inanmayan bir Musevî yine Musevîdir” ,

    “Hz. Muhammed’e ve Kur’an’a inanmayan bir Hıristiyan yine Hıristiyan’dır” cümlelerinin, “hâsıl-ı tahsîl”den başka bir mâna ifâde etmediğini, ancak büyük bir hakikatin ketmedildiğini ifâde etmek isteriz. Hakikati saklamak ve ifâde etmekten imtinâ etmek, takdir edersiniz ki, büyük bir vebâl ve talihsizlikdir.

    Şimdi bir de bu ifâdeleri, aşağıdaki süâle karşı verilen şu cevab ile beraber mütâlea edelim:

    “Odessalı Hıristiyanların ise elbette rehberleri, din büyükleri vardır ve onlara söylenmesi gerekeni söylemektedirler. Bir Müs-lüman, yani dinlerin temel birliği-ne inanan biri olarak, onların söylediklerinin bir Müslüman’ın söylediğinden ve söyleyeceğinden farklı olacağını düşünmüyorum…”
    Yani, “onların söylediklerinin bir Müslüman’ın söylediğinden ve söyleyeceğinden farklı olacağını düşünmüyor”muş Fethullah Gülen.

    İşte o süâl ve cevabı:

    Süâl: “Bütün dünya insanlığı için faydalı gayretlerde bulunan biri olarak, Odessa’lı Hıristiyanlara ne söylemek ve onlardan ne gibi dileklerde bulunmak istersiniz?”

    Cevap: “Estağfirullah, bin defa estağfirullah. Yukarıda arz etmeye çalıştığım gibi, kimseye bir şey söyleme, yol gösterme mevkiinde değilim. İnsanlık için faydalı gayretlerde bulunduğum şeklindeki sözünüzü de sadece bir dua ve sizlerin bir teveccühü, hüsnü zannı olarak kabul edebilirim. Odessalı Hıristiyanların ise elbette rehberleri, din büyükleri vardır ve onlara söylenmesi gerekeni söylemektedirler. Bir Müslüman, yani dinlerin temel birliğine inanan biri olarak, onların söylediklerinin bir Müslüman’ın söylediğinden ve söyleyeceğinden farklı olacağını düşünmüyorum. Hz. Îsâ gibi, bizim nazarımızda ülü’l-azm, yani tarih boyu gelmiş peygamberler arasında en büyük beş peygamberden biri olan bir zatın ardından gitmek, onu takip etmek, yapılabilecek en güzel şeylerdendir.”

    “Bir Müslüman, yani dinlerin temel birliğine inanan biri olarak…” ifâdesinin oldukça “muğlak” ve “sisli” bir ifâde olduğunu; zihinlerinde “tevhîd-i edyân” takıntısı olanlara medâr olacak birtakım “vehim” ve “vesveselere” sebebiyet vereceğini ifâde etmeliyiz. Yani, günümüzdeki muharref Yahudilik ve Hıristiyanlık ile İslam dini arasında bir “temel birliği”nden bahsetmenin abes olduğunu söylemeye hiç hâcet var mıdır, bilmem ki?

    Az-çok tahmin ediyoruz; “Efendim, Hocaefendi, onunla şunu kasdetmişdi, yok bunu kasdetmişdi…” diyerek bir takım mazeretlere sığınmak sûretiyle teselli bulmak ve avunmak isteyenler olacaktır. Ancak bunlara, nâfile tesellilerden ibârettir diyebiliriz.

    Sormak İstiyoruz:

    “Odessalı Hıristiyanların ise elbette rehberleri, din büyükleri vardır ve onlara söylenmesi gerekeni söylemektedirler. Bir Müs-lüman, yani dinlerin temel birliğine inanan biri olarak, onların söylediklerinin bir Müslüman’ın söylediğinden ve söyleyeceğinden farklı olacağını düşünmüyorum” diyen Hocaefendi’ye, müsaadeleriyle şu hususu ehemmiyetle sormak isteriz:

    “Odessalı Hıristiyanların reh-berleri, din büyükleri…” diye işâret ettiğiniz papazların, Odessalı Hıristiyanlara, Hz. Îsâ’nın “ilah” olduğunu, hem de “üç ilah’dan biri” olduğunu bugüne kadar söy-ledikleri gibi, bugün dahi söylemekte olduklarını, hiç mi duymadınız, hiç mi işitmediniz?!.

    Duymadığınızı, işitmediğinizi kabul etmek mümkin olmadığına göre, bunu neyle izah edeceksiniz?
    İsterseniz, “Odessalı Hıristiyanların rehberleri, din büyükleri” Hıristiyanlara neler “söylüyorlar”mış, bir görelim.

    İşte onların imân esasları:

    “Görünen ve görünmeyen varlıkları Yaradanı, yeri ve göğü yaratan, Her şeye Kadir Tanrı Baba’ya inanıyorum. Tanrının biricik Oğlu tek Rab ve ezelde Baba’dan doğmuş olan Mesih İsâ’ya inanıyorum: O Tanrı’dan gelen Tanrı, Nur’dan Nur, Gerçek Tanrı’dan Gerçek Tanrı’dır. Yaratılmış olmayıp, Baba ile aynı özdedir ve her şey onun aracılığıyla yaratılmıştır….” (Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, Fransızca’dan tercüme eden: Dominik Pamir, s. 64)

    “Bir Müslüman, yani dinlerin temel birliğine inanan biri olarak, onların (yani papazların) söyledik-lerinin bir Müslüman’ın söylediğinden ve söyleyeceğinden farklı olacağını düşünmüyorum” diyenlerin, diyebilenlerin, tam bir “küfür” ve “şirk” manifestosu olan bu ifdelere dikkat ve basîretle nazar buyurmalarını isteriz.

    Ve ayrıca şunu sormak isteriz; bu ifâdelerde, zımnen küfrü takrir etmek gibi bir tehlikeyi “îhâm” eden mânâ yok mudur? Bunu sezmek için dehâ sahibi olmak mı lazım geliyor acaba?!. Neticesi son derece muhâtaralı bir vartaya düşme tehlikesinden hiç mi endişe edilmiyor?

    Hemen yukarıda görüldüğü üzere “bir müslümanın söylediği ve söyleyeceği” ile, “onların (papazların) söyledikleri ve söyleyecekleri” o kadar farklıdır ki; “müslümanın söylediği ve söyleyeceği” “imân” ve “tevhîd” olup, “onların (papazların) söyledikleri ve söyleyecekleri” ise mutlak “küfür” ve “şirk”den ibâretdir. Kur’ân’ın ifâdesiyle birisi “nûr”, diğeri ise “zulümât”dır. Hocaefendi hakkında, “nûr” ile “zulümât” arasındaki o azîm “fark”ın farkına varamamasını tasavvur etmek mümkin olmadığına göre, bunun izahı ne ve nasıl olabi-lir ki? Cevabının ne olduğunu elbette bilmek isteriz.

    Evet, “fark” o derece kat’î, o derece sarîhdir ki; “ebyenü mine’ş-şems”. Binaenaleyh böyle bir söze terettüb edecek dinî-şer’î hükümden Allaha sığınırız.

    Yine şu ifâdedeki vehâmete dikkatleri çekmek isteriz:

    “Hz. Îsâ gibi, bizim nazarımızda ülü’l-azm, yani tarih boyu gelmiş peygamberler arasında en büyük beş peygamberden biri olan bir zatın ardından gitmek, onu takip etmek, yapılabilecek en güzel şeylerdendir.”

    Demek ne demekdir? Evet, bunlar bir müslümana karşı söylenebilir. Ancak buradaki muhatablar ise Hıristiyanlardır.

    Bu söz, onlara zımnen: “Küfrünüze devam edebilirsiniz!.” Manasını tazammun etmez mi?

    Bu ifâde de, i’tikâdî cihetten son derece tehlikeli bir ifâdedir. Zira Hıristiyanlar, “ardından gittiklerini” vehmettikleri zât’a yani Hz. Îsâ’ya “ülûhiyyet” pâyesi vermek suretiyle O’nu “ilâh” olarak kabul etmektedirler. Bu sebeble mutlak “kafir” oldukları Kur’ân: 5/72,73; 9/30’da sarâhaten beyân buyrulmaktadır:

    “Andolsun ki, ‘Allah kesinlikle Meryem oğlu Mesîh’dir’ diyenler kâfir olmuşlardır….” (Kur’ân: 5/72)

    “Andolsun ‘Allah üçün üçüncüsüdür’ diyenler de kâfir olmuşlardır…” (Kur’ân: 5/73)

    Vâkıa bu iken:

    “Hz. Îsâ gibi (…) bir zatın ardından gitmek, onu takip etmek, yapılabilecek en güzel şeylerdendir.” demek ne demekdir? Evet, bunlar bir müslümâna karşı söylenebilir. Ancak buradaki muhatablar ise Hıristiyanlardır.

    Bu söz, onlara zımnen: “Küfrünüze devam edebilirsiniz!” mânasını tazammun etmez mi? Ve yahut da, –hafizenallah- “küfre rıza küfürdür” hükmüne girerse?! Böyle bir felakete nasıl cür’et edilebilir?!. Bunlar hiç kale alınmıyor mu?

    Avâmm-ı nâs bunu nasıl anlar, neye hükmederler? Bunların dikkate alınması icap etmez mi? Ya birilerinin hatalı anlamasına sebebiyet verilirse? Buna terettüb edecek dinî ve şer’î hüküm hiç hesâb edilmiyor mu acaba?

    Hasbeten lillah şunu hatırlatmak isteriz:

    Bu ifâdelerle “kimlere, ne malzemeler verildiğinin” farkındalar mı acaba?!.

    Yine diyorlar ki:

    “İslâm, kendinden önceki İlâhî gelenekleri asla dışlayıcı olmamış, onları kucaklamış, (…) onların mensuplarını Ehl-i Kitap olarak telâkki etmiş, kendilerine ona göre davranmıştır.”

    Bunun da son derece muğlak bir ifâde olduğunu söylemek isteriz. Bu ifâdeye ileride yine döneceğiz.

    Ancak burada şu kadarını ifâde etmek isteriz:

     

    Daha düne kadar talebelerin barındığı apartman dâirelerinde bütün talebelere okutulup takrir edilen “Çağdaşlık mı İnhirâf mı” isimli kitabın 184. sahifesinde aynen şu ifâdelere yer alıyordu:

    “Hz. İbrâhim’den sonra risâlet, Hz. İshâk’ın soyundan yürümüş ve gelen her peygamber İslâm’ı temsil etmiş olmakla birlikde, Tevrât’ı tahrif eden, tevhidi şirke dönüştüren İsrâiloğulları büyük çoğunluğuyla Hz. Îsâ’ya da inanmayıp, neticede Yahudiler olarak ehl-i kitab olma durumuna düşmüşlerdir. Hz Îsâ’dan sonra, ona iman ve ittibâ edenler de zamanla büyük ihtilaflara düşmüş ve neticede İncil tahrifata uğradığı, hatta elde Hz. Îsâ’ya nâzil olan İncil diye bir kitab kalmadığı gibi, tevhîd de teslise dönüştürülmüştür.”

    Bu paragrafda geçen iki noktaya dikkatleri çekmek isteriz:

    Bir; “tevhidi şirke dönüştüren İsrâiloğulları…”

    İki; “tevhîd de teslise dönüştürülmüştür.”

    Hoca efendinin ““İslâm, kendinden önceki İlâhî gelenekleri asla dışlayıcı olmamış, onları kucaklamış” derken “İslâm”a kimleri kucaklatmış oluyor; dikkat buyurula:

    “Tevhidi şirke dönüştüren” müşrikleri; “tevhîdi teslise dönüştüren” ve “Allah kesinlikle Meryem oğlu Mesîh’dir” diyen kâfir/müşrikleri…

    Kendileri, on dört asırlık İslâm tarihinde bir ilke imza atmak sûretiyle Papaları, patrikleri, hahamları… “kucaklamak”da bir beis görmeyebilirler. Kendileri onları “kucakladı” diye, elbette “İslâm”ın da onları kucaklaması icap etmez.

    Hocaefendi; “onların mensuplarını Ehl-i Kitap olarak telâkki etmiş, kendilerine ona göre davranmıştır” derken de “tevhîdi şirke dönüştüren”, “tevhîd”i “de teslise” “dönüştür”enler için, yani lafın Türkçesi müşrikler için “Ehl-i Kitap olarak telâkki etmiş, kendilerine ona göre davranmıştır” demek sûretiyle onlara, olduklarından başka bir statü vermeye gayret etmiş oluyor ki, bu ifade ile verilmek istenilen mesaj, ne yazık ki, doğru değildir; hakikatleri hevâ ü hevese fedâ etmekdir. Bununla kimlerin gönlünün alınacağı, kimlerin memnun edileceği, izâhdan vâreste olsa gerek.

    Dinî mes’elelerde, hele de bu mes’eleler i’tikâda taallük eden mes’eleler ise, orada bu gibi tavizkâr davranışlar aslâ tecviz edilemez.

    Kur’ân’a rağmen Ehl-i Kitab için herhangi bir statü ta’yin ve tesbit etme cür’eti, hiç kimsenin haddine düşmemişdir.

    Esasen Hocaefendi ve ondan mülhem olsa gerek, en yakınındaki kadro arasında Ehl-i Kitab ile alâkalı olarak Kitab ve Sünnet ile te’lifi mümkin olmayan yepyeni bir telakki ve zihniyetin hâkim olduğunu görü-yor ve bu sakîm zihniyetin kabûlü için olağan üstü gayretlerin sahnelendiğini müşâhede ediyoruz.
    Bu cümleden olmak üzere, Hocaefendi’nin mânevî başkanı bulunduğu “Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı KADİP” bünyesinde yapılan bir konuşmadan aşağıya nakledeceğimiz hususlar, iddiamızı te’yid eder mahiyettedir. Vatikan temsilcisi George Marovitch, Dozideos Anagnasdopavios ve Yusuf Altıntaş gibi Kilise ve Havra mensublarının huzurlarında Prof. Karaman tarafından yapılan konuşma, “Polemik Değil Diyalog” ismiyle neşredilen kitabdan aynen iktibas ederek naklettiğimiz şu ifadelere lütfen dikkat buyurula:

    1) “Bütün insanların Müslüman olmaları’ dinin, Kur’ân’ın hedefi değildir.” (Polemik Değil Diyalog, s. 41);

    2) “Müslümanların çoğu ‘Peygamberin, bütün din sâliklerini İslâm’a çağırdığına’ inanırlar” (Polemik Değil Diyalog, s. 35);

    3) “Peygamberimiz ‘Yahudiler mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor, ‘Hıristiyaanlar mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor.” (Polemik Değil Diyalog, s. 35);

    4) “Diyaloğun hedefi, tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı” (Polemik Değil Diyalog, s. 36);

    5) “Kur’ân-ı Kerîm’de Ehl-i kitabla ilgili devamlı vurgulanan şey; Allah’a iman, âhirete iman ve amel-i salihdir. Kur’ân birçok âyet-te bunu söylüyor; yani ‘Peygambere iman edin’ demiyor.” (Polemik Değil Diyalog, s. 37);

    6) “Ben diyorum ki, İslâm, Ehl-i kitâba, tek seçenek olarak –son dinin mensubu olma manasında- Müslüman olmaya çağırmıyor. ‘hanifiyyet’ (Hz. İbrahim çezgisindeki tevhîde ve bu manada İslâm’a) çağırıyor. (Polemik Değil Diyalog, s. 37);

    7) “Bu arada şu var, hani korkulan şey, böyle dersek, böyle inanırsak ‘Hıristiyan ve Musevi Müslüman olmaz’ deniyor, bundan endişe ediliyor.

    “-E olmazsa olmasın.

    “-Peki, ama Kur’ân bunları Müslüman olmaya davet ediyor.

    “-Acaba? (Polemik Değil Diyalog, s. 36)

    Bir makalemizde bunlardan bahsederek tenkid etmemiz üzerine, Prof. Karaman bize cevab vermiş ve konuşmasında üç görüşden bahsettiğini, yukarıdaki ifadelerinin de bu üç görüşden birisi olduğunu söyleyerek aynen şöyle demişdir:

    “Kendim üçüncü görüşü benimsediğimi söylemedim ve savunmadım, yalnızca naklettim ve delillerini verdim. Ayrıca bu görüşün de savunulabileceği kanaatindeyim.” (Yeni Şafak, 22.8.2008)

    Prof. Karaman, o konuşmasında “Kendim üçüncü görüşü benimsediğimi söylemedim ve savunmadım” diyor. Ancak cevabî yazıında “Ayrıca bu görüşün de savunulabileceği kanaatindeyim” diyorlar ki, aradaki tezada dikkatleri çekmek isteriz.

    Prof. Karaman’a; yukarıda geçen bilhâssa 2, 3 ve 7. bendlerdeki ifadeleri üzerinde bir def’a daha teemmül ve tezekkür etmelerini tavsiye ediyoruz. Takdir kendilerine âiddir.

    Sanki Necib Fazıl’ın 1949’da Büyük Doğu’da:

    “Heeeeey, heeeeey, heeeeey Müslüman Türk topluluğu!!!” diye haykırarak ifade ettiği “Peygamber ve şeriat farkı ihtilafını kaldırıp, sadece Allahın varlığı ve birliği üzerine müesses yeni bir din sevdası”nın hayata geçirilmeye çalışıldığı hissine kapılmakdan, doğrusu kendimizi alamıyoruz.

    Kur’ân Ne Diyor?

    Kurucan Ne diyor?

    Ahmet Kurucan diyor ki:

    “Kur’anî perspektifi esas alarak inanç bağlamında insanların kategorilerine bakalım önce. Genel anlamda Kur’an’a göre insanlar Müslüman, kâfir/müşrik ve ehl–i kitap olmak üzere üçe ayrılır. Sabiiler, münafıklar vb. inançları da hesaba katacak olursak üç rakamı-nı çoğaltabiliriz. Ama biz genel anlamda meseleye bakacağımız için bunu Müslüman, kâfir/müşrik ve ehli kitapla sınırlandırılmasının daha doğru olacağını düşünüyoruz. (…) Müslümanlar yukarıda izah ettiğimiz teorik temellerden uzaklaşarak karşı tarafı ehli kitap olmasına rağmen kâfir diye adlandırmıştır. Bu yanlışlığı müdafaa edecek değilim; ama şu kadarını da ifâde etmeden geçemeyeceğim: Zannediyorum bu adlandırmada dönemin tarihsel şartlarının ciddi rolü var.” (Ahmet Kurucan, Zaman, 15.5.04)

    Bu ifâdeye göre insanlar, “Müslüman, kâfir/müşrik ve ehli kitap” olarak tasnif ediliyor ve Ehl-i Kitab küfür dairesinin haricinde kabul ediliyor. Bununla da kalmayıp;

    “Müslümanlar yukarıda izah ettiğimiz teorik temellerden uzaklaşarak karşı tarafı ehli kitap olmasına rağmen kâfir diye adlandırmıştır. Bu yanlışlığı müdafaa edecek değilim” demek cür’etinde bulunuyor.
    Galiba Ehl-i Kitab ile diyalog aşkı bu ifâdelerin sahibini o denlû kör ve o denlû sağır hale getirmiş ki, söylediklerinin nereye vardığının farkında değil.

    Halbuki, Ehl-i Kitab’ı bizâtihi Kur’ân’da tekfir eden Allah Teâlâ hazretleridir. Bu sebeble A. Kurucan, “Bu yanlışlığı müdafaa edecek değilim” derken, kimi yanlışlıkla itham ettiğinin farkında değil. el- Iyâzü billah!..

    Oysa, aynı A. Kurucan, apartman dâirelerinde barındırılan talebeler için tertibedilen seminer çalışmalarında ders kitabı olarak ittihaz edilen ve Hocaefendinin te’lifi olduğu söylenilen “Çağdaşlık mı İnhiraf mı” isimli eserde (s. 184) yer alan şu ifadeleri öğretiyordu talebelere:

    “Hz. İbrâhim’den sonra risâlet, Hz. İshâk’ın soyundan yürümüş ve gelen her peygamber İslâm’ı temsil etmiş olmakla birlikde, Tevrât’ı tahrif eden, tevhidi şirke dönüştüren İsrâiloğulları büyük çoğunluğuyla Hz. Îsâ’ya da inanmayıp, neticede Yahudiler olarak ehl-i kitab olma durumuna düşmüşlerdir. Hz Îsâ’dan sonra, ona iman ve ittibâ edenler de zamanla büyük ihtilaflara düşmüş ve neticede İncil tahrifata uğradığı, hatta elde Hz. Îsâ’ya nâzil olan İncil diye bir kitab kalmadığı gibi, tevhîd de teslise dönüştürülmüştür.”

    Kur’ân Ne Diyor?

    “Andolsun ki, ‘Allah kesinlikle Meryem oğlu Mesîh’dir’ diyenler kâfir olmuşlardır….” (Kur’ân: 5/72)

    “Andolsun ‘Allah üçün üçüncüsüdür’ diyenler de kâfir olmuşlardır…” (Kur’ân: 5/73)

    Görüldüğü üzere, Kur’ân’da Ehl-i Kitab sarâhaten tekfir edilmektedir. Hatta Râzî gibi bazı müfessirlere göre Hıristiyanlar sadece “kâfir” olmayıp, aynı zamanda “müşrik”dirler. Nitekim Tevbe: 30’un tefsiri sadedinde Faruddîn Râzî diyor ki:

    “Bil ki Allah Teâlâ, önceki âyette, Yahudi ve hırıstiyanların, kendisine iman etmediklerini belirtince, bu âyette de bunun sebebini beyan etmişdir. Zira Cenab-ı Hakk, onların, Allah’a bir oğul nisbet ettiklerini nakletmişdir. Binaen aleyh, kim ilâh hakkında böyle bir şeyi tecviz ederse, o hakikatde ilâhı inkar etmiş demekdir. Yine Cenab-ı Hakk, her ne kadar şirki söyleme yolları farklı ise de onların müşrikler gibi olduklarını beyan etmişdir. Çünkü, puta tapanlarla, Mesîh’e veya başkasına tapanlar arasında bir fark yokdur. Zira şirk, insanın Allah’ın yanında başka mâbûd veya mâbûdlar edinmesi demekdir.

    Binâenaleyh, böyle bir şey tahakkuk edince, şirk de sâbit olur. Hatta biz iyi düşünürsek, puta tapanların küfrünün, Hıristiyan-ların küfründen daha hafif olduğunu anlarız. Çünkü puta tapan, “Bu put âlemin yaratıcısı ve âlemin ilâhıdır” demiyor, aksine onu Allah’a ibadetine vâsıta yapıyor. Ama Hıristiyanlara gelince, onlar Allah hakkında hulûl ve ittihadı kabul ediyorlar ki, bu son derece çirkin bir küfürdür. Böylece, hulûle inananlarla diğer müşrikler arasında bir farkın bulunmadığı sabit olmuş olur.”
    (Faruddîn er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mafâtîhu’l- Ğayb tercümesi, Prof. Dr. Suat Yıldırım ve arkadaşları, c. 11, s. 479)

    Yine İbn Hazm da “el-Fisal fi’l- Milel…” isimli eserinin C. 3, s. 111’de diyor ki;

    “Yahudi ve Hıristiyanların küfrü hakkında ulemâ-i ümmetden hiç kimseden hilâf vâkı’ olmadığı gibi, keza onların küfrünü inkar eden kimsenin küfrü ve İslâm dininden çıkmış olması husûsunda da hiçbir ihtilâf olmamışdır.”

    Yani, Yahudi ve Hıristiyanların küfründe hiç ihtilâf olmadığı gibi, keza, onların küfrünü kabul etme-yenlerin küfründe de ihtilâf olmamışdır.

    Nitekim “Tehzîb’ü Risâleti’l-Bedri’r- Reşîd”de de

    “Yahut kim Nasârâ gibi İslâm’dan başka bir dîn üzerinde olanları tekfîr etmezse; yahut onların küfründe şübhe ederse; veya mezhebleri doğrudur, derse… tekfîr olunur” (s.12) deniliyor.

    Zaten, Allah Teâlâ Kur’ân’da onların küfrünü sarâhaten beyan buyururken, onun hilâfına bir iddiâda bulunmak, kimin haddi olabilir ki?. Meğer ki, bazıları gibi “diyalog” aşkıyla mest-i lâ ya’gıl olsun.

    Yine Hocaefendi’nin mânevî hi-mâyelerinde faaliyet gösteren Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı bünyesinde bulunan KADİP tarafından Türkçe/Rusça olarak neşredilen DA mecmuasında, yukarıda ifâde etmeye çalışdığımız zihniyetin propagandasına şâhid oluyoruz:

    “İslâm’a göre inançsızlar ateistler ve putperestlerdir. Allah’ın kendilerine Kitab verdiği Yahudiler ve Hıristiyanlar ise inançlıdır.” (İman Valeriya Porohova, DA diyalog Avrasya, sayı 21)

    Yukarıdaki “inançsızlar”ı, her-halde kâfir; “inançlı”ları da mü’min olarak anlamak lazım. Bu takdirde, Ehl-i Kitab, evvela kâfir olmakdan kurtarılıyor; bununla da iktifâ edilmeyip mü’min oldukları iddia ediliyor.

    Burada hem A. Kurucan ve hem de DA mecmuasındaki makale sahibi İman Valeriya Porohova’ya şunu hatırlatmak isteriz:

    “Ebû Hanife rahimehullah şöyle buyurdu:

    -Said b. El-Müseyyeb’den ba-na ulaşdığına göre, kâfirleri bulundukları mevkiye indirmeyen onlar gibidir.” (İmam-ı Â’zam’ın Beş Eseri, tercüme, Prof. Dr. Mustafa Öz, İFAV, 3. baskı 2002, s. 43)
    Keza, Mayıs 2004’de, Mardin’de icrâ edilen milletlerarası “Dinler ve Barış” sempozyumunda, çan ve ezân refâkatinde Rum, Ermeni ve Süryânî Patrikleriyle, Yahudi Hahamı’nın peşine takılıp, sembolik sırat köprüsünden geçilerek, haşr meydanına ve oradan da cennete girme merasimi ve bu merasimin aynı anda, 142 televizyondan canlı olarak bütün dünyaya gösterilmesi de aynı zihniyetin bir başka ifâdesi olsa gerek.

    Mezkûr sempozyum ile alakalı olarak medyaya intikal eden “DİNLER KARDEŞTİR” haberini okuduğumuz zaman gözlerimize inanamamış idik.

    Yine 2004’de FKM’de icrâ edilen “Dinler ve Barış Sempozyumu’nda, Papaz Hans Küng’ün şu ifâdesi dile getiriliyordu:

    “Dinler arası barış olmadan, dünya barışı gerçekleşemez. Diyalog olmadan, dinler arası barış gerçekleşemez.”

    Lütfen söyler misiniz; dinler nasıl barışacak? Hak dîn İslâm, bâtıl dinlerle nasıl barışmış olacak. İslâm, onların da birer hak din olduğunu mu kabul edecek? Bunun bir “Tevhîd-i edyân” projesi olduğunu anlamamak için, ancak ebleh olmak lazım. Sözü uzatmaya lüzûm var mı? Gerisini siz tasavvur ediniz.
    Böylece, “Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü”nün, nasıl bir sevdâ peşinde olduğunu da ayân beyân anlamış oluyoruz. “Dünya barışı”ndan bahsedenler, zamirlerinde nelerin gizlendiğini bu ifâdelerle az-çok ortaya koymuş oluyorlar.

    Bunun son derece karanlık bir proje olduğunu anlamak için herhalde dâhi olmaya ihtiyaç olmasa gerekdir.

    Bir Başka Misâl:

    “Mardin, Alon’un da bu utangaçlıkla söylediği gibi hepimize ‘Bu üç dinin üstünlük taslanmadan nasıl birbirleri ile bağlantılı iç içe geçmiş olduğunu gösterdi.’

    “Yeter ki rasyonel ve pragmatik bir model olarak da önümüzde bulunan İbrahim’in ayak izlerini takip edelim; Mardin, Urfa, İstanbul, Roma, Kudüs ya da Mekke, aslında hepsi aynı izin peşinde…” (Eyüb Can, Zaman, 14.4.2000)

    Şu ifâdedeki vehâmete dikkatleri çekmek isteriz:

    “Bu üç dinin üstünlük taslanmadan…”

    Halbuki Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ buyuruyor ki:

    “O Allah’tır ki O, Rasûlü’nü hi-dâyet kânunu (Kur’ân) ve hak (tevhîd) dîni ile bütün dinlerin üzerine geçirmek için gönderdi, müşrikler isterlese hoşlanmasınlar!” (Kur’ân: 9/33)

    “O, odur ki Rasûlünü hidâyet rehberi ve hak diniyle (Hakk’ın diniyle) gönderdi, onu her dînin üstüne çıkarmak için!. Şâhid olarak da Allah yeter! (Kur’ân: 48/28) (Her iki âyet-i celîlenin meâli, Elmalılı Hamdi Efendi tefsirinden iktibas edilmişdir.)

    “Bu üç dinin üstünlük tas-lanmadan…” ifâdesini kullanan şahsın, kendi dîni hakkında ne denlû cehâlet içinde olduğunu; buna rağmen nâsıh-ı a’zâm rollerine bürünerek âleme akıl verme cür’et ve küstahlığında bulunduğunu söylemeye hâcet var mı?!

    Ancak, bu şahsa, böylesine vahîm ve sakîm bu fikrin kimden veya kimlerden mülhem olduğunu da hesaba katmanın lüzûmuna işâret etmek isteriz.

    Yani “rakip dinler olarak yaşamış bulunan İslâm, Hıristiyanlık ve Musevilik”den dem vuranları…
    “Aynı kökten geldikleri, aynı temel esaslara sahip bulundukları, aynı kaynaktan beslendikleri halde asırlarca rakip dinler olarak yaşamış bulunan İslâm, Hıristiyanlık ve Musevilik arasında başlayan diyalog çalışmalarının, eski Hind ve Çin dinlerini de içine alacak şekilde gelişeceği günler uzak değildir” diyenleri…
    (M, Fethullah Gülen’in, Milletlerarası Diyalog Derneği tarafından 29-30 Nisân 2005 tarihlerinde Wisconsin-Madison Üniversitesi’nde gerçekleştirilen “İslâm ve Diyalog” konulu konferansa gönderdiği mesaj, Zaman 21 Ağustos 2005, Pazar)

    İslâm, Hıristiyanlık ve Musevi-lik’in “Aynı kökten geldikleri, aynı temel esaslara sahip bulundukla-rı, aynı kaynaktan beslendikleri” şâyet doğru ise; o halde buna ne diyeceksiniz:

    “Görünen ve görünmeyen varlıkları Yaradanı, yeri ve göğü yaratan Her şeye Kadir Tanrı Baba’ya inanıyorum. Tanrının biricik Oğlu tek Rab ve ezelde Baba’dan doğmuş olan Mesih İsâ’ya inanıyorum: O Tanrı’dan gelen Tanrı, Nur’dan Nur, Gerçek Tanrı’dan Gerçek Tanrı’dır. Yaratılmış olmayıp, Baba ile aynı öz-dedir ve her şey onun aracılığıyla yaratılmıştır….” (Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, Fransızca’dan tercü-me eden: Dominik Pamir, s. 64)

    İslâm’ın esası; “Lâilâhe illellah, Muhammedü’r-Rasûlullah” kelime-i tayyibesinde ifâdesini bulan tevhîdi İlâhî ve risâlet-i Muham-medî’dir. Yukarıdaki şirk manifestosunun bu esas ile ne alâkası var!

    E. Can’a göre:

    “Mardin, Urfa, İstanbul, Roma, Kudüs ya da Mekke, aslında hepsi aynı izin peşinde…” imiş.

    “Roma”, yani Vatikan… Nasıl oluyor da, “Küdüs”, ya da “Mekke” ile aynı izin peşinde oluyormuş?!.

    Bu sakîm mantığın sahibi E. Can’a; “İslâmiyet ile Hıristiyanlık arasında fark nedir” diye bir süâl vâki olasa, acaba ne cevab verirler ki?

    Hatırlatmak isteriz: “Allah nezdinde hak din İslâm’dır.” (Kur’ân: 3/19)

    “Kim, İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) aslâ kabul edilme-yecek ve o, ahrette ziyân eden-lerden olacakdır.” “ (Kur’ân: 3/85

    1453’deki İddiâ:

    1453 isimli mecmûada yer alan şu ifâdeye dikkatleri çekmek isteriz:

    “Semâvî dinlerin buluştuğu İstanbul’da, şehre mühürlerini vuran Müslümanlık, Hıristiyanlık ve Musevilik. Bu üç ayrı din nedir? Aynı kaynaktan beslenen, birbirine çok yakın ancak yaklaşımları farklı, ama ayrı pencereden aynı bahçeye açılan kalb ve inanç gözü değil midir? İşte İstanbul bu farklılıkların tümünü yozlaştırmadan, incitmeden bütün görkemi ile bünyesinde buluşturan bir şehir. Camiler, kilise-ler, sinagoglar bu potanın içinde özgürce yükselen inanç âbideleri” ifâdesi, basîret sâhiblerine her şeyi ayân beyân ortaya koymakta-dır. Allah aşkına lütfen;

    “Bu üç ayrı din nedir?”süâline verilen şu cevaba bakınız:

    “Aynı kaynaktan beslenen, birbirine çok yakın ancak yaklaşımları farklı, ama ayrı pencere-den aynı bahçeye açılan kalb ve inanç gözü değil midir?”

    Yani İslâm ile Hıristiyanlık ve Musevilik arasındaki fark sadece “aynı bahçeye” “ayrı pencere-den” bakmakdan ibaret miş(!).

    Yani “aynı kaynaktan beslenme ve “aynı bahçeye açılan kalb ve inanç gözü” olma gibi bir yakınlık ve “aynı”lıkdan bahsedilmek sûretiyle, bunlar arasındaki fark, “var” ile “yok” arası bir noktaya ircâ edilmiş oluyor ki, imân sahibi bir müslümânın, böyle bir şeyi ne kabûl etmesi, ne de tasavvur etmesi mümkindir. Ne yazık ki, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, bu dalâlete âlet ediliyor.

    Sonra; “kiliseler, sinagoglar” nasıl olup da ” inanç âbideleri.” oluyormuş? Bâhusûs “inanç” kelimesi, “imân” ve “i’tikâd” kelimelerine mukabil kullanılmaktadır. Dolayısıyle ” kiliseler, sinagoglar bu potanın içinde özgürce yükselen inanç âbideleri.” cümlesi; “kiliseler, sinagoglar bu potanın içinde özgürce yükselen imân/ i’tikâd âbideleri” mânâsına gelir ki, böyle bir ifâde, -neresinden bakarsanız bakınız- mahzâ dalâlettir.

    Bütün bunlar bir araya getirilip beraberce mütalea edildiği zaman, ortaya çıkan neticeyi tasvib etmek mümkin değildir; zira “takrîb-i edyân”a benzer bir ucûbe çıkıyor ortaya. Ne yazık ki, bu “ucûbe” zihniyetin bir kısım mehâfilde, fev-kalâde itibâr görüp, himâye edildiğini görüyoruz.

    Ve Fethullah Gülen Devam Ediyor:

    “İslâm, kendinden önceki İlâhî gelenekleri asla dışlayıcı olmamış, onları kucaklamış…” derken, İslâm’ın bugünkü Hıristiyanlık ve Yahudiliği “kucaklamış” olduğunu mu imâ veya işâret edilmeye çalışılıyor acaba?

    Şâyet böyle ise bu mantığa göre, İslâmiyet’in; kendisine âid imân ve i’tikâd esaslarını tasdik ve ikrar etmeyen Yahudi ve Hıristiyanları “kucaklaması” icap eder ki, o takdirde bunların Kur’ân tarafından hiçbir şübhe ve tereddüde mahal bırakmayacak tarzda (Kur’ân: 5/72,73; 9/30) tekfir edilmeleri ne ile ve nasıl izah edilecekdir?

    Ve bu durumda: “İslâm, kendinden önceki İlâhî gelenekleri asla dışlayıcı olmamış, onları kucaklamış…” diye iddiâda bu-lunmak, Kur’ânî hakîkatler karşısında ne mânâ ifâde eder?

    Sormak isteriz; Peygamberimiz aleyhisselâm, kimlerle harb etmişdi? O günkülerle bugünküler arasında ne gibi bir fark var acaba?

    Hulefâ-i Raşidîn, eshab-ı güzîn kimlerle karşı harb etmişlerdi? Haklarında; “küffâra karşı ğayet şedîd, aralarında ise gayet merhametlidirler” diye medh-i İlâhî vâkı’ olanlar kimler idi? Ve bu “şiddet” kimlere karşı idi?

    Unutulmamalıdır ki; İslâm ancak hakkıyle kendi mensublarını “kucaklar” ve “kucaklayabilir”.
    Yine “Kâfire kâfir demek mü’minin vazifesi değil. Kâfir demek insanın insanlığına saygı-sızlıktır” (F.Gülen’le 11 Gün, s. 87) diyenlere;

    “De ki: Ey kâfirler! Tapmam o taptıklarınıza…” hıtâbı ile başlayan, Kur’ân-ı Kerîm’in 109. sûre-i celîlesini hatırlatmak isteriz. Ayrıca bu sûre-i celîlenin isminin de “Sûretü’l-Kâfirûn” olduğunun bilinmesini isteriz.

    Bu hakikat karşısında; “Kâfire kâfir demek mü’minin vazifesi değil. Kâfir demek insanın insanlığına saygısızlıktır” ifâdesinin kime râci olduğunu sormak isteriz.

    Temenni ederiz ki, böyle bir ifâde Hocaefendi’den sâdır olmamış dır.

    Hocaefendi’ye isnâd ve izâfe edilen “Biz renk körleriyiz” ifâdesinin de son derece “muğlak”, “mübhem” ve her tarafa çekilmeye müsaid bir tabir olduğunu ifâde etmeliyiz. Zira “renk”, “fark”ı ifâde eder. “Fark”a itibar edilmemesi mümkin mi? Elbette hak ve bâtıl din ve mezhebler arasındaki derîn farklar vardır. Buna karşı kim istiğna gösterebilir?

    Mezkûr mülakat şu cümlelerle sona ermektedir:

    “Şahsımla röportaj adına sorduğunuz sorulara cevaplarım aşağıdadır. Saygılarımla arz eder, sağlık ve afiyetler dilerim.”

    Bu satırlardan da anlaşılacağı üzere, yukarıdaki cevabî ifâdeler, hemen süâle muhatab olunduğu anda irticâlen ve şifâhî olarak verilmemiş olup daha sonra üzerinde iyice düşünülerek, teemmül edilerek, tabir câizse anhâsı-minhâsı hesâb edilerek tahrîri/yazılı olarak hazırlanmış bir cevab olmasındaki inceliğe de ayrıca dikkatleri çekmez isteriz.

    Hâsılı Kelâm

    Buraya kadar ifâde etmeye çalışdığımız “vahîm” ve bir o kadar da “muhâtaralı” husûslar, bir Müslüman için aslâ ve sûret-i kat’ıyyede tasavvur edilmesi mümkin değildir. Bunların Kitab ve Sünnet’in ışığında tahlil edilip, delillerinin zikredilmesine, takdir edersiniz ki, bu makalenin hacmi müsâid değildir.
    Ancak şu kadarını söylemek isteriz ki; bunların -ehlince malum olan- dinî ve şer’î hükümleri karşısında bîgâ-ne kalmak gibi bir lüksümüz yokdur. Bildiğimiz doğruları, mutlaka söylemek mükellefiyetimiz vardır. Yukarıda arz etmeye çalışdığımız tesbitler karşısında ürpermemenin mümkin olmadığına inanıyoruz. Bununla beraber yanlış bir şey söylemiş isek, derhal tashihine müheyyayız. Hem hatadan rucû etmeyi, hem de özür beyan etmeyi biliriz.

    Bütün samimiyetimizle şunu ifâde etmek isteriz ki; “Dinlerarası Diyalog ve hoşgörü” namı altında icra edilen hareket, tamamen bir “taviz” mevzûu haline gelmişdir. Mazeret olarak da; şayet bu “tavizler” verilmeseydi, bugün bütün dünyayı kucaklayıcı hizmetlerde gelinen nokta, ve kat’edilen mesâfeye ulaşmak mümkin olur muydu, gibi bahânelerin ileri sürüldüğünü görüyoruz.

    Bu mâzeretlerin ne dereceye kadar makbul ve mûteber olup olmadığı günümüzde artık anlaşılmıştır.

  4. FETHULLAH GÜLEN’İN FİKRÎ REFERANSI: SAİD NURSİ

    Bugün ayrı bir kol, hatta ilgisiz bir yeni oluşum gibi gösterilmek istenen F. Gülen ve cemantine ait zihniyetin temeli de S. Nursi’ye bağlanmak durumundadır. F. Gülen de S. Nursi ile Hz. Peygamber (s.a.v.) arasını birleştiren bir mu’cizat çizgisi kurmuştur. (!) Fethullah Gülen şöyle der: ‘Benim meseleler, ‘Bediüzzaman’ı okuduktan sonra benim için çok daha inandırıcı olmuştur… Efendimizin (s.a.v) insanlık çapında yaptığı şeyleri ister mucizatıyla ister reşhalarla Bediüzzaman’da gördüğüm zaman kendi kendime şöyle dedim: Demek ki ben şimdiye kadar uzaktan bakıyormuşum, uzaktan bana göz kırpan o yıldızlar, neredeyse çocukların ellerini uzatıp yıldızları avlamaya çalışması gibi şimdi benim avlayabileceğim ufka girdi.’1
    Bugün dinlerarası diyaloga, müslüman taraftan neden S. Nursi’nin çok önemli bir kaynak ve dayanak teşkil ettiği, dinlerarası diyalogla neden en fazla bu cemaatin ilgilendiği, proje, plan ve programlarını neden buna göre düzenledikleri rahatlıkla anlaşılmaktadır.2
    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Hakan Yavuz ve John Esposito’nun birlikte edit edip yayına hazırladıkları Turkish Islam and the Secular State: the Gülen Movement. Introduction: Islam in Turkey: Retreat from the Secular Path adlı kitabın ikinci bölümünde, The Gulen Movement: The Turkish Puritans, Yavuz, daha spesifik olarak Hizmet Hareketi’ne odaklanmıştır.

    Hizmet Hareketi ile Said Nursi’nin öncülüğünü yapmış olduğu Nur Hareketi arasında köklü ideolojik bağlar kuran, benzerlikler tespit eden Hakan Yavuz, Hizmet Hareketi’ni Neo-Nur Hareketi olarak adlandırıyor. Yavuz, Fethullah Gülen’in tedricen kendi hareketini formalize ettiği süreçte, özellikle de 1970’lerdeki ilk dönemlerde, Said Nursi’nin hizmet metodundan ve pek çok yenilikçi düşüncesinden etkilendiğinin altını çizmekte; dolayısıyla Gülen’in Said Nursi’ye manen ve ilmen medyun olduğunu belirtmektedir.

    Hakan Yavuz’a göre Nur Hareketi dindarlararası diyalog etkinliklerini gerçekleştiren öncü bir harekettir. Nur Hareketi siyasal İslam’ı merkeze alan bir hareket olmadığından sadece müslüman toplumlara odaklanmaz, her kesimle ilişkilerini sürdürür; hatta farklı dini telakki ve kültürlerin birbirine yakınlaşmasını, birbirini daha iyi anlamasını dünya barışı ve huzuru için gereki addeder.

    Nitekim Nursi, henüz hayattayken Papa’ya bir mektup göndermiş ve 1950’lerde, inançlı kesimler için ciddi bir tehdit unsuru olarak algılanan komünizme karşı Vatikan’la birlikte mücadele etme teklifi götürmüştür. Aynı şekilde Gülen de, bizzat Papa 2. John Paul ile 1998’de görüşerek dünya genelinde dindar kesimler arasında diyalog etkinliklerinin öncülerinden biri haline gelmistir.

    Gülen’in zamanında kimi dini kesimlerce tenkit edilen bu görüşmesinin anlamı ve önemi bugünkü bağlamda daha iyi anlaşılabilmektedir. Bu minvalde eklemek gerekir ki, Gülen, Batı ülkelerinde yaşayan müslümanların, yaşadıkları toplumlara entegrasyonunu teşvik eder, o ülkelerin yasalarına tam bir şekilde uyulmasını gerekli görür. Hatta Batı’da yaşayan müslümanların durumu tartışmasını bir adım öteye götürüp, entegrasyon, asimilasyon, isolasyon mülahazalarının ötesinde, müslümanların yaşadıkları Batı ülkelerinin aktif birer vatandaşları ve bireyleri haline gelmesini tavsiye ederek, konuyu kontrubisyon (üreterek katkı sağlama) bağlamında ele alır.

    Said Nursi, talebelerinin bir araya gelerek, Risaleler’i teksir ettikleri, okudukları ve sohbetlere yeni kimseleri davet ettikleri dersane fikrini, Gülen daha da büyütmüştür ve Işık Evleri konseptini geliştirmiştir. Bu evler, özellikle üniversiteye giden gençler için barınma yerleri de olurken Hizmet Hareketi’nin kalbinin attığı mekanlar haline gelmiştir; buralarda öğrenciler Gülen’in ve Nursi’nin kitaplarını okuyup, Gülen’in vaazlarını dinleyip izlemektedirler. Yavuz’a göre Hizmet Hareketi’nini merkezinde, Nursi’nin dersane modelinden etkilenen bu Işık Evler vardır.

    Yine aynı şekilde, hem Nursi hem Gülen, din ile bilimi, gelenek ile moderniteyi uzlaştıran bir söylem geliştirmiştir. Özellikle Gülen’in Altın Nesil konsepti, milli, insani ve manevi duygulara önem vermesinin yanında, temelde din ile bilimin izdivacını amaçlıyordu.

    Altın Nesil ile ilgili Yavuz Çobanoğlu’nun “Altın Nesil’in Peşinde: Fethullah Gülen’de Toplum, Devlet, Ahlak, Otorite” başlığı altında 2012 yılında İletişim Yayınlarınca basılan bir doktora tezi vardır. Altın Nesil konseptine daha içeriden bir bakış da İbrahim Canan’ın Fethulah Gülen’de Sünnet Anlayışı adlı kitapta vardır. Bu iki çalışmaya göre de genel itibariyle, Gülen’in amacı modern bir müslüman, güzel ahlaklı ve çalışkan insan yetiştirmektir.3

    SAİD NURSİ’NİN FİKİRLERİYELE İLGİLİ AYRINTILI BİLGİ İÇİN SİTEMİZİN DİNLERARASI DİYALOG FİTNESİ KISMINI ZİYARET EDEBİLİRSİNİZ: http://dintahripcileri.com/dinlerarasi-diyalog-fitnesi/

    1 Mehmet Gündem, Fetlutllah Gülen’le 11 Gün

    2 Dinlerarası Diyalog İhaneti, Prof. Dr. Yümni Sezen

    3 Hakan Yavuz, Turkish, 12, 98

  5. “…YAHUDİ VE HRİSTİYANLARI DOST EDİNMEYİN…” ÂYETİYLE İLGİLİ SAİD NURSİ’NİN GÖRÜŞÜ- Prof. Davut Aydüz (Köprü Dergisi Mülakatı)

    ‘Bediüzzaman Said Nursî’nin 1910-1911’de, Hıristiyanlarla dostluk ilişkileri inşa etme arzusundan dolayı kimilerince sorgulama konusu edildiği görülür. Kendisi, bazı Müslümanların “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin” (Mâide, 51) âyetine vermiş oldukları kısıtlayıcı yorumla karşı karşıya gelir…
    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Bu âyetin ışığında, onun Müslümanlar ile Hıristiyanların dost olması gerektiğini, nasıl ve ne diye söylediği sorulur.

    Bediüzzaman, bu prensibi söz konusu âyetin yorumuna tatbik ederek, Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyle ilgili yasağın, ancak İslam’a rağmen onları Yahudilik veya Hıristiyanlıklarında örnek alıp taklit etme durumunda geçerli olduğu görüşünü serd eder. Fakat, ona göre, nasıl bir Müslüman’ın her bir sıfatı Müslüman olmadığı gibi, bir Yahudi’nin veya Hıristiyan’ın bütün sıfatları da inançsızlığı yansıtmaz. Eğer Müslümanlar bir Yahudi veya Hıristiyan’da İslâmî öğretiye mutabık düşen nitelikler bulurlarsa, onların bu nitelikleri takdirle karşılaması gerekir. Yahudi ve Hıristiyanlarla dostluğun temelini teşkil eden, bu iyi nitelikler olacaktır. Said Nursî, “Bir Müslüman bir Yahudi veya Hıristiyan’ı sevebilir mi?” sorusunu gündeme getirir ve cevaben, Müslüman bir erkeğin Kitap Ehli bir kadınla evlenebilmesi örneğini verir. “Ehl-i Kitap’tan bir haremin olsa, elbette seveceksin.” 15 Onun Hıristiyanlarla dost olunabileceği tezi, şeriatın bir Müslüman erkeğe bir Yahudi veya Hıristiyan kadınla evlenmesine izin verdiği gerçeğine dayanmaktadır ki, insan eşini sever, sevmesi de gerekir.” (Davut Aydüz’ün sözü burada bitti)

    Müslümanın kâfirlerle diyaloğu hangi ölçülere bağlıdır ?

    Kâfirlerle dostluk yukarıda bahsedildiği gibi kısmen değil, mutlak olarak yasaklanmıştır.

    “Ey îmân edenler! Yahûdîleri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zîrâ onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” (Mâide s. 51)
    “Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık o, Allah (c.c.)’tan hiçbir şer beklemesin. Ancak, kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden Zîrâ kâfiri dost edinmek, onların küfrüne razı olmaktır. Kâfirlerin küfrüne rıza gösterenler de kâfir olur. Çünkü küfre rıza, küfürdür. Şâyet onların şerlerinden emin olamazsanız, şerlerinin size bulaşmaması için, kalben buğz (düşmanlık) etmek şartıyla, dilden dostluk kurabilirsiniz. Sadece lisanî bir dostluğa müsaade vardır; kalbî ve fiilî dostluğa asla müsaade yoktur. Allah (c.c.)’ın düşmanlarıyla dost olan Müslümanların, İslâm hududlarının haricine çıktığını Yüce Allah kesinlikle ilân ediyor. Bu dostluk, ister kalbî bir dostluk olsun, ister ona yardım etmek şeklinde olsun, isterse onun yardımını talep etmek tarzında olsun, hepsi eşittir.

    SAİD NURSİ’NİN DİNLERARASI DİYALOĞA TEMEL TEŞKİL EDEN YAKLAŞIMI

    Said Nursi önceki makalelerimizden de anlaşılacağı üzere yeni bir tip, adeta bir sentez oluşturma fikrine götüren dinî  ilişki kurmak istemiş, diğer  taraftan, “Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin”  âyetini yorumlarken, dostluk ilişkisinin dinî değil, sosyal ve siyasî olduğunu söylemiştir.

    Ayrıca bu ayetin yoruma açık olduğunu, zamanın da en büyük müfessir olduğunu, yani zamanla anlayışların değişebileceğini, zaman ve şartlara bağlı olarak ilişki ve ittifak kurulabileceğini, dostluk yasağının sırf dinî dostluk manâsında olduğunu, onların zatı için değil, sıfat ve sanatları için sevilebileceğini dile getirir. Bu yaklaşım bugünkü diyalog anlayışına dayanak teşkil eden yaklaşımlardan biridir. Hatta bugün dinî bir dostluk dönemine girilmiştir.

     (Dinlerarası Diyalog İhaneti, Prof. Dr. Yümni Sezen)

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  6. ZAMAN GAZETESİ YAZARI AHMET ŞAHİN’İN AMENTÜDE İTTİFAK YALANI

    “Ehl-i kitap ile Âmentüde (îmân esaslarında) ittifakımız vardır.” (Zaman gazetesi, 17.04.2000) denmektedir. Buna karşın Hıristiyan ve Yahûdîler ile akaid konusunda ne gibi farklılıklarımız vardır?
    “Amentü” esaslarını tek tek ele alalım:
    1. Allah (c.c.)’a îmân ve Tevhid konusundadır. İslâm, Tevhid dînidir; Hıristiyanlık, Teslis yâni “Baba-oğul-kutsal ruh” dînidir. Hıristiyanlar Hz.Îsâ (a.s.)’yı Tanrı, Allah (c.c.)’ın oğlu olarak kabul eder. Yahûdîler de Hz. Üzeyr (a.s.)’e Allah (c.c.)’ın oğludur der. Tevhid ve Teslis, kesinlikle birbiriyle bağdaşmayan ve uyuşmayan iki zıt inançtır. Ayrıca onlar, Tanrı gökte derler; biz Müslümanlar ise, Allah (c.c.)’ın, mekândan münezzeh olduğuna inanırız. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    2. Meleklere îmân konusundadır. Onlar melekleri dişi olarak görürler; biz Müslümanlar ise, meleklerde erkeklik-dişilik olmadığına inanırız.

    Kitaplara îmân konusundadır. Biz Müslümanlar, bütün kitaplara ve Allah (c.c.)’ın, Tevrat ve İncil adıyla iki kutsal kitap gönderdiğine îmân ederiz. Lâkin bu kitapların orijinal ilâhî metinleri ve nüshaları kaybolmuş, sonradan insanlar tarafından tahrif edilmiştir. Yahûdîler ve Hıristiyanlar ise Allah (c.c.)’ın, insanlığa Kur’ân-ı Kerîm adıyla kutsal bir kitap göndermiş olduğuna îmân etmezler, Kur’ân-ı Kerîm’in hak kitap olduğunu kabul etmezler ve Kur’ân-ı Kerîm’in, düzmece olduğunu iddia ederler.
    Peygamberlere îmân konusundadır. Biz Müslümanlar bütün Peygamberlere, Hz.Mûsa (a.s.)’ya, Hz.Îsâ (a.s.)’ya îmân eder, her ikisinin de Allah (c.c.)’ın büyük peygamberlerinden olduğuna inanırız. Yahûdî ve Hıristiyanlar ise Hz.Muhammed (s.a.v.) Efendimize îmân etmezler, Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin peygamberliğini kabul etmezler.
    Âhiret inançları, Allah Resûlü (s.a.v.)’nün getirdiği şekilde bir kabir, mahşer, hesap, cennet, cehennem, rü’yetullah inancından çok uzaktır ve bu, kendi tasavvurlarından ibarettir. Mesela:
    Tevrat’ta âhiret inancının yer almadığı görüşü olduğu gibi, Hıristiyanlıkta da insanları hesaba çekecek olan Zât; onların yaratıcısı olan Allah (c.c.) değil de diğer insanlar gibi Allah (c.c.) tarafından yaratılmış biri olan Mesih’tir. Muharref İncil’de kıyâmet gününde Mesih’in insanları hesaba çekeceği şöyle anlatılıyor: Zîrâ Mesih’in mahkemesine hepimizin çıkması lâzımdır ki, her birimiz kendi amellerine göre -gerek hayır, gerek şer- cesedde yaptığı şeylere nâil ola”.
    Ayrıca geçmişten günümüze kadar Hıristiyanlarda hâkim olan görüş; cennette yeme, içme ve evlilik gibi cismanî zevklerin olmadığı görüşüdür. Hatta tâ Asr-ı Saadetten günümüze değin Hıristiyanlar; İslâmîyet’te cennet hayatındaki yeme, içme, evlilik hayatı, cennet hûrileri, cennette köşk ve sarayların, nehirlerin, yakut, inci vs.nin bulunması gibi hususları yadırgamış, çok defa hafife almış ve İslâm’a bir saldırı malzemesi olarak kullanmışlardır. Kader inançları da İslâm’ın getirdiklerinden çok farklıdır
    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  7. Elhamdulillah Hiristiyaniz! – Fethullah Gülen cemaatinin hizmetleri(!)
    Bir gün ucaktayız. Istikamet Dubai ve Güney Afrika. Hemen önümüzdeki koltuklara dört siyahi çocuk oturdu. Ucu 14-15 yaslarında, biri 17-18 yaşlarında, biraz daha büyükçe… Aralarında bir kaç defa Türkçe konuştular. Sanki bizlere duyurmak istercesine. Serde eğitimcilik var ya, uçak biraz yol aldıktan sonra kalktım çocuklarla biraz sohbet edeyim istedim.
    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    – Nerelisiniz?
    – G. Afrikalıyız.
    – Neresinden?
    – Durban ve Johannesburg’tan..
    – Nereden gelip nere gidiyorsunuz?
    – Türkiye’den “Türkçe Olimpiyatlarından” dönüyoruz, Güney Afrikayı temsil ettik…
    – Güzel! İsimleriniz?
    Tam hatırlamıyorum ama gayr-i müslim isimleriydi… Tek tek söylediler.. “Aaa”, dedim
    – Siz daha değiştirmediniz mi isimlerinizi?
    – Yok, niye ki? dediler..
    – Yani siz Müslümansınız diye düşündüm de?..
    – Yok yok biz Hıristiyanız. dediler..
    Ben şaşırmış gibi yaparak,
    – Aaa gerçekten mi? dedim.
    – Bunda şaşıracak ne varki? diye cevap verdi büyükçe olan. Türkçe olarak “Elhamdülillah Hıristiyanız” dedi. Bu sefer gerçekten şaşırmıştım.
    – Elhamdülillah Hıristiyan mısın?! Dedim.
    – Bir mahzuru mu var? dedi bana. Ben
    – Hayır! Benim için yok. dedim.
    – Kaç senedir kolejdesiniz? diye sordum hemence..
    – 4-5 senedir. dediler. Ben samimi olarak şunu söyledim onlara;
    – Hani dedim 4-5 senedir belki hocalarınız size İslamiyeti anlatmışlardır. Siz de merak etmişsinizdir. Belki böyle güzel bir dine girmek istemişsinizdir. Özenmişsinizdir Müslümanlara. Bakın size değer verip emek edip taa Türkiye’ye kadar getirmişler.. Hiç düşünmediniz mi İslamiyeti, Muhammed aleyhisselamı, Kuran’ı? dedim. Bana biraz rahatsız olarak bakıyorlardı. Sözümü kestiler ve konuşmayı şu şekilde sonlandırdılar;
    – Bakın beyefendi, biz Hıristiyan doğduk öyle de öleceğiz. Bizim hocalarımız da aydın insanlar. Bize dinlerini anlatmazlar. Hele teşvik hiç etmezler. Hatta bizden Müslüman olmak isteyen arkadaşlarımız olduğunda onların Müslüman olmasını bile istemezler. Çünki biz hocalarımıza sorduğumuzda İslamiyetin nasıl bir din olduğunu, bize İslamiyetin çok zor bir din olduğunu söylerler. “Onu bu yaştan sonra öğrenmeye sizin gücünüz, ömrünüz yetmez. Anneniz babanız, çevreniz hep Hıristiyan. İslam’ı yaşamakta zorlanırsınız. Siz zaten dinsiz değilsiniz ki. Hristiyansınız. Müslüman olmanıza gerek yok. Siz sizin dininizi iyi yaşayın biz de bizim dinimizi.. sonuçta hepimiz cennete gireceğiz. Orada buluşuruz.” diyorlar. Dedi.
    Şaşkınlıkla dinliyordum. Nefesimi tutmuş öylece kalakaldım. Çocuk devam etti. “Benim dinim de hak sizin dininiz de, niçin hazır bildiğim bir dinim varken sil baştan bana yabancı olan o dini öğreneyimki?” dedi. “Bunu bize hocalarımız böyle öğretiyor.” dedi. Üstüne basa basa tekrar sordum emin olmak için, “Bunu size Türkiye’den gelen Türk hocalarınız mı böyle söylüyor?” dedim. “Evet başka kim olacakki?” dediler.
    Eşim de ben de ve bu konuşmayı dinleyen diğer bir kaç Türk’te bu hazır cevap karşısında şaşırmıştık. Cevapsız kaldık. Dudağımızı ısırdık. Ve yerimize oturduk.

    Ahmet Kemal Öncü

  8. FETHULLAH GÜLEN VE DİNLERARASI DİYALOG HAREKETİ
    Ülkemizin son dönem tartışma konularından biri de, Dinlerarası Diyalog Faaliyetleridir. Bu faaliyet, asıl olarak 11 Ekim 1962’de 2. Vatikan Konsili ile başlamıştır. Her ne kadar bunun öncesi var ise de, bildiğimiz, bugünkü kapsamı ile Dinlerarası Diyalog o tarihte başlamıştır. Papa XXIII. John’un isteği ile 17 Mayıs 1964 tarihinde Papa VI. Paul tarafından Hıristiyan Olmayan Dinler Sekretaryası kurulmuştur. 1965 yılında kabul edilen Nastra Aetate Deklarasyonu ile diyalog faaliyetlerine girişilmiştir. Bu deklarasyon, Müslümanlara geçmişi unutma çağırısında bulunur. Biz Dinlerarası Diyalog faaliyetlerini uzun uzun anlatmayacağız, zira üzerine menfi veya müspet pek fazla eser kaleme alınmıştır. Prof. Dr. Yümni Sezen, Mehmet Oruç vs.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Diyalog faaliyetlerinin Müslümanlar açısından ilk başlangıç noktası; Said-i Nursi’nin 1950 yılında Vatikan’a, Papa XII. Pius’a yolladığı risaleler sayılabilir. Ve az sonra Diyalog için irtibata geçilen papaların sözlerini yazacağız. Ayrıca, diyalog; karşılıklı birbirlerinin doğru saydıkları hususları kabul ederek anlaşmak veya konuşmak demektir. Hâlbuki İslam, diyaloğu değil monologu kaldırır. Tebliğ ve irşad faaliyetlerinde, İslam’ın hakikatleri, Kur’an-ı Kerim’in hükümlerini bildirmede “emr-i bil maruf nehy-i anil münker” esasına dayanılır.

    Diyalog faaliyetlerini yürütenlerin en sevdiği papalardan II. John Paul, 1991 yılında Recıemptoris Missio adlı genelgede: “Dinlerarası Diyalog, Kilisenin bütün insanları Kiliseye döndürme amaçlı misyonun bir parçasıdır… Eesasen misyonla ve misyonun şekilleriyle diyalog arasında özel bir bağ vardır. Bu misyon aslında Mesih’i ve İncil’i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir… Diyalog Tanrı’nın Krallığına doğru bir yoldur ve bunun süresini ve mevsimini sadece Baba bilse de mutlaka sonra verecektir.”1 Yani Diyalog, irtibata geçilen Hıristiyanlar açısından yalnız misyonerlik olarak görülüyor. Bunu Papa VI. Paul da söylüyor: “Her ne kadar biz Hıristiyan olmayan dinlerin manevi ve ahlaki değerlerini tanıyor, saygı gösteriyor, onlarla diyaloga hazırlanıyor ve din hürriyetini savunmak, insanlık kardeşliğini tesis etmek, kültür, sosyal refah ve sivil idareyi oluşturmak gibi hususlarda diyaloga girmek istiyorsak da, dürüstlük bizi gerçek kanaatimizi açıkca ilan etmeye mecbur etmektedir. Yegane gerçek din vardır, o da Hıristiyanlıktır.”2 

    Papa, gerçekten dürüstlük yapmış ve diyalogun asıl amacını söyleyebilmiştir. Ya bizim diyalog sevdalıları bu açıklamalara ne cevap veriyor? Ama diyalogcular tabii çok müşfik (!) olduklarından asla Hıristiyanların peşini bırakmazlar. Papalar, diyalogun ne olduğunu açıkladıkları halde 9 Şubat 1998 tarihinde Fethullah Gülen, Papa II. John Paul’a şöyle bir mektup yazmıştır: “Papa cenapları, üç büyük dinin doğum yeri olarak bilinen toprakların, dünyayı daha iyi yaşanabilir bir mekân kılma yolundaki kutsal misyonumuzu tam manasıyla bilen halkından size en içten selamları getirdik… Papa VI. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi misyonunuzun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mutevazi yardımlarımızı sunmak için size geldik…”3  

    Papaların açıklamaları, diyalogun misyonerlik olduğunu belirten izahatlarından sonra nasıl olur da Fethulah Gülen, böyle bir mektup yazabilir? Hangi, Müslüman kendisine Hıristiyanlığı dayatacağını belirten biriyle diyaloga girebilir?

    Ama Fethullah Gülen, Hıristiyanlarla ilişkiye geçmek ve diyaloga hizmet etmek için o kadar ileri gidiyor ki; artık Kur’an-ı Kerim’i dahi onlara yaranmak için tefsir etmeye çalışıyor. Mesela: Meryem Sûresinde geçen: “Sonra insanlardan gizlenmek için bir perde germişti. Ruhumuzu göndermiştik de ona tam bir insan olarak görünmüştü.” ayetini şöyle yorumlamıştır: “Acaba ne idi bu ruh? Hemen büyük çoğunluğu itibariyle bütün tefsirler, ayet-i kerime de: “…ruhumuzu gönderdik…” diye belirtilen ruhun Cebrail (a.s.) olduğunu ifade etmektedirler. Ne var ki, burada Kur’an “Ruh” tabirini kullanıyor: Ruh’un tayininde ise ihtilaf vardır. İhtimalin sınırları ise ihtilafın çerçevesini aşkındır; hatta Efendimizin ruhunu içine alacak kadar da genişdir. Evet bu da muhtemeldir; zira Hz. Meryem çok afife ve nezihe bir kadındı. Bu itibarla da gözlerinin içine başka bir hayal girmemişti ve girmemeliydi de. Ona sadece kendisine helal olan biri bakmalıydı. O da olsa olsa Efendimiz olabilirdi; zira o münasebetle Hz. Meryem’in kendisiyle nikâhlandığına işaret buyuruyordu. Bu açıdan “Ruh”un Efendimizin ruhu olabileceği de ihtimal dâhilindedir.”4  

    Fethullah Gülen’in bu iddiasına delil olarak gösterdiği hadis-i şerif şöyledir: “Sa’d İbn Cünade’den Allah Resulü dedi: “Cennette Allah beni İmran kızı Meryem, Firavn’ın hanımı ve Musa’nın kız kardeşi ile evlendirecek…”5 Fethullah Gülen’in de dediği gibi o gelen ruh; Ruhü’l Kudüs yani Cebrail (a.s.) idi.

    Fethullah Gülen; Hıristiyanların, hidayete ermesi ve cennete girmesi için “Muhammed Allah’ın Resulüdür” kelimesinin söylenmesine gerek olmadığını söyler: “Kur’an-ı Kerim, kitap ehline çağrıda bulunurken: ‘Ey kitap ehli! Aramıza müşterek olan bir kelimeye gelin.’ Nedir o kelime? Allah’tan başkasına ibadet yapmayalım. Allah’a kul olan başkasına kul olmaktan kurtulur. İşte gelin, sizinle bu mevzuu üzerinde birleşip bütünleşelim. Kur’an devamla: “Allah’ı bırakıp da, bazılarımız bazılarımızı Rab edinmesin” diyor. Dikkat edin, bu mesajda, Muhammedün Resulullah yok.”6

    Fethullah Gülen başka bir eserinde de yukarıdaki beyanına paralel olarak şunları söylüyor: Yahudileri ve Hıristiyanları kınayan ve azarlayan âyetler ya Hazret-i Muhammed (A.S.M) döneminde yaşayan ya da kendi peygamberleri döneminde yaşayan bazı Yahudi ve Hıristiyanlar hakkındadır.”7

    Hoşgörü ve Diyalog İklimi eserinde de şöyle demektedir:

    “Kur’an-ı Kerim’in gelmesiyle yürürlükten kalkmış olan İncil ve Tevrat’ın hükümleri hâlâ geçerlidir. Bugünkü İncillere ve Tevrata inanan, Yahudi ve Hıristiyanlar da cennetliktir. Ehl-i Kitap ile ilgili âyetler, hadisler tarihseldir, dolayısıyla bugünkü Yahudi ve Hıristiyanları değil o dönemin insanlarını bağlar.”8

    Başka bir eserinde ise şunları belirtmektedir: Herkes Kelime-i Tevhid’i esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir. Hatta Kelime-i Tevhid’in ikinci bölümünü, yani “Muhammed Allah’ın Resulüdür” kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet bakışıyla bakmalıdır.”9

    Gülen’in söylediği gibi; ‘Allah Rasulü olmaksızın’ iman olmaz. Allah, Kur’an’da şöyle buyurur: “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır…”10 Son Peygambere iman etmemek, imanı tümden reddetmektir. Hele son peygamber olan ve son Kitab Hz. Kur’an’ı getiren Muhammed Mustafa (s.a.v.)’ya iman etmedikçe hiçbir amel kişiyi kurtaramaz. Zira Allah şöyle buyurmuştur: “Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler.”11

    “Ey Şanlı Resul! Sana Rabbinden her indirileni tebliğ et! Etmezsen, O’nun elçiliğini, hakkıyla yerine getirmiş olmazsın.”12

    Dinlerarası Diyalog faaliyetlerini yürütenler, çalışmalarına Peygamber Efendimizin (s.a.v.) mektuplarını örnek verirler. Özellikle Necran Hıristiyanları örnek gösterilir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Necranlılara yazdığı mektup şöyledir:

    “Muhammed Resulullah’tan Necran Piskoposlarına,

    Sizi kullara tapmak yerine Allah’a ibadet etmeye çağırıyorum. Kullara yanaşma yerine Allah’a yanaşmaya çağırıyorum. Karşı gelirseniz cizye vardır. Cizyeyi kabul etmezseniz size savaş açarım.”13 Necranlılardan 60 kişilik bir heyetle Peygamber Efendimiz (s.a.v.) arasında konuşma olmuştur. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) onlara Müslüman olun dedi. Onlarda bulundukları dini yani Hristiyanlığı Müslümanlık sayarak Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e:

    -Biz çoktan Müslüman olduk, dediler. Hazreti Peygamber (s.a.v.):

    -Sizler henüz Müslüman olmadınız, dedi. Onlar da:

    -Biz sen Müslüman olmadan önce Müslüman olduk, dediler. Hazreti Peygamber (s.a.v.):

    -Yalan söylüyorsunuz. Siz Allah’a çocuk isnad ediyorsunuz. Haça tapıyor ve domuz eti yiyorsunuz. Bunlar Müslüman olmanıza engeldir, buyurdu. Böyle sorulu cevap şeklinde giden konuşmadan sonra Necran Hıristiyanları nasipsiz bir şekilde oradan ayrıldılar.

    Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki ilişki tarih boyunca hiçbir zaman, diyalogcuların iddia ettiği gibi samimi bir dostluk boyutuna ulaşmamıştır ve ulaşamaz. En fazla, Müslümanlar Hıristiyanlara emannameler vermiştir. Hz. Ömer (r.a.)’in, Fatih Sultan Mehmet Han’ın emannameleri meşhurdur. Hz. Ömer’in emannamesi şöyledir:

    “İş bu mektup, Müslümanların emiri Ömer’ül Faruk’un, Kudüs halkına verdiği eman mektubudur ki, onların varlıkları, hayatları, Kiliseleri, çocukları, hastaları, sağlam olanları ile diğer bütün milletler için yazılmıştır. Şöyle ki:

    Müslümanlar, onların Kiliselerine zorla girmeyecek, Kiliseleri yakıp yıkmayacak, Kiliselerin herhangi bir yerini tahrip etmeyecek, mallarından az bir şey bile olsa almayacak, dinlerini ve ibadet tarzlarını değiştirmeleri ve İslam dinine girmeleri için kendilerine karşı hiçbir zorlama yapılmayacak. Hiçbir Hıristiyan en ufak bir zarar bile görmeyecek. Eğer kendiliklerinden memleketten çıkıp gitmek isterlerse, varacakları yere kadar canları, malları ve ırzları üzerine, eman verilecektir. Eğer burada kalmak isterlerse, tamamen teminat altında olacaklar. Yalnız Kudüs halkı kadar cizye, gelir vergisi vereceklerdir.

    Eğer Hıristiyan halkından bazıları, aile ve malları ile beraber çıkıp gitmek isterlerse ve Kiliselerini ve ibadet yerlerini boşaltırlarsa, varacakları yere kadar canları, kiliseleri, yol masrafları ve malları üzerine eman verilecektir. Yerli olmayanlar, ister burada otursunlar, isterlerse gitsinler, ekin biçme zamanına kadar, onlardan hiçbir vergi alınmayacaktır.”
    İmza: Ömer’ül Faruk. Şahitler: Halid bin Velid, Amr İbnil’as, Abdürrahman bin Avf, Muaviye bin Ebi Süfyan.”

    Şu hadis-i şerif Ehl-i Kitab’a nasıl davranmamız gerektiğini gayet açık şekilde ortaya koyuyor: “Cabir (r.a): Rasulullah (s.a.v.)şöyle buyurmuştur: Ehl-i Kitab’a hiçbir şey sormayın. Onlar dalalet içinde ola ola, asla size doğruyu göstermezler. Siz eğer onlara bir şey sorarsanız, ya bâtılı tasdik etmek, ya da hakkı yalanlamak mecburiyetinde kalabilirsiniz. Şu gerçeği aklınızdan çıkarmayın: Eğer Musa aranızda yaşıyor olsaydı, vallahi sadece bana tabi olurdu.”14

    Dinlerarası Diyalog faaliyetleri ile alakalı günümüzde pek çok çalışma yapıldığından bu konuyu üç ayet-i kerime ile noktalamak istiyoruz.

    1-“Allah katında din şüphesiz İslâm’dır.”15

    2- “Sen dinlerine tabi olmadıkça ne Yahudiler ne Hıristiyanlar senden asla hoşnut olmazlar. De ki: Gerçek yol Allah’ın yoludur. Şanım hakkı için sana vahiyle gelen bu kadar ilimden sonra bilfarz onların arzularına uyacak olsan, Allah’tan başka senin ne bir dostun bulunur ne de bir yardımcın.”16

    3-“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğuna yol göstermez.”17

    Dinlerarası Diyalogla alakalı son sözü ikinci bin yılın müceddidi İmam-ı Rabbani (k.s.)’ye bırakalım:

    “Muhammed aleyhisselâma uymak demek, ahkâm-ı islâmiyyeye ya’nî İslamiyet’e uymak ve küfrü ve kâfirliği yok etmeğe çalışmaktır. Çünki islâm ile küfr birbirinin zıddıdır, tersidir. Birinin bulunduğu yerde, öteki bulunamaz, gider. Bu iki zıd şey bir arada bulunamaz. Birisine kıymet vermek, ötekini aşağılamak olur. Kur’ân-ı Kerîm’de, Tevbe Sûresinin yetmiş üçüncü âyetinde meâlen: “Ey yüce Peygamber! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihâd et! Onlara sert davran!” buyuruldu. Hulk-i azîm sâhibi olan, çok merhametli olan Peygamberine, [İslâm dînine ve müslimânlara saldıran] kâfirlerle cihâd etmeği, onlara karşı sert davranmağı emr ediyor. Bundan anlaşılıyor ki, İslâm’a saldıranlara sert davranmak da, hulk-ı azîmdir. İslâm’a izzet vermek, kıymetini arttırmak için, küfrü ve kâfirleri yani İslâm dînine ve Müslümanlara saldıranları kötülemek, onları aşağı tutmak lâzımdır. Böyle kâfirlere kıymet vermek, onları yüksek tutmak, İslâmiyyeti ve Müslümanları kötülemek, aşağılamak olur. Kâfirlere kıymet vermek demek, onları üstün tutmak, karşılarında eğilmek olmakla berâber, onlarla birlikte bulunmak, konuşmak, görüşmek de, onlara kıymet vermek olur. İslâm düşmanlarından, İslâmiyyete saldıranlardan, köpekten kaçar gibi kaçmak, onların pis ve alçak olduklarını bilmek lâzımdır. İslâm dînine saldıran, bir mevki, makâm sâhibi ise ve bir Müslümanın bu kimseye bir işi düşerse ve bu işi muhakkak onun yapması îcâb ederse, abdesthâneye gider gibi, işi bitirinciye kadar yanına gidilir. Fakat yine o alçağa kıymet verecek bir şey söylenmez ve böyle bir hareket yapılmaz. Olgun bir Müslüman, onun yüzünü görmemek için, o işinden bile vaz geçer. Onun zehirli, zararlı sözlerini işitmekten, Cehennemlik yüzünü görmekten kurtulur. Allahü Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de böyle kâfirlerin kendisine ve sevgili Peygamberine düşmân olduklarını bildiriyor. Allahü Teâlâ’nın ve Onun Resûlünün düşmânları ile düşüp kalkmak, o alçaklarla arkadaşlık etmek büyük cinâyet, çok çirkin bir suç olur. Bu kimselerle görüşmek, arkadaşlık etmek, çeşitli zararlara sebep olur. Bu zararların en küçüğü, insan onların arasında Allah’ın emirlerini yapamaz. Küfre sebep olan şeylerden kaçınamaz. Bu vazifeleri yapmağa sıkılır. Arkadaşlarından utanır, çok küçük görünen bu zarar, dikkat edilirse, pek büyüktür. Allahü Teâlâ’nın dînine saldıranlar ile arkadaşlık etmek, onlarla görüşmek, insanı Allahü Teâlâ’ya ve Onun Peygamberine “aleyhissalâtü vesselâm” düşman olmağa kadar sürükler. Bir kimse, kendini Müslüman sanır. Kelime-i Tevhîd okur. İnanıyorum der. Müslüman olduğunu söyler. Hâlbuki kâfirlerle, münâfıklarla görüşerek, konuşarak onun Müslümanlığı, îmânı saf ve temiz kalmaz. Hattâ büsbütün gider de, farkında bile olmaz. Allahü Teâlâ, hepimizi, nefislerimizin kötülüğünden ve amellerimizin bozuk olmasından korusun!

    Fârisî beyt tercemesi:

    Zavallı câhil, sanır ki, din adamıdır;

    Din ile ilgisi, yalnız böyle sanmasıdır.

    Bir kimsenin Müslüman olmasına alâmet, İslâm düşmânlarını tanıması, onlara aldanmaması, sözlerini dinlememesidir. Allahü Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de, Tevbe Sûresi yirmi sekizinci âyetinde kâfirlere (Neces) ya’nî pis dedi. Doksan beşinci âyetinde de (Rics) buyurdu. Rics de pis demektir. Bunun için, Müslümanların kendileri ile alay eden kâfirleri pis ve zararlı bilmeleri lâzımdır. Böyle bilince, onlarla arkadaşlık yapmazlar, sevişmezler, onlardan sakınırlar. Onlarla birlikte bulunmaktan nefret ederler. Böyle kâfirlerle meşveret etmek, işleri onlara danışıp onların sözü ile hareket etmek, bu din düşmânlarına kıymet vermek olur. Hem de, onları çok yükseltmek olur. Onlardan yardım, şifa beklemek ve hele onlar vâsıtası ile dua ve ibâdet etmek boşuna uğraşmaktır. Mü’min Sûresinin ellinci âyetinde ve Ra’d Sûresinin on dördüncü âyetinde meâlen: “Kâfirlerin duaları ancak dalâlettir.” buyuruldu. Yani İslâm düşmânlarının duaları kabûl olmaz, hiç fâide vermez. Kâfirler, papazlar vâsıtası ile yapılan duaları Allahü Teâlâ hiçbir zaman kabûl etmez. Böyle duaların Müslümanlara fâidesi olmaz. Yalnız bu sûretle o dinsizlere bir kıymet verilmiş olur. Onlar, dua ederken, putlarını, Allah’ın düşmânlarını araya korlar. Onlardan dua beklemenin kötülüğünün çirkinliğinin nereye kadar uzandığını, Müslümanlığın temelinden yıkılıp, kokusunun bile kalmayacağını buradan anlamalıdır.”18

    Fethullah Gülen’in eserlerini nasıl yazdığına dair de intihal söylentileri vardır. Hatta bunu kanıtlamak için Murat Bardakçı’nın bir köşe yazısına göz atmakta fayda vardır. Bardakçı’ya göre, Fethullah Gülen’in Buhranlar Anaforunda İnsan isimli eseri, bu ülkede başbakanlık yapmış tarihçi Şemsettin Günaltay’ın Zulmetten Nura adlı eserinden intihallerle doludur. Sizi yazıyla başbaşa bırakıyoruz:

    “Fethullah Gülen, İsmet Paşa’nın son başbakanından çok fazla etkilenmiş,

    Fethullah Gülen’in makalelerden oluşan kitabının ilk kısmı, İsmet Paşa’nın ve tek partili dönemin son başbakanı olan ve tarih, iláhiyat ve ahlák konularında çok sayıda eser veren Şemsettin Günaltay’ın 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Türk toplumunun düşünce yapısını derinden etkileyen ‘Zulmetten Nura’ isimli son derece meşhur kitabı ile neredeyse kelime kelime aynıydı ama Günaltay’ın adı, Gülen’in kitabında bir defa olsun geçmiyordu. Şimdi hiçbir yoruma girmiyor ve Başbakan Şemsettin Günaltay’ın ilk baskısı 1915’te yapılmış olan eserinin 1925’teki üçüncü baskısıyla, Fethullah Gülen’in kitabından birbirinin neredeyse aynı olan bazı cümleleri aynen naklediyorum…

    SÖZÜ hiç uzatmadan, kısaca ve apaçık söyleyeyim:

    Hafta içerisinde Fethullah Gülen’in son kitaplarından birini, ‘Buhranlar Anaforunda İnsan’ı okumaya başladım ama daha ilk sahifeden itibaren ‘Ben bu cümleleri bir yerden hatırlıyorum’ dedim, düşündüm ve buldum: Fethullah Gülen’in makalelerden oluşan kitabının ilk kısmı, 1949’un 15 Ocak’ı ile 1950’nin 22 Mayıs’ı arasında başbakanlık yapan, İsmet Paşa’nın ve tek partili dönemin son başbakanı olan ve tarih, iláhiyat ve ahlák konularında çok sayıda eser veren bir zamanların çok önemli bir bilimadamının, Şemsettin Günaltay’ın 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Türk toplumunun düşünce yapısını derinden etkileyen ‘Zulmetten Nura’ isimli gayet meşhur kitabı ile neredeyse kelime kelime aynıydı.

    Fethullah Gülen, Şemsettin Günaltay’ın ilk baskısı 1915’te yapılan ve hálá da sık sık basılan kitabının ‘Tanzimatçılık Devri ve Netáyici (sonuçları)’ başlıklı bölümünü günümüzün Türkçesi’ne uyarlamış, makalenin adını değiştirerek ‘Aydınlık Kapıya Doğru’ yapmış ve eseri bizzat yazmış gibi, kendi ismiyle yayınlamıştı. Ama yayın sırasında başka bazı değişiklikler de olmuş, mesela Günaltay’ın makalesinde geçen ‘Türk’ sözü, Gülen’de her nedense ‘mü’min’ halini alıvermişti.

    Şemsettin Günaltay’ın bundan 89, Fethullah Gülen’in de sadece dört ay önce yayınlanan kitaplarından birbirleriyle neredeyse aynı olan bazı cümleler, yandaki sütunda yanyana yer alıyor. Günaltay’dan aynen yapılan aktarmalar sadece bunlardan ibaret değil, daha pek çok ve işin daha da garip tarafı, bütün bunlar olup biterken, Şemsettin Günaltay’ın adının Gülen’in kitabında bir defa olsun geçmemesi. Daha hemen giriş yazısı bir başkasına ait olan ‘Buhranlar Anaforunda İnsan’ isimli kitaptaki diğer makalelerin menşei konusunda doğan şüpheleri gidermek de, artık işin meraklılarına düşüyor.

    (…)

    Günaltay’ın Gülen’i ‘etkileyen’ cümleleri!

    “… Münevver züppeler, şimdiye kadar İstanbul sultanlarının sağmalı olan Anadolu’ya gidip gezmeyi hiç düşünmemiş; köylülerle, Anadolu ibişleriyle konuşmayı, onların ruhunu anlamayı hatırlarına bile getirmemişlerdir. Konaktaki Aşçı Mehmed, Ayvaz Hasan, İspir Ali ile konuşanlar varsa, o da sırf diliyle alay, saflığıyla istihza etmek içindir. Beyefendinin Frenk ruhunu tedkikten, Paris’in ezvák-ı durá-durunu (uzakta kalan zevklerini) özlemekten, Fransız Edebiyatı’nın ince noktalarını araştırmaktan kendi vatanını düşünmeye, Anadolu’sunu gezmeye, Anadolu’nun hastalıklarını, marazlarını deşmeye vakti yok ki! Hem bu kaba Türklerle uğraşılır mıymış?.. Şimdiye kadar aldığı terbiye, sevimli ve şık madmazellerin, muhterem ‘saint’lerin, insaniyetperver misyonerlerin öğrettiği prensipler, onda öyle bir zihniyet hásıl etmiştir ki, kendisine hitaben ‘Türk’ diyecek olursanız, bunu en büyük hakaretlerden addeder ve pür-feveran ateş kesilir (Günaltay, sah: 157).”

    “… Bir kesim, kendisinin sağmal’ı saydığı Anadolu’yu hep horlamış; bir kerre olsun gidip orada dolaşmayı, kendi insanı ile görüşüp konuşmayı hiç mi hiç düşünmemiş; onların dünyalarına yükselip onlarla hemhál olmayı, ruhlarını keşfedip anlamayı asla hatırına getirmemiştir. Ara sıra bir kahveci Ali, aşçı Hasan, berber Süleyman’la görüşenler olmuş ise de bu onların diliyle alay, safvetleriyle istihza ve anlayışlarıyla eğlenmek için olmuştur. Bu kesimin insanı, frenk ruhunu tedkikten, batı yakası zevkleriyle sermest olmakdan, Fransız ve İngiliz edebiyatının inceliklerini araştırmakdan, kendi dünyasını düşünmeye, onun insanıyla içli-dışlı olmaya ve onun dertlerini dinlemeye kat’iyyen vakit bulamamıştır! Onun şimdiye kadar ruhuna içirilen terbiye anlayışı; sevimli ve şık matmazellerin, muhterem saintlerin, insanlık hayranı misyonerlerin! Onun demine-damarına işlercesine ruhuna aşıladıkları prensipler, onda öyle bir düşünce yapısı meydana getirmiştir ki, bugün kalkıp kendisine ‘mü’min!’ diye sesleniverseniz, bunu yüzüne savrulmuş en büyük hakaret sayacak ve sizi huzurundan kovacaktır (Gülen, sah: 1).”

    “… Panaromanın diğer tabakasına geçiniz! Orada büsbütün başka bir manzara! Her nevi teceddüde muárız, terakkiye doğru atılacak her hatveyi tevkife sái öteki yádigárlar! Milliyetlerinden ne kadar uzaklaşmışlarsa berikiler de máziye gömülmeye o derece meftun. Evvelki, Frenk olmadığı için Türk’ü ne kadar hakir görüyorsa, beriki de ábá-i vácidádından görmediği için çatalla yemek yemeyi o kadar günah (!) addediyor (Günaltay, sah: 158).”

    Şemsettin Günaltay’ın eserinin ‘semere’ bahsi.

    “… Madalyonun diğer yüzündeki manzara da bundan farklı değildir. …her nev’i yeniliğe muarız, terakki ve tekámül istikametinde atılan her adıma muhalif, sinesi öbür álemin heyecanlarından mahrum, düşünceleri hakikatsız ve her türlü ilmi araştırmayı günah sayan sığ bir güruh almıştır. Öncekiler, milletlerinden, milli ruhdan uzaklaşmayı yenilik ve inkılap saymakla; sonrakiler de şekli bir maziye ve onun kuru ve ruhsuz yanlarına saplanıp kalmakla milletlerine ihanet etmişlerdir. Birinciler, frenkleşmediği için kendi milletlerini dahi hor görecek kadar yabancılaşmış; berikiler ise sırf eski devirlerde bulunmadığı için bir kısım teknik gelişmeleri, yeni icad ve keşifleri, devriyle hesaplaşabilecek güçte fikir akımlarını bid’at saymış, lánetlemişlerdir (Gülen, sah: 2).”

    “… Her millet kendi ruh ve kabiliyetiyle mütenasip teşkilát ister. Milletlerin teşkilát-ı idariyye ve ictimáiyyeleri asrî ihtiyaçlarının, ruhi temayüllerinin mevlûdu değil midir? Ve öyle olmak icap etmez mi? (Günaltay, sah: 158).”

    “… Oysa ki, her millet, kendi ruh ve kabiliyetine uygun, kendi düşünce ve inancı çizgisinde müessese ve teşkilát ister. Rica ederim; milletlerin idari ve içtimai teşkilátları, maarif ve düşünce akımları, asrın ihtiyaçlarının ve milletin ruhî temayüllerinin neticesi değil midir? (Gülen, sah: 2).”

    “… Muhtelif milletlerin tarz-ı ıslahat ve tanzimatlarını teşrih eden saháif-i tarih tedkik edilirse görülür ki bir milletin hayat-ı ictimái ve siyasiyesini tanzim, terbiyesini tekeffül, rehberliğini deruhte etmiş olanlar, kavánin-i tabiiyyeye tevfik-i hareket hususuna ne kadar gayret göstermiş, milletlerinin ruhuna, asrî ihtiyaçlarına ne kadar derinden nüfuz etmişlerse mesáilerinden o derece feyyáz semereler istihsal etmişlerdir (Günaltay, sah: 159).”

    “…Dünden bugüne, muhtelif milletlerin ıslahat tarzları ve inkılábları araştırıldığında görülür ki; bir milletin ictimái ve siyasi durumunu tanzim, terbiye ve yükselmesini deruhte ve rehberliğini yüklenenler; hareketlerini fıtrat kanunlarına uydurma hususunda ne kadar titizlik göstermiş; milletlerin ruhuna ne kadar vákıf olabilmiş ve çağın getirdiği ihtiyaçlara ne kadar nüfuz edebilmişlerse, çalışmalarında o derece semereli olmuş ve milletlerine de o nisbette ölümsüzlük váadedebilmişlerdir (Gülen, sah: 3).”

Bu Konuda Ayrıntılı Bilgi İçin :