KÜFÜR KOKAN SÖZLER

SAİD NURSİ

“Ey Ehl-i Kitab! İslâmiyet’i kabul etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zira size bütün bütün dininizi terk etmenizi emretmiyor. Ancak itikadınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz diye teklifte bulunuyor…” (Kaynaklı, İndeksli, Lügatli Risale-i Nur Külliyatı, Nesil Basım Yayın, İstanbul 1996, II,1175.)

“İman ehli, değil müslüman kardeşleriyle, hıristiyanların dindar ruhanileriyle ittifak etmek, ihtilafları nazara almamak, niza  etmemek gerekir. Çünkü küfr-ü mutlak hücum ediyor.” (Emirdağ Lahikası, 27. Mektup, 1766.)

Misyonerler ve hıristiyan ruhanileri, hem nurcular, çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü herhalde şimal cereyanı (kuzey, komünistlik cereyanı); İslam ve İsevi dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslam ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacaktır.”  (Emirdağ Lahikası, I, 1712)

“Hatta mazlumlar kâfir bile olsa, çektikleri belalardan dolayı âhirette ilahi rahmet hazinesinden mükâfatları vardır, ne dinden olurlarsa olsunlar bir çeşit şehit hükmündedirler.” (Tarihçe-i Hayat, 261.)

MUHAMMED ESED

“…kurtuluş fikri, üç şarta bağlanmıştır: Allah’a iman, hesap gününe iman ve hayatta doğru ve yararlı işler yapmak.” (Kur’an Mesajı, Bakara s. 62. ayet)

SEYYİD KUTUP

“İslâmiyet, diğer dînlere nefret mânâsını taşıyan dînî taassubu asla kabul etmez.” (Cihan Sulhü ve İslam, s. 22)

 FETHULLAH GÜLEN

“Herkes, Kelime-i Tevhidi esas alarak etrafına bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir: Kelime-i Tevhidin ikinci kısmını söylemeyenler
(Muhammedün Rasulullah demeyenler)e merhamet nazarıyla bakılmalıdır!…” (Fethullah Gülen /Küresel Barışa Doğru: sh.131)
“Kur’an: Gelin ey ehl-i kitap bir ilkede denkleşelim; bir birimizi rabb edinmeyelim…” diyor. Dikkat edin, bu ayette “Muhammedün Rasulullah yok…” (A.İ.:64.) (Hoşgörü ve Diyalog İklimi: sh. 241)

AHMET ŞAHİN

“Mühim olan Tevhid” dir: Kelime-i Şahadetde Hz. Muhammed’i kabul etmek şart olmayıp, bir kemal mertebesidir…”
(Ahmet Şahin Zaman gazetesi. 17-04-2000)

HAYRETTİN KARAMAN

“Kur’an’ın birçok âyeti bunu söylüyor; yani” “Peygambere iman edin” demiyor. (Hayrettin Karaman, Polemik Değil Diyalog sh.37.)
A. Erbaş: Yani Müsülümanlığı Peygamberimize tahsis edemeyiz. Hayrettin Karaman : Evet birincisi o. (Polemik Değil Diyalog: sh. 40)
“Bütün İnsanların Müslüman olmaları dinin, Kur’an’ın hedefi değildir. Kur’an’ın hedefi, din özgürlüğü ” (Polemik Değil Diyalog sh. 41)
“Din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar, onlarla savaşın” âyetini “herkes Müslüman oluncaya kadar onlarla savaşın” şeklinde anlayamayız.
Bence “din özgürlüğünün sağlanacağı ortam sağlanıncaya kadar savaşın” şeklinde anlamalıyız…(H. Karaman, a.g.e sh. 40)
“Yani burada epeyce bir insan Müslümanlarla birlikte cennete giriyor. Fakat bunlar Müslüman değil.” (H. Karaman, a.g.e: sh. 24)

  1. SAİD NURSİ: EY EHL-İ KİTAP! İSLAM SİZE DİNİNİZİ TAMAMEN TERKETMENİZİ EMRETMİYOR!

    Ey Ehl-i Kitab! İslâmiyet’i kabul etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zira size dininizi tamamen terk etmenizi emretmiyor. Ancak itikadınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz diye teklifte bulunuyor… (Kaynaklı, İndeksli, Lügatli Risale-i Nur Külliyatı, Nesil Basım Yayın, İstanbul 1996, II,1175.)

    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    İSLAM NEYİ EMREDİYOR:

    İmam Muhammed (r.a) şöyle buyurur:

    “Bugün müslümanlar arasında yaşayan Yahudi ve Hıristiyanlardan biri: «Allah’tan başka ilah bulunmadığına ve Muhammed’in O’nun rasûlü olduğuna şahitlik ederim» diyecek olsa, o bu sözüyle müslüman olmaz.

    Çünkü herkes biliyor ki aramızda yaşayan her Yahudi ve Hıristiyan bunu söylemektedir. Kendisinden bu sözüyle ilgili açıklama istediğiniz zaman: «Mu­hammed, Allah’ın size gönderdiği rasûlüdür, İsrailoğullarına değil» derler. Buna delil olarak da şu âyeti zikrederler:

    «Ümmîlere içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O’dur.» (el-Cumʻa, 2)

    Derler ki: «Âyette sözkonusu edilen “ümmîler”, Ehl-i Kitap ol­mayanlardır.» Yaptıkları bu açıklamadan da anlıyoruz ki onlardan biri böyle bir sözü söylediğinde bu onun İslâm’ı kabul ettiğine delil değildir. O halde onlardan birinin müslüman olduğuna hükmedebilmemiz için bu söze ilâve olarak kendi di­ninden teberrî ettiğini de (uzaklaştığını da) ifade etmesi gerekir. Mesela Hıristiyan ise, «Ben, hristiyanlıktan (tamamen) berîyim», Yahudi ise, «Ben yahudilikten (tamamen) beriyim» demesi ge­rekir. Kendi inancına muhalif olan bu sözü ilave ettiği zaman ancak Müslüman olduğuna hükmederiz.” (1)

    İmam-ı Azam Ebû Hanîfe (r.a) şöyle buyurur:

    “Allah’tan başka ilah bulunmadığına ve Muhammed’in O’nun rasûlü olduğuna şahitlik edip Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in Allah katından getirdiği her şeyi ikrâr etmedikçe, sadece kelime-i şehadeti söylemeleri, hristiyan ve yahûdilerin İslâm’a girmeleri için kâfi değildir. Hristiyan ise «hristiyanlıktan berîyim», Yahudi ise, «yahudilikten beriyim» demesi de ge­rekir. Bunu söyleyince müslüman olur.”(2)

    SAİD NURSİ’NİN İFADELERİNDE GEÇEN ‘İKMAL EDİLECEK İTİKAD’ VE ÜZERİNE İSLAM’IN BİNA EDİLECEĞİ ‘ESASAT-I DİNİYE’ NEDİR?

    Yaşayan bir ‘din’ olarak, önümüzde duran sisteme baktığımızda, Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlüsüne inanmayana hıristiyan denemeyeceğini biliyoruz. Teslisi atmış, bir Allah’a inanmış, Hz. İsa’yı sadece Peygamber olarak görmüş ve hele İslam’ın seslenişine kulak veren biri için geride ne kalır ve o kişi için “Hıristiyan kalabildiğinin anlamı nedir? Tebliğ gayeli diyalogun esas gayesi, “tevhide (İslamiyet’e) doğru mu, “saf Hıristiyanlığa, gerçek İseviliğe doğru” mudur? Bunların aynı şey olduğu bile ifade edilir olmuştur.
    Hatta meşhur Risale-i Nur araştırmacısı ve Vatikan Temsilcisi Thomas Michel’e göre, S. Nursi’nin “müslüman hıristiyanlar” unvanına layık cemiyet; Hz. İsa’nın din-i hakikisini (hakiki dinini) İslamiyet’in hakikatiyle birleştirmeye çalıştığı bir cemiyettir. Arınmanın türü, hıristiyanların İslam’a girmek için dinlerini terk etmesi değil, ondan ziyade, onların hayır olan şeye zaten sahip olan dinlerini tamamlamaları, kemale erdirmeleridir.

    Özetle Said Nursi, hıristiyanların öze dönerek kendi kimliklerini yaşayabileceklerinde ve bunun bizim için yeterli olduğunda ısrarlıdır.

    Dikkat edilirse, bu yorumlarda İslam’ın o eşsiz inkılâbı, bir çırpıda yok farz edilmekte ve Allah Resûlü (s.a.v.) Efendimizin getirdikleri sadece ayrıntılardaki değişikliğe indirilmektedir.3

    ALLAH RESULÜ (S.A.V.)’E VE GETİRDİKLERİNE, KAYITSIZ-ŞARTSIZ VE BÜTÜNÜYLE İMAN ETMEK GEREKİR

    Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

    “Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve ben O’nun Rasûlü’yüm. Bu iki hususta şüpheye düşmeden Allah’a kavuşan kimse Cennet’e gidecektir.” (Müslim, İman, 44)

    Bir kimse, herhangi bir şart ileri sürmeden kesin bir şekilde Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e îmân etmedikçe mü’min olamaz. “Peygamber (s.a.v)’in sözünü, akla ters düşmediği müddetçe kabul ederim” gibi bir düşünceye sahip olan kişi, Efendimiz’e îmân etmiş sayılmaz. Zîrâ şartlı kabule şeriatta “îmân” ismi verilmez. Şunu da unutmayalım ki sağlam bir akılla sahih bir nakil arasında hiçbir zaman tezat olmaz.

    Îmân, insanlar tarafından konulacak herhangi bir kaydı da kabul etmez. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) (yahudi çocuk) İbnu Sayyâd’a:

    “‒Benim Allah’ın Rasûlü olduğuma şehâdet eder misin?” buyurduklarında İbnu Sayyâd, Peygamber Efendimiz’e bakmış ve:

    “‒Ben senin ümmîlere (Araplara) gönderilen bir rasûl olduğuna şehâdet ederim” demişti… (Buhârî, Cihâd, 178)

    Yahudi, Peygamber Efendimiz’in rasûl olduğunu kabul ediyor, ama yahudilere gönderilmediğine inanıyordu. Bu iman bile onun müslüman olmasına yetmedi, nerede kaldı Efendimiz’i hiç kabul etmeyenlerin Cennet’e girmesi…1

    1        İmâm Serahsî, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebîr, eş-Şeriketü’ş-Şarkıyye 1971, s. 2265, no: 4519; Kâsânî, Bedâiu’s-sanâiʻ,Dâru’L-Kütübi’l-Ilmiyye, 1406, VII, 103.

    2        Cassâs, Şerhu Muhtasarı’t-Tahâvî, el-Medînetü’l-Münevvere: Dâru’s-Sirâc, 1431, VII, 41

    3           Dinlerarası Diyalog İhaneti, Prof. Dr. Yümni Sezen

  2. SAİD NURSİ: ÂHİR ZAMANDA HZ. ÎSÂ’NIN DÎN-İ HAKÎKÎSİ HÜKMEDECEK

    “Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedi’ye (s.a.v.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş ve madem âhir zamanda Hz. İsa’nın (a.s.) din-i hakîkisi hükmedecek, İslâmiyet’le omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hz. İsa’ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şahadet denilebilir.” (Kaynaklı, İndeksli, Lügatli Risale-i Nur Külliyatı, Nesil Basım Yayın, İstanbul 1996, II,1615.)

    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Resulullah (s.a.v.) “Yemin olsun ki ben size kusursuz bir din getirdim, Ehl-i Kitaba bir şey sormayın; kendileri sapmışken sizi hidayete erdiremezler, onlara sorarsanız ya bir bâtılı tasdîk eder ya da bir hakkı yalanlarsınız. Musa hayatta olsaydı, bana tâbi olmaktan başkası ona helâl olmazdı. Musa aranızda olsa, beni bırakıp ona tâbi olsanız dalâlete düşersiniz. Siz ümmetlerden benim payıma düşensiniz, ben de nebîlerden sizin payınızım. buyurmuştur.” (Abdurrezzâk, Musannef, VI, 113, 114; X, 313-314)

    “Hani Allah, peygamberlerden: ‘Size kitap ve hikmet verdikten sonra nezdimizdekileri tasdik eden bir resûl geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz.’ diye söz almış ve ‘Kabul ettiniz mi?’ dediğinde ‘Kabul ettik.’ cevabını vermişler; bunun üzerine Allah: ‘O hâlde şahit olun; ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim.’ buyurmuştu.” (Âl-i İmran s. 81)

    Kur’ân-ı Kerîm’in üslûbu ve “mîsâk” ile ilgili âyetler dikkatle incelendiğinde görülür ki, burada kast edilen bizzat peygamberlerden söz alınması değil; onların kendi ümmetlerinden Hz. Muhammed (s.a.v.) geldiğinde ona imân edeceklerine ve destek vereceklerine dâir söz alınmış olmasıdır. Bu bakış çerçevesinde kalmakla beraber söz verenlerin kapsamını daraltan iki yorum daha vardır: Burada kast edilen, kendilerini peygamberlerin çocukları sayan İsrâiloğulları’ndan veya kendi kendilerini peygamberlik verilmeye daha lâyık gören ehl-i kitapdan alınan sözdür.” (Dinlerarası Diyalog Fitnesi, Prof. Dr. Yümni Sezen)

    Bu âyetlerden maksad, ehl-i kitap için bir mazeret olmadığını belirtip onların inatlarını ortaya koymak ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in peygamberliğine işaret eden ve onlarca bilinen şeyleri sayıp dökmektir.1

    “…(Hz. Muhammed ) Allahın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur.” (Ahzap s. 40)  Ayet-i kerime, Resulullah (s.a.v.)’in son peygamber olduğunu bildiren bir delil­dir. Bu konuyla ilgili olarak birçok mütevatir hadis de bulunmaktadır.

    Enes b. Mâlik ve Ebu Tufeyl ise şu hadisi bazı farklılıklarla rivayet et­mişlerdir. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

    “Şüphesiz ki Resulluk ve Nebilik artık sona ermiştir. Benden sonra ne Resul ne de Nebil gelecektir.” Diğer bir hadis-i şerifte de peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur:”… Ben, bütün yaratıkla­ra Peygamber gönderildim. Peygamberler benimle sona erdi.

    İSLAM GÜNEŞİ DOĞDUKTAN SONRA “FETRET GİBİ KARANLIK…” DEVİRLER SON BULMUŞTUR!

    “Ey Ehl-i kitap, peygamberlerin arkası kesildikten sonra size, (hakikatleri) söyleyip duran elçimiz gelmiştir. Ta ki, “Bize ne bir rahmet müjdecisi ne de bir azap habercisi gelmedi” demiyesiniz diye… İşte size rahmet müjdecisi de, azap habercisi de geldi artık… Allah, her şeye hakkıyla kadirdir” (Maide. 19)

    Bu ayet hakkında hakkında İbn Abbas (r.a), “Cenâb-ı Allah, bununla peygamberlerin gelmesinin kesintiye uğramasından sonra gelen dönemi kastetmiştir demiştir. Arapça’da, birşeyin hızı ve şiddeti yavaşlayıp, önceki şeriatlar ile amel etme hususundaki sebepler ve vesileler zayıfladığı için, peygamberler arasında geçen sürelere de “fetret” denilmiştir. (Fetret devri iki peygamber arasında peygambersiz geçen zamandır. Fetret devri tabiri daha çok İsa aleyhisselamdan, Muhammed (s.a.v.)’e kadar süren zamanda peygamberden uzak yaşayan toplumlar için kullanılmıştır.)

    Bil ki Cenâb-ı Allah’ın, ayetteki ifadesi, “Peygamber göndermenin kesilip yavaşlamasından sonra, o (Hz. Peygamber (s.a.v.)) size geldi” demektir. Rivayete göre Hz. İsa (a.s) ile Hz. Muhammed (s.a.v) arasında, aşağı yukarı altıyüz yıllık bir zaman geçmiştir.

    Peygamberlerin kesintiye uğradığı bir esnada Hz. Muhammed (s.a.v.)’in gönderilmesindeki fayda şudur: Çok eskiden gönderilmiş oldukları ve üzerlerinden epeyce bir zaman geçmiş olduğu için, önceki şeriatlar değiştirilmiş ve tahrif edilmişti. Bu sebeple, hak, bâtıla; doğru, yanlışa karışmıştı. Bu durum ise, insanların ibadetten uzaklaşmaları için apaçık bir mazeret halini almıştı. Çünkü insanlar, “Ey Rabbimiz, biliyoruz ki sana ibadet etmemiz gerekiyor. Fakat sana nasıl ibadet edeceğimizi bilemiyoruz” diyorlardı. Bundan dolayı, Hak Teâlâ bu mazereti izâle etmek için, o esnada Hz. Muhammed (s.a.v)’i göndermişti. Bu husus âyette “Bize ne bir rahmet müjdecisi, ne de bir azap habercisi gelmedi” demeyesiniz diye” ifadesiyle anlatılmaktadır. Yani, “Biz, bu fetret döneminde o peygamberi size, “Bu vakitte bize ne bir rahmet müjdecisi, ne de bir azap habercisi gelmedi” demeyesiniz diye gönderdik” demektir.

    Sonra yüce Allah, “İşte size rahmet müjdecisi de, azap habercisi de geldi artık” buyurmuştur, Bu sebeple bu manîniz zail oldu ve mazeret kapısı kapandı.2

    İmam-ı Rabbâni (k.s.) oğluna hitâben yazdığı mektubunda şöyle der:

    “Ey yavrum! Bu fakir, çok geniş ve çok derin düşünüyorum da, Peygamberimizin (s.a.v.) haberi yetişmeyen/tebliği ulaşmayan, yeryüzünde, hiçbir yer kalmadığını anlıyorum. Bütün dünyanın, Onun davet nuru ile güneş gibi aydınlandığı görülüyor. Hatta duvar arkasında bulunan, Ye’cûc ve Me’cûc’e bile ulaşmış bulunuyor.”3

    Bugün İslâmiyet her tarafa yayılmıştır. Fetret devri diye bir devir veya yer yoktur. Teknolojinin, iletişimin, haberleşmenin çok geliştiği bir zamanda, İslamiyet’ten hiç haberi olmayan kimseler yok gibidir. Günümüzde böyle yerlerin olduğu bir an için düşünülecek olsa bile onların bu durumuna fetret devri denmez, İslâmiyet’i duymayan yerler denebilir. Bunların durumu İmam-ı Azam Ebu Hanife ve İmam-ı Mâtüridî’ye göre,  sadece akıllarıyla Allah’ı bilip bilmemekten ahrette hesaba çekileceklerdir. Eş’arilere göre ise kendilerine tebliğ ulaşmamış kimseler bundan da mes’ul değildir. 4

    Bu kimselerin uhrevi durumu için İmam-ı Rabbani (k.s.) şöyle demiştir: Dünyanın bir yerinde yaşayıp da, dinden haberi olmayanlar, imanlı olmadıkları için Cennete girmezler. Allah’ı, Cenneti, Cehennemi duymadığı ve inkâr etmediği için Cehenneme de girmezler. Dirildikten ve hesaptan sonra, bütün hayvanlar gibi, bunlar da yok edilir. 5

    1   Diyanet Kur’ân Yolu Türkçe Meal ve Tefsiri, c. 2, s. 456 ve ayrıca  Taberî, c. 3, s. 331-332; İbn Atıyye, c. 1, s. 463-464; Râzî, c. 8, s. 114-116, Zemahşerî, c. 1, s. 198 bkz.

    2   Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, c. 6, s. 429-432

    3   İmam-ı Rabbani, Mektûbat, 259. Mektup

    4 Redd-ül-muhtar

    5 Mektubat-ı Rabbanî, Feraid-ül fevaid

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  3. SAİD NURSİ’NİN VERDİĞİ ‘ŞEHİT’ HÜKMÜNÜN AKSİNE ‘ZULME UĞRAMIŞ HRİSTİYAN’LARIN DURUMU NEDİR?

    Said Nursi’nin ifadeleri: “Hatta mazlumlar kâfir bile olsa, çektikleri belalardan dolayı âhirette ilahi rahmet hazinesinden mükâfatları vardır, ne dinden olurlarsa olsunlar bir çeşit şehit hükmündedirler.” (Tarihçe-i Hayat, 261.)

    “Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedi’ye (s.a.v.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş ve madem âhir zamanda Hz. İsa’nın (a.s.) din-i hakîkisi hükmedecek, İslâmiyet’le omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hz. İsa’ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şahadet denilebilir.”

    Said Nursî şöyle devam eder: “Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahatinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffâret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakîkatten haber aldım.” (Kaynaklı, İndeksli, Lügatli Risale-i Nur Külliyatı, Nesil Basım Yayın, İstanbul 1996, II,1615)

    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Kelime-i tevhid, yani îman, mizanda en ağır gelen şeydir ve terazinin diğer kefesinde ne kadar büyük günahlar olursa olsun –günahlarının karşılığı azâb görse de- neticede o kişi “Lâ ilâhe illallah Muhammedu’r-Resûlullah” dediği için cennete gider. Bunun tersi olan îmansızlık da terazide öyle ağır basar ki, terazinin diğer kefesinde ne kadar iyi ameller, belalar, musibetler olursa olsun bu kişinin terazisindeki küfrün ağırlığını kaldıramaz.

    Meselâ besin değeri yüksek, çok faydalı bir yiyeceğin içine az miktarda ölümcül zehir katılırsa, bu yiyecekteki vitamin ve minerallerin vucuda getireceği fayda, zehirin etkisini ortadan kaldırmaz ve o kişi ölür.

    BÜYÜK ÇELİŞKİ

    Burada Said Nursi’nin kastettiği mazlum ve masumdan kasıt, ortaçağda kilisenin zulmettikleri midir? Yoksa kapitalizm heyulasından sonra sömürülen, ezilen hıristiyan toplumları içindeki halk kitleleri midir? Bilmeden, ne olduğunu anlamadan müslümanlara karşı savaştırılan hıristiyan kimseler midir? Mamafih bunlardan özel olarak bahsedilmektedir. Masum ve mazlum hıristiyanlar elbette vardır ama kimler kastedilmektedir? Eğer ezilen halk kitleleri ise, onların çoğu ateist ve Marksist oldular. Komünistler dahil, bunlar da mazlum ve masum sınıfına girerler. Girebilirler ama bunları Müslümanlığın şehitlik ve -ahirette mükâfat anlayışıyla mukayese etmeye gerek var mıdır? Eğer Müslümanlığa yakın bir itikat ve hayat tarzı üzere yaşayan hıristiyanlar kastediliyorsa, “kâfir bile olsalar” neyi ifade etmektedir?1

    ALLAH VE RESÛLÜ (S.A.V.) CENNETE GİRMENİN ŞARTLARINI BİLDİRMİŞTİR

    “Muhammed’in nefsi elinde olana yemin ederim ki, Yahûdî olsun, Hıristiyan olsun, bu ümmetten beni duyup da getirdiğim Kitab’a îmân etmeden ölen kimse mutlaka cehennemlik olur.” (Müslim)
    Allahü Teâlâ şöyle buyuruyor: “Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Resûl’e karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir. Allah, kendisine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz; ondan başka günahları, dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır.” (Nisa s. 115-116)
    “Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları O Resûl’e, O Ümmî Nebî’ye uyanlar (var ya); işte O (Peygamber), onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz (ve güzel) şeyleri helâl, pis (ve zararlı) şeyleri haram kılar. Ve üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri atar. O Peygamber’e inanıp ona saygı gösteren, yardım eden ve onunla birlikte gönderilen Nûr’a (Kur’ân’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır. De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın (gönderdiği) elçiyim. Ondan başka ilah yoktur, O, diriltir ve öldürür. Öyle ise Allah’a ve O’nun Ümmî Resûlü’ne, Allah’a ve onun kelimelerine gönülden inanan Rasülü’ne îmân edin ve O’na uyun ki doğru yolu bulasınız.” (A’raf s. 157-158)

    Bazı kâfirlerin zulme uğramış ve dünya hayatını sıkıntılarla tamamlamış olmaları, ancak diğer kâfirlere göre daha hafif bir azâba uğramaya sebep olabilir. Kâfirlerin bu dünyadaki çektikleri sıkıntı, ne kadar çok olursa olsun âhiret azâbı yanında hiç mesâbesindedir. Nitekim Ebû Hureyre (r.a.)’den rivâyete göre Hz.Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Dünya mü’minin zindanı, kâfirin cennetidir.” buyurmuşlardır.

    1 Dinlerarası Diyalog İhaneti, Prof. Dr. Yümni Sezen

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  4. SAİD NURSİ’NİN ‘ÎSEVİ DİNDARLAR’ ‘ÎSEVÎLİK DÎN-İ HAKİKİSİ’ GİBİ TABİRLERİ KARŞISINDA İSLAM’DAN BAŞKA ‘DİN’LERİN DURUMU NEDİR?

    ‘..dinsizliğin azametli heykelini ve fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak İsevî ruhanîleridir ki, o ruhanîler din-i İsevî’nin hakikatini hakikat-i İslâmiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, manen öldürecek.” (Kaynaklı, İndeksli, Lügatli Risale-i Nur Külliyatı, Nesil Basım Yayın, İstanbul 1996, I,887)

    ‘Said Nursi’ye göre Avrupa ikidir: Birincisi, “İsevîlik din-i hakîkîsinden aldığı feyizle (!) hayat-ı içtimâiye-i beşerîyeye nâfi (toplumsal hayata faydalı) san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden”, diğeri ise, “felsefe-i tabiiyyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiatını mehâsin zannederek beşeri sefahate ve dalâlete sevkeden”9 Avrupa’dır. ( Kaynaklı, İndeksli, Lügatli Risale-i Nur Külliyatı, Nesil Basım Yayın, İstanbul 1996 I,642.)

    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Kişinin sahip olduğu inanç, Allahü Teâlâ’nın rızasına ve Resûlü (s.a.v.)’n getirdiklerine uygun olmadığı sürece hiçbir sâlih amel, toplumsal hayata faydaları olsa da âhirette kurtuluşa vesile olmaz.

    Resûlullah (s.a.v.), kendi getirdikleri dışında başka dinlere ait bilgilerle ilgilenilmesine ya da kendi yerine bir başka peygamberin konulmasına kesinlikle müsaade etmemiştir. O’nun bu tavrı, i tisâmın gereğini ortaya koyan güçlü delillerdendir. Meselâ O (s.a.s.), Yemin olsun ki ben size kusursuz bir din getirdim, Ehl-i Kitaba bir şey sormayın; kendileri sapmışken sizi hidayete erdiremezler, onlara sorarsanız ya bir bâtılı tasdîk eder ya da bir hakkı yalanlarsınız. Musa hayatta olsaydı, bana tâbi olmaktan başkası ona helâl olmazdı. Musa aranızda olsa, beni bırakıp ona tâbi olsanız dalâlete düşersiniz. Siz ümmetlerden benim payıma düşensiniz, ben de nebîlerden sizin payınızım. buyurmuştur.( Abdurrezzâk, Musannef, VI, 113, 114; X, 313-314; Müsned, III, 387, 338, 471; IV, 266)  Kendilerine okunan bu Kitabı sana indirmemiz onlara kâfi gelmedi mi? (Ankebût/29: 51) âyeti de, bu hadîste ifade edilen gerçeğe parmak basmaktadır. ( Dârimî, mukaddime 42)

    Allahü Teâlâ: “O gün ki, ne mal ne evlât fayda verir. Ancak Allah’a temiz bir kalble gelenler o günde (kurtuluşa erer).” (Şuarâ s. 88-89) buyurmaktadır.

    Kalb-i selîm ile murad, her türlü şirkten selâmette olan kalptir. Zîrâ kâfir, müşrik ve münafığın kalbi hastalıklıdır. Allahü Teâlâ: “Onların kalplerinde bir hastalık vardır.” (Bakara s. 10) buyuruyor. Hz. Âişe (r. anhâ)’den rivâyet edilen bir hadîs şöyledir.

    Allah indinde hak din ancak İslam’dır. (Al-i İmran 19)
    İslam’dan başka din arayanın bulacağı din asla kabul edilmeyecektir.(Al-i İmran 85)
    Sen, onların dinine uymadıkça, Hıristiyanlar ve Yahudiler senden hoşnut olmazlar. De ki “Doğru yol, ancak Allah’ın (bildirdiği İslamiyet)yoludur.” (Bekara 120)
    Kâfirlerin (iyi olarak) yaptığı bütün işler, kıyamette boşa gidecektir.(Tevbe 17)
    Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
    Cennete ancak Müslüman olan girer. (Buhari, Müslim)
    Beni duyup da iman etmeyen Yahudi ve Hıristiyan, mutlaka Cehenneme girecektir. (Hakim)

    Yahyâ ibn Ca’de’den rivayete göre (Hazret-i Peygamber (s.a.v)’in ashabından bazı kimseler, yahudilerden duyarak) bir kürek kemiğine yazmış oldukları bazı yazıları Hazret-i Peygamber (s.a.v)’e getirmişlerdi. Allâh’ın Rasûlü (s.a.v) onlara şöyle buyurdular: “Kendi peygamberlerinin getirdiği şeyi bırakıp başka bir peygamberin getirdiğine rağbet etmeleri veya kendi Kitap’larından yüz çevirip başka bir kitaba yönelmeleri bir kavme dalâlet olarak yeter!”

    Bunun üzerine şu âyet-i kerime nazil oldu:“Kendilerine okunan bu kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? Bunda elbette inanan bir kavim için rahmet ve öğüt vardır.” (Ankebût, 51) (Dârimî, Mukaddime, 42/484; Taberî, XXI, 6)

    Bir gün Hz. Ömer (r.a), elinde bir kısım Tevrât sayfaları ile Peygamber Efendimiz’e gelip:

    “–Ey Allah’ın Rasûlü! Bunlar Tevrat’tan bazı kısımlar. Onları Zurayk Oğulları’na mensup bir arkadaşımdan aldım” dedi.

    Peygamber Efendimiz’in yüzünün rengi birden değişiverdi. Bunun üzerine Abdullah bin Zeyd (r.a), Hz. Ömer’e:

    “–Allah senin aklını başından mı aldı? Rasûlullah’ın yüzü ne hâle geldi, görmüyor musun?” dedi.

    Hatâsını anlayan Hz. Ömer (r.a) hemen:

    “–Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak Muhammed (s.a.v)’den, önder olarak Kur’ân’dan râzı olduk” dedi.

    Bunun üzerine Allah Rasûlü’nün (s.a.v.) yüzünde güller açtı, üzüntüsü gitti. Sonra da şöyle buyurdu:

    “–Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, eğer Mûsâ (a.s) aranızda olup da ona uyarak beni terk etseydiniz, derin bir dalâlete düşmüş olurdunuz. Siz ümmetler içinde benim nasîbimsiniz, ben de peygamberler içinde sizin nasîbinizim.” (Heysemî, I, 174)

    Hz. Âişe “Dedim ki, ey Allah’ın Resûlü (s.a.v.)! İbn Cud’an (Benî Temim’den, Hz. Âişe (r. anhâ)’nın akrabasından ve Kureyş’in reislerinden cömertliği ile meşhur Abdullah isminde bir zat) cahiliyette sıla-i rahimde (akrabalarına ihsanda) bulunur, miskinleri yedirir idi. Bu, ona (âhirette) fayda verir mi?” dedi.

    “Fayda vermez, zîrâ herhangi bir gün; Rabbim, dîn günü (amellerin karşılığını göreceği gün) günahlarımı mağfiret eyle dememiştir.” Yâni, öldükten sonra dirilmeyi tasdik eder değildi.
    İmâm Beyhâki şöyle demiştir: “Kâfirlerin, küfür üzere öldüklerinde, iyi amellerinin bâtıl olması ile ilgili varid olan hadîsler ve haberler, onlar için cehennemden kurtulup cennete girecekleri bir mevki söz konusu olmadığı; fakat işledikleri düzgün işler sebebiyle müstehak oldukları azâbın hafiflemesi şeklinde yorumlanır.” Meselâ Hatem-i Tâi, Nûşirevân-ı Âdil gibi cömertlikleri ve adâletleriyle meşhur kimseler îmân etmedikleri için ebedi cehennemden kurtulamayacaklar; ancak hafif bir azâbla azâb görecekler.
    Kur’ân; dînlerin (!) öz olarak aynı olduğunu söylemenin aksine, asıl problemin özden kaynaklandığını, Yahûdîlik ve Hıristiyanlık’ın öz olarak tahrif edildiğini ortaya koymaktadır. “Artık büyük azâb o kimseleredir ki, kendi elleriyle Tevrat’ı yazarlar sonra biraz para almak için: “Bu, Allah tarafındandır.” derler. Ellerinin yazdıkları yüzünden büyük azâb onlara; kazanmakta oldukları günah yüzünden yazıklar olsun onlara…” (Bakara s.79) Bu durumda Yahûdîlik ve Hıristiyanlık; fıtratın, târihin ve aklın inkâr edilmiş hâlidir.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  5. SAİD NURSİ’NİN İDDİA ETTİĞİ, MUTLAK KÜFÜR-SINIRLI KÜFÜR AYIRIMININ İSLAM’DA KARŞILIĞI VAR MIDIR?

    Âhir zamanda İsevilerin hakiki dindarları ehl-i Kur’ân’la ittifak edip müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi, şu zamanda dahi ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat, değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimi ittifak etmek, belki Hıristiyanların hakiki dindar ruhanileri medar-ı ihtilaf noktaları muvakkaten medar-ı münakaşa ve niza etmeyerek (tartışmayarak) müşterek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar. Çünkü küfr-ü mutlak hücum ediyor. (Kaynaklı, İndeksli, Lügatli Risale-i Nur Külliyatı, Nesil Basım Yayın, İstanbul 1996, I,663, hâşiye)

    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    “Küfür tek millettir.” Dolayısıyla küfür için, mutlak yahut sınırlı ayrımına gidilemez.
    Aralarında İmâm-ı Â’zâm Ebû Hanife, Şâfiî, Dâvud, Ahmed bin Hanbel’in de bulunduğu âlimler topluluğu “onların milletine (dînine)” (Bakara s. 120) âyetine dayanarak küfrün, tek bir millet olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Yüce Allah; bu âyette (Hıristiyan ve Yahûdîler iki ayrı dîne mensup oldukları hâlde) “millet” kelimesini tekil olarak zikretmiştir. Ayrıca; “Sizin dîniniz size; benim dînim bana.” (Kâfirûn s. 6) buyrulmuştur.

    “Ey îmân edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir guruba uyarsanız îmânınızdan sonra sizi çevirip kâfirler hâline getirirler.” (Âl-i İmran s. 100)
    Âyette belirtildiği gibi, Allah (c.c.)’a îmân etmeyenlerin görevi; Müslümanları çeşitli yollarla Allah (c.c.)’a îmândan alıkoymaktır. Ehl-i kitabın her devirde Müslümanlara aynı oyunu oynayacağını Allahü Teâlâ biliyor ve “…herhangi bir zümreye uyarsanız, îmânınızdan sonra sizi çevirirler de kâfir yaparlar.” buyuruyor. Demek oluyor ki Müslümanlar için, onların hepsi tehlikedir. Ehl-i kitap ve diğerleri İslâm’ı yıkma noktasında birleşmektedirler.

    Hatta Ehl-i kitabın Hz. Peygamber (s.a.v.) hakkındaki suçu, daha büyüktür.

     Çünkü müşrikler, Hz. Peygamber (s.a.v.)’i küçük iken görmüşlerdi. Hz. Peygamber (s.a.v.), onların arasında büyümüş; daha sonra da onların akıllarının kıt olduğunu ortaya koymuş, dînlerinin bâtıl olduğunu söylemiştir ki, bu zor ve meşakkatli bir şeydir. Ama ehl-i kitaba gelince, onlar; Hz. Peygamber (s.a.v.)’in peygamberliği ile başka kavimlere karşı fütuhat talebinde bulunuyor ve onun peygamber olarak gönderileceğini kabul ediyorlardı. Ama Hz. Muhammed (s.a.v.) bilfiil peygamber olarak gelince de onu, bile bile inkâr etmişlerdir. Bu nedenle, onların suçu daha ileri ve daha ağır olmuş olur.

  6. CENABI HAKK KAFİRLERİ SAYARKEN NEDEN EHLİ KİTABI MÜŞRİKLERDEN DAHA ÖNCE ZİKREDİYOR?

    Cenâb-ı Hakk; Beyyine Sûresi’nde kâfirleri sayarken ehl-i kitabı, müşriklerden önce zikretmiştir:
    Hz. Peygamber (s.a.v.), Allah (c.c.)’ın hakkını, kendi hakkına takdim eder ve bunu önce görürdü. Meselâ, Uhud’daki o müşrikler topluluğu, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in dişini kırınca “Allah (c.c.)’ım, kavmime hidâyet et, zîrâ onlar bilmiyorlar.

    Sonra Cenâb-ı Hakk, işte bunu îfâ ederek şöyle demiştir: “Sen, benim hakkımı, kendi hakkından üstün tuttuğun gibi, ben de senin hakkını kendi hakkımdan üstün tutuyor ve şöyle diyorum: “Kim, ömrü boyunca (farziyyetini inkâr etmediği sürece) namâz kılmazsa, ona kâfir denilemez. Ama sana, az da olsa hakaret eden kimse kâfir sayılır.”
    Bunu iyice kavradığına göre şimdi biz diyoruz ki, ehl-i kitab, Allah (c.c.)’ı değil; Peygamber (s.a.v.)’i kötülemiştir. Müşrikler ise, Allah (c.c.)’ı ta’n ediyorlardı. Bu sebeple, Allahü Teâlâ, işte bu âyette, bunların kötü hâllerinden bahsetmek isteyince, işte Hz. Muhammed (s.a.v.)’i tenkit edenlerle yâni ehl-i kitabla başlamış; ikinci olarak da kendisini ta’n edenleri, yâni müşrikleri zikretmiştir.
    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  7. SAİD NURSİ’NİN ‘İTTİFAK’ DÜŞÜNCESİ VE NEBİ (S.A.V.)’İN KAFİRLERDEN GELEN YARDIM TEKLİFİ KARŞISINDAKİ TUTUMU

    Said Nursi: “İman ehli, değil müslüman kardeşleriyle, hıristiyanların dindar ruhanileriyle ittifak etmek, ihtilafları nazara almamak, niza etmemek gerekir.” (Emirdağ Lahikası, 27. Mektup, 1766.) CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Hz. Âişe (r.anhâ)’nin bildirdiğine Peygamberimiz (s.a.v.) Bedir’e doğru yola çıkıp Harretü’l-Vebere’ye varınca, bir adam [Hubeyb b. Yesaf (Îsâf)] gelip yetişti ki, kendisi güçlülüğü ve cesaretiyle tanınırdı. Ashâb (r.a.e.), onu gördükleri zaman, sevindi.
    Hubeyb, Peygamberimiz (s.a.v.)’e: “Sana tâbi olmak, senin yanında bulunup elde edilecek ganimetten yararlanmak için geldim!” dedi.
    Peygamberimiz (s.a.v.) ona: “Sen Allah (c.c.)’a ve Resûlü’ne îmân ediyor musun?” diye sordu.
    Hubeyb: “Hayır!” dedi.
    Peygamberimiz (s.a.v.): “Öyleyse geri dön! Ben asla bir müşrikten yardım alamam!” buyurdu.
    Hubeyb geri döndü.
    Sonra, bir ağacın yanında, Peygamberimiz (s.a.v.)’e tekrar gelip yetişti ve ilk söylemiş olduğu sözü söyledi.
    Peygamberimiz (s.a.v.) ona:
    “Sen Allah’a ve Resûlü’ne îmân ediyor musun?” diye tekrar sordu.
    Hubeyb: “Hayır!” dedi.
    “Öyleyse geri dön! Ben bir müşrikin bana yardım etmesini istemem!” buyurdu.
    Hubeyb geri döndü.
    Peygamberimiz (s.a.v.)’in Beyda’da bulunduğu sırada ona tekrar yetişti ve sözünü tekrarladı.
    Peygamberimiz (s.a.v.) de ona yine: “Sen Allah (c.c.)’a ve Resûlü’ne îmân ediyor musun?” diye sordu.
    Hubeyb: “Evet!” dedi.
    Bunun üzerine, Peygamberimiz (s.a.v.): “Öyleyse, bizimle birlikte yürü, git!” buyurdu.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  8. “…YAHUDİ VE HRİSTİYANLARI DOST EDİNMEYİN…” ÂYETİYLE İLGİLİ SAİD NURSİ’NİN GÖRÜŞÜ- Prof. Davut Aydüz (Köprü Dergisi Mülakatı)

    ‘Bediüzzaman Said Nursî’nin 1910-1911’de, Hıristiyanlarla dostluk ilişkileri inşa etme arzusundan dolayı kimilerince sorgulama konusu edildiği görülür. Kendisi, bazı Müslümanların “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin” (Mâide, 51) âyetine vermiş oldukları kısıtlayıcı yorumla karşı karşıya gelir…
    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Bu âyetin ışığında, onun Müslümanlar ile Hıristiyanların dost olması gerektiğini, nasıl ve ne diye söylediği sorulur.

    Bediüzzaman, bu prensibi söz konusu âyetin yorumuna tatbik ederek, Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyle ilgili yasağın, ancak İslam’a rağmen onları Yahudilik veya Hıristiyanlıklarında örnek alıp taklit etme durumunda geçerli olduğu görüşünü serd eder. Fakat, ona göre, nasıl bir Müslüman’ın her bir sıfatı Müslüman olmadığı gibi, bir Yahudi’nin veya Hıristiyan’ın bütün sıfatları da inançsızlığı yansıtmaz. Eğer Müslümanlar bir Yahudi veya Hıristiyan’da İslâmî öğretiye mutabık düşen nitelikler bulurlarsa, onların bu nitelikleri takdirle karşılaması gerekir. Yahudi ve Hıristiyanlarla dostluğun temelini teşkil eden, bu iyi nitelikler olacaktır. Said Nursî, “Bir Müslüman bir Yahudi veya Hıristiyan’ı sevebilir mi?” sorusunu gündeme getirir ve cevaben, Müslüman bir erkeğin Kitap Ehli bir kadınla evlenebilmesi örneğini verir. “Ehl-i Kitap’tan bir haremin olsa, elbette seveceksin.” 15 Onun Hıristiyanlarla dost olunabileceği tezi, şeriatın bir Müslüman erkeğe bir Yahudi veya Hıristiyan kadınla evlenmesine izin verdiği gerçeğine dayanmaktadır ki, insan eşini sever, sevmesi de gerekir.” (Davut Aydüz’ün sözü burada bitti)

    Müslümanın kâfirlerle diyaloğu hangi ölçülere bağlıdır ?

    Kâfirlerle dostluk yukarıda bahsedildiği gibi kısmen değil, mutlak olarak yasaklanmıştır.

    “Ey îmân edenler! Yahûdîleri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zîrâ onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” (Mâide s. 51)
    “Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık o, Allah (c.c.)’tan hiçbir şer beklemesin. Ancak, kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden Zîrâ kâfiri dost edinmek, onların küfrüne razı olmaktır. Kâfirlerin küfrüne rıza gösterenler de kâfir olur. Çünkü küfre rıza, küfürdür. Şâyet onların şerlerinden emin olamazsanız, şerlerinin size bulaşmaması için, kalben buğz (düşmanlık) etmek şartıyla, dilden dostluk kurabilirsiniz. Sadece lisanî bir dostluğa müsaade vardır; kalbî ve fiilî dostluğa asla müsaade yoktur. Allah (c.c.)’ın düşmanlarıyla dost olan Müslümanların, İslâm hududlarının haricine çıktığını Yüce Allah kesinlikle ilân ediyor. Bu dostluk, ister kalbî bir dostluk olsun, ister ona yardım etmek şeklinde olsun, isterse onun yardımını talep etmek tarzında olsun, hepsi eşittir.

    SAİD NURSİ’NİN DİNLERARASI DİYALOĞA TEMEL TEŞKİL EDEN YAKLAŞIMI

    Said Nursi önceki makalelerimizden de anlaşılacağı üzere yeni bir tip, adeta bir sentez oluşturma fikrine götüren dinî  ilişki kurmak istemiş, diğer  taraftan, “Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin”  âyetini yorumlarken, dostluk ilişkisinin dinî değil, sosyal ve siyasî olduğunu söylemiştir.

    Ayrıca bu ayetin yoruma açık olduğunu, zamanın da en büyük müfessir olduğunu, yani zamanla anlayışların değişebileceğini, zaman ve şartlara bağlı olarak ilişki ve ittifak kurulabileceğini, dostluk yasağının sırf dinî dostluk manâsında olduğunu, onların zatı için değil, sıfat ve sanatları için sevilebileceğini dile getirir. Bu yaklaşım bugünkü diyalog anlayışına dayanak teşkil eden yaklaşımlardan biridir. Hatta bugün dinî bir dostluk dönemine girilmiştir.

     (Dinlerarası Diyalog İhaneti, Prof. Dr. Yümni Sezen)

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  9. MUHAMMED ESED ve DİNLERARASI DİYALOG

    “…kurtuluş fikri, üç şarta bağlanmıştır: Allah’a iman, hesap gününe iman ve hayatta doğru ve yararlı işler yapmak.” (Kur’an Mesajı, Bakara s. 62. ayet)

    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Muhammed Esed , Kur’ân Mesajı isimli kitabında Bakara sûresinin 62. âyetinin mânâsı sadedinde şunları kaydeder: “Kuşkusuz, (bu ilâhî kelâma) îmân edenler ile Yahudi inancının takipçilerinden, Hıristiyanlardan ve Sâbiîlerden Allah’a ve âhiret gününe inanmış, doğru ve yararlı işler yapmış olanların tümü, Rablerinden hak ettikleri mükâfatları alacaklardır; ve onlar ne korkacak, ne de üzüleceklerdir.”
    Esed bu ayet için 50 nolu dipnotta da şöyle diyor: “Kur’anda birçok kez tekrarlanan yukarıdaki paragraf, (âyet demek istiyor) İslâm’ın temel bir doktrinini inşâ etmektedir. Başka hiçbir itikadda benzeri olmayan bir görüş zenginliği ile, kurtuluş fikri, burada üç şarta bağlanmıştır: Allah’a iman, hesap gününe iman ve hayatta doğru ve yararlı işler yapmak.”
    Müslüman olmadığı hâlde Allah (c.c.)’a inandığını iddia edenlerin hükmü nedir?
    İman; Allah ve Resûlü (s.a.v.)’ne ve onlardan gelenlere, Allah ve Resûlü (s.a.v.)’nün emrettiği şekilde inanmaktan ibârettir. Bu tanımdan yola çıkıldığında Hz. Muhammed (s.a.v.)’siz bir din ve îmandan bahsetmek imkanı yoktur. Çünkü îman bir bütündür.
    Bu hususta Kâdi lyâz şunları söyler: “Peygamber (s.a.v.)’in Hz. Muaz’a, evvela Yemenlileri Allah (c.c.)’ı tevhîd ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’in peygamberliğini tasdike da’vet etmesini emir buyurması, onların Allahü Teâlâ’yı bilmediklerine delîldir.” Çünkü Yemen halkı Hristiyan ve Yahudi idi. Nebi (s.a.v.) şöyle emretti: “Sen (Yemen’e gidince) ehl-i kitaptan ya’nî Yahûdîlerden ve Hıristiyanlardan bir kavimle karşılaşacaksın. Onların yanına varınca, onları önce, Allahtan başka ilâh olmadığına ve benim Allahın Resûlü olduğumu tasdîke da’vet et…

    Netice olarak Yahûdîlerle Hıristiyanlar her ne kadar ibadet ederek ellerindeki kulaktan dolma delîller icâbı Allah (c.c.)’ı bildiklerini göstermek isterlerse de onlar hakikatta Allah (c.c.)’ı bilmezler.
    Allah (c.c.)’ı, mahlûkatına benzeten ve O’nu cisimleştiren Yahûdîlerle O’na çocuk veya eş izafe eden ya da O’na hulul (mahlûkatın içinde bulunmak), intikal (bir yerden başka yere hareket etmek) ve imtizacı (mahlûkat ile karışmak) gibi yakıştırmalar yapan Hıristiyanlar; keza Allah (c.c.)’ı, lâyık olmadığı sıfatlarla vasıflandıran veya O’na şerik izafe eden ve mahlûkâtını O’na benzeten (yaratma hususunda kendisine muarız/rakib atfeden) Mecûsilerle Seneviyye fırkaları Allah (c.c.)’ı bilmemişlerdir. Bu yüzden onlar kendisine ibâdet ettikleri mabutları için “Allah” da deseler, Allah (c.c.) o değildir. Çünkü o vâcibu’lvücûd olan Allah (c.c.)’ın sıfatlarıyla sıfatlanmış değildir. Şu hâlde Yahûdîlerle Hıristiyanlar Allah-ı Azîmüşşânı bilmiyorlar demektir…”
    Yahudi asıllı olan ve sonradan döndüğünü söyleyen (!) Muhammed Esed’e sorular:
    a- Yahudi inancının takipçileri de Allah’a ve âhiret gününe inanıp doğru ve yararlı işler yapınca cennete gireceklerse, niçin yahudi kalmadınız da müslüman oldunuz?
    b- Müslüman olmadan önce böyle bir kolaylık(!) olduğunu yani imanın 6 şartını yerine getirmeden, bahsettiğiniz 3 şartla cennete girilebileceğini bilmediğinizi kabul edelim. Sonra öğrenince, “Ben boşuna müslüman olmuşum. Meğer Müslüman olmadan da üç şartla cennete girilebilirmiş” deyip tekrar yahudiliğe döndünüz mü? Dönmedinizse niçin?
    Esed bütün kitabı boyunca, hangi âyette bir İslâm kelimesi veya aynı kökten gelen bir kelime görse, hemen reaksiyona geçmekte ve âhiret kurtuluşuna erenlerin sadece müslümanlar olmadığını isbat için adeta çırpınmaktadır.

    NOT: Sitemizin sağ sekmelerinde Muhammed Esed hakkında ayrıntılı bilgi mevcuttur.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  10. SEYYİD KUTUB’UN DİYALOĞA ‘KATKI’LARI

    Seyyid Kutub, Bekir Sadak tarafından tercüme edilen Cihan Sulhu ve İslâm adlı kitabının 22. sayfasında der ki: İslâmiyet, diğer dînlere nefret mânâsını taşıyan dînî taassubu asla kabul etmez.
    İslâmî ölçülerde bu görüşlerin değerlendirmesi nasıldır?
    Allah c.c.’ın dostlarını dost, Allah c.c. düşmanlarını ise düşman bilmeyenin îmânı geçersizdir. Bu hususta;
    Sûre-i Mümtehine, Âyet 1: Ey îmân edenler, benim ve sizin düşmanınız olanları dost edinmeyin.
    Sûre-i Fetih, Âyet 29: Muhammed, Allah’ın Resûlü’dür. O’nunla beraber bulunanlar kâfirlere karşı çok şiddetlidirler. Kendi aralarında ise mü’minlere karşı çok merhametlidirler. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Sûre-i Al-i İmran, Âyet 28: “Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler! Onları dost edinenler, Allahü Teâlâ’nın dostluğunu bırakmış olurlar.”
    Sûre-i Mâide, Âyet 51: “Ey îmân edenler! Yahûdîleri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zîrâ onlar, birbirlerinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar onlardandır. Şüphesiz Allah (c.c.), zalimler topluluğuna yol göstermez.”
    Bunlarla birlikte ehl-i kitabın Müslümanlara cizye vermeyi kabul etmek şartıyla İslâm devletinde rahatça yaşamaları da mümkündür. Fatih Sultan Mehmed Han’ın uygulamaları buna en güzel örneklerdendir.

    NOT: Sitemizin sağ sekmelerinde Seyyid Kutup hakkında ayrıntılı bilgi mevcuttur.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  11. FETHULLAH GÜLEN’İN KELİME-İ ŞEHADET’İN İKİNCİ KISMIYLA OLAN PROBLEMİ

    “Kelime-i Tevhîd’in ‘Muhammed Allah’ın Resûlüdür.’ kısmını söylemeksizin yalnızca birinci kısmını söyleyen kimselere de rahmet nazarıyla bakılmalıdır.” (Fethullah Gülen, Küresel Barışa Doğru, s. 131) Yine yukarıdaki ifadelerin sahibinin “Allah (c.c.)’ın rahmetini kimsenin sınırlandırmaya hakkı yoktur.” gibi sözleriyle anlatılmak istenen, Allah (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’nün buyrukları dışında bir hoşgörü anlayışının dînimizde yeri nedir?
    Nebi (s.a.v.) Efendimizin peygamberliğine inanmamak değil; herhangi bir sünnetini hafife almak, O (s.a.v.)’den geldiği kesin olan herhangi bir şeyi bilerek reddetmek veya küçümsek bile Allah’ın rahmetinden uzaklaşmayı ve ebediyyen cehennemde kalmayı gerektirir. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    İbn-i Abbas (r.a.)’ın naklettiğine göre: “…Allah (c.c.) buyurdu ki: Kimi dilersem onu azâbıma uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatır…” (A’raf, 156) mealindeki âyet nazil olunca şeytan ileri atılarak ‘Ben de bir şey olduğuma göre, Allah (c.c.)’ın rahmetinde benim de payım var!’ demiş. Aynı şekilde Yahûdî ve Hıristiyanlar da pay iddia etmişlerdir. Fakat yukarıdaki âyetin devamı olarak: “Fakat onu, (kötülükten) sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım.” (A’raf, 156) mealindeki âyet inince şeytan Allah (c.c.)’ın rahmetinden ümîdini kesmiştir.
    Fakat Yahûdîler ve Hıristiyanlar: “Biz hem şirkten kaçınıyor hem zekât veriyoruz ve hem de O’nun âyetlerine inanıyoruz.” deyince aşağıdaki âyet nazil oldu: “Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Nebî’ye uyanlar… O Resûl’e inanıp ona saygı gösteren, yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr’a (Kur’ân’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.” (A’raf, 157) Bu âyet inince Yahûdî ve Hıristiyanlar da Allah (c.c.)’ın rahmetinden ümîdlerini kestiler. Böylece Allah (c.c.)’ın rahmetinin, sadece mü’minlere mahsus olduğu meydana çıktı.

    NOT: Sitemizin sağ sekmelerinde Fethullah Gülen hakkında ayrıntılı bilgi mevcuttur.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  12. FETHULLAH GÜLEN’İN ‘ORTAK SÖZE GELİN’ AYETİYLE İLGİLİ ÇARPTIRMASI

    “De ki: Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz. Allah (c.c.)’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi eş tutmayâlım ve Allah (c.c.)’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın…” (Âl-i İmran 64) Âyetine dayanarak “Bu âyette ortak söz nedir? Allah (c.c.)’a kulluk. Dikkat edin bu mesajda Muhammedu’r- Resûlullah yok.” (Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla) denmektedir.
    Bu âyette kast edilen nedir? Nebî (s.a.v.)’siz bir dîni, O (s.a.v.)’na îmân ile birlikte olmayan bir ‘kulluk’u, Cenâb-ı Hakk nasıl karşılamaktadır?
    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Bu âyette açıkça geçmemiş olsa da Kur’ân-ı Kerîm, baştan sona “Muhammedun Resûlullah”ı haykırmaktadır.
    Âyetin iniş sebebi ise şöyledir: Kitap ehli kendi, dînlerinin üstün olduğunu söyleyerek Peygamberimiz (s.a.v.)’in peygamberliğini kabul etmemişlerdi. Peygamberimiz (s.a.v.) de onlara “Sizinle bizim aramızda müsavi olan bir kelimeye gelin.” demişti (Buhâri). Peygamberimiz (s.a.v.)’in onları davet ettiği söz, ‘lâ ilâhe illallâh Muhammedün Resûlullah’tır. Onlar bu kelimeye yaklaşmamışlardır. Şâyet bu kelimeye gelselerdi zaten Müslüman olurlardı. Peygamberimiz (s.a.v.) onlara Allah (c.c.)’ın âyetlerini anlattıktan sonra, onlar yine îmâna gelmemişler; haktan yüz çevirmişlerdir. Yüce Allah onlar için şöyle buyuruyor: “(Resûlüm!) de ki: Ey ehl-i kitap! …Allah’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman, bizim Müslüman olduğumuza şahitler olun!” deyiniz.” (Âl-i İmran s. 64)
    Bu âyette, “Olduğunuz gibi kalın, bu size yeter.” denmemekte; aksine, “Gelin sizinle müşterek bir ilke üzerinde anlaşalım, işe buradan başlayalam.” denilmektir. Yâni, “Gerisi önemli değil.” demek değildir. Bulundukları hâl doğru olsa, bu hatırlatma ve çağrı yapılır mıydı? Diyalogda vazgeçilmez görülen hoşgörü ve karşılıklı saygıya uyulmuş olsaydı, bu âyete ne gerek vardı? (Unutulmamalıdır ki Müslümanlar, ancak Cenab-ı Hakk’ın hoş gördüğünü hoş görebilir ve Müslüman ancak hak olan fikre saygı duyar.) Bu âyet ve kitap ehli ile ilgili diğer bütün âyetleri bir araya getirdiğimiz zaman, mesele daha iyi anlaşılır.

    Tabii Kur’ân’ı anlamak için onu tebliğ eden Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hayatı takip edilmelidir. Farz-ı muhal âyet; Hz. Peygamber (s.a.v.)’i, yâni şahâdet kelimesinin ikinci yarısını kabul etmeyi şart koşmadı diyelim. Hıristiyan, mevcut durumunu terk edip Allah (c.c.)’ın varlığı ve birliğini kabul etti ve Hz. Îsâ (a.s.)’yı da sadece peygamber olarak gördü diyelim. Bu durumda dünyada, peygamberleri farklı üç Hakk dîn kalmış olmakta, bundan böyle üç Hakk dîn devam etmekte demektir. Peki, o zaman Kur’ân’da da ifade edildiği gibi, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in son peygamber oluşunun anlamı ne olacaktır? “Son olarak bir peygamber daha gelmiş oldu, o kadar.” Böyle mi düşünmeliyiz? Yoksa son peygamber oluşunun ve Kur’ân’ın başka bir anlamı mı vardır? Yahûdîler ve Hıristiyanlar bundan böyle tevhide dönmüş olarak hangi kitaba inanacaklardır? Yine kendi kitaplarına inanmaya devam edeceklerse, orada Îsâ Mesih, Rabb olarak duruyor, üçleme duruyor. Muharref Tevrat’ta millî ilah, yine yerli yerinde duruyor. Yok, eğer Kur’ân’a tâbi olacaklarsa Hz. Peygamber (s.a.v.)’i nasıl devre dışı tutacak ve “Muhammedü’r-Resûlullah” (Fetih s. 29) âyeti ve daha pekçok âyet varken şahâdet kelimesinin bir kısmıyla yetinmek nasıl mümkün olacak?

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  13. FETHULLAH GÜLEN’İN PAPA’YA MEKTUBU

    Müşrik bir kâfir olan papa için saygı ifadeleri kullanmanın, İslâm’da hükmü nedir?
    Örnek, F. Gülen’in, Papa’ya yazdığı mesajda geçen bazı ifadeler:
    Pek muhterem Papa Cenapları,
    … Yoğun gündeminizde bize zaman ayırarak sizinle müşerref olmayı bahşettiğiniz için zat-ı âlilerinize en derin kalbi teşekkürlerimizi sunarız. … Papa 6. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinler Arası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde, hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik. … Kendi memleketimizde şimdiye kadar çeşitli Hıristiyan mezheblerinin liderleriyle diyalog içinde olduk. Bu naçiz gayretlerin boşa çıkmadığını âcizâne ifade etmek isteriz. Amacımız bu üç büyük dinin inananları arasında hoşgörü ve anlayış yoluyla bir kardeşlik tesis etmektir. … (M. Fethullah Gülen Rabb’in aciz kulu, 9 Şubat 1998) CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    İslâmın Hükmü: “Eğer bir Yahûdî, Hıristiyan veya bir mecûsî; bir Müslümana selâm verirse onu almakta herhangi bir beis yoktur. Lâkin “Ve Aleyke”den başka bir ifade kullanmayacaktır. Eğer bir zımmîye, tebcil (saygı) maksadıyla selâm verirse küfre girmiş olur. Çünkü kâfiri tebcil ve tazim etmek küfürdür. Eğer bir mecûsîye (kâfire) saygı niyetiyle: “Ey üstâd” dese küfre girmiş olur.”
    Hz. Peygamber (s.a.v.)’imiz: “Kim bir kavim’e benzerse; o, onlardandır.” buyurmuş, konuyu daha anlaşılır kılmak üzere başka bir hadîste şöyle buyurmuştur: “Bir kişi, başka bir kişinin ameline, yoluna ve âdetine râzı olursa; muhakkak ki o, onlardandır.”
    Haris Bin Muaviye, Medine’ye Halîfe Hz.Ömer (r.a.)’in makamına geldiğinde aralarında şöyle bir konuşma geçer:
    – Şam’da durum nasıl?
    – Allah (c.c.)’a hamd olsun, iyi.
    – İhtimal ki müşriklerle de oturup kalkıyorsunuzdur?
    – Hayır, ey müminlerin emîri.
    – Sizler, müşriklerle hemhâl olursanız, bunun neticesinde çok sürmez onlarla beraber yemek yer ve içersiniz. Onlarla oturup kalkmadığınız müddetçe dâima hayır içinde olursunuz.
    İmam-ı Rabbânî Hazretleri: “İki dîni tasdik eden, şirk ehlinden sayılır. İslâm hükümleri ile küfrü bir araya getirmeye çalışan müşriktir. Hâlbuki küfürden, şirk kokusundan uzak durmak tevhittir.”

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  14. EHLİ KİTAP VE DİĞER KAFİRLERE MUAMELEMİZ NASIL OLMALI?
    Kâfir ve müşriklere değer vermek ve onlara saygı göstermek, her zaman yasaktır. Ancak Allah (c.c.), kâfirlere iyilik etmemizi ve adaletli davranmamızı yasaklamamış ve buna izin vermiştir.
    Bunun gerekçesi hakkında İslâm âlimleri şöyle demiştir: Kâfire saygı ve değer telkin eden davranışlarda bulunmak onu inanç/inkârındaki ölümcül hatasını anlamaktan alıkoyar ve kendi âdi i’tikadına devamla küfründe derinleşmesini sağlar. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Bu ise ona sapıklığında aynen yardımcı olmak ve hidâyetini güçleştirmektir. Ancak kâfirler, mü’minlerin kendilerine karşı bu tür sevgi ve saygı hissettirmeyen davranışlarının sebebini böyle bilmelidirler. Yâni anlamalılar ki, Müslümanlar i’tikadımızdaki şirkten ötürü bize karşı soğuk ve mesafelidirler; yoksa kendi aralarındaki tutumları gösteriyor ki aslında çok sevecen, cana yakın ve yardımseverdirler. Evet, mü’minlerin soğukluğunu hissedip sebebini böyle bilmeliler ki kabahatlerinin farkına varsınlar ve küfürden vazgeçip îmân etmek yolunu tutsunlar. “Müslümanlar güzel ahlâkları ve engin hoşgörüleriyle kâfirlere örnek olup onları fiilen İslâm’a özendirmeli” fikrine gelince:
    Doğrusu Müslümanlar kendi aralarında şefkat, hürmet ve yardımlaşma ile kâfirleri İslâm dairesi içine girmeye özendirmelidir. Yoksa bugün yapılmakta olan küfür ehline saygı ve hoşgörüler gösterdi ki bu aksi muamele, kâfirleri İslâm’a özendirmediği gibi tersine, onların Müslümanlara karşı taşıdıkları yükseklik komplekslerini pekiştirmiştir. Kibir ve kendini beğenmek ahlâkları, kalpte bulunduğu sürece hidâyet mümkün değil; demek ki bu kibir ve ucubu kırmak gerekir.
    Fetih Sûresinin sonunda mealen :
    “Muhammed, Allah’ın elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler.”
    Tahrim Sûresi 9. âyette: “Ey Peygamber! Kâfirler ve münâfıklarla savaş, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer ne de kötüdür!” buyrulmaktadır.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  15. İSLAM’DA TEBLİĞ METODU NEDİR?
    “Sen onların dînine uyuncaya kadar ne Yahûdîler ne de Hıristiyanlar senden razı olurlar. De ki: “Doğru yol, ancak Allah (c.c.)’ın yoludur.” Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, ant olsun ki, Allah (c.c.)’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” (Bakara s. 120)
    Demek ki İslâm’ın metodu; tebliğ ve davetin, ‘Herkes olduğu yerde dursun, saygılı olsun.’ üslubu değildir. “…Hak dîni kendine dîn edinmeyen…” (Tevbe s. 29) ibaresine bakılırsa, diyalogda kendi hâllerinde kalmaya veya bir kısmını değiştirmeye müsamaha yoktur. Zorlamayan, hileden uzak, ahlâki bir tebliğ ve davet, onun prensiplerindendir. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Tebliğ ve davetin nasıl olacağı hususunda Cenab-ı Hakk “Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır yahut korkar.” (Tâha s.44) buyuruyor.
    Musa (a.s.)’, Firavun’a yumuşak söz söylemekle emrolunduğuna göre; bizlerin de tebliğ ve davet yaparken buna uyması gerekir. Nitekim yüce Allah “İnsanlara güzellikle söz söyleyin” (Bakara s. 83) buyurmaktadır.
    Ehl-i Kitap Meselesi İle İlgili Sorulara, Diyanet İşleri Başkanlığının Verdiği Cevaplar
    Diyanet İşleri Başkanlığına yazılı olarak sorulan bazı sorular ve Diyanet İşleri Baş-kanlığının bu sorulara verdiği cevaplar:
    Soru 1: Hıristiyan Müslüman (İsevi Müslüman) tanımlaması, İslâmî literatürde olan bir kavram mıdır?
    Cevap 1: Hıristiyan ya da İsevi Müslüman tanımlaması uygun değildir. Bir kişi, ya Müslümandır ya da değildir. Bu, dün böyle olduğu gibi bugün de böyledir.
    Soru 2: Böyle bir tanımlama, Kur’ân-ı Kerîm’e ve Hz.Muhammed (s.a.v.)’in sünnetine uygun mudur?
    Cevap 2: Kutsal Kitaplar; yâni Tevrat, Zebûr, İncil ve Kur’ân aynı ilâhî kaynaktan yâni Allah (c.c.) tarafından gönderilmiştir. Ama diğer dîn mensupları, kitaplarını tahrif etmişlerdir. Ancak bunların içerisindeki her bilgi, yanlış anlamına gelmemektedir. Özellikle peygamber kıssaları arasında pekçok benzerlikler bulunmaktadır.
    İbrâhim Peygamber (a.s.)’in hayat hikâyesinde de benzerlikler mevcuttur. Hz.İbrâhim (a.s.)’e, Abraham veya İbrâhim denmesi o kadar da önemli değildir. Nasıl Hz.Fatıma (r. anhâ) için, biz toplum olarak Fatma ya da Fadime diyorsak, o dilde de Abraham denmesi çok normaldir. Tevrat’ta anlatılan Abraham ile Kur’ân’da anlatılan İbrâhim aynı kişidir.
    Soru 3: “İbrâhimî Dînler” kavramının İslâm ilâhîyatı açısından da dinler târihi açısından da yanlış bir tanımlama olduğu görüşü, dîni açıdan doğru mudur?
    Cevap 3: Kur’ân’da, “İbrâhimî Dînler” ifadesi kullanılmamaktadır. Fakat “İbrâhim’in Dîni” ifadesi kullanılmaktadır. Bu ikisi arasında da fark vardır. İbrâhim’in insanlara tebliğ etmiş olduğu dîn, İbrâhimî dînler ile Hz. İbrâhim (a.s.)’den sonra gönderilen, aslında hepsinin ismi İslâm olan; fakat daha sonra insanlar tarafından isimleri bile değiştirilen Hıristiyanlık, Yahûdîlik ve Hz.Muhammed (s.a.v.)’in tebliğ etmiş olduğu İslâm kastedilmektedir
    Soru 4: Bu değerlendirmeler ışığında, Medine Vesikası, İslâm târihi açısından bir diyalog faaliyeti olarak kabul edilebilir mi?.
    Cevap 4: Hem Medine Vesikası hem Necran Hıristiyanları ile yapılan görüşmeler ve hem de Hudeybiye Mûsalahası, o günün şartlarında zorunlu olarak ortaya çıkmış ve gereği yapılmış olan olaylardır.
    Bunlar bir şekilde diyalog faaliyeti olarak adlandırılabilirse de bunları, bugün ile bu şekilde ilişkilendirip dinler arası diyalog faaliyeti olarak görmek pek isabetli olmasa gerektir.
    Diyanet İşleri Başkanlığı

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  16. FETHULLAH GÜLEN’İN FİKRÎ REFERANSI: SAİD NURSİ

    Bugün ayrı bir kol, hatta ilgisiz bir yeni oluşum gibi gösterilmek istenen F. Gülen ve cemantine ait zihniyetin temeli de S. Nursi’ye bağlanmak durumundadır. F. Gülen de S. Nursi ile Hz. Peygamber (s.a.v.) arasını birleştiren bir mu’cizat çizgisi kurmuştur. (!) Fethullah Gülen şöyle der: ‘Benim meseleler, ‘Bediüzzaman’ı okuduktan sonra benim için çok daha inandırıcı olmuştur… Efendimizin (s.a.v) insanlık çapında yaptığı şeyleri ister mucizatıyla ister reşhalarla Bediüzzaman’da gördüğüm zaman kendi kendime şöyle dedim: Demek ki ben şimdiye kadar uzaktan bakıyormuşum, uzaktan bana göz kırpan o yıldızlar, neredeyse çocukların ellerini uzatıp yıldızları avlamaya çalışması gibi şimdi benim avlayabileceğim ufka girdi.’1
    Bugün dinlerarası diyaloga, müslüman taraftan neden S. Nursi’nin çok önemli bir kaynak ve dayanak teşkil ettiği, dinlerarası diyalogla neden en fazla bu cemaatin ilgilendiği, proje, plan ve programlarını neden buna göre düzenledikleri rahatlıkla anlaşılmaktadır.2
    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Hakan Yavuz ve John Esposito’nun birlikte edit edip yayına hazırladıkları  Turkish Islam and the Secular State: the Gülen Movement. Introduction: Islam in Turkey: Retreat from the Secular Path  adlı kitabın ikinci bölümünde, The Gulen Movement: The Turkish Puritans, Yavuz, daha spesifik olarak Hizmet Hareketi’ne odaklanmıştır.

    Hizmet Hareketi ile Said Nursi’nin öncülüğünü yapmış olduğu Nur Hareketi arasında köklü ideolojik bağlar kuran, benzerlikler tespit eden Hakan Yavuz, Hizmet Hareketi’ni Neo-Nur Hareketi olarak adlandırıyor. Yavuz, Fethullah Gülen’in tedricen kendi hareketini formalize ettiği süreçte, özellikle de 1970’lerdeki ilk dönemlerde, Said Nursi’nin hizmet metodundan ve pek çok yenilikçi düşüncesinden etkilendiğinin altını çizmekte; dolayısıyla Gülen’in Said Nursi’ye manen ve ilmen medyun olduğunu belirtmektedir.

    Hakan Yavuz’a göre Nur Hareketi dindarlararası diyalog etkinliklerini gerçekleştiren öncü bir harekettir. Nur Hareketi siyasal İslam’ı merkeze alan bir hareket olmadığından sadece müslüman toplumlara odaklanmaz, her kesimle ilişkilerini sürdürür; hatta farklı dini telakki ve kültürlerin birbirine yakınlaşmasını, birbirini daha iyi anlamasını dünya barışı ve huzuru için gereki addeder.

    Nitekim Nursi, henüz hayattayken Papa’ya bir mektup göndermiş ve 1950’lerde, inançlı kesimler için ciddi bir tehdit unsuru olarak algılanan komünizme karşı Vatikan’la birlikte mücadele etme teklifi götürmüştür. Aynı şekilde Gülen de, bizzat Papa 2. John Paul ile 1998’de görüşerek dünya genelinde dindar kesimler arasında diyalog etkinliklerinin öncülerinden biri haline gelmistir.

    Gülen’in zamanında kimi dini kesimlerce tenkit edilen bu görüşmesinin anlamı ve önemi bugünkü bağlamda daha iyi anlaşılabilmektedir. Bu minvalde eklemek gerekir ki, Gülen, Batı ülkelerinde yaşayan müslümanların, yaşadıkları toplumlara  entegrasyonunu teşvik eder, o ülkelerin yasalarına tam bir şekilde uyulmasını gerekli görür. Hatta Batı’da yaşayan müslümanların durumu tartışmasını bir adım öteye götürüp, entegrasyon, asimilasyon, isolasyon mülahazalarının ötesinde, müslümanların yaşadıkları Batı ülkelerinin aktif birer vatandaşları ve bireyleri haline gelmesini tavsiye ederek, konuyu kontrubisyon (üreterek katkı sağlama) bağlamında ele alır.

    Said Nursi, talebelerinin bir araya gelerek, Risaleler’i  teksir ettikleri, okudukları ve sohbetlere yeni kimseleri davet ettikleri dersane fikrini, Gülen daha da büyütmüştür ve Işık Evleri konseptini geliştirmiştir. Bu evler, özellikle üniversiteye giden gençler için barınma yerleri de olurken Hizmet Hareketi’nin kalbinin attığı mekanlar haline gelmiştir; buralarda öğrenciler Gülen’in ve Nursi’nin kitaplarını okuyup, Gülen’in vaazlarını dinleyip izlemektedirler. Yavuz’a göre Hizmet Hareketi’nini merkezinde, Nursi’nin dersane modelinden etkilenen bu Işık Evler vardır.

    Yine aynı şekilde, hem Nursi hem Gülen, din ile bilimi, gelenek ile moderniteyi uzlaştıran bir söylem geliştirmiştir. Özellikle Gülen’in Altın Nesil konsepti, milli, insani ve manevi duygulara önem vermesinin yanında, temelde din ile bilimin izdivacını amaçlıyordu.

    Altın Nesil ile ilgili Yavuz Çobanoğlu’nun “Altın Nesil’in Peşinde: Fethullah Gülen’de Toplum, Devlet, Ahlak, Otorite” başlığı altında 2012 yılında İletişim Yayınlarınca basılan bir doktora tezi vardır. Altın Nesil konseptine daha içeriden bir bakış da İbrahim Canan’ın Fethulah Gülen’de Sünnet Anlayışı adlı kitapta vardır. Bu iki çalışmaya göre de genel itibariyle, Gülen’in amacı modern bir müslüman, güzel ahlaklı ve çalışkan insan yetiştirmektir.3

    1 Mehmet Gündem, Fetlutllah Gülen’le 11 Gün

    2 Dinlerarası Diyalog İhaneti, Prof. Dr. Yümni Sezen

    3 Hakan Yavuz, Turkish, 12, 98

  17. HAYRETTİN KARAMAN’IN NEBÎ (S.A.V.)’İ ARADAN ÇIKARMA GAYRETLERİ
    Hakk sözle bâtılı kast etmek sûretiyle: “Kur’ân-ı Kerîm’de ehl-i kitabla ilgili devamlı vurgulanan şey; Allah’a îmân, âhirete îmân ve amel-i sâlihtir.” “Burada ‘Peygambere îmân edin’ demiyor.” “…Kim Allah’a ve âhiret gününe (hakikaten) îmân edip sâlih amel işlerse, artık kendilerine bir korku yoktur ve onlar mahzûn olmazlar.” (Mâide s. 69) (Hayrettin Karaman, Polemik Değil Diyalog s. 37) diyenlere verilecek cevap nedir?
    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Makbul îmânın bütün unsurlarının ayrı ayrı sayılmadığı genel mânâlı âyetlerde, “Zikru’l-cüz irâdetu’l-kül”. Yâni “parçadan bahsederek bütünü kastetmek” tarzı bir anlatım bulunduğunu, hem de Allah (c.c.)’a ve âhirete gereği gibi îmânın, Nebî (s.a.v.)’yi tasdik etmeden ve Kur’ân’ın ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kılavuzluğu olmadan mümkün olamayacağını bilmek gerekir.

    Böyle âyetlerde “Bu iki başlık dışındaki hususlara îmân edilmese de olur.” sonucunu çıkarmak; Kur’ân’ın asla onaylamayacağı bir neticelendirmedir. İ’tikad umdelerinin tamamına îmân etmekle birlikte sadece peygamberlerin bir kısmına îmân etmeyenler hakkında, “gerçek kâfirler” (Nisa s. 151) ifadesini kullanmış olan Kur’ân‘ın; Kur’ân’a, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e [hatta Yahûdîler bağlamında Hz. Mûsa (a.s)’dan sonra gelmiş peygamberlerin hiç birisine], meleklere… inanmayanların îmân iddiasını geçerli saydığını söylemek ve üstelik bunu “Kur’ân’ın gereği” olarak yapmak son derece yersizdir.

    Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

     “Kimin son sözü, « لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ» olursa cennete girer.” buyurmuşlardır. (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 15-16/3116; Ahmed, V, 247; Hâkim, I, 503. Krş. Buhârî, Cenâiz, 1)

    Şârihlerin beyânına göre, bu hadisten murâd, “Lâ ilâhe illallâh” sözü ve onun ayrılmaz parçası olan “Muhammedün Rasûlullâh” ilâvesidir. İkisini birlikte söylemek îcâb eder. Bu hadiste ve benzer diğer hadislerde sadece “Lâ ilâhe illallâh” söylenir, ancak ikisi birden kastedilir. “Lâ ilâhe illallâh” sözü şerʻan, kelime-i şehâdetin ikisini de kastederek söylenilen bir alem olmuştur. (Azîmâbâdî, Avnü’l-Maʻbûd, Beyrut 1415, VIII, 267-268)

    Büyük Osmanlı âlimi Ahmed Naîm Efendi şöyle buyurur:

    “Lâ ilâhe illallâh” kelime-i tayyibesi “Muhammedün rasûlullâh” cümlesini de gerektirdiği ve bu iki cümleye toptan alem gibi olduğu için yalnız bu kadar ile iktifâ edilmiştir. Yoksa Peygamber Efendimiz’in risâletini tasdik etmeksizin cehennemden kurtuluşun mümkün olmadığı katʻî naslarla sabit ve malumdur. (Ahmed Naîm Efendi,Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, Ankara 1987, I, 52)

    Nitekim diğer bir hadîs-i şeriflerinde Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

    “İslâm beş esas üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed (s.a.v)’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, hacca gitmek ve Ramazan orucunu tutmak.” (Buhârî, Îmân, 2; Tefsîr, 2/30; Müslim, Îmân, 19-22)

    Diğer taraftan Peygamber Efendimiz (s.a.v), “İnsanlar «Allah’tan başka ilah yoktur» diyene kadar kendileriyle savaşmakla emrolundum. Bunu söyledikleri, bizim kıldığımız namazı kıldıkları, bizim kıblemize yöneldikleri ve hayvan kesiminde bizim gibi davrandıkları zaman (bir haksızlık yapıp mağdur duruma düşürdükleri kimselerin) kan ve mal hakkı müstesna olmak üzere kanları ve malları bize haram olur. Onların (bizce malum olmayan ahvallerinden dolayı) hesapları ise Allah’a aittir” buyurmuştur. (Buhârî, Salât, 28)

    Şârihlerin de beyan ettiği veçhile burada insanların “Lâ ilâhe illallâh” demesinin kâfî görülmemesi, imanın icabının fiilen yerine getirilmesinin gerekliliğindendir.

    “Kelime-i Tevhid”in söylenmesinin ardından “namaz”, “kıbleye yönelmek” ve “hayvan kesimi”nden ibaret üç hususun zikredilmesi, bir kısım ulema tarafından şöyle izah ediliyor: Bir kimse “Kelime-i Tevhid”i söylediği zaman Ehl-i Kitab’ın muvahhidleri gibi olur. Yani nasıl ki İslam’ın başlangıcında Ehl-i Kitab’a mensup -Necâşî vd. gibi- muvahhid kitâbîler vardı ve onlar da İslam’ın çağrısını duyduklarında iman etmekle yükümlü idiler, işte İslam’ın çağrısını işittiğinde “Lâ ilâhe illallâh” diyen sair herhangi bir kimse de hükmen onlar gibi olur. Ehl-i Kitab’ın salatı (duası) gibi salat etmek, onlar gibi Kâbe dışında bir kıbleye yönelmek ve hayvan kesiminde onlar gibi davranmak yeterli olmaz. Bu amelleri de “Müslüman” gibi yapmak zorundadır. Salatı bizim gibi rükûlu ve secdeli kılmalı, bizim kıblemize yönelmeli ve hayvan kesiminde bizim riayet ettiğimiz kâidelere riayet etmelidir. (Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, I, 497)

    Hadiste “Muhammedun Rasûlullâh” kısmının tasrihen zikredilmemiş olmasının izahı da burada yatmaktadır. Zira yukarıdaki fiillerin gerekli şekilde icrâ edilmesi, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in peygamberliğini, dolayısıyla Sünnet’in bağlayıcılığını ikrar olmadan mümkün değildir. Bir diğer ifadeyle, mezkûr fiillerin lâyıkı veçhile yapılması, Hz. Peygamber (s.a.v)’e imanı da tazammun eder. Dolayısıyla bu sûretle “Peygamber’e iman” şartı, fiilî olarak yerine getirilmiş olmaktadır. (el-Aynî, Umdetu’l-Karî, IV, 127)

    NOT: Sitemizin sağ sekmelerinde Hayrettin Karaman hakkında ayrıntılı bilgi mevcuttur.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  18. HZ. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN OLMADIĞI YERDE İSLAM’DAN SÖZ EDİLEMEZ!

    Nebî (s.a.v.)’nin risaletini kabul etmeden kurtuluş mümkün müdür?
    “Gönderilen peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene îmân etti, mü’minler de îmân ettiler. Onlardan her biri; Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına, resûllerine îmân ettiler. (Biz de onun için) Allah’ın resûllerinden hiçbirini ayırmayız (hepsine inanırız). Onlar: “İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, mağfiretini niyaz ederiz. Dönüş ancak sanadır.” dediler.” (Bakara, 285) CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Peygamberler arasında ayrım yapmanın manâsı, onların bazılarına inanıp bazılarına inanmamaktır. Nitekim Allahü Teâlâ başka bir âyette bunu şöyle açıklar: “Allah’ı ve resûllerini inkâr edenler ve (inanma hususunda) Allah ile resûllerini birbirinden ayırıp ‘Bir kısmına îmân ederiz ama bir kısmına inanmayız.’ diyenler ve bunlar (îmân ile küfür) arasında bir yol tutmak isterler.” (Nisâ, 150) Bütün müfessirlere göre bu âyet-i kerîme, Yahûdî ve Hıristiyanlar hakkında nâzil olmuştur. Çünkü peygamberlerin bir kısmını kabul edip bir kısmını reddedenler onlardır. Yahûdîler Hz. Mûsâ (a.s.)’ya îmân ederken Hz. Îsâ (a.s.) ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’i inkâr etmekte; Hıristiyanlar ise Hz. Îsâ (a.s.)’ya îmân ederken Hz. Muhammed (s.a.v.)’i reddetmektedirler. Bu yüzden Allahü Teâlâ, “İşte bunlar gerçek kâfirlerin ta kendileridir.” buyurarak onların hepsinin kâfir olduğuna hükmetmiştir.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  19. HADİS-İ ŞERİF’LERİ ÇARPITMA ÖRNEKLERİ

    “Allah’a inandım de, sonra dosdoğru ol.” hadîsinde Nebî (s.a.v.)’ye îmândan bahsedilmediğinden yola çıkarak ve “Kalbinde hardal tanesi kadar îmân olan…” “İhlâsla la ilahe illallah diyen cennete girer.” “Kim, ‘La ilahe illallahu vahdehu la şerike leh.’ derse, cennet ona vâcib olur.” vb. gibi delîllendirmelerle Nebî (s.a.v.)’ye îmânı, gerekli görmeyen zihniyete verilecek cevap nedir?
    CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    İslâm âlimleri “ihtisar” adı verilen bu gibi kısaltmaların sebebini açıklarken ‘Kim La İlahe İllallah derse cennete girer.’ hadîsini ele almışlar ve bunu: “Kim, ‘Muhammedun Resûlullah’ kavliyle birlikte bunu derse” diye yorumlamışlardır. Ancak sadece kelime-i şehâdetin birinci bölümünü söylemekle yetinmişler ve “Bundan zaten doğal olarak bu kelime-i şehâdetin ikinci bölümü de anlaşılır.” demişlerdir. Çünkü: “Muhammedun Resûlullah kesin olarak bilinmektedir, bu itibarla ayrıca zikre gerek duyulmamıştır.” Enes (r.a)’den nakledildiğine göre Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

    “«Lâ ilâhe illallâh» deyip de kalbinde bir arpa ağırlığınca hayır (yani îman) bulunan kişi Cehennem’den çıkacaktır. «Lâ ilâhe illallâh» deyip de kalbinde bir buğday ağırlığınca hayır bulunan kişi Cehennem’den çıkacaktır. «Lâ ilâhe illallâh» deyip de kalbinde bir zerre ağırlığınca hayır bulunan kişi Cehennem’den çıkacaktır.” (Buhârî, Îmân, 33)

    Şerh:

    Îmâm Buhârî (r.a), bu bölümde zikrettiği rivâyetlerden îmânın artıp eksildiği neticesini çıkarmaktadır. Bu görüşe katılmayanlar ise îmânın zâtında değil de sıfatlarında ve semerelerinde artıp eksilmenin olabileceğini ifade ederler.

    Şu bir hakikattir ki; “Lâ ilâhe illallah” dediği halde Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e iman etmeyen kimse Cennet’e giremez. Ancak, “Lâ ilâhe illallâh” kelime-i tayyibesi “Muhammedün rasûlullâh” cümlesini de gerektirdiği ve bu iki cümleye toptan alem gibi olduğu için bu hadîs-i şerifte yalnız bu kadarıyla iktifâ edilmiştir. Yoksa Peygamber Efendimiz’in risâletini tasdik etmeksizin Cehennem’den kurtuluşun mümkün olmadığı katʻî naslarla sâbit ve mâlumdur. (Ahmed Naîm Efendi, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, I, 52)

    Kur’an-ı Kerîm’de Allah ve Rasûlü dâimâ birlikte zikredilir. Misal olarak şu âyet-i kerimelere bakalım:(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbî olunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece affedici ve merhamet sahibidir. De ki: Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” (Âl-i İmrân, 31-32)

    “Kim Rasûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, (şunu bil ki) Biz seni onların üzerine gözcü göndermedik!” (en-Nisâ, 80)

    Cenâb-ı Hak, ayırım yapmadan bütün peygamberlere îman etmeyi şart koşmuştur:

    “Allah’ı ve peygamberlerini inkâr eden, (inanma husûsunda) Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyip «Bir kısmına iman ederiz ama bir kısmına inanmayız» diyen ve böylece iman ile küfür arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu; işte onlar gerçek kâfirlerin tâ kendileridir. Biz kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” (en-Nisâ, 150-151)

    Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

    “Muhammed’in nefsini kudret eliyle tutan zâta yemîn ederim ki, bu ümmetten her kim -yahudî olsun, hristiyan olsun- beni işitir, sonra da bana gönderilenlere (risâletime) inanmadan ölecek olursa mutlaka Cehennem ehlinden olur.” (Müslim, İman, 240)

    Kur’ân-ı Kerîm baştan sona kadar, Hz. Muhammed (s.a.v.)’e îmân edip uymayı emretmiştir. Bu konuda bazı âyet-i kerîme mealleri şöyledir: “Kim Allah’a ve Resûlüne îmân etmezse şüphesiz biz, kâfirler için çılgın bir ateş hazırlamışızdır.” (Fetih s. 13)
    “Çünkü böyle davranırsanız, Allah işlerinizi düzeltir ve günahlarınızı bağışlar. Kim Allah ve Resûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” (Ahzâb s. 71)
    “Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir kadın ve erkeğe o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzâb s. 36) Hz. Peygamber (s.a.v.) de Kur’ân-ı Kerîm’i açıklayarak, îmânı şu şekilde tarif etmiştir: “İmân; Allah ‘a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, âhiret gününe (yâni cennete, cehenneme, hesaba, mizana), kadere, hayrın ve şerrin Allah (c.c.)’tan olduğuna, ölüme, öldükten sonra dirilmeye inanmaktır.” (Buhâri, Müslim, Nesai)
    Hz. Peygamber (s.a.v.), bu konuda bazı hadîs-i şerîflerde şöyle buyurmuştur: “Allah (c.c.)’tan başka ilah olmadığına ve benim de O’nun kulu ve Resûlü olduğuma şehadet eden, cennete girer.” (Deylemi)
    “Allah (c.c.)’ın Rabb, benim de peygamber olduğuma kesin olarak inanana, cehennem haram olur.” (Hâkim) “Beni duyup da îmân etmeyen Yahûdî ve Hıristiyan (ve diğer kâfirler) elbette cehenneme girecektir.” (Hâkim) “Cennete, sadece Müslüman olan girer.” (Buhâri, Müslim) ‘La ilahe illallah’demekle kast edilen, “Şehâdeteyn”dir.
    Nitekim Buhâri’nin ‘İlim’ bölümünde rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte Hz. Peygamber (s.a.v.), şöyle buyurmuştur: “Herhangi bir kimse, kalbinden, gâyet doğru ve samimi olarak, Allah (c.c.)’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed (s.a.v.)’in de Allah’ın Resûlü olduğuna şahitlikte bulunursa Allah (c.c.) o kimseyi cehennem ateşine haram kılar.”
    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  20. İBRAHİMÎ DİNLER ALDATMACASI

    Günümüzde “İbrâhimî Dînler” şeklindeki bir tasnifle İslâm ile diğerlerini aynı statüye koymak mümkün müdür?
    “İbrâhim, ne Yahûdî ne de Hıristiyan idi; fakat o, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman idi ve müşriklerden de değildi. İnsanların İbrâhim’e en yakın olanı, ona uyanlar, şu Nebî ve (O’na) îmân edenlerdir. Allah, mü’minlerin dostudur.” (Âl-i İmran s. 67-68) CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Kur’ân; dînlerin (!) öz olarak aynı olduğunu söylemenin aksine, asıl problemin özden kaynaklandığını, Yahûdîlik ve Hıristiyanlık’ın öz olarak tahrif edildiğini ortaya koymaktadır. “Artık büyük azâb o kimseleredir ki, kendi elleriyle Tevrat’ı yazarlar sonra biraz para almak için: “Bu, Allâh tarafındandır.” derler. Ellerinin yazdıkları yüzünden büyük azâb onlara; kazanmakta oldukları günah yüzünden yazıklar olsun onlara…” (Bakara s.79) Bu durumda Yahûdîlik ve Hıristiyanlık; fıtratın, târihin ve aklın inkâr edilmiş hâlidir.

