Diyanet’in Yanlışları

  1. DİYANET’TEKİ KUR’AN VE SÜNNET ALEYHTARLIĞI DAHA NE KADAR DEVAM EDECEK ACABA?

    (Diyanet’ten maksat, Diyanet ve Kurumda görevli şahsiyetlerdir)

    1. A) DİYANET’TE SÜNNET ALEYHİNE DÜŞÜNCE VE FAALİYETLERDEN ÖRNEKLER

    Sosyal medyada dolu dizgin devam eden sünnet aleyhtarlığında, son 15 yıldaki Diyanet’in ciddi bir katkısının olduğunu düşünüyoruz. Her ne hikmetse, son 15 yılda Diyanet yönetiminin ana kademelerine bütün yazı ve çalışmalarıyla hep sünneti örselemeye çalışan Ankara Okulu/İslamiyat/Kitabiyyat ekolünden bir grup tercih edildi. Bunların biri gidiyor, öteki geliyor. Görmez, Özafşar, Yavuz Ünal ve Bünyamin Erul, bu ekipten Diyanete getirilenler arasında. Sabık DİB Başkanı Bardakoğlu’nun zihniyeti de bunlardan farklı değildi. Bunların din adına ileri sürdükleri temel bazı düşüncelerinin yanlış olduğunu, adil jürinin hazır olduğu her türlü platformda kaynaklarıyla ortaya koymaya hazır olduğumuzu deklare ediyoruz.MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Kandil Mesajları

    DİB Başkanı Görmez, bazı Mevlid Kandili mesaj ve konuşmalarında dahi, bugün hadislerde gelen sünnet anlayışına “sünnete ittiba” adına aynen uyulamayacağını, günümüz evrensel değerlerine göre dini metinlerden ortaya konacak genel ilkelerden oluşan yeni bir dini anlayışa uymakla ancak sünnete uyulmuş olacağını açıkça ifade etmektedir.

    Görmez’in birden çok yerde yaptığı açıklamalara göre, güya “önce, Hz. Peygamber sav’in bu günkü toplumda yaşadığını düşünmemiz gerekiyor. Ondan sonra da bugünkü toplumda Hz. Peygamber sav ne yapardı ve ne söyler idiyse, ona göre bir din anlayışı geliştirmemiz gerekiyor(!).

    (Bkz. https://www.youtube.com/watch?v=95L2WvklwNU; Linkteki vidoda, 18:56-20:30 dakikaları arası;

    https://diyanet.gov.tr/tr/icerik/diyanet-isleri-baskani-gormez%E2%80%99den-mevlid-kandili-mesaji%E2%80%A6/39333;

    http://www.haberturk.com/yasam/haber/1262166-diyanet-isleri-baskani-prof-mehmet-gormez-haberturke-konustu

    http://www.milatgazetesi.com/cubbeli-hoca-dan-mehmet-gormez-e-tepki-video-88886).

    Pratik yönden bakılacak olsa, bu faraziyeye göre, Allah ve Rasülü’nün indirdiği İslam Dini’nin orijinalini devre dışı bırakarak, “Din” adına herkesin fikir beyan etmesi düşünüldüğünde, insan mevcudu adedince dinin ortaya çıkması mümkündür. Bunun yanında, Allah Teâlâ’nın gönderdiği “Son Din İslamiyet,” kıyamete kadar hükmü baki ise ki elbet bâkidir, onun temel kaynakları olan Kur’an ve Sünnet de kıyamete kadar baki olacaktır. 14 asır önce gelen bir Peygamberin sünnetinde ortaya koyduğu hükümler, bugünün ihtiyacını karşılayamayacak olsaydı şayet, 124 bin Peygamber göndermeye kâdir olan Allah u Teâla, ihtiyaca bağlı birkaç peygamber daha gönderebilirdi. Bu durumda her kafadan bir ses de çıkmaz ve insan sayısı kadar dini anlayış zuhur etmezdi.

    ***

    İttiba ve Üsve Anlayışı/Teessî

    Benzer şekilde Görmez ve Özafşar, bazı eserlerinde, Kuran’da emredilen “Peygambere “ittiba”nın ve Hz. Peygamber sav’e atfedilen “üsve i hasene” kavramının, birebir olarak bütün hükümlerde ona uymak anlamına gelmediğini, yoksa bunun zemmedilen bir taklid olacağını belirtmektedirler. Devamla Görmez ve Özafşar, Rasülüllah sav de olsa, taklid edilemeyeceğini, ittiba ve üsve’nin “teessi” anlamına geldiğini, “teessi”nin ise, birebir (tikel olarak) uymak anlamına gelmediğini, aksine, zamanın şartlarına göre aklın öncülüğünde dini metinler bağlamında ortaya konacak evrensel genel ilkeler anlamına geldiğini, bu bakımdan asıl “ittiba”nın, bu ilkelere göre hareket etmek olduğunu ileri sürmektedirler. (Bkz. Mehmet Görmez, Sünnet ve Hadisin Anlaşılmasında Metodoloji Sorunu, s. 282, 283; “Hz. Peygamberi Örnek Almak ve Sünnete Tabi Olmanın Anlamı Üzerine”, Üçüncü 1000’e Girerken İslâm Kutlu Doğum Sempozyumu 2000, TDV yayınları, Ankara, 2005, s. 93, 100, Özafşar, Hadisi Yeniden Düşünmek, s. 77-80).

    Biz aynı düşünceyi Fazlurrahman’da da görüyoruz. (Fazlurrahman, Tarih Boyunca İslami Metodoloji Sorunu, s. 20, 24, 27, 29, 31).  Diyanet’in 7 ciltlik “HADİSLERLE İSLAM” adlı eserinde de bu yaklaşım esas alınmış. (Hadislerle İslam, DİB yayınları, Ankara, 2013, I/134). Bundan başka, Özafşar’ın, Saim Yeprem’le 2008’de TRT 1 televizyonunda yaptıkları bir programda da aynı konuya temas edilmiştir. (“Düşünce İklimi”, TRT 2; 17.07.2008’de de TRT 2’de, Kenan Gürsoy’un yönettiği M. Emin Özafşar ve Saim Yeprem’in katıldığı “Tutuculuk, Gelenek, Muhafazakârlık” konulu açık oturum. http://www.trt.net.tr/televizyon/detay.aspx?pid=12370 linkinde yer alan program silinmiş!).

    Halbuki “üsve” kökünden gelen, teessi’nin anlamı, iddia ettiklerinin tam aksine, birisine tıpa tıp aynen uymak, birinin izini takip etmektir. “İttiba” da aynı anlama gelmektedir. Bu bağlamda “üsve i hasene”; uyulacak, ittiba edilecek en güzel örnek demektir. (Râğıb İsfahânî, Müfredât, s.18, 72; İbn Manzur, Lisânü’l-Arab, V/25, I/147, II/1160; İbnü’l-Esîr, Nihaye, I/52).

    Elbetteki ittiba’nın, bağlayıcılık açısından mendup, sünnet, vacip ve farz olan çeşitleri mevcuttur.

    “İslamiyat/Ankara ekolüne mensup olduğu belirtilen Görmez ve Özafşar da, çoğu eser ve makalelerinde tarihsellik adına benzer fikirleri savunmaktadırlar. Görmez, Özafşar, Bünyamin Erul ve Yavuz Ünal’ın kaleme aldıkları yazı ve eserlerde bu düşünceler, kâh bağımsız ele alınmış, kâh da satır aralarına yerleştirilmiştir.

    O halde Görmez ve ekibinin “sünnete ittibâ” anlayışı, hadislerde belirtilen direkt yaşantı ve hükümlerin “Din” olmadığını, bunların “tarihsel” olduğunu ve zamanımızda geçerli olmadığını ifade etmenin, bir başka şeklidir.

    Esasen bu düşüncelere, genelde müsteşriklerin fikirlerine takılan Fazlurrahman’ın eserlerinde rastlandığını yukarıda belirtmiştik. Ne var ki bizim teologların, bu fikirleri Fazlurrahmandan aldıklarını mümkün mertebe gizledikleri ve kendi fikirleriymiş gibi lanse ettikleri görülmektedir. Hatta Görmez’in en gözde kitabında, bu fikirlerin temellendirmesi için meşhur bazı İslam alimlerine yanlış isnadlarda bulunulduğuna da rastladık. Belki bu yanlış isnadların kaynağı, bilginin alındığı eserlerdir.

    Sünnetin Hücciyyetinin Delilleri ve Sahabeye Ağır İtham

    Görmez ve ekibinin sadece bu yaklaşımlarla yetinmeyip, sünnetin hücciyyetine dair olan ayet ve hadislerin hücciyyeti  (delil oluşu) aleyhine de müstakil makaleler kaleme aldıklarını görüyoruz. Bunlardan Görmez’e ait olanların çoğunu, kendine ait sitede görebilirsiniz. (www.mehmetgormez.com). Özafşar bu konuda, “Hadisi Yeniden Düşünmek” adlı kitabında, ayet ve hadislerin mecmuundan oluşan “külli kâideler”in yanlışlığını izaha çalışmaktadır. Sünnetin hücciyyetinin en önemli delillerinden olan “Erike” hadislerini çürütmek için ise, müstakil denebilecek bir makale kaleme almıştır. (“Polemik Türü Rivayetlerin Gerçek Mahiyeti”, İslâmiyât, I, 1998, Sayı: 3).

    Özafşar, sözkonusu “Erîke Hadisi” rivayetlerinin, sahabe’nin kendi aralarındaki ilmi münakaşalarında takındıkları tavırlarının, hadis şekline dönüşmesinden meydana geldiğini ileri sürmektedir. (“Polamik Türü Rivayetlerin Gerçek Mahiyeti”, s. 30; Hadisi Yeniden Düşünmek, s. 163-171). Aynı konuda Özafşar, çeşitli konulara sahabe’nin Kur’an ayetlerinden delil göstermelerine aksülamel olarak sünnet’i savunan hadis rivayetlerinin geliştirilmiş yani uydurulmuş olabileceğini, bu aksülamele karşılık olarak da sahabe’nin, rivayetlerin Kur’an’a arzı konusunda hadis rivayeti geliştirmiş olabileceğini (yani hadis uydurmuş olabileceğini) ifade etmektedir. (“Polamik Türü Rivayetlerin Gerçek Mahiyeti”, s. 32. 33).

    Özafşar, Erike hadisini anlamca destekleyen, “sünnet’in Kur’an’a önceliğini bildiren hadis rivayetlerinin” bir kısmının da muhakkak, ilk üç asır İslam toplumunun ürünü olduğunu dile getirmektedir. Dolayısıyla ona göre, bu tür hadislerin bir kısmı da polemik türü rivayetlerdir. Özafşar’ın bu ifadeleri de yine, sahabe, tâbiun ve tebeüt tâbiun’un hadis uydurduğuna işaret etmektedir. (Bkz. “Polemik Türü Rivayetlerin Gerçek Mahiyeti”, s. 29). Bu bağlamda Özafşar şöyle demektedir: “Bize öyle geliyor ki, bu nevi rivayetler, Sahabe’nin kendi aralarındaki ilmi münakaşalarda takındıkları tavrın rivayete dönüşmüş şeklidir. İşte Erike haberi de bu türden bir rivayet olmalıdır.” (Bkz. “Polemik Türü Rivayetlerin Gerçek Mahiyeti”, s. 30). İfadeden açıkça anlaşılan şu ki; sahabe ilmi münazaalardaki görüşlerini rivayete, yani Hz. Peygamber (sav) adına hadis rivayetine dönüştürmüş ve hadis (Hz. Peygamber’in sözü) diye rivayet etmiş (!)… Bize gelen hadislerin arka planı da bu demektir(!). Buna hâşâ ve kellâ demekten başka çaremiz yok doğrusu.

    Mehmet Görmez ise, hadislerin büyük bir kısmının metninin râvîlere ait olduğunu ifade etmektedir. “Hadislerde Delalet Sorunu”, DİB Güncel Dini Meseleler Birinci İhtisas Toplantısı Tebliğ ve Müzakereler 02-06 Ekim 2002 Ankara, s. 232). Görmez’in bu ifadesinden, hadislerin büyük kısmının râvîler tarafından uydurulduğu anlamı çıkmaktadır. Görmez bu konuda biraz daha ileri giderek, olaylardan çıkarılan yanlış bir hükmün râvîler tarafından fıkhî bir formülasyona sokularak Hz. Peygamber’e isnad edildiğini ve bunun pek çok örnekte görüldüğünü ifade etmektedir. (“Hadislerde Delalet Sorunu”, age. s. 240). Benzer bir görüşü Özafşar da söylemektedir. (“Polamik Türü Rivayetlerin Gerçek Mahiyeti”, s. 32. 33).

    Görüldüğü gibi Görmez ve Özafşar’ın bu fikirlerinden sahabeyle ilgili olanların, “sahabenin hadis uydurduğu” anlamına geldiği açıktır. Böyle bir düşünce, işin ehli olamayan kimselerde, “sahabe bile (güya) hadis uydurmuşsa, onlardan sonra gelen râvilerden daha kimler hadis uydurmaz ki” vehmini uyandıracağı gibi, maksatlı çevrelere de aynı yaklaşımla dine saldırı fırsatı verecektir. Görmez ve Özafşar’ın bu fikirlerinin aynısı yine Fazlurrahman’da görülmektedir. (Fazlurrahman,Tarih Boyunca İslâmi Metedoloji Sorunu, s. 56, 57).

    15 Temmuz 2016’dan sonra Hasan Kâmil Yılmaz hocanın yerine, DİB Başkan Yardımcısı olarak atanan Yavuz Ünal da, ilk ravi sahabiler tarafından, tarihsel eklentiler göz ardı edilerek, ya da Hz. Peygamber sav zamanındaki bir uygulamanın sözlü şekle dönüştürülmesiyle, (sahabeye ait cevapların vs) yeni formatta ortaya çıktığını (yani, yeni rivayetlerin/hadislerin ortaya çıktığını) ifade etmektedir. Ünal ayrıca, fiili sünnetin sözlü sözlü metne dönüştürülmesiyle Hz. Peygamber sav’in vefatından sonra hadislerin sayıca arttığını ifade etmektedir. Ünal’ın bu türden ifadeleri de Görmez ve Özafşar’ın ifadelerinde olduğu gibi, sahabenin hadis uydurduğu anlamına gelmektedir. (Bkz. Hadisin Doğuş ve Gelişim Tarihine Yeniden Bakış, Pasifik Ofset (Ensar Neşriyat), 2013, İstanbul, s. 58-60).

    İslamiyat ekibinden Bünyamin Erul ise, iki dönemdir Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi olarak uzun yıllar DİYK’da Dini Yayınlar Komisyonu Başkanlığını yürütmüştür. Yavuz Ünal’la birlikte Diyanet’in “Hadislerle İslam” çalışmasının baş mimarlarındandır. Ankara İlahiyat Hadis kürsüsü hocası da olan Erul, “peygamberin çevresindeki inanışlardan veya kültürden etkilenerek ya da bir beşer olarak kendi zan ve tahmininden kaynaklı olarak” hadis iradında bulunduğunu ifade etmektedir. (Bkz. Sahabenin Sünnet Anlayışı, TDV yayınları, Ankara, 2008, s. 246; Hadislerin Dili, İlk Hadis Belgesi Hemmâm’ın Sahifesi, Tertip, Terceme, Yorum, Ankara, 2010, s. 128,129. Prof. Dr. Bedri Gencer’den naklen: https://www.academia.edu/32723065/Bedri_Gencer_Kutlu_Dogumun_Arkaplani).

    Bünyamin Erul, diğer bir makalesinde de, “Size iki şey bıraktım bunlara sıkı sarıldığınız sürece sapıtmazsınız: Kitabullah ve Rasülünün Sünneti!” hadisinin varyantlarını incelemektedir.  Makalede Erul, hadisin varyantlarının zayıf isnadlarla geldiğini, hadisin içeriğinin ise çelişkili olduğunu ifade ederek, sonuç bölümünde yer verdiği soru yağmuruyla, okuyucuya, bu hadislerin delil olmayacağı imasını vermektedir. (Bkz. “Hz. Peygamber’in Bize Bıraktığı Miras “Kitab ve Sünnet” bırakıldığını ifade eden rivayetlerin tedkiki”, Dinbilimleri Akademik Arastırma Dergisi, VII (2007), sayı: 1, s.9-33).

    Halbuki muhtevasının özü, Kur’an ve Sünnet’in hücciyyeti olan bu hadisler, inancımızın en köklü hadisi şeriflerinden olarak, Tirmizi, Nesâi, Ebu Davud, İbn Mace, Ahmed b. Hanbel ve Muvatta gibi hadis kaynaklarında hasen ve sahih isnatlarla da rivayet edilmiş ve çok sayıdaki “şahid” (destekletici) rivayetleri de mevcuttur.Dolayısıyla, “Kitabullah ve Rasülünün Sünnetine sarılmayı emreden” bu hadis, makbul hadisler içerisinde yer almaktadır, kendisiyle amel zorunludur.

    Görüldüğü gibi, Görmez’in İslamiyat/Ankara Okulu ekibi, hep sünnetin ayakları olan ana delilleri, makale ve kitaplarına konu etmektedirler.

    Şayet sahabe Rasüllülah’a yalan uyduracak kadar (hâşâ) günahkâr ise, o takdirde Kur’an da tehlikede demektir. Zira, Kur’an’ı Rasülüllah Efendimiz sav’den alıp bir sonraki nesle aktaranlar sahabedir. Dolayısıyla Kur’an bize sahabe aracılığıyla gelmiştir. Bu mühim vazifelerinden dolayı sahabe, bizzat Cenâb ı Hakk tarafından Kur’an’da tezkiye edilmiştir. Cenab ı Hakk’ın ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in tezkiye ettiği bir nesli hadis uydurmakla itham etmek, son derece tehlikeli demektir. Sahabe’yi bir yaralarsanız, “Din” kökünden gitti demektir. Bu konuda müsteşriklerin amacı açıktır. Fakat bizim teologları anlamak mümkün değil!

    Sahabenin, hadis rivayetinde “udul/adaletli” olduğu kesin olarak bilinmektedir. Bu husus üzerinde bütün ulema ittifak etmiştir. Sahabeden sonraki hadis râvilerinin ise, bir bir yaşantıları tetkik edilmiş, gerektiğinde bunlar cerh/tenkit edilerek hadis rivayetleri reddedilmiştir. Hadis rivayetinde bulunan her bir râvi, adalet ve zabt yönünden incelenmiş, râvinin durumu rical kitaplarında kaydedilmiş ve ilgili râvinin hadisleri de bu istikamette değerlendirilmiştir. Hadis rivayetinin direği sayılabilecek bu eserler, hadislerin sahih ve zayıf olanlarıyla birlikte uydurma rivayetler, makbuliyeti üzerinde ittifak edilmiş eserlerde toplanmıştır. Elhamdülillah bu eserler bugün elimizde mevcuttur. Hadis alimlerimiz, tesis ettikleri köklü bir metodoloji ile, rivayet edilen hadisleri derinlemesine tetkik ederek, bunların zayıfını, sahihini ve uydurma olanını gerekçeleriyle birlikte ayrı ayrı ortaya koymuşlardır. Bu surette sünnet bize sapasağlam ulaşmıştır. Tetkik edilmeyen hadisler ortaya çıktığında, bugün dahi iyi niyetli ihtisas sahibi muhaddislerimiz, yerleşik “cerh ve ta’dil” kuralları çerçevesinde benzer incelemeleri yapabilirler. Hadis ilimleri kaldırıldığında ise, rical ve isnad ilmi de yok olacağından, yeni araştırmalar yapılamayacağı gibi, önceden incelenen hadislerin güvenliği de tehlikeye düşer. Bilerek ya da bilmeyerek, itibarsızlaştırılmak istenen ve en sonunda yok edilmesi hedeflenen “sermayemiz” işte budur.

    Tarihselcilerin en önemli çalışma yöntemlerinden biri de, İslami ilimlerdeki yerleşik kavramları dejenere gayretidir. Kavramlar bir ilmin rükünleridir. Rükünler ortadan kaldırılırsa, çatı kendiliğinden çöker. Bu bakımdan dini kavramların Türkçeleştirilmesi söylemleri de kesinlikle masum değildir. Neden hukukta, tıpta ve iktisatta, kavramların Türkçeleştirilmesi gündeme gelmiyor da, sadece dini kavramlar hakkında gündeme geliyor? Bu konuda maksatlı çevrelerin oluşturduğu gündeme karşı uyanık olmak durumundayız.

    Sünnete ve İslami ilimlere yönelik iyimser görünümlü eleştirilerle müsteşrikler tarafından asıl varılmak istenen hedef, “sünneti doğrudan inkâr etme” görüntüsüne düşmeden, sünneti ve İslami ilimleri örselemektir. Fazlurrahman’dan etkilenen teologlarımız bu hususta belki iyi niyetli olabilirler, ancak böyleleri için durum, bilmeyerek de olsa, müsteşriklerin ekmeğine yağ sürmekten başka bir şey değildir.

    Hadis ve Sünnet Ayırımı!

    DİB Başkanı Görmez ve Başyardımcısı Özafşar’ın, İslam alimlerinin anlayışlarına zıt düşüncelerinden biri de hadisi sünnetten tamamen farklı bir keyfiyette tanımlamalarıdır. Görmez’e göre sünnet, din olarak toplumun kabul ettiği ve toplumda uygulanabilen şeylerdir. Hadis ise, Hz. Peygamber sav’den bize gelen ve hadis kaynaklarında yazılı olan, Hz. Peygamber’e ait söz fiil ve takrirlerdir.  Görmez’e göre hadisin doğruluğunu belirleyen kıstas, “sünnet”tir. Görmez’’in tanımladığı “sünnet”e uymayan “hadis”, bir değeri yoktur(!). (Bkz Görmez, Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, TDV Yayını, 1997, s. 231, 233, 234, 240).

    Mehmet Görmez, bir yanda sünnetin bir model olarak bize ulaşmadığını belirtirken, bir yandan da, Kur’ân’ı anlamanın önündeki en büyük engelin “sünnet” olduğunu ifade etmektedir. (İslam’ın Anlaşılmasında Sünnetin Yeri ve Önemi -Kutlu Doğum Sempozyumu 2001-, TDV Yayınları, Ankara, 2008, s. 269; “Hadislerde Delalet Sorunu”, DİB Güncel Dini Meseleler Birinci İhtisas toplantısı, Tebliğ ve Müzakereler 02-06 Ekim 2002 Ankara, TDV matbaası, Ankara, 2004, s. 229).

    Görmez’in, “Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu” adlı kitabı, en son Otto Yayınları arasında basılmıştır. Şahsa ait özel kitap olduğu halde Türkiye’deki çoğu Diyanet Yayınevinde, Görmez’in eserlerinden oluşan bir paket dahilinde hali hazırda satılmaktadır. Eleştirilerden sonra yeni baskılarda sakıncalı noktalar çıkarıldı mı bilmiyoruz.

    Anlaşılan odur ki, hadisi devre dışı bırakılmak için her yola ve her türlü izaha girilmektedir. Adeta hadis/sünnet, bir darbeden kurtulursa ötekinde vurulsun anlayışı geliştirilmiş… (Bu ağır eleştirimiz art niyetli kimselere yöneliktir. İyi niyetle bu işlere yeltenenler için de işin yanlışlığı ortadadır. Zira, iyi niyetler hataları telafi etmez).  Önce hadis ilimleri bağlamında sünnet, ardında da usul ilimleri başta olmak üzere bütün İslami ilimler hedef tahtası yapılıyor. İslami İlimler hedefe konuyor. İslami ilimler, 14 asır boyunca Kur’an ve Sünnetle yoğrulmuş, sahabe, tâbiun, tebeü’t-tâbiîn’den günümüze kadar gelen muteber ulemanın birikimini toparlayan, itikad ve amelimizin dayanağı olan İslami kültür hazinemizdir.

    B)DİYANET VE İLİNTİLİ BULUNDUĞU KURUMLARDA KUR’AN ALEYHİNE DÜŞÜNCE VE FAALİYETLERDEN ÖRNEKLER

    Yukarıda, sahabe yaralandığında Kur’an da yara alır demiştik. Nitekim aşağıdaki örneklerde görüleceği gibi, bazı teologlar yıllar önce, Kur’an’da Allah kelamı olmayan sözlerin bulunduğunu ve Kur’an’ın kaynak değerinin tartışılması gerektiğini açıktan söylemeye başladılar bile.

    Bardakoğlu Ebu Zeyd’e Destek Veriyor

    Bunların ilk ve en önemlisi kabul edilebilecek hadise, eski Başkan Bardakoğlu’na aittir.

    Diyanet yayınları arasındaki “Uluslararası Avrupa Birliği Şûrası Tebliğ ve Müzakereleri (3-7 Mayıs 2000) I” adlı, Ankara, 2000” baskılı kitapta yer alan Ebû Zeyd isimli Mısır’lı bir Teoloğ;

    Kur’an’ın, Allah’ın sözleri olduğu inancının yeniden mercek altına alınması gerektiğini, Kur’an’ın sözlü bir iletim döneminden geçtiğini ve tarih boyunca şimdi okuduğumuz Kur’an’ın geliştiğini, Kuran’ın savunmasını yaparken “sonsuz Kur’an” denen kavramın uydurulduğunu (Şüphesiz Kur’an’ı biz indirdik, onu mutlaka biz koruyacağız, ayeti kastediliyor) ve bunlara artık son verilmesi gerektiğini, Arap kültürüyle dolu bir kitap olduğu, Peygamber Efendimiz’in peygamber olduğunun da şüpheli olduğunu, Kur’an-ı Kerim’de surelerin dizilişinin de problemli olduğunu, lafız olarak kadınları dövmekten söz eden Nisa Suresi’ndeki ayet-i kerimenin esasen ayet olmayıp yorum olarak Kur’an’a sokulduğunu, hicrete kadar okunması ve yazılması yasaklanan(!) bir Kur’an’ın günümüze kadar gelme imkânının olmadığını belirten ifadeler sarfediyor. (Orijinal ifadeler için bkz. a.g.e, s. 441 ve 442; anlaşılabilmesi için ifadeler özetlenmiş ve vülgarize edilmiştir).

    Bu ifadelere ulemanın tepkisi üzerine Bardakoğlu, Kur’an’ın uyduruk bir kitap olduğunu belirten Ebu Zeyd’de destek vererek, ona tepki gösteren ulemaya tepki gösteriyor. Yaptığı çıkışta, karşı çıkanları hoşgörüsüzlükle suçluyor, Ebu zeyd’i söylediklerinden dolayı tebrik ediyor, “çok mutlu oldum, … Ebu Zeyd’den çok istifade ettim, … Kendisini de yakinen takip ediyoruz, biz, kendi konularımızı dindar olarak değil, bir akademisyen olarak, bir ilahiyatçı olarak ele almak zorundayız…”, diyor. (A.g.e. s.517, 518).

    Ebû Zeyd’in, yukarıdaki sözlerini onaylayan Ali Bardakoğlu, sekiz sene Diyanet İşleri Başkanlığımızı yürüttü. Ondan sonra, “öğrencim, çırağım” diyerek, cüppe ve fesini kendi eliyle giydirip görevini teslim ettiği Mehmet GÖRMEZ de o dönemde kendisinin “Başyardımcı”sı idi… Kendisinden sonra teslim aldığı DİB Başkanlığı görevini halen yürütüyor. Toplamda Görmez, yaklaşık15 senedir Diyanet’te en aktif görevde.

    TDV’nin Kur’an ve Kadın Sempozyumu

    Türkiye Diyanet Vakfı tarafından 2010 yılında düzenlenen “Kur’an ve Kadın Sempozyumu”nda, Kuran tasavvurumuzun (inancımızın) gözden geçirilmesi ve Kur’an’ın kaynak değerinin tartışılması gerektiği, Kur’an’ın nasıl hâsıl olduğu ve Kur’an içeriğinin nasıl oluştuğu konusunun irdelenmesi gerektiğine vurgu yapılıyor. Aynı sempozyumda, Müslüman bireyin, “dinin kendisinde” rahatsız eden bir meseleyle karşılaşması halinde, eleştirel bir tutum sergileyebileceği ifade ediliyor. Bu bağlamda Mu’tezilî imamı Amr b. Ubeyd’den nakille, sahabeden gelen bir haberin reddedilebileceği, Hz. Peygamber’den gelip de vahye uymayan şeyin de kabul edilemeyebileceği, (Müslüman bireyi rahatsız eden şeyin) Allah’ın sözü olması durumunda ise Allah’a, (parmağını sallayarak) ‘sen bizimle böyle misaklaşmadın!’ şeklinde itirazda bulunulabileceği ifade ediliyor. (Bkz. Kur’an ve Kadın Sempozyumu 4-5 Haziran 2010, TDV, 2013, Ankara, s. 168, 183-185).

    Bardakoğlu’nun Başında Bulunduğu Kuramer Yayınları

    Yönetimi Diyanet tarafından oluşturulan Türkiye Diyanet Vakfına bağlı 19 Mayıs Üniversitesi Bünyesindeki “KURAMER” in de, İslam itikadına aykırı kitaplar yayınladığı görülmektedir. Bu kitaplardan biri, 2016’da yayınlanan, W. Montgomery WATT’a ait, “HZ. MUHAMMED MEKKE’DE” adlı kitaptır. Adı geçen kitapta, Hz. Muhammed sav’in, beşerden bir öğretmeninin olabileceği (s.199), Hz. Muhammed’in, mesajı beşer yardımı sayesinde ortaya koyduğu iddialarının, beşer kelamı olduğu anlamına gelmeyeceği, sihirden söz edilen yerlerde kastedilenin, sihirbazın gizli bilgisinden üretilen beşeri bir şey olduğu (s.165), Kur’an’daki kıssaları aşina olduğu birinden almış olabileceği (s.199), Kur’an kıssalarının Tevrat’la örtüşmesinden ötürü böyle ilişkilendirilebileceği (s.199), o günkü duruma uyması için kıssaların Hz. Peygamber sav’e sezgi yoluyla da verilebileceği (s.201), Hz. Peygamber sav’in, kıssa ile kıssadaki öğretiyi (ana fikri) karıştırmak suretiyle bunların tamamını vahyedilmiş zannettiği (s.200), kıssaların telepatik özelliği olan olağanüstü bir yöntemle Hz. Peygamber’e gelmiş olabileceği (s.200), dolaşımdaki bilgilerin Muhammed’e aktarılmış olabileceği (s.199) gibi, Kur’an’ın Allah kelamı olduğu konusunda şüpheye düşürecek pek çok vehim dile getirilmektedir.

    Kur’an’ı, Hz. Peygamber sav’in büyük bir deha eseri olarak da tanıtan aynı kitapta (s. 198), Hz. Peygamber sav’in, davasında başarı için putlara tapma eğiliminde olduğu (s.143), müşriklerden elde ettiği dünyevi menfaatler karşılığında onların ilahlarını bir bakıma tanıdığı (s.139),  Lat ve Menat’ın semavi varlıklar olduğu ve bunun İslamiyet’e aykırı olmadığı (s.139), Lat, Menat ve Uzza’yı Allah’tan daha düşük seviyede kutsal varlıklar olarak kabul ettiği (s.138), Garânîk (şeytan ayetleri) ni Kur’an’ın bir parçası olarak bir kere okuduğu (s.136), Lat ve Menat’ın tali derecede semavi varlıklar olduğuna itiraz edilemeyeceği(s.139), tevhidi bildiren Zariyat Suresi’nin 51/51 ayetinin sonradan eklendiği, Kur’an’ın genel olarak hadislerdeki tarihi malzemeden çıkartılan resmi doğrular gibi olduğu (s.169), saçmalıklarına yer verilmekte ve bu bilgiler, mütercim veya yayıncı tarafından kesinlikle tenkit edilmemektedir.

    Kuramer’in bastığı kitaptan örnek olarak verilen bu iddia ve şüpheler, Hz. Peygamber Efendimiz’in peygamberlik sıfatlarına ve Cebrail as’ın Allah’tan aldığı vahyi açık ve net bir şekilde ona ilettiğine şüphe ve gölge düşürecek, İslam itikadına aykırı batıl iddialardır.

    Frankfurt İslam İlahiyatı Bölümü

    Diyanet’in tepki çeken önemli faaliyetlerinden biri de, başlangıçta Diyanet iş birliği ile Ömer Özsoy idaresinde kurulan Goethe Ünv. Frankfurt İlahiyat Bölümü faaliyetleridir. Bu faaliyetlerden biri, 2008’de düzenlenen sempozyumdur. Konu ile ilgili olarak medyada yer alan haberlerde, zamanın Dış İlişkilerden Sorumlu DİB Bşk. Yardımcısı Mehmet Görmez’in  de aralarında bulunduğu Yasin Aktay, Mustafa Öztürk, İlhami Güler ve Burhanettin Tatar’dan oluşan bir heyetin katılımıyla, 05-07 Haziran 2008 tarihleri arasında Frankfurt’ta, “İslam’ın Manevi Mirası: Günümüzde Kuran” konulu bir sempozyum tertiplendiği, bu sempozyumun, Ömer Özsoy’un görevlendirildiği Goethe Üniversitesi “İslam Dini Vakıf Profesörlüğü ve İslam Araştırmalarını Teşvik Topluluğu (GEFIS)” üzerinden yürütüldüğü, sempozyuma, İsrail’den, ve Avrupa’nın muhtelif yerlerinden ünlü oryantalistlerin katıldığı, bilgilerine yer verilmiştir. Medya kaynaklarına göre sempozyumda, “Kuran’ın onda birinin geçerli olduğu, geri kalanının ise tarihsel olduğu, Kur’an’ın ebediyen geçerli olmadığı ve evrensel olmadığı, Kur’an’ın ilk asırda yazılı metin olmadığı ve Kur’an’ın, Süryani-Hıristiyan unsurlarla dokunmuş olduğu” temalarına yer verilmiştir. Medyadaki haberlerde, Mehmet Görmez’in, sempozyum açılış konuşmasını yaptığı da belirtilmektedir. (Bkz.http://tr.qantara.de/webcom/show_article.php/_c-674/_nr-226/i.html; http://en.qantara.de/Koran-Studies-under-Scrutiny/8085c8154i1p164/index.html; http://tr.qantara.de/webcom/show_article.php?wc_c=674&wc_id=94; http://www.uni-frankfurt.de/fb/fb09/islam/forschung/symposien/symposium2008.html; http://www.timeturk.com/tr/2008/07/22/cizvit-papazi-korner-den-tarihselcilere-elestiri.html#.VRH2HE05lfw; http://www.islamvehayat.com/yazdir.php?haber_id=1673; http://www.timeturk.com/tr/2008/07/22/cizvit-papazi-korner-den-tarihselcilere-elestiri.html#.VRH2HE05lfw; http://www.hanifdostlar.net/forum_posts.asp?TID=5808.http://www.tumgazeteler.com/?a=3925522; http://tr.qantara.de/webcom/show_article.php/_c-678/_nr-14/i.html; https://ebubekirsifil.com/hangi-diyanet/; http://www.evangelisch.de/inhalte/101383/27-08-2010/frankfurter-islam-studien-betonen-die-theologie; http://www.evangelisch.de/themen/religion/frankfurter-islam-studien-betonen-die-theologie22277; Milli Gazete, 10 Nisan, 2010; http://www.tumgazeteler.com/?a=3925522).

    Gerek Ömer Özsoy’un kendisi tarafından yabancı basına verilen röportajda, gerekse Yasin Aktay’ın 16.06.2008 tarihli Yeni Şafak’taki yazısında, Frankfurt Goethe Üniversitesi’nde Prof. Ömer Özsoy başkanlığındaki İslam Kürsüsü’nün, 2003 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı ile iş birliği içinde kurulduğu belirtilmektedir. (Bkz. http://www.yenisafak.com/yazarlar/yasinaktay/almanyada-islam-ve-oryantalizmin-etkileimi-11433; (http://www.evangelisch.de/inhalte/101383/27-08-2010/frankfurter-islam-studien-betonen-die-theologie).

    DİB Başkanı Ali Bardakoğlu’nun, 27.02.2008 tarihinde Anadolu Ajansı’na yaptığı basın açıklamasında da aynı hususa temas edilmiştir. Bu basın açıklaması, Diyanet sitesinde de 28.02.2008 tarihinde yayınlanmıştır.

    Basında yayınlanan Ömer Özsoy ve Diyanet ilişkisine dair eleştirilerden sonra, yukarıda kaynak olarak gösterilen bazı linklerin silindiği gözlemlenmiştir. Ancak konu ile ilgili çok sayıda medya haberi tarafımızca önceden kopyalanmış ve dökümü alınmıştır. Bu haberler doğru mudur, bilemiyoruz. Ancak bu konuda bir töhmet varsa, ilgililerin bir açıklama yapmalarının faydalı olacağı düşüncesindeyiz.

    SONUÇ:

    Diyanetteki bu denli vahim durum karşısında “ulema”, daha ne kadar susacaktır acaba? Alimler Birliği kuruluşlarımız ne iş görüyordur, merak ediyoruz doğrusu?! Sünneti çoktan hallettiler(!), artık Diyanet’in yan kuruluşlarında Kur’an’ın Allah kelamı olup olmadığı, Allah kelamı olsa bile kaynak değerinin olup olamadığı tartışılmaktadır.

    16 Nisan referandumundan sonra kamuoyu artık, Hükümetimiz tarafından da gerekli adımların atılmasını beklemektedir. Bunun zamanı çoktan gelmiş ve geçmektedir bile…Unutmayalım ki Fetöcülüğün fikri temellerine de inilmeden, fiziki takip ve tecziyelerle bu işin üstesinden gelinemez. Bu sözlerimizden, fikir ve çalışmalarını eleştirdiğimiz Diyanet yöneticilerini “Fetöcülük”le itham ettiğim anlaşılmasın! Sadece şunu söyleyebiliriz: “Diyanet’te ileri boyutta, “Dinler Arası Diyalog” ve “ılımlı İslam” olarak değerlendirebilecek faaliyetler mevcuttur, fikirlerini eleştirdiğimiz Diyanet yöneticilerinin düşünceleri de, yazılarından anladığımız kadarıyla bu zemine uygundur. Niyetlerini ise bilemeyiz.”

    Şu da bir vakıadır ki, Diyanet yönetiminin bu türden fikir ve tutumları; Diyanet ve Diyanet’le doğrudan ilintisi olan TDV, TDV/29 Mayıs Ünv/ Kuramer, Frankfurt İslam İlahiyatı Bölümü yayın ve faaliyetlerine fazlasıyla yansımıştır.  Diyanet’in bu yapısının, Türkiye’mizde bulunan sivil toplum örgütü ve şahısların İslam itikadına aykırı faaliyet ve söylemlerine de manevi destek ve motivasyon olduğu kanaatindeyiz. Bu yüzden, zararlı addedilen dini anlayışa sahip ilahiyatçıların, Diyanet’te yönetici olmaları kamuoyunu ve bizi yakından ilgilendirmektedir. Yoksa kendi zaviyesinde özel fikirlere sahip olan kimseleri, topluma zararları olmadığı sürece eleştiri konusu yapmayız.

    Diyanet ve etkin yöneticilerine ait bütün ve görüş ve faaliyetler, bu yazıda yer almamaktadır. Bu yazıda bulunanlar, sadece Kur’an ve Sünnet’in hücciyyetine aykırı fikir ve faaliyetlerden bir demetten ibarettir. Örneğin; Görmez’in, dinde Rönesans talebi, ehli kitap erkeklerle Müslüman hanımların evlenebileceği, hayızlı kadınların namaz kılabileceği ve oruç tutabileceği, başörtüsünün taabbudi, yani bağlayıcı dini emir olmaktan ziyade, hükmü değişen ahlaki (müstehaplık bildiren) bir hüküm olduğu gibi görüşlerine; ayrıca Diyanet ve TDV’nin sakıncalı sayılacak diğer yayın ve faaliyetlerine burada temas edilmemiştir.

    Selam ve Dua ile Allah’a emanet olunuz!

    13.05.2017

    Dr. Ahmet GELİŞGEN

  2. GÖRMEZ’E GÖRE BAŞÖRTÜSÜ TAABBUDİ/DİNİ/HUKUKÎ (BAĞLAYICI) DEĞİL, AHLÂKÎDİR(!)

    İlahi Dinlere Göre Başörtüsü” adlı makalesinde Görmez;

    Nur Suresi’nin 31. ayetinin, ahlak ilkelerinin anlatıldığı bir bağlamda yer aldığını; kuranda başörtüsünün tamamen evrensel bir ahlak ilkesinin tatbiki için gerekli görülen tesettürün bir parçası olarak yer aldığını; İslam geleneği içerisinde başörtüsünü, Kuran’ı aşarak zor ve katı kurallara bağlayanların olageldiğini; başörtüsünün, kadının sosyal hayattan tecrid edilecek şekilde yorumlandığını; Müslüman hanımların başörtülü bir şekilde kabre konmasının, bunun ne kadar güçlü bir gelenek olduğunu gösterdiğini ifade etmektedir. (İslamiyat Dergisi, Cilt 4, Sayı: 2, Nisan Haziran 2001, s. 19-33).MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Başörtüsünün yanlış yorumlandığı konusunda da kaynak olarak Muhammed Ali Sabuni’nin “Ahkamu’l Kur’an”ı veriliyor. Bu kitabın asıl adı, “Ravâiu’l- Beyan Tefsiru Âyâti’l- Ahkami mine’l- Kur’an”dır. Kitabın ve müellifinin, son derce objektif bir şekilde İslami bilgi sunduğunu, kaynaklara bağlı olduğunu, müellifin de İslam’a uygun yaşantısı olan saygın bir alim olduğunu herkes bilir. Mehmet Görmez ise, Sabuni’nin hadisler ve ana kaynaklar doğrultusunda, mezheplerin görüşleriyle birlikte verdiği bilgileri, “zor ve katı” olarak kabul ediyor. Bunun anlamı, bu hükümlerin günümüzde uygulama imkanının olmadığı, dolayısıyla bunların kabul edilemeyeceğidir. Sâbûnî’nin bu eserindeki gayreti ise, İslam’ın hükümlerini objektif yansıtmaktır ki ictihadi görüşlerin yanında ağırlıklı olarak Kur’an ve Sünnet’e dayanan hükümler konu edilir.

    Makalenin “sonuç” bölümünde Görmez şöyle demektedir:

    İslamiyet’in başörtüsüne yüklediği anlam ise, dini/taabbudi veya hukuki olmaktan çok ahlakidir. Kur’an, başörtüsünü, sadece ahlak için gerekli kabul ettiği tesettürün tamamlayıcı bir unsuru olarak görmüştür.” (s. 33).

    Taabbudi”, akılın alanına girmediğinden illeti bilinmeyen, hikmet ve maslahata dayalı olarak çağa göre değişmeyen, içtihada kapalı, sabit ve değişmez mutlak dini hüküm (emir/yasak) demektir. Taabbudi hükümler, hikmet ve maslahata göre veya çağa göre değişmez. Sırf Allah (c.c.) emrettiği için hikmetine bakılmadan itaat edilir. İçtihat alanına veya akıl yürütmeye kapalıdır. Genel olarak ibadetler, miras hükümleri, cezai hükümler ve aile hukuku başta olmak üzere çoğu dini hükümler “taabbudi”dir. Taabbudi olmayan hükümler ise hikmet veya maslahata göre, dolayısıyla çağa ve şartlara göre değişebilen hükümlerdir. Nass ya da illete bağlı olarak akılla belirlenebilecek hüküm var ya da yok olabilir. (Şâtıbî, el Muvâfakât, II/, 585 vd.; Zekiyyüddin Şa’bân, Usûlü’l-Fıkhi’l-İslâmî, s. 46 vd.).

    Buna göre, “Başörtüsü taabbbudi değildir”(!) denildiğinde, başörtüsünün akılla anlaşılabilen ve şartlara göre var ya da yok olabilen, şartlar dahilinde çağa göre değişebilecek bir hüküm olduğu, bağlayıcı mutlak bir emir olmadığı ifade edilmiş olur. Nitekim makalenin son satırlarında Görmez, “taabbudi değildir” ifadesini vurgulamak amacıyla “taabbudi” kavramı yerine geçecek terimi de ifade etmektedir ki o terim, “ahlakilik” kavramıdır. “Başörtüsü ahlaki bir hükümdür” demek, “başörtüsünün âdapla ilgili olması, yani bağlayıcı olmaması demektir. Başka bir deyişle, “yaparsanız iyi olur ama yapmazsanız da günah/suç işlemiş olmazsınız” demektir. Nitekim fıkıhta “hukukilik/kazaîlik” bağlayıcılığı ifade eder. Bağlayıcı olmayan da “ahlaki” olarak ifade edilir. Ahlaki davranışa şöyle bir misal verilebilir: Hediyeye hediye ile mukabele etmek ahlakidir/iyidir, ama mukabelede bulunamamak ayıp veya günah değildir. Esas itibariyle Görmez, her bir dini metnin devre göre serbest yorumlanabilmesi için nassların ta’lilî ve taabbudî olarak ayrılmasını tenkit etmekte, bu tutumuyla bütün nassların ta’lilî, yani çağa göre yorumlanabilir olduğuna işaret etmiş olmaktadır. (Bkz. “Hadislerde Delalet Sorunu”, DİB Güncel Dini Meseleler Birinci İhtisas Toplantısı, Tebliğ ve Müzakereler 02-06 Ekim 2002 Ankara, TDV Matbaası, Ankara, 2004, s. 237).

    Görmez’in, tesettürün dini bir gereklilik olmadığı konusundaki fikirlerini, 2002’li yıllarda Ankara Müftülüğü tarafından Bayan Kur’an Kursu Öğretmeleri için düzenlenen bir seminerde de dile getirdiği belirtilmektedir. Bayan öğreticiler seminer sonunda itirazlarını bildirerek bilahare Müftülük yetkililerine durumu şikâyet etmişlerdir. O zamanki müftülük yetkilisiyle seminere katılan Bayan Kur’an Kursu Öğreticileri olayın canlı tanıklarıdır.

    03 Kasım 2007 tarihinde Kızılcahamam’daki Patalya Termal Otel’de
    düzenlenen “İrşad Sempozyumu”nda, Mehmet Görmez başkanlığındaki bir oturumda
    kadın cami ilişkisi tartışılmıştır. Tartışmada o zamanki vaize bir Hanımefendi; Müslüman hanımlara yabancı erkeklerle cilveli konuşmayı, teberrücü vs. yasaklayan Ahzab suresi 32 ve 33. ayetlerdeki hükmün peygamber hanımları için olduğunu, Müslüman hanımları ilgilendirmediğini vurgulayarak zamanla Müslüman hanımların her vakit camilere gitmeleri ve bu gelişmenin sağlanacağı temennisini dile getiriyor. (I. Din Hizmetleri Sempozyumu, 3-4 Kasım 2007, DİB Yayınları, 2008, Ankara, s. 301). Tebliğ sunan Hanımefendi sonunda “bu noktada zihniyet değişimine ihtiyaç var, nerede o günler gelir inşallah” deyip gülerek sözü bitiriyor. Oturum Başkanı Görmez de heyet huzurunda, verdiği bilgilerden dolayı bu Hanımefendi’ye teşekkür ederek aynı gülüşle, “biz de inşallah diyelim, ben umutsuz değilim, hızla ilerlediğimizi düşünüyorum” ifadeleriyle tesettür hakkında anlatılanlara destek vermiştir. Görmez’in oturumda söylediği bu sözler CD’lerde yer almasına rağmen, kitaptaki baskısında yer almamıştır. Oturumun canlı CD’si elimizde mevcuttur. Bu tebliği sunan Hanımefendi, daha sonra yapılan sınav sonucunda Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanlığına atanmıştır.

    Görmez, 2008 yılında basına verdiği demeçte de “İslam dininin şekil dayatmadığını, başörtüsü bağlama şeklinin insanların zevki ve toplumun örfüne göre değişebileceğini” söylemiştir. (http://www.tgrthaber.com/news_view.aspx?guid=%7B936032A3- İstanbul, 2 Şubat 2008).

     

    Şubat/2009

    Güncelleme: Nisan/2013

    Dr. Ahmet GELİŞGEN

  3. FAZLURRAHMANCILIK AFETİ VE DİYANET

    I-GİRİŞ

    Fazlurrahman, 1919’da Pakistan (o günkü Hindistan)’ın Hazara şehrinde doğdu. 1940’da Pencap Üniversitesi Arapça bölümünü bitirdi. 1949’da Durham Üniversitesi öğretim görevlisi oldu. Daha sonra, Montreal’de, Mc. Gill Ünv. Öğretim görevlisi oldu. 1961’de Pakistan İslami Araştırmalar Enstitüsüne Profesör olarak atandı. 1969’da bu Enstitünün müdürü oldu. 1969’da A.B.D. Chicago Üniversitesi’nde İslam Düşüncesi Profesörlüğüne getirildi. 26 Temmuz 1988’deki ölümüne kadar bu görevini sürdürdü. Eserleri, Ankara Okulu tarafından Türkçeye çevirtilerek yayınlanmıştır. Fazlurrahman, görüşleriyle mürted olduğu iddiasıyla Pakistan uleması tarafından ülkeden tard edildiği belirtilmektedir.MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Görmez ve ekibi tarafından kurulan Ankara Okulu/İslamiyyat/Kitâbiyyat yayın grupları, yaklaşık son yirmi yılda Fazlurrahman’ın nerdeyse ulaşılabilen bütün kitaplarını yayınlamış durumdadırlar. Geçen senelerde, Ankara ilahiyatta bazı derslerde ders kitabı olarak okutulduğunu da öğrendik. Eski İslamiyat Dergisi müntesiplari olan Görmez ve ekibi başta olmak üzere, İlahiyat Fakültelerindeki modernist düşünceli öğretim üyelerinin Diyanette yönetici olarak görevlendirilmeleriyle birlikte, Diyanet’in tüm basın, yayın ve matbuatı da modernist fikirlerle örülemeye başlanmıştır.

    Bu ilahiyatçıların önceden yaptıkları ilmi çalışmalarındaki modernist söylem daha açık görülürken, Diyanetteki söylem, demeç ve yazılarında daha itinalı ve diplomatik bir yaklaşımla konuları ele aldıkları gözlemlenmektedir.

    Diyanetteki Fazlurrahmancı/modernist ekip, göreve gelişlerinden itibaren “Haseki Eğitim Merkezleri”ni de önemsemişler ve buralardaki programa da Fazlurahman/modernist ağırlıklı bir programı yerleştirmişlerdir.  Çünkü Haseki merkezleri, objektif İslami eğitimin (onlara göre geleneğin) resmi alandaki tek kaynağı ve Tarihsellik karşısındaki en büyük engel olarak algılanmaktadır. Dini Yüksek İhtisas Merkezi olarak adı değiştirilen Haseki Eğitim Merkezleri, İlahiyat eğitiminden sonra, 2-3 yıl süren bir eğitimle, Diyanet’in ve Türkiye’mizin müftü ve vaizlerinin yetiştirildiği en yüksek dini eğitim kurumlarıdır.

    Bu amaçla İlahiyat Fakültelerinden görevlendirilen hocaların da yer aldığı bir komisyon marifetiyle, Fazlurrahman ağırlıklı Haseki programı hazırlanmıştır. Bu çalışma, Kızılcahamam’daki Asya Termal’de aralıklı da olsa beş yıl kadar sürmüştür.

    Hasekilerde uygulamaya konan bu program, yapılan şiddetli tenkitler neticesinde birkaç kez tadilata tabi tutulmuşsa da modernist niteliğini halen korumaktadır.

    Haseki programlarında yer alan müfredatı ayrı bir yazımızda uzunca inceledik. Bu yazımızda, mahiyetinin bilinmesi açısından Fazlurranman’ın bazı fikirlerini, kısa eleştiriler eşliğinde kısaca tanıtmayı hedefliyoruz.

    II-FAZLURRAHMAN’IN SAKAT FİKİRLERİNDEN BİR KESİT

    1Dini Modernizmi savunan Fazlurrahman’a göre, “Dini modernizmin yapmak zorunda olduğu ilk şey, İslam Hukukuna, şeriata değişiklik getirmektir. Çünkü, İslami çözüm, sadece Kur’an ve Sünnet’ten çıkarılabilecek ilkelere dayanan çözümden ibaret olamaz.” O’na göre, “değişme ilkesinin gereği, Kur’an’ın özel hukuki hükümlerine uzanacak şekilde serbest tutulmak zorundadır.” (Bkz. Fazlurrahman, İslam, Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 2004, Çevirenin (Mehmet Aydın) Makalesi, s. 35, 36; Fazlurrahman’ın İslamic Modernizm adlı esrinin 141. sayfasından naklen).

    Fazlurrahman’a göre Kur’an, dini ve ahlaki ilke ve uyarılar kitabıdır; hukuki bir belge değildir. (Bkz. Fazlurrahman, İslam, Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 2004, s. 86).

    2- Fazlurrahman, “bilginin İslamlaştırılması” prensibini kabul etmektedir. O’na göre bilginin İslamlaştırılması, batıda gelişen modern laik eğitimi benimseyip, onu İslamlaştırmaktır. (Bkz. Fazlurrahman, İslam, Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 2004, Çevirenin (Mehmet Aydın) Makalesi, s. 37; Fazlurrahman’ın İslamic Modernism adlı esrinin 131 ve 132. sayfasından naklen).

    3Fazlurrahman’ın, vahyi izah tarzı da adeta vahyi buharlaştırıp ortadan kaldırır mahiyettedir. Fazlurrahman, vahyin, “Ruhu’l-Emin” vasıtasıyla geldiğini kabul eder ve buna “Kutsal Ruh” adını verir. O’na göre “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in vahiy olayında hissettikleri, kalbi (manevi) bir histir; Bu hisleri, ihtiyaç oldukça doğrudan kelimelerine dökülmüştür; zira, ruhani durum şiddetle yoğunlaşınca, his somut bir şekil kazanır.” (Fazlurrahman, Ana Konularıyla Kur’an, Ankara Okulu, 2005, s. 150, 151). “Ruh, Hz. Peygamber’in kalbinde oluşan ve ihtiyaç duyduğunda vahiy şekline dönüşen bir kuvve veya bir duyu veya bir araç olarak yorumlanabilir. Fakat bu Ruh, aslında Allah tarafından indirilmektedir.” (Ana Konularıyla Kur’an, s. 157).

    “Ana Konularıyla Kur’an” adlı eserinde Fazlurrahman, uzun uzadıya karmaşık bir şekilde vahiy felsefesi yapmaktadır. Fazlurrahman’a ait yukarıdaki sözlerden anlaşıldığına göre kendisine göre vahiy, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kalbinde potansiyel olarak bulunan, ihtiyaç duyduğunda söze dökülen bir olgudur. Her ne kadar, “bu duygular Allah tarafından indirilir” dese de, O’nun vahiy anlayışı kabul edildiği takdirde vahyin, Hz. Peygamber’in hayalen gerçekleştirdiği keyfi bir tasarrufu olduğu anlamı ortaya çıkar. Nitekim o dönemde müşrikler, bu dönemde müsteşrikler, bu iddiayı dile getirmişlerdir. Bu anlayış kabul edilirse, vahyin Allah tarafından indirildiği ve Allah kelamı olduğu gerçekliği ortadan kalkar; Kur’an’ın hâşâ, “halüsinasyon ürünü” olduğu sonucu gündeme gelir. Böylesi bir düşünce, dini temelinden sarsacak en büyük dinamittir.

    Halbuki vahiy, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e doğrudan kalbine ilka edildiği gibi, perde arkasından vasıtalı olarak kulakla işitilebilen bir sesle yahut da bizzat Cebrail vasıtasıyla da gönderilmiştir. “Cibril” hadisi diye bilinen ve İslam esaslarını öğreten olay, o anda bir insan suretinde gelen Cebrail tarafından Hz. Peygamber’e, onlarca sahabe huzurunda telkin edilmiş; en sonunda Peygamber Efendimiz, gelen kimsenin Cebrail olduğunu, insanlara dinlerini öğretmek için geldiğini haber vermiştir. Sahih hadiste anlatılan bu hadise kabul edilmezse o zaman, hâşâ, Hz. Peygamber (s.a.v.), yalancı olarak kabul edilmiş olmaz mı?.. Dinin inanç, ibadet, nübüvvet, vahiy ve ahiret ahvaline ilişkin konuları, sadece nakille (vahiyle) bilinir. Bu sahada akıl terazisi çekmez.

    Fazlurrahman, Cebrail ve Mikail’in melek olmadığını, Kur’an’da böyle bir bilginin verilmediğini, ancak bunların melek üstü varlıklar olduğunu iddia etmektedir. (Bkz. Fazlurrahman, Ana Konularıyla Kur’an, s. 197). Halbuki Kur’an’da, Cebrail ve Mikail isimleri zikredilmektedir (Bakara, 2/97 vd.).

    4)Fazlurrahman’a göre, Kur’an’daki muamelatla ilgili hükümler, tarih içinde değerini kaybeder. Çünkü bu hükümler o zamanın şartlarına ilişkin hükümlerdir. O’na göre, Kur’an’daki ahlaki hükümler ise tarih üstü değerler olup her devirde geçerliliğini korur. (Bkz. Fazlurrahman, İslam ve Çağdaşlık, s. 72; Fazlurrahman, Tarih Boyunca İslami Metodoloji Sorunu, s. 158; Mustafa Karataş, “Fazlurrahman ve ‘Yaşayan Sünnet’ Kavramı”, s. 8).

    O halde Fazlurrahman’a göre, sadece sünnetle gelen hükümler değil, Kuran hükümleri de tarihseldir. Bu bağlamda Fazlurrahman, Kuran’daki ceza hükümlerin de (örneğin el kesme cezasının) bu devirde bağlayıcı olmayacağını, suçu önleyici herhangi bir tedbirin yeterli olacağını savunur. (Bkz. Fazlurrahman, İslam, Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 2004, Çevirenlerin (Mehmet Aydın, Mehmet Dağ) Önsözü, s. 15). O’na göre, Kur’an’da gerçek ifadesiyle hüküm içeren pek az şey vardır. Miras hukuku ile ilgili ayrıntılı beyanlar, belirlenmemiş olan hırsızlık ve zina suçlarına ilişkin cezalar da bağlayıcı hükümler değillerdir (Fazlurrahman, İslam, s. 124).

    Fazlurrahman, Kur’an’ın hukuki kurallarının, indiği çevrenin özelliklerini yansıttığını, savaş ve barışla ilgili hükümlerinin de tamamen yöresel olduğunu kabul etmektedir. (Fazlurrahman, Tarih Boyunca Metodoloji Sorunu, s. 31). Aynı şekilde faizin o devre ait bir yasak olduğunu, bugün bankanın nasıl çalışması gerektiğine, ekonomistlerin ve para uzmanlarının karar vermesi gerektiğini kabul eder. Bunun için bugün faizin yasak olduğunun ve lanetli bir iş olduğunun savunulmasının yanlış olacağını vurgulayarak, Kur’an ve Sünnet’te katı şekilciliğe saplanmamamız gerektiğini ileri sürmektedir. (Fazlurrahman, Tarih Boyunca Metodoloji Sorunu, s. 86).

    Fazlurrahman, tarihsellik anlayışının etkisiyle, zaman ve şartlara bağlı olarak dini hükümlerin farklı yorumlanabileceğini ileri sürer. Fıkhı ve fıkıh usulünü kıyasıya eleştirdiği gibi (Fazlurrahman, Tarih Boyunca Metodoloji Sorunu, s. 44, 142-160), hadis için de yeni bir metodoloji oluşturulması, buna bağlı olarak da hadislerin ve sünnetin yeniden yorumlanması gerektiğini savunmaktadır. (Fazlurrahman, Tarih Boyunca Metodoloji Sorunu, s. 55).

    Benzer fikirleri, çoğu yazılarında İslâmiyat Dergisi temsilcileri ile Diyanet üst yönetiminin de benimsediğini görmekteyiz.[1]

    5Fazlurrahman, “Ehli Sünnet”i, dînî akılcılık hareketini yok eden etki olarak görmektedir. Hür ve çağdaş dini yorumu üzerine bina ettiği akli yoruma büyük önem veren Fazlurrahman, “Ehli Sünnet”i, dînî akılcılık hareketini yok eden etki olarak görmekte ve bu yüzden Ehli Sünnet’e saldırmaktadır. (Fazlurrahman, İslam, Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 2004, s. 47). O kadar ki, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’i, Hıristiyanlıktaki Ortodoksluğa benzeterek “İslam Ortodoksluğu” olarak nitelemektedir. (Fazlurrahman, Tarih Boyunca Metodoloji Sorunu, s. 65, 68-72).

    Fazlurrahman’a göre, Sünni kelamın görüşleri de tam bir determinizm içerisindedir, Kur’an’ın ortaya çıkarmak istediği canlılığa ve şevke oldukça tersdir (!). (Fazlurrahman, İslam, s. 328).

    Değerlendirme: Bilindiği gibi “Ortodoksluk”, Hristiyanlığın asli öğretilerine bağlı olduğunu savunan bir Hıristiyanlık mezhebidir. Gerçekte ise, sonradan uydurulmuş bir Hıristiyanlık anlayışı olduğu malumdur. Buna göre Ehli Sünnet, Fazlurrahman tarafından, asla bağlı olduklarını iddia ettikleri halde gerçekle ilgisi olmayan uyduruk anlayış, olarak nitelenmiş olmaktadır.

    6Hadisler, Fazlurrahman tarafından “yaşayan sünnet” anlayışı önünde birer engel olarak görülmektedir. (Aynı görüşü DİB Başkanı Görmez’in de ifade ettiğini görüyoruz. (Bkz. İslam’ın Anlaşılmasında Sünnetin Yeri ve Önemi -Kutlu Doğum Sempozyumu 2001- TDV Yayınları, Ankara, 2008, s. 268).

    Fazlurrahman’a göre “yaşayan sünnet”, çağa göre yapılan değişken özgür yorumdur. Bu nedenle nebevi hadislerin çok az olduğunu, ilk dönemden itibaren hadislerin çoğunun uydurma olduğunu, sadece ahlak ve ibadetle ilgili hadislerin Hz. Peygamber’e ait olduğunu iddia etmektedir. “Kim bana yalan söz isnad ederse cehennemdeki oturağına hazırlansın” hadisini bile uydurma kabul etmektedir. (Fazlurrahman, Tarih Boyunca Metodoloji Sorunu, s. 53). Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi ve Nesâî ve Ahmed b. Hanbel rivayetlerinde gelen, “Müslüman, herkesin elinden ve dilinden sâlim olduğu kimsedir” (Buhârî, Îmân, 4, 5; Rikâk, 26; Müslim, Îmân, 64, 65; vd.) hadisini bile, iç savaşların engellenmesi maksadıyla sorumsuz politikacılar tarafından uydurulmuş bir hadis olarak kabul etmektedir. (Fazlurrahman, Tarih Boyunca Metodoloji Sorunu, s. 108).

    Hadis hareketinde öncü olarak gördüğü ve “hadis şampiyonu” dediği İmam Şafii, Fazlurrahman tarafından en çok suçlu görülen fakihtir. (Fazlurrahman, Tarih Boyunca Metodoloji Sorunu, s. 56, 160; İslam, 114).

    Fazlurrahman hadisleri karalamada o kadar ileri gider ki, Buhari ve Müslim’de gelen birçok haberi bile inkâr ederek bunların hadisle ilgilerinin olmadığını belirtir. (Bkz. Fazlurrahman, Tarih Boyunca Metodoloji Sorunu, s. 69).

    Halbuki, Buhari- Müslim hadisleri, hadis âlimlerinin en sahih olarak kabul ettikleri hadislerdir. Dini hükümlerin en büyük dayanağı olan makbul hadisler saf dışı edildiği takdirde, dini yıkmak için başkaca bir gayrete ihtiyaç duyulmayacağı açıktır.

    7Fazlurrahman, “önceki nesillerin Kur’an’ı ve Sünneti özgürce yorumlayıp, kendi zamanlarının yapısına göre somutlaştırarak, kendi sorunlarını uygun bir şekilde çözdükleri gibi biz de aynı şeyleri kendi çabamızla çağdaş tarihimiz için yapmalıyız” demektedir. (Fazlurrahman, Tarih Boyunca Metodoloji Sorunu, s. 164).

    Hür ve sürekli değişen yorum, yukarıda belirtildiği gibi Fazlurrahman tarafından “yaşayan sünnet” olarak tanımlanmakta ve savunulmaktadır. (Fazlurrahman, Tarih Boyunca Metodoloji Sorunu, s. 56, 82). Bu bağlamda Fazlurrahman, “toplumsal değişmeyi görmemezlikten gelerek Kur’an’ın kurallarını lafzi manası ile uygulamakta ısrar edilmesinin yanlış yöntem olduğunu” belirtmektedir. (Fazlurrahman, İslam ve Çağdaşlık, s. 72).

    8- Fazlurrahman, Miraç Hadisesi ile ilgili şunları söylemektedir: “Sünnilik teşekkül etmeye başladığı sırada, hadisler tarafından işlenerek Hz. Muhammed’in miraç hadisesi ile ilgili bedenen vuku bulmuş eşsiz canlı bir olay haline sokulmuş ve daha da sonraları miraç sırasında Hz. Peygamber’in bindiği hayvan; yedi gök tabakasının her yerinde kalışı; Adem’den İsa’ya kadar geçmiş asırların peygamberleri ile konuşmaları hakkındaki bütün canlı ayrıntılar ortaya konmuştur. (…); ancak her iki halde de Sünniler tarafından İsa’nın göğe çıkışına benzer bir şekilde geliştirilip, hadislerle desteklenen miraç anlayışı, malzemelerini çeşitli kaynaklardan alan tarihi bir kurgudan başka bir şey değildir.” (Fazlurrahman, İslam, s. 57, Çevirenler: Mehmet Aydın, Mehmet Dağ, Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 2004).

    Değerlendirme: İfade baştan aşağı yanlış fikirlerle doludur. “Sünnilik teşekkül etmeye başladığı sırada” ifadesi, Sünniliğin sonradan kurgulandığı, güya Hz. Peygamber (s.a.v.)’e dayanmadığı anlamını verir. İfadenin devamında, miraç hadisesinde vuku bulduğu sahih olarak bize bildirilen bazı olayların, “uydurma hadislerle sonradan ortaya konduğu” belirtilmektedir. Halbuki yukarıdaki ifadede “asılsız” olduğu söylenen miraç olayları, Buhari-Müslim hadislerinde “müttefekun aleyh” olarak haber verilmektedir. Sonuç olarak miraçla ilgili, hatta Müslim’de yer alan İsa’nın indirilişi ile ilgili hadisler, yukarıda Fazlurrahman’a ait ifadelerde tarihi kurgu, yani zamanla uydurulmuş sözler olarak değerlendirilmektedir. Bundan dolayı olsa gerek ki, miraç gerçeğini “anlayış” olarak nitelemektedir.

    9Fazlurrahman, Hz. İsa’nın indirileceği olayının, Hıristiyanlık görüşü olduğunu ifade ederek, zamanla bu görüşün Ehli Sünnet tarafından da benimsendiğini iddia etmektedir. (Fazlurrahman, Tarih Boyunca İslami Metodoloji Sorunu, s. 54, 108, 109, Çeviren: Salih Akdemir, Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 1997).

    Halbuki, farklı izahlar yapılsa da Hz. İsa’nın nüzulünü haber veren müttefekun aleyh (Buhari ve Müslim’in birlikte rivayet ettiği çok güçlü hadisler mevcuttur. (Bkz. Buhari, Salat 1, Hacc 76, Enbiya 5, Tevhid, 37, Menakıb 24; Müslim, İman 259, 263; Ve diğer kaynaklar).

    10- “Garanîk/Şeytan Ayetleri” hadisesi ile ilgili olarak Fazlurrahman, Hz. Peygamber’in Müşriklere taviz vermek zorunda kalarak, onların putlarını övmek durumunda kaldığını ve bu nedenle, güya neshedilmiş ilgili ayetleri Necm Suresi’ne ilave etmiş olabileceğini ifade etmektedir. (Bkz. Fazlurahman, İslam ve Çağdaşlık, s. 69, Çeviren: Alpaslan Açıkgenç, Hayri Kırbaşoğlu, Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 1996; Fazlurrahman, Ana Konularıyla Kur’an, Çeviren: Alpaslan Açıkgenç, s.144).

    Değerlendirme: “Garanik kıssası/Şeytan Ayetleri” düzmece bir olaydır. Güya, Hz. Peygamber (s.a.v.), Müslümanların Habeşistan’da hicret ettikleri zamanda, Necm Suresi’nin 19 ve 20. ayetlerini okuduktan sonra, Şeytan’ın vesvesesi ile, “bu putların şefaatleri umulur” deyip, Necm Suresi’ni okumaya devam etmiş (Hâşâ). Müşrikler de buna sevinmiş, Muhammed’in artık putlarını kabul ettiklerini ve aralarında sorun kalmadığını ifade etmişler, güya. Bu kurgu, İslam düşmanları tarafından, Dine ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’e nakısa izafe etmek için uydurulmuş bir olaydır.

    11Fazlurrahman, Hz. Peygamber (s.a.v)’in kadınlara düşkün olduğuna işaret etmektedir. Fazlurrahman, “Hz. Peygamber’in, Hz. Hatice’den sonra birçok kadınla evlendiğini, bunlardan tek bakire olanın Hz. Âişe olduğunu, bununla birlikte O’nun kadınlardan hoşlandığı gerçeğinin inkâr edilemeyeceğini” ifade etmektedir. (Fazlurrahman, Allah’ın Elçisi ve Mesajı, Ankara Okulu, 1997, s. 43).

    Değerlendirme: Bir kimsenin kadınlardan hoşlanması, gördüğü her kadına karşı cinsel ilgi duyması anlamına gelir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, “üç şey bana sevdirildi; güzel koku, kadın ve gözümün nuru namaz” hadisindeki “kadının sevdirilmesi” ifadesi bu anlama değil, aile hayatına ve evliliğe teşvik anlamına, metres hayatını engellemeyi amaçlayan bir ifadedir. (Bkz. Nesâî, Işratü’n-Nisâ, 96; Ahmed, III/128, 199, 285).  Kaldı ki Fazlurrahman, makbul olan bu hadisi de uydurma olarak kabul etmektedir. Fazlurrahman’ın yukarıdaki sözlerinden ise, daha çok metres hayatına özenti anlamı çıkarmak mümkündür. Müsteşrikler bu tür iddiaları açıkça söylemektedirler. Fazlurrahman ise bunu biraz daha usturuplu bir ifade ile dile getirmektedir. Böyle bir düşünceyi Hz. Peygamber (s.a.v.)’e izafe etmek, O’nun peygamberliğine inanan bir kimseye değil, inanmayana bile yakışan sözler olmasa gerektir.

    12Fazlurrahman, Kur’an-ı Kerimde’ki hulle ayetini inkâr etmektedir. Üç bâin (kesin) boşamadan sonra, bu şekilde boşanan kadının, önceki kocasıyla tekrar evlenebilmesi için Kur’an’da belirtilmiş olan, başka bir koca ile evlenmesi şartının, Hz. Ömer tarafından konulmuş bir kural olduğunu iddia etmektedir. (Fazlurrahman, İslam Geleneğinde Sağlık ve Tıb, Ankara Okulu, 1997, s. 178).

    Değerlendirme: Bu husus, Kur’an ayetiyle ortaya konan bir hükümdür (Bakara, 2/230). Ancak hadislerde, şerî tahlilin, ciddi bir evlilikle kendiliğinden oluşması emredilmiş, bu konuda kurmaca evlilik yasaklanmıştır. Fazlurahman’ın bu iddiasının, Hz. Ömer’in, ilgili ayeti uydurarak Kur’an’a soktuğu anlamına geldiği açıktır.

    III-FAZLURRAHMAN’IN ESER VE GÖRÜŞLERİ HAKKINDA

    GENEL DEĞERLENDİRME

    Fazlurrahman’ın eserlerinden alınan bazı fikirlerini yukarıda sunduk. Fazlurrahman’a ait yanlış görüşler bu kadarla sınırlı değildir. Yukarıdaki görüşler, örnek olarak verdiğimiz görüşleridir. Fazlurrahman’ın bu tür görüşleri, bir doktora tezini aşacak kadar çoktur. Tercüme edilen eserlerinin, çoğu kere zor anlaşılır bir üslup ve anlatım tarzına sahip oldukları görülmektedir. Ankara Okulu tarafından basılan kitaplarının da sıkıcı bir mizanpajda genellikle küçük punda ile basıldığını görüyoruz. Bundaki amacın, “sadece meraklıları tarafından kitapların okunması, tepki çekmemek için tedrici bir aşamada fikirlerin yayılması ve herkes tarafından kolayca anlaşılmaması” olduğunu söylemek mümkündür. Fazlurrahman’ın eserlerini yayınlayanların yanı sıra, Adil Çiftçi, Bülent Baloğlu, Salih Akdemir, Mehmet Aydın, Mehmet Dağ, Hayri Kırbaşoğlu ve Alpaslan Açıkgenç gibi bu kitapları Türkçeye çeviren ilahiyatçılar da basılan kitapların başlarındaki yazılarında, Fazlurrahman’ın tepki çeken bazı fikirlerini genelde yumuşatma cihetine giderek, onun iyi niyetli olduğunu ileri sürmelerini de isabetli bulmadığımızı açıkça ifade etmek isteriz.

    Fazlurrahman’ın eserlerinden verilen yukarıdaki bazı görüşlerin bir kısmı felsefik bir özellik taşısa da bazı düşünceleri de basit düzeyde dini bilgisi olan kimseler tarafından bile yanlışlığı anlaşılabilecek açıklıktadır. O’nun fikirlerinin, aşırı derecede İslam Düşmanı kabul edilen Müsteşriklerden, Goldziher ve Schacht’ın düşüncelerine çok benzediği belirtilmektedir. (Bkz. Mustafa Karataş, “Fazlurrahman ve ‘Yaşayan Sünnet’ Kavramı” s. 26). Bu yüzden, yukarıda belirttiğimiz gibi Fazlurrahman, Pakistan ve Hindistan alimleri tarafından dışlanarak ülkeleri dışına kovulmuştur.

    Buhari ve Müslim’in rivayetlerini de içine alacak şekildeki genellemesiyle Fazlurrahman’ın, güya hadislerin çoğunun sonradan uydurulduğu gerekçesiyle ileri sürdüğü, hadislerin çoğuna güvenilemeyeceği fikri, ciddi bir sapmadır. Fazlurrahman’ın bu düşüncesinin, hadisleri tarihselliğe engel görmesinden kaynaklandığını düşünüyoruz. Muhaddislerin tamamı tarafından mütevatir olarak kabul edilen hadislerin bile uydurma olduğunu ileri sürmek, Dinimizin iki ana kaynağından birini dinamitlemek anlamına gelir.  Kur’an’daki ahkam ayetlerinin tarihsel olduğunu ileri sürmek de Kur’an’ı devre dışı bırakmaktan başka bir şey değildir.

    Gerek Kur’an’ın gerekse makbul hadislerde belirtilen hükümlerin de, o devre ait olduğu ve bu devirde bağlayıcı hükümler olmadığı, dolayısıyla Kur’an ve hadislerin hüküm kaynağı olamayacağı görüşü de apaçık bir sapmadır.

    Fazlurrahman’ın “yaşayan sünnet” adını verdiği, “hadislerin her devire göre değişken ve özgürce yoruma tabi tutulması gerektiği” görüşü -ki bu tarihsellik demektir- dinde keyfilik ve sapkınlıktan başka bir şeyle yorumlanamaz. İctihadi hükümlerin zaman ve şartlara göre değişebileceği inkar edilemezse de, nassa dayalı hükümlerin evrensel olduğu ve bunlardan sübutu ve manaya delaleti kat’î olanların zaman ve şartlar ne olursa olsun sabit hükümler olarak kalacağı, İslam alimlerinin ittifak ettiği bir husustur. Aksi halde “Son Din” ve “Son Peygamber” esprisinin bir özelliği kalmaz.

    Allah Teâlâ’nın, Kur’an’ı “Son Kitap”, Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)i de “Son Peygamber” kılması, bu dinin, kıyamete kadar gelecek insanların ihtiyacına cevap vereceği anlamını beraberinde getirir. “Son Din” bu özellikte indirilmiştir. Bunun için Allah Teâlâ “Son Din”ini korumayı vaad ve tekeffül buyurmuştur. Bu din her çağın ihtiyacını karşılayamayacak olsaydı, Allah Teâlâ yeni peygamberlerle yeni dinler göndermeye devam ederdi. Cenâb ı Hakk, Peygamberlerini kendilerine itaat edilsin diye, kitaplarını da içerisindeki hükümlere uyulsun, diye göndermiştir. Bu bakımdan Kuran ve Sünnet’te bağlayıcı hükümlerin bulunmadığını ya da her çağa göre özgürce yorumlarla bu hükümlerin değiştirilebileceğini ileri sürmek apaçık bir sapkınlık olur. Hz. Ömer’in “müellefe-i kulub”a zekât vermemesi gibi bazı uygulamaları, hükmün değiştirilmesi değil, devlet başkanına verilen yetki dahilinde, şartlar gereği geçici bir süre için o hükmün dondurulması olayıdır.

    İslam âlimlerinin Kur’an ve Sünnet’en kaynaklandığı şekliyle ortaya koydukları, Fıkıh, Fıkıh Usulü, Hadis, Hadis Usülü, Kelam ve Akaid gibi birçok ilim dalını kabul etmeyip, bunların yanlış ve geçersiz olduğunu ileri sürmek, “on beş asır boyunca gelip geçen İslam âlimlerinin, ‘Hakk’ı bulamadıkları” hezeyanını savurmak anlamına gelir. Ehl-i Sünneti Hıristiyan Ortodoksluğuna benzetmek de aynı mahiyettedir.

    IV-SONUÇ

    Tarihsellik önünde en büyük engel olarak kabul edilen fıkıh, tefsir, hadis ve akaid gibi Temel İslam Bilim dalları ve usullerini kıyasıya eleştiri, Fazlurrahman’a gönül verenlerin de bu günkü yazı ve söylemlerinde ağırlık verdikleri öncelikli konular arasında bulunmaktadır. Ankara Okulu yayınlarının neredeyse tamamına yakını bu fikirleri savunma gayretindedir. Eski “İslamiyat Dergisi” ve Ankara Okulu’unun gündeminde de genelde bu konular yer almaktadır. İslamiyat Dergisi ve Ankara Okulu müntesiplerinden Diyanet’in üst yönetimini oluşturan Mehmet Görmez ve ekibi, düşünceleri doğrultusunda yollarına devam etmektedirler.

    Bu bağlamda, Diyanet’in son on beş yıldaki eğitim programları ve yayınlanan eserleri, genelde İslamiyat Dergisi yazar ya da yöneticilerine hazırlatılmıştır. Tenkitler üzerine Ankara Okulu dışındaki bazı hocalar, göstermelik olarak yer yer devreye konmaktadır.

    Beş yıl gibi uzun bir süre üzerinde çalışılarak 2007 sonlarında uygulamaya konan Haseki (Dini Yüksek İhtisas Merkezleri) Programıyla, Türkiye’mizin Müftü ve Vaiz adaylarına, Fazlurrahman’ın fikirlerini sembolize eden “dini modernizm/tarihsellik” düşüncesinin benimsetilmesinin hedeflendiği gözlerden kaçmamaktadır. Bu amaçla, Fazlurrahman’ın birçok kitabının yanı sıra, onun yolunu benimseyen modernist/tarihselci ilahiyatçıların kitap ve makaleleri de Haseki programına konmuştur. En son yapılan tadilatla da özde bir değişikliğin yapılmadığı haberini aldık. (Bkz. DİB, İhtisas Eğitim Programları, Ankara, 2013).

    Ocak/2008

    (Gözden Geçirme: 11.07.2017)

    Dr. Ahmet Gelişgen

    [1] Bkz. Görmez, Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, s. 138-162, 233-234, 317 vd; Görmez, “Hadislerde Delalet Sorunu”, DİB Güncel Dini Meseleler Birinci İhtisas toplantısı, Tebliğ ve Müzakereler 02-06 Ekim 2002 Ankara, TDV matbaası, Ankara, 2004, s. 225-242; Görmez, “Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metotoloji Sorunu ve Yeni Bir Metodoloji İçin Atılması Gereken Adımlar”, İslami Arşl. Dergisi, Cilt, 10, Sayı, 1,2,3, 1997, s. 31-41; Görmez, “Sünnet’in Kaynak Değerini Temellendirme Sorunu”, s. 8-10. (Görmez’e ait bu makale, Görmez’in kendi web sitesinden alınmıştır (www.mehmetgormez.com); Özafşar, Hadisi Yeniden Düşünmek Fıkhî Hadisler Bağlamında Bir İnceleme, Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 1998, s. 77, 78-80; Özafşar, “Polemik Türü Rivayetlerin Gerek Mahiyeti”, s. 30, 31, 38, 40, 42, 43, 45, 46, 48; Bünyamin Erul, “Hz. Peygamber’in Bize Bıraktığı Miras, ‘Kitab ve Sünnet’ Bırakıldığını İfade Eden Rivayetlerin Tedkiki”, Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, VII (2007), sayı: 1); Yavuz Ünal, Hadisin Doğuş ve Gelişim Tarihine Yeniden Bakış, Pasifik Ofset (Ensar Neşriyat), 2013, İstanbul, s. s. 58-60, 197,198; Yavuz Ünal, “Cumhuriyet Döneminde Hadis Usulü ya da Usul Tarihçiliği Üzerine”, Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, VI, 2006, sayı: 2, s. 286, 287; Bünyamin Erul, Sahabenin Sünnet Anlayışı, TDV Yayınları, 2014, Ankara, s. 189, 206, 216, 217, 218, 246, 265, vd); Bünyamin Erul, “Hz. Peygamber’in Bize Bıraktığı Miras, ‘Kitab ve Sünnet’ Bırakıldığını İfade Eden Rivayetlerin Tedkiki”, Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, VII (2007), sayı: 1, s. 9-33); Bkz. Sahabenin Sünnet Anlayışı, TDV yayınları, Ankara, 2008, s. 246; Hadislerin Dili, İlk Hadis Belgesi Hemmâm’ın Sahifesi, Tertip, Terceme, Yorum, Ankara, 2010, s. 128,129; Diyanet, Hadislerle İslâm, I/45, 46, 54, 56, 58-60, 70-74, vd..

  4. GÖRMEZ’İN, USUL İLİMLERİNE VE İSLAMİ İLİMLERE MENFİ BAKIŞ AÇISI

    Mehmet Görmez’in, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2002 yılında Ankara’da düzenlediği Güncel Dini Meseleler Birinci İhtisas Toplantısında Tebliğ olarak sunduğu, “HADİSLERDE DELALET SORUNU” adlı makalesinde işlenen bazı fikirler ve bunların kısaca mahiyeti aşağıda özetlenmiştir. (Kaynak olarak bkz. “Hadislerde Delalet Sorunu”, DİB Güncel Dini Meseleler Birinci İhtisas toplantısı, Tebliğ ve Müzakereler 02-06 Ekim 2002 Ankara, TDV matbaası, Ankara, 2004, s. 225-242. Ayrıca bkz. “Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metotoloji Sorunu ve Yeni Bir Metodoloji İçin Atılması Gereken Adımlar”, İslami Araştırmalar Dergisi, Cilt, 10, Sayı, 1,2,3, 1997, s. 31-41).MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    A-MAKALEDE İŞLENEN BAZI KONULAR

    1-Hadislerin sübutu, anlaşılması ve yorumu konusunda problemler neticeye kavuşturulamamıştır (sayfa, 2).

    2-Sünnet, bir model olarak asırdan asıra taşınamamıştır (sayfa, 2).

    3-Bugün Hz Peygamber’in söz ve uygulamalarının dindeki durumu hala tartışılmaktadır (sayfa, 2).

    4-Tarihte ve günümüzde Kuran ve sünnet delil olarak bazen karşı karşıya getirilmekte, Allah’la Peygamber hakimiyet yarışına sokulmaktadır (sayfa, 2).

    5- Hadisçilere özgü hadisin doğru anlaşılmasını ve yorumlanmasını sağlayacak bir metedoloji (hadis usulü) oluşturulamamıştır(sayfa, 3).

    4-Usulü fıkıh da hadisleri doğru anlama ve yorumlama için yeterli değildir (sayfa, 3).

    5-Dini bir metni kanun gibi kabul etmek çok büyük yanlışlara yol açmıştır (sayfa, 4).

    6-Hadisler kanun koyma gayesiyle vazedilmemiştir (sayfa, 4).

    7-Ravileri sika senetleri sağlam da olsa hadislerin lafzen rivayet edildikleri söylenemez, mana ile rivayet edilmişlerdir (sayfa, 4).

    8- (Hadis ve fıkıh usulündeki yanlış tutum), rivayetlerdeki her ifadeyi Hz. Peygamber’e ait bir kutsal bir söz olarak kabul etme sonucunu doğurmuştur (sayfa, 5).

    9-Usulü fıkhın, hadis metinlerine harfiyen tatbik edilmesi, fıkıh, kelam ve ahlak ilimlerinde de sorunlara yol açmıştır (sayfa, 5).

    10-Yukarıdaki yanlış yöntemler sonucunda içtihada kaynaklık etmesi gereken her bir rivayet (hadisler), içtihadın önünde bazen birer engel olmuştur (sayfa, 5). (Görmez, Kur’an’ı anlamanın önündeki en büyük engelin sünnet olduğuna işaret etmektedir. (Bkz. İslam’ın Anlaşılmasında Sünnetin Yeri ve Önemi –Kutlu Doğum Sempozyumu 2001-, TDV Yayınları, Ankara, 2008, s. 269. Ayrıca bkz: 2001 yılında Kutlu Doğum haftası münasebetiyle Ankara’da düzenlenen “İslam’ın Anlaşılmasında Sünnet’in Yeri ve Önemi” konulu sempozyumun Ali Bardakoğlu başkanlığındaki II. Oturum Müzakeresi Dökümü Notları, s. 16; Görmez, “Hadislerde Delalet Sorunu”, DİB Güncel Dini Meseleler Birinci İhtisas toplantısı, Tebliğ ve Müzakereler 02-06 Ekim 2002 Ankara, TDV matbaası, Ankara, 2004, s. 229. Bkz. Fazlurrahman, Tarih Boyunca İslami Metodoloji Sorunu, s. 29, 83, 157).

    11-Metnin tamamından külli ilkeler doğrultusunda rivayetleri yorumlamak gerekirken, rivayetler belirleyici ilke olmuştur (sayfa, 5).

    12-Hadiste her rivayet bir nass, her hüküm de nassın mantukunda arandığından, bazen hukukun temel ilkeleri göz ardı edilmiştir (sayfa, 6).

    13-Ahlaki rivayetlerin de fikhi rivayetler gibi gramatik tahlillere tabi tutulması, rivayete dayalı geleneksel ahlakımızı olumsuz etkilemiştir (sayfa, 6). Bu durum rivayete dayalı geleneksel ahlak sisteminde vesile değerlerle gaye değerlerin birbirine karışmasına yol açmıştır (sayfa, 7).

    14-Yanlış usuller, sadece fıkıh ve ahlakta değil, akaid ve kelamda da ciddi sorunlara yol açmıştır. Akaid’den olmayan pek çok şey, örneğin, Mesih, mehdi, nuzulu Îsâ, kabir azabı, şefaat, ruyetullah vs. dinin asılları haline gelmiştir (sayfa, 7). Şaheser kitabında Görmez’in, kabir azabının olmadığı sonucuna götürecek açıklamalarda bulunduğunu biliyoruz. (Bkz.  Görmez, Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, s. 313). Bu durumda aynı katogoride sayılan diğer konuların nasıl anlaşılabileceğini okuyucunun takdirine bırakıyoruz.

    15- Bu nedenlerle usule teorik olarak vucut veren fıkhi ve kelami dayanaklar yeniden ele alınmalıdır, hadislerin doğru anlaşılabilmesi için yeni adımların atılması gerekir. (Yani, yeni usuller, yöntemler ve yorumlama teknikleri vs. geliştirilmelidir). (sayfa, 8).

    ​Mesela, ister Peygamber sözü olsun, ister onun davranışı ya da onun zamanında meydana gelen bir hadiseyi anlatan haber olsun, isterse, sahabe ve tabiuna ait bir rivayet olsun; ​hiçbir hadisin, gramatik tahlillerle doğrudan hüküm çıkarmamıza elverişli, kutsal dini bir metin olmadığı peşinen kabul edilmelidir. Bu durum her lafzı hakikatin kaynağı olarak gören anlayış için dahi bir zorunluluktur (sayfa, 8).

    16-Hadisler, tarihsel ve toplumsal şartlardan, fiziki ve sosyo kültürel şartlardan tecrit edilerek tarih üstü metinler olarak okunamazlar (sayfa, 9).

    17-Her hadisin veya her hadiseyi bize nakleden rivayetin bütün kareleri tamamlanmış resmini bize nakleden herhangi bir hadis kitabı mevcut değildir (sayfa, 9).

    Bu maddeler, makaleden örnek olarak seçilen kısımlardır. Hepsine yer verme ve tek tek eleştirme apayrı bir ilmi makaleyi gerektirirse de yukarda özetlenen pek çok konunun yanlışlığını ve maksadını anlamak erbabınca zor olmayacaktır. (Sayfa numaraları, makalenin yayınlandığı kitap değil, müstakil makale esas alınarak verilmiştir).

    MAKALENİN MAHİYETİ

    Fazlurrahmandan etkilenen Modernistlerin, İslami kültürü ortadan kaldırma yolunda ilk hedefleri usul ilimlerini yok etmektir. Çünkü sapkınlığın karşısına ilk dikilen düşünce kalıpları, hadis usulü, fıkıh usulü ve akaid gibi ilimlerdir.

    Yukarıda özet olarak verilen örnek ifadelerde görüldüğü gibi “Makale”, 1400 asırdır bize intikal eden dini düşünce ve eserlerin İslam’ı doğru anlatmadığını, hadis, hadis usulü, fıkıh, fıkıh üsülü, akaid de dahil olmak üzere İslami ilimlerin hakikati yansıtamadığını, 1400 asırdır gelip geçen ulemanın hadisçiler başta olmak üzere gerçek dini kavrayamadıklarını, yanlış usul ve esaslara bağlandıklarını ifade etmektedir. Bu şekliyle makale, okuyucuya adeta, “bu din benim dinim değildir”, “bugüne kadar gelip geçen ulema ve Müslüman topluluklar yanlış bir dine inanmışlar, bugün ben kendime inanılacak yeni bir din aramam gerekir” dedirtir, cinstendir. Diyanet’in 15 yıldır sürdürdüğü ve yöneticilerinin her fırsatta dillerinden düşürmediği “sahih dini bilgi bilgi üretimi” proje ve çalışmaları da bu tezi desteklemektedir.

    Temmuz- 2010

    Dr. Ahmet Gelişgen

  5. MUSA CARULLAH AFETİ VE MEHMET GÖRMEZ

    (MEHMET GÖRMEZ TARAFINDAN ESERLERİ YAYINLANAN MUSA CARULLAH’A AİT KİTAPLARDAKİ HEZEYANLAR)

    1-GENEL OLARAK

    Musa Carullah, 1875’te Rusya’da doğmuş. Rus teknik Lisesi’ni okumuş. Buhara’da İslami ilimler, felsefe, matematik ve astronomi tahsil etmiş. Filozoflardan Decartes ve Bacon’u mütalaa etmiş. Daha sonra tahsil amaçlı İstanbul’a ve oradan Kahire’ye gitmiş. Mısır’da Muhammed Abduh’a öğrenci olmuş. Arkasından Hicaz, Hindistan ve tekrar Mısır’a, buradan Beyrut ve Şam’a yolculuk yapmış. Memlekete döndüğünde Rus Hukuk Fakültesine girmiş. 1906’larda radikal modernist gazetelerde yazı yazmış, sonra kendisi gazete kurmuştur. Bir süre sonra Orenburg Üniversitesine Arapça ve Dinler Tarihi hocası olmuş. Burada, “müşrikler dahil kimsenin cehennemde ebedi kalmayacağı” fikrini ileri sürünce, Müslüman alimler ve üniversitenin tepkisini çekmiş. Daha sonra Petesburg’a giderek yayıncılığa ağırlık vermiş. İslam’da kadın Hakları konusunda sunduğu bir tebliğ, İslam âlimlerinden büyük tepki toplamış. Osmanlı âlimleri tarafından büyük tenkide uğradığı için onlarla arası açılmış ve bu yüzden Türkiye’de barınamamış.MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    1920’lerde “Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Müracaat” adlı eserini Mustafa Kemal’e sunmuş.[1] 1925’li yıllarda Ankara’da İsmet İnönü ile de görüşmüş. Türkiye’den sonraki seyri, sırasıyla Berlin, Tahran, Bağdat, İstanbul, Ankara, Kahire, Hindistan, Japonya, Afganistan, Delhi, Kahire, İstanbul ve Kahire.  Kahire’de 1949’da ölmüştür.[2]

    Musa Carullah’ın fikirlerini Türkiye’de, “Musa Carullah Bigiyef” adlı kitabıyla Mehmet Görmez tanıtmıştır. Bu çalışmasının yanı sıra Mehmet Görmez, Carullah’a ait bazı kitapları yayına hazırlamak veya tercüme etmek suretiyle yayınlanmasına vesile olmuştur.[3] Yayınladığı kitap ve makalelerinde Görmez, Musa Carullah’tan sitayişle alıntılar yapmaktadır. Mehmet Görmez’in kendi ifadelerinden, iyi bir Musa Carullah Bigiyef hayranı olduğu anlaşılmaktadır.[4] Musa Carullah’ın “İslam’ın Elifbâ’sı” adlı eserini ise, İbrahim Maraş, Seyfettin Erşahin’in yayına hazırladıklarını görüyoruz. [5]

    Musa Carullah, hayatında ve eserlerinde, İslam dünyasının fikri ve içtimai yönden kalkınması yolunda çaba sarf ettiği görünümü vermişse de fikirleri İslam âlimleri üzerinde büyük şüphe uyandırmıştır. Yukarıda sözü edilen kitaplardan incelediğimiz kadarıyla Musa Carullah’ın, gizli bir şekilde dini dejenerasyon hedefldiği anlaşılmaktadır. Fikirlerinde pek çok çelişki göze çarpmaktadır. Kendisini, iyi niyetliymiş gibi algılatacak kadar sinsi bir üsluba sahip olduğunu görüyoruz.

    Zararlı düşüncelerini açıklıkla dile getirmeyip doğru bilinenleri kabul eder bir görüntü içerisinde zehrini sunduğundan dolayı Musa Carullah’ın, Fazlurrrahman’dan daha tehlikeli olduğu kanaatindeyiz.

    2- MUSA CARULLAH’IN ESERLERİNDEN BİR ÖRNEK!

    Yukarıda bahsettiğimiz, Mehmet Görmez tarafından tercüme edilip Ankara Okulu tarafından yayınlanan “Kitabu’s-Sünne” isimli kitabını Hindistan’daki “Kurâniyyûn” akımına karşı sünneti savunmak amacıyla yazdığını söylemektedir. Kitapta içerik olarak sözde şer’î delilleri incelemektedir. İlk bakışta İslami ilimlerde bilinen makbul bilgileri veriyor görüntüsü göze çarpmaktadır. Bölüm başlarında ve sonuçta yer alan bilgiler, içerik olarak oldukça cazip, doğru ve masum bir görüntüdedir. Ancak konuları öyle bir incelemektedir ki, adeta katlı pasta gibi, kitapta baştan sona, doğru bilgiler arasında gizli zehrini kusmaktadır.  İnancında samimi, dini hamiyetli, büyük ve erdemli bir alim görüntüsü altında çok sayıda ayet-i kerime tahrif edilerek İslam itikat ve esaslarına aykırı düşünce ve bilgiler verilmektedir. Bazen samimi olduğuna dair yemin bile edebilmektedir.

    Musa Carullah’ın “Kitabu’s-Sünne” adlı kitabında, şer’î delilleri tanıtma ve savunma görüntüsü altında, İslami ilimlerde bildiğimiz şer’î delilleri çeşitli fasit yorumlarla sulandırarak bertaraf etmeyi amaçladığı görülmektedir. Bu bağlamda Carullah, büyük bir bilgelik havası içerisinde yer yer abuk sabuk yeni deliller sokuşturmakta, bilinen asli ve fer’î delilleri de keyfince yorumlara tabi tutmaktadır. Bunu yaparken de en çok ayet-i kerimeleri tahrif etmektedir. Kitabı okuyup anlamak ise oldukça zordur. Tercüme olarak piyasaya sürülmüş kitabın basım kalitesi ve mizanpajı da oldukça kötü. Yazı puntosu küçük ve yazı rengi soluk. Görmez tarafından hazırlanan uzun dipnotlar 8 (sekiz) punto olsa gerek. Metin kısmındaki çoğu ayetler de aynı puntoda ve italik yazı biçiminde. Bu özellikleriyle kitap, oldukça sıkıcı ve okuması yorucu. Belli bir gayeniz veya göreviniz gereği değilse, ilk bakışta bu haliyle kitabı okumaktan imtina edersiniz.

    Neden böyle derseniz?

    Çünkü bu tür kitaplar halk için yazılmış kitaplar değildir. Esasen bu tür kitaplar, İlahiyat Fakültesi öğrencileri için yazılmış, genç beyinleri sarsacak kitaplar. Bu fikirlerin savunucusu Teologlar, bir şekilde bunları öğrencinin okumasını sağlıyorlar. İlahiyatlara gelen çoğu öğrenci henüz hiçbir dini altyapısı olmadan, usul ilimlerini de öğrenmeden bu kitaplarla karşılaşıyor. Bu konuda bir örnek vermek gerekirse, Fazlurrahman’ın bir fikrini kaynağından görmek için, elimde bulunmayan bir kitabını satın almaya gittiğimde “kitapçı”, o kitapların elinde kalmadığını, kısa bir süre önce tamamının satıldığını söyledi. Neden diye sorduğumda, o kitabın Ankara ilahiyatta ders kitabı olarak okutulduğunu söyledi.

    3- MUSA CUARULLAH’IN FİKİRLERİNDEN ÖRNEKLER

    Mehmet Görmez tarafından tercüme edilen veya yayına hazırlanan Carullah’a ait kitaplardan elde edilen bazı fikir ve söylemleri şöyledir:

    1. Musa Carullah, Diğer Dinlerin Yol Gösterici Olduğu Görüşündedir

    Musa Carullah, diğer din ve inançlara hoşgörüyle bakılması ve insanların cehennem ateşinde sonsuza kadar yanmayacağı görüşünü savunmaktadır.[6] Müslümanın başka toplumlara karşı her halükârda teslimiyet duygusu içerisinde olması gerektiğini öğütlemektedir. Bu husustaki ifadeleri şöyledir:

    İslam toplumu hiçbir topluma hiçbir zaman düşman olmaz.”[7]

    Her zaman her devletin kanunlarına uymak herkesin büyük bir görevidir.”[8]

    Kanunların birini yıkmak veya terk etmek için bile hile, hiçbir zaman caiz olmaz. Hile yapacak kişi, Allah’a, Rasülü’ne ve Kitabına savaş açmış olur.[9]

    Asıl zararlı ve yasak olan şey düşmanlıktır. Bütün ümmetin yapması gereken ilk şey her türlü düşmanlığı ortadan kaldırmaktır…”[10]

    “Alınması gereken ilk tedbir hürriyet ve saygıya bağlı kalarak kalpleri birbirine ısındırmaktır. Herkes hür ve herkes saygıya değer kabul edilmelidir. Bu prensip başta yerleşirse daha sonra her şey kolaylaşacaktır.”[11]

    Bu ifadelere göre Müslüman daima hümanist,[12] kendisine haçlı seferi ilan edilse de karşıdakine iyimser ve saygılı olacaktır. Kanaatimizce bu ifadelerde güdülen gaye, kendisine karşı tertiplenen tuzaklara karşı Müslüman toplumu uyuşturmak ve böylece karşıdakilerin, sinsi plan ve tuzaklarını rahatça gerçekleştirebilmelerine zemin hazırlamaktır.

    Musa Carullah, İslam hak mezheplerini, kelam, fıkıh ve fıkıh usülü ulemasını adeta İslam düşmanı kabul edecek kadar zararlı addetmektedir.[13] Buna karşı Carullah, fikir ve düşünce ayrılıklarıyla farklı örf, adet ve yaşam tarzlarını ise rahmet ve genişlik olarak telakki etmektedir.[14] Bununla kastettiği, diğer dinlere karşı hoşgörüdür.

    Musa Carullah, çoğu fırsatta bu günkü şekliyle İslamiyet dışındaki dinlerin doğruluğuna ve yol göstericiliğine işaret etmektedir.  Bu hususta, Nisâ Sûresi’nin 26. Ayetinin anlamını[15] saptırarak şöyle demektedir:

    Bu ayette Allah’ın bizden öncekilerin hakikate uygun sünnetlerine uymamızı istediğini görmekteyiz. Şayet İslam Ümmeti’nin kadim milletlerin sünnetlerine tabi olması, onları kendine rehber edinmesi, ilahi iradeye uygun görülmüş ve İslam tarafından meşru kabul edilmişse, Kur’an-ı Kerim açıkça ümmeti böyle bir şeye davet ediyor ve kadim ümmetlerin iyi sünnetlerini delil olarak görüyorsa, Kur’an’ı bize getiren Hz. Peygamber’in sünnetlerini, böyle bir haktan kim mahrum edebilir?”[16]

    Halbuki söz konusu ayet-i kerimedeki “sünene’l-lezîne min kabliküm” ifadesinde kastedilen, sâlihlerin ve nebilerin yoludur.[17] Ayet, “müminleri, sâlihlerin yoluna ulaştırmaktan” söz etmektedir. Fakat Carullah, güya sünnet’in delil oluşunu anlatmak için yukarıdaki sokuşturmayı yapmaktadır.

    Musa Carullah, İslam sosyal şeriatını tanıtmak[18] için bütün dinlerin, önceki milletlerin bütün kanunlarının, günümüz medeniyetinin bütün sistemlerinin tamamıyla kucaklanması gerektiğinden de söz etmektedir.[19]

    Carullah, aşırı bir şekilde tahrif ettiği Âraf Suresi’nin 28. Ayetindeki “âbâ’enâ”[20] (babalarımızı) kelimesinden de diğer dinlerin meşruiyetine kapı aralamaktadır. Bu konuda şöyle demektedir:

    Eski ümmetlerin dinî literatürlerinde ‘baba’ kelimesi muallim ve peygamberler için kullanılmıştır. Bu sebeple ‘Allah da bize bunu emretti’ demişlerdir. Kur’an-ı Kerim bâtıl sünnetleri reddettiği için, ‘Allah kötülüğü emretmez’ diyerek onların bu düşüncelerini reddetmiştir. Aynı ayette doğru, iyi (salih) sünnetleri kabul söz konusudur. İslam, toplumsal bir fesâda ve batıl bir inanışa yol açmadıkça, her ümmeti kendi kadim örf ve âdetleri ve milli sünnetleri (süneni’l- kavmiyye) üzerinde serbest bırakmıştır.”[21]

    Mehmet Görmez de Musa Carullah’ın, bazı gerekçeler dolayısıyla bu fikirlerinde haklı olduğunu ifade etmektedir.[22] Musa Carullah ve benzerlerinin, İslam âlimlerine ve İslami kaynaklara hoşgörüleri yok; ama diğer dinlere ve inançlara karşı hoşgörüleri sonsuz!

    Halbuki, ayet-i kerimenin sevk ediliş kastıyla (nassı) hiçbir ilişkisi olmadığı halde Carullah, ayette geçen “kul inne’l-lâhe lâ ye’müru bi’l-fahşâ / De ki: Allah çirkinliği emretmez!”[23] ibaresinden, diğer dinlerin bu günkü yaşam tarzının iyi sünnet olduğu sonucunu çıkarıyor. Halbuki Allah Teâlâ İslamiyet’i, bu dinler bozulduğu için göndermiş ve bu surette önceki dinlerin hükmünü de yürürlükten kaldırmıştır. Sünnet veya hayat tarzı aranacaksa İslamiyet kâfidir, İslam’dan başka bir hayat tarzı da Allah tarafından kabul edilmez.[24] İslamiyet’in yanına diğer geçmiş milletlerin/dinlerin sünnetlerini sokuşturmak, tam anlamıyla bir çarpıtma ve saptırmadır. Geçmiş şeriatlara ait uygulamaların İslamiyet’teki hükmü ise bellidir. İslamiyet, kısas ve oruçta olduğu gibi, o hükümlerden bazılarını onayladığını veya akmış kan ve ölü hayvan etinin yenmesinin haramlığında olduğu gibi bazılarını da reddettiğini bildirir. Önceki dinlerle ilgili İslamiyet’in onayladığı hükümler, İslamiyet’in kendi hükümleridir, bu hükümler önceki dinlerin kabulü anlamına gelmez. Bunun dışında önceki şeriatlardan dini hüküm veya yaşantı aramak, İslamiyet’e alternatif aramak anlamına gelir ki böyle bir düşünce kesin olarak reddedilmiştir.[25]

    Bilindiği gibi kâfir olarak dünyadan ayrılanların kesinlikle ebedi cehennemde oldukları gerçeği çok sayıda ayet ve hadisle sabittir. Kur’an-ı Kerim, “Deve iğne deliğine girinceye kadar kâfirlerin cennete giremeyeceğini” (kâfirlerin cehennemde ebedi kalacaklarını) bildirmektedir.[26] Diğer bir ayeti kerime ise, “kâfirler, yeryüzü dolusu altını cehennemden kurtulmak karşılığında verseler bile bu teklifin kabul edilmeyeceğini” haber vermektedir.[27]

    Bu bağlamda Kur’an-ı Kerim, “Peygamber Efendimiz’e indirilen İslam Dini dışında bir din arayanlardan, asla hiçbir şeyin kabul edilmeyeceğini ve bu kimselerin Ahirette hüsrana uğrayacaklarını[28], bildirmektedir. -Semavî olsun beşerî olsun- Peygamberimiz (s.a.v.)’e indirilen Din dışındaki herhangi bir dine intisap edenlerin “kâfirler” oldukları da Kur’an’da çok yerde zikredilmiştir.[29]

    Ve Bir Not:

    Bu çalışma sırasında Diyanet’in 2006 baskılı (12.baskı) Kur’an-ı Kerim mealinin fihristinden, “teslis” ve “üçlü teslis” kavramlarını aradık, bulamadık. Belki “Hıristiyanlar” kavramında aradığımız ayet numaraları verilmiştir diye düşündük. Ancak gördük ki, “Hristiyanlar” maddesinde, “Hristiyanların teslis inançları dolayısıyla kâfir olduklarını” açıkça haber veren ayetlerin (Maide, 5/17 ve 73) numaralarının fihriste alınmadığını gördük. Önceki ve sonraki baskılarda var mı bilmiyoruz. 2006 yılında M. Görmez, Dini yayınlardan sorumlu Başkan Yardımcısı’dır.

    1. b) Musa Carullah Pek Çok Yerde Tevrat’ın ve Yahudiliğin Gizli Propagandasını Yapmaktadır

    Musa Carullah, “İslam’ın Elifbâ’sı” adlı kitabında, “Yahudilerin Tevratlarına, şeriatlarına, tabiatlarına ve tarihlerine Kur’an-ı Kerim büyük önem vermiştir. (…) Müslümanlar, her namazın son oturuşunda Yahudilere dua eder[30]

    Musa Carullah, Yahudiliğin değişmez, İslamiyet’in ise topluma ve çağa göre değişebilir(!) olduğunu söylüyor. Şöyle ki:

    İlahi bir din, Yahudilik gibi, milli bir nitelikte olursa, dinin kendisine geldiği kavmin örf ve adetlerini dinî birer sünnet olarak kabul etmek mümkün olabilir. Ancak söz konusu olan din, bütün insanlığa gelmiş evrensel bir din ise (İslamiyet gibi) herhangi bir kavmin adetlerini sünnet kategorisinde değerlendirmek asla mümkün olmaz. Zira toplumların tabiatları, seciyeleri, örf ve adetleri farklılık arz edecektir. ‘Herkes kendi mizaç ve meşrebine göre amel edecektir’.”[31]

    Bu sözler akılcılığın ve keyfiliğin tipik bir örneğidir. Asıl önemlisi, yürürlükten kaldırılmış muharref bir din olan Yahudiliğin değişmez bir din olarak, İslamiyet’in ise topluma göre değişebilir bir din olarak gösterilmesidir. Bu sözlerdeki asıl maksadın, Dinimizi yozlaştırmak olduğu düşüncesindeyiz.

    1. c) Musa Carullah Sünnet’i Savunmak İçin Yazdığı Kitapta, Sünnet Dahil Bütün Şer’î Delilleri Bozma Çabası İçerisindedir

    Sözde, sünnet’i savunmak için yazdığı “Kitabu’s-Sünne”de[32] Musa Carullah, sünnet hakkında son derece çarpık fikirler ileri sürmektedir. Bu hususta söylediklerinden örnekler:

    “Şüphesiz bütün ümmetler, bilge (hekim), büyük insanların ve peygamberlerin yaşamları süresince söyledikleri ve yaptıklarını kutsal, toplumsal birer sünnet olarak addetmiş ve bu sünnetler her türlü işlerinde onlara rehberlik etmiştir. Bu husus toplumların yapısında hiç kimsenin inkâr edemediği ve aklı başında hiç kimsenin de inkâr edemeyeceği fıtrî/tabii bir durumdur. Hiç kimse Hatemu’l-Enbiya Hz. Muhammed’i bu bilge kimselere, büyük insanlara ve bütün peygamberlere verilen böylesi bir şereften istisna edemez.”[33] 

    Bu ifadelere göre, Hz. Peygamber (s.a.v.), toplumsal sünnet sahibi diğer bilge ve filozoflar gibi(!) kutsal olmayı ve rehberliği hak etmektedir. Peygamber Efendimiz’in sünnetine uymanın meşruluğuna delil olarak Carullah, bilge ve filozofları gösteriyor. Onların sünneti varsa, Hz. Peygamber’in niye olmasın, diyor ve bu surette güya sünnet’i savunmuş oluyor(!).

    Şimdi de şu ifadelerine bakalım:

    Allah Teâla bütün peygamberlerin en basit hallerini dahi sonra gelen herkese (örnek kılmış) ve onlara (sürekli anılacak) bir ün kazandırmıştır.[34]

    İfadeye göre, önceki bütün peygamberlerin en basit halleri, sonra gelen herkese örnek ve sünnet oluyor(!). Bu durumda Carullah’ın sünnet anlayışına göre, bu günkü Tevrat ve İncil’de anlatılanlar da bize örnek(!) demektir. Bu ifadelerle Carullah’ın asıl anlatmak istediği de budur, zaten.

    Filozofların, bilgelerin ve her peygamberin en basit halinin sünnet olduğunu belirten Carullah’ın; bunun karşısında, “her hadisin sünnet olmayacağını” belirtmesi, O’nun maksatlılığını ortaya koyan çok önemli işaretlerden biridir.[35]

    Musa Carullah, peygamberler gönderilmeden de insanların akıl yoluyla şeriat ilkelerine ulaşabileceklerini savunmaktadır. Çünkü insan, Kur’an indirilmeden önce de açık bir “beyyine” üzere olup Şeytan’dan uzak olabiliyormuş(!). Gelen kitap, insanın sadece aklında ve kalbinde olanı teyid etmiş oluyormuş(!) …[36]

    Sözde “Kur’an İslamı”na karşı çıkmak için hazırlanmış bu kitap, zihinleri karmakarışık edecek sakıncalı açıklamalarla doludur.  Bunlardan birkaç örnek şöyledir:

    1. ca) Musa Carullah’a Göre Sünnet Kur’an’ı Değil, Kur’an Sünnet’i Açıklayıcıdır

    Bilindiği gibi sünnet, dini hükümler için Kur’an’dan sonra gelen ikinci ana kaynaktır. Kur’an’daki hükümlerin açıklaması, uygulaması ve bazen de Kur’an’da bulunmayan hükümler için sünnet’e bakılır. Makbul sünnet, ibadet, muâmelat ve ukubatta delil teşkil eder. İtikâdi konularda yalnızca mütevatir ve sahih meşhur sünnet delil olur. Haram helalı ortaya koyma konusunda Kur’an’la sahih sünnet arasında fark yoktur.

    İslami literatürdeki bu bilinenlerin aksine Musa Carullah, sünnet’i birinci ana kaynak, Kur’an’ı ise, sünnet’i te’yid ve tespit eden ikinci kaynak olarak göstermektedir. Bu iddiasını ispatlamak için de bütün şer’î hükümlerde önce sünnet’in varid olduğunu, sonra Kur’an’ın bunları tespit ettiğini ileri sürmektedir.[37] Carullah’ın, burada sünnet’ten kastettiğinin, “yaşayan sünnet”, yani toplumun yaşadığı dini hayat olduğunu da göz ardı etmeyelim…

    Carullah’ın bu görüşü, Kur’an ve Sünnet’e aykırı olduğu gibi, tarihe ve sahih bilgiye de aykırıdır. Musa Carullah’ın iddiasıyla, yukarıda ne denli yanlış olduğunu izah ettiğimiz “Kur’an İslamı” saçmalığına kapı aralanabilir. Musa Carullah’ın dediği gibi Sünnet, asıl kabul edilirse, “şu hadis zayıf, bu uydurma, bunlar da tarihsel” yorumlarıyla önce Sünnet yok edilir. Carullah’a göre Sünnet asıl olduğuna göre, bu durumda asıl yok edilmiş olmakla, fer’ kabul edilen Kur’an’ın bina edileceği bir temel de ortadan kaldırılmış olur. Sonuçta, temeli bulunmayan Kur’an da kendiliğinden münfesih olur.

    Nitekim Musa Carullah, “Hz. Peygamber’in bazı uygulamalarının dini tebliğ amacıyla değil, Arap örf ve adetleri gereği ortaya çıktığını” belirtmektedir. Devamında ise Carullah, “İslam genişliği gereği, her ümmeti kendi tabiatı ve âdeti üzerinde serbest bırakmıştır. Hiçbir ümmete başka bir ümmetin adetlerini dayatmamıştır[38] demektedir.

    Bu takdirde Dinimizin evrenselliği ve hayatı tanzime yönelik hükümleri nerde kalır ki? Her toplum tabiatı ve âdeti üzere serbest kalsaydı, Peygamber Efendimiz’in hiçbir mücadelesi olmaz ve o günkü Arap toplumu kendi örf adetine göre yaşardı. Carullah’ın bu fikrindeki asıl maksat, ona göre Araplara inmiş olan “İslam Dini”nin, başka kavimler hakkında geçersiz olduğu düşüncesine kapı aralamaktır.

    1. cb) Musa Carullah’a Göre Akla Uymayan Hadisler Uydurmadır

    Musa Carullah, sadece akla uymayan değil, Kur’an’a, fıtrata, tarihi hakikatlere, makam ve karineye uymayan hadislerin de uydurma olduğunu söylemektedir.[39]

    Bu şartlardan herhangi birine uymayan hadisler uydurmadır denirse, dini literatürde hadis kalmaz. En masum gibi görünen şarttan -Hadis’in Kur’an’a uygun olması- şartının nerelere götüreceği konusuna bir örnek verelim: Bir kadının halası veya teyzesiyle birlikte aynı anda bir erkeğin eşleri olarak bulunması dinen haramdır. Bu hüküm Kur’an’da yoktur, sünnet’in ortaya koyduğu bir hükümdür. Aynı şekilde yeminle hüküm vermek, âkileye diyet, ninenin mirası, yırtıcı kuşların etinin haram olması gibi şer’î hükümler de sünnet’in müstakil olarak koyduğu ve Kur’an’da yer almayan hükümlerdir.[40]

    Kur’an’a uymayan hadis uydurmadır” genellemesi yapılırsa, hadislere karşı ciddi bir suiistimalin önü açılmış olur. Temelde sünnet, hiçbir zaman Kur’an’a aykırı düşmez. Bu bakımdan din; akılla, mantıkla, tarihle, fıtratla vb. şeylerle değil, vahiyle belirlenir. Bunun da kaynağı Allah ve Rasülü’dür. İkisi birbirinden ayrılamaz. Aksi halde “hevâ”ya dayalı beşerî bir din ortaya çıkar.

    Musa Carullah, başka bir eserinde akıl hakkında şöyle demektedir:

    Hikmet sahibi bir alim için, istikamet üzere olan bir akıl, her şeyin ölçüsüdür.[41]

    Bu ölçü tam bir ölçüsüzlük örneği ve ciddi bir saptırma kuramından başka bir şey değildir. Zira, âlim kimdir? Hikmet sahibi âlim kimdir? İstikamet sahibi akıl nasıl bilinir? Bütün bunlar, soyut ve belirsiz kabullerden ibarettir. Böyle bir kurgu ile vahyin bağlayıcılığından sıyrılmanın ve hevâlara uygun bir din tesis etmenin yolu açılmış olur.

    Doğruyu veya hakikati tespitte aklın temel kabul edilmesi halinde, birkaç kitap ya da sıradan bir Kur’an meali okuyan kimsenin, “ben hikmet sahibi bir âlimim, aklımla dinde her türlü hükmü koyabilirim” demesi halinde kendisine itirazda bulunulamaz. Bu durum, Musa Carullah’ın yukarıda belirtilen “herkese fikir hürriyeti ve içtihad yetkisi verilmeli” düşüncesiyle de uygunluk arz etmektedir.

    1. cc) Musa Carullah’a Göre Akıl Dinde Asıldır ve Birinci Kaynaktır

    Carullah’a göre akıl, dinin birinci kaynağıdır.[42] O’na göre her akıl bir “nebi”dir.[43] Carullah’ın bu görüşlerine göre aklın, dinin kaynağı yerine konduğu, dolayısıyla şâri’ makamına oturtulduğu açıktır. Akıl ve şeriat ilişkisiyle alakalı olarak Carullah şunları söylemektedir:

    Hür akıl mizan-ı hakikattır. Hakikatın haklılığı vezn-i akıl ile sabit olur. Aklın terazisine hafif gelen şey, hakikat pazarında rayiç bulmaz. Menkul’un sıhhati için sarih akla mutabakat zaruridir. Sahih menkul daima sarih mâkula mutabık olur. Sarih mâkula ters düşen menkul, hiçbir vakit sahih olmaz.”[44]

    Burada “menkul”, nakledilen anlamına, “nakli delil” demektir. Nakli delil vahiydir. O da Kur’an ve sünnet’tir. Bu ifadelere göre, akla uygun olmayan hiçbir dini delil ve hüküm kabul edilmeyecektir(!). Bu da doğrudan rasyonalizm/akılcılık demektir. Görüldüğü gibi Carullah’a göre akıl, her hakikatin terazisidir. Ona göre hakikatin haklılığı, aklın terazisi ile sabit olur. Akıl terazisinde hafif gelenler, hakikat pazarında değer bulmaz. Menkul’un (naklî delilin) doğru kabul edilebilmesi için, açık akla uygun olması zorunludur. Ona göre, akla uymayan menkul (naklî delil) hiçbir zaman sahih olmaz(!)[45]

    Halbuki insan aklı, Allah’ın irade ve düşüncesine denk midir ki de onun hükümlerini tartabilsin? Kaldı ki bir şeyi değerlendirebilmek veya tartabilmek, tartılan bilginin kaynağından daha üstün olmayı da gerektirir. Bu konuda Hz. Ali (k.v.)’nin sözü çok vecizdir: “Din akıl olsaydı, insanlar, mest’in üstünü değil, altını meshetmeleri gerekirdi.”

    Carullah’ın bu fikirlerine göre Kur’an ve sünnet’te gelen hükümler, akla uymadığı gerekçesiyle kolaylıkla reddedilecektir ki bu, apaçık sapıklık demektir. Carullah, akla verdiği önemden dolayı, felsefeyi reddetmeyi de “aklı boyunduruğa almak” olarak görmektedir.[46]

    Halbuki akıl, dinde nakille bildirilen şeyleri anlama aracıdır, dini hükümleri doğrudan belirleme aracı değildir. Yukarıda da belirtildiği gibi, dinin inanç, ibadet, nübüvvet ve ahirete ilişkin konuları, sadece nakille (vahiyle) bilinir.[47] Bu sahada akıl terazisi çekmez. İmam Şâtıbî de şer’î hükümlerde, aklın nakle tâbi olması gerektiğini, aklın alanının naklin müsaade ettiği oranda geçerli olduğunu belirtmiştir.[48]

    Carullah, bilginin kaynaklarını anlatırken, kendince önem verdiği her kaynağı, dinde birinci kaynak olarak nitelemektedir. Örneğin yukarıda aklı birinci kaynak ilan etmişti.[49] Bu yüzden Carullah, “en sapık fırka, aklı ve aklî delili, nakli bilgilerle çelişiyor iddiasıyla iptal eden fırkadır diyebilmektedir.[50] Başka bir yerde ise “keşf” ve “ilhamı”, en doğru ve en kuvvetli bilgi olarak nitelemektedir.[51] Bu durumun apaçık bir çelişki olduğu aşikardır.

    1. cd) Musa Carullah’a Göre Keşf ve İlham Dinde Kesin Delildir(!)

    Carullah, keşf ve ilhamla ilgili olarak, “gerçeğe en uygun, en doğru, en kuvvetli, en kapsamlı, en geniş bilgi ise, keşf, ilham ve vahiyle elde edilen bilgidir[52] demektedir. Halbuki vahyi, keşf ve ilhamla eş tutmak, son derece sakat bir düşüncedir. Musa Carullah’ın, vahyi bu ifadelerin arasında zikretmesinin nedeni, vahye önem verdiği görünümünü vermektir. Halbuki buradaki asıl maksadın, ilham ve keşfi vahiyle eşit tutarak, vahyin itibarını sarsmak olduğu düşüncesindeyiz.

    Carullah, keşf ve ilhamı, gerçeğe en uygun, en doğru, en kuvvetli, en kapsamlı ve en geniş kesin delil kabul ederken, fıkıh usulü ve kelâm/akâid kitaplarında yazanların, şüphe yaratmaktan başka bir işe yaramadığını ifade etmektedir. Çünkü kötülediği bu ilimler, dine sokulmak istenen batıl düşünceler karşısında tartışmasız bir engeldir.

    Carullah’a göre felsefede Sokrat’ın, tıpta Hipokrat’ın, matematikte Arşimet’in, ilahiyatta Pisagor’un ve diğer ilim ehlinin ortaya koydukları bilgiler, Allah’tan aldıkları birer keşf ve ilhamdır(!).[53] Dolayısıyla bu sayılanlar Carullah’a göre kesin ve doğru bilgilerdir. “Sünnet genel itibariyle kesin bilgidir” dese de yukarıda belirttiğimiz gibi, kendisinin inandığı sünnet’in, İslam âlimlerinin tanımladığı sünnetle hiçbir alakası yoktur. Filozofların görüşlerini bile Allah kaynaklı kabul eden bir zat, yukarıda belirtildiği gibi sahabe’nin hadis uydurduğunu dahi söyleyebilmektedir.

    Aslında “keşf”, ruhun ya da nefsin gerçeğe vakıf olması, melekût aleminin ortaya çıkması demektir.[54]İlham” ise, kazanıma dayalı bir bilgi veya düşünce olmaksızın, feyz yoluyla kalbe atılan manevi şeydir.[55] İslam akaidindeki ağırlıklı görüşe göre, peygamberlerden başkaları için keşf ve ilham, şer’î bir delil değildir. Kelamcılar dışındaki bazı âlimler aksi görüş beyan etmişlerse de ileri sürdükleri şartlarla, çoğunluğun görüşüne katılmışlardır. Allah Teâlâ bazen sâlih kullarına bazı konularda keşfini açabilir ya da bazı kullarına ilham verebilir. Veli kullara doğru ilham da gelebilir. Fakat vicdani olmaları hasebiyle ilham ve keşfin doğru mu yanlış mı olduğu öncesinde bilinemez. Bu yüzden bunlar, herkes için bilgi ifade etmez, sadece kişinin kendisi nazarında ilim ifade edebilir. Bu yüzden keşf ve ilhamla sadece sahibi amel

    edebilir. Başkasını ise keşf ve ilham bağlamaz.[56] Keşf ve ilham dinde delil kabul edildiğinde, herkes olanı da olmayanı da din diye iddia etmeye kalkışır. Carullah’ın amacı da zaten, keşf ve ilham olduğu iddiasıyla dini delillere aykırı düşünceleri topluma kabul ettirmektir.

    1. d) Musa Carullah’ın İlk Hedefi, Kelam İlmi ve Kelamcılardır[57]

    Musa Carullah, kelâm ilmini, pratik bir faydası olmayan, manasız sözlere taalluku olan ve boş laflardan ibaret bir alan olarak görmektedir. Bu yüzden kelâm ilmi hakkında “Lafoloji” tabirini kullanmaktadır.

    Carullah’a göre “kelamî mezhepler”, hamâkat (ahmaklık), taassup ve düşmanlık esaslarına dayanır ve Müslümanları güzel öğretilerden[58] mahrum bırakırmış. Milyonlarca Müslümanı sapıklık vadisinde şeytanın pençesine bırakırlarmış(!). Anlaşılmayan şeyleri, asılsız şeyleri, boş yere inanç esaslarına sokarak milyonlarca Müslümanı imanda şaşkınlık ve tereddüde sürüklemişler (!). Carullah’a göre kelam ilmi, ilimde ve dinde pratik faydayı itibar etmediği için, Müslümanları geri bırakmış, bataklığa sürüklemiş (!). [59] Zira kelamcıların hastalığı, sirayet yoluyla bütün Müslümanlara bulaşmış. Kelâm kitapları çekirge belası gibi bütün beldelere yayılmış (!). Medrese ve mekteplerde çocuklar bu kitapları öğrenmekten fırsat bulup faydalı ilimlerle meşgul olamamışlar. Milyonlarca çocuğun kıymetli ömürleri beyhude yere zayi olmuş. Allah’ın kitabı, Rasülü’nün sünneti adeta unutulmuş. Böylece cehalet karanlığında yetişen Müslümanlar, her yerde başkalarının elinde esir gibi olmuş, güya![60] Bu iddiaların hepsine kocaman bir hâşâ diyoruz.

    Mehmet Görmez’in, Carullah’tan getirdiği bu görüşleri pekiştirme maksadıyla bizzat kendisinin söyledikleri ise kanımızı donduracak kadar vahimdir. Şöyle ki:

    Carullah’ın kelami mezhepleri hafife alması, onların tartışma usullerine, en çirkin taassub yollarına sülük ederek Müslümanların imanlarını çocuk oyuncağı gibi hafife almalarındandır. Kelamcıların ındî tefsir ve yorumları, ekseriyetle kitap ve sünnet gafletleri, Kur’an’ın açıklamaları ile iktifa eden Musa Carullah’a cesaret vermiştir. …[61]

    Evet bunları, Hadis Profesörü ve DİB Başkanı Mehmet Görmez söylüyor… Ne söylüyor? Şunları söylüyor:

    Kelâm mezheplerimiz (kelâmcılarımız), en çirkin taassub yollarına koyulmuşlar, Müslümanların imanlarını çocuk oyuncağı gibi hafife almışlar, ındî/keyfi tefsir ve yorumlar yapmışlar, kitap ve sünnet’te gaflet etmişler (!)Hâşâ lillah diyoruz!

    Mehmet Görmez’in tenkide konu ettiği kelam mezhepleri Selefiyye (Sahabe, Tâbiûn, Tebeu’t-Tâbiîn ki ilk Hanefiler, ilk Şafiiller, ve ilk Hanbeliler selefidir. Dört mezhep imamının hepsi selefidir)[62], Maturidiye ve Eş’âriye’dir. Mutezile ve benzerlerine fazlaca diyecekleri bir şey olduğunu sanmıyoruz. Şu kadar var ki Mutezile ve benzeri kelam mezheplerinin görüşleri, bu görüşlerin en az yüz kere daha yıkanmışıdır!  Şayet bid’at ve batıl mezhepleri konu etseydi, bunların ayırt edilmesi gerekirdi. En azından genellemeden dolayı bu hakarete, Ehl-i Sünnet kelâm mezhepleri dahil olmaktadır.

    Devamla Görmez, şunları söylemektedir:

    Musa Carullah’ın kelam ilmine ve kelamcılara yönelttiği tenkitleri iki noktada yoğunlaştırmak mümkündür. [63]

    Birincisi; kelâmcıların en büyük hatası, delilleri kendi hevalarına tabi kılmalarıdır. Kelamcılar önce ortaya bir iddia atmış, sonra da bunu ispat etmek için her türlü fedailiği göstererek, şer’î nassları tahrif pahasına da olsa te’vil yoluna başvurmuşlardır. Tevhid ilminden ibaret olan kelam ilminin, hevaların çalıştığı bir ilim dalı haline gelmesi bundandır.[64]

    Carulllah’a göre kelamcılar, hiçbir zaman kendilerini delillerle sınırlandırmamışlardır. (…) Umum olmayan şeyleri genelleştirmiş, aklın ihâtasına girmeyen şeyler hakkında hemen hüküm vermişlerdir. [65]

    Kısaca kelamcıların birinci hatası (…) Şer’î nassları bazen lafzın zevahiri, bazen de lügavi mecaz diye isimlendirerek Kur’an’ın ayetlerinin ve Hz. Peygamber’in hadislerinin ilmi ehemmiyetini iptal etmeleridir. (…) Ancak onlar bu kadarla da yetinmeyip, kelami vehimlerini kabul etmeyen adamları ya tekfir etmişler veya sapıklıkla suçlamışlardır. Kendi taraflarına cennete giriş bileti,[66] cehennemden kurtuluş beratı verirken, başkalarına da cehenneme giriş bileti kesmekten başka bir şey yapmamışlardır. [67]

    İkinci nokta; itikadi meselelerde kesinlik zorunlu iken, zanni olan birçok şeyi inanç esaslarına sokmalarıdır. Kelamcıların bu hatasından dolayı bir taraftan şer’an muteber olan imanın kudsiyeti ve ehemmiyeti düşmüş, diğer taraftan Müslümanlar arasında birbirine düşman farklı mezhepler zuhur etmiştir. (…) İslam’ın ve Müslümanların başına gelen her bela bu fırkalaşmadan neş’et etmiştir. [68]

    Musa Carullah’a göre, hâlis dinleri harab eden; aslı astarı olmayan hayallerle, batıl itikadlardır. Kati delillerle sâbit olmayan şeyleri itikadın bir parçası olarak kabul etmek büyük bir cinayettir. Binaen aleyh Hz. İsa’nın nüzulü, Deccal’ın zuhuru, Mehdinin gelişi vs. gibi şeyleri akaid kitaplarına dercetmek ona göre doğru olmamıştır.”[69]

    Görmez bu ifadelerinde “Musa Carullah’a göre dese de kendisi de makale ve eserlerinde aynı fikirleri savunmaktadır. Özellikle ifadedeki son cümle, Görmez’in makalesinde tıpa tıp mevcuttur.[70] Kelamcılarımız/akaid bilginlerimiz/İslam alimlerimiz hakkında yapılan ağır hakaretlere, özellikle “Birincisi” denen kısımda lütfen dikkat ediniz: Güya, “Kelâmcılarımız şer’î delilleri kendi hevalarına tabi kılmışlar, şer’î nassları tahrif etmişler, kelam ilmini hevaların çalıştığı bir ilim dalı haline getirmişler (!). Yine “hâşâ lillâh” diyoruz! Ve Görmez bunları, kabullenerek Musa Carullah’tan aktarmaktadır.

    Değerlendirme: Kelam ilminin başlangıçtaki adı, dinin temelleri anlamına “Usulü’d-Din”dir. Bu adla başlangıçta fıkıh ilmini de muhtevasında barındırmıştır. Sonraki devirlerde fıkıh ve fıkıh usülü bu ilimden ayrılıp müstakil hale gelmiştir. “Usülü’d-Din” ise, kelime olarak “dinin temeli” anlamına gelir ve “ilm-i tevhid” (inanç ilmi) adıyla da anılır.  İlm-i Tevhid’in diğer adı da “kelâm”dır. Kelam İlmi’nin konusu “inanç esasları”dır. Gayesi, batıl inançlardan dini korumak ve iyi niyetli kimselerin zihinlerinde oluşan batıl düşünceleri ve şüpheleri gidermektir. Kelime anlamı olarak “kelâm”, etkili söz ve “yaralayan” anlamına gelir. Kelâm ilmi bir bakıma, İslam itikadının savunma gücüdür. Kelâm ilminin yaraladığı, İslam itikadının karşısındaki batıl inanç ve düşüncelerdir. Yani Kelâm, akli ve nakli deliller serdederek İslam inancına yönelen batıl düşünceleri yaralayıp yok eder. Böylece kelâm ilmi, naklin kontrolündeki bir akılla, Kur’an ve sünnet’e karşı saldırıları bertaraf eder. Bu bakımdan Müslüman toplumda kelam ilminin tahsili “farz-ı kifâye”dir. Yani toplumda bu ilmi tahsil eden olmazsa, bütün Müslümanlar bundan sorumlu ve günahkâr olurlar.

    Burada şunu da hatırlatmak yararlı olacaktır. Fazlurrahman olsun, Musa Carullah olsun, kelâm ilmi ile akaid ilmini aynı anlamda ya da birbiri yerine kullanmaktadırlar. Haddi zatında” akâid”, halka yönelik olarak İslam Dini inanç esaslarını tartışmasız şekilde özetleyip anlaşılır hale getiren ilimdir. Sonuç itibariyle akâid, kelam ilminin hülasası olup, Kur’an ve sünnet’te yer alan inanç esaslarını toparlar. Dolayısıyla akaid’de yer alan esasların tamamı Kur’an ve mütevatir[71] sünnet’ten süzülmüş umdelerdir. Bu çalışmayı yapan ulema da kelâm ulemamızdır. Bu bakımdan, akaid ilmini hedef almak, doğrudan İslam itikadını hedef almak anlamına gelir.

    Demek ki, kelâm ilminde asıl olan “menkul”dür, yani ayet ve hadislerdir. Çünkü Allah ve Rasülü (s.av.)’in koyduğu hüküm asıldır. Akıl, nakli/menkulu anlamaya yarar. İnsanın, basit ve sınırlı aklıyla Yaradan’ın koyduğu hükümleri tartması, her şeyden önce mantıksız bir tutum olur. Carullah’ın  “menkul” dediği şey “nakli delil”dir, yani Kur’an ve sünnet’tir.

    O halde, Musa Carullah’ın, kelâm ilmini ve kelamcıları birinci hedefe koymasının nedeni ortaya çıkmış olmaktadır. Zira, batıl fikirlerinin en güçlü engeli, kelâm ilmidir.

    Musa Carullah’ın, “İslam’ın her ferdine fikir hürriyeti, ehil olan herkese de içtihat hakkı verilmesini”[72] istediğini yukarıda belirtmiştik. Bu fikir hürriyeti “din” üzerinde rastgele konuşmayı da kapsamaktadır tabii ki. Kendisini içtihada ehil gören kimse de din adına ahkam kesecektir. Carullah’ın, içtihada ehliyetli gördükleri ise, kendisinin yolunda gidenlerden başkası olmayacaktır. Sahte ya da ehil olmayan doktor, nasıl ki insanın canına mâl olursa, türedi müçtehitlerin de insanın dünya ve ahiretine zarar vereceği muhakkaktır.

    1. e) Musa Carullah’ın Diğer Hedefleri; İcma, Fıkıh, Fıkıh Usülü, Mezhep İmamları ve Fakihlerdir[73]

    Âlim ve müçtehit olmayan, dini hakikatleri kaynağından anlayamayan mü’minlerin başvuru kaynağı elbette dini iyi kavrayan ihlaslı âlimlerdir. Sosyal bir olgu olarak teşekkül etmiş olan “hak mezhepler” de bu ihtiyaçtan doğmuştur. Aynen doktor olmayan bir hastanın tedavi için doktora gittiği gibi. Hatta hastalığı kendi branşı dışında olan doktor bile, o branşta uzmanlaşmış başka bir meslektaşına gitmek zorundadır. Dahası, kendi branşı dahi olsa, bir ortopedi uzmanının veya genel cerrahın, kendi kendini ameliyat etme gibi bir durum düşünülemez. Aklın da ilmin de yolu budur. Toplumda herkesin dinde ihtisaslaşması, özellikle müçtehit seviyesine gelmesi mümkün olmadığına göre, ihtiyaç sahibi kimse elbette bilmediğini bir bilene soracaktır. Kur’an-ı Kerim’in emri de böyledir.[74] Bu tutum aynı zamanda, toplum fertleri arasında bulunması gereken zorunlu bir dayanışmanın da sonucudur. Çünkü herkes her branşın uzmanı olamaz. İnsanları doğru itikattan uzaklaştırmak için çeşitli “mahfiller”ce görevlendirilmiş “din âlimi” görünümlü kimselerin, insanları doğru kaynaklardan uzaklaştırmak istemelerinden daha tabii bir şey olamaz. Böylesi maksatlı çevrelerin ilk hareket noktaları, doğru itikadı gösteren kaynakları yıpratmak ve Müslüman toplumun elinden o kaynakları almaktır.

    Nitekim Musa Carullah, keşf ve ilhamı, gerçeğe en uygun, en doğru, en kuvvetli, en kapsamlı ve en geniş kesin delil kabul ederken, fıkıh usulü ve kelam kitaplarında yazanların, şüphe yaratmaktan başka bir işe yaramadığını ifade eder. Bunun yanında felsefede Sokrat’ın, tıpta Hipokrat’ın, matematikte Arşimet’in, ilahiyatta Pisagor’un ve diğer ilim ehlinin ortaya koydukları bilgilerin de Allah’tan birer keşif ve ilham olduğunu belirtir.[75] Dolayısıyla bu sayılanlar Carullah’a göre kesin ve doğru bilgilerdir. “Sünnet genel itibariyle kesin bilgidir” dese de Carullah, O’nun inandığı sünnet’in, İslam alimlerinin tanımladığı sünnetle hiçbir alakası yoktur. Filozofların görüşlerini bile sünnet kabul eden Carullah, en güçlü mütevatir hadisleri bile uyduruk kabul edebiliyor, sahabenin dahi hadis uydurduğunu söyleyebiliyor. Neticede Carullah’a göre filozofun sözü, kesin doğru ve ilahi kaynaklı, sahabenin Hz. Peygamber (s.a.v.)’den aktardığı hadis ise, uyduruk (!). Bir başka ifadeyle, filozof mutlak doğru sözlü, sahabe ve selef-i salihîn/ulemâ yalancı, hâşâ!

    Musa Carullah, İslam mezheplerinin ve mezhep imamlarının doğru ve etkin rolünü, saçma, dolaylı ve ihtimalli bir anlatımla küçümsemekte ve inkâr etmektedir. Şöyle ki

    Ortaya çıkan her olay için fıkhi mezhepler çözüm getirememiş olabilir. Ancak bu, ümmetin hakikate uygun hüküm ve doğru bir çözümden mahrum olduğu anlamına gelmez; Allah, ya ümmetten birine ya da bir gruba doğru çözümü gösterecektir. Zira İslam ümmeti, peygamberine mirasçı olmuş, risaletin bereketi sayesinde her imamdan daha çok hak ve hakikati tespit eder olmuştur. İslam ümmeti kitap, risalet ve akıl sayesinde peygamberi gibi masumdur. Ümmet reşit olmuş ve imama ihtiyaç duymayacak bir dereceye ulaşmıştır. Ümmetin rüşdü ve aklı bir imamın varlığını gereksiz kılmıştır.”[76]

    Bu ifadelerle Carullah yine, toplumun keyfi dini yaşantı şeklinden ibaret olan “yaşayan sünnet”e yol aralamaktadır. Ona göre dinde alimler değil, toplum söz sahibi olmalıdır. “Ümmet” dediği toplum, masumdur, ne derse doğru söyler (!). Dolayısıyla herkes din adına her şeyi saçmalayabilir. Bu şekilde konulacak dini hükümler, güya mezhep imamlarının açıkladığı hükümlerden daha doğrudur(!).

    Carullah’ın kendisi, “ümmet” dediği toplumdan bir canlı örnek olsa gerektir!.

    Musa Carullah, usül kitaplarına tarihin şahitliği, hayat tecrübesi, aklın yol göstericiliği, sosyal ihtiyaç ve zamanın gerçeği gibi maddelerin de delil olarak eklenmesini isteyerek, eklenmesini istediği unsurların teşride delil olması gerektiğine de işaret etmektedir.[77] Burada asıl hedef, usul ilimlerini bozmaktır.

    1. f) Musa Carullah İcmâ’yı İnkâr Etmekte ve Parlamentoya Benzetmektedir

    Musa Carullah, “icmâ”yı delil olarak kabul etmediğini açıkça ifade etmektedir.[78] Bu bağlamda Carullah, icmâ’nın kesinliği, bağlayıcılığı, genelliği, ebediliği ve senedinin bulunmasının zorunluluğu konularında, fıkıhçıların görüşünü kabul etmediğini söylemektedir.[79] Dolayısıyla Carullah, icmâ’nın, sadece ictimai kuralların uygulanmasında muteber bir güç olabileceğini, herhangi bir hükmün varlığına ve doğruluğuna delil olamayacağını kabul eder.[80] Yani Carullah’a göre, icmâ’nın dini bir değeri yoktur, ancak toplum beğenirse sıradan birisinin sözü gibi alıp kullanabilir (!).

    Musa Carullah, icmâ’yı, “Ehlü’l-Hall ve’Akd”in ittifakı gibi görmektedir. O’na göre “hall”, sorunların ilim ve akılla çözülmesi, “akd” ise işleri karara bağlamaktır. Bu yüzden Carullah, icmâ’nın genel ve ebedi nitelikte olmadığını savunmaktadır. İcma’yı öylesine tenkit eder ki, Fıkıh Usülü kitaplarında yer alan icmâ hakkındaki bilgilere, fakihlerin bile basiretle ve ihtiyatla yaklaşmaları gerektiğini söyler.[81] Bu yaklaşımıyla Carullah, icma’nın künyesini bozmakla işe başlamakta ve bu konuda fakihlere de direktif vermektedir.

    Carullah, milli meclis ve parlamentolarda alınan çoğunluk kararını da fıkıh usulündeki icmâ’ya benzetmektedir. Çoğunluğun iradesinin, bir kararın yürürlüğe girmesi için en kısa yol olduğunu ancak bunun doğru, faydalı ve toplum yararına hizmet eden bir karar olduğu anlamına gelmeyeceğini söyler. Hatta azınlık tarafından ileri sürülen bir görüşün bazen daha doğru ve yararlı olabileceğini ifade eder. Bu görüşüne de delil olarak, “Eğer yeryüzündeki insanların çoğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar”[82] ayetini delil getirir.

    Halbuki Fıkıh Usülü’ndeki “icmâ”nın, Carullah’ın bu değerlendirmeleriyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. İcmâ, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in vefatından sonra, herhangi bir asırda şer’î bir konuda müçtehitlerin görüş birliğine varmalarıdır.[83] Bu tarif üzere üzerinde icmâ edilmiş bir dini hüküm, Müslümanlar için kesin ve bağlayıcı delildir; bu hükme muhalefet etmek veya bunu bozmak asla caiz değildir.[84] İcma’nın delil oluşu da ayet-i kerime[85] ve hadis-i şeriflerle[86] sabittir.

    Müslüman âlimlerin ittifakla kabul ettikleri hükümleri kabule yanaşmayan bir kimsenin, yukarıda belirtildiği gibi bütün din ve kültürleri kucaklaması, halkın rasgele görüşünü doğru kabul etmesi oldukça manidardır.

    Musa Carullah’ın, gerek icmâ’yı reddetmesi, gerekse İslami ilimler ve İslam hak mezhepleri ile fıkıh ve kelamcıların tamamen karşısında durması, Fazlurrahman’ın bu konulardaki tutumuyla aynıdır.[87]

    1. g) Musa Carullah’tan, “Hanefi Kitapları Küfür ve Safsata İle Doludur” Anlamına Sözler

    Dini görüşlerindeki hezeyanları dolayısıyla devrin Osmanlı Uleması tarafından ağır eleştirilere maruz kalan ve kitaplarının basım ve dağıtımına yasak konan Musa Carullah, çareyi, Osmanlı âlimlerine, Şeyhülislamlığa ve Hanefi kaynaklarına saldırmakta bulmuştur. Bu bağlamda, o zamanki Vakit Gazetesi’nde Şeyhülislamlığa hitaben bir mektup yazmıştır. Mektubunda özetle şöyle demektedir:

    “… Şeyhülislamlık Makamının benim dört kitabım hakkında İçişleri Bakanlığına bir ferman gönderdiği, güya bu dört kitabın küfriyâtı muhtevi olup, Müslümanları iğfal (tuzak) kastıyla kaleme alındığı için, her nerede bulunursa müsadere lüzumu Bakanlık yetkililerine bildirilmiş.[88] (…) Tarih boyunca hıyanetlerin, fesatların her birinde önayak olagelmiş Şeyhülislamların, Kazaskerlerin ve Müftülerin, Osmanlı Devletini ıslah etmeye azmeden 3. Sultan Selim hadisesinde nasıl hareket ettikleri herkesçe malumdur. (…). Şeyhülislamlık, bütün kadrosuyla, fesatların her birine ya alet oldu ya da rehber oldu. Islahat fikir ve hareketlerine, şeriat namına her defasında savaş açmış ve galip olmuştur(!).[89] (…) Eğer Hanefi kitapları ‘Küfriyat ve safsatadan’ ibaret değilse, benim Kavâid-i Fıkhiyyem de batıl ve safsata olmaz. Eğer onlar safsata ise doğrudur, o zaman benim kitap da safsata olur. …”[90]

    1. Görmez’in kaleme aldığı eserinde naklettiği bu mektuptan yaptığımız alıntında, kitapları aleyhinde verdiği karardan dolayı Musa Carullah, Şeyhülislamlık makamına, Osmanlı âlimlerine ve Hanefi kaynaklarına ağır ithamlar yöneltiyor. “Benim yazdığım kitaplar, Hanefi kaynaklarına uygundur” mu? Demek istiyor, pek belli değil. Ancak, onun görüşlerinin, İslam alimlerinin ve mezheplerin yoluna ters olduğunu, İslami ilimlerle birlikte hak mezhepleri kıyasıya eleştirdiğinden yukarıda söz etmiştik.

    Carullah, İstanbul’da engellendikten sonra, Konya ve Bursa’da da birer medrese açarak Türkiye’de yeniden bir uyanış (!) hareketi başlatmak istemiş. Fakat Musa Carullah’ın bu faaliyetlerine de engel olunmuş.[91]

    Bir asır önce bu fikirlerin sahiplerinin kitaplarının satışına bile izin verilmemiş ama bugün, “meşihat makamı”, aynı düşüncenin önderliğini yapan ateşli savunucularına teslim edilmiş durumdadır. Bu bakımdan neticede “maçın gâlibi Musa Carullah” demektir.

    1. h) Musa Carullah, Kuş Diliyle Tesettür Hakkında Zihinleri Karıştıracak Tutarsız Açıklamalarda Bulunmaktadır

    Mehmet Görmez tarafından yayınlanan “Hatun[92] isimli kitabında yer alan ifadelere göre Musa Carullah, ilk bakışta kadının örtünmesini savunuyor gibi bir izlenim verirken, farklı anlatımlar arasında birbirini nakzeden, örtünme ve kadınla ilgili diğer hükümler konusunda zihinleri bulandıracak açıklamalara yer vermektedir. Kanaatimizce bu yöntemde asıl amaç da zihinleri bulandırmak olsa gerektir. Çünkü bilinen dini hükümlere aykırı olan fikirleri doğrudan serdetmek, toplum tarafından ilk basamakta reddedilecektir. İyi niyetlilik kılıfı altında dini yozlaştıracak inanç ve fikirlerin zerk edilmesi ise daha etkin ve risksiz olacaktır.

    Fazlurrahman’da da aynı özellik görülmektedir. Bu yöntemi benimseyenler, anlatmak istedikleri fikirleri anlaşılsın diye değil, adeta anlaşılmasın, zihinler bulansın diye vermektedirler. Bu durum, inançları sağlam olan İslam toplumu üzerinde yürütülmesi gereken birinci basamak çalışmadır. Bundaki amaç, mevcudu yaralamak ve yıpratmaktır. Önce sersemletme, sonra yıkma, yere serme… Bu sağlanırsa, artık anlaşılır daha net cümlelerle yerleştirilmek istenen bozuk fikirlerin aktarılmasına ve yerleştirilmesi aşamasına geçilecektir. Bu metot, “oryantalizm” yönteminin temel özelliğidir. Oryantalistlerin, İslam itikadına aykırı bir cümleyi sokuşturmak için, bir kitap yazdıklarına şahit olmaktayız.

    Tarihselcilerin yazılarında tercih ettikleri anlatım yöntemi de bu kabildendir. Zira birisi tenkit ettiğinde, “efendim, bu ifadeyle bunu kastetmedik, bu ibareden bu düşünce anlaşılmaz” şeklinde kaçamak yorumlarla töhmetten uzak durmak isteyecekler ve olduklarının dışında görüntü vermeye devam edeceklerdir.

    Bu bağlamda Musa Carullah, Mehmet Görmez tarafından yayına hazırlanan “Hatun” kitabında, bir yandan “kadının avret yerlerini ve ziynetlerini örtmesi vaciptir” diyor, diğer yandan da “kadınların nezaheti sadece örtüde değildir. Asıl örtü insanın nefsindedir. Nefsinde hicap etmeyen hatuna örtü kar etmez. Nefsi iffetli olan kadına da açıklık zarar vermez” demektedir.[93] Ebu’l-Alâ Maarri’den naklettiği şu beyit de onun bu fesadını desteklemektedir:

    Hicap altında, nice hatunlar cinayet işledi, Gözünde örtü olamayan nice hatunlar sadakat gösterdi.”[94]

    Bu dizelerin, tesettürün önemsizliğine işaret ettiği ve açılıp-saçılmanın zarar vermeyeceğine işaret ettiği açıktır. Halbuki ayeti kerimede, örtünme ile “Allah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor” buyurulmaktadır.[95]

    Musa Carullah, kadın-erkek ihtilatı konusunda tercih belirtmeksizin, -sözde- “ihtilat caiz ve hatta gereklidir” diyenlerle, “ihtilat caiz değildir” diyenlerin görüşünü aktarmakla yetinmektedir.[96] Bu açıklamada, İslam âlimlerinin görüşüne zıt bir düşünceyi, doğru hükme eşit bir düzeyde sunma gayreti vardır. Halbuki, sadece ciddi zaruret durumunda, tesettürlü olmak şartıyla kadın erkek ihtilatı caiz görülmüştür, bunun dışında kadın erkek ihtilatını caiz gören makbul bir İslam âlimi olmamıştır.

    Kitabın başka bir yerinde ise, muhtelif cemiyetlerde hatunların yüzlerinin açık olarak hazır bulunmalarının İslam’da yasak olmadığını belirtmektedir. Carullah’ın bu ifadeleri aynı zamanda -yukarıdaki beyanının aksine- kadın erkek ihtilatının caiz olduğunu açıkça belirtmiş olmaktadır.[97]

    Musa Carullah, kadınların vücutlarının üzerinde bulunan güzel elbisenin, organların ve ziynetlerin açığa çıkmasında da bir beis olmadığını belirtmektedir.[98] Halbuki İslam âlimleri, ayeti kerimedeki “ziynetlerini göstermesinler” ifadesinden, kadını süslü gösteren her türlü giysi yanı sıra, takı ve bu takılarla ilgili uzuvları “ziynet” olarak anlamışlardır. Bu husustaki dayanakları da sünnet’tir.

    Musa Carullah, karma-karışık fikir ve anlatım tarzıyla örtü ve saygınlık konularına yer verirken, (örtünme yerine) asıl olanın, hatunların hürmet ve şereflerine saygı duymak olduğuna vurgu yapmakla, kanaatimizce örtünmenin değerini ikinci plana atmış ya da hiçe saymış olmaktadır.[99]

    Bu bağlamda Carullah, hatunların yüzlerini örtmekle sorumlu tutmayan Kur’an’ın[100], onların hürmet yolu ile örtünmelerini pek çok ayette övdüğünü dile getirmektedir.[101] Carullah, İslam âlimlerinin, tesettürü fitneden korunma esasına dayandırdıklarını, bu anlayışın asırlar boyu kadınları hukuksuz uygulamalara ve hapsetmeye zorladığını ileri sürmektedir.[102]

    1. Görmez de hayranı olduğu Carullah’tan aldığı ilhamla, Carullah’a ait bu kitabın “Önsöz”ünde, örtünün, fitne korkusuna dayandırılamayacağını; örtünün, kadınların yüzlerine ve vücutlarına ait değil, hürmetlerine ve hukuklarına ait olduğunu” belirtmektedir.[103]
    2. i) Tesettürü Anlatma Sadedinde Musa Carullah’ın Örnek Verdiği Şiirler Açık-Saçıklığı ve Kadınlara Düşkünlüğü Çağrıştırmaktadır

    Carullah, İslam’a göre kadın ve tesettürün anlatıldığı “Hatun” isimli kitabında, İslâmî hicab kurallarına ve İslam ahlakıyla bağdaşmayacak dizelere de yer vermektedir. Bu şiirlerden bazı örnek satırlar şöyledir:

    Durakladığımızda ve o kadınlar selam verdiklerinde,

    Örtüye ihtiyaç duymayacak güzellikte yüzleri parlardı.”[104]

    İnsanların bakışlarından kıskanıyorsan, Saliha kadına zarar verir mi kem bakışın.[105]

    Kalpte edep perdesi bulunursa hatunların yüzü,

    Sadece safa verir, yalnız nur olur,

    Bir insan gölgesini düşman görürse,

    Ne Hint’te ne de Hotan’da güven bulur.[106]

    Yanımdan geçti, sanki nikabının altında güneş vardı,

    Kaşının biri görünüyor, biri gizlenmişti.”[107]

    “Hayrı yoktur gizli düğünün

    Hayrı olmaz misafirsiz evin

    İnsanların bakışlarından kıskanıyorsan

    Saliha kadına zarar verir mi kem bakışın.” [108]

    Bu dizelerin, namahreme bakışın zevkinden bahsettiği ve harama bakışı meşrulaştırdığı açıktır. Bundan dolayı bu dizeler, Carullah tarafından kadınların yüzlerinin açılması gerektiğinin ısrarla vurgulanmasının ve demagojik yöntemlerle tesettürün karma-karmaşık hale getirilmesinin nedenine ışık tutar gibi. Yüzü açmaktan maksat, dağınık bir tesettür müdür? o da belli değil![109]

    1. j) Musa Carullah’a Göre Kadın Hak ve Hukuk Dahil Her Yönden Erkeğe Eşittir

    Musa Carullah, seçme seçilme, [110] miras[111] ve şahitlikte[112] genel olarak kadının erkeğe eşit olduğunu kabul etmektedir.[113] Ne var ki bu konuda farklı yerlerde çelişkili ifadelerine rastlanmaktadır. Adeta kitabın bir bölümünü bir başkası yazmış gibi. Bir yerde ikili birli taksimi kabul ederken,[114] diğer bir yerde bu taksimin yanlış olduğu belirtilmektedir.[115] Başka bir yerde ise sosyal hayatın nizam ve esaslarına bağlı olarak kadınların mirasta erkeklerle eşit ya da onlardan daha fazla pay alabileceğini ifade etmektedir.[116]

    1. k) Musa Carullah, Peçeyi Kaldıran Türk İnkılaplarını Takdir Etmektedir

    Musa Carullah, peçeyi kaldırdığı gerekçesiyle Türk inkılaplarını “güzel Türk inkılapları” nitelemesiyle övmektedir. Peçenin kaldırılmasıyla hanım efendilerin saygınlığının daha da arttığını ve fitne korkusunu üzerlerinden attığını ileri sürmektedir.[117] Peçe, tesettür için zorunlu bir giysi değilse de o günün örfündeki tesettürün yerine göre bir parçası olabilir. Dolayısıyla o tarihteki tesettür şeklinin kaldırılmasına alkış tutmak, bir nevi tesettürsüzlüğe alkış tutmak demektir. Dolayısıyla bu sözlerde tesettür aleyhine bir duruş söz konusudur.

    Musa Carullah’ın, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Atatürk, İsmet İnönü ve TBMM ile de doğrudan ya da dolaylı ilişkileri olmuş. Görmez’in belirttiğine göre Carullah, 1921’de Türkistan’a gelen TBMM üyesi Soysallı İsmail Suphi Bey’e, yeni Türk devleti yöneticilerine tavsiyelerini ve bir anayasa taslağını ihtiva eden “Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Müracaat” adlı eserini vererek, Mustafa Kemal’e takdim etmesini istemiş.[118] 1925’li yıllarda Ankara’da İsmet İnönü ile de görüşmüş. 1926 yılında Mekke’de katıldığı bir kongre dönüşünde Ankara’ya uğrayarak, Dış İşleri Bakanı Tevfik Rüştü Bey’le sohbet etmiş. Bu sırada, TBMM görüşmelerine katılarak 4-5 saat meclis müzakerelerini dinlemiş. Aynı ziyarette, Başbakan İsmet İnönü tarafından da kabul edilmiş.[119] Ölümünden iki-üç yıl önce ise Carullah, Bombay’da yazdığı “el-Kanunu’l-Medeniyyu’l-İslâmî” adlı eserini, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye ithaf etmiş.[120]

    1. I) M. Görmez’in, Musa Carullah’ın Kitap ve Fikirlerini Yayınlamaktaki Amacı Nedir?

    Musa Carullah’ın hezeyan dolu kitap ve fikirlerinin ağırlıklı olarak M. Görmez tarafından yayınlandığını yukarıda söylemiştik.[121]  İlmi irfanı olan hiçbir kimse, Görmez tarafından yayınlanan Musa Carullah’a ait bu görüşlerin, iyi niyetli ve meşru fikirler olduğunu söyleyemez.

    Buna rağmen M. Görmez, Musa Carullah’ın kitap ve fikirlerini yayınlarken dipnotlar dahil hiçbir yerde herhangi bir itiraz getirmemektedir. Aksine Musa Carullah’a hayranlığını ve fikirlerini benimsediğini sitayişle anlatmaktadır.[122] Buna göre, asıl niyetini bilmeyiz ama Görmez’in, Musa Carullah’ın fikirlerini topluma yaymak ve benimsetmek için yayınladığını söylememizin hatalı olmayacağını düşünüyoruz.

    Esasen Fazlurrahman ve Carullah’ın kitaplarını tercüme edip yayınlayanların ne maksatla bu faaliyeti yaptıklarına tam da akıl erdirebilmiş değiliz… Bir Müslümanın inanmadığı ya da dinine zararlı gördüğü fikirleri işleyen kitapları tercüme etmesi veya yayınlaması düşünülemez.

    SONUÇ

    Kur’an ve hadislerin anlaşılmasını İslam alimleri köklü bir usule bağlamışlardır.  Bu usuller, İslami ilimler içerisinde ittifakla kabul edile gelmiştir. İslami ilimler içerisinde en çok emek sarf edilen ve üzerinde ciddiyetle durulan ilim dalı, hadis ilimleri olmuştur. Çünkü “hadis/sünnet”, İslam’ın ikinci ana kaynağı, Kur’an’dan sonra birinci derece müfessir ve İslam’ın canlı uygulama kaynağıdır. Hadislerin yelpazesinin Kur’an’a göre çok daha kapsamlı olması da hadisler üzerinde titiz olmayı ve daha çok çalışmayı gerekli kılmıştır. Bu kapsamlı çalışmalar ise, hadis ilimlerinin mükemmelliğiyle sonuçlanmıştır. Sünnet’i paralamak isteyenlerin iştahını da bu mükemmellik kabartsa gerektir…

    Öte yandan Batı, tarih boyunca İslam’ı bozma yolunda açık mücadeleler yanında çok çeşitli sinsi planlar da üretmiş ve uygulamıştır. Bugüne kadar bu planların hiçbirisi, ilahi koruma altındaki Dinimize en ufak bir zarar verememiştir. Bu meş’um planlar, son on yıllarda “tarihsellik”, “diyalog” ve “ılımlı İslam” kılıfları içerisinde sunulmaya çalışılmaktadır. Bu rezil planlar, 15 Temmuz 2016 hain darbe teşebbüsü ile adeta taçlandırılmak istenmişse de şükürler olsun Mevla-ı zü’l-Celâl, Devlet adamlarımıza ve milletimize verdiği üstün cesaretle bu ihanete müsaade etmemiştir.

    Kur’an ve hadislerdeki dini hükümlerin bugün itibariyle geçerliliğini yitirdiği tezini savunan “tarihsellik” tezini İslam âlimi görüntüsüyle ortaya atanların başında Fazlurahman ve Musa Carullah gelmektedir. Bunların akıl hocaları, Goldzier ve Schacht gibi Yahudi asıllı İslam düşmanı müsteşriklerdir. Tarihsellik, Fazlurrahman ve Carullah gibi Müslüman görüntülü şahsiyetler eliyle de icra edildiği için, şimdiye kadar olan İslam aleyhtarı çalışmaların en sinsi ve en tehlikelisi durumundadır.

    Günümüzdeki yerli teologların tarihsellikte en çok model aldığı isimlerin başında Fazlurrahman, ondan sonra da Musa Carullah’ın geldiği söylenebilir. Her iki şahsiyetin fikirleri de Schaht ve Goldzier gibi oryantalistlerin düşünceleriyle örtüşmektedir. Fazlurrahman bunu bazen açıkça söyleyebilse de Musa Carullah’da bu şeffaflığı görmek zordur. Her ikisi de usül ilimleri başta olmak üzere İslami ilimleri yıpratmak ve büyük İslam alimlerini kötülemek suretiyle sanatlarını (!) icra etmektedirler. Fazlurrhaman’la Carullah’ın görüşleri aşağı yukarı aynı olsa da Carullah sanatını (!) biraz daha sinsice icra etmektedir. Bu yüzden Carullah’ın, Fazlurrahman’dan daha tehlikeli olduğunu söylemek mümkündür.

    Dini hükümleri muattal kılma yolunda tarihsellik ve Fazlurrahmancılık, “Ilımlı İslam” ve “Dinler Arası Diyalog” müessesinin de bal-kaymağı olmuştur.

    Fazlurrahman’ın ve Musa Carullah’ın görüşleri günümüzde, “Ankara Okulu” namı altındaki bir ekol tarafından yayılmaya çalışılmaktadır. Mehmet Görmez M. Emin Özafşar, Yavuz Ünal, Bünyamin Erul ve Diyanet’teki Kurul Üyeliği sona eren İsmail Hakkı Ünal gibi Diyanet üst görevlilerinin de bu ekole mensup oldukları kamuoyu nezdinde malumdur. Bardakoğlu ve Görmez yönetimindeki Diyanet’in çalışmalarında bu ekolün izleri bariz şekilde görülmektedir. Bardakoğlu dışındaki bu zevatın evveliyatlarındaki İslamcı kimlikleri de âdetâ bu işin tuzu biberi olmuştur. Zira eskiden bilinen bu kimlikleri sayesinde kamuoyuna verdikleri güven sonucunda rahatça çalışabilme avantajı elde etmişlerdir. Belki bu şahsiyetler, karşıt çevrelere İslam’ı güzel gösterme niyetiyle bu yanlış fikirleri benimsemiş de olabilirler. Ancak, bu fikirlerin İslam itikadına aykırılığı gün gibi ortadadır. Her ne amaçla olursa olsun, Fazlurrahman ve Musa Carullah’ın fikirlerinin, İslam itikad ve esaslarıyla bağdaşması şöyle dursun, bu iki zatın, İslami ilimleri yıpratma yoluyla İslam’ı zaafa uğratma gayretinde olduklarını yukarıda somut örneklerle ortaya koyduk.

    Görmez ve ekibinin fikirlerini konuşup yazdıkları dönem, 28 Şubat dönemidir. İcraat süreci ise 2003 yılından bugüne uzanan dönem. 28 Şubat’tan sonraki dönemde Bardakoğlu DİB Başkanı olarak atandıktan hemen sonra Mehmet Görmez de DİB Başkan Yardımcısı olarak atanmıştı. 2003 yılından itibaren dışarıdan da olsa Bünyamin Erul ve Özafşar başta olmak üzere tüm ekibiyle birlikte Görmez, doludizgin yayınları değiştirmeye başlamıştı. 2008’den itibaren ise Özafşar resmen Başkan Yardımcısı olarak dini yayınlar başta olmak üzere yurt dışı ve personel gibi stratejik birimlerin başına geldi. Kontenjandan Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliğine alınan Bünyamin Erul ise o süreçte DİYK’da yayın komisyonu başkanlığına getirildi.  Bu süreçte Diyanet’te neredeyse değişmedik kitap, eğitim merkezlerine ait değişmedik program kalmamıştır. Yeni ortaya konan bu kitapların tamamı, bu üçlünün ekip arkadaşlarının editörlüğü ile hazırlanıp yayınlanmıştır. Hadislerle İslam çalışmasının da bu rüzgârdan nasibini aldığını düşünüyoruz. Söz konusu kitapların maliyetinin önemli bir bölümü Devlet bütçesinden finanse edildiğinden dolayı, kitapların pek çoğu, okullara, öğrencilere, kamu görevlilerine ve halka önü açık olarak meccanen dağıtılmaktadır…

    Cenâb-ı Hakk bizlere basiretler ihsan etsin, encamımızı hayreylesin!

     

    Şubat/2010

    Güncelleme: 20 Temmuz 2017

    Dr. Ahmet GELİŞGEN

    www.ahmetgelisgen.com 

    [1] Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, TDV Yayınları, 1994, Ankara, s. 41.

    [2] Mehmet GÖRMEZ, Musa Carullah Bigiyef, s. 9-50.

    [3] Bkz. Mehmet GÖRMEZ, Musa Carullah Bigiyef, TDV Yayınları, 1994, Ankara; Musa Carullah, Kur’an Sünnet İlişkisine Farklı Bir Yaklaşım: Kitâbu’s-Sünne, (Çev. Mehmet Görmez), Ankara Okulu, 2000, Ankara; Musa Carullah, Hatun (Yayına Haz: Mehmet Görmez. (Görmez, Önsöz’de, kendine rehberlik eden hocası M. Said Hatiboğlu’na ve kitabın yayınlanmasına vesile olan Ömer Özsoy’a teşekkür etmektedir), Kitâbiyat, 2007, Ankara.

    [4] Bkz. Mehmet Görmez, “Kur’an İslamı ve Kitabu’s-Sünne”, (Musa Carullah’ın “Kitabü’s-Sünne”sinde Takriz yazısı), Ankara Okulu, 2000, Ankara, s. V; Musa Carullah, Hatun, s. 7, 8; Mehmet GÖRMEZ, Musa Carullah Bigiyef, s. IX, XI, XII, 159.

    [5] Musa Carullah, İslam’ın Elifbâ’sı (Yayına Hazırlayanlar: İbrahim Maraş, Seyfettin Erşahin), Ankara, 1997.

    [6] Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, s. 157-159.

    [7] Musa Carullah, İslam’ın Elifbâ’sı, s. 79.

    [8] Musa Carullah, İslam’ın Elifbâ’sı, s. 81.

    [9] Musa Carullah, İslam’ın Elifbâ’sı, s. 79.

    [10] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, s. 32.

    [11] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, s. 33.

    [12] İslam hümanizmi arayışı açısından Carullah, Fazlurrahman’a benzemektedir. Bkz. Fazlurrahman, İslam’da İhya ve Reform (İngilizce Baskı Editörü Ebrahim Mousa’nın “Giriş” yazısı), s. 41.

    [13] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, 30, 81, 92, 105, 125,

    [14] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, 32.

    [15]Allah, size hükümlerini açıklamak, size sizden öncekilerin yollarını göstermek ve tövbelerinizi kabul etmek istiyor. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisa, 4/26).

    [16] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, s. 15.

    [17]Allah, size hükümlerini açıklamak, size sizden öncekilerin yollarını göstermek ve tövbelerinizi kabul etmek istiyor. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisa, 4/26).

    [18] Kanaatimizce “oluşturmak için” demek istiyor.

    [19] Musa Carullah, İslam’ın Elifbâ’sı, s. 44.

    [20] “(Müşrikler) çirkin bir iş yaptıklarında ‘biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk’ derler. De ki: ‘Şüphesiz ki Allah çirkin işleri emretmez. Siz bilmediğiniz şeyleri Allah’ın üzerine mi atıyorsunuz?’” (A’raf, 7/28).

    [21] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, s. 25.

    [22] Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, s.159.

    [23] Âraf: 7/28.

    [24]Kim İslam’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o kimse ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” (Âl-i İmrân, 3/85).

    [25] Abdülkerim Zeydan, el-Veciz fî Usûli’l-Fıkh, s. 263-266.

    [26]A’raf, 7/40.

    [27] Ali İmran, 3/91.

    [28] Ali İmran, 3/85.

    [29]Mâide, 5/17, 73. Ayrıca bkz. Mâide, 5/51.

    [30] Musa Carullah, İslam’ın Elifbâ’sı, s. 78.

    [31] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, s. 30.

    [32] Mehmet Görmez çevirisidir.

    [33] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, s. 17.

    [34] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, s. 18.

    [35] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, s. 26.

    [36] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, s. 98.

    [37] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, s. 99.

    [38] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, s. 29.

    [39] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, s. 26.

    [40] Abdülkerim Zeydan, el-Medhal li Diraseti’ş-Şeriati’l-İslamiyye, s. 164.

    [41] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, s. 29.

    [42] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, s.87.

    [43] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, s. 82.

    [44] Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, s. 82.

    [45] Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, s. 82.

    [46] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, s. 21.

    [47] Gazzâlî, Mustasfâ, I/377.

    [48] Şâtıbî, el-Muvâfakât fî Usûli’ş-Şerîa, I/79.

    [49] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, s.87.

    [50] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, s. 93.

    [51] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, s. 92.

    [52] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, s. 92.

    [53] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, s. 92.

    [54] Tehânevî, Keşşâfü Istılâhâti’l-Fünûn, IV/19, 20.

    [55] Tehânevî, Keşşâfü Istılâhâti’l-Fünûn, IV/93.

    [56] Ebu’l-Muîn en-Nesefî, Tebsiratü’l-Edille fî Usûli’d-Dîn, Başak Matbaacılık (DİB Yayınları, Tahkik ve neşre hazırlayan: Hüseyin Atay), Ankara, 2004, I/35; Sadeddîn Taftâzânî, Şerhu’l-Akâid, el-Mektebetü’l-Hanefiyye, Dâru’t-Tıbâati’l-Âmire (ofset), İstanbul, (t.y.), s. 45, 46; Tehânevî, Keşşâfü Istılâhâti’l-Fünûn, IV/94; Ali Arslan Aydın, İslam İnançları Tevhid ve İlm-i Kelam, Sistem Matbaacılık, İstanbul, 1985, s. 129, 130; Şerafettin Gölcük-Süleyman Toprak, Kelam, Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Konya, 1988, s. 291. Keşf hakkında ayrıca bkz. DİA, XXV/315, 319.

    [57] Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, s. 82-105.

    [58] Carullah’ın güzel öğreti dediği şeylerin birincisi, delilsiz hiçbir şeyi kabul etmemek; ikincisi ise, hakikat olduğu ortaya çıkan şeyi inkâr etmemekmiş! (Görmez, Musa Carullah, s. 83). İki esasın birbirine taban tabana zırt olduğuna dikkat ediniz. A. Gelişgen.

    [59] Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, s. 83.

    [60] Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, s. 84.

    [61] Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, s. 84.

    [62] Şerafetin Gölcük-Süleyman Toprak, Kelam, s. 34, 36.

    [63] Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, s. 84.

    [64] Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, s. 85.

    [65] Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, s. 85.

    [66] Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, s. 85.

    [67] Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, s. 86.

    [68] Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, s. 86.

    [69] Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, s. 86.

    [70] Görmez, “Hadislerde Delalet Sorunu”, DİB Güncel Dini Meseleler Birinci İhtisas toplantısı, Tebliğ ve Müzakereler 02-06 Ekim 2002 Ankara, TDV matbaası, Ankara, 2004, s. 225-242; Görmez, “Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metotoloji Sorunu ve Yeni Bir Metodoloji İçin Atılması Gereken Adımlar”, İslami Araştırmalar Dergisi, Cilt, 10, Sayı, 1,2,3, 1997, s. 31-41. Ayrıca bkz. Görmez, Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, s. 60, 78-81, 317.

    [71] Çoğunluk ulemaya göre, meşhur sünnet de itikatta delildir. Maturidilere göre, Kur’an’da temeli bulunan itikadi konular hakkında açıklama getiren sahih “haber- i vahid” de itikadi konularda delil olarak kabul edilmiştir (Bkz. TDV İslam Ansiklopedisi, XXVIII/168).

    [72] Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, s. 107.

    [73] Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, s.130.

    [74] Nahl, 16/44.

    [75] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, s. 92.

    [76] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, s. 81.

    [77] Musa Carullah, İslam’ın Elifbâ’sı, s. 44.

    [78] Musa Carullah, İslam’ın Elifbâ’sı, s. 45.

    [79] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, s. 123, 124.

    [80] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, s. 124, 125.

    [81] Musa Carullah, Kitâbu’s-Sünne, s. 125.

    [82] En’am, 6/116.

    [83] Abdülkerim Zeydan, el-Veciz fî Usûli’l-Fıkh, s. 179.

    [84] Abdülkerim Zeydan, el-Veciz fî Usûli’l-Fıkh, s. 182.

    [85]Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra peygambere karşı çıkar, mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir. (Nisâ, 4/115).

    [86] Peygamber (s.a.v.), “Şüphesiz ümmetim hiçbir sapıklık üzerinde birleşmez” buyurmuşlardır. (Tirmizi, Fiten, 7; İbn Mace, Fiten, 8). Bu konuda Rasülüllah Efendimiz’in duası da vardır (Dârimî, Fiten, 1).

    [87] Bkz. Fazlurrahman, İslam, s. 328, 343; Tarih Boyunca İslami Metodoloji Sorunu, s. 17, 18, 49, 50, 69-71, 136-138, 163.

    [88] Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, s.179.

    [89] Musa Carullah, Hatun, (Yayına Hazırlayan: Mehmet Görmez), s. 184.

    [90] Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, s.188.

    [91] Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, s. 177.

    [92] Musa Carullah, Hatun, s. 9, 10.

    [93] Musa Carullah, Hatun, s.135.

    [94] Musa Carullah, Hatun, s.134.

    [95]Ahzab, 33/33.

    [96] Musa Carullah, Hatun, s.134.

    [97] Musa Carullah, Hatun, s.52.

    [98] Musa Carullah, Hatun, s.49. (Bu ifadelerle Carullah, vücut hatlarını belli olmasını kastetse gerektir. Halbuki vücut hatlarını veya vücut tenini belli eden elbise tesettür kabul edilmemiştir. Ayet-i kerime, ziynet namına olan şeylerin, namahrem erkeklere gösterilmesini de yasaklamıştır. Nur, 24/31; Bkz. Sâbûnî, Revâiu’l-Beyân, el-Mektebetü’l-Asriyye, Beyrut, 2015, II/149,150).

    [99] Musa Carullah, Hatun, s.45-54,139; Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, s. 150, 151.

    [100] Kuran’da bu konu açık değildir. Detayı sünnetten anlıyoruz. Bunun da farklı boyutları vardır. Bkz. Nur, 24/31; Sâbûnî, Revâiu’l-Beyân, II/149, 150.

    [101] Musa Carullah, Hatun, s.55.

    [102] Musa Carullah, Hatun, s.139.

    [103] Musa Carullah, Hatun, 2007, s.9.

    [104] Musa Carullah, Hatun, s.48.

    [105] Musa Carullah, Hatun, s.54.

    [106] Musa Carullah, Hatun, s.54

    [107] Musa Carullah, Hatun, s.47.

    [108] Musa Carullah, Hatun, s.54

    [109] Tesettürle ilgili olarak bkz. Sâbûnî, Revâiu’l-Beyân,  II/147.

    [110] Musa Carullah, Hatun, s.64.

    [111] Musa Carullah, Hatun, s.64, 116.

    [112] Musa Carullah, Hatun, s.64, 115, 116.

    [113] Musa Carullah, Hatun, s.64.

    [114] Musa Carullah, Hatun, s.109.

    [115] Musa Carullah, Hatun, s.114.

    [116] Musa Carullah, Hatun, s.110. Bkz.114-116.

    [117] Musa Carullah, Hatun, s.57.

    [118] Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, s. 176.

    [119] Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, s. 176.

    [120] Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, s. 39.

    [121] Carullah’ın, “İslam’ın Elifbâ’sı” adlı kitabının da Seyfettin Ersoy ve İbrahim Maraş tarafından yayına hazırlandığını yukarıda söylemiştik. Mehmet Görmez Bey’in Eşi Hatice Kübra Görmez tarafından da Carullah’ın, “İslam Şeriatının Esasları” adlı kitabı, OTTO yayınları tarafından basılmıştır.

    [122] Bkz. Mehmet Görmez, “Kur’an İslamı ve Kitabu’s-Sünne”, (Musa Carullah’ın “Kitabü’s-Sünne”si Takrizi), s. V; Musa Carullah, Hatun, s. 7, 8; Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, s. IX, XI, XII, 159.

  6. GÖRMEZ, “SAHİH-İ BUHARİ MUHTASARI TECRÎD-İ SARÎH TERCEME VE ŞERHİ” ADLI HADİS KİTABINA KONAN AMBARGO SEBEBİNİ AÇIKLIYOR!

    Kısa ifade ile “Tecrîd-i Sarîh Tercemesi” olarak anılan “Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Terceme ve Şerhi”, Ebü’l- Abbâs Zeynüdddin Ahmed b. Ahmed ez-Zebîdî rahmetullahi aleyh (vefatı, Hicri, 893) tarafından “Sahih-i Buhâri”nin muhtasarı olarak tertiplenmiştir. Zebidî, bu çalışmasında, Sahih-i Buhâri’deki tekrarları düşerek ve hadislerin senetlerini kaldırarak, Buhari hadislerine okuyucunun kolayca ulaşmasını amaçlamıştır.MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Zebîdî’nin bu eseri, Cumhuriyet’in ilk yıllarında TBMM kararı ve Mustafa Kemal’in onayıyla tercüme ve şerh edilmek üzere Osmanlı’nın son dönem alimlerinden Dârulfünün Müderrisi Babanzâde Ahmed Naim Bey (1872-1934)’e verildi. Ahmet Naim, mukaddime ve ilk iki cildi hazırladıktan sonra vefat edince görev, büyük hadis alimi ve Afyon Mebusu Kâmil Miras (1874-1957)’a devredildi. Kâmil Miras tarafından eser tamamlandı. 12 cilt ve bir fihrist haline gelen eserin basımı görevi de o gün itibariyle Diyanet İşleri Başkanlığına tevdi edildi.

    Eser’in ilmi değeri, erbabı tarafından oldukça takdire şayan bulunmuştur. Bu bakımdan, devlet kitabı olması hasebiyle de öğrencisinden hocasına, memurundan amirine, işçisinden patronuna, yediden yetmişe her seviyede Anadolu insanının kolayca temin edebildiği kaçınılmaz bir başvuru ve kaynak kitabı haline gelmişti. Tâ ki, (Görmez’in 2002 yılındaki toplantıda serdettiği ifadelerinden anlaşıldığına göre) 2000’li yılların başında ambargo getirilene kadar… Görmez, eserin basımının durdurulmasına karar verilen Diyanet toplantısında, İsmail Hakkı Ünal’la birlikte kendisinin de bulunduğunu söylüyor.[1]

    Her dönemde Diyanet tarafından oldukça ucuza basılıp halkın hizmetine sunulan “Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Terceme ve Şerhi”nin yayından kaldırılma sebebini Mehmet Görmez, Diyanet’in, Güncel Dini Meseleler Toplantısı’nda açıklıyor:

    “Kültüre dayalı yorumlar bulunması, özellikle kadınla ilgili konularda zayıf ve uydurma hadislerle dolu bir kitap olması!..” [2]

    Evet bunu, Mehmet Görmez söylüyor. Hangi hadisler için söylüyor? Buhari-i Şerif hadisleri hakkında söylüyor…

    Halbuki Buhâri’nin hadisleri, ulema tarafından en sahih hadis kaynağı olarak kabul edilmiştir. Bu hususta ulema, görüş birliği içerisindedir.[3] Buhari’de “Terâcim” denilen bab başlıklarında yer alan az sayıdaki muallak olan hadisleri dahil olmak üzere, tüm hadislerinin muttasıl ve sahih oldukları konusunda herhangi bir problem yoktur.[4] İbn Salâh, ilim ehli fukahanın şu konuda ittifak ettiği görüşünü nakletmektedir: “Bir kimse, Buhârî’deki bütün hadislerin sahih olduğuna ya da bu hadislerin tamamının Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sözü olduğu konusunda talaka yemin etse, talak vaki olmaz.[5] Aynı iddiayı Suyûtî de nakletmektedir.[6]

    Öyleyse, “Buhari’nin şu hadisi çağdaş anlayışa uymuyor, dolayısıyla bu hadis zayıftır, uydurmadır” diyenlerden iyi niyetli olanların ya anlayışları yeterli değildir ya da o hadisi anlamak için hadis şerhlerine müracaat etmemişler demektir. Kötü niyetliler hakkında ise zaten denecek bir şey yoktur.

    Mehmet Görmez, İstanbul’da düzenlenen I. Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantısında, Türkiye’nin çok ciddi bir hadis kaynağı sorunu olduğunu dile getirdikten sonra, sahih hadislerden oluşan yeni bir hadis külliyatının oluşturulması için ikinci Büyük Millet Meclisinde Mustafa Kemal Atatürk’ün huzurunda ittifakla alınmış bir karardan söz etmekle, adeta ileride yapacağı bu çalışmaya atıfta bulunmaktadır.[7]

    Bu karara istinaden o dönemden beri Diyanet tarafından basılan “Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi”nde, kültüre dayalı yorumlar bulunması, özellikle kadınla ilgili konularda zayıf ve uydurma hadislerle dolu bir kitap olması dolayısıyla bu eserin basımına son verdiklerini dile getirmektedir.[8]

    Yani, Atatürk’ün bile tahammül ettiği “Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Terceme ve Şerhi”ne, bu dönemde Bardakoğlu ve Görmez ekibi tarafından da tahammül edilemiyor ve bu yüzden kitabın basımı hala yapılmıyor. Yerine ise “Hadislerle İslâm” çalışması konuyor. Basına yaptığı konuşmada Görmez, bu çalışmanın, Atatürk’ün geçmişte aldığı kararın gerçekleştirilmesi amacına yönelik olduğunu ifade etmektedir. (CNN Türk TV, 23.06.2006 tarihli Taha Akyol Programı). Basılacak kitabımızda ya da ondan ayıracağımız bir makalede, “Hadislerle İslâm” adlı çalışmanın durumundan ve bu eserdeki “ılımlı İslam” izlerinden size bahsedeceğiz inşallah!

     

    12 Nisan 2017

    Dr. Ahmet Gelişgen

     

    [1] Güncel Dini Meseleler Birinci İstişare Toplantısı – I / 15-18 Mayıs 2002, İstanbul, DİB baskısı, Ankara, 2004, s. 350).

    [2] Güncel Dini Meseleler Birinci İstişare Toplantısı – I / 15-18 Mayıs 2002, İstanbul, DİB baskısı, Ankara, 2004, s. 350).

    [3] Suyûtî, Tedribü’r-Râvi, I/161.

    [4] İbn Salâh, Ulûmü’l-Hadîs, s. 24.

    [5] İbn Salâh, Ulûmü’l-Hadîs, s. 26.

    [6] Suyûtî, Tedribü’r-Râvi, I/203.

    [7] Bkz. Güncel Dini Meseleler Birinci İstişare Toplantısı – I / 15-18 Mayıs 2002, İstanbul, DİB baskısı, Ankara, 2004, s. 350.

    [8] Bkz. Güncel Dini Meseleler Birinci İstişare Toplantısı – I / 15-18 Mayıs 2002, İstanbul, DİB baskısı, Ankara, 2004, s. 350.

  7. MEHMET GÖRMEZ “KUR’AN İSLAMI”NIN NERESİNDE?

    (Başka Bir Yazımızın Bir Bölümüdür)MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Tarihte “Kur’âniyyûn”, “dinde delil olarak sadece Kur’an’ı kabul ederiz, sünnet de dahil olmak üzere, başka hiçbir şeyi dini delil olarak kabul etmeyiz” diyen ve bu düşüncesiyle itikadi sakatlığa düşen bir fırkadır. Bu anlayışın savunduğu dini anlayışa, “Kur’an İslamı” denmektedir. Kur’an İslam’nın nasıl bir afet olduğunu bu yazıyı aldığımız makalemizde geniş bir şekilde inceledik. Bu yazıda, sadece eski DİB Başkanı Mehmet GÖRMEZ Bey’in konuya bakış açısına temas etmek istiyoruz. (Bkz. http://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=161#2108 ).

    DİB tarafından 2001 yılında Kutlu Doğum haftası münasebetiyle Ankara’da düzenlenen “İslam’ın Anlaşılmasında Sünnet’in Yeri ve Önemi” konulu sempozyumun Ali Bardakoğlu başkanlığındaki II. Oturum Müzakeresinde Görmez, “hadis karşıtı söylem” olarak da ifade edilen “Kur’an İslamı” söyleminin eskiye dayanmadığını, aksine yakın çağlarda yeni ortaya çıkmış bir anlayış olduğunu belirterek bu konuda müstakil bir çalışmanın yapılmasını ısrarla talep etmekte ve bu konunun tartışılmasını istemektedir. Şöyle ki:

    Sünnet/hadis karşıtı söylemler yahut Kur’an İslamı söylemi, aslında modern zamanlarla ilgili bir söylemdir. Gelecek tasarımı olan bir ideoloji. Bu ideolojinin iki temel felsefesi var, iki temel görüşü var. Biri Kur’an’a yöneliktir, biri sünnet’e yöneliktir. Kur’an’a yönelik temel düşüncesi, Kur’an her asra uygun yorumlanacak bir metindir. Sünnete yönelik temel düşüncesi ise, sünnet dinin kendisi değil, Kur’an’ın ilk asrının uygulamasıdır. Eğer siz, bu asırdaki uygulamayı ebedileştirirseniz, ideolojinin birinci ayağı tatbik imkânı bulamıyor. O zaman siz Kur’an metnini her asra göre yorumlayamıyorsunuz. Temel felsefe bu. Bu iki şey üzerinde bina edilen Kur’an İslam’ı söylemi ortaya çıkıyor.”[1]

    Kur’an İslam’ı hakkında dünyada yapılan çalışmalardan söz ettikten sonra Görmez devamla şunları söylemektedir:

    “Buralarda az önce ifade ettiğim bu temel felsefe bütün detaylarıyla ortaya konulmuş ve tartışılmıştır. Yani, Kur’an her asra uygun tatbik edilecek bir metin olduğunu ve bunun önünde en büyük engelin sünnet ve hadis teşkil ettiği. Dolayısıyla böyle bir oturumda, mutlaka, bizzat bu ideolojinin doğrudan ele alınarak tartışılması lazım. Hatta Hayri Hoca’nın (Kırbaşoğlu) bir teklifi vardı, keşke bu söylemin ele alınabileceği bir sempozyum düzenlenebilseydi.”[2]

    Görmez, yukarıdaki metinde geçen “bizzat bu ideolojinin doğrudan ele alınarak tartışılması lazım” ifadesiyle, “Kur’an her asra uygun tatbik edilecek bir metin olduğunu ve bunun önünde en büyük engelin sünnet ve hadis teşkil ettiği[3] anlayışının gündeme alınmasını istemektedir.

    Bir kimse peşinen reddettiği bir görüşün gündeme alınarak tartışılmasını istemesi mümkün değildir. Bu durum, Görmez’in “Kur’an İslamı” anlayışını benimseyip benimsemediği konusunda ciddi bir kuşku uyandırmaktadır. Nitekim bu kadar riskli görüşlerin doğrudan ilim heyetine sunulması mümkün değildir. “Tartışmalı” sözcüğü, genele aykırı görüş ileri süren bilim adamlarının en çok başvurdukları bir sığınma limanıdır. Genelde tarihselcilerin, tepki çekmemek, ilk hamlede reddedilmemek ve iddiaya taraftar bulmak amacıyla genel anlayışa aykırı görüşlerini doğrudan ifade etmek yerine bu şekildeki bir yaklaşımla konuyu ele alırlar. Yoksa hiç kabul edilmeyecek bir görüşün nesi tartışılsın ki? Bir kimsenin, kendisinin kabul etmediği ve kimsenin bilmediği hatta zararlı bulduğu bir görüşün kamuoyuna duyurulacak şekilde büyük sempozyumlarda tartışılmasını istemeyeceği açıktır. Heyecanla anlattığı bu konuyu Görmez, tartışılmasını istemekte ve arkasından, Kur’an İslam’ının ne demek olduğunu açıklamaktadır.

    Yukarıdaki felsefi cümleler tahlil edilmeden herkes tarafından anlaşılması mümkün değildir. Asıl olarak ise, töhmetten uzak durmak için İslam kamuoyuna zıt olan bu tür fikirler, balıksırtı bir anlatımla ve kuşdiliyle ifade ediliyor. İşin uzmanı tarafından irdelenmeyen bu tür ifadelerin anlaşılması bir hayli zordur.  Her şeyden önce, İslam itikadına aykırı bir konu hakkında “tartışmalıyız/tartışılmalı” deniliyorsa, o konu hakkında kamuoyu bir tarafa yönlendirilmek isteniyor demektir.[4]

    Yukarıdaki alıntı metinde yer alan Görmez’e ait ifadeleri şöyle açıklayabiliriz:[5]

    Görmez’ in ’Kur’an İslamı’ bağlamında anlattığına göre ‘sünnet’, dinin kendisi değil, aksine Kur’an’ın ilk asırdaki uygulamasıdır. Sünnet dinin kendisi olsaydı, her asırda kıyamete kadar Müslümanlar için bağlayıcı olurdu. Aynı şekilde Kur’an’ı da indirildiği devirdeki hükümleriyle sabitlemiş, dolayısıyla Kur’an’ın çağa göre yorumlanmasını engellemiş olurdu(!). Tarihsel olması dolayısıyla “sünnet”, o devirde kalmıştır. Dolayısıyla bu devirde bağlayıcılığı yoktur(!). O devirde canlı yaşamıştır, bu devire o günkü haliyle taşırsanız ölü bir ceset gibi olur (!) adeta. Kur’an-ı Kerim, her asra yönelik olduğuna göre, her asırda çağa göre yorumlanması mecburidir(!). Asr-ı Saadetteki haliyle sünnet’in, her devirde geçerli olduğu söylenirse, bu takdirde Kur’an çağdaş yoruma kapatılmış olur. Bu da Kur’an’ın evrensellik ilkesine aykırıdır (!).”

    Kur’an İslamı’nın diğer adı, Görmez’in ifade ettiği gibi “hadis/sünnet karşıtı söylem”dir. Görmez’in konuşmasında ifade ettiği bu ifadelerin bir kısmı, kendisinin başında bulunduğu TDV tarafından 2008 yılında yapılan kitabın basımında, Yani, Kur’an her asra uygun tatbik edilecek bir metin olduğunu ve bunun önünde en büyük engelin sünnet ve hadis teşkil ettiğicümlesinin sonuna, “defaatle tekrarlanmıştır” ilavesi yapılmıştır. Bu ilave olmadan, yani konuşmanın aslına göre, “Kur’an her asra uygun tatbik edilecek bir metin olduğunu ve bunun önünde en büyük engelin sünnet ve hadistirsözü, doğrudan Görmez’e ait olmaktadır. Yapılan ilave ile, söz başkalarına isnad edilmiş gibi olmaktadır. Başkasına da isnad edilse, bu sözlerin ısrarla gündeme alınmasının istenmesi ve uzun uzadıya bu düşüncenin üzerinde durulması Görmez’in bu konuya ilgi duyduğunu ortaya koymaktadır.

    Yukarıdaki alıntı metin, basılı kitaptan yeri gösterilmekle birlikte, orijinal CD dökümlerinden alınmıştır. CD’den dökülmüş bu ifadeler elimizde mevcuttur. Başka bir makalesinde de Görmez, hadislerin dini serbest yorumlamaya engel olduğunu daha açık bir ifadeyle belirtmektedir.[6]

     

    Üzülerek ifade edelim ki Kur’an İslamı anlayışı, son 15 yılda toplumumuzu kuşatmış durumdadır. Diyanet İşleri Başkanı ve ekibinin tenkit edilen özel görüş ve söylemlerinin yanı sıra, kurum olarak Diyanet’in bu konularda toplumu aydınlatıcı açıklamalarda bulunmamasının bunda büyük payı vardır.

    Mevla hepimizi, özellikle itikadi tehlikeden muhafaza eylesin!

    23.11.2017

    Dr. Ahmet GELİŞGEN

    www.ahmetgelisgen.com

     

    [1]İslam’ın Anlaşılmasında Sünnetin Yeri ve Önemi –Kutlu Doğum Sempozyumu 2001-, TDV Yayınları, Ankara, 2008, s. 268.

    [2]İslam’ın Anlaşılmasında Sünnetin Yeri ve Önemi –Kutlu Doğum Sempozyumu 2001, TDV Yayınları, Ankara, 2008, s. 269; Görmez, “Hadislerde Delalet Sorunu”, DİB Güncel Dini Meseleler Birinci İhtisas toplantısı, Tebliğ ve Müzakereler 02-06 Ekim 2002 Ankara, TDV matbaası, Ankara, 2004, s. 229. Ayrıca bkz: 2001 yılında Kutlu Doğum haftası münasebetiyle Ankara’da düzenlenen “İslam’ın Anlaşılmasında Sünnet’in Yeri ve Önemi” konulu sempozyumun Ali Bardakoğlu başkanlığındaki II. Oturum Müzakeresi Dökümü Notları, s. 16.

    [3] Konuşma metni döküm notlarından alınmıştır. Sempozyumun basıldığı kitapta, yumuşatma amacıyla olsa gerek ki cümleye, “defaatle tekrar edilmiştir” ilavesi yapılmıştır.

    [4] Ayrıca bkz. Güncel Dini Meseleler Birinci İstişare Toplantısı – I (15-18 Mayıs 2002), İstanbul, (DİB baskısı, Ankara, 2004), s. 68, 69, 120, 121.

    [5] Görmez’in Kur’an İslam’ı ile ilgili söylemlerinin tarafımızca yapılan açıklamasıdır.

    [6] Orijinal ifade şöyledir: “İctihada kaynaklık etmesi gereken her rivayet serbest içtihadın önünde bazen bir engel olmuştur ve içtihadın alanını daraltmıştır.” (Görmez, “Hadislerde Delalet Sorunu”, DİB Güncel Dini Meseleler Birinci İhtisas toplantısı, Tebliğ ve Müzakereler 02-06 Ekim 2002 Ankara, TDV matbaası, Ankara, 2004, s. 229).

     

  8. DİYANET’İN “FETÖCÜLÜK RAPORU” BAĞLAMINDA

    DİB BAŞKANI GÖRMEZ VE FETÖ

    Diyanet, 15 Temmuz faciasından hemen sonra, 3-4 Ağustos 2016 tarihlerinde Din Şûrası olağanüstü toplamış ve 15 Temmuz faciasına ilişkin bazı kararlar yayınlamıştı. Yaklaşık 1 yıl sonra da “Fetöcülük Raporu” hazırlayan Diyanet, bu raporu da kamuoyuyla paylaştı. Bu raporla, Diyanet Reisi’nin kurumdaki tutum ve çalışmaları arasında bir dizi tutarsızlıkların bulunduğu gözlerden ırak değildir.MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Kamuoyunda en büyük şaşkınlığı oluşturan fenomenlerin başında Görmez’in Fetö’ye mektup iddiasının yer aldığını biliyoruz. Basında yer alan habere göre, 2013 Nisanı’nda Görmez, Fetö’ye gönderdiği kitabın başına, kendi el yazısıyla methiyeler dizmişti. Görmez imzalı, mektup mahiyetindeki bu yazıda, gönderilen hadis çalışmasını Fetö’nün yüksek anlayışının tenkidine arz etmekten dolayı şerefyab olduğu dile getirilmiş. Acziyet duyguları içerisinde de Fetö’ye sıhhat, afiyet ve uzun ömür niyazıyla selam, hürmet ve muhabbetler sunulmuş. Hatırlanacağı üzere bu mektubun basında yer almasından sonra, ortalığa uzunca bir sessizlik hâkim olmuştu. Sessizlik üzerine iddia medyada daha çok deşelenince, bazı ütopik savunmalara başvurulmuş, ancak bu savunmalar kamuoyuna çok da inandırıcı gelmemişti.

    Bu mektubun hakikat olması ihtimalinde de şaşılacak bir durumun olmadığını söylemek zor değildir. Zira Görmez Diyanet’inde, hakikati gün gibi ortada olan daha başka şaşılacak icraatlar var. Aşağıda bunlardan bazılarına temas edeceğiz.

    1) Görmez’in, Kazakistan Emekli Daire Başkanı ve Burkina Faso Müslümanlarının Liderlerinden nakille anlattığı, Fetö’den nefret sebeplerini sıralayan vidosunda, pek çok çelişki ve tutarsızlıkların olduğu görülmektedir. (Bkz. https://www.youtube.com/watch?v=axO96nDytJY).

    Görmez’in, linkini verdiğimiz bu vidoda anlattıklarını, tarihi süreç ve vakıalar bağlamında bir analiz edelim.  Anlatılanla vakıalar arasında büyük bir tutarsızlık var. Kendi ifadesiyle bir grup 2009 yılında, diğer grup da üç hafta önce gelip Fetö’den nefret sebeplerini kendisine bildirmişler güya. Konu ile ilgili çelişki ve tutarsızlıkları şöyle sıralayabiliriz:

    1. a) Bu anlatılar sahihse, bir DİB Başkanı, kendi ülkesindeki zararlı dini bir fenomeni, yabancı misafirlerden tesadüfen mi öğrenecekti acaba?
    2. b) Görmez, 2009’da dinlediği Fetö olumsuzluklarını neden o tarihlerde hiç gündeme getirmedi de 15 Temmuz 2016 faciasından sonra anlattı. Demek ki 15 Temmuz olmasaydı, bunlardan yine de söz etmeyecekti. Darbe başarısız olun Fetö düşünce ancak konuşabildi. “Ba’de harabi’l-Basra”, bunun kime yararı var acaba?

     

    1. c) Görmez, bu görüşmeden ne kadar büyük ders almış ki (!), 2009’dan yıllar sonra Fetö’yü göklere çıkartan ve kendini de yetiştirdiğini itiraf eden, sözde 100 tane alimin hazırladığı hadis çalışmasını da tenkit ve ıttılaına arz ediyor. Dikkat edilirse tevazu için görev sıfatını (DİB Başkanı) da yazmıyor.
    2. d) Kamuoyunda ayyuka çıkan bilgilere göre, 17/25 Aralıktan sonra Diyanet Müfettişlerce ilk hamlede hazırlanan 70 kişidenoluşan Fetöcü personelin ihraç raporları, 8 ay kadar bir geciktirmeden sonra Sayın Cumhurbaşkanımıza yapılan şikâyet sonucunda ancak uygulamaya konulabilmiş. Yine kamuoyunda yayılan duyumlarda Görmez’in, Atama Yer Değiştirme Kuruluna, “bu işin bir de yarını var, raporlarınızı bir daha gözden geçirin anlamında bir talimat vererek işi sekiz ay kadar savsakladığı belirtilmektedir.Halbuki Diyanet’te, müfettişlerin sonuca bağlayıp teslim ettikleri raporlar, en geç bir-iki ay içerisinde onaylanıp uygulanır…
    3. e) Görmez ve Özafşar gibi ekibi, Fetöcülüğün gerçekten karşısındaysa, darbe girişimi sonrasında ilk hamlede Fetöcülükten ihraç edilen ve tutuklanan Diyanet Stratejik Daire Başkanı, 17/25 Aralıktan sonra neden “Fetöcü personeli araştırma komisyonu başkanı yaptı?.. Ayrıca bu şahsın, tamamlayıp bitirdiği ABD/Newyork Müşavirliği/Ataşeliği serüveni de vardır. Dinler Arası Diyalog Dairesi Diyanet’te neden kuruldu? Müdürlük olarak ilk kurulduğunda da bu birime müdür olarak ilk atanan kişi de Fetöcülükten ihraç edilen mezkur Daire Başkanıydı.Bu dairenin adının 15 Temmuz’dan sonra “Dinler ve Kültürler Arası İlişkiler Dairesi” olarak değiştirilmesi neyi değiştirir acaba?

    2) Görmez’in bizzat kendisinin, 15 Temmuz’dan sonra, emrindeki bazı personeli Fetöcülük tehdidiyle yalancı şahitliğe zorlayarak, husumeti olan bazı şahıslar hakkında, kurumdan ayrılanlarlar da dahil olmak üzere “kripto Fetöcü” suçlamasıyla ilgili makamlara iftiraen raporlar gönderdiği ortaya çıkmıştır. Bu vahametten bütün resmi makamlar haberdardır.

    Bu iftiraya uğrayanlardan birisi de yapılan akıl almaz mobingler sebebiyle 4 yıl evvel Diyanet’teki DİYK Uzmanlığı görevinden başka bir kuruma Bakanlık Müşaviri olarak naklolan “Fakir“dir. 1990 yılında, Antalya Müftülük- Vaizlik hizmet öncesi eğitim kursundan dönem arkadaşım olan ve halen DİYK Üyesi olan bir zatı makamına çağırarak, “senin de Fetöcülük raporun geldi” tehdidiyle söze başlayarak aleyhime şahitliğe zorlamıştır. O arkadaşın bu iddiayı reddetmesine rağmen, aleyhimde Fetöcü raporu düzenlenip gönderilmiş ki, üç gün sonra dostlar aracılığıyla ilgili kurumlardan konu ile ilgili tarafımdan bilgi istendi. (Bu arkadaş bugün Diyanet’te afaroz edildi, kendisine hiçbir görev verilmiyor. Seçim sonucu Bakanlar Kurulu kararıyla atanmamış olsaydı, sanırım çoktan kendini sokakta bulurdu). Fikirlerini tenkit etmem dolayısıyla, iki yıl boyunca aleyhimde açılan iki yüce divan soruşturmasından netice alamayınca, kurumdan ayrılmış olmama rağmen, sönmeyen kini 4 yıl sonra eline geçen fırsatta bu şekilde tecelli etmiş. Mevla’nın yardımı ve arkadaşın yiğitliği sayesinde bu çirkeflik ortaya çıkmıştır. Ama ne yazık ki bu karakterdeki bir DİB Başkanı hala en mukaddes görevin başında!..

    Ne gariptir ki, 15 Temmuz’dan sonra elin fırsat geçen Görmez tarafından “kripto Fetöcü” iftirasına maruz kalan bu Fakir’e, aynı Görmez tarafından, Almanca’dan 70’in üzerinde puanımın olması da ileri sürülerek 2006 ve takip eden yıllarda, üç dönem boyunca Almanya veya Avusturya’ya Din Hizmetleri Müşavirliği teklif edilmiştir. Bunun için yurt dışı müşavirlik sınavlarına müracaat etmem istenmiştir. Bu teklifler karşısında Türkiye’deki hizmet alanımı tercih ettiğimi belirtince de afaroz sürecim başlamıştır.

    3) Fetöcülüğün fikri temeli olan ılımlı İslam ve Dinler Arası Diyalog çalışmaları Diyanet’te 15 senedir doludizgin devam ettiği halde, bu çalışmalar bağlamında ortaya çıkan matbuat ve bunları icra eden zihniyet Diyanet’ten uzaklaştırılmadığı sürece, durumu kurtarmak için hazırlanan “Fetöcülük Raporu” ne işe yarar ki? Diyanet’te yaklaşık 15 senedir var olan “Dinler Arası Diyalog Dairesi”nin adının, 15 Temmuz ihanetinden sonra “Dinler ve Kültürler Arası İlişkiler Daire Başkanlığı” olarak değiştirilmesiyle, bu daire kapatılmış mı oluyor acaba?

    4) 26 Temmuz 2017’de açılanan “Fetö Raporu”nun “Sunuş” başlığı altında Görmez, ilgili mevzuat çerçevesinde Diyanet İşleri Başkanlığına, “Toplumu din konusunda aydınlatmak” gibi yüksek bir görevin verildiğinden ve İslam dininin temel hedefleri arasında “dinin korunması”nın önemli bir yer tuttuğundan söz etmektedir.

    İyi güzel de -yukarıda anlatılanlar da göz önüne alındığında- 15 Temmuz darbe girişimine kadar Sayın Görmez’in bu sorumluluğunu neden hatırlamadığı ve dinin bu hedefini neden gözetmediği sorulmaz mı?

    5) Rapordaki aynı başlık altında Görmez, bir yanda Diyanet’in görevinin “Toplumu din konusunda aydınlatmak” olduğunu belirtirken, diğer yanda da “FETÖ/PDY ve benzeri zihniyete sahip olan yapıların inancımızı ve insanımızı sömürmesine engel olmak için, köklü ilim geleneğimizden beslenen sağlıklı bir din anlayışının desteklenmesi ve yaygınlaştırılmasının zaruri olduğu”ndan söz etmektedir. Bunun yanında Görmez, “Diyanet İşleri Başkanlığının ve İlahiyat Fakültelerinin ürettikleri sağlıklı dini bilgiyle insanımızın din güvenliğine katkıda bulunmaları gerektiğini” de dile getirmektedir.

    Görmez’in bu ifadeleri bağlamında düşünürsek, Diyanet ve İlahiyat “din üretimi” yapacaksa, elimizde bize kadar gelen “sahih bir din” yok demektir. Sünnetin bir model olarak bize kadar gelmediğini ve İslami ilimlerde ifade edilenlerin sahih bir din yansıtmadığını çok yerde söyleyen de Görmez kendisidir. Bu takdirde, elde olmayan bir dinle Diyanet, toplumu nasıl aydınlatacaktır? Güya “sahih dini bilgi”, Diyanet ve İlahiyat tarafından ortaklaşa “üretilecek” ve üretilen bu çağdaş dini bilgiyle toplum aydınlatılacak… Bardakoğlu’nun DİB Başkanlığından bu yana Diyanet ve Görmez Ekibi, bu söylemi sakız gibi ağızlarında çiğneye gelmişlerdir. Bize göre, 15 yıldır çiğnenen bu sakızın gerçeği, bugüne kadar oluşmuş İslami İlimlerle ortaya konan gerçek dinin dışında, “diyalog” ve “ılımlı İslam” a uygun bir dini bilgidir. Diyanet üst yönetiminin 15 senedir bu arayışta olduğunu da bütün belgeleriyle ve bu süre zarfında Diyanet’te yapılan çalışmalarla birlikte ortaya koymuş durumdayız. 15 Temmuz facialarına rağmen, bu tutum ve arayıştan tövbe edip hakikate yönelme azmi şöyle dursun, bize ulaşan “sahih bir dini bilginin olmadığı iddiasıyla yeni bir dini anlayışın üretilmesi” amaç ve ideali, söylemler arasına hala daha sinsice yerleştirilmektedir.

    6) Yukarıdaki ifadede görüldüğü gibi, raporun “Sunuş” başlığı altında yere alan Görmez’e ait diğer önemli bir ifade de “FETÖ/PDY ve benzeri zihniyete sahip olan yapıların inancımızı ve insanımızı sömürmesine engel olmak için…” cümlesidir. Bu ifadede, Fetö’nün yanına diğer bazı dini yapılar da eklenmekte ve dolayısıyla o yapılar da Fetö’ye benzetilmektedir. Bu benzetme, 15 Temmuz’dan bu yana hazırlanan, Diyanet’e ait bütün karar ve raporlarda tekrar edilmiştir. Özafşar, Başkan Yardımcısı sıfatıyla el-Cezire Televizyonu’na verdiği röportajda, enine boyuna “Fetö benzeri dini yapılara” temas etmiştir. Başbakanlık Başdanışmanı Necdet Subaşı’yla da TRT/Diyanet TV’de yaptıkları program da “Fetö benzeri dini yapılardan söz edilmiştir.

     

    SONUÇ

    Diyanet’te su yüzüne çıkan bazı hakikatlerden anlaşılan şu ki; Görmez ve ekibi, bir yandan Fetöcülüğün fikri tabanı olan “ılımlı İslam” ve “diyalog” olarak değerlendirilen çalışmalar yürütüyor, bir yandan da geçmiş itibariyle Fetöcü personeli kayırma anlamına gelecek sinsi tavırlar sergiliyor. Buna karşın bu ekip, 15 Temmuz faciasına ilişkin dile getirdikleri tenkitlerde de Ehl-i Sünnet toplulukları Fetö ile aynı kefeye koyarak Fetö gibi tehlikeli addediyorlar. Düşünün ki, Görmez’in sabık (Diyanet) Strateji Geliştirme Başkanı ve halen Başbakan Başdanışmanı olan Necdet Subaşı, TRT/Diyanet TV’de Özafşar’la yaptığı programda, “hazır Fetö operasyonlarına girilmişken, varsa ona benzer diğer yapılar da halledilmeli” şeklinde açık öneride bulunmaktadır. Bu tutumun mantık ve maksadını anlamak bir hayli güç!

    Doğrusunu söylemek gerekirse, Fetö’nün Balyoz ve Ergenekon gibi çıkışlarla Hükümeti yalnızlaştırmak ve başına gaile örmek istemesi gibi, cemaatler aleyhine olan bu tür iddialarla da Sayın Cumhurbaşkanımızın karşısına yeni cepheler açarak Fetö’yle mücadelesinde yalnızlaştırmak ve bu sayede Fetö’ye destek sağlamak gibi hedefler gözetilmesi ihtimaline karşı, ciddi kuşku duymakta ve derin endişeler taşımaktayız!

    Görmez ve ekibi, 15 Temmuz faciasından bu tarafa “FETÖ ve benzeri zihniyete sahip olan yapılar” ifadesini bırakmış değiller. Şayet Fetö’ye benzeyen yapılar varsa, bunlar neden ilan edilmiyor? Fetö gibi bunların da mı darbe girişiminde bulunmaları bekleniyor? Yok, Fetö’den başka böyle bir yapı söz konusu değilse, o zaman neden masum Müslümanlara bu kadar ağır iftira yöneltiliyor ve toplumsal kaosa yol açabilecek beyanlarda bulunuluyor?

    Görmez ve ekibinin bu söylemleriyle kastettiklerinin, “gelenekçi” diye adlandırdıkları ve gerçekte Fetö’nün panzehiri durumunda olan Ehli Sünnet Topluluklar olduğunu zannediyoruz. Çünkü Görmez ve ekibinin, tüm yazı ve çalışmalarında “Gelenek” diye isimlendirdikleri İslami İlimlere ait birikimi hedef aldıklarını biliyoruz. Anlaşılan o ki, bu birikimi sahiplenen dini yapılar da aynen “gelenek” gibi, yok edilmek istenmektedirler. Bunların yerine oturtulacak olan ise bellidir: “Ilımlı İslam düşünce ve anlayışı”. “Ilımlı İslam” kavramının içerisine, Allah Rasülü (s.a.v.) ve onun ashabının yolu olan gerçek İslam’ın dışında, Fetöcülük, Fazlurrahmancılık/Modernizm/tarihselcilik ve oryantalizm gibi her türlü fasit akımı üst üste koyabilirsiniz.

    El hasıl, rapor üstüne raporlar da hazırlansa mızrak çuvala sığmıyor! Zihindeki onlarca tilkinin kuyruğu da birbirine değmiyor…

    İnsan unsurunun olduğu her yerde hata olabilir. Bünyesinde “hata” bulunan bir bütünü, o hatadan dolayı alıp çöpe atmak veya o bütünü yok etmek mantıklı bir tutum olmasa gerektir. Bedenindeki bir arızadan dolayı bir kimseyi veya o organı yok etme yöntemine başvurulmadığı gibi. Cemaatler, özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarında, Dinin kökünden kürünüp atılmak istendiği dönemden beri, bu millete dinin özünü koruma misyonunu bahşetmiş yapılardır. Tarih boyuna da özellikle tasavvufi yapılar, İslam tarihi içerisinde var ola gelmiştir. Bu yapılar, her dönemde devlete köstek değil, destek vazifesi görmüşlerdir. Hatta tarihte Ertuğrul Gazi, Osman Bey, Fatih, Yavuz ve Kanuni gibi, çağ açıp çağ kapayan büyük Devlet adamlarımızı da yetiştirenler de bu yapılardır. Bunun yanında tüm teb’a’nın ahlaki eğitimiyle de ilgilenerek, siyasi otoriteden önemli bir yükü kaldırmışlar ve “iyi vatandaş” yetişmesinin en önemli amili olmuşlardır.

    Kabul edilir ki, birilerinin, halkı başıboş, dini sapkın anlayışlara sevk etmenin önündeki en büyük engel de cemaatlerdir. Çünkü Ehli Sünnet görüşüne saygılı insanlara sapkın anlayışlar aşılanamıyor. Tarih boyunca misyonerler bu sıkıntılarını kitaplarında dahi dile getirmişlerdir. Zira tesbihe dizili olan boncuk tanesini sinekler yuvarlayamaz…

    Bu bakımdan cemaatlere saygılı olmak zorundayız. Dolayısıyla, dinine ve devletine sadık dini cemaatler boy hedefi olarak değil, toplumun vazgeçilmez bir değeri olarak görülmelidir. Öyleyse, bu nitelikteki dini cemaatleri Feto’ya benzetmek, pek de iyi niyetli bir yaklaşım olmasa gerektir. Bunları, herhangi bir cemaatin müntesibi olmadığım halde söylediğimi belirtmekte fayda mülahaza ediyorum. 15 Temmuz meş’um ve alçak kalkışmasından sonra birilerinin, Fetö’ye kıyasla Hükümeti, Ehli Sünnet toplulukları yok etmeye kışkırttıklarını biliyoruz. Bu durumun, Devlet ve Hükümet için en büyük tuzaklardan birisi olabileceği dikkatlerden uzak tutulmamalıdır. Şükürler olsun bu tehlike, Hükümet ve Devlet adamlarımız tarafından da çoktan fark edilmiştir.

    Mevla görelim neyler, eylerse güzel eyler!

    Selam ve dua ile Allah’a emanet olunuz.

    26.05.2017

    Güncelleme: 28.07.2017

    Dr. Ahmet Gelişgen

  9. DİB BAŞKANI MEHMET GÖRMEZ DİYALOGÇU VE ILIMLI İSLAMCI MIDIR?

    Sorunun cevabını, Mehmet Görmez’in kendi tebliğ ve yazılarından aramak en doğrusu olsa gerektir. Bu bağlamda Görmez’in bazı ve tebliğ ve yazılarından örnek ifadelerle yer alan bazı orijinal ifadeler üzerinde yapacağımız birkaç değerlendirme eşliğinde takdiri okuyucuya bırakmanın doğru olacağını düşünüyoruz. Ilımlı İslamcı olup olmadığına da yine Görmez’in diğer tebliğ ve yazılarına bakmak yeterli olacaktır. Esasen “Ilımlı İslam” ve “diyalog”, birbirinin tamamlayıcı unsuru olarak, birbiri yerine de kullanılabilen kavramlardır.MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    1. A) GÖRMEZ’İN ALMAN ADENAUER KONRAD VAKFI’NDA YAPTIĞI KONUŞMA

    Bilindiği gibi Adenauer Konrad Vakfı, yıllar önce Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından PKK’ya yardım eden kuruluşlar arasında zikredilmişti. Son dönemde de Alman Hükümeti’inin ülkemiz aleyhine tutum ve davranışları her gün medyada yer alan bir husustur. Adeneuar Vakfı’nın önceki yıllarda Diyanet İşleri Başkanlığı ile ortak işbirliği içerisinde, Almanya’da görev alacak imamların eğitimini üstlendiği de medyada yer alan hususlardandır.

    Mehmet Görmez, “ÇOĞULCULUK TECRÜBESİ VE İSLAM” konulu yaptığı sunumda, Fetöcülüğün temelini oluşturan “dinler arası diyalog” konusundaki görüşlerini dile getirmektedir.

    Aşağıda orijinal metninin linkini verdiğimiz tebliğ metni içerisinde yer alan altı çizili ifadelerde, ortak noktalarının alınması suretiyle İslamiyet, Hristiyanlık ve Yahudiliğin birleştirilmesi anlamını içeren “dinler arası diyalog” mesajlarının bulunduğu görülmektedir. Diyalogçular, tahrif edilmiş Yahudilik ve Hıristiyanlıkla birlikte İslamiyet’i, hatalı bir isimlendirme ile, “İbrahimi Dinler” olarak adlandırmaktadırlar. Bu isimlendirmedeki maksat, güya üç dinin birbiriyle çok yakın olduğuna işaret etmek ve bu bağlamda bunları birleştirmek!

    Bilindiği gibi “çok dinli yaşam”; dinlerin, sevgi, barış, kardeşlik, iyilik ve hoşgörü gibi hümanist nitelikli ortak noktalarının alınarak, yeni bir dinin oluşturulması ve bunun İslam dünyasına benimsetilmesi anlamına gelmektedir. Bu anlamda “çok dinli yaşam”, diyalogun başka bir ifadesi ya da açılımı olarak kabul edilebilir.

    Tebliğin başlarında yer alan satırlarda Görmez; İslamiyet, Yeni Ahid ve Eski Ahid’de, insanlığın hayrına, Allah’ın rahmet ve mağfiretine ait mesajların aynı olduğu iddiasıyla, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet’in, -güya- birbirlerine benzer ve yakın olduğuna işaret etmektedir.

    Aynı satırlarda geçen “Hıristiyan teolojisinde Hz. İsa, ‘Kelimetullah’ olarak bütün insanları sevgiyle kuşatmak için bedenlesmis ve çarmıha gerilmeye razı olmustur” ifadesiyle Görmez, Kur’an’da açıkça reddedilen “çarmıh” hadisesini tenkit etmeksizin, sanki doğrularcasına dinleyiciye sunmaktadır.

     

    Görmez’in tebliğinde ifade ettiği, “Bir yandan çoğulculuk anlayışına din unsurunu da yerleştirmeye çalışan dünyamız, diğer yandan içte ve dışta yürüttüğü birtakım diyalog çalışmalarıyla olabilecek farklılıkları asgarîye indirgemeye çalışmaktadır” sözlerinde de, diyologa işaret etmekte ve diyaolog aracılığıyla dinler arasındaki farklılığı asgariye indirmenin amaçlandığını açıkça ifade etmektedir. Buna göre, dinler arasındaki farklılığın en aza indirgenerek, dinlerin ortak noktalarda buluşmalarının sağlanması yolunda, İslamiyet’tin de önemli bir kısmının makaslanmak istendiği izahtan varestedir.

    Görmez, aynı makalede, bazı ayet i kerimelerden ve Hz. Peygamber (s.av.)’in hayatından bazı rivayetlerle de “diyalog”a destek arayışına yeltendiği görülmektedir. Şöyle ki:

    1) Görmez, “Zalimleri müstesna, Ehl-i kitapla ancak güzel şekilde mücadele edin ve deyin ki: Bize ve size gönderilen kitaplara bizler inandık. Sizin de bizim de ilâhımız tektir. Bizler ona teslim olmuş Müslümanlarız” mealindeki Ankebut Suresi’nin 46. ayetini de delil göstererek, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, “Kur’an’dan aldığı ilhamla herkesle diyalog kurmaya özen gösterdiğini ifade etmektedir.

    Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in tebliğ ve irşad görevi, demogoji yoluyla “dinler arası diyalog”a benzetilmekte ve bu şenaate delil olarak gösterilmektedir.

    2) İbn Hişam’ın Sîre’sinden getirdiği Hz. Peygamber (s.av.)’den getirdiği, “… Kim Yahudi veya Hıristiyan kalmak istiyorsa onlara müdahale edilemez” rivayetini, diyaloga delil olarak getirmektedir.

    Halbuki ifadede anlatılan, Yahudi ve Hristiyanlara tanınan inanç özgürlüğüdür, İslamiyet’in batıl dinlere yaklaştırılması değildir. Öte yandan, İslam alimlerinin en sahih hadis kaynağı kabul ettiği Buhari (Tecrid i Sarih) hadislerinin uydurma ve hurafelerle dolu olduğunu ifade eden Görmez’in, dinde delil kabul edilmeyen bir tarih kitabından ilgisiz bir sözü “diyalog” hakkında delil göstermesi tutarsız bir ikilemdir. (Bkz. Güncel Dini Meseleler Birinci İstişare Toplantısı – I / 15-18 Mayıs 2002, İstanbul, DİB baskısı, Ankara, 2004, s. 350).

    3) Necran Hıristiyanlarından bir heyetin, ikindi namazından sonra Mescidi Nebi’de Hz. Peygamber (s.a.v.)’i ziyaret etmeleri sırasında bir ara onların, namaz kılmaya başlamaları sırasında, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in onlara dokunulmamasını emretmesini de Görmez, Diyalog’a delil olarak göstermektedir. (İbn Hişam, Sîre, Dâru’l-Künîzi’l-Edebiyye, II, 574).

    Bu olayda Peygamber (s.a.v)’in, Necran Hristiyanlarını, iman ile cizye arasında bir seçim yapmak için çağırdığı rivayetine bakılırsa, bu durum “diyalog” un lehinde değil, aleyhinde bir delil olur. Bunun yanında Peygamber (s.a.v)’in, üzerlerindeki ipek giysileri çıkarmadan huzuruna kabul etmemesi de “diyolog”un aleyhinde bir delildir. Görüşmenin sonunda, Hz. İsâ (a.s.)’ın konumuyla ilgili düştükleri anlaşmazlık ve bunun üzerine nazil olan “mübahele/karşılıklı lanetleşme” ayeti ise bu olayın, “diyalog”un lehine değil aleyhine bir argüman olduğunu gösterir. (Bkz. Âl-i İmrân, 3/59-61; İbn Hişam, Sîre, II/544-574). O halde nerde kaldı, bu olayın “diyalog”a delil olması?

    Mescitte namaza müsaade edilmeleri ise inanç özgürlüğü ve misafire saygı kapsamında değerlendirilmesi gereken bir hadisedir. Dolayısıyla böyle bir olayı, dinlerin ortak noktalarının alınarak birleştirilmesini esas alan “diyalog”a delil göstermenin hiçbir bir tutarlılığı olamaz.

    Öte yandan, aynı kaynağın yakın sayfalarında yer alan, Hırıstıyanların küfre düştüğünü ifade eden ayetlerin nüzul sebepleriyle ilgili rivayetleri gözardı etmek ne ile izah edilebilir? (Bkz. İbn Hişam, Sîre, II/549, 551, 570, 572). Hatta, “sana ilim geldikten sonra onların arzularına uyarsan, o takdirde sen muhakkak zalimlerden olursun” ayetinin yer aldığı satırları görmezden gelmeye ne demelidir?.. (Bkz. Bakara, 2/120,145; İbn Hişam, Sîre, II/551).

    Görüldüğü gibi, Hz. Peygamber (sav)’in, Hristiyan ve Yahudilerle beşeri ve siyasi ilişkisini içeren rivayetleri, “dinler arası diyalog” saçmalığına delil göstermek son derece tutarsız ve ilişkisizdir. Bundan dolayı Peygamber Efendimizin’in tebliğini, özel olarak tanımlanan ve 1967’lerde Vatikan tarafından ortaya atılan “diyalog”a benzetmek ya da onunla özdeşleştirmek, kasıtlı bir çarpıtma olur. Bu iddiaya en güzel cevap, Kur’an ı Kerim’de “Kâfirûn” suresinde mevcuttur. Bu bakımdan, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in beşeri münasebetlerinin ve İslamiyet’teki tebliğ ve irşad emrinin, “diyalog” olarak algılanması, asla mümkün değildir. Kaldı ki Hz. Peygamber (s.av.)’in devlet başkanı sıfatıyla yaptığı fiillerin sadece devlet başkanlarını ilgilendireceğini söyleyen de Görmez kendisidir. (Bkz. Görmez, Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metedoloji Sorunu, s. 286).

    Görmez’in tebliğ metninde, “dinler arası diyalog”u savunan en açık ifadelerden biri, “Avrupada Çok Dinli Yaşam” başlığı altında geçmektedir. Bu bölümde yer alan orijinal ifade şöyledir:

    Eğer çok dinli yasam yeniden ele alınacaksa bütün dinlerin tecrübelerinden yararlanmak gerekir.”

    Bu ifadede görüldüğü üzere Görmez, dinlerin ortak noktalarının alınarak çok dinli yaşamın yeniden oluşturulması (dinler arası diyalog) gerektiğine işaret etmektedir.

    Mehmet Görmez’in sunumu, şayet kaldırılmamışsa Konrad Vakfı sitesinde ve Mehmet Görmez’in kendi sitesinde mevcut idi. (Bkz: http://www.mehmetgormez.com/dosyalar/1_36753061_4101327).

    1. B) GÖRMEZ, CARULLAH VE DİYALOG

    Mehmet Görmez’in Yüksek Lisans Tezi olarak yayınladığı yayınladığı Musa Carullah’a ait kitapta Görmez, Carullah’ın diğer din ve inanışlara bakış açısından söz etmektedir. Görmez’in naklettiğiene göre Carullah, diğer din ve inançlara hoşgörüyle bakılması gerektiğini ve bu insanların cehennem ateşinde sonsuza kadar yanmayacaklarını ileri sürmektedir. (Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, s. 157, 159; Rahmeti İlahiye Burhanları, s. 9. Görmez’in kitabından alıntı). Halbuki Kuran’daki pek çok ayeti kerimede, kafir olarak ölenlerin asla cennete giremeyecekleri ve ebdiyyen cehennemlik oldukları haber verilir (Ali İmran, 3/91; Araf, 7/40; vd). Sahih olarak bize gelen pek çok hadisi şerifte de durum aynıdır.

    Mehmet Görmez de, H. Ziya Ülken’e de atfederek, Musa Carullah’ın, Müslümanlar arasında taassubu ve dini toleranssızlığı azaltmak gayesiyle bu fikirlerinde haklı olduğunu ifade etmektedir. (Görmez, Musa Carullah Bigiyef, s.159).

    Halbuki buradaki konu, Müslümanlar arasındaki ilişki değil, gayri Müslümlerle ilişkidir. Ne yazık ki, Musa Carullah ve benzerlerinin, İslam âlimlerine ve İslami İlimlerin kaynaklarına karşı hiçbir hoşgörüleri olmadığı halde, nedense diğer dinlere ve inançlara karşı hoşgörüleri sonsuz olduğunu görüyoruz…

    Nitekim Musa Carullah, çoğu fırsatta bu günkü şekliyle diğer dinlerin doğruluğu ve yol göstericiliğine işaret etmektedir.  Bununla ilgili olarak “Allah, size hükümlerini açıklamak, size sizden öncekilerin yollarını göstermek ve tövbelerinizi kabul etmek istiyor. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir” mealindeki Nisâ Sûresi’nin 26. Ayetinin anlamını saptırarak şöyle demektedir:

    Bu ayette Allah’ın bizden öncekilerin hakikate uygun sünnetlerine uymamızı istediğini görmekteyiz. Şayet İslam Ümmeti’nin kadim milletlerin sünnetlerine tabi olması, onları kendine rehber edinmesi, ilahi iradeye uygun görülmüş ve İslam tarafından meşru kabul edilmişse, Kur’an-ı Kerim açıkça ümmeti böyle bir şeye davet ediyor ve kadim ümmetlerin iyi sünnetlerini delil olarak görüyorsa, Kur’an’ı bize getiren Hz. Peygamber’in sünnetlerini, böyle bir haktan kim mahrum edebilir?” (Musa Carullah, Kur’an Sünnet İlişkisine Farklı Bir Yaklaşım: Kitâbu’s-Sünne Çeviren: Mehmet Görmez, Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 2000, s. 15).

    Halbuki söz konusu ayetteki “sünene’l-lezîne min kabliküm” ifadesinde kasdedilen Salihlerin ve nebilerin yoludur. Ayet, müminleri, sâlihlerin yoluna ulaştırmaktan söz etmektedir. Fakat Carullah, güya kendi kafasına göre kurguladığı “yaşayan sünnet”in delil oluşunu anlatmak için bu sokuşturmayı yapmaktadır. Halbuki Fazlurrahman, kendisi Hz. Peygamber (sav)’in hadislerini ve bizim bildiğimiz anlamdaki sünnetini kabul etmiyor, aklınca çağa göre yorumlanmış, halkın kabul ettiği ve toplumda uygulanabilirliği olan ve adına da “yaşayan sünnet” dedikleri saçmalığı kabul ediyorlar. (Bkz. Fazlurrahman, Tarih Boyunca İslâmi Metodoloji Sorunu, s. 45,46, 83, 157, 158. Ayrıca bkz. Görmez, Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, s.233, 334; Özafşar, Hadisi Yeniden Düşünmek, s. 338; Bünyamin Erul, Sahabenin Sünnet Anlayışı, s. 41, 42).

    Musa Carullah, İslam sosyal şeriatını tanıtmak (Oluşturmak için mi demek istiyor bilmiyoruz) için bütün dinlerin, önceki milletlerin bütün kanunlarının, günümüz medeniyetinin bütün sistemlerinin tamamıyla kucaklanması gerektiğinden de söz etmektedir (Musa Carullah, İslam’ın Elifbâ’sı, Yayına Hazırlayanlar: İbrahim Maraş, Seyfettin Erşahin, Ankara, 1997, s. 44).

    Mehmet Görmez’in, çalışmalarında Musa Carullah’a ağırlık verdiğini ve kendisinden övgüyle söz ettiğini de bu münasebetle belirtmiş olalım. Bizzat Mehmet Görmez’in yayınladığı ya da terceme ettiği kitaplarından Musa Carullah’ın görüşlerini özel bir yazı kapsamında sunacağız inşallah.

     

    01.05.2017

    Dr. Ahmet Gelişgen

     

    Not: Mehmet Görmez’in ılımlı İslam ve Dinler Arası Diyalog paralelindeki diğer bazı fikirleri için bkz.

     

    1. BÖLÜM

    https://m.facebook.com/yildizistihbarat/photos/a.208674525982360.1073741828.208637342652745/557211811128628/?type=3&source=54

     

    1. BÖLÜM

    https://m.facebook.com/yildizistihbarat/photos/a.208674525982360.1073741828.208637342652745/557412357775240/?type=3&source=48

  10. GÖRMEZ FİKİRLERİNDEN GERÇEKTEN DÖNDÜ MÜ?..MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    DİB Başkanı Sayın Görmez, Diyanet Dergisi Şubat/2017 sayısında, “İhtilafta en ağır husus kendi düşüncesini ‘indirilmiş din’, karşısındakinin fikrini ‘uydurulmuş din’ ilan etmeye kalkışmaktır” uyarısında bulunmuş. (http://www.diyanet.tv/mehmet-gormez-diyanet-aylik-dergisine-konustu/). Görmez’in bu sözlerinden kamuoyu, “uydurulmuş din” veya “indirilmiş din” yaklaşımlarının yanlış olduğu anlamını çıkardı. Bu durum, Görmez’in her yerde yayınlanmış bulunan “uydurulmuş din” suçlamasını andıran garip fikirleri karşısında güzel bir gelişmedir. Zira kamuoyunun anladığı cihetle Görmez, modernistletin/Fazlurrahmancıların veya Sünnet inkarcısı olan Kur’an İslamcılarının ortaya attıkları ve sosyal medyada yoğun bir şekilde işledikleri “uydurulmuş din” kavram ve anlayışının yanlış olduğundan söz etmiş oldu.

    Ancak, Sayın Görmez’in bugüne kadarki akademik hayatında olsun, Diyanetteki görevi sürecinde icra edilen faaliyet ve yayınlarda olsun, yazıp çizdiği ve yapıp ettiği eylemleri, maalesef röportajında belirttiği fikirlerin aksine, “ılımlı İslam” veya “Dinler Arası Diyalog” faaliyeti olarak yorumlanabilecek bir mahiyet arz etmektedir. Birilerinin “uydurulmuş din” diye kötüledikleri yol, Hz. Peygamber (s.a.v.) ve onun ashabının yolunu takip eden çoğunluk ulemanın yolundan başkası değildir. Görmez ve ekibinin de Fazlurrahman çizgisinde sürekli olarak İslam alimlerinin yolunu ve İslami İlimleri kötülediklerini, ele aldıkları bütün yazılarında bu ilimlerin yok edilip yerlerine, çağa uygun yeni ilimlerin dikte edilmesi gerektiğini konu ettiklerini biliyoruz. Bu fikirlerini anlatan makale, kitap ve sunumları da halen yayındadır. İşbu durumda, Görmez’in, “uydurulmuş din” kavram ve anlayışının yanlış olduğu görüşünde olduğu hususu, zihinlerde ciddi kuşku uyandırmaktadır.

    Diyanet yönetiminde yürütülen TDV; TDV bünyesinde faaliyet gösteren İSAM, 29 Mayıs Üniversitesi/Kuramer gibi kurumlardaki faaliyet ve yayınlarda da Görmez ve ekip arkadaşlarının görüşleri paralelinde kitaplar çıkartılmakta ve faaliyetler düzenlenmektedir.

    Âyinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” kabilinden, bir şahsın düşünce yapısını asıl tanıtan unsurun, faaliyetlerinin yanı sıra, kendi yayınladığı kitap ve makalelerin olduğu konusu şüphe götürmek bir gerçektir. Bir kimsenin, faaliyet ve eserlerinde ortaya koyduğu yapının aksine olarak, konjonktürel irad ettiği söylem ve demeçlerin ise, o kişinin gerçek düşünce yapısını yansıtmayacağı da açıktır.

    Bu yaklaşımın aksine, Görmez, şayet fikirlerini değiştirdiyse, öncelikle bu değişikliği kamuoyuna ilan etmeli ve bu dönüşüne aykırı yazı, konuşma, makale kitap ve uygulama kabilinden ne varsa, bunların tamamını ortadan kaldırmalı ve önceki fikirlerinden vazgeçtiğini topluma duyurmalıdır.

    Selam ve dua ile Allah’a emanet olun.

    03.03.2017

    Dr. Ahmet Gelişgen

    DİB Başkanı Mehmet Görmez’in ılımlı İslam ve Dinlerarası Diyalog paralelindeki diğer bazı fikirleri için bkz.

    1. BÖLÜM

    https://m.facebook.com/yildizistihbarat/photos/a.208674525982360.1073741828.208637342652745/557211811128628/?type=3&source=54

     

    1. BÖLÜM

    https://m.facebook.com/yildizistihbarat/photos/a.208674525982360.1073741828.208637342652745/557412357775240/?type=3&source=48

  11. (GÖRMEZ’İ BAŞKAN YAPAN GÖRÜŞME Mİ?)

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    DİYANET OPERASYONUNDA BU GÖRÜŞMELERİN PAYI VAR MI?

    http://ahmetdursun374.blogcu.com/mehmet-gormez-diyanet-abd-ye-calismiyor/9197648

    Yeni Şafak Gazetesi yazarlarından Akif Emre, Odatv’de de kısmen alıntılanan, “Diyanet’e uluslararası rol mü?” başlıklı yazısında, yeni Diyanet İşleri Başkanı’nın, devir teslim sırasında, “dünyadaki tüm Müslümanlara, yeryüzünün tüm mazlum milletlerine, tüm Müslüman azınlıklara hizmet ilkesinden hareket edeceğini” şeklinde yaptığı açıklamaya dikkat çekmiş ve yazısını da bu açıklamanın üzerine oturtmuştu. Yeni Şafak’ın bir başka yazarı İbrahim Karagül ise 2007 yılında Timaş Yayınlarından çıkan “Hesaplaşma Yüzyılı” isimli kitabının “Diyanet işleri ve BOP” başlıklı bölümünde bakın neler yazmış:

     

    “…Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Mehmet Görmez, ABD Dış İşleri Bakan Yardımcılarından Matt Bryza ile görüşmesine yönelik spekülasyonlara verdiği cevapta, Diyanet’in devletlerin uluslararası projelerine din adına destek vermediğini vurgulayarak, “Diyanet ABD’ye çalışmıyor” dedi. Görmez’e göre görüşmede sadece imamların nasıl yetiştirildiği konuşulmuştu.

     

    Hemen belirtelim; din adamlarının yetiştirilmesi ve eğitim müfredatı ABD’nin “yeni din inşası” olarak tanımlanan çalışmalarının en temel unsurlarından biri. Görüşmede neler konuşulduğunu elbette bilmiyorum ama imamların eğitiminin aslında Büyük Ortadoğu Projesi’yle bağlantılı olduğunu biliyorum. Bu bütün müslüman ülkelerde böyle. Çünkü BOP, sadece siyasi ve askeri bir proje değil; dini, kültürel ve sosyal alanda derin dönüşümleri zorlayan bir proje.

     

    Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun bundan üç yıl önce, 26 Şubat 2004 tarihinde ABD’ye yaptığı görüşmeler, sivil toplum örgütlerinin yanı sıra Diyanet İşleri’nin de aslında projenin hiç de dışında olmadığını ortaya koydu. Dış İşleri Bakanlığı ve ABD Ulusal Güvenlik Konseyi (NSC) yetkilileriyle bir araya gelen Bardakoğlu’nun temas ettiği kurumların niteliği ve görüşülen konuların özellikleri hiç de din hizmetleriyle sınırlı değil.

     

     

    Mesela, kimse bir Diyanet İşleri Başkanı’nın ABD Ulusal Güvenlik Konseyi ile hangi gerekçeyle, hangi yetkiyle ve hangi amaçla görüştüğünü sormadı. Bu Konsey’in özelliğini bilmeyen yok. O zaman Konsey’in Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı ile ne amaçla temaslarda bulunduğu da ayrı bir soru. Konsey’in İslam’la, Diyanet’in de güvenlikle ne işi olabilir? Bu ülkede ABD Ulusal Güvenlik Konseyi ile görüşecek başka bir kurum yok mu?

     

    Bardakoğlu, NSC’nin “Ilımlı İslam” ve bu projenin bütün Ortadoğu’da uygulanması için kendilerinden proje istendiğini söyledi. Böyle bir proje verildi mi bilmiyoruz. Ancak bu alanda yakın çalışma içinde olunduğunu tahmin ediyoruz. Türkiye’de üniversitelerden medyaya ve sivil toplum örgütlerine kadar geniş bir yelpaze, İslam’ın ABD küresel denetiminin önünü açacak şekilde yumuşatılması, bölgesel direnç merkezlerini tasviye edecek şekilde denetlenebilir hale getirilmesi için oldukça kapsamlı bir iş birliği yürütülüyor.

     

    Bütün bunlar, güya terör-İslam yakıştırmasının önünü almak amacıyla yapılıyor. Ama çalışmaların niteliği hiç de öyle değil. Müslüman çevre ve kuruluşların peşine takıldığı projenin, İslam’ın belirleyici rolünü yok etme, ABD hegemonyasının, yeni sömürge dalgasının önünü açma çalışması olduğunu bilmeyen kalmadı. “Sivil toplum örgütü” ve “küreselleşme” dışındaki bütün kavramları hafızalardan silen muhafazakar çevrelerin ve kişilerin, Osmanlı’nın son dönemindeki İngiliz himayesini talep etmelerine benzer şekilde bugün ABD’ye yanaşmaları ne kadar da hazin bir durum. (…)” .

     

    İbrahim Karagül’ün 3-4 yıl önce kaleme aldığı satırları özümsedikten sonra, Akif Emre’nin yazısını ve yeni Diyanet İşleri Başkanı’nın açıklamasını yeniden gözden geçirmek de fayda var. Hatta Eski Başkan Bardakoğlu’nun görevinden alınmasını bile Karagül’ün ortaya koyduğu resmin içinde arayabiliriz.

     

    Ahmet Dursun

    ahmetdursun374

     

  12. Diyanet’in ABD Güvenlik Konseyi ile ne işi olabilir?

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    İbrahim Karagül –Yeni Şafak

    30 Ağustos 2005 Salı

    http://yenisafak.com.tr/arsiv/2005/agustos/30/ikaragul.html

    (“Türkiye, BOP kapsamında İslam’ın liberalleştirilmesi ve Müslümanların dönüştürülmesi için belirgin bir rol üsleniyor. Çünkü Türkiye, bu projeye modellik yapmak istiyor.” İ. kARAGÜL)

     

    Yeni Şafak gazetesinin dünkü birinci sayfasında yer alan “Diyanet: BOP’ta yokuz” haberiyle ilgili bazı ayrıntılara değinmek istiyorum bugün. Sadece işgalleri, terörü, adaletsizlikleri değil, ABD’nin İslam coğrafyasında titizlikle uyguladığı kapsamlı projeleri dikkatle izleyen ve bunları yansıtan biriyim. Bu haber bana, Diyanet ile BOP arasındaki ilişkiyi ortaya koyan bir haberi hatırlattı. BOP kapsamında Türkiye’ye yönelik İslam, demokratikleşme, reform çalışmalarını izlediğim gibi, Endonezya gibi başka ülkelerde de aynı programların yürütüldüğünü biliyorum, izliyorum.

    Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Mehmet Görmez’in, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Matt Bryza ile görüşmesine yönelik spekülasyonlara verdiği cevapta, Diyanet’in devletlerin uluslararası projelerine din adına destek vermediğini vurgulayarak, “Diyanet ABD’ye çalışmıyor” dedi. Görmez’e göre görüşmede sadece imamların nasıl yetiştirildiği konuşulmuş.

    Hemen belirtelim; din adamlarının yetiştirilmesi ve eğitim müfredatı ABD’nin “yeni din inşası” olarak tanımlanan çalışmalarının en temel unsurlarından. Görüşmede neler konuşulduğunu elbette bilmiyorum ama imamların eğitiminin aslında Büyük Ortadoğu Projesi’yle bağlantılı olduğunu biliyorum. Bu, bütün Müslüman ülkelerde böyle. Çünkü BOP, sadece siyasi ve askeri bir proje değil, dini, kültürel ve sosyal alanda derin dönüşümleri zorlayan bir proje.

    26 Şubat 2004 tarihinde Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nun ABD’de yaptığı görüşmeler, sivil toplum örgütlerinin yanı sıra Diyanet İşleri’nin de aslında projenin hiç de dışında olmadığını ortaya koyuyor.

    ABD Dışişleri Bakanlığı ve ABD Ulusal Güvenlik Konseyi (NSC) yetkilileriyle bir araya gelen Bardakoğlu’nun gerek temas ettiği kurumların niteliği gerekse görüştüğü konuların özellikleri hiç de din hizmetleriyle sınırlı değildi.

    Mesela, kimse bir Diyanet İşleri Başkanı’nın ABD Ulusal Güvenlik Konseyi ile hangi gerekçeyle, hangi yetkiyle ve hangi amaçla görüştüğünü sormadı. Bu Konsey’in özelliğini bilmeyen yok. O zaman Konsey’in Türkiye Diyanet İşleri Bakanlığı ile ne amaçla temaslarda bulunduğu da ayrı bir soru. Konsey’in İslam’la, Diyanet’in de güvenlikle ne işi var? Bu ülkede ABD Ulusal Güvenlik Konseyi ile görüşecek başka bir kurum yok mu? Bardakoğlu, NSC’nin “Ilımlı İslam” ve bu projenin bütün Ortadoğu’da uygulanması için kendilerinden proje istediğini söyledi.

    Böyle bir proje verildi mi bilmiyoruz. Ancak bu alanda yakın çalışma içinde olunduğunu tahmin ediyoruz. Son üç yıl içinde Türkiye’de üniversitelerden medyaya ve sivil toplum örgütlerine kadar geniş bir yelpaze İslam’ın ABD küresel denetiminin önünü açacak şekilde yumuşatılması, bölgesel direnç merkezlerini tasfiye edecek şekilde denetlenebilir hale getirilmesi için oldukça kapsamlı bir işbirliği yürütüyor.

    Bütün bunlar güya, terör-İslam yakıştırmasının önünü almak amacıyla yapılıyor. Ama çalışmaların niteliği hiç de böyle değil. Müslüman çevre ve kuruluşların peşine takıldığı projenin, İslam’ın belirleyici rolünü yok etme, ABD hegemonyasının, yeni sömürge dalgasının önünü açma çalışması olduğunu bilmeyen kalmadı. “Sivil toplum örgütü” ve “küreselleşme” dışındaki bütün kavramları hafızalarından silen muhafazakar çevrelerin ve kişilerin, Osmanlı’nın son dönemindeki İngiliz himayesini talep etmelerine benzer şekilde bugün ABD’ye yanaşmaları ne kadar da hazin bir durum.

    Mısır’dan Endonezya’ya kadar Müslüman ülkelerde demokrasi ve özgürlük kavramları arasına sıkıştırılmış yakıcı tartışmalar, sorgulamalar yaşanıyor, projeler uygulanıyor. Liberal İslam, Ilımlı İslam ve başka ifadeler altında bambaşka bir gündem uygulanıyor.

    Endonezya’daki en yüksek dini otorite olan Endonezya Ulema Konseyi (MUI), Haziran ayında ‘Liberal İslam’ı hedef alan tam 11 fetva yayınladı. Dünyanın en kalabalık nüfusunu barındıran ülkede, “Müslümanların Batı’nın kurduğu sivil toplum örgütleri üzerinden kontrol altına alınmaya çalışıldığı ifade edilen kararlarda, Hristiyan evangelist mezheplerin Endonezya’da oynadığı oyunlara savaş açılıyor.

    Yabancıların finanse ettiği STK’ları öncelikli hedef ilan eden Konsey, Müslümanlara yönelik tehdidin sadece radikal Hristiyanlardan değil, Batı destekli STK’lardan geldiğini, bu örgütlerin İslam’ı kendi amaçları için kullandıklarını belirterek, demokrasinin yaygınlaştırılması amacıyla yabancıların finansmanıyla kurulan “Liberal İslami Ağ” gibi birçok STK suçlu ilan ediliyor.

    Yemen’de aynı tartışmalar, Pakistan’da ve Bangladeş’te aynı tartışmalar, Malezya’da, Mısır’da, Orta Afrika ülkelerinde aynı tartışmalar. Türkiye, BOP kapsamında İslam’ın liberalleştirilmesi ve Müslümanların dönüştürülmesi için belirgin bir rol üsleniyor. Çünkü Türkiye, bu projeye modellik yapmak istiyor.

    Peki sonuç ne olacak? Batı müdahalesinin önünü açacak belki ama bu müdahaleye karşı gelişecek direnci kıramayacak. Tam tersi, giderek bu direncin herkesin hesaplarını bozduğunu daha belirgin biçimde göreceğiz. İslam kendi içinde çatışacak tezi işte bu yolla gerçekleştirilmeye çalışılıyor.

    Diyanet ve STK’ların BOP’un dışında olup olmadığını değil, neresinde ne kadar olduğu tartışılmalı.

     

    ikaragul@yenisafak.com.tr

  13. TÜRKİYE DİYANET VAKFI’NIN DÜZENLEDİĞİ SEMPOZYUMUNDAN KUR’AN ALEYHİNE ZIRVALAR.

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    [“KUR’AN, ZAMAN VE MEKÂN ÜSTÜ TÜKENMEZ BİR HAZİNE DEĞİLDİR(!) KUR’AN’IN TAMAMI ALLAH KELAMI OLMAYABİLİR(!) DÜNYALIK KONULARDA KUR’AN DELİL OLMAZ(!), RAHATSIZ OLDUĞUMUZ HÜKÜMLERDE ALLAH’I DA HESABA ÇEKERİZ(!)” ANLAMINA SÖZLER]MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.” icon=”icon-book-open”]

                1.Giriş

    5-6 Haziran 2010 tarihinde, Türkiye Diyanet Vakfı tarafından, Ankara’da TDV Konferans salonunda “Kur’an ve Kadın” konulu bir sempozyum düzenlendi. Sempozyum yetkililerinin açılamasına göre, Diyanet de bu etkinliğe onay ve destek verdi. Sempozyumda, Diyanet’ten bazı üst düzey yetkililer ve Ankara İlahiyat ağırlıklı olmak üzere üniversitelerden Öğretim Üyeleri ve TDV’dan yetkililer sunum ve müzakerelerde bulundular. Zamanın Türkiye Diyanet Vakfı adına Kadın Kolları Başkanı Ayşe Sucu ve yine o zamanın TDV Yönetim Kurulu Üyesi ve II. Başkanı Şerafettin Gölcük Hoca kısa birer açılış konuşması yaptılar. Şerafettin Hoca konuşmasında, Kur’an’ın keyfi yorumlanmasının yanlış olduğunu ifade ettikten sonra, katılımcıların kendi alanlarında çok güzel bildiriler sunacaklarını ve sempozyumun çok faydalı geçeceğini ifade etti.

    Emekli DİYK Üyesi ve zamanın TDV İLKSAY Kurulu Başkanı Saim Yeprem, beşinci oturumun başkanlığını yaptı. Sempozyum son oturum başkanı Fikret Karaman ve aynı oturumda konuşmacı olan Mehmet Görmez çekilmesiyle altıncı oturum başkanlığını da Saim Yeprem yürütmek zorunda kaldı.

    Görmez, Özafşar ve Bünyamin Erul’un hocası ve Fazlurrahmancılığın baş temsilcisi denebilecek emektar Hadis Profesörü M. Said Hatipoğlu, sempozyumun ilk sunumunu yaptı. Hatipoğlu sunumunda, “nereden nereye geldik” sözleriyle sevincini dile getirdi.[1] Konuşmasının başından sonuna kadar somut örneklerle “gelenekçilik” dediği İslami kültürü eleştirdi Sahabi hanımların, Peygamberimizin saçını taramış olmalarına rağmen gelenekçi dinin, kadın-erkek ilişkilerindeki sınırlayıcı bakış açısını eleştirdi.[2] Aynı çerçevede, Rasulüllah (s.a.v.) zamanında kadınların erkelerle beraber oturup konuştuklarını,[3] umumi havuzlardan ve çeşmelerden kadın erkek beraber abdest aldıklarını anlattı.[4]Ataerkil”[5] dedikleri dini literatüre işaretle, “niye bu kitapları erkekler yazmış da hanımlar yazmamış?” şeklinde serzenişte bulundu.[6] Yaptığı bazı isnatlarla, Gazzali’lerin ve Cüveyni’lerin yakın arkadaşı diye nitelediği Nizamülmülk’ü ve muhaddis Tirmizi’yi, sözde verdiği örneklerle eleştirdi.[7] İcat ve keşiflerin medreseler tarafından değil de hep gayri müslimler tarafından yapıldığını, bunların “salih amel” olduğunu ve bu gerçeğin reddedilemeyeceğini belirtti. Asıl itibariyle ise bunların Müslümanlar tarafından yapılması gerektiğine işaret etti.[8] Bugünün fizikçisinin, doktorunun da din adamı olduğunu savundu.[9] “Suların ahkamı” ile başlayan İlmihal kitapların içerisinde yer alan su ve kuyulara ilişkin hükümlerden hareketle, ilmihalleri eleştirdi.[10] Halbuki ilmühal kitaplarında suların temizliğine ilişkin verilen bilgilerin mutlak olmadığı ve şartlara bağlı olarak detaylı bir şekilde açıklandığı malumdur. Ayrıca bu bilgiler her yerde uygulanabilecek tecrübeye dayalı elde edilmiş basit ve pratik bilgilerdir. O suyu laboratuvarda tahlil yaptırmaya da kimse karşı çıkmaz.

    Bundan başka Hatipoğlu, “Bir İbn Sina’yı, bir Farabi’yi benim medresem kendi alimi olarak görmemiştir” sözleriyle geçmişteki medreseleri eleştirdi.[11] Ebu Yusuf’u ise, kendisine isnad edilen “men talebe’l-ilme bi’l-kelâmi fekad tezandek/kim ilm-i kelam yoluyla, felsefe yoluyla ilim öğrenmeye kalkarsa zındık olur” sözüyle tenkit etti. Görüldüğü üzere Hatipoğlu, metinde olmadığı halde ibarenin tercümesine, “felsefe”yi de ekledi. Öncelikle Ebu Yusuf’a yapılan bu isnadın doğruluğu araştırılmalıdır. Siyeru E’lâmi’n-Nübelâ’da Bişr b. Velîd’den aktarılan bu iddianın aslı bu şekilde değil, “men talebe’d-dine bi’l-kelâmi fekad tezandeka / kim dini, kelâmî tartışmayla öğrenmeye çalışırsa” şeklindedir.[12] Bu ifadeden biz, dini tartışmaya boğarak öğrenmeye yeltenmenin veya dini tartışma konusu yaparak dini hükümleri akla vurmanın kişiyi zındık yapacağı anlamını çıkarıyoruz. Dolayısıyla bu sözdeki kelam ilminden maksat, Mutezile’nin nakli akılla mahkum eden kelam anlayışıdır ki o felsefedir. Felsefe, nakli akla mahkum edip akla uymayan nassı inkar cihetine gider. Buhari Müslim hadisleri gibi sahihliği bütün ulema tarafından tescillenmiş hadisleri kabul etmeyenlerin, terâcim kitaplarındaki kavillerle maksadı anlamadan koca imamları yaralama cihetine gitmeleri, kendi içlerinde büyük bir çelişkidir. Anlaşıldığı kadarıyla bu noktada tarihselci anlayış, bu ibareyi anlarken tarihselciliği bir kenara bırakarak, o günkü mevcut olanın ve kelamdan kastedilenin “Mutezile kelamı” olduğunu kabule yanaşmak istemiyor. Elbette din, tartışılacak meta değil, teslim olunup yaşanacak değerdir. Müslümanlar için Kelam ilmini öğrenmek farz-ı kifaye olacak kadar önemlidir. Kelam ilminin gayesi dini tartışmak değil, dine hücum edenlerin fasid görüşlerini çürütmek, böylece zihinlerde oluşabilecek şüpheleri bertaraf ederek mü’münlerin imanını korumaktır. Ayrıca Kelam ilmi felsefe gibi, nakli akla mahkum etmez, aksine, naklin doğrultusunda aklı kullanır. Hatipoğlu, yakın tarihte yazılan bir ilmihali de ağır eleştirdikten sonra tebliğine son verdi.[13]

    Ankara İlahiyat Emekli Öğretim Üyesi Beyza BİLGİN, hayatının en neşeli sunumlarından birini icra ediyor görünümündeydi. Çünkü sempozyumda, günümüzde Kur’an’ın bitmez tükenmez bir hazine olmadığı ve hayatımızdaki her şeye delil olmayacağı, kadının tesettür zorunluluğunun olmadığı, dolayısıyla kadının saçını başını kolunu vs. göstermesinin meşru olduğu, erkeklerin içerisinde rahatlıkla abdest alabileceği gibi konular, bizzat Diyanet’in gözetimindeki bir kurum tarafından aşikâra savunuluyor, adeta “ataerkil din” (!) çökertiliyordu. Tebliğ sunan başörtülü hanımların, kollarını dirseklerine kadar kıvırmış olduklarından hareketle Beyza Bilgin, bugün kaydedilen gelişmenin memnuniyet verici olduğunu sırıtarak dile getirdi ve bu duruma şükretti.[14]

    Dinleyicilere dağıtılan programa göre zamanın Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Mehmet Görmez, son oturumda değerlendirme sunumu yapacaktı. Başkan Yardımcısı Fikret Karaman ise aynı oturumun başkanlığını yürütecekti. Bir sürü zırvanın açıkça savunulduğu bir sempozyumun Diyanet tarafından düzenlendiğini gölgelemek ve böyle bir ortama katılmanın daha da yıpratıcı olacağı düşüncesiyle olsa gerek ki, Görmez ve Karaman son anda oturuma çıkmadılar. Kanaatimizce özellikle Görmez, birkaç ay sonra üstleneceği “Başkanlık” emanetine zarar verebileceği endişesiyle sempozyumun icra edildiği TDV binasında bulunmasına rağmen, oturuma iştirak etmedi. Görmez’in yerini ise Saim Yeprem doldurdu. Saim Yeprem bu değişikliği oturumun başında dinleyicilere ilan etti. Pek tabii ki, sempozyumun basılan kitabında, bu değişiklikten söz edilmez.

    Türkiye Diyanet Vakfı Kadın Kolları Üyeleri başta olmak üzere birçok akademisyen hanım, sunum ve müzakereleriyle sempozyumu renklendirdiler. Mehmet Görmez’in Eşi Hatice Hanım da TDV Kadın Kolları Üyesi olarak sempozyumu başından sonuna kadar izleyip aynı zamanda sunum yapanlardandı. Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi İbrahim Hilmi Karslı ve Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Ülfet Görgülü de sempozyumda birer sunum yaptılar. Şu kadar var ki sunum veya müzakere yapan herkesin sakıncalı bilgiler savunduğunu söylemek mümkün değildir. Fakat konuşulanların ana teması Kur’an ve İslam kültürü aleyhine temalar olunca, böyle bir programı düzenlemek olsun, buna katkıda bulunmak veya onaylamak olsun, hatta tepkisini dile getirmeksizin seyretmenin bile, dini sorumluğu haiz olduğu aşikârdır.

    Sempozyumun en renkli simaları ise, Prof. Dr. Halis Albayrak ve Doç. Dr. Mahmut Ay oldular. Ankara İlahiyat’ın tarihselci hocalarından olan Albayrak ve Ay, mevcut konjonktürü fırsat bilerek adeta “hodri meydan” deyip coştular.[15]

    Sempozyumda ana temayı ortaya koyan müzakere ve sunumların bir kaçından bazı örnek hezeyanlar sunmak istiyoruz. Bu ifadeler sempozyumun kaydedildiği orijinal DVD’lerden alınmıştır. Bazı köşeleri kırılsa da aşağıda aldığımız ifade metinlerinin büyük kısmı (%90 denebilir), sempozyumun basılan kitabında da mevcuttur.

    1. Prof. Dr. Halis Albayrak’ın Hezeyanları[16]

    Kur’an’ın günümüzdeki işlevini gözden geçirmek zorundayız. Biz bir şarkı söylüyoruz. O şarkı şu: Kur’an tasavvurumuzu gözden geçirmek zorundayız. Kur’an teolojisi tartışması yapmak zorundayız. Biz bu tartışmayı yapıp Kur’an’ın kaynak olarak değerini bir şekilde irdelemedikten sonra, Kur’an’ın kaynak değerini, Kur’an yanında başka değerlerin de kaynak olabileceğini tartışmadıktan sonra biz neyi konuşacağız? İslam dünyası bu tartışmayı yapabilecek olgunluğa geldi mi? Diye sorduğumuzda, henüz gelmedik.

    Bulunduğumuz zemin kaypak bir zemin. Bu kaypak zeminden kurtulmanın yegane yolu, Kur’an tasavvuru üzerinde tartışmayı başlatmaktır. Bu başlatılmış mıdır? Başlatılmıştır. Ama sonuçlanıyor mu? Yok. O zaman bu kelâmî tartışmayı cesaretle yapmamız gerekiyor. Ondan sonra kadın haklarından, kadının toplumdaki yeri hakkında konuşmaya sıra gelecek.

    Onun için ben, kadının toplumdaki yeri hakkında, konuşmak istemiyorum. Neyi konuşacağım? Ne kadar konuşacağımı bilmiyorum ki konuşayım. Yani, kelâmî sorunları tartıştıktan sonra bu konuya gelebiliriz. Yoksa havanda su döveriz. Ve yıllardır öyle yapıyoruz.

    Sanki Kur’an, kadın hakkında bütün çerçeveyi çizmiştir, zannediyoruz. Yok öyle bir şey. Kur’an nasıl hâsıl oldu? Kur’an içeriği nasıl oluştu? Yani onun içeriğinde Kur’an’ın muhataplarının dünyası yok mu? Algısı yok mu? Problemleri yok mu? Var! O zaman biz, Kur’an tasavvurumuzu bir şekilde tartışmalıyız.

    Gelin o zaman şunu konuşalım tartışalım: Yahu ilahi olanla beşeri olan illa çatışsın mı? İlla çelişsin mi? İlla zıtlaşsın mı? Böyle bir kabulü biz nereden edindik? Böyle bir kabulü Allah mı bize öğretti? Yani, ‘ilahi olan rahmani, beşeri olan şeytanidir’ tarzındaki bir kabulü nereden aldık? Beşerî olanı elimizin tersi ile bir çırpıda itiyoruz. Böyle bir şey yok.

    İnsanı kim yarattı? Allah. (İnsanı) Şeytan mı yarattı o zaman? O zaman insanı, nasıl oluyor da Tanrı’ya başkaldıran bir varlık olarak görüyoruz ki? Öyle değil. İnsan Allah’ı anlamaya çalışıyor. O zaman, beşerî olanla ilahi olanı çatıştırmayı bırakmamız dileğiyle hepinize saygılar sunuyorum.”

    Sempozyumun TDV tarafından basılan kitabında, Halis Albayrak’ın konuşmasından, “problemleri yok mu?” cümlesinden sonraki kısmın makaslandığını gördük.[17] Elimizdeki orijinal DVD’de o kısımlar da mevcuttur.

    Tefsir Profesörü Halis Albayrak’ın sarf ettiği bu sözlerden anladıklarımız:

    “Kuran’ın ne olup olmadığını artık tartışmalıyız. Kur’an, hayatımızda konuda delil değildir. Her problemin çözümünü Kur’an’a götürmeyiz. Beşer kendisi de problemini çözebilir. Beşerin ortaya koyacağı hükümler lâdînî (dinsiz) değildir. Bu nedenle günümüz kadın problemlerinin çözümünü de Kur’an’da aramak yanlış olur. İnsan düşüncesinden mamul bilgiyle de problemlerimizi çözebiliriz. Öyleyse biz, Kur’an bağlamında kadın problemini tartışmayı bırakıp, önce Kur’an’ın delil olup olmayacağı hususunu konuşmalıyız. Buna karşı çıkmak yersizdir. Çünkü insanı Allah yaratmışsa, Allah’ın yarattığı insanın ortaya koyduğu hükümlere de saygı duymalı ve problemlerimizi onlarla çözebilmeliyiz. İnsan ürünü olan çözüm yollarını kabul etmezsek, Allah’la insanı çatıştırmış oluruz. Kaldı ki Kur’an’ın, tamamının Allah kelamı olup olamadığı da şüphelidir. Zira onun içeresine, günümüze kadar onu aktaran insan ve toplumların tasavvurları da girmiştir. Bu nedenle her şeyi Kur’an’a götürmek ve meselelere Kur’an’dan delil aramak yanlış bir tutumdur. Biz kendi aklımızla çağdaş yöntem ve verilerle problemlerimizi çözmeliyiz(!). “Hâşâ lillah! deriz bu anlayıştan dolayı.

    1. Doç. Dr. Mahmut Ay’ın Hezeyanları[18]

    Müslüman birey; geleneksel dini algılamada, hatta dinin kendisinde rahatsız eden bir meseleyle karşılaşıyorsa, burada eleştirel bir tutum sergilemesinden daha doğal ne olabilir ki? Mutezile’den Amr b. Ubeyd der ki:[19] “Sahabeden bir haber geliyorsa bunu reddederiz. Bu haber Peygamber’den geliyorsa bunun vahye uymadığını, hikmete uygun olmadığını söyleriz. Eğer bunu Allah söylemişse Allah’a deriz ki: (Parmağını sallayarak) ‘sen bizimle böyle misaklaşmadın!

    Şimdi bu Müslüman tipolojisiyle, geleneğe kutsallık atfeden tipoloji arasındaki değerlendirmeyi takdirlerinize sunuyorum. Kadın açısından Müslüman kültürün problemli olmadığı söylenebilir mi? Bu şekildeki bir değerlendirme kanımca, sorunu görmemekten başka bir şey değildir.

    Kur’an ve Sünnet’in dokunulmazlığı ifadesiyle Kur’an’ın “korunmuşluğu” kastediliyorsa eyvallah! Peki, Sünnet’in korunmuşluğu nerden çıktı?[20] Artı, tarihi veriler de bunu göstermiyor.[21] Tarihi tecrübeye de aykırı bir durumdur, bu.

    Kadın erkek eşitliğinin, gelenekte bir problem olmadığı iddiası? Aslında insanlık tarihi, kadının birey olma mücadelesidir. Bunun Müslüman kültürde ya da gelenekte problem olmadığını söylemek, Kur’an açısından da problemlidir. Çünkü Tanrı bunu kendisine bir sorun olarak görüyor.

    (Müzakereye konu tebliğde) Çağdaş yaşamın, nassın ontolojik yapısını tahrif ettiği yer alıyor. Yanlış anladıysam düzeltsinler. … Bu Kur’an’ı tarih ve zaman üstü algılama ve tükenmez bir hazine olarak görme algısıdır ki bu çok tutarlı bir şey değildir. Yani Kur’an, zaman ve mekân üstü tükenmez bir hazine değildir (!).[22]

    Geleneksel yoruma tutunmak da Kur’an’ı bir tahriftir. Yani geleneğin yorumu kutsal değildir. Dolayısıyla bunun eleştirisi de gayet doğaldır.”[23]

    Mahmut Ay’ın bu ifadeleri, TDV tarafından kaydedilmiş orijinal DVD’den alınmıştır. Sempozyumun basıldığı kitapta, Mahmut Ay’ın bazı ifadelerinin rivayet tarzıyla yumuşatıldığını ve müzakerenin sonunda sarf ettiği doğrudan hüküm cümlelerine yer verilmediğini, aksine konuşmacının sözlerini rivayete dönüştüren ve yumuşatan bazı ifadelerin de eklendiğini gördük.[24] Elimizdeki orijinal DVD’de bu ifadelerin aslı mevcuttur.

    1. Dr. Hidayet Şefkatli Tuksal’ın Tarihselciliği Savunan Feminist İfadeleri[25]

    Modernist ve tarihsel söylemleriyle bilinen Ankara Okulu müntesiplerinden ve Ankara Kadın Platformu’nun aktif üyesi Hidayet Şefkatli Tuksal da[26] sempozyumun “Değerlendirme” oturumunda bir konuşma yaptı. Tuksal konuşmasında, feminist ve tarihselci söylemlerini sitemli ve alaysı bir dille ortaya koydu.[27] Tuksal’ın konuşmasından bazı ifadeler şöyledir:

    Gerçekten bu kadar çok kadının ve biraz mecburen de erkeklerin bu konu (Kur’an-Kadın) üzerinde böyle, artık ince ince düşünmeye başlaması, tebliğler hazırlaması, konuşuyor olması beni gerçekten çok memnun ediyor. [28]

    İlahiyat Fakültesindeki kız öğrencilerin sayısı arttı. Mecburen, erkekler gelmediği için. İlahiyat para getiren bir iş olsa, merak etmeyin kız öğrencilere yer kalmazdı. Bütün dünyada böyledir, statüsü düşen işlerde kadınlar yoğunlaşır, kadınların yoğunlaştığı işlerin statüsü düşer. [29]

    Aydınlanmacılar, insan diye bir kavram icat ettiler ve bu kavram üzerinden insan hakları, doğal haklar teorisi filan geliştirildi. Fakat, o dönemin kadınları bir baktılar ki insanın içinde kendileri yoklar, sadece erkekler var. [30]

    Kendi toplumumuza İslam’da Kadın kitapları tarihi kaç bakalım, kadınların dinle ilişkisine bakalım. Mesela, 30-40 sene önce yazılmış kitaplar var. Yani neden böyle bir kitap yazma ihtiyacı duydu bizim hocalarımız? Çünkü kadını… Yani erkek, insanı karşılıyor, onun için, erkek için özel bir kitap yazılmıyor İslam ve erkek diye. Fakat kadın cinsi, dini açıdan tam anlamıyla erkeği karşılamadığı için, birtakım farklılıkları olduğu için, İslam ve kadın diye ayrıca bir şey yazılması gerekiyordu ve yazdılar çünkü bakış açısı böyleydi. Bu farklılık anlayışı nereden kaynaklanıyordu? Kadın fıtratının erkek fıtratının farklı oluşu, bu nedenle toplumsal rollerimizin farklılığı ve dini hükümler açısından farklı farklı konumlarda olmamız. Yani kadınlar dinle tanışırken, … böyle yüksek bir duygusal bir şey içinden tanışmıyorlar dinle. Neyle tanışıyorlar, nasıl tanışıyorlar? Mesela cemaatle kılınan bir namaz görüyorlar, erkekler ön safta, imam her zaman erkek, kadınlar arka tarafta. İsterseniz erkek cemaatine biraz yanaşın, kıyamet kopar vallahi. Yani buradan başlıyor bizim şeyimiz. [31] 

    Hz. Fatıma’nın, Hz. Ebubekir’in halifeliğini tanımadığını tanımadan öldüğünü kaç kişi biliyor burada? …[32] Hz. Fatıma’nın siyasi kişiliği, sadece Şiilerin bildiği, işlediği bir konudur. Sünniler, Hz. Fatıma’nın … Yani tipik bir ezilmiş kadın figürüdür Hz. Fatıma. [33]

    Son bir şey: Somut göstergeler… Mesela en önemli şey, ekonomik güç yani dünyadaki servetin %98’i -öyle söyleniyor- erkelerin elinde, %2’si bütün dünyadaki kadınların elinde. Bu bile çok somut bir gösterge değil mi? Yani kadınlar…[34]

    Yukarıdaki ifadelerde görüldüğü gibi H. Ş. Tuksal, bu şekilde dini, dünyevi ve fıtri yönler itibariyle kadınla erkeği çatıştırdıktan sonra, din ve dünyada kadının, “insan” terimi kapsamına alınmadan değerlendirildiğine işaret ediyor. Erkeklerin imam olmasını, cemaatin önünde yer almasını ve kadınların arka safta yer almasını da dini yanlış tanıtan bir manzara olarak yorumluyor.

    Aşağıda yer alan ifadelerinde ise Tuksal, Asr-ı Saadet’te indirilen hükümleri, bugün bize söylenmiş gibi anlamanın yanlış olduğunu ifade ederek açıkça tarihselliği savunmaktadır. O ifadeler şöyledir:

    Ama biz bugün vahye bakarken, hep o insanlık durumunu görmeyip sadece söylenen şeyi, yani o günkü insanlara söylenen şeyi bize söylenmiş kabul ettiğimizde, ben yanlış yaptığımızı düşünüyorum. Bu durumu görmemiz gerekir. [35]

    Bu ifadelerinden Tuksal’ın sıkıntısının asıl nedeni anlaşılmış oluyor. O sıkıntı, bütün tarihselcilerde olduğu gibi, Peygamber Efendimiz’e indirilen dini hükümleri bugün itibariyle kabul etmemektir. Bu yüzden Tuksal’ın, dinin kadınla ilgili hükümlerini de kabul etmediği anlaşılıyor. Bu konuda da Said Hatipoğlu yönetiminde bir de doktora tezi hazırlıyor. (Kadın Karşıtı Söylemin İslam Geleneğindeki İzdüşümleri, Kitabiyât, Ankara, 2006).

    SONUÇ

    Türkiye Diyanet Vakfı (Kadın Kolları) tarafından Diyanet’in onay ve desteğiyle yapıldığı belirtilen sempozyumda Kuran-ı Kerim’in Allah kelamı olup olamadığı tartışmaya açılarak, Kur’an’ın dini delil olmayabileceği ve müminler için bağlayıcı özellikte olmayabileceği konuşuluyor. İslam’ın kadınla ilgili hükümleri de “gelenek” olarak nitelenip adeta alaya alınıyor. Sempozyumun sonunda Ayşe Sucu, katılımcılara ve emeği geçenlere teşekkür ediyor. Özellikle böyle bir sempozyuma imkân ve onay verdikleri için Diyanet ve Vakıf yetkililerine ayrıca şükranlarını sunuyor. “Kadın ve vahiy bağlamında Diyanet’in TDV çatısı altında bugüne kadar yaptığı en büyük sempozyumdu” sözleriyle sempozyumun önem ve ihtişamına işaret ediyor.[36]

    Bilindiği gibi TDV, Diyanet yönetiminde bir vakıftır. Diyanet İşleri Başkanı TDV’nin Mütevelli Heyeti Başkanıdır. Dolayısıyla Yönetim Kurulu Diyanet tarafından oluşturulur ve Diyanet üst yönetiminden DİB Başkan’ın onayladığı kimseler bu kurulda yer alır. TDV Genel Müdürü ve altındaki diğer personel de yine Diyanet yönetimi tarafından tayin edilir. Sempozyum tarihinde Mehmet Görmez ve M. E. Özafşar, Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı sıfatlarıyla hem Diyanet’in hem de Vakfın en etkin yetkilileri durumundadırlar. Kitabın yayınlandığı tarihte (2013) de ise Görmez, DİB Başkanıdır. Bu bakımdan, gerek Diyanet-TDV arasındaki bu organik bağ, gerekse Diyanet yetkililerinin sempozyumda bizzat görev üstlenmeleri olsun, destek ve onay vermeleri olsun, sempozyumun Diyanet’le sıkı bağını ve ilintisini ortaya koymaktadır. Bu itibarla, “bu faaliyeti TDV yapmıştır, Diyanet’in bunda sorumluluğu yoktur” demek mümkün değildir.

    Kamuoyunda oluşan kanaatler, Diyanet tarafından doğrudan yapılması sakıncalı addedilen bazı icraatların, KURAMER[37] ve FRANKFURT İSLAM TEOLOJİ BÖLÜMÜ[38] gibi, TDV ve bu vakıfla ilintili birimler tarafından yürütüldüğü yönündedir. Medyada yer aldığına göre, Kur’an aleyhine daha vahim bir sempozyum, Prof. Dr. Ömer ÖZSOY yönetimindeki Frankfurt İslam Teoloji Bölümü tarafından icra edilmiştir.  Diyanet İşleri Bakanlığı protokol duyuruları arasında yayınlanan yazıya göre Frankfurt İslam Teoloji Bölümü, Diyanet tarafından kurulmuş ve TDV ve Goothe Üniversitesi ile protokole bağlanmıştır. Kur’an aleyhine icra edilen Frankfurt sempozyumunun ve Ömer Özsoy’un Kur’an aleyhine söylemlerinin yayılması üzerine Diyanet, Frankfurt İslam Teoloji Bölümü’nün kendileriyle bir ilişkisinin olmadığını belirtse de hakikat gün gibi ortadadır. Daha sonra ise, Frankfurt’ta kurulan bu bölümün statüsünün değiştirildiği yönünde açıklamalar yapıldığını duyduk.

     

    Temmuz/2013

    Dr. Ahmet GELİŞGEN

     

     

    [1] Türkiye Diyanet Vakfı, Kur’an ve Kadın Sempozyumu, 4-5 Haziran 2010, TDV Yayın Matbaacılık, 2013, Ankara, s. 22.

    [2] TDV, a.g.e., s. 23.

    [3] TDV, a.g.e., s. 24.

    [4] TDV, a.g.e., s. 25.

    [5] “Ataerkil din”, güya erkekler tarafından aktarılıp yazıldığı için, içerisinde kadın aleyhine hüküm ve metinler bulunan din demektir. Bu kavram son derece safsata bir sözdür. Zira bu isnadla, sahabe, tabiun, tebeü’t-tâbiîn ve diğer bütün İslam alimleri, kendi çıkarlarına rivayetleri bozmak ve din uydurmakla suçlanmış olmaktadırlar, Hâşâ lillah!

    [6] TDV, a.g.e., s. 25.

    [7] TDV, a.g.e., s. 26.

    [8] TDV, a.g.e., s. 29.

    [9] TDV, a.g.e., s. 29.

    [10] TDV, a.g.e., s. 31.

    [11] TDV, a.g.e., s. 29.

    [12] Zehebî, Siyeru E’lâmi’n-Nübelâ, VI/578.

    [13] TDV, a.g.e., s. 31.

    [14] TDV, a.g.e., s. 367.

    [15] Sempozyuma sunum ve müzakereleriyle katılan diğer akademisyenler de şunlardır: Doç. Dr. Mualla Kavuncu, Dr. Asife Ünal, Prof. Dr. Ömer Faruk Harman, Prof. Dr. Rıza Savaş, Dr. Sevim Can, Doç. Dr. Mustafa Sinanoğlu, Prof. Dr. Ramazan Altıntaş, Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün, Doç. Dr. Aliye Çınar, Mine Coral, Yrd. Doç. Dr. Zeynep Gemuhluoğlu, Prof. Dr. Yurdagül Mehmedoğlu, Doç. Dr. Hülya Alper, Remziye Ege, Doç Dr. Hatice Kelpetin Arpaguş, Prof. Dr. Aliye Mavili Aktaş, Doç. Dr. Ayşen Gürcan, Leyla Coşkun, Doç Dr. Kamile Oya Paker, Nebiye Konuk, Prof. Dr. Ali Osman Ateş, F. Asiye Şenat Kazancı, Bedriye Yılmaz, Prof. Dr. Yakın Ertürk. Sunucu ise Vildan Karabulut.

    [16] Türkiye Diyanet Vakfı, Kur’an ve Kadın Sempozyumu 4-5 Haziran 2010, TDV Yayın Matbaacılık, 2013, Ankara, s. 183-185.

    [17] Türkiye Diyanet Vakfı, Kur’an ve Kadın Sempozyumu 4-5 Haziran 2010, TDV Yayın Matbaacılık, 2013, Ankara, s. 183-185.

    [18] İbrahim Hilmi Karslı’nın tebliğinin müzakeresi bağlamında konuştuklarından bazı cümleler. Bkz. TDV, a.g.e. s. 168-171.

    [19] Müzakerede (orijinal DVD’de) yer almadığı halde, basılan kitapta, konuşmacının ifadesini yumuşatmak amacıyla, sözü rivayete dönüştüren “çeşitli kaynaklarda aktarılan bir rivayetle ilgili yaklaşımını şu şekilde aktarıyor” ifadesinin eklendiğini olduğunu gördük. Bkz. TDV, a.g.e., s. 168.

    [20] Kur’an’ını ve Dinini korumayı vâd eden Allah (c.c.), Dini’nin ana kaynaklarından olan Sünnet’i de korumayı da vâd etmiş olur. Çünkü Sünnet olmadan Kur’an anlaşılamaz, İslam yaşanamaz. (A. Gelişgen).

    [21] Yani, sünnet bozulmuş, hâşâ!

    [22] Sempozyumun basılan kitabında ifade, “Kur’an’ı tarihsel, kültürel, sosyal koşullardan bağımsız olarak, tarihin sonu olarak, bitmez ve tükenmez bir hazine olarak görme eğilimidir” şeklindedir. Yukarıdaki ifade ise, orijinal DVD’den alınmıştır. Bkz.TDV, a.g.e., s. 170.

    [23] Bu ifade, orijinal Dvd’de yer alan ifadedir. Kitapta değiştirilen ifade şöyledir: “Geleneksel dinsel algıda, hatta dinin veya metnin kendisinde onu rahatsız eden bir konuda eleştirel bir tutum benimsenmesinden daha doğal ne olabilir ki! …” TDV, a.g.e., s. 168.

    [24] Bkz. TDV, a.g.e., s. 168-171.

         [25] TDV, a.g.e., s. 354-357.

         [26] Bkz. Tuksal, Kadın Karşıtı Söylemin İslam Geleneğindeki İzdüşümleri, Kitabiyat, Ankara, 2006.

         [27] Türkiye Diyanet Vakfı, Kur’an ve Kadın Sempozyumu 4-5 Haziran 2010, TDV Yayın Matbaacılık, 2013, Ankara, s. 354-357.

         [28] TDV, a.g.e., s. 354.

         [29] TDV, a.g.e., s. 355.

         [30] TDV, a.g.e., s. 355.

         [31] TDV, a.g.e., s. 355, 356.

    [32] Objektif İslam tarihi kaynaklarında böyle bir iddiaya rastlamak zor. Konuşmacı, bu iddianın Şii kaynaklarda olduğunu söylüyor zaten.

         [33] TDV, a.g.e., s. 354.

         [34] TDV, a.g.e., s. 357.

         [35] TDV, a.g.e., s. 357.

         [36] TDV, a.g.e., s. 356.

    [37] TDV’na bağlı 29 Mayıs Üniversitesi’nin alt birimidir.

    [38] Başlangıçta Diyanet ve TDV tarafından kurulumu sağlanmıştır.

  14. DİYANET YAYINLARINDAKİ FACİADAN BİR ÖRNEK KİTAP: “İSLAM’A GİRİŞ – EVRENSEL MESAJLAR

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Ali Bardakoğlu’nun DİB Başkanı olduğu ve Mehmet Görmez’in Dini Yayınlardan sorumlu Başkan Yardımcısı olduğu yıllarda Diyanet tarafından hazırlatılıp bastırılan ve halka bedava dağıtılan “İSLAM’A GİRİŞ-Evrensel Mesajlar” adlı kitapta, İslam esaslarına aykırı bolca unsura rastlanmaktadır.

    Kitabın Yeni Şafak Gazetesi tarafından basılan nüshasından yaptığımız incelemede göze çarpan bazı sakıncalı durum ve açıklamalar şöyledir:[1]

    1)Hadislerin, inanç ve itikad alanında bilgi kaynağı olup olmaması hususu ise tartışılan meselelerdendir”.[2]

    Bu ifadeyle, sünnet’in inanç ve itikat alanında tartışmalı olduğu belirtilmektedir. Halbuki mütevatir haber ittifakla, meşhur haber de çoğu alimlere göre itikadda delildir. Maturidilere göre, Kur’an’da temeli bulunan itikadi konular hakkında açıklama getiren sahih “haber- i vahid” de itikadi konularda delil  olarak kabul edilmiştir.[3]

    İslami ilimlerde ulema tarafından ortaya konup kabul edilen esaslara aykırılık teşkil eden düşüncelerde akademisyenlerin, tepki çekmemek amacıyla kendi benimsedikleri fikirleri doğrudan ifade etmek yerine, “tartışmalıdır” gibi ifadelerle dile getirdikleri bilinmektedir.

    2)Şimdilerde hadislerle ilgili kadim tartışma konularının yanı sıra, hadislerin aktüel değeri, hadislerin anlaşılmasında yöntem sorunu, bir kültür mirası olarak hadislerin değerlendirilmesi ve benzeri konular akademik düzeyde tartışılmalıdır.”[4]

    Bu ifadeler, asıl itibariyle kendi bakış açısını ortaya koymak için getirmektedir. Söz konusu ifadelerde Hadis Usulü ilminin, hadisleri anlamada yöntem olamayacağına işaret edilerek, hadislerin değerinin yeniden tartışmaya açılması istenmektedir. Dolayısıyla hadis usulü ilmindeki esasların, sorunlu ilkeler olduğuna işaret edilmiş olmaktadır. Aynı ifadelerde, makbul hadis kaynaklarımızdaki hadislerin, önce hadis olup olmadıklarının ortaya konması, bunlardan hadis olduğu kabul edilenlerin de keyfi yorumlara tabi tutulması gerektiğine de işaret edilmektedir.

    3)Bir beşer olarak Hz. Peygamber, hakkında vahiy bulunmayan çeşitli meselelerde ictihad etmiş ve bazı içtihat ve davranışlarında yanıldığı da olmuştur. Onun yanıldığı bazı hususları Yüce Allah vahiyleriyle tashih etmiş, hatta bu yüzden bazen de onu eleştirmiştir. Benzer düzeltmeler Cebrail ve sahabe tarafından da yapıldığı olmuştur …[5]

    Bu ifade, hadislerden şüphe duymayı akla getirdiği gibi, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in vahyin kontrolünde olduğu gerçeğini de göz ardı etmektedir. Halbuki Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, bazen içtihatlarında çok az sayıda hata ettiği olduysa da bunları vahiy düzeltmiştir. Kitaptaki ifadede, sanki Hz. Peygamber (s.a.v.) çokça hata etmiş, vahiy bunların bazısını düzeltmiştir, demekle, vahiy tarafından düzeltilmeyenlerin de bulunduğu akla geliyor. İfadenin devamında, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “benzer düzeltmeler Cebrail ve sahabe tarafından da yapıldığı olmuştur” ifadesi vahameti daha da artırmaktadır. Her şeyden önce Cebrail vahiy demektir zaten. Çünkü Cebrail Hz. Peygamber (s.a.v.)’e Allah’ın emriyle gelir. Sahabe de düzeltmiş vs. derken, sürekli düzeltilmeye ihtiyaç duyan bir Peygamber figürü zihne akla gelmektedir. Aynı zamanda, sahabenin Hz. Peygamber (s.a.v.)’i düzeltmesi, onun sahabenin de aşağısında bir seviyede olduğu düşüncesini beraberinde getirmekte. Halbuki Peygamberlerin sıdk (doğruluk), emanet (emanete hıyanet etmez), ismet (günahsızlık), fetanet (zekilik) ve tebliğ (Allah’tan aldığı vahyi olduğu gibi insanlara bildirir) sıfatları vardır, onlar bu konuda seçilmişlerdir.

    Hurma aşılama meselesinde Hz. Peygamber, zanaata dayalı bir konuda söz etmemiş, işi ehline tevdi etmiştir. Bedir savaşında karargâh yerinin belirlenmesinde ki hadisede de düzeltme değil, istişare vardır. Burada sözü Hz. Peygamber (s.a.v.), sözü, bölgeyi iyi tanıyan Hubab İbni Münzir (r.a.)’e bırakmış, onun teklifini onaylayıp icraata sokmuştur. Bunlar düzeltme olmadığı gibi içtihad da kabul edilmez. Nitekim bunlara “düzeltme” demek, peygamberlik sıfatlarına halel getirir. Kur’an-ı Kerim’de de birkaç yerde vahyin uyarısı vardır. Örneğin “Abese Suresi”ndeki uyarı, bir günahtan dolayı değildir, davranış seçeneğinden dolayıdır. Burada Hz. Peygamber (s.a.v.), Abdullah b. Ümmi Mektum’dan önce gelen müşrikleri İslam’a davet etme çabası içerisindeyken o meclise gelip soru soran Abdullah b. Ümmi Mektum’a yönelmeyip, önceden devam ettiği görüşmesine devam etmiştir. Bu haldeyken Allah Teâlâ, o tebliğin müşriklere fayda vermeyeceğinden söz ederek, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Adullah b. Ümmi Mektum’la ilgilenmesini istemiştir. Buna hata denir mi acaba? Burada perde arkasını bilen Allah (c.c.), “boşuna uğraşma, asıl irşad isteyene dön” anlamında Peygamberini uyarmıştır. Bundan daha tabii ne olabilir ki?

    Kur’an-ı Kerim’de olsun, normal hayatta olsun, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hata yaptığını ya da azarlandığını (!) sürekli olarak dile getirenlerin, İslam Peygamberin de açık arayan ve bu suretle onun risaletini zaafa uğratmak isteyen müsteşrikler olduğunu çok iyi biliyoruz. Müsteşriklere ait hangi kitabı elinize alsanız bunları mutlaka görürsünüz. Diyanet’in, halkı irşad amaçlı hazırladığı bir kitabında, sanki her şeyi halka öğretmiş bitirmiş de işin akademik düzeyine de sıra gelmişçesine, yanlış anlaşılabilecek ve zihinlerde şüphe bırakacak şekilde bu türden konulara temas etmesi, neyin nesidir düşünülür. Haddizatında Diyanet’in halka anlatması gereken, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in büyüklüğü, rehberliği ve kendisine “ittibâ”dan başka bir şey olmamalıdır.

    4) Kitapta, Hz. Peygamber (s.a.v.)’nin yaptığı her şeyin sünnet (yapılması istenen) olarak görülmediği, bazı yaptıklarının müstehap veya mendup, bazılarının ise mubah olarak değerlendirildiği belirtiliyor.[6]

    Halbuki, farz, vacip ve sünnet gibi teklifi hükümler ortaya konan “sünnet” dışında, bir de “sünnet-i zevâid” vardır. Sünnet-i zevâid, Peygamber (s.a.v)’in yeme, içme, giyinme, uyuma adabı gibi ibadet kasdı olmadan, insan sıfatıyla yaptığı mutad davranışlarına denir. Bu gibi hususlarda Peygamber (s.a.v)’e uymak müstehap ve şefaatine vesiledir. Sünnet-i zevâide uymayan bir kimse ise, cezalandırılmayı ya da kınanmayı da hak etmez.

    Ardından konu edilen; Peygamberin, neyi hangi sıfatıyla yaptığının dikkate alınması gerektiği hususu, yine akademik düzeyde, ilahiyatçıların bile zor anlayacağı, ihtilaflı, zihin karıştırıcı, sünnete uyma konusunda keyfiliğe yol açabilecek ve halkı şahsi görüşe sürükleyebilecek düzeyde ağır konulardır.[7]  Bu konuların ele alındığı kitabın adı ise, “İslam’a Giriş-Evrensel Mesajlar”dır. İslam’a girişi anlatan ve gerçekte halka yönelik “ilmihal” olması gereken bir kitapta bu konulara yer verilmesi ne kadar isabetlidir, düşünülür? İlmi bir seri içerisinde objektif bilgiler içeren ve ehline hitap eden ilmi eserler elbette müstakil olarak basılabilir.

    5)Hz. Muhammed kendi yerine hiç kimseyi bırakmamıştır … Kureyş kabilesi, toplumdaki yeri açısından öne çıkmış ancak Ebubekir gibi Kureyş’in önde gelenlerinden sayılmayan bir kimse halife olmuştur.”[8]

    Kanaatimizce bu ifadelerde Hz. Ebubekir (r.a.), basit bir adam gibi görülerek küçümsenmekte ve halife olması yadırganmaktadır. Dolayısıyla söz konusu ifade, Şia’nın sahabeye bakış açısını da çağrıştırmaktadır.

    6)İslâm’ın miras hükümleri dışında, sosyal hayat nizamı ve esaslarının değişmesi, erkek ve kadının vazifeleri ve bu vazifelere uygun hayat nizamı ve esaslarının değişikliğe uğraması halinde, kadınlara mirastan erkekler kadar ya da erkeklerden daha fazla pay verilebileceğini ifade edenler de vardır.” [9]

    “… Kırbaşoğlu, Kur’an’ın kadına mirastan erkeğin payının yarısı kadar hisse verilmesini emrettiği şeklindeki genellemenin, mirasla ilgili ayetlerin sathi olarak okunmasından veya kasıtlı olarak saptırılmasından kaynaklanan bir iddia olduğunu(!) dile getirmektedir…” [10]

    Bu ifadelerle İslâm’ın miras hükümlerinin, günümüz çağdaş Müslümanlarını bağlamayacağı savunulmaktadır. İslam miras hukukunda bazı hallerde kadına erkeğin yarısı kadar hisse verilmesinin, Kur’an’ın iyi incelenmeyip yanlış anlaşılması sonucunda elde edildiği (!) ifade edilmektedir. Böylesine sakat bir iddia, Hz. Peygamber (s.a.v.), sahabe ve daha sonraki selefle birlikte bütün ulemanın, Kur’an’ı yanlış anlamakla itham etmeye kadar gider. Çünkü ilgili ayetleri bu şekilde anlayıp bize öğreten Hz. Peygamber (s.a.v.)’dir. Bu nedenle Kur’an ve sünnet’te açık bir şekilde belirtilen miras hükümleri “müfesser” olup, içtihada ve yoruma kapalıdır. Yukarıdaki iddialarda, İslam miras hukukunda kadının, başka vasatlarda ana, eş ve kız kardeş olarak değişik şekillerde belirli paylar alabildiği de göz ardı edilmektedir.

    7) Kadının şahitliği ile ilgili ayetin hükmünün, zamanımız şartlarında artık farklı değerlendirilmesi gerektiği üzerinde durulmaktadır. Halbuki Allah Teâla yarattığı kulunu en iyi bilen olarak Kur’an’ı, kıyamete kadar hükmü baki kitap olarak indirmiştir. [11]

    8) “’Ehl-i Sünnet Mezhebi’ ifadesinden de anlaşılacağı üzere, Sünnilik beşerî yorumlarla vücut bulmuş bir mezheptir. Bu sebeple de geçmişte bilim adına ileri sürülmüş bilgi ve beşerî yorumların hâkim olduğu bazı konularda eleştirilebilecek görüşleri bulunabileceğini kabul etmek gerekir.”[12]

    Bu ifadeyle Ehl-i Sünnet itikadının, beşerî yorumlardan oluşmuş bir yapı olarak doğru bir itikat olmadığına işaret edilmektedir.

    Kanaatimizce, esasen açık bir görüşü yansıtan bu ifadeler, tenkit edilmek endişesiyle ihtimalli ifadelerle verilmektedir. “Ehl-i Sünnet”, Allah Rasülü (a.s.)’ın ve onun ashabının yolundan elde edilmiş öz olduğuna göre, burada asıl tartışmaya açılmak istenen de bu yoldur.  Öyle ki Ehli Sünnet, müminlerin itikad yoludur. İtikadı belirleyen deliller, inkârı küfür olan ayet ve hadislerdir. Dolayısıyla sübutu ve delaleti kat’i olan delillere dayanan itikat esaslarının tenkidi mümkün değildir. Subuti kat’î veya delaleti açık olamayan olmayan nassların ifade ettiği hükümler ise, ehli tarafından mütalaa edilmiştir zaten. Bunlar beşerî yorumdur, diye kaldırılmak istenen birikimin yerine konacak olan da “beşerî” olmayacak mıdır? Ve bu yorumları ortaya koyanların itikadı, ameli, ihlası ve ilmi seviyesi ne olacaktır acaba?..

    9) (Namaz konusu anlatılırken) “… Sonra huzuruna çıktığımız makam sahibi kimselere yapıldığı gibi yüce Allah övgü ile anılır…” …”[13]

    Bu ifadeyle namaz, makam sahibi birinin huzuruna çıkıldığında o zatın övülmesi gibi Allah’ın övüldüğü bir ibadet olarak belirtilmekle, caiz olmayan bir davranışa benzetilmekte ve amacı dışında tanımlanmaktadır. İfadenin hem itikadi, hem de ahlaki boyutu vardır. Rasülüllah Efendimiz (s.a.v.), bize karşı övgüde bulunan meddahların yüzüne toprak serpilmesini tavsiye etmiştir.

    Aynı konuda, “iradenin güçlendirilmesi vebu halin sürekliliği için devamlı bir eğitim ve pratik yapmaya ihtiyaç vardır. Başıboşluğa meydan vermemek ve zamana hükmedebilmek için namazın kılınması gereği, yeme içme ve cinsel arzuların gemlenebilmesi için oruç tutulması, mal tutkusunun kontrol altına alınabilmesi için zekât ve sadaka yükümlülüklerinin getirilmesi, sosyalleşmenin gereği olarak günlük, haftalık (Cuma), mevsimlik (bayramlar) ve yıllık (hac) -giderek büyüyen nispetlerde- cemaatler oluşturma zorunluluğu hep sözü edilen bilinç halinin oluşturulmasına ve sürekli devam ettirilmesine yöneliktir” [14]

    Bu ifadelerde, namaz, oruç, zekât, sadaka, bayram namazları ve haccın emrediliş sebep ve illetleri, dünyalık sebepler olarak zikredilmektedir. Öncesinde anlatılan ve buraya alamadığımız açıklamalar da ağırlıklı namazın dünyevi faydalarından söz etmektedir. Halbuki namaz, Allah’ı hatırlayıp onu zikretmek,[15] ahirete yönelmek ve şeytanın ivgasından korunmak için kılınır. Böylece kul, kötülük ve haramlardan uzaklaşır.[16] Diğer kulluk görevleriyle de arınır ve sabır ve namazla Allah’tan yardım ister.[17]

    Aynı şekilde orucun, yeme, içme ve cinsel arzuların gemlenmesi; zekât ve sadakanın, mal tutkusunun kontrol altına alınabilmesi; cuma ve bayram namazlarının da sosyalleşmenin gereği olarak ifa edildiği belirtilmektedir. [18]

    Halbuki anılan ibadetlerin tamamı, evvela Allah’a kulluğun gereği olarak yerine getirilir. Ondan sonra bunların çeşitli hikmetlerinden söz edilebilir. Bu hikmetler, bu ibadetlerin illeti ya da sebebi değildir. Esasen “taabbudi” olan bu ve benzeri ibadetleri bu şekilde illetlere bağlarsanız, ardından, sözde bu illetler yok olduğunda ya da başka vasıtalarla gerçekleştiğinde ibadetlere ihtiyaç kalmadı denilir. Bu ifadelerin bir adım ilerisi de budur. Nitekim, bazı zevat, namaz, gusül, abdest diye bir şey yoktur, bundan maksat sosyalleşmektir, temiz olmaktır gibi saçmalıkları günümüzde savunmaya başlamışlardır. (Bkz. Hakkı Yılmaz’ı eleştiren yazımız).

    10) “… Her ne kadar bu imajı abartılı bulsa da içerden bakıldığı zaman bir problem olduğu muhakkaktır. Yanlış din algısı kadın aleyhine kullanılmakta, diğer birçok konuda olduğu gibi bu konuda da din maalesef gücün egemenlik aracı olarak kullanılmaktadır. Ama konu üzerinde araştırma yapanların veya din adına kanaat belirten otoritelerin üzerinde buluştukları nokta, bu problemin, geleneği oluşturan ataerkil toplum yapısından kaynaklandığı ve bu yapının dini kullandığı şeklindedir.[19]

    Bu ifadelerle İslâm toplumunun erkek egemen toplum özelliğine dayalı olarak, güya erkek âlimlerce, “Din”de erkekler lehine ve kadın aleyhine hükümlerin uydurulduğu belirtilmiş olmaktadır. Yani sahabe, tâbiûn ve bunlardan sonra gelen ulema, erkek ağırlıklı oldukları için kadınlar aleyhine hükümler uydurmuşlar, hâşâ dini kullanmışlar!  O zaman hadisler/sünnet başta olmak üzere tutunacak dalımız yok demektir. Hâşâ bu iftira, Kur’an’a da sirayet edebilir. Böyle bir iddia, -sözde- dini kullanan birilerinin, Kur’an’ı da bozmuş olabileceği(!) düşüncesini de beraberinde getirmez mi?  Bu tür yorumlar, günümüz insanının sahabeve tâbiun’u kendisi (!) gibi zannetmekten kaynaklanıyor olmalı…

    11)Aslında etkili bir aktivist olarak Cemaleddin Afgânî’de, yeni bir külliyat geliştirmekten çok Müslümanları, ‘köhnemiş’ ve ‘köhneleştirici’ bir bilgilendirme sisteminin boyunduruğundan kurtararak halkı ve seçkinleri ‘bilinçlendirmek’ amacıyla siyasal ve kültürel hareketliliği canlandırma çabası belirgindir.[20]

    Sonraki ifadelerde ise bu hareketin, Afgani, Abduh ve Reşit Rıza gibi şahsiyetlerin temsil ettiğini ifade edilmektedir.[21]

    Bu ifadelerle İslâm âlimleri tarafından Kur’an ve Sünnet’e dayalı olarak oluşturulan bilgi/bilgilendirme sistemi, yani dini bilgi birikiminin tamamı, “köhnemiş” ve “köhneleştirici”(!) olarak nitelenmektedir.

    12) Kitapta “Gelenek”, “vahye dayansın ya da dayanmasın, meşru olsun ya da olmasın, geçmişten gelerek toplumun zihniyet ve uygulamasına yerleşmiş tutumlar, töreler, adetler ve kurumlar” olarak tanımlanmaktadır.[22]

    Bu tanımda, vahye dayanan ve meşru kabul edilen hükümlerin de gelenek kabul edildiği açıktır. Bu tanıma göre “gelenek”ten kasdedilen, İslam tarihi boyunca İslam alimlerinin Kur’an ve Sünnet esaslı ortaya koydukları hadis, tefsir, fıkıh, akaid ilimlerinin yanı sıra diğer usul ilimleridir. “Tecdid” ise, temel kaynakları gelenekten arındırma ve yeniden bu kaynaklara uygun bir yapılandırmayı amaçlamaktadır, deniliyor.[23]

    Her şeyden 14 asırlık İslami birikimin “gelenek” olarak adlandırılışı batı kaynaklıdır. Modernistlerin “gelenek” dedikleri “Din”, Rasulüllah Efendimiz (s.a.v)’e indirilen ve sahabenin yaşadığı dinin değişmemiş şeklidir. Bizim geçmişimizi, dinimizin özü olan Kur’an’ı, sünnet’i, sahabe, tabiun ve ondan sonra bize kadar gelen ulemanın yolunu veya İslami ilimleri “gelenek” diye isimlendirmek, bu birikimi bir bakıma küçümsemek ve basite almak anlamı taşımaktadır. Zira “gelenek” Türkçemizde, “gerekli olamayan, yaparsan iyi olur” anlamı taşır. Dolayısıyla, İslami ilimler birikimini bu kavramla isimlendirmek başlı başına bir asimilasyon sorunudur. İslami ilimler birikimimiz hakkında “gelenek” kavramının kullanıldığını biz, müsteşriklerin eserlerinde görüyoruz. Ne yazık ki bu kullanım, günümüzde bu ilahiyat camiasının modası haline gelmiştir.

    İslami birikimi, “gelenek” dedikleri bu kaynaklardan arındırdığınızda, geriye çağdaş kültür ve akıl kalacaktır. Bu ayıklamayı yapacak olanlar ise, oryantalist anlayışla zihnini donatmış olan günümüz modernistlerinden başkası olmayacaktır. Bunun anlamı, İslam alimlerimizin ortaya koyduğu İslami ilimleri çöpe atıp, yerine, bugünün şartlarında modernistlerin öngürdüğü bir dini bilgi sistemi ortaya koymak demektir. Böyle bir ameliye, “tecdid” adı altında saklanan “reform”dan başka bir şey değildir.

    Kaldı ki İslam fıkhında, geçmiş devirlerin ihtiyacına dayalı olarak yapılan örfi içtihatları alma zorunluluğu da yoktur.

    13)Öte yandan dinin yeni koşullar karşısındaki yeterliliğine ilişkin geleneksel kabuller de yerini dinin yeni sorularla (sorunlar olmalı) uyumunu bir problem olarak gündeme getiren arayışlara bırakmıştır.” [24]

    Kitapta yer alan karmakarışık bu cümlenin tahlil ve açıklamaya ihtiyacı olduğu açıktır. Tabir caizse, adetâ cümlenin tercümeye ihtiyacı var! Şöyle ki:

    Yukarıda, Kur’an ve sünnetten süzülerek gelmiş İslami İlimler birikiminin, “gelenek” olarak isimlendirildiğini, bunun yanlış bir tutum olduğunu ve Batı kaynaklı bu isimlendirme ile esasen bu yüce yolun basite indirgenmek istendiğini izah etmiştik. “Geleneksel kabul” ifadesi ise, bunu daha da zaafa uğratmaktadır. Bu ifade ile, sözde “gelenek”e, bir de “kabul” sözcüğü ekleniyor ki bu, “ındi görüş” demektir. İşte kitapta, “geleneksel kabul” denen İslamî İlimler birikiminin çağdaş problemleri çözebilecek özellikte olmadığını (!) ifade etmektedir.  Yukarıdaki ifadeye göre, “gelenek” dininin yeni problemlere uyumu zordur (!). Bu yüzden, “gelenek” yerini, çağdaş arayışlara bırakmış (!). Dolayısıyla sayfa 436’da ‘köhnemiş ve köhneleştirici denilen bu anlayışın yerini, ‘reformist’ anlayışlar almalıdır (!).

    Netice itibariyle yukarıdaki felsefik cümle; yeni şartlar karşısında dinin yetersizliğine dolayısıyla bir dizi müdahaleye açık hale geldiğine, yani dinde reform” yapılması gerektiğine işaret etmektedir. Adeta denilmek istenen şudur: “Çağımızda din, ihtiyacı karşılamıyor, reformu hak etmiştir” (!) Haşâ ve kellâ!.

    Halbuki, kıyamete kadar hükmü baki Dinimizin hükümleri temelden evrenseldir, her devirde geçerlidir. Nasslarda hükmü açık olmayan yeni problemleri de “ictihad” müessesesiyle çözer. Dolayısıyla, İslam Dini’nin abuk subuk oryantalist fikirlere ihtiyacı yoktur. Aksi fikirlerin kaynağı ise müsteşriklerdir.

    14) Kitapta Kur’an (Allah’ın hükümleri), “gökyüzünün kanunu” diye niteleniyor.[25]

    Kur’an ya da onun hükümleri için halk arasında, şiir veya edebiyatta, bazen mecazen “gökyüzü yasası” denilmişse de halkı irşad etme makamında olan bir hocanın veya Diyanet’in de bunu tercih etmesi, kanaatimizce isabetli değildir. Zira, Allah mekândan münezzehdir, ona mekân izafe edilemez. İslam alimleri bu konuda görüş birliği içerisindedir. Zira bu konuda gelen nassların delaleti de son derece açıktır. Bu yüzden, Müslim’de yer alan “Cariye” hadisini de İslam alimleri ittifakla te’vil ederek, imtihan sadedinde Cariye’den sadır olan “Allah göktedir” sözünü, onun yüceliğine işaret olarak anlamışlar ve bu te’vilin zorunlu olduğunu belirtmişlerdir. Nasıl ki namazda Kabe’ye yönelmek, Allah’a mekân izafe etmek değilse, bu türden bazı nassların da amacı Allah’a mekân izafe etmek değildir, demişlerdir.[26]

    Buna göre, bazı nasslarda geçen ifadelerin bile te’vil’le anlaşılması gerektiği hususunda İslam alimleri ittifak halinde ise, halkı irşad edenlerin de Allah’a mekân izafesi anlamına gelebilecek ifadelerden sakınması gerekir.

    Yoksa, avam ya da maksatlı çevreler bu ifadeleri sündürüp başka yerlere çekebilirler. Birileri, mekândan münezzeh olan Allah’a mekân izafe edebilir. Esasen “gökyüzü kanunu” denince akla gelen şey, Allah’ın gök olaylarıyla ilgili koyduğu fiziki kurallar, yani gök olaylarıyla ilgili “sünnetullah”tır. Ayrıca böylesi bir kullanım, beşerî dinlerdeki “gök tanrı” inancını da çağrıştırabilir.

    Kısacası, halkı irşad makamında olan Diyanet’in ya da bir hocanın, tartışmaya mahal vermeyecek şekilde, sarih itikada uygun olan bilgi ve kavramlarla halkı aydınlatması, en doğru olandır.

    SONUÇ

    Diyanet’e ait bu kitaptan verilen bu şaşırtıcı ifadeler, sadece bunlardan ibaret değildir. Kitapta yer alan çoğu makalede, dini kavramlarımızın özünden uzaklaştırılarak asıl anlamlarından kaydırılarak özellikle sküler anlamalara zorlandığı dikkati çekmektedir. Diyanet’in, “İslam’a Giriş” serisi içerisinde bastığı bu kitabın eşleri olan diğer üç kitapla birlikte, TDV kurumları ya da Diyanet tarafından son 15 yılda yayınlanan diğer çoğu yayınlarda da benzer nitelikte sakıncalar mevcuttur.

    Bir ilmi, ayakta tutan, o ilmin kavramlarıdır. Kavramlar bozulduğunda ya da içi boşaltıldığında o ilim veya müessese kendiliğinden çöker. İlimler olsun, din olsun, kavramlarıyla öğrenilir, kavramlarıyla ayakta durur. Bu yüzden “Dini kavramları Türkçeleştirme” adı altındaki gayretleri hiç de masum bulamayız. Müsteşrikler de işe kavramlarımızın içini boşaltmaktan başlamaktadırlar. “’Sünnet’ demek, ‘yaşayan sünnet’ demektir; ‘ittiba’, ‘üsve’ ve ‘teessi’, birebir uymak anlamına gelmez” gibi açıklamaların altında yatan gerçek de budur. İslam’ın kavramlarını “Türkçeleştireceğiz” diye çırpınanlar, bu gayreti İslam’ın özünü anlatmaya harcasalar, toplumda cahil kalmaz ve insanlığı huzur saadet kaplar.

    Toplumumuza, hatta yurt dışına bol miktarda ve bedava dağıtılan bu ve benzeri kitaplarla nereye varılmak istenmektedir, doğrusu merak edilir. Kamuoyunda oluşan ağırlıklı kanaate göre bu hususta maksadın, “ılımlı İslam” ve dinler arası diyalog” olduğudur. İşbu durumda, İslam’ın hükümlerinin, asla uymayan yorum ve yaklaşımlarla traşlanarak diğer dinlerle aynı potada buluşmasına yelken açılmak istendiğini söylemek, mübalağa olmasa gerektir. Fetöcülüğün temeli “ılımlı İslam” ve “dinler arası diyalog”a dayanıyorsa şayet, Diyanet Fetöcülüğün neresindedir, yeniden bakılmalıdır…

    15 Temmuz’un sisli havasında Diyanet Reisi Görmez’in, Diyanet’ten ayrılmamdan 4 yıl sonra, müftülük kursu dönem arkadaşımı da yalancı şahitliğe zorlayarak, bunda başarılı olamadığı için sahte belgeyle yazdığı ya da yazdırdığı raporla, 12 senedir bu uyarıları yapan Fakir’in “Fetöcülük”le yaftalanmasının altında yatan nedeni bir nebze anlayabilirsiniz, sanırım… Diyanet’te görevde iken, en büyüklerden oluşturulan üst üste soruşturma komisyonları aracılığıyla yapılan mobingler ve diğer iftiralar da bunun dışında…

    Şubat/2010

    Güncelleme: 20 Temmuz 2017

    Dr. Ahmet GELİŞGEN

    Not: Yukarıdaki yazıda verilen sayfalarda, eleştiriye mahal kitabın, Yeni Şafak Gazetesi baskısı esas alınmıştır. Tarafımızdan ilk olarak bu baskı incelendiği için, yazıdaki sayfalar da bu kitaptan alınmıştır. Diyanet baskısında sayfalar değişik de olsa aynı ifadeler mevcuttur. (Yeni Şafak Kültür Armağanı, Sistem Matbaacılık, İstanbul, Ocak/2010. Aynı kitap için bkz. DİB Yayınları, İslam’a Giriş-Evrensel Mesajlar, Tavaslı Matbaası, Ankara, 2008).

     

    [1] Aşağıdaki sayfalar Yeni Şafak Gazetesi basımına göre verilmiştir.

    [2] Diyanet, Evrensel Mesajlar İslâm’a Giriş, Yeni Şafak Gazetesi Baskısı, s. 27. (İfadenin yer aldığı makale, Ankara İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi ve DİYK Üyesi Prof. Dr. Bünyamin Erul’a aittir).

    [3] TDV İslam Ansiklopedisi, XXVIII/168.

    [4] Diyanet, a.g.e., s. 151. (İfadenin yer aldığı makale, Ankara İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi ve DİB eski Başkan Yardımcısı, Prof. Dr. Mehmet Emin Özafşar’a aittir).

    [5] Diyanet, a.g.e., s. 26. (Konunun anlatıldığı makale, Ankara İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi ve DİYK Üyesi Prof. Dr. Bünyamin Erul’a aittir.)

    [6] Diyanet, a.g.e., s. 28. (Konunun anlatıldığı makale, Bünyamin Erul’a aittir.

    [7] Diyanet, a.g.e., s. 28. (Konunun anlatıldığı makale, Bünyamin Erul’a aittir.

    [8] Diyanet, a.g.e., s. 184. (İfadenin yer aldığı makale, Ankara İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hasan Onat’a aittir).

    [9] Diyanet, a.g.e., s. 492. (İfadenin yer aldığı makale, o dönem Türkiye Diyanet Vakfı Kadın Kolları Başkanı olan Dr. Hafsa Fidan’a aittir).

    [10] Diyanet, a.g.e., s. 491. (Bu ifade, o dönem Türkiye Diyanet Vakfı Kadın Kolları Başkanı olan Dr. Hafsa Fidan’a ait makalede yer almaktadır).

    [11] Diyanet, a.g.e., s. 494. (Bu ifade, o dönem Türkiye Diyanet Vakfı Kadın Kolları Başkanı olan Dr. Hafsa Fidan’a ait makalede yer almaktadır).

    [12] Diyanet, a.g.e., s. 182. (İfadenin yer aldığı makale, Prof. Dr. Yusuf Şevki Yavuz’a aittir).

    [13] Diyanet, a.g.e., s. 71. (İfadenin yer aldığı makale, Prof. Dr. Mehmet Erdoğan’a aittir).

    [14] Diyanet, a.g.e., s. 69, 70. (İfadenin yer aldığı makale, Prof. Dr. Mehmet Erdoğan’a aittir).

    [15] Ta-hâ, 20/14.

    [16] Ankebut, 29/45.

    [17] Bakara, 2/45, 153.

    [18] Diyanet, a.g.e., s. 70. (İfadenin yer aldığı makale, Prof. Dr. Mehmet Erdoğan’a aittir).

    [19] Diyanet, a.g.e., s. 457. (İfadenin yer aldığı makale, Marmara İlahiyat Fakültesi Dekanı olan Prof. Dr. Ali Köse’ye aittir).

    [20] Diyanet, a.g.e., s. 436. Kitaptaki bu ifadelerin yer aldığı makale, Zamanın Devlet Bakanları Mustafa Said Yazıcıoğlu ve Faruk Çelik’in Danışmanlığını yürüten ve ardından, DİB Strateji Başkanlığı görevine getirilen, halen Başbakanlık Başdanışmanı olan Dr. Necdet Özsoy’a aittir.

    [21] Diyanet, a.g.e., s. 437. Kitaptaki bu ifadelerin yer aldığı makale, Zamanın Devlet Bakanları Mustafa Said Yazıcıoğlu ve Faruk Çelik’in Danışmanlığını yürüten ve ardından, DİB eski Strateji Başkanı olarak uzun yıllar görev yapan ve halen Başbakanlık Başdanışmanı olan Dr. Necdet Özsoy’a aittir.

    [22] Diyanet, a.g.e., s. 43. (Yukarıdaki ifadeler, Prof. Dr. Hayrettin Karaman’a aittir).

    [23] Diyanet, a.g.e., s. 43. (İfadeler, Prof. Dr. Hayrettin Karaman’a aittir).

    [24] Diyanet, a.g.e., s. 439. Kitaptaki bu ifadelerin yer aldığı makale, Zamanın Devlet Bakanları Mustafa Said Yazıcıoğlu ve Faruk Çelik’in Danışmanlığını yürüten ve ardından, DİB eski Strateji Başkanı olarak uzun yıllar görev yapan ve halen Başbakanlık Başdanışmanı olan Dr. Necdet Özsoy’a aittir.

    [25] Diyanet, a.g.e., s. 21. (Konunun anlatıldığı makale, Prof. Dr. Sadık Kılıç’a aittir.

    [26]  Nevevi, el- Minhâc Şerhu Sahih-i Müslim, V/27.

    http://library.islamweb.net/newlibrary/display_book.php?idfrom=1455&idto=1465&bk_no=53&ID=235

    http://www.darulfatwa.org.au/ar/%D8%A8%D8%AD%D8%AF%D9%8A%D8%AB-%D8%A7%D9%84%D8%AC%D8%A7%D8%B1%D9%8A%D8%A9/

    http://www.ahlalhdeeth.com/vb/showthread.php?t=216996

    http://www.ahlalhdeeth.com/vb/showthread.php?t=187199

  15. DİYANET YÖNETİMİ EMRİMDEKİ TDV/29 MAYIS ÜNİVERİSTESİ BİRİMİ KURAMER, KURAN’I İNKÂR EDEN KİTABI YAYINLAMIŞ!

    Diyanet tarafından yönetilen TDV’ye ait 29 Mayıs Üniversitesi/Kuran Araştırmalar Merkezi (KURAMER), hiç bir eleştiriye yer vermeden Kuran ve İslam itikadı aleyhine şüpheler ileri süren aşırı İslam aleyhtarı M. WATT’ın (Mehmet Aydın’ın hocası) kitabını yayınlamış. MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Medyada yer alan bilgiye göre kitapta, Hz. Peygamber (sav)’in, âyetleri kendi aklı, düşüncesi ve planıyla ortaya koyduğu ifade ediliyor ve bu görüşler tenkit de edilmiyor. (Bkz. http://m.yeniakit.com.tr/yazarlar/yasar-degirmenci/kuramer-neyin-pesinde-17408.html).

    29 Mayıs İslami ilimler Fakültesi, Diyanet idaresiyle yürütülen Türkiye Diyanet Vakfı’nın açtığı üniversiteye bağlı bir fakültedir… Kuramer’in başında şu anda eski DİB Başkanı Ali Bardakoğlu bulunmaktadır.

    Adı geçen kitapta;

    1-Hz. Muhammed sav’in, beşerden bir öğretmeninin olabileceği (s.199),

    2-Hz. Muhammed’in, mesajı beşer yardımı sayesinde ortaya koyduğu iddialarının, beşer kelamı olduğu anlamına gelmeyeceği, sihirden söz edilen yerlerde kastedilenin, sihirbazın gizli bilgisinden üretilen beşeri bir şey olduğu (s.165),

    3-Kur’an’daki kıssaları aşina olduğu birinden almış olabileceği (s.199),

    4-Kur’an kıssalarının Tevrat’la örtüşmesinden ötürü böyle ilişkilendirilebileceği (s.199),

    5-O günkü duruma uyması için kıssaların Hz. Peygamber sav’e sezgi yoluyla da verilebileceği (s.201),

    6-Hz. Peygamber sav’in, kıssa ile kıssadaki öğretiyi (ana fikri) karıştırmak suretiyle bunların tamamını vahyedilmiş zannettiği (s.200),

    7-Kıssaların telepatik özelliği olan olağanüstü bir yöntemle Hz. Peygamber’e gelmiş olabileceği (s.200),

    8-Dolaşımdaki bilgilerin Muhammed’e aktarılmış olabileceği (s.199)

    9-Kur’an’ın, Hz. Peygamber sav’in büyük bir deha eseri olduğu (s. 198),

    10-Hz. Peygamber sav’in, davasında başarı için putlara tapma eğiliminde olduğu (s.143),

    11-Müşriklerden elde ettiği dünyevi menfaatler karşılığında onların ilahlarını bir bakıma tanıdığı, mutabakat sağlanamayınca o ayetlerin neshedilği, (s.139),

    12- Lat ve Menat’ın semavi varlıklar olduğu ve bunun İslamiyet’e aykırı olmadığı (s.139),

    13-Lat, Menat ve Uzza’yı Allah’tan daha düşük seviyede kutsal varlıklar olarak kabul ettiği (s.138),

    14-Lat ve Menat’ın semavi varlıklar olduklarına itiraz edilemeyeceği, bunun İslam’ın tek tanrılı din anlayışına da aykırı olmadığı (s. 139),

    15-Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, görevinde başarılı olmak maksadıyla putlara tapma eğiliminde olduğunu; başlangıçta Hz. Peygamber sav’in bunun farkında olamayabileceği (s. 143),

    16-Garânîk (şeytan ayetleri) ni Kur’an’ın bir parçası olarak bir kere okuduğu (s.136),

    17-Kelime i tevhid’i ifade eden Zariyat Suresi’nin 51/51 ayetinin Kur’an’a sonradan eklendiği (s.169),

    18-Kur’an’ın genel olarak hadislerdeki tarihi malzemeden çıkartılan resmi doğrular gibi olduğu (s.169),

    saçmalıklarına yer verilmekte ve bu bilgiler, mütercim veya yayıncı tarafından kesinlikle tenkit edilmemektedir.

    Görüldüğü gibi kitap, Kuran ı Kerim ve Hz. Peygamber Efendimiz (sav) hakkında şüpheler ileri sürerek, Kur’an ve Sünnet’i yıkmayı hedeflemektedir.

    “Kur’an’ın, Hz. Peygamber sav’in büyük bir deha eseri olduğu” nu söylemek, ne demek acaba?.. Bu söz, Kur’an’ın, Allah’ın kitabı olmadığı, aksine, -güya- “Peygamber’in uydurduğu bir kitap olduğu!” anlamına  gelmez mi?..

    Apaçık “gavurluk” denebilecek yukarıdaki iddialar, Peygamberlere ait sıdk, emanet, ismet, fetanet ve tebliğ sıfatlarına da taban tabana zıttır. Tarihde hiç bir peygamber bunları yapamaz. Hz. Peygamber sav’e isnad edilen bu saçmalıkların her biri, dinin temeline konan dinamitlerdir.

    Kuramer’in bastığı kitaptan örnek olarak verilen bu iddia ve şüpheler, Hz. Peygamber Efendimiz’in peygamberlik sıfatlarına ve Cebrail as’ın Allah’tan aldığı vahyi açık ve net bir şekilde ona ilettiği konusunda şüphe ve gölge düşürecek, İslam itikadına aykırı batıl iddialardır.

    Kuramer’in, M Watt’ın diğer kitapları yanında, üstün başarı ve performansından(!) dolayı son aylarda Adana’dan, Marmara İlahiyat’a tayin edilen Mustafa Öztürk’ün ve Bardakoğlu’nun kendisinin kitaplarını da yayınladığını görüyoruz. Ayrıca Watt’ın başka kitaplarını da yayınlamış. En basit misalle Mustafa Öztürk, Kur’an’ın yazılı metin olarak gelmediğini ve içerisinde Allah kelamı olamayan unsurların bulunduğunu söyleyebilmektedir.  Henüz bunları da incelemedik ama, Mustafa Öztürk’ün fikirleri gizli saklı değil.

    Bardakoğlu kendisi ise, Kuran’ın Allah kelamı olmadığını belirten ve bunun araştırılmasını isteyen Ebu Zeyd’in bu sözlerini heyet huzurunda tebrik edip memnuniyetini bildiriyor… Bu ne anlama gelir, siz düşünün!

    Kuramer’in başında bulunan Bardakoğlu, DİB Başkanlığı sırasında, laikliği, Atatürkçülüğü ve çağdaş birikimi, dinin kaynakları/ayakları arasında zikrediyor, Müslümanlığımızı modernleştirmeliyiz, dindarlığımızı, kendi şartlarımıza göre sorgulayıp düzenlemeliyiz, diyordu.

    DİB başkanlığı sırasında yaptığı basın açılmalarında, Bardakoğlu’nun öne çıkan bazı söylemeleri de şöyledir:

    “Her fert ve toplum, dini güncelleştirerek, kendi hayatına indirir, buna göre de dini tecrübesini yaşar.”

    “Geçmiş asırlarda yazılmış bir kitaptaki dindarlık, modelimiz olamaz, sadece fikir verici tarihsel bir tecrübe olur.”

    “Dine sonradan yapılan eklentileri, günümüz dindarlığının gereği görürsek, dindarlığımızı aktüel hale getiremeyiz.”

    “Her coğrafyada din farklı şekilde algılanır ve yaşanır.”

    “Öyleyse çağın dindarlığını yeniden kurmalıyız.”

    “Belli bir çağın veya coğrafyanın algılama biçimi, sunacağımız din modeli olamaz.”

    “Müslümanlık kendi reformunu muhakkak yaşayacak1”

    “Herkes sorabilir ki, 5 vakit namaz nerden çıktı, üç vakit olmaz mı? Bunlar tartışılabilir. Allah’ın varlığını tartışan bir geleneğe sahibiz. Tatmin olmuyorsanız, her şeyi tartışabilirsiniz.”

    «Dini hükümlerin tarihsel olduğu ve sürekli değişim talebine maruz kaldığı hususu, tartışmanın merkezini oluşturuyor.»

    “Dini liderler, İslam’ı anlamakta epey gecikti. İhtiyaçlar iyi okunmalı, dini bilgi 21. y.y.’a taşınmalıdır. Eski dönem bilgileri tekrar etmek, bilgi değildir. Bu kitaplar günümüzdeki insanların ihtiyaçlarını karşılamıyor.”

    “Dine gelen tarihten kültürden gelen ilaveler, hatta paslanma, kirlenme, olabilir. Bunları ayıklamalıyız.”

    “Diyanet’in Sünnilik diye bir politikası yoktur.”

    “Farklı kesimlerin dini birikimlerinin ortaya çıkarılmasına yardımcı olmalıyız.”

    Bu söylemelerle tanınan Bardakoğlu, fıkıh ve mezheplerin Arap geleneği olduğunu, Fıkıh usulünün de hüküm çıkarmaya elverişli bir metot olmadığını ve fıkıh usulünün, görüşleri desteklemek için sonradan çıkarılmış bir  ilim olduğunu ifade etmişti.

    Bardakoğlu hakkında belirttiğimiz görüşlerin tamamı kaynaklıdır. Yer işgal etmemesi açısından yazıda kaynakları belirtmedik.

    03 Aralık 2016

    Dr. Ahmet GELİŞGEN

  16. SAHABE HADİS UYDURMUŞ (!) HÂŞÂ!

    1)Sahabe ve Fazileti

    Sahabe, Hz. Peygamber (s.a.v.) devrine yetişmiş, Müslüman olarak Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’i görmüş, O’nun sohbetinde bulunmuş ve Müslüman olarak vefat etmiş kimselerdir. Bu şartları taşıyan görme özürlülerle, temyiz yaşındaki çocuklar da sahabî olur.MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    İslam alimleri tarafından sahabe, “udûl” (adaletli) kabul edilmiştir.[1]  Çünkü sahabenin adaleti, Allah (c.c.) ve Rasûlüllah (s.a.v.)’in tezkiyesiyle sabit olmuştur. Dolayısıyla sahâbe, muhaddislerimiz tarafından cerh ve ta’dil işlemine tâbi tutulmamıştır.[2] Bu konuda ümmetin icmâı vardır. Bu yüzden sahabeden hiçbirinin adaleti araştırılmaz.[3] Zira sahabenin adaleti, Allah Teâlâ’nın ta’diliyle, sabit olmuştur. Yani sahabenin hadis rivayetine ehil olduklarını Allah Teâlâ ortaya koymuştur. Zaten sahabenin hepsi de hadis rivayet etmemiştir. Allah Teâla onları emaneti taşıyabilecek, şeriatı tebliğ edebilecek ehliyet ve liyakatta yaratmıştır. Onların Rasülüllah (s.a.v.) adına yalan uydurmaları veya ondan intihalde bulunmaları asla mümkün değildir. Bu yüzden onlara saygı ve tazim göstermemiz, onları sevmemiz ve onlar için istiğfarda bulunmamız bize farzdır.[4] Bu yüzden, herhangi bir sahabinin adı anıldığında, “radiyallahu anh” deriz.

    Cerh ve ta’dil, bir kimsenin, hadis rivayet etmeye elverişli olup olmadığını tespit ameliyesidir.

    Kur’an-ı Kerim’de sahabenin adalet ve faziletine işaret eden ayet-i kerimelerden[5] bazılarının mealleri şunlardır:

    “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz…”[6]

    “(İslâm’ı kabulde) öne geçen ilk muhâcirler ve ensar ile iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş; onlar da ondan razı olmuşlardır. Allah onlara içinden ırmaklar akan içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır.” [7]

    “Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta (adaletli) bir ümmet[8] kıldık.”[9]

    “İman edip hicret eden ve Allah yolunda cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp (muhacirlere) yardım edenler var ya; işte onlar gerçek müminlerdir. Onlar için bir bağışlanma ve bol bir rızık vardır. Daha sonra iman edip hicret eden ve sizinle birlikte cihad edenlere gelince, işte onlar da sizdendir…”[10]

    Bu ve benzeri âyetler, sahabenin faziletine işaret etmekte ve adaletli olduğunu ortaya koymaktadır.

    Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu hususla ilgili pek çok hadisi de sahabenin fazilet ve adaletini dile getirmektedir. Bunlar bazıları şöyledir:

    “İnsanların en hayırlısı, benim yaşadığın devirde yaşayanlardır. Sonra onlardan sonra gelenler, sonra da onlardan sonra gelenlerdir.”[11]

    Sakın ashabım hakkında kötü söz söylemeyin! Sakın hâ ashabım hakkında kötü söz söylemeyin! Nefsim kudretinde olan Allah’a yemin olsun ki; sizden biriniz, Uhud Dağı kadar altın sadaka verse, ashabımdan birinin bir avuç (hurma) sadakasına ulaşamaz; yarısına dahi erişemez.”[12]

    Gerek sünnetin/hadislerin gerekse Kur’an’ın muhafaza edilerek sonraki nesillere aktarılıp öğretilmesinde, ilk kaynak olmaları bakımından sahabenin önemi büyüktür. Kur’an onlara inmiştir. Kur’an’ın ve İslam’ın ilk uygulamasını Rasulüllah (s.a.v.)’den alıp hayatlarında yaşayan ve tâbiûn’a aktaran onlardır. Onlar, Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in en yalnız ve en tehlikeli zamanında, canları ve malları pahasına ona ilk desteği verip, etrafında pervane olanlardır. Onlar, İslâm’ın korunması ve yayılması yolunda Allah Rasulü ile omuz omuza cihat eden fedakâr topluluktur. Allah Teâlâ, Peygamberi için onları özel seçmiştir. Bundan dolayı Müslümanların en hayırlı nesli olma şerefine nail olmuşlardır.

    2)Sahabenin Hadis Uydurduğu Anlamına Gelen Yazılar

    Sahabenin fazilet ve adaleti Allah (c.c.) ve Rasülü (a.s.) tarafından tesbit edilip haber verilmesine rağmen zamanımızda, oryantalist zihniyet tarafından sahabenin bu özelliğinin bilimsel araştırmalar adı altında örselenmek istendiğini esefle müşahade ediyoruz. Bu konuda ortaya atılan batıl iddiaların başında, sahabenin “udûl” (adaletli) olmadığı iddiasıdır. Bu bağlamda müsteşrikler ve Fazlurrahman’ın sahabeye en ağır ithamları yönelttiklerini görmekteyiz. Onlara göre sahabe, güya Hz. Peygamber (s.a.v.)’e hadis isnad eden, yani Peygamber adına hadis uyduran simalardır.[13] Hatta Fazlurrhaman’a göre Hz. Ömer (r.a.) gibi büyük bir sahabi, güya Kur’an’a ayet namında dışardan söz bile sokuşturmuştur,[14] hâşâ!

    İşin asıl üzücü yanı ise, bu tür görüşlerin, bizim yerli teologlar tarafından da kabul görmesi… Yıllarca Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Prof. Dr. Mehmet Emin Özafşar’ın, bu konuda “Erike Hadisi”ni de[15] konu eden müstakil bir makale yazdığını görüyoruz. Özafşar, Haseki Eğitim merkezleri programına yardımcı ders notu olarak da konan “Polemik Türü Rivayetlerin Gerçek Mahiyeti” adlı makalesinde, sünnet’in hücciyyeti konusunda önemli delillerden biri olan “Erîke Hadisi” gibi bazı rivayetlerin, sahabenin kendi aralarındaki ilmi münakaşalarında takındıkları tavırlarının, hadis şekline dönüşmesinden meydana geldiğini ileri sürmektedir. Aynı konuda Özafşar, çeşitli konulara sahabenin Kur’an ayetlerinden delil göstermelerine aksülamel olarak sünnet’i savunan hadis rivayetlerinin geliştirilmiş olabileceğini (yani uydurulmuş olabileceğini), bu aksülamele karşılık olarak da sahabenin diğer bir kısmının, rivayetlerin Kur’an’a arzı konusunda hadis rivayeti geliştirmiş olabileceğini (yani hadis uydurmuş olabileceğini) ifade etmektedir.[16] Makalede oldukça usturuplu anlatılan bu ifadeler oldukça karışık görünüyor. Biz iftira atmamak için ancak bu şekilde ifade edebiliyoruz ve metnin orjinalini de dipnotta veriyoruz.[17]

    Bunun yanında Özafşar, bu rivayetlerin hepsinin ilk üç asır toplumunun ürünü olduğunu iddia etmenin delilsiz bir genelleme olacağını, ancak rivayetlerin (yani hadislerin) bir kısmının böyle olduğunun muhakkak olduğunu ifade etmektedir.[18]  İlk üç asır, sahabe, tâbiûn ve tebeü’t-tâbiîn’dir. Bu gruba sahabe de dahil olduğuna göre, bir kısım hadislerin, sahabenin uyduruğu olduğu (!) ifade edilmiş olmaktadır.

    DİB sabık Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez ise, hadislerin büyük bir kısmının metninin râvîlere ait olduğunu, bu yüzden hiçbir hadisin, gramatik tahlillerle doğrudan hüküm çıkarmaya elverişli müstakil, kutsal bir dini metin olmadığının peşinen kabul edilmesi gerektiğini ileri sürmektedir.[19] Görmez’in bu ifadesinden, hadislerin büyük kısmının râvîler tarafından uydurulduğu anlamı çıkmaktadır. Bilindiği gibi sahabe, ravi zincirinin ilk halkasıdır.

    Görmez bu konuda biraz daha ileri giderek, olaylardan çıkarılan yanlış bir hükmün râvîler tarafından fıkhî bir formülasyona sokularak Hz. Peygamber’e isnad edildiğini ve bunun pek çok örnekte görüldüğünü ifade etmektedir.[20] Bu bağlamda Görmez, Erîke hadisi’nin “mürsel”[21] olduğunu, hadisin iki sahâbî’ye dayandığını ve Hayber savaşında söylendiğini, bu sahâbîlerin ise Hayber’e katılmadığını gerekçe göstererek hadisin uydurma olduğunu izah etmeye çalışmakta ve Özafşar’ın ilgili makalesine de atıfta bulunmaktadır.[22]

    DİB sabık Başkan Yardımcısı ve sabık DİYK Üyesi olan Prof. Dr. Yavuz Ünal da “Uydurulan Söz ve Belgelerin Hz. Peygamber’e İsnad Edilmesi” başlığı altında şunları söylemektedir:

    “… O’nun vefatından sonra da, gerek kendilerine yöneltilen sorulara ilk ravi olan ashabın verdiği cevaplarla ve gerekse ortaya çıkan yeni problemlerin çözümüne katkı sağlamak amacıyla, ilk ravi olan sahabiler tarafından, tarihî olana işaret eden eklentileri göz ardı edilerek, ya da Hz. Peygamber döneminde hayat bulan uygulamanın sözlü forma aktarılmasıyla (hadis) farklı bir formatta ortaya çıktı.[23]

    Bize göre bu ifadeler kibar ve karmaşık bir uslüple, sahabenin hadis uydurduğuna işaret etmektedir.[24]

    Ünal’ın bundan sonra getirdiği, “… fiili sünnetin metne dönüştürülmesiyle, Hz. Peygamber (s.a.v.) sonrası, hadislerin sayıca arttığı, inkarı mümkün olmayan bir gerçektir. Bu gelişmede, kısmen de olsa, tarihi süre içerisinde uydurulan bir takım söz ve belgelerin Rasülüllah’a isnad edilmesinin de payı bulunmaktadır[25] ifadesi, sahabenin hadis uydurduğu anlamını daha açık ortaya koymaktadır.

    Bu yüzden Ünal, genel olarak hadislere güven duyulamayacağını da ilave etmektedir.[26]

    İki dönemdir Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi olan Prof. Dr. Bünyamin Erul ise, Hz. Peygamber dönemindeki beşerî zafiyetlerden kaynaklanan yanlış anlamalardan söz etmekte; Hz. Peygamber dönemi ile ilk iki halife döneminde, Hz. Peygamberin söz ve davranışlarına karşı, İbn Ömer, Ebu Hureyre, Ebu Said ve bunlara benzer diğer sahabilerin zahiri yaklaşım temayülünde olduklarını ve bunun marjinal bir eğilimden öte geçmediğini belirtmektedir.[27] Bu ifadelerden anlaşılan, güya sahabenin bir kısmının zahiri temayülünün olduğu, yanlış anlam zaafının olduğu ve bunların marjinal oldukları(!) hâşâ!

    Allah Teâlâ’nın, Dinini korumayı vadettiğini biliyoruz. Gerek Kur’an’ı gerekse sünnet’i sonraki nesle ilk aktaran sahabe olduğuna göre, sahabede ortaya çıkacak bir sorun, dinin korunamaması gibi tehlikeli bir sonuca götürür. Bir başka ifadeyle, sahabenin güvenirliği yok edildiğinde dinin her iki temel kaynağı da şüpheli hale gelecektir. Oryantalistlerin varmak istediği hedef de budur zaten. Bu bakımdan sahabeye hadis uydurduğunu isnad etmek, iyi niyetli bir tutum olmadığı gibi, itikadı da tehlikeye sokacak bir durumdur. Zira böylesi tehlikeli bir tavırla, Cenab-ı Hakk’ın ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sahabe hakkındaki tezkiyesi kabul edilmemiş olmaktadır.

    Cenâb-ı Hakk bizi Rasül-i Ekrem Efendimiz (a.s.)’e ve sahabe-i güzin (r.anhüm)’e layık eylesin.

    15.11.2017

    Dr. Ahmet GELİŞGEN

     

    [1] Bağdâdî, el-Kifâye, I/168; İbn Salâh, Ulûmü’l-Hadîs, s. 294.

    [2] Bağdâdî, el-Kifâye, s. 168-180.

    [3] İbn Salah, Ulûmü’l-Hadîs, s. 294; Âmidî, İhkâm, II/320.

    [4] Abdülfettah Ebu Gudde, Lemahât , s. 51.

    [5] Bakara, 2/143, 218; Âl-i-İmrân,110, 174; A’râf, 7/157; Enfâl, 8/74, 75; Tevbe, 9/88, 89, 100, 117; Feth, 48/18, 29; Vakıa, 56/10-12; Haşr, 59/8, 9; vd..

    [6] Âl-i İmrân, 3/110.

    [7] Tevbe, 9/100.

    [8] Ayetteki “Orta ümmet” ifadesi, adil, seçkin, her yönüyle dengeli, haktan asla ayrılmayan, önder, bütün toplumlarca hakem kabul edilecek ümmet demektir.

    [9] Bakara, 2/143.

    [10] Enfâl, 8/74, 75.

    [11] Buhârî, Şehâdât, 9, Ashâbü’n-Nebî, 1, Rikâk, 7, Eymân, 10, 27; vd.

    [12] Buhârî, Ashâbü’n-Nebî, 5; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 221, 222; vd.

    [13] Fazlurrahman, Tarih Boyunca İslâmi Metodoloji Sorunu, s. 22-24, Fazlurrahman, İslâm, s. 94. Goldzier’in bu konudaki görüşleri için bkz.  Yavuz Ünal, Hadisin Doğuş ve Gelişim Tarihine Yeniden Bakış, Ensar Neşriyat, s. 60.

    [14] Fazlurrahman, İslam Geleneğinde Sağlık ve Tıb, Ankara Okulu, 1997, s. 178.

    [15] Erike Hadisleri, sünnetin delil oluşuna mesned olan en önemli hadislerden oluşan bir rivayet topluluğudur. Hadis, manevi tevatür derecesine varacak kadar çok sayıda sahabiden rivayet edilmiştir. Kitabımızda bu rivayetleri özel olarak inceledik. Ne var ki, yukarıdaki izaha göre Özafşar, bu hadislerin uydurma olduğunu ifade etmiş olmaktadır.

    [16] Bkz. Özafşar, “Polemik Türü Rivayetlerin Gerçek Mahiyeti”, İslâmiyât, I, 1998, Sayı: 3. s. 32, 33.

    [17] Özafşar’ın bu konudaki bir kısım ifadesi şöyledir: “Şu halde burada olduğu gibi, Hz. Aişe, İbn Abbas ve daha başka Sahâbîlerin muhtelif konulardaki rivayetlere zaman zaman Kur’an ayetleri ile itirazda bulunmalarının bir fikri cereyan haline dönüşmesi üzerine, aksülamel olarak, bu kabil rivayet motiflerinin geliştirildiği düşünülemez mi? Buna karşılık Sahâbe’nin söz konusu tutumlarını Peygamber (s.a.v.)’in ashabına verdiği zihni terbiyenin bir sonucu olarak kabul eden çevrelerin de, rivayetlerin Kur’an’a arzını Peygamberî bir emir şeklinde rivayet kiplerine dönüştürdükleri söylenemez mi? Doğrusunu Allah bilir.” Bkz. Özafşar, “Polemik Türü Rivayetlerin Gerçek Mahiyeti”, s. 32, 33.

    [18] Özafşar, “Polemik Türü Rivayetlerin Gerçek Mahiyeti”, s. 29.

    [19] Görmez, “Hadislerde Delalet Sorunu”, DİB Güncel Dini Meseleler Birinci İhtisas Toplantısı Tebliğ ve Müzakereler 02-06 Ekim 2002 Ankara, TDV matbaası, Ankara, 2004, s. 232.

    [20] Görmez, “Hadislerde Delalet Sorunu”, s. 240.

    [21] Mürsel hadis, tâbiûn’un, sahabeyi atlayarak rivayet ettiği hadistir.

    [22] Mehmet Görmez, “Sünnet’in Kaynak Değerini Temellendirme Sorunu”, s. 8. (Görmez’e ait bu makale, Görmez’in kendi web sitesinden alınmıştır. Bkz. www.mehmetgormez.com). Dipnotta Görmez, bu makalenin, 2006 tarihinde İSAM tarafından yayınlanan bir kitapta bölüm olarak yer aldığını bildirmektedir. Bu yazılarımızın yayınlanmaya başlanmasından sonra, Görmez’e ait web sitesinin boşaltıldığını gözlemledik.

    [23] Yavuz Ünal, Hadisin Doğuş ve Gelişim Tarihine Yeniden Bakış, Ensar Neşriyat, s. 58.

    [24] Yavuz Ünal, a.g.e., s. 58.

    [25] Yavuz Ünal, a.g.e., s. 58.

    [26] Yavuz Ünal, a.g.e., s. 58.

    [27] Bünyamin Erul, Sahabenin Sünnet Anlayışı, TDV Yayınları, s. 189

  17. DİYANET’İN ÇAĞDAŞ DİNİ BİLGİ ÜRETME POLİTİKASI

    Diyanet’in 15 yıldır en çok dillendirdiği konuların başında, “çağa uygun sahih dini bilgi üretimi” gelmektedir. Zira Kur’an ve sünnetten süzülmüş dini ele alan İslami literatür ve bu literatürle şekillenen Ehli Sünnet -ki o Hz. Peygamber (s.a.v.) ve onun Ashabı’nın yoludur- sanki birilerine göre gerçek din değil, İslam alimlerinin keyiflerine göre teşekkül etmiş, miadını doldurmuş bir dindir(!). O yüzden Fazlurrahmancılar/modernistler, İslami İlimleri ve İslam alimlerinin ortaya koyduğu yolu, batı kayanaklı olan “gelenek” kavramıyla ifade etmektedirler. Bu yüzden birileri, İslami ilimler birikiminin yok edilip yerine çağın ihtiyacını karşılayacak, kafirlere karşı da dini şirin gösterecek oryantalist temelli bir dini anlayışın tesisi yolunda ciddi gayret sarf etmektedirler.MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    2002 yılından itibaren sahih ve çağdaş din/dini bilgi arayışına giren Diyanet, 2008 yılında bunu daha da sistematik hale getirerek, “Diyanet İşleri Başkanlığı Stratejik Plan (2009-2013) adıyla bu işin kitabını yayınlamıştıır. Kitapta stratejik planın amacı, “Güncel ve bilimsel kriterlere uygun nitelikli dini bilgi üretimi” olarak açıklanmıştır.[1] Bu surette 2008 yılından itibaren “güncel sahih dini bilgi üretimi” plan ve projelere dökülerek, çağdaş/çağdaş dini bilgi arayışı daha ciddi ve sistemli hale getirilmiştir.

    Planda, nitelikli çağdaş dini bilginin kaynağı olarak İlahiyat Fakülteleri gösterilmekte ve “İlahiyat Fakültelerinde üretilen mevcut dini bilginin Başkanlığa taşınmasından söz edilmektedir.[2] Bundan sonraki adım ise, nitelikli din görevlisi sayısını artırmak ve üretilen bilginin toplumun her kesimine ulaşmasını sağlayacak “Bilgi Yönetim Sistemi”ni kurmak ve işletmektir.[3] Bunun için yurt dışına nitelikli personel gönderilecek, buralarda panel/sempozyum/konferanslar düzenlenecek,[4] dini danışmanlıklar oluşturulacak ve yurt dışı yayınları hazırlanacaktır.[5]

    Buradan hareketle, Diyanet’in üst yönetiminin İlahiyat Fakültelerindeki Fazlurrahmancı kesime bırakılması, Frankfurt gibi değişik merkezlerde İslam teoloji bölümlerinin veya Uluslararası İlahiyat Fakültelerinin kurulması, bu merkezlere Ömer Özsoy gibi Kur’an’ın onda dokuzunun asrımızda geçersizliğini anlatan özel teologların görevlendirilmesi, çeşitli şuralarda İslam ülkelerinin dini kuruluşlarıyla temasa geçip kitap ve hoca takası kararlarının alınması, Mardin Sempozyumunda “Günümüzde artık İslam’daki cihadın yerinin kalmadığının” ilan edilmesi ve bu dönemde yayınlanan tırlar dolusu kitabın halka, okullara ve yurt dışı Müslümanlara bedava dağıtılması gibi faaliyetlerin bu strateji doğrultusunda yapıldığını akla getirmektedir.[6]

    DİB’in güncel ve sahih dini bilgi arayışı, halka hizmet için çıkartılan Diyanet Aylık Dergi’de de sıkça ele alınmıştır. Bu hususta Kasım/2006’da yayınlanan bir yazıda, “Diyanet İşleri Başkanlığı sahih dini bilgiyi üretmekle yükümlüdür…” denilmektedir.[7] Aynı yazıda, dini bilginin güncelleştirilmesi gerektiği; dünün din anlayışını bugüne aktarmanın imkansız olduğu; DİB’in, Kur’an ve Sünnet’i bugünün şartlarında yeniden anlama, yorumlama ve uygulamasına yönelik bilgi üretme sorumluluğunun olduğu; bunu yaparken tarihsel birikimden yararlanmanın yanı sıra modern hayat ve insanlığın birikiminin de göz ardı edilemeyeceği” belirtilmektedir. Yazının devamında, “çoğulcu demokratik toplumda yaşayan Müslümanın günlük hayatında elinden tutacak, onun daha uyumlu, huzurlu, mutlu yaşamasına katkı sağlayacak aktüel bir dindarlığın oluşturulmasının gereğinden” söz edilmektedir.[8]

    Aynı yazı da şu bilgiye de yer verilmiştir: “Dini bilgi, eleştiriye, tartışmaya açık tutularak, alternatifler oluşturularak geliştirilebilir. Kur’an’ın Müslümanlardan istediği de budur.(…) Bu günün insanına sunmakta zorlanılacak ve savunmaktan aciz kalınacak bilgiler asla öğretime konu edilmemeli.(…) Öğretilen bilgiler içinde Kur’ânî olanlarla tarihsel olanların ayırt edilmesine özen gösterilmeli…”[9]

    Diyanet Aylık Dergi’nin Temmuz 2006 sayısında mevcut dini bilginin geçersizliği şöyle ifade edilmektedir: Artık geleneksel din anlayışıyla… yolumuza devam edemeyeceğimiz gerçeğini öncelikle görüp kabullendiğimizi düşünüyorum.[10]

    Diyanet Aylık Dergi’nin Nisan/2007 sayısında ise mevcut dini bilginin kadınla ilgili hükümlerini eleştiri bağlamında şu ifadelere yer verilmiştir:  “Kur’an Kursu, Müslümanlar arasındaki kadın aleyhtarı söylemi, dayandığı yanlış din anlayışın desteğinden mahrum bırakma gibi önemli bir rol oynamalıdır.”[11] Aynı yazının devamında, “Kur’an Kursu eğitiminin, Kur’an ve Sünnet’i anlama,  yorumlama ve uygulamadaki on beş asırlık geleneğin, günümüz kadınının bakış açısıyla yeniden okunmasına katkı sağlaması gerektiğine” vurgu yapılmaktadır.[12]

    Yukarıda anlatılanlara göre elimizdeki dini bilgi, daha doğrusu İslami ilimler literatürü geçersizdir(!). Bundan dolayı yeni bilgi üretilmesi gerekiyor(!). Bu nedenle Diyanet, yukarıdaki açıklamalarda görüldüğü gibi bu çalışmayı yıllardır yapmaktadır. Diyanet, TDV, İSAM ve Diyanet’e bağlı yurt içi ve yurt dışı birimlerin tamamı bugüne kadar belirtilen strateji doğrultusunda hareket etmiştir. Bu bağlamda yayınlanan kitaplar, yapılan sempozyumlar, düzenlenen toplantı ve kongreler, hep “güncel, çağdaş, sahih dini bilgi” üretimini konu almıştır.

    Sahih dini bilgi” arayışı, mevcut dini bilginin geçersiz ve doğru olmadığının dolaylı bir ifadesidir. Yukarıdaki ifadeler ise, bu arayış ve çalışmanın doğrudan ikrarıdır. Sahih dini bilgi üretilmesi gereğini ileri sürenlere göre, bugüne kadar gelen Müslümanlar asırlar boyu geçersiz bir dinle amel etmişler(!) demektir.  O halde vay onların haline(!) demek icap etmez mi?.. Aynı çevrelere göre, mevcut dini bilgimizin doğruluğuna inanan bizler de beyhude bir dinle avunuyoruz(!) demektir, hâşâ.

    Şunu da belirtelim ki, “güncel ve sahih dini bilgi(!) üretimi”, Diyanet İşleri Başkanlığının anayasal görev ve yetkisiyle de bağdaşmamaktadır. Zira Anayasaya göre DİB’in asıl görevi bilgi üretmek değil, halkı din konusunda aydınlatmaktır.

     

    Aralık/2010

    Güncelleme: 18.11.2017

    Dr. Ahmet GELİŞGEN

    [1] Bkz. DİB, Stratejik Plan (2009-2013), Aralık, 2008, Ankara, s. 43. Ayrıca bkz. s. 41, 60, 61, 78.

    [2] Bkz. DİB, Stratejik Plan, s. 56.

    [3] Bkz. DİB, Stratejik Plan, s. 56.

    [4] Bkz. DİB, Stratejik Plan, s. 78.

    [5] Bkz. DİB, Stratejik Plan, s. 79.

    [6] Örnek olarak bkz. http://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=145#2146; http://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=108#2154

    [7] Diyanet Aylık Dergi, Kasım 2006, s. 22.

    [8] Diyanet Aylık Dergi, Kasım 2006, s. 23.

    [9] Diyanet Aylık Dergi, Kasım 2006, s. 24.

    [10] Diyanet Aylık Dergi’nin Temmuz 2006, s. 31.

    [11] Diyanet Aylık Dergi Nisan 2007, s. 25.

    [12] Diyanet Aylık Dergi Nisan 2007, s. 25.

  18. KUR’AN İSLAMI / KUR’ÂNİYYÛN ANLAYIŞI İTİKADİ BİR SAPMADIR!

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Tarihte “Kur’âniyyûn”, “dinde delil olarak sadece Kur’an’ı kabul ederiz, sünnet de dahil olmak üzere, başka hiçbir şeyi dini delil olarak kabul etmeyiz diyen ve bu düşüncesiyle itikadi sakatlığa düşen bir fırkadır. Bu anlayışın savunduğu dini anlayışa, “Kur’an İslamı” denmektedir. Bu kavramın bünyesinde yer alan “Kur’an” sözcüğü, ilk bakışta bu anlayışın iyi bir akım olduğunu zanneder. 19. yüzyılın ikinci yarısında Hindistan’da Seyyid Ahmed Han tarafından ortaya atılan bu akımın etkilerinin hala devam ettiği anlaşılıyor. Şöyle ki:

    Kur’an İslamı” saçmalığını aleniyetle savunan bir yazı, geçtiğimiz günlerde/aylarda hiç de beklemediğimiz bir sitede yayınlandı. “Kur’an Yetmiyor mu?-I” başlığıyla, “habervakti.com”da çıkan yazıda, “Kur’an dışında sünnet de dahil, dini hiç bir metnin kutsal ve geçerli dini delil olarak kabul edilemeyeceği belirtilmektedir. Buna gerekçe olarak da güya sünnetin bugüne kadar korunamadığı iddiası ileri sürülmektedir. Buradan hareketle Yazar, sünnet’in dini bir kaynak olarak kabul edilmesini, “Allah’a yalan isnad etmek ve Kuran’ı yetersiz bulmak” olarak kabul etmektedir. Yazar’ın bir yanda sünnetin korunamadığını iddia etmesi, diğer yanda ise savunduğu tezi desteklemek için, modernistlerin hurafe (!) hadis kitabı olarak niteledikleri “Râmûz”dan bir hadisi delil olarak göstermesi, perhiz yanında lahana turşusundan daha beter bir durumdur.

    Baştan sona çelişki ve mugalatalarla dolu olan yazıda, edep sınırları da epey zorlanmış görünüyor.  Zira yukarıda belirtildiği gibi yazıda, imanının gereği olarak sünnet’i dini bir delil olarak kabul eden Müslüman, “Kur’an’ı yetersiz bulmakla” suçlanmaktadır. Sünnet’in, Kuran’ı açıkladığını veya yerine göre müstakil hüküm de koyabileceğini kabul edenler ise “Allah’a yalan isnad etmekle” suçlanmaktadır. Müsteşrikler bile bunu böyle açıkça söylemek yerine, kırk dereden kırk su getirerek usturuplu bir tarzda söylerler. Böylece zehirleri de fark edilmez.

    Sünneti korumaya gelince, Allah Teâlâ Kur’an’ı kıyamete kadar korumayı vâd ettiğine göre, bununla kastettiği dinini korumaktır. Sünnet, dinin olmazsa olmaz bir delilidir. O zaman dinin ana kaynağı olarak Allah Teâlâ, sünneti de korumayı vâd etmiş demektir. Kur’an’ı korumaya gücü yeten Allah’ın, sünnet’i korumaya gücü yetmeyecek midir? Hâşâ!

    Kur’an İslamı” denen küfür bir düşünceyi kabul edenler, en kısadan, namaz kılmıyor, oruç tutmuyor, zenginse haccetmiyor, cenaze namazı kılmıyor ve kıldırtmıyor ve boy abdestini de yanlış alıyor demektir. Çünkü Kur’an’da bunların nasıl yapılacağına dair hiçbir bilgi yok. Sünneti inkâr edenler, taklit yoluyla bu ibadetleri yapacak olsalar şayet, yaptıkları o ibadetleri de kabul olmaz. Çünkü inanmadığı işi yapıyorlar. İslam itikadında, iman olmadan amel kabul edilmez.

    Hadisleri/sünneti inkâr eden bir kişi, sadece Kur’an’a bakarak sahih bir evlilik bile yapamaz. Hadislere bakmaz ve fıkhi birikimden yararlanmazsa, nikah akdinde şahitlik şartının olduğunu bulamaz. Zira Kur’an’da şahit gösterme emri, ticaret hukuku bağlamında gelmiştir (Bakara, 2/282). Bu nedenle İmam Şafii (r. aleyh), bu ayette belirtilen “şahitliğin gerekliliği” hükmünün, nikah akdine taşınamayacağını kabul eder. Hanefi doktrin ise, bunun nikahtaki şahitlik için de geçerli olduğunu kabul eder. Nikahta şahitliğin gereğini açıkça ortaya koyan asıl delil ise hadisi şeriflerdir. Nikahta veli izninin gerekli olup olmadığıyla ilgili konuda da benzer şeyleri söylemek mümkün. Kısaca sünnet olmadan, Kur’an’da nikah akdinin şartlarını dahi ortaya koyamazsınız. Nikah akdinde şartlar ortadan kaldırılırsa, icap ve kabul mevcut olsa dahi, geriye “zina” dan başka bir şey kalmaz.

    Nikahla ilgili bir başka örnek daha verelim: Kuran Kerim, “… o kadınlardan faydalanmanıza karşılık olarak belirli bir hak olarak ücretlerini verin …” (Nisâ, 4/24) buyurur. Bu hüküm uzunca bir ayetin içerisinden bir kısımdır. Bu ayetteki “ücret” kavramının, mehir olduğunu biz hadislerden öğreniriz. Sünnet devre dışı bırakıldığında bu ayet, fuhşun meşruluğuna da delil olarak getirilebilir hâşâ. Şiâ’nın, mut’a nikahına bu ayetleri delil getirdiği gibi. Ayet-i kerimenin öncesinde, “iffetli yaşamak ve zina etmemek şartı” getirilmişse de aynı ayet-i kerime içerisindeki “… o kadınlardan faydalanmanıza karşılık olarak belirli bir hak olarak ücretlerini verin …” ifadesi, müstakil bir hüküm görünümünde olduğundan, sünnet’i dışlayarak Kur’an’ı anlamaya ve hüküm çıkarmaya çalışan bir “zavallı”, ayet-i kerimenin bu bölümünden “ücret karşılığı yapılan zinanın” meşru olduğunu anlayabilir.

    Kısaca biz, nikahın şartlarını ve keyfiyetini dahi ancak hadislerden/sünnetten öğrenebiliyoruz. Yoksa nikahımız batıl/hükümsüz ya da fâsid olur. Görüyorsunuz ki hadisler olmadan, makbul bir evlilik bile yapamıyoruz. Nikah konusu bir yana, sünnet olmadan bir kimse, bir rekât namaz bile kılamaz.

    Bütün bunların yanında sünnet, Kur’an’da hiç bulunmayan müstakil hükümler de vaz’ eder. Örneğin; Bir kadının halası veya teyzesiyle birlikte aynı anda bir erkeğin eşleri olarak bulunmasının haramlığı, Kur’an’da yer almaz, sadece sünnet tarafından bildirilir. Süt ana ve süt kız kardeş dışında, süt teyze ve süt hala gibi kadınlarla evliliğin haramlığı da sadece sünnette yer alır. Aynı şekilde mest üzerine mesh, yeminle hüküm vermek, âkile’ye diyet borcu, ninenin mirası, yırtıcı kuşların etinin haram olması gibi şer’î hükümler de yine Kur’an’da yer almayan, sünnet’in müstakil olarak koyduğu hükümlerdir.[1]Kur’an İslamı” deyip, sünneti reddeden çevreler bu hükümlere uymuyorlar mı acaba?..

    Görüldüğü gibi bu ayetler, sünnet’in, kesinlikle dini delil olduğu ve bağlayıcı olduğu ve bunun doğrudan inanç meselesi olduğu hakkında sadece bir kısım örnektir.

    Oryantalist akım, Müslüman toplumu kendi dinleri aracılığıyla bozmak için, Kur’an’dan başka dini delil kabul etmemek yaklaşımlarıyla bize bu zokayı yutturmaya çalışmaktadırlar. Ondan sonra da hizmetlilerimiz, üniversite tuvaletlerinden ha bire “düşük” toplarlar… Bir zamanların İslam havariliğini yapan çevreler tarafından bu görüşlerin savunulması, işin vahametini daha da artırmaktadır. İşte “habervakti.com” örneği ortadadır. “Ankara Okulu” müntesiplerinin de bir zamanların İslam havarileri olduklarının söylenmesi, oldukça düşündürücüdür. Bu ve benzeri durumlar, genelleme yanlış olmakla birlikte, eskinin İslam havarilerinin ciddi bir evirilmeye girip girmedikleri sualini akla getirmektedir.

    Amelî ve itikad hükümlerde yeterli dini müktesebatı olmayanların sürekli meâl’e yönlendirilmesi de aynı neticeyi doğurur. Bu hususa, aklı başında hocalarımızın da dikkat etmesi gerektiğini düşünüyoruz. Nitekim bugün başımıza dert olan ve sosyal medyada milletin beynini bulandıran pek sapkın anlayışlar, 90’lı yıllarda meşhur hale getirilen “mealcilik”ten neşet etmiştir.

    İşin asıl tehlikesi ise itikadi yöndendir. Sünnete inanmayan bir kimse, kelime-i tevhidin ikinci bölümü olan “محمد رسول الله / Muhammedün Rasülüllah“a da inanmıyor demektir. Çünkü Allah Teâlâ, aşağıdaki ayet-i kerime meallerinde görüleceği üzere, Rasülüllah Efendimiz (s.a.v.)’e tebliğ, açıklama ve yasama görevi verdiğini, onun hevasından konuşmadığını, konuştuğunun ancak vahiy olduğunu haber vermiştir. Bunun yanında Cenâb-ı Hakk, Rasülü’nün verdiği hükme inanmayanların iman etmiş olamayacaklarını da yeminle bize bildirmiştir.[2]  O zaman “Kur’ân İslamı” denen bir anlayış, Kur’an’a nasıl inanmaktadır acaba? Ne yazık ki bu şekilde sünnet’i inkâr, Kur’an’da Rasülüllah (s.a.v.)’e iman ve itaati emreden ayetleri inkârı da beraberinde getirmektedir, Allah korusun!

    Şayet art niyetli değillerse, bu tür yazıları yazanlara, milyon kere milyon “yazıklar olsun!” diyoruz. Art niyetlilerse belki başka şey demek icap eder. Milletin bunca manevi değerlerine rağmen, bilerek bu yazıları yayınlayan sitelere de bir o kadarı söylenebilir. Paylaşanlar da lütfen dikkat etsinler ki, iyiliğe de kötülüğe de aracı olan bir kimse, Allah katında onu işlemiş gibi karşılık alır. Bu cinayetin en önemli yönü ise, toplumun Hakk’tan saptırılmasıdır.

    Bu bakımdan, “habervakti.com” gibi dini ve milli değerlerine saygılı bildiğimiz bir sitenin böyle bir yazıyı yayınlamasını kendilerine yakıştıramadığımızı ve bundan dolayı da kendilerini şiddetle kınadığımızı açıkça ifade ediyoruz! Kusura bakmasınlar ama, böyle yazıların bulunduğu bir yerde artık ne haçlı seferine ne de siyonizmin plan ve projelerine ihtiyaç vardır! Müslüman olduğu gerekçesiyle böyle sitelere güvenen milyonlarca vatan evladı “güven içerisinde!” zehirleniyorlar demektir. Şahsen ben de bugüne kadar manevi değerlerimize saygılı bir site olarak gördüğümden eşe dosta da tavsiye etmişimdir. Eyvah ki kalelerin bir bir yıkıldığı endişesi bizi dehşete düşürüyor!

    Denilirse ki; “Diyanet’in Reisi, (hadis ve sünnet kavramlarını farklı anlamlarda değerlendirdiği eserinde) hadisler sahih de olsa toplum tarafından kabul edilmediği ve toplumda uygulanabilirliği söz konusu olmadığı müddetçe dini değer ifade etmeyeceği anlamına gelen açıklamalarda bulunuyorsa;[3] aynı Diyanet Reisi ve Baş Yardımcısı, telif ettikleri kitap ve makalelerinde sünnetin hücciyyetinin en önemli delillerinden olan hadisi şerifleri, “sahabenin uyduruğudur” anlamına gelen açıklamalarla çürütmeye çalışıyorlarsa;[4] hatta Diyanet Reisi, sünnetin hücciyyetine delil olarak getirilen ayetlerin (aşağıdaki ayetler ya da bir kısmı vb.), konusunda delil olamayacağı hususunda müstakil bir makale yazmışsa;[5] aynı Reis, “sünnetin bir model olarak asırdan aşıra taşınamadığını” (ki sünnet bize ulaşmamıştır, demektir) söylüyorsa;[6] ve aynı Diyanet Reisi,  “Kur’an’ın her asra tatbik edilebilmesinin önünde en büyük engelin sünnet ve hadis teşkil ettiğini”[7]  ifade edebiliyorsa:Bir vatandaşın sosyal medyada ‘Kur’an İslamı’nı savunmasında ne var ki? O da aynı gerekçelerle Kur’an İslamı’nı savunuyordur?!” derseniz şayet, elbette burada nutkumuz tutulur!…

    Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Sünnetine Uymanın Zorunlu Olduğunu Belirten Bazı Ayet-İ Kerimeler[8]

    Kur’an İslamı” saplantısıyla sünneti reddedenler, aşağıda mealleri verilen ayet-i kerimeleri bir kez daha gözden geçirmek mecburiyetindedirler. Konu ile alakalı ayet-i kerimelerden bazıları şöyledir:

    “… Biz sana, insanlara indirileni açıklayasın diye bu Kur’an’ı indirdik ki düşünsünler” (Nahl, 16/44).

    “…Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah’ın azabı çetindir” (Haşr, 59/7).

    Hayır! Rabbine yemin olsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar” (Nisa, 4/65).

    Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlü’ne arz edin.  Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir” (Nisa, 4/59).

    “Allah ve Rasûlü bir konuda hüküm verdiği zaman, artık hiçbir mümin erkek veya kadının başka seçenek hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur” (Ahzab: 33/36).

    “… O halde, eğer mü’minler iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin” (Enfal, 8/1).

    “Allah’a ve Peygamber’e itaat edin ki merhamet olunasınız” (Âl-i-İmrân: 3/132).

    “Kim Peygamber’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur…” (Nisa: 4/80).

    (Rasülüm) De ki, Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Âli-İmrân: 3/31).

    “(Rasülüm, yine) De ki: ‘Allah ve Rasülü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse, şüphesiz Allah kâfirleri sevmez’” (Âli-İmrân: 3/32)

    (Ey Muhammed!) De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, yer ve göklerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah’ın hepinize gönderdiği peygamberiyim. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. O, diriltir ve öldürür. O halde Allah’a ve O’nun sözlerine inanan Resülü’ne, o ümmi peygambere iman edin ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız” (A’râf: 7/158).

     “…Şüphesiz ki sen, insanları dosdoğru yola, göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın yoluna iletirsin…” (Şûrâ: 42/52, 53).

    Allah Teâlâ, insanlığa numune-i imtisal olarak gönderdiği Peygamber’inin, Allah adına asla söz uyduramayacağını da belirterek, zihinlerden şüpheleri silmiştir. Şöyle ki:

    Eğer (Peygamber) bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı mutlaka onu kudretimizle yakalardık. Sonra da onun şah damarını mutlaka keserdik. Hiçbiriniz de bu cezayı engelleyip ondan savamazdı.” (Hâkka: 69/44-47).

    Görüldüğü gibi ayet-i kerimelerde, Peygamberimiz (s.a.v.)’in sünnetine uymanın zorunlu olduğunu, ona uymamanın ise sapıklık olduğu açıkça belirtilmektedir.

    Rasûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’e Haram Kılma Yetkisinin Verildiğini Belirten Bazı Ayet-İ Kerimeler

    Rasûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’e haram kılma yetkisinin verildiğini belirten bazı ayet-i kerime meali de şöyledir:

    Onlar, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları Resûl’e (Hz. Muhammed’e), o ümmi Peygambere uyan kimselerdir. O Peygamber, onlara iyiliği emreder, onları kötülükten alıkoyar. Onlara iyi ve temiz şeyleri helal, kötü ve pis şeyleri haram kılar. Üzerlerindeki ağır yüklerini ve zincirlerini atar. Ona iman edenler, ona saygı gösterenler, ona yardım edenler ve ona indirilen nura (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerdir” (Bkz. A’râf: 7/157).

    “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslam’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın” (Tevbe: 9/29).

    Görüldüğü gibi ayet-i kerimeler, Hz. Peygamber’in, Kur’an dışında da Allah’la bağlantısının bulunduğu ve sünnet’in vahiy boyutunun var olduğu ortaya koymaktadır. Bu bağlamda Kur’an’a, yazılı vahiy anlamına “el-vahyü’l-metlüvv”, sünnet’e ise yazılı olmayan vahiy anlamına “el-vahyu gayru’l-metlüvv[9] denilmiştir.[10]

    Fazlurrahmancılık anlayışının, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hadislerini “vahy-i gayri metlüv” anlayışını kabul etmeyişlerinin altında yatan gerçek, Hz. Peygamber (s.a.v.)’den sadır olan söz, fiil ve davranışların, Allah Teâlâ’nın kontrolünde vuku bulduğunun kabul edilmemesinde yatmaktadır. Aksi halde, Fazlurrahmancıların ileri sürdüğü “yaşayan sünnet” saçmalığı altında “sünnet”i, çağa göre yorumlama keyfiyeti ortadan kalkacaktır. Zira “vahy-i gayri metlüv” gerçeği, sünneti çağa göre yorumlayıp bir bakıma inkâr etmenin önünde ciddi bir engeldir. Bunun için Fazlurrahmancılık, bu engeli yok etmek için, hadislerin “vahy-i gayri metlüv” olduğu hakikatini inkara yeltenmektedir.

    Rasülüllah (s.a.v.) Efendimiz’in Sünnet’ine İttibayı Emreden Bazı Hadis-İ Şerifler

    Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine uymanın zorunlu olduğunu, ona uymamanın ise apaçık sapıklık olduğunu beyan eden yukarıdaki ayet-i kerimeler, sünneti kabul etmeyen sözde “Kur’an İslamcılarıiçindi. Kur’an İslamcıları (Kur’âniyyûn) inanmasalar da müminlerin iman ile teslimiyet gösterdiği Rasülüllah (s.a.v.) Efendimiz’in konu ile ilgili hadis-i şeriflerinden birkaçını hatırlatalım:

    Size iki şey bıraktım. Bunlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe asla sapıklığa düşmezsiniz: Allah’ın Kitab’ı ve benim Sünnet’im.”[11] (Ebû Dâvûd, Sünnet, 5; Tirmizî, Menâkıb, 31; Ahmed, 4/127).

    Haberiniz olsun ki, bana Kur’an ve O’nunla birlikte bir o kadar benzeri daha verildi. Dikkatli olun ki, koltuğu üzerindeki karnı tok bir adamın, “size şu Kur’an yeter, O’nda helal olarak bulduğunuzu helâl bilin, haram olarak bulduğunuzu da haram bilin.” diye konuşması oldukça yakındır. Haberiniz olsun ki Allah Rasülü’nün haram kıldığı şeyler, Allah’ın haram kıldığı şeyler gibidir…”[12] (Ebû Dâvûd, Sünnet, 6; İbn Mâce, Mukaddime, 2; Tirmizî, İlim, 10; Ahmed, II/367, IV/131; Dârimî, Mukaddime, 49; Hâkim, Müstedrek, I/190-192).[13]

    Bizim yolumuza uygun davranış sergilemeyen kimsenin ameli kabül edilmez.” (Buhârî, İ’tisam, 20).

    Hiç şüphesiz sözün en doğrusu, Allah’ın Kitabı’dır. Rehberliğin en güzeli Hz. Muhammed’in rehberliğidir. Amellerin en şerlisi sonradan ortaya çıkanlardır. Sonradan ortaya çıkan her şey bid’at’dır. Her bid’at dalalettir…” (Müslim, Cuma, 43; Nesâî, Iydeyn, 22; Ahmed, III/310; İbn Mâce, Mukaddime, 7).

    Görüldüğü gibi hadis-i şerifler, sünnetin de bağımsız hüküm koyabileceğini ve inananlar için sünnet’e uymanın zorunlu olduğunu ortaya koymaktadır.

    DİB Başkanı Mehmet Görmez ve Kur’an İslamı

    DİB tarafından 2001 yılında Kutlu Doğum haftası münasebetiyle Ankara’da düzenlenen “İslam’ın Anlaşılmasında Sünnet’in Yeri ve Önemi” konulu sempozyumun Ali Bardakoğlu başkanlığındaki II. Oturum Müzakeresinde Görmez, “hadis karşıtı söylem” olarak da ifade edilen “Kur’an İslamı” söyleminin eskiye dayanmadığını, aksine yakın çağlarda yeni ortaya çıkmış bir anlayış olduğunu belirterek bu konuda müstakil bir çalışmanın yapılmasını ısrarla talep etmekte ve bu konunun tartışılmasını istemektedir. Şöyle ki:

    Sünnet/hadis karşıtı söylemler yahut Kur’an İslamı söylemi, aslında modern zamanlarla ilgili bir söylemdir. Gelecek tasarımı olan bir ideoloji. Bu ideolojinin iki temel felsefesi var, iki temel görüşü var. Biri Kur’an’a yöneliktir, biri sünnet’e yöneliktir. Kur’an’a yönelik temel düşüncesi, Kur’an her asra uygun yorumlanacak bir metindir. Sünnete yönelik temel düşüncesi ise, sünnet dinin kendisi değil, Kur’an’ın ilk asrının uygulamasıdır. Eğer siz, bu asırdaki uygulamayı ebedileştirirseniz, ideolojinin birinci ayağı tatbik imkânı bulamıyor. O zaman siz Kur’an metnini her asra göre yorumlayamıyorsunuz. Temel felsefe bu. Bu iki şey üzerinde bina edilen Kur’an İslam’ı söylemi ortaya çıkıyor.”[14]

    Kur’an İslam’ı hakkında dünyada yapılan çalışmalardan söz ettikten sonra Görmez devamla şunları söylemektedir:

    “Buralarda az önce ifade ettiğim bu temel felsefe bütün detaylarıyla ortaya konulmuş ve tartışılmıştır. Yani, Kur’an her asra uygun tatbik edilecek bir metin olduğunu ve bunun önünde en büyük engelin sünnet ve hadis teşkil ettiği. Dolayısıyla böyle bir oturumda, mutlaka, bizzat bu ideolojinin doğrudan ele alınarak tartışılması lazım. Hatta Hayri Hoca’nın (Kırbaşoğlu) bir teklifi vardı, keşke bu söylemin ele alınabileceği bir sempozyum düzenlenebilseydi.”[15]

    Görmez, yukarıdaki metinde geçen “bizzat bu ideolojinin doğrudan ele alınarak tartışılması lazım” ifadesiyle, “Kur’an her asra uygun tatbik edilecek bir metin olduğunu ve bunun önünde en büyük engelin sünnet ve hadis teşkil ettiği[16] anlayışının gündeme alınmasını istemektedir.

    Bir kimse peşinen reddettiği bir görüşün gündeme alınarak tartışılmasını istemesi mümkün değildir. Bu durum, Görmez’in “Kur’an İslamı” anlayışını benimseyip benimsemediği konusunda ciddi bir kuşku uyandırmaktadır. Nitekim bu kadar riskli görüşlerin doğrudan ilim heyetine sunulması mümkün değildir. “Tartışmalı” sözcüğü, genele aykırı görüş ileri süren bilim adamlarının en çok başvurdukları bir sığınma limanıdır. Genelde tarihselcilerin, tepki çekmemek, ilk hamlede reddedilmemek ve iddiaya taraftar bulmak amacıyla genel anlayışa aykırı görüşlerini doğrudan ifade etmek yerine bu şekildeki bir yaklaşımla konuyu ele alırlar. Yoksa hiç kabul edilmeyecek bir görüşün nesi tartışılsın ki? Bir kimsenin, kendisinin kabul etmediği ve kimsenin bilmediği hatta zararlı bulduğu bir görüşün kamuoyuna duyurulacak şekilde büyük sempozyumlarda tartışılmasını istemeyeceği açıktır. Heyecanla anlattığı bu konuyu Görmez, tartışılmasını istemekte ve arkasından, Kur’an İslam’ının ne demek olduğunu açıklamaktadır.

    Yukarıdaki felsefi cümleler tahlil edilmeden herkes tarafından anlaşılması mümkün değildir. Asıl olarak ise, töhmetten uzak durmak için İslam kamuoyuna zıt olan bu tür fikirler, balıksırtı bir anlatımla ve kuşdiliyle ifade ediliyor. İşin uzmanı tarafından irdelenmeyen bu tür ifadelerin anlaşılması bir hayli zordur.  Her şeyden önce, İslam itikadına aykırı bir konu hakkında “tartışmalıyız/tartışılmalı” deniliyorsa, o konu hakkında kamuoyu bir tarafa yönlendirilmek isteniyor demektir.[17]

    Yukarıdaki alıntı metinde yer alan Görmez’e ait ifadeleri şöyle açıklayabiliriz:[18]

    Görmez’ in ’Kur’an İslamı’ bağlamında anlattığına göre ‘sünnet’, dinin kendisi değil, aksine Kur’an’ın ilk asırdaki uygulamasıdır. Sünnet dinin kendisi olsaydı, her asırda kıyamete kadar Müslümanlar için bağlayıcı olurdu. Aynı şekilde Kur’an’ı da indirildiği devirdeki hükümleriyle sabitlemiş, dolayısıyla Kur’an’ın çağa göre yorumlanmasını engellemiş olurdu(!). Tarihsel olması dolayısıyla “sünnet”, o devirde kalmıştır. Dolayısıyla bu devirde bağlayıcılığı yoktur(!). O devirde canlı yaşamıştır, bu devire o günkü haliyle taşırsanız ölü bir ceset gibi olur (!) adeta. Kur’an-ı Kerim, her asra yönelik olduğuna göre, her asırda çağa göre yorumlanması mecburidir(!). Asr-ı Saadetteki haliyle sünnet’in, her devirde geçerli olduğu söylenirse, bu takdirde Kur’an çağdaş yoruma kapatılmış olur. Bu da Kur’an’ın evrensellik ilkesine aykırıdır (!).”

    Kur’an İslamı’nın diğer adı, Görmez’in ifade ettiği gibi “hadis/sünnet karşıtı söylem”dir. Görmez’in konuşmasında ifade ettiği bu ifadelerin bir kısmı, kendisinin başında bulunduğu TDV tarafından 2008 yılında yapılan kitabın basımında, Yani, Kur’an her asra uygun tatbik edilecek bir metin olduğunu ve bunun önünde en büyük engelin sünnet ve hadis teşkil ettiğicümlesinin sonuna, “defaatle tekrarlanmıştır” ilavesi yapılmıştır. Bu ilave olmadan, yani konuşmanın aslına göre, “Kur’an her asra uygun tatbik edilecek bir metin olduğunu ve bunun önünde en büyük engelin sünnet ve hadistirsözü, doğrudan Görmez’e ait olmaktadır. Yapılan ilave ile, söz başkalarına isnad edilmiş gibi olmaktadır. Başkasına da isnad edilse, bu sözlerin ısrarla gündeme alınmasının istenmesi ve uzun uzadıya bu düşüncenin üzerinde durulması Görmez’in bu konuya ilgi duyduğunu ortaya koymaktadır.

    Yukarıdaki alıntı metin, basılı kitaptan yeri gösterilmekle birlikte, orijinal CD dökümlerinden alınmıştır. CD’den dökülmüş bu ifadeler elimizde mevcuttur. Başka bir makalesinde de Görmez, hadislerin dini serbest yorumlamaya engel olduğunu daha açık bir ifadeyle belirtmektedir.[19]

    Sonuç

    Kur’âniyyûn”, “dini delil olarak sadece Kuran’ı kabul ederiz, sünnet de dahil olmak üzere, başka hiçbir şeyi dini delil olarak kabul etmeyiz” diyen fırkadır. Bu anlayışın savunduğu dini anlayışa, “Kur’an İslamı” denilmiştir. Kavram olarak masum gibi görünen bu anlayışı kabul eden kişi, sünneti inkâr etmiş olur. Sünnete inanmayan bir kimse, kelime-i tevhidin ikinci bölümü olan “Muhammedün Rasülüllah“a da inanmıyor demektir. Çünkü Allah Teâlâ, Rasülüllah Efendimiz (s.a.v.)’e tebliğ, açıklama ve teşri görevi verdiğini açıkça bildirmiştir. Bu bağlamda Kur’an-ı Kerim, Peygamber Efendimiz’in verdiği hükme inanmayanların iman etmiş olamayacaklarını ve O’nun konuştuğunun, kendisine bildirilen vahiyden başka bir şey olmadığını haber vermiştir.

    Üzülerek ifade edelim ki Kur’an İslamı anlayışı, son 15 yılda toplumumuzu kuşatmış durumdadır. Diyanet İşleri Başkanı ve ekibinin tenkit edilen özel görüş ve söylemlerinin yanı sıra, kurum olarak Diyanet’in bu konularda toplumu aydınlatıcı açıklamalarda bulunmamasının bunda büyük payı vardır.

    Mevla hepimizi, özellikle itikadi tehlikeden muhafaza eylesin!

    09.05.2017 (Güncelleme: 15.07. 2017)

    Dr. Ahmet GELİŞGEN

    www.ahmetgelisgen.com

    [1] Abdülkerim Zeydan, el-Medhal li Diraseti’ş-Şeriati’l-İslamiyye, Dersaadet, İstanbul, (Tarihsiz), s. 164.

    [2] Nisa, 4/65.

    [3] Görmez, Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, s.222, 223, 231, 233, 234, 240.

    [4] Görmez, “Sünnet’in Kaynak Değerini Temellendirme Sorunu”, www.mehmetgormez.com s. 6, 8; Özafşar, “Polemik Türü Rivayetlerin Gerçek Mahiyeti”, sayfa, 29- 33; Özafşar, Hadisi Yeniden Düşünmek, s. 163-171).

    [5] Görmez, “Sünnet’in Kaynak Değerini Temellendirme Sorunu”, www.mehmetgormez.com.

    [6] Mehmet Görmez, “Hadislerde Delalet Sorunu”, DİB Güncel Dini Meseleler Birinci İstişare Toplantısı, Tebliğler ve Müzakereler, s. 227.

    [7]İslam’ın Anlaşılmasında Sünnetin Yeri ve Önemi-Kutlu Doğum Sempozyumu 2001, TDV Yayınları, Ankara, 2008, s. 269; Görmez, “Hadislerde Delalet Sorunu”, DİB Güncel Dini Meseleler Birinci İhtisas toplantısı, Tebliğ ve Müzakereler 02-06 Ekim 2002 Ankara, s. 229. Ayrıca bkz: 2001 yılında Kutlu Doğum haftası münasebetiyle Ankara’da düzenlenen “İslam’ın Anlaşılmasında Sünnet’in Yeri ve Önemi” konulu sempozyumun Ali Bardakoğlu başkanlığındaki II. Oturum Müzakeresi Dökümü Notları, s. 16.

    [8] Mehmet Görmez, Görmez, sünnetin dinde delil oluşuna gerek Kur’an’la ve gerekse hadislerle yapılan temellendirmelerde çok sayıda sorunların bulunduğunu ifade etmektedir. Bu bağlamda Görmez, sünnet’i temellendirmek için başvurulan bu tür Kur’an ayetlerinin büyük bir kısmının sünnet’le ilgisinin olmadığını, yani bu ayetlerin sünnetin hucciyyeti hakkında delil olamayacaklarını ileri sürmektedir. (Görmez, “Sünnet’in Kaynak Değerini Temellendirme Sorunu”, www.mehmetgormez.com, s. 8, 10).

     

    [9] DİB Başkanı Mehmet Görmez’in, “vahy-i gayri metlüv”ü, yani, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hadislerini vahiy kaynaklı olduğunu kabul etmemektedir. (Bkz. Görmez, “Sünnet’in Kaynak Değerini Temellendirme Sorunu”, s. 5, 6. Ayrıca bkz. Görmez, Sünnet ve Hadisin Anlaşılmasında Metodoloji Sorunu, s. 317).

    [10] Âmidî, İhkâm, I/145; Halil İbrahim Molla Hatır Azzâm’i, Muhtassu’s-Sünneti’n-Nebeviyye Vahyün, s. 9, 23, 31.

    [11] Ankara İlahiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi ve DİYK Üyesi Bünyamin Erul, muhaddisler tarafından ittifakla kabul edilen bu hadise ait rivayetler arasında çelişki olması ve hadisin zayıf raviler tarafından rivayet edilmesi sebebiyle, zayıf olduğunu ve bu nedenle hadisin delil olamayacağını savunmaktadır. (Erul, Din bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, VII, 2007, sayı: 1, sayfa, 28-33).

    [12] Mehmet Emin Özafşar, sünnet’in hücciyyeti konusunda önemli delillerden biri olan bu hadisin (Erîke Hadisi), sahabe’nin kendi aralarındaki ilmi münakaşalarında takındıkları tavırlarının, hadis şekline dönüşmesinden meydana geldiğini ileri sürmektedir. Aynı konuda Özafşar, çeşitli konulara sahabe’nin Kur’an ayetlerinden delil göstermelerine aksülamel olarak sünnet’i savunan hadis rivayetlerinin geliştirilmiş (yani uydurulmuş) olabileceğini, bu aksülamele karşılık olarak da diğer bir grup sahabe’nin, rivayetlerin Kur’an’a arzı konusunda hadis rivayeti geliştirmiş olabileceğini (yani hadis uydurmuş olabileceğini) ifade etmektedir. (Mehmet Emin Özafşar, “Polemik Türü Rivayetlerin Gerçek Mahiyeti”, İslâmiyât, I, 1998, Sayı: 3, sayfa, 29- 33; Özafşar, Hadisi Yeniden Düşünmek, s. 163-171).

    [13] Mehmet Görmez de “Erike hadisi” olarak bilinen ve bütün ulema tarafından sünnet’in hücciyyetine delil olarak getirilen bu hadisin, en az uydurma kabul edilen hadis kadar zayıf olduğunu söylemektedir. Aynı yerde Görmez, Özafşar’ın araştırmasına atfen bu hadisin, uyduruk olduğuna da işaret etmektedir. (Görmez, “Sünnet’in Kaynak Değerini Temellendirme Sorunu”, s. 6, 8).

    [14]İslam’ın Anlaşılmasında Sünnetin Yeri ve Önemi –Kutlu Doğum Sempozyumu 2001-, TDV Yayınları, Ankara, 2008, s. 268.

    [15]İslam’ın Anlaşılmasında Sünnetin Yeri ve Önemi –Kutlu Doğum Sempozyumu 2001, TDV Yayınları, Ankara, 2008, s. 269; Görmez, “Hadislerde Delalet Sorunu”, DİB Güncel Dini Meseleler Birinci İhtisas toplantısı, Tebliğ ve Müzakereler 02-06 Ekim 2002 Ankara, TDV matbaası, Ankara, 2004, s. 229. Ayrıca bkz: 2001 yılında Kutlu Doğum haftası münasebetiyle Ankara’da düzenlenen “İslam’ın Anlaşılmasında Sünnet’in Yeri ve Önemi” konulu sempozyumun Ali Bardakoğlu başkanlığındaki II. Oturum Müzakeresi Dökümü Notları, s. 16.

    [16] Konuşma metni döküm notlarından alınmıştır. Sempozyumun basıldığı kitapta, yumuşatma amacıyla olsa gerek ki cümleye, “defaatle tekrar edilmiştir” ilavesi yapılmıştır.

    [17] Ayrıca bkz. Güncel Dini Meseleler Birinci İstişare Toplantısı – I (15-18 Mayıs 2002), İstanbul, (DİB baskısı, Ankara, 2004), s. 68, 69, 120, 121.

    [18] Görmez’in Kur’an İslam’ı ile ilgili söylemlerinin tarafımızca yapılan açıklamasıdır.

    [19] Orijinal ifade şöyledir: “İctihada kaynaklık etmesi gereken her rivayet serbest içtihadın önünde bazen bir engel olmuştur ve içtihadın alanını daraltmıştır.” (Görmez, “Hadislerde Delalet Sorunu”, DİB Güncel Dini Meseleler Birinci İhtisas toplantısı, Tebliğ ve Müzakereler 02-06 Ekim 2002 Ankara, TDV matbaası, Ankara, 2004, s. 229).

  19. BARDAKOĞLU MU DEDİNİZ?

    (BARDAKOĞLU’NUN SAKINCALI GÖRÜŞLERİNDEN)

    1)Bardakoğlu, Kur’anın Allah Kelamı Olduğunu İnkar Eden Ebu Zeydi Onaylayıp Tebrik Ediyor!

    Diyanet yayınları arasındaki “Uluslararası Avrupa Birliği Şûrası Tebliğ ve Müzakereleri (3-7 Mayıs 2000) I” adlı, Ankara, 2000” baskılı kitapta yer alan Ebû Zeyd isimli Mısır’lı bir Teoloğ;

    Kur’an’ın, Allah’ın sözleri olduğu inancının yeniden mercek altına alınması gerektiğini, Kur’an’ın sözlü bir iletim döneminden geçtiğini ve tarih boyunca şimdi okuduğumuz Kur’an’ın geliştiğini, Kuran’ın savunmasını yaparken “sonsuz Kur’an” denen kavramın uydurulduğunu (Şüphesiz Kur’an’ı biz indirdik, onu mutlaka biz koruyacağız, ayeti kastediliyor) ve bunlara artık son verilmesi gerektiğini, Arap kültürüyle dolu bir kitap olduğu, Peygamber Efendimiz’in peygamber olduğunun da şüpheli olduğunu, Kur’an-ı Kerim’de surelerin dizilişinin de problemli olduğunu, lafız olarak kadınları dövmekten söz eden Nisa Suresi’ndeki ayet-i kerimenin esasen ayet olmayıp yorum olarak Kur’an’a sokulduğunu, hicrete kadar okunması ve yazılması yasaklanan(!) bir Kur’an’ın günümüze kadar gelme imkânının olmadığını belirten ifadeler sarfediyor. (Orijinal ifadeler için bkz. a.g.e, s. 441 ve 442; anlaşılabilmesi için ifadeler özetlenmiş ve vülgarize edilmiştir).MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Bu ifadelere ulemanın tepkisi üzerine Bardakoğlu, Kur’an’ın uyduruk bir kitap olduğunu belirten Ebu Zeyd’de destek vererek, ona tepki gösteren ulemaya tepki gösteriyor. Yaptığı çıkışta, karşı çıkanları hoşgörüsüzlükle suçluyor, Ebu zeyd’i söylediklerinden dolayı tebrik ediyor, “çok mutlu oldum, … Ebu Zeyd’den çok istifade ettim, … Kendisini de yakinen takip ediyoruz, biz, kendi konularımızı dindar olarak değil, bir akademisyen olarak, bir ilahiyatçı olarak ele almak zorundayız…”, diyor. (A.g.e. s.517, 518).

    2) Bardakoğlu’nun Başında Bulunduğu Kuramer Yayınları

    Yönetimi Diyanet tarafından oluşturulan Türkiye Diyanet Vakfına bağlı 19 Mayıs Üniversitesi Bünyesindeki “KURAMER” in de, İslam itikadına aykırı kitaplar yayınladığı görülmektedir. Bu kitaplardan biri, 2016’da yayınlanan, W. Montgomery WATT’a ait, “HZ. MUHAMMED MEKKE’DE” adlı kitaptır. Adı geçen kitapta, Hz. Muhammed sav’in, beşerden bir öğretmeninin olabileceği (s.199), Hz. Muhammed’in, mesajı beşer yardımı sayesinde ortaya koyduğu iddialarının, beşer kelamı olduğu anlamına gelmeyeceği, sihirden söz edilen yerlerde kastedilenin, sihirbazın gizli bilgisinden üretilen beşeri bir şey olduğu (s.165), Kur’an’daki kıssaları aşina olduğu birinden almış olabileceği (s.199), Kur’an kıssalarının Tevrat’la örtüşmesinden ötürü böyle ilişkilendirilebileceği (s.199), o günkü duruma uyması için kıssaların Hz. Peygamber sav’e sezgi yoluyla da verilebileceği (s.201), Hz. Peygamber sav’in, kıssa ile kıssadaki öğretiyi (ana fikri) karıştırmak suretiyle bunların tamamını vahyedilmiş zannettiği (s.200), kıssaların telepatik özelliği olan olağanüstü bir yöntemle Hz. Peygamber’e gelmiş olabileceği (s.200), dolaşımdaki bilgilerin Muhammed’e aktarılmış olabileceği (s.199) gibi, Kur’an’ın Allah kelamı olduğu konusunda şüpheye düşürecek pek çok vehim dile getirilmektedir.

    Kur’an’ı, Hz. Peygamber sav’in büyük bir deha eseri olarak da tanıtan aynı kitapta (s. 198), Hz. Peygamber sav’in, davasında başarı için putlara tapma eğiliminde olduğu (s.143), müşriklerden elde ettiği dünyevi menfaatler karşılığında onların ilahlarını bir bakıma tanıdığı (s.139),  Lat ve Menat’ın semavi varlıklar olduğu ve bunun İslamiyet’e aykırı olmadığı (s.139), Lat, Menat ve Uzza’yı Allah’tan daha düşük seviyede kutsal varlıklar olarak kabul ettiği (s.138), Garânîk (şeytan ayetleri) ni Kur’an’ın bir parçası olarak bir kere okuduğu (s.136), Lat ve Menat’ın tali derecede semavi varlıklar olduğuna itiraz edilemeyeceği(s.139), tevhidi bildiren Zariyat Suresi’nin 51/51 ayetinin sonradan eklendiği, Kur’an’ın genel olarak hadislerdeki tarihi malzemeden çıkartılan resmi doğrular gibi olduğu (s.169), saçmalıklarına yer verilmekte ve bu bilgiler, mütercim veya yayıncı tarafından kesinlikle tenkit edilmemektedir.

    Kuramer’in bastığı kitaptan örnek olarak verilen bu iddia ve şüpheler, Hz. Peygamber Efendimiz’in peygamberlik sıfatlarına ve Cebrail as’ın Allah’tan aldığı vahyi açık ve net bir şekilde ona ilettiğine şüphe ve gölge düşürecek, İslam itikadına aykırı batıl iddialardır.

     

    3)Bardakoğlu’na Göre Dinin Dayandığı Deliller Çok Şaşırtıcı (Atatürkçülük, Çağdaş Birikim vd)

    04.05.2006’da Milliyet’e verdiği röportajda Bardakoğlu, Dinin 3 ayağının olduğunu vurguladı. Şöyle ki:

    1-Kur’an-Sünnet,

    2-Cumhuriyetin temel ilkeleri, laiklik, Atatürkçülük,

    3-Çağdaş birikim ve çağdaş donanım

    (http://www.milliyet.com.tr/kadin-erkek-ayrimi-bizim-kafamizda/siyaset/haberdetayarsiv/04.05.2006/155837/default.htm)

     

    4)Bardakoğlu’na Göre Dinde Mutlaka Reform Yapılmalı

    Bardakoğlu, 03.06.2006’da basına verdiği röportajda, “mutlaka dini reform gerekli, her şeyi tartışabiliriz, Allah’ı, Kur’an’ı, 5 vakit namaz’ı..» demişti. (03.06.2003

    (http://www.milliyet.com.tr/-bes-vakit-namaz-tartisilabilir–demisti/siyaset/haberdetayarsiv/03.06.2003/12425/default.htm)

  20. ALLAH KATINDA İMANIN SAHİH VE KABÜLE ŞAYAN OLMASI İÇİN ŞARTLAR

    “İman ettim” diyen bir mümin, kendi canının istediği şekilde değil, Allah ve Rasülü’nün ortaya koyduğu ölçülerde iman etmek zorundadır. Yoksa, Allah katında iman kabul edilmez. Allah katında imanın sahih kabul edilebilmesi için şu şartlar gerekir:MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    1) “Zarûrât-I Diniyye”ye inanmak, bunları inkara yönelik söz ve fiilden uzak olmak,

    2) Dini hükümlerin her birinin güzel ve hikmetli olduğuna, yerli yerinde konulduğuna inanmak,

    3) “Sekarat-ı mevt” (ölüm döşeği) gibi ümitsiz bir hale düşmeden önce, serbest iradeyle iman etmiş olmak.

     “ZARÛRÂT-I DİNİYYYE” NEDİR? 

    “Zarûrât-ı Dîniyye”, inanılması zorunlu esaslar anlamına gelir. Bunları kabul ve tasdik etmek her mü’min için farzdır. Bunlardan herhangi birinden şüphe etmek, hafife almak veya alaya almak, Allah korusun, mü’mini imandan uzaklaştırır.

    “Zarûrât-ı Diniyye”, Kur’an’da ve sahih sünnette bildirilen her şeydir. Bunlara; iman esasları, Kur’an ve sahih sünnette bildirilen haberlerle birlikte geçmiş kavim ve peygamberlerden verilen haberler, dini emir ve yasakların tamamı dahildir. Bunlara inanıp kabul eden kişi mü’min olur. Bunlardan herhangi birini inkâr eden, hafife alan ve bunlara inanmada şüphesi olan kişinin Allah katında imanı kabul edilmez. Dolayısıyla bu kişi Allah korusun, küfre düşmüş olur.

    İslam inancında iman, “Kelime-i Tevhîd” dediğimiz, “Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur, Muhammed sav O’nun rasülüdür)” sözü ile özetlenir. Bunun bir başka ifadesi olan kelime-i şehadet (Allah’tan başka ilah olmadığına ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ederim” terkibi de imanın bir özetidir. Bu terkip, yukarıda belirttiğimiz gibi, Kur’an ve makbul sünnette bildirilen her şeyi kapsar.

    Sünnette ise, mütevatir yolla ve (çoğu ulemaya göre) meşhur yolla gelen hadislerde bildirilen hüküm ve haberler, “zarûrât-ı diniyye”dendir. Bu bakımdan, bildirilen her bir hüküm ve habere inanmak da imanın sahih olması için zorunludur.

    Ehli tarafından hadis-i şerifleri, “hadis usulü” ilminin esasları doğrultusunda inceleyerek, bir rivayetin Hz. Peygamber (s.a.v.)’e aidiyeti konusunda iyi niyetli olarak görüş belirtmek, ilmi bir faaliyet olarak meşrudur. Ancak, Hz. Peygamber (s.a.v.)’i veya dini bir unsuru küçümsemek amacıyla, zayıf hadise dayalı bir hükmü veya teklifi yönden farz olmayan bir hükmü bile eleştirmek/küçümsemek, Allah korusun, kişiyi imandan eder.

    O halde İslam itikadına göre, Kur’an’ın her bir ayeti ve yukarıda niteliğini belirttiğimiz hadis-i şeriflerin her biri, “zarûrât-ı diniyyedendir, inkârı küfre götürür. (Bkz. Bakara, 2/85, 145, 146, 285; Al-i İmran, 3/19, 20; A’raf, 7/157-158; Fetih, 48/13; Nisa, 4/65, 136, 150; Ahzab, 33/36).

    İman esasları, “Cibril Hadisi”nde belirtildiği gibi, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere yani, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna iman etmek olarak özetlenir. Hz. Ömer’den nakledilen işbu hadiste iman, bu şekilde özetlenmiştir. (Buharî, İmân, 37; Müslim, İmân, 1; vd).

    İmanın altı esası vardır derken kastedilen binanın ana yapısıdır. Aynı hadis-i şerifte sayılan beş İslam esası da aynı şekilde değerlendirilir. Örneğin bir binanın direkleri kirişleri vardır, ama bina sadece bunlardan ibaret değildir. Binanın duvarları da vardır, ara kirişleri de vardır. Kapıları, pencereleri vs. de vardır. Bunlar olmaksızın da bir fayda sağlayacak bir binadan söz edemeyiz. O zaman yarım inşaat olur, o da bizi yazdan kıştan korumaz, mahremiyetimizi örtmez.

    Özetle, iman ve İslam’da kişiye görelik olmaz. Allah katında imanın sahih ve kabule şayan olması için, “zarûrât-ı diniyye”ye gönülden teslim olmak ve bu hükümlerin yeri yerinde konulduğuna, güzel ve hikmetli olduğuna inanmak gerekir.

    &&&

    (Not: Konu ile ilgili olarak bakınız: Bakara, 2/85, 145, 146; Al-i İmran, 3/19, 20; A’raf, 7/157-158; Fetih, 48/13; Nisa, 4/65, 150; Ahzab, 33/36; Mes’ûd Serahsi, Bulûğu’s-Sûl fi’l-Usûl, I/73; Teftâzânî, Şerhu’l-Akâid, Dâru’t-Tıbâi’l-Âmire, Tarihsiz, İstanbul, s. 153; Ebu’l-Izz Ali b. Ali, Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâvî, Dâru’r-Risâle, Dımeşk, 2012, I/403, II/529, 552; Ömer Nasuhi Bilmen, Muvazzah İlm-i Kelam, Ravza Yayınları, 2013, İstanbul, s. 102, 103; Ali Arslan Aydın, İslam’da İman Esasları, Otağ Matbaası, İstanbul, 1975, s. 38; Ahmet Hamdi Akseki, İslam Dini, Gaye Matbaası, Ankara, Tarihsiz, s. 56; Şerafettin Gölcük, Süleyman Toprak, Kelâm, Selçuk Ünv. Basımevi, Konya, 1988, s. 103).

    Selam ve dua ile Allah’a emanet olunuz.

    24.03.2017

    Dr. Ahmet Gelişgen

  21. SÜT BANKASI PROJESİNİN SOSYAL VE KÜLTÜREL YÖNDEN ANALİZİ

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    A-Dinimizde Süt Hısımlığı Dolayısıyla Oluşan Evlilik Engeli

    Süt hısımlığı, İslamiyet’te sürekli evlilik engellerinden biridir. Bu engel, Kur’an-ı Kerim’de, “…sizi emziren sütanalarınız ve sütkardeşleriniz de size (sizinle evlenmesi) haram kılınmıştır[1] ayetiyle ortaya konmuştur. Rasulüllah Efendimiz (s.a.v.) de “nesepten haram olanlar, sütten de haram olur[2] hadis-i şerifiyle süt haramlığının boyutunu açıklamışlardır. Bu hadis-i şerif, sütanne ve sütkardeşin yanı sıra, sütbaba, süt dede, sütnine, süt torun, süt dayı, süt amca, süt hala, süt teyze, süt yeğen, süt gelin ve süt damat gibi hısımlar hakkında da süt emmeden oluşan evlilik engelinin bulunduğunu haber vermektedir.[3]

    Çoğunluk fakihlerin görüşüne göre, bir bebeğin 2 yaş içerisinde emdiği kadının alt ve üst soyu ile bu bebek ve bu bebeğin alt soyu arasında süt hısımlığı dolayısıyla evlenme engeli oluşur.[4] Bundan başka annenin hamileliğine neden olan babanın/erkeğin üst ve alt soyu da bu evlilik engelinin konusudur.[5] Süt hısımlığı dolayısıyla evlilik engelinin oldukça önemli ve girift hükümleri vardır. Konunun uzmanları bile, çoğu kere çizilen bir şema yardımıyla nesepte yer alan fertler arası süt ilişkisini ayırt etmeye çalışırlar.

    Dinimizde süt hısımlığı mutlak bir evlenme engelidir. Bu yüzden, yanlışlıkla bile olsa süt akrabasıyla evlenen kimselerin, durumun anlaşılmasından itibaren evliliklerini feshetmeleri gerekmektedir.[6] Süt haramlığının nesep haramlığından farkı, süt hısımı olan erkekle kadının sosyal ilişkiler bağlamında dinen birbirine yabancı (namahrem) sayılmalarıdır. Nafaka, velayet ve miras gibi hükümlerde de nesep hısımlığından kaynaklanan hukuki sonuçlar doğmaz.[7]

    Bebeklerin anne sütüyle beslenmesi sağlıklı nesil açısından elbette önemlidir. Bu husus gerek dinimizde gerekse tıp ilmi tarafından kabul edilmiş bir gerçektir. Ancak, çocuğun anne sütüyle beslenmesi ne kadar önemli olursa olsun, süt nesebini karıştıracak her türlü eylemden kaçınmak zorunludur. Bu yüzden zaruret olmadan çocukların öz anneleri dışındaki kadınlar tarafından emzirilmesi caiz görülmemiştir.[8] Emzirme durumunda ise süt emzirene ve çocuğun yakınlarına hatta topluma, emzirmenin tespitiyle ilgili sorumluluk yüklemiştir.[9]

    Süt emme haramlığı, “ikrar” veya “beyyine” ile sabit olur. “İkrar”, evlilik adayı bir erkek ve kadının birlikte veya bunlardan birisinin süt hısımlığını itiraf etmesidir. “Beyyine” ise, çoğunluk fakihlerin görüşüne göre, adaletli iki erkek veya bir erkekle iki kadının şahitliği ile süt hısımlığının sabit olmasıdır.[10] Doktrinde konunun farklı boyutları ele alınmıştır.[11]

    Yahudilikte[12] ve Hristiyanlıkta[13] süt hısımlığından dolayı evlilik engeli bulunmamaktadır.

    B-Sağlık Bakanlığı’nın Projesi Kapsamında Konuya Bakış

    Sağlık Bakanlığı’nın bu konudaki projesinden anlaşıldığına göre, bebeklerin anne sütünden istifade ettirilmesi doğrudan sütanne yoluyla değil, oluşturulacak “Süt Bankası” yolu ile sağlanacaktır. Doğrudan sütanneden çocuğun emzirilmesinde, zaruret olması halinde emenle emzirenin tespit edilmesi şartıyla hiçbir sakınca yoktur. Ancak, anneden sağılarak saklanmış süt yoluyla da süt haramlığı oluşacağı için,[14]süt bankası” aracılığıyla bebeklere anne sütü içirmenin birçok mahzurları görülmektedir. Muhtemel mahzurları şöyle sıralayabiliriz:

    1– Türk Medeni Kanunu’nda bugün itibariyle süt yoluyla evlilik engeli bulunmamaktadır. 17 Şubat 1926’da mecliste onaylanan ilk Türk Medeni Kanunu’nun 92 ve 112. Maddeleri süt akrabaları arasında evliliğin yasaklığı ve butlanıyla ilgiliydi. Meclisten geçen kanun metninin içerisindeki bu maddeler, zamanın Adalet Bakanı Mahmud Esat BOZKURT tarafından keyfi olarak silinerek kanun yayınlanmış ve yürürlüğe girmiştir.[15] Millet adına işlenen bu hukuk skandalı da o günden bugüne öylece kalmıştır. Hal böyleyken, hastanelerde veya nüfus müdürlüklerinde süt hısımlığı sicillerinin hassasiyette sağlanacağı varsayılsa bile, Medeni Kanun’a “süt hısımlığı dolayısıyla evlenme engeli” getirilmeden bu çalışmaların anlamsız kalacağı açıktır. Zira Devletimiz süt emme konusuna bu kadar önem vererek dini hassasiyet gereği olarak hastanelerde ve nüfus kayıtlarında süt sicilleri oluşturabilecekse, %99’u Müslüman olan bu ülkede süt hısımlığı dolayısıyla Medeni Kanun’da evlilik engeli de getirmelidir.

    Laik devlette böyle bir düzenleme ne mümkün” denilirse o zaman, yarın birilerinin gelip bugün düzenlenen süt sicili uygulamasının lüzumsuzluğunu veya laikliğe aykırılığını ileri sürerek tamamen ortadan kaldırabileceği de düşünülmelidir. İleride vuku bulabilecek böyle bir tasarrufa kimsenin söyleyeceği bir şey olamaz. Kanunla çıkartılan hükmün kanunla ortadan kaldırılması, Türkiye’miz şartlarında iktidar/meclis iradesine bağlıdır. Yönetmelikle çıkartılan hükmün ortadan kaldırılması ise bir tek bürokratın (ve ilgili Bakanın) iradesine bağlı olarak çok daha kolaydır. Bu bakımdan günümüz dünyasında mevzuat her zaman değişebilir. “Ayrımcılık getirdiği bahanesiyle nüfus cüzdanlarından din hanesinin kaldırılmasının” teklif edildiği ve bu teklifin bizzat “Diyanet İşleri Başkanı” tarafından yapıldığı bir ülkede,[16] düzenlenecek muhtemel süt sicili uygulamasının da bir anda ortadan kaldırılması her zaman mümkündür. Sonuçta süt bankaları kalır, süt sicili uygulaması ortadan kalkar. Bu takdirde bu işin vebali, süt bankası uygulamasını başlatanların üzerine olur. Zira “kötü bir çığır açana, o çığırdan işlenecek bütün günahların bir mislinin verileceği[17] Peygamber Efendimiz’in haberidir.

    2– Hastanelerde süt kaydı oluşturulmasında maddi ve manevi birçok engelle karşılaşılacağını şimdiden düşünmek zor değildir. Her şeyden önce, demokratik ve laik ülkede her türlü düşünce ve inançta insanların bulunduğunu kabul etmek zorundayız. Bir dine inanan kimsenin prensiplerine, diğer bir dine inanan ya da Ateist olan bir kimsenin her zaman hassasiyet göstereceği söylenemez. İnançlara saygısı olmayan veya bir millete kin ve düşmanlığı olan bazı görevlilerce kasten tersine işlemler de yapılabilir. Bunun hiçbir şekilde ispatı da mümkün olmaz. Nitekim yukarıda, süt dinimizde süt hısımlığının tespiti yollarından “beyyine”de, gerekli sayıdaki şahitlerin “adaletli” olmaları şartı getirilmiştir. “Adalet” şartında, dini hükümlere riayetkâr bir hayatın yanında ahlaki seciyeleri haiz bir kişiliğin bulunması da zorunludur. Dün inancı simgeleyen kıyafetlerinden dolayı kötü muameleye ve haksızlığa maruz bırakılan yığınlar dolusu insanımıza şahit olmuşuzdur. Bugün dindar olduğu kabul edilen bir iktidara rağmen maalesef bu muamelelerin devam ettiğini lokal da olsa görmekteyiz.[18] Buradaki hassasiyet, bir yudum sütün diğerine karıştırılmaması ya da hastaneye yolu düşen bir çocuğa birden çok annenin sütünün rastgele içirilmemesi ve süt veren veya sütü içirilen annenin kaydının, süt içen bebekle birlikte güvenli bir şekilde tutulmasıdır. Ailenin sütanne seçiciliğine kayıtsız kalmamak da gerekli hassasiyetler kapsamında yer alır.

    Kanaatimizce bu işlemler gerek hastanelerdeki fiziki şartlar itibariyle, gerekse çalışanların iş ortamındaki ruhsal durumu ve dini inanç seviyeleri itibariyle kolay ve mümkün görünmemektedir. Dini hassasiyeti en üst seviyede olan bir görevlinin bile hastane şartlarında bu vazifeyi hakkınca ifa etmesi beklenemez. Zira süt kayıtları nüfus işleri kapsamında işlerdir. Hastane ve görevlisinin vazifesi ise ilgiliye sağlık temin etmek, yerine göre hayat kurtarmaktır. Çoğu kere telaş ve yorgunluk içerisinde yürütülen sağlık hizmetlerinin icrası sırasında, “O kadının sütü müdür?” “Bu kadının sütü müdür?” meselesine yönelmek oldukça zordur. Ailelerin de yapılan hatadan haberdar olmalarının imkânı yoktur. Hiçbir görevli şu konuda hata yaptım diyemez. Zira “kabahat altın kürk olsa kimse üstlenmez.” İçirilen süt zehir etkisi göstermeyeceğine göre bazen de görevli hatayı fark edemez. Evimizde bile bazen çaya şeker yerine tuz attığımız, yemeğe de tuz yerine şeker attığımız vakidir.

    Bugün en modern ve en merkezi hastanelerimizde bile yıllardır sistemi oturmuş olmasına rağmen bazen hatalı uygulamalara tanık olmaktayız. Alınan kan ve diğer tahlillerin bazen kaybolduğunu, bazen birbirine karıştırıldığını bizatihi görmekteyiz. Bunların yeniden tahlili veya tekrarı mümkündür, ama süt emmenin sonucu hemşire beyanı ve tercihi üzere kalacaktır. Öte yandan haksız kazanç elde etmek amacıyla geçmişte hastanelerde erkeklere bile kürtaj yapıldığı kayıtlarının tutulduğu, SGK tarafından kamuoyuna duyurulmuştu. Benzer şekilde, ölen bazı kimselerin diri, hayatta olan bazı kimselerinse ölü gösterilerek bazı yanlış uygulamaların meydana geldiğini, 70 yaşındaki ihtiyarların 20 yaşında olduğu iddiasıyla askere çağrıldığını, haciz ekipleri tarafından ilgisiz ve masum insanların evinin kapısı polis nezaretinde kırılarak eşyasının müsadere edildiğini her gün duyabilmekteyiz. Hastanelerde ve diğer kamu kurumlarında böylesi hatalar yapılabiliyorsa, süt bankası uygulamasında da pekâlâ mümkün olabilir. Ameliyat edilen hastaların karnında unutulan makaslar ya da pamuk yumakları da her zaman personel hatasının olabileceğinin somut örneklerindendir. Ne var ki süt uygulamasında vaki olabilecek bir karışıklığın, herhangi bir telafisi ya da tolera şansı bulunmamaktadır.

    3– Sağlık Bakanlığımız, sırf Dini kaygılardan dolayı “süt bankası” projesinde hastanelerde ve nüfus dairelerinde bir dizi tedbir ve düzenlemelerin ihdas edileceğini belirtmektedir. Eğer bu mümkünse, bugün itibariyle hastanelerimizde devam eden ve toplumun inanç ve örflerine aykırı olan, bu yüzden çoğu kez tatsız olaylara ve mağduriyetlere sebep olan uygulamalara da bir an önce son verilmelidir. Temel değerlere aykırı uygulamalar hastanelerimizden ya da diğer kurumlardan kaldırılamıyorsa, “süt bankası” uygulamasında vaad edilen tedbirlerin de uygulanabilirliği kuşkulu demektir. Örneğin, üroloji bölümünde bayan bir doktorun erkek hastayı, jinekoloji bölümünde erkek doktorun bayan hastayı muayene etmesi, birden çok dahiliye polikliniğinin olduğu bir hastanede biri bayan diğeri bay olan doktorların bulunduğu polikliniğe, bay bayan hastanın karışık bir şekilde rastgele alınması, toplumum değerlerine aykırı bir uygulamadır. Bu yüzden inançlarını yaşama azminde olan birçok aile, hastanede karşılaştığı doktordan ya da diğer görevlilerden kimliğini, mesleğini vs. çoğu kez gizleme ihtiyacı duymakta, tesettürlü hanımını hastaneye götürmekten imtina etmektedir.

    Basit kurallarla düzenlenebilecekken bu tür sıkıntıların devam etmesi, bundan daha zor ve karmaşık olacak süt bankası uygulamasında dini hassasiyetin gösterileceği vâdleri hakkında ister istemez kuşku uyandırmaktadır. Eğer bu konuda amaç, insanımıza iyilik etmek ve dindarlık hassasiyetini gözetmek ise, örneğin okullarımızda reşit çağa gelmiş geçlerimiz -özellikle orta öğretimde- haftada bir gün Cuma namazını bile kılmaktan mahrum durumdadırlar. Topluma iyilik ve manevi ihtiyaçlarını teminden söz edilecekse, önce bu türden sorunlar çözülmelidir.

    4– Dinimize göre, daha anne karnındaki var oluştan itibaren insanın yediğine içtiğine dikkat etmesi ve boğazından haram lokma geçirmemesi büyük önem arz etmektedir. Duasının nasıl kabul edileceğini soran Sâd b. Ebi Vakkas (r.a.)’a Rasulüllah Efendimiz (s.a.v.), “lokman helal olsun, o zaman duan kabul olunur[19] buyurmuşlardır. Diğer bir hadis-i şerifte, “Haramdan biten vücud, asla cennete giremez” buyurulmaktadır.[20] Hadis-i şerif, haramla beslenen vücudun, cennetlik/güzel ameller işleyemeyeceğine işaret etmektedir. Kaldı ki insan vücudunun, yenilip içilen her şeyi 40 gün içerisinde dışarı attığı, ama bebeklik çağında alınan anne sütüyle oluşan yapının tamamen vücuttan dışarı atılmadığı ve o sütün vücutta kalıcı etki bıraktığı belirlenmiştir. Tıp ilmi bunun nedenini, bu çağda bebeğin içtiği sütün genler üzerinde kalıcı etki bırakmasına bağlamaktadır. Bu yüzden olsa gerek ki Dinimize göre, kan veya organ naklinin aksine bebeklikte içilen sütle hısımlık oluşmakta ve evlilik engeli doğmaktadır. Bu konuda İslam alimleri, günahkâr ve müşrik kadınlardan bebeklere süt emzirtmenin mekruh olduğunu kabul etmektedirler. Hz. Ömer ve Ömer b. Abdülaziz (r. anhüma)’dan gelen haberde Yahudi, Hristiyan ve zinakâr kadınların sütünün çocuklara içirilmemesi tavsiye edilmiştir. Muğni’nin kaydında gelen bu ifadelerin devamında şunlar söylenmektedir: “Bu kadınlar zimmet ehli de olsa sütleri kabul edilmez. Çünkü günahkâr kadının huyu süt yoluyla çocuğa geçebilir. Ayrıca süt emen çocuk yarın büyüdüğünde, tasvip edilmeyen bir kadının süt çocuğu olduğu için toplumdan utanır, psikolojik sıkıntıya girer. Ahmak kadınlara da çocukların emzirilmesi mekruh görülmüştür. Çünkü ahmaklık çocuğa geçer, süt huyları değiştirir.”[21]Ahmak kadınlara çocukların emzirtmekten kaçınılması” konusunda da Peygamber Efendimiz’den rivayet gelmiştir.[22]  Uzun tecrübeler sonucunda Anadolu’da söylenmiş “helal süt emmiş” gibi tabirlerle, bunun aksi anlamı ifade eden (…) kavramlar bu ifadelerle örtüşmektedir.

    O halde, süt bankası uygulamasında bir dizi tedbirle karışımların önlendiği varsayılsa bile kâğıt üzerinde ismi yazılı olan fakat kim ve neci olduğu bilinmeyen bir bayanların sütünün, haram lokma hassasiyetinde olan soylu bir aile bebeğine içirilmesi, manevi etki yönüyle sakıncadan hali değildir. Zaruret halinde her şeyle hayat kurtarmak caizdir, fakat günümüz şartlarında bebeğe kaynağı belirsiz anne sütünü içirmek, çok sayıdaki alternatif yanında zaruret değildir.

    İslam alimlerinin, öz anne dışındaki helal anne sütünün bile sadece zaruret halinde bebeklere verilebileceğini kabul ettiklerini, aksi halde yabancı annelerin başkalarının bebeklerini emzirmekten kaçınmalarının vacip olduğunu belirttiklerini yukarıda aktarmıştık.[23] Bu bakımdan anne sütünü temin yolunda haram işlenemeyeceği gibi, çocuğun kişiliğini olumsuz etkileyecek haram veya şüpheli gıdaya da tevessül edilmemelidir. “Kaynağı bilinmeyen bir anne sütünün haram olduğu kesin midir?” sorusu karşısında, “şüpheli olanı bırak, şüpheli olmayanı tercih et”[24] hadis-i şerifi aklımıza gelmektedir. Bu konuda daha başka hadis-i şerifler de mevcuttur.[25]

    Her ne kadar söylemek hoş olmasa da uygulamak veya çocuğumuza yedirip içirmek ondan daha nahoş ve zararlı olduğu için ifade etmek zorunda olduğumuzu hissediyoruz: Kim olduğu veya nasıl bir hayata sahip olduğu bilinmeyen süt sahibi anne, zinadan çocuk doğurmuş olabilir. Soysuz bir nesepten geliyor olabilir, vs. Bir Anadolu insanımıza, “çocuğuna toplumsal algılamada hoş karşılanmayan bir bayanın (…) sütünü içirir misin?” diye sorulduğunda, bu soruyu kendisine hakaret kabul eder. Kısaca hiç kimse, çocuğuna, hayatını bilmediği rastgele bir annenin sütünün içirilmesini istemez.

    Bu duygu ve düşüncede olan ailelere istekleri dışında bir uygulamayı diretmek ise haksızlık olur. Hastanelerde böyle bir uygulamanın başlaması halinde bebeğine başka bir anne sütü içirilmediğinden kimse emin olamaz. Çünkü hastane ortamında genellikle kolay, pratik ve sağlıklı olan tercih edilir. “Annenin kim olduğu kaydedilecektir” denirse de kâğıt üzerinde ismi yazılı insanın hayatının ne şekilde olduğunun bilinmesi mümkün değildir. Kaldı ki, sütanne kayıtlarının da toplanan anne sütlerinin de karıştırılma riskinin yüksek olduğunu yukarıda belirtmiştik.

    5– Erken doğan çocukların anne sütü olmadığı için kaybedildikleri vs. nedenlerle- yukarıda açıkladığımız sakıncalar göz ardı edilerek- mutlaka anne sütü içirilmesi düşüncesi isabetten yoksundur. Anne sütü meşru yollarla ve meşru şartlarda içirilebilecekse elbette tercih edilir. Değilse bugüne kadar olduğu gibi alternatif gıdalarla da ihtiyaç giderilebilir. Zira anne sütü içen çocuğun yaşam garantisi olmayacaktır. Yaratan, yaşatan, erken doğumu takdir eden ya da öldüren Allah olduğuna göre, insan elinden gelen meşru tedbirleri aldıktan sonra sonucu Allah’a bırakır. Meşru önlemler alındıktan sonra, Allah’ın takdiriyle alakalı alanda suyu tersine akıtmak için dini meşruiyet sınırları dışındaki tedbirlere başvurmak, kula yakışmadığı gibi sonucu da değiştirmez. Allah’ın takdiri olarak ölüm her yaşta vaki olabilir.

    6– Dini hassasiyetin gün geçtikçe etkisini kaybettiği günümüz dünyasında, Anadolu’muzda birbirini yakinen tanıyan yakın çevreler arasında çok az sayıda meydana gelen süt akrabalıklarında dahi gereken hassasiyetin gösterilmediğine bizzat şahit olmaktayız. Bazı ailelerin bilerek ya da bilmeyerek süt akrabalığına rağmen evlendiklerini, çoluk çocuğa karıştıktan yıllar sonra pişmanlık içerisinde büyük bir yıkımla fetva makamlarına çözüm için başvurduklarını görmekteyiz.

    Bazen de birbirine sırılsıklam âşık olmuş ama aralarında süt haramlığı bulunan iki gencin, evlilik arzusundan vazgeçmeleri için aileleri tarafından zorla fetva makamlarına getirildiklerini görmekteyiz. Ama ne mümkün! Bu şekilde aralarındaki süt hısımlığını bildikleri halde maalesef birbiriyle evlenen dindar aile çocukları tanımaktayız. Bundan dolayı, “süt bankası” uygulaması yaygınlaştığı takdirde böylesi hadiselerin sayısında da artış görülecektir. Kaldı ki süt emen çocuklar yakın çevrelerde genelde kardeşçe iç içe yaşamaktadırlar. Bu ünsiyet, akrabalık duygusuyla süt akrabası cinsler arasındaki ilgiyi köreltebilmektedir. Birbirinden uzak ya da süt hısımlıktan habersiz yaşayan gençler arasındaki oluşabilecek aşk tutkusu bir yabancı kadar güçlü olabilir.

    Öte yandan, bugün dindar olmayan bir kimsenin yarın iyi düzeyde bir dindarlığa sahip olmayacağını kimse söyleyemez. İstisna denecek azlıkta meydana gelen süt akrabalıklarında birbirini tanıyan çevreler içerisinde bile karışıklıklar ortaya çıkıyorsa, ülke çapında devlet eliyle bu iş yaygınlaştırıldığında her şey birbirine karışabilir. Kaldı ki süt hısımlığın, sadece sütanne ve sütkardeşten ibaret olmadığını, sütbaba, süt dede, sütnine, süt torun, süt dayı, süt amca, süt hala, süt teyze, süt yeğen, süt gelin ve süt damat gibi boyutlarının da bulunduğunu yukarıda belirtmiştik. Bu bakımdan ailede ve toplumda çözülmeye ve bunalıma yol açacak karmaşık ve tehlikeli uygulamalardan uzak durmak, dini ve kültürel değerleri korumak açısından son derece önem arz etmektedir.

    7-Süt bankasında saklanacak sütler, hiçbir zaman annenin doğrudan emzirmesi durumundaki sütün değerinde olmayacaktır. Süt bankasında saklanan süt, çocuğa içirilmesi sırasında ister istemez ısıtılacaktır. Isıtılan sütün doğrudan emzirmedeki vücut ısısı değerinde ayarlanması mümkün olmadığı gibi, sonradan ısıtma sırasında bazı minerallerini kaybetmesi de mümkündür. Bunun yanında, saklama sırasında koruma amacıyla süte bazı katkı maddeleri de eklenebilir.

    Bazen de saklanan süt, sterile özelliğini kaybederek çeşitli bakterilere maruz kalarak zehirleyici bir etkiye dönüşebilir. Kısacası, doğumdan itibaren ilahi bir yaratılışla, çocuk için her geçen gün farklı bir kıvamda ve farklı bir kimyasal yapıda salgılanan anne sütünün, süt bankasında bu özelliğini ve güncelliğini koruması mümkün beklenemez. Erkek çocuk doğuran bir annenin sütünün özgül ağırlığının, kız çocuk dünyaya getiren annenin sütünün özgül ağırlığından daha yüksek olduğu da bilinmektedir. Süt bankası uygulamasında bu farklılığın da gözetilemeyeceği kanaatindeyiz.

    C-SONUÇ VE TEKLİFLER

    Sağlıklı bir gelecek için bebeğin yeterli anne sütü alması kaçınılmaz bir olgudur. Bunda dini bir mahzur olmadığı gibi, belli çerçevede bu durum dinimiz tarafından teşvik de edilmiştir. Peygamber Efendimiz de doğduktan birkaç ay sonra sütanneye verilmiştir. Şu kadar var ki zaruret olmadan çocukların öz anneleri dışındaki kadınlar tarafından emzirilmesi caiz görülmemiştir.[26] Bu bağlamda, birçok sakıncayı beraberinde getirmesi muhakkak görünen “süt bankası” uygulamasından uzak durulmalıdır. “Süt Bankası” yolu ile bu sakıncalardan korunmanın mümkün olamayacağını yukarıda genişçe izah ettik. İslam fıkhında, harama vesile olacak meşru uygulamanın da meşru sayılmayacağı (sedd-i zerâî) prensibi vardır. Bunun dışında anne sütünden bebekleri istifade ettirmenin en iyi yolu, bebeği bizzat sütannenin doğrudan emzirmesidir. Bu uygulama, çocuğun sütanneye teslim edilmesi ya da sütannenin gelip çocuğu emzirmesi yoluyla sağlanabilir. Sütanneye ücret vermekte de bir beis yoktur.[27] Hatta varlıklı bir aile tarafından dar gelirli sütanneye ücret verilmelidir. Bunun için, hastanelerde, sağlık ocaklarında ya da iletişim sağlayabilecek başka kamu kuruluşlarında ve sivil toplum kuruluşlarında müracaat eden “sütanne” kayıtları oluşturulabilir. Sütanne isteyenlere bu kayıtlardaki isimler genel tanıtıcı bilgileriyle arz edilir. İsteyen aileler burada tercih ettikleri sütanneler hakkında gerekli araştırmayı yaptıktan sonra kendileri karar verirler. Bu surette bebekler için taze, sterilize ve vücut sıcaklığında anne sütü sürekli olarak temin edilmiş olur. Pastörize ya da başka yollarla anne sütünün saklanıp çocuğa içirilmesi durumundaki muhtemel olumsuzluklar da böylece bertaraf edilmiş olur. Bu uygulama şeklinin en tercihe şayan yönü, sütannenin aile tarafından seçilip karar verilmesi ve takip edilmesidir. Bu yöntem aileye de devlete de kolaylık sağlar. Her ne surette olursa olsun, hem sütanne emzirdiği çocukların kaydını tutmalı ve olayı şahitlendirmeli, hem de aileler çocuklarını emziren sütannenin tescili konusunda gerekli titizliği göstermelidirler. Bundan sonra durum nüfus kütüğüne de işlenebilir. Lüzumsuz ve rastgele emzirmelerden ise kesinlikle kaçınılmalıdır.[28]

    Süt bankası uygulamasının hangi “sâik”le ortaya atıldığı hususu da oldukça önemlidir. Ülkeler arasındaki tarihi ve kültürel değerler farkı göz ardı edilerek, başka bir topluluğa benzeyip onların gönüllerini hoş etme, çağdaş görünme ve böylece onların arasına katılabilme saikıyla Müslüman olmayan ülkelerdeki süt bankası uygulamasının, buram buram İslam kokan bir Memlekete taşınmasının hiçbir hayrı ve bereketi olmaz. Böyle bir tasarrufun kötü sonuçları ise işin cabası. Maazallah, bu uygulamanın ardından da “sperm bankası”nın gündeme getirilmesi beklenmektedir. Haddi zatında bu uygulamaların her ikisinin Türkiye’mizde maalesef mevcut olduğunu duyuyoruz. Türkiye’de sperm bankalarının bulunduğu, yıllar önce konunun uzmanların tarafından çeşitli sempozyumlarda ifade edilmiştir.[29] Türkiye’de sözde yasak olan, başkasına ait yumurta ve sperm naklinin yıllardır Kıbrıs’ta yürütüldüğü, dindar ve tesettürlü ailelerin bile gruplar halinde bu iş için KIBRIS’a akın ettikleri belirtilmektedir.[30] Halihazırda süt ya da sperm bankacılığının, kamuoyunda meşruiyet kazandırılması konusunda gayretlerin bulunduğu endişeleri vardır.

    Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Kızılcahamam’da Patalya Termal Otel’de yapılan “Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantısı”nda, “sperm ve yumurta bankasının caiz olup olmadığı” yıllar öncesinde tartışmaya açılmıştır bile.[31] Kendisi de bizzat katılan Mehmet Haberal, sık sık söz aldığı bu toplantıda “ailelerin çocuk sahibi olmalarının asıl olduğunu ve bunun için yumurta nakli dâhil her türlü naklin normal kabul edilmesi gerektiğini” ifade etmekte ve bu konuda din bilginlerini zımnen fetva vermeye teşvik etmektedir.[32]  Türkiye’de organ, doku ve canlı hücre naklinin duayeni kabul edilen Sn. HABERAL tarafından bunların dini yetkililer ve ilahiyatçılar huzurunda bir nevi teklif tarzında ifade edilmesi, son derece düşündürücüdür.

    Elhasıl, süt emme yoluyla olsun aşka yollarla olsun, nesebi karıştırılan bir toplumla geleceği karşılayabilmemizin oldukça zor olduğunu düşünüyoruz.

     

    01.04.2013.

     

    Dr. Ahmet GELİŞGEN

     

     

    [1] Nisâ, 4/23.

    [2] Buhâri, Şehâdât, 7; Nikah, 20, 27; Müslim, Radâ, 1, 2, 9, 16; Ebu Davud, Nikah, 6; İbn Mace, Nikah, 34; Darimi, Nikah, 48; Muvatta, Raza, 1, 2, 16; Ahmed, I/275, 290, 329; IV/4,5; VI/44, 51.

    Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi’, IV/3; İbn Hümam, Fethu’l-Kadir, III/427, 428; İbn Âbidiîn, Reddü’l-Muhtar, IV/295-300.

    [4] İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, III/996.

    [5] İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, III/1000; İbn Kudame, Muğni, III/269.

    [6] Hadisler için Bkz. San’ânî, Sübülü’s-Selam, III/271.

    [7] Prof. Dr. Hamdi Döndüren, Delileriyle Aile İlmihali, s. 320.

    [8] İbarede, “zaruret olmadan öz anne dışındaki kadınların çocukları emzirmemeleri vaciptir” ifadesi yer almaktadır. İbn Hümam, Fethu’l-Kadir, III/418.

    [9] San’ânî, Sübülü’s-Selam, III/266.

    [10] Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi’, IV/19, 20.

    [11] İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, III/1001.

    [12] Aile Hukuku Kararnamesi, md. 26.

    [13] Aile Hukuku Kararnamesi, md. 32.

    [14] İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, III/999.

    [15] Prof. Dr. Orhan Çeker, “Süt Akrabalığı” Risalesi, s. 8,9.

    [16]http://www.posta.com.tr/turkiye/HaberDetay/_Nufus_cuzdanindan_din_hanesi_kaldirilmali_.htm?ArticleID=47837

    http://haber.mynet.com/diyanetten-dinsiz-nufusa-yesil-isik-538536-guncel/

    [17] Müslim, Zekât, 69, İlim, 15; Nesâi, Zekât, 64; İbn Mâce, Mukaddime, 14, 15; Dârimî, Mukaddime, 44; Ahmed, IV/357, 359, 361, 362

    [18] http://www.haber7.com/guncel/haber/1008037-izmir-valiliginden-kilik-kiyafet-genelgesi

    http://www.timeturk.com/tr/2013/03/14/zorba-mudur-basortulu-ogretmeni-okuldan-kovdu.html

    [19] Heysemi, Mecmeuz’z-Zevâid, X/521.

    [20] Darimi, Rikak, 60; Tirmizi, Cuma, 79; Ahmed, III/321, 399.

    [21] İbn Kudâme, Muğni, VIII/155; San’ânî, Sübülü’s-Selam, III/271.

    [22] San’ânî, Sübülü’s-Selam, III/271.

    [23] İbn Hümam, Fethu’l-Kadir, III/418.

    [24] Buhari, Büyû, 3; Tirmizi, Kıyame, 60; Nesai, Kudât, 11; Darimi, Buyû, 2; Ahmed, VI/153.

    [25] Bkz. Buhari, İman, 39, Büyû, 2, 7; Müslim Müsakat, 107; Ebu Davud, Büyû, 3; Tirmzi, Büyû, 1; Nesaî, Büyû,2.

    [26] İbn Hümam, Fethu’l-Kadir, III/418.

    [27] Bkz. Talak, 65/6.

    [28] İbn Hümam, Fethu’l-Kadir, III/418.

    [29] DİB Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantısı-II (16-18 Kasım 2007), DİB Yayınları, Ankara, 2008, s. 160-163.

    [30] DİB Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantısı-II (16-18 Kasım 2007), DİB Yayınları, Ankara, 2008, s. 167.

    [31] DİB Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantısı-II (16-18 Kasım 2007), DİB Yayınları ,Ankara, 2008, s. 155-187.

    [32] DİB Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantısı-II (16-18 Kasım 2007), DİB Yayınları , Ankara, 2008, s. ,165, 184.

     

  22. DİYANET, İRAN’LI YÖNETMENİN HAZIRLADIĞI ŞİA KÜLTÜRÜ BASKIN FİLME ONAY MI VERMİŞ?

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    İran’lı Şii bir yönetmen Mecid Mecîdî tarafından İran’da hazırlanan “Muhammed” adlı film, Türkiye’de gösterime sunmak üzere Diyanet’in onayına sunuldu. Başkanlık Makamı, alel-acele rapor almak üzere usule uymayan bir tarzda, (alınan duyuma göre) Kurul’a resmi yazışma ile intikal gerçekleştirilmeden Din İşleri Yüksek Kurulu’na filmi izletmiş.

    Uzmanların belirttiğine göre film, açıktan Şia reklamı yapmakta ve baskın bir Şia kültürü işlemektedir. Her şeyden önce film İran’da hazırlanmış, yönetmeni de Şii ve İran’lıdır.

    Hz. Ebubekir, Ömer, Osman ve Aişe (r.a.) gibi güzide sahabilere filmde hiç yer verilmemiştir. Çok az miktarda Hz. Hamza figürü varsa da bu şekliyle Hz. Hamza da eksik tanıtılmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in filmde gösterilmesi de dinen ciddi bir sakatlıktır. Gerçekte Müslüman olmayan Ebu Talib’in, filmde Müslüman olarak gösterilmesi, Şia’nın Ehli Beyt inancını güçlendirme amacına matuf olsa gerektir. Ebu Leheb’in karısının, cariyeleri olan ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e çocukluğunda süt emziren Süveybe’nin, Peygamber Efendimiz’i emzirmeden men ettiği bilgisi de muteber kaynaklarımızla örtüşmemektedir.

    Aynı şekilde, Şia-Ehli Sünnet kavgasının temelini güçlendirmek maksadıyla, daha Hz. Peygamber (s.a.v.)’in çocukluğu döneminde, Haşim oğulları ile Emevi soyu arasında bir kavganın olduğu tezinin ileri sürülmesi tarihi gerçeğe aykırıdır. Dolayısıyla filmin içeriğinde, hadislerde veya muteber İslam tarihi kaynaklarında doğrulanmayan pek çok uyduruk bilgiye yer verilmiştir. Filmde, “sırlar dünyası” gibi, özü dinde olmayan çarpıcı bir gizemliliğin bulunması da ayrıca bir handikaptır.

    Bütün bu özellikler, filmdeki Şia propagandasının izleridir.

    Bunlardan başka filmde, Yahudiler, Hristiyanlar ve papaz Bahira, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e sahip çıkıyor, gösterilerek “Dinler Arası Diyalog” temasına da yer verilmiştir.

    قل يا اهل الكتاب تعالوا الى كلمة سواء بيننا وبينكم

    “=Ey Ehli Kitap, sizinle bizim aramızdaki ortak kelimeye geliniz ki o ….”

    Ayeti kerimesi, buna delil olarak gösterilmektedir. Bu ayeti “Dinler Arası Diyalog“a delil göstermek itikadi tehlikeye sokacak kadar tehlikelidir. Zira ayet-i kerime, Allah ve Rasülü’ne imanda bir araya gelmeyi emretmektedir.

    Eski “Çağrı” filminin yerine oturtulmak istenen bu filmin, uluslararası bir iradeden kaynaklandığı düşünülmektedir.

    &&&

    Duyumlara göre film, DİYK’na resmi yazışma ile teslim edilmeksizin şifahi olarak sunulmuş. Makam, filme ait sorumluluğu Kurul’a havale etmek için usulen filmi Kurul’a sunmuş. Mevzuata göre, Başkanlık Makamının ve Dini Yayınlar Genel Müdürlüğünün doğrudan yayım kararı verme yetkisi bulunmaktadır. Aynı mevzuata göre, gerek görüldüğü takdirde yayınlanacak eserler DİYK’na sunulur.

    Aynı bağlamda alınan duyuma göre, filmin Din İşleri Yüksek Kurulu’nda izlenmesi akabinde Kurul Başkanı Ekrem Keleş, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in temsilen gösterimi dışında, filmde olumsuz bir durum olmadığını belirterek, basit düzeltmeyle de olsa bir şekilde onaylanması gerektiğine ima etmiş. Başkan’ın bu tavrı, Makam adına Kurul üyelerine bir işaret fişeği olmuştur. Çünkü filmin, Kurul tarafından onaylanması imasıyla direkt Başkanlık Makamından geldiği belirtilmektedir.

    Kurul’daki görüşmede, birkaç Kurul Üye ve Uzmanı dışında çoğunluğu oluşturanlar, filmin özellikle avama faydalı olduğu ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in temsilen gösterimi dışında bir sakıncasının olmadığını, hatta Hristiyanlar nezdinde alaka ve heyecan uyandırabilecek figürlere sahip olduğu vurgulamışlar, neticede yeni bir müzakere ile sakıncalı yerinin düzeltilerek yayınlanabileceğini belirtmişlerdir. Halbuki film yetkililerinin, filmin noktasına bile dokunulmasının mümkün olmadığını vurguladıkları belirtilmektedir.

    Filmle ilgili verilecek kararın, Makam tarafından “oldu bitti”ye getirilmek istendiği ve geniş bir vakitte yeterince inceleme imkanının verilmediği de gelen bilgiler arasındadır. Rastgele bir zamanda bir kez topluca izlenen uzun bir film hakkında her şeyi anında sezmenin güçlüğü ortadadır.

    &&&

    Aşağıda linkini verdiğimiz medya haberinde bu filmin, Diyanet’ten resmi onay aldığı ve gösterime sunulduğu belirtilmektedir. Haberin içeriği, yukarıda anlatılanları da doğrular niteliktedir. 16 Ekim’de yayınlanan bu haber şayet yanlışsa, bugüne kadar Diyanet’in, mutlaka bir tekzip yayınlaması gerekirdi. Aradan 11 gün geçmesine rağmen gözden kaçmadıysa medyada böyle bir tekzibe rastlanmamıştır.

    Öte yandan, özel sektörde hazırlanan bir filmin gösterime sunulması için Diyanet’ten onay alması da gerekmemektedir. Üstelik yabancı bir ülkenin hazırladığı filmin. Filmin oynaması için belki Kültür Bakanlığı izni gereklidir. Kanaatimizce, Diyanet’ten onay alarak filmin piyasaya sürülmesiyle, içerik olarak filme, kamuoyunda güven kazandırılmış olacaktır…

    Filmde hiçbir sakıncanın bulunmadığını varsaysak bile, itikadımıza uygun kendi kültürümüz ve ülkemiz aydını dururken, İran ve Şii menşeli bir filmin, en yüksek resmi dini kurumdan aldığı onayın da etkisiyle kamuoyu nezdinde kabul görmesi, aynı kamuoyu nezdinde, birçok itikadi sakıncanın yan ısıra, bundan sonra İran ve Şii kültüründen gelecek olumlu olumsuz her şeyin peşinen kabulü anlayış ve alışkanlığına da yol açacaktır. Kaldı ki filmde, itikadımızca kabul edilemeyecek şekilde bir Şii kültürün baskın olduğunu yukarıda belirtmiştik.

    (Bkz.http://www.haberturk.com/gundem/haber/1310838-diyanet-onayiyla-muhammed-filmi-vizyonagiriyor).

     

    27 Ekim 2016

     

    Dr. Ahmet Gelişgen

     

  23. TÜRKİYE DİYANET VAKFI/İSAM KİTABINDAKİ İTİKADÎ FACİA VE DİYANET’İN FETÖCÜLÜK TUTUMU

    Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yönetilen Türkiye Diyanet Vakfı bünyesindeki İSAM tarafından Ankara’da 2010 yılında Türkiye Diyanet Vakfı tesislerinde basılan ve Adnan ASLAN tarafından yazılan “Dini Çoğulculuk Ateizm ve Geleneksel Ekol” adlı kitabın muhtevasında, İslam İtikadı açısından son derece sapkın fikirlere yer verilmektedir. Öyle ki, “her kim hangi dini seçerse seçsin, o seçtiği inançla kurtuluşa ereceği, herkesin gönlünün tatmin olduğu dinle cennete gideceği, Çin ve Japon dinlerinin dahi kurtuluşa götüreceği” ve “Diyalog”un bunu gerektirdiği anlatılmaktadır. Adı geçen kitap hala da piyasada mevcuttur.MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Kitapta anlatılan itikadi facialar özetle şöyledir:

    • Beşerî ve ilahi kökenli bütün dinler “mutlak hakikat”le ilişkilidir (!) ( 13).

     

    • Taoizm, Konfüçyanizm, Budizm ve Hinduizm gibi beşerî dinler de İslâmiyet gibi mütekâmil dinlerdir(!) ( 47).

     

    • Söz konusu beşerî dinlerin kökü vahye dayanır ve bugün itibariyle inananlarını aydınlatmaktadırlar(!) ( 47). Bu dinlerde bugün bozulma olsa bile mazerete binaen insanları kurtuluşa götürürler(!) (s. 49).

     

    • Herkes tatmin olduğu dine uymakla mükelleftir. Kendi dininin sunduğu hakikatle tatmin olan kimse, İslâm’ı kabul etmekle sorumlu değildir. Bir kimsenin kalbinde İslâm’ın doğru bir din olduğuna dair his oluşmazsa, o kimse İslâm’ı kabul etmek zorunda değildir. Bu durumda o kimse, İslâmiyet dışında inandığı dinle amel etmekle kurtuluşa erer(!) (s. 58).

     

    &&&

     

    DEĞERLENDİRMEMİZ

     

    Allah katında kabul edilen Din’in yalnızca “Son Din İslamiyet” olduğu ve zamanımızda bütün semavi ve beşerî dinlerin kurtuluşa götürmeyeceği gerçeği, izahtan varestedir. (Bkz. Ali İmran, 3/19, 85).

     

     

    Yukarıdaki fikirleri yazan kitabın, Türkiye Diyanet Vakfı İslamî Araştırmalar Vakfı (İSAM) tarafından yayınlandığını ve TDV’nin, Diyanet tarafından yönetildiğini, kitabın basımı tarihinde Sn. Görmez’in yayından sorumlu DİB Başkan Yardımcısı ve TDV Yönetim Kurulu Üyesi olduğunu, aynı yıl içerisinde de DİB Başkanı ve dolayısıyla otomatikman TDV Yönetim Kurulu Başkanı olduğunu hatırlatmak isteriz. Kitap ise halen piyasada mevcuttur. Toplum tarafından hoş karşılanmayacak yazı ve faaliyetlerin, doğrudan Diyanet yerine TDV uzantıları ve yurt dışındaki Ömer Özsoy’un başında bulunduğu, Frankfurt İslam Teoloji Bölümüne icra ettirildiği kanaatindeyiz. (Bu konuda, TDV/Kuramer’le ilgili yazımıza ve “Diyanet’te Kuran ve Sünnet Aleyhtarlığı Daha Ne Kadar Devam Edecek Acaba?” başlıklı yazımıza bakabilirsiniz).

     

    Yazar Adnan Aslan‘nın, “Dinler ve Hakikat: J. Hick ve S. H. Nasr’ın Felsefesinde Dini Çoğulculuk” adlı çalışmasının, Diyanet Haseki Eğitim Merkezleri Programı “Yeni Kelam Meseleleri I dersinin yardımcı kitapları arasında yer aldığını da görüyoruz. (Bkz. DİB, İhtisas Eğitim Programları, Ankara, 2013, s. 141). Bu çalışma, 2015 yılı ocak ayı itibariyle Diyanet Haseki Eğitim Merkezleri ders programında mevcuttu.

    Yazar, Adnan Aslan, Yüksek Lisans ve doktorasını Din Felsefesi Anabilim Dalında İngiltere’de yapmış. Diyanet yönetimindeki TDV/İSAM’da uzun süre Araştırma görevliliği yapmış. Fetö’nün, 15 Temmuz’dan sonra kapanan Üniversitelerinden Fatih İlahiyat Fakültesi’nde 2008-2010 arasında Öğretim Görevliliği yapması, 2012-2015 döneminde de Süleymanşah Ünv. İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesine Vakıf yönetimi teklifiyle Dekan olarak atanması da oldukça manidardır. Sosyal medyada da 17/25 ve 15 Temmuz sonrası Fetö tutuklamalarından dolayı yetkili makamlara karşı tepkileri dikkat çekmektedir. Süleymanşah Üniversitesitesi’nin kapatılmasından sonraki akibeti hakkında medyada bir bilgiye rastlayamadık. Alınan bilgiye göre, 15 Temmuz’dan sonra Amerika’ya çıkış yapmış ve halen www.herkul.org’da yazı yazmaktadır. İnternet kayıtlarından anlaşıldığına göre, bu tarihlerden önce de Fetö’nün kapatılan televizyonlarından Mehtap TV’nin daimi konukları arasında görülmektedir.

    Fakir, 2010’da bu ve benzeri yazıları hazırlamasından dolayı, 2010-2012 tarihleri arasında Diyanet’te iki kez yüce divan soruşturmasına tabi tutulmuş, ağır baskılar ve akıl almaz mobingler sonucunda Diyanet’ten ayrılmak zorunda kalmıştı. En önemlisi, Diyanet’in ilintili kuruluşlarının, milletin fıtra ve zekât parasıyla, bir yandan bu tür vahim kitapları basması, bir yandan da Fetö’nün yayın kuruluşlarına eleman yetiştirir durumda görünmesi…

    Bu gerçeklerin yanında, bizzat DİB Başkanı Mehmet Görmez’in; 15 Temmuz’un puslu havasından yararlanarak, kendinden uydurduğu asılsız belgeyle ve emrindeki personeli de yalan şahitliğe zorlayarak, kurumdan 4 yıl önce naklolmuş olmama rağmen Fakir’i, “Kripto Fetöcü” diye ilgili makamlara raporlaması ve bu iftira aydınlanana kadar, Fakir hakkında yetkililerin apar topar işleme yeltenmesine sebebiyet vermesi ne ile izah edilebilir acaba?..  Diyanet’i yıpratan kimmiş, şimdi siz karar veriniz lütfen!

    Kamuoyunda ayyuka çıkan bilgilere göre, 17/25 Aralıktan sonra Diyanet Müfettişlerce ilk hamlede hazırlanan 70 kişiden oluşan Fetöcü personelin ihraç raporları, 8 ay kadar bir geciktirmeden sonra Sayın Cumhurbaşkanımıza yapılan şikâyet sonucunda ancak uygulamaya konulabilmiş. Yine kamuoyunda yayılan duyumlara göre Görmez’in, Atama Yer Değiştirme Kuruluna, “bu işin bir de yarını var, raporlarınızı bir daha gözden geçirin anlamında bir talimat vererek işi sekiz ay kadar savsakladığı belirtilmektedir. Halbuki Diyanet’te, müfettişlerin sonuca bağlayıp teslim ettikleri raporlar, en geç bir-iki ay içerisinde onaylanıp uygulanır…

    Görmez ve Özafşar gibi ekibinin, Fetöcülüğe karşı tutumunu ortaya koyan en bariz vakıalardan birisi de darbe girişimi sonrasında ilk hamlede Fetöcülük’ten ihraç edilen ve tutuklanan Diyanet Stratejik Daire Başkanı zatın, 17/25 Aralıktan sonra “Fetöcü personeli araştırma komisyonu başkanı yapılmasıdır. Dinler Arası Diyalog biriminin ilk kurulduğunda da bu birime müdür olarak atanan ilk görevli de Fetöcülük’ten ihraç edilen mezkur Daire Başkanıydı.  Bu dairenin adının, 15 Temmuz’dan sonra “Dinler ve Kültürler Arası İlişkiler Dairesi” olarak değiştirilmesi neyi değiştirir acaba?

    Nasıl? Görmez ve ekibinin Fetöcülük karşısındaki tutumuna akıl erdirebiliyor musunuz?

     

    Aralık/2010

    (Güncelleme:12.06.2017)

    Dr. Ahmet GELİŞGEN