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  21. EHL-İ KİTAP MESELESİ
    Yahûdî ve Hıristiyanların inanç yönünden hükümleri nedir?
    Kur’ân-ı Kerîm’de, ehl-i kitabın kâfir olduğunu bildiren âyet-i kerîmelerden bazıları şöyledir: “Ehl-i kitap ve müşriklerden olan İslâm’ı kabul etmeyen münkirler, ebedî olarak ateşe girerler. İşte onlar, halkın en şerlileridir.” (Beyyine s. 6) CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    “Yahudiler ve Hıristiyanlar Müslümanlara: Yahudi ya da Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız, dediler. De ki (onlara): Bilakis biz, hanîf olarak (dosdoğru) yaşamış olan İbrâhim’in dînine uyarız. O, müşriklerden değildi.” (Bakara s. 135)
    “(Ehl-i kitap): “Yahudi ve Hıristiyanlar hariç hiç kimse cennete girmeyecek.” dediler. O iddia, onların kuruntusudur. Sen de onlara de ki: Eğer sahiden doğru söylüyorsanız delîlinizi getirin.” (Bakara s. 111)
    “Yahudiler; Uzeyr, Allah’ın oğludur, dediler. Hıristiyanlar da Mesîh (Îsâ), Allah’ın oğludur, dediler. Bu, onların ağızlarıylarında geveledikleri sözlerdir. (Sözlerini) daha önce kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah (c.c.) onları kahretsin! Nasıl da (haktan bâtıla) döndürülüyorlar!” (Tevbe s. 30)
    İmâm Müslim Sahîh’inde, Ebû Hureyre (r.a.)’den şu hadîsi rivâyet ediyor: “Muhammed’in nefsi elinde olana yemin ederim ki, Yahûdî olsun, Hıristiyan olsun, bu ümmetten beni duyup da getirdiğim Kitab’a îmân etmeden ölen kimse mutlaka cehennemlik olur.” (Müslim)
    Ehl-i kitabın Müslüman olması, yalnızca kelime-i şahâdet getirmekle gerçekleşmez; bilakis, bununla beraber İslâm’ın sembol ve şiârı olan bazı amelleri (cemaatle namâz, ezan gibi) işlemeleri gerekir. Çünkü bunlar, İslâm dînine mahsus özelliklerdir. Ayrıca da eski dinlerinden (Yahûdîlik, Hıristiyanlık) vazgeçtiklerini ilan etmeleri gerekir.

    Ehl-i Kitap İle Müşrik Farkı Dünyaya Hastır

    Kaffâl şöyle demiştir: “Bu ifade, “Ehl-i kitap için, her nekadar dünyada kadınlarıyla evlenme ve kestiklerinin mubah olması gibi bir meziyetleri var ise de bu durum, âhiret halleri ile oradaki mükâfaat ve ceza hususunda, müşriklerle onları birbirinden ayırmamaktadır. Bilakis Allah’ı inkâr eden herkesin dünyada yaptığı amelleri boşa çıkar ve o kimse âhirette kesinlikle hiçbir mutluluk ve saadete ulaşamaz” manasındadır.”

    Ehl-i Kitap Vasfının Devam Edip Etmemesi

    Fakîhlerin bir çoğu şöyle der: “Kur’ân nâzif olmadan önce, Tevrat ve İncil’e göre amel eden ehl-i kitabın kadınlarının nikahı helâldir. Bunun delili, “Sizden önce kendilerine kitap verilenlerin hür ve İffetti kadınları…” âyetidir. Bu âyetteki “Sizden önce” ifadesi, Kur’ân nazil olduktan sonra, önceki kitaplarına göre amel etmeye devam edenlerin, EHL-İ KİTAP hükmünden çıkmış olacaklarına delâlet eder.

    Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 8/482

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  22. TEVRAT VE İNCİL’İN DURUMU

    Günümüzde muharref Tevrat ve İncil’den istifade edilebilir mi? Bunlara yapılan ilaveler nelerdir?
    Tevrat ve İncil’in tahrif edildiği ve bugün Tevrat ve İncil adıyla elde bulunan kitapların, Hz. Mûsa (a.s.) ve Hz. Îsâ (a.s.)’ya (ikisine de selam olsun) indirilen kitaplar olmadığı herkesin mâlumudur. Bu söylediğimizin en açık delîli; bugün eldeki Tevrat’ta Hz. Mûsa (a.s.)’nın vefatı, nereye gömüldüğü gibi hususların yer alıyor olmasıdır. (Tevrat/Tesniye, 6/34 vd.) Ayrıca bugün elde bulunan iki ayrı Tevrat nüshası (“Yahûdî Tevratı” ve “Samiri Tevratı”) arasında 6 bin civarında farklılık bulunduğu gerçeği de bu söylediğimizi doğrulayan bir başka husustur. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Bu tahrif edilmiş kitaplara sokulmuş bazı sözler şunlardır:
    “O gece de babalarına şarap içirdiler ve küçük kız, babasıyla yattı. Ama Lut, yatıp kalktığının farkında değildi. 36. Böylece Lut’un iki kızı da öz babalarından hamile kaldı.” (Kitab-ı Mukaddes, Yaradılış Bölümü 19/30-36)
    “–Artık sana Yâ’kûb değil; İsrâîl (Yahûdîlerce: Tanrı ile güreşen) denecek. Çünkü sen, Allah ile ve insanlarla uğraşıp yendin!” der. (Tekvîn, 32/22-32)
    Tevrât’ta anlatıldığına göre bu güreş esnâsında Yâ’kûb’un uyluk kemiği incinmiştir. Bu nedenle Yahûdîler, bugün bile uyluk kemiğinin üzerindeki siniri yemezler.
    Tevrât’taki güreş hâdisesinin ardından:
    “Mûsâ: ‘Tanrı’yı yüz yüze gördüm ve canım sağ kaldı.’ dedi.” (Tekvîn, 32/30) ibâresi, te’vîlin mümkün olmayacağını ifâde eder.
    Günümüzde Hıristiyan dünyası tarafından resmen kabul edilen dört İncil nüshası arasındaki farklılıklar bir yana, 325 yılında İznik’te konsil toplanana kadar Hıristiyanların elinde 360 farklı İncil nüshasının mevcut olması: İncil adıyla elde bulunan kitapların Hz. Îsâ (a.s.)’ya indirilen İncil-i Şerîf ile ilgisinin bulunmadığını bâriz bir şekilde göstermektedir.
    Bu hususta Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Ey Ömer! Allah’a yemin ederim ki ben size apaçık bir kitap getirdim. Onlara (ehl-i kitaba) bir şey sormayın. Olur ki size hakkı söylerler de (kendilerine güvenmediğiniz için) yalanlarsınız veya size bâtıl bir söz söylerler ve siz de (hak olabilir düşüncesiyle) tasdik edersiniz. Canımı elinde bulundurana yemin olsun ki, eğer Mûsa (a.s.) şu anda hayatta olsaydı, bana tâbi olmaktan başka bir şey yapması helal olmazdı.”

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  23. ZAMAN GAZETESİ YAZARI AHMET ŞAHİN’İN AMENTÜDE İTTİFAK YALANI

    “Ehl-i kitap ile Âmentüde (îmân esaslarında) ittifakımız vardır.” (Zaman gazetesi, 17.04.2000) denmektedir. Buna karşın Hıristiyan ve Yahûdîler ile akaid konusunda ne gibi farklılıklarımız vardır?
    “Amentü” esaslarını tek tek ele alalım:
    1. Allah (c.c.)’a îmân ve Tevhid konusundadır. İslâm, Tevhid dînidir; Hıristiyanlık, Teslis yâni “Baba-oğul-kutsal ruh” dînidir. Hıristiyanlar Hz.Îsâ (a.s.)’yı Tanrı, Allah (c.c.)’ın oğlu olarak kabul eder. Yahûdîler de Hz. Üzeyr (a.s.)’e Allah (c.c.)’ın oğludur der. Tevhid ve Teslis, kesinlikle birbiriyle bağdaşmayan ve uyuşmayan iki zıt inançtır. Ayrıca onlar, Tanrı gökte derler; biz Müslümanlar ise, Allah (c.c.)’ın, mekândan münezzeh olduğuna inanırız. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    2. Meleklere îmân konusundadır. Onlar melekleri dişi olarak görürler; biz Müslümanlar ise, meleklerde erkeklik-dişilik olmadığına inanırız.

    1. Kitaplara îmân konusundadır. Biz Müslümanlar, bütün kitaplara ve Allah (c.c.)’ın, Tevrat ve İncil adıyla iki kutsal kitap gönderdiğine îmân ederiz. Lâkin bu kitapların orijinal ilâhî metinleri ve nüshaları kaybolmuş, sonradan insanlar tarafından tahrif edilmiştir. Yahûdîler ve Hıristiyanlar ise Allah (c.c.)’ın, insanlığa Kur’ân-ı Kerîm adıyla kutsal bir kitap göndermiş olduğuna îmân etmezler, Kur’ân-ı Kerîm’in hak kitap olduğunu kabul etmezler ve Kur’ân-ı Kerîm’in, düzmece olduğunu iddia ederler.
    2. Peygamberlere îmân konusundadır. Biz Müslümanlar bütün Peygamberlere, Hz.Mûsa (a.s.)’ya, Hz.Îsâ (a.s.)’ya îmân eder, her ikisinin de Allah (c.c.)’ın büyük peygamberlerinden olduğuna inanırız. Yahûdî ve Hıristiyanlar ise Hz.Muhammed (s.a.v.) Efendimize îmân etmezler, Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin peygamberliğini kabul etmezler.
    3. Âhiret inançları, Allah Resûlü (s.a.v.)’nün getirdiği şekilde bir kabir, mahşer, hesap, cennet, cehennem, rü’yetullah inancından çok uzaktır ve bu, kendi tasavvurlarından ibarettir. Mesela:
      Tevrat’ta âhiret inancının yer almadığı görüşü olduğu gibi, Hıristiyanlıkta da insanları hesaba çekecek olan Zât; onların yaratıcısı olan Allah (c.c.) değil de diğer insanlar gibi Allah (c.c.) tarafından yaratılmış biri olan Mesih’tir. Muharref İncil’de kıyâmet gününde Mesih’in insanları hesaba çekeceği şöyle anlatılıyor: Zîrâ Mesih’in mahkemesine hepimizin çıkması lâzımdır ki, her birimiz kendi amellerine göre -gerek hayır, gerek şer- cesedde yaptığı şeylere nâil ola”.
      Ayrıca geçmişten günümüze kadar Hıristiyanlarda hâkim olan görüş; cennette yeme, içme ve evlilik gibi cismanî zevklerin olmadığı görüşüdür. Hatta tâ Asr-ı Saadetten günümüze değin Hıristiyanlar; İslâmîyet’te cennet hayatındaki yeme, içme, evlilik hayatı, cennet hûrileri, cennette köşk ve sarayların, nehirlerin, yakut, inci vs.nin bulunması gibi hususları yadırgamış, çok defa hafife almış ve İslâm’a bir saldırı malzemesi olarak kullanmışlardır. Kader inançları da İslâm’ın getirdiklerinden çok farklıdır

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  24. MEHMET AYDIN VE DİYALOG FİTNESİ – Ali Eren
    İlâhiyatçı Bakan’ı Daha Yakından Tanımak ister misiniz?
    Geçen sayımızda, kesintisiz tam bir hükümet müddetince Diyanet’ten sorumlu Devlet Bakanlığı yapan Sayın Mehmet S. Aydın’ın sarf ettiği bazı sözleri, kitap ve sahife numarası vererek aktarmış, bu vesileyle 2002 senesinden itibaren Diyanet’imize yön veren bu Sayın Bakan’ı tanıtmaya çalışmıştık. Daha yakından bilinsin için, bu makalemizde aynı Bakan’ın başka sözlerine de yer vereceğiz.

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Bu bilgileri vermekte gayemiz, sadece bir kişiyi tanıtmak değil, aynı zamanda Diyanetimizin ve ilahiyat fakültelerimizin kimler tarafından, kimlere ve nasıl kimselere teslim edildiğini siz okuyucularımıza bildirmek böylece tarihe not düşmektir. Çünkü Sayın Aydın’ın, Diyanet’ten sorumlu Devlet Bakanlığı’ndan başka İzmir 9 Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanlığı da var.
    Sayın Bakan’ın sözlerine tekrar bir göz atalım, bakalım neler demiş, ne cevherler döktürmüş. Mâşallah Sayın Aydın’ın bilmediği hiçbir mesele yok. Her konuda konuşuyor. Çok yabancısı olduğu meselelerde bile.
    Kendisini yakından tanıyanların da çok iyi bildiği gibi, Bakan Bey’in derviş ve sûfî kimselere herhangi bir yakınlığı yok. “O kadar yok ki, Hıristiyanlara olan yakınlığı sûfîlere olan yakınlığından fazladır” demek isteriz ama kabul etmeme ihtimali olduğundan demiyoruz. Biz onun hakkında böyle demesek de o fersah fersah uzak olduğu sûfîler hakkında, onların asla kabul etmeyecekleri sözleri onlar hakkında çekinmeden söyleyebiliyor.
    Ey dervişler! Ey sûfîler! Eski Devlet Bakanı Mehmet Aydın bakın sizin hakkınızda ne diyor:
    “Bir sûfînin… bütün dinleri birbirine yakın seviyede görmesi, zaten bu bir tevhid, vahdet makamıdır.” (Diyanet İşleri Bakanlığı yayınlarından 2. Din Şûrâsı Tebliğ ve Müzakereleri, sahife: 375)
    Neymiş? Bir sûfî nice mânevî makamları geçip tevhid ve vahdet makamına ulaşınca bütün dinleri birbirine yakın seviyede görürmüş.
    Kabul edilir gibi değil!.. Bu nasıl sözdür? Bakan Bey ne yapmak istiyor?
    Bu zamanda tek geçerli dinin sadece İslam olmadığını, diğer dinlerin de İslam dinine yakın seviyede olduğunu ispat etmeye mi çalışıyor? Ve bu yanlış ve geçersiz fikre sûfîleri mi alet etmek istiyor?
    Şimdi, şu anda Bakan Bey’in kendileri hakkında böyle söylediğini okuyan her sûfînin, sinirinden ve üzüntüsünden canı burnuna geldiğini görür gibiyim. Çünkü onlar kendileri hakkında böyle bir sözü asla kabul etmezler ve bunu kendilerine hakaret kabul ederler. Sebebi de şudur:
    Kitaplarımız, “Hıristiyan ve yahudilerin kâfir olduğunda şüphe eden kâfir olur” diyor. Nerede kaldı ki bir sûfî bütün dinleri birbirine yakın seviyede görsün.
    Sûfî demek, farz ve vâcib ibâdetleri yaptığı gibi, elinden geldiği kadar nâfile ibâdetleri de yapmaya çalışan ve her gün Allah’ı zikretmeyi kendisine vazife edinen bir kul demektir. Mümkün müdür ki, böyle bir kul bütün dinleri birbirine yakın seviyede görsün!
    Çünkü Müslümanların bir yaratıcıya inanmalarının aksine, Hıristiyanlar üç ilaha inanmaktadırlar. Tevhide yani tek yaratıcıya inanmakla teslise yani üç ilaha inanmanın aynı olduğunu söylemek, “Tek Allah’a inanan da üç diyen de cennete girer” demektir ki böyle bir söz söyleyenin kâfir olacağında şüphe yoktur. Dolayısıyla sûfî olsun olmasın, herhangi bir müslümanın “bütün dinleri birbirine yakın seviyede gördüğünü” söylemek, en hafif tabiriyle iftiradır.
    Hem iftiradır hem de Müslüman olsun olmasın, muhataplarını kandırmaktır.
    İşte bir dönem, (2002 senesinden itibaren senelerce) Diyanet teşkilatı kendisine teslim edilen Devlet Bakanı Sayın Mehmet S. Aydın bunu yapan bir kimsedir.
    Ancak!
    Yanlış anlaşılmaması ricasıyla hatırlatmak isteriz ki, kendisinden bahsettiğimiz Bakan, siyasî bir şahsiyet olsa da, onu bakan yapan şahıs siyasî bir partinin genel başkanı ve Başbakan olsa da, biz meseleyi siyâsî çerçevede değil, -görüldüğü gibi- dinî çerçevede ele alıyor ve tenkidimizi o yönde yapıyoruz. İşin siyâsî ciheti yani bahsettiğimiz zatın bakan yapılmasının siyaseten doğru veya yanlış olması ise bu makâlenin konusu dışındadır.
    Bu düşüncelerle Sayın Bakan’ı dinlemeye devam edelim. İlâhiyat profesörü bakanımız, dinin nasıl olması gerektiği sanki insanlara ihale edilmiş gibi ve insanlar nasıl düşünürlerse din öyle olacakmış gibi konuşuyor. Diyor ki:
    “… meselâ Mu’tezilenin Allah hakkındaki düşünmesi normal değil midir?”
    Şimdi bu söze “Evet normal değildir” diye cevap verecek olursanız, yersiz konuşmuş olursunuz. Çünkü kendileri “normal değil midir?” derken “Normaldir” demek istiyor. Yoksa size soru sorup cevabını da sizden bekliyor değil. Aksine, “Mu’tezilenin Allah hakkındaki anormal itikadına” Müslümanların itiraz etmesine itiraz ediyor ve Mu’tezilenin Allah hakkındaki anormal itikadına itiraz edilmesin istiyor. Zaten bu düşüncesini açıkça dile getirmekten de çekinmiyor:
    “Yani din konusunda insanlar eğer düşünme ve bilme gücüne sahiplerse, farklı düşünmeleri ve onların farklı şeyler söylemeleri de normaldir.”
    Evet, ona göre insanların farklı şeyler söylemeleri normaldir, itiraz edilmemesi icap eder.
    Arzusu böyle olmakla beraber, o zaman henüz bakan olmadığı için Diyanet’ten de çekiniyor. Diyanet’in, hatalar karşısında susmayacağını ve itiraz edeceğini düşünüyor. “Hata yapmamamız lâzım” demesi gerekirken demiyor da, Diyanet’in hatalara itirazını engellemeye çalışıyor. Diyor ki:
    “Bence Diyanet İşleri Başkanımız bu konuda yapabileceğimiz yani hata yapsak bile o hataları yapmamıza izin versin. …..Dinî alanlarda farklı düşünme, farklı konuşma, farklı fikirler üretme özgürlüğüne sahiptir insanlar. ….bunu sınırlama yoluna gidilmemeli.” (Aynı eser, sa: 708)
    Görüldüğü gibi, Bakan Bey’in derdi düşüncesi ille de dini yanlış ve hatalara ses çıkarılmayıp izin verilmesi.
    “İnsanlara doğruları öğretmek için çalışılmalı, yanlışlara ve hatalara düşmemeleri için gayret edilmeli” sözünü kurt mu yedi de böyle konuşmaktan köşe bucak kaçıyor Mehmet Bey?
    Anlaşılır gibi değil! Çünkü böyle bir tavır, insanları yanlışlara yönlendirmeyi kendine gaye edinenlerde görülür…
    Değerli okuyucular!
    İslam fıkhına göre bir Müslümanın, Hıristiyan veya Yahudi bir kadınla evlenmesi câizdir. Ancak, Hıristiyan veya Yahudi bir kadın, bir Müslümanla evlense bile, Müslüman olmadıkça cehenneme gitmekten kurtulamaz. Bir Müslümanla evlenmiş olması kendisini kurtarmaz. İslam inancı budur.
    Sayın Aydın, İslamın bu hükmünü içine sindirememiş mi ki, 1993 veya 1994’te Brüksel Molembek’te yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu:
    “Benim babam bir Müslüman olarak Hıristiyan bir kadınla evlenecek. Ondan ben dünyaya geleceğim. Ben Müslüman babanın Müslüman çocuğu olarak cennete gideceğim, benim annem cehenneme gidecek öyle mi?”
    Fî tarihinde, başka bir ilahiyat profesörü olan Etem Ruhi Fığlalı, beraberinde Mehmet Aydın’ın da bulunduğu bir televizyon programında şöyle demişti:
    “Kur’an bundan 1400 sene öncesinin şartlarına göre gelmiştir.”
    Mehmet Aydın da onu hemen tasdik ederek şöyle dedi:
    “Haklısın; meselâ ben kızıma mirasta kadınların haklarının erkeklerin yarısı olduğunu nasıl anlatırım!”
    Başka bir televizyon programında da şöyle diyordu:
    “Kur’an, Yahudi ve Hıristiyanlarla dost olmamamızı söylüyor. Şimdi ben bu şartlarda nasıl dost olmayayım?”
    Şimdi bu söz, “Kur’an’ın bu emrini uygulamak mümkün değil” demek değilse nedir?
    Sayın Bakan’a, dini dostlukla siyasi dostluğun aynı olmadığını, İslamın, Hıristiyan ve Yahudileri kalben sevmeyi yasakladığını, siyâsî münasebetleri ise yasaklamadığını kalkıp biz mi öğretelim?
    Değerli okuyucular!
    İman meselesi gayet nazik bir konudur. Çok basit bir meseleden veya tek bir sözden dolayı insan imandan çıkabilir. Meselâ bir kimse “İçkinin bir yudumundan ne olacak? O kadarcık içki niçin haram olsun?” dese veya “Namaz o kadar mühim mi? Olmasa da olur” deyiverse imandan çıkar. Onun için Müslümanlar iman ve inanç konusunda çok dikkatli olmalıdırlar.
    Mesele bu kadar hassas olduğu halde, Sayın Aydın bir konuşmasında (Çemberlitaş FKM, 16/4/2000) Müslümanlara bu konuda yanlış bilgi veriyor ve “Korkmayın iman kalpten kolay kolay çıkmaz” diyerek insanları lâkaydîliğe sevkediyordu…
    Sene 2000. Diyanet İşleri Başkanlığı 3-7 Mayıs tarihleri arasında, Taksim’deki The Marmara Oteli’nde bir toplantı tertip etti. Her iki Mehmet Aydın da bu toplantıda konuşmacı idiler. Birisi yukarıdan beri kendisinden bahsettiğimiz eski bakan Mehmet S. Aydın diğeri de Konya’daki İlahiyat Fakültesi’nin o zamanki dekanı Mehmet Aydın. İkisi ismen birbirinden bir “S” harfiyle ayrılıyor.
    Acaba bu toplantıda nasıl çamlar devirecekler düşüncesiyle, toplantıyı takip etmek üzere biz de oradayız. Öğle yemeğinde, Bakan Mehmet Aydın’ın İzmir’den talebesi olan Doçent Ali İhsan Yetik ile aynı masadayız. Bir taraftan yemek yiyor bir taraftan da sohbet ediyoruz. Konu Mehmet Aydın Bey’e geldi. Doçent arkadaşımıza, “Hocanız Mehmet Bey, niçin hep Hıristiyanlığı metheder ve sevdirmeye çalışır şekilde konuşuyor?” dedim. Doçent arkadaşımız bu sözümüze itiraz etti, “Mehmet Bey’i yanlış tanıyorsunuz. Onun Hıristiyanlık hakkındaki tavrı sizin bildiğiniz gibi değil” dedi ve bu iddiasında direndi. Ben de kendi kanaatımda israr ettim.
    Neyse, yemek yendi ve konuşmaları takip ekmek üzere hep beraber salona indik. Konuşmalar başladı. Masa başında konuşmacı olarak iki Mehmet Aydın var. Konu Hıristiyanlık…
    Hıristiyanlık hakkında övücü ifadeleri biri alıyor öbürüne veriyor, biri alıyor diğerine veriyor…
    Onlar Hıristiyanlığı sevdirici bu konuşmaları yaparken, ben de bir ara Doçent Ali İhsan Bey’e dönüp “Gör işte övdüğün Mehmet Aydın’ı! Şimdi kendin de kulaklarınla duydun mu neler söylediklerini!” dercesine mânâlı mânâlı yüzüne baktım.
    Sonraları, Ali İhsan Bey’in samimi bir kardeşimiz olduğunu da anladım.
    Konuşma bitti, Ali İhsan Bey soru-cevap faslında söz aldı ve her iki Mehmet Aydın’a şu soruyu sordu:
    “Sayın hocalarım! Siz Hıristiyanlığı böyle anlatıyorsunuz. Peki bizim çocuklarımız madem Hıristiyanlık böyleymiş diyerek bu konuşmalar karşısında Hıristiyan olmak isterlerse ne olacak?”
    Bu çok yerinde ve haklı soruya ne cevap verdiler biliyor musunuz! Verdikleri cevap şu:
    “Konumuz o değil.”
    Hem Hıristiyanlığı, “Ben de mi Hıristiyan olsam ne yapsam” dedirtecek kadar öveceksiniz, hem de yukarıdaki soru sorulunca “Konumuz o değil” diye geçiştirivereceksiniz!
    Bu ne kadar samimi bir tavır(!) böyle Sayın çifte Aydın’lar?
    Değerli okuyucular!
    Şimdi sizlere Mehmet Aydın ve hempâlarının, Dinlerarası Diyalog’la insanları nasıl kandırdıklarını, konunun ileri gelenlerinden biri olan bizzat Bakan Mehmet Aydın’ın kendi sözleriyle ispat edeceğim. Bu vesileyle siz de onların, bir sözünün diğerini tutmadığını açıkça görmüş olacaksınız.
    Bu konuda kaynağımız, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yayınlarından Kültürlerarası Diyalog Sempozyumu isimli kitabın 203 ilâ 217. sahifeleri.
    Eski bakan Mehmet S. Aydın orada Dinlerarası Diyaloğun ne olduğunu şöyle anlatıyor:
    “Bir hıristiyana gel kendini kendin bize anlat demektir. Bir yahudiye gel kendini bize anlat demektir. Bir müslümana kendini bize tanıt demektir.”
    Demek ki Dinlerarası Diyalog her din mensubunun kendi dinini karşı tarafa anlatmasıymış. Fakat, asla karşı tarafın kendi dinine dönmesini arzu etmek düşüncesi olmamalıymış.
    Peki, Diyalog toplantısına katılan bir Müslüman, diğerlerinin kendi dinine girmesini arzu ederse ne olacak?
    Bunun cevabını Mehmet Aydın şöyle veriyor:
    “Hele bunları anlatayım da benim dinime gelsin demek de haksızlıktır ve doğru değildir.”
    Hele şükür, “haksızlıktır ve doğru değildir” deyip durmuş da daha ileri gitmemiş. Çünkü başka bir konuşmasında, böyle bir düşünce taşımanın en büyük bir dinsizlik olduğunu söylüyordu.
    Peki ama Müslüman “Bunları anlatayım da benim dinime gelsin” diye düşünmeyecekse o müslümanın orada ne işi var?
    Efendim asla böyle bir niyeti olmamalıymış, sadece anlatacağını anlatmalıymış.
    Evet! Mehmet Aydın israrla sadece anlatmaktan bahsediyor:
    “…demesi lâzım ki benim dinim budur, budur, budur.“
    Anlattığına göre işin özeti şu:
    “Diyalog kendi dinlerini tanımlama anlamına geliyor.”
    Değerli okuyucular!
    Ne dersiniz, Diyalog sadece kendi dinini tanımlama mı? Bakan Bey’in sözlerine inanalım mı?
    Yok! Katiyen inanmayın. Bakmayın siz Mehmet Aydın Bey’in böyle söylediğine. Onlar bugün böyle söylerler yarın başka türlü. Onun için siz siz olun bir diyalogcunun her sözüne inanmayın. Mehmet Aydın Bey de bir diyalogcu olduğuna göre onun “Diyalog kendi dinlerini tanımlama anlamına geliyor” sözüne de inanmayın. Çünkü o da bugün böyle yarın başka türlü konuşur. Nitekim Kültürlerarası Diyalog Sempozyumu isimli kitabın 208. sahifesinde ortaya “Hocam gayemiz İslâmiyeti anlatmak değil mi?” diye bir soru atıyor, cevabını da yine kendisi veriyor: “Hayır Hıristiyanlığı öğrenmek.”
    Böylece ağzından baklayı çıkarıyor.
    Demek ki, Diyaloğun gayesi asla İslamiyeti anlatmak değil, Hıristiyanlığı öğrenmekmiş.
    Peki kendi dinimizi tam mânâsıyla öğrendik de sıra Hıristiyanlığı öğrenmeye mi geldi. Hem de Hıristiyanların verdiği bilgiyle, onlara teslim olarak…
    Değerli okuyucular, “Dinlerarası Diyalog İslâmiyeti anlatmak değil, Hıristiyanlığı öğrenmektir” demenin mânâsı şudur:
    a- Dinlerarası Diyalog toplantılarında söz hıristiyanlarındır.
    b- Bu toplantılarda Müslümanlar susar, dinler, Hıristiyanlar konuşur.
    c- Burada İslamiyet değil sadece Hıristiyanlık anlatılır.
    Böylece açık açık söylemiş oluyorlar ki Dinlerarası Diyalog yapmaktaki gayeleri İslâmiyeti anlatmak falan değil!
    Kendi sözleriyle ortaya çıkmış oluyor ki, Diyaloğu, “Bir hıristiyana gel kendini kendin bize anlat demektir. Bir yahudiye gel kendini bize anlat demektir. Bir müslümana kendini bize tanıt demektir” diye tarif etmeleri ise bir yalandan ibaretmiş. O yalan olduğu gibi, “Diyalog herkesin kendi dinini tanımlama anlamına geliyor” demeleri de yalanmış…
    Yukarıda da bahsettiğim gibi eski Bakan ve eski İlahiyat Fakültesi dekanı Mehmet Aydın’dan başka, aynı ismi taşıyan ikinci bir Mehmet Aydın daha var. O da eski bir İlahiyat Fakültesi dekanı.
    Bu iki zatın isimleri aynı olduğu gibi Hıristiyanlıkla ilgili sözleri ve Hıristiyanlarla dostlukları da öyle.
    Sene 2005, aylardan Eylül. Yer, İstanbul Yeşilköy’deki Katolik Kilisesi. Sevgili diyalogcularımız, Hıristiyan dostlarıyla İkinci Uluslararası Müslüman-Hıristiyan Diyalog Sempozyumu yapıyorlar. Konu: İslam ve Hıristiyan Kaynaklarında Hazreti İsa…
    Konuşmacılarından biri de Prof. Mehmet Aydın. Bakan olan değil diğer Mehmet Aydın…
    Anlatacağı konu: “İslâmî Gelenekte İsa-Mesih İnancı.”
    Konuşuyor, ama görünüşte konusu bu olsa da yaptığı konuşma bununla alakâlı değil. Sanki bu meseleyi anlatmak için değil de tarihteki İslam âlimlerini kötülemek için hazırlanmış. Eserlerinde mukaddes dinimizi bize en doğru şekilde anlatan eski âlimlerimizi yerden yere vuruyor. Yerden yere vurmaktan öte bir de dalga geçiyor.
    Peki o âlimlerin suçları neymiş de bu ilahiyat profesörü, hem de dalga geçerek şu anda hayatta olmayan o âlimlerin aleyhlerinde konuşuyor?
    Suçları, yazdıkları eserlerde “Âhır zamanda Hazreti İsa’nın ineceğini yazmış olmaları.”
    Profesör, konuşmasında geçmiş âlimlerimizi suçlamayı da aşıp bugünkü bir kısım hocaları da suçlamaya ve gıyablarında onlarla da dalga geçmeye başlıyor. Bu cümleden olarak, dalga geçer bir tavırla gülerek, “Düşünebiliyor musunuz, Marmara İlahiyat Fakültesi’nde bile hâlâ Hazreti İsa’nın ineceğine inanan hocalar var” diyor.
    (Tabii o Hazret demeksizin sadece İsa diyor. Hazret kelimesini ben ilave ediyorum.)
    Bu arada, “İslâmi eserlerde İsa’nın ineceğine dair hiçbir kayıt yok” demesin mi!
    Hadislerden bahsederken, düzgün bir şekilde haber-i âhad bile diyemeyen ve eski âlimleri eserlerinde “Âhır zamanda Hazreti İsa’nın ineceğini yazdıklarından dolayı” suçlayan bu zata, iyi bir ders vermek vacib olmuştu. Çünkü, âlimlerimizi hem “Âhır zamanda Hazreti İsa’nın ineceğini söylüyorlar” diye suçluyor hem de “İslâmi eserlerde İsa’nın ineceğine dair hiçbir kayıt yok” diyordu.
    Kendi kendime, “Hocam sen profesör olmuşsun ama bir dersin eksik kalmış, o eksiği de ben tamamlayayım” dedim ve konuşmanın sonunda “Sorusu olan var mı?” denilince söz alıp şöyle dedim:
    “Hem İslâmî kaynaklarda kıyamete yakın Hazreti İsa’nın inanacağına dair bir kayıt yok diyorsunuz hem de buna inandıkları için eski âlimlerimizi suçluyorsunuz. Suçlamaktan da öte dalga geçiyorsunuz. Madem eski eserlerde böyle bir kayıt yok da o âlimler böyle bir şeye niçin inanıyorlardı? Bu bir…
    İkincisi, o âlimler şimdi hayatta olmadıkları için size cevap verme imkânları yok. Hayatta olup sizin bu konuşmanıza karşılık “Bizi tenkit edene bak! Kendisi daha doğru düzgün haber-i âhad bile diyemiyor” deselerdi ne cevap verecektiniz?” dedim.
    Öfff…
    O sırada Mehmet Bey’i bir görmeliydiniz… Birhoş oldu… Çok fena bozuldu…
    Haber-i âhad meselesi o kadar zoruna gitti ki, “Beyefendi kim olduğunuzu bilmiyorum ama ben şöyle şöyle birisiyim. Ben şurada bulundum, burada bulundum…” diye başladı kendisini anlatmaya…
    Ama artık ne derse desin ben vereceğim dersi vermiştim.
    Onun sözü bitince, konuşmacılardan Sayın Doç. Mustafa Sinanoğlu “Evet, İslami eserlerde Hazreti İsa’nın âhır zamanda ineceğine dair kayıtlar vardır” demesin mi!
    Kendisine teşekkür ederim, Sinanoğlu’nun bu tek cümlesi de işin tuzu biberi oldu…
    Toplantıya çay molası için ara verildiğinde, Marmara İlahiyat’tan başka bir hoca, “Ali Bey! Söylediğiniz doğruydu ama hocaya o kadar yüklenmemeliydiniz” dedi. Ben de kendisine, “Adaşıyla beraber kendileri hep Hıristiyanlığı övüyorlar. İşte kendisi burada; sorabilirsiniz” dedim ve yukarıda okuduğunuz 2000 senesindeki Ali İhsan Bey hadisesini anlattım. Sustu…
    Zannedersem ondan iki sene sonraydı. Aynı kilisede yine bir diyalog toplantısı vardı. Ben diyalogcuların korkulu rüyasıyım ya, takip etmek için yine gittim. Mehmet Aydın Bey de yine orada.
    Önceki hadiseyi unutmuş olmalı ki, karşılaşınca, “Beyefendi ben sizi bir yerden tanıyorum ama çıkaramadım” dedi. Ben de o eski mahcûbiyetini hatırlatmamak için, “Böyle toplantılardan hatırlıyor olmalısınız hocam” deyip geçiştirdim.
    Değerli okuyucular!
    Önümüzdeki sayılarda “Ben Kur’an’ın % bilmem kaçına inanmıyorum” diyen ilahiyat profesörünü okumaya hazır olun…
    Kur’an’ın binde birine bile inanılmasa iman ne olur!!! 
    (15/11/2011) Ali Eren
    Arifan’ın bir önceki sayısındaki makalemizi, “Önümüzdeki sayılarda “Ben Kur’an’ın % bilmem kaçına inanmıyorum” diyen ilahiyat profesörünü okumaya hazır olun…” diyerek bitirmiştik. Bu makalemizde işte bu meseleyi ele alacağız. Ama bunun için şöyle-böyle 9 sene öncesine gitmemiz icap ediyor.
    Evet… Fî tarihinde, tahmînen o kadar sene önce, yeryüzü kanalının bir odası…
    Program öncesi, bu odada eski bir Diyanet İşleri Başkanı, dinî ilimlere de âşina olan ve senelerdir yurt dışında bulunan, bütün Türkiye’nin tanıdığı bir hukuk profesörü ve iki sayıdır kendisinden bahsettiğimiz, bir dönem Diyanet’ten sorumlu olan Sayın Bakan var.
    Hukuk profesörü ile Bakan Bey konuşuyorlar. Konu Kur’an ve Kur’an’ın şimdiki kanunlara uymayan bazı hükümleri. Eski Diyanet İşleri Başkanı da aynı odada ama konuşmaya doğrudan müdahil olmadığı için aşağıda anlatacağımız konuşmaları duymamış, farkında olmamış olabilir.
    Konuşma sırasında, Bakan Bey şöyle diyor:
    “Ben Kur’an’ın % 20’sine inanmıyorum.”
    Bu beklenmek sözleri duyan genç profesörümüz şok oluyor:
    “Hayrola Mehmet Bey! Niçin inanmıyorsunuz?”
    Zaman zaman başka platformlarda da “Ben şimdi üniversite mezunu kızıma İslama göre mirasta kadına erkeğin yarısı kadar verileceğini nasıl anlatırım?” diyen Bakan Bey, “Ne inanacağım! Arap kültürü, eski arap kültürü” diyor ve kendi mantığına ters gelen bazı şeyler söylüyor.
    Risâle-i Nur câmiasından olan Profesörümüz, Risâle-i Nur’da onun itiraz ettiği meselelerin cevaplarının bulunduğunu düşünerek, “Risâle-i Nur’a baktınız mı?” diye soruyor.
    Bakan Bey dolu dizgin gidiyor. “Ona da inanmıyorum. O da Bitlis kültürü!” diyor.
    Said Nursî Bitlisli ya, onun için böyle söylüyor…
    Yukarıda da söylediğimiz gibi, eski bir Diyanet İşleri Başkanımız da orada ama o sırada susamış olup su ile ve “bardak”la alâkalı olduğu için bu konuşmayı dinlememiş ve duymamış olabilir. Duymuş da olabilir. Bu konuşmanın farkında olup olmadığını bilmediğimiz için onu şahit tutamıyoruz.
    Ben, beni dehşete düşüren bu karşılıklı konuşmayı köşe yazarlığı yaptığım gazetenin başındaki zata anlattım.
    Önce aklı almadı… Haklıdır da… Bu söylenen söz akıl alacak gibi değil ki alsın.
    Çünkü, ilim sahibi olan-olmayan her müslüman, Kur’anın yüzde kaçını bırakın, tek bir âyetini hatta tek bir harfini bile inkar eden kimsenin iman bakımından ne olacağını bilir.
    Şimdi şöyle bir düşününüz. Sıradan bir Müslüman değil, hatta Diyanet İşleri Başkanı bile değil, Diyanet İşleri Başkanlığı kendi emrine verilmiş olan bir şahıs çıksın ve “Ben Kur’an’ın yüzde bilmem kaçına inanmıyorum!” desin…
    Bu akıl alacak bir şey mi? Tabii ki akıl almaz.
    Benim bu hadiseyi naklettiğim zat da bu sözün îmânî tehlikesini bilen birisi olduğu için haliyle kabullenemedi, kabullenmek istemedi. Haklıydı…
    “Ben Bakan Bey’in gerçekten böyle bir söz söyleyip söylemediğini araştıracağım” dedi.
    Başka bir görüşmemizde sordum, “Ne yaptınız? Araştırdınız mı?” dedim.
    “Evet, araştırdım, maalesef doğru” dedi ve Bakan Bey namına üzüntüsünü beyan etti.
    Nasıl araştırmış?
    Hadisenin bir numaralı kahramanından sormuş ve doğru olduğu bizzat ondan te’yidini almış.
    İş bu kadarla bitti mi?
    Hayır, bitmedi.
    Yeryüzü kanalının odasında Bakan Bey’le aralarında bu konuşma geçen profesörümüz, daha sonra Sayın Başbakan’la yaptığı bir görüşmede, Bakan Bey’in böyle söylediğini anlatıyor, “Bakanınız böyle böyle söyledi” diyor.
    Başbakan nasıl karşılıyor?
    Cevap yine hadisenin bir numaralı şahidinden:
    “Sayın Başbakan ne benim sözüme itiraz etti ne de Bakan Bey’i suçladı…”
    Pekiii, birinin sözüne itiraz edilmemesi, diğerinin de suçlanmaması meseleyi çözer mi?
    Tabii ki çözmez, çözmedi de zaten…
    Çözmedi ve bu Sayın Bakan bir hükümet devresince Diyanet’in âmiri olarak kaldı…
    ***
    Sayın Bakan’la bizim de birebir konuşmalarımız var.
    Ben yazmaktan üşenmem de sizler okumaktan usanmazsanız arz edeyim.
    Yıl 1998…
    Diyanet, Ankara Hilton’da II. Din Şûrâsı tertipliyor. İstersem müzakereci olarak, istersem tebliğ sunmak üzere beni de davetliyim. O günlerde işlerim yoğun olduğu için önce katılamayacağımı bildirdim. Sonra bir ara fırsat bulup gittim. Fakat hazırlıklı olmadığım için, Diyanet’tin Şûrâ’dâ vazifelendirdiği Sayın Şükrü Özbuğday’a, tebliğ de sunmayacağımı müzakerelereci de olmayacağımı, ama Şûrâyı takip edeceğimi söyledim, öyle de yaptım.
    Pazartesiden Cumaya kadar 5 gün devam eden Şûrâ basına kapalı devam edecekti. Onun için ilk gün salona gelen gazeteci arkadaşlar, “Şûrâ’nın basına kapalı olduğu” söylenerek dışarıya alındı. Gazeteci olduğum halde ben çıkarılmadım, çünkü –dediğim gibi- konuşmacı olarak davetli idim…
    Bu 5 gün içinde neler konuşuldu, ne çamlar devrildi, bunların bir kısmını önceki makalelerimizde okudunuz, bir kısmını da okuyacaksınız.
    Üç ayrı komisyon olarak 5 gün devam eden Şûrâ’nın, daha çok Dinlerarası Diyalog Komisyonu’nu takip ettim. Bu komisyonun oturum başkanı, 2002 seçimleri akabinde Diyanet’ten sorumlu bakan yapılan Sayın Mehmet S. Aydın idi.
    Sayın Aydın’ın orada sarfettiği sözlerden biri şu cümle idi:
    “Ben Avrupa’ya gittiğimde kiliseye çok giderim. Büyük zevk duyuyorum”
    Benim gibi birisinin böyle bir söz karşısında sessiz kalması ve bunu tasvip etmesi beklenmemeli.
    Onun için, Şûrâ bittikten sonraki yazılarımda, bu sözünden dolayı Sayın Aydın’ı, zaman ve mekân zikrederek tenkit ettim.
    Bu tenkit yazılarını okuyan Sayın Aydın’ın bazı dostları, “Hocam sen, ‘Ben Avrupa’ya gittiğimde kiliseye çok giderim. Büyük zevk duyuyorum’ mu dedin?” diyorlarmış.
    Mehmet Bey bundan rahatsız olmuş ve şimdi İstanbul’daki bir üniversitede doçent olan bir gazeteci arkadaşıma rahatsızlığını bildirip bana da bunun söylenmesini istemiş.
    Arkadaşıma şöyle demiş:
    “Ali Bey, ‘Ben Avrupa’ya gittiğimde kiliseye çok giderim. Büyük zevk duyuyorum’ dediğimi yazmış. Halbuki ben öyle bir şey söylemedim. Ali Bey’e bunu kim söylediyse yanlış söylemiş. Tabii Ali Bey’in niyeti kötü değil. Fakat söyleyene inanmış. Halbuki benim kendisinde telefon numaram var. Bana telefon edip ‘Hocam sen böyle bir şey dedin m?’ diye sorabilirdi. Ben de hayır derdim olur biterdi.”
    Mehmet Bey arkadaşıma böyle söylerken kurnazlık yapıyordu. Çünkü mesele Mehmet Bey’in söylediği gibi değildi. Yukarıda da yazdığım gibi, o toplantı basına kapalı olduğu için bütün gazeteciler ilk gün dışarı çıkarıldı. Bunu Mehmet Bey gördüğü için, benim de diğer gazetecilerle beraber çıkarıldığımı zannediyor ve “Ali Bey’e kim söylediyse” diyor.
    Oysa mesele şöyle:
    Diğer gazeteciler dışarı çıkarıldılar ama ben içeride kaldım. Gizli olarak değil davetli olduğum için kaldım. Nitekim, Diyanet mensuplarından şahsen tanıyanlar, beni de çıkarmak istediler ama Şükrü Özbuğday “Ali Bey, bizim davetlimizdir” dediği için ben içeride kaldım. Dolayısıyla, Sayın Mehmet Aydın’ın “Ben Avrupa’ya gittiğimde kiliseye çok giderim. Büyük zevk duyuyorum” dediğini ben başkasından değil kendi ağzından kendim dinledim.
    Bunu Bakan Bey’in sitemini getiren arkadaşıma anlattım ve bu hususta bir yazı yazacağımı söyledim.
    Fakat araya başka konular girdi ve epey bir zaman bu cevabî yazıyı yazamadım.
    Gün geldi, 2002 seçimleri oldu. Mehmet Bey önce milletvekili, arkasından da Diyanet’ten sorumlu Devlet Bakanı oldu.
    Topkapı sur içindeki Eresin Otel’de, İslâmî İlimler Vakfı’nın (İSAV) bir sempozyumu vardı. Bakan Bey konuşmacı olarak oradaydı. Konuşmasını yaptıktan sonra etrafını kameramanlar sardılar. Onlarla işi bittikten sonra yanında Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ndan Cemal Uşşak olduğu halde kenara çekilip oradaki koltuğa oturdu.
    ( Hatta konuşmasında şöyle bir cümle kullandı:
    “Ben bazı Müslümanların yaptıkları duâyı sevmiyorum. Bazı Müslümanlar “Allah bizi kahretmesin” diyorlar. Sanki Allah onları kahretmek için orada nöbet tutuyor.”
    Şimdi buradan ilim çevrelerine sesleniyorum:
    Kendini ve haddini bilen hiçbir Müslüman, Hazreti Allah hakkında “Sanki Allah onları kahretmek için orada nöbet tutuyor” der mi? Allah (c.c.) hakkında böyle bir ifade câiz mi? )
    Sadede gelelim…
    Kendisiyle bana haber gönderdiği gazeteci arkadaşım da o sempozyumdaydı. Ben de o sırada Bakan Bey’in etrafının sakinleşmesini bekliyordum. Kenara çekilip oradaki koltuğa oturunca, gazeteci arkadaşıma, “Lütfen buradan uzaklaşma, ben Bakan Bey’le, seninle bana gönderdiği sitemi konuşacağım” dedim.
    Bakan Bey’in yanına vardım. Selamdan sonra “Şu arkadaşımla bana şöyle şöyle haber göndermişsiniz” dedim. Hemen, “Haa Ali Bey! Yahu ben öyle bir şey söylemedim. Sana benim öyle söylediğimi kim söyledi?” dedi.
    İlk önce, “Ben oradaydım, başkasından değil kendim duydum” demedim. İnkâr edeceği kadar inkâr etsin bakalım diyerek, “Hocam siz bu cümleyi söylediniz” dedim.
    “Hayır, söylemedim” diye israr etti.
    Ben de söylediği hakkında israrcı oldum. Bunun üzerine, “O söz, bir soruya cevaptı” dedi.
    Cevap değildi ama yanlış olduktan sonra cevap olsa ne değişirdi!
    “Hayır! Normal konuşmanız içinde söylediniz” dedim.
    Bu sefer başka bir kurtuluş yolu denedi, “O sözün siyak sibakı ( başı sonu) vardı” dedi.
    Ben de “Yok hocam! Normal konuşmanızın seyri içinde öyle söylediniz” dedimse de o hâlâ söylemediğinde israr ediyordu.
    Artık balonu patlatmak zamanı gelmişti. Çünkü o konuşmaların tamamını banta almıştım. Elimde 50 tane bant vardı. Haliyle Mehmet Bey’in “Ben Avrupa’ya gittiğimde kiliseye çok giderim. Büyük zevk duyuyorum” sözleri de bantta kayıtlıydı.
    Dedim ki, “Hocam ben oradaydım ve sizin böyle söylediğinizi kendim dinledim. Üstelik o konuşmaları banta aldım.”
    Ben böyle söyleyince derhal yumuşadı ve “Ya Ali Bey, ben böyle şeylerde israr etmem” dedi.
    Ben de devam ettim:
    “Hocam! O bantı size göndersem, dinleyince kendi sesinizi tanırsınız herhalde” dedim.
    “Tabii tanırım” dedi.
    “Peki Hocam” dedim, “Diyelim ki ben o bantı size gönderdim. Dinlediniz. Baktınız ki aynen benim yazdığım gibi Ben Avrupa’ya gittiğimde kiliseye çok giderim. Büyük zevk duyuyorum demişsiniz. O zaman ne olacak?”
    Ne dedi biliyor musunuz?
    “Çıkarım televizyona, haltetmişim derim” dedi.
    Şimdi burada duralım.
    Bakan Bey’in bu tavrı karşısında içinizden ne geçiyor?
    İhtimal ki, “Eh, mesele kalmamış. Demek ki adam hatasını kabul etmiş. O da iyi bir şey” diyorsunuzdur. Çünkü bu meseleyi anlattığım başka kimseler de böyle dediler.
    Şimdi ortada “Çıkarım televizyona, haltetmişim derim” diye bir söz var.
    Biz Sayın Bakan’ın “Haltetmişim” demesini ne isteriz ne de bekleriz. Ama “Ben Avrupa’ya gittiğimde kiliseye çok giderim. Büyük zevk duyuyorum” sözündeki büyük yanlışlığı ortaya koymasını yani televizyonda bu yönde bir açıklama yapmasını hem ister hem de bekleriz.
    Şimdi bizim bu istek ve beklentimiz şöyle kenarda duradursun, ben size meselenin devamını anlatayım:
    Benim o bantı Bakan Bey’e göndermeme ihtiyaç kalmadı. Çünkü o senelerde kendi emrinde olan Diyanet İşleri Başkanlığı, bahsettiğim konuşmanın yapıldığı o 5 günlük Şûrâ’da yapılan konuşmaların tamamını, 2003 senesinde 2 cilt halinde bastırıp kitaplaştırdı.
    Öyleyse Bakan Bey’in yaptığı konuşmalar da o kitapta var mı?
    Evet var.
    Yukarıda bahsettiğimiz cümlesi de var mı?
    Evet o da var.
    Yani, o seneler kendi emri altında bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı, Bakan Bey’in önce inkâr edip sonra mecbûren kabul ettiği “Ben Avrupa’ya gittiğimde kiliseye çok giderim. Büyük zevk duyuyorum” cümlesini belge haline getirmiş oldu.
    Artık ne kadar inkâr ederse etsin, ne kadar ben böyle bir söz söylemedim derse desin bundan kurtuluş yok. Çünkü kitap II. Din Şûrâsı Tebliğ ve Müzakereleri ismiyle basılmış ve piyasaya çıkarılmış vaziyette.
    Bakan Bey’in sözünün, kitabın kaçıncı cildinin kaçıncı sahifesinde olduğunu merak ediyorsanız onu da söyleyeyim:
    Cild: 2, sahife: 375, satır: 26-27.
    Hani o meşhur cümleyi söylediği kesinleşirse “Çıkarım televizyona, haltetmişim derim” demişti ya, II. Din Şûrâsı Tebliğ ve Müzakereleri isimli kitap basıldıktan sonra yazdığım bir yazıda, o zaman bakan olan Sayın Aydın’a “Ben Avrupa’ya gittiğimde…” sözünün bu kitapta yer aldığını hatırlattım. İstiyordum ki, haltetmişim demesin ama sözünün yanlışlığını açıklasın…
    Böyle bir açıklama yaptı mı?
    Hayır, yapmadı…
    O zaman yapmadığı gibi sonra da yapmadı ve o gün bu gündür o hususta tek kelime etmedi.
    Bu hususta tek kelime etmeyen Mehmet Bey, Dinlerarası Diyalog hakkında, “Diyalog olacaksa, son din bizim dinimiz dememeli, son peygamber bizim peygamberimiz dememeli” diyordu.
    Mehmet Bey’in niçin böyle söylediğinin sebebini senelerce sonra çözdüm.
    Gördüm ki, kendisinin İngiliz hocası Montgomery Watt, yine kendisinin Modern Dünyada İslam Vahyi ismiyle tercüme ettiği kitabında aynı şeyi söylüyor. Watt’a göre de Dinlerarası Diyalog yapılacaksa, insanlar sadece kendi dinlerinin ve kitaplarının hak olduğunu söylemekten vaz geçmeliler.
    Demek ki, Dinlerarası Diyalogun bizim tarafımızdan gayr-i Müslimlere verilen gizli cevap, “Sadece bizim dinimiz ve bizim kitabımız hak değil. Sizinki de hak” demektir.
    Şimdi anlaşılıyor mu, diyalogcuların “Hıristiyan ve Yahudiler de cennete girecekler” demelerinin sebebi?
    Öyleyse, Dinlerarası Diyalog az-uz değil bizi taa ciğerimizden, inancımızdan vuruyor…
    Tekrar sadede gelelim.
    O şûrâda, “Diyalog olacaksa, son din bizim dinimiz dememeli, son peygamber bizim peygamberimiz dememeli” sözüne, Diyanet câmiasından olsun, ilâhiyat câmiasından olsun, itiraz eden tek kişi olmadı.
    Bir kişi hariç… O da din adamı değil…
    Diyanet ve ilâhiyat mensupları, lisan-ı halleriyle adeta şöyle der gibiydiler:
    “Olsun canım! N’olacak, ha son din bizim dinimiz denilmeyiversin, son peygamber bizim peygamberimiz denilmeyiversin. Yeter ki Dinlerarası Diyalog yapılsın.”
    Bir kişi hariç dedik ya. O bir kişi kimdi biliyor musunuz?
    O, bir Diyanet mensubu değildi. Bir ilâhiyat profesörü de değildi.
    O hassas insan, Türkiye Sağlık İşleri Sendikası Genel Başkanı Mustafa Başoğlu idi.
    Son gün ayağa kalktı ve Şûrada günlerdir yapılagelen yanlışlıklara şu sözlerle itiraz etti:
    “Bazı konuşmalar dinledim ki ben, şimdiye kadar bana verilen bilgilerden tümünü sanki reddeden konuşmalardı. Meselâ şöyle söylendi:
    “Son din bizim dinimiz dersek, son peygamber bizim peygamberimiz dersek diyalog sağlanmaz, aramızda ihtilaflara neden olabilir.”
    Ama Kur’an-ı Kerim böyle diyorsa, bu konuda söylenecek fazla bir şey yoktur. Yani insanlarla oturalım anlaşalım ama işin özünden uzaklaşmadan anlaşalım. Eğer son peygamber Peygamber Efendimiz’se, bu böyledir. Eğer son kitap Kur’an-ı Kerim ise bu böyledir.” (Aynı kitap, cild: 2, sahife: 729)
    Oradaki din adamı sıfatlı suskun kimseler, hele şükür ki bu sözlere itiraz bari etmediler.
    Niye etsinler ki canım! Onlar için hava hoş, gün mülayim. Gelen ağam, giden paşam.

  25. SÜLEYMAN ATEŞ’İN CENNET KİMSENİN TEKELİNDE DEĞİLDİR BAŞLIKLI MAKALESİNİN TENKİDİ
    Muhammed Ali es-SÂBÛNÎ- (Türkçesi: Ömer Fâruk TOKAT)

    Değerli kardeşim Prof. Dr. Süleyman Ateş’in, Türkçe olarak yayınlanan İslâmî Araştırmalar dergisindeki “Cennet Kimsenin Tekelinde Değildir” başlıklı yazısını(1) çevirmen aracılığıyla okudum. Hz. Âdem (a.s.) hasebiyle kardeşleri olan insanları savunma gayreti için kendisini kutluyorum
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    ; Mezkur makâleden anlaşıldığı üzere, sayın Ateş hiç bir insanın cehenneme gitmesini istememektedir. Bu, her mü’minin hatta her aklı başında insanın, beşeriyetin bütün fertleri için arzu ettiği değerli bir insânî taleptir. Çünkü bizler, bütün bir insanlık olarak kardeşiz ve Hz. Âdem’in çocuklarıyız. Nitekim Allah Teâlâ bunu şöyle ifade eder: “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının” (Nisâ, 1). Dolayısıyla akl-ı selîm bir insanın diğer insan kardeşlerinin kurtulmasını arzu etmemesi düşünülemez.

    Ancak sayın Ateş’in makalesinin başlığı insanı şaşırtmakta ve dehşete düşürmektedir. Biz Müslümanlar olarak cennetin “tekelimizde” olduğunu hiç öne sürdük mü ki? Yoksa bu iddia hemcinsleri ve dindaşları hususunda ırkçı, mutaassıp ve tutucu bir karaktere sahip olan Yahudi ve Hıristiyanlara ait değil midir?

    Cennete girme hususunda “tekelci” bir yaklaşıma sâhip olanların Yahûdî ve Hıristiyanlar olduğunu Kur’ân-ı Kerim haber vermektedir: “ ‘Yahudi veya Hıristiyan olmayan kimse elbette cennete girmeyecek’ dediler.” (Bakara, 111). Yani Yahudîler yalnızca kendilerinin cennete gireceğini, Hıristiyanlar da yine yalnızca Hıristiyanlık dinine mensup olanların cennete gireceğini iddia ettiler. Allah Teâlâ ise her iki grubu da yalanlayarak “Bu onların bir kuruntusudur. Sen de onlara: ‘Eğer sahiden doğru söylüyorsanız delilinizi getirin’ de.” (Bakara, 111) buyurmaktadır. Yani Allah’ın cenneti diğer insanlara değil, yalnızca size tahsis ettiğine dair apaçık delil ve bürhanlarınızı getirin. Eğer “cennete Yahudi ve Hıristiyanlardan başka hiç kimse giremez” iddianızın doğru olduğunu düşünüyorsanız delilinizi gösterin buyrulmaktadır. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim nassının da açıkladığı üzere, bu iddianın sâhipleri, Müslümanlar değil, Yahudi ve Hıristiyanlardan oluşan ehl-i kitaptır. Allah’a hamdolsun ki biz Müslümanlar, cennetle ilgili bu “tekelci” iddiadan beriyiz.
    Cennete Girmek İçin Kur’ânca Belirlenen Birtakım Şartlar Vardır
    Şüphesiz Cennet kimsenin “tekelinde” ve mülkünde değildir. Yani orası, hiç kimsenin dilediğini sokabileceği, dilediğine de yasaklayabileceği özel bir alan değildir. Bilakis o Allah’ın (azze ve celle) elinde ve mülkündedir. Cennete girmenin Kur’ânca belirlenen ve mutlaka uyulması ve yerine getirilmesi gereken birtakım şartları vardır. Malum olduğu üzere Kur’ân-ı Kerîmimiz güneşin gün ortası parlaklığı kadar açık ve nettir.
    Dostumuz sayın Prof. Dr. Süleyman Ateş, bu düşüncesiyle ilgili tutucu ve mutaassıp bir tavır sergilemeyerek sağlıklı ve sakin bir tartışmaya hazır olduğunu belirtirse sevinir ve müteşekkir oluruz. Bu tartışmada doğruya ulaşmaktan başka bir hedefimin olmadığını burada bâhusûs belirtmek isterim. Hedefimiz, doğruya ulaşmak ve Kitâb-ı Azîz’in getirdiği saf hakîkati hiçbir taassuba ve tutuculuğa mahal bırakmadan bulmak olsun.

    Kur’ân-ı Kerîm, gerek Hz. İsâ’nın, gerek Hz. Muhammed’in (sallallâhualeyhivesellem) ve hatta bütün peygamberlerin –Allah’ın salâtı hepsinin üzerine olsun– diliyle, cennete girmek için birtakım şartlar belirlemiştir. Bu şartları şöyle sıralamak mümkündür: Allah’a, kitaplara, peygamberlere, âhiret gününe ve Kur’ân-ı Kerîm’in getirdiği her şeye, tahrif etmeden, saptırmadan ve değiştirmeden, “işittik ve îmân ettik” teslimiyetiyle inanmaktır. Nitekim Allah Teâlâ bunu şöyle açıklar: “Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene îmân etti, müminler de (îmân ettiler). Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine îmân ettiler. ‘Allah’ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır’ dediler.” (Bakara, 285).

    Peygamberler arasında ayrım yapmanın manası, onların bazılarına inanıp bazılarına inanmamaktır. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette bunu şöyle açıklar: “O kimseler ki ne Allah’ı tanırlar ne rasûllerini ve o kimseler ki Allah’ı tanıdığını iddia edip rasûllerini tanımayarak, Allah ile elçilerini birbirinden ayırmak isterler. Ve o kimseler ki ‘rasûllerin bazısına îmân ederiz, bazısını reddederiz’ derler ve böylece îmân ile küfür arasında bir yol tutmak isterler. İşte bunlar gerçek kâfirlerin ta kendileridir.” (Nisâ, 150). Bütün müfessirlere göre bu âyet-i kerîme Yahûdi ve Hıristiyanlar hakkında nâzil olmuştur. Çünkü peygamberlerin bir kısmını kabul edip bir kısmını reddedenler onlardır; Yahûdiler Hz. Mûsâ’ya îmân ederken Hz. İsâ ve Hz. Muhammed’i inkâr etmekte; Hıristiyanlar ise Hz. İsâ’ya îmân ederken Hz. Muhammed’i reddetmektedirler. Bu yüzden Allah Teâlâ “İşte bunlar gerçek kâfirlerin ta kendileridir.” buyurarak onların hepsinin kâfir olduğuna hükmetmiştir.
    Yahudî ve Hıristiyanların Kâfir Olduğu Kesin Âyetlerle Sâbittir

    Yukarıda da belirttiğimiz üzere mezkur âyet-i kerîme dinsizlerle ve müşriklerle değil, ehl-i kitâb ile ilgilidir. Makâlenin yazarı değerli dostumuz Prof. Dr. Süleyman Ateş’e soruyoruz: Yahûdi ve Hıristiyanlar Hz. Muhammed’in peygamberliğine imân etmekte ve Kur’ân-ı Kerîm’e inanmakta mıdır? Eğer sayın Ateş’in bu soruya cevabı “evet”se Kur’ân-ı Kerîm’in onlarla savaşılmasına yönelik hükümleri ve onların küfür ve sapkınlık içinde olduklarını belirten âyetleri nasıl açıklanacaktır? Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kendilerine kitap verilenlerden oldukları halde, Allah’a da, âhiret gününe de îmân etmeyen, Allah’ın ve Resulünün haram kıldığını haram tanımayan, hak dinini (İslâm’ı) din olarak benimsemeyen kimselerle zelil bir vaziyette tam bir itaatle, cizye verinceye kadar savaşın.” (Tevbe, 29).

    Biz Müslümanlar, kıldığımız namazların her rekatında Fâtiha sûresini okuruz ve bu sûrede “Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil.” âyeti vardır. Hz. Peygamber (sallallâhualeyhivesellem) buradaki “Gazaba uğrayanları” Yahûdiler; “sapkınları” ise Hıristiyanlar olarak tefsir etmiştir. Takdir edersiniz ki, Hz. Peygamber’in bu tefsirinden sonra artık kimseye söz düşmez (bu hadis için İbn Kesîr’e bakınız). Kur’ân-ı Kerim’de Yahûdi ve Hıristiyanları cehennem konusunda müşriklerle eş tutan bir çok âyet vardır: “Gerek Ehl-i kitaptan, gerek müşriklerden olan kâfirler, hem de devamlı kalmak üzere cehennem ateşindedirler. Onlar bütün yaratıkların en şerlisidirler.” (Beyyine, 6). Yahûdilerle ilgili şöyle buyrulmaktadır: “Küfürleri ve Meryem hakkında pek büyük bir iftirada bulunmaları sebebiyle (lânete uğramışlardır)” (Nisâ, 156). Hıristiyanlarla ilgili şöyle buyrulmaktadır: “Andolsun ki, ‘Meryem oğlu Mesih, Allah’tır.’ diyenler kâfir olmuşlardır.” (Mâide, 17); “And olsun ki, ‘Allah üçten biridir’ diyenler kâfir olmuştur.” (Mâide, 73). Yine Hıristiyan ve Yahûdilerle ilgili şöyle buyurulur: “Yahudiler ve Hıristiyanlar ‘Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz’ dediler. De ki: Öyleyse günahlarınızdan dolayı size niçin azap ediyor?” (Mâide, 18).

    Bütün bu âyet-i kerîmeler, Yahûdi ve Hıristiyanların küfür içinde olduğunu açık bir şekilde belirtirken ve onlar Allah’ı ve Rasûlü’nü yalanlayıp dururken ve hak dîni kabul etmezken biz onların îmân sahibi olduklarına ve cennete gireceklerine nasıl hükmedebiliriz? Üstelik Allah Teâlâ Hz. Îsâ’nın diliyle şöyle buyurur: “Oysa Mesih, ‘Ey İsrailoğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin; kim Allah’a ortak koşarsa muhakkak Allah ona cenneti haram eder, varacağı yer ateştir, zulmedenlerin yardımcıları yoktur’ dedi.” (Mâide, 72).

    Onları cennete girmekten mahrum bırakan biz değiliz; ancak onlar küfrederek, Üzeyr ve Mesîh’in Allah’ın oğlu olduğu iddiasında bulunarak, Mesîh’in çarmıha gerildiğine inanarak ve ona ilahlık isnad ederek cennete girmekten yüz çevirdiler.

    Kur’ân-ı Kerîm onların küfrettiğini, İsâ’yı ilahlaştırdıklarını veya Üzeyr’in Allah’ın oğlu olduğunu veya “üçün üçüncüsü” olduğunu öne sürerek Allah’a ortak koştuklarını anlatmaktadır.

    Günümüz Yahudi ve Hıristiyanları içinde Hz. Muhammed’in (sallallâhualeyhivesellem) peygamberliğine imân eden ve Kur’ânın doğruluğuna inananlar var mıdır? Böyle birileri varsa bunlar nerede yaşamaktadır? Bizim gezegenimizde mi, yoksa Zühre ya da Merih gibi bir yerde mi? Yahûdi veya Hıristiyan olup da Yahûdîlik veya Hıristiyanlık dinine bağlı kalan, Allah’ın cennete girmenin şartı olarak belirlediği bütün kitaplara ve peygamberlere îmân eden bir kişiyi bize gösterebilir misiniz ki onun ehl-i îmândan olduğunu kabul edelim? Eğer böyle biri yoksa bu meyanda söylenilen bütün sözler birtakım hayal ve rüyalar olmaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir.

    Cennete girmek için Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi vesellem)’e îmân etmek ve ona tâbi olmak şarttır

    Değerli dostumuz Prof. Dr. Süleyman Ateş’e demek isteriz ki, cennete girmenin olmazsa olmaz şartı, Hz. Muhammed’e (sallallâhualeyhivesellem) îmân etmek ve Allah’tan getirdiği her şeye tâbi olmaktır. Yoksa sayın Ateş’in –Allah onu affetsin– “Yahûdi ve Hıristiyanların Hz. Peygamber (sallallâhualeyhivesellem)’e, ona vahiy geldiğine ve getirdiklerinin hak olduğuna inanmaları durumunda kendi dinleri üzere ibadet etmeleri cennete girmeleri için yeterlidir. Dinlerini terk edip Hz. Peygamber’in dînine tâbi olmaları şart değildir” mealindeki iddiası olabildiğince problemli ve anlamsızdır. Daha önce de belirttiğimiz üzere ne Hıristiyanlık inancının lideri Vatikan’daki “büyük Papa”, ne de en alt seviyedeki bir papaz ya da haham, yani Yahûdi ve Hıristiyanlardan hiç kimse Peygamberimizin ve Kur’ân-ı Kerîm’in hak olduğuna inanmamaktadır. Bütün Yahûdi ve Hıristiyanlar Hz. Muhammed’in peygamberliğini yalanlamaktadır. Farz-ı muhal kabîlinden bir an için onların Hz. Muhammed (sallallâhualeyhivesellem)’in peygamberliğine inandıklarını, Mesîh’in ilahlığını ve Allah’ın oğlu olması şeklindeki inançlarını tashih ettiklerini düşünsek bile bu yeterli değildir; Mutlaka, Hâtemu’l-Enbiyâi ve’l-Murselîn olan Hz. Muhammed’e (sallallâhualeyhivesellem) tâbi olmaları ve onun getirdiği dîne ters düşen dîni terk etmeleri gerekir ki bu Allah Teâlâ’nın yüce kitâbında zorunlu kıldığı bir şarttır. Şurası kesin bir vâkıadır ki, Hz. Peygamber Yahûdi ve Hıristiyanların öne sürdüğü gibi sadece Araplara değil, bütün beşeriyete gönderilmiştir. Yahudi ve Hıristiyanlarla Hz. Peygamber’in risâletiyle ilgili tartışmalarımızda kendilerine apaçık deliller getirdiğimizde, “O Arapların peygamberidir, dolayısıyla ona tâbi olmak bize vâcip değildir.” derler. Ama biz şu an Müslümanlarla ve Müslümanlara tefsir ve diğer şer’î ilimler dersleri veren Prof. Dr. Süleyman Ateş’le karşı karşıyayız. Şimdi onlara soralım: Peygamberimiz Hz. Muhammed’in risâleti Araplarla mı sınırlıdır yoksa bütün insanlığı bağlayan bir kapsayıcılık mı ifade etmektedir? Bu sorunun cevabı çok açıktır; “Ey Rasûlüm! Biz seni bütün insanlığa rahmetimizin müjdecisi, azabımızın uyarıcısı olarak gönderdik.” (Sebe, 28); “Ey insanlar! Ben sizin hepinize Allah tarafından gönderilen Peygamberim.” (A’râf, 158) âyetleri sebebiyle Hz. Muhammed’in (sallallâhualeyhivesellem) peygamberliğinin umûmî olduğunu hiç kimse inkâr edemez. O halde Hz. Peygamber bütün insanlığa gönderilmişse ona tâbi olmanın vâcip olmadığı nasıl söylenebilir? Yoksa Allah Teâlâ ona îmân etmeyi vâcip kılıp daha sonra ona muhâlefeti ve tâbi olmamayı mübah mı addetmiştir?!

    Allah Teâlâ Hz. Muhammed (sallallâhualeyhivesellem)’e îmân etmeyi, onu desteklemeyi ve getirdiklerine tâbi olmayı bütün peygamberlere farz kılmış ve bu hususta onlardan söz (ahd ve mîsâk) almıştır: “Hani Allah, peygamberlerden: ‘Ben size Kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz’ diye söz almış, ‘Kabul ettiniz ve bu ahdimi yüklendiniz mi?’ dediğinde, ‘Kabul ettik’ cevabını vermişler, bunun üzerine Allah: ‘O halde şahit olun; ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim’, buyurmuştu.” (Âl-i İmrân, 81) O halde, bütün Peygamberler Hz. Muhammed’in dönemine yetişmeleri durumunda ona tâbi olmayı kabul etmişken o peygamberlerin ümmet ve tâbilerinin Hz. Muhammed’in dînine tâbi olmakla mükellef olmadığını söylemek ne kadar gerçekçidir? Şüphesiz bu, garip bir durum ve çok tuhaf bir İslâm anlayışıdır.

    Allah Teâlâ Yahûdi ve Hıristiyanların îmânının sahih olması için Hz. Muhammed (sallallâhualeyhivesellem)’e tâbi olmalarını zorunlu kılarak şöyle buyurur: “Onlar ki yanlarında Tevrat ve İncil’de yazılı bulacakları o Rasûle, o ümmî Peygambere ittiba’ ederler.” (A’râf, 157) Bu âyette sözü edilen peygamber kimdir? Hz. Mûsâ mıdır? Hz. İsâ veya Hz. Nûh ya da Hz. İbrâhim midir? Hiç şüphesiz, burada zikredilen peygamber Hz. Muhammed (sallallâhualeyhivesellem)’dir. Çünkü âyet-i kerîme o peygamberi ümmîlikle vasıflamış ve Tevrat ve İncil’de adının geçtiğini belirtmiştir. Bu vasıflara sahip olan peygamber de Hz. Muhammed’den başkası değildir. Allah Teâlâ burada peygambere imân etmekten veya risâletini tasdik etmekten değil ona tâbi olmaktan söz ediyor. Tâbi olmak ise onun getirdiği şerîatla amel etmek ve dînine sarılmaktır. Yoksa zorunluluk ve ittibâ içermeyen îmânın anlamı yoktur. Bu aynı zamanda Allah’ın âlemlere rahmet olarak gönderdiği Peygamber’i tasdik etmenin şartlarından değil midir?! Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar.” (Bakara, 137) Bu âyette de görüldüğü üzere hidâyetin şartı Müslümanların îmân ettiği her şeye îmân etmektir ki Müslümanlar son peygamber Hz. Muhammed’e (sallallâhualeyhivesellem) ve onun getirdiği İslâm dînine tâbi olurlar.
    İslâma ters düşen her din merdûddur
    Allah Teâlâ Hz. Muhammed (sallallâhualeyhivesellem)’in getirdiği İslâm dînine ters düşen her dîni reddetmiş ve mensupları dinlerini yaşasalar bile o dinlerin kendi indinde makbul olmayıp merdûd olduğunu belirtmiştir. Çünkü Son Peygamber’in gelmesiyle bütün dinler son bulmuştur. Allah Teâlâ İslâm’ın dışındaki dinleri kesinlikle kabul etmeyeceğini ifade ederek şöyle buyurur: “Her kim İslam’dan başka bir din ararsa asla kabul edilmez ve o, ahirette hüsrana uğrayanlardan olur.” (Âl-i İmrân, 85). Allah Teâlâ bu âyette İslâm’dan başka din arayanların isyan, sapkınlık ve hüsran içinde olduğunu belirtir ve şöyle buyurur: “Allah katında din, şüphesiz İslam’dır.” (Âl-i İmrân, 19) Yani Allah’ın, Hz. Muhammed’in (sallallâhualeyhivesellem) getirdiği İslâm dîninden başka, kabul ettiği bir din yoktur. İslâm lafzı mutlak olarak kullanıldığında onunla İslâm dîninden başka bir din kastedilmez. Nitekim şu âyet-i kerîmede bu çok açıktır: “Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim.” (Mâide, 3) Şimdi akıl sahibi bir insan buradaki “İslâm” ile Hz. Nûh’un, Hz. İbrâhim’in, Hz. Mûsâ veya Hz. İsâ’nın Allah’ın hükmüne teslim olmaları mânasında Müslümanlar olmaları ve tevhîdi getirmiş olmaları hasebiyle, getirdikleri dinlerin kastedildiğini söyleyebilir mi? Yoksa bu âyetteki “İslâm”dan maksat yalnızca Hz. Muhammed’in (sallallâhualeyhivesellem) getirmiş olduğu din değil midir? Hiç kuşku yok ki, bu âyet-i kerîme Kur’ân-ı Kerîm’in nüzûlünün tamamlanmasından sonra İslâm ümmetini muhatap alarak inmiştir!

    Allah Teâlâ ayrıca şöyle buyurur: “…ancak Müslüman olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102). Burada Hz. Mûsâ ve Hz. İsâ tevhîd mesajını getirdikleri için Yahûdilik ya da Hıristiyanlık dinleri üzere can vermemiz mi kastedilmektedir, yoksa âyet-i kerimede kastedilen, yalnızca İslâm dîni midir? Bütün bunlara rağmen değerli dostumuz Prof. Dr. Süleyman Ateş, herhangi bir semâvî dîne mensup olan kimsenin –kendi dîni üzere kalsa bile– cennetle müjdelendiğini nasıl söyleyebilmektedir? Cenâb-ı Allah böyle kimselerin hüsrân ve isyân içinde olduğuna ve cehennemde ebedî olarak kalacaklarına hükmetmişken sayın Ateş’in bu sözleri ne anlama gelmektedir?

    Bu sözlerden hangisi doğrudur? “…o, ahirette hüsrana uğrayanlardan olur.” (Âl-i İmrân, 85) buyuran Allah’ın sözü mü yoksa cennetin kapılarını sonuna kadar açan ve bütün dinlerin mensuplarına, “Kendi dîninize bağlı olarak yaşamanız sorun değil. Hâtemu’l-enbiyâi ve’l-murselîn’e tâbi olmasanız bile, buyurun cennete esenlikle ve selâmetle girin.” diyen Prof. Dr. Süleyman Ateş’in sözleri mi?! Doğrusu sayın Ateş’in bu aceleciliğine ve Kitab ve Sünnet’in kat’î nasslarına olan muhâlefetine şaşırmamak elde değil. Değerli dostumuza soruyoruz: Kendisi Hz. Peygamber’in sünnetini reddedenlerden midir yoksa ona inanan ve tasdik edenlerden mi? Ben şahsen sayın Ateş’in böyle bir soruya Sünnet’in Sâhibine (sallallâhualeyhivesellem) saygı göstererek ve hürmet sadedinde başını saygıyla eğerek mukabelede bulunanlardan olduğunu düşünüyorum. O halde İmâm-ı Müslim’in Sahîh’inde rivâyet ettiği, Hz. Peygamber (sallallâhualeyhivesellem)’in şu sözüne kulak verelim: “Nefsimi elinde tutan (Allah’a) kasem olsun ki, bu ümmetten her kim -Yahudi olsun, Hıristiyan olsun- beni işitir, sonra da bana gönderilenlere inanmadan ölecek olursa mutlaka cehennem ehlinden olacaktır.”

    Görüldüğü üzere Allah Teâlâ Yahudi ve Hıristiyanların inançlarını terk ederek İslâm dînine girmemeleri durumunda cehenneme gireceklerine hükmetmiştir. Hz. Peygamber (sallallâhualeyhivesellem), hak dîne tâbi olup, kendisinin peygamberliğine ve getirdiği kitâba îmân etmedikçe onların cehennemlik olduğunu açıklamıştır. O halde kafamıza göre ahkam keserek Yahûdi ve Hıristiyanların cennete gireceğini söylememiz ve Kitâp ve Sünnet’e muhâlefet etmemiz kesinlikle caiz değildir. Bütün insanların cennete girmesini arzu edebiliriz ancak cennetin anahtarları ne biz Müslümanların ne de keşiş ve ruhbânın elindedir. Allah Teâlâ Hz. Peygamber’e muhâlefeti gazap ve öfkesine sebep addetmiştir: “O’nun (Peygamber’in) emrine aykırı hareket edenler, başlarına bir belanın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.” (Nûr, 63). Hz. Peygamberin emrine aykırı hareket edenler bile böyle anlatılmışken ona hiç inanmayan ve Allah –azze ve celle– den getirdiklerine tâbi olmayanların durumu nasıl olur?

    İslâm üstündür; ona üstün gelinemez
    İslâm semâvî mesajların en sonuncusudur. Allah Teâlâ bütün dinlerin kemâlâtını onda toplamış ve elçisi Hz. Muhammed (sallallâhualeyhivesellem)’i diğer bütün dinleri nesheden, hükmedici bir peygamber olarak gönderdiğini kesin nasslarla bildirmiştir: “O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kılmak için Resûlünü hidayet ve Hak Din ile gönderendir.” (Tevbe, 33). Âyet-i kerîmenin “Bütün dinlere üstün kılmak için” kısmının mânâsı Yahûdilik, Hıristiyanlık ve diğer dinlerin hepsinden üstün kılmak için anlamındadır.

    Tefsîr âlimlerinin önde gelenlerinden Allâme Ebu’s-Su‛ûd, tefsîrinde der ki: Allah Teâlâ vaadini İslâm dinini üstün kılarak gerçekleştirmiştir. Şöyle ki, İslâm’ı son din yapmış ve onun dışındaki bütün dinleri mağlup ve makhûr kılmıştır (bkz. Tefsîru Ebî’s-Su‛ûd). Allah Teâlâ, bir başka âyet-i kerîmede de şöyle buyurur: “Sana da (Ey Muhammed,) önündeki kitap(lar)ı doğrulayıcı ve ona ‘bir şahid-gözetleyici-hâkim’ olarak Kitab’ı (Kur’anı) indirdik.” (Mâide, 48). Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm, kendisinden önceki kitaplara hükmeden ve onları denetleyen bir kitaptır. Nitekim hâfız İbn Kesîr bu âyetin tefsirinde şöyle der: Kur’ân-ı Kerîm, önceki kitapların doğru ve muharref yerlerini denetleyen ve onlara şâhitlik eden bir kitaptır. Allah Teâlâ Yahûdi ve Hıristiyanların, kitaplarını tahrif ettiklerini şöyle anlatır: “Yahudilerden bir kısmı, (Allah’ın kitabındaki) kelimeleri esas mânâsından saptırırlar.” (Nisâ, 46). Hıristiyanlarla ilgili de şöyle buyurur: “kendilerine zikredilen (Kitab’ın) önemli bir bölümünü unuttular.” (Mâide, 14). Yani İncil’in hükümlerinden bir çoğuyla amel etmeyi bıraktılar. “Bu yüzden Biz de aralarına kıyamet gününe kadar sürecek kin ve nefret bıraktık.” (Mâide, 14) O halde gerçek Tevrat nerededir ve kendisine sarılanı cennete götürecek asıl İncil nerededir?

    Hz. Muhammed’in (sallallâhualeyhivesellem) bi’setinden sonra bile olsa, semâvî dinlerden herhangi birine tâbi olan kimse Allah’ın azabından kurtuluyorsa Müslümanların da Kur’ânla amel etmeyi bırakmaları mümkün olur. Oruç emrini veya meselâ cihâd farîzasını bırakarak insanlara kıtâl ve cihâd gibi meşakkatli teklifler yüklemeyen İncil’e tâbi olmalarında bir sakınca görülmez. İncil’de geçen “Bir yanağına vururlarsa diğerini çevir” sözüne göre amel ederek zevk u sefâ içinde yaşayabilirler ki bu görüş hiç bir Müslüman tarafından kabul edilmez.
    Bakara âyetini tamamıyla yanlış anlamak
    Değerli dostumuz Bakara âyetini yanlış anlamıştır. Âyet şöyledir: “Şüphesiz, inananlar, Yahudi olanlar, Hıristiyanlar ve Sâbiîlerden Allah’a ve ahiret gününe inanıp yararlı iş yapanların ecirleri Rablerinin katındadır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir” (Bakara, 62). Sayın Ateş bu âyete bakarak herhangi bir semâvî dîne mensup olan herkesin cennete gireceğini zannetmektedir. Bundan dolayı dergideki mezkûr makalesinde “Bu Kur’ân, herhangi bir semâvî dîne mensup olan, Allah’a ve âhiret gününe inanan ve amel-i sâlih işleyen herkese cenneti müjdelemektedir.” demekte ve yukarıdaki âyeti bu iddiasına mesned kılmaktadır. Halbuki âyet-i kerîmeden böyle bir anlam çıkarmak mümkün değildir. Çünkü âyet inanan grupları sıralayarak Hz. Mûsâ zamanında yaşayıp da kendisine îmân eden Yahûdîlerden, Hz. İsâ’nın zamanında kendisine îmân eden Hıristiyanlardan ve Hz. Muhammed’in (sallallâhualeyhivesellem) peygamberliği döneminde kendisine inanan müminlerden söz etmektedir. Şüphesiz bu peygamberlere tâbi olanlar yaşadıkları dönem içinde peygamberlerini tasdik edip onlara tâbi olmuşlarsa cennete gireceklerdir. Ancak îmân etmeyenler cehenneme girecektir. Nitekim Allah Teâlâ bunu şöyle anlatır: “İsrailoğullarından bir zümre inanmış, bir zümre de inkâr etmişti.” (Saf, 14). Bu yüzden Hz. Muhammed’in (sallallâhualeyhivesellem) bi’setinden sonra Hz. Mûsâ’ya veya Hz. İsâ’ya tâbî olmak ve onların kitaplarıyla amel etmek câiz değildir. Bilakis Kur’ân’a tâbi olmak ve bütün peygamberlere îmân etmek mutlaka gereklidir. Bu yüzden Hz. Peygamber Hz. Ömer’in Tevrat’tan bazı sayfalar okuduğunu gördüğünde kendisine kızmış ve şöyle demiştir: “Allah’a kasem olsun ki Musa hayatta olsaydı bana tâbi olmaktan başka bir şey yapmazdı.” (hâfız İbn Kesîr’in tefsirine bkz.)

    Sayın Ateş (Allah onu bağışlasın) aynı zamanda Mâide âyetini de yanlış anlamakta ve Hıristiyanlar, İslâm’a girmeyerek kendi dinlerine tâbi olmaya devam etseler bile Allah Teâlâ’nın kendilerini övdüğünü sanmakta ve âyetin kendisine delil olduğunu düşünmektedir. Yani Hz. Muhammed’e (sallallâhualeyhivesellem) tâbi olmayarak kendi dînine bağlı kalan Hıristiyanların ehl-i îmândan olduğunu ileri sürmektedir. Âyet-i kerîme şöyledir: “Onlar içinde îmân edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da ‘Biz Hıristiyanlarız’ diyenleri bulacaksın.” (Mâide, 82). Şâyet sayın Ateş âyet-i kerîmeyi tamamlasaydı, onun Hıristiyanlardan belirli insanlar için indiğini görürdü; Şüphesiz âyet, Habeşistanlı bir grup Hıristiyanla ilgilidir. Habeşli bir grup Hıristiyan Hz. Peygamber (sallallâhualeyhivesellem) ile buluşup Kur’ân-ı Kerîm’i dinlediklerinde çok müteessir olmuş, ağlamaya başlayarak Müslümanlıklarını ilan etmişlerdi. O denli ağlamışlardı ki sakalları gözyaşlarıyla ıslanmıştı. Daha sonra bu insanlar Müslümanlıklarını ilan ederek Necâşî’ye dönmüşlerdi. Âyet-i kerîmenin devamı şöyledir: “Bunun sebebi, onların içinde bilgin keşişlerin ve dünyayı terk etmiş rahiplerin bulunmasıdır ve bunlar büyüklük taslamazlar. Peygambere indirilen Kur’anı işitince gerçeği tanımalarının sonucu olarak gözlerinden yaşlar akarken onların şöyle dediğini görürsün: ‘Ey Rabbimiz, inandık, bizi de gerçeğe şahit olanlar arasında yaz’.” (Mâide, 82-83) Bû âyet-i kerîmeler onların îmân edip Hz. Peygamber’i tasdik ettiklerini göstermiyor mu?!

    Sayın Profesör’ün Hz. Peygamber’e tâbi olmayıp İslâm dînine girmeseler bile Hıristiyanların kendi dinleri üzere devam etmelerinin makbûliyeti ve cennete girecekleri şeklindeki iddiasına delil olarak Hz. Peygamber’in, anlaşmayı bozdukları için Benî Kurayza’ya Tevrat’la hükmettiği iddiası ise oldukça ilginçtir. İslâmî ilimlere derin vukûfiyeti olan bir hocanın mezkûr hâdiseyi böyle anlaması/aktarması doğrusu anlaşılabilir cinsten değildir! Öncelikle sayın Ateş’in bu iddiasının doğru olmadığını söylemek durumundayız. Zirâ bütün müfessir ve siyercilerin de ittifak ettiği üzere onlara Tevrât’ın hükmünce değil Hz. Sa‛d’ın hükmüne göre davranılmıştı; Hz. Sa‛d savaşçı erkeklerin öldürülmelerine, kadınların ve çocukların esir edilmelerine hükmetti. Bunun üzerine Hz. Peygamber Sa‛d’a: “Kuşkusuz sen, yüce Allah’ın yedi kat göğün üstünden verdiği hükmün aynısı ile hükmettin.” dedi (Tefsîru İbn Kesîr, Ahzâb Suresi).

    Hz. Peygamber’in ehl-i kitâp konusunda Allah’ın emrine muhâlefet etmesi nasıl tasavvur olunabilir? Allah Teâlâ ehl-i kitapla ilgili olarak “(Sana şu talîmatı verdik): Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et.” (Mâide, 49) buyurduğu halde Hz. Peygamber’in bu emre aykırı hareket ederek onları Tevrat’la yargıladığını ileri sürmek nasıl bir şeydir? Bu âyete rağmen Hz. Peygamber’in Kur’ânı terk ederek onlara Tevrat’la hükmettiği nasıl söylenebilir?

    “Kendi kitapları olan ve içinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat ellerinde iken nasıl olup da seni hakem tayin ediyorlar? Sonra ne diye peşinden dönüp senin hükmüne razı olmuyorlar” (Mâide, 43) âyet-i kerîmesine gelince, Allah Teâlâ burada Yahûdileri azarlamaktadır. Onların Tevrat’la hükmetmelerini onayladığını gösteren bir anlam bu âyetten çıkmaz. Aksine burada Yahûdîlerin bu davranışlarının ne kadar tuhaf olduğu vurgulanmaktadır. Zirâ onlar hak olduğunu iddia ettikleri Tevrat’ı bir kenara bırakarak peygamberliğine inanmadıkları halde, Hz. Muhammed’e (sallallâhualeyhivesellem) gelip aralarındaki anlaşmazlıkları çözmesini ve bir hükme bağlamasını istiyorlardı. Dolayısıyla âyetin anlamı şöyledir: “Yâ Muhammed! Nasıl oluyor da o Yahûdîler ne sana, ne de kitâbına îmân etmedikleri halde senin hakemliğine başvurur ve verdiğin hükme razı olurlar? Bu çok tuhaf değil mi? ‘Doğrusu onlar hiç bir şeye îmân eden kimseler değildirler.’ ” (Mâide, 43).

    Necrân Hıristiyan heyeti hâdisesine gelince, Allah Rasûlü onların mescide girip kendi dinleri üzerine ibadet etmesine izin vermişti. Ancak buradan sayın Profesör’ün iddia ettiği üzere Hz. Peygamber’in onların haçlarını ve Allah’ın dışında bir şeye ibadet etmelerini onayladığı hükmünü çıkarmak mümkün müdür? Bu, tefsir kitaplarında zikredilen bir hadisedir ve hülâsa olarak şöyledir: Necrân Hıristiyanlarından bir grup Hz. Peygamber’le tartışmak üzere Medîne-i Münevvere’ye gelir. Boyunlarında haçlar asılıdır. Allah Rasûlü mescide girmelerine izin verir ve onları hoş karşılar. İbadet etmek için Hz. Peygamber’den izin isterler ve izin verir. Doğuya, Beytu’l-Makdis istikâmetine dönerek ibâdet ederler ve Hz. Peygamber’le tartışmaya başlarlar:

    – Niçin Bizim sâhibimizle ilgili kötü sözler söylüyorsun?

    – Onunla ilgili ne söylüyorum?

    – Onun kul olduğunu söylüyorsun.

    – Bu kötü söz müdür? O tabii ki Allah’ın kuludur.

    – Bu nasıl olur? Hâlbuki o, ölüleri diriltiyor, dilsizleri, körleri ve abraşları iyileştiriyordu.

    Bunun üzerine heyettekilerden kimisi Hz. İsâ’nın Allah olduğunu, bazıları da “üçün üçüncüsü” olduğunu söylediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sallallâhualeyhivesellem):

    – Siz bilmiyor musunuz ki, Rabbimiz diridir, İsâ ise ölümlüdür?

    – Evet biliyoruz.

    – Peki bütün çocukların babasına benzediğini bilmiyor musunuz?

    – Evet biliyoruz.

    – Peki bilmiyor musunuz ki, yerde ve gökte olan hiçbir şey Allah Teâlâ’ya gizli olmaz. İsâ ise sadece Allah’ın kendisine bildirdiği şeyleri bilebilir?

    – Hayır.

    – Bilmez misiniz ki, Rabbimiz yemez, içmez ve def’-i hâcet eylemez. İsâ ise yer içer ve bütün insanlar gibi def’-i hâcet eyler?

    – Evet biliyoruz.

    – Öyleyse nasıl olur da İsâ iddia ettiğiniz gibi ilâh ya da ilâh’ın oğlu olabilir?

    Necrân heyeti bu son soru karşısında susmuş ve yüz çevirerek inkar etmişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber onları mübâheleye (lanetleşmeye) çağırmıştı. Ancak onlar korkmuşlar ve mübâheleden kaçınmışlardı. Bu hâdise üzerine Allah Teâlâ Âl-i İmrân sûresinin şu âyetlerini indirdi: “Elif, Lâm, Mîm. Allah o İlahtır ki Kendinden başka ilah yoktur. Hay O’dur, kayyûm O’dur…Allah nezdinde İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona ‘Ol!’ dedi ve oluverdi. Gerçek, Rabbinden gelendir. Öyle ise şüphecilerden olma. Artık sana bu ilim geldikten sonra, kim seninle Îsâ hakkında tartışmaya girerse de ki: ‘Haydi gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, hanımlarımızı ve hanımlarınızı ve bizzat kendimizi ve kendinizi çağırıp, sonra da gönülden Allah’a yalvaralım da bu konuda kim yalancı ise Allah’ın lânetinin onların üzerine inmesini dileyelim’.” Allah Rasûlü Necrân Hıristiyanlarını mübâheleye çağırmıştı. Davetin hikmetli üslubu böyledir. Yoksa sayın Profesör, mesela Papa boynunda haçıyla Şeyhu’l-İslâm’a gelse, Şeyhu’l-İslâm kendisine “Çık dışarı ey kâfir! Boynundaki haçı çıkarıp İslâm’a girmedikçe seninle tartışmam” demesini mi istemektedir? Bu Hz. Peygamber’in yapmadığı bir şey olup aynı zamanda insan aklının ve hikmetin gereği bir davranıştır. Ancak bu hâdiseden Hz. Peygamber’in onların bâtıl inancını onayladığına dair bir sonuç kesinlikle çıkmaz.

    Sonuç olarak değerli dostumuz Profesör Dr. Süleyman Ateş’ten Allah’a küfredenlere rahmet konusunda ifrata düşmemesini diliyoruz. Zîra kendileri, Allah’ın kulları üzerine Allah’tan daha merhametli olamaz. Eğer Allah, onların hak dîn olan İslâm’a girmemeleri durumunda cehenneme gireceğine hükmetmişse, bir Âdemoğlunun kalkıp Allah’a muhâlefet ederek “kesinlikle cennete girmeliler” demesi mümkün olmadığı gibi, gücü dâhilinde de değildir. İnsanların en çok zararda olanı Allah’ın dîninden yüz çevirerek dînini dünya ile değiştirendir.

    ————————————————————

    [1] “Cennet Kimsenin Tekelinde Değildir”, İslamî Araştırmalar, Yıl 1989, Cilt III, sayı 1.

  26. YENİ EKBER ŞAHLAR – Ali Eren
    EKBER ŞAH HORTLATILMAK MI İSTENİYOR?..
    Ekber Şah, önceleri Müslüman ve dindar bir kimse iken, dinleri birleştirip “Dîn-i İlâhî” adıyla yeni bir din ortaya koymaya çalışmasıyla bilinen 16. asır bir Hint-Türk imparatorudur.

    Çok dirayetli ve her tarafa hükmünü geçiren bir hükümdar olan Ekber Şah’ın, hükümdar olduktan bir müddet sonra sadece kendi inancı bozulmadı, dinî ve ahlâkî bozulmayı da teşvik etti.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Sırf İslamda serbet olduğu için kuzenler arasında evliliği yasakladı. Zinayı yasak olmaktan çıkardı. İçki ve kumarı serbest etti. Cuma hutbelerinden Peygamberimiz’in ve dört büyük halifenin isimlerini kaldırttı. Hicrî takvimin kullanılmasını yasakladı. Devletin Arapça öğreten mekteplere yardımını kaldırıp Arapçayı ve İslâmî ilimleri öğrenmeye karşı cesaret kırıcı ve istekleri azaltıcı bir siyâset uyguladı. İslâmî inanç ve yaşayışı tenkit eden kişileri sarayında topladı.
    Ekber Şah bütün dinleri aynı derecede tutuyordu. Çünkü onun nazarında İslâm dini Allah’ın gönderdiği tek ve hak din değildi. Devrini tamamlamıştı. Yeni bir düzen getirilmeliydi.
    İslama olan kin ve nefretinden dolayı bütün dinlere mensup bilginleri toplayarak, her şeyi alt-üst eden bir icraata başladı. “Din-i İlâhî” adıyla dinler karması olan yapay bir din ortaya kaymak için uğraştı.
    Ama ne oldu? Ortaya koyduğu uydurma “Din-i İlâhî” safsatası onun ölümüyle beraber unutuldu gitti.
    Şimdi ondan sonraki 5 asrı atlayıp zamanımıza gelelim.
    Sene 1995… Devletin talimatıyla Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları içinde 197. yayın olarak yer alan, o zamanki Cumhurbaşkanının da isteği ile 6 ilahiyatçıya hazırlattırılan, ismi “İslam Gerçeği” olduğu halde İslâmî meseleleri alt-üst eden bir eser hazırlattırıldı.
    Çok cılız ve havada kalan bir çalışma olsa da Ekber Şah devrini hatırlatması bakımından ibretliktir.
    Ancak, “İslam Gerçeği” kitabı bu konuda yapılan tek çalışma değil.
    Günümüzde, İslam dininin tek hak din olduğunu gizleme, asliyeti bozulmuş dinleri de Allah’ın peygamberlerinin tebliğ ettiği hak dinlermiş gibi gösterme ve hem dinleri hem de ayrı din mensuplarını birleştirme gayretleri, -Ekber Şah zamanındaki gibi- ama kurnazca, planlı halde ve israrla devam ediyor.
    Bismillah deyip konumuza başlıyoruz…
    Yıl 2000, Nisan ayının ikinci haftası… Şanlı Urfa’da Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü toplantısı yapılıyor.
    14 Nisan 2000 tarihli Zaman Gazetesi, bu toplantıyı manşetten şöyle bir başlıkla duyuruyordu:
    İbrahim Halilullah, yıllar sonra, ayrı dinlerden insanları birleştirdi.
    Bu habere göre, İbrahim Aleyhisselam “Allah birdir” diyen müslümanlarla “Hayır bir değil üçtür” diyenleri –hâşâ- birleştirmiş öyle mi?
    Tabii ki bir peygambere bundan daha şeni’ bir iftira yapılamazdı.
    Gazetenin haberine göre, ayrı ayrı dinler de olsalar Hıristiyanlık da Yahudilik de Müslümanlık da hepsi –hâşâ- İbrahim Aleyhisselam’ın dini oluyordu. Yine gazeteye göre, bu üç ayrı din mensupları İbrahim Aleyhisselam’ın ismi üzerinde birleşmiş oluyorlardı. Bin kere hâşâ…
    Evet! Bu İbrahim Aleyhisselam’a açık bir iftira idi. Çünkü bütün peygamberler gibi Hazreti İbrahim Aleyhisselam da Peygamberimiz’in tebliğ ettiği İslam dinini tebliğ etmişti. Dolayısıyla yahudi ve hıristiyanlar asla İbrahim Aleyhisselam’ın dininden olamazlardı.
    Zaten Kur’an-ı Kerim’in ifadesi açıktı:
    “İbrahim ne Yahudi idi ne de Hıristiyandı. O Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslümandı.”
    (Âl-i İmran sûresi, âyet: 67)
    Allah kelamında böyle buyurulmasına rağmen gazete at nalı gibi harflerle verdiği haberde şöyle diyordu:
    İBRÂHÎMÎ HEYECAN… Üç büyük semâvî dinin temsilcileri, bu kudsî ağacın simgesi Hz. İbrahim’in memleketinde “kardeşiz” mesajını solukladı.
    İslâmî ölçülere göre, baştan sona yanlış ve sakat bir ifade!
    İBRÂHÎMÎ HEYECAN imiş. Hangi heyecan?
    Hak din olan İslam ile tahrif edilmiş ve bâtıl hale gelmiş olan Hıristiyanlık ve Yahudiliğin karışımı, bal ile zehirin karışımı gibidir. Bundan Müslümanlar asla heyecan duymaz, duysa duysa Müslümanları inanç bakımından zehirlemek isteyenler heyecan duyarlar.
    Üç büyük semâvî din meselesi.
    Üç büyük din diye bir şey yok, asliyetini ve sâfiyetini kaybetmiş dinler semâvî de değil. İslâm tabii ki semâvîdir ama bugünkü Hıristiyanlık ve Yahudilik bizim inancımıza göre katiyen semâvî değildir.
    İnsanlar eliyle değiştirilmiş olan bozulmuş olan Tevrat’a dayalı Yahudilik mi semâvîdir?
    İnsan eliyle değiştirilmiş olan, üç yaratıcı inancına dayalı ve Hazreti İsa’yı ilah kabul eden Hıristiyanlık mı semâvîdir?
    Bu dinlerin büyük olmasına gelince:
    Milyarlarca insanın yaşadığı dünyada 50 milyon bile mensubu olmayan Yahudilik mi büyük din?
    Bir de kardeş olma meselesi var…
    Her asır ve her zamanda insanlığın baş belası olan, dünyayı habire kan gölüne çeviren, daha yakında Mavi Marmara katliâmını gerçekleştiren Yahudiler mi Müslümanların kardeşi?
    Tarihî haçlı savaşlarında, Kudüs’te Müslümanların kafataslarından tepeler yapan, günümüzde de “Bu bir haçlı savaşıdır” diyerek yeni bir haçlı savaşı başlatıp “Irak ve Afganistan’a demokrasi getiriyoruz” diyerek uçaklarla ölüm yağdıran, milyonlarca masum cana kıyan Hıristiyanlar mı Müslümanların kardeşi?.
    Rabbimiz Hucûrât suresi 10. âyette “Ancak mü’minler kardeştirler” buyurduğu halde, buna itiraz edercesine, mü’minlerin Hıristiyan ve Yahudilerle kardeş olduklarını söylemek, dinleri birleştirmek gayretinden gelmiyorsa sebebi nedir?
    Değerli okuyucular, iş bununla bile bitmiyor, iki İslâmî mesele de ayaklar altına alınıyordu.
    Birincisi:
    Gazetenin haberine göre, o sempozyuma katılan ve sözde oracıkta Müslüman olan bir gayr-i Müslim; haham, papaz ve müftünün huzurunda sözde kelime-i şehâdet getirerek Müslüman olmuş.
    Bu nasıl Müslümanlıksa, gazete bizlerle dalga geçercesine bu kişiyle ilgili haberinde şöyle diyordu:
    “Kendisini hem Hıristiyan hem Müslüman olarak ilan etti.”
    Oysa iki dinli insan olmaz. Bir kimse hem Müslüman hem Hıristiyan olamaz. Başka bir ifade ile bir kimse hem Müslüman hem kâfir olamaz. Kendisinin hem Müslüman hem Hıristiyan olduğunu söyleyen kimse zaten kâfirdir.
    Kâfirdir, çünkü “Ben hem müslümanım hem hıristiyanım” demek, “Ben hem tek hem üç yaratıcı olduğuna inanıyorum” demektir ki böyle bir kimsenin İslâma göre kâfir olacağında şüphe yoktur.
    İkincisine gelince:
    Zaman Gazetesi, “İki dinli insan olmaz” diyeceği yerde bu sözün sahibi olan kişiden övgüyle bahsediyordu. Üstüne üstlük aynı şahıs bu Dinlerarası Diyalog toplantısında Müslüman bir kadınla evlendiriliyor, gazete de bundan “Diyalogdan düğüne” başlığıyla övgüyle bahsediyordu.
    Yani iki ayrı din mensubu, dinleri birleştirme çabasının bir uzantısı olarak böylece birleştiriliyordu.
    Başka bir ifadeyle: Caiz olmadığı halde, Müslüman bir kadın bir kâfire peşkeş çekilerek İslam fıkhı ayaklar altına alınıyordu.
    Değerli okuyucular, dinleri birleştirme faaliyetleri Türkiye’de bundan ibaret değil. Dinleri birleştirme faaliyetleri birbiri arkasına sergilenmeye devam edip duruyor.
    Sene 2004… 13-14 Mayıs… Mardin’deki 7 asırlık Kâsımiye Medresesi’nde Dinlerarası Diyalog toplantısı yapılmış ve medresenin duvarlarına yarım adam boyunda sayısız haçlar ve yahudi yıldızları asılmıştı. Toplantının devamı 15-16 Mayısta İstanbul’da Fırat Kültür Merkezi’nde yapıldı. Orada, Yunanistan Ortodoks kilisesinin ABD’deki temsilcisi olan papaz konuşmasında şöyle dedi: “Benim bir hayalim var: Ayasofya’nın kubbesi altında Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerin beraberce ibâdet etmeleridir.”
    Dikkat! Beraberce diyor. Açıkçası dinler çorbası istiyor, dinlerin birleşmesini istiyor.
    O papaz bu cümleyi söyleyince ne oldu biliyor musunuz? Sinevizyonda ekrana getirilen Ayasofya’nın kubbeleri üzerine koskocaman bir haç görüntüsü geldi ve tam o sırada diyalogculardan bir alkış tufanı koptu!..
    O 25 dakikalık haçlı Ayasofya görüntüsü tarafımızdan hem videoya alındı hem de fotoğraflandı. Belge olarak elimizdedir.
    Kurtlar vadisi filmindeki Yahudi caniliğiyle ilgili kısa bir görüntüden dolayı Türkiye İsrail’in protestosunu yemişti. İsrail, “Ne olacak canım, alt tarafı bir film” dememişti. Şimdi biz, “Ne olacak canım, alt tarafı bir sinevizyon gösterisi” mi diyeceğiz? Bunun arkasında bir ideal yok mu?
    13-14 Mayısta Mardin’deki o toplantıda tahtadan bir köprü yapıp “Bu, sembolik sırat köprüsüdür” deyip üzerinden hıristiyan ve yahudileri geçirmişlerdi.
    Organizetörler içinde bulunan ve hazırladığı meâlde Tevrat ve İncil’e 639 defa atıf yapan ilâhiyât profesörü Sayın Suat Yıldırım’a şöyle demiştim:
    “Eskiden Hıristiyanlar ve Yahudiler de cennete girer diyordunuz. Şimdi bunun tatbikatını yaptınız ve Hıristiyan ve Yahudiler işte böyle cennete girer demiş oldunuz. Peki Hazreti Resûlüllah’a ve Hazreti Kur’an’a inanıp inanmamak solda sıfır mı ki onlar da cennete girebilsinler?”
    Konumuza bir gazete haberini aktararak devam edelim.
    Cemil İpekçi isminde lûtîliği cümle âlem tarafından bilinen, kendisi tarafından da zaten gizlenmeyen modacı bir vatandaş var. Türkiye’de erkek-erkeğe evlenmek yasak olduğu için, bu şahsın Bay Bekir Coşar’la Hollanda’da evlendiğine dair gazetelerde haberler çıkmıştı. 4 Mayıs 2007 tarihli Posta Gazetesi’nde de Ahmet Cumalı’nın aynı şahısla ilgili “LOKANTADA HAVLAMIŞ” başlıklı bir haberi yayınlandı. Cemil İpekçi ve Bekir Coşar’ın yan yana görüldüğü haber şöyle idi:
    “Modacı Cemil İpekçi özel arkadaşı Bekir Coşar ile geçen akşam sosyetik bir lokantaya gitmiş. Cemil İpekçi yemeğin ortasında birden kurt gibi ulumaya başlamış, sonra da havlamış. Şaşıran garsonlar Cemil İpekçi’yi nazikçe uyarmış. Cemil İpekçi “Lokantadaki sosyetikler çok şımarık ve yapmacıktı. Sağa sola hava atıyorlardı. Kokoş ablaları ve ağır abileri biraz şaşırtmak istedim. İçkili de değildim” dedi.”
    Sabataist bir Yahudi olan Cemil İpekçi, târihî bir şehir olan Mardin’deki Kâsımiye Mederesesi’nde bu sene Eylül ayında bir kıyafet defilesi yapmak istedi. Müsait başka birçok yer olmasına rağmen, defileyi ille de 7 asır boyunca İslâmî ilimlerin okunduğu ve bir bölümünde şu anda namaz kılınan bu medresede yapmak istiyordu.
    O böyle bir istekte bulunur da geri çevrilir mi! Çevrilmedi. Mardinli birçok sivil toplum kuruluşu ve halkının çoğu adeta ayağa kalkmasına rağmen Mardin valisi Hasan Duruer itirazlara kulak asmadı ve “Defilenin Kâsımiye Medresesin’de yapılacağını, başka bir yere alınmasının söz konusu olmadığını” söyledi ve izin verdi…
    Bu defileye Kültür Bakanlığı da destek veriyordu.
    İbretliktir: Mardin-Diyarbakır Hıristiyan Metropolidi Saliba Özmen “Medresede defile olmamalıydı. Bizim manastırlarımızda olsaydı izin vermezdik” dedi.
    Bu defilenin büyük bir planın tatbiki olup olmadığına şu maddeleri okuyarak siz karar verin:
    1- Nasıl haberleri olduysa ve nedense ABD, Almanya ve Hollanda olmak üzere 200 civarında yabancı basın mensubu defileyi izlemeye geldi. Oysa Türkiye’de ilk defa defile yapılıyor değildi.
    2- Vali Bey’in, “Mardin’in tanıtılması için yapılacağını” söylediği defilenin yapılacağı podyumun ışıklandırmasını sevabına olmalı ki Hollandalı özel bir firma üslendi.
    3– Defilenin yapılacağı podyum haç şeklinde düzenlenmişti.
    4- Defilede, mankenlerden biri boynunda büyükçe bir haçla arz-ı endam etti. Başka birinin üzerindeki elbisenin her tarafına hilal, haç ve yahudi yıldızları işlenmişti. Başta bir manken ellerini iki yana açarak vücuduyla haç şekli sergiliyordu.
    Şimdi bu bir kıyafet defilesi midir? Ve bir Yahudinin düzenlediği bu sözde kıyafet defilesinde sadece yahudi yıldızı değil, İslamı temsil eden hilal ile hırıstiyanlığı temsil eden haç da sergileniyordu.
    Zaman Gazetesi memnun olmuş ki meş’um defileyle ilgili haberde okuyucusuna şu bilgiyi veriyordu:
    “Podyuma üç dinin sembolü ile çıkan manken büyük alkış aldı.”
    Yoksa Ekber Şah mı hortlamıştı? Açıkçası tam bir dinleri birleştirme denemesi yapılıyordu…
    Bitmedi…
    Eylül 2005’te Hatay’da Mardin’dekine benzer bir Medeniyetler Buluşması toplantısı olmuş açılışını da Sayın Başbakan yapmıştı. Bu toplantının davetiyesine, hilalin yanında Hıristiyan haçı ve Yahudi yıldızı basılmıştı.
    Şimdi bu dinleri birleştirme yolunda atılan başka bir adım değilse nedir?
    Bu konudaki başka bir çalışma da Ku’ran, Tevrat ve İncil’den âyetler eşliğinde türkü söyleyen Mahsun Kırmızıgül’ün New York’ta Beş Minare isimli yeni filmi…
    Filmin bir yerinde şöyle deniliyor:
    “…Hangi dinden olursa olsun, maksat Allah’a yakın olmak değil mi?”
    Gördünüz mü verilmek istenen mesajı?
    Bu söz ile dinler birleştirmek istenmiyor mu? Bütün dinler aynıdır denilmek istenmiyor mu?
    Gelelim en taze ve son habere.
    Bu habere göre ayrılık-gayrılık yokmuş, bütün din mensupları birmişiz. Buyurun haber şu, okuyun:
    “Türkiye’nin önde gelen sanatçılarından Demir Demirkan’ın etnik bütünleşmeyi 3 farklı kadın üzerinden anlatmak istediği “BİRİZ” projesinde; 6 inançta ilahiler okuyan Medeniyetler Korosu…
    Demir Demirkan, “BİRİZ” projesi ile bu topraklardaki dinlerarası kardeşliği ve hoşgörüyü dünyaya yansıtmaya ve tüm dünyaya barış mesajı vermeye hazırlanıyor.
    Etnik bütünleşmenin 3 farklı kadın üzerinden anlatılacağı “BİRİZ” projesinde; üç semavi dinden ve bu dinlere mensup farklı kültürlerden (Alevi, Sunni, Katolik, Ermeni, Ortodoks, Musevi) bir araya gelmiş rahipler, rahibeler, imamlar, kuyumcular, öğretmen ve öğrenciler gibi farklı meslek gruplarından oluşan Medeniyetler Korosu’nun seslendireceği 6 farklı dinde ilahiler…
    Koroda üç semâvî dine ait toplam altı farklı inançtan şarkılar var. Bir Ortodoks ilahisini hem Museviler, hem Katolikler, hem de Müslümanlar seslendiriyor. İşte bu, “BİRİZ” kelimesinin ve projesinin temelini oluşturuyor.
    “BİRİZ” projesi, 6 Kasım 2010’da Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Salonu’nda sanatseverlerle buluştu.
    Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, “BİRİZ” konserini izledi. Bağış, Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’ndaki konsere, eşi Beyhan ve kızı Ecehan Bağış ile birlikte geldi. “Biriz” projesinde, üç semâvî dinden meslek gruplarından oluşan Medeniyetler Korosu da ilahiler seslendirdi.”
    Bu haber burada bitiyor…
    Başka bir haber:
    Son günlerde Ayasofya ibâdete açılsın istekleri geliyor ya, Dinlerarası Diyalog yöreleri şöyle diyorlar:
    “Ayasofya’da 6 gün Müslümanlar 1 gün Hıristiyanlar ibâdet etsinler. Ha ne olacak, Pazar günleri halılar bir kenara toplanır. Hıristiyanlar da o gün âyinlerini yaparlar. Zaten bizim Hıristiyanlarla bir meselemiz yok. Biz onlarla anlaşıyoruz” diyorlar.

    Nasıl? Beğendiniz mi değerli okuyucular?

  27. “DİNLERARASI DİYALOĞUN AMACI NEDİR?
    Dinler arası diyaloğun amacını ve misyonunu; II. John Paul, “Redemptoris Misso” başlıklı genelgesinde şöyle tanımlıyor: “Dînler arası diyalog Kilise’nin bütün insanları Kilise’ye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır. CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Esasen misyonla ve misyonun şekilleriyle diyalog arasında özel bir bağ vardır. Bu misyon, aslında Mesih’i ve İncil’i bilmeyenlere ve diğer dînlere mensup olanlara yöneliktir. Kurtuluşun Mesih’ten geldiği ve diyaloğun evangelizasyondan (İncilleşltirme) ayrılmadığı gerçeği, gözardı edilmemiştir… Diyalog, Kilise’nin kurtuluşun tabii yolu olduğu inancıyla yönlendirilmeli ve ikmal edilmelidir. …Diyalog, Tanrı’nın Krallığı’na doğru bir yoldur. Bunun süresini ve mevsimini sadece Baba bilse de, mutlaka sonuç verecektir.” (Papa II. John Paul: Redemptoris Missio, Vatican, Roma, 1991, s. 55-57)

    Prof. Dr. Yümni Sezen bu konuda şu tespiti yapmıştır: “Papa, ölüm sebebiyle değişti. Gelen Ratzinger, Türk ve İslâm düşmanı. Bunu, açıkça ifade ettiği için biliyoruz. Bizim diyalogcularımız dergilerinde (Aksiyon dergisi, sayı 544, 09. 05. 2005), diyalog tehlikeye girdi, diyorlar. Diyalogun kaderi ruhbana bağlanırsa böyle olacaktır. Sonra bu Papa, eski Papa’nın yazılarını hazırlayan adam idi. Yâni değişen bir şey yoktur.”
    Vatikan’ın görevlendirdiği hiçbir diyalogcu; İslâm’ın Allah (c.c.) tarafından gönderilen vahyî bir dîn ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Allah (c.c.)’ın Peygamberi olduğunu kabul etmez. Bu konuda Müslüman diyalogcuların yanında, sadece sukut edilir. Böyle bir davranış da; elbette sözel olarak ifşâ etmeseler de, yâni stratejilerinin bir gereği olarak açıktan söylemeseler de, örtülü olarak, İslâm’ın heterodoks-sapkın bir dîn olduğuna inandıkları kendiliğinden anlaşılmaktadır. Zîrâ sistematik bir biçimde bir dînin “hak” olduğunu i’tirâf etmemek, özellikle peygamberini bilinçli bir yöntemle dışlamak ya da sürekli bir şekilde bunu örtmeye çalışmak; onun sapık bir inanç olduğu yargısı üzerinde ısrar etmekten başka bir anlam taşımaz.
    Müslümanlara karşı nasıl tavır takınılacağı konusunda şu tavsiyelerde bulunurlar: “Müslümanların dîninden ve dînsel kurumlarından bahsederken çok dikkatli ol. Sakın onlara, Muhammed (s.a.v.) yalancı bir Peygamber deme. Bu söylem Îsâ (a.s.), -hâşâ- fahişenin oğlu demek kadar şiddetli bir tepki uyandırır. Sen, ‘Muhammed (s.a.v.), İslâm Peygamberi’dir demekle hiçbir şey kaybetmiş olmazsın. Ayrıca, önce onların dostluğunu ve güvenini kazan. Îsâ (a.s.)’yı anlatırken ondan asla Allah (c.c.)’ın oğlu diye bahsetme. Zîrâ bu, Müslümanlar nezdinde büyük bir küfürdür.” (Eric W. Bethmann, Bridge to İslâm, GR. Britain 1953, s. 204-208)

    (Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, MİSVAK NEŞRİYAT, İstanbul, 2014)

  1. DİNLER ARASI DİYALOG VE BAŞKALAŞTIRILAN İSLAM – Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar
    Giriş

    Özellikle II.Vatikan Konsili (1962-1965) sonrası başta Vatikan, Amerika’daki ve Avrupa’daki Protestan, Evangelik ve Ortodoks kiliselerinin ‘Dünya Barışı’ amaçlı ve bu arada Amerikan stratejistlerinden S.Huntington’ın ‘Medeniyetler Çatışması’ ve F.Fukuyama’nın ‘Tarihin Sonu’ gibi iddiasına da bir cevap gerekçesiyle1, başlattıkları dinlerarası diyalog faaliyetleri İslâm dünyasında da fazlasıyla yankı bulmuştur. İslâm dünyasındaki bazı dini ve akademik resmi kurumlar, vakıflar, dini cemaatler ve tarikatlar, sivil toplum örgütleri, kişisel temsilli din adamları, akademisyenler ve siyasîler diyalog faaliyetlerine katılmışlardır.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Burada dinlerarası diyalog faaliyetlerine katılan ve bunları yürüten Türkiye’deki dini cemaatlerin, resmi kurumların, sivil toplum örgütlerinin ve kişisel temsilli katılımcıların diyalog sürecinde İslâm adına yaptıkları yorumlarını ve beyanlarını, genel bir isimlendirmeyle “Hıristiyanlaştırılan İslâm” dememek için “Başkalaştırılan İslam” adıyla tanıtmaya çalışacağız. Türkiye’de oluşmaya başlayan bu dinlerarası diyalogçu İslâm anlayışı, gerçekten sadece her hangi bir Müslümanın veya bir mezhebin İslâm anlayışına ters değil, bugün bizzat doğrudan İslâm’ın temel kaynağı olan Kur’an’a ve Sünnet’e aykırı duruma gelmiştir.
    Her vesileyle Hıristiyan dinlerarası diyalogçular şöyle derler: Diyalog, dinlerin kitapları, peygamberleri, iman ve inançları üzerinden yapılmamalıdır. İnsanlığın manevî ve ahlâkî değerlerini korumak artan seküler ve ateist anlayışlara karşı ortak tavır almak, dinler yüzünden insanlar arasında kavgaların çıkmasını önlemek ve böylece de nihayi olmak insanlığın mutluluğu ve barışı için yapılmalıdır. Ve ilave ederler: Dinlerarası diyalog bir tarafın dinini diğer tarafa kabul ettirmek değildir.
    Dinlerarası diyaloğun bu amaç ve gerekçelerini, Türkiye’deki ve diğer İslâm dünyasındaki Müslüman diyalogçu kişiler ve çevreler de aynen tekrarlarlar.
    Şimdi hem Hıristiyan taraftan hem de Müslüman taraftan diyaloğun aynı tondaki tanımını görme bakımından iki alıntı yapalım:
    Lynn de Silva: “Diyalog hiçbir şekilde kişinin kendi inancına bağlılığına ve sadakatine zarar vermez. Aksine o kişinin kendi inancına bağlılığını geliştirir ve pekiştirir. Diyalog, dinlerin birleştirilmesine yönelik bir hareket olmayıp aksine ona karşı bir kalkandır. Çünkü diyalog sürecinde katılımcılar birbirlerini daha yakından tanıyarak birbirlerinin dinsel gelenekleri hakkında daha fazla bilgi sahibi olurlar. Diyalog kişilere manevi bir yaşam için daha geniş bir perspektif sunarak onları tek düzelikten kurtaran yaratıcı bir karşılıklı etkileşimdir. Diyalog bir tarafın diğer taraf hakkındaki olumsuz tutumunu ortadan kaldırmak için son derece gerekli bir eylemdir.”2
    D.Aydüz: “O halde diyalog her şeyden önce; içerde diyalog ve dinlerarası, kültürlerarası diyalog, insanlara, kültürlere, dinlere kendi kendilerini tanımlama, kendi kendilerini tanıtma ve kendi kendilerini bildirme anlamına geliyor ve bu yönüyle de iyidir, kesinlikle teşvik edilmelidir…. Dinlerarası diyalog; dinleri birleştirme veya bir potada eritip ‘yeni bir din’ üretme teşebbüsü değildir. Dinlerarası diyalog; tüm farklılıkları koruyarak herhangi bir zorlamaya girmeden hoşgörü ve anlayış içinde ortak meseleleri konuşma, müzakere etme ve işbirliği yolları arama gayretidir.”3
    Dinlerarası diyalog amacı tanımlandığı gibi ise, Müslüman diyalogçular niçin İslâm’ı, aşağıda vereceğimiz örneklerde olduğu gibi ters-yüz ederek diğer din mensuplarına tanıtıyorlar?
    Dinlerarası diyologçuların diyalog için biçtikleri ulvî gaye, tanışma, dinleri tanıtma ve dünya barışını tesisi vs. vs…. Çok güzel.
    Bu ulvî gayeye, ister bir dinin mensubu olsun, ister ateist olsun kim karşı çıkabilir ki! Karşı çıkmak şöyle dursun destekler. İşte bu nedenle Vatikan’ın Türkiye İlahiyat Fakülteleri çevreleriyle yaptığı ilk diyalog toplumlarına ben de katılmıştım.
    Hatta Müslümanlar olarak bizim de bir katkımız olsun diye İslamî Araştırmalar Dergisi’nin desteğiyle Ankara’da 1994 yılında bir dinlerarası diyalog toplantısı da ben tertip etmek istedim. Toplantının düzenlemesiyle ilgili son aşamaya geldiğimiz günlerde Fakülte’ye Vatikan’dan Christian Troll geldi. O’na toplantının programını gösterdim. Troll böyle bir diyalog toplantısının olamayacağını söyledi. Bunun yerine siz Türkiye’deki Hıristiyanları toplayın onlar size kendilerini anlatsınlar dedi.
    Ben de bu diyalog olmaz, monolog olur şeklinde bir cevap verdim.
    İtiraz ettiği programımız kısaca şöyleydi:
    1. Kur’an – İncil
    2. Hz.Muhammed – Hz. İsa
    3. Müslüman – Hıristiyan
    4. Bugünkü İslam ve Hıristiyan Dünyası.
    Gerek Türkiye’den ve gerekse Avrupa ve Amerika’dan çeşitli Hıristiyan kuruluşları ve temsilcileri toplantıya katılacaklarını bilmişlerdi. İstanbul’daki American Board hariç, Troll ile görüşmemizden hem sonraki hafta içinde Hıristiyan kuruluşlardan gelecek katılımcılar özür beyan ederek toplantıya katılamayacaklarını bildirdiler.
    Troll, böyle konuların Ortaçağ’daki tartışmaları gündeme getireceği, dilayog yerine kargaşa çıkacağı gerekçesiyle itiraz etmişti. Ben de kendisine, Hıristiyan konularını Hıristiyanların ve İslâmî konuların da Müslümanların işlemelerini istediğimizden, toplantının akademik nitelikli olacağından, düşündüğünüz kargaşa ve nizanın olmayacağını ifade ettim. Fakat neticede toplantıyı iptal etmek zorunda kaldık.
    Bu olay ve aşağıda anlatacağım daha önceki başka bir olay bende diyaloğun amacı hakkında şüphe ve tereddüt uyandırdı.
    1989 yılında Roma’da katıldığım bir diyalog toplantısından sonra toplantıyı tanıtıcı kısa bir makale yazmıştım. Makalede diyalog yapan ve yapacak Müslümanların Hıristiyanlığı iyi bilmeleri hususuna işaret ettim. Bunun bir misyonerlik hareketine dönüşmemesi için Avrupa’daki ve Türkiye’deki özellikle gençlerimize hem İslâm’ı, hem de Hıristiyanlığı iyi tanıtmamız gerektiğini vurgulamıştım.
    Makalenin yayımından yaklaşık iki hafta sonra o zaman A.Ü.Rektörü olan Necdet Serin telefonla beni arayarak görüşmek istediğini belirtti. Makamına gittiğimde Rektör: Sabahtan Vatikan Büyükelçisi Sergio Sebastian Bey beni telefonla aradı. Bir makale yazdığını ve diyalogun ruhuna aykırı şeyler söylediğini bildirdi, dedi.
    Bir makale yazdım. Ancak diyalogla ilgili olumsuz bir şey yazmadım dedim. İstersen Sebastian Bey ile bir görüş dedi. Görüştüm ve ona bu makalede diyalog ruhuna aykırı ne bulduğunu sordum.
    Bu olaylar kuşkularımı artırınca, II. Vatikan Konsili’nin dinlerarası diyalog ile ilgili kararlarını ve dökümanlarını okumaya karar verdim. Diyalog için sıkça atıfta bulunulan Lumen Gentium ile Nostra Aetate (Kilisenin Hıristiyan olmayan dinlerle ilişkisi hakkında Konsil deglerasyonu) kararlar dışında, Ad Gentes (Kilisenin misyonerlik hakkındaki Konsil kararı) ve Unitatis Redintegratio (Ekümeniklik hakkında Konsil Kararı) gibi diğer iki kararda da dinlerarası diyaloga ait bilgiler buldum. Örneğin Ad Gentes’in ikinci bölümünde diyalogun misyonerlik olduğu açıkça belirtiliyor. Kararı özetleyen iki Cizvit papaz J. Neuner ve J. Dupuis şöyle diyorlar: “İkinci bölüm misyonerlik çalışmasıyla ilgilidir. (10-18. cümleler) Bir yandan diyalog (11) ve yardım (charity) sunumu vasıtasıyla (12), diğer yandan da İncil’i vaaz etme aracılığıyla Tanrı’nın halkını bir araya getiren incilleştirmeyi (13-14) Hıristiyan şehadeti ile sentezlemeyi amaçlamaktır. Zaten misyonerlik vasıtası olan birincisi (diyalog), ikincisine (İncilleştirmeye) götürür.”4
    Bu kısa giriş cümlelerinden sonra, esas konumuza girmek için, 1986 yılından bugüne yaklaşık 21 yıldır doğrudan veya dolaylı bir şekilde diyalog yapan Türk taraftarların bilerek veya bilmeyerek misyonerliğin amacına hizmet ettiklerini söyleyelim ve bunun kanıtlarını çeşitli kesimlerin ve kişilerin diyalog adına söylediklerinden ve yaptıklarından örneklerle ortaya koymaya çalışalım.

    1. Misyonerliğe Ortak Olma
      Herkesin bildiği Türkiye’den dinlerarası diyaloga en çok sahiplenenler en ateşli diyalogçular Fethullah Gülen ve cemaati üyeleridir. Çünkü Fethullah Gülen, Papa II. John Paul’a 9 Şubat 1998 günü sunduğu mektubunda Papa’nın dinlerarası diyalog misyonuna yürekten katıldığını şöyle ifade ediyordu: “Pek muhterem Papa cenapları, Üç büyük dinin doğum yeri olarak bilinen toprakların dünyayı daha iyi yaşanabilir bir mekan kılma yolundaki kutsal misyonumuzu tam manasıyla bilen halkından size en içten selamlar getirdik….
      Papa 6. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazi yardımlarımızı sunmak için size geldik.”5
      Gülen’in mektubunun başlangıç cümlelerinden yukarıya aktardığımız iki kısım üzerinde dikkatlice düşündüğümüzde, ortaya iki husus çıkmaktadır:
      a) Gülen nasıl oluyor da Papa nezninde üç dinin doğduğu yerlerin ve halklarının temsilciliğini kendinde görebiliyor? Üç din, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâm sırasıyla Mısır-Sina’da, Kudüs’te ve Mekke-Medine’de doğmuştur. Bugün buralarda çeşitli halklar ve devletler vardır. Siyaseten ve hukuken Gülen bu yerleri ve halklarını nasıl temsil edebilir? Öte yandan bu yerlerin halkı din bakımından Yahudi, Hıristiyan ve Müslümandır. Gülen, hadi diyelim İslâm’ı temsil edebilir ama, Yahudiliği ve Hıristiyanlığı nasıl temsil edebilir? Bu konu hakkında daha fazla durmadan bizim için çok daha önemli olan ikinci hususa geçelim.
      b) Gülen ikinci paragraftaki cümeleleriyle Papalık Konseyi’nin Dinlerarası Diyalog misyonunun bir parçası olmayı, buna hizmet etmeyi istiyor ve bunların gerçekleşmesini arzu ediyor. Gülen, birinci paragrafta kendi hizmet ve vazifesini “Kutsal misyonumuz” diyerek misyon olarak nitelediği gibi, ikinci paragrafta da Dinlerarası Dilayog’u da misyon olarak niteliyor.
      Misyon kelimesini Gülen’in kasıtlı olarak seçip seçmediğini bilemiyoruz; ancak Papalık nezninde “misyon” kelimesinin özel bir anlamı vardır ki, bu insanlara Hıristiyanlığı tebliğ etmektir; misyonerlik ve misyoner kelimeleri de zaten aynı kelimeden gelir. Nitekim II. Vatikan Konsili’nin Misyonerlikle ilgili Ad Gentes Divinitus adlı kararında misyon şöyle tanımlanıyor: “Kilise tarafından gönderilen İncil öğreticilerinin yükümlülükleri ve bütün dünyaya giderek İncil’i vaaz etme vazifesini yüklenerek henüz Mesih’e inanmamış halklar arasında Kilise’yi yerleştirmeleri, genel olarak misyon diye adlandırılır.”6
      Dinlerarası diyalog, hem yukarıda sözünü ettiğimiz Ad Gentes’te hem de Gülen’in mektubunu sunduğu Papa II. John Paul’un çeşitli vesilelerle yaptığı açıklamalarında ve deklarasyonlarında da açıkça diyalog ve misyon, “misyonerlik” olarak tanımlanmaktadır. Gülen’in hizmet etmek istediği diyaloğu ve misyonu, II. John Paul, “Redemptoris Misso” başlıklı genelgesinde şöyle tanımlıyor:
      “Dinlerarası diyalog Kilise’nin bütün insanları Kilise’ye döndürme amaçlı misoynunun bir parçasıdır….
      …esasen misyonla ve misyonun şekilleriyle diyalog arasında özel bir bağ vardır. Bu misyon aslında Mesih’i ve İncil’i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir…… … kurtuluşun Mesih’ten geldiği ve diyaloğun evangelizasyondan (incilleştirme) ayrılmadığı gerçeği gözardı edilmemiştir. … Diyalog, Kilise’nin kurtuluşun tabiî yolu olduğu inancıyla yönlendirilmeli ve ikmâl edilmelidir. …Diyalog Tanrı’nın Krallığı’a doğru bir yoldur ve bunun süresini ve mevsimini sadece Baba bilse de, mutlaka sonuç verecektir.”7
      En yetkili ağızdan dinlerarası diyalog gerçek amacıyla böyle de tanımlanıyor. O halde Gülen’in diyaloğa ortak olmasının ne anlama geldiğini siz düşünün.
    2. İslâm Ve Hıristiyanlığı Hz. Meryem’i Hz. Muhammed (s.a.v.) İle Nikahlayarak Birleştirme
      Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar adlı eserinde Gülen, Meryem Suresinin 17. ayetinin meâlini kendi ifadesiyle şöyle verir: “Sonra, insanlardan gizlenmek için bir perde germişti. Ruhumuzu göndermiştik de ona tam bir insan olarak görünmüştü” ve şu yorumunu ilâve eder: “Acaba ne idi bu ruh? Hemen büyük çoğunluğu itibariyle bütün tefsirler, ayeti kerimede: “… ruhumuzu gönderdik…” diye belirtilen ruhun Cebrail (a.s.) olduğunu ifade etmektedirler. Ne var ki, burada Kur’an “Ruh” tabirini kullanıyor; ruh’un tayininde ise ihtilaf vardır. İhtimalin sınırları ise ihtilafın çerçevesini aşkındır; hatta Efendimizin ruhunu içine alacak kadar da geniştir. Evet bu da muhtemeldir; zira Hz. Meryem çok afife ve nezihe bir kadındı. Bu itibarla da gözlerinin içine başka bir hayal girmemişti ve girmemeliydi de. Ona sadece kendisine helal olan biri bakmalıydı. O da olsa olsa Efendimiz olabilirdi; zira o bir münasebetle Hz. Meryem’in kendisiyle nikahlandığına işaret buyuruyordu. Bu açıdan da “Ruh”un Efendimizin ruhu olabileceği de ihtimal dahilindedir…”8
      Her ne kadar Gülen cümlesinin sonunda bu konuda başka kanıtlar bulunmadan bunun katiyet ifade etmeyeceğini belirtiyorsa da, söz konusu ayeti böyle yorumladıktan sonra geriye ne kalıyor ki? Gülen, kendi yorumuna Hz.Peygamberi de ortak ederek, “O …. Hz. Meryem’in kendisiyle nikahlandığına işâret buyuruyordu.” Diyor. Hz.Peygamber’in “işâreti” Kenzu’l-Ummal’daki bir rivayettir. Bu rivayet gerçek bir hadis bile olsa, Hz. Peygamber’in Meryem ile nikahının ve zevceleşmesinin Ahiret’te, Cennet’te olacağını belirtiyor9. Gülen’in bu akıl ve mantık dışı yorumlarıyla Hz. İsa’nın annesinin, Hz. Meryem ve babasının, haşa, Hz. Muhammed olarak bu dünyada olmuş bir nikahlanma gibi anlatması dinlerarası diyalog çerçevesinde Hıristiyanlığı ve İslâmı “evlendirmeye” yönelik bir girişimden başka ne gibi bir değeri olabilir?
      Gülen’in diyalog için Hz.İsa’ya anlattığımız özel ilgisini, cemaatin bir başka üyesi ve Aksiyon Dergisi’nin editörü İ.Karayeğen de sözleriyle doğrulamaktadır. Söz konusu derginin 470 nolu özel sayısında “İnsanlık O’nu Bekliyor: Hz. İsa” başlıklı bir kapak dosyası hazırlamışktır. Editör şöyle yazıyor: “Müslümanlık ile Hıristiyanlık sanılanın aksine Musaviliğe nisbeten birbirine daha yakındır. Buradaki ortak payda Hazreti İsa (A.S.)’dır. Hz. İsa bizim de peygamberimizdir ve Kur’an’da tek kadın Hz. Meryem aynı zamanda bir surenin de adıdır. Bunlar müşterek çizginin en büyük delilidir. Müdakkik araştırmacılar, teslis inancını terk eden samimi İsaviler ile İslâm Dini arasındaki mesafenin kısaldığını görmektedirler.”10
      Görüldüğü gibi Gülen ve cemaatinin Hıristiyanlarla özel ilişkilerini Hz. İsa’nın da Müslümanların peygamberi olduğu inancıyla Hz. İsa üzerinden kuruyorlar. Peki Hz. Musa, Müslümanların inandığı bir peygamber değil mi? Eğer ilişkiler böylece peygamberler üzerinden kurulacaksa niçin Hz. Musa’nın müntesipleri museviler Müslümanlara Hıristiyanlardan daha uzak oluyor? Görüldüğü gibi Hıristiyanlarla ilişkilerini meşrulaştırmak için Gülen ve cemaati çok basit, basit olduğu kadar da eksik bir mantık oyunuyla temellendiriyorlar.
      Gülen ve cemaatinin diyalog yaptığı Hıristiyanlar teslis inancını terk etmiş, kendi tabirleriyle “İseviler” midir? Çünkü Hz. İsa, teslisçi değil, tevhidçiydi bize göre. Gülen’in ziyaret ettiği, meşhur mektubunu sunduğu ve mektubunda “diyaloğunuzun bir parçası olacağız” dediği Papa II. John Paul teslisi terk etmiş bir İsevi miydi?
      Diyalog için bu tür tutarsız gerekçelere ne gerek görülüyor ki! Vatikan bizi diyaloğa davet etmiştir; biz de katılıyoruz demek kafi değil mi?
    3. Hz. Muhammed (s.a.v)’siz İslâm’a Doğru
      Gülen ve cemaatinden bazıları dinlerarası diyalog görüşmelerinde Hz. Muhammed’in Resûl olduğundan bahsetmeyi gerekli ve uygun görmüyorlar:
      “Bazıları üç dinden herhangi bir dine inanmak yeterlidir. Mühim olan kelime-i tevhid inancıdır. Hz. Muhammed’i kabul ve tasdik etmek ise şart olmayıp bir kemal mertebesidir” diyor. Bazıları da “Ehli kitap ile amentüde ittifak halindeyiz” iddiasında bulunuyor. (Ahmet Şahin, Zaman 17.04.2000)
      Nitekim, Fethullah Gülen de şöyle diyor: “Kur’an-ı Kerim, kitap ehline çağrıda bulunurken, “EY kitap ehli! Aramızda müşterek olan bir kelimeye gelin.” Nedir o kelime? “Allah’tan başkasına ibadet yapmayalım.” Allah’a kul olan başkasına kul olmaktan kurtulur. İşte gelin, sizinle bu mevzu üzerinde birleşip bütünleşelim. Kur’an devamla, “Allah’ı bırakıp da, bazılarımız bazılarımızı Rab edinmesin” diyor. Dikkat edin, bu mesajda, Muhammedün Rasûlullah yok.” (Hoşgörü ve Diyalog İklimi. S. 241).
      Fasıldan Fasıla kitabında da, “Herkes kelime-i tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir. Hatta kelime-i tevhidin ikinci bölümünü, yani ‘Muhammed Allah’ın resûlüdür’ kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet bakışıyla bakmalıdır…” demektedirler. (Küresel Barışa Doğru-131)”11
      Gülen ve yandaşları, Hıristiyanlarla veya başka din mensuplarıyla İslâm adına diyalog yapmada, Kelime-i Tevhid’i kısaltarak, Muhammed’in son peygamber ve nebi olduğunu gündeme getirmek istemiyorlar. Eğer yaptıkları dinlerarası diyalog ise ve İslâm üzerinden bu diyaloğu yapılıyorsa, Hz. Muhammed’siz İslâm, İslâm olur mu? Kelime-i Tevhid’ten Hz. Muhammed kelimesini çıkarmak, sadece Gülencilere mahsus değildir; belki de onun etkisiyle aşağıda göreceğimiz gibi bazı kurum ve kişiler de aynı şeyi yapıyorlar.
      Şimdi de, Gülen cemaati mensupları ile bu cemaatin faaliyetlerine sürekli iştirak eden kimselerden örnek verelim.
    4. Ilımlı İslâm İçin Çalışma
      Gülen cemaatinin en önemli akademik kurumu olan Fatih Üniversitesi’nin Amerikan Kültürü ve Edebiyatı ile İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümleri, 2006 yılında düzenledikleri bir uluslar arası konferans için TÜBİTAK’tan mali katkı isteme gerekçesinde şu ifadelere yer veriyorlar: “Aslında, Avrupa ve Asya’nın arasında, karşısında ve ötesindeki Türkiye (ve özellikle İstanbul), ılımlı İslâmi eğitim misyonu ve ulusal sınırları aşan gelecek görüşü ile Fatih Üniversitesi ve Amerikan Kültürü ve Edebiyatı ile İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümlerini oluşturan uluslar arası eğitim kadrosu bu görev için çok uygundur.” (Bkz. Belge 1).

    BELGE 1

    1. Papa Olmak Bile Cemaat Onayından Geçiyor
      Nuriye Akman’ın cemaate bağlı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı başkan yardımcısı ve Kültürlerarası Diyalog Platformu Genel Sekreteri Cemal Uşşak ile yaptığı ve 9.12.2006 tarihinde Zaman gazetesinde “Kardinal Ratzinger Türkiye’de Papa Oldu” başlığıyla yayımlanan söyleşinin takdim cümlesinde N.Akman, Uşşak için şöyle diyor: “16. Benediktus’un seçildikten sonra değil, Türkiye’ye geldikten sonra gerçek Papa olduğuna inanıyor.” Bu inancını Uşşak da, Akman’ın bir sorusuna verdiği cevabında şöyle ifade ediyor: “Kendisi buraya gelinceye kadar Papa olmamıştı henüz. Hâlâ kardinal Ratzinger’di, bir felsefe veya teoloji fakültesinde öğretim üyesi sıfatıyla duruyordu. Ama taç giyen baş akıllanır. Bana göre Türkiye ziyareti ile birlikte Papa olmaya başladı.”12
      Görüldüğü gibi Papa XVI. Benedikt’in Papalık onayı Uşşak’tan geçiyor. Keşke Uşşak Papa’nın niçin Türkiye ziyareti ile gerçek Papa olduğunun gerekçesini de açıklasaydı da bize soru sordurma zahmeti vermeseydi.
      Uşşak, biz de dinlerarası diyaloğun ve misyonun ortağıyız diyerek XVI. Benedikt Türkiye’ye gelmekle bizim de onayımızı aldı ve gerçek Papa oldu mu söylemek istiyor? Yoksa Uşşak, Türkiye’yi geçmişini veya geleceğini düşünerek bir Hıristiyan ülkesi gibi görüyor da, ziyaretiyle Papa Türkiye’nin de papası mı oldu demek istiyor. Bu ve benzeri soruları çoğaltabiliriz; ancak cevabını biz değil Uşşak verebilir.
    2. Hz. Muhammed’in Ümmetliğini Bırakıp Hz. İsa’nın Ümmeti Olmaya Yönelme
      Dinlerarası Diyalog hareketine dahil olduktan bu yana Gülen cemaatı kadar A.Oktar (Adnan Hoca) cemaati de son zamanlarda bir biçimde Hz. İsa, Hz. Meryem ve Kıyamet ile ilgili çok sayıda eserler telif veya tercüme ettiler. Elbette bunlar yapılabilir; bizim şikayetimiz bunları sayıca çokluğuyla ilgili değildir. İçerikleriyle ilgilidir.
      Nuzûl-i İsâ (Hz.İsa’nın tekrar dünyaya dönüşü) ile ilgili söylemleri, Hıristiyanlarınkine benziyor. Hıristiyan dünyada gün geçmez ki Hıristiyanlar “İsa geldi”, “İsa görüldü” gibi çığırtkanlık yapmasın. Diyalog ile birlikte bu cemaatlerin ezberlerinde ve söylemlerinde de benzer şeylere sıkça raslıyoruz. Kaldı ki Nuzûl-i İsa ihtilafları bir meseledir.13
      Daha önce sözünü ettiğimiz Aksiyon dergisinin özel sayısına kısa bir makale yazan Suat Yıldırım –ki kendisine saygı ve hürmetim varşöyle diyor: “… Müslüman ve Hıristiyan ümmetlerinin, Hz.İsa’nın şahsiyeti etrafında bütünleşerek, hem kendilerini, hem de bütün insanlığı kurtarmaya yönelmeleri, hepimizin ideali olmalıdır. Bunun bazı emareleri de görünmektedir.”14
      S.Yıldırım bu sözlerine –bu iş gönül işi değil amabenim gönlüm razı değildir. Kendisinin de belirttiği gibi mutlak risaletin sahibi Hz. Muhammed ise ve henüz Hz. İsa da ortada yoksa, niçin S.Yıldırım Müslümanları Hz. İsa arkasında saf tutmaya davet ediyor da Hıristiyanları Hz. Muhammed etrafında toplanmaya çağırmıyor? Yoksa Hz. Muhammed’in risaleti insanlığın kurtuluşuna kâfi değimlidir?
      S.Yıldırım’ın sözleri ve tavrı sadece ve sadece misyonerlerin işine yarayabilir; şöyle ki onun sözleri misyonerler tarafından Müslümanların Hıristiyanlaştırıl ması için en iyi psikolojik bir zemin oluşturmaktadır. Misyonerler “Müslümanlar! Bakınız sizin büyükleriniz sizi Hz. İsa etrafında bütünleşmeye davet ediyor” deseler ve diyenler de var; buna hangi Müslümanın gönlü razı olabilir?
    3. Oryantalistlerin Ve Misyonerlerin Kur’an Hakkındaki Görüşlerine Onay Verme
      S. Yıldırım’ın yaptığı bizce en tehlikeli şey, “Kur’an-ı Hakim ve Açıklamalı Meâl” adlı F.Gülen’in isteğiyle hazırladığını söylediği çalışmasında meâl bir çok ayetin sonuna, Kitâb-ı Mukaddes cümleleri ile aynı anlamlarda oldukları iddiası ile referansta bulunmasıdır. Söz konusu meâl şu üç noktadan bize göre oldukça sakıncalıdır:
      a) Bilimsel Değildir: Kutsal kitaptan not düştüğü cümlelerin çoğunluğunun, Kur’an ayetleri ile ya anlam bakımından uzaktan-yakından hiç ilişkisi yoktur, ya da sadece benzer kelimeler ve olayları ihtiva etmektedir. Bu son açıdan, bazı benzerlikler olsa da, Kur’an ayetleri ile kutsal metin cümleleri farklı amaçları dile getirmektedir.
      Konuyu açıklama bakımından bir çok örnekten bir tanesini aktaralım:
      Yıldırım’ın Bakara Suresi 62. ayet için verdiği meâl şöyle: “İman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar, Sâbiler… Her kim Alllah’a ve ahiret gününe (gerçtekten) iman eder ve amel-i salih işlerse, elbette onların Rab’leri yanında mükâfatları varndır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi kendilerini üzecek bir şeyle de karşılaşmazlar. (KM, Matta 2.23; Resûllerin İşleri, 2, 22)15
      Şimdi de ilişki kurulan Kitâb-ı mukaddes cümlelerini aktaralım:
      Matta 2:23:
      “Oraya varınca Nasıra denen kente yerleşti. Bu, peygamberler aracılığıyla bildirilen, ‘O’na Nasıralı denecektir’ sözü yerine gelsin diye oldu.”16
      Resûllerin İşleri 2:22:
      “Ey İsrailliler, şu sözleri dinleyin: Bildiğiniz gibi Nasıralı İsâ, Tanrı’nın, kendisi aracılığıyla aranızda yaptığı mucizeler, harikalar ve belirtilerle kimliği kanıtlanmış bir kişidir.”17
      Bakara 62. ayet ile anlamca ve konuca İncil sözleriyle bir benzerlik nasıl olabiliyor! Matta 2:23’de 22’nin devamı olarak bebek Hz. İsâ’nın Meryem ve Yusuf tarafından Nasıra’ya getirilişi anlatılıyor. Resûllerin İşleri 2,22’de ise, İsraillilerin, Hz. İsâ’ya inanmaları için bir çağırıdan söz ediliyor.
      b) Oryantalistlerin Kur’an’ın Kaynağı Hakkındaki Görüşlerinin Tasdiki: Bilindiği gibi bir çok Yahudi ve Hıristiyan asıllı oryantalistler asırlardır Hz. Muhammed’e sahte peygamber olarak bakmaktadırlar. Kur’an’ı Hz. Peygamber’in kendisinin yazdığını iddia etmektedirler; hâlâ da böyledir.18 Hz. Peygamber’in Kur’an’ı Tevrat ve İncil’den çalıntı yaparak yazdığını söylerler. Yıldırım asla böyle bir düşüncede olamaz; ancak öyle düşüncede olan Hıristiyanlara iddialarını tasdikte bir koz vermiş oluyor.
      c) Kutsal Kitapların Tahrif Olmadığına Kanıt Gösterme: Yıldırım’ın ayet meâllerinin altına Kutsal Kitab’a atıfta bulunması, Kur’an-ı Kerim’in bu kitap hakkındaki tahrif ve tebdil edilmiştir gerçeğine gölge düşürmektedir. Çünkü bu gerçeğe karşı Hıristiyanlar ve misyonerler şiddetle itiraz ediyorlar. Kutsal Kitap’da tahrif yok diyorlar. Yıldırım böyle bir meâl hazırlamakla sanki Hıristiyanların iddialarını tasdik etmiş görünüyor.
      Bütün bunlar bir arada düşünüldüğünde Yıldırım’ın bu meâli ile Kutsal Kitapların nesh olmadığı, tahrif olmadığı, hatta Kur’ân’daki ayetlerin Tevrat ve İncil’den alınma olduğu Hıristiyan-Yahudi iddiaları doğrulanmış oluyor.
      Hıristiyanlar ve Yahudiler kendi yaptıkları Kutsal Kitap çevirilerine, Kur’ân’dan referanslar veriyorlar mı? Fakat S.Yıldırım’ın yaptığını, ondan önce onlar yapıyorlardı. Muhtemelen Yıldırım onları taklit etmiştir de olabilir. Ancak onlar bunu Tevrat veya İncil tercümelerinde değil, ayrı çalışmalarla yapmışlardır ve yapmaktadırlar.
      Bunlardan ilki, D. Masson’un “Kur’ân ve YahudiHıristiyan Vahyi” adlı çalışmasıdır.19 Yazar, çeşitli dinî konularda Tevrat ve İncil’den yaptığı alıntılarla ilgili gördüğü Kur’ân ayetlerini bir araya getiriyor. Çoğu zaman da bunları ayetlerin anlam bütünlüğü, esbab-ı nüzülû ve siyak-sebak hesaba katmadan yapıyor. Başka bir örnek, misyoner D.Wickwire’ın çalışmalarıdır; Kitab-ı Mukaddes’in tahrif edilmediğini ispat için, o da Kur’an ayetlerinden seçmeler yaparak Kitab-ı Mukaddes cümleleriyle bir araya getirmiştir.20
    4. Kelime-İ Tevhid’ten Muhammed (s.a.v) İsmini Çıkarma
      Her ne kadar Kelâmî açıdan, Kelime-i Tevhid: “Lâ ilâhe illâllah” demekse de, İslâm’ı öğretirken, buna her zaman “Muhammedun resulullah” cümlesi de eklenir. Geleneksel olarak Kelime-i Tevhid böyle öğretilir. Geçmişte İslâm devletlerinin bayraklarında, paralarında Kelime-i Tevhid yer aldığından “Allah’dan başka tanrı yoktur” sözü “Muhammed Allah’ın elçisidir” sözü ile beraber verilirdi. Kelime-i Tevhid denince de bildiğimiz ifade anlaşılır.
      Daha önce işaret ettiğimiz gibi Hz. Muhammed’siz bir İslâm anlayışına öncülük eden Gülencilerin etkisiyle, gerek dinlerarası diyaloğa katılma gerekse AB’ye tam üye olma istemiyle 2002 yılında Milli Eğitim Bakanlığının komisyon tarafından hazırlanan İlköğretim 5. sınıf “Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi” ders kitabında da Kelime-i tevhid’ten “Muhammedun Resulullah” ibaresi çıkartılmıştır.21 Oysa ki daha önceki yıllarda yazılan ders kitaplarında Kelime-i Tevhid tam olarak veriliyordu.
    5. Ayetlerden Ve Hadislerden Hıristiyan Ve Yahudileri İşaret Eden Olumsuz Kelimelerin Çıkartılması
      Yine Milli Eğitim Bakanlığının aynı ders kitabında Kur’an’dan ve Sünnet’ten dua örnekleri olarak verilen ayetlerden ve hadislerden Hıristiyanlara ve Yahudilere işaret eden olumsuz ifâdeler çıkartılmıştır.
      Bir-iki örnek verelim: Fatiha suresi 6. ayete kadar tam veriliyor; esas dua olan 6. ayet yarıda kesiliyor, böylece “…gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil” ifadesine yer verilmiyor.22 Oysa dediğimiz gibi, Fatiha’nın esas dua ifade eden ayeti bu ayettir. Ayetin bu kısmının atlanılması Yahudi ve Hıristiyanlardan söz etmesindendir; çünkü bütün tefsirlerde “Gazaba uğrayanların ve sapanların” Yahudiler ve Hıristiyanlar olduğu belirtilir.
      Başka bir örnek, Bakara Suresi’nin 284. ayetidir. Ayetin dua kısmının baş tarafı alınıyor, son kısmı olan “Kâfir kavimlere karşı bize yardım et” cümlesi alınmıyor.23 Çünkü atlanılan kısımda Üzeyir’e Allah diyen bazı Yahudileri ve Allah üçten birisidir diyen yani teslise inanan Hıristiyanları, Allah, kâfirler olarak nitelemiştir.24
      Ayetler ve hadisler böyle kesilerek verilirken, bazı ayetlerin anlamına, tam tersine ilâveleri de yapılıyor. İbrahim suresinin 41. ayetinin anlamı, “Ey Rabbimiz! …Hesap görülecek günde… ana-babamı ve inananları bağışlar” şeklinde veriliyor. Ayette geçen “mü’minler” sözcüğü “inananlar” olarak karşılanarak muğlaklaştırılıyor; böylece inananın nasıl ve neye inandığı dikkate alınmadan her din mensubu “mü’min” kelimesine dahil ediliyor. Oysa ki, mü’min özel bir tabir olarak sadece Allah’a doğru inancı olan demektir. Nitekim Kur’an söz konusu surenin 37. ayetinden itibaren Hz. İbrahim’in duasını veriyor; burada Allah’a dosdoğru inanan ve ibadetlerini eda eden kişiler söz konusudur.
      Kitabın danışma kurulunda ismi geçen bazılarıyla daha önce bu meseleyi tartıştım. Bana dedikleri: Bazen ayetleri tam değil de bir kısmını vermiyor muyuz? Bunu çeşitli konuları anlatırken hep yapıyoruz dediler. Doğru; ama burada yapılan tam o değil; ayetleri ve hadisleri siz dua örneği olarak veriyorsunuz tam da dua olan cümleleri ve ifadeleri çıkarıyorsunuz, dedim.
      Şimdi Milli Eğitim Bakanlığından sonra Diyanet İşleri Başkanlığından da bazı örnekler verelim.
    6. Riyâzu’s-Sâlihin’den Diyalog Gerekçesiyle Hadis Ayıklamak
      Diyanet İşleri Başkanlığı da, Aralık 1999 yılından itibaren Dış İlişkiler Dairesine bağlı olarak Dinlerarası Diyalog Biriminin kurulmasıyla dinlerarası diyalog kervanına katılmıştır. Bazı Diyanet İşleri Başkanlığı mensupları ve memurları dinlerarası diyalog faaliyetlerine hizmet için bize göre yanlışlıklar yapmaktadırlar. Bir – iki örnek de bunlardan verelim.
      Riyâzu’s-Sâlihin adlı İmâm Nevevî’nin meşhur eserinin tercümesini Başkanlık tarafından uzun suredir basmaktaydı. Hadislere yorum eklenmiş, -bence güzel de olmuşyeni bir basım istemiyle, Din İşleri Yüksek Kurul Uzmanlarından bazılarının inceleme raporuyla Din İşleri Yüksek Kuruluna gelen eser hakkında, uzman raporlarından birisinde bazı hadislerin eserden çıkarılması teklife vardır ki, onlardan birisinin gerekçesi, hadisin “medeniyetler ittifakı ve dinlerarası diyalog stratejisine aykırıdır” yargısıdır (Bkz. Belge 2).

    BELGE 2

    1. Tevhid İle Teslisi Aynîleştirmek
      Diyalog süreci başladıktan bu yana gerek aktif ve gerekse pasif Müslüman diyalogçular, kurum veya kişi olarak, durmadan “Aynı Tek” Allah’a inanıyoruz nakaratını tekrarlayıp duruyorlar. Bunu onlara kim öğretti: Papalık mı yoksa Kur’ân-ı Kerim mi? Ümmi bir Müslüman bile bunu bilir ki bunu Kur’ân öğretmez. Kur’ân’ın öğrettiği şudur:
      Maide:116 “Allah, Ey Meryem oğlu İsâ! İnsanlara: “Beni ve anamı, Allah’tan başka iki tanrı daha edinin” diye sen mi söyledin? buyurduğu zaman, o “Hâşâ! Seni tenzîh ederim; hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz.”
      Mâide: 72 “Andolsun ki, Meryem oğlu Mesih, Allah’dır diyenler kesinlikle kâfir olmuşlardır. Mesih: Ey İsrâil oğulları! Rabbim ve Rabbiniz olsun Allah’a kulluk ediniz. Kim Allah’a şirk koşarsa, Allah ona cenneti haram kılar; onun yeri ateştir ve zâlimlere yardımcılar da yoktur.”
      Bu âyetler apaçık dururken, hangi dinî, felsefî ve bilimsel gerekçe ile diyalogçular İslâm’ın Tevhid’ini Hıristiyanların teslisi ile aynîleştirirler. “Hepimiz Tek Allah’a inanıyoruz” diyebiliyor! Kelâm ve felsefede Allah’ın basitlik ilkesi vardır; hatta kırbaç yemişler veya engizisyona uğramış da olsalar, bu ilkeden dolayı Ortaçağın batılı bazı filozofları ve teologları Tek Tanrı’ya inanmak üç tanrıya inanmaktan daha evladır diyerek üçlü veya üçlemeli tanrı inanışına karşı gelmişlerdir.
      Bir’in hiçbir şekilde üç, üç’ün de bir olmadığı ve üçün içinde üç tane ayrı birin olduğu basit bir matematik bilgisiyle anlaşılır. Mantıkta ayniyet ilkesi vardır. Bu basit felsefî ve matematik zihniyete bile sahib olmadıkları anlaşılan modern Müslüman diyalogçular, yukarıda zikrettiğimiz ayetlerden de mi haberdar değillerdir?
      Bir çok putperestlik şekillerinde de insanlar Tanrı’ya inanıyorlar; burada önemli olan Tanrı’ya hangi imân ve Tanrı tasavvuruyla inanıldığıdır. Yukarıda zikrettiğimiz ayetlerde ve başka benzerlerinde de açıkça görüldüğü gibi Hıristiyanların teslis tasavvuruyla inandıkları ile Müslümanların tevhid tasavvuruyla inandıkları, şimdiki diyalogçu Müslümanların söyledikleri gibi, aynı ve tek tanrı olsaydı niçin Allah teslisçi inanışı küfür ve şirk olarak nitelesin ki? Şaşıran hâşâ Allah mı; yoksa Müslüman diyalogçular mı?
      Tevhidi teslisin vaftiz suyuna batıran Müslüman diyalogçulardan birisi de ilki S.H.Nasr’dır; papaz akademisyen John Hick’in dini çoğulculuğu, kendisinin gelenekselciliği ve dinlerin aşkın birliği adına ve burada dinlerarası diyalog adına tabiî bundan yaklaşık 20 yıl önce John Hick ile yaptığı bir diyalogta teslis inancını Allah’ın Hıristiyan kullarına özel tezahürü ve tecellisi olarak temellendirmektedir. Nasr şöyle der : “Bu doktrin (teslis) tarihi olarak varolan dökümanlardan doğmamış bile olsa, bunun Müslümanlara değil Hıristiyanlara ilâhî olarak istendiğine inanıyorum…Tâbii olan bu doktrinin imkânına müsaade etmek için o yorum Allah’ın, iradesinin bir yönüne tekabül etmiş olması gerekir. Eğer birisi bu, binlerce yıllık korkunç bir hataydı derse, bunu ben kabul etmiyorum.”25 “Tek” olduğunu, “Doğmadığını” ve “Doğurtmadığını” bildiren26 Allah’a karşı bundan daha büyük bir buhtan olabilir mi?
      Allah her dine kendisini farklı akideyle tezahür ettiriyorsa, aşağıda bahsedeceğimiz Papa XVI. Benedikt’e gönderilen mektubun imzacılarından da birisi olan Nas’a sorulmaz mı ki niçin Allah Ehl-i Kitâb’ı Müslümanlar ile onlar arasında olması gereken “Ortak Kelime’ye” davet ediyor? Eğer onlarda da aynı tek Allah’a inanıyorlarsa bu ilâhî davetin dini ve mantıksal açıklaması ne olabilir?
      Âl-i İmrân Suresi’nin 64. ayetinde “Ortak Kelime” ile Allah’ın Ehl-i Kitâb’a yaptığı bu daveti bile anlamamış görünen Nasr’a ve onun gibi diyalogçu Müslümanlara –ki diyalog için gerekçelerinin birisi de bu ayettirbizzat bu kelime bir cevaptır. Çünkü Allah her dine farklı bir akide veya inançla tezahür ve tecelli etmediğini beyân ediyor.
      Şimdi Müslüman diyalogçuların kendilerine dayanak olarak gösterdikleri ve yanlış değerlendirdikleri Âl-i İmrân Suresi’nin 64. ayetini aktaralım ve kısaca üzerinde duralım:
      Allah’ın Hz. Muhammed’e (şimdi de bize) Ehl-i Kitâb’a okumamız istediği ayet şöyledir:
      “De ki: Ey Ehl-i Kitâb! Bizim ve sizin aranızda ortak kelimeye geliniz! Bu, Allah’dan başkasına tapmamak, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak, Allah’dan başka bazılarınızın bazılarını rabler edinmemesi değil midir? Eğer onlar yüz çevirirlerse, bizim Müslüman olduğumuza şahit olunuz deyiniz.”
      Allah hâşâ, bugünkü diyalogçu Müslümanlar gibi şaşkın ve çelişkili olmadığı için, ayette görüldüğü gibi Ortak Kelime’nin ne olması gerektiğini açıklayarak bunun Allah’a şirksiz ve küfürsüz bir imân, yani Tevhid olduğunu beyan etmiştir. Yoksa buradaki Ortak Kelime’nin işaret ettiği ortaklık, Müslüman diyalogçuların düşündüğünün, anladığının aksine, Ehl-i Kitâb’ın bugün sahip oldukları inançları ve Tanrı tasavvurları ile Tevhid’in ortak olması değildir. Hiç şüphesiz Hz. Musa ve Hz. İsâ’nın kendilerinin tebliğ ettiği tevhidçi imân Ortak Kelime’dir; yoksa işaret ettiğimiz gibi Hz. İsâ’nın da Rab ve Tanrı olarak inanıldığı teslisin veya başka türlü inançların Ortak Kelime ile bir ortaklığı, aynîliği ve eşitliği söz konusu olamaz.
      Nasr gibi, tevhidi ve teslisi ayın gören Müslüman diyalogçuların sayısı baya hayli kabarık görünmektedir. Papa XVI. Benedikt’in Türkiye ziyaretini Tempo dergisi 990. sayısını “Aynı Tanrı, Yollar Farklı” başlığıyla özel sayı yapmıştır. Bu münasebetle Bekir Karlığa ve Ali Murat Yel gibi iki ilahiyatçı akademisyenin dergiye söyledikleri cidden esef vericidir.
      “Medeniyetler İttifakı ve Dinlerarası Diyalog konularındaki yetkinliğiyle dikkat çekiyor” diye tanıtılan Bekir Karlığa: “Dinlerde kast edilen aynı Allah. Fakat Hıristiyanlıkta üçlü bir Tanrı anlayışı var. İsâ da Tanrı. Tanrı oğlu Tanrı, Baba Tanrı, oğul Tanrı ve Kutsal Ruh. Yani Cebrâil, Meryem’e üflenen ruh. Çünkü Hz. İsâ, Meryem’e üflenen ruh’tan ibarettir. Dolayısıyla burada aynı Tanrı’ya inanmıyorlar demek yanlış olur. Üçü de İbrahim’in Tanrısı. Yani tek Tanrı.”27
      Karlığa’nın bu çelişkili olduğu kadar da, yukarıda Allah’ın, Kur’ân’dan alıntıladığımız ayetlerde Hıristiyan inancını şirk ve küfür olarak nitelediği ayetlerin anlamlarına ters düşen beyânına göre, Üçlü Tanrı inancı, Tek Tanrı inancıyla aynıdır. O’na göre, öyleyse, Kur’ân’da anlatılan Tek Allah’a, haşâ, Hıristiyanlıktaki gibi Baba Tanrı’dır, Oğul Tanrı’dır (İsâ) ve Kutsal ruh Tanrı’dır demekte bir sakınca yoktur her halde! Hâşâ. Aksi takdirde İslâm tevhidiyle Hıristiyan teslisi nasıl Tek ve Aynı Tanrı’yı anlatabilirler ki?
      Kur’ân’a göre üç dinin Tanrı inancını Hz. İbrahim’de de birleştirmek yanlıştır. Çünkü ayet apaçıktır: “İbrahim, ne Yahûdi, ne de Hıristiyan idi; o ancak hanîf ve Müslümandı; müşriklerden de değildi” (Âl-i İmrân: 67); “De ki: Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, İbrahim ‘in dosdoğru dinine iletti; o müşriklerden değildi” (En’âm: 161).
      Bu tenkitler karşısında diyalogçuların bize yöneltebilecekleri, “Her dinin Allah’ı veya Tanrı’sı başka başka mıdır da siz bizi eleştiriyorsunuz? Dinlere göre ayrı ayrı Allah mı var?” gibi soruları ve itirazları olabilir; bunları tartışmayı daha sonraya bırakarak, diyalogçuların görüşlerini tanıtmaya devam edelim.
      Tempo’nun aynı sayısından Fatih Üniversitesi sosyoloji bölümünden, “Katolik uzmanı” olarak A.Murat Yel’in de bir söyleşisi vardır; söyleşi kısa olduğu için aynen aktaralım:
      “Hıristiyanların teslis yani üç Tanrı kavramı aslında sırlı bir kavramdır. Papa bile bunu açıklayamaz. Onun da bilmediği bir şey. Bir de şu örneği verirler: Elması elinize aldığınızda kaç yüzü var? Üç yüzü. Ama tek bir elmas. Bizim teslis inancımız da buna benzer derler. Aslında tek Tanrı var orada. Müslümanlar çok abartarak Hıristiyanlar üç Tanrı’ya inanıyor yorumunu yapıyorlar. Teslisin temelinde de aslında birlik var. Aynı İslâm’da olduğu gibi. İslâm vahdet kavramının çok üzerinde duruyor.”28
      Eğer Tempo’nun bu sözleri aktarımında bir sorun yoksa, sondan başa Yel’de şöyle demek istiyor herhalde: Ey Allah, niçin vahdet üzerinde fazla duruyorsun! Niçin İhlâs suresini vahyettin? Niçin Hıristiyan inancını küfür ve şirk olarak anlattın? Sen, hâşâ, bilmiyorsun ki Hıristiyanlar da İslâm’da olduğu gibi Sen’in Tekliğine inanıyorlar. Senin Müslümanların da Hıristiyanlar üç tanrıya inanıyorlar şeklinde meseleyi abartıyorlar; ah şunları bir sustursan!
      Peki Yel ve Yeller! Papa bile üçlü Tanrı inancını açıklayamıyor da, sizler onun adına teslisi bilip nasıl oluyor da Tevhid ve Vahdaniyetle aynı sayabiliyorsunuz? Papalar bile Tevhid ve Teslis aynıdır demiyor da sizler diyebiliyorsunuz! Nasıl oluyor da Hıristiyanlar gibi elinize aldığınız bir elması örnek vererek, elmas birdir ama üç yüzü vardır diyebiliyorsunuz?
      Elmas doğadan çıkarılırken doğal üç yüzlü mü çıkıyor? Yoksa, elması, üç yüzlü kesersen mi üç yüzlü olur? Velev ki, elmas doğadan üç yüzlü çıksın, bu teslise nasıl kanıt olabilir!
      Verilen örnekte olduğu gibi üç yüzlü bir elmas düşünelim. Bu tek bir elmasın, üç yüzlü elmas olarak bir niteliğidir. Niteliklerine göre bir elmasa, sayıca üç elmastır denebilir mi? Denemediği için teslis “Sır” oluyor. Sırlı teslis, nasıl oluyor da açık Tevhid ile aynı oluyor? Madem ki Katolik uzmanısınız şu soruların yanıtını iyi bilirsiniz: Katolikler veya diğer teslisçi Hıristiyanlar her üç Tanrı’ya ayrı üç şahıs (persona) demiyorlar mı? Aynı cevher (öz), ayrı üç şahıs, bu üç şahıs da her yönden denk ve eşit. Üç Tanrı, tanrılıkta aynı cevherdir; fakat şahıs olarak üçtür. Üç insan düşünün, bu üç insan insanlık veya insan olma cevherinde aynıdır; fakat Ali, Mehmet, Ahmet olarak ayrı şahıslardır. Nasıl olur da, Ali, Mehmet, Ahmet sayı ve şahıs olarak aynıdır, tektir diyebiliyorsunuz?
      Müslüman dinlerarası diyalogçular bu konuda şimdiye kadar söylediklerimize, “Onlardan zalimlik yapan ları hariç Ehl-i Kitap ile en güzel şekilde mücadele ediniz.Bize indirilene de, size indirilene de inandık; bizim Tanrı’mız da, sizin Tanrı’nız da birdir; biz yalnız O’na teslim oluyoruz,deyiniz.” mealindeki Ankebut 46. ayetini hatırlatarak itiraz edebilirler; bakınız ayette de bizim söylediğimiz: Bizim Tanrı’mız da , sizin Tanrı’nız da birdir deniliyor. Hayır siz bunu, Allah’ın küfr olarak nitelediği teslisçi Hırıstiyanların akidesi ile Müslümanların tevhidçi akidesinin aynı olduğunu ifade etmek için söylüyorsunuz. Oysa ki söz konusu bu ayetin iniş nedeni, Ehl-i Kitap’tan müslüman olmuş olanlara inanç açısından teminattır.Yani Allah onlara müslüman olmakla, sizin dininizde de asli olan Allah’ın birliği akidesine kavuşmuş oldunuz demiştir; zaden ayette bu imanı tasdik etmeyen Ehl-i Kitap zalimler olarak nitelenip istisna edimleştir.Yani başka bir ifadeyle zalimlare :” Sizin de bizim de Allah’ımız birdir.” denilmemiştir.
      Kaldı ki, bu durumu Ehl-i Kitap’ı İslama çağıran Kuar’an’daki bu benzer ayetlerin sırabakımından en sonuncusu olan Enbiya 108 ve 109. ayetleri çok daha açık bir biçimde anlatıyor :” De ki: Bana tanrınızın ancak Tek bir Tanrı olduğu vahyediliyor. Hala Müslumanlar olamayacak mısınız?”, ” Eğer yüz çevirirlerse, de ki : Sizi Ortak olana çağırdım; ancak tehdid edildiğiniz o kıyamet gününün yakın mı, uzak mı olduğunu bilmiyorum.”
    2. Allah’ın Birliğinden De Şüphelenmek
      Müslüman dinlerarası diyalogçular, Tevhid ile teslisi aynîleştirince, ister istemez Hıristiyanlık tarihinde görüldüğü şekliyle Tanrı’nın bir mi, iki mi, üç mü, hatta bazı zamanlarda dört mü, beş mi olduğu tartışmaları onların zihnini de etkilemiş olmalı ki, inandıkları Allah’ın birliği hakkında “spekülasyonların” olduğunu söylüyorlar. Bakınız Bekir Karlığa, Sefa Kaplan’ın kendisine yönelttiği “Kur’an’da ateistlerle ilgili ne gibi hükümler var?” sorusuna verdiği cevabının ilk cümlesine: “İslâm’ın temel anlayışı, Allah’ın varlığı ve birliğine dayanır. Birliği konusunda değişik spekülasyonlar olsa da, varlığını kabul ettikten sonra, gerisi üzerinde fazla durmaz İslâm”29 diyerek başlıyor.
      Önce cümlenin başıyla sonu tezattır. Çünkü İslâm Allah’ın varlığı ve birliğine dayanıyorsa, Allah’ın birliği nasıl önemsiz olur! İkincisi, İslâm’ı diğer dinlerden ayıran en temel nokta, zaten Allah’ın birliği ve tekliği inancıdır. İşte bunun içindir ki, diğer dinler Allah’ın varlığına inanmalarına rağmen, Allah’ın, Kur’an’da da çok açık ifâdelerle belirttiği gibi, onların inancını Allah’ın birliğine inanmadıkları için şirk ve küfr sayarak reddediyor. Üçüncüsü, bir önceki alt başlıkta Karlığa’nın Müslümanlar da Hıristiyanlar da aynı tek Allah’a inanıyor derken meseleyi Allah’ın birliği ve tekliği üzerine vurgu yapmasıyla da bu son ifâdesi çelişmektedir. Dördüncüsü, kendini Müslüman veya mümin kabul edip de Allah bir miydi, üç müydü diye spekülasyon yapan bir kişiye rastlamadım; bilmem rastlayan var mı! Böyle bir Müslüman bugün varsa, her halde yeni türeme “Müslüman” olmalıdır.
      Karlığa,Allahın birliği konusunda “spekülasyonlar” vardır derken,eğer kelamcılar arasında Allah’ın sıfatlarının statüsü hakkında yapılmış tartışmalara işaret etmek istiyorsa,bu onların,hangi görüşü savunmuş olurlarsa olsunlar, kendi görüşlerinde Allah’ın birliği hakkında spekulasyonları olduğu anlamına gelmez;çünkü her görüşte,statülerini belirleme nasıl yapılırsa yapılmış olsun, sıfatlar ve isimler Tek Allah’a racidir, O’na eş koşulan ikinci,üçüncü başka tanrılara değildir. Kur’an’a göre Ehl-i Kitap bir yana putperestler bile Allah’ın var olduğuna inanıyorlar. Ancak hem Ehl-i Kitap hem de putperestler, Allah ile birlikte tabii ve insani nesneleri de tanrılar olarak kabul ettikleri için Allah onların inancını şirk ve küfür olarak nitelemektedir.
    3. Cennet Allah’ın Tekelinden Diyalogcuların Tekeline Geçiyor
      Bekir Karlığa aynı cevabının devamında şunları söylüyor: “Hatta, Allah’ın varlığından da öte, Hz. Peygamber’i kabul etmeyenlere bile hoşgörülü davranır. Nitekim bir hadiste, ‘Allah’tan başka ilah yoktur diyenler cennete girecektir’ denilir. Bu hadisten dolayı İslâm bilginleri Hıristiyanların, Yahudilerin, Zerdüştilerin, hatta Budist gibi herhangi bir şekilde bir Tanrıya inananların cennete gireceklerini kabul ederler. Halbuki, Kur’an tanrıtanımazlığa karşı derin bir hassasiyet göstermektedir. Ancak bu hassasiyet onların canına, malına kıyma noktasında değildir. Dolayısıyla, günümüzde ateistlere karşı olumsuz bir tutum takınılması söz konusu bile olamaz. Kaldı ki, ben ateistim diyen insanların, Kur’an’da söylenen tarzda ateist oldukları kanaatinde değilim.”
      Keşke Karlığa ateistleri de cennetten mahrum etmediğini açıkça ifâde etseydi daha tutarlı olurdu. Belki bunu cümlesinin sonunda zımmen de ifâde ediyor gibi. Zira o, ateistlere bile ateist olma hakkı tanımayarak, “Kur’an’da söylenen tarzda ateist” olmadıklarını düşünüyor. Öyleyse! Öyleyse gerçek ateist olmadıkları için cennete yol bulabilirler!
      Gelelim kullandığı hadise, bizzat bu hadis, Karlığa’nın bütün söylediklerini boşa çıkarmaktadır.
      Ne demek: “Allah’tan başka ilah yoktur”? Allah Bir ve Tek’tir demek değil midir? Putlar, Allah değildir demek değil midir? İsa, Allah olamaz demek değil midir?
      Kutsal Ruh, Allah olamaz demek değil midir? Üzeyir, Allah’ın oğlu olamaz demek değil midir? Allah’ın oğlu, kızı yoktur demek değil midir? Melekler, Allah’ın çocukları olmaz demek değil midir?
      “Allah’dan başka ilâh yoktur” demek, Allah vardır; O’ndan başka ilâh veya tanrı yorktur demektir. Bu da, Allah Bir’dir ve Tek’tir demektir. Uzatmayalım, bu da her Müslümanın bildiği ve spekülasyonsuz inandığı şeydir.
      Hadisten dolayı İslam bilginleri her din mensubunun cennete gireceğini söylüyormuş! Merak ediyoruz hangi İslâm bilgini Karlığa gibi düşünüyor? Belki birkaç tane.
      Bu, İslâm âlimlerinin verecekleri bir karar değil ki! Çünkü Allah’ın kararı belli:
      Mâide 72: “Andolsun “Doğrusu, Allah’ın kendisi, Mesihtir” diyenler kafir olmuşlardır. Ve Mesih “Ey İsrailoğulları! Benim de Rabbi, sizin de Rabbiniz olan Allah’a tapın; doğrusu kim Allah’a ortak koşarsa Allah cenneti ona haram eder, onun varacağı yer ateştir, haksızlık edenlerin yardımcıları yoktur” demişti.”
      Mâide 73: “Andolsun, “Doğrusu, Allah üçün üçüncüsüdür” diyenler kafir olmuşlardır. Ancak tek Tanrıdan başka tanrı yoktur. Onlar dediklerinden vazgeçmezlerse, doğrusu, onlardan inkar edenlere acıklı bir azap dokunacaktır.”
      Bizler müslüman olarak Allah’a herkese Cennet’ini nasip etmesi için dua edebiliriz ancak.Cenneti veya Cehennemi parselleyerek dağıtamayız.
    4. Müslüman Diyalogçuların Papa’ya Gönderdikleri “Aramızdaki Ortak Kelime” Başlıklı Mektup
      Müslüman dinlerarası diyalogçular, aynı garabeti, 138 imzayla 12 Ekim 2007 günü Papa XVI. Benedikt’e gönderdikleri, “Sizin ve Bizim Aramızdaki Orta Kelime” başlıklı mektupta da sergilemişlerdir.
      Ürdün Amman’daki Kraliyet Ehl-i Beyt İslâm Düşüncesi Müessesesi başkanı Prens Gazi bin Muhammed bin Tala’nın girişimiyle yazılan ve 5’i Türk 138 kişinin imzaladığı meşhur mektubun son III. kısmında şöyle deniyor:
      (Tercümeyi mektubun Arapça aslından yapıyoruz:) “İslâm ve Hıristiyanlık arasındaki bazı şekli ihtilafların azaltılması bulunmadığı zamanda İslâm ve Hıristiyanlık muhtelif iki din olarak değerlendirilmesine rağmen, açıktır ki iki büyük vasiyet, Kur’ân-ı Kerim, Tevrat ve Ahd-ı Cedid (İncil) arasında bir bağ ve ortak bir zemin teşkil etmektedir. Tevrat’ta ve Ahd-Cedid’te iki vasiyete temel teşkil eden ve onlardan fışkıran şey, Allah’ın vahdaniyetidir; yani Tek İlâh’tır…” (Bkz. Belge 3).

    BELGE 3
    Papa’ya Müslümanca bir mektup yazılıyor; fakat her şeyden önce mektubun en önemli kelimeleri bile İncil’den alınıyor. Şöyleki: “İki Büyük Vasiyet” Pavlus İncili’nin Arapça tercümelerinden alınmadır. Markos’ta (12. Bab, 28-31. cümlelerinde Hz. İsâ’nın,Yahudilerin “Yazıcılar” denen bir grubuna mensup birisiyle tartışması anlatılır ve o, Hz. İsâ’ya sorar: “Bütün vasiyetlerin ilki hangisidir?” Hz. İsâ cevap verir: “Birincisi, Ey İsrâil, işitin! Rabbimiz Tanrı’dır, Rabb bir’dir… İkincisi, komşunu kendin gibi seveceksin. Bu iki vasiyetten daha büyük vasiyet yoktur.”
    Oysa Kur’ânî kavram, “Emr”dir. Emr ile vasiyet arasında anlamca nüans farkı olmalıdır. Bu, o kadar önemli değildir. Burada yanlış olan, yine, İslâm’ı ve Hıristiyanlığı eş tutma; tevhidi ve teslisi eş görme; teslisi, en önemli bir İslâmî kavram olan “Vahdaniyet” ve “Tevhîd” ile karşılama girişimidir.
    Aziz Egidio Cemaati tarafından 19 Kasım 2007 günü 42 kişilik farklı din mensubunun katılımıyla Napoli’de düzenlenen dinlerarası diyalog toplantısı vesilesiyle Napoli’deki Plebiscito meydanında diyalogçuların da hazır olduğu bir toplantıya hitab eden Papa XIV. Benedikt “Angelus” adlı bir konuşma yapmış ve özetle şu mesajlar vermiştir: Bu kültürel ve dinsel etkinliğin dünyada barışın güçlenmesine katkı olmasını diliyorum. Bunun için dua edelim. Ama bütün misyonerler için de dua edelim. Bütün insanlığın Hıristiyanlaştırılması hususunda, her kilise aynı derecede sorumludur. Zorluklarla yüz yüze olan, çoğu kez takibata maruz kalan, papazlarıyla, rahibeleriyle, sivilleriyle misyonerlik cephesine de çalışanlardan da dualarımızı esirgemeyelim demiş ve diyalogçuları Hıristiyanlığa davet etmiştir.30 Papa kendi açısında doğru mantıksal bir çıkarım yapmıştır;Hıristiyanlara sürekli olarak “Aynı Tanrı’ya inanıyoruz”, “İnancımız aynıdır” diyen Müslüman diyaloğçulara daha başka ne gibi bir teklif yapabilirdi Papa ?
    İşte Papa’nın mektuptan ve diyalogtan anladığı budur; kendi adına ve hesabına doğru anlamıştır. Biz iyi de anlıyoruz; fakat anlatamıyoruz! Bu şekliyle yaptığınız diyalog Hıristiyanlığa hizmettir diyoruz; eğer aynı Tanrı’ya inanıyorsanız ortada bir şey kalmıyor diyoruz. Fakat Papa bu işlerden doğru mantıksal çıkarım yaparak: Buyurun Hıristiyanlığa diyor. Haksız mı?!
    Daha da önemlisi mektuba imza koyanlardan beş kişiden birisi İstanbul müftüsü Mustafa Çağrıcı’dır; diğer dördü Ali Özek, İbrahim Kalın (SETA Başkanı), Ekmeleddin İhsanoğlu ve Caner Dağlı’dır. Ayrıca Yusuf Ziya Kavakçı’nın da imzası vardır.
    Çağırıcı’nın İstanbul Müftüsü ismi ve sıfatıyla mektuba imza atmasıyla Diyanet İşleri Başkanlığı da bu mektuba ortak olmuştur; böylece hem de Papa’nın Hıristiyanlığa davetine muhatab olmuştur, hem de tevhidin teslis ile denk tutulmasına katılmıştır.
    Ayrıca Ürdün Kraliyet ailesinin hazırladığı, böyle uluslar arası ilişkilerle ilgili bir mektuba imza koymak da bazen son derece tehlikeli olabilir. Geçen yıllarda da zaman zaman basına yansıdığı gibi, Batı ve Vatikan, küreselleşme siyaseti için İslâm dünyasına bir halife veya lider arıyor. Dedeleri Kral Hüseyin’den beri Ürdün Kraliyet ailesi, İngilizlerin girişimi ve tahrikleriyle talibtir. Bilindiği gibi Ürdün Krallığının bugün başta ABD ve Vatikan olmak üzere, Batı ile çok yönlü sıkı ilişkisi vardır; dinlerarası diyalog için verdiği çok yoğun faaliyetleri ile önde olmak istiyor. Nitekim de söz konusu Papa’ya gönderilen bu son ikinci mektup ve 2006 yılında yine onun girişimiyle hazırlanıp gönderilen birinci mektupla, bunu bir ölçüde de gerçekleştirdi. Bu mektuplara, bütün İslâm dünyasından dilayogçu kişilere ve resmi kurumların temsilcilerine imza koydurtarak önderliğini göstermiştir.
    Meselenin siyasi boyutuna böyle çok kısaca işaret ettikten sonra tekrar doğruların diyalog meselesine ve diyalog adına verilen tavizleri anlatmaya tekrar dönelim.

    1. Cuma Hutbelerine İtiraz
      2006 yılı içerisinde, eski ABD Türkiye Büyük Elçisi E.Edelman ve AB. Türkiye Deligasyonu başkanı Kretschmer’in Cuma hutbelerinde geleneksel olarak okunan “Allah indinde din, İslâm’dır” (Âl-i İmrân, 19) meâlindeki ayetinin okunmasıyla dinler arasında ayırım ve Hıristiyanlığa tehdid yapıldığı iddiasıyla rahatsızlıklarını dile getirdikleri basında yer aldı. Hatta Edilman’ın bu rahatsızlığını AKP pükümetine mektupla ilettiği söylendi.
      Yine basında Diyanet İşleri Başkanlığının müftülüklere genelge göndererek, söz konusu ayetin okunmamasını taleb ettiği yönünde haberler yer aldı. Bunun üzerine Başbakanlık 03.04.2006 tarihli basın açıklamasıyla olayı yalanladı. Benim de bildiğim kadarıyla Başkanlığın müftülüklere göndermiş olduğu resmi bir genelgesi yoktur.
      Ancak, o günden bugüne, gerek yut içindeki ve gerekse DİTİB bağlı Yurtdışı camilerde hutbelerde bu ayetin okunmasında kayda değer bir azalma olduğu gözlemlenmektedir. Bunda bazı imamların veya müftülerin şahsi tutumları da etkili olmuş olabilir.
    2. Hıristiyanlar Doğuştan Hıristiyan Yaratılmış
      Müslüman dinlerarası diyalogçularının İslâm’ı tahrif hareketlerinden birisi de, insanların doğuştan Hıristiyan, Müslüman ve Yahudi vb. din mensubu olarak yaratılması iddiasıdır.
      Bakınız aynı Uşşak ne diyor: “Yani benim Müslüman, senin Hıristiyan olarak yaratılman ya da benim Türk, senin Kürt olarak sırf biz tanışalım, kesret içinde vahdeti bulalım diye. İşte bu çoğulculuk, çok dillilik, çok dinlilik … Allah’ın muradı olduğunu kabullenmek.”31
      Allah elbette insanları tanışmaları için kavim kavim yaratmıştır; ancak onları doğuştan ne şu dinin ne bu dinin mensubu olarak mı yaratmıştır? Acaib bir iddia. Böyle bir iddia, bir çok İslâmî hakikatı boşa çıkarmak olur.
      1. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “Her çocuk, fıtrat üzere doğar.Çocuk,ebeveyni yahudiyse Yahudi,hıristiyansa Hıristiyan,mecusiyse Mecusi olur.” Şeklindeki meşhur hadislerine aykırıdır.
      2. Allah’ın adalet ilkesini zedeler. Çünkü Allah insanları doğuştan farklı dinlerde yaratacak, sonra da kafir ve müşrik oldukları için ahrette cezalandıracak! Bu Allah’ın âdil olmasına aykırı olduğu gibi, Allah’ın tahrif edilen her ilâhi dinden sonra dinini yenilemesi ve risalet tarihi gerçeğine de aykırıdır.
      3. İslâm’ın önceki dinleri nesh ettiği inancına aykırıdır: İslâm inancına göre, İslâm’ın Hz. Peygamber’e vahyedilmesiyle Yahudilik ve Hıristiyanlık nesh edilmiştir. İnsanları Allah doğuştan Hıristiyan veya Yahudi yaratıyorsa, o zaman Allah’ın ve Hz. Peygamber’in insanları İslâm’a davet etmesinin bir anlamı kalıyor mu?
      4. İslâm’ın son din olması inancını ortadan kaldırır. İslâm sadece tarih açısından son din değildir; bir dinde olması gereken en başta doğan insan ve ahret açısından da tam dindir. Nitekim Allah buyuruyor ki: “Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim, size nimetimi tamamladım, ve size din olarak İslâm vaz ettim.” (Mâide:3)
      Uşşak gibi düşünen Müslüman dinlerarası diyalogçular, sap ile samanı birbirine karıştırma deyişinde ifade edildiği, hakikat de vahayı, doğru ile yanlışı birbirine karıştırıyorlar.
    3. Türkiye’nin Şehirlerine Haç Ve Siyon Damgası Vurmak
      Müslüman Hıristiyan diyalogçuların diyalog toplantıları için seçtikleri şehirlerimiz özellikle geçmişte Hıristiyanlık için önemli olmuş şehirlerimizdir: İstanbul, İzmir, Hatay, İskenderun, Urfa, Harran vb.
      25-30 Eylül 2005 tarihinde Hatay’da tertiplenen “I. Hatay-Antioch Medeniyetler Buluşması, Antioch Güneşi Altında” adlı toplantı, bütün toplantıların en rezili ve aynı zamanda ibretle üzerinde durulması gereken bir toplantıydı. Uluslar arası nitelikli olan bu toplantı “akademik” görünümlü siyasi bir toplantıydı.
      Hatay’da dinlerarası diyalog neyi medeniyetler ittifakı buluşması yapmak için, Hatay ismini siyon yıldızına, Hıristiyan haççın çevirmek mi gerekliydi? Toplantının alt başlığı, “Antioch Güneşi Altında” ibaresi, güneş filan temsil etmiyor! Gökten inen, kanatlarını germiş beyaz güvercin ve ayakları altına yazılan ibare, sanmayın barışı temsil ediyor. O şekliyle o güvercin hıristiyanî bir semboldür; Teslis’in üçüncü tanrısı Kutsal Ruhu temsil eder. (Bkz. Belge 4).
      Bu sembol, varlığını şu İncil cümlesinden alır: “Bütün insanlar vaftiz edildiğinde, Mesih de vaftiz edildiğinde ve dua ettiğinde, gökler açıldı ve kutsal ruh, bir güvercin gibi kendi şekliyle onun üzerine indiğinde, göklerden bir ses geldi: Sen benim sevgili oğlumsun, seninle ben çok hoşnutum.” (Luka: 3, 21-22) Başka eski İncil nüshalarında, son cümle yerine “Bugün seni doğurttum” cümlesi vardır.32
      Bugüne dek, dünyanın çeşitli kentlerinde bir çok benzer toplantı yapıldı, o şehirlerden hangisinin ismine siyon yıldızı ve haç işareti kazındı?
      Burada Ziya Paşa’nın şu meşhûr beytini balısla hatırlamamak elde değil:
      “Ümmîd-i vefa eyleme her şahs-ı değalde, Çok hacıların çıktı haçı zîr-i beğalden.” (Her hileci kişiden vefa ümidi bekleme, Çok hacıların koltuk altında haçı çıktı.)
      Mason Mithat Paşa’nın yaptığını hatırlamamak olur mu? Mithat Paşa da, batının gelişmesini Hıristiyanlık sanarak batıcılık sevdasıylabir Osmanlı bayrağının ay ve hilâlinin yanına haç resmi kondurtmuştur. Hatıratında kendi yaptığı edepsizliği üçüncü bir şahıs ağzından takdirle anlatmayı da ihmal etmemiştir.33

    BELGE 4
    Görüyorsunuz, bu ülke ne cevherler ,insanlar yetiştirebilmiş! Gündüz elinde yanan fenerle sokaklarda dolaşan Sinoplu Diyogen’e sormuşlar: “Ne yapıyorsun!” Üstad? “Adam arıyorum, adam” demişti.
    Üstüne üstlük, Hatay Buluşmasını tanıtan kitapçığın içine bir de Atatürk resmi koymuştur. Misyoner okullarını kapatan ve misyonerleri Türk çocuklarını Hıristiyanlaştırıyorlar diye ülkemizden kovan Atatürk’ün resmi böyle bir kitaba niçin konuyor!?
    Öyle sanıyorum ki, verdiğimiz bu birkaç örnek, Müslüman dinlerarası diyalogçuların diyalog adına nasıl bir İslâm anlayışına doğru gittiklerini göstermeye kafidir. Müslüman diyalogçuların İslâm bahçesinde yetiştirmeye çalıştıkları bu acı meyveler, umarım genç nesillerimizi zehirlemez. Bunların en acısı ve zehirlisi de, daha önce de belirttiğimiz gibi tevhid ile teslisi denkleştirme aynileştirme girişimidir.
    Şimdi, tartışmasını yapmayı söylediğimiz soruya gelelim: Birçok dinlerarası diyalogçunun da dediği gibi Bekir Karlığa’nın “Allah aynı yollar farklı yaklaşımı doğrudur.”34 yargısının doğru olup olmadığı üzerinde duralım.
    Buradan maalesef tam bir sofistik mantık ve zihniyet sergileniyor. Belki, “Her dine göre ayrı Tanrı olmaz; Tanrı Tek’tir” doğru önermesi ve akidesinden hareket ediliyor; ancak bu, her dinin Tanrı tasavvurunun O’na imân şekli olan amentüsünün aynı ve tek tanrı olduğu sonucunu zorunlu olarak doğurmaz. “Tek Tanrı, yollar farklı” şeklindeki Müslüman veya Hıristiyan diyalogçuların sloganları, mantık, matematik ve bizzat farklı yollar, yani dinler açısından saçmalıktır; bizzat her dinin kendi akidesine aykırıdır.
    Tek Tanrı, Hıristiyanlıktaki teslisin hangi tanrısı olabilir? Baba’ya mı, Oğul İsâ’ya mı, Kutsal Ruh Tanrı’ya mı karşılık gelecektir? Her üçüne de denirse bu, Tek = üç demek gibi bir şey olur. Bunlardan, sözgelimi Baba Tanrı, tek olarak nitelenirse, diğer ikisi artık Tanrı olmayacaklar mıdır? Teslis inancına göre üç tanrı ortak bir cevhere sahiptir; ancak her üçü de ayrı üç şahıstır (persona).
    Hıristiyanlar teslisi, “Scutum Fidei” (İmân Füzesi) dedikleri Şema 1’de şöyle ifade ederler.
    ŞEMA 1
    Görüldüğü hepsinin ortak cevheri Tanrı’dır; ama Baba, ne Oğuldur ne de Kutsal Ruh’tur; aynı şey böylece diğerleri için de söylenir. Dolayısıyla ortada üç ayrı şahıs tanrı vardır. Diyalogçular bunu nasıl Tek Tanrı’ya indirgeyebiliyorlar da, “tevhid gibidir” diyebiliyorlar.
    Geçmişte Yahudiler gibi bazı Hıristiyan mezhepleri, özellikle Yahya İbn Adî gibi Hıristiyan teologları, Müslümanlarla tartışmalarında ve bir ölçüde de İslâm’dan etkilenerek, İsa Tanrı, babanın kelâm ve hikmet sıfatının ve Kutsal Ruh da O’nun güç ve kudret sıfatının tecellisidir; o halde durum, İslâm’daki Allah’ın sıfatları gibidir demişlerdir. Bugün de bazı Cizvit diyalogcu papazlar Müslüman diyalogculara bu öğretiyi tekrarlıyorlar; bunların en bilinen örneği, Th. Michel’dir.35
    Diyelim, Müslümanlara yanaşmak için iddia ettikleri gibi Tek Tanrı’nın sıfatları olarak kabul edelim. İslâm’da Allah’ın sıfatları veya isimleri, yine Allah’ın kendisini niteler ve Allah’dan başka ve ayrı tanrıların varlığına asla delâlet ve tekabül etmezler. Yani sıfatlarla Allah, hâşâ bir, iki, üç tanrı olmaz. Oysa Hıristiyanlıkta, İsâ’yı Tek Tanrı’nın kelâm sıfatı ve Kutsal Ruh’u güç sıfatı kabul edilse bile, bu sıfatlar Tek Tanrı (diyelim Baba Tanrı)dan ayrı varlıksal niteliğe sahip şahıs tanrılara tekabül ederler. Dolayısıyla İsâ’ya ve Kutsal Ruh’a Tanrı’nın sıfatları demek, tanrıları, Tek tanrı’ya indirgemez. Çünkü bilindiği gibi teslise göre, İsa tanrı ve Kutsal Ruh tanrı, Baba’dan sıfatları olarak birincisi “doğurtma” ve ikincisi “üfleme” yoluyla çıksa bile, İsa’nın kendi başına ve Kutsal Ruh’un kendi başına ayrı tanrısal varlıkları söz konusudur.
    Yahudilikte İslâm’a yakın Tek Tanrı inancı vardır; fakat onların Tanrı hakkında, Tevrat metinlerinde geçtiği şekliyle, Tanrı’ya Tanrılıkla asla bağdaştırılamayacak olumsuz nitelikte öğretileri vardır. Budizm’de ve Hinduizmde tek ve şahıs bir Tanrının olup olmadığı bile tartışmalıdır.
    O halde nasıl oluyor da Allah, bu dinlerin Tanrılarıyla aynı ve tek görülebiliyor? Bir dinde her şeyden önce esas olan Tanrı inancı ile bu inancın Tanrı’ya ait bildirilen nitelikleri, isimleri ve fiilleri vasıtasıyla insanda tasavvur ettirdiği tanrı anlayışıdır. Yollar böyle farklı olursa, nasıl bütün dinler Tek ve Aynı Tanrı inancını tasavvur ettirirler?
    Elbette Allah, Tek’tir; dinlere göre çok değildir, ancak, Allah, İslâm’da olduğu gibi insanlardan Kendisine doğru imanla, doğru Tanrı tasavvuruna sahip olmalarını ister. İmânın manası da budur.
    İhlâs Suresi: “De ki Allah Tek’tir, Samet’tir; doğmamış ve doğurtmamıştır. O’na başka bir şey eşit ve denk değildir.”
    Kâfirûn Suresi: “Ey kâfirler! Ben sizin taptığınıza tapmam….. O halde sizin dininiz size, benim dinim bana.”
    Fatiha Suresi: ….. Râhman, Râhim Allah’ın adıyla … Ancak Sana ibadet eder ve Sen’den yardım dileriz. Bizi doğru yola ilet…. Gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil” Âmin.
    Müfessirlere göre gazaba uğrayanlar Yahudiler; sapmışlar da Hıristiyanlardır.
    O halde “Yollar farklı” ise; bütün yollar Tek Tanrı inancına götürmüyor. Zikrettiğimiz bu ayetlerde Allah, zaten farklı yılların Tek Tanrı’ya götüren yollar olmadığını açıkça belirtiyor. Allah’ın kendinde Tek olması ayrı şeydir; insanların bu Tek Tanrı’yı dinlerinde ve imanlarında tasdik edip etmeleri ayrı şeydir. Dolayısıyla, farklı yollar, insanları farklı farklı Tanrı inancına götürüyor. Allah’a göre bu farklı ve tevhidçi olmayan inançların ise, hiçbir dini değeri yoktur. Çünkü Allah’ın tabiatı hakkında yanlış şeylere inanıyorlar.
    Bu, “Bütün yollar Roma’ya çıkar” gibi bir şey değildir. Kaldı ki, ancak ve ancak Roma’ya çıkan bütün yollar Roma’ya çıkar; yoksa bütün yollar Roma’ya çıkmaz.
    Diğer taraftan, bazı dinler arası diyalogcular “Diyalog, dinlerin inançları ve kelâmî teolojik meseleleri üzerinden yapılmamalı”, “diyalog dinleri birleştirme girişimi değildir” gibi laflar ediyorlardı! Bütün insanlar Tek Tanrı’ya inanıyor demek ve böylece tevhidi ve teslisi aynı görmek nedir? Bu, kelâmî veya teolojik değil midir? Bütün iman ve inanışları denk ve aynı görmek dinleri bir görmek değil midir?
    “Yollar farklı, Allah Tek’tir” önermesi, zaten doğru sonuç vermeyen çelişkili bir önermedir. Yolların farklılığı neden ve neredendir? Eğer Hıristiyanlar da doğrudan Allah, Tek’tir; doğurtmaz ve doğrulmaz deselerdi yollar farklı olmayacaktı.
    Örneklerde ortaya koymaya çalıştığımız gibi, çıkarım, diyalog için anladıkları ve anlattıkları İslâm, Hz. Muhammed’siz ve Tevhid ile teslis arasında fark görmeyen, diyalog adına her türlü tavizin verildiği ılımlı başkalaştırılmış bir İslâm’dır.

    1. İslâm’ın Hedefi İnsanlığın Müslüman Olması Değilmiş
      Polemik Değil Diyalog adlı kitabın “Ortak Söze Gelmek” başlıklı kısmına H.Karaman ile yapılmış bir sohbetin metni veriliyor. “Polemik”e yol açabileceği düşünülen bazı ayetler diyalog için yorumlanırken, şüphesiz doğru yorumlar da yapılarak güzel şeyler de söyleniyor. Müslümanların kafirler ve müşriklerle dostluk kurup kuramayacağı meselesi tartışmasını Karaman şu cümleleriyle bitiriyor: “Şimdi tekrar konumuza dönelim. Bütün insanların müslüman olmaları dinin, Kur’an’ın hedefi değildir. Kur’an’ın hedefi;din özgürlüğü ve adalet çerçevesinde,insanların birbirlerine karşı iyi ilişkiler içerisinde yaşadıkları bir dünya düzenidir.Kur’an bunu istiyor” (s .41)
      Cümlenin son ifadelerine bir itiraz olamaz : İslam kimsenin zorla ve kılıçla da müslüman yapılmasını istemez. Ancak cümlenin anlamadığımız tarafı insanların müslüman olması Kur’an’ın değildir kısmıdır. Karaman, “Kur’an’ın hedefi insanları Müslüman yapmak değildir.” şeklinde bir şeyler söyleseydi belki cümlesinin son kısmıyla birlikte değerlendirildiğinde anlamlı olabilirdi; yani derdik ki Karaman, İslam insanların özgür iradesine ve seçimine seslenir, dileyen Müslüman olur,dileyen olmaz gibi bir düşünceyi ifade etmek istemiştir.
      Kur’an’ın hedefi insanların müslüman olması değilse, Kur’an’ın vahyedilmesinin ne anlamı var? Alemlere rahmet,müjdeci ve uyarıcı olarak Hz. Muhammed (sav.) risalatle görevlendirilmiş olması, sadece başka din mensuplarının misyonerlik yapmaları için özgürlükçü bir ortam ve düzen sağlamak için midir? Kur’an’da davet ve tebliğ emri hiç yok mudur? Kur’an’ın hedefi insanaları müslüman olması değildir derken Karaman’ın zihninde hidayet Allah’tan dır yargısı; Peygamber’e ” Sen dilediğini doğru yola eriştiremezsin,lakin Allah eriştirir” (Kasas 56) şeklindeki ayeti veya benzer ayetleri düşünmüş olabilir.Nevar ki, yine de bunlarla Karaman’ın kendi yargısı çelişiktir. Çünkü Allah, Hz. Peygamber’e senin vazifen ancak tebliğdir, hidayet ancak Ben’im işimdir derken tam da Kur’an’ın hedefinin insanların müslüman olması olduğunu belirtiyor.
      Kısaca ifade edecek olursak, Kur’an’ın hedefinin özgür ve adil bir dünya düzeni olmasıyla, aynı zaman insanların müslüman olması veya insanlara müslüman olmaları için teklifte bulunmak çelişki teşkil etmez.
      Sonuç olarak diyebilirz ki, diyalog düşüncelerinden verdiğimiz bazı örneklerin de gösterdiği gibi, Müslüman diyalogçuların yaptıkları diyaloğun Hz. Muhammed ‘e ve ümmetine bir faydası olmayacağı açıktır.
  2. DİNLERARASI DİYALOG SAHTEKARLIĞI NEREYE? – Prof. Dr. Zeynep Abdülaziz
    Mısırlı dinler tarihi ve Fransız medeniyeti uzmanı

    İslam’ı yok etmeyi ve dünyayı Hıristiyanlaştırmayı amaçlayan Kilise Kurumu ve 2. Vatikan Kongresi tarafından düzenlenen Dinlerarası Diyalog Konferansları, bu sene önemli bir aşamaya gelmiş bulunuyor. 2008’in Avrupa’da dinlerarası diyalog yılı olması kararlaştırıldı, bu karara göre Hıristiyan Avrupa düşüncesinin daha da köklü hale gelebilmesi için bir taraftan Avrupa siyasi kurumlarıyla kilise arasında ardı ardına konferanslar düzenlenecek, diğer taraftan ve aynı zamanda Müslümanlar Kilise’ye daha fazla taviz vermek için peşi sıra kongreler düzenleyecekler.

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Bu konferansların sonuncusu her ne kadar bir Avrupa kentinde düzenlenmiş olsa da Haremeyn’in Hizmetçisi Suudi Kralı’nın 16-18 Temmuz tarihleri arasında açılışını yapmış olduğu Madrid Konferansı’dır. Ne yer seçimi ama! 1492’de geri alma savaşlarıyla Müslümanların katledilerek, boğazlanarak, Hıristiyanlaştırılarak İspanya’dan sökülüp atıldıktan sonra, bu kez de İslam, Müslümanların eliyle bir kez daha bu topraklardan kökü kazınıyor.
    Papa XVI. Benedict’in Almanya’da Eylül 2006’da yaptığı konuşmanın ardından bu dönemin ilk aşaması başlamış oldu. Papa burada İslam’a, Müslümanlara ve Peygamber Efendimiz’e hakaretler yağdırmıştı. İslam dünyası ise buna tepki verdiğinde Papa, Vaktikan’daki Dinlerarası Diyalog Konseyi Başkanı Papaz Jean Louis Touran’dan Vatikan’la dayanışma konusunda arzulu bazı Müslüman kanaat liderleri ve âlimle buluşma ayarlaması isteğinde bulundu. Bu buluşmaların sonucunda da bilerek ya da bilmeyerek veya karşı tarafı taltif amacıyla 138 Müslüman âlimin altına imza attığı skandal bildiri ortaya çıktı. Bu skandal bildiride söz konusu Müslüman âlimler, Müslümanlar ve Hıristiyanlar olarak aynı Tanrı’ya inandığımızı ve taptığımızı ilan etmişlerdi. Üzücü olan ise Vatikan’ın bu girişimle alakalı her metinde, Müslümanların Papa’nın İslam’ın terörle olan ilişkisini daha yoğun bir şekilde gündeme getirmesinden korkmalarının bir sonucu olarak “Gelin ortak kelimede birleşelim; madem tek bir ilaha inanıyoruz, öyleyse uzlaşalım ve yardımlaşalım, geçmişte aramızda anlaşmazlıklara neden olan konuları bir kenara bırakalım” dediği ifade edilmektedir. Onlar böylece İslam’ın geliş nedeni olan Allah’ı birlemeyle ilgili kendisinden önce gelmiş olan iki risaletteki tahrifleri ortaya çıkarma olgusunu yok etmiş olmaktadırlar.
    Bu skandal konuşmanın ardından hızlı diyalogcular orda burada ortak toplantılar düzenlediler, Suudi Kralı da büyük tavizler vererek ve alçaltıcı bir şekilde Vatikan’ı ziyaret etti. Bu ziyaretten istenen tek şey, “Siyasi ve diplomatik olarak Kilise tarafından İncil’in Suudi Arabistan’a kök salmasının ve kiliselerin dikilmesinin sağlanması”ydı. Bu ifade, Papa II. Yuhanna Pavlus’un “Vatikan’ın Siyasi Coğrafyası” adlı kitabında geçen bir ibaredir. Düzenlenen bu ziyaretten bir buçuk ay sonra, 4 ve 6 Haziran 2008 tarihleri arasında Mekke Konferansı düzenlendi. Bu konferansta aynı ilaha taptığımızın teyit edildi, İslam’da terörün var olduğu suçlaması yutturmacası ve bu terörün ortadan kaldırılmasına çalışılması yönünde bir karar alınması sağlandı, ortak değerlere bağlılık vurgulandı, aileye yönelik vurgular güçlendirildi, insanın Rabbinden uzaklaştığı noktasında uzlaşma sağlandı, üzerinde anlaşma sağlanan konuların kabulü ve ihtilafların üzerinde durulmama kararı alındı. Tüm bunlara ek olarak şu musibet kararın altına imza atıldı: “Yahudi din adamlarının ve kilisenin tahrif ettiği kesin olan Tevrat ve İncil’in Kur’an ile eş değer olduğu kabul edildi. Bir başka deyişle Papa 16. Benedict’in talepleri böylece gerçekleşmiş oldu. Zaten bu konuyu da daha önce yazdığı bir makalesinde ele almıştı.”
    Madrid Konferansı’ndan sonra, Vatikan’da 2008 Kasımı’nda uzlaşmacı 24 Müslüman ve 24 yılmaz Vatikan müdafiiyle birlikte düzenlenecek olan konferansa, İncil’in yaşadığı aydınlanma çağının Kur’an’a da tatbik edilmesi üzerinde görüş alışverişinde bulunulacak. Aydınlanma çağında yapılan araştırmalar, İncil’in mukaddes olmadığı ve bu kitabın Allah tarafından indirilmediğini kanıtladı. Ayrıca gerek Tevrat’ın gerekse İncil’in tahrif edildiği, Hz. İsa’nın ise bu İncil hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığı, ne aklın ne mantığın kabul etmediği bu metinlerin asırlar boyunca müdahalelere ve değişikliklere maruz kaldığını kanıtladı. Öyle ki aydınlanma çağı incelemeleri, İncillerin kendi aralarındaki çelişkilerin bu kitaplar içerisindeki kelime sayısını geçtiğini, İncilleri yazan kişilerin aslında bilinen kişiler olmadığı, İncillerin önemli bir bölümünün eklemelere (telfik) maruz bırakıldığını göstermiş oldu.
    Gerçekte İncillerin tahrif edilmesinin ortaya çıkartılması, aslında bu değişikliklerin, düzeltileri yapan aynı eller olduğunu ortaya koydu. Vulgate(1)’in önsözünde geçen Papaz Gerome’un itiraflarına göz atmak bunları anlamak için yeterlidir. Vulgate, Kilise’nin dayandığı temel metindir. Bu metinlerin üzerindeki ihtilaflar nedeniyle milyonlarca insanın can vermesi söylediklerimizin kanıtı olarak yeterlidir. Vatikan’ın bekçilerinin yapmaya çalıştıkları şey aslında Hıristiyanlık tarafından Kur’an’a yöneltilen bütün eleştirilerin Müslüman olarak kabul edilen kimseler tarafından yapılmasını sağlamaya çalışmak. Michel Cuypers, ‘Melekut’ dergisinin 4. sayısında tekrar tekrar bu konuyu yazmaktadır. Sanki kulaklarının buna alışmasını istemekte, sürekli tekrarlayarak bu söylediklerinin itirazsız bir şekilde doğru olduğuna inanmaya çalışmaktadır.
    Bu araştırmanın özeti, bu papazın Kur’an’ın metnine edebi çözümleme metodu kurallarını uygulanmasını savunmasıdır–ki bu metodu Fransız oryantalist Jacques Burke İslam’a uygulamak istemiş ve yaptığı Kur’an-ı Kerim çevirisi çalışmasının önsözüne bu kitabın içerisinde bulunan çelişkilerin ortaya çıkarılabilmesi için linguistik analize tabi tutulması gerektiğini ifade etmiştir.- Sanki Kur’an-ı Kerim İnciller gibi çağlar boyunca oluşturulmuş bir metinmiş gibi, Papaz Coubers, edebi çözümleme metodu yönteminin yazarların metinlerini oluşturmak için başvurdukları yazı tekniklerini ortaya çıkardığı gibi aynı zamanda metnin tabakalaşmış yapısına nüfuz edebilmeye izin verdiğini söylüyor. Açıkça kendisi, bu yöntemi tıpkı İncillere uyguladığı şekilde Kur’an-ı Kerim’e de uyguladığını ifade etmektedir. Meseleyi ciddiye alarak sureleri incelemeye başlamış ve aşağıdaki hususları tespit etmiştir:
    “Kur’an’da karışmalar, iç içe geçmeler, bir konudan başka konuya atlamalar bulunmaktadır. Bu nedenle Kur’an metni okuyucuyu yormakta, ya da şaşkınlığa sürüklemektedir. Bu nedenle bazı oryantalistler Kur’an’daki ayetlerin yerlerini değiştirerek onu mantıki bir şekle sokmakta, ayrıca gelenekten bize intikal eden tertip biçiminin alınmasının zorunlu olmadığını bizlere söylemekte, hatta bu çelişkilerin giderilmesi noktasında esbab-ı nüzulden yararlanmanın gerekli olmadığını ifade etmektedirler. Muhammed, kendi döneminde de İncil ve Tevrat’tan bazı şeyler almış, bu nedenle de Yahudiler onu çalıntı yapmak ve tahrifle suçlamışlardır. Fanatikler, inkârcılarla savaşma konusunda Kur’an’da neshedilmiş ayetlere dayanmaktadır. Ayrıca Kur’an, İhlâs suresiyle sona ermekte, Muavezeteyn sureleri ise birçok Kur’an nüshasında bulunmamaktadır. Eski tefsirlerin çağdaş insanın mantığıyla uyuşmaması nedeniyle Kur’an-ı Kerim’in modern çağın gerekleriyle uyumlu hale getirilerek yeni bir tefsirinin yapılması zaruridir.”
    Bu “azılı” Papaz, söylediklerinin doğruluğunu göstermek amacıyla İncillere uygulanan yöntemin Kur’an’a da uygulanmasını isteyen Müslüman entelektüellerin de var olduğundan den vurmaktadır. Oryantalistler, Kur’an’ın özünü anlamak ve mesajını kavramak için bu süreci başlatmış bulunmaktadırlar. Onlara göre Kur’an’ı Kerim’in yapıcı bir eleştirel gözle yeniden okunması, kendisine yapılmış eklentilerin ve tahrifatın ortaya çıkarılması gerekmektedir. Edebi Çözümleme metodu, geleneksel mirası dışlamakta, Kuran metnini normal bir edebi metin gibi ele almaktadır. Bu nedenle bu yöntemle ortaya çıkartılan gerçekler, sonuç olarak geleneksel tefsir yöntemlerinin sonuçlarından oldukça farklı olmaktadır. Bu, ona göre, Müslümanların akidelerinin bozulması, yok edilmesi anlamına gelmemekte, tersine çağlar boyunca onda oluşan birikimlerin temizlenmesi ve Kur’ani değerlerin üzerine daha fazla ışık tutmak anlamına gelmektedir.
    Sonra Müslümanların Kur’an’ın edebi tahlil metoduna tabi tutulması, Kuran tefsirinde yeni bir kapının açılmasına yol açabilecek midir? Sorusuna şu şekilde cevap vermektedir: İslam’daki geleneğin ağırlığına bakarak, işlerin gidişatı istenen hızda gitmeyecektir. Bu ise Batılı modern ilimlerle donanımlı Modern Müslüman aydınların başarabileceği bir iştir. Bu ise onların Kur’an’a salt edebi bir metin gözüyle bakarak onu ilahi bir kitap şeklinde değerlendirmemeleriyle sonuçlanacaktır. Buna geleneksel Müslümanlar direnmektedirler.
    İkinci kez aralarında uyum bulunmayan çelişkilere işaret ederek “Şayet bu Kur’ani nasslar bize bir şey sunuyorsa düşünsel ve dini gelişimi göz önüne alarak bunları değerlendirmeliyiz.” Demekte ve bu sözünü şu şekilde açmaktadır: “ Bu çelişkili ayetlerin yanında bütün zamanlar için geçerli evrensel hikmete sahip ayetler de bulunmaktadır. Dini pratikler bu ayetler üzerine inşa edilmelidir. İşte bu hususlar, Papa 16. Benedict’e gönderilen açık mektupta ifade edilen ve 138 Müslüman din adamının altına imza attığı hususlardır. İçlerinde birçok ülkenin Şeyhü’l-İslam’ı ya da Diyanet İşleri Başkanı bulunmaktadır. Bu insanlar, dini yaşarken öncelikli olarak Müslümanların diğer insan topluluklarıyla bir arada yaşamalarına imkân veren ayetlerine yoğunlaşmaktadırlar. Bunun anlamı, o insanların Tevbe Suresi’ndeki cihad ayetlerini uygulamaya değer ayetler olarak görmemektedir. Ancak bunun alenen duyurulması ve bu görüşten dönme olmayacağının bu görüşün nihai olduğunun ilan edilmesi gerekmektedir.
    Bu bahsin, yani Kur’an-ı Kerim ayetlerinin eleştirildiği konuların tam da bu vakitte yeniden ele alınması, Kur’an-ı Kerim’in salt ibadet ve ahlak ayetlerinden ibaret bir kitap haline getirilmesi basit bir zihinsel jimnastik ya da kendilerine tartışma konusu arama ihtiyacından değil, ileride ilan etmeye hazırlandıkları bir konuya binaen yapılmaktadır.
    Maalesef tek yapabildiğim Vatikan’ın İslam’ı yok etme planlarını ortaya çıkarmak ve bu oyunlarını da Müslümanların elleriyle tertip ettikleri gerçeğini ifade etmek. Vatikan metinlerinde dinlerarası diyalogla ilgili geçen metinleri değerlendirmede birçok olguyu göz önüne alırsak aslında bunun Müslümanların Hıristiyanlaştırılması için vakit kazanmaktan başka bir şey olmadığını görüyoruz. Papa, şu anda 1312 yılında yok edilen ve gizli olarak varlığını sürdüren ve geçmişte Haçlı Seferleri’ni bizatihi başlatan İspanyol Tapınağı Şövalyeleri Örgütü’nün tekrar eski misyonunu yerine getirmesi için tekrar gündeme getirilmesi, bunun yanında Hıristiyanların tek Tanrı olan “Rabbimiz Mesih İsa”ya tapmaları nedeniyle Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında ortak ibadet ayinleri düzenlenmesi (bunu ilk başlatan Fransız oryantalist Louis Massignon’dur ve bugün de çeşitli şekillerde devam etmektedir) Christoph Rocco’nun her sene Fransa’nın Brotön bölgesinde yaptığı gibi (ki kendisi Mısır’da Fransız uzman adı altında aslında misyonerlik yapmaktadır) Hacc ibadetinin Kiliselerde yerine getirilmesi suretiyle iki din arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi istenmektedir. Müslümanların yok edilmesi, dünyanın gözü önünde gerçekleşirken kimseden ses çıkmamaktadır. Misyonerlik faaliyetleri İslam ülkelerinde hızla sürmekte ve Müslümanların Hıristiyanlaştırılması operasyonu hızla tamamlanmak istenmektedir. Ancak hükümetler ise buna bir çare düşünmeyi bile istememektedirler. Müslüman din adamları ise din-i mübin-i İslam’dan küresel Haçlı zihniyeti ve fanatik Hıristiyanlar için taviz üstüne taviz vermektedir. Keşke durumun vahametini, karşı karşıya olduğumuz tehlikeyi, bu büyük aldatmaca oyununda bizi bekleyecek musibeti ve matemi kavrayabilseydik keşke!
    Bu nedenle şu ifadeyi tekrar etmekten başka bir şey yapamıyorum: “Ey Müslümanlar kendinize gelin, Müslüman din adamlarımız ve liderlerimiz dinimizin savunmadan aciz olduğu ve hatta işbirlikçilik yaptığı şu dönemde dininizi savunmak için uyanın. Hasbunallahu ve ni’mel vekil.

    (1) Vulgulate: Kutsal Kitabın dördüncü yüzyıl sonunda Hieronymus tarafından yapılan Latince tercümesi.

    Bu makale İslam Özkan tarafından TİMETURK için tercüme edilmiştir.

    http://www.timeturk.com/Dinlerarasi-Diyalog-Sahtekarligi..-24027-haberi.html

  3. DİNLERARASI DİYALOG-Ali Nar

    Dinlerarası diyalog ya da ehl-i kitab’ın encâmı

    Son derece netameli hale sokuldu bu iki mesele! Diyaloğu basit insani ilişkilerin ötesine taşıyanlar:
    a) Bu tebliğ için müzakere, muhavere ise hadi olsun.
    b) Karşılıklı dokunulmazlığı, saldırmazlığı sağlamaksa o, dinler arası değil de toplumlar arası siyasi ilişki gibi olur ki, bunda da beis yok…
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    c) Yok dinleri kıyaslayarak hangisinin daha doğru, faydalı, geçerli olduğunu tesbit gibi bir şey ise, iki taraf için de abes: Çünkü, kendi dininden/geçerliliğinden şüpheyi ifşa eder ki küfürdür, hıyanettir de.
    d) Dördüncü ihtimalse, kişinin ahmaklığı ve haddini tanımazlığı olabilir…

    Dayanak olarak alınan âyet-i kerimeye gelince; hem karşı taraf bunu istismar etmekte, hem bu taraftan dinin izzetini kavrayamayanlar heveslerine malzeme etmektedir:
    Çünkü bu din, en son ve ilâhi metodla en olgunlaşmış bir sonuçtur: “Bugün dininizi size ikmal ettim, size nimetimi tamamladım. Din olarak da sizin için İslâm’ı uygun gördüm (İslam’ınızdan razı oldum.)” (Mâide: 3)
    “Allah indinde din İslâm’dır. Kitablıların ihtilâfı ise ilmin gelmesinden sonra çekemezliklerindendir. Ha, Allah âyetlerini inkar edenlerin hesabını âcilen görür.” (A.İmrân: 19)
    “Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar?” (A.İ.: 83)
    “Kim İslâm’dan başka din ararsa, asla kabul değildir. Öyleleri ahirette de hüsrandadır.” (A.İ.: 85)
    “Din” diye adlandırılan her hayat tarzını bu “diyaloğ” çağrısına katanların ise hiçbir mesnedi olamaz. “Kitap Ehli” diyerek bahane arayanlar ise;
    “De ki (çağır) ey Ehl-i Kitap! Gelin aramızda ortak bir ilkeye: Allah’dan başkasına tapmayalım. Ve ona ortak koşmayalım; başka şahısları da rab saymayalım. Eğer gelmezlerse, şöyle deyin: Şâhid olun, biz Müslümanız!..” (A.İmrân: 64)
    “Diyaloğ yaygarası”nın papa ve patrik barışmasından sonra ortaya atıldığı biliniyor. Osmanlı’nın vuruşturarak ayrı tuttuğu bu iki fitne yuvası 1965’lerden sonra bir diyaloğa girdi ve bunu icad etti. Bu tarihten çok önce de A. İmrân’ın 64. âyetini istismar etmeyi deneyen misyonerler, zamanı, şartları ve şahısları uygun gördükçe gündemi açmışlardı. Mesela, 1905’te ölen Muhammed Abduh, Lübnan’da sürgün hayatında iken, İngiliz Misyoneri İzak Taylor’un teklifini almış ve gönlü havalanmış; üstâdı Cemâleddin’in ruhunu şâd edercesine bunu bayrak yapmıştı. Tayyar Altıkulaç Diyanet’teki yerini alınca “İslâm-Hıristiyan Diyaloğu”nu telaffuz etti. Yetmişli yıllarda, Vatikan’a temsilci bile gönderdiler!
    Süleyman Ateş oraya oturunca Yahudi’yi de bu diyaloğa sokmak istedi. İlk itiraz ise Roger Garudy’den geldi!..
    Bu da az gelmişti ki Fetullah Gülen Hoca bütün dinleri teklif ve bunda ısrar etti…
    Nihâyet A.k.p.’nin iktidarı bunu, park-larda uyguladı… “Ama neden Câmi, Kilise var da Budist tapınağı, Komünist anıtı yok?” diye akla gelir. Bir de İbrahimî dinler safsatasını… “Ekümenik patrik” tezi ise Bizans’ı ihyâ hedefidir. Hepsi de özünde aynı hedefe yönelik siyasi planlardır. Yoksa onlar da İslâm’ın gücünü ve ebediliğini çok iyi biliyorlar. Ama bizim milletin seksen yıldan beri cehalete itildiğini de bilerek bunları teklif ediyorlar. Bir de Hz. İbrahim’in iki nebinin babası olması vakıasıyla kendi bozuk dinlerine payanda arıyorlar. Halbuki:
    “İbrahim ise ne Yahudi, ne Hıristiyan ama hanîf-müslimdi. Müşrik de değildi asla.” (A.İmrân: 66) gibi ilâhi kelamlar meseleyi kökünden halletmiştir.
    Diyaloğ Bahsi 
    Diyaloğ – diyalektik aynı kökten:
    Diyalektik, söz istifi; bir fikri, inancı ve sistemi en üstün üslûpla sunmak ve karşıtını da ustaca çürütmek sanatıdır. Bu ise, önce kendi nizamını çok iyi kavramış olmaya, felsefe ve mantık kültürüne sahib olmaya, zekâsıyla âni intikallerle hasmı susturma gücüne ermiş bulunmaya dayanır…
    Biz, Türkiye ortamında bu kudrete sahip kişi görmediğimiz gibi bu işe soyunanlarınsa, alabildiğine heveskâr ama aynı derecede boş ve yeteneksiz olduğunu okuyoruz. Sadece İslâm’ın izzetini harcamayı başarabilirler bu kişiler. Zihni kamaşmış, İslâm’ın geleceğinden şüpheye düşmüş; bu haliyle de kahramanlığa soyunan zavallılar…
    Sözde İslâm’a hizmete koşarlar ama sonu hezimettir. Haniya kiminle müzakere ve neyi müzakere? Son ve ebedi olan; Kitab’ı, Sünnet’i ve bu iki asla uygun bütün ilim ve ahlak kurumlarıyla dimdik ayakta duran dinle; her şeyini kaybetmiş olanları karşılaştırmak mı? Hakka hıyanettir bu! Aynı zamanda öbürlerine de kıymaktır: Çünkü ehliyetle bu işe girişen kişi, bir Hıristiyan veya Yahudiyi ikna ederek, hidâyetine sebeb olacakken; bu zihni kamaşık dâhi (!) onları İslâm’dan daha bir uzaklaştırır. Çünkü iyi savunulamayan fikir (tez) mağlup olur.[1] Güçlü savunma ise, zayıf fikri bile üste çıkarır.
    Kısa Bir Kıyaslama 
    a) İslâm’ın Âmentüsü:
    1- Allah’a, birlik ve mutlak hâkimiyetine, eşi ve benzeri olmadığına, her şeyin O’nun dilemesiyle olduğuna iman.
    2- Peygamberlerin bütününe iman.
    3- Meleklerin varlık, mahiyet ve ödevlerine göre iman.
    4- Kaza ve Kaderin Allah’ın elinde olduğuna iman.
    5- Peygamberlere gelen vahiylerin aslına iman.
    6- Ahiret ve suale iman.
    b) Bir de Hıristiyan âmentüsüne bakalım:
    1- Ben, yeri-göğü yaratan, her şeye kâdir baba Tanrıya.
    2- Efendimiz olan, O’nun biricik oğlu İsa’ya.
    3- Ruhü’l-Kudüs’ten gebe kalana.
    4- Bâkire Meryem’den doğana.
    5- Onun pontus pilatus’tan zulüm gördüğüne.
    6- Çarmıha gerildiğine, öldüğüne, gömüldüğüne.
    7- Cehennemlere indiğine.
    8- Üçüncü gün tekrar canlandığına.
    9- Göklere çıkıp, kadir olan Baba Tanrı’nın sağına oturduğuna.
    10- Oradan gelip, ölüleri, dirileri hesaba çekeceğine.
    11- Ruhü’l-Kudüs’e.
    12- Mukaddes Katolik kilisesine.
    13- Azizlerin cemaatına.
    14- Günahların affedileceğine.
    15- Vücudun tekrar canlanacağına.
    16- Ebedi hayata… inanırım.[2]
    Muhammed Hamidulah (merhum) âmentü kıyasına bir de baş dua karşılaştırmasını ek-liyor: Kur’ân-ı Kerim’in ilk sûresi Fatiha’ya karşı onların şu duasını almış.
    (Matta İncili: 6/9-13; Luka İncili: 12/2-4)
    “Ey gökte olan Babamız. İsmin mukaddes olsun. Meleküt’un gelsin, Gökte olduğu gibi yerde de senin iraden olsun. Gündelik ekmeğimizi bize bugün ver. Bize, borçlu olanları bağış-ladığımız gibi sen de bizim borçlarımızı bize bağışla. Bizi iğvaya götürme fakat bizi şerirden kurtar. Çünkü Meleküt ve kudret ve izzet ebedlere kadar senindir.”[3]
    Bu kadarcık karşılaştırma bile gösteriyor ki, Hıristiyanlarla “diyaloğ”, o tuhaflıkları bir şey sayıp Hakk düsturlarla tartma saçmalığına düşürür bizi.
    Yahudi’nin İmanı mı? 
    On emir tıpkı bizdeki haram ve farzlar gibi. “Kimseyi öldürmeyeceksin, zina etmeyeceksin. Ana, babana iyilik edeceksin. Hırsızlık yapmayacaksın. Yalan söylemeyeceksin…” gibi evrensel uyarılar. Ama bunlar kendi aralarında geçerli… Irkî-millî bir düştür… Başka milletlere karşı öldürme, zinâ, hırsızlık, yalan, hile mubah değil belki vazife, farz… Şimdi Tevrat’tan adresler vererek görelim:
    Kur’ân-ı Kerim’in tasviriyle Yahudilik ve Hıristiyanlık birbirini imha yolundadır! Tari-hi gerçek de bu: Hz.İsa’yı bir reformcu ve İsrail dininin bozguncusu biliyorlar. Onun için de öldürmeğe azmettiler. (İslâm-düşmanlığında elbirliği ettikleri de bir vakıa…)
    Nitekim bir dönem geldi Yahudi ajanı Pavlos kendisini İsa’nın bağlısı, havari ilan etti. Sonra da “Mektuplarıyla” sözde İsa dinine hizmet ederken aslında bu dini dejenere etti. O kadar etkili oldu ki, İsa tanrı oldu, kendisi de bir bakıma peygamber. (Aziz Paul) Resim ve heykeli mabede soktu. Teslisi kurdu ve dini tam bir şirk dini haline getirdi.
    Yahudilikse “bir ırkın üstünlüğü” temeline oturtulmuş, başkalarının (Musevi-Musa dininden) olması yasak ve merduddur. Çünkü tanrıları Yahova onlara evladlarım diyor; başka milletlerin elinden dünyayı kurtarmalarını emrediyor. Cihan devleti istiyor. Bunun için de her yolu meşru kılıyor:
    Meselâ: İman-sistem ve uygulama olarak şu felaketlere bakın:
    Özetle: 
    1. (İbrahim Yahovayla görüştü) Sonra Rab, Sara’yı ziyaret edip icra eyledi. Sara gebe kaldı. Bir oğul doğurdu. (Kitab-ı Mukaddes. Yani Tevrat; Tekvin 21/1)
    2. Yakub (İsrail) Yahova ile görüştü. Hatta onunla güreşti, Yahova’yı yendi. (Tekvin; 25/29)
    3. Yakub “topuk tutan” demektir. Ana karnında ikiz kız kardeşinin topuğunu tutmuş!.. (Tesniye; 21/12,17)
    4. Yakub, kendi teyzesinden intikam almak için, teyzesinin kızı ve sürülerinin en iyile-rini alıp kaçmıştır. (Tekvin; 26,27,28,29)
    5. Musa kavmine diyor… Çünkü Allah’ın Rab yiyip bitiren bir ateştir. Kıskanç bir tanrıdır. (Tesniye; 4,24) [Yahudi anlayışında her şey maddidir. Cennet bu dünya-dadır.]
    6. Rabbin diyor, sana miras bıraktığım bu kavimlerin şehirlerinde hiçbir canlıyı sağ bırakmayacaksın. Onları tamamen telef edeceksin. (Tesniye; 20/16)
    7. Hiçbir leş yemeyeceksin, onu kapılarda olan garibe veresin. Yahut ecnebiye satasın. (Tesniye; 14/21)
    8. [Hz. Yusuf’u Kur’ân’daki üstün ahlakını Tevrat nasıl tersyüz ediyor ve onu hiylekâr bir Yahudi tüccarı gibi anlatıyor.] (Tekvin; 43/32 ve 47)
    Yedi yıllık bollukta toplattığı zahireyi önce halka parayla sattırıyor. (Firavn’a böyle akıl veriyor) Paralar bitince, hayvanları karşılığı, o da bitince arazileri karşılığı, onlar da bitince canları yani hürriyet ve kişilikler… Yani herkes, Firavnın kölesi (parayla aldığı köle) oluyor… Ve tabii Firavn da tanrılığını ilan ediyor… İşte Tevrat’ın hali bu.
    Yahova emir veriyor, Mısır çıkışında:
    “… her kadın komşusundan ve misafirlerinden altın gümüş, giyecek… emanet alacak ve geri vermeyeceksiniz.” (Huruç; 3/21,22)
    “… Musa’nın sözüne göre… İsrailoğulları Mısırlıları soydular.” (Huruç; 12/35)
    9. Zinayı ilk icadeden İsrail’dir (Yakup). (Tekvin; 49/4)
    “Nuh sarhoş olmuş uyurken, oğlu kendisine tecavüz etti…” (Tekvin; 9/20-25)
    “Davud, Urya’nın karısı ile zina etti. Yahova ona kızınca saklandı. Davud’un oğlu Apşalom da babası (Davud’un) on karısını dama çıkarıp hepsiyle zina etti…” (Samuel; 11-12/11, Samuel; 16/22)
    Süleyman Peygamberin de yüzlerce karısı ve yüzlerce cariyesi olduğu; karılarının etkisinde kalarak, onların dinine girdiği ve putlara ibadet ettiği de yazılı olan Tevrat’ın şu hâli Kitab-ı Mukaddes midir? Yoksa kirletilmiş anlamına “Kitab-ı Mülevves” mi?
    Bir de aynı cilt içinde, aynı unvanla anılan ve efsanelerle dolu İncili ekle! Bunların bağlılarıyla din tartışması yap!..
    Diyaloğcu … bunun câhilidir.
    Her devirde, asr-ı saadette bile, Kitaplı bilinenle muhavere yapılmış, ama hep İslâm bilgisi ve bilgini üste çıkmıştır: Hindistanlı Rahmetullah Efendi önemli örnektir.[4] O iklimindeki en güçlü papazları ilzam etmiş; baş müzakereci papaz ülkesini terk etmiştir.
    Cennet mi – Ebedi Ateş mi ? 
    Ehl-i kitabın cennete girebilmesi için, beraat gibi takdim edilmeğe çalışılan âyetlerden birincisi:
    “Şüphesiz, (sözde) iman etmekte olanlarla Yahudiler, Nasraniler, Sabiiler’den kim Allah’a ve Ahiret gününe (ciddiyetle) inanır ve salih amel işlerse, Rableri katında ecirleri vardır. Onlara korku yok, mâhzun da olmazlar.” (Bakara: 62)
    İkincisi ise, “Şüphesiz (sözde) iman etmekte olanlarla Yahudiler, Sabiîler ve Nasranilerden kim Allah’a ve Ahiret gününe (ciddiyetle) inanır ve salih amel işlerse; onlara korku yok, mahzun da olmazlar.” (Mâide: 69)
    Bu iki âyette sadece “Nasrâni ve Sabii” takdim-tehiri var. İkinci âyette “Rableri katında ecirleri var” ibaresi de tekrar etmemiş… Bir de “Sabiin”–”Sabiun”, mahalli gereği irabı farklı gelmiş…
    Bir üçüncü âyette daha farklı kelime ve sonuçtaki va’d (veya vaid) değişik gelmiştir:
    “(Sözde) inananlarla, Yahudiler, Sabiiler, Nasrâniler ve Mecusiler, hatta müşrikler var ya; kıyamet günü Allah onlar arasında yargılama yapar. Hani ya Allah her şeyi apaçık izliyordur…” (Hacc: 17)
    Görülüyor ki bu son âyette bir “vad” veya beraate benzer ifâde yerine, hepsine hesap sorulup aralarının farkedileceği meâli var. Uyarı ve tehdid var. Her birinin neye layık olduğu belirlenecek, ilk iki âyetteki teselli ve okşama da yok…
    Ve işte sonuç: “De ki, Ehl-i Kitap (Kendini kitaplı sayan zümreler..) siz hiç bir şey değilsiniz. Belki Tevrat ve İncil ile birlikte Rabbinizden asıl indirilenleri uygulamadıkça (hiçbir şey sayılamazsınız). Halbuki, sana indirilenin bir çoğunun isyan ve küfrünü kabartır… Öyleyse Kafirlere acıyacağını tutmasın!…”
    İşte daha 69’a gelmeden 64. âyette yahudilerin ne çıfıt olduğu anlatılıyor. Ve 65 ve 66. âyetlerde ise öbürleri de katılarak iman etmedikleri vurgulanır tarzda:
    “Ehl-i kitap inanmış olsaydı; günahlarına kefaret kılar, naim cennetlerine koyardık.” buyruluyor; “Onlar Tevrat’ı (aslını) öbürleri de İncil’i (aslını) uygulasalar; Rableri tarafından yani şu indirilen tatbik etseler, her nimete ulaşırlardı…” kaydından sonra hüküm ve kesin emir “Ey Rasulüm, Rabbinin sana indirdiğini öğretmeğe bak. Aksi halde ödevini yapmamış olursun. Halbuki Allah seni insanların belasından korur.
    İşte daha 69’a gelmeden 64. âyette yahudilerin ne çıfıt olduğu anlatılıyor. Ve 65 ve 66. âyetlerde ise öbürleri de katılarak iman etmedikleri vurgulanır tarzda:
    “Ehl-i kitap inanmış olsaydı; günahlarına kefaret kılar, naim cennetlerine koyardık.” buyruluyor; “Onlar Tevrat’ı (aslını) öbürleri de İncil’i (aslını) uygulasalar; Rableri tarafından yani şu indirilen tatbik etseler, her nimete ulaşırlardı…” kaydından sonra hüküm ve kesin emir “Ey Rasulüm, Rabbinin sana indirdiğini öğretmeğe bak. Aksi halde ödevini yapmamış olursun. Halbuki Allah seni insanların belasından korur.
    Ne İbretli Haldir 
    Bu açık ve kesin ikaz-ı ilahiden hemen sonra gelen âyeti alıp onları cennete götüren emir gibi sunan kişiler bir de o küffarın ebedi cehennemde kalmasına gönüllerinin razı olmadığı gibi bir küstah ifadeleri oluyor.[5] Halbuki Allah, Rasulünü bile böyle bir acımadan menediyor! Sibakı, yani; Yahudi ve Hristiyana cennet vadedildiği sanılan ve savunulan (Maide: 69. âyet) üst yanı (ona hazırlık diyelim) olan âyetler, görüldüğü gibi işi kilitledi. Ama 69’da sanki “İcmalen ve sadece bu kadarına” inansaydılar diye bir yol açılırdı: Allah’a Ahirete iman, ona uyan amel korkudan kurtulurlardı. Ama yola gelmezler; çünkü hemen üstteki âyette neye inanmaları gerektiği tekrarlandı: Kendi peygamberlerine ve sana (Son Nebiye) inenlere… Ne yapacakları da belirlendi; Bu inenler; uygulama ve Namaz-Zekât gibi (Allah hakkı ve kul hakkı) temel fiiller de sayıldı…
    Rahmetli M. Hamdi Yazır diyor ki; (1748-49.s) 69. âyette, şartlar ve ortam gereği (sözde o zümrelere) taviz verildiği tarzındaki yorum batıldır. Aksine, hakka uyma ve sayılan zümrelere muhalefet anlatılıyor. Yanılmamak içinse bu âyetler bütününe toptan bakmak, öylece değerlendirmek gerekir. Çünkü, hemen hiçbir âyet tek başına değildir, tek başına tek mesele anlatmaz. Aksine öbür âyetler ve Kur’ân’ın bütünü ile bağlı ve bağlantılıdır…
    Biz bunları (bu yorumları) yabancılara karşı yazmıyoruz. Dinini unutup –kendinden geçmiş, şeytanlara kul durumuna düşmüş MÜSLÜMAN ENKAZINA yazıyoruz! Görülen o ki, Allah Teala, lafta Müslümanlarla yehud ve nasarayı… bir siyakta sayıp, kesin va’dini ise hakkıyla iman edip salih amel işleyenlere tahsis etmiştir. Bu değişmez: İş mü’min görünmek değil, kâmil mü’min olmakmış. İman ve İslam asla mağlub olmaz. Fakat nakıs ve fasık mü’minler ona mağlubiyet şüphesi bulaştırırlar…”
    Hacc Suresi 16-18. Âyetler
    Bu âyetlerde, öbürlerinde var sanılan “Ehl-i Kitap okşaması” da görünmüyor. Halbuki mukaddime olarak 14. âyette “Şüphesiz Allah İman edip salih amel işleyenleri; altından ırmaklar akan cennetlere kor; (yani) Allah dilediği şeyi (hemen) yapar…” 16. âyette ise “… İşte O (Kur’ânı) böylece apaçık âyetler halinde indirdik; şüphesiz Allah hidâyeti de dilediğine verir…” buyuruluyor.
    Eh, apaçık anlaşılanın dışında, bir şeyler çıkarmaya (gayri müslim yardakçılığı yapmaya) özenenler bunu düşünsün.
    Sahih iman, Salih amel; cennnete götürüyor… Yine muhtasar geçilmiş; iki kelimeyle bütün bir din hayatı özetlenmiştir. İmanın öbür unsurları, doğru işin kimliği açıklanmamış gibi geliyor, ama “Apaçık”lık, bütün Kitabın icmali, Peygamberin hayatı boyu uygulama ve açıklamalarıyla ortada görünüyor: “İnananlar, yahudi, hıristiyan, sabii, mecusi, hatta müşrikler… (bütün dinlere mensup zümreler) arası davayı Allah kıyamet günü ortaya koyar!.. Çünkü Allah her şeyi müşahede ediyor…” (Hacc: 17)
    Ve hemen evrenin evrensel yapısına dikkat çekiyor: “Görmez misin Allah’ı ki, yerdeki, göklerdeki güneş, ay ve yıldız (fertleri) dağlar ve ağaçlara, hayvanlara kadar (kendi yapısı içinde) birçok insan da (kendi anlayışınca) O’na secde ediyor. Ama çoğunun üzerine de azab gerçekleşiyor. Allah’a ihanet edenlere ise bir ikram yoktur!.. Allah dilediği gibi yapar!”
    Burada (Hacc: 17) altı sınıf insan sayılmış; aralarındaki farkın (varsa tedahül ve tecavü-zün) kıyamet günü ortaya serileceği bildiriliyor. Ama İman (iman-ı sahihle, amel-i salih) sahipleri ise ta önceden mükâfatlanma müjdesiyle belirlenmiş.
    Sonlarda ise, her önüne gelene ikram olmayacağı noktası vurgulanmış. Ve beş zümre de yanlışta birleştirilmiştir. Nitekim, cansız veya akılsız-şuursuz varlıkların da Allah’a secde etmekte oldukları hatırlatılıp; insanın bu secdeyi andıran dindarlıklarını; hatalı, sanki şuursuz eylemlerinin cezayı gerektirdiği belirtiliyor. Esasen, her şey sayıldıktan sonra insanların çoğuna azabın gerçekleşmesi tam çiviyi çakıyor. İnsanlar da öbür yaratıklar gibi –tabiatı gereği, tekvini iradeye bağlı olarak– cisim gibi, hayvan gibi baş eğiyor. Allah’ın arzından çıkamıyor. Ama gerçek inanan ve Kur’ân-Sünnet planınca hayırlı iş yapanların hakiki secdesine ulaşamıyor.
    Böylece de azabı hakediyor. İşte kıyamette bunlar sayılıp dökülecek. Dünyada çeşitli şart ve imkânları kullanarak üste çıkmayı becerenler, orada bunu kıvıramayacak… Öyleyse öyle diyaloğ edebiyatıyla, Allah’ın kader ve iradesini kimse değiştiremez!.
    Sonuç 
    Yahudi ve Hıristiyanla diyaloğ gide gide mürtedliğe ulaştırır. Bu anlatıldı.
    Bunların cennete gitmesi ise Kur’ân’ı ve onu getiren Peygamberi tanıyıp, talimatını icraya bağlı. Yani Kur’ân’dan 6600 küsür âyetin içinden bir tanesini alıp kendinize “beraat” sayacaksınız, gerisini atacaksınız, bunu da Müslüman kılıklı, hoca yaftalılar söyleyip sevindirecek.
    Yine bu mesajı (müjdeyi) onlara veren peygamberin tek bu müjdesi alınacak. Ama peygamber kale alınmayacak. Bu hangi akla, mantığa, vicdana sığar? Sahih-i Müslim’deki şu peygamber uyarısıyla bağlayalım: Ebu Hüreyre’den (r.a.):
    Rasul (s.a.s.) buyurdu ki; Muhammed’in nefsi hükmünde olana yemin olsun; Bu ümmetten yahudi veya hıristiyan bir kişi beni dinlememiş, ve benimle gönderilen bu (şeriatı) tasdik etmeden ölmüşse, o kesinlikle cehennem ehlidir.” (1.Cilt, 93.Sahife)
    Kitap ve sünnete özetle işaret ettik. Mesele o yönüyle bitmiştir. Cennet de Cehennem de Allah’ın inhisarındadır. Dilediğini koyar. Ama o kitabında bildirmiş, O’nun izni ve emriyle Elçisi de tebliğ edip açıklamış… Yani kimin Cennet ehli olabileceğinin; imanı ve ameli şart ve ölçülerini ortaya koymuş. Eh biz de okur-yazarsak, O’ndan ve O’ndan öğrenip tebliğ ederiz. Yani hüküm vermiyor, tesbit ediyoruz.
    Gelelim icma-ı ümmet’e ki, üçüncü ve bağlayıcı özelliklidir. Ümmet baştan beri, ehl-i kitap da olsa, İslam’ın temellerini tanıyıp, amellerini yapmayanların, ebedi cehennemde olacağında ittifak etmiştir. İşte, gönlü razı olmayanlar da bu ittifaktan bunalanlardır: Yani âyet ve hadisi gönüllerince yorumlamaya (icma’ın) yol vermediğindendir…
    Ve öbür tali delilleri gözden geçirerek de aynı sonuca varıyoruz.[6]
    Hepsini geçip şöyle düşünelim: Bakara: 62., Mâide: 69. âyetleri farzedelim ki, o zümrelere cenneti açıyor, ya Hacc: 17’yi nasıl anlayacağız? Bu sınıflar arasında muhakeme öngörülüyor. Haniya cennet?
    Onu da görmeyin: Soralım; bu beraeti kim getirmiş? Ve nereye yazılı? “Beraet kabul, ama getiren peygambere ve içinde olan Kitaba inanmak gerekmiyormuş!” Bu kaçıncı sınıf mahluk mantığı olur?
    Ve hele “Muhammedün Rasulullah” demesen de olur, o bir fazilettir.” demenin hükmü nedir? Bir tahmin oluna…

    Dipnotlar:

    [1] İnikas-ı edille ilkesi gibi…
    [2] M. Hamidullah, İslamiyet ve Hıristiyanlık, Beyan Yayınları, 1991’den alıntı.
    [3] İnciller arasındaki fark ve çelişkiler de ayrı bir konu. Gerek âmentüleri, gerek bu seçme duaları Hz. İsa tarafından öğretilen bir şey olmayıp çok sonraları İncil’i tanzim edenler tarafından oluşturulmuştur.
    [4] Bak: Izharül-Hak, terc., Sönmez neşriyat, İstanbul, 1969.
    [5] Bakınız: M.Bigiyef, Rahmet-i İlahiye Bürhanları ve Ş. Mustafa Sabri (r.a.)in eleştirisi.
    [6] Bak: Ehl-i Kitap Cennetlik mi? Adlı kitabımız. Bedir – Sefine Yayınları. İst. 2002

  4. DİNLERARASI DİYALOG – Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre

    Papa VI. Paul’ün ve II. Vatikan Konsili’nin İslâm’a Bakışı

    VIII. yüzyılda Şamlı Azîz Yahyâ (Saint Jean Damascène) İslâm’ı sapık bir mezheb olarak nitelendirdiği Arius-cülüğün yeniden zuhuru olarak telâkki etmekteydi1.
    O zamandan bugünlere kadar Katolik Kilisesi’nin ve buna paralel olarak diğer Hıristiyan kiliselerinin İslâm’a bakış açısındaki köklü değişikliği ve bu değişiklikteki iki ayrı safhayı büyük bir dikkatle gözden geçirmek lâzımdır.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Bu değişikliğin başlangıç noktası, Kilise’nin başına geçmeden önce Bulgaristan, Yunanistan ve Türkiye’de uzun süre diplomatik görevlerde bulunmuş ve farklı Hıristiyan fırkaları ile İslâm’ı tetkik etmiş olan Papa XXIII. Jean’ın2 (Giovanni’nin) [1958-1963] bu makāma oturur oturmaz Vatikan’da 21. Ekümenik Konsil’in3 toplanması için verdiği karardır.
    1962-1965 arasında üç yıl süren II. Vatikan Konsili onun Papa XXIII. Jean’ın halefi Papa VI. Paul’ün (Paolo’nun) dirâyetli idâresi sâyesinde Kilise’nin o zamana kadar kimsenin aklından bile geçiremediği bir dizi cesur kararlar almasını sağlamıştır. Protestan Reformu’nu hatırlatmasın diye Konsil’in bu çağ-açan kararlarının tümüne reform değil aggiornamento (güncelleştirme, çağa uyma) denilmektedir.
    Katolik Kilisesi’nin Yahudilere’e ve Müslümanlar’a düşmanca bakışı bu Konsil’de büyük bir değişime uğramıştır. Tanınmış şarkîyatçı Louis Massignon’un4 (1883-1962), Müslümanlar ile Hıristiyanların birbirlerini anlayıp peşin hükümlerden vazgeçerek aralarında dostluk kurmak yolunun fıkhî tartışmalarla değil, özellikle her iki dinin mistik yanlarındaki ortak noktalar aracılığıyla olabileceğini yıllar boyu savunmuş; bunun için:
    Müslümanları ve Hıristiyanları ortak oruç tutmaya, her iki din mensuplarının yakınlaşmalarını sağlamak üzere kutsal sayılan yerlere ortak ziyâretler yapmaya teşvik etmiş ve bu hareketlerde dâima başı çekmiş olması bazı mahfellerde Kilise’nin Müslümanlara karşı nefrete dayanan geleneksel tavrını II. Vatikan Konsili’nde terk etmesini sağlayan müsait zemini hazırlamıştır. Massignon’un Konsil üyesi olan talebesi Peder Georges Chehata Anawati’nin (1904-1994) de bu zeminin Konsil kararı olarak kayda geçirilmesinde etkili olmuş ve Papa VI. Paul’ün5 [1963-1978] ise bunu sonuna kadar bütün ağırlığını koyarak desteklemiş olduğu bilinmektedir.
    Buna paralel olarak Papa VI. Paul, daha Konsil sona ermeden, 1964’de Vatikan’da bir “Gayrı Hıristiyanlar Dairesi” ihdâs etmiştir. Bu daire şimdiki Papa’nın döneminde, 1988 yılında, “Dinler Arası Papalık Kurulu”na (PCID veyâ PCDI)6 dönüştürülmüştür.
    Papalık menşeli evrâka göre7 PCIR, II. Vatikan Konsil’inin ve Konsil’in 28 Ekim 1965 târihli ve “Dichiarazione Nostra Aetate sulle Relazioni Della Chiesa Con Le Religioni Non-Cristiane” (Kilise’nin Hıristiyanlık Dışı Dinler İle Münâsebetleri Hakkında Çağımız Bildirisi) başlıklı bildirisinin niyetine uygun olarak, “Dinler Arası Diyalog”u teşvik etmek üzere Katolik Kilisesi’nin merkezî bürosu olup:
    Katolikler ile diğer dinlerin sâlikleri arasında karşılıklı anlayış, saygı ve işbirliğini teşvik etmekle; dinleri incelemeyi özendirmekle ve diyaloga müsait kimselerin yetişmesini teşvik etmekle sorumlu kılınmıştır.
    II. Vatikan Konsili’nin “Çağımız Bildirisi” 20 Kasım 1964’deki ilk oylamada Konsil’e katılanlardan 99’unun olumsuz oyuna karşı 1651, kısmen tâdil edildikten sonraki 15 Ekim 1965’deki oylamada 250’sinin olumsuz oyuna karşı 1763 ve nihâyet 28 Ekim 1965’deki son oylamada da 88 olumsuz oyuna karşı 2221 olumlu oyla kabûl ve ilân edilmiştir. Bu bildirinin Müslümanlar ile ilgili 3. paragrafı şöyledir:
    “Kilise Ahad, Hayy ve Kayyûm, Rahmân ve Kādir, Semâ ile Arz’ın Hâlık’ı olan ve insanlara hitâb etmiş olan Allāh’a kulluk eden Müslümanlar’a da takdir nazarıyla bakmaktadır. Onlar İslâm inancının da yollama yapmakta olduğu veçhile İbrâhim’in Allāh’a teslim oluşu gibi Allāh’ın, gizli olsalar bile, hükümlerine, bütün benlikleriyle teslim olmaya çalışmaktadırlar. Her ne kadar İsâ’yı Allāh olarak tanımasalar da ona peygamber olarak saygı duymakta; O’nun bâkire anası Meryem’e de hörmet etmekte ve hattâ ona münâcaatta bulunmaktadırlar. Bundan başka onlar, Allāh’ın, ölümden sonra yeniden dirilecek olan bütün insanların hakkını vereceği kıyâmet gününü de beklemektedirler. Kezâ onlar ahlâkî hayata değer vermekte ve özellikle namaz, zekât ve oruç aracılığıyla Allāh’a ibâdet etmektedirler.
    Yüzyıllar boyunca Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasında pekçok ihtilâf ve düşmanlık ortaya çıkmışsa da, Konsil hepsini geçmişi unutmaya, karşılıklı olarak birbirlerini anlamaya samimî bir şekilde gayret etmeye ve kezâ bütün insanlar için sosyal adâleti, ahlâkî değerleri, sulhu ve özgürlüğü hep birlikte koruyup üst düzeyde tutmaya dâvet etmektedir.”
    Daha sonra Vatikan dokümanları arasında “Dinler Arası Diyalog”un metodolojisi konusunda şu pasajla karşılaşmaktayız:
    “Diyalog iki yönlü bir iletişimdir. Karşılıklı gelişme ve zenginleşme amacıyla konuşmayı ve dinlemeyi, vermeyi ve almayı gerektirir. Kendi îmânına tanıklık etmeyi de karşısındakininkine karşı açık davranmayı da kapsar. Bu, ne Kilise’nin aslî görevine bir ihânettir ve ne de insanları Hıristiyan yapmak için yeni bir metottur.”
    Hıristiyan Câmiasının İslâm’ı Tanıma Merakı
    Hıristiyan câmiası hızla yayılan İslâm’a karşı kendisini korunma içgüdüsü ile bu dini yakından tanımak istemiştir. Bunun sonucu olarak da Müslümanların her çeşit dinî ve lâdinî veçhesini araştırıp incelemek Batı’da gitgide kurumsallaşmıştır. Kur’ân ilk defa 1143 târihinde Lâtince’ye çevrilmiş ve bu çeviri 1543 târihinde Basel’de basılmıştır. Hıristiyanlığın İslâm’a bakış açısının tenkidî olması normaldir. İslâm da, Hz İsâ’dan sonra sâfiyetini kaybetmiş olan Hıristiyanlığı tenkid etmektedir. Ancak, İslâm âleminin büyük bir çaba sarf etmemesine rağmen dünyanın her yanında ihtidâ edip de bu dine girenlerin çokluğuna karşı organize ve saldırgan Hıristiyan misyonerliğinin, Hıristiyanlığa kazandırdıklarının azlığı ile ortaya çıkan başarısızlığı Hıristiyan âlemini tedirgin etmiştir ve etmektedirde.
    İslâm’ı daha iyi tanımak ve zaaflarını daha iyi teşhis edebilmek gâyesiyle Hıristiyan âleminde büyük yatırımlar yapılmış bulunmaktadır. İslâm’ı ve islâmî ilimleri öğrenmek ve öğretmek üzere araştırma merkezleri, enstitüler ve üniversitelerde kürsüler; ayrıca islâm ülkeleriyle münasebetlerde daha bilgili ve avantajlı olabilmek üzere bakanlıklarda uzman komiteler ve danışmanlıklar ihdâs edilmiştir. Müslüman ülkelerde ise Hıristiyanlığı da Mûsevîliği de ve diğer dinleri de öğrenmek ve öğretmek için bu kabil ilmî müesseseler ve çok sayıda uzman kişiler yoktur. Ve maalesef görülmektedir ki İlâhiyat Fakülteleri’ndeki hocaların bile çoğu Hıristiyanlık hakkında araştırma ve incelemeye dayanan ciddî ve güvenilir bir bilgiye sâhib değildirler. İtiraf etmek gerekir ki müslümanların Hıristiyanlık hakkındaki bilgileri daha çok kulaktan dolma olup çoğunlıkla da zanna yâni vehme dayanmaktadır.
    Hıristiyan çıkarlarını korumak üzere Hıristiyan âleminde İslâm’a karşı duyulan bu bilgilenme sürecine, Türkiye’de Oryantalizm (Şarkîyat) denilmektedir. Batı’da ise Oryantalizmin lûgat mânâsı:
    1) Doğu milletleri, dilleri, târihleri, medeniyetleri vs… ile ilgili bilgilerin tümü, ya da
    2) Doğu ile ilgili şeylerden zevk alma eğilimi’dir.
    II. Cihan Harbi’ne kadar oryantalistlerin tutumu hep, İslâm hakkında yapılan incelemeleri temel alarak İslâm’ı tenkid etmek olmuştu. Ancak bu tenkidlerin misyonerlik açısından Müslümanları iknâ etmediği gibi Hıristiyanların İslâm’a geçişlerini de önleyemediğini fark ve idrâk edince oryantalistler, stratejilerinin yanlış yürütüldüğünü düşünmeye başladılar. O zamana kadar İslâm’a, hep Hıristiyanlığın bakış açısından bakarak ve bu bakış açısının kendilerine İslâm’ın zaafları olarak gösterdiği konulara dayanarak bir savaş açmışlardı.
    Oryantalistler İslâm’ı bir Müslüman’ın idrâk ettiği şekilde idrâk etmediklerinin farkına vardıkları ân, bu dine bir Müslüman gibi düşünerek nüfûz edip zaaflarını ortaya çıkarmanın Müslümanlar üzerinde daha etkili olabileceğine inanmaya başladılar. Bu dönüm noktası oryantalistlerin ve Batı’nın entelektüellerinin İslâm’a, alman filozofu Edmund Husserl’in (1859-1938) fenomenolojik metodu’nu uygulayarak peşin hükümsüz ve İslâm’ı dış söylemlerle değil içerisinden kavramak sûretiyle bakmaya sevketti. Fakat böyle bir metodun uygulanmasının zaman içinde çok ilgi çekici bir sonucu oldu: İslâm’ı peşin hükümsüz tetkik eden pek çok oryantalist ve entelektüel ihtidâ ederek İslâm’la şereflendiler. Bunu da II. Vatikan Konsili’nin kararını uzaktan hazırlamış olan etkenlerden biri olarak addetmek gerekir.
    Batı’nın önde gelen oryantalistlerinden: 
    ***Silvestre de Sacy (1758-1838), Reinhart Pieter Anne Dozy (1820-1883), Ernst Renan (1823-1892), H. Hirschfeld (?), Clair Tisdall (?), Theodor Nöldeke (1836-1930), İgnaz Goldziher (1850-1921), Leone Caetani (1869-1935), Joseph Schacht (1902-1969), Bernard Lewis, vb … Batı’nın emperyalist emellerine hizmet eden, İslâm’ı hor gören bir oryantaizm anlayışı sergilemişlerdir.
    Buna karşılık İslâmı doğru anlamaya çalışan oryantalistlerden: 
    ***René Guénon ya da Abdülvâhid Yahyâ eş-Şâzelî (1886-1951), Michel Valsan ya da Şeyh Mustafa Abdülazîz (vef. 1974), Titus Burckhardt ya da Sidi İbrâhim İzzeddin ed-Darkavî (1908-1984), Frithjof Schuon ya da Şeyh İsâ Nureddin Ahmed eş-Şâzelî ed-Darkavî el-Alevî el-Meryemî (1907-1998), Vincent Monteil ya da Mansûr (doğ. 1903), Eva de Vitray-Meyerovitch ya da Havvâ (1909-2001), Michel Chodkiewicz ve kızı Claude Addas, Charles-André Gilis ya da Adürrezzâk Yahyâ, vb… gibileri ihtidâ etmişler ve Müslüman olduklarını açıkça ilân etmişlerdir.
    ***Louis Massignon (1883-1962), Anne Marie Schimmel (1922-2003), William C. Chittick’in Müslüman olduklarını ise yalnızca yakınları bilmektedir.
    ***Ayrıca: R.P. Dozy (1820-1883), Martinus Theodorus Houtsma (1851-1943), Snouck Hurgronje (1857-1936), David Samual Margoliouth (1858-1940), Bertrand Carra de Vaux (1867-1953), Reynolds Alleyn Nicholson (1868-1945), Carl Brockelmann (1968-1956), Frederick William Hasluck (1878-1920), Helmut Ritter (1892-1971), Toshihiko İzutsu (1914-1993), Henry Corbin (1903-1978), Henri Laoust (1905-1983), Louis Gardet (1904-1986), Georges Chehata Anawati (1905-1994), Edward Said (1935-2003); ve ve dinî aidiyetlerini özellikle belirtmek istemeyen: Stephen Hirtenstein, Thierry Zarcone, Alexandre Popovic, Irène Melikoff, Paul Ballanfat gibi genç araştırıcılar vb… İslâm hakkında objektif inceleme ve değerlendirmeler yapmışlardır.
    Papa II. Jean Paul’ün Strateji Değiştirmesi 
    Şimdiki Papa II. Jean-Paul (Johannes Paulus/Karol Wojtyła; doğ. 18 Mayıs 1920), Şamlı Azîz Yahyâ’dan yaklaşık 12 yüzyıl geçtikten sonra, 5 Mayıs 1999 târihli genel kabûlünde hâzırûna Hıristiyanlık ile İslâm arasındaki diyalogdan söz ederken şunları söyleyebilmiştir:
    Biz hıristiyanlar İslâm ile sâhib olduğumuz ortak dinî değerleri sevinçle teşhis ve tasdîk etmekteyiz. Bundan birkaç yıl önce Casablanca’da genç müslümanlara söylemiş olduklarımı bugün tekrarlamak istiyorum: “Bizler aynı Allāh’a, Ahad olan Allāh’a, Hayy olan Allāh’a, âlemleri yaratan ve yarattıklarını kemâle erdiren Allāh’a inanmaktayız. İsâ da İsrâil’in: “Rabb’imiz olan Allāh bizim tek Rabb’imizdir”8 şeklindeki âmentüsünü sahiplenerek bunu bizzât tasdîk etmektedir.
    Aynı Papa 18-19 Ağustos 1985’de Fas’a yapmış olduğu ziyârette ise 50.000 Müslüman gencine hitâben yaptığı konuşmayı da Fâtiha Sûresi’ni bir başka şîveyle söylüyormuşçasına şöyle bitirmekteydi:
    Sözlerimi, sizlerin önünde O’ndan bizzât istimdâd ederek bitirmek istiyorum:
    Yâ İlâhî! Sen bizim Hâlık’ımızsın. Sen Cemîl’sin ve senin Rahmet’in herşeyi kuşatmıştır. Her mahlûkun hamdı Sana aittir. Sen, biz insanlara yaşamamız gereken derûnî bir Şerîat verdin. Senin hükmüne uymak bizim vazifemizi ifâ etmek demektir. Senin gösterdiğin yolu izlemek nefsimizin selâmetidir. İtaatimiz Sanadır. Arzda giriştiğimiz her teşebbüsde bizlere Sen yol göster! Kalbimizi Sen’in hükmünden saptıracak hevâ ve heveslerden bizleri halâs et! Beşerî bozgunlukları haklı göstermek için Sen’in Adın’ın ardına saklanmamıza müsaade etme! Yâ İlâhî! Sensin Ahad. Kulluğumuz ancak Sanadır. Bizi Sen’ den uzaklaştırma! Ey, bütün insanları mahkemeye çekecek olan Allāh’ım! Rûz-i cezâda Sen’in seçkinlerinin arasında olmamız için bizlere yardım et! Ey Adl’in ve Selâmet’in sâhibi olan Rabb’im! Bizlere hakîkî sevinci, hakîkî muhabbeti olduğu kadar milletler arasında sürekli bir kardeşlik de lûtfet! Bizleri ebediyete kadar lûtuflarına garket! Âmin.
    Bir tâmiminde Papa II. Jean-Paul, 1215 târihli IV. Laterano Konsili’nin Allāh’ın Zâtı’nın “doğurmadığını ve doğurulmuş olmadığını” ilân etmiş olduğunu ve bunun da Kur’ân’ın CXII. İhlâs Sûresi’nin ifâdesinin9 aynı olduğunu hatırlattıktan sonra: “Bu anlamda, yâni Allâh’ın Tek olan Zâtı söz konusu olduğunda Hıristiyanlık ile İslâm arasında anlamlı bir tekābüliyetin mevcûd olduğunu” da beyân etmiştir.
    Fakat bu arada katolik âleminde “Dinler Arası Diyalog”un Hıristiyanlığın temel amacı olan misyonerliğe hizmet etmesi gerektiği konusunda fikirler de ileri sürülmeğe başlamış ve Kardinaller’in bir bölümünün bu yönde bir strateji tesbit edilmesi gerektiği husûsundaki eğilimleri, sonunda, Papa II. Jean Paul’ü 1990’da Redemptoris Missio başlıklı Papalık tâmimini yayınlamaya sevk etmiştir. Bu tâmimle “Dinler Arası Diyalog”un 1) gāyesi ve 2) stratejisi resmen başka bir mecrâya çekilmiş bulunmaktadır. Bu tâmimin 55 numaralı fıkrasında Papa II. Jean Paul, bu sefer, şunları beyân etmektedir:
    “Dinler Arası Diyalog”, Kilise’nin İncîl’in mesajını yaymak görevinin parçasıdır. Karşılıklı bir tanışma ve bir zenginleşme metodu ve aracı olarak telâkki edildiğinde bu, Kilise’nin Hıristiyan olmayanlara İncîl’in mesajını tebliğ görevine10 karşı olmadığı gibi, aksine, bu görevle özellikle bağlantılı olup bunun bir tezâhürüdür. Zîrâ bu görevin muhâtabları İsâ’yı da İncîl’i de tanımayan ve genellikle de başka dinlerin sâlikleri olanlardır11…
    Konsil de, Kilise’nin daha sonraki12 tedrisâtı da kurtuluşun Mesih’den geldiğini ve diyalogun da İncîl’in mesajını yaymakdan ayrı tutulamayacağını dâima kararlılıkla savunmak sûretiyle bütün bunları geniş bir biçimde vurgulamışlardır.
    Bütün ömrü mücâdeleyle geçmiş, sabırlı ve güçlü bir strateji üstâdı olan Karol Wojtyła/Papa II. Jean Paul, II. Vatikan Konsili’nin bir gerçeği idrâk ederek ve Katolik Kilisesi’nin, 12 yüzyıllık gelenek ve nefretini arkada bırakarak, cesâretle almış olduğu Konsil kararını aradan 25 yıl geçtikten sonra, böylece, “Hıristiyan olmayanlara İncîl’in mesajını tebliğ aracı” hâline dönüştürmüş bulunmaktadır.
    Papa II. Jean Paul’ün “Dinler Arası Diyalog” konusundaki strateji değişikliğini dile getiren Redemptoris Missio tâmiminden 10 yıl sonra, Vatikan’daki “Îman Doktrini Teşkilâtı”nın13 (Congregazione per la Dottrina della Fede’nin) başkanı olan Kardinal Joseph Ratzinger’in imzâsıyla hazırlanmış olan Dominus Jesus (Rabbimiz İsâ) başlıklı 36 sayfalık bir bildiri, Papa’nın 16 Haziran 2000 târihli tasdîkiyle aynı yılın 5 Eylûl’ünde yayınlamıştır. Bu metin “Dinler Arası Diyalog”un papazlar, ilâhiyatçılar ve halk arasında Kilise’nin tasvib etmediği bir mecrâya girmekte olduğunun müşâhedesiyle bu kimselere hitâben kaleme alınmış olan, sert ve “Dinler Arası Diyalog”a katılanları Katolik Kilisesi’nin bütün âlemin vasîsi olduğunun bilincini dâima zinde tutmaları gerektiğini hatırlatan bir bildiridir. Fakat Kardinal Joseph Ratzinger’in bu bildirisi gerek uslûbuyla, gerek yansıttığı kibirle, ve bilhassa da II. Vatikan Konsili’nin rûhuna aykırı iddia ve ibâreleriyla katoliklerin, protestanların ve ortodoksların ortak tepkisini çekmiştir.
    Hıristiyan olmayanlara İncîl’in mesajını tebliğ Katolik Kilisesi temel görevidir. Katolik Kilisesi bu konuda:
    *Kendisinin bütün insanların vasîsi olduğuna,
    *Kurtuluşun da ancak ve ancak Kilise aracılığıyla olduğuna ve hepsinin de üstünde,

    *Hakîkatın yalnızca kendi tekelinde olduğuna
    inanmaktadır. Ancak, Kilise’nin bütün Dünyâ’da bu misyonerliği yaparken diğer din mensûblarıyla çatışmaması mümkün müdür? Şu hâlde, bu kabil çatışmaları
    1) Yumuşatmak ve
    2) Mümkünse önlemek
    üzere uzun vâdeli bir strateji uygulamak gerekecektir. İşte Papa II. Jean Paul’un Hıristiyanlık-dışı dinlerin alanına sokmak istediği “Truva Atı”, kendisi tarafından bu amaca yöneltilmiş olan “Dinler Arası Diyalog”dur.
    “Dinler Arası Diyalog” ile ilgili olarak Papa II. Jean Paul zamanında Vatikan’da apayrı bir bürokrasi tesis edilmiş ve bu işe milyonlarca dolarlık bir bütçe tahsîs edilmiştir. Bu iş sûret-i hakdan gösterilerek
    1) Yumuşak bir tarzda, ama
    2) Kararlı ve saldırgan bir misyoner zihniyetiyle
    yönetilmektedir. Diyalogun inisiyatifi tamâmen Hıristiyanların14 elindedir. “Dinler Arası Diyalog” ile ilgili toplantılar, toplantıların gündemi ve süresi, dâvet edilecek olanlar büyük ölçüde hep Hıristiyanlar tarafından tesbit ve empoze edilmektedir.
    Vatikan’ın bu stratejisinin temel amacı önce İncîl tebliğinin diğer dinlere ve bu arada da özellikle Müslümanlara mûnis gösterilmesinde aracı olacak olan, ülkelerinde gerek idâreci, gerek bilim adamı, gerekse tüccâr vs… olarak belirli bir etkinliğe sâhip bulunan şahsiyetlere tesir edebilmektir. Bu zevâtın ise:
    *Bâzı Hıristiyan örf ve âdetlerinin sinsice kamu hayatına sokulmasına,
    *Bâzı Müslüman örf ve âdetlerinin yıpratılmasına,
    *Bâzı hakların elde edilmesi için aracılık edilmesine, baskı grubu oluşturulmasına,
    *Noel Baba, Saint Valentin, Azîze Teresa gibi tanınmış Hıristiyanların Müslümanların kendi mubârek şahsiyetlerinin yerine zihinlerde paradigmalaştırılmasına,
    *Hıristiyan örf ve âdetlerini bilmenin ve bunları savunmanın insanı entelektüel, hoşgörü sâhibi, ayrıcalıklı ve hattâ kahraman kılacağı fikrinin yerleşmesine,
    *Kilise’nin gizli ya da âşikâr para desteğine zemin hazırlanmasına ve bunların insânî yardım olarak algılanmasının sağlanmasına,
    *Hristiyanlığın i’tibâr ettiği mûcizelerle ve azîz saydığı kişilerle ilgili hikâyelerin Medya’da ve çocuk kitaplarında yaygınlaştırılmasına,
    *İslâm inançlarında şüphe uyandıracak yayınlar, münâzaralar yapılmasına,
    *Yâni, kısacası, Vatikan’ın uzun vâdeli politikasına
    farkına varmasalar dahî, yardımcı olabilecekleri ya da Kilise’nin bu girişimlerini minimize edebilecekleri veyâhut da en azından tarafsız kalabilecekleri ümid edilmektedir.
    “Dinler Arası Diyalog”un Yararları Var Mıdır? 
    Kur’ân: “Ey insanlar!… Biribirinize ârif olasınız diye sizleri şûbelere ve kabîlelere ayırdık. Muhakkak ki Allāh’ın indinde en kerîm olanınız en çok ittikā sâhibi olanınızdır…” demekle farklı topluluklara ait insanların
    *tanışıp, biribirlerinin ahvâline ârif olmalarını,
    *fakat bu tanışıklığın onların takvâsını zayıflatmamasını
    murâd etmektedir. Buna göre Müslümanların “Dinler Arası Diyalog”a bu şartlara uyarak riâyet etmelerinde bir sakınca yoktur.
    Bununla beraber “Dinler Arası Diyalog” herkesin sellemehüsselâm girişebileceği bir uğraş değildir. Hıristiyanların bu konuda inisiyatifi elde bulundurduğunu ve bu işe tahsîs ettiği kimselerin hem konularının uzmanı, hem iyi müzâkereci, hem iyi strateji uygulayıcısı ve hem de Hıristiyanlık taassubu ile hareket etmeğe şartlandırılmış kimseler oldukları unutulmamalı; Kilise’nin oyununu tersine çevirecek kıratta kimselerin müzâkere masasına oturmasına özen gösterilmelidir.
    Hiç şüphesiz “Dinler Arası Diyalog”un muhâtabı “T.C. Diyânet İşleri Başkanlığı” olmalıdır. Başkanlık’da mutlakā “Dinler Arası Diyalog Dairesi” kurulmalı ve bu daire yalnız Hıristiyanlarla değil Yahudilerle de ve diğer dinlerin mensûblarıyla da toplantılar yapmak konusunda inisiyatifi elinde bulundurmalıdır. Toplantılar sonunda ortak bildirilerin fevkalâde titizlikle kaleme alınmasına özen gösterilmeli, islâmî îman umdelerinden sanki fedâkârlık ediliyormuş gibi algılanabilecek bir metnin ortaya çıkmasına aslā müsaade edilmemelidir.
    “Dinler Arası Diyalog”un sinsi bir misyonerlik görevi hâline dönüştürülmesi için Vatikan’da şimdiki Papa’nın izhâr ettiği strateji değişikliğini yukarıda takdîm etmiş bulunuyorum. Hıristiyan yetkililerinin bu konudaki cesâretlerini kırmak için her “Dinler Arası Diyalog” toplantısının sonunda, âdet hâline sokulan bir leitmotiv olarak, Hıristiyanlık ile İslâm’ın bağdaşmasının mümkün olmadığı noktaların bir bir tâdâd edilmesi ve gerekiyorsa da “Leküm diniküm ve liye din” (Sizin dininiz size, benim dinim bana; CIX/6) denilebilmesi isâbetli olurdu.
    İslâm ile Hıristiyanlık Arasında Uyuşulması İmkânsız Konular 
    Doktrin açısından Hıristiyanlık ile İslâm arasında, üzerinde anlaşabilmelerinin mümkün olmadığı pek çok husûs vardır. Bunların en önemlileri aşağıda tâdâd edilmiş bulunmaktadır.
    1. Hıristiyan itikādınca:
    “Allāh: Baba, Oğul ve Rûhülkuds diye üç ayrı zâttan oluşan Bir’dir. Allāh, oğlu Mesih İsâ’nın zâtında Kendi’ni insan kılmıştır” (Teslis Akîdesi).
    İslâm’ın tenzihî Allāh kavramı, Kur’ân’da CXII. sûre olan İhlâs sûresi ile bildirildiği şekliyle, Hıristiyanlığın Teslis Akîdesi ile de Allāh’ın ete kemiğe bürünüp İsâ sûretinde bir Dünyâ hayatı geçirmesi ile de aslā bağdaşmaz. Teslis de, İsâ’ya Allāh demek de, Hz. Meryem’in Allāh’ın Annesi (Theotokos) addedilmesi de İslâm nazarında düpedüz şirkdir. Ayrıca İslâm inancına göre Hz İsâ yalnızca bir peygamber ve de fânîdir.
    2. Hıristiyanlara göre:
    Hz. Âdem ve Hz. Havvâ’nın Cennet’ten çıkarılmalarına sebeb olan “Allāh’ın emrine uymamış olmaları” keyfiyeti ilk günâhı teşkil etmiştir. Bu ilk günâhın seyyiesini bütün insanlar çeker. Herkes Dünyâ’ya bizâtihi günâhkâr olarak gelir; vaftiz olamadan yâni vaftizin insana sağladığı hıristiyan cemaatine katılma kudsîyetini(!) kazanmadan ölen kimse (isterse bir haftalık bir bebek olsun) doğrudan doğruya Cehennem’e gider. İnsan kılığına bürünmüş olan Allāh’ın, oğlu olan Mesih İsâ Allāh’ın hükm-i ezelîsine göre Allāh ile beşeriyetin arasını bulmak üzere Dünyâ’ya gelmiş ve ölümü de Dünyâ’daki günâhların kefâreti olmuş, beşere ilâhî selâmet yolu ancak bu sûretle açılmıştır. Bu bakımdan Kilise’nin dışında hiç bir selâmet imkânı yoktur.
    Hâlbuki İslâm’a göre beşer Dünyâ’ya 1) günâhsız, ve 2) İslâm fıtratı üzere doğmuş olarak gelir; onu sonradan anası ve babası Yahûdî, Mecûsî veyâ Hıristiyan yaparlar15. Ayrıca, Kur’ân’da:
    * “.. Hiçbir günâhkâr başkasının günâh yükünü yüklenemez” (VI/164, XVII/15, XXXV/18, XXXIX/7, XLIII/38);
    * “De ki: Bizim işlediğimiz suçtan siz sorumlu değilsiniz; biz de sizin işlediğinizden sorumlu değiliz” (XXXIV/25)
    denilmektedir. Bu bakımdan, İslâm’da, kimse kimsenin günâhını yüklenemez ve günâhlarına da kefâret teşkil edemez. İslâm’a göre Cennet de Cehennem de belirli dinî grupların inhisârında değildir, nitekim Kur’ân’da:
    * “Şüphe yok ki inananlar ile Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve Sâbiîlerden Allāh’a ve âhiret gününe inananlar ve iyi işler yapanlar için Rabb’larının katında ecirler vardır; onlar için artık korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır” (II/62)
    denilmektedir. Bu âyet beşerin ilâhî selâmete nâil olmasını, en azından: 1) Allāh’a îmân, 2) Âhiret gününe îmân, ve 3) İyi (yâni Allāh’ın ve peygamberlerinin direktifleri doğrultusunda) işler yapılması şartlarına bağlamaktadır.
    Öte yandan, gene İslâm’a göre, Hz. Âdem beşeriyetin ilk peygamberidir. Cennet’de Allāh’ın emrine uymaması şeklinde tecellî eden dalgınlığı Allāh’ın hikmetine ve “İlâhi Kader ve Kazâ”ya uygun olarak vuku bulmuştur. Bu, beşerin Yeryüzü’nde çoğalmasının ve hayr ile şerrin tefrik edilmesinin sebebini teşkil etmiştir. Bunda tefekkür etmesini bilenler için nice ibretler vardır (XXX/20-21). Hz. Âdem ise kusurunu idrâk ederek tövbe etmiş; Hz. Allāh da Kendi’ne lâyık gördüğü Tevvâb ve Rahîm isimlerinin hörmetine Âdem’in tövbesini kabûl ederek günâhını affetmiştir (II/37). Zîrâ Allāh ihlâs ile yapılan bütün tövbeleri kabûl eder (Bk. meselâ: IX/104 ve 112), ve tövbe edenleri de sever (II/222).
    3. Kilise’nin resmî İncîl’leri Hz. İsâ’nın çarmıha gerilerek öldürüldüğünü, ölümünün üçüncü günü yeniden dirilmiş olduğunu, ve kısa bir müddet daha yaşadıktan sonra da etiyle kemiğiyle göğe çekilmiş olduğunu, Cezâ Günü’nde de Allāh’ın kendisine vermiş olduğu yetki ile bütün insanları muhâkeme edip cezâ ve mükâfatlarını vereceğini bildirmektedirler16.
    Hâlbuki İslâm’a göre Hz. İsâ çarmıhta ölmemiştir. Bu husûsta Kur’ân’da:
    * “Onlar O’nu (yâni Hz. İsâ’yı) katletmediler de salbetmediler de; ama bu onlara öyle göründü. O’nun hakkında ihtilâfa düşenler bundan dolayı kararsızlık içindedirler. Bu husûsta onların zanna uymaktan başka bir bilgileri yoktur ve O’nu kesin olarak öldürmemişlerdir” (IV/157)
    ve kezâ
    * “Her nefis ölümü tadar ve sonra Biz’e rücu’ eder” (XXIX/57)
    buyrulmaktadır. Ayrıca bir Hadîs-i Kudsî’de de:
    * “… İnsanların Dünyâ’ya aslā dönmeyecekleri hükmü şüphesiz önceden tarafımdan verilmiştir…”17
    denildiğine göre Hz. İsâ’nın vefatı çarmıh üzerinde olmamış, ve kendisi de katledilmemiştir; yâni Hz. İsâ, ölümü tabiî vefâtıyla tatmıştır; tekrar Dünyâ’ya dönmesi ise, sözü edilen Hadîs-i Kudsî dolayısıyla, yalnızca bir Hıristiyan masalıdır. Ayrıca gene Kur’ân, Cezâ Günü için:
    * ” O gün mülk Allāh’ındır. İnsanlar arasında hüküm verir…” (XXII/56) “Ve sana Cezâ Gününün ne olduğunu ne idrâk ettirir? Sonra gene sana Cezâ Günü’nün ne olduğunu ne idrâk ettirir? O gün hiç bir nefis bir başka nefse bir şey veremez. O gün emir Allāh’ındır” (LXXXII/17-19)
    beyânlarıyla Cezâ Günü’nde insanları muhâkeme edecek olanın Hz. İsâ değil, bizzat Hz Allāh (c.c.) olacağını ilân etmektedir.
    1. Yuhannâ İncîli’nde Hz. İsâ’nın ağzından Havâriler’e:
    “… Günâhlarını affedeceğiniz kimselerin günâhları af olunacaktır. Günâhlarını affetmeyeceğiniz kimselerin günâhları ise af olunmayacaktır” (20/23)
    denilmektedir. Buna dayanarak Katoliklik’de ruhbân sınıfının Baba, Oğul ve Rûhülkuds adına mü’minlerin günâhları hakkındaki îtiraflarını dinleme ve bu günâhları ya hemen ya da papazın tâyin edeceği belirli bir riyâzatın ifâsından sonra affetme, veyâhut da hiç affetmeme yetkisi vardır. Protestanlarda ise îtiraf ve günâhları af yetkisi yoktur.
    İslâm’da ise günâhları îtiraf etmek yerine günâhlara tövbe etmek vardır; ve tövbe de îtirafdan çok farklıdır. Ayrıca günâhlar ancak ve ancak Allāh tarafından bağışlanabilir ve tövbeler de ancak ve ancak Allāh tarafından kabûl edilir. Nitekim Kur’ân’da:
    * “… Ve günâhları Allāh’dan başka kim bağışlayabilir ki…” (III/135)
    * “… Andolsun ki Allāh tövbeleri kabûl eden ve merhameti sınırsız olandır” (II/37)
    * “O’nun (yâni Allāh’ın) huzurunda O’nun izni olmadan kim şefaat edebilir ki?”(II/255)
    denilmekle 1) günâhları bağışlama yetkisinin Allāh’ın tasarrufunda bulunduğu, ve 2) tövbeleri Allāh’ın kabûl ettiği anlaşılmaktadır.
    5. Katoliklere göre beşer ile Ulûhiyyet arasında, Hz. İsâ’dan başka, ruhbân sınıfı ile ikonalar da aracılık eder. Bu husûsta Katoliklik ile Ortodoksluk aynı inanca sâhibtir. Fakat Luther-ci ve Calvin-ci Protestanlık ikonalara müsâmaha etmemektedir.
    Hıristiyanlık ile İslâm arasındaki bağdaşmazlığın önemli bir cüz’ü de İslâm’da ruhbân sınıfının bulunmayışıdır (LVII/27). Rabb’ine kulluk ve ibâdet etmek husûsunda Müslümanın kimsenin aracılığına ihtiyâcı yoktur; hattâ böyle bir aracın peşine düşmek Kur’ân’a göre şirktir de (XXXIX/3).
    Katolik Kilisesi’ne göre ikonalar ibâdetin ayrılmaz bir parçasıdır. M.S. 787 târihinde İznik’de toplanmış olan II. İznik Konsili’nde alınmış olan karara göre:
    “… ister Rabb’bımız Allāh ve Kurtarıcımız olan Mesih İsâ’nın olsun, ister Allāh’ın mukaddes Anası pâk Hanımefendimiz’in (yâni Hazret-i Meryem’in) olsun, isterse de mukaddes meleklerin ve azîz ve tekrîme lâyık insanların olsun, hepsinin de azîz ve kıymetli ikonaları kiliselere… evlere, yolların üzerine yerleştirilmelidir. Çünkü bu ikonalar aracılığıyla onların tasvîrlerini gördüğü her sefer, insan bu tasvîrlerin aslını hatırlamak için şevk kazanmakta, onlara karşı daha büyük bir aşk duymakta ve onları her seyredişinde onları öperek ta’zîz ve tekrîm etmek yönünde tahrîk olunmaktadır… çünkü ikonaya gösterilen saygı onun aslına yönelir ve ikonayı ta’zîm ve tekrîm eden aslında orada tasvîr olunan zâtı ta’zîm ve tekrîm etmiş olur18”
    Katoliklerin ikonalardan medet ummaları karşısında Kur’ân, İslâm’ın put saydığı herşeye karşı ta’zîz ve tekrîmde bulunanların ahvâlini de şöyle haber vermektedir:
    * “Biliniz ki hâlis din Allāh’a aittir. Onu bırakıp da kendilerine bir takım dostlar edinenler: Biz onları yalnıza bizi Allāh’a yakınlaştırsınlar diye ta’zîz ve tekrîm ediyoruz derler. Muhakkak ki Allāh, ihtilâfa düştükler şey hakkında aralarından hüküm verecektir. Şüphesiz ki Allāh yalancı ve inkârcı kimseye hidâyet etmez! “(XXXIX/3).
    İslâm’ın put nev’inden her şeye karşı derin bir nefreti vardır ve bu, Kur’ân’da pek çok âyet aracılığıyla beyân ve te’yid edilmiştir.
    6. Hıristiyanlıkda boşanma yoktur. Oysa İslâm’da boşanma mubahtır.
    7. Katoliklik’de papazların evlenmesi yasaktır. Oysa İslâm’da evlenmek herkes için bir farzdır.
    8. Hıristiyanlıkda her ne bahasına olursa olsun herkesi Hıristiyanlaştırmak Kilise’nin kaçınamayacağı dinî bir görevdir. İslâm’da ihtidâ konusunda yalnızca teklif vardır, her ne bahasına olursa olsun ısrar yoktur; zîrâ Kur’ân’a göre “Dinde zorlama yoktur” (II/256).
    “Dinler Arası Diyalog”a katılacak Müslümanların bu ihtilâfların mâhiyetini idrâklerinde dâima zinde tutmaları isâbetli olacaktır.
    ________________________________________
    [1]İskenderiye’li Hıristiyan râhip Arius’un MS 325 târihinde İznik’de toplanan Konsil’de “sapıklık” olarak mahkûm edilmiş olan doktrinine göre Hz Mesih İsâ ilâhî olmayıp yalnızca yaratılmış olan bir varlıktır. Arius’e göre: Allāh Ahad’dir (Tek’dir), Samed’dir (Hiçbir-Şeye-İhtiyâcı-Olmayan’dır) ve Müteâlî’dir (Varlığı, hiç bir şarta bağlı olmaksızın, bizâtihî kāim olan tek zât’tır). Ama Hz İsâ (Oğul), ne Samed’dir ve ne de Zâtı ile kāimdir; dolayısıyla da Allāh (Baba) olamaz. Ulûhiyyet’in Tek olması hasebiyle İncîl’lerde büyüyen ve değişen bir kimse olarak hikâyesi anlatılmakta olan Oğul’un Allāh olması mümkün değildir. Bundan dolayı da Oğul’un yokdan yaratılmış, yâni mahlûk olması ve bir başlangıcının bulunması zarûrîdir. Ayrıca Oğul’un 1) sonlu ve 2) farklı bir var-olma biçimine sâhip olmasısıyla Baba hakkında doğrudandoğruya bir bilgi sâhibi olması da muhâldir.
    dolayı
    [2]Papa XXIII. Jean’ın Papa olmadan önceki ismi Angelo Giuseppe Roncalli’dir (1881-1963).
    [3]Ekümenik Konsil: Katolik Kilisesi’nin hıristiyan îman esaslarını tesbit ve tahkîm etmek, âyinlerin icrâsı konusunda kararlar almak ve Hıristiyanlık ahlāk ve disiplininin esaslarını te’yid ve tahkîm etmek üzere Kilise’ye bağlı bütün piskoposların katılımıyla yapılan toplantı. Bugüne kadar 21 ekümenik konsil toplanmıştır. Bunlardan ancak sekizi, Kilise’nin 1054 târihinde Katoliklik ve Ortodoksluk diye ikiye bölünmesinden önce vuku bulmuş olduğu için, Ortodokslar tarafından tanınmaktadır. Bu konsillerin isimleri ve târihleri şöyledir: 1) I. İznik konsili (325), 2) I. İstanbul Konsili (381), 3) Efes Konsili (431), 4) Kadiköy Konsili (451), 5) II. İstanbul Konsili (553), 6) III. İstanbul Konsili (680), 7) II. İznik Konsili (787), 8) IV. İstanbul Konsili (869), 9) I. Laterano Konsili (1123), 10) II. Laterano Konsili (1139), 11) III. Laterano Konsili (1179), 12) IV. Laterano Konsili (1215), 13) I. Lyoun Konsili (1245), 14) II. Lyon Konsili (11274), 15) Vienne/Fransa Konsili (1311), 16) Constance Konsili (1414-1418), 17) Basel Konsili (1431), 18) V. Laterano Konsili (1512-1517), 19) Trento Konsili (1545-1563), 20) I. Vatikan Konsili (1869-1870), 21) II. Vatikan Konsili (1962-1965).
    [4]Bu zâtın kişiliği, siyâsî ve ilmî faaliyetleri hakkında ayrıntılı bilgi için Bk. Ahmed Yüksel Özemre, Louis Massignon (1883-1962), Umran dergisi Sayı: 108, s. 74-81, Ağustos 2003, İstanbul.
    [5]Papa VI Paul’ün Papa olmadan önceki ismi Giovanni Battista Montini’dir (1897-1978).
    [6]PCID: İng. “Pontifical Council for Interreligious Dialogue”; PCDI: İtal. “Pontificio Consiglio per il Dialogo Interreligioso”.
    [7] THE PONTIFICAL COUNCIL FOR INTERRELIGIOUS DIALOGUE
    [8]Bk. Yeni Antlaşma’da (Ahd-i Cedîd’de) Markos İncîli 12, 29 ve Eski Antlaşma’da (Ahd-i Atîk’de) Yasanın Tekrarı 6, 4-5.
    [9]Hıristiyanların ancak 12 yüzyılda ve İhlâs sûresinin inzâlinden 600 sene kadar sonra, bu sûrenin mânâsını kendi kendilerine keşf ve idrâk edecek bir olgunluğa ulaşabilmiş olmaları biz müslümanlar için birkaç yönden bir hamd vesîlesi ve de ibret olmalıdır!
    [10]Yâni Kilise’nin desteklediği misyonerliğe. (Altını ben çiziyorum)
    [11]Bu ifâdeler aynı Papa’nın yukarıdaki sözleriyle nasıl da bir çelişki teşkil etmektedir! Hayret!
    [12]Yâni Papa II. Jean Paul’ün papalığı esnâsındaki politikası.
    [13]II. Vatikan Konsili fikriyâtına uygun olarak 1965’de ihdâs edilmiş olan bu “Îman Doktrini Teşkilâtı”[1] (Congregazione per la Dottrina della Fede), aslında, XIII. yüzyılda kurulmuş olan, geçmişi de ismi de haşyet veren “Engizisyon Teşkilâtı”nın yerine ikāme edilmiştir.
    [14]Katolikler, Ortodokslar ve Protestanlar.
    [15]Tirmizî’nin, Müslim’in ve Buhârî’nin hadîs kitaplarında kaydedilmiş olan bir hadîs. Bk. Cemâl Uşşak: Kütüb-i Sitte’den Seçilmiş Hadîsler, 2. basım, Hadîs No. 1056, Yeni Asya Yay., İstanbul/1995).
    [16]Bk. Meselâ: Matta’ya Göre İncîl: 24-25, 29-43, 46. Kezâ, Th. Rey-Mermet: Croire Pour Une Redécouverte de la Foi, Drogııer & Ardant, Limoges, 198l.
    [17]Cemâl Uşşak, A.g.e., Hadîs No. 1005.
    [18]Olivier Clément: L’Eglise Orthodoxe, 2. Baskı, s.105-109, PUF, Paris,1965.
    http://www.ozemre.com/index.php?option=com_content&task=view&id=45&Itemid=57

  5. DİYALOG, KUZU POSTUNA SARILMIŞ BİR İHANET HAREKETİDİR – Lütfi Özşahin (Dinler Tarihi Uzmanı)

    Almanya’dan ekranda bizi seyreden değerli bir okuyucum, dinlerarası diyaloga neden karşı olduğumu, diyalogun hiç mi iyi tarafı olmadığını vs yazmış. Bu kadar konferans vermemize ve bu konuda bir kitap yazmamıza rağmen, demek ki meseleyi iyi anlatamamışız. Şimdi niye karşı olduğumu, kısa maddeler şeklinde izah edeyim.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    1.Öncelikle Efendimizin şahsiyetli ve Kur’an merkezli önderliğinde, Ali İmran suresinin 64. ayetinde buyrulduğu şekliyle diyalogun sürdürülebilir olduğunu söyleyebilirim:
    “Ey kitap ehli, sizinle bizim aramızda ortak eşit bir kelimeye gelin, Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim, ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve birbirimizi Allah’tan başka rab edinmeyelim.”
    Dikkat edilirse ayet, diyaologun ön şartı olarak tevhidi ortaya koymaktadır. Çünkü müesses kilise (Tüm Katolik, Ortodoks ve Protestanlar buna dâhildir. Zira bu üç mezhebe göre de, Hz. İsa, Tanrı-Baba’nın yeryüzünde insan suretindeki mücessem şeklidir.) Paganizm’den mülhem Teslis’i (Üçlü İlah anlayışını) Hıristiyanlara dayatmışlardır. Karşı çıkan tevhid grupları, Arius gibi katledilmişlerdir. Demek ki onlar tesliste direttikleri sürece, teolojik düzlemde diyalogun anlamı yoktur
    2-Müesses Kilise, İslam’ı ve onun Peygamberini, asla vahyi anlamda din olarak kabul etmez. İslam, sadece sosyolojik anlamda heterodoks (sapkın) bir dindir. Peygamberi Muhammed (as) hâşâ, “Anti-christ”, yani şeytandır. Zira diyalogcular açık olarak şunu söylerler:
    “Eğer biz Hz. Muhammed’i peygamber veyahut Kur’an’ı ‘Vahyi Kitap’ olarak kabul edersek, o zaman Hıristiyan olmamızın anlamı kalmaz”
    3-Diyalog, bir Vatikan projesidir. Amacı da barışı filan korumak değil, aksine, Müslümanları kimliksizleştirmek ve Hıristiyanlaştırmaktır. Yani diyalogun öznesi Vatikan, nesnesi ise Müslümanlardır. Zira diyalogu başlatan Papa 23. John ve onun ölümünden sonra devam ettiren Papa 6. Paul, yaptıkları konuşmalarda; Müslümanlarla yaptıkları diyalogun esas gayesinin, İbrahim’i gelenekten gelen Müslümanlara, Matta İncilinin de öngördüğü şekilde, İsa-Tanrının kurtarıcı misyonunu anlatarak, İncil’in mesajını onlara ulaştırmak olduğunu açıkça söyler. Zaten bundan dolayıdır ki, diyalogun teorisyenlerinden olan Kardinal Francis Arinze, diyaloga katılan Hıristiyan katılımcıyı “holy pilgrim” (kutsal hacı) olarak yâd eder.
    4-Diyalogu savunan İnkluvistler (Yani Kapsayıcılar. Örneğin John Hick, Mc. Grath) Makyevelist bir yaklaşım sergilerler. Biz İslam dairesi içerisinde de Tanrı kavramının bilinebileceğini kabul etsek bile, “son kurtuluşun” (Final / Salvation) İsa’nın tanrılığının ve kurtarıcı misyonu ile olabileceğinden vazgeçemeyiz fikrini savunurlar. Ne ilginç değil mi, Türkiye’de İslam tandanslı bir dergi tam bu mesajla örtüşür şekilde “insanlık Mesih’i bekliyor” diye manşet atmakta ve meşhur tefsircileri de, “İsa’nın şahsında buluşabiliriz” şeklinde görüş belirtmektedir. Hangi İsa; Tanrı İsa mı, yoksa sadece Resul ve nebi olan Kur’an-ı Kerim’in İsa’sı mı?
    Sonra niye Son Peygamber Hz. Muhhammed (SAV)in şahsında, tevhid sürecinin korunmuş ve en ekmel şekli olan Kur’an’da değil de, niye Roma ikonası ile süslenmiş İsa’da buluşuyoruz Allah aşkına bu nasıl bir İslam anlayışıdır?
    5-Diyalogdan teolojik / ilahiyat anlamında bir şey çıkmaz. Çünkü ne Yahudiler Hz. İsa’nın “Mesih” olduğuna inanırlar, ne de Hıristiyanlar Hz. Muhammed’in son Peygamber, Kur’an’ın da son kitap olduğuna inanırlar. Zira Yahudilere göre Hz. İsa’nın statüsü “yalancı Mesih” Bar Kocbha ve David Alroy gibidir. Ortodoks Yahudiler için henüz Mesih gelmemiştir ve son peygamber de Malaki’dir. Bu dogmadır ve değişmez. Aynı şekilde, özellikle Katolikler için Yahudiler “teocid” (yani Tanrı Katili)dir. Çünkü Yahudiler, Ferisiler dönemin Roma valisi Pontius Pilatus’la işbirliği yaparak Tanrı-İsa’yı çarmıha germişlerdir. Bu aynen, bir Müslüman’ın Kadiyani yahut Bahai ile yaptığı diyaloga benzer ve sonuç çıkmaz. Çünkü Hakla Batıl’ın karışmasından Hak sadır olmaz. Yani bir Müslüman, bir Kadiyani yahut bir Bahai ile ne kadar iyi ilişkiler içerisinde olsa da, Hz. Muhammed’den sonra Gulam Ahmed’in yahut Bahaullah’ın (Hüseyin Mirza Ali) peygamber olduğunu kabul etmez. Ederse, Müslümanlıktan çıkar. Zira bu iki zatın statüsü, Şia dâhil tüm ehlisünnet mezheplerine göre yalancı peygamberler olan Müseylemetül Kezzap, Siccah, Esved El Ansi veya Tuleyha gibidir. Aynı şekilde, bir Hıristiyan ile ne kadar iyi ilişkiler ve diyalog içerisinde de olsak, Hz. Muhammed’in ve İslam’ın statüsü, onların gözünde “sapkınlıktan” kurtulmaz. Bunu karikatür skandallarından da anlamışsızıdır. Zira bu krizde, Batı’nın, yani Hıristiyanların İslam karşısındaki kolektif şuuru bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmıştır.
    6-Diyalog bu şekliyle İslam topraklarının işgaline ve Müslüman katliamına meşruiyet kazandırmaktadır. Zira konsil kararları Hz. Muhammed’e ve İslam’a hakareti yasaklamayan ve halen Benediktus gibi İslam’ı vahyi bir din olarak kabul etmeyen ve Peygamberimizi “şeytan” olarak algılayan bireylerle şaraplı toplantılarda Kur’an okutulmak suretiyle bir araya gelmek, onları taltif etmek, Müslümanların direncini ve azmini azaltır. Fıkhımızda Hz. Muhammed’e açık yahut gizli “şeytan” diyen birilerinin elini sıkmanın hükmünü sizlere bırakıyorum.
    7-Diyalog bu şekliyle bir monologdur. Müslüman katılımcılar sadece birer figürandır. Bırakın diyalog toplantılarında Müslümanları anlamayı ve İslam’ın Batı’daki imajını düzeltmeyi, aksine, 1965’te Vatikan tarafından diyalogun resmen yürürlüğe girmesinden itibaren İslam ve Müslümanların imajı daha da kötüleşmiş ve İslam terörizmle özdeşleştirilmiştir.
    Yani Diyalogun Müslümanları anlamada ve imajını düzeltmede hiçbir katkısı söz konusu değildir. Diyalogun barışı korumada hiçbir etkisi olmamıştır, aksine, diyalogun yürürlüğe girmesinden on beş sene önce, yani 1950’den itibaren BM verilerine göre 1,3 milyar insan öldürülmüştür ve bunların 500 milyonu Müslüman’dır. Dikkat edilirse, buna Haçlıların, Moğolların, Rusların, Sırp, İngiliz, Fransız, Hollanda, İspanya ve Portekizlilerin yaptığı Müslüman katliamı dâhil değildir. Hani diyalog barışı korumaya yönelikti?
    8-Diyalog yoluyla Batı’nın İslam’ı öğrendiği, tam bir kuyruklu yalandır. Zira Batılılar İslam’ı bizden, özellikle diyalogcu çevreden daha iyi bilmektedirler. Örneğin hiçbir diyalogcunun tasavvuf bilgisi, L. Masignon; Kur’an tarihi bilgisi T. Nöldeke; İslam bilmi bilgisi Helmut Ritter; İslam felsefesi bilgisi Henry Corbin; İslam medeniyeti bilgisi H. Gibb; İslam tarihi bilgisi Dozy, W. Berthold ve M. Watt; Kur’an semantiği bilgisi T. İzutsu; Ortadoğu çalışmaları B. Lewis ve Udo Stanbach kadar iyi değildir. Efendim, bunların bir çoğu öldü. Doğru, fakat çömezleri bizim diyalogculara argo bir tabirle, en hafifinden beş çeker.
    Zira bizim diyalogcuların birçoğu, harf devriminden önce ölen dedesinin mezar taşını bile okuyamaz. Bunlar mı Vatikan’la boy ölçüşecek?
    9- Efendim, Kur’an’da, Hıristiyanların içerisinde “Allah” adı anıldığı zaman gözlerinden yaş akan keşiş ve din adamları vardır. Doğru, ama hangi keşiş ve Hıristiyanlar? Bahira ve Necaşi gibi olanlar amenna. Zaten onlar Efendimizin risaletine inanmışlardı. Yani Kur’an’ın kastettiği bugünkü şirk içerisinde olan Teslisçi Hıristiyanlar değildir. Zira Kur’an, açıkça “Allah üçün üçü diyenlerin kafir olduğunu” açıkça beyan etmiştir. Peki öyleyse Kur’an’ın olumlu anlamda kastettiği Hıristiyanlar kim? Ben, dinler tarihçisi olarak cevap vereyim:
    Bunlar, kökeni Hz İsa’nın üvey kardeşi ve sonradan şehit edilen Hz. Yakub’un önderliğini yaptığı Pauluscu Hıristiyanlıkla mücadele eden tevhidçi, Hz. İsa’yı sadece Peygamber olarak kabul eden “ebionitik” kökenli Hıristiyanlardır. Bu tevhidçi Hıristiyan gruplar, Ariuscular, Üniteryenler, Bogomiller, Albililer vs. adı altında varlıklarını günümüze kadar taşımışlardır. Yani sözün kısası, Kur’an’ın olumlu anlamda bahsettiği Hıristiyanlar, bugün diyalog yaptığımız “teslisci” Katolikler, Ortodokslar ve Protestanlar değildir.
    10- İbrahimi gelenek kavramı, Hz. Muhammed ve Kur’an hakem olmadan sakat bir kavramdır. Zira Yahudi ve Hıristiyanların kitabında da geçen Hz İbrahim ve ondan sonra gelen peygamberlerin şahsiyeti, Kurân’ın anlattığının aksine, yüz kızartıcıdır. Hâşâ, Hz. İbrahim hanımını Firavun’a, oğlu İshak da Filistilerin Kralı Abi Melek’e peşkeş çekmiştir, Hz. Lut kızları ile zina etmiş. Hz. Yakup iki kız kardeşi bir arada almış ve yine Hz. Davut Hitti Urya’nın karısı Beth Şeba ile zina etmiştir. Vs. Yine Hıristiyanlar da Hz. İsa’ya aynı iftirayı atarlar. Özellikle M. Luther’e göre İsa, Mecdelli Mereyem (Maria Of Magdelena) ile üç kez zina etmiştir. Görün ki, Hıristiyan Kutsal kitabında (bible) Peygamberler ne hale sokulmuştur. Kur’an’a göre, elinde balta ile inkılapçı bir biçimde putları kıran Hz. İbrahim’in prototipi, Tevrat ve İncil’de yüz kızartıcıdır. Demek ki, İbrahimi gelenekten aynı şeyi anlamıyoruz. Ve bu geleneğin son biçimi Kur’an ve Hz. Muhammed olmadan diyalog olmaz.
    11- Peki diyalog değil de savaş mı yapalım? Hayır, bundan bu sonuç çıkmaz. Yapalım ama şartları Vatikan koymasın. Projenin nesnesi değil, öznesi olalım. Ve şunu söyleyelim:
    Gelin Ali İmran suresinin 64. ayeti kerimesinde buluşalım. İslam’a ve Hz. Muhammed’e hakaretten vazgeçin, Müesses Kilise olarak Batı’nın İslam dünyasındaki tüm katliamlarını ve insanlık dışı uygulamalarını kınayın ve bu işgal ve katliamlara örtülü veya açık destek vermeyin. Tıpkı Papa II. Jean Paul’un Ermeni Patriği II. Karakin’le görüşmesinde, Türkiye’yi Ermeni soykırımı ile suçlaması ve Türkiye’nin gerçek sahiplerinin Hıristiyan Ermeni ve Arapların olduğunu söyletmesi gibi. Diyalogu bir misyonerlik projesi olmaktan çıkarın, Christiana Famile gibi dergilerinizde Türkiye’yi Kilisenin kutsal toprakları olarak göstermekten vazgeçin, gelin o zaman diyalog yapalım…

    http://www.tumgazeteler.com/?a=1376518

  6. FITRATIN İNKAR EDİLMİŞ HALİ YAHUDİLİK VE DİYOLOG – Adem Tuncer
    İnsan, yapısı gereği kendi gibi olanlara yakınlık duyar. Samimiyetler ‘aynılıklar’ üzerine kurulurken, zıtlıklar ‘ayrışma’lara neden olur. Bu sadece duygu dünyasının değil; din, bilim ve edebiyatın da temelini oluşturur. Gruplama yapmak ‘aynı’ olanları bir araya getirmekten başka bir şey değildir.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Diyalog düşüncesinin temelinde de dinlerin öz olarak aynı olduğu kabulü mevcuttur. Literatürümüzde ise İslam, Hıristiyanlık ve Yahudilik üçü birlikte semavi dinler olarak isimlendirilir. Menşe itibariyle “aynılık” üzerine kurulan bu gruplama Kur’an ve Sünnet terazisine koyulduğunda ciddi problemlerle karşılaşmaktadır. Çünkü İslam’ın “silici” özelliği ve “yeganelik”[1] isteği mevcuttur. Bu durumda Yahudilik ve Hıristiyanlık “muharref” olmaktan öteye geçememektedir.
    Biz makalemizde Kur’an’ın “cumartesi adamları” (ashab-ı sebt) olarak da isimlendirdiği[2] Yahudileri Kur’an’ın ötekini değerlendirişi ve İslam’ın yeganeliğini ifade edişi çerçevesinde tahlil etmeye çalışacağız.
    Allah Teala Hakkındaki Yanlış İnanışları
    Aşkın varlık ve rehber (peygamber) semavi bütün dinlerin olmazsa olmazıdır. Ne var ki Yahudiler yegane din olan İslam’ın hem ilahına yanlış vasıflar yüklemekte hem de peygamberini kabul etmemektedirler.
    Yahudiler, Allah’a çocuk isnad eder[3] onu cimrilikle suçlar[4] ve Allah’ın fakir kendilerinin de zengin olduğunu iddia ederler.[5] Onların Allah Teala hakkındaki yanlış inanışları bununla da sınırlı değildir. Sırf Yahudi oldukları için Allah’ın kendilerine azab etmeyeceğini savunurlar.[6] Bu savunma, onları dünya-ahiret dengesinde Allah’ı ayrımcılık ve adaletsizlikle suçlamaya kadar götürür. Aynı zamanda bu inanç onlara sınırsız yetkiler tanır, her türlü günahı işleme ayrıcalığı sağlar(!). Ne yaparlarsa yapsınlar cennet onlarındır ve onlar olmadan kimse cennete giremeyecektir(!).[7] Diğer insanları küçümser, yok sayarlar.
    Allah Resulü Hakkındaki Yanlış İnanışları
    Efendimiz’i (s.a.v.) “oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar böyle iken aralarından bir fırka, bile bile hakkı gizler.”[8] Hz. Muhammed’in (s.a.v.) geleceği Tevrat’ta bildirilmesine[9] rağmen ona iman etmezler. Çünkü muharref inançlarına göre bir peygamber gelecekse mutlaka “seçilmiş toplum” olan Yahudilerden gelmelidir. Ne var ki kendilerine gelen peygamberleri ya öldürmüşler ya da yalanlamışlardır.[10]
    İslam sondur, kemaldir. Allah’ın insanlar için razı olduğu dindir.[11] Önceki bütün dinlerin geçerliliğini ortadan kaldırmıştır. Buna rağmen gerek ortaya çıktığında gerekse günümüzde Hıristiyanlar ve Yahudiler Efendimiz’in (s.a.v.) risaletini kabul etmemektedirler. Kalplerinin örtülü olduğunu[12] yani mantığa aykırı önyargılarında sabit kalacaklarını ifade ederler. Bu ise anlık bir tutum değildir. “Ne zaman onlara Allah katından bir Peygamber gelse aynı inkarcı tutumu göstermişlerdir.”[13]
    Yahudiler “Allah’ın insan bünyesine nakşettiği fıtrata”[14] uygun davransalardı, hicret esnasında İslam’ı ilk önce kabul eden millet onlar olurdu. Ne var ki Yahudi bilginleri tanrı edinenler[15], tahrif olmuş Tevrat’a ters düşen akidevi esaslara inanmaya devam ettiler. Hasedlerinden ve mevki hırslarından dolayı Kur’an’ı inkara yöneldiler.[16] Aslında bu kendi kitaplarını da inkar etmeleri demektir. Çünkü Tevrat’ta Arap bir Peygamberin geleceği bildirilmektedir.
    Kur’an, dinlerin (!) öz olarak aynı olduğunu söylemenin aksine asıl problemin özden kaynaklandığını, Yahudilik ve Hristiyanlığın öz olarak tahrif edildiğini ortaya koymaktadır. Onların açık bir şekilde kitabı, kendi elleriyle değiştirdiklerini[17] ifade etmektedir. O halde Yahudilik ve Hıristiyanlık fıtratın, tarihin ve aklın inkar edilmiş halidir. Bu yüzden Kur’an, Yahudi ve Hıristiyanları tevhid akidesi çerçevesinde Allah’a inanmaya davet etmektedir.
    İslam düşüncesi davetçi bir uygulama içerisindedir. Hak din olarak sadece kendini görür.[18] Müslümanın da böyle düşünmesi dinsel ve mantıksal bir mecburiyettir. Dinler arası diyaloğun içi ne ile doldurulursa doldurulsun, rengi ne olursa olsun temel problem İslam’ın “din” kelimesini, diyalogcuların “dinler” kelimesini tercih etmeleridir. İslam tahrif olmuş bir binayı yok sayarken, diyalogcular onun meşruiyetini gündemde tutmaktadırlar.
    Tebliğ Kadim Zamanlara Uzanır
    Hz. Peygamber (s.a.v.) Hakk’ı anlatmak için “ötekilerle” doğal olarak ilişki içerisinde bulunmuştur. Bu, doğrunun, güzelin ve iyinin paylaşımı için gereklidir. Ehl-i Kitap, müşriklerden ayrı tutulmuş, anlaşmaya uyduklarında onlara ibadetlerini serbestçe yapabilme özgürlüğü sunulmuştur. Yiyecekleri ve kestikleri helal kabul edilmiştir.
    Öteki, “tebliğ yapılacak insan” konumundan daha samimi bir yapıda tanımlanamayacağına göre, İslam’ın iyiyi ve güzeli paylaşma emrini “diyalog” gibi yeni bir markayla sunmanın hiçbir faydası yoktur.
    İslam’ın öngördüğü manada diyalog zaten vardır. Bu durumda dinler arası diyalog, “söz çoğaltımından” başka bir şey değildir. Ve “kimlerin sözünü çoğalttığımıza dikkat etmek de toplumsal bir görevdir”
    Sonuç
    İslam literatürüne bütüncül olarak baktığımızda Ehl-i kitabın dini anlayışları reddedilmiş, yanlış inançları ortaya konmuş, onlara muhalefet edilmesi emredilmiştir. Ama müşriklerle aynı kefeye konulmayarak onlara özel bir statü verilmiştir. Ancak bu statü Efendimiz’in (s.a.v.) gönderilmiş olduğu “bütün insanlık” grubundan onları ayırmamıştır.

    Dipnotlar:

    [1] Al-i İmran 3/19, Maide 5/3
    [2] Nisa 4/47
    [3] Bakara 2/ 116,Tevbe 9/30, Meryem 19/88
    [4] Maide5/ 64
    [5] Al-i İmran 3/188
    [6] Bakara 2/ 80
    [7] Bakara 2/ 94,111
    [8] Bakara 2/ 146
    [9] Tesniye xviii, 15 ve 18
    [10] Bakara 2/87
    [11] Maide 3/3
    [12] Bakara 2/88
    [13] Bakara 2/101
    [14] Rum 30/30
    [15] Tevbe 9/31
    [16] Nisa 4/54, Bakara 2/89-91
    [17] Bakara 2/79, Al-i İmran 3/78
    [18] Maide 5/3

  7. İSLAM’A GÖRE EHL-İ KİTAB’IN HÜKMÜ
    Kur’ân-ı Kerîm, gerek Hz. İsâ’nın, gerek Hz. Muhammed’in (sallallâhualeyhivesellem) ve hatta bütün peygamberlerin –Allah’ın salâtı hepsinin üzerine olsun– diliyle, cennete girmek için birtakım şartlar belirlemiştir. Bu şartları şöyle sıralamak mümkündür: Allah’a, kitaplara, peygamberlere, âhiret gününe ve Kur’ân-ı Kerîm’in getirdiği her şeye, tahrif etmeden, saptırmadan ve değiştirmeden, ‘işittik ve îmân ettik’ teslimiyetiyle inanmaktır. Nitekim Allah Teâlâ bunu şöyle açıklar: ‘Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene îmân etti, müminler de (îmân ettiler). Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine îmân ettiler. ‘Allah’ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır’ dediler.’ (Bakara, 285).

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Peygamberler arasında ayrım yapmanın manası, onların bazılarına inanıp bazılarına inanmamaktır. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette bunu şöyle açıklar: “O kimseler ki ne Allah’ı tanırlar ne rasûllerini ve o kimseler ki Allah’ı tanıdığını iddia edip rasûllerini tanımayarak, Allah ile elçilerini birbirinden ayırmak isterler. Ve o kimseler ki ‘rasûllerin bazısına îmân ederiz, bazısını reddederiz’ derler ve böylece îmân ile küfür arasında bir yol tutmak isterler. İşte bunlar gerçek kâfirlerin ta kendileridir.” (Nisâ, 150). Bütün müfessirlere göre bu âyet-i kerîme Yahûdi ve Hıristiyanlar hakkında nâzil olmuştur. Çünkü peygamberlerin bir kısmını kabul edip bir kısmını reddedenler onlardır; Yahûdiler Hz. Mûsâ’ya îmân ederken Hz. İsâ ve Hz. Muhammed’i inkâr etmekte; Hıristiyanlar ise Hz. İsâ’ya îmân ederken Hz. Muhammed’i reddetmektedirler. Bu yüzden Allah Teâlâ “İşte bunlar gerçek kâfirlerin ta kendileridir.” buyurarak onların hepsinin kâfir olduğuna hükmetmiştir.
    Hıristiyanlar Hz. Muhammed’in peygamberliğine imân etmekte ve Kur’ân-ı Kerîm’e inanmakta mıdır?
    Yahudî ve Hıristiyanların Kâfir Olduğu Kesin Âyetlerle Sâbittir
    Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kendilerine kitap verilenlerden oldukları halde, Allah’a da, âhiret gününe de îmân etmeyen, Allah’ın ve Resulünün haram kıldığını haram tanımayan, hak dinini (İslâm’ı) din olarak benimsemeyen kimselerle zelil bir vaziyette tam bir itaatle, cizye verinceye kadar savaşın.” (Tevbe, 29).
    Biz Müslümanlar, kıldığımız namazların her rekatında Fâtiha sûresini okuruz ve bu sûrede “Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil.” âyeti vardır. Hz. Peygamber (sallallâhualeyhivesellem) buradaki “Gazaba uğrayanları” Yahûdiler; “sapkınları” ise Hıristiyanlar olarak tefsir etmiştir. Takdir edersiniz ki, Hz. Peygamber’in bu tefsirinden sonra artık kimseye söz düşmez (bu hadis için İbn Kesîr’e bakınız). Kur’ân-ı Kerim’de Yahûdi ve Hıristiyanları cehennem konusunda müşriklerle eş tutan bir çok âyet vardır:
    “Gerek Ehl-i kitaptan, gerek müşriklerden olan kâfirler, hem de devamlı kalmak üzere cehennem ateşindedirler. Onlar bütün yaratıkların en şerlisidirler.” (Beyyine, 6).
    Yahûdilerle ilgili şöyle buyrulmaktadır: “Küfürleri ve Meryem hakkında pek büyük bir iftirada bulunmaları sebebiyle (lânete uğramışlardır)” (Nisâ, 156).
    Hıristiyanlarla ilgili şöyle buyrulmaktadır: “Andolsun ki, ‘Meryem oğlu Mesih, Allah’tır.’ diyenler kâfir olmuşlardır.” (Mâide, 17);
    “And olsun ki, ‘Allah üçten biridir’ diyenler kâfir olmuştur.” (Mâide, 73). Yine Hıristiyan ve Yahûdilerle ilgili şöyle buyurulur: “Yahudiler ve Hıristiyanlar ‘Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz’ dediler. De ki: Öyleyse günahlarınızdan dolayı size niçin azap ediyor?” (Mâide, 18).

    Bütün bu âyet-i kerîmeler, Yahûdi ve Hıristiyanların küfür içinde olduğunu açık bir şekilde belirtirken ve onlar Allah’ı ve Rasûlü’nü yalanlayıp dururken ve hak dîni kabul etmezken biz onların îmân sahibi olduklarına ve cennete gireceklerine nasıl hükmedebiliriz

    Onları cennete girmekten mahrum bırakan biz değiliz; ancak onlar küfrederek, Üzeyr ve Mesîh’in Allah’ın oğlu olduğu iddiasında bulunarak, Mesîh’in çarmıha gerildiğine inanarak ve ona ilahlık isnad ederek cennete girmekten yüz çevirdiler.
    İmâm-ı Müslim’in Sahîh’inde rivâyet ettiği, Hz. Peygamber (sallallâhualeyhivesellem)’in şu sözüne kulak verelim: “Nefsimi elinde tutan (Allah’a) kasem olsun ki, bu ümmetten her kim -Yahudi olsun, Hıristiyan olsun- beni işitir, sonra da bana gönderilenlere inanmadan ölecek olursa mutlaka cehennem ehlinden olacaktır.”
    Papa II. J. Paul’e göre “Dinlerarası diyalog Kilise’nin insanları Kilise’ye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır.”( Joun Paul II, Redemptoris Missio, Libreria Editrice Vaticana, Roma 1991, s. 55) Papa’ya göre bu durum Hıristiyanlığın tabiatından kaynaklanır ve amaç başkalarına İncil’in mesajını öğretmektir: “Diyalog bir ve üç olan Tanrı’nın kendi kendi hayatına dayanır… Böylece diyalog Kilise’nin kurtarıcı misyonunun bir parçasıdır; gerçekten bu kurtuluş diyaloğudur. Çünkü böyle hakiki bir diyalog bir Hıristiyan için inandığını pratiğe dökmektir, saygı göstermek ve dinlemek suretiyle başkalarına İncil’in mesajını öğretmektir.”( Podgorski, F. R., Tawars A Catolic Theolojy of Misyonary Dialogue And Dialogical Mission With Other Religions, Roma 1987, s. 142 vd.)

  8. LA İLAHE İLLALLAH NE DEMEKTİR – İmam-ı Rabbani (k.s.)

    Lailahe illallah Ne demektir? Mektûbât-ı Rebbânî’den Üçüncü Cild, Üçüncü Mektûb-i Şerîf

    Tercüme : Mehmed Bolubeyi

    Bütün hamdler Allah celle celâlühû’ya ve (bizden) selam O’nun seçmiş olduğu kullarına olsun.
    (لا اله الا الله) Benzeri olmayan Allah teâlâ’dan başka, hiçbir kimse, ilah olmayı ve ibâdet edilen olmayı hak edemez. O, varlığı vâcib olandır. (Varlığı kendinden olup, öncesinde yokluk bulunmayan ve kendisine yokluk bitişmeyendir. Kendinden başka olanları îcâd edendir.)
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Noksanlık alâmetlerinden yüce olandır. Sonradan meydana gelme sıfatlarından berîdir/uzaktır. Çünki, tam bir zelîllikden, boyun bükmekden ve gönül kırıklığından ibaret olan ibâdeti hak eden, bütün kemâlâtın/üstünlüklerin sâhibi olan bir zâttır.

    Ve gene bu Zat, kendisinde hiçbir noksanlık bulunmayan, bütün eşyanın, var olmalarında ve varlıklarını takib eden kemâlâtı/olgunlukları hakkında, kendisine muhtac olduğu bir zâttır. O ise, hiçbir işte hiçbir şeye muhtac olmayandır. Zarar ve menfaat veren de ancak O’dur. O’nun izni olmadan, hiçbir şeyin, hiçbir kimseye, her hangi bir zararı veya menfaati ulaştırmaya gücü yetmez. Bu yüksek vasıfları zatında bulunduran ise ancak Allah teâlâ hazretleridir. O’ndan başkası da böyle olmaz. Çünki, Mevlâ celle celâlühû’dan başkası, eksikliği, fazlalığı olmadan, yukarıda sayılan kemâlât /olgunlukları ifade eden sıfatlarla vasıflansa, onun, Mevlâ celle celâlühû’dan başkası’ olmaması gerekir. Çünki, biri diğer birinden başka olan, iki şey, biri birinden ayrı olan iki şeydir. Hâlbuki takdir ettiğimiz/var saydığımız hâlde temâyüz/ayrılık bahis mevzûu değildir.
    Eğer, ayrılığın var olduğunu söyleyerek, başkalığın bulunduğunu isbât etmeye çalışsak, ikisinden birisinin noksan olması gerekir ki, bu da ulûhiyete (ilah olmaya) ve ibâdet edilen olmaya zıttır. Bu sözümüzü biraz daha açacak olursak, şöyle deriz; ikinci zat hakkında, (birinciden) temâyuzü/ayrı olmağı isbât etmek için, bu, kemâl /noksansızlık ve tâmlık ifade eden sıfatların hepsini isbât etmezsek noksan olması lazım gelir. Veya gene temâyüzü/ayrı oluşu temin etmek için noksanlıkların tamamını kaldırmayacak olsak, bu halde de nâkıs/eksik olması gerekir. Mahlûkat, herhangi bir şey hususunda kendisine muhtac değilse, hangi vesile ile ibâdet edilmeyi hak edecektir?. Eğer bu zat işlerden her hangi biri hakkında başkasına muhtac ise, noksan olur. Gene bizzat menfaat veren ve zarar veren değilse, mahlûkat, ona hangi mevzuda ihtiyac duyacaktır ve hangi sebebten onların kendisine ibâdet etmelerini hak edecektir?. Şayet, onun izni olmadan, her hangi birisinin mahlûkata zarar vermeye gücü yetecek olsa, muattal kalır/iş görmez olur. Ve ibâdet olunmayı hak edemez. O halde, netice; bu, kemâl/tamlık ve noksansızlık ifade eden vasıfları zatında toplayan ancak, her hangi bir ortağı olmayan, tek olan Zattır. Ve ibâdet olunmayı hak eden de ancak; O, her şeye galip gelen ve Bir olan Zattır.
    Denilse ki; bu sıfatlarda temâyüzün/ayrılığın bulunması, açıklandığı şekilde, noksanlığı gerektirip, bu da ilah ve ma’bûd/ibâdet olunan olmaya zıt ise de, ancak, bu, başka olan zata ait, ayrılığa sebeb olacak ve noksanlığa mani olan, başka bir takım kemal sıfatları, -bu sıfatların neler olduğunu bilinmese de- bulunabilir.
    Bu soruya şöyle cevab verilir: Bu, mahiyeti/ne olduğu binmeyen sıfatlar, ya, kemâl/tamlık ve noksansızlık ifade eden, yahut noksanlık ifade eden sıfatlardandır. Her iki takdirde de, aynı (yukarıda sözü edilen) mahzur mevzu-i bahis/söz konusu olur. Her ne kadar, bu sıfatların hususi olarak neler olduğunu bilmiyorsak da, kemâl/tâm ve noksansız olmak veyahut noksanlık ifade ettiklerini kesinlikle bilmek durumundayız. Neticede, bahsedilen kusur lazım olur.
    Kemal sıfatlarını kendinde bulunduran, noksanlık sıfatlarından uzak be pâk olan Allah teâlâ ve celle celâlühû’dan başkasının, ma-bûd/ibâdet edilen olmayı hak edemeyeceğine delalet eden başka bir delil de şudur:
    Muhakkak ki, Allah teâlâ ve celle celâlühû, eşyanın var olmasının zaruriyatından/kaçınılmazlarından olan bütün meselelerde ve varlığı takib eden bütün kemâlâtta/olgunluklarda yeterli olunca, aynı zamanda eşyanın menfaat görmesi veya zarar görmesi O’na bağlı olunca, O’ndan başkası katıksız muattal/iş görmez olur. Hiçbir suretde eşyanın ona ihtiyacı kalmaz. O halde hangi cihetden, ibâdet edilmeyi hak etmesi düşünülür?. Ve ne için, eşya kendini zelîl görerek, boyun bükmekle ve gönül kırıklığı ile ona teveccüh edecektir.
    Şerli olan kâfirler, Hak sübhanehü ve teâlâ hazretlerinden başkasına ibâdet ederken, elleri ile yonttukları putlarını, ilâh edinirken, bozuk olan inançlarına göre, onları, Allah celle celâlühû katında şefâatçi kabul ederler. Onların vesilesiyle Allah celle celâlühû’ya yakınlık kazandıklarını zannederler. Ne büyük bir ahmaklık ve akılsızlık!… O putlarına ait bir şefâat mertebesinin bulunduğunu, Allah teâlâ ve celle celâlühû’nun onlara şefâat hususunda izin vereceğini nereden bildiler?!… Sadece evhamla/çok zayıf zanla Allah teâlâ ve celle celâlühû’nun ibâdetine başkasını ortak etmek, mahrumiyetin ve zararın son noktasıdır.
    İbadet kolay bir iş değildir ki, her taşa ve cansıza ibâdet yapılsın; her âciz ve belki ibâdet edenden daha güçsüz bir varlık hakkında ibâdete layık olması düşünülsün. İlah olmak manası gerçekleşmeksizin ibâdeti hak etmek düşünülemez… Kimde ilah olmaya elverişlilik varsa, ibâdet olunmayı hak eder. Kimde de ilah olmaya elverişlilik yoksa ibâdet olunmayı hak edemez. İlah olmaya elverişlilik ise, varlığı vâcib olmaya bağlıdır. Varlığı vâcib olmayan, ilah olmaya layık olamaz. İbadet olunmayı da hak edemez. Varlığı vâcib olmak hususunda Allah celle celâlühû’ya ortak koşmayan ama bununla beraber ibâdetde O’na ortak koşanlar ne kadar da beyinsizdirler!.. Bilmiyorlar mı ki, varlığı vâcib olmak ibâdeti hak etmenin şartıdır. O halde, varlığı vâcib olmak hususunda ortağı yoksa, ibâdeti hak etmek hususunda da ortağı yoktur. İbadeti hak etmekte ortak koşmak, aynı şekilde varlığı vâcib olmakta da ortak koşmayı gerektirir. Bu sebebten, bu pak olan kelimeyi tekrarlamakla, varlığı vâcib olmakdaki ortağı ve ibâdeti hak etmekdeki ortağı kaldırmak lazımdır. Hattâ, bu Tarîkat-ı aliyyede/çok yüce tarîkatta en mühim, en çok ihtiyac duyulan ve en faydalı olan şey, Peygamberler salavatullahi ala nebiyyina ve aleyhim hazretlerinin davetine has olan ibâdeti hak etmekdeki ortağı kaldırmaktır. Çünki, her hangi bir Peygamberin Şeriatının lazım olduğuna inanmayan ve tevhide muhalefet edenler de, kısmen de olsa, akli delillerle varlığı vâcib olmak hususundaki ortağı kabûl etmiyorlar. Bir taneden çok varlığı vâcib olanı var kabûl etmiyorlar. Ancak bunlar, ibâdeti hak etmek muamelesinden habersizdirler. Ve ibâdeti hak etmekteki ortağı kaldırmaya aldırış etmezler. Allah celle celâlühû’dan başkasına ibâdet etmekten de çekinmezler.
    Puthaneleri tamir etmekten üşenmezler. Puthaneleri yıkanlar, Allah celle celâlühû’dan başkasına ibâdet etmeyi yasaklayanlar, ancak, Peygamberlerdir. Bu büyüklerin salavatullahi ala nebiyyina ve aleyhim’in dilinde Müşrik; her ne kadar varlığı vâcib olmaktaki ortağı kaldırıyorsa da, Hak teâlâ hazretlerinden başkasına ibâdet etmeye esir olandır.
    Çünki, O Nebîler salavatullahi ala nebiyyina ve aleyhim’in ihtimâmları/ehemmiyet vermeleri, Mevlâ celle celâlühû’dan başkasına amelle ve muâmeleyle alakalı olan ibâdeti kaldırmak hususundadır; ki bu, varlığı vâcib olanın ortağını kaldırmayı gerektirir. O halde, bu büyükler (salavatullahi ala nebiyyina ve aleyhim)’in, Allah celle celâlühû’dan başkasının ibâdet edilmeyi hak etmesini inkâr etmekten haber veren Şeriatına girmeyen kimse şirkten, içindeki ve dışındaki ilahlara ibâdet etmek şirkinin kısımlarından kurtulamaz. Çünki, bu her türlü şirkten kurtulma manasını gerçekleştirmeyi üstlenen, Peygamberler (salavatullahi ala nebiyyina ve aleyhim)’in Şeriatleridir. Ve bu büyüklerin Şeriatlerinin dışında bu tür şirkten kurtulmak ele geçecek bir şey değildir.
    Mevla teâlâ ve celle celâlü-hû’nun kullarından beklediği tevhid, onların (Salavatullahi ala nebiyyina ve aleyhim) milletini/dinini kendine lüzumlu görmeksizin mümkin değildir. Allah-ü Tebareke ve Teâlâ hazretleri Nisa sure-i celile-i cemilesinin 116.cı ayetinde meâlen şöyle buyurmaktadır; “Muhakkak ki Allah teâlâ ve celle celâlühû Kendisine ortak koşulmasının cezasını ebedi azab olarak kesin hükme bağladığı için bağışlamaz. Bunun dışındakini ise (ne kadar büyük günah olsa da, tevbe şartı koşmaksızın) dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah celle celâlühû’ya (her hangi bir şeyi) ortak koşarsa kesinlikle (hakdan) çok uzak bir sapıklıkla sapmıştır. “
    Bu ayeti celileden kasdedilen Allah teâlâ’nın ve celle celâlühû irade ettiği manadır. Şu mananın kasdedilmesi de ihtimallidir; Peygamberlerin şeriatlerini kendisine lüzumlu görmemeyi affetmez. Çünki şeriatleri kendisine lüzumlu görmemek, şirkden ayrılmayan bir düşüncedir. (Allah teâlâ celle celâlühû’ya ortak koşmak, her hangi bir şeriati kabul etmemeyi gerektirir.) Ayet-i celilede, melzum/kendisinden ayrı kalınmayan (şirk) zikredilmiş, lâzım/ayrılmayan (her hangi bir şeraiti kabul etmemek) kasdedilmilştir. Bu şekilde mana vermekle, vehm edilebilecek şöyle bir yanlış anlayış da kalkmış olur; Ortak koşmak af edilemeyeceği gibi, kesin delillerle sabit olan diğer şer’i hükümleri inkâr etmek de af olunmaz. O halde, hususi ile ortak koşmanın af edilmeyeceğinin zikredilmesinin vechi/îzâh tarzı nedir? (Yani Rabbimiz celle celâlühû şirk koşulmasını af etmem demekle, kesin delillerle sabit olan Şer’i hükümlerden herhangi birisini lüzumlu görmemeyi affetmem, buyurmuş oldu. Böylece, her hangi bir şeriati kabul etmemenin kaynağı olan şirki affetmeyeceğini söylemekle, şeraitleri lüzumlu görmemeyi affetmeyeceğini de ifade etmiş oldu.)
    Ortak koşulmasını affetmez, tabirinin manasının, inkâr edilmesini, kabul edilmemesini affetmez.’ şeklinde olması da ihtimallidir. Çünki şeriatleri inkâr etmek, Allah-ü Sübhanehü hazretlerini kabul etmemek demektir ki, mağfiret edilmez.
    Şirk ile Küfür arasındaki alaka da umum ve husûs iledır. Çünki şirk, mutlak küfre/inkâra göre daha hususi bir inkâr/kabul etmeme şeklidir. (Şeriatlerin itikada, ibâdetlere, amellere, ukubata/cezalara dair birçok hükümleri vardır. Mutlak küfür, bu hükümlerden, kesin delillerle sabit olan her hangi birini kabullenmemektir ve umumilik/genellik ifade eder. Şirk ise, bu hükümlerden hususi bir hüküm olan, tevhidi inkâr/kabullenmemektir. İbâdette başkalarını Allah’a ortak yapmak küfrüdür. Hususilik ifade eder.) Mevla teâlâ ve celle celâlühû hususi bir küfür şeklini zikretmiş, umumi olarak bütün küfür şekillerini kasd etmiştir.
    Şunu bilmek lazımdır ki, Allah teâlâ’dan başkasının ibâdet edil-meyi hak etmemesi bedihi/sıradan insanlara varıncaya kadar herkesin düşünmeden görüp anlayabileceği ve isbâta muhtâc olmayacak bir şekilde açık olan şeylerdendir. Bilinmesi için fikir yürütmeye gerek yoktur. Bedîhî değilse/apaçık olmasına itiraz edilse bile, en azından hadsî/birden akla düşen, sezgiye dayalı bir bilgidir. Çünki ibâdetin manasını gerektiği şekilde anlayan ve Allah teâlâ’dan başkasını layık olduğu vech ile enine, boyuna, derinlemesine düşünen kişi, hiç duraklamadan ibâdeti hak edemeyeceği ile karar verir. Bu mananın isbât edilmesi için zikredilen mukaddimeler/ön kadıyyeler/bilgiler, fikir yürütmeye ihtiyac kalmadan bilinebilecek bilgilere tenbîh/kısa hatırlatma kabilindendir. Münazara ilminde, aşikâr olan bilgilere itiraz edilmeyeceğine göre, buradaki mukaddimelere nakz, münakaza, muaraza gibi itiraz şekilleri ile karşı koyma imkânı yoktur. Ancak, bu mukaddimeleri firaset (müminlerde bulunan ince görüş)le anlayabilmek için iman nuru mutlaka lâzımdır. Aşikâr/apaçık olan birçok bilgi, zekâsı az ve kısa görüşlü olan kimselere gizli kalabilir. Aynı şekilde, bedeni rahatsızlık (körlük, sağırlık v.b. gibi) ve ruhi rahatsızlık (akli muvazenede bozukluklar gibi) sahibi olanlar hakkında da, bedihi olan bilgilerin açık ve kapalı olanları gizli kalabilir.
    Denilse ki, Meşayihi Kiram (kaddesallahü esrarehüm) hazerâtının sözlerinden olan; maksudun ne ise, ma’budun odur tabirinin manası nedir; hamledilebileceği/yorulacağı doğru açıklaması nedir?
    Şöyle cevab verilir; Kişinin maksudu, o kişi tarafından kendisine teveccüh edilen/yönelinen şeydir. Bu şahıs diri olduğu müddetçe onu elde etmekten geri kalmaz ve bu hususta gevşeklik de göstermez. Onu elde etmek hususunda kendisine isabet eden bütün kırıklıklara ve zilletlere katlanır. O uğurdaki sıkıntılar kendisine kolay gelir ve maksudunu ele geçirmeyi terk etmez. Bu ise ibâdetin ifade ettiği manadır. Çünki ibâdetin ifade ettiği, Rabbinin celle celâlühû huzurunda zelîl, hor, hakir ve gönlü kırık olduğunu isbâttır. O halde bir şeyin maksud olması onun ma’bud olmasını lâzim getirir/gerektirir. Dolayısıyla, Hak sübhanehü’den başkasının ma’bud olmasını kaldırmak ancak Hak teâlâ celle celâlühû’dan başka maksudun kalmaması anında gerçekleşir. O(cc)’ndan başka muradın bulunmaması anında mevzu bahis olur. Bu büyük nimeti elde edebilmek için manevi bir yürüyüşle Mevlâ celle celâlühû’ya doğru yürüyen kimseye münasib olan; Kelime-i Tayyibe’yi ( لا اله الا الله); (Allah celle celâlühû’dan başka hiçbir maksûdum/ yöneldiğim yoktur) manasıyla düşünmesidir. Ve bu Kelime-i Tayyibe’yi, Mevlâ celle celâlühû’dan başkasının maksud olmasından bir isim veya resim kalmayıncaya ve ondan başka hiçbir muradı bulunmayıncaya kadar tekrar etmesi lazımdır. Ta ki, neti-cede, Allah celle celâlühû-dan başkasının ma’bud olmadığını, söylediğinde, doğru sözlü olsun. Birden çok ilahın bulunmadığını ifade ettiğinde, haklı olsun.
    Bu minval /şekil üzere birden çok ilahın bulunmamasının hakikatine erişmek ve Mevlâ celle celâlühû’dan başka maksudların kaldırılmasından, O’ndan başka ma’budun bulunmadığı manasına ulaşmak, ehl-i hal katında, kamil olan imanın şartıdır. O kamil iman da veliliğe bağlıdır. Velilik ise nefsi emmarenin heva ve arzularından ibaret olan, nefsani/içerdeki ilahların yok edilmesine bağlıdır. Nefis emmarelikten kurtulup mutmeinne olamadığı müddetçe, bu mananın geçekleşmesi düşünülemez. Nefsin itmi’nanı ise ancak (Allah’ın Râzı olduğu şeylerde) tam fani (yok olan) ve (sonra da onlarda) tam baki olduktan sonra tasavvur edilebilir. (Dönüşü olmayan fena ve beka) Bu tabirin (maksudun ne ise, ma’budun odur) ; zayıflık üzere yaratılan kullardan, çetinliği kaldırmayı bildiren ve kolaylığı ve de yumuşaklığı haber veren Şerîat-ı ğarranın zahirine göre manası şudur; Bir kimse maksudunu elde etmek hususunda, başını İslam yularından çıkarırsa (böyle bir hâle düşmekten Allah celle celâlühûya sığınırız), maksudunun meydana gelmesi için Şeriatı Ğarrânın belirlemiş olduğu sınırları aşarsa, onun maksudu, ilahı/ibâdet ettiği şey olur. Eğer kişinin hedeflediği şey böyle olmazsa; onu elde etmek veya onun meydana gelmesi hususunda Din-i Mübin-i İslâm’ın yasakladığı şeyler işlenmiyorsa, o kasd edilen şey, Şerî’at’ça yasaklanmış olmaz. Bu tür hedeflenen bir şey, sanki o kimsenin, mekasıdından (kasd ettiği şeylerden) değildir. Ve bu taleb ettiği, sanki onun istediği şeylerden değildir. Bilakis, bu şekilde, İslamın sınırlarını kollayan kimsenin kasd ettiği, hakikatde, Hak sübhanehü olur. Taleb ettiği de, Allah teâlâ ve celle celâlühû hazretlerinin, Şeriatındaki emir ve nehiyleri olur.
    Elde etmeye çalıştığı şey için ise, tabiatına yerleştirilmiş olan meyletmekden başka bir maksud olma manası kalmaz. Bu bile, Şeriatın hükümlerince mağlub edilmiştir. Mevlâ celle celâlühû’dan başkasının maksud olmasını söküp atmak, imanın olgunluğuna delalet eden, Şeriatın hakikatinde, elde edilmek istenilen bir hedeftir. Çünki, Hak sübhanehü’den başkasının maksud olmasına izin verilecek olsa, bu, nefsani heveslerin karşı koymasının galebesinin yardımıyla ve nefsin hevasının istilasının imdad etmesiyle olabilir. Bunun da ötesinde, Hak teala hazretlerinin razı olduğu şeylerin aleyhine, elde edilmesi tercih edilebilir. Neticede sonsuz zarara sebeb olabilir. O halde, kamil imanda, Mevlâ celle celâlühû’dan başkasının maksud olmasını kaldırmak mutlaka lazımdır. Ta ki, bu iman yok olmak ve kendisinden dönülmesinden emin olunup korunmuş olsun… Ya Rabbi nurumuzu tamamla ve günahlarımızı mağfiret eyle..Muhakkak ki gücün her şeye yeter….(Amin!)

  9. DİYALOG KAVRAMI, ANLAMI VE AMACI – Prof Dr. Yümni Sezen

    Dinî gruplar veya din mensupları arasındaki diyalogun en ideal ve en iyimser tarifi şöyle yapılır: ‘Farklı dinlere mensup insanların inançlannı ve düşüncelerini birbirine zorla kabul ettirme yolunu seçmeksizin, eşitlik, hoşgörü, dürüstlük, samimiyet, sevgi, saygı, barış ve açıklık atmosferinde, ortak olan ve olmayan herhangi bir konuda öğrenmesini, bilmesini veya birbirlerini tanımasını, karşılıklı konuşabilmesini, dinlemesini, anlamasını, işbirliğine girebilmesini, birlikte yaşayabilmesini, belki tecrübe ederek uzlaşabilmesini sağlayan bir karşılaşma ve ilişki biçimidir.’
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Hıristiyanlar tarafından yukarıda çerçevesi çizilen, Müslüman diyalogcular tarafından da kabul edilen, yumuşak, sevimli bir barış hattı, bir ortak alan karşısındayız demektir. Bu alan, “barış dolu, insan cinsini kucaklayan, dünya dayanışmasına dayalı bir medeniyet inşasını öngören” bir alan olarak görülüyor. “Her insan komşu gibi sevilmeli ve yardım görmelidir.”9

    Mustafa Alıcı, Miisliiman-Hıristiyan Diyalogu, 20. Papa VI. Paul’ün Vesikalarından (26 Mart 1967 tarihli genelgesi), Popularum Progressie, bkz. Mustafa Alıcı, Müslüınan-Htrmiyan Diyalogu, 9

    Tanımdaki unsurları alınız ve İslam dini mensuplarına uygulayınız. Hele hele Kur’an’da ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in uygulamasında mevcuttur, iddialarını bu kalıba uydurmaya çalışınız. Uymadığınızı göreceksiniz. Eşitliği uygulayamazsınız. Her şeye, mesela üçleme, oğul, İsa Rab vs. inanışlarına, hoşgörü uygulayamazsınız. Eğer dinin özü söz konusu olmasaydı, bu unsurların hepsi uygulanabilirdi. O da dinin dışında, siyasî, beşerî, medenî bir diyalog olurdu. Dinin kendini anlama, bilgilenme, yanlış anlayışları giderme için sevgi ve hoşgörü unsurlarını kullanmak mümkündür ama, o noktadan ileri gitmemek şartıyla mümkündür. Gerçek ise bu olmamıştır, niyetler açık veya gizli, tavırlara dökülmüştür.
    Diyalog için farklı iki taraf şartını hatırlatmaya gerek yoktur. Özdeş (aynı) olan taraflar için diyalog, sohbet kavramına dönüşür. Galiba karıştırılan hususlardan biri budur. Sohbet de maksatsız ve faydasız değildir ama, diyalogdaki açık veya gizlenmiş maksat, hele dindarlar arasında diyalog özelliğini yüklenmişse, sohbette-kinden farklı olacak demektir. Burada bir çelişkiden de söz etmeli-dir. “Teolojik konulara yer vermeyen bir diyalog, tarafların sadece çay ve kahve içtikleri bir sohbetten öte geçmez” diyerek diyalogla sohbeti ayıran anlayış ile “inanç telkini yapmamak” bir çelişkidir. Belki “zihin ve gönül pazarı”na malı sürüyorsunuz, isteyen alır, isteyen almaz, diyorsunuz ama, niyet malınızı satmaktır ve telkin yerine geçen malın reklamı, övülmesi, işin içinde demektir.
    Sadece birbirlerinin ilahiyatlarını dinlemek ve kaliteli bir çay, kahve sohbeti olabilir. Ancak “inançları birbiriyle paylaşmak” hiç anlaşılmamaktadır. Onlan oldukları gibi tanıyıp takdir etmeye çalışmak ise, kendi dininin evrensel bir iddiası yoktur anlamına ‘gelir.

    DİYANET TAKVİMİNDEKİ VAHİM HATA

    Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı da bu vahim hataya düşmüştür. 2005 Diyanet Takvimi’nin 7 Kasım Pazartesi yaprağının arka sayfa, bilgisi Dinlararası Diyalog’a ayrılmıştır. Dünyanın, meşhur “küresel köy” haline geldiğinden bahisle, dinlerarası diyaloga ihtiyaç anlatılıyor ve şöyle deniyor: “Dünyadaki bütün dinlerin mensupları, insanlığın mutluluğunu sağlamak için ortak çalışma içine girmek durumundadır. Bu çalışmada amaç, diğer dinleri ve kültürleri doğru bir şekilde tanımak ve insanlığa daha mutlu bir gelecek hazırlamak için dinlerin gücünden yararlanmak olmalıdır.”
    Bu ifadeler bir filozofa, mütefekkir veya felsefeciye, sosyologa yakışabilir. Görevi, vatandaşları irşâd etmek ve onların din hayatlarına ait bilgi ve amel ihtiyaçlarını karşılamak olan bir din teşkilatına yakışmamaktadır. Çünkü bu ifadelerde kendi ideallerinin yetmediği itirafı bulunmaktadır. “Benim dinim çok sayıdaki dinlerden ve hakikat yollarından birisidir.” demeyi ilan etmekte gibidir. Şimdiye kadar sanki hiç tanımamışlar gibi din mensuplarının birbirlerini doğru tanımasından bahsedildiğine göre, daha mutlu bir gelecek için, dinlerin ve dindarların kendilerini ıslah amacı da sezilmektedir. Müşterek olarak inanılan kötülüklere karşı beraber hareket etmek söz konusu olsaydı, başka türlü ifade edilmesi gerekirdi. Yurt dışında Diyanet İşleri Başkanlığı bu gibi faaliyetleri dinimizi tanıtmak için yapabilir, nitekim yapmaktadır. Fakat yurt içinde takvim yaprağına koyacak kadar bir gayret, yukarıda belirttiğimiz gibi, başka türlü manalandırılabilir.
    Öbür taraftan “diyalog için diyalog” totolojik ve anlamsız bir şeydir ve tıpkı “demokrasi için demokrasi”ye benzer. Din mensupları arasındaki diyalog yardımıyla öteki insanları ve onların inançlarını tanıma ve anlama, eğer orada kalınmayacaksa, dünyada kendi rolünü anlamış olmaya hizmet eder ve diyalog sınırları ister istemez aşılır. “Herkes kendi bulunduğu yerde kalsın, birbirimizi anlayalım, saygı gösterelim” anlayışı, din konusunda gerçekçi bir yaklaşımı aksettirmemiş, yeterli bulunmamıştır. Diyalog derken hemen_tebliğ ve davete veya misyonerliğe geçilmiştir.Dine davetçi aynı zamanda diyalog yapmış sayılıyor. Ancak bu iş iki taraf için de geçerlidir. Bazıları diyaloga postmodern misyonerlik adını verdi. Misyoner, bıçak dayayarak kimseyi zorla dine davet etmiyor. Belki peşini bırakmıyor ama, bu işlemin içinde diyalog hep mevcut olarak sürüp gidiyor. Bilgilendiriyor, tavsiye ediyor. Bir kısım Müslüman da diyalogdan bugün bunu anlamaktadır. Teslisi bırakın, dininizi saflaştırın, aslına dönün, diyor. Kur’an’ı da dinleyin diyor. İşte bunu hem tebliğ hem diyalog olarak nitelendirebilir miyiz? Onlar da müslümana İncili bir dinleyin, bakın göreceksiniz ne kadar güzel! İsa’yı sevin, birbirinizi sevin, Baba’yi sevin, barışa koşun, diyorlar. Müslüman veya hıristiyan, peki verin bakalım şunu, iyi ise ilgilenirim yahut da güzel söylüyorsunuz ama… diyor. İki din mensubu havadan sudan konuşuyorsa bu, dinlerarası diyalog değil, sadece sohbet olur. Diyalog, sadece birbirinden haberdar olmayı, birbiri hakkında yerinden doğru ve sağlam bilgi edinmeyi, dolayısıyla gereksiz düşmanlıkları ortadan kaldırmayı hedefliyorsa, bizzat bu durum, kendi içinde, yine önemli bir maksadı, din tanıtmayı ve cazibe oluşturma teşebbüsünü barındırıyor demektir. Olanla yetinmeyip, olması gerekeni istediği şeklinde bir psikolojiyi gizliyor demektir.
    Yeri gelmişken, önemine binaen, tebliğ ve davetle, misyonerlik arasındaki farkı belirtmemiz iyi olur. Fark, samimiyette ve metodun ahlakiliğinde toplanmıştır. Açıklık, samimiyet ve doğruluğa karşılık, aldatma, kandırma, hileli yollara sapma, şartları istismar etme, sosyal kargaşa (anarşi) yaratma, asla peşini bırakmama, yerine göre baskı, arkasına siyasî, askerî, iktisadî güçleri alma ve onlardan istifade etme, yegâne farkı oluşturmaktadır. Misyoner, bıçak kullanmaz ama diğer bütün yolları mubah görür ve bu, tecrübe ile sabittir. Gayri meşru yollara sapmasalar bile, açıklıktan ve samimiyetten uzağa düşebilmiş ve kullanmak istedikleri metot, “kendini gizlemeyi barındıran” bir safhaya girebilmiştir.

    NE YAPMALIYIZ? TEBLİĞ Mİ DİYALOG MU?

    Tebliğ ve davet edeceğiz, adına diyalog diyeceğiz, inanç telkini yapmayacağız, hoşgörülü ve saygılı olacağız, diyalogun şartlarına uyacağız, barış esas olacak, ama kendi ideallerimizi de terk etmeyeceğiz. Bir çıkmaz sokakta yürüdüğümüzü ve işin içinden çıkamadığımızı fark etmiş olmalısınız. Bunun sebebi, diyalogla tebliğ veya misyonerliği birbirine karıştırmamız, hatta aynileştir-meye kalkmamızda-. Diyalogda karşı tarafın yanlışı söylenecekse, bu diyalog mu olur, söylenmeyecekse bu samimiyet mi olur? Tebliğ ile diyalogun aynileştirilmesi bizi çıkmaza sokar.
    Açık veya gizlenmiş, hedefe din telkinini alan, fakat adına diyalog denen tavrı tahlile devam edelim. Yukarıda verdiğimiz tarifteki üç kavram, eşitlik-samimiyet-sevgi, şimdiye kadar gerçekleşmemiştir. Bir hıristiyan, şimdiye kadar ötekini, Hıristiyanlığa eşit saymamıştır. Bir Müslüman da aynı şekilde davranmıştır. Zaman zaman, diğerinde daha yüksek hakikati ve doğruyu görebilmek suretiyle saf değiştirmek söz konusu olmuş, daha ziyade bu gerçekleşmiştir. “Yeni kazanılan dindarlık” yine dindarlık olması hasebiyle dindarlığa bir halel gelmemiştir.
    Diyalog savunucularınca diyaloga, münazara anlamı verilmek istenmiyor. Zafer kazanma duygusunun da olmadığı ve olmaması gerektiği üzerinde duruluyor. Diyalog “birbirine zıt olmayan, belki ortak değerlerin de aktarıldığı, dinlerarası bir süreç” ise, evrensele yönelmiş bir dinin bununla yetineceği söylenebilir mi? Ulaştığı noktayı yeterli bulup, “bu bana yeter, artık diğerleriyle anlaşabiliriz, bundan böyle barış içinde beraber yaşayabiliriz” gibi bir halet-i ruhiye, evrensel bir din için değil, ancak din dışı hayat unsurları için yeterli görülebilir.
    Problem şuradadır: Meseleye dinler tarihinin ve antropolojinin gözlüğü ile mi bakacağız, ilahiyatçı veya mümin olarak mı bakacağız? Birinci gözlükle bakacaksak, geleceğe ait bir projeyi hiç hesaba katmayacağız, durumu sadece tasvir edeceğiz demektir. Bu durumda, tarafların birbirine hoşgörü ile bakması, gerçekten mümkündür. Ama diyalog vasıta olursa, bu imkân ortadan kalkar. Kabul etmediği halde hoşgörülü olmak, saygı duymak, riyakârlığa bulanmış bir nezakettir. “Senin dediğin saçma ama, haydi neyse sana hoşgörülü ve saygılı davranıyorum” tavizi, dine uymayan bir zihniyettir. Esas mesleği Cizvit Papazlığı ve misyonerlik olan hıristiyan diyalogcu Prof. Thomas Michel, bu meseleyi masumiyet kılıfı içinde yerine oturtmuştur: “Hoşgörü, birbirinden kurtulmak istemesine rağmen ona tahammül etmek anlamına da gelebilir. Kişinin dişlerini gıcırdatıp, öfkesini bastırdığı bu tür hoşgörü fazi-letli değildir… Hoşgörü diğerinin hataları ve farklılıklarına rağmen onu kabul etmek olarak görülmelidir. Diğerinin olduğu gibi olmasına müsaade etmek ve onu kendisi gibi yapmaya çalışmamak anlamına gelir.”10 Sırf dinî alanda dolaştığımız zaman, diyalogla ilgili problem yakamızı bırakmıyor. Görüldüğü gibi hoşgörü, yeterli görülmemiş, karşıdakini her haliyle kabul etmek gerektiği söylenmiştir. Belki bu kabul, karşıdakinin hakikatini, hakikat olarak kabul değil, hatalarına rağmen onu kabuldür. Yani bir nezaket kuralı ve politik bir tavırdır.

    Thomas Michel, Tevhid Çizgisinde Müslüman Hıristiyan Diyalogu, 47.

    Gerek Roma Kilisesi (Vatikan), gerek Dünya Kiliseler Birliği (Protestan cephe)’nin yürüttüğü diyalog faaliyetleri, açıkça misyonerlik çizgisindedir. Çünkü onlara göre diyalog, ne misyonerliğe engel olacak bir metot, ne de misyonerliğe bir alternatiftir. Diyalogun misyonerliğe bir alternatif olmayıp, şartlarına uygun bir misyon olduğunu, Islamochristiana dergisinde açıkça yazmışlardır”.
    Kilise bir yandan diyalogdan bahsetmiş, diğer yandan misyonerleri göndermeye ve onları, hıristiyan devletlerin ve çeşitli kuruluşların aracılığıyla desteklemeye devam etmiştir. Diyalog ve misyonerlik ayrı ayrı kanallardan gelmemekte, aynı kaynaktan gelmektedir.
    Hıristiyanların peygamberimizi kabul edip etmemesine göre diyaloga bakarken de dinî ve psikolojik yapıyı doğru değerlendirmelidir. “Peygamberimizi kabul etseler zaten geride bir şey kalmaz, diyalog için bu şart koşulmamalıdır” diyenler var. İşin doğrusu şöyle olsa gerektir: Biz Hz. isa’yı kabul ettiğimiz halde, diyaloga ihtiyaç duyuluyor. Eğer diyalog din ile ilgili ise, eşit şartlar istenmesi normaldir. Peygamberimizi kabul etmedikleri, bu demektir ki dinimizi başka bir biçimde tanıdıkları şartlarda da yine diyalog yapabiliriz. Ancak yaptığımız dinî diyalog olmaz. İki din mensubu olarak insanî, toplumsal, birçok alanda diyalog yapmamız mümkündür. Fakat “dinî” dediğimiz zaman, dön dolaş aynı noktaya geliyoruz. Onlar peygamberimizi, yani dinimizi kabul etmedikleri için, zihinlerinde bizi Hıristiyanlığa yakınlaştırma formülünü saklı tutacaklar, biz de onları Müslümanlaştirma niyeti güdeceğiz. Buradaki diyalog örtülü bir misyonerlik veya tebliğdir.
    Dinsizliğe, nihilizme, ateizme, materyalizm veya komünizme karşı işbirliği anlamında bir hıristiyan-müslüman diyalogu anlayışına gelince, bu jla dinî bir diyalogdan ziyade, felsefî-doktriner bir maneviyat işbirliği demek olur. Çünkü peygamberimizi kabul etmeyen bir taraf ile, din karşıtlarına, küfür ehline karşı nasıl bir işbirliği yapacağız? Onlar bize, biz onlara inanmaya inanmaya bu iş nasıl başarılacak? Nitekim böyle bir şey gerçekleşmemiştir. Bizim dinimiz bir felsefe ve doktrin değildir. Bizim dinsizliğe, ateizme, nihilizme ve komünizme bakışımızla onların bakışı farklıdır. Esasen problem daha da derindedir. Hıristiyan ve Musevî dünyanın” sorumluluğu, yalnızca peygamberimizi kabul etmemekle sınırlı kalmamış, onlar peygamberlik müessesesine başka türlü bakmışlar ve gerçek anlamıyla inanmamışlardır. Hıristiyanlar için Hz. İsa peygamber değildir, tanrılığın üçte bir kutbudur. Bazen doğrudan Tanrı’dır. İnsan-Tanrıcılık demek olan hümanizmi, bunlar üret-mislerdir. Yahudilerde de peygamberlik anlayışı farklıdır. Bir peygamberin iki kızı, sırayla iki gece peygamber babalarını sarhoş ederek ondan hamile kalmışlardır diye inanmaktadırlar ve mevcut “Tevrat’ta da böyle geçmektedir12. Yine onlar için Tanrı ile güreşen-ye Tanrıyı yenen, ondan ahit alan bir peygamber söz konusudur. ‘
    11.J.B. Taylor’dan naklen: Günay Tümer-Abdurrahman Küçük, Dinler Tarihi, 444.
    12.Tevrat, Tekvin, 19/31-38. Tevrat, Tekvin, 32/24-30. M. Aydın, Hristiyan Genel Konsilleri ve II. Vatikan Konsili, 259.

    HANGİ ‘DİN’ İLE DİYALOG?

    Peygamberlere inanmayan böyle bir dinî dünya ile, başka inanmayanlara karşı dinî diyalog yapacağız, çözümler üreteceğiz. Biz İslam’ın “din” adını verebileceği bir din ile karşı karşıya değiliz. Sadece antropolojik ve sosyolojik varlığı söz konusu bir inanç sistemiyle karşı karşıyayız. Gerçek şu ki, diğer din dışı olanlar,zaman zaman bizimle daha iyi diyalog kurmuşlardır
    Hıristiyan dünya, muhatap alırken “karşı tarafı” müslümanlık değil, Müslüman fertler olarak görmekte, sadece fert olarak Müslümanları muhatap almakta, “İslam’ın bir kurtuluş yolu olduğundan hiç bahsetmemekte”, oysa İsa Mesih’in kurtarıcılığını dile getirmeyi hiç ihmal etmemektedir. En iyimser ve rahatsız etmeyen yorum diye kabul ettikleri, “İslam’ın hakikati, İsa’nın hakikatinin kısmi yansımasıdır” şeklindeki yorumdur14. Merkezde Hıristiyanlık vardır. Kilise için “diğerleri” Hıristiyan şefkat, sevgi, merhamet kanatları altında “kilise evlatlarıdırlar.
    Bizim diyalog savunucularımız, bu tavrı, kanıksamış ve umursamaz görünüyor. Aynı metodu kendileri de kullanmak isti- yor. Bu gidişle iki tehlike kapıda bekleyebilir. Biri diyalogdan diyalektiğe kaymak, diğeri yanlış ve tehlikeli bir ittifak anlayışıdır.
    Aynı türden olmaya doğru temayül gösteren ikinci tehlike, ittifak anlayışıdır. İttifak, üçüncü bir şeye karşı, genellikle de siyasî alanda yapılan bir işbirliğidir. Dinî ittifak anlayışı ise, giderek itikat ittifaklarına yol açabilir. Vuku bulmuş birkaç örnek, bizi böyle bir olumsuzluğa dikkat çekmeye mecbur bırakmaktadır.
    Hz. İsa’nın dünyaya döneceği meselesi, her iki taraf için, kendilerince kullanılmak istense de, önemli bir ortak nokta olmuştur. Çoğulculuk ve küreselcilik anlayışları da diyalogu teşvik etmektedir. Dışlamacı yaklaşım terk edilmek istenmekte, böyle bir yaklaşımın bizzat dinin tabiatına ters düştüğü, dinî alanı daralttığı varsayılmaktadır. Çoğulcu bir ortamın oluşturularak, barış içinde yaşamanın yeni şekillerini arayışa geçilmiştir.

    Din mensupları arasında diyalog üç şekilden biri olarak veya
    üçü birden oluşabilir:
    1-Birbirlerini tanımak, anlamak, doğru bilgi sahibi olmak. Birbirlerine saygı ve hoşgörü ile bakmak. Karşı taraftan gelebilecek zararı önlemek buraya dahildir.
    2- Birinci şekli yine uygulamakla beraber, ikna ederek kendi inanç, kanaat ve hayat tarzını karşındakine kabul ettirmek.
    3- Birbirlerinin inanç ve kanaatlerine dokunmadan, üçüncü bir alana ve ortak problemlere yönelmek, çözümünde müşterek hareket etmek. İktisadî, ticarî, askerî, siyasî anlaşma ve işbirliklerine destek bir zemin veya paralellik oluşturmak, buraya dahildir.
    Bunların içinden yalnız üçüncüsü, diyalogun anlam ve maksadını ifade edebilir. Her üçünde de diyalog, asıl maksat için kullanılan bir vasıta, bir metottur. Fakat üçüncüde maksat gizlenmiş değildir, açıktır; herhangi bir şüphe, kaygı taşımaz. İkincide esas maksat din telkini olup, diyalog onun tabii bir parçası olmaktadır. Ancak esas maksat gizlenmekte, yapılan işe diyalog adı ve-rilmektedir. Maksat açıkça söylense, onun adı diyalog olmaz, doğrudan misyonerlik veya tebliğ ve davet olur. Esas maksadı gizlemek, sütre arkasında tutmak, avcının rolünü oynamak anlamını taşır. İşte İslam buna yer vermemiştir. Bu işin adını tebliğ ve davet olarak koymuş, konuşma ve her türlü iletişim yollan, bu maksadı gizlemeden, bunun tabii bir parçası olmuştur. İslam sistemi, diyalog karşılığı bir kavramı beyanda aciz değildi. Böyle bir kavramı değil, tebliğ ve davet kavramını kullandı. Pavlus’un Hıristiyanlığı ve onun sürecindeki 1962-1965 hareketi ise, diyalog kavramını misyonerliğin kılıfı olarak kullanmıştır.

    Birinci şıkka gelince, yalnız din için değil, her alan için geçerli olan birbirini tanıma, doğru bilgilenme şekli, din söz konusu olunca, yapmacık bir masumiyete bürünmüştür. Vak’alar bunu
    göstermektedir. Her türlü niyet’ sapmasını bir tarafa atarsak, böyle bir tavır, akademik bir çalışma olabilir. Diyalog sadece bir sohbet olmadığına göre, yapılan işe dinlerarası diyalog diyebilmek için,
    bilgilenmenin inanca dönük bir gayesinin olması gerekir. Aksi halde, herhangi bir alanda bilgilendirmeden farkı kalmaz ve dinî bir anlam taşımaz. Başka alanlardaki karşılıklı bilgilenmenin de bir gayeye yönelmesi tabiidir. Din söz konusu olunca, bilgilenme sınırında kalmaya müsait olmayan, belli bir’potansiyeli taşıyan tavır daha kolay anlaşılır. “Demek ki ben senin dinini yanlış tanıyormuşum” veya “bak benim dinim senin bildiğin ve düşündüğün gibi değil” diyebilmek anlayışı doğar ve bu, zımni ve aleni bir yönelişi beraber getirir. Bu belki taassubu,, haksızlık etmeyi önleyebilir. Fakat bir dinin kendi tabiatının istikametini değiştiremez. İslam’da diyalog adı altında böyle bir üslup ve metot aramak beyhudedir.

    1. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN TUTUMU

    Fakat maksat davettir. “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et. Onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir. Doğru yolda olanları en iyi bilen de O’dur.”15 İslam’ın kelimeleri “davet” ve “tebliğ”dir. Eğer diyalog, karşımızdakinin bizi dinleme rahatlığı içinde olmasını sağlamak ise, bu, yalnız Hıristiyanlara ve Yahudilere dönük değildir. Müşriklere dahi bu kapı açıktır. Kur’an derki: “Eğer müşriklerden biri sana sığınmak isterse, ona güven ver. Ta ki Allah’ın kelamını dinlesin. Sonra da onu güvende olacağı yere kadar gönder. Çünkü bunlar hakikati bilmez kimselerdir.”16 Diyalogda barış temel şart ise, bunu İslam’dan daha fazla isteyen ve gerçekleştiren başka bir din ve sistem görünmüyor. Bir Müslüman için en geniş anlamıyla ilişkiler, “taviz vermeden, kendi ilkelerine zarar gelmeden, güzel yol ve üslupla, şarta ve duruma bağlı olarak, din Allah’ın dini oluncaya ve toplumsal ülkü ve gerçek barış oluşuncaya kadar kurulan ilişkiler bütünüdür.”17 Özünde yanlışı ayıklama ve doğruyu anlatma olan bu ilişkinin dışındakiler, müslüman diyalog anlayışına uymamakta veya dinî alanı ilgilendirmemektedir. Dinlerarası diyalog değil, sadece “diyalog” yapabiliriz. Müslüman anlayışına uymayan bir barış ve diyalog teklifi, İslam’ın ilk yıllarında müşriklerden gelmişti. Müşrikler, Hz. Peygamber (s.a.v)’in amcası Ebû Talib vasıtasıyla, “dediklerinin dışında ne istiyorsa yerine getirelim” şeklinde diyalog kurulamayacağını an layınca, doğruca henüz kabul etmemiş oldukları Hz. Peygamber (s.a.v)’e gelerek, “biz bazen senin bahsettiğin Allah’a tapalım (saygı gösterelim), fakat sen de bazen bizim ilahlarımıza saygı göster, böylece aramızda barış olsun” dediler. Bu teklif bugün bazılarının, “Kur’an hıristiyanlara bütün bütün dininizi terk edin demiyor^ bir kısmı değişir bir kısmı değişmez, yani hıristiyan, hıristiyan olarak, biz müslüman olarak kalabiliriz, fakat dinlerarası diyalog yapabiliriz” demelerinin yontulmamış, kaba saba bir şekline benziyordu. Müşriklerin böyle bir diyalog teklifine vahiy cevap verdi: “De ki kulluk ve sorumluluk şuurunu örtbas edip, inkârda ısrar eden ey kâfirler! Sizin taptığınız putları ben ilah olarak tanımayacağım, kulluk ve ibadet etmeyeceğim, sizin bağlandığınız düzene boyun eğmeyeceğim. Siz de benim ilah tanıdığım Hak Mabuda kulluk ve ibadet etmiyorsunuz, benim boyun eğdiğim dine bağlanmıyorsunuz. Ben sizin şirk üzerine kurulu kulluğunuza benzer kulluk etmeyeceğim, bağlandığınız düzeni benimsemeyeceğim. Siz de benim kulluğuma ve ibadetime benzer kulluk ve ibadet etmiyor, benim bağlandığını dine bağlanmıyorsunuz- Sizin sorumluluğunuz ve hesabınız size, benim dinim baba.”19 **Bugüne gelirsek, bizim diyalogculanmızdan önce karşı taraftakiler (hıristiyanlar) düşünmüşlerdir ki, müslümanlar müslüman olarak kalabilir, ama bizim bazı inanç esaslarımızı müşterek bir alan ve meselenin özü olarak sunalım. İtiraz edilemeyecek olumlu tavırları gösterelim. Sevgi ve müslümanm inancına da saygı gibi. Bunlardan kimseye bir zarar gelmez. Asırlardır müslümanlar üzerindeki başarısızlıklarını, başarıya çevirmek isteyen hıristiyanlar, bunu gerçekleştirebilmek için, müslümanlarla iyi münasebetler kurulması gerektiği kanaatine varmışlardır.
    15 Nah] [16] 125.
    16 Tevbe [9] 6.
    17 Nurullah Abalı, Saicl Nıırsî’de Müslüman-Hıristiyan Diyalogunun
    Sosyolojik İncelenmesi, 32.
    **Bkz. S. Nursi, Mektûbat, 52 ve ileride geçecek diğer kaynaklar. Kâfirim [109] 1-6. (Ahmet Tekin’in Kur’an’in Anlaşılmasına Doğru Tefsirî Meali’nden alınmıştır).

  10. DİYALOGDA TARİHİ ALT YAPI – Prof. Dr. Yümni Sezen

    1. Tarihi Altyapının Hıristiyan Cephesi

    1-Pavlus (Saint Paul)-Hıristiyanlık ve Diyalog
    Mevcut Hıristiyanlık ve Pavlus bilinmeden, hıristiyanlarla diyalogdan bahsetmek, afakî bir iş olur. Pavlus, mevcut Hıristiyanlık ve bugüne kadar geçirdiği süreç çok iyi bilinmelidir ki kiminle diyalog kurmak istediğimiz anlaşılabilsin. Pavlus da tanınmadan Hıristiyanlığı tanımak ve anlamak mümkün değildir20.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Hıristiyan tarafta diyalogun alt yapısında, Pavlus’un öğreti ve telkinlerini buluruz. Kitab-ı Mukaddes’te diyaloga açık olmayan öğretiler, açık olabilecek gibi anlaşılanlardan çok fazladır. Her şey tanrı-insan veya insan-tanrı (İsa) etrafında dönmektedir. “Günümüz Hıristiyanlığı, Hz. İsa’nın getirdiği nizamdan çok, Pavlus’un yorumlarıdır. Pavlus’un telkinleri Allah’ı değil, İsa Mesih’i ağırlık merkezi olarak almıştır.”21 Diyalog modeli Hz. İsa’nın kendisi olarak anlaşılmaktadır. Bu bakımdan hıristiyanlarla diyalog kurmak isteyenler, İsa etrafında dönüp dolaşmak mecburiyetindedir. Belki bu durum anlaşılmış olduğundan, müslüman diyalogcular, “Hz. İsa’nın etrafında bütünleşelim” demişlerdir .
    Aranıp bulunamayacak duruma gelmiş olan Pavlus öncesi dönemde silik ve etkisiz izlerle karşılaşabiliriz. Hz. İsa’dan sonra doğduğu bilinen Pavlus, İsa’yı görmediği halde, Şam yolculuğunda İsa’nın hayalini gördüğünü iddia ettiği için “seçilmiş havari” olarak kabul edilmiştir. Pavlus, isa’dan 30-40 sene sonra Şam’a giderken, karşısına çıktığını iddia ettiği İsa hayalinden edindiği bilgi ile, mevcut Hıristiyanlığı şekillendirmiştir.
    Saul (Pavlus) “Ve yolda giderken Şam’a yaklaştığı zaman vaki oldu ki, gökten bir nur ansızın çevresinde parladı. Ve yere düşüp bir sesin kendisine: Saul, Saul, niçin bana eza ediyorsun? dediğini işitti. O da: Ya Rab, sen kimsin? dedi. Ve o dedi: Ben eza ettiğin İsa’yım. Fakat kalk ve şehre gir, ve ne etmen gerekir sana söylenecek. Onunla yolculuk eden adamların nutku tutulup durdular, sesi işitiyorlar, fakat kimseyi göremiyorlardı.” “Ve Rab ona(Hananya adlı şakirde) bir rii’yette, dedi: Kalk, doğru denilen sokağa git ve Yahuda’nın evinde adı Saul olan Tarsuslu’yu ara…”23
    Yeni Ahitte Pavlus’un başından geçenler, ayrıntılarına kadar anlatılır. İsa’yı Rab durumuna getiren Pavlus’tur. İncillerin ilk yazımı, iki havari dahil, İsa’dan 50 sene sonra olduğuna ve diğer İncil yazarları isa’yı hiç görmediklerine göre, İncil yazımları da. Pavlus’un Hıristiyanlığı şekillendirmesinden sonradır. En önemli incil yazarı Luka, Pavlus’un öğrencisidir . Luka diğer İncilleri inceleyerek İncil
    21-Pavlus için bkz. Şinasi Gündüz, Pavlus: Hıristiyanlığın Mimarı. Günay Tümer-Abdurrahman Küçük, Dinler Tarihi, 263. Suat Yıldırım, Aksiyon Dergisi, Hz. Isa Özel Sayısı, 8 Aralık 2003, sayı: 470, s. 45.
    İlk dönemde Hıristiyan ve Hıristiyanlık terimleri yer almaz. Bu terimler ilk defa Hz. İsa’dan 20-30 sene sonra Antakya’da kullanılmıştır. İndiler Hz. İsa’nın hayat hikâyesi niteliğindedir. Günay Tümer-Abdurrahman Küçük, Dinler Tarihi, 262
    23 Yeni Ahit, Resullerin İşleri, 9/3-6, 7.

    yazmıştır. Pavlus’un mektupları, Kitab-ı Mukad-des’te İndilere dahil olarak yer almaktadır. Bugün 274 sayfalık Yeni Ahit’in (İncil) 156 sayfası, 35 sayfa Resullerin İşleri olmak üzere, mektuplara aittir. Geriye kalan 4 İncil toplamı (Matta, Markos, Luka, Yuhanna’ya göre) 118 sayfadır. Özellikle 156 sayfa incelendiğinde, Hıristiyanlığın Pavlus tarafından kurulduğu açıkça anlaşılır, indilerde İsa adı Allah adından fazla geçer. Incillerdeki “Ben ve Baba biriz” ifadesi, isa’nın Allah ile olan durumunu tipik bir şekilde anlatmış oluyor.
    Pavlus’un Hıristiyanlık’taki durumu vahiy alan Resul (elçi) dür. Kendini bu duruma getirebilmesi için İsa’yı Rab’lik derecesine yükseltti. Gördüğünü iddia ettiği hayal üzerine geliştirdiği efsane de bu istikametteydi. Artık Hıristiyanlık’taki (İsevilik’teki) İsa, Allah’ın değil, Pavlus’un İsa’sıdır ve Rab’dir; çelişki ve karmaşa da olsa, aynı zamanda Mesih’tir, Oğul’dur ve ona Kutsal Ruh gelmiştir. Pavlus ise İsa’nın yani Rabbin elçisidir. Bütün bilgileri ona Mesih İsa vermiştir. Baba-Oğul, Kutsal Ruh, Meryem, Rab, Mesih karışıklığı ve karmaşası, Pavlus’un araya girmesinden, onun yorumundan kaynaklanır. Tabiatıyla daha temelde, gerçek Hz. İsa’nın sözlerinin zamanında ve sağlam şekilde kaydedilmemiş olması, buna sebep olmaktadır. Yaşamış olan, yani tarihî gerçek İsa ile Pavlus’un İsa’sı birbirine uymaz. Bu uyumsuzluğu Kur’an-ı Kerim açık bir şekilde insanlığa bildirmiştir.
    Hz. İsa’nın kimliği bizzat İndilerde bir karmaşa içindedir. “Allah’ın Oğlu”, “İnsanoğlu”, “Rab”, “Kral”, “Yahudilerin Kralı”,”Mesih”, “Allah’ın Kuzusu”, “Yusuf Oğlu”*, “Davud Oğlu”, “Âdem Oğlu”, “Peygamber”, “Kudretli bir Peygamber”, hepsi İsa için kullanılmaktadır25. Zıtlıklar ve karmaşa apaçıktır. Üstelik yine İndilerde Hz. İsa için bir taraftan babasız ve Kutsal Ruhla ilkah edildiği bildirilirken, diğer taraftan inançsızlara ve kötü niyetlilere fırsat verecek şekilde, Meryem’le Yusuf’un nişanlı olarak yaşadıkları yer almaktadır, Daha ötesi, Hz. İsa’dan bahsedilirken, nişanlı Meryem ve Yusuf kastedilerek, “anası ve babası” tabiri kullanılmaktadır26.
    Meryem’in nişanlısı Yusuf. “5 Günay Tümeı-Abdurrahman Küçük, Dinler Tarihi, 277.
    26 Luka,2/41-52.

    Hıristiyan ulema, İncil o kadar önemli değil, İsa’nın kendisi önemlidir, dinin binası onunla olur, diyorlar. Fakat Pavlus aynı şeyi söylemiyor. “Ey kardeşler, size müjdelediğim ve kabul edip orada durduğunuz İncil’i size bildiriyorum. Eğer size müjdelediğim sözü (İncil kelimesinin anlamıdır) kuvvetle tutarsanız, boş yere iman ettiğiniz halde, onun vasıtası ile de kurtulursunuz…”27
    Pavlus, Baba’nın vasıtasıyla kendisinin Rab İsa Mesih’in Resulü olduğunu, Yeni Ahitte, Galatyalıjara mektubunda belirmiştir. “Ne insanlardan, ne de insan vasıtası ile değil, ancak İsa Mesih ve onu ölülerden kıyam ettiren Baba Allah vasıtasıyla Resul olan Pavlus….”28
    Pavlus böylece, Baba Allah’ın iradesiyle Oğul Allah’ın Resulü olmuştur. “Ve onlara İbrani dilinde söylediğini işittikleri zaman, daha ziyade sustular ve dedi: Ben Kilikya Tarsus’unda doğmuş bir yahudiyim… Şam’a yaklaşmakta iken, öğleye yakın, gökten büyük bir nur ansızın, çevremde parladı, yere düştüm ve bir ses bana: Saul, Saul (Pavlus), niçin bana eza ediyorsun? dediğini işittim. Ben de kimsin ya Rab? diye cevap verdim. O da bana dedi: Ben eza ettiğin Nasıra’lı İsa’yım…29
    27 Korintoslulara 1. Mektup, 15/1-2.
    2” Galatyalılara Mektup, 1/3.
    29 Resullerin İşleri, 22/2-8.
    “Tomas ona dedi: Ya Rab, nereye gidiyorsun bilmiyoruz, yolu nasıl biliriz? İsa ona dedi: Yol ve Hakikat ve Hayat benim. Ben vasıta olmadıkça, Baha’ya kimse gelmez. Eğer beni tanımış olsaydınız, Babamı da tanımış olurdunuz. Şimdiden onu biliyorsunuz ve gördünüz. Filipus ona dedi: Ya Rab, Babayı bize göster ve bize o yeter. İsa ona dedi: Bu kadar zaman sizinle beraberim de beni tanımadın mı ey Filipus? Beni görmüş olan Babayı görmüş olur, sen nasıl Babayı bize göster diyorsun. İman etmiyor musun ki ben Babadayım, Baba da bendedir… Bana iman edin, ben Baha’dayım, Baba da bendedir…”32 Görüldüğü gibi burada Allah ile İsa aynı olmuştur.
    “Ve İsa’yı gördükleri zaman, ona secde kıldılar, fakat bazıları şüphe ettiler. İsa yanlarına geldi ve onlara söyleyip dedi: Gökte ve yeryüzünde bütün hâkimiyet bana verildi…”33
    12 Yuhanna 14/5-11.
    33-Matta 28/17-18.
    Pavlus, insanla Allah münasebetinde, kul-Allah münasebetini reddetmiş, Oğul-Baba münasebetini koymuştur. Çünkü ona göre “kulluk” korku ifade eder. “Çünkü Allah’ın ruhu ile sevk edilenlerin hepsi Allah’ın oğullarıdırlar. Çünkü yine korku için kulluk ruhunu almadınız, fakat oğulluk ruhunu aldınız ve onunla: Baba, baba diye çağırınız. Allah’ın evladı olduğunuza Ruh kendisi bizim ruhumuzla beraber şahadet eder. Ve eğer evlat isek, hem de varisleriz…”34 “Çünkü hepiniz iman vasıtasıyla Mesih İsa’da Allah’ın oğullarısınız.”35
    Böylece oğul kavramı bütün insanlara verilmiştir. Allah’ın oğullan kavramı yeni Ahit’in her tarafında geçer36.
    Günahın kaynağını, yani aslî suç kavramını, Hz. Âdem’in itaatsizliğine kadar götüren de Pavlus’tur. Bunu da Yahudi bilgin-lerinden almıştı ama bu görüş Yahudiler arasında hıristiyanlar kadar taraftar bulamamıştı..Aslî suçtan arınma şekli olan vaftizi getiren de Pavlus’tur37.
    Batılı araştırıcılar da Pavlus hakkında kanaat birliğine varamamışlardır ama, gerçek Hıristiyanlıkla onun arasına giren şüphelere dikkat çekmişlerdir. Pavlus, kimine göre İsa’nın mesajını ile ten bir misyoner, kimine göre “tarihi İsa’nın mesajını şu veya bu şekilde bozan kişi”38dir.
    34-Pavlus’un Romalılara Mektubu 8/14-17.
    34-Galatyalılara Mektup 3/26.
    35-Matta 5/9, 45; 8/12; Luka 20/36; Yuhanna 11/52; Yuhanna’m 1.Mektubu 3/2 gibi
    36-Günay Tümer-Abdurrahman Küçük, Dinler Tarihî, 263.
    37-Şinasi Gündüz, Pavlus: Hristiyanlığm Mimarı, 21-22. Pavlus’un Korintoslulara 1. Mektubu, 9/16-23
    38-Şinasi Gündüz, Pavlus: Hri.ıtiyanlığm Mimarı, 21-22

    Pavlus’un taktiği, İslam’ın metodundan çok farklıdır. Pavlus, karşısındakinin inancı ne olursa olsun, onun özünün Hıristiyanlıkla aynı olduğu teolojik peşin hükmünden hareketle işe başlıyordu ve her yolu mubah sayıyordu. O zaman Atinalıların inanç sistemlerini bildiği halde onlara, farkında olmasalar da gerçek Tanrıya taptıklarını söylemiştir. Yani kendisinin Atina halkına bilmeseler de as-lında onların hıristiyan olduklarını söylemeye ve bilinmeyen tanrıya isim vermeye geldiğini42 söylemiştir.
    Daha sonra hıristiyan ruhbanca İslâmiyet için de aynı şey düşünülecek, İslâmiyet İsa’nın kısmî bir yansıması kabul edilecek, bu yorum, diyalog için olumlu bir zemin olarak kullanılacaktır. Müslümanların, onları Kitap Ehli ve özünde aynı, tek kelimede birleşirlerse ve dinleri tasaffi ederse (saflaşır ve aslına dönerse) her şey hallolacak diye görmeleri, karşı tarafın bunun tersi olarak aynı bakış açısına sahip olmaları gibidir. İki taraf da, karşıdakinin aslına ve özüne dönmesini isteme gibi niyet, ama kendi açılarından iyi niyet taşıdıkları halde, buna “mevcuda saygı ve hoşgörü” adını vermeleri, diyalogu sadece vasıta kılmanın niteliğini değiştirmez’ görünüyor.
    Şurası önemlidir ki, Müslüman diyalogcuların muhatap aldıkları genellikle halk değil, ruhban olmaktadır. Diyalogu yaparken yukarıda anlatmaya çalıştığımız bir Hıristiyanlık ve buna bağlı bir misyonerlik karşı sında olduğumuz unutulmamalıdır. Artık Kitap Ehli vasfı olan böyle bir dinin mensuplarının ve ruhbanının, İslam karşısındaki diğer şirk mensuplarından ve yetkililerinden bir farkı ve hele ayrıcalığı kalmamıştır, Herhangi bir din mensubuna ne saygı ve hoşgörü göstereceksek, ne bir fazla ne bir eksik Hıristi-yanlarada gösterebiliriz. 42-Khodry’den naklen Mustafa Alıcı, Müslüman-Hıristiyan Diyalogu, 86.
    2-Hıristiyanlık ve Misyonerlik Sürecinde Önemli Dönemler 
    Pavlus ile 20. yy. arasında geçen zaman; Hıristiyanlığın ilahiyat, bilim ile ilişki, reformlar, devrimler, siyasî ve idarî macera, diğer din ve toplumlarla ilişkiler bakımından, iniş çıkışlarla, kanlı mücadelelerle, dine tepkiler ve dinden uzaklaşmalarla doludur.
    Hıristiyanlık dünyasının Müslümanlarla ilişkileri, özel bir öneme ve özel bir birikime maliktir. Tarih boyunca hıristiyanlarca İslam ya toptan reddedilmiş ve ona düşmanlık gösterilmiş, ya Hıristiyanlıkla uyuşan noktaları kabul edilmiş, kabul edilenler de Hıristiyanlığın uzantısı ve yansıması olarak görülmüş, gerisi sahte ve uydurma olarak nitelendirilmiştir. Onlara göre İslam, gerçek Vahye dayanmayan, oradan buradan devşirme bir dindir. Belki Hıristiyanlık’tan bir sapmadır. Şeytan Hıristiyanlığı yıkmak için Hz. Muhammed’e Kur’an denilen kitabı öğretmiş de olabilir. Dolayısıyla Hz. Muhammed bir peygamber değil, aksine Mesih düş-manı bir deccaldir. İslam’ı ve diğer dinleri dışlayıcılık ve aşağıla-yıcılık yanında, Hz. İsa’ya yakınlık ve uzaklıkları oranında, Hıristiyanlığın onları içine aldığı veya kendi kurtuluşlarında bağımsız bıraktığı yolunda’kanaatler de mevcuttur ama, bütün kanaatlerde açık yahut gizli şekilde İsa’ya iman etmek şartı yer alır43.
    İslam’a düşmanlık, düşmanlığın azaldığı nadir dönemlere nazaran daha çok şiddetli dönemler göstererek, bugüne gelmiştir.
    43-Mahmut Aydın, Monologdan Diyaloga, 59-72.
    Haçlı seferleri bu dönemlerin başta gelenlerindendir. Hıristiyanlık’ta reform (Protestanlık) hareketi, düşmanlığı azalfacak yerde arttırmıştır. Luther’e göre Hıristiyanlığın baş düşmanı Müslümanlık ve bilhassa onu temsilde öne geçen Türklerdir. Tek tanrıcı olmakla beraber, İsa Mesih’in ilahlığını reddettiği ve kurtuluşun İsa’da tecelli eden ilahi merhameti ve inayeti öngörmediği için Müslümanlık kötüdür. Kur’an yalanlarla dolu ve şeytan tarafından yazdırılmış bir kitaptır. Luther Kur’an’ı okumadığı halde eski hıristiyanlann kanaatini tekrarlamıştır. Luther’e göre Türkler, Tanrı’nın hıristiyanlara vermiş olduğu bir cezadır. Milletlerin en kötüsüdür. Mesih düşmanı deccalin bedenidirler .
    Hıristiyan dünyası için İslamiyet ve bilhassa Türkler’in İslam dünyası safına geçmesi, en önemli dünya olayı ve dünya değişimidir. İslâmiyet’ten sonra Hıristiyanlık büyük güç kaybetmiş, özel-likle Türkler’in sahneye çıkışıyla büyük darbeler yemiştir. Üstelik Müslüman Türkler’in, hıristiyan memleketlerin ortalarına kadar girişi ve oralarda uzun süre kalışı, hıristiyanları, başta Türkler olmak üzere Müslümanlara karşı korku ve dehşete kaptırmıştır,. Bugün, bu durumu, iki dinin birbirini anlamasına engel olan ve önyargıyı arttıran gelişmeler olarak nitelendiren, müslüman diyalog-cular tarafından yapılmış talihsiz, hatta dehşete düşürücü yorumlar vardır45. Ileriki bölümlerde bunun üzerinde tekrar duracağız. Tarih hükmünü icra etmiş, İslamiyet yayılmaya devam etmiştir. Bu durum onları sürekli çareler aramaya itmiştir. 175 yıl gibi uzun süren haçlı seferlerinde dökülen kanlar, insanlığın hafızasından silinmemiştir. Arkasından, 1789 Fransız ihtilali dahil olmak üzere, reformlar ve dine karşı gelişen fikirler ve faaliyetler, kiliseyi ve misyonerliği yeni arayışlara itmiştir. Avrupa’da giderek dinsizliğin artması da yeni arayışlara ve hıristiyan olmayan ülkelerden taze kan aramaya iten sebeplerdendir.
    İslamiyet’in hızlı yayılma dönemleri, hıristiyanların İslam’a olumsuz baktıkları dönemlerdir. Yayılmanın azaldığı dönemler, aksine müslümanlara daha olumlu baktıkları dönemlerdir. Buradan savaş daha etkili oldu anlamını mı çıkarmalıyız? Savaşları bir tarafa atamayız ama, meseleyi sadece bununla izah etmek yanıltıcı olur. Teknoloji üstünlüğünün el değiştirmesi, bunun moral bozukluğu yaratması, şahsiyeti bozması ve direniş gücünü kırması bakımlarından müslümanlar zarar görmüştür. Müslümanlar için gerek yayılmanın yavaşlaması, gerek müslümanlann bizzat kendilerinin bozulması, en tehlikeli dönemler olan yumuşamanın arttığı dönemlere rastlar. Bunun psikolojik sebebi, müslümanlann gevşemiş, hıristiyanların da kendilerine destek bulmuş olmalarıdır. Teknik ve medeniyet onların lehine dönmüştür. Hıristiyanlık her ne kadar kendi içinde çıkmazlara girmişse de, taze kan aramada, misyonerlik gibi kendine daha rahat bir yol bulmuştur. Diyalog da bu yolun en uygun şeklini teşkil etti.
    Yumuşama dönemlerinde hıristiyanların önemli mimarları zuhur etti. Bunların en önemlilerinden biri Louis Massignon’dur. Ateizme dönen, sonra tekrar hıristiyan olan Massignon, misyonerlere tavsiyeleriyle meşhurdur. Şöyle diyor: “…Müslümanların millî ve manevî değerlerini Batı medeniyeti potasında eriterek kendi mize benzettik… derin bir boşluğa düşürdük. Bundan sonra siz misyonerlerin işi daha kolaylaştı. Maaş bağlayarak, vize va’di, yurt dışında iş imkânı ile, hatta cinselliği kullanarak, müslümanları hıristiyan yapınız…”46
    Massignon, Kari Rahner ve benzerlerinin telkin ve tavsiyeleriyle Vatikan, metot değişikliğine ihtiyaç duymuş “resmi diyalog” sürecini başlatmıştır.

    45-Bkz., Aksiyon Dergisi, Hz. İsa Özel Sayısı, 44-45.
    46-/SAV, “Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetleri, İlmi Toplantı”, 17-18 Nisan, 2004, 379 (Prof. Dr. Zeki Arslantürk’ün Müzakere Metninden); M. Necati Özfatura, “Misyonerlerin İttifakı”, ■Türkiye Gazetesi, 26 Aralık 2003.
    Artık kurtuluş herkes için söz konusudur, ancak, bunlar içten içe Hıristiyanlığa aktarılarak mümkündür. Yeni diyalog döneminde İslamiyet hâlâ “diğer dinler” çerçevesi içindedir ve fakat Hıristiyanlık unsurlarından (Meryem, İsa, Kutsal Ruh, Kitap Ehli gibi) fazlaca bahsettiği için özel bir yere sahiptir. “İçinde hıristiyan hakikati yansıtmıştır ve bu bakımdan geçerliliği, Hıristiyanlığa bağlı dinî bir geçerliliktir.”47
    1960’lı yıllardan sonra gelişen ve kendine tarihi tabanlar da bulmaya çalışan diyalog faaliyeti, böylece misyonerlik için yeni bir metot ve yeni bir üslup olacaktır.
    Artık sahne arkası aynı ama sahnede diyalog vardır. Fakat bu diyalog daha çok ihtiyacı olduğu halde kendi toplumuna yönelici olmamış, kendi dışını hedef almıştır. Diyalogun müslümanlara dönük ilk maksadı, hıristiyanların müslümanlaşmasını önlemektir. Onları hıristiyanlaştırmak ise bir kazanç ve esas maksat olmakladır.
    Şurası tarihi bir gerçektir ki, İslam dünyasının yüksek medeniyet dönemleri, İslam dinamizminin arttığı dönemlerdir. Batı medeniyeti ise, kültürleşmiş Hıristiyanlığı hariç tutarsak, Hıristiyanlığa karşı tepkilerin arttığı dönemde oluşmuştur. Bunun farkında olan Hıristiyan ruhban, kendi yerini koruma telaşına düşmüştür. Hoşgörü, diyalog ve bu gibi yeni metot ve tavırlarla kendilerine taze kan aramaktadırlar.
    1960’lı yılların dinlerarası diyalog dönemine böyle girilmiştir. Mevcut diyalogu iyi anlamak için, bu tarihten sonrasını mercek altına almak gerekiyor.
    1962’den önce dinlerle ilgili olarak diyalog kelimesi yoktur. Diyalog kavramının, öncesine baktığımız zaman, kilisenin bütün faaliyetleri, sekreteryalar, toplantılar, kuruluşlar, konsiller, yayınlar, raporlar şeklindedir ve hepsi yeni bir metodun arayışına giden bir alt yapıyı oluşturur ve bir süreci ifade eder. 1962’den 1965’e kadar üç yıllık bir çalışma sonucu, Katolik kilisesi yeni bir safhaya girmiştir. 1965’te n. Vatikan Konsili ile diyalog kelimesi kullanılmaya başlamıştır. Vatikan’da diyalog merakının ciddiye dönüşü, 1960’lı yıllara rastlar. Diyalog sempatik bir metottur ve misyonerliği diyalogla örtülemek, misyonerlere karşı duyulan antipatiyi ve takınılmış olan olumsuz tavrı gidermek, bu yeni metotla mümkün görülm Bundan böyle kilise, öteki dinlerin inanç ve öğretilerindeki hakikat ve kutsal olan şeyleri kabul edecek, ama bunların hakikat ve iyi olma standardını yine kilise belirleyecektir49. Bütün faaliyetlerde zımnî veya aşikâr Hıristiyan şemsiyesi mevcuttur. Yapılan bütün toplantılar Hıristiyanlar tarafından düzenlenmiştir. “Toplantılara katılanlarda müslümanlann sayıca azınlığı teşkil ettiği, eleman seçimi ve konu tespitinin Hıristiyan yetkililerin hâkimiyetinde olduğu, müslümanlara baskın çıkmaya ve kontrolü ellerinde tutmaya çalıştıkları dikkati çekmektedir50. Son zamanlarda, müslüman diyalogcular teşebbüsü ele almaya, toplantıları ve sempozyumları kendileri düzenlemeye çalışmakladırlar ama rotada değişen bir şey yoktur. Diyalog meselesi hıristiyanların malıdır ve bizim buna, aynı kavram, aynı manâ, aynı gayeyle sahip çıkmaya kalkmamız, sırıtan bir şey olmuştur.
    49-50-)Günay TUmer-Abclui’rahman Küçük, Dinler Tarihi, 428-429. Nostra Aetate’den naklen: Mustafa Alıcı, Müslüman-Hıristiyan Diyalogu, 144-145.. Günay Tümeı-Abdunahman Küçük, Dinler Tarihi, 436.

    Diyalog bugün Katolik kilisesinin resmi politikası haline gelmiştir. Protestanlar da, başta karşı çıkmalarına rağmen, meseleyi benimseyip, bunu hem dinî hem siyasî bir küreselcilik programı haline getirmişlerdir.
    II. Vatikan Konsili 1965’te, Nostra Aetate adlı belgenin önemli bir kısmını müslümanlara ayırmıştır. Papalık ve konsil, müslümanları kendilerine göre tanımlamakta, bazı yanlış ifadelerle müslümanları değerlendirmektedir, inançlarını tamamen İbrahim’e dayandırmak, Hz. Meryem’e yakarmak gibi.
    Daima hıristiyan-müslüman diyalogu şeklinde öne çıkan, diğerleriyle diyalogun sadece satır aralarında kaldığı bir duruma girmiş olan dinlerarası diyalogun, “Katolik vesikalarında anlamının misyoner karakterde olduğunu, işin özünde misyoner kimliğini korumak isteğini”51 görüyoruz. Ötekini anlamak ve dinlemek, diyalogun gerçek hedefi olan “kurtuluş”a hizmet etmek için gereklidir.
    John Paul, dikkat çekmesin diye veya meseleyi felsefî çerçevesiyle sunmak için, dini yalnız başına bırakmayıp, onu başka hayatî alanlarla sarıp sarmalamış, diyalogu buna göre ele almış, sırf din ile sınırlı bırakmamıştır. Papa II. John Paul’e göre diyalog dört türlüdür.
    1- Hayat Diyalogu: Açıklık, iyi komşuluk ruhu içinde neşe ve üzüntülerini paylaştıkları, endişelerini çözdükleri bir diyalog türüdür.
    2- Hareket Diyalogu: Sosyal adalet, çevre, eğitim diyalogu.
    3- Teolojik (ilahiyata ait) Diyalog: Gerçeği arama.
    4- Dinî Tecrübe Diyalogu: Dinlerin manevî yönlerinin ortaya çıkarılması ve ruhban ve mistiklerin bir araya gelmesi.
    Hangi çerçeveye oturtulursa oturtulsun, diyalogun mahiyeti ve gayesi, 1965’teki II, Vatikan Konsili’nin Nostra Aetate’sinde belli olmuştur. Bildiriye titizlikle bakmamız, önemli noktalara dikkat etmemiz gerekir. Bildiride”‘ bütün inanç sistemlerinin Hıristiyan ilahiyatında son bulması istenen dallar olarak görüldüğüne şahit oluruz. “Tarih boyunca, hatta günümüze kadar, farklı insanlar arasında, tabiatın akışının ve insan hayatının ötesine uzanan gizli bir gücün belirli bir farkında olunuşu mevcuttur. Zaman zaman insanlık tarihinde yüce bir varlığın veya ondan daha da öte bir “Baba”nın varlığının kabul edilmesi vuku bulmuştur.”
    Bunlar Noslra Adale’nin ifadeleridir. Bildiride Hinduizm, Budizm, İslam üzerinde kısa kısa durulmuş, Yahudiliğe biraz daha fazla yer ayrılmış, bunların dışındakiler için de “diğer dinler” demekle yeti-nilmiştir. İma edilen manâ, hepsinin gidişi, yardım edilirse gizlice Hıristiyanlığa doğrudur. “Kilise, farklılık arz etmelerine rağmen bütün dinlere, hayat ve davranış tarzlarına saygı gösterir. Bunu yaparken de kilise, İsa’nın tek yol, tek hakikat ve tek gerçek hayat” olduğunu ilan eder ve bunu başarılı bir şekilde ilan etmesi onun görevidir. Tanrı’nın, Kendisinde her şeyi Kendisiyle uzlaştır-dığı İsa’da, insanlar, dinî hayatlarının tanrılığını ve mükemmelliğini bulurlar. …Kilise, evlatlarını ihtiyat ve yardım severlik duygusu içinde diğer dinlerin taraftarlarıyla tartışma ve işbirliğine girmeye teşvik eder…”
    51-Mustafa Alıcı, Müsiüman-Hıristiyan Diyalogu, 454.
    Nostra Aetate’nin tercümesi, Mahmut Aydın’ın Monologdan Diyaloga adlı kitabının sonundaki eklerden alınmıştır.

    “Sırrın derinliğinden gelen bir sesle bu Konsil, Yeni Ahit halkını, İbrahim’in nesliyle irtibatlandıran manevî bağı hatırlamaktadır.” Bildiri daha sonra Yahudilere epey yer ayırmış, yahudilerin ve hıristiyanlann ortak manevî mirasını, Meryem ve oğlu İsa’nın onlardan olduğunu, Eski Ahit Yeni Ahit devamlılığını, şeriatın onlardan alındığını, yahudi-hıristiyan düşmanlığının yersizliğini, İsa’ya yapılanlardan, ne o günkü yahudilerin tamamının, ne bugünkülerin sorumlu olmadığını hatırlatır. Bildirinin son taraflarında şunlar yer alır: “Mesih’in haçını, Tann’nın evrensel sevgisinin alameti ve tüm ilahî merhametin kaynağı olarak ilan etmek kilisenin görevidir.” Birlik ve beraberliğe, işbirliğine, diyaloga çağıran Konsil bildirisi, İsa ve Baba Tanrı birliğinden, haç’ın Tann’nın evrensel sevgisinin alameti olduğundan, İsa’yı tanrı ola rak onaylamanın hedef olduğundan, Tanrı halkının (birinci planda İbrahim ailesinin devamı, sonra bütün insanlık) İsa’nın halkı anlamında olduğundan asla ve zerre kadar vazgeçmemeyi vurgulamış ve taviz verilmeyeceğini göstermiştir. Bu çizgi üzerinde bir diyalog istemektedir. Nostra Aetate’den sonraki bütün bildirilerde, çağrı, sempozyum ve diğer faaliyetlerde, değişen bir şey olmamıştır. Gizli-açık, aynı şeyler ima edilmiş veya sadece metot üzerinde yoğunlaşılmıştır. İnsanî, manevî, kültürel değerler daha esnek tutulmuş, bunlar sloganlaştırılmıştır.
    Papa II. John Paul’e göre dinlerarası diyalog, kilisenin hıriştiyanlaştırıcı görevinin bir parçasıdır. Diyalog böyle bir gö-revle çelişmez. Çünkü kurtuluş Mesih’ten gelir ve bu diyalog, hıristiyanlaştırma işinden ayrı düşünülemez. Diyalog ve hıristiyanlaştırma kavramları arasında bir karmaşıklık yoktur ama birbirlerinin aynı da değildir. Diyalog kilisenin çıkarlarına hizmet için yapılan bir taktik de değildir. Tüm insanlara aydınlıkta ışık olan Kelam’ın tohumlarını yeniden ortaya çıkarma işidir”. Papa’ya göre, “öteki” insanlardaki sırh Tanrı lütfunun varlığını öğrenmek için kiliseye düşen görev, ötekileri dinlemekten, onlara soru sormaktan ve onlardaki Kutsal Ruh’un sırlı faaliyetlerine güvenmekten bıkmamaktır. Bu, sadece hıristiyan hakikatinin teolojik prensipleridir ve diğerlerinin dinlerine, felsefelerine, kültürlerine inecek bir hıristiyan diyalog anlayışı için de esastır54.
    Redemtoıis Missio (Kurtarıcı Misyon)’darı naklen: Mustafa Alıcı,
    Müslüman-Hıristiyan Diyalogu, 161-162.
    NMİ (Novo Millenio Ineunte: Yeni Bin Yıl) Machado “Editörial”
    47’den naklen: Mustafa Alıcı, Müslüman-Hıristiyan Diyalogu,

    Görüldüğü gibi hıristiyan yetkili, Pavlus ile başlayan “herkesle her şey olmak” gibi prensibi de geride bırakarak, diyaloga taktik sınırlarında bile bakmamakta, diyalogdan maksadın ne oldu-ğunu izah etmektedir. Karşılıklı anlama, dinleme ve bilgilenmeyi bîr taktık olarak görmemekte, sadece hedef için vasıta ve metot olarak telakki etmektedirler. Çünkü onlara göre sağlıklı misyon ancak diyalogla gerçekleşecektir’1”’,
    Hıristiyan olmayan dinler Sekreieryası, Papa II. John Paul’un da onayıyla, 1984’te 20. kuruluş yıldönümünde yayınladığı “Katolik Kilisesinin Öteki Dinlerin Takipçilerine Tavrı: Diyalog ve Misyon üzerine Görüşler ve Yönelişler” adlı belgede, açıkça diyalogu kilisenin hıristiyanlaştırma misyonu içine yerleştirmiştir. Diyalog, misyonun bir parçasıdır. Diyalog dinler arasında bir konuşmadan ibaret değildir. Diyalog ve hıristiyanlaştırma şeklinde bir ayırım kesinlikle kabul edilemez’ . Bu belgeye göre “diyalog, kilisenin görevi içinde kendi büyük dinamizmine kavuşacak yeri bulacak” bir yoldur. Bu diyalogun içinde, her şeye nüfuz edebilen birlikte yaşama diyalogu, ilim adamlarının görüşlerini anlattıkları entelektüel diyalog, nihayet ruhanî alana hitap eden bir diyalog türü vardır. Bütün bu diyalog ortamları, hıristiyan taraf için, kültürlerin İncil’e doğru değişimi üzerinde çalışma yapmaya yarayacak yollar demektir. İncil’in değerlerini daha gerçekçi bir tarzda ötekilerle paylaşmanın fırsatları hükmündedir. Diyalog, daveti kabul edip kurtulmayı ifade eden güvenilir bir araçtır57.
    Vatikan’ın iki kuruluşu olan, Papalık Dinlerarası Diyalog Konsili ile Halkları Hıristiyanlaştırma Konfederasyonu, 22 Ocak 1991’de “Diyalog ve Davet” adlı ortak bir açıklama yayınladı ve bu açıklama piskopos konferanslarına gönderildi. Belli tereddütlere cevap niteliğinde de olan açıklamada, kilise dışındaki insanlara verilmiş olan olumlu değer ve mensup oldukları dinî geleneklerin kapsandığı vurgulanmaktadır. Ama açıklama yine tüm insanlara yönelik dine davet işlemlerini kapsamaktadır. Tanrı hakkındaki fikirlerin gelişimi arzulanmakta, dine davet .görevinin ihmali müm -kün olmayan kutsal ve temel bir görev olduğunun ve bu görevin vazgeçilmezliğinin altı çizilmektedir. Açıklamaya göre diyalog ve davet kavramları birbirinin yerini tutmaz ama karşılıklı ilişki içindedir ve kilisenin aynı istikametini yansıtır. Farklı şartlar içinde vurgu sıralarının yerleri değişebilir. Diyalogsuz misyon, monolog şeklinde bir anlatım olur ve zarar verebilir. Esas olan, tüm insanlara Mesih’in onlar için kendini feda ettiğini öğretmektir. Diyalogdan amaç da Kelâmın öteki dinlerde gizli kalmış tohumlarını keşfetmektir. Diyalogun dayanağı Kutsal Ruh’un meyveleri olan ümit ve sevgidir. Bunlar yoluyla kişiyi, Mesih’in öteki dinlerdeki sırlı varlığını keşfetmeye ve öğrenmeye götürmek gerekir58. “Ümit ve Sevgi”, müslüman diyalogcuların da sarıldığı kavramlar olacak, iki taraf bu kavramlar yoluyla da diyalogda buluşacaktır.
    .Öteki dinlerin başında ve hedefte görünen İslam’dır. Papa ve diğer ruhban, Hıristiyanlığın yayılışına en büyük engelin İslâmiyet’in ortaya çıkışı olduğunu bilmektedirler, islamiyet’e özel düşmanlık duyduklarını, zaman zaman söylemekle beraber, artık di-yalog için bunu beklemeye almış gibidirler. Diyalog için tam tersine şeyler söylemek gerekir. Vatikan’ın 1962-1965 yıllarındaki yeni yorumunda, İslamiyet de “Hıristiyanlık kadar olmasa bile, bir değer taşıyabilir” kanaati oluşmuş, bu bizlerin çok hoşuna gitmiş ve bu kadan adeta bize yetmiştir. Daha fazlasını söyledikleri de olmuştur. İslam ve Hıristiyanlığın tamamlayıcı bir bütünlüğü oluşturduğunu, “Rahman ve Rahim olan Allah” ile “Merhametli Semavi Babamız”ın aynı anlamı ifade ettiğini söylemişlerdir59. “Kiliseler Ehad, Hayy, Kayyûm, Rahman, Rahîm, Kadir, göklerin ve yerin yaratıcısı olan ve insanlara hitap eden Tamı’ya tapan müslümanlara da önem verir ve onlara saygı duymaktadır…” “Kurtuluş çizgisi, merhametli, insanları son günde yargılayacak Tanrı’ya tapan müslümanları da kuşatır denmiştir.” Fakat kiliseye göre bunların hepsi, bu dünyaya gelen her insanı aydınlatan Hakikatin ışığını yansıtır ve Hakikat ise Hz. İsa’nın şahsıdır61.
    Katolik rahip Guiluio Basetti-Sani’ye göre İsa Mesih, ki I i se dışında da faaliyet göstermektedir. Bu cümleden olarak Hz. Muhammed(s.a.v.) de Tann’nın vahyi aracılığıyla Tanrıya doğru yürümede cahil ve zayıf olan insanlık için manevî rehber olmuş, insanların hayatlarına yeni anlamlar vermiştir. İslam, Mesih’ten sonra gelerek İbrahim, Musa ve İsa’nın Tanrısı’nın mutlak hâkimiyetini vurgulamış, Arap âlemini kurtuluş tarihine getirmiş, kutsal haç’ın mü’jde-siyle yeniden bütünleşmiştir. Kur’an, Kitab-ı Mukaddesin bir başka sırrıdır. Putperest Araplar’a ilk defa İsa’yı ve Meryem’i anlatmıştır. Kur’an İsa ve Meryem’e, Kitab-ı Mukaddes’in öbür şahsiyetlerinden daha fazla yer vermekte ve onlara üstün tuttuğunu açıkça göstermektedir. Bu yönüyle hem Kur’an, hem Hz. Muhammed, Mesih’e hazırlansınlar diye Tann’nın putperest Araplar’a göndermiş olduğu pedagoglardır. Artık Mesih’i tam olarak anlamak ve ona iman etmek yolunda kilise onlara yardımcı olmalıdır. Kur’an, İncil için bir hazırlık devresidir62.. Bu yaklaşım, hoşgörülü davranan bir ilahiyatçıya mahsusmuş gibi görünüyorsa da. özellikle yeni taktikle ve yeni mantıkla genel kanaat, İsa’ya doğru yönlendirmek, Hıristiyanlığın motiflerine yaklaştırmak arzusudur. İsa tüm insanların ışığı (Lumen Gentium) dır. Fakat tüm insanların bir kısmı hıristiyanlar gibi henüz “Tann’nın halkı” değildir. Henüz İncil’e ulaşamamış kimselerdir. Evrensel kardeşliğe dahil olmaya, Tanrı halkı olmaya, İncil’e ulaşmaya çağrılmalı, bunlar kendilerini çeşitli yollardan hazırlamalıdırlar. Öteki insanlardaki iyi olan değerler, kilise tarafından İncil için bir hazırlık olarak algılanmalıdır. Bu değerler ve iyi olanlar, İncil’in tüm insanları aydınlatmak üzere bahşettiği ışık huzmesi sayılmalıdır63. İşte diyalog insanlarda mevcut iyiyi ışığa yöneltmek, kötü olanları tamir etmek için yeni bir metottur.

    58- Dialogue and Mission (Belgesi) 29, 30, 3i, 32, 33, 34, 35; F. Gioia (1997), 575-577; J. Dupuis (1993) 221; Mariasusai Dhavamony (1994) 66’dan naklen: Mustafa Alıcı, Müsliiman-Hıristiyan Diyalogu, 173-174.
    61-62-Konsil kararları için bkz., Ömer Faruk Harman, Hıristiyanların İslam’a Bakışı; Mustafa Alıcı, Miisliiman-Hıristiyan Diyalogu. tsa dedi: Yol ve Hakikat ve Hayat Benim, Yuhanna 14/6. Basetti-Sani, Guilio, The Koran in tlıe Light of Christ-Islam in the Plan of History of Salvation, Chicago 1977, 5-6, 205-210; L’İslam Nel Piano Della Salvezza, Fresole 1992, 14, 206’den naklen: Mustafa Alıcı, Miislüman-Hıristiyan Diyalogu, 292-293.
    63-J. Dupuis’ten naklen bkz., Mustafa Alıcı, Müslüman-Hıristiyan Diyalogu, 147.
    Katolik ilahiyatı diyaloga böyle hazırlanmıştır. Güya “kilisenin dışında kurtuluş yoktur” şeklindeki dışlayıcı prensibi terk etmiştir. Vatikan’ın Roma dışında 60 kadar diyalog komisyonu, çok
    sayıda enstitüsü, araştırma merkezi vardır ve buralardan gelen raporlar Roma’daki Konsil tarafından değerlendirilmektedir. Konsilin bu işler için ayrıca vakfı vardır ve Müslümanlara burs
    vermektedir . -^
    Gerçek görevi misyonerlik olan diyalogculara yapılan tavsiyeler şunlardır:
    1-Sevgi ve İsa Mesih’in karakteri üzerinde yoğunlaşmalıdır.
    2-Hz. Muhammed’den yalancı peygamber olarak bahsedilmemelidir.
    3- İsa’dan Allah’ın oğlu diye bahsedilmemelidir. Çünkü müslüman nazarında bu bir küfürdür. Onlara yaklaşmak, istenildiği şekilde propaganda yapabilmek için buna dikkat edilmelidir.
    4- Müslüman, bizim kendisini sevdiğimize kani olmalıdır. Böylece onların kalbine girilebilir.
    5- İslam dini hakkında konuşmak yerine müslümanlarla konuşmaya ağırlık verilmelidir .
    Kilisenin kendi içine kapalı kalmaktan kurtulmak istediği, onlara değer vererek diğer dünyaya açılmak istediği bu yöneliş 2-3 asır öncesinden başlamıştır. Kilisenin, özellikle son zamanlarda kendini gözden geçirmesinin ve bazı kararlar almasının sebebi, diğer insanlara daha mantıklı ve daha cazibeli şekilde ulaşma yollarını açmaktır. Diyalog bu yolun girişi mahiyetinde kullanılmaktadır. II. Vatikan Konsili’nin manâ ve hedefi doğru anlaşılırsa, dünyaya yine Hıristiyanlık için açılma, yalnızca eski ve yanlış metotlardan vazgeçip “diğerlerini” şefkat ve himayelerine alma, Müslümanları da artık “adam yerine koyma” olduğu görülür.
    Konsil kararlarındaki ifadeler bundan başka bir şey değildir. “Biz zat kilise insanlar üzerinde Tann haklarının en kararlı müdafii olarak yer alacaktır.” “Kilise evlatlarını, hıristiyanca inanıp yaşamakla
    birlikte, ihtiyat ve şefkatle, diyalog ve işbirliği ile, diğer dinleri izleyenleri tanımaya, himaye etmeye, o insanlarda bulunan, ruhi, ahlakî, sosyal ve kültürel değerlen geliştirmeye, teşvik eder.”
    Kültürel ve sosyal değerlerin geliştirilmesi, Hıristiyanlık istikametinde olacaktır. Onları tanımak, diyalogda bulunmak, işbirliği yapmak, onları Hıristiyan yapmak içindir. Onlar hıristiyan şefkat,
    merhamet ve sevgisinin kanatlan altında olan “kilise evlatlarıdırlar. Konsile göre diğer dinler de; hayatın manâsı ve gayesi, günah ve sevap, gerçek mutluluk, âlemin menşei, sırlar, ölümden sonraki hüküm üzerinde durmuşlar, kendilerine göre bu yöndeki sorulara cevap vermeye çalışmışlardır. Kilise bu dinlerde mevcut değerleri bir tarafa atmaz66
    64-Francis Arinze, Interreligious Diatogue…’dan naklen Mustafa Alıcı, Müslüman-Hıristiyan Diyalogu, 124.
    65-Günay Tümer-Abdurrahman Küçük, Dinler Tarihi, 441-442.
    66-Konsil kararları için bkz. Ömer Faruk Harman, Hıristiyanların islam ‘a Bakısı; Mustafa Alıcı, Miislüman-Hıristiyan Diyalogu

    Bizim, hıristiyanlar için düşündüğümüz “tasaffi”yi, onlar bizim için düşünmüşlerdir.
    Gerçek şu ki, Hz. İbrahim’den bahseden fakat diğer oğlu Hz. İsmail koluna hiç dokunmayan Konsil metni, Hz. Muhammed’i ve Kur’an’ı hiç dile getirmemiş, itina ile bundan kaçınmıştır. Metnin
    dışında bunlardan ender olarak bahseden bazı ilahiyatçıları olmuştur. Konsil kararları bugün adeta moda haline gelen “İbrahimî din” kavramını gündeme getirmiştir.
    Protestanlara gelince, Katoliklerden bir müddet sonra, dinlerarası diyalogu benimsemişlerdir. Evangelistler de, önce karşı çıkmalarına rağmen 1974’te diyalogu kabul ettiler.
    Protestanlığın “Dünya Kiliseler Konseyi (WCC)”, son otuz yıl içinde “Papalık Dinlerarası Diyalog Konsili” ile yakın işbirliğine girmiştir.
    Metot aynıdır. Protestanlara göre “diyalog, kiliseye İsa tarafından yüklenen görevden vazgeçmek anlamına gelmez. Diyalog ile davet aynı değildir ama, birbirini tamamlayan iki önemli görev unsurudur67.
    Protestanların diyalog çerçevesi içinde kültür, din kadar ağırlık kazanmış durumdadır. Siyaset, iktisat, millî meseleler, dinden öce geliyor dense yanlış olmaz. Birlikte yaşama projesi, Protestanların Dünya Kiliseler Konseyi için daha önemlidir. Bu, misyondan farklı görünüyorsa da, içinde misyonu barındırmaktadır. Protestanlar, küresel anlayışa ve çoğulculuğa vurgu yapmaktadırlar. Bugün Türkiye’de kilise evler, kilise apartman daireleri, kilise odalar, Protestan projesinin bir parçası görünümündedir. Hıristi-yanlaşan Türkler, zaten beraber bulundukları, belki akraba oldukları kimselerle, aynı sokakta, aynı apartmanda onlar Müslüman, kendileri Hıristiyan olarak beraber yaşamaya devam edeceklerdir. Çoğulcu demokrasi anlayışına da uygun olan bu durum, Protestan projesidir.
    Katolik ve Protestanların faaliyetlerini görerek Ortodoks Hıristiyanlar da diyaloga heveslenmişler ve 1984’ten itibaren yoğun çalışmalara başlamış ve toplantılar düzenlemişlerdir.
    Konsil kararları ve yapılan birçok diyalog faaliyeti, gizli-acık hep misyoner çizgisinde olmuştur. Çok sayıda doküman, belge, örnek, diyalogun diyalogdan ibaret olmadığını açıkça göstermektedir. Kilise bir yandan diyalogdan bahsetmiş, diğer yandan misyonerleri göndermeye ve onları hıristiyan devletlerin ve çeşitli kuruluşların da aracılığıyla desteklemeye devam etmiştir. Diyalog ve misyonerlik ayrı ayrı kaynaklardan gelmemektedir. Aynı kaynak-tan gelmektedir.
    Bizimkilere gelince, “diyalog hıristiyanların babasının malı değildir, bizde zaten mevcuttur, daha doğru olanı, daha güzeli, daha gerçekçisi ve daha samimisi bizdedir, biz onu alır, kilisenin tekelinden kurtarır, bu işi onlarla beraberce yürütürüz” diye düşünmektedirler.
    67-Mustafa Alıcı, Müslüman-Hıristiyan Diyalogu, 455

    1. Tarihî Altyapının Müslüman Cephesi 
      1-Diyalogun Kur’an’a, Sünnete ve Tarihî Tecrübeye Dayandığı İddiaları 
      a-Kur’ân-ı Kerim 
      Kur’an ayetlerinin diyaloga müsait olduğu, hatta diyalogu istediği, bugün özellikle Türkiye’de diyalog taraftarlarınca savunulmaktadır. Geçmişte de çok az olmakla beraber bu tür yaklaşımlar olmuştur. Bu iş alışkanlık halinde olduğu için yadırgamıyoruz. Geçmişte olduğu gibi herkes kendine Kur’an’dan referans arayıp duruyor. Fakat diyalog konusunda Kur’an’dan verilen misaller, göreceğimiz gibi yerinde değildir ve tek taraflı bakışlara hastır. Kur’an’a bir bütün olarak bakmalıdır.

    Bir dinde tebliğ, davet, imana dayalı bir yayılma mecburiyeti varsa, o din mensupları, diğerleriyle zaten ilişki kurmak ve bunun en iyi metodunu arayıp bulmak ve uygulamak durumundadırlar. Bu, tabii olan bir dinî, sosyal ve psikolojik tavırdır. Ancak, bu metodun, buraya kadar anlatmaya çalıştığımız ve Hıristiyan misyonerliğinin sahiplenebileceği diyalog metodundan farkını da aramak ve anlamak mecburiyetindeyiz.
    Bir din “dinde zorlama yoktur”**dedikten sonra diyalog türü ilişkiler kendiliğinden gündeme gelir. Ama bu din, neden zorlamaya gerek olmadığını, zikredilen ayetin hemen devamında söyler: “Doğru yol eğri yoldan ayrılmıştır” İki tane ayrı ayrı, farklı farklı “doğru yol” olmaz. Diyalog dediğimiz işte bu farklılığı ve farklılık içindeki doğru olanı aydınlatmak için olabilir. “Aynı yere farklı yollardan gidilebilir” konusu istismar edilip durmuştur. Aynı yere farklı yollardan gidilebileceği doğrudur ama farklı yollar gerçekten aynı yere yönelmiş, gerçek dinin içindeki meşrep ve üslup farklarından ibaret olmalıdır. Kastedilen yer aynı olmalıdır. Farklı yolun birinde hürriyet ve gönül huzuru içinde yolculuk yapılır, diğerinde zorlama ve baskı bulunabilir. Birinde hedefe tertemiz varılır, diğerlerinde çamura, kara katranlara bulaşmış olarak varmak söz konusu olabilir, ama varılabileceği de şüphelidir.
    **Bakara [2] 256.

    Kitap Ehli tabiri, vahye dayalı kitaba sahip olan, bir peygambere inanan yahudileri ve hıristiyanları kasteder. Fakat bu tabir “vahye dayalı kitaba sahip olan ve peygambere inanan” anlamının kapsamını bütünüyle ifade etmez. Öyle olsaydı, mevcut halleriyle, Müslümanlıktan farkları kalmazdı. İlahi ama bizzat Allah tarafından sorgulanmış, tenkit edilir hale gelmiş, bozulmuş, hükmü kaldırılmış bir dine inananlar anlamına gelmektedir. Bu durum, diyalogda çok önemli bir husustur. Kitap Ehline, özellikle hıristiyanlara karşı hoşgörülü bir metot kullanılmasını Kur’an-ı Kerim’de buluruz, ancak bunu çok özel ve imtiyazlı bir tavır olarak almamalı, bu tavrın İslam’ın genel bir metodu olduğu unutulmamalıdır. “Rabbi-nin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et, onlarla en güzel şekilde tartış (mücadele et)”60 emri geneldir. Hıristiyanlara, temel ilkelerin ve esas hedefin göz önüne alınmayacak derecede bir imtiyaz, özel bir tavır söz konusu olsaydı, aynı hıristiyanlar için “Bakmaz mısın şu kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş olanlara? Kendileri sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı istiyorlar”10 denmezdi. “Ev iman edenler! Yahudiler ile Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar ancak birbirinin.dostudurlar, içinizden her kim onları dost edinirse, muhakkak onlardan sayılır. Allah ise düşmana dostluk etmekle nefislerine zulmedenleri doğru yola iletme’z”71 denmezdi. Yanlış bir diyalog anlayışına. Jcapılmamak için. Kur’an’da yine şöyle denmiştir: “İman edenlerin Allah’ı anma ve O’ndan inen Kur’an sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onların birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir.12 Hıristiyanların durumuna dikkat çeken bu âyet, nimetlere kavuşup gevşeyen bir kısım sahabeyi uyarmak, bugün ve her zaman bu durumda olabilecek Müslümanlar için nazil olmuştur.

    69-Nahl [16]
    70-125. Nisa [4] 44.
    71-Maide[5]51.
    72-Hadîd[57]I6.

    Allah kelimesi, İslam’daki şümulü kapsamıyorsa ve kavramın alt tarafı boşsa veya başka şeylerle (oğul, putlar) dolu ise, Hıristiyanlarla müşrikler arasında bir fark kalmaz, “…bizim ilahımız da sizin ilahınız da birdir…”14 ile “muhakkak ki müşriklere, gökleri ve yeri kim yarattı diye sorarsan, elbette Allah derler. O halde nasıl saptırıyorsunuz?”15 arasında, Kur’an’ın metodu ve tevhid gerçeği bakımından bir fark yoktur. Müşriklere de hıristiyanlara da, aynı Allah’ın kullarıyız denmektedir. Hıristiyanların ve yahudilerin diğerlerinden farkı, kitaba ve peygambere sahip olmalarıdır. Fakat Kitap Ehlinin biri peygamberi ilahlığa yükseltmiş, diğeri peygamberler hakkında ağza alınmayacak şeyler söylemiştir. Kitap ve peygambere sahip olmaları, onlar için hoşgörülü bir muameleye sebep olabileceği kadar, tersine, verilen nimete ve lütfa ihanet etme babında bir avantajsızlık da olabilir ve aleyhlerinde bir zihniyete yol açabilir. “Kendilerine kitap verilenlerden oldukları halde, ne Allah’a, ne ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resulünün haram ettiğini haram tanımayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerle, devlet otoritesine boyun eğdirilmiş olarak cizye verecekleri hale gelinceye kadar savaşın.”16 “…Kitap verilenlerden bir kısmı, Allah’ın o kitabını omuzlarının arkasına attılar (ıımursamadılar), sanki bilmiyorlarmış gibi.”77 “Kitap Ehlinden olan kâfirler ve müşrikler size Rabbinizden bir hayır indirilmesini asla istemezler..”78
    Kur’an’dan gafil olan veya Kur’an’ın olması gerekene ait hükümlerini teorik temeller zanneden diyalogcu, hâlâ, “Müslümanlar teorik temelden uzaklaşarak karşı tarafı Ehl-i Kitap olmalarına rağmen kâfir diye adlandırmıştır. Bu yanlışlığı müdafaa edecek değilim diyebilmekte, Kur’an’a yanlışlık yüklediğinin farkında olmamaktadır. Bazı ayetlerde Kitap Ehli “zalimler” olarak nitelendirilir. “Hem t zalimler Allah oğul edindi dediler.”*0 “Uzeyr Allah’ın oğludur”, “Mesih Allah’ın oğludur” sözlerini Kur’an küfredenlerin sözleri olarak bildirir81. “Muhakkak ki Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir, diyenler, küfre sapmışlardır.. “sı “Muhakkak ki Allah üç Tanrı’dan biri diyenler küfre girmişlerdir…”83 “Ey iman edenler! Ne sizden önce kitap verilenlerden dininizi eğlence ve oyuncak yerine tutanları, ne de diğer kâfirleri dost edinmeyin. Eğer gerçekten inanıyorsanız, Allah’tan korkun.” Kitap Ehli, dini eğlence ve oyuncak yerine tuttukları, yani inanmadıkları için, “(diğer) kâfirlerle” bir tutulmuştur.
    76 Tevbe [9] 29.
    77 Bakara [2] 103.
    78 Bakara [2] 105.
    Ahmet Kurucan, Zaman Gazetesi, 15 Mayıs 2004
    80 Bakara [2] 116.
    81 Tevbe [9] 30.
    82 .Maide [5] 72.
    83 Maide [5] 73.
    84 Maide [5] 57.
    Görüldüğü gibi, bazı şartlar yerine gelmezse, müşriklerle Kitap Ehli arasında fark kalmamaktadır. Şeklen ve sadece Kitap Ehli olmaları, bir şeyi değiştirmemiş, bir imtiyaz teşkil etmemiştir. Hıristiyanları dışlayıcı olmayıp, kucaklayıcı görünmesi, onları daha yakın bulması, temel şartlara uymalarına bağlı kılınmıştır. İkilem gibi görünen (öven ve yeren) manzara, “aslı ile bozulmuş olanın ikileminden gelmektedir. Bir anlamda iki Hıristiyanlık söz konusudur. Gergi iki Hıristiyanlık da, İslam nazarında geçersizdir. Din yenilenmiştir. Bu ikilik gittikçe aslının ortadan kalkmasıyla ortadan kalkmış, bozukluk derinleşmiştir. İkilik onların davranışlarıyla da ilgilidir. Bugün Batılıların yaptıkları karşısında, hiçbir müslüman, iki Hıristiyanlığı ayırt edecek durumda değildir.
    Kitap Ehli kavramına muhatap olanların durumunu belirttikten sonra, dayanak olarak alınmak istenen ayetlere de bakmamız gerekiyor. Müslümanlardan diyalog tutkunlarının dayanmak istendikleri bir ayet şudur: “De ki: Ey Kitap Ehli! Gelin sizinle bizim aramızda, müşterek olan temel ilkelerde anlaşalım. Allah’tan başka mabııd tanımayalım. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve bazımız bazımızı Rab ittihaz edinmesin. Eğer bundan yüz çevirir-lerse, o vakit şöyle deyin: şahit olun biz hakikaten Miisliimanlarız.”85Bu ayette diyalog değil, davet vardır. Kökte müşterek olan ilkelere çağrılıyor. Temel hatırlatılıyor. Demek ki ona uymuyorlardı. Olduğunuz gibi kalın, bu bize yeter, denmiyor. “Gelin sizinle müşterek bir ilke üzerinde anlaşalım” demek, işe buradan başlayalım demektir. Ayrıca “gerisi önemli değildir” demek de değildir. Bulundukları halin doğru olmadığı, ondan uzaklaşılmış bulunduğu önemsenmese, hatırlatma ve çağrı yapılır mıydı? Diyalogda vazgeçilmez görülen hoşgörü ve karşılıklı saygıya uyulmuş olsaydı, bu ayete ne gerek vardı? Bu ayet bir diyalog ayeti değildir. Bu ayetle Kitap Ehli ile ilgili diğer bütün ayetleri bir araya getirdiğimiz zaman, mesele daha iyi anlaşılır. Kur’an’a parça parça değil, bir bütün olarak bakılmalı, o, bir bütün olarak anlaşılmalıdır. Bir de onu tebliğ eden Hz. Peygamberin hayatından takip etmelidir.
    85-Âl-i İmran [2] 64.
    Dayanılmak istenen diğer ayet şudur: “Kitap Ehli ile, zalimlik yapanlar hariç en güzel şekilde tartışın ve onlara: biz hem bize indirilene, hem de size indirilene inandık. Bizim ilahımız da sizin ilahınız da aynıdır. Şu kadar ki biz yalnız O’na teslim olmuşuzdur, deyin.”*6 “Bizim ilahımız da sizin ilahınız da aynıdır” buyruğu, elbette sadece ikimizin ilahı aynıdır anlamında değil, bütün insanlar aynı ve tek Allanın kullandır anlamındadır. Bu, hatırlatılmış oluyor.

    Yoksa, siz de bizim ilahımıza sahipsiniz, öyleyse bir ayrıcalığınız var anlamına gelmez. Ayette önemli olan nokta, vahyedilen kitaplara inanma meselesidir. Müslümanlar, indirilen bütün kitaplara inandığı halde, “Kitap Ehli Kur’an’a inanmıyor” anlamı ima edilmiştir. Aksi takdirde hatırlatma yapılmazdı. Siz de bize indirilene inanmadıkça diyalog başlamaz, diye anlamak imkân dahilindedir. Her iki ayetin sonunda, “şahit olun biz hakikaten müslümanlarız” ve “biz yalnız O’na teslim olmuşuzdur deyin”, diyerek davet ve davetin mahiyeti açıkça belli edilmiştir. Mesele günah veya hatalı işler değil -ki müslümanlar da aynı hata ve günah içinde olabilirler- doğrudan iman meselesidir. Kur’an diyor ki, “Eğer Kitap Ehli iman ederek Allah’tan korksalardı, şüphesiz günahlarını örter ve kendilerini nimetlerle donatılmış cennetlere koyardık.”*1 Tebliğ yerine diyalogu koymaya veya ikisini aynı manâya, almaya ve taviz vermeye izin vermeyen bir ayet şudur: “Sen dinlerine tâbi olmadıkça, ne yahudiler, ne hıristiyanlar senden asla hoşnut olmazlar. De ki: Gerçek yol Allah’ın yoludur. Şa-. mm hakkı için sana vahiyle gelen bu kadar ilimden sonra bilfarz onların arzularına uyacak olsan, Allah’tan başka senin ne bir dostun bulunur ne de bir yardımcın.”
    Yahudi ve hıristiyanlan dost edinmeyin, âyetini müteakip olan ayetler de bu konunun hastalığına işaret etmektedir: “Kalplerinde hastalık olanların, ‘bize bir felaket gelmesinden korkuyoruz’ diyerek onlara koştuğunu görürsün. Olur ki Allah bir zafer verir veya katından bir emir getirir de kalplerinde gizledikleri nifaktan dolayı pişman olurlar. “s9 Ayet, kendi toplumundaki problemlerden, felaket gelmesin diye “dışarıya sığınanları” kastediyor, diyalog diye hıristiyan ruhbana koşanları hatırlatıyor gibidir. A.B.’ne koşanları da bu ayet sanki işaret etmektedir. Çünkü daha önce zikrettiğimiz bir önceki âyet (Maide-51), yahudileri ve hıristiyanlan dost edinmeyin diyordu. Sadece “siyasî biz” haline gelmek isteği, dost edinme sayılmaz, diyebilmek, gerçeği ifadeden uzak olsa gerektir.
    Kur’an hıristiyan ve yahudileri bize anlatırken ve onlarj sorgularken, ruhbanlarına ait de bize bilgi vermiş, aynı sorgulamayı onlar için de yapmıştır. “…Ruhbanlığı kendileri icat ettiler, biz onları sorumlu tutmadık. Ancak bunu Allah’ın rızasını kazanmak için yaptılar, sonra da ona hakkıyla uymadılar. Biz de içlerinden iman etmiş olanlara mükâfatlarını verdik. Çokları ise yoldan çık-mışlardır.”90 Ruhbanın iyileri, ruhbanlıklarından dolayı değil, inanmış ve iyi işler yapmış olmalarından dolayıdır. Nitekim Kur’an, “Ey iman edenler! Haberiniz olsun ki haham ve ruhbandan birçoğu insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan çevirirler… der.
    Ankebut [29] 46. Maide [51 65. Bakara [2] 120.
    Maide [5] 52. Bu âyetin tefsiri için bkz. Bayraktar Bayraklı,Bir Anlayışın İşığında Kur’an Tefsiri, VI, 60-62.
    Hadid [57] 27.
    Tevbe [9] 34.
    Demek ki İslâm’ın metodu, tebliğ ve davetin, herkes olduğu yerde dursun, saygılı olun, üslubu değildir. “Hak dinini din edinmeyen” ‘ ibaresine bakarsak, diyalogda kendi hallerinde kalmaya veya bir kısmını değiştirmeye müsamaha yoktur. Zorlamayıcı, hileden uzak, ahlakî bir tebliğ ve davet, onun prensiplerindendir. Davet ve tebliğin bir tarafı, daha doğrusu hazırlık tarafı diyaloga tabii olarak açıktır ama öbür tarafı mutlaka cehde açık durumdadır. Bu cehd, doğru imana, iyi işler yapmaya davet ve bunu tebliğdir.
    “Ey Şanlı Resul! Sana Rabbinden her indirileni tebliğ et! Etmezsen, O’mm elçiliğini, hakkıyla yerine getirmiş olmazsın.” ‘ Bu tebliğ Kitap Ehlini de içine almaktadır. Eğer tebliği amaçladığımız bir diyalog yapacaksak, dinimizin ana kaynağının ifadesiyle yapmak zorundayız: “Ey Kitap Ehli! Dininizde ifrata sapmayın, Allaha karşı hak olmayanı söylemeyin. Meıyem oğlu Mesih. İsa sadece Allah’ın elçisi ve Meryem’e ilka eylediği bir kelimesi ve O’ndan bir ruhtur, başka bir şey değildir. Gelin, Allah’a ve resullerine iman edin, Tanrı “üçtür” demeyin, vazgeçin, hakkınızda hayırlı olur. Allah ancak bir tek ilahtır. O sübhandır, çocuğu olmasından münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Vekil olarak Allah yeter.”94 “Andolsun ki Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir diyenler şüphesiz kâfir olmuştur. De ki: eğer Allah Meryem’in oğlu Mesih’i, anasını ve arzda bulunanların hepsini yok etmek isterse, ondan kim bir şey kurtarabilir. Göklerin ve yerin ve aralarındaki her şeyin mülkü (hâkimiyeti) Allah’ındır. O dilediğini yaratır ve her şeye kadirdir.”95 Bunun dışında söylenecekler, dinî olmaz, şahsî olur, siyasî olur, kültür ve medeniyetle ilgili olabilir.
    Şimdi hıristiyanlar istedikleri kadar “çocuk”, “oğul” gibi sözler mecazîdir, şu derin manâsı vardır, bu tevil yapılabilir desinler, Kur’an bunun yanlışlığını vurgulamıştır. Allah, oğul ve çocuğun mecaz olarak kullanıldığını bilmeden mi bu ihtarı yaptı? Me-caz manâyı ve tevil yolunu bile bile mi “Allah çocuk edinmez” ihtarını yaptı? Yoksa artık bu işi Allah hıristiyanlardan mı öğrenmiş oldu? İslam’ın bu saçmalıklara yer vermediğini bile bile, hıristiyanlarla “dinî diyalogu” nasıl yapacağız? Sadece “diyalog” yapacaksak, dini bu işe neden karıştırıyoruz?
    ‘” Tevbe [9] 29.
    13 Maide [5] 65.
    14 Nisa [4] 171.
    15 Maide [5] 17.
    Hıristiyanlarla dinî anlamda ve temel konularda hiçbir ortak noktamız kalmamıştır. Kalite meselesi ve bizim dinimize layık olup olmadığımız, eksiklerimiz ve hatalarımız ayrı bir şeydir. Ama inanç sistemlerinde ortak bir yer bulmak mümkün değildir. Ahlak zaten genel bir konudur. Allah ve peygamber inanışında, ibadet şekillerinde, bir ortak nokta, tecrit, tevil, tebdil ve tahrif yapmadıkça, bulamayız. Yahudiler ile de böyledir. Tevrat okurken “leş ve kan yemeyesin” hükmünü görünce, dinimizle benzerlik bulduğum için sevinmiştim. Fakat okumaya devam edince, sevincim kursağımda kaldı. Onu bir garibe verebilir, bir yabancıya satabilirsin, çünkü sen Rabbe mukaddes bir kavimsin, diyordu. İnsanları ve kavimleri, kutsal olan ve olmayan diye ayıran bir Rab anlayışı ile müslümanın ne ilgisi; hangi müşterek tarafı olabilir? Hıristiyanlarla ortak olan noktalar da İsa’nın çekilmesiyle birlikte ortadan kalktı. Bozulmamış ve özünde var olan müştereklik, ne Hz. Peygamber döneminde, ne bugün, hiçbir şey ifade etmiyor. O gün ayetin çağırdığı, mevcut müşterekliğe değil, olması gereken müşterek îledir. Din, temel inanç tohumundan başlayarak çiçek açar ve müesseseleşir. Eğer müşterek öz hâlâ mevcut olsaydı ve devam etseydi, yeni bir dine gerek yoktu. Mevcut olan ortak nokta üzerine dinî diyalog yapılabilir. Müzakere edilir, tartışılır, ortak kararlar alınır, hoşgörü ve birbirine saygı gösterilir, ortak şekilde başka alanlara yönelinir. Diyalog bunu gerektirir. Ayetteki davette bunlar yoktur. İsa’nın başladığı noktadan başlayalım, durumunuzu düzeltelim çağrısı vardır. Sadece konuşmayı, diyalogdaki iki eşit ve birbirinin dinî kimlik ve değerlerine dokunmayan, niteliklerine karışmayan, hoşgörülü, saygılı bir “özel diyalog” manâsına almak doğru olmaz. Konuşma veya genel diyalog ile din ve dinlerarası bir alanı ilişki-lendirmek, dinî alana ait bir hedef belirlenmemişse, sadece konuşmadan bahsediliyorsa, bu, “at dört ayaklıdır ve yürür” demekten farkı kalmaz. Konuşma zaten hayatın tabii bir işlemidir.
    Barışa vesile olur diye avunduğumuz, ümitler beslediğimiz diyalog veya başka bir ilişki türüne ait bir hedefi, Kur’an açık seçik belirlemiş, son noktayı koymuştur: “Doğrusu Allah indinde din İs lam’dır. O kitap verilenlerin ihtilaf etmeleri ise, sırf kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki ihtirastandır. Her kim de Allalun ayetlerine küfrederse, şüphe yok ki Allah hesabı çok çabuk görendir. Buna karşı seninle münakaşaya kalkışanlara de ki: Ben, bana tabi olanlarla birlikte varlığımı Allaha teslim ettim, Müslüman oldum. Kendilerine kitap verilenlerle verilmeyen iimmilere de, siz de İslam’ı kabul ettiniz mi, diye sor. Eğer seninle çekişmeyi bırakıp İslam’a girerlerse, sana düşen ancak tebliğdir. Şüphesiz ki Allah bütün kullarını görüyor.”96

    İnançta beraberlik ve belli şartlar yerine gelmedikçe hıristiyan ve yahudileri dost edinmeme, önemle vurgulanmış bir konudur. Diyalog hemen dost edinmek değildir ama, diyalogun yolu, hoşgörülü ola ola, oraya çıkabilir. Kur’an’m ihtar ettiği husus bugün daha iyi anlaşılmaktadır., İsrail ile hıristiyan âleminin her yerde, özellikle A.B.D. ile İsrail’in Ortadoğu’daki beraberlikleri ortadadır.
    “Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler.”97 diyerek bütün insanlığa hitap eden bir dinin mensubu müslüman, haklı olarak soruyor: Bugün diyalogda neden yalnız hıristiyanlar? Diyalogcu cevap veriyor: Kur’an’ın bildirdiğine göre onlar bize en yakın olanlardır. Onlarla anlaşırsak, onları kazanırsak, diğerlerini doğru yola getirmek kolaylaşır. Fakat müslüman yine soruyor: Hıristiyanların her türlü hile ve entrikaların, samimiyetsizliklerinin tecrübe ile sabit olmasına rağmen mi? Sonra bu yolla ne gibi netice alınmıştır? Bu sefer diyalogcu soruyor: İlişkileri keselim mi? Müslüman cevap veriyor: Metodu ve duruşumuzu düzeltelim, şahsiyetli olalım, yeni maceralara girmeyelim, tehlikeli kapılar açmayalım.

    İslam’ın ilk yayılma yıllarında, müşriklerden müslüman olanlar, Hıristiyanlık’tan veya Yahudilik’ten Müslümanlığa geçenlerden kat be kat fazladır. Daha sonraki asırlarda da siyasî ve askerî açılımların farklılığı dışında, bu durum değişmemiştir. Hı- ristiyan ve yahudilerin İslam’a ve İslam dünyasına düşmanlıkları da hiç ortadan kalkmamıştır.
    96-Âl-i İmran [3] 20. 97-Sebe’ [34] 28.

    Misyonerlik faaliyetlerinin yeni metotlarla yoğunlaşmasını ve diyalogla beraber yürüdüğünü gören Müslüman, şartlara da bakarak diyalogun, sonunda kendi aleyhine dönmesinden endişe duymaktadır. Bir kısmı da şaşkınlık içindedir. Kur’an-ı Kerim, kendimizden emin olmamızı ister ama endişe ve şaşkınlığı da dile getirir: “Kitap Ehlinden bir cemaat sizi şaşırtmayı arzu ettiler. Hâlbuki aslında kendilerini şaşırtıyorlar da farkına varmıyorlar.”9* Diyalog anında bizi şaşırtmaları yahut okşayıp sıvazlamaları, sonra kendi inançlarına devam etmeleri ve bize fırsat vermemeyi planla-maları mümkün değil midir? Buna Kur’an cevap veriyor: “Kitap Ehlinden bir taife şöyle dedi: Koşun o müminlere indirilene gündüz iman edin, akşam olunca da dönüp inkâr edin, belki onlar da dö-nerler.Ve kendi dininize tabi olanlardan başkasına güvenmeyim»99

    b-Sünnet 
    Diyalogun ne olup ne olmadığını bize anlatan. Hz. Peygam-ber döneminden daha önemli bir laboratuar, onun uygulamalarından daha iyi bir örnek olamaz.
    Bugünkü, özel hale gelmiş anlamına bakmadan söylersek, münasebet kurma biçimini günün şartlarında Hz. Peygamber üç_ şekilde uygulamıştır.
    1- Mektup yazma
    2- Heyet gönderme
    3- Gelen heyetleri kabul etme
    Her üçünde de anlatma, tebliğ ve telkin şekli hiç değişmemiştir. Hz. Peygamber islam’ı tebliğ etmiş, davet etmiştir. Çoğu kabul görmüş, pek azı reddedilmiştir. Gelen heyetlere “izzet ve ikram, İslam’ı tanıtmak ve tebliğ etmek için fırsat oluşturmuş tur.”100 Son derece ölçülü iltifatlarda bulunmuş, fakat İslam’ı ve kendini öne almış ve hedefi gözetme dışına çıkmamış, taviz ver-memiştir. Mesela Taiften gelen Sakif heyeti, şart olarak, namaz, zekât ve cihada katılmaktan muaf tutulmalarım istemişlerdi. Hz. Peygamber: “İçinde namaz olmayan dinde hayır yoktur” diyerek onların birinci şartını kesin olarak reddetmiştir. Arkadaşlarına, çok geçmeden diğer iki şarttan da vazgeçeceklerini söylemiştir101. Nitekim de öyle olmuştur. Gösterilen kolaylık örneği olarak şunu verebiliriz: Heyete İslam’ın temel esaslarını öğretecek ve imamlık yapacak olan kişiye verilen talimat, cemaatle namazı en güçsüze göre ayarlayacak ve ayrıca ücret istemeyen bir müezzin tayin edecektir102, şeklindedir.
    Sakif heyeti halkın tepkisinden korktuklarından, putları ve puthaneleri yıkmak için mühlet istemişler, şirke mühlet vermeyen Hz. Peygamber(s.a.v), bunu reddetmiş, göndereceği adamlarla onları hemen yıkacağını heyete bildirmiştir. İcra da bu şekilde olmuştur. Puthanelerin yanına mescit yapılmamış, yani bugünkü deyişle dinler bahçesi teşkil edilmemiştir. Bazı bilgilerde, yıkılan puthanelerin yerine mescit yapılmıştır. Daha ileriki dönemlerde buna gerek kalmamıştır. Hz. Peygamber, eski inançlarını terk et-mekteki azim ve samimiyetlerini denemek^’”kalbî ve zihnî takıntılarını bertaraf etmek” üzere, eski adetlerini çiğnemeyi, bazen bizzat onlara yaptırtmıştır. Put mabetlerini onlara yıktırtmış, inançları gereği hayvan yüreği yemeyen bir heyete, yürek kızartıp onlara yedirmiştir104.
    100-Celal Yeniçeri, Hz. Muhammed ve Yaşadığı Hayat, 367.
    101-Celal Yeniçeri, Hz, Muhammed ve Yaşadığı Hayal, 368
    103-İbn Sebbe, II, 1502 vd’den naklen: Celal Yeniçeri, Hz.
    Muhammed ve Yaşadığı Hayat, 369.
    104-İbn Sebbe ve İbn Sa’d’dan naklen: Celal Yeniçeri, Hz.
    Muhammed ve Yaşadığı Hayat, 369-372.
    Hz. Peygamberin Taif’lilere yaptıklarının bir diyalog olduğu iddia ediliyor, bugün de buna uygun hareket etmemiz isteniyorsa, 20. yüzyıl yarenliği de yapmayacaksak, diyaloga yanaşacak olan hıristiyanların bütün haçlarını kırıp işe öyle başlamamız gerekir. Sadece ruhbanla yapacağımız sohbete “dinlerarası diyalog” demek uygun düşmez.
    Habeşistan’a yapılan ilk göç, bir diyalog örneği değil, bir sığınma örneğidir. Göç diyalog için yapılmamış, sığınmak için yapılmıştır.
    Hz. Peygamberin yazdığı mektuplar da tebliğ içindir. Heraklius’a yazılan mektubun sonuna Al-i İmran Sûresi’nin 64. ayeti eklenmişti. Demek ki buradaki anlam ve gaye tebliğdir. Mektuplar ittifak mektubu değil, davet mektubudur. Mektupta önce Resûlullah’ın ismi yazılmıştır. Sonra mektuplar yalnız hıristiyan bölgelere gönderilmemiş, İran’a ve diğer bölgelere de gönderilmiştir. Bugün apayrı bir manâ kazanan “sırf hıristiyanlara ve adeta öze! statülü” bir diyalog yapılmış değildir. Bizans hükümdarı Heraklius’a yazılmış mektubun, imparatordaki yumuşama etkisinin ruhban tarafından önlenmiş olduğunu da biliyoruz.
    Resûlullah’ın önderliğinde, müslümanların amacı şu dört safhada gerçekleşti:
    1- Müslümanlığın ilanı ve müsliimanlara hayat hakkı.
    2-Dinin tebliği ve öğretimi yanında devlet ve siyaset.
    3- Müslüman Arap birliğinin kurulması ve millet teşekkülü. Başka kültürlerin katılımında millî kimliğin önem kazanması, ancak bu şekilde mümkün olabilirdi. Kendisi millet olmayan toplu-luklar, başka milletlere hitap edemezler. Kozmopolit bir anlayış, İslam’da hiç yer almadı.
    4: Evrensellik ve insanlığa açılış.
    Başladığı nokta evrenseldi ve hitap bütün insanlaraydı. Fakat bunun sosyolojik gerçekleşmesi, safha safha, safhaları birbirine karıştırmadan, birinin diğerini yok etmesini önleyerek oldu. Açılış devam etti ve etmektedir.
    Diyaloga örnek verilmek istenen konularda acele etmemek, dikkatli olmak gerekir. Hasta olan yahudi çocuğunu ziyaret eden Hz. Peygamber, onu İslam’a davet etmiş, o da bunu kabul ederek, müslüman olmuştu. “Bu çocuğu cehennem ateşinden kurtaran Allah’a hamdolsun” demiştir107. İşte bu, diyalog sonucu olmamış mıdır, denecektir. Fıtri, insanî, sosyal bir özelliğimiz olan ilişki ve iletişime, kimsenin diyeceği yoktur. Hz. Peygamber yahudi çocuğa tebliğ yapmak için de gitmemiştir. Fakat fırsat ve imkân doğunca bu iş yapılmıştır. Hiç konuşulmasın, kimseyle hiç ilgilenilmesin, kavga ve savaş esas olsun diyen, birkaç hasta ruhlu dışında, kimse olamaz. Ancak ilişkileri, bugün kazandığı anlamıyla diyalog olarak almak da doğru olamaz. Diyalogda iki taraf vardır. Karşı tarafın dediklerini de dinleme, anlama, yerine göre onlara hak verme varsa, Hz. Peygamber “diğerleri” ile böyle bir ilişkiye girmemiştir. “Bu iş tek taraflı olmaz, karşıdakinin de bir hesabı var, itiraz hakkı var, tebliğ, dediğin dedik değildir, tepkiler haklı olabilir” dedik mi, bu diyalogla, yani insanî ilişkilerle ilgilidir ama bunun din ile ilgisi yoktur. Bunları gerçekten göz önüne alan ve bu yola giren bir din, din değildir. Din, diyalogun tabiatına değil, tebliğin tabiatına uyar.
    107- Buhari, Kitabu’l-Cenaiz,! 10.
    Âl-i İmran Sûresi’nin 90 kadar ayetinde Yahudi ve Hıristiyanlık ile İslam tartışması yapılmış olduğunu görürüz. Necranlılar asla İslam’a yanaşmamışlardır. 60 kişilik heyetin ileri gelenleriyle yapılan konuşma ve tartışma özetle şöyledir:
    Hz. Peygamber(s.a.v.) onlara müslüman olun, dedi. İçinde bulundukları dini (Hıristiyanlığı) Müslümanlık sayarak:
    —Biz çoktan müslüman olduk, dediler.
    Hz. Peygamber(s.a.v):
    —Sizler henüz müslüman olmadınız, dedi.
    —Biz, sen müslüman olmadan önce müslüman olduk, dediler.
    Hz. Peygamber: (s.a.v):
    —Yalan söylüyorsunuz. Siz Allah’a çocuk isnat ediyorsunuz. Haç’a tapıyor ve domuz eti yiyorsunuz. Bunlar Müslüman olmanıza engeldir. Necran Hıristiyanları’nın ileri gelenleri bunun üzerine sordular:
    —Peki, İsa’nın babası kim?
    Hz. Peygamber(s.a.v.) onlara bazı sorular sorarak İsa’nın kim olduğunu, Allah’ın oğul ve kız edinmesinin söz konusu olamayacağını anlattı.
    Eğer Hz. Peygamber’e ait illa diyalog örneği verilecekse, bu örnek verilmelidir. Ancak bu da bir müzakere ve tartışmadır. Bugünkü diyalog anlayışının şart Ve unsurlarını taşımaz. Bunun üze-rine Al-i İmrân Sûresi’nin ilgili âyetleri de nazil olmuştur. Müslüman ona göre düşünmüş ve hareket etmiştir. İşte gerçek dinbudur. Son noktada yukarıdan gelen emre uyulur, diyaloga bakılmaz.
    Diyaloga örnek verilmek istenen Medine Vesikası’na gelince, onun da yanlış değerlendirildiğini görüyoruz. Önce, Medine Vesikası’na, Medine Sözleşmesi demek yanlıştır. Medine Vesikası için taraflar “bugünkü ifade ile yuvarlak masa etrafında oturur gibi” oturmadılar. “Taraflar arasında müzakere edilerek” hazırlanmadı. “Karşılıklı sözleşme” değildi. Bu iddialar, Medine Vesikası için bir senaryodur. Medine Vesikası, illa bugünkü ifadeyle söyle-mek gerekirse, bir ‘manifesto” idi. Esasen bu iddiada bulunanların, hem böyle deyip, hem de “Müslümanların egemenliğine dayalı Medine site devleti kuruldu” demeleri bir çelişkidir.
    Medine Vesikası’nın bir hukuk devleti statüsü olduğu doğrudur. Hak, hukuk ve hürriyetler belirlenmiştir. Fakat bu hukuk vesikasını hazırlayan devlettir. Öyle bir devlet ki, karşıdakinin hak ve hukukunu, ondan daha fazla bilen ve koruyan bir devlet tarafından hazırlanmıştır. Ancak, bilimsel bir ilmihalde denildiği gibi, “Medine Vesikası’nı tarihî ve tabiî kimliğinden soyutlayıp, modern toplumlarda çok hukukluluğun geleneksel kökleri ve dinî gerekçesi olarak takdim etmek doğru olmaz.”109
    109-İSAM, İlmihal, II., 270.
    Medine Site Devleti de o günkü şartlara göre olmak üzere, böylejydj^jr£k£ar?????????? edelirn ki Medine Vesikasına sözleşme demek doğru değildir. Çünkü bu vesika, Hz. Peygamber Medine’ye hicret eden Kureyşlilerle Medineliler arasında, kendisinin tanzim ettiği bir vesikadır. Bu ifadeyi ilk dönemin büyük hadisçilerinden Abdurrezzak kullanmaktadır110. “Bu vesika, nebi Muhammed tarafından, Kureyşli müminler ve müslimler ile Yesribliler (Medineli-ler) ve onlara tabi olup katılan ve onlarla birlikte cihad edenler arasında olmak üzere düzenlenmiştir.”111 Sözleşme anlamı verilecekse toplumun süzülmüş iradesi tarafından hazırlanan bir anayasa niteliğinde toplumsal sözleşme denebilir. Yahudilerin vesikaya dahil olmasf doğrudan değil, dolaylıdır ve bir yıl sonradır. İbn Hişam’ın ifadesine göre de Hz. Peygamber Muhacir ile Ensar arasında bir vesika tanzim etmiş ve bu vesikadan yahudilerin dinlerine ye mallarına ilişilmeyeceğim garanti etmışrönların hak ve sorumluluklannı göstermiştir1l2Vesikanın 16. maddesine kadar Yahudilerden bahsedilmemiş, yahudilerin vesikaya dahil edilmesi daha sonra olmuş, 16. maddede zikredilmiş, ilgili hükümler 24. madde-den sonra yer almıştır. Eşit şartlarda bir sözleşme söz konusu değildir. Vesikaya göre yahudilerden asker yardımı kabul edilmemiş, Sadece para yardımı kabul edilmiştir. Çünkü güven duygusu oluşmamıştır. Daha sonra karşı tarafın ihanetleri bu güvensizliği ispat etmiştir. İhanetten sonra tam olarak “ehl-i zimmet” modeline geçilmiştir. Demek ki şartlara göre tavır takınılmıştır ve bu duruma göre müslümanlarla yahudilerin bir ümmet oluşturduğu şeklindeki anlayış, siyasî bir anlayıştır. Vesikaya bakarsak Muhacir ve Ensar, diğer insanlardan ayrı bir ümmettir, anlayışı doğrudur.
    110-Musannef, IX, 274 r. 17184’ten naklen İSAM, İlmihal, II, 268.
    111- İSAM, İlmihal (Heyet), II, 269.
    112-İbn Hişam, Sire, II. 110’dan naklen İSAM, İlmihal, II, 268.
    Veda Hutbesi de bir diyalog örneği olamaz. Veda Hutbesi insan haklarını ve müslümanın vazifelerini ilan eden bir hutbedir. Diyalog için farklı iki taraf gerekir. Veda Hutbesi, adı üzerinde bir hutbedir ve illa diyalog aranacaksa ona Hz. Peygamber’in müslümanlarla diyalogu denebilir.
    Amcası Ebu Talib, hayatı boyunca Hz. Peygamber’le beraber
    ve diyalog halindeydi ama müslüman olmadı. Hem de çok basit fakat ilginç bir gerekçesi vardı: “Mekke kadınları (bugünkü söyleyişle Mekke sosyetesi) ne der?” Başta ilahî hidayet olmak üzere bu
    işin psikolojik, sosyal, iktisadî, siyasî şartlan, çerçevesi, imkânları,fırsatları, kısaca kanunları vardır ve ayrıca ferdî zekâ, akıl ve yetenekler rol oynar. Ancak Hz. Peygamber ve arkadaşları ve sonra gelen müslümanlar, imanlarının gereğini yapacak, azimle yollarına yürüyecek, anayurtlarından başlayıp bütün insanlığa dini tebliğ edeceklerdir.Çünkü inanan için bunun mazereti yoktur.Mesele,diyalogun kurallarına ve karşıdakinin şuur ve insafına terk edilmemiştir.

    İlk planda anayurt çok önemliydi. Hz. Peygambemlk müslüman milleti olarak Arabistan’daki müslüman nüfusa çok önem vermiştir. İlk nüfus sayımı da buna verilen önemi gösterir. Hicret’in birinci yılında, kardeşleştirmeden sonra olması muhte-mel, Medine Şehir Devleti’nin kuruluşu sırasında, ilk nüfus sayımı yapılmıştır. “Huzeyfe’den nakledilir: Hz. Peygamber şöyle dedi; Müslüman olduğunu söyleyen insanları bana yazın.113 Bu, İslam topluluğunu önce bir millet ve devlet yapma iradesini gösteriyor.
    113-Buhari, Cihad 181; Müslim, İman 235; M. Tayyib Okiç, “İslamiyet’te İlk Nüfus Sayımı”, 11-20.
    Şu hususlar öne çıkıyor:
    İslam toplumu güçlü olduğu, daha doğrusu mahkûm olmayıp hâkim olduğu zaman hareket edilecek esaslara göre ilişkilere misaller aramak lazımdır. İslam’ın dinî, hukukî, sosyal, insanî prensiplerini anlamak bu zamanlarda daha kolaydır. Başka türlü zaman dilimleri İslam’ı anlamak bakımından yanıltıcı olabilir. Siyasî ve kültürel alanlar, zaruri şartlar öne çıkmış olabilir. Ama her türlü zaman ve şartın üstünde kimlik, şahsiyet ve duruşa İslam çok önem vermiştir. Çan sesi veya boru veya ateş yakma değil, ezan, kıble değişimi, bunun birkaç örneğidir. Domuz eli yasağı da öyledir. Dinler bahçesi kurmak isteseydi, vahyin muhtevası dışındaki bazı benzerliklere göz yumar, kimlik direnişine bu kadar yer vermezdi. Çünkü Farklılıklardan daha çok, benzerlikler diyalogu kolaylaştırır, Hani “müşterek temel ilkeler üzerinde birleşelim” ayeti örnek veriliyordu. Kıblenin değişmemesi, müşterekliği ve diyalogu çok daha kolaylaştırırdı.

    Hz. Peygamber(s.a.v.)zamanında, “müslümanların mahallesinde gayri müslimler de otururdu, komşu hakkı bakımından arada bir fark gözetilmezdi” demek, bize bugünkü diyalogu ve bugünkü çoğulculuğu anlatmıyor. İslam’ın zaten belli olan dinî, ahlakî, hukukî ve insanî prensiplerini anlatmış oluyor. Tarih boyunca ve bugün de aynı şeyler devam etmiş ve etmektedir. Fakat Hz. Peygamber döneminde de, daha sonra da, bugün de en ufak bir kıvıl-cım, bu mutlu görünen tabloyu hemen değiştirivermiştir. Gerçek ile idealin kesiştiği noktayı hep gözden uzak tutuyoruz. Kesişen bu noktada, hayal kurmak da, vaki olana teslimiyet de bulunmaz. Vaki olana teslimiyet esas olsaydı, İslamiyet bir adım ilerleyemezdi. O gün ideal olan değil, vaki olan bu komşuluklar idi ve bu durum sonradan oluşturulmamıştı. İslam’ın ilk yıllarıdır ve önceleri miislüman olmayan bir toplumda müslümanların var olmaya başlaması söz konusudur. Sonra durum değişmiştir. O günün çoğulluğu, meselâ bugün Anadolu’da Protestanların çoğulluk ve komşuluk yaratmak için uygulamak istedikleri projenin çoğulculuğu gibi değildi. Önceden mevcut olan o günkü bir emr-i vaki idi. Müslümaniarca durum değiştirilmek isteniyordu. Bugünkü ise çoğulluğu arttırmak isteyen bir projenin uygulanışıdır.
    Meselelere ideal ve şartlara göre bakmamız gerekir. Hz. Pey-gamber’in yahudi ve hıristiyanların Hicaz’dan çıkarılmasını istediği, bunu vasiyet ettiği, kaynaklarda mevcuttur”4. Müşriklerin, yahudilerin ve hıristiyanların Arap Yarımadası dışına çıkarılmasını emir ve vasiyet ettiğinde Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Arap yarımadasında iki din bir arada bulunamaz.” Bir başka rivayette: “Arap Yarımadası’nda iki kıble bir arada bulunamaz” demiştir”5. Bunun sebebini, müteakip bölümde, bu vasiyeti uygulamaya koyan Hz. Ömer döneminde Beni Tağlib ve diğer kabilelerle ilgili bilgilerde, anlamaya çalışacağız.
    Tarihî olaylardaki tutumun bazılarını, prensiplerin bir kısmını, diyalog kavramına yarayacak şekilde alıp yorum yapmak hoş karşılanamaz.İslam bu dünyaya çoğulculuğu ve diyalogu savunmak için “gelmemiştir. İslamî terbiyeyi ikmal etmek için gelmiştir. Bu ter-biye, çoğulculuğu ve diyalogu öne sürüp, sürekli pusuda bekleyen avcının işi gibi olmayıp, açık ve faal bir harekettir.
    c-Hz. Peygamber (s.a.v.)’den Sonraki Dönemler 
    Daha sonraki dönemler, başka kültürlerin katıldığı, siyasî ve sosyal olayların hareketlendiği, yeni şartların ve yeni çözümlerin, yeni üretimlerin gerçekleştiği dönemlerdir. Hangi yer ve hangi zamanda olursa olsun, İslam bütün ihtişamı ile dimdik durmuş, problemler İslamla ilgili olmayarak, müslümanlar dahil olmak üzere insanların tutumuyla ilgili olmuştur. Bu dönemlerde “diğerlerine gösterilen ilgi, hoşgörü, hürriyet, hukukî teminatlar, diyaloglar sonucu doğmamış, islam’ın mevcut olan kendi ilkelerinden kaynaklanmıştır.
    Her dönemin kendine has tipik özellikleri olmuştur. Burada, konumuz açısından önemine binaen, Hz. Ömer«döneminin bazı olaylarına temas etmek istiyoruz.
    Hoşgörü, yerine göre, şartlara ve maslahata uygun şekilde yapılmış, fark da gözetilmemiştir, Hz. Ömer, tefecilikle uğraştıkları, gizli işlere karıştıkları için ve nüfus kalabalığı sebebiyle, Necran’lı Hıristiyanları Irak’a sürmüştür .
    Hz. Ömer’in diğer önemli bir uygulaması Beni Tağlib kabilesi ile ilgilidir. Beni Tağlib Kabilesi, Rebia Kabilesi’nin bir kolu olup, cahiliye döneminde Hıristiyan olmuş bir Arap kabilesidir”7. Hz. Ömer, Hz. Peygamberin uygulamasını örnek alarak, Beni Tağlib Kabilesi’nden, Hıristiyan oldukları halde, cizye değil, iki kat zekât alınmasına karar vermiştir. Ebu Yusuf da buna dikkat çekmiştir. Der ki: Hz. Ömer, Beni Tağlib Kabilesi’nin sadakasını (zekâtını) cizyeye bedel olmak üzere iki kat yaptı.
    117-Muşlara Fayda, Hz, Ömer Zamanında Gayri Müslimler, 150 ve bkz. oradaki kaynaklar
    Beni Tağlib Kabilesine, Hıristiyan oldukları halde, niçin cizye düşürülüp, müslümanların dinî görevlerinden biri olan zekâtın iki katı nispetinde bir vergi yüklenmiştir? Kaynaklar çeşitli sebepler zikrederler122. Ama önemli bir sebep üzerine mesele yüklenebilir: Beni Tağlib, Arap kabilesiydi. Hz. Peygamber ve Hz. Ömer ırkçı olmadıklarına göre, ama Arap olduğu bilinen Beni Tağlib’e özel statü uygulamalarının sebebi neydi? Hz. Peygamber bütün Arapların müslüman olmasını arzu ediyor, İslam’ın ilk anayurdunda, yani Arap Yarımadası’nda, bugünkü deyimiyle çoğulluk istemiyordu. Nitekim daha önce zikrettiğimiz hadisler bunu göstermektedir. İki din, iki kıble işlememişti. Hz. Ömer özel olarak Beni Rebia’yı, Beni Tağlib’in içinde bulunduğu ana kabileyi işaret eden bir hadis işittiğini söylemektedir. “Eğer ben Resûlullah’ın, ‘Fırat kenarında Rebia’dan bir topluluğu bu dinden (Hıristiyanlıktan) menedecektim’, buyurduğunu işitmeseydim, tek Arabi bile ya öldürürdüm, ya da müslüman olurdu”, demiştir123. Hz. Ömer’in, cizye meselesinden dolayı, “Beni Tağlib için, onlar Araptır, ehl-i kitap sayamayız”, dediği kaydedilmiştir124. Ebu Yusuf’un Kitabu’l-Harac’mda “Beni Tağlib’e hıristiyan muamelesi yapılır ve cizye alınırsa, onların Araplıkla ilgileri kesilir, acem (yabancı) olurlar” şeklinde bir ifade, Taberi’de, Seyf in rivayetinde de yer almaktadır. Demek ki dinî unsurlardan ayrı, bir de milliyet faktörünün eklenmiş olduğu görülmektedir125.
    Seyf, bir başka yerde, Beni Tağlib Kabilesi mensuplarının Hz. Ömer’e “cizye ödemekle bizi Arap kavmi arasında küçük düşüreceksin”, “sen bize vergi ödet, fakat buna cizye adını verme” dediklerini kaydetmektedir. Anlaşılan Beni Tağlib, milliyet ile din arasında, yani Araplıkla Hıristiyanlık arasında sıkıntı yaşamıştır.
    Kaynaklara göre Hz. Ömer’in Beni Tağlib ile ilgili kararları şöyle noktalanmaktadır:
    —Bundan böyle Beni Tağlib Kabilesi mensupları, çocuklarından hiçbirini Hıristiyanlık üzere vaftiz ettirmeyeceklerdir.
    —İçlerinden herhangi birinin müslüman olmasına mani olmayacaklardır.
    —İki kat sadaka (zekât) ödeyeceklerdir126.
    123 Ebu Ubeyd, Kitabu ‘l-Emval, 539.
    124 Ebu Yusuf, Kitabıı’l-Harac, 130
    125 Taberî, I, 2482 (T.1V. 62-63); Şukri Faysal, 84-86’dan naklen:
    Mustafa Fayda, Hz. Ömer Zamanında Gayri Müslimler, 153.
    I2fi Mustafa Fayda, Hz. Ömer Zamanında Gayri Müslimler, 153. Halbuki Hıristiyan idiler.
    Ebu Yusuf İL, 90-91, 173-174’te geçen bir bilgi çok önemlidir: Hz. Ömer, Beni Tağlib Kabilesine vergi âmiri olarak gönderdiği Ziyad b. Hudayr’a şunları söylemiştir: “…Onlar Arap kav-mindendir, Ehl-i Kitap’tan değillerdir.”‘ Umulur ki müslüman olurlar…”127 Beni Tağlib ile ilgili kararlarda Hz. Ömer’in, Hz. Ali’nin de aynı istikametteki görüşlerine uyduğu, kaynaklarda geçmektedir(128)
    127 Mustafa Fayda, Hz. Ömer Zamanında Gayri Müslimler, 154.
    I2K Mustafa Fayda, Hz. Ömer Zamanlınla Gayri Müslimler, 156.
    Gerek Hz. Ömer’in, gerek Hz. Ali’nin, alınan vergiye zekât adının verilmesinde ısrarlı olmadığı, buna cizye de denebileceğini belirtmeleri unutulmamalıdır. Yani özel muamele adda aranmamalı, bu önderlerin Arap milliyetçisi gibi davrandıkları zannına da kapılmamalıdır. Daha önce ve daha sonra olduğu gibi, bunların döneminde de hiç kimsenin İslamiyet’i kabule zorlanmadığı bir gerçektir. İslam ilkeleri neyi gerektiriyorsa onu yaptıkları, siyasî ve sosyal gidişatı kontrol altında ve insanî istikamette tutmaktan öte hareket etmedikleri bilinen gerçeklerdir. Ancak, ana yurdu ve ilk islam toplumunu oluşturan Arapların, daha işin başında çok dinli bir toplum olmasının arzu edilmediği de bir gerçektir. Maksat, merkezi, ilk vatanı, laboratuarı, garantiye almaktı. Hz. Ömer zamanında şu tarihî gerçekler, bu kanaati desteklemektedir. Hayber ve çevresindeki yahudiler, suikast teşebbüsleri dâhil, verdikleri zararlar ve anlaşmalara uymamaları sebebiyle, Suriye taraflarına, Necran Hıristiyanları benzer gerekçelerle Küfe taraflarına sürülmüşlerdir. Sürgünler yine İslam diyarı olan başka yerlere yapılmıştır (129) .
    Hecer bölgesinde bulunan Mecusi Araplara da benzer uygulamalar yapılmıştır. Hecer Mecusileri de Arap olup, Rebia kabilelerinden Beni Asar ve Beni Muharip kabileleridir130.Bugün diyalog, hoşgörü ve çoğulculuk diyerek, Müslüman Türkler’in anayurdu olmuş ve bütün İslam dünyasının önemli bir merkezi durumunda bulunan Türkiye’yi, tehlikeye atmamamız, çoğulculuk projelerine kurban etmememiz, İslamî ve millî bir görev olarak görünmektedir.
    I2’J İlgili hadisler ve Hz. Peygamberin ve Hz. Ömer’in uygulamaları için bkz. Buhari, Cizye, 6; Müslim, Cihad, 63; Ebu Davud, Haraç, 28; Tirmizi, Siyer, 42; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1. 196; Darımî, Siyer 55; İmam Malik, Cami 17,19; İbn Hişam, es-Sira, 111, 371; Belazuri, Fütuluı’l-Büldan, 39-40, 47; Mustafa Dasli, Mıılıammed ve Bern’i İsrail, 140-141; Mustafa Fayda, Hz. Ömer Zamanında Gayri Müslimler, 184-187.
    130- Ahmed Naim, Tecrid Tercemesi, I, 61-62

  11. İBRAHİMİ DİNLER VE YANLIŞ KULLANILAN DİĞER KAVRAMLAR Prof. Dr. Yümni Sezen
    1-İbrahimî Dinler

    Dinler tarihi açısından da, İslâm, Hıristiyan ve Musevi ilahiyatları açısından da bakılsa, ‘İbrahimî Dinler’ tabiri yanlıştır. Dinler tarihinde, din antropolojisinde, dinlerin kollara ayrılma şeması yer almaz.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Esasen üç farklı kola ayrılan bir din, “kendisi” olmaktan çıkmış bir enkaz olmuş olur. Oysa Hz. İbrahim bir enkaz değildir. Üç ilahiyat da İbrahime değil ama, “İbrahimî Dinler” kavramına yabancıdır. Kavramı ilk kez kullanan Louis Massignon’dur. Massignon’un amacı da, Müslümanları ve dinler arasındaki ilişkileri Hz. Muhammed’den koparma gibi görünüyor. İşleyen sürece baktığımız zaman bunu fark edebiliriz.
    Hz. İbrahim bir peygamberdi ve tevhid sürecinde önemli bir dönüm noktasını temsil ediyordu. Acaba Hz. İbrahim’in kaç dini vardı ki, “dinler” deniyor. İbrahimî inanç sistemine benzeyenler kastediliyorsa, Musevilik ve İsevilik’te (Hıristiyanlık), Hz. İbrahim’den kalan ne vardır? Rabbu’l-âlemiri olan Tek Allah inancı mı? Hac mı? Kabe mi? Kurban mı? Acaba kavim ilahlığı veya teslis mi Hz. İbrahim’de mevcuttu? Kutsal metinlerde sadece İbrahim adının geçmesi neyi gösterebilir? Kur’an şöyle der: ” Ey Kitap Ehli! Niçin İbrahim hakkında münakaşa ediyorsunuz? Halbuki Tevrat ve İncil, ancak ondan sonra indirildi. Bunu da mı düşünemiyorsunuz?”3 “İbrahim ne Yahudi ne Nasranî idi…”4
    Kur’an, yahudi ve hıristiyanların Hz. İbrahim’le ilgilerinin olmadığını, Hz. İbrahim ve tevhid dininin İslam’la devam ettiğini açıkça beyan eder: “Yahudi ve Hıristiyanlar, Müslümanlara şöyle dediler: Bizim dinimize girip Yahudi veya Hıristiyan olun ki doğru yolu bulaşınız. De ki: Hayır, biz hak yol üzere bulunan İbrahim’in dinindeyiz. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı.”‘
    İbrahimî dinler’deki “dinler” kavramı da İslâm İlahiyatı açısından ayrı bir problemdir. Bilindiği gibi Kur’an’da çoğul olarak dinler (edyan) kelimesi geçmez. “Onların İnanışları” gibi tevhid sürecinin dışındakiler söz konusu edilir.
    3 Al-i İmran [3] 65.
    4 Al-i İmran [3] 67, 68.
    5 Bakara [2] 135.

    Hz. İbrahim’de sürüp gelmiş olan tevhid geleneği, bu arada diğer birçok dinî gelenek, sadece İslamiyet’te devam etmiş, din daha da yükselerek zirveye oturmuştur. İslam ilahiyatı bakımından durum böyledir. Sosyolojik gerçekliğe gelince, Hz. İbrahim’den sonra, İslamiyet’e kadar ondan kalabilen üç beş “hanif’ten başka kimse olmamıştır. Yine Kur’an şöyle der: “…Doğrusu, insanların İbrahim’e en yakını, şüphesiz O’nun izinden gidenler ve bu peygamber (Mııhammed)ve O’na iman edenlerdir. Allah da müminlerin velisi(dostu)dur. “6 Görüldüğü gibi “İbrahimî Dinler” anlayışı, dinler tarihi bakımından da, İslâm dini açısından da yanlış bir anlayıştır ve kullanılan kavram yanlış bir kavramdır.
    Yanlış kavram üzerine yanlış bir diyalog anlayışı gelişebilir. Yanlış diyalog anlayışının, kandırmacalı “tek küresel din”, “İbrahimî din”, “küreselcilik”, “siyasî hâkimiyet” projelerine imkân hazırlayıcı olduğu, bugün ihtimalden gerçekleşmeye doğru tırmanmaktadır. Yani işin siyasî ve ideolojik boyutu gündemdedir. İnternet sitelerinden öğrendiğimize göre başta Ermeniler olmak üzere hıristiyan çevreler ve yahudiler, “İbrahimî Dinler Projesi”nin “tuttuğundan bahisle, memnuniyetlerini, Vatikan’a fısıldamaktadırlar. Vatikan’ın diyalogda, hedefin bir merhalesi olarak telkin ettiği “Allaha iman merkezli dinler ve toplumlar” deyimi de, “İbrahimî dinler” kadar muğlaktır. Çünkü burada dinin deist mi, teist mi olduğu ve niteliği anlaşılmamaktadır. Diyalogu övmek için de “Allaha iman merkezli toplumlar kurulmasında ve işbirliğinde istihdam edilmesi gereken enerjiler, ne yazık ki karşılıklı kuşku, hâkimiyet kavgası ve kan gölü içinde heder edilmiştir.” haklı ifadeleri, bize değil, Batı dünyasına söylenmelidir.
    2-Dinlerarası Diyalog
    İkinci yanlış kavram “dinlerarası diyalog” kavramıdır.
    Dinlerarası diyalog tabirinin yanlışlığı, diyalogun lehinde ve aleyhinde olan çok kişi tarafından dile getirildi. Yanlışlığa bir kez daha vurgu yapmak ve biraz da açmak gerekiyor. Eğer bugün “Dinlerarası Diyalog” , dinlerin sentezlerine, dinlerin bir kısmını alıp bir kısmını almamak veya görmemek gibi iki din arasında bir alana doğru götürülme tehlikesi taşımasaydı, bu tabiri sadece maksadına binaen bir mecaz-ı mürsel gibi kabul edebilirdik. Sonra bir şeyin doğrusu varken, maksat aynı diye yanlışını kullanmamalıdır.
    Al-i İmıan [3] 67, 68.
    Diyalog insanlar arsında olur. Dinler, yani müesseseler arasında diyalog olmaz. Din mensupları arasında diyalog olabilir ve bu diyalog da müesseseye zarar vermeyecek tarzda ve sınırda tutulmalıdır.

    Din bir sosyal müessesedir ve sosyal müesseseler arasında diyalog değil etkileşim olur. Etkileşimin farklı şartları, farklı zeminleri, en önemlisi aşırıya giderse zararları vardır. Kişi etkileşimi ile müessese etkileşimini, diyalogla kültür alışverişini ayırmak ve doğru değerlendirmek gerekebilir.

    Demek ki diyalog, müesseseler arasında değil, o müessesenin bir kısım mensupları arasında olur ve iradî bir tasarruftur. Gerçi “dinlerarası diyalog”un maksadında bu anlam, zımni olarak bulunmaktadır, ama yanlış bir kavram, maksadı gölgeleyebilir.

    İkinci husus, çoğul olarak kullanılan “dinler” kelimesindeki problemdir. Dinler tarihi, antropoloji, etnoloji, sosyoloji açılarından “dinler” tabiri bir problem yaratmaz ve objektif bir gerçeği de ifade eder. Fakat ilahiyat, özellikle de İslâm İlahiyatı bakımından yanlış bir kullanımdır ki diyalogda da maksat ilahiyatla ilgili olmakta, diyalog sırf dinî bir alana tahsis edilmektedir. Bir Müslüman açısından “dinler” değil, “din” vardır ve o da İslâm’dır.Müslümana göre öbürleri ya sapmış ya da bozulmuştur. Kur’an’da dinin çoğulu olan “edyan” (dinler) kelimesinin geçmediğini söylemiştik. Onların inançları anlamında tek esas dinin dışındakiler için çoğul kullanılmıştır. “Dinini hepsinin üzerine üstün kılmak için…”7, âyetinde olduğu gibi. Diyalogcuların kullandığı “üç büyük din”, “dinler bahçesi”, “dinlerarası diyalog”da ima edilen, birbirine eşit, birden fazla din anlayışı İslâm’da yer almaz. Oysa gerçekte diyalog için böyle eşit dinlerin bulunması gerekir. Kendisiyle aynı durumda olmayan bir din ile diyalog, İslâm açısından olsa olsa tebliğe hazırlık metodu olarak alınabilir.
    İslam’a göre din bakımından iki doğru bir arada olmaz. Yani Hak ve Doğru birden fazla olmaz. Aynı Doğı-u’ya giden yollar farklı olabilir. Ama o yollar da yine yanlış yol olmamalıdır. Yanlış yolla Doğru’ya varılamaz. Belki diyalog, bu yanlış yolların düzeltilmesi için yapılacak bir tebliğ hazırlığı ve aydınlatma olabilir.
    Aynı şekilde ve aynı gerekçelerle, “Dinler Bahçesi”. “Üç. Büyük Din” kavramları da İslam ilahiyatı nazarında yanlıştır. Bu kavramları, dinler tarihçisi, etnolog, antropolog, felsefeci kullanabilir ve yadırganmaz. Bu bilginlerin iki din arasındaki ilişkiye bakışı, objektif tespitlerdir, tasvirlerdir ve bir anlamda “seyretme”dir.
    7 Tevbe [9] 33.

    Ama bu sınırlarda da bu sefer diyalog tabirinin kullanılması abestir. Diyalog, inanmayla, inançlar arası ilişkilerle ilgili bir kavramdır ve bir gayeye matuftur. İlahiyatçıyı da mümin gibi, aynı derecede ve aynı karakterde ilgilendirir. Öbür taraftan “Dinler”, “Dinler Bahçesi”, “Üç Büyük Din”, “İbrahimi Dinler”,kavramlannı, dinler tarihinin ve sosyolojinin alanlarına giren gerçekler olarak, yani “sırf dinî” alana tahsis etmeden aldığımızda, bu sefer diyalog siyasî ve sosyal bir mesele olur.”Herkesin doğrusu kendisine” diyerek, barış içinde yaşama, arzu edilebilir. Burada ferdî ve sosyal hayatın gerçekleri ve hayatın devamı arzusu geçerlidir ve “hayatî” olan galip gelir.
    3-Müslüman İsevi (Müslüman Hıristiyan) 
    Bu kavram, yanlış olduğu kadar tehlikeli bir kavramdır. Bir Hıristiyan, Müslüman olunca ona “Müslüman Hıristiyan” denir, ifadesi doğru olamaz. İsevilik (Hıristiyanlık), bir kavmi, ırkı, milleti işaret etmiyor. Bu, bir dindir. Müslüman Alman, Müslüman Fransız veya İngiliz, Müslüman Arap, Müslüman Türk denir. Yahut Hıristiyan Türk, Hıristiyan Arap, Budist Amerikalı vb. denebilir. Fakat Budist Müslüman denemeyeceği gibi, Müslüman Hıristiyan da denemez. Bir kişi ya Müslüman ya Hıristiyan’dır veya başka bir şeydir.

  12. SAİD NURSİ VE DİYALOG Prof. Dr. Yümni Sezen
    Diyalog anlayışında hıristiyan cephe kadar olmasa da, müslüman tarafta, S. Nursi’nin önemli bir konuma sahip olduğu, pek iyi bilinmez. Gerçekte, bugün olup bitenlerin altında, günün şartlarından, modernlik ve küresellikten, siyasî, iktisadî, kültürel yeni biçim alışlardan, şucu bucu cemaatlerden önce -ki bunların rolünü inkâr etmiyoruz- S. Nursi’nin büyük rolü olmuştur.

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    VATİKAN’A GÖNDERİLEN RİSALE-İ NUR

    Nursi, 1950’de Roma’ya Papa XII. Pius’a, Risale-i Nur Külliyatını İstanbul’daki hııristiyan görevli vasıtasıyla gönderdi. 22 Şubat 1951 ‘de Papa’nın teşekkür cevabını, ama Thomas Michel’in de belirttiği gibi, Papa’nın şahsî cevabını değil, kâtibinin cevabını aldı. Risale-i Nur Külliyatı gerçekten okundu mu, okunmadı mı, değerlendirildi mi, değerlendirilmedi mi bilmiyoruz. Dolayısıyla 1962-1965’deki Katolik atağına tesir ve ilham teşkil edip etmediğini de bilmiyoruz. Bildiğimiz odur ki, diyalog dayanaklarından Roma Kilisesi’nin yalnız başına kalmadığıdır. Yine bildiğimiz odur ki, S. Nursi’nin hıristiyanlarla ilişkiye girmek istediği, Hıristiyanlıkla ilişkiye ait ciddî, ciddiyeti oranında tartışılabilir fikirler beyan ettiğidir.

    Şiddete karşı şiddet kullanılmasına karşı çıkan S. Nursi, Risale-i Nur talebelerinin askere katılmak yerine Kur’an’ı çalışmak suretiyle zamanlarını daha iyi değerlendirebileceğini söyler13′.
    13 S. Nursi, Lem’alar, 100.
    İlimle meşgul olanların savaşa katılmayabileceklerini Kur’an-ı Kerim söylemiştir132. Ama bunun Risale-i Nur talebelerine hasredilmesi, ilgi çekicidir ve ayrıca Kur’an bunun yanında “sizinle savaşanlarla savaşın”m buyurarak, savaşın da, yerinde zaruretini ve önemini belirtmiştir.

    DİNSİZLİĞE KARŞI NURCU-HRİSTİYAN İTTİFAKI

    Nursi kendisi de fiilen hıristiyan kesimlerle savaşa katılmış biri olmakla beraber, onun artık maksadı, hıristiyanlarla ittifak kurma imkânlarını aramaktır. Bunun için talebelerin iyi yetişmesi, Kur’an’ı ve Nur Külliyatı’nı iyi takip etmeleri, aynı zamanda hata ve kusurları hoş görebilme faziletini yakalamaları elzemdir. S. Nursi’nin kendi dindaşlarına karşı yönelttiği, “hatalarına, yanlışlarına ve kusurlarına nazar-ı insaf ve insan ile bakmaları” isteğini, Thomas Michel, hıristiyanlaıa karşı da düşünmüş olduğu şeklinde  yorumlar. Yine Thomas Michel’in de belirttiği gibi gerçekten S. Nursi, ona karşı çıkıp eziyet edenler dâhil, herkesle “diyalog” içindedir ve özellikle son zamanlarında Kitap Ehli ile diyalog arayışı için teşebbüslerde bulunmuştur.

    S. Nursi’ye göre, düşünce ayrılıklarına rağmen, çağın mütecaviz dinsizliğine karşı hıristiyanlarla ittifak sağlanabilir. “Yalnız kendi dindaşı, meslekdaşı, kardeşi olanlarla samimi ittifak değil, hristiyanların hakiki dindar ruhanileriyle de ittifak edilmelidir.”134 “İman ehli, değil müslüman kardeşleriyle, hıristiyanların dindar ruhanileriyle ittifak etmek, ihtilafları nazara almamak, niza etmemek gerekir.”135
    Tevbe [9] 122. Ayetin açıklamalı meali şöyledir: “Mü’minlerin şehirlerini, yurtlarını tamamen terk etmeleri, düzenlerini bozup dağılmaları, topyekûn savaşa gitmeleri doğru değildir. Ülkelerinde devam ettirdikleri eğitimin yanında mü’minlerin her kesiminden bir grup dinde, ilimde ve teknikte, geniş ve derin bilgi elden etmek, anlayışlarını geliştirmek, kendi toplumlarına döndüklerinde onları bilgilendirmek, uyarmak niyetiyle ilim tahsil etmek ve ilmî toplantılara katılmak için yeryüzündeki gelişmiş ilim merkezlerine gitmelidirler. Umulur ki, uyanık ve dikkatli davranarak kendilerini koruma imkânı kazanırlar.” (Bkz. Ahmet Tekin, Kur’an ‘m Anlaşılmasına.Doğrıı).
    m Bakara [2] 190.

    ——————————————

    134 S. Nursi, Lem’alar, 146.

    135 S. Nursi. Emirdağ Lahikası, /, 27. Mektup, 1766.

    ——————————————
    S. Nursi’ye göre, bu ittifakı bozmak isteyenlere dikkat etmelidir. “Misyonerler ve hıristiyan ruhanileri, hem nurcular, çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü herhalde şimal cereyanı (kuzey, komünistlik cereyanı); İslam ve İsevi dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslam ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacaktır.”136 Ona göre Müslümanlık-Hıristiyanlık ittifakını bozmaya çalışan komünistlere karşı üç zümre, nurcular, hıristiyan ruhaniler ve misyonerler uyanık olmalıdır. Dinsizler zekât, faiz yasaklığı burjuva karşıtlığı ile müslüman halka yakınlaşma gibi aldatıcı tehlikeye girebilirler137. Görüldüğü üzere, müslümanlardan bazılarının diyalog anlayışının altında nurcu-hıristiyan ruhani-misyoner ittifakı diyebileceğimiz bir anlayış yatmaktadır. Gerçek şu ki, bugün müslüman-misyoner ittifakından bahsetmek çılgınlıktır. Böyle bir ittifaktan, sadece içinde bazı solcular ve 2. Cumhuriyetçilerin de bulunduğu bir kısım aydın rahatsız olmuyor.

    THOMAS MİCHEL – SAİD NURSİ YAKINLIĞI

    Nursi’nin, bugün hoşgörü ve diyalog dediğimiz şeyler üzerine görüş ve tavsiyelerini keşfettiğini söyleyen Thomas Michel, I. Dünya Savaşı’nı takip eden gerilimli yıllarda, onun ufuk açıcı bir düşünür olduğunu belirtir. Michel’in tespitine göre S. Nursi, hıristiyanlarla ihtilaf meselelerini nazara almamak, dindar ruhanileriyle ittifak etmek gerektiğini öngörmektedir. Çünkü ona göre dinsizlik ve komünizm şeklindeki mutlak küfür hücum ediyor. Müslümanlar, hıristiyânlarda kendi tabiî müttefiklerini bulurlar. Paylaşabilecekleri çok önemli müşterek vazifeleri vardır. Bu fikirlere tamamen katıldığını söyleyen Thomas Michel, trajik hadiselerin kurbanı olan müslümanlar kadar, masum hıristiyan ların da masum şehitler olarak S. Nursi tarafından görülmesini, ona şeref kazandıran unsurlardan olduğunu belirtir.

    ————————————-

    Komünistlik ve temel felsefesi materyalizm-marksizm, Kuzeyden değil, Batıdan gelmiştir. Sistemli ve yaygın dinsizlik de Batıdan gelmiştir. Y.S.
    136- S. Nursi, Emirdağ Lahikası, I, 1712.
    l37 S. Nursi, Emirdağ Lahikası, 1, 1712; 138 Tarihçe-i Havai, 434. I39 Maide[5]51.

    ————————————-
    “Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin.”1 âyetine ait, S. Nursi’nin, zaman içinde  birçok şeyin değişebileceği, en büyük müfessirin zaman olduğu yolundaki yorumunu beğenen ve 1910-191 1’de hıristiyanlarla dostluk ilişkilerini inşa etme arzusundan dolayı , sorgulama konusu edilmesini kınar. “Müslüman İseviler” unvanını çok beğenir. Michel, “düşmanlık vakti bitti” hükmüne ulaşan Nursi’nin, müslüman-hıristiyan ilişkilerini sevgi üzerinde temellendirmenin yollarını aradığını belirtmiştir ~ . Bu yaklaşımından dolayı Thomas Michel, Risale-i Nur Cemaati’nin takdirini kazanmış görünüyor. S. Nursiyi şahsen tanımış olmak istediğini, ciltler dolusu eserlerini okuduğunu belirten Michel, kendisinin zaten tek Allah inanışına sahip olduğunu, S. Nursi’nin bakış açısının kendi iç dünyasıyla hemen kaynaştığım ifade etmektedir140.

    KÖPRÜ DERGİSİNİN MÜLAKATI

    – Köprü Dergisinin Kış-2003 sayısında Thomas Michel’le yapılân mülakatta soruldu: “Bizler nur talebeleri olarak ‘dindar İsevîler’le birlikte ateizme karşı ortak mücadele etmek istiyoruz. Bu, Bediüzzaman’la başlamış ve bugüne kadar devam etmiş bir yaklaşım. Hıristiyan dünyasında da benzer eğilimler ve bu doğrultuda geliştirilmiş projeler var mı?”
    Thomas Michel, olduğunu söylüyor.
    Köprü Dergisi yine soruyor: “Bediüzzaman dinsizlikle mücadelede ‘hakikî dindar İsevîlerle’ elele verip birlikte hareket edilmesi gerektiğini söylüyor. Soğuk savaş döneminde demirperde ülkeleri aracılığıyla yayılmak istenen dinsizlik sebebiyle mücadele komünizme karşıydı. Bugün ise vahiyden bağımsız bir bilim anlayışı çerçevesinde yürütülen dinsizlik politikası var. Siz bu düşünceye katılıyor musunuz? Bu tehlikeyle mücadele etmek isteyen hıristiyanlar var mı?”
    Michel buna da olumlu cevap veriyor.
    Köprü Dergisi soruyor: “Biz Risale-i Nur Enstitüsü olarak bu konuda yaptığımız çalışmaları sizinle paylaşmak istiyoruz. Bir diyalog oluşturmamız ve yayınlarımıza katkıda bulunmanız mümkün olabilir mi?”
    Michel, elbette diyor. Bunun normal vatandaşlar seviyesinde de yapılması gerektiğini söylüyor .
    S. Nursi’nin ve cemaatinin dinlerarası diyalogdaki yerini ve duruşunu belirtmek bakımından önem arz eden bu alıntılarımızın, bu öneminin yanında, gerçekçi tahliline de temas etmek gerekir kanaatindeyiz. Buradaki yanlışların geçiştirilmesi daha büyük yanlış olur. Birincisi ruhban seviyesindeki diyalog arzusu, bizden önce hıristiyan dünyaya ait olup, bunun proje ve dizaynını onlar yaptılar. Sonra, tarihçeyi bilmeden veya gerçeğe aldırmadan sorulan sorular olmuştur. İkincisi, el ele verilecek “dindar İseviler” mevcut dindar İseviler olduğuna göre, pek ender istisnaları bulunabilirse de, tesliste dindarlık söz konusudur. Esefle belirtelim ki bizim çok ciddî müslüman bilim adamlarımızdan da, onların “bizim teslisteki unsurlar, sizin ‘Allah’ın sıfatları’ndaki anlayışa benzer’ demelerine aldanmış veya diyalog için taviz vermiş olanlar görülüyor “. Aslına dönmüş hakikî İsevîler, henüz mevcut görünmüyor. Bu bakımdan dinsizlikten önce veya onunla birlikte teslisle ve İsa-tanrıcılıkla mücadele etmek gerekir. Batı’da dinsizliğin artışı bu yüzden olmuşsa, yani dinsizlik mevcut Hıristiyanlığa karşı oluşmuşsa, bu mücadele çok daha önem kazanır. Üçüncüsü, Batı’da komünizmle mücadele, onun dinsizliği dolayısıyla olmamıştır. Bu maksatla mücadele eden sadece bizdeki bir avuç milliyetçi idi. Komünizmle mücadeleyi kapitalizm yaptı ki, o da diğeri kadar materyalisttir. Ama mücadeleyi kapitalizm kazandı. Papa II. John Paul’ün, komünist sistemin çöküşünde rol aldığı gerçektir ama arkasında kapitalist sistem ve A.B.D.’nin gücü vardır. Bu güç olmadan rolün başarılması mümkün değildi. Ayrıca komünist sistem, kendi içinde çöküşe başlamış, demokrasi vb. temayüllerle Gorbaçov gibi biri de yıkıcı ekibe katılmıştı., Bu yıkılışta, İslam’la ve müslümanlarla işbirliği asla vaki olmamıştır. Aksine İslam dünyası, hak, adalet, sömürüye karşı oluş saikleriyle kendine uydurabilme çabaları da göstererek, yavaş yavaş tipik bir komünizme kaymaktaydı. Mısır’da, diğer Kuzey Afrika ülkelerinde, Irak ve Suriye’de, Endonezya’da olanları ve Sukarno ile Cemal Abdünnasır’ın “biz Allah’a inanan komünistleriz” dediğini insanlık unutmuş değildir. Kısacası Batı, yine kendi menfaat ve haz dünyası için, ferdiyetçiliği sonuna kadar götürebilmek için, kendi ürettiği ucubeyi, yine kendisi, şeklen de olsa, çökertmiştir. S. Nursi’ bunlardan habersiz, gerçek dışı ve konu ile ilgili “bilgi”den mahrum olarak hüküm vermekteydi ve takipçileri de aynı yolu tuttular.

    —————————————-

    Thomas Michel, Tevkici Çizgisinde Müslüman-Hıristiyan Diyalogu, 90-93.
    Bkz. Hayrettin Karaman, Dinlerarası Diyalog Nedir?, 45.
    Hıristiyanlarla dostluk inşa etmek arzusu dediği, S. Nursi’nin İngiliz Muhibler (Sevenler) Cemiyeti’nde uzun süre üye olarak çalışmasıdır.
    139 Thomas Michel, Tevhid Çizgisinde Müslüman-Hıristiyaıı Diyalogu, 8-28. M0 Thomas Michel, Tevhid Çizgisinde Müslüman-Hıristiyaıı Diyalogu, 7-8.

    —————————————-
    Dördüncüsü ve en önemlisi, normal vatandaşın seviyesindeki diyalog arzusudur. Bu konunun önemi, bu derece tuhaf bir anlayışa sahip olunabilmesidir. Müslüman Türkler, bin yıldır Rum, Ermeni ve Yahudilerle beraber yaşamaktadırlar. Avrupa’da ve Amerika’da yaşayan müslümanlar da senelerdir hıristiyan halkla birliktedirler. Bunların birbirine söyleyecekleri ve aktaracakları şeyler varsa -ki vardır- söylemişlerdir, söylemektedirler ve söyleyebilirler. Engeller hıristiyan taraftan ve devletlerinden gelmiştir.
    Bu açılımımıza vesile olan S. Nursi’nin ve cemaatinin, diyalog sürecindeki yerine dönersek, karşı tarafın misyoner uzmanları bu işi çok iyi değerlendirmektedirler.

    THOMAS MİCHEL’E GÖRE İKİ BÜYÜK AHLAK ALİMİ: PAPA VE SAİD NURSİ 

    Thomas Michel diyor ki, “Papa John Paul, ve S. Nursi’nin fikirlerini mukayese ettiğim zaman şok edici birçok benzerlik görüyorum.” Michel, savaş ve barış analizi, barışın esas olduğu, mevcut medeniyetin insanlığın yarasını tedavi etmediği, hıristiyan-müslüman ilişkileri, hoşgörü ve diyalog konularında tahliller yapıyor; Papa VI. Paul ve Papa II. John Paul’ ün ve S. Nursî’nin uyum ve mutabakat içinde olduklarını belirtiyor ve bunları mukayese ettiği zaman birçok benzerlik gördüğünü, özellikle II. John Paul (2005’te ölen) ile S. Nursi’ye, bu iki büyük ahlak âlimine insanlık kulak verirse, daha güzel bir geleceğe sahip olacağını143 , söylüyor.

    S., Nursi, İslamiyet ile Hıristiyanlık arasında yıkık bir köprünün bulunduğu, bu köprünün bir operasyonla düzeleceği kanaatindedir. Hıristiyanlık hakikî aslına dönecek, onun tabiriyle “tasaffi” edecektir (saflaşacak, kendi özüne, aslına dönecektir). ”Hıristiyanlık bir nevi İslamiyet’e inkılâp edecektir.” 144
    Anlaşılması ilk planda güç olan “bir nevi” kavramına S. Nursi, kendine göre açıklık getirmektedir. Onların, Allah’ın birliğini kabul etmeleri yeterlidir.

    SAİD NURSİ’DEN EHLİ KİTAB’A HİTAB: KUR’AN SİZE DİNİNİZİ TERK ETMENİZİ EMRETMİYOR!

    “Kur’an size bütün bütün dininizi terk etmenizi emretmiyor. Ancak itikatlarınızı ikmal ve yanınızda bulunan dinî esaslar üzerine bina ediniz, diye teklifte bulunuyor. Zira Kur’an ta’dil ve tekmil edicidir. Yalnız zaman ve mekânın değişmesi tesiriyle, tahavvül ve tebeddüle maruz olan füruat kısmında müessirdir.”145 S. Nursi’ye göre “Hz. İsa’nın hakiki dininin, İslamiyet’in hakikatiyle aynileştirilmesi” söz konusudur, ama bunun nasıl olacağı, manâ ve şümulünün sınırları belli değildir. Arınacak (tasaffi edecek) “Hıristiyanlığın bir nevi İslamiyet‘e inkılâp edeceği,” müphem ve muğlak bir söz olarak kalmaktadır. Ancak, S. Nursi bu “bir nevi”nin adını bile koymuştur: Müslüman İseviler (müslüman hıristiyanlar). Hıristiyanlar dinlerini terk etmeden” asıllarına, yani tevhide dönerlerse, bunlara müslüman hıristiyanlar denebilecektir. Bu takdirde de, bir nevi İslamiyet’e inkılâbın, iki din arasında artık yeni bir anlayışı ima edeceğini söylemek kaçınılmazdır.

    ——————————————–
    143 Thomas Michel, Tevkici Çizgisinde Müslüman-Hıristiyan Diyalogu, 49-82.
    144 S. Nursi, Mektubat, 58; Mektubat s. 54’den naklen: Köprü Dergisi, “Dünya Barışı İçin Müslüman-Hıristiyan Diyalogu”

    145 S. Nursi, Kaynaklı-lndeksli Risale-i Nur Külliyatı, C.2, İsârâtıı’l-l’caz-Bakara Suresi ayet 4, s.l 175); Ayrıca bunlardan naklen: Köprü Dergisi, “Dünya Barışı İçin Müslüman-Hıristiyan Diyalogu”, 20.

    —————————————–

    Bugün aslını muhafaza edip etmediği meselesine girmeden söyleyelim, yaşayan bir din olarak, önümüzde duran sisteme baktığımızda, Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlüsüne inanmayana hıristiyan denemeyeceğini biliyoruz. Teslisi atmış, bir Allah’a inanmış, Hz. İsa’yı sadece Peygamber olarak görmüş ve hele İslam’ın seslenişine kulak veren biri için geride ne kalır ve o kişi için “Hıristiyan kalabildiği’in anlamı nedir? Tebliğ gayeli diyalogun esas gayesi, “tevhide (İslamiyet’e) doğru mu, “saf Hıristiyanlığa, gerçek İseviliğe doğru” mudur? Bunların aynı şey olduğu bile ifade edilir olmuştur’*.
    Thomas Michel, en çok hoşuna giden bu kısımdan, “Hıristiyanların iyi olan şeye zaten sahip olan dinlerini tamamlamaları, kemale erdirmeleri’ni anladığını söylüyor. Michel’e göre, S. Nursi’nin “müslüman hıristiyanlar” unvanına layık cemiyeti. Hz. İsa’nın din-i hakikisini (hakiki dinini) İslamiyet’in hakikatiyle birleştirmeye çalıştığı bir cemiyettir. Arınmanın türü, hıristiyanların İslam’a girmek için dinlerini terk etmesi değil, ondan ziyade, onların hayır olan şeye zaten sahip olan dinlerini tamamlamaları, kemale erdirmeleridir. Michel buna S. Nursi’nin “Kur’an size bütün bütün dininizi terk etmenizi emretmiyor” fikrini ekliyor 147. Dikkat edilirse, bu yorumlarda İslam’ın o eşsiz inkılâbı, bir çırpıda yok farz edilmekte ve yaptıkları sadece ayrıntılardaki değişikliğe indirilmektedir.
    S. Nursi’nin ve onu takip eden diyalogçuların ideal tipi Thomas Michel gibi görünüyor. Michel, kendisi tek Allah inanışına sahip olduğunu söylüyor. Ahlaklı bir kimse olduğuna da şüpheyi celbedecek bir bilgiye sahip olmadığımıza göre, Thomas Michel Müslüman İsevî tipini çağrıştırıyor. Bütün bütüne dinini terk etmemiştir. Hatta Cizvit Rahibi ve misyoner olarak görevini ifaya devam etmektedir. İslamiyet hakkında da bir hayli bilgisi vardır. Fakat Hz. Muhammed (s.av.) için açık ve kesin bir kanaat ifade etmiyor.Hz. İsa’ya da, peygamberden öte bir şahsiyet olarak inanıyor.Bütün bunlarla birlikte müslüman-hıristiyan diyalogunun ve Müslüman İsevî unvanının ideal bir tipi olarak görülüyor.

    ——————————————–

    146 Köprü Dergisi, “Dünya Barışı İçin ‘ Müslüman-Hıristiyan Diyalogu”, II.
    147 Thomas Michel, “Bediiizzaman Said Nursi’nin kişiincesinde Miislüman-Hırisliyan Diyalogu ve İşbirliği”.

    ———————————————-

    SAİD NURSİ’NİN GELDİĞİ NOKTA: MÜSLÜMAN(!) İSEVİLİK

    “Müslüman İsevi tabiri ve anlayışı yanlıştır. Yanlışlığı, hem bizzat İslam’a, hem de kültür sosyolojisi kanunlarına uymamasın-dandır. Daha önce, yanlış kavramlar konusunda belirttiğimiz gibi, “Müslüman Türkler”,”Müslüman Araplar”, “Müslüman Almanlar”, “Müslüman Rumlar” veya “Hıristiyan Araplar”, “Hıristiyan Türkler, “Budist Amerikalılar” vb. olur. Fakat “Müslüman Musevi”, “Müslüman İsevi”, “Budist Müslüman”, “Müslüman Budist” olmaz. Müslüman İsevî, eğer Müslümanlık üst-sistemin bir alt birimi gibi ise, aynı çarpık mantıkla pekâlâ Müslüman Muhammedi de olur. Müslüman Budist, Müslüman Musevî olabileceği gibi. Yok, eğer Muhammed (s.a.v.) tek başına bir dini ifade ediyorsa, hem İsa’nın bugünkü hale gelmiş dininden, hem Hz. Muhammed (s.a.v.)’in dininden olmak mümkün olmaz. İkisini de kabul etmek, iki peygamberi de sevmek ayrı şey, iki dinli olmak farklı şeydir. Esasen “Müslüman İsevi” tabirinin daha kötü bir anlamına zihnimiz kayabilir. Bu deyimde İsevilik üst-sistem, Müslüman bunun alt birimi olarak anlaşılabilir. İsevî üst-sistemin adı, bunun içinde Müslüman olan İsevî alt birimdir, yani İsevîlerden Müslüman olanlar anlaşılır., Bu şekilde Budist İsevî, Musevî İsevî de olacak demektir. Çünkü üst-sistem İsevîlik, öbürleri alt birimlerdir. Yahut ikinci bir sıfatlarıdır. Müslüman İsevî tabirini kullananlar, bunların hiçbirini kastetnemiş olabilirler. Fakat yanlış bir tabirden doğru bir anlam çıkarma! çok müşkül bir şeydir. Ayrıca bir kişi kavminin kimliğini terk etmeksizin bir dine girmiştir. Fakat bir kimse ya Müslüman’dır ya İsevî, ya Budist’tir ya Musevi’dir. Bir kültür, bir vahiy diniyle bütünleşirken, aynı din üzere olan bir başka kültürden, kendi ifade bakımından ayırmıştır, işte tam bu noktada,,”bir Türk, ateist olacağına hıristiyan olsun daha iyidir” zihniyetini değerlendirme» gerekiyor. Bu şekilde düşünmek, ‘ha Müslümanlık,ha Hıristiyanlık fark etmez’ demektir. İşte diyalog anlayışının altında yatan budur. Fakat bu, bizimkiler için böyledir. Hıristiyan, ateist olacağına Müslüman olsun’ diye düşünmemiştir ve misyonerlerin düşüncelerine baktığımız zaman buna asla yer olmadığını anlarız. Müslüman diyalogcuların diyalogu savunalım derken, misyonerliği bile savunmaya rıza gösteren bu zihniyeti, hayret uyandırıcı bir cehaleti ifade etmektedir. Ateistin arkasında, hıristiyan dünya gibi devasa bir kültür topluluğu yoktur. Ateistlik on-onbeş ferdi hadiseden ibarettir. İçinde bulunduğu kültürün ana çekirdeğinin çoğundan kopmamıştır. Oysa Hıristiyanlığa geçince her şey değişir. Kültür kodları yerinden oynar. Kendi tarihiyle ve kimliğiyle hesaplaşmaya başlar. Bulunduğu topluma giderek yabancılaşır. Ateist olacağına hıristiyan olsun zihniyeti taşıyanlar, dini ve imanı toplumdan kopuk, çengelle asılı duran bir şey gibi görmektedirler.
    Bir insan iki kültürlü olamayacağı gibi, iki dinli de olamaz.  Hele, bir dinin inancından kopmadan, kendini diğerinde tekâmül ettirmek, nasıl mümkün olabilir? “İslam’la inanışlarını tamamlamak”, Kitap Ehlinin esas dinlerini devam ettirebilir anlamına gelmez. S. Nursi’ye göre Hıristiyanlığın İslam’la ittihadının anlamı, İncil’in Kur’an ile birleşerek Kur’an’a tabi olunmasıdır . Kastedilen, mevcut Inciller ise, bu ittihat mümkün değildir. Asıl  vahyedilen İncil kastediliyorsa, o, zaten Kur’an’a tabi olmuş ve Kur’an’in içinde yer almıştır. Yeni “Müslüman Hıristiyan” veya “Hıristiyan Müslüman” tipi, hangi kitaba tabi olacaktır?
    Sadece Allah kavramına sahip olunmasının, alt tarafı başka şeylerle dolu olduğu takdirde, yetmeyeceğini, diyalog için de netice alınamayacağını, yine bizzat Kur’an’dan öğreniyoruz. “Müşriklere, gökleri ve yeri kim yarattı diye sorarsan Allah’tır, derler”149 âyetlerinde bunu görmüştük. Müşrikler de Allah diyorlardı ama sonrası malumdur. Müşrikler, Allah ile putları nasıl birbirine karıştırmışlarsa, hıristiyanlar da Allah ile İsa’yı birbirine karıştırmışlardır.

    —————————————————
    148 S. Nursi, Emirdağ Lahikası, 65;

    149 II, 118. Ankebut [29] 61; Lokman [31] 25.

    —————————————————
    Müslümanların, müslümanlığı ve buna layık doğruluğu göstererek diğer grupların İslamiyet’e girişlerini sağlayacaklarına inancını belirten S. Nursi, nihai gayesi bu olmakla beraber, hıristiyanların öze dönerek kendi kimliklerini yaşayabileceklerinde. bunun bizim için yeterli olduğunda ısrarlıdır.

    SAİD NURSİ’NİN EHLİ KİTAP HAKKINDAKİ ‘DOSTANE’ YAKLAŞIMI

    Yeni bir tip, adeta bir sentez oluşturma fikrine götüren dinî ilişkiye rağmen, S. Nursi çelişkiden kurtulamamıştır. Çünkü öbür taraftan, “Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin”  âyetini yorumlarken, dostluk ilişkisinin dinî değil, sosyal ve siyasî olduğunu söyler. Ayrıca ayetin yoruma açık olduğunu, zamanın da en büyük müfessir olduğunu, yani zamanla anlayışların değişebileceğini, zaman ve şartlara bağlı olarak ilişki ve ittifak kurulabileceğini, dostluk yasağının sırf dinî dostluk manâsında olduğunu, onların zatı için değil, sıfat ve sanatları için sevilebileceğini dile getirir. Bu yaklaşım bugünkü diyalog anlayışına dayanak teşkil eden yaklaşımlardan biridir. Hatta bugün dinî bir dostluk dönemine girilmiştir.

    Nursi, bu dostluk ve sevgiye, Kitap Ehlinden bir kadınla bir müslüman erkeğin evlenme meşruiyetini misal vermiştir. “Ehl-i Kitaptan bir haremin olsa, elbette seveceksin”der. Buradan Hıristiyanları sevmeye kapı açılabilmektedir. Ancak müslüman bir kadın hıristiyan bir erkekle evlenme yasaklıgına, tek taraflı bu prensibin aslının olduğuna hiç temas edilmemiştir Bu fikirler bize, bugünlerde Türkiye televizyon kanallarından birinde oynayan “Yabancı Damat” dizisini hatırlattı. Geleneklerine bağlı bir Müslüman Türk ailesinin kızı ile bir Yunanlı genç evlenmek için mücadele ediyor. Dizi, dinî geleneği ince biçimde kınama, geleneklerle mizahlı alay şeklinde sürdürülüyor. Hıristiyan toplum olan Yunanlılarla dinî, siyasî, sosyal, kültürel diyalog kurulabilmesi için dinî geleneklerin yıkılması şart olmaktadır.

    S. Nursi’ye göre Allah’ı tanıyan ve âhireti tasdik eden, başta hıristiyan ruhanilerle ittifak edip, aralarındaki ayrılık kaynağı olan tartışma konularını geçici olarak göz önünde bulundurmamaları, kavga etmemeleri gerekir’151

    ————————————
    150 Muide [5] 51.
    151-S. Nursi, Kastamonu Lahikası, 187; Tarihçe-i Hayal, 214.

    ———————————-

    SAİD NURSİ: SAVAŞTA ÖLEN VEYA FELAKETE UĞRAYARAK ÖLEN HIRİSTİYANLAR ŞEHİTTİR

    Nursi’nin Kitap Ehli ile müslümanların ilişki ve diyalogundaki kanaatleri bunlardan ibaret değildir. Daha ileri gittiği yerler bulunmaktadır. I. Dünya Savaşı’nda olanları hatırlatarak, hıristiyanlarla ilgili önemli fetvalar vermiştir. Bu savaşta ölen hıristiyanlar da ona göre şehit sayılırlar. Genel olarak “Semavî ve beşerî musibet ve felaketlere uğrayan hıristiyanlar masum ve mazlumdurlar ve mükâfatları da büyüktür. Bu hıristiyan mazlumların çektikleri felaketler, onlar hakkında bir nevi şahadettir. Felaketi çekenlerin, mazlumların imdadına koşanlann ve insanlığın rahatını, hukukunu ve din esaslarını muhafaza için mücadele edenlerin yaptıkları  fedakârlığın manevî ve uhrevî neticesi o kadar büyüktür ki,o musibeti onlar hakkında bir şeref sebebi yapmaktadır.152. S.Nursi’ye göre “hatta mazlumlar kâfir bile olsa, çektikleri belalardan dolayı âhirette ilahi rahmet hazinesinden mükâfatları vardır, ne dinden olurlarsa olsunlar bir çeşit şehit hükmündedirler.” 153

    Bunları herhangi bir fikir adamı, bir felsefeci, bir ideolog, bir sivasetçi söylese bile yadırganır. Fakat bu sözleri bir İslam ilahiyatçısı ve müslüman dava adamı söyleyince iş çok değişir.

    HANGİ HIRİSTİYANLAR ŞEHİT?

    Aynı şeyi bugün Irak’ta ölen Amerikan askerleri için de söyleyebiliriz. Arada bir fark yoktur. Üç-beş paralı asker dışında oraya giden askerler de kendi iradeleriyle gelmediler, gönderildiler. Masum ve mazlum olmaları, aynı görüş açısından mümkündür.
    Thomas Michel, S. Nıırsi’nin “hıristiyan şehitler”e yönelik fetvasını, 1969’da, Uganda’da Papa VI. Paul’ün söylediklerine benzetir. Papa da müslümanlar için benzer bir düşünce belirtmişti.
    ————————————–

    152 S. Nursi, Kastamonu Lahikası, 45;

    153 Tarihçe-i Hayal, 261. S. Nursi, Kastamonu Lahikası, 45.

    ————————————–

    Demek ki diyalogun iki cephesi de birbirine yaklaşmış, dinî diyalogun yeni bir hız kazanmasının zemini oluşmuştur. Ancak anlaşılması güç hususlar, cevabı müşkül sorular kalmaktadır. I. Dünya Savaşının bir parçası olan ve çok insan kaybına sahne olan Çanakkale Savaşlan’nda, Avustralya’dan, İngiltere’den, Avrupa’dan Müslüman Türkler’i yok etmek için kalkıp gelmiş ve savaşta ölmüş hıristiyanlar da şehit midir? Âhirette mükâfatları var mıdır? Mazlum ve masumdan kasıt, ortaçağda kilisenin zulmettikleri midir? Yoksa kapitalizm heyulasından sonra sömürülen, ezilen hıristiyan toplumları içindeki halk kitleleri midir? Bilmeden, ne olduğunu anlamadan müslümanlara karşı savaştırılan hıristiyan kimseler midir? Mamafih bunlardan özel olarak bahsedilmektedir. Masum ve mazlum hıristiyanlar elbette vardır ama kimler kastedilmektedir? Eğer ezilen halk kitleleri ise, onların çoğu ateist ve Marksist oldular. Komünistler dahil, bunlar da mazlum ve masum sınıfına girerler. Girebilirler ama bunları Müslümanlığın şehitlik ve -ahirette mükâfat anlayışıyla mukayese etmeye gerek var mıdır? Eğer Müslümanlığa yakın bir itikat ve hayat tarzı üzere yaşayan hıristiyanlar kastediliyorsa, “kâfir bile olsalar” neyi ifade etmektedir?

    ‘ALLAH’IN RAHMETİNİ KİMSE SINIRLANDIRAMAZ’ DÜŞÜNCESİ

    Allah’ın mağfiretine, cennet ve cehennemle ilgili iradesine kimsenin ambargo koyması söz konusu değildir. Rahmeti gazabını geçmiş olan yaratıcının affının, lütfunun, kereminin sınırı ve durağı yoktur. Yüce Allah’ın va’d ve vaîdinin dışında düşünme gibi bir fanteziye cüret edersek, diyebiliriz ki kâfir bile olsa, istediğini istediği gibi affeder veya cezalandırır. Bu, insan idraki, iradesi, anlayışı ile ilgili bir mesele değildir. Fakat yine O’nun bize verdiği ölçüler ve ölçütlerle, beşer aklının değerlendirmelerine, kesin yargıda bulunmamak kaydıyla izin verilmiştir. Aksi halde hiçbir iman, din ve ahlak kuralı bu dünyada uygulanamaz. Nitekim S. Nursi de aynı yola başvurmuş, cennet ve cehennemlikleri teşhise kalkmıştır.

    BÜTÜN BU FİKİRLERİN KAYNAĞI: KEŞFİYAT

    Taraftarlarınca, onun bu konudaki erişilmez ufku, “ilgiyi yalnız kendi cemaatine hasreden sektaryen sadakatin üstüne çıkmıştır” deniyor. Bu da normaldir. Fakat o bu konudaki fetvalarını Kur,’an’a, hadise, kıyasa, icmaya, kısacası nassa ve bilimsel metodolojiye dayandırmamakta, kendi keşfiyatına dayandırmaktadır. İlmî, kelamı, fıkhî bakış açılarına göre yapılabilecek tartışmaların önünü kapatmış, başka bir yoldan meseleye bakmıştır. “…Onların (mazlum ve masum kâfirlerin) ilahi rahmet hazinesinden öyle mükâfatları vardır ki, gayb perdesi açılsa, mâzlumlar için merhamet tezahürü görünüp, elhamdülillah diyeceklerini bildim ve kafi surette kanaat getirdim” ” demektedir. Artık bu, yakin keşfe ait bir bilgidir ve keşfin sonucundaki bilginin tartışması yapılamaz. Kanaat, kesin bilgiye dayalı bir mutmain olmadır. Ancak bu kanaat ilhama dayalıdır ve herkes bilir ki ilham delil sayılmaz.

    SAİD NURSİ: BAZI KUR’AN AYETLERİ RİSALE-İ NUR’A İŞARET EDİYOR

    Nursi, bazı ayetlerin Risale-i Nur’u ve sahibinin başından geçen olayları işaret ettiğini, yineHz. Ali‘nin aynı işaretlerde bu lunduğunu belirtir. Bir hayli olağanüstü olay, birçok İslam velisi ve ulemasıyla gaybî irtibat, kendisinin gördüğü bazı “rüya-yı sadıka”lar zikredilir 156. Yazılarınınkutsal ve ilahi olduğu, kendisi tarafından belirtilir. “Risale-i Nûr, Kur’an-ı Kerîm’in bu asırda en yüksek ve kudsî bir tefsiridir ve hakikatleri semavîdir.”157

    DİĞER BİR KAYNAK: İLAHİ (!) İLHAMLAR

    Sadece bahsettiği hakikatler Allah’ın sözünü ettiği hakikatlerdir, şeklinde anlaşılması yeterli olmaz günkü mesele burada bırakılmamıştır. Kendi iradesi dışında “kalbime ihtar edildi”158 ifadeleriyle desteklenmiştir. Bizi burada ilgilendiren, böyle bir manevî derinlik, ilahî destek ve güven oluşunca, artık hıristiyanlarla veya başkalarıyla ilişkilere ait bilgi ve hükümlerin, kendiliğinden önem ve güven kazanacağıdır. Hıristiyanlarla ittifak, S. Nursi’ye önceden ilahi işaretle işaret edilmiştir, “…bazen de o, şahs-ı manevîyi bir hadimine vermişler ve hadime mültefitane bakmışlar. Bu hakikatten anlaşılıyor ki sonra gelecek o mübarek zat, Risale-i Nur’u bir programı olarak neşir ve tatbik edecek ve o zatın ikinci vazifesi, şeriatı icra ve tatbik etmektir… O zatın üçüncü vazifesi, Hilafet-i İslamiye’yi İttihada İslam’a bina ederek İsevî ruhanileriyle ittifak edip Din-i İslam’a hizmet etmektir.” 159

    ————————————————

    156-159 Bkz. S. Nursi, Asa-yi Musa, 5; Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 12, 32, 55; Mektubat, 510; Nursî, İşârâtu”t-İ’caz”, 281;  S. Nursî, Gençlik Rehberi Risalesi, 21;Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 2062.

    ———————————————–

    RİSALELER DOĞRUDAN KUR’AN’IN MALIDIR, DOLAYISIYLA SEMAVİDİR !

    Müritleri yahut talebeleri bunlara inanmışlar mıdır? inandıkları gibi daha ileri adımlar atmışlardır. Samsun’da 1959 yılında basılmış bir beyannamede, Konyalı bir öğretmen, Risale-i Nur’un mahiyeti hakkında şunları söylemiştir: “Evet, Kur’an ve Risale-i Nur: Bunlardan birincisi Arş-ı A’zamdan nüzul ile… kelimetullahtır ve semavîdir ve doğrudan doğruya bir mucize-i kübradır… İkincisi ise dindarlara en dessas taarruzların yapıldığı ve dalaletin ortalığı istila ettiği bir za-manda, Kur’an’ın kendi kendini müdaraa için yine onun yani Kendinin Lemaat-ı ‘caziyesinden tereşşuh etmiş bir nur-ı mücessemesindir. (?) Demek Risale-i Nur da doğrudan doğruya Kur’an’ın malıdır ve bu sebebe binaendir ki semavîdir. Arzî değil-“dîr. Bir mevhibe-i ilahiyedir.’  Bu Müritlerine göre Allah’tan inme bir kitabın tercümanlığına mazhar olan bir zatın, “İsevî ruhanilerle” ittifak” etme yetkisi elbette olacaktır.

    FETHULLAH GÜLEN’İN TEMEL REFERANSI: SAİD NURSİ

    Bugün ayrı bir kol, hatta  ilgisiz bir yeni oluşum gibi gösterilmek istenen F. Gülen ve cemantine ait zihniyetin temeli de S. Nursi’ye bağlanmak durumundadır. F. Gülen de S. Nursi ile Hz. Peygamber (s.a.v.) arasını birleştiren bir mu’cizat çizgisi kurmuştur. (!) Fethullah Gülen şöyle der: “Benim meseleler, “Bediüzzaman’ı okuduktan sonra benim için çok daha inandırıcı olmuştur… Efendimizin (s.a.v) insanlık çapında yaptığı şeyleri ister mucizatıyla ister reşhalarla Bediüzzaman’da gördüğüm zaman kendi kendime şöyle dedim: Demek ki ben şimdiye kadar uzaktan bakıyormuşum, uzaktan bana göz kırpan o yıldızlar, neredeyse çocukların ellerini uzatıp yıldızları avlamaya çalışması gibi şimdi benim avlayabileceğim ufka girdi.”161
    Bugün dinlerarası diyaloga, müslüman taraftan neden S. Nursi’nin çok önemli bir kaynak ve dayanak teşkil ettiği, dinlerarası diyalogla neden en fazla bu cemaatin ilgilendiği, proje, plan ve programlarını neden buna göre düzenledikleri rahatlıkla anlaşılmaktadır.
    ———————————————-

    160-Neda Armaner, Nurculuk, 29.
    161-Mehmet Gündem, Fetlutllah Gülen’le 11 Gün.

    ——————————————-

    SAİD NURSİ’NİN ARADIĞI HIRİSTİYAN TİPİ

    Dini aşırı ferdileştirmcsi, bizim de onlara benzeyip seküler ve laikçi bir zemine oturma temayülümüz sebebiyle Protestanlığı yeterli bulmayan S. Nursi, yine de Hıristiyanlığın zamanla Protestanlık fikrine yaklaşmış olduğu ve Protestanlığın da tevhide doğru yaklaşmaya başladığı kanaatindedir. Buna rağmen kendisi de takipçileri de Protestanlaıia değil, Katoliklerle ilişki ve diyalog kur-muşlardır:j^mda. Papaya ciilliyatını gönderen, Protestanları bazı noktalarda beğenen, Ortodoks Rum Paniği ile görüşen S. Nursi, hangi mezheple diyalog kuru Protestanlığın o gün doğru değerlendirilememesi fazla yadırganmaz. Ancak Protestanlık hakkında olumlu kanaatlerinin oluşmasındaki yanlışlar bir gerçektir. Kur’an’a ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’e en fazla düşmanlık eden, Protestanlığın kurucusu Luther’dir. Kur’an’ın şeytan tarafından” yazıldığını söyleyen o’dur’ Avrupa’da her asırda İslam’a, peygamberine ve müslümanlara haddi hesabı olmayacak saldırıların olmasında Protestanlığın katkısı açık seçiktir. Öbür taraftan bugün Batı’da din ile ilgisini kesmiş, sekülerleşmiş (dünyevileşmiş) kesimler de Protestanlardır. Kiliselerini satanlar Protestanlardır. Dinlerine bağlı olanlarının ise tevhide gittiği söylenemez. Ama yine de bu sekülerleşmiş insanlar, kültür hâlinde de olsa, dini devam ettiriyorlar: Londra’da büyük binaların cephelerine İsa Allah’ın oğludur diye yazdıklarını gözlerimle görmesem, ben de tereddüt ederdim. Anglikan Kilisesi, Protestanlık içinde bir kilisedir. Fakat sekülerleşmiş, felsefîleşmiştir. Max Weber, Protestanlığın nasıl bir dünyevî felsefe haline geldiğini; Rene Guenon, Protestanlığın nasıl bir felsefe olup geleneksel olmasının daha uygun olacağında kararsızdır.dini temsil etmediğini bizlere öğrettiler ve bizler de bunu gördük. Bugün dini sadece kullanarak, dünya hâkimiyetini kurmak isteyenler, vahşi ve yutucu kapitalizm ile işbirliği yapan ve en çok uyuşanlar, Protestanlardır.
    Bkz. Ömer Faruk Harman, “Hıristiyanların İslam’a Bakışı”, 104.

    ” S. Nursi, dinin özüne sahip veya arınması muhtemel, tam olarak bozulmamış Hıristiyan tipini, diyalog için aramaktadır. Ruhanilere de bunun için özel önem verdi ve itina gösterdi. Neden ayırım ve arayış içinde oldu? Bunu yine ondan öğrenmek mümkündür. S. Nursi’ye göre iki Avrupa vardır. Biri hakiki Hıristiyanlık’tan aldığI “feyîzle” sosyal hayata faydalı sanatları, adalet ve Hakkaniyete hizmet eden fenlen takip eden Avrupa’dır. Diğeri tabii felsefenin zulmetiyle yozlaşmış ve insanlığı sefahate ve “sapkınlığa sevk eden bozulmuş Avrupa’dır. Bu yorum bugünkü bir kısım hıristiyan ruhbanca da beğenilmiş, imanlıların müşterek medeniyetinden söz edilmiş ve bu konu diyaologun malzemelerinden birisi olmuştur. “Katolik hıristiyanların manevî lideri Papa II. John Paul’ün bütün sözleri, Risale-i Nur’da tarif edilen böyle bir medeniyeti işaret etmektedir, gerçek hıristiyanlar ve gerçek müslümanlar arasında bir medeniyet çatışması yoktur”163 denmiştir.
    163- Thomas Michel, Tevlıid Çizgisinde Müslüınan-Hıristiyan Diyalogu, 58.
    İyi şeylerin hakiki dindar, hakiki hıristiyan kafadan çıktığını biz uyduruyoruz. Hakiki din orada hiç yaşanmamıştır ki böyle bir algı kurabilmektedir. Ferdî zühd hayatı olarak yaşanmış bazı örnekler, başkalarıyla ilgisiz kalan bu örnekler, medeniyeti doğuramaz. Hatta ferdî zühtten ahlak bile doğmaz. Çünkü sosyal hayata açılma imkânı yoktur. Zühd hayatını yaşayanların başında hıristiyan ruhanî gelmez mi? İcat edilmiş matbaa cihazını, elli sene Nötre Dame Kilisesi’ne hapsedip, kullanılmasını engelleyen bu ruhban değil midir?
    Biribirine tepki içinde sürüp geliyor görünse de, gerçekte iyi ve kötü Avrupa birdir ve ona aynı fikir süreci içinde bakmak gerekir. Kötü Avrupa’nın özelliği gibi görülen “Tanrının yerine insanı koyma”, yani insan-tanrı veya tanrı-insan anlayışı, yani hümanizm, İsa ve Tanrı ilişkisi anlayışından kaynaklanmıştır. Hümanıst anlayışa, insana değer verme diye bakılmaktadır ki bizim büyük yanılgılarımızdan biri budur.
    Hürriyet Gazetesi, 10 Ağustos 2005
    S. Nursi, hakiki Hıristiyanlık’tan feyz alan, adalete, sosyal hayata faydalı hale gelen Avrupa’ya değil, tabii felsefeyle bozulmuş Avrupa’ya hitap ettiğini söylüyor’.  İttifakı, hakiki Hıristiyanlığa bağlı ve tevhid potansiyeli taşıyan, iyi Avrupa ile, onların temsilcisi ruhanilerle kurmak istiyor.

    Cemaatin bugünkü temsilcileri de aynı şeyi takip ediyorlar. F.Gülen’e göre Avrupa, şeriat-ı fıtrî (fıtrattan gelen insan hakları, demokrasi, evrensel hukuk) bakımından doğru yolda ve bizden ileridir. “Avrupa daima geniş dünyadır.” Daha medenîdir. Şeriat-ı fıtrinin hakkını vermiştir. Bir gözümüzü daima oraya dikmelidir. Medenî Avrupa düşmanımız değildir. Rekabet halinde bir dostumuz olabilir. Onlarla bütünleşmelidir.

    DİĞER ÇELİŞKİLER

    Cemaatte bu etkiyi yaratan S. Nursi’nin ittifak arzusunda, “mütecaviz dinsizlik” en önemli sebebi oluşturur.  Bu dilsizliğe başta komünizm olmak üzere, laik ve dünyevîleşmiş bütün tasavvurlar dahildir. Bu mütecaviz dinsizlik Batı’ya has olmayıp, kendi toplumundakiler ve özellikle yetkililerdekiler de kastedilenin içine girmektedir. S. Nursi, buna bir dinî yorum da eklemiştir. Deccal, ateist akımları temsil eder. Kuzeyden gelen komünizm de bu cümledendir. O Deccalı, Hz. İsa’nın reisliğindeki hakiki Hıristiyanlık öldürecek ve dağıtacaktır. Bu yorumlarının neresini düzelteceğini insan bilememektedir. Önce komünizmin temel felsefesi Marksizm, kuzeyden değil Batıdan gelmiştir. Batı’nın materyalist felsefesinin bir ürünüdür, ikincisi, o Deccalı, tasaffi etmiş Hıristiyanlık ve Hz. İsa değil, kapitalist A.B.D. ile komünist dünyanın kendi içinden çıkan Gorbaçov ve benzerleri çökertmiştir. Üçüncüsü, sistemin çökertilmesinde, müslümanlarla maddi-manevî işbirliği söz konusu değildir. Bu çöküşün altından da ne gerçek Hıristiyanlık, ne “Müslüman İsevilik” çıkmıştır. Deccal (!) belki kılık değiştirmiş olarak sembolize görevine devam etmektedir.
    Bkz. Said Nursi, Lem’alar, 111.

    Dinsizlik de komünizm de, bunların zıddı gibi görünen, fakat aynı maddeci felsefeyi bir başka biçimde paylaşan liberalizm de, diğer birçok sekülcr ve maddeci felsefe de, sistemli bir fikir ve felsefe manzumesi olarak hıristiyan dünyasından doğmuştur. Burada ferdî dinsizlikleri kastetmiyoruz. Sistematik ve doktriner şeklini işaret ediyoruz. Ya tanrı-insan (insan-tanrı) anlayışı merkezli mevcut Hıristiyanlık ruhuna uygun olarak, ya yine aynı mevcut dine tepki olarak, ama aynı insan hâkimiyeti, daha doğrusu insan ilahlığı felsefesinin daha uygun olanı araması olarak, gelişmişlerdir. Batı dünyası, sektiler anlayışında bunları gizli-açık barındırmaktadır. Konumuz, açısından bakarsak, Hıristiyanlıkla diyaloga girip bu alanda ilerlemek, bu sırları paylaşma sürecine bizi sokabilir, Zaten başlamış olan, fakat henüz bir yabancılaşma gibi görünüp tepkisini de beraberinde getiren bozulma sürecimiz, yeni bir din anlayışıyla daha kolay benimsenerek artabilir ve kimlik değişimi hızlanabilir. Dikkatli müslümanlar, hıristiyanların diyalog bahanesiyle bize yeni bir üstünlük kurma isteği ve projesi ile karşı karşıya mıyız, di ye düşünüyor.
    Görünen o ki. S. Nursi. mü’minlerle ittifakı, içerde aramakla yetinmemiş, dışarıda da aramıştır. “Dışa sığınma” diyeceğimiz durum işte budur. S. Nursi, “küfür birdir” İslami prensibinden hareket ettiği için, dış ve iç diye bir mesele onun için söz konusu değildir. Biz bu kavramları, siyasî, sosyal, kültürel alanları hesap edip sosyolojik anlam yükleyerek kullanıyoruz. Şu var ki, sığınma zeminini ararken, dış (Batı dünyası), S. Nursi nazarında iman bakımından kemal derecesinde olmadığından, onu tamamlayıp olgunlaştırmalıdır.
    Dünyanın imanını kurtarmak esas gaye olduğuna göre, dış ve iç ayrımı, bu nokta-i nazardan da, S. Nursi için zaten söz konusu olamaz. Bazılarının yorumuna göre S. Nursi, İslam’ın bir millî kurtuluş vasıtası yahut devleti güçlendirecek bir ideoloji olarak kullanılmasını reddetmiştir. Ona göre din, kişilik ve kimliği oluşturmak için bir değerler kaynağıdır 166. Ama şu inkâr edilemez ki, kişilik ve kimliğin bugün millî toplumun ve millî devletin ve bağımsızlığın dışında oluşamayacağı açık bir gerçektir. Dini de milletten, problemler yaratıyor diye devletten soyutlamanın, sosyal gerçeklere ve bizzat İslam’a aykırılığı ortadadır. Oysa S.Nursi’ye göre, müslümanlar, hıristiyanlar ve yahudiler arasındaki ilişkilerde, kimin yönetip kimin yönetildiğinin önemi yoktur. Beraber yaşama şekillerinin belirlenmesi yeterlidir167.

    —————————————-
    166-M. Hakan Yavuz, “Kamusal Alanda İslam, Nur Hareketi Örneği”, 47.
    167-S. Nursi, Şualar, 14. Şua, 212-213;

  13. BUGÜNKÜ İNCİLLER – Mehmet Oruç
    SEMAVİ DİN KARDEŞLİĞİ MÜMKÜN MÜ?

    Belediyelerin, Batıdaki kentleri, ‘Kardeş şehir’ ilan etme modası gibi, son yıllarda, bazı sözde din temsilcileri de, ‘Semavi din kardeşliği’ modasını başlattılar. Kardeşliği pekiştirmek için, noellerine, yortularına, cenazelerine katılarak üzüntülerini, sevinçlerini paylaşıyorlar.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Akıllarınca, bu dinlere, İslamiyetin vermediği, “Kardeşlik” meşruiyetini sağlamak istiyorlar. Onlar da, “Hak, doğru dinlerdir, bir dinin diğer dine göre, üstünlüğü yoktur” düşüncesini hafızalara yerleştirmek istiyorlar. Yürürlükten kaldırılmış bir din, nasıl geçerli, nasıl meşru olur, bunun üzerinde durmuyorlar. Bu, 1924 ve 1960 Anayasalarının, yürürlükte olan 1982 Anayasasının yanısıra bunların da yürürlükte olduğunu söylemek kadar abes, saçma, zırva bir iddiadır.
    Zırva tevil götürmez, fakat bu konuların yabancısı olanların kafalarını karıştırdığı için, birazda yürürlükte olduğunu iddia ettikleri, bugünkü İnciller üzerinde durmak istiyorum. Dinimize göre bugünkü İncillerin durumu nedir?

    Kur’an-ı kerime göre, Al I ahu” teâlânın peygamberleri vasıtasıyla insanlara gönderdiği dört büyük kitaptan biri “Incil’dir. Hiç şüphesiz Hazret-i isa’ya indirilen Allahü tealanın kitabıdır.
    Fakat bugün, Hıristiyanların elinde bulunan ve “Evangelium” veya “Bible” adını verdikleri kitapta, eski hakîkî İncil’den kalmış pek az bilgi vardır. Kur’ân-ı kerîm’de Allahü teâlâ, İncil’i hazreti isa’ya vahyettiğini ve onu peygamber olarak gönderdiğini çeşitli âyetlerde,meâlen şöyle bildirmektedir: “Arkalarından da Meryem oğlu isa’yı gönderdik. Ona İncil’i verdik.” (Âli İmrân sûresi: 3), “(Isa beşikteyken dile gelip) dedi ki: “Ben, hakîkaten Allah’ın kuluyum! O, bana kitap (İncil) verdi. Beni peygamber yaptı.” (Meryem sûresi: 30).
    Biz Müslümanlar, diğer ilâhî kitaplarla beraber hakîki İncil’in de Allahü teâlâ tarafından hazret-i îsâ’ya gönderilmiş hak bir kitap olduğuna inanırız. Ancak, Hazret-i isa’ya gönderilen İncil, tek kitaptı. İbrani diliyle yazılmış olan bu hakîkî İncil, bugün mevcut değildir. Bolüs (Pavlos) adındaki bir Yahûdî, Hz.îsâ’ya inandığını söyleyerek ve Hıristiyanlığı yaymaya çalışıyor görünerek, gökten inen İncil’i yok etti. Daha sonra, dört kişi ortaya çıkıp, on iki Havârî’den işittiklerini yazarak, İncil adında dört kitap meydana geldi. Bolüs’ün yalanları, bunlara da karıştı. Böylece Isa aleyhisselâmın hak olan dîni, az zaman sonra Yahûdîler tarafından sinsice değiştirilmiş oldu.
    İncil’in hazırlanmasında, Kur’ân-ı kerîm’in yazılmasında gösterilen büyük hassasiyet gösterilmemiştir. Gerçek İndideki bilgilere birçok yanlış düşünceler, efsâneler ve hurafeler eklenmiştir. Aslından uzak dört İncil ortaya çıkmıştır:

    1- Meta (veya Matta): Filistinli olan Meta, îsâ aleyhisselâm göğe çıkarıldıktan sekiz sene sonra, birinci İncil’i yazmıştır. Bugün mevcûd olan Matta İncili, İbrânice nüshanın tercümesidir. Bu tercümeyi yapanın da kim olduğu belli değildir.
    2- Lııka: Antakyalı olan Luka, Isa aleyhisselâmı görmemiş, îsâ aleyhisselâm göğe çıkarıldıktan sonra, münafık olan Bolüs tarafından güya Hıristiyanlık dînine alınmış ve onun (bozuk) fikirleriyle aşılanarak, Allahü teâlânın kitabını büsbütün değiştiren bir İncil yazmıştır.
    3- Markos: îsâ aleyhisselâm göğe çıkarıldıktan sonra îsevî (Hıristiyan) olmuş, İncil ismi ile tercümanı olduğu Petros adındaki havariden işittiklerini yazmıştır. Havârî değildir.
    4- Yuhanna: îsâ aleyhisselâmın teyzesinin oğlu olup, hazret-i îsâ’yı birkaç kere görmüştür. Yuhanna’ya âit olduğu iddia edilen bu kitap ona ait değildir, ikinci asırdan sonra aslı meçhul bir şahıs tarafından kaleme alınmıştır.
    Bu dört İncil, aynı hususları başka başka anlatan ve insan eliyle yazılmış hikâyelerden ibaret olup, Allah kelâmı değildir ve devamlı olarak değiştirilmektedir. Böyle bir kitaba ilahi kitap, böyle bir kitaba inanan kimselere hak din mensubu, bunlara cennete gidecek diyenlerin ya akılların-dan ya da niyetlerinden şüphe etmek lazım!..

    İNCİL’İN BOZULMASI
    İncildeki ilk tahribatı Yahûdî olan Bolüs sinsice yaptı. Daha sonra, Yunancaya ve Lâtinceye çevrilirken Putperest Romalılar ve Yunanlılar kendi inançları doğrultusunda değişiklik yaptılar. İncil’deki tek Allah inancının üçe çıkarılmasında, Yunanlıların Eflâtun felsefesinin büyük etkisi oldu.
    Ayrıca İncil’in en eski şekli olan İbrânice nüshası başka dillere yanlış tercümeler ile aktarıldı. Mesela, İbrânicede “Baba” kelimesi yalnız bir çocuğun kendi babası değil, aynı zamanda “hürmete değer büyük bir şahsiyet” mânâsına gelmesine rağmen, bu mana verilmedi.
    Bunun gibi “Oğul” kelimesi de İbrânicede çok kereler bir şahsın rütbece ve yaşça kendisinden daha küçük olan, fakat kendisine son derece bir sevgi ile bağlı bulunduğu bir şahsı tasvir etmek için kullanılmaktadır. İncildeki, “oğul” kelimesi, “Allah’ın sevgili kulu” mânâsına gelmesine rağmen bu manada kullanılmadı.
    Bütün bunlara rağmen bugünkü İncil’in bile birçok yerlerinde Allah’ın tek olduğu, Isâ aleyhisselâmın ise bir “Peygamber” olarak gönderildiği yazılıdır. Bunların bir kıs-mı şöyledir:
    Markus (12:30): Allahımız tektir. Tesniye (4:25): Yalnız bir Allah olup, ondan gayrisi yoktur, isa’ya (45:5): Rab benim, benden gayri ilâh yoktur. Yuhanna (5:3): İsa dedi ki, ben kendiliğimden bir şey edemem, işittiğime (yâni bana verilen vahye) göre hüküm ederim. Kendi irâdemi (bir şeyi yaptırmak arzusu) değil, ancak beni gönderenin (yâni Allah’ın) irâdesini ararım.

    (Matta 27:57): Isâ aleyhisselâm onlara; “Peygamber, kendi vatanından ve evinden gayrı yerlerde de İtibarsız değildir.” dedi. (Yuhanna 8: 26-27): Beni gönderen Allah’tır. Ben dünyâya ancak O’ndan işittiklerimi söylerim.
    Bütün bu cümleler bugün Hıristiyanların elinde bulunan İncil’den alınmıştır. Yâni ne kadar değiştirirlerse değiştirsinler, hâlâ İncil’de muhakkak hakîki İncil’den kalma doğru sözler bulunmaktadır.
    Mızrak çuvala sığmıyor. İnsaf sahibi Batılı ilim adamları da bugünkü İndilerin gerçek İncil ile ilgilerinin olmadığını bildiriyorlar:
    Moody İncil Enstitüsünden Dr. Graham Scroggie, “İncil, Allah Sözü müdür?” adlı kitabının 17. sahifesinde eliyor ki: “Evet, İncil insan eseridir. Bazı kimseler, neden olduğunu anlamadığım sebeplerden ötürü, bunu inkâr etmektedirler. İncil, insanların dimağında teşekkül etmiş, insanlar tarafından insan dili ve insan eli ile yazılmış ve tamamiyle insan karakteri taşıyan bir eserdir.”
    Başka bir din adamı Kennetlı Gragg, Hıristiyan olmasına rağmen, şöyle demektedir: İncil’in Ahd-i Cedîd kısmı, Allah sözü değildir. Burada doğrudan doğruya in-sanların anlattıkları hikâyeler, herhangi bir işin nasıl yapıldığını gören insanların görgü şahitliği vardır. Sırf insan sözü olan bu kısımlar Kilise tarafından insanlara Allah sözüymüş gibi nakledilmektedir.”
    Teolog Prof. Geyser: “İncil’in tamâmı Allah kelâmı değildir.” demektedir.
    İncil’de yazılı hususlara, bilhassa,”Allah, oğul ve rûhülkudüs” gibi üçlü tanrıya inanmayan papalar bile ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri olan Papa Honorius, üçlü tanrıyı katiyetle reddettiği için ölümünden 48 sene sonra İstan-bul’da toplanan Sinod (Papazlar Heyeti) tarafından resmen lanetlenmiştir (Sene M. 680).

    Fransa’da yayınlanan L’Evenement Du Jeudi dergisinin Temmuz-1993 sayısında da bugünkü încillerin sahte olduğu belirtilerek deniliyor ki: “Gerçek İncil’i artık açıklama zamanı geldi… Ancak, bazı güçler, Hıristiyan ve Yahudi medeniyetlerini kökünden sarsacağı için gerçek İncil’i açıklamıyorlar.” Zaman zaman yapılan bu ve benzeri açıklamalar bugünki mevcut indilerin gerçek incil olmadığının delilleridir.
    İnciller içinde doğruya en yakın olanı, “Barnabas” incilidir.

    GERÇEĞE EN YAKIN İNCİL BARNABAS İNCİLİ
    Barnabas İncili’ni kaleme alan Kıbrıs doğumlu Joses idi. Kendisi hazret-i isa’ya inananların en başında gelmekte, ve Havarilerin arasında önemli bir yeri bulunmaktadır. Kendisine verilen “Barnabas” lakabı, nasihat verici, iyili-ğe teşvik edici anlamına gelmektedir.
    Barnabas’ın İncili; bugüne kadar gelen İndilerden gerçek İncile en çok yakın olandır ve en önemlisidir. Barnabas İncili’nde, son Peygamberin 600 veya 1000 sene kadar sonra geleceği bildirilmektedir. Bu İncil’de, tek Allah inancından bahsedilmekte ve teslis yani üç ilah inancı y-lanlanmaktadır.
    Avrupa ansiklopedilerinde, “Barnabas İncili diye bildirilen kitap, 15. yüzyılda İslamiyeti kabul etmiş bir İtalyan tarafından yazılmıştır” denilmektedir. Halbuki, Barnabas İncili daha 3. yüzyılda, yani hazret-i Muhammed’in gelmesinden asırlar önce aforoz edilerek ortadan kaldırılmıştır. Demek ki, daha o zaman da içinde fanatik Hıristiyanların işine gelmeyen, teslisin aleyhinde olan, başka bir Peygamberin geleceğini haber veren bahisler vardı. Şark Hıristiyanları, yakın zamana kadar bu İncil’i okurlardı.
    Barnabas’ın bu İncili, târih boyunca çeşitli defalar ortadan kaldırılmak ve bütün nüshaları kaybedilmek istenmiş olmasına rağmen, Papa Damorus tesadüfen eline geçen bir nüshasını Papalık Kütüphanesinde saklamıştır.

    Kitap. 1590’da el yazısı ile İbrâniceden İtalyancaya çevrilmiştir. Bu nüsha elden ele dolaşarak 1713 yılında Prens Eugene’e ulaşmış ve ölümünden sonra Viyana Kraliyet kütüphanesine nakledilmiştir. 1907’de Bay ve Bayan Ragg tarafından İngilizceye tercüme edilerek Oxford’da basılmış, fakat esrarengiz bir tarzda ortadan kaybolmuştur. Ancak bugün de, British Müseumda ve Amerikan Kongresi Kütüphanesinde birer nüshası halâ muhafaza edilmektedir. Barnabas İncili, Pakistan Kur’ân Konseyi eliyle 1973’te tekrar basılmıştır.
    “Resullerin İşleri” kitabında bildirildiğine göre, Hz. İsa’nın ardından ayrılıkların başlamadığı ilk dönemlerde, iman edenler tek yürek ve tek can idi ve hiç biri kendisinin olan şeyler için ‘benimdir’ demiyordu, her şey onlar için ortaktı. Her biri, tarlalarını, evlerini satıp bedellerini getirerek resullerin ayakları önüne koyuyorlardı; ve her birine ihtiyacına göre dağıtılıyordu.
    İşte bu zamanda Resullerce çağrıldığı şekliyle Barnabas tarlasını satmış ve parayı getirip resullerin önüne koymuştu. Bu olaydan sonra Barnabas adı Resuller’in İşleri’nde sık sık geçer. Şehir şehir dolaşan Barnabas, Allah’ın sözünü her gittiği yerde ilan etmekte, kardeşlerine yardım için koşmakta ve pek çok kişinin Hakk Dine girmesine sebep olmaktadır.
    Barnabas ilk dönemlerde Pavlos’la birliktedir. Fakat, bir süre sonra aralarında, şehirleri dolaşırken Markos denilen Yuhanna’yı da yanlarına alıp almama konusunda şiddetli bir tartışma çıkar ve nihayet ayrılırlar. (Resuiler’in İşleri, 15:36-41)
    Bu ayrılma olayından sonra Resuiler’in İşleri’nde Barnabas adı bir daha geçmez ve sürekli Pavlos’tan söz edilir. Buradan, Barnabas ile Pavlos arasında ‘iman’ konusunda derin ayrılığın söz konusu olduğu anlaşılıyor. Nitekim, Barnabas, İncili’nin girişinde şöyle der:

    “Şeytan tarafından aldatılan pek çokları, dindarlık maskesi altında en dinsiz akideyi va’z ederek İsa’ya Allah’ın oğlu demekte, Allah’ın sonsuza değin emrettiği sünnet olmayı reddetmekte ve her türlü kirli etin yenmesine izin vermekte olduğundan kurtulasınız, Şeytan tarafından aldatılmayasınız ve Allah’ın hükmü önünde hüsrana uğramayasınız diye, İsa ile yaptığım konuşma ve görüşmelerde gördüğüm ve duyduğum gerçeği yazıyorum.”
    Barnabas’ın bizzat kendi yazdıklarına göre, Pavlos’la bir süre arkadaşlık yapmış, fakat, her peygamberden sonra olduğu gibi, Hz. İsa’dan sonra da izleyicileri arasında ayrılıklar çıkmış, bu ayrılıklar dinin özüne de inmiş ve Pavlos, Tevhid’i Şirk’e çevirenlerin başında yer alırken, Tevhid’den kopmayan Barnabas ise, Hz. İsa’nın gerçek dinini, ona inananlar Şeytan’a kanmasınlar diye yazıya geçirme gereği duymuştur.

    BARNABAS İNCİLİ’NDEN BÖLÜMLER
    Barnabas İncili gerçek incile en yakını olduğu için, ihtiva ettiği bilgiler diğerlerinden çok farklı. Örneğin, Barnabas incilinde geçen şu bölüm Peygamberimizin geleceğini, son Peygamberin Muhammed aleyhisselam ve son dinin de İslamiyet olacağını açıkça bildirmektedir:
    Hz. Isa, kendisine, ‘Sen Allanın Oğlusun’ diyen Petrusa çok kızdı. Onu azarladı. Ona, “Def ol” benden uzaklaş! Sen şeytânsın ve bana fenalık yapmak istiyorsun dedi. Ondan sonra havarilerine dönerek, bana böyle söyliyenlere yazıklar olsun! Çünki, Allah bana, bunlara la’net etmek emrini verdi, dedi.”
    “Ben kimsenin günâhını af edemem. Ancak Allah günâhları af eder.”
    “Ben bu dünyaya, cenâb-ı Hakk’ın dünyaya selâmet getirecek olan Resulünün yolunu hazırlamak için geldim. Fakat sizler dikkat ediniz! O gelinceye kadar sakın aldatılmayasınız. Çünki benim sözlerimi alıp benim İncilimi bozacak birçok yalancı peygamberler zuhur edecektir.”
    O zaman Andreas’ın, geleceğini söylediği bu Resul hakkında bize bazı işaretler söyle ki Onu bilelim dediklerinde şöyle cevap verdi: “Bu Resfıl sizin zamanınızda gelmeyecektir. Benim İncîlim tahrif edilmiş olacağı ve hakîkî inananların 30 kişi kadar kalacağı bir zamanda gelecekdir. İşte o zaman, cenâb-ı Hak insanlara acıyarak, elçisini gonderecekdir. Onun başının üzerinde daima beyaz bir bulut bulunacaktır. O çok kudretli olacak, putları kıracak, puta tapanları cezalandıracaktır. Onun sayesinde, insanlar Allahı tanıyacak ve Onu ta’zîz edecek ve ben de o zaman hakîkî olarak tanınacağım. Benim insandan başka bir şey olduğumu söyüyelilerden intikam alacaktır.”

    “Kardeşlerim! Ben topraktan yaratılmış bir insanım. Sizin gibi toprak üzerinde yürüyorum. Günahlarınızı bilin ve tevbe edin! Kardeşlerim! Şeytân, Romalı askerlerin yardımı ile, size benim Allah olduğumu söyliyerek sizi aldatacak. Onların, sahte ve yalancı ilahlara kulluk ederek Allahın la’netine uğrayacaklarını görerek, onlara inanmayınız”
    “Benim tesellim, hakkımdaki her batıl düşünceyi yok edecek ve dinini tüm dünyaya yayacak olan Elçi’nin gelmesindedir. Ve, bana teselli veren, onun dininin sona ermeyecek ve Allah tarafından el değmeden korunacak olmasıdır.”
    Sordular: “Allah’ın Elçisi geldikten sonra, başka peygamberler gelecek mi?”
    Hz. İsa cevap verdi: “Ondan sonra Allah tarafından gönderilen gerçek peygamberler gelmeyecek ama pek çok yalancı peygamber gelecek; ki ben buna üzülüyorum. Çünkü, Şeytan onları yerlerinden kaldıracak da, kendilerini, benim kitabımı bahane edinip gizleyecekler.”
    Sordular: “Bu tür dinsizlerin öne süreceği hüküm nasıl bir şeydir?”
    Hz. İsa cevap verdi: “Bunların öne sürdüğü, kurtuluşa götüren gerçeğe inanmayan, lanete götüren bir yalandan ibarettir. Dünya hep gerçek peygamberleri horlamış ve bu yalancıları sevmiştir.”
    Sordular: “Bu elçiye ne ad verilecek ve hangi işaretler onun gelişini ortaya koyacaktır?”

    Hz. İsa cevap verdi: “Onun adı hayranlık uyandırır, çünkü Allah, ruhunu yaratıp da, bir nur içine konulduğu zaman ona bu adı kendisi vermiştir. Allah dedi: “Bekle Muhammed; çünkü senin uğruna Cennet’i, dünyayı ve her türlü mahluku yaratacağım, içlerinden seni bir elçi yapacağım, öyle ki, kim seni kutsarsa kutsanacak, kim seni lanetlerse lanetlenecektir. Seni, dünyaya gönderdiğimde senin sözün gerçek olacak. O kadar ki, gök ve yer düşecek. Fakat senin dinin düşmeyecek. Muhammed O’nun kutlu adıdır.”
    O zaman, kalabalık seslerini yükseltip, dediler: “Ey Allah, bize elçini gönder! Ey Muhammed, dünyanın kurtuluşu için çabuk gel!,,

    RESİMLİ EROTİK İNCİLLER
    Gazetelerde İncil’i okutma kampanyaları ile ilgili haberler çıkmıştı. Gençler İncil’e, Hıristiyanlığa ilgi duymadıkları için yeni metotlar deniyorlar. Çünkü son 50 yıldır, gençler hızla Hıristiyanlıktan uzaklaşmaktalar.
    Sebebi de İncillerdeki çelişkili ifadeler. Çünkü birçok İncil var piyasada. Her biri farklı farklı. Gerçek İncil bir tane olduğuna göre bunların hangisi doğru?
    İndileri okuyanlar manasını anladıkları halde ondan uzaklaşıyorlar. Manasını anlamadıkları halde, Kur’an-ı kerim okuyanların, Müslüman olanların sayısı çığ gibi büyüyor. Bu tespit bizim değil kendilerinin.
    Şimdi gelelim haberlerden birine: Resimli incil ile ilgili. İndilerin “erotik” baskısı yapılıyormuş. Sebebi, İncil’i daha çekici hale getirmekmiş. Bunu nasıl yapacaklarını merak ediyorsanız söyleyeyim: Ünlü modellerin fotoğrafları, resimleri konacakmış yeni baskı İndilere.
    Bunun için İsveçli girişimciler, İncil’in erotik versiyonu için çalışmalara hemen başlamışlar. Amaçları da özellikle İncil’i 15-30 yaş grubu için daha çekici hale getirmekmiş. Girişimciler böyle söylüyor. Nasıl çekici hale getirileceği hususunda biraz daha detay veriyorlar: Erotik yani müstehcen İncil’de dünyanın önde gelen ünlü fotomodelleri ve fotoğrafçıları kullanılacakmış. İncil adeta bir “magazin ” haline getirilecekmiş. Bunun için de, dünyanın en ünlü iki modeli Claudia Schiffer ve Markus Schenkenberg, Adem ve Havva rolünde poz vereceklermiş. Adem ve Havva’nın Nevv York’ta sokakta el ele… yürüyüşlerinin fotoğraflarını yeni magazin İncil’in sayfalarına yansıtacaklarmış.

    Bu pozların da sıradan bir fotoğrafçı tarafından çekilmesi beklenemez tabii ki. Bu görüntüler ünlü fotoğrafçı Paolo Roversi tarafından çekilecekmiş.
    Hatırınıza gelmiştir herhalde. Bütün bu kepazeliklere Kilise, Hıristiyan din adamları ne demişler, nasıl bir tepki göstermişler. Buna niçin tepki göstersinler ki. Tepki anormal şeyler için gösterilir. Yapılanlar onlara göre anormal şeyler değil ki tepki göstersinler.
    Birkaç yıl önce, bir filimde Hz. İsa rolündeki adam iğrenç işler yaptığı için, Avrupa’daki Müslümanlar ayaklanıp filmin gösterildiği sinemayı kuşatmamışlar mıydı? Hıristiyanların kılı bile kıpırdamamıştı. Bunlardan nasıl bir tepki bekleyebilirsiniz ki.
    Tepki göstermedikleri gibi, takdir bile etmişler. Hıristiyan din adamları da “esas”in tadını kaçırmamak şartıyla bu ilginç girişimi desteklediklerini ve memnunlukla karşıladıklarını ifade etmişler.
    Halbuki ellerindeki bozuk indilerde de bu tür, erotik yaklaşımlar yasaklanıyor. Mesela Matta İncilinde, zina yasak olduğu gibi, zinaya sebep olan kadına da şehvetle bakmanın yasak olduğu yazılıdır. (Matta Bâb 5, ayet 27-28) Hal böyle iken, Hıristiyan milletler bırakın zinayı, homoseksüel erkeklerin evlenmesine bile izin veriyor, bunun için kanun çıkartıyorlar.
    Gelelim şimdi diğer bir habere. Haberin başlığı şöyle: “Bak, peygamber futbol oynuyor!” Haber sonra şöyle devam ediyor: “Gençlere Hıristiyanlığı sevdirmek adına ünlü modellerin çıplak resimlerinin yer alacağı bir incil’in bastırılmasının ardından, Amerika’da bir fîrma da Hz. İsa’yı çeşitli sporlar yaparken gösteren süs eşyaları satmaya başladı.”

    Christian Supply firması tarafından internet üzerinde satışa sunulan eşyalar büyük ilgi toplamış. Hz. İsa’yı beyaz kıyafetler içinde futbol, basketbol ve beyzbol oynarken gösteren eşyalar, tanesi 20 dolardan satılıyormuş. Bu girişimin sebebini, “Böyle bir eşya üretmelerinin nedeninin Hz. İsa’yı günümüz şartlarına uyarlamak” olduğunu söylüyor şirket yöneticisi Laura Traina.

    Derler ya, araba yoldan çıkınca nerede duracağı belli olmaz. Dinler ilahi mesajdır. Orijinalliği muhafaza edildiği müddetçe etkili olur. Eğer orijinalliği bozulmuşsa hangi kılıfa sokarsanız sokun İlgi çekmez. Aksine itici olur. Bugünkü Hıristiyan aleminin durumu da zaten bunu açıkça gösteriyor. Harcanan milyarlarca dolara rağmen halk Hıristiyanlıktan uzaklaşıp hızla dinsiz oluyor. Çırpındıkça da daha çok batıyorlar dinsizlik batağına.

  14. DİNLERARASI DİYALOG FİTNESİ – Prof. Dr. Yümni Sezen
    Mensuplarının savaşı veya uzun barış ve sükûn dönemleri dışında, sırf din olarak, dinler arasındaki ilişkilerin seyir şekli söyle olmuştur: ‘Karşılıklı tartışmalar, mektuplaşmalar, reddiyeler.'(l) Son yarım yüzyıldır, yeni diyalog arzusu ve projesi Hıristiyan tarafa aittir ve direksiyon onların elindedir. Bu bakımdan diyalog projesini tenkit edenler, diyaloğu misyonerliğin bir zarfı olarak görmektedirler.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Papa VI. Paul, Konsildeki konuşmasında şöyle demiştir: “Misyonerlik için yeni yollar hazırlamak, yeni vasıtaları gözden geçirmek, yeni enerjiler meydana getirmek gerekir”(2) Yine Papa II. John Paul, 6 Ocak 2001’de yayınladığı mektubunda, diyalog faaliyetlerinin sürdürüleceğini, bunun yeni bin yılın Mesih’in ışığında yeni bir açılımı olduğunu ifade etmiştir(3).
    1962-1965 arasındaki çalışmalarının sonunda, Vatikan’ın amacı, Hıristiyanlığa ve Hıristiyanlara karşı Müslümanları yumuşatmak, tarihi olup bitenin sertliklerini unutturmak, yeni bir anlayış geliştirdiğine inandırmaktır. Başka deyişle Hıristiyan yetkili ve etkililer, silahı kınına koyup, kendi toplumlarına doğru dürüst sevdiremedikleri dinlerini, Müslümanlara sevdirebilme gayretine girmişlerdir. Bu yeni gayretin metodu, genel ve tabiî bir münasebet şekli olan diyalogdur. Ama bu diyaloğu özel bir anlamda kullanmaktadırlar ve buna azami itina göstermektedirler. Hıristiyan yetkililer Müslüman aydınlarda da bir yumuşak potansiyeli ve diyalog hevesi buldukları için atağa kalkmışlardır.
    Mahiyeti biraz farklı olmakla beraber, ilginç ataklar bizim geçmişimizde de bulunuyor. Mithat Paşa’nın Osmanlı bayrağına hem hilal hem haç koyma teklifi, bizde bu başlangıç gibidir. Sonra Said Nursi’nin İslâmî ataklarına, ilgi çekici ifadelerine ve fetvalarına, oradan Fethullah Gülen’in Papa’ya mektubuna ve onu ziyaretine, diyalog kurumu oluşturmasına, oradan “İsa etrafında bütünleşelim” diye cemaatçi akademisyenlere kadar gelinmiştir. Ancak kendimize has gayretlere, ne Hıristiyan yetkililerin gayelerini bazen açık bazen gizlemiş oldukları ama yumuşak faaliyetlerine rağmen, diyaloğun, misyonerliğin dışında anlaşılmasına kimsenin gücü yetmemiştir.
    Diyaloğun bir misyonerlik kılıfı ve çağımızın şartlarına uydurulmuş bir misyonerlik şekli olduğunu düşünen ve göre birçok Müslüman aydın, daha önce misyonerlikte görev almış olanlar ile diyalogda görev yapan Hıristiyan uzmanların aynı kişiler olduğuna dikkatimizi çekmektedirler.
    Bizi, sosyolojik izaha zorlayıcı nitelikleri ihtiva eden diyalog macerası, toplumumuzun bazı dönemeçlerini ifade eder gibidir. Diyalog isteyenlerin çoğunlukla Hıristiyan yetkililerin olmasının sebebi, bizde başlayan taviz ve zaafı; ve bunları doğuran ortam mıdır? Bu soru gündemdedir Devlet kadroları ve aydınlar ile dindar kesimler arasında! gerginlikler de sebepler zincirine eklenebilir.
    1965’ten itibaren gelişen ve yeni bir manâ ve neredeyse resmiyet kazanan diyalog, bugün tarihî birlikte yaşamışlık örneğini, her ne sebeple olursa olsun temas kurulmasını yahut kültür ve medeniyet etkileşimlerini ifade etmiyor. Hıristiyan ruhbanın “Hıristiyanlık dışında kurtuluş yoktur” akidesini başka anlamlara kaydırarak, eski katılıklardan vazgeçerek, insanlara nüfuz etmenin ve onları kazanmanın yeni taktiğini ifade ediyor. Bizler de bunu görmezlikten gelerek veya kendi lehimize çevirmeyi düşünerek, aynı taktiği gütmek istiyoruz. Dünyanın imanını kurtarmada, en müsait gördüğümüz Hıristiyanların bu tavrını fırsat bilerek işe başlayacağımızı hesap ediyoruz. Konunun adı dinlerarası diyalog olduğu halde, diyalog deyince neden akıllara Hıristiyanlar ve Müslümanlar geldiğini de bu düşüncemiz izah ediyor. Tabiatıyla aynı şey Hıristiyan taraftan Müslümanlar için düşünülüyor. Müslüman kapısı aralanırsa, bu iş biter, dünya istediğimiz yere gelir diye hesap ediyorlar. İslâmiyet onlar için açılması gereken önemli kapıdır. İslâmiyet bu denli önemli görülmekle beraber, Hıristiyan yetkililer aslında İslâmiyeti de diğer dinler gibi gördüklerini ağızlarından kaçırıyorlar. Hıristiyan ilahiyatçı ve bu ilahiyata bağlı misyoner, Hıristiyanlık dışındaki dinlerin tamamını “insan icadı” veya “Tanrının Mesih’teki vahyi ile çelişen yollar” olarak görmektedir. Ayırım yapmamakta, İslâmiyet de aynı kategoride vasıflandırılmaktadır. Bazı konferanslarda bunu dile getirmekten çekinmemişlerdir(4)”

    DİYALOĞU SAVUNANLARDAKİ AŞAĞILIK KOMPLEKSİ
    Tekrar bizim cepheye dönersek, diyaloğu fırsat bilerek ona sarılmış bir kısım Müslüman aydının ilk derdi, Hıristiyan dünyaya “biz de aydın kişileriz ve dinimiz de sizin zannettiğiniz gibi değildir” diyebilmektir.
    Bir dindar nezdinde diyalogdan istifade etmek, diyaloğu tebliğ için ve tebliğ istikametinde savunmak ve yorumlamak mümkün ve meşru olabilir. Ancak burada esas gayesinin tebliğ olduğunun bilinmesi ve yapılan işin de adına diyalog denmemesi uygundur. Aynı zamanda tebliğin havada asılı durmaması, yere inmesi gerekir.

    Müslümanlığa geçmek isteyen Batılı aydına ve halka kapılarımız ardına kadar açıktır. Bunun uğrunda, şartlara zamana uygun olarak elden gelen yapılmalıdır. Fakat gündemdeki diyalogla İslâmî gayreti karıştırmamak gerekir. Bazıları diyaloğu, tebliğ ve davetin ön hazırlığı olarak alıp diyalog ile tebliğ ve daveti kastetmiştir. Hz. Peygamber “diyalog teşebbüsleri” dedikleri ile kastedilen budur. Diyalog teşebbüsünde bulundu diyerek Hz. Peygamberi, bugün diyalog tutkusuna alet etmek doğru bir şey değildir. Herhalde diyaloğun bugün kazandığı özel manâya ön vermemektedirler.

    KUR’AN’I YALANA ALET ETMEK

    Kur’ân-ı Kerîm diyalog diye bir şey başlatmadı. İman İslâm’ı öğretmeye, yanlışları düzeltmeye başladı, insanı kâinatı doğru anlamaya yöneltti ki, buna Kitap Ehli dâhildir. Onlara tevhid inancında birleşelim derken, orada kalalım veya iki tarafı da idare edelim demedi. Her Müslüman olmamış herkes gibi onları da tevhid akidesine davet etti. Onların asıllarında da var olan ve fakat mevcut hallerinde bulunmayan peygamberlik ve tevhid akidesine çağrı vardır. Ortak nokta “olan” değil, “olması gereken” Aksi halde oraya davet gerekmezdi. Kur’an, daha her müşterek tevhid temelinin oluşmadığını beyan etmekte Öyle alanlar, öyle noktalar teşekkül etmişti ki (bugün hala öyledir), müşrik ile Hıristiyan ve Musevînin farkı kalmamış
    İki tarafı da idare etme talebinde bulunan müşriki “sizin hesabınız ve sorumluluğunuz size, benim dinim bana” dendi. Daima doğru olana çağrıldı.
    Siyasî anlaşmalar bir diyalog sonucu olarak düşünülen: Fakat onlar siyasî çerçevenin dışına çıkmadı. Mektuplar diyalog değil, davettir.
    Diyaloğun zemini, “sen doğru söylüyorsun, ben de yahut “sende de bazı doğrular var, bende de” hafifletirsek “her şeyine rağmen sana saygı duyuyorum, sen de bana lütfen saygı duy” zeminidir. Müslümanın böyle bir zemin araması veya oluşturması ancak din dışında mümkün olabilir.

    DİYALOĞUN NETİCELERİ
    Sosyoloji, büyük sosyal dalgalanmalara, süreçlere, olay ve olgulara ve yaygın sonuçlara bakar. Ferdî vakalar, münferit girdi çıktılar, kelâmi tartışmalar, araştırıcıya ancak ilham verici olabilir. Buna uyarak, diyalog rüzgârları başladıktan sonra, misyonerlik faaliyetlerinin artıp artmadığına bakmalıdır. Bizim için önemli olan budur.
    Diyaloğu İslâmî bir metodun parçası, bir hazırlık safhası olarak almak, prensipleri bunun lehinde kullanmak, salt mantıkî bir bakıştır. Oysa dini mantığa indirgeyenleriz. Aynı mantıkî yolla aksini savunmak pekâlâ mümkündür. Bugün olan bitene, meselelerin aldığı istikamete baktığımız zaman, konuya sosyal, kültürel yaklaştığımız takdirde, işler çok değişir ve görünen durum da bu yöndedir. Kültürler arası diyaloğa açılan bir dinî diyalog, o mantıkî bakışın dışına taşmıştır. Gerçekte ne evrensel bir din kültüre ne kültür evrensel bir dine irca edilebilir. Sadece ilişki ve bütünleşebilmelerinden söz edilebilir. Dini kültüre irca eden bir anlayışın, yani dinî diyalogla kültürler diyaloğunu aynîleştiren bir anlayışın diyalog tutumu artık başka bir şeydir. Diyaloğu siyasî, hukukî, kültürel barışın üstünde bir yere yerleştirdiğimiz zaman, Müslümanlık bakımından, Mâide Sûresi’nin 51 ve 57. âyetlerindeki emirlere muhalif olarak dost edinme ve onlarla bütünleşme sınırlarına girmiş olabiliriz. Maksat ilişki kurmak ise, bu gruplarla tarih boyunca, dalgalı da olsa, ilişkiler zaten kesilmemiştir.
    Bugün ortaya çıkan oluşumları bir tarafa bıraksak bile, zihnî, mantıkî, felsefî meseleyi biraz daha yakından takip edersek, diyalog, tebliğ ve misyonerlik ilişkisinde zihnî ve metodolojik problemlerle de karşılaştığımızı görürüz. Konu tebliğ veya misyonerlik ise, onun tabiî bir parçası konuşma (diyalog) öne çıkarılmamalıdır. Eğer çıkarır ve bağımsız bir konu haline getirirsek, başka maksatlar hatıra gelebilir. Meselâ, yemek yerken, kaşık veya çatal, yer uzatılır, alınanlar ağız açılarak içine konur demeye gerek var mıdır? Ama yemek yemeden önce olan işlemleri ayrıca alıp, başka bir maksat için, meselâ âdâb-ı muaşeret eğitimi için, yeme işinden ayrı mütalaa edebilir, inceleyebilirsiniz ayrı bir şeydir. Fakat maksadınız yemek olduğu halde, olan diğer işlemleri söz konusu etmez veya bunları yemek yeme işinin yerine koymazsınız. Yemek işinde diğer işler öne çıkarmanız abes bir şey olur veya başka bir maksad var demektir.
    Hıristiyan tarafın yaptığı budur. Bizim taraf da buna uymak istemiştir. Tebliğ veya misyonerliğin tabii bir parçası olan diyalog, zaten hayatın içinde mevcuttur. İnsanlar yerde, herhangi bir işte, özel bir gaye güderek veya gütmeyerek “konuşma” yaparlar. Din ile ilgili olanındaki özel bîr konuda da aynı yol izlenir ve bu, tabii bir şeydir. Bu tabii kısmını, o Özel konudan ayırıp onun kendisini özel konu haline getirmek veya parçası olduğu esas şeyle özdeşleştirmek, belli hedeflere dönük olabilir. Yahut felsefenin, bir doktrinin metodolojisi olabilir. Konuşmalar dediğimiz zaman anlaşılan şey ile, Konfüçyüs’ün eseri (Konfüçyüs’ten derlenmiş) Konuşmalar dediğimizde anlaşılan farklıdır. Diyalog ile Eflatun’un Diyalogları da aynı şekilde genel ve  manâları birbirine karıştırmadan meseleyi ifade eder. Konuşma din ile ilgili olursa, ayrıca Önceden planlanan, projelendirilen, kuruluş ve merkezlerle takviye edilen, gayeli bir konuşma ve karşılıklı ilişki haline gelirse, genel karşı konuşmadan farklı olacaktır. Bu tür diyalogda, “farklı duruş”ta iki taraf bulunur. Saygı ve hoşgörüde samimî olunsun veya olunmasın, karşılıklı saygı ve hoşgörüden bahsediliyorsa, iki eşit ve iki meşru taraf ve belirli gayeleri var demektir. Dinlerarası diyalog deyince böyle bir manâ anlaşılmıyorsa, buradaki diyalog kavramının üzerinde durmaya bile değmez. Fakat bugün yapılan, Özel gayeye matuftur, özel manâya yöneliktir. Bir de şu var: Bir gayesi olsa da, tarafların sahip olduklarının özüne ve esasına dokunmayan, oraya yönelmeyen, kendilerine has olanı doğrudan ilgilendirmeyen diyalog olabilir. Siyasî diyaloglar ve işbirlikleri böyledir. Türk ile Alman’in veya Rus ile Amerikalının yapacakları diyalog ve işbirliğinde; ne Türkün kimliğine, inançlarına, değerlerine, doğrularına veya yanlışlarına, kültürlerine ve dinlerine ait olan meselelere girilir; ne de Rus’a, Alman’a ve Amerikalıya ait değerler söz konusu edilir. Siyasî diyalogda maksat bellidir. Gerçi, imansızlık, ahlaksızlık, çeşitli kötülükler gibi müşterek düşmana karşı birlikte hareket etme, yani diyaloğun gerçek manâsını uygulama, mümkündür ama bu lafta kalmış, kendimizi kandırmaktan başka bir işe yaramadığı kısa sürede anlaşılmıştır. Esas manâ ve gaye ile saklı tutulan şey, kasten birbirine karıştırılmıştır. Dinler arası diyaloğun, siyasî diyalog gibi olmadığını biliyoruz ve eğer dürüst davranırsak, bu diyalogda söz konusu olanın “inançlar” olduğunu da biliyoruz. Bunları bildiğimiz halde, kalkıp, “tebliğ yaparken bile karşı tarafı dinlemeyecek miyiz, diyalogda iki taraf vardır” demek, meseleyi hafife almak olur.

    DİYALOG, AMA NASIL?
    Eğer dinlerarası diyalogda, diyaloğun olması gereken manâsı ile yetinmeyip, inançlara doğru uzanılacaksa, tavizleri ve lafı gevelemeyi terk edip, İncil’deki İsa (a.s.) ile Kur’an’daki İsa’nın (a.s.) karşılaştırılmasına, diyalogda hep dışarıda tutulan Hz.Muhammed (s.a.v.)’in konunun merkezine oturtulması çalışmalıdır. Müslüman, kavga ve çatışma olacak diye “seninki de benimki kadar hak ve doğrudur” demek ve sahte saygı göstermek mecburiyetinde değildir.
    Müslümana sorumluluklar yükleyen, olumsuzluklara geleceğe ait endişelere götürebilen diyaloğun karşıtı illa savaş yapmak, tahakküm etmek yahut terör değil, vakur duruş, gerçekleri görmek, taviz vermemektir. “Ya diyalog, ya kavga” görüşü, çirkin bir dayatma çeşididir. Daha çirkin olanı şudur: Cihad anlayışını saptırmak, terör ve insan boğazlamak gibi çirkinliklerin hepsini İslâm’ın cihad kadrosu içinde görmek isteyenlere zımnen veya alenen katılmak, İslâm’ın her türlü hoşgörü, geniş ufuk, iyilik gibi güzelliklerini diyaloğa malzeme yapmak. Bazı kimselerce maalesef bu tavır sergilenmektedir.
    Dinlerin mensupları arasında bir diyalog olacaksa ve müesseseleştirilecekse, şartları sağlıklı bir şekilde ortaya konmalıdır. Bu ancak kendi toplumlarının onayı ve yetkililerin temsili olabilir. Onların ruhbanı tabiatıyla önemli ve yetkilidir i yine de bakalım bu işte kendi toplumları onları desteklemekte midir? Peygamberimize yapılan çirkin karikatür olayı ile desteğin olmadığını gördük. Ruhbanlarıyla dinden uzaklaşan kesimler arasındaki çelişkiyi çözebilmek için önce ruhi tamir etmek gerekir. Fakat bu da o kadar kolay değildir.
    Diyalog teşebbüsünde halkın tasvibi ve temsil bizim de geçerlidir.
    İllaki diyalog yapılacaksa, diyaloğun şartlarına şunlar konabilir:
    1- Allahın birliğine iman meselesi, diyalog konusunun başında yer almalıdır.
    2- Hz. Muhammed (s.a.v.) ve Hz. İsa (a.s.) aynı derecede sürekli diyalog gündeminde olmalıdır.

    3- Kitab-ı Mukaddes’teki peygamberler ve peygamberlik anlayışı ile Kur’ân-ı Kerîm’deki peygamberlik anlayışı, Hz. İsa (a.s.) ve Hz. Meryem anlayışları müzakere edilmelidir.
    4- İnsanlığın içinde bulunduğu uçurumlar, açlık ve sefalet, sömürü, zulüm diyalog gündeminden düşmemeli, bunlar yalnız kâğıt üzerinde bırakılmamalı, kontrol ve takibe alınmalıdır.
    5- Diyalog için bizde Diyanet İşleri Başkanlığının, bütün İlahiyat Fakültelerinin, müftülüklerin, diğer ulemanın görüşleri alınmalı, temsilciler bunlar tarafından seçilmelidir.
    Bu şartlarla dinlerarası diyalog yapılmalı, bazı kişi ve cemaatlerin keyfine bırakılmamalıdır. Eğer bu şartlarda, dinlere müdahale gibi görülebilecek hususlar var denilebilecekse, o zaman diyalog din ile ilgili olmayan alanlar hedef alınarak yapılabilir ve onun adı da dinlerarası diyalog olmaz. Çay kahve sohbetinde veya dostluk ve hoşgörü meclisinde, iftar sofrasında, alttan alta onu ne kadar kandırabilirsem gibi bir zihniyet, dinlerarası diyalog adını alamaz ve bu tavır İslâmi de olmaz.
    Diyalog, bir orta yol anlayışına veya diyalektik bir senteze gebe olmamalıdır. Modernlik ile Müslüman gelenek arasında bir yorum yapılabilir ve bir orta yol aranabilir. Fakat orta yol, dinler arasında aranırsa bir “orta din” doğabilir ve böyle bir orta yolu, yani orta dini sağlamak için diyaloğa başvurmak, Müslümanın işi olamaz. “Orta yol”, “Doğru yol (Sırat-ı Müstakim)” değildir. “Allah rızasına uyanları o nurlu selamet yollarına iletir ve onları izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarıp sırat-ı müstakime (doğru yola) götürür,”(5) Kur’an böyle söyler. Orta yol, Sırat-ı Müstakim’in yaratıcısının, takınacağımız tavır hakkındaki yol gösterişidir (tavsiyesidir). Maneviyat ile maddiyat, modernlik ile İslâm arasında denge veya orta yol yorumları yapabiliriz. İslâm’da diyalektik konuların olduğu da doğrudur. Akıl-vahiy, kaza-kader, fert-toplum, kavim (veya millet)-ümmet, kültür-medeniyet, iktisadî serbestlik-müdahale gibi diyalektik alanlar mevcuttur(6). Fakat bunlarda ulaşılacak sentez, dinî, sosya nesnel sonuç doğurmaksızın, zihnî ve idrakidir. Anlam ve yoruma aittir. Algılayabilme imkânını arttırmak ve zihni bütünlüğü sağlayabilmek içindir. Ne yazık ki Gülen cemaati yetkililerinin, teori-pratik, dünya-ahiret, akıl-vahiy, gelenek-modernlik, maddiyat-maneviyat arasında yaptıkları denge ve orta yol yorumları, telaffuz edilmese de, bir diyalektik senteze yöneltildi. Bu tavır onları dinler arasına da taşıma istidadı göstermektedir.
    Geçmiş kavgaları ve gerilimleri unutmak, polemiklerden kaçınmak, ortak değerlere öncelik vermek, dinlerarası diyaloğun sevap hanesine yazılıyor. Eğer bunlara, kendi doğrultusunda ciddî bir İslâmî eğitimi, millî eğitimi ilave etmezseniz, sizin dışınızdakinin yanlışlarını düzeltip doğruya yönelten bir azminiz olmazsa, ortak değerler yavaş yavaş size kendinizi unutturur ve gelecekte yeni bir manevi dünya halinde size hâkim olur. Yeni nesiller, kendilerini başka bir atmosfer içinde bulurlar. Bereket ki toplum kanunları tam olarak böyle işlemiyor ve ütopyacı anlayışlar, yukarıda bir yerlerde kalıyor ve yeni oluşumların emrine giriyorlar.

    UYDURMA KAVRAMLAR
    “Dinlerarası Diyalog”, “İbrahimî Dinler Birliği”, “Dinler Bahçesi”, “Üç Büyük Din” formülleri, 1965’ten bu hızlanarak beraber yürüyor. Bunlar aynı zamanda, hoşgörü, hürriyet, demokrasi, çoğulculuk, federatif yapı, küresel formülleri ile desteklenerek sunulmakta, bunlarla da beraber yürütülmektedir.
    Dayatmalara teslim olmadan ve vak’alara esir düşmeden şu çoğulculuk meselesine tekrar tekrar bakmalı düşünmelidir. Dinler Bahçesi ve Üç Büyük Din anlayışı ile İslâm’ı, yalnız çoğulculuğun değil, izafiliğin batağına sürüklediğimizin farkında olmalıyız. “Aslında din tektir, insanlar sık sık ondan uzaklaştılar, şu veya bu sebeple onu çoğalttılar, araya başka şeyler soktular” demek, yani çokluğu böyle anlamak başka, bütün dinler veya üç din, aynı şarkının melodileridir, fark yoktur, yan yana konabilir demek başkadır. Bugün Müslüman aydın da birçoğu gibi, küreselliğe ve çoğulculuk fikrine esir olmuştur. Devletiyle kavgası olmasının da bunda rolü vardır. “Ben ona hayat hakkı tanımazsam, o da beni tanımaz” diye düşünmek, ancak inanç sistemimiz dışındaki şeyler için geçerlidir. Kaldı ki bu işte iyi niyet görünmüyor. Küreselcilik, sömürücü güçlerin emr-i vâkisidir, çoğulculuk da bugün bir iyi niyet üzerine oturmamaktadır. Manâ, gayesi ve hedefi çok farklıdır. Dinlerarası diyalog ve dinî çoğulculuk, iyi niyet taşımayan küreselciliğin bir parçası haline gelmiştir. Tıpkı Hz. Peygamberin (s.a.v.) Arap yarımadası için düşündüğü gibi düşünmek lazımdır. İnsaf ve iz’anla bakarsak, İslâm ile Türklüğün birleşik anayurdunun Türkiye olduğunu görürüz. Orta Asya’daki hazırlık dönemi, Anadolu’da yurt edinerek kökleşmiştir. Burada çoğulculuğa yan bakmak, bir Müslüman Türk’ün tabiî hakkıdır. Bugünkü hâkimiyet mahkûmiyet durumlarına bakarak, din-kültür-medeniyet ilişkilerini iyi değerlendirmeden, fikirlerin cazibesine, cilasına kanarak, küskünlükleri esas alarak, çoğulculuk veya benzeri alanlarda telkin edici görüşlerin Müslümanlardan gelmesi, yine Müslümanları üzmekte, derinden yaralamaktadır.
    Güzide müesseselerimize çökmüş olan cehaletin ve bu müesseselere ve devlete sızmış olan yabancı ruhlu, gayri Türk, gayri müslimlerin İslâm düşmanlığı önlenmeliyken, daha güzeli bilgi ve ahlak ile tedavi edilmeliyken, Hıristiyanlardan medet ummak, uzaktan gelen davul sesinin güzelliğine benziyor.

    DİYALOGCULARIN DURUMU
    Müslüman aydın bazen kararsızlık içinde kalmıştır. Diyalogda “sözlerin etkisini arttırmak”, tavize dikkat edilerek icra edilmelidir. “Kâr-zarar hesabını iyi yapmak”tan, “dine ve dinî menfaate zarar veriyorsa zinhar diyalogdan uzak durmak”tan söz ediliyorsa, “kırmızı çizgili diyalog”(7) ihtarları yapılıyorsa, bu anlayış, diyaloğu savunanları değil, diyalogdan kuşku duyanları desteklemiş olur. “Müslümanlar diyalog için Papalık Konseyi Misyonunun bir parçası olmak üzere diyaloğa girmezler”, “kendi davalarının şuurlu bir misyoneri, davetçisi, tarafı olarak diyaloğa girerler”, “oyuna gelmemek, oyunlara müdahale etmek için, pirinç peşinde koşarken evdeki bulguru da kaybetmemek için azami titizliği göstermeli”(8) ikazları, tebliğ ve davet ile diyaloğu birbirini karıştırmamamızı hatırlatmış olmakta ve bugün diyaloğun altında büyük problemler bulunduğunun işaretleri ve aynı zamanda itirafı olmaktadır.

    DİYALOĞUN TARAFLARI
    Diyalogda önemli bir mesele daha görünüyor. Diyalog kimler katılacak? Bu işi kimler yürütecek ve sürekli besleyecek? Alim ile veya ruhban ile halk arasındaki diyalog düpedüz tebliğ veya misyonerliktir. Bu iş, bilgi aktarımıdır, aydınlatmadır, kişiye doğruyu gösterme ve onu kazanma faaliyetidir. Bu yol, müesseseleri tartışmaya açmaz. Anca sorular cevaplandırılır. İki müessese ve iki ilahiyat arasında ciddî bir ilişkiden, ikisinin karşılaştırılmasından söz edilebilmesi ve etkileşim zeminin hazırlanabilmesi için diyaloğa katılanların sadece bilgili olması yetmez, yetkili olması ve cüzi de olsa kendilerinde kutsallıktan pay bulunması gerekir. Yani böyle inanılması söz konusudur. Aksi halde temsil yetkileri tartışılır. Kendi sisteminden, kural ve ilkelerinden, karşı taraf uğruna, bir zerresini, değil kaldırmak, yerinden oynatmak, yerini değiştirmek için, en azından tartışmaya açabilmek için, hata yapmadığına inanılan, kutsal bir yetkili bulunması gerekir. Komisyon, konsil, cemaat, vb. grupların görevi yüklenmesi, meselenin hassasiyetini değiştiremez. Bu gruplar, arka plandaki kutsal kişilikleri kamufle etmek içindir veya gruba katılanların hepsi kutsal kişilerdir.

    Hıristiyan tarafta bu konuda bir sıkıntı yoktur. Halkın oldukça dünyevîleşmesini, dinden uzaklaşmasını da Hıristiyan ruhbanın lehine eklemelidir. Sıkıntı Müslüman taraftadır. Halkın din ile açılan mesafesini, bu tarafta da göz önüne almak mümkündür ama Müslümanlıkta ruhbanlık olmadığına göre, problem ortadan kalkmamaktadır. Faaliyete girecek olanlar, uzman ve ilim adamları veya “karizma”sı olan liderler olacaktır ki bu “karizma” çok netameli ve tehlikeli bir konudur. Ancak yetki ve denge bu şekilde kurulabilecektir. Ama Müslüman tarafta, vatandaş soruyor: Kim kime diyalog yetkisini vermektedir? Mesela birilerinin Papa’ya mektup yazmasını veya bizzat gidip görüşmesini kim istemiştir? Üstelik Vatikan, bir devlettir. Bir şahsın bir devlet başkanıyla görüşmesi, resmî bir işlem olmalıdır. Denilebilir ki, kitaplarda, gazete ve dergilerde, televizyon ve radyolarda, fikir beyanlarına, soru cevaplarına, hüküm ve fetvalara kim yetkiyi vermişse, diyalogda da durum aynıdır. Yani şahsî bilgi ve kabiliyetler söz konusudur. Diyaloglar ferdî ve şahsî heves ve sınırlarda kalacaksa, başkalarını ilgilendirmeyecekse, bu kadar iddia, yayın ve müesseseleşme niye? Basın-yayındaki fikir beyanları ve fetvalar, kargaşaya, halkın şuurunu bulandırmaya sebep oluyor, bu doğrudur, ancak her şeye rağmen kendi içindedir ve telafisi mümkündür. Ayrıca ilim ve fikir tartışmaları olarak değerlendirebilir ve bu açıdan İlim zihniyetine ve İslâm’a aykırı sayılmaz. Fakat diyalogda iki ayrı din mensubu ve arkasında bizzat iki dinin inanç sistemi ve toplumları işin içindedir. Eğer ferdî hevesler aşılıp, etki alanı genişleyecek ve kitleleri ilgilendirecekse, yanlışlıkla telafisi mümkün olmayabilir.

    Diyalogda, “bilgi” daha önemli görülebilir ve kutsallık yetki probleminde bir çözüm olarak değerlendirilebilir. Fakat yetki olmayınca, sadece bilgi ile işin dinî stratejisini düzenlemekte çelişkiler ve çeşitlilikler içinde kalınabilir ve zaaf oluşabilir. Demek ki ruhbanlığı olan ve olmayan iki din arasındaki kurumsal farklılık, diyaloğa meşruiyet kazandırmada güçlük çıkarmaktadır. Bunu çözmek için kurumsal yapıyı şekle ait saymak, yani “harici” kabul etmek, dinlerin aşkın (transandantal) birliğine yönelmek, adeta yeni bir din oluşturma niyet ve hevesine kapılanlara imkan sağlar.

    Yetki meselesi bilindiğinden, diyalog savunucuları, Diyanet İşleri Teşkilatı’nda kadrolaşma yollarını deniyorlar. Acaba Diyanet İşleri Başkanlığı gibi resmî kurumların işin içine girmesi problemi çözer mi? İrşat görevini doğru dürüst yapamayan bir kurumun, diyaloğa soyunması, yadırganmaktadır.
    Olan şudur ki; kendilerine karizma, hatta olağanüstü haller yüklenmiş bulunan dinî cemaatin ileri gelenleri, uzman olsun olmasınlar -ki çoğu uzman değildir ve uzman olanlar olmayanların emrindedir- ruhbanlığa has olan bilgi sınırını aşmaya temayül göstermekte, diyalog işini yürütmeye çalışmaktadırlar. Özellikle bu işten hoşnut olmayanların bakış açısına göre, bu da bir “ruhbanlar diyaloğu” intibaını vermektedir.
    Kilise faaliyetleri ve ruhanilerinin yaptıkları kendi insanlarını bile kuşkuya sevk ediyorsa, o zaman diyaloğu ruhanilerle değil, o insanlarla yapmak gerekmez mi? Bunu da yapıyoruz, diyorlar. Fakat yaptıkları bu diyalogda, onların her şeyine hoşgörü ve saygı ile mi bakıp orada kalıyorlar? Onlarla hangi müşterek kötülükler için işbirliğine giriyorlar? Onları İslâm dinine kazanıyorlarsa, artık bunun adı diyalog mudur?
    Resmiyet kazanmış organlarla ve yetkililerle yapılan diyalog, daima siyaseti ve taktik altyapıları çağrıştırır, hatta davet eder. Bu organlar kendilerini ıslah etmeden diyaloğu istiyorlarsa, dikkatli olmak mecburiyetindeyiz
    Ruhban zulmedicidir. Yakalananın gerçekten Hz. İsa (a.s.) olup olmadığı dinî hassasiyetini bir tarafa bırakarak sadece vak’aları ve niyetleri esas alarak diyoruz ki, Yahudi ruhban, Hz. İsa (a.s.)’ın yakalanmasını ve çarmıha gerilmesini bizzat istedi ve işi yönetti. Romalı Vali, affedecek iken bile ruhban mani oldu. Hıristiyan ruhbanın Ortaçağda yaptığı zulüm ve eziyet, dillere destandır. “Allah’tan başka Tanrı yoktur ve Hz. İsa (a.s.) Oğul-Tanrı değil, bir peygamberdir.” diyen İtalyan filozofu Bruno’yu ateşte yakan bu ruhban değil midir? Bir zamanlar Hintli ruhbanın özellikle kadınlara yaptıkları zulüm ve eziyetlerin haddi hesabı yoktur. Yeni ruhban çok farklı değildir. İstiklal Savaşımız’da Rum Ortodoks ruhbanın yaptıkları, Kıbrıs’ta ruhbanın marifetleri, unutulmamıştır. Keşmir’de Müslümanlara çektirilen eziyetler, halktan gelmemektedir. Protestan ruhban ise siyasî ve ideolojik cambazlıkla geleceği planlamaktadır.
    Müslümanlık ruhbanlıktan korunmuştur. Eğer ilişkiler yoğunlaştırılacaksa, ilim dünyasıyla bu iş yürütülmelidir. Eskiden beri misyonerlik faaliyeti yapan ve bu göreve devam eden ruhbanın diyaloğu da yürütmesi bize hiçbir hatırlatmayacak mıdır? İlişkiler arttırılacaksa ve fayda umuluyorsa, dört şart unutulmamalıdır:

    1- Batıyı iyi tanımak,

    2- Mevcut Hıristiyanlığı iyi bilmek,

    3- Batının bugünkü tavırlarını doğru değerlendirmek,

    4- Aşağılık duygusundan kurtulmak.

    İsa Allah’ın Oğlu dendikçe, insanlığın problemlerine nasıl çare bulacaksınız? Sadece sevgi lafı ile de bulamazsınız. Kapitalizmin, liberal oyunların emrine girmiş, oyuncağı olmuş bir din ile diyalog kurarak, insanlığın hangi derdine çare bulacaksınız? Sperm bankacılığına mı, insan klonlamaya mı? Bizzat körükledikleri mikro milliyetçiliklere mi? Mezhep kışkırtıcılığına, mezhepleri azınlık saymaya mı? Açlı sefaletle lüks ve refahın yan yana oluşuna mı? Hıristiyan dini mensuplarıyla ve hilebaz, zalim, egoist, ırkçı Batıyla dini diyalog kurarak, dev gibi büyüyüp duran belalara gerçekten çare bulabileceğinize İnanıyor musunuz? Peki, ne yapalım, hiçbir şey yapmayalım mı diyorsunuz? Yapılacak o kadar şey var ki… Evvela kendimizden başlamalı değil miyiz? Kaybolmaya doğru giden şu dilimizi kurtarmakla başlayalım. Gittikçe artan yabancı kelime oranı yüzde otuzlara çıktı. Hâlâ Türkçe olanların imlası da yine Batıcı hastalığına kurban ediliyor. Eskidji, Dönerchi, Smith Sarayı gibi yüzlerce kelime, yazı diline göre hâlâ Türkçe mi sayılacaktır?

    MÜHİM BİR SORU

    Müslüman Türk vatandaşı soruyor: Bütün şer odaklan olanca hızıyla atakta iken, her türlü bela üzerimize üşüşmüşken, her şey bitti de Hıristıyanlarla diyalog mu kaldı? “Aynı dünyada yaşıyoruz, dertlere birlikte çare bulacağız.” Buna Bush’un ve Papa’nın, samimî olarak inandığı gün, biz de varız, diyorlar.
    Dinlerarası diyalog deyince aklıma hep şu gelmiştir. Şu veya bu sebeple iflas etmiş, maddî imkânlarının çoğunu kaybetmiş, güngörmüş faziletli bir aile düşünün. Bir de bu ailenin bu duruma düşmesinde de rolü olan, hâlâ ona kötü niyetler besleyen, kötülükler planlayan, sonradan görme, zengin ama şımarık, istismarcı aile düşünün. Bu iki aile, konuşup anlaşacaklar. Belki imkânsız değildir ama beslediğimiz ümit ve kurduğumuz hayal kadar, dikkatli ve gerçekçi olmak da hakkımız değil midir?
    Getirdiğimiz nokta, tahmin ederim ki bizim Batı düşmanlığı yarattığımız şeklinde algılanacaktır. Kimsenin düşmanı değiliz. Tespitlerimizi, tahlil ve yorumlarımızı, Batınınki ile ve Batı dostu, Türk ve Müslüman düşmanlarınınki ile karşılaştırmalıdır.
    Aslında Batının ürettiği ve fakat müşterek düşman dedikleri komünizm, felsefî anlamda değil ama “mütecaviz” ideolojik ve siyasî anlamda çöktü veya siperine çekildi. Hıristiyan dünyanın şimdi düşmanı, Müslümanlık ve Müslümanlardır. Ancak düşmanlığı perdeli ve nazikâne yapıyorlar. Sıkıştıkları zaman, alenen ve silahla yaptıkları da göz önünde duruyor.
    Papa, ölüm sebebiyle değişti. Gelen Ratzinger, Türk ve İslâm düşmanı. Bunu açıkça ifade ettiği için biliyoruz. Bizim diyalogcularımız dergilerinde(9), diyalog tehlikeye girdi, diyorlar. Diyaloğun kaderi ruhbana bağlanırsa böyle olacaktır. Sonra bu Papa, eski Papa’nın yazılarını hazırlayan adam idi. Yani değişen bir şey yoktur.
    Misyonerler faaliyetlerini arttırmıştır. Dün olduğu bugün de, insanlığı Hz. İsa’nın “din-i hakiki”sine davet ediyorlar ve Hz. İsa’nın tekrar gelişine hazırlık faaliyeti içine giriyorlar. Yapılan görev, “hakiki din”e davet değil ki, diye düşünecek isek, bu yanlışlığı gidermenin yolunu bulup tartışmamız ve iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Çünkü diyalog faaliyetlerinde çok önemli bir husus dikkat çekmekte, fakat suskun geçilmektedir. Hiçbirinde Hz. Muhammed (s.a.v.) gündeme gelmemektedir. Onu tanıma açık şekilde ifade edilmemektedir. Hz. İsa (a.s.) ise sürekli gündemde tutulmakta, diyalog onun etrafında ve onun himayesinde gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Hıristiyan’ın meselesi, Müslümanın tek Allah inanışına sahip olması değil -zaten böyle olduğunu biliyorlar- Hz. Muhammed (s.a.v.) ve Hz. İsa (a.s.) ile ilgilidir. Bizimkiler buna canı gönülden destek olmuşlardır. “Herkes Kelime-i Tevhid’i esas alarak çevresine bakışını yeniden göz geçirmeli ve ıslah etmelidir. Hatta Kelime-i Tevhid’in ikinci bölümünü, ‘Muhammed Allah’ın resulüdür’ kısmını söylemeksizin, sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet bakışıyla bakmalıdır.”(10) denmiştir. Yine şöyle iddia edilmiştir: “İslâm’ın temel anlayışı Allah’ın varlığı birliğine dayanır. Birliği konusunda değişik spekülasyonlar olsa da, varlığını kabul ettikten sonra gerisi üzerinde fazla durmaz. İslâm, hatta Allah’ın varlığından da öte, Peygamber’i kabul etmeyenlere bile hoşgörülü davranır. Nitekim bir hadiste, Allah’tan başka ilah yoktur diye cennete gidecektir, denilir. Bu hadisten dolayı İslâm bilginleri Hıristiyanların, Yahudilerin, hatta Budist gibi herhangi şekilde bir Tanrı’ya inananların cennete gireceklerini kabul ederler.”(11) Hadisin kaynağı ve sıhhati belirtilmeden, sıhhatli bile olsa doğru yorumlanmadan, Allah ve Resulüne olan inanışı, İslâm’ın adeta dışında bir yere koyarak serdedilen bu iddialar, İslâm’ın geliş sebebini, manasını, farklılığını, eşsiz inkılâbını ortadan kaldırmaktadır.
    Hıristiyan ruhban tarafından da yumuşama istenmiş ve misyonerlere tavsiyede, “Muhammed’den yalancı peygamber olarak bahsetme, ‘Muhammed İslâm’ın peygamberidir’ demekle hiçbir şey kaybetmiş olmazsın” denmiştir. Yine onların deyişiyle, “İncil’i henüz kabul etmemiş olsalar da, “Tanrı halkı”na katılmaları için, İbrahim peygamberin imanını uygulayarak, onların da kıyamet gününde tanrı tarafından kucaklanması”(12) söz konusudur.

    İSLAM İLE DİĞERLERİNİ AYNI SEVİYEDE GÖRMEK GAYYASI

    Hz. İbrahim (a.s.)’a gönderme yapmak, bugün Hıristiyan misyonerler için de, Yahudiler için de, en hayrete şayan olanı Müslüman diyalogcular için de önem kazanmış görünüyor. Harran’daki diyalog toplantısında “Bu toplantı, üç dinin üstünlük taslamadan nasıl birbirleriyle bağlantılı, içiçe geçmiş olduğunu gösterdi. Yeter ki rasyonel ve pragmatik bir model olarak da önümüzde bulunan İbrahim’in ayak izlerini takip edelim. Mardin, Urfa, İstanbul, Roma, Kudüs ya da Mekke, aslında hepsi aynı izin peşinde”(13) sözlerini bizimkiler söylemiştir.
    Artık görülebilir şekilde bir şeyler yayılıyor. Yayılan şey Hıristiyanlık veya başka bir din de değildir. Yeni dinimsi anlayış ve tutumlar gelişiyor. Yani ne İslâmiyet, ne Hıristiyanlık, ne Yahudilik, ne de Budistlik değil, başka bir şeyler kendini gösteriyor. Buna dinsizlik demek de doğru değildir. Bu manzara için üç sebep bir araya geldi:
    1- Batı dünyasının albenili, cazip, hazları okşayan, renkli dünyası hâkim oldu.
    2- Başta aydın, Türk insanı, kendi değerlerinden gittikçe uzaklaştı, kendine ve tarihine yabancılaştı.
    3- İslâmiyet, köşeleri atılıp, yuvarlak ve içi boş hal getirilmeye ve sonra başka şeylerle doldurulmaya çalışıldı.
    İnsan, manevî dünyasız olamayacağı için, kendine sentezler yahut fanteziler halinde “dinimsi” alanlar yarattı. Bunlara sosyoloji “şibh din” diyor. Bunda Müslüman din adamlarının da, devletin de sorumlulukları vardır. Söz konusu ettiğimiz cemaat de, yorumcularının ifadesiyle “imanı korunması ve dindar hayat (gerçekte yeni bir manevî hayat) sürülmesinin tek etkin yolunun kendileri ve kendi öğretileri olduğunu, her konuda tek referans olduklarını” telkin ile, yeni bir kulvar açtı, bu da dinimsilere eklendi. Bizzat dinin yerin geçmek isteyen, ona benzetilen her şeye “dinimsi” deme zorundayız. Dışarıyla da irtibat kurabilmek ve bütünleşe bilmek için, yeni bir din anlayışı, ona bir ad verecek olursa “aydın ve küreselci bir din” anlayışı gerekmiştir. Dışarıdakiler de zaten ılımlı, köşesiz, içi başka şeylerle dolu bir İslâm ile barışık olduğunu ilan edip durmaktadır.
    Süreç, bizleri böylece diyalog tutkusuna taşıyıverdi. “İnsanlık” ideali, nasıl dünyaya hâkim olma hastalığın dönüşmüşse, diyalog anlayışı da diyalogmani’ye dönüştü.
    Türkiye Cumhuriyeti Devleti de ılımlı ve köşesiz bir İslâm istemekle beraber -ki bunun girdisi çıktısı, hesabı kitabı ayrıca irdelenmelidir- ayrı bir devlet haline gelmeye başlayan bu gibi hareketlerden hoşlanmamıştır. Devletle dindar gerginliği devam ettiğinden, cemaatlerle temsil edilmeye başlanan din, sivil toplum kesimlerine sığındı, ama giderek bu alan, ayrı bir devlet haline gelmeye başladı. Devlet, haklı olarak bağımsız güç merkezlerinin oluşmasından hoşlanmaz. Hangi devlet hoşlanır? Milliyetçiler de böyle bir gelişmede ürkmüşlerdir.

    Muğlaklıklar ve problemler, İslâm ile millet ve milliyet arasındaki ilgi ve ilişkiyi yerine oturtamayışımızdan, başta bu konu olmak üzere, diğer dinî ve kültürel-sosyal birçok konuda aydınların ve devlet kadrolarının yaptıkları hatalardan, kaynaklanmaktadır. Bugün Türkiye’de din ile alay eden, dindarları küçümseyen, horlayan, sınırsız dünyevileşmiş zümreler, Hıristiyan ve Yahudilerle dostturlar. İslâm hakkında onlar gibi düşünmekte, onlardan destek almaktadırlar. İşte esas bunlar, Hıristiyan ve Yahudilerle “diyalog” içinde bulunmaktadırlar. Bu diyalogları sebebiyle, Heybeli Ada Rum okulunun açılmasında, onların temsilcisi gibi davranmaktadırlar.
    Batı ile uzun tecrübemize, aldığımız birçok olumsuz sonuca rağmen, din ve diyalog söz konusu edilerek yeni bir izdivaca girmek cesareti, faydalı sonuçlar doğuracak cesarete benzemiyor. Bu tür bir diyalog anlayışından doğacak sonuçlar, Türk dünyasının ve diğer Müslüman milletlerin dayanışma ve birlikteliğinin engeli olur.
    Elbette Türkiye’nin acı gerçekleri bunlardan ibaret değildir. Ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ve söylemeliyiz ki, bir şeye aydınlar ve özellikle devlet sahip çıkmazsa, o şey karmaşaya ve sonunda karanlığa doğru sürüklenir. Dinin, beşerî manâda, sahibi şu anda aydınlar ve devlet değil, belli cemaat ve tarikatlar olmuştur. Bu durum sıkıntı yaratmaktadır.
    Bin yıldan fazla bir sürede bu millet kazandığı imanı, yücelttiği yeni hayatı, kurduğu medeniyetleri, ulaştığı ilim, felsefe ve sanat yüceliklerini, daha iyisine kavuşayım diye, bir çırpıda Batı’nın seküler, menfaatçi, hilebaz, istismarcı, sürekli maske kullanan, saldırgan insanları, daha doğrusu yöneticileri uğruna ve içimizdeki kopyacıları yüzünden, kendi görevlerini de ihmal ederek terk etti. Bu milletin yeni bir maceraya girmeye tahammülü yoktur. Şu açlık ve sefalet ile lüks, refah ve israfın yan yana oluşuna, diğer uçurumlara, soygun ve hırsızlıklara bakınız. Saymaya gerek görmediğimiz, çünkü her bildiği belalar, terk ettiklerimizin mirası değildir. Milletin özelliği de değildir. Bu millet, üçte biri veremli, sıtmalı,hasta ve yorgun düşmüş 10 milyon nüfusuyla, fakr-u zaruret içerisinde, İstiklal Savaşı’nı kahramanca başarmıştır. Bu yeni belalar yeni medeniyetin nimetleri yanındaki külfetleri midir? Bu külfetlerin çoğu hep bizim nasibimize mi düşüyor? Toplumumuzdaki kadın-erkek şu insan tiplerine bakınız. Bunlar nereden çıktı, hangi ana-babanın, hangi milletin çocukları acaba, diyebileceğimiz duruma geldik. Bunlar yetmiyormuş gibi, bu millet şimdi de imanını, diyalog diyerek Hıristiyanlarla ortaklığa teslim edecek, imanı için de onlardan medet umacak mıdır?

    Dipnotlar:

    (1) Nurutlalı Abalı, Said Nursi’de Müsliiman-Hıristîyan Diyak Sosyolojik İncelenmesi, 45.
    (2) Mehmet Aydın, Hıristiyan Genel Konsitleri ve II. Vatikan Konsili,
    (3) Mustafa Alıcı, Müslüman-Hıristiyan Diyalogu 70.
    (4) Mustafa Alıcı, Müslüman-Hıristiyan Diyalogu 43-44. (5)Mâide[5] 16.

    (6) Yümni Sezen, İslâmm Sosyolojik Yorumu, 78 vd.
    (7) Hayrettin Karaman, Dinlerarası Diyalog Nedirl, 25.
    (8) Hayrettin Karaman, Dinlerarası Diyalog Nedir?, 25
    (9) Bkz. Aksiyon Dergisi, sayı 544, 09. 05. 2005.

    (10) F. Gülen’dcn naklen Emre Öktem, Küresel Barışa Doğru, Gazctec Yazarlar Vakfı, 131.
    (11) Bekir Karlığa, Hürriyet Gazetesi, 18. 04. 2004.
    (12) Batılı kaynaklardan naklen Bkz. Günay Tümer-Abdurrahman I Dinler Tarihi, 407-411.
    Eyüp Can, Zaman Gazetesi, 14. 04. 2000.

  15. DİNLERARASI DİYALOĞUN ULAŞTIĞI SON NOKTA PEYGAMBERSİZ İSLAM VE HAYRETTİN KARAMAN’IN ROLÜ- Dr.Mehmet Açıkgöz
    ‘Yazı yazmak’ demiş E.L.Doctorow, ‘geceleyin araba sürmeye benzer. Önünüzü sadece size farların gösterdiği yere kadar görebilirsiniz; ama bu suretle seyahatin tamamına erersiniz.’ Bu söze itibar edeceksek, Fethullah Gülen de geldi geleceği yere kadar. Diyalog konusunda ektiği tohumlar meyveye durdu.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Bazen, iyi niyetle giriştiğiniz bir iş, beklenmedik sonuçlar doğurur. Bazen de aslında sonucu öngörmüşsünüzdür ve hedefinize ulaşırsınız. Dinlerarası Diyalog bağlamında açılan çığır, bugün geldiği noktada çığırı açanların hanesine eksi olarak yazılacağa benziyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in buyurdukları gibi: “Bir kimse, sünnet-i hasene çıkarırsa, [iyi bir çığır açarsa] kendi sevabı ve kıyamete kadar onunla amel edenlerin sevabı kadar sevap alır. Bir kimse de sünnet-i seyyie çıkarırsa, [kötü bir çığır açarsa] onun günahı ve kıyamete kadar onu işleyenlerin günahı kadar günah kazanır”. (Sahih-i Müslim).
    Sözü, Dinlerarası Diyalog’un açtığı kötü çığıra düşenlerden birisi olan Hayrettin Karaman’a getirmek istiyorum. İslami camiada büyük hoca(!), müçtehid (!), büyük alim yakıştırmalarla ününe ün katan Karaman’in, üniversite yıllarında Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh ve Reşid Rıza ekolünden etkilenerek mezhepsizlik cerayanına kapılmıştır.

    Karaman’in müçtehidliğe(i) yeni başladığı yıllar, dini  reforme (!) etme arzusundaki keskin ve iştahlı tavrının : yumuşaması ve keskin fikirlerinden aldığı tepkiler yüzünden bazen ılımlı görünmesi ama hiçbir zaman dini reform fikrinden sapmaması konjonktüre uygun tavır aldığını  Yani Karaman’in tepkilerden çekinerek sinsice dinde faaliyetlerine devam ettiğini ve iyi polis kötü polis denkleminde sürekli iyi polisi oynadığını görüyoruz.
    Yaşar Nuri Öztürk ve Zekeriya Beyaz gibi reformist ilahiyatçıların açıkça fikirlerini ortaya koyduğu bir ortam saflar Karaman’dan bu kişilere cevap vermesini beki “Hafıza-i beşer nisyan ile malûldür”. Eğer insan unutkanlık diye bir hastalığa düşmemiş olsaydı Karaman üniversiteden ilk mezun olduğu yıllarda Nesil dergisin müçtehidliğe(î) soyunduğunu, hangi uç fikirler öne sür ve Necip Fazıl Kısakürek, Ahmed Davudoğlu, Mehmet Şevket Eygi gibi kalemlerin darbelerine maruz kaldığını unutmazdık. Karaman’in insan hafızasının unutkanlığını kullandığını söyleyebiliriz. “Karaman şu sapık görüşü dillendiriyor” dediğiniz zaman alacağınız cevap bellidir: “Eskiden öyleydi ancak şimdi düzeldi”

    KARAMAN’IN ÇELİŞKİLERİ
    Karaman, 4-10 Ağustos 1989 yılında Vahdet dergisindeki mülakatında: “Ehli Kitap olan Hıristiyanlar ve Yahudiler Tevhidden saptıkları için kafir olmuşlardır. Ehl-i Kitabın cennete girebilmesi için Allah’ın birliğine ve Muhammed Mustafa (SAV)’ya iman etmesi gerekir.” diyerek Yahudi ve Hıristiyanların kafir olduklarını ve cennete giremeyeceklerini açıkça dile getirmektedir.
    Aynı Karaman 2010 yılma gelindiğinde Dinlerarası Diyalog cereyanına kendisini o kadar kaptırmıştır ki, söylediği sözler imani noktada zarar verecek hale gelmiştir. Bakın Karaman, “Polemik Değil, Diyalog” adlı kitabında Yahudi ve Hıristiyanlarla alakalı neler söylüyor:
    “İmanın şartları Yahudi ve Hıristiyanlar için ikidir, onlar sadece Allah’a ve ahirete inanmakla cennete girebilirler.”
    “Peygamberimiz ‘Yahudiler mutlaka Müslüman olsun! demiyor, Hıristiyanlar mutlaka Müslüman olsun! demiyor.” (Polemik Değil Diyalog s. 35)
    “Kur’an-ı Kerimde ehl-i kitapla ilgili (Yahudi, Hıristiyan) devamlı vurgulanan şey; Allah’a iman, Ahirete iman, amel-i salihtir. Kur’an bir çok ayette bunu söylüyor yani Peygambere iman edin demiyor.” (Polemik Değil Diyalog s. 37)
    “Bütün insanların Müslüman olmaları, dinin Kur’an’ın hedefi değildir.” (Polemik Değil Diyalog s. 41)
    “Diyalogun hedefi tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı.” (Polemik Değil Diyalog s. 36)
    Karaman’ın1989 yılındaki fikirleri ile 2010 yılındaki fikirleri arasındaki farklar nasıl izah edilebilir?
    Aslında Karaman’ı birazcık tanıyanlar, bidayetinden beri reformist (Seyyid Hüseyin Nasr’ın ifadesiyle deformist) fikirleri taşıdığını göreceklerdir. Karaman, Yüksek İslam Enstitüsü’ndeki yıllarda kendini müçtehidliğe(!) vurmuş, üniversitedeki asistanlık dönemlerinde de bunu yüksek sesle dillendirmiştir. Ancak o yıllardaki İslami basındaki Ehl-i Sünnet ağırlığı ve toplumun bu tür sivri çıkışlara vereceği tepkilerin kafasındaki planı akamete uğratacağını hissetmesi, Karaman’ı bir süre pergel misali ayağının birini sabit tutmaya, sabit tutmuş gibi göstermeye mecbur etmiştir.
    Karaman ve etrafındaki ekip, yıllar içinde dal budak salmış, siyasi manevralarla talebelerini ülkenin önemli mevkilerine getirmeyi başarmışlardır. Siyasi nüfuzun da etkisiyle ülkenin tepki veren sinir uçları alındıktan sonra Karaman artık gerçek yüzünü göstermekte bir beis görmemiştir. Ne var ki, Karaman’in gerçek yüzünü göstermedeki gayreti, yıllarca uyuyan ve yönlendirilen Müslümanların görme yetilerini kaybetmelerinden dolayı sonuçsuz kalmıştır. Uzun süre karanlıkta kalanların güneşe çıktığı zamana bir süreliğine görme zorluğu yaşadığı gibi, Müslüman camia da Karaman’in gerçek fikirlerini açıkça belirtmesine rağmen görememiştir. İstisnaları bir kenara bırakırsak bugün Karaman’in reformist görüşleri konusunda halk henüz uyanmış değildir.
    Hayrettin Karaman’in bidayetinden bugüne çizgisi incelendiği zaman, etki-tepki dengesini sürekli gözettiğini gözlemliyoruz. Ve hep gücün yanında saf tuttuğunu da. Hayrettin Karaman gibi egosu yüksek birinin Fethullah Gülen’in Dinlerarası Diyalog faaliyetlerine sımsıkı sarılmasının ardında yatan psikolojik sebep belki de unutulma korkusudur. Çünkü Türkiye artık dönüşüyor. Karaman’in referans aldığı Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh ve Reşid Rıza artık demode olmuştur. Karaman’in yetiştirdiği talebeler profesör olmuş onlar da ictihad yapmaya başlamıştır. Bir zamanlar Karaman nasıl ki kendisini, İmam-ı Azam’in ayarında görüyorsa bugün talebeleri de kendilerini Karaman’in üstünde görmektedirler. Karaman için Fethullah Gülen’in, merhametine sığınmaktan başka çıkar yol kalmamıştır, kim bilir…

    DİYALOĞUN MEYVELERİ
    Karaman ve hempalarının Yahudi ve Hıristiyanları Cennet’e sokma girişimi birçok Müslüman kardeşimizin kafasını bulandırmıştır. İzmir’den mektup yazan bir okuyucu “Madem Yahudi ve Hıristiyanlarda cennete gidiyor. O halde neden namaz, oruç gibi ibadetlerle uğraşıyorum. Ben artık Hıristiyan oldum” demiştir. Dinlerarası Diyalog’un geldiği son nokta, Peygambersiz bir İslam tasavvuruna dönüşmüştür.
    Hayrettin Karaman’m “Cennete girebilmek için Peygambere iman etmek gerekmiyor” manasındaki sözlerine aslında sayfalar dolusu cevap verilebilir. Hatta, “madem ki cennete girebilmek için Peygambere iman etmek gerekmiyor, Yahudi ve Hıristiyanlar da cennete giriyorsa Sayın Karaman sen neden başka bir dini seçmiyorsun?” gibi iğneleyici sözler de söylenebilir. Ancak en iyi cevabı, en güzel sözlerin sahibi veriyor. Yüce Allah (c.c) Kur’an-ı Kerim’de Beyyine Suresinde Yahudi, Hıristiyan ve Müşriklerin asla cennete giremeyeceklerini beyan ediyor.
    Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla
    1-Kitap Ehlinden ve müşriklerden inkar edenler, kendilerine apaçık bir delil gelinceye kadar, (bulundukları durumdan) kopup-ayrılacak değillerdi.
    2- (O delil de) Allah’tan gönderilmiş bir elçi (ki,) tertemiz sahifeleri okumaktadır;
    3-Onlarm içinde dosdoğru ‘yazılı-hükümler’ vardır.
    4-Kitap Ehlinden olanlar, ancak kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra fırkalara ayrıldılar.
    5-Oysa onlar, dini yalnızca O’na halis kılan hanifler (Allah’ı birleyenler) olarak sadece Allah’a kulluk etmek, namazı dosdoğru kılmak ve zekatı vermekten başkasıyla emrolunmadılar. İşte en doğru (dimdik ve sapasağlam) din budur.
    6-Şüphesiz, Kitap Ehlinden ve müşriklerden inkar s edenler, içinde sürekli kalıcılar olmak üzere cehennem ateşindedirler. İşte onlar, yaratılmışların en kötüleridir.
    7-İman edip salih amellerde bulunanlar ise; işte onlar da, yaratılmışların en hayırlılarıdır.
    8-Rableri Katında onların ödülleri, içinde ebedi kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Allah, onlardan razı olmuştur, kendileri de O’ndan razı (hoşnut, memnun) kalmışlardır. İşt
    e bu, Rabbinden ‘içi titreyerek korku duyan kimse’ içindir.

  16. SAİD NURSİ: BEN DAHİ RİSALELERDE KALEM OYNATAMIYORKEN…
    Ben dahi risalelerde kalem oynatamıyorken mealinde bir sözü kullanmış Said Nursi..
    Ayrıca pek çok sözüne delil olarak da Ayet ve Hadisleri ve geçmiş Ehli Sünnet ulemasının eserlerini değil de Kalbime öyle geldi ki ve kalbime ihtar edildi ki şeklinde kelimeleri kullanmış.
    Kalbe gelen ilhamlar şeytandan da olabilir, nefsi de olabilir.
    Kalbe gelen ilhamlar da, görülen rüyalar da asla ilmi bir delil kabul edilemez.
    Hiç bir gerçek alimin bunları delil diye açıkladığını, yazdığını göremezsiniz…CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Yani, bir kişinin ilmi bir mesele hakkında “Ben rüyamda da şöyle gördüm” demesi veya “Kalbime de şöyle geldi” demesi hiç bir Müslümanı bağlamaz. Aklı selim hiç bir samimi Müslüman bu üslubu kullanarak açıklama yapanlara itibar etmez.

    Elbetteki Allah teala sevdiği kullarının kalbine ilham edebilir veya onlara rüya aleminde bir takım hakikatleri bildirebilir ama bu sadece o kişi için delildir. Böyle fazıl, salih kimseler dahi meseleleri izah ederken Kur’an ayetlerine ve Sahih hadislere dayanmalıdır.

    Şu alemde her devirde bir tane olan “Kutbul aktab ” denilen ve “Varisi Rasul” olan, peygamber varisi olan ulema, evliya zat dahi, her hangi bir ilmi meseleyi Kur’an ve Sünnetten delilleri ile açıklamak zorundadır ve bu zatlar 1400 küsur senedir hep böyle yapmışlardır. Hiç bir zaman rüyalarını ve kalbe gelen manaları, ilhamları delil olarak göstermemişlerdir.

    Bu hususta gerçek ehl-i sünnet alimlerinin çok ikazları olmuştur. İkinci bin yılın Müceddidi olan İmam-ı Rabbani (k.s.) da Mektubat isimli eserinde bu konuda bütün Müslümanları uyarmıştır.

    Öyle ya ben nereden bilebilirim ki senin kalbine öyle gelip gelmediğini ve geldiyse bunun gerçekten Allah tarafından mı ilham edildiğini yoksa şeytani bir vesvese mi olduğunu?

    Bu gözle bakıldığında “Yüzde doksanı kalbe geldiği iddia edilen ilhamlara dayanan Risale-i Nurlar İlahi kitap, Said Nursi’de İlahi vahye muhatap olan bir Mesih(kurtarıcı peygamber) mi yapılmak istenmiştir, bu gün onun bağlılarının apaçık ayetleri inkar ederek Hristiyanları bu derece sevmesi, dost ilan etmesi, Cennetlik ilan etmesi, Müslüman İseviler demesi ve Risaleleri Kur’an’ın önüne koymaları, Kur’an’ı ikinci plana atmaları da bu planın parçalarından mıdır?” sorusu ister istemez akılları kurcalamaktadır.

    Bakın tasavvuf erbabı İlham meselesinde neler demişler;

    “Seyr-i sülûk esnasında insan çeşitli aşamalar kat eder. Bu aşamaların en tehlikelilerinden biri de nefs-i mülheme makâmıdır. Bu makamda bulunan kişi ilhâma mazhar olmuştur, ancak kalbine gelen bu ilhâmlar Rabbânî olabileceği gibi şeytânî de olabilir. Kişi bunları tek başına ayırt edemez ve şeytandan gelen fısıltılara aldanabilir. Bu noktada bir mürşidin kılavuzluğuna başvurmak gerekir. Kişi bu sayede şeytanın oyuncağı olmaktan kurtulur.”

    Peki Said Nursi’nin böyle bir tehlike halinde yardım alabileceği mürşidi kim? Tabii ki kimse… Daha, zahiri (akli) ilimlerde üstadları Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh gibi Masonlar olan Said Nursi’nin zaten batında yani manevi anlamda bağlı olduğu bir mürşidi kamili veya devamı olduğu, kendisinin de bağlı olduğu bir silsilesi yok ki?

    İLHAM’ın İslamdaki Kaynak Değeri ve Bağlayıcılığı Hakkında…

    Bilgi edinme yollarının belirlenmesi, akidevî bir konu olduğundan akaid kitaplarında ele alınmış, bilgi edinme vasıtaları sıralanmıştır. İlhamın ise bunlardan olmadığı beyan edilmiştir:
    Ömer Nesefî, Metnü’l-Akaid’de şöyle der:İlham, hak ehli olanlara göre, bir şeyin sıhhatini bilme konusunda ilim elde etme vasıtası değildir.
    Pezdevî de, Ehl-i Sünnet Akaidi’nde ilim sebeplerini sıraladıktan sonra şunları söyler:İlhamla bilgi meydana gelmesine gelince: Bu nasıl olur?… İlhamla bilgi hâsıl olduğunu iddia edenin davası burhandan yoksundur. Eğer bir kimse: “Şu şeyin helâl olduğuna dair Allah Tealâ bana ilham ederek kalbimde bilgi hasıl oldu” derse, ona denecek şudur:
    “Sen sözünde yalan söylüyorsun”, ayrıca onun doğruluğunu gösteren bir delil yoktur. Aynı şekilde bir başkası da, bunun haram olduğunu Allah’ın kendisine ilham ettiğini söyleyebilir. O hâlde bu iki kişinin sözlerinden birini tercih için delil bulunmadığından, ikisi arasında anlaşmazlık vuku bulur ki, bu da fesada götürür.
    Suiistimale açık olan ilham konusunu izah etmek, hak ilhamlar ile ilham diye yutturulmak istenen şatahat ve türrehatın arasını ayırmak, bunların farkını ortaya koymak gerekmektedir.

    Kalbe gelen ilhamlar konusu başlı başına uzun bir ilmi meseledir. Lakin sabit olan şudur ki, Allah dostu olan gerçek velilere gelen Rabbani ilhamlar dahi diğer Müslümanlar için ilmi delil değildirler. Sadece o veli şahsı bağlar bu ilhamlar ve bu veliler bunları delil göstermezler, göstermediler…
    Risale-i Nur’da bunun nasıl sui istimal edildiğine dair bir örnekle mevzumuzu tamamlayalım;

    “Kur’anın nurundan gelen bir nur, ehl-i imana bir nokta-i istinad olacağını mana-yı işarî ile haber veriyor diye kalbime ihtar edildi. Ben de mecbur oldum, yazdım. Sonra baktım ki; manasının münasebeti bu asrımıza o kadar kuvvetlidir ki, hiç tevafuk emaresi olmasa da yine bu âyetler her asra baktığı gibi mana-yı işarî ile bizimle de konuşuyor kanaatım geldi.”
    Asayı Musa 90, Birinci kısım, on birinci mesele,
    HARUN ÇETİN

  17. SAİD NURSİ KURANIN RİSALEİ NURA İŞARET ETTİĞİNİ BİZZAT SÖYLÜYOR

    Said-i Nursî, Risale-i Nur’un Kur’an-ı Kerim’de işaret buyrulduğunu söylemiştir. Kehf suresinin Hz. Musa (a.s.) ile Hızır (a.s.)’dan bahseden 65. ayetinin tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz anlamına gelen bölümü ebced hesabına tâbi tutularak yukarıdaki iddia delillendirilmek (!) istenmiş ve Said Nursî’ye verilen bu ilmin Resâili’n-Nûr olduğu belirtilmiştir.17 CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Sûre-i Bakara’nın 32. ayetinde geçen: “Senin bize öğrettiğinden başka bizim bilgimiz yoktur” kavl-i şerifini; Said-i Nursî bakın nasıl yorumlamıştır: “Ve yâ ‘ilme mulhemin min ledun Hakîmi’l-Hābîr” “Ey Hâkim ve Habir tarafından ilham edilmiş olan ilim (Risâletu’n-Nûr).”18

    “O rü’yada mazhar olduğu bir hakikatı sonradan şöyle anladık ki: Molla Said, Hazret-i Peygamberden ilim talebinde bulunmasına karşılık; Hazret-i Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ümmetinden sual sormamak şartiyle ilm-i Kur’an’ın tâlim edileceğini tebşir etmişler. Aynen bu hakikat hayatında tezahür etmiş. Daha sebavetinde iken bir allâme-i asır olarak tanınmış ve kat’iyyen kimseye sual sormamış, fakat sorulan bütün suallere mutlaka cevab vermiştir.”19
    17 Tılsımlar Mecmûası, 189, Mâîdetü’l-Kur’an

    18 Tılsımlar Mecmûası, 189, Mâîdetü’l-Kur’an

    19 Tarihçe-i Hayat, s. 32, İlk Hayatı

    Said-i Nursi, Kur’an’daki bazı ayetlerin kendi eserlerine işaret ettiğini söyler. Ebced ve cifr hesabıyla ayetlerden kendi eserleri lehine yorum çıkarmak aslında büyük bir tehlikeye işarettir. ‘Hz. Kur’an-ı Azimüşşan, sanki indirilen son kitap değil de, başka bir kitabı müjdeleyecektir.’ manası çıkmaktadır. İşte birkaç misal:

    “Bizi doğru yola ilet. Nimet verdiğin kimselerin yoluna (…)”29

    “Ve müteaddit âyat-ı Kur’âniyede Sırât-ı Müstakîm kelimesi, bir mâna-yı remziyle Risalet-in-Nur’a mânaca ve cifirce îma etmesi remze yakın bir îma ile Risalet-in-Nur şâkirdlerinin

    tâifesi, âhirzamanda o tâife-i kübra-i a’zamın ahirlerinde bir hizb-i makbul olacağını işaret eder diye def’aten birden ihtar edildi.”30

    “Elif, lâm, mîm. İşte bu Kitap, kendisinde şüphe yoktur; Allah’tan sakınanlar için bir rehberdir.”31

    “el-Kitâbu lâ raybe fîhi huden lilmuttekīn = Risale-i Nur’un mebde-i intişarı 1922-1921”32

    “(Melekler de) demişlerdi ki: ‘(Rabbimiz!) Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz (her şeyi) bilen, hâkim olan ancak sensin.” (Sure-i Bakara/32)

    “Lâ ‘ilme lenâ illâ mâ ‘allemtenâ = 974 Risâletu’n-Nûr = Aslı ile, yani lam-ı tarifle 976”33

    “Rabbimiz, onlara kendi içlerinden, senin ayetlerini kendilerine okuyacak, onlara Kitabı ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir elçi gönder! Her zaman üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin, sen!”34

    “Meâl-i icmalîsi der ki: “Kur’an ve hikmet-i kudsiyeyi size bildiriyor. Sizi mânevî kirlerden temizlendiriyor.” Bu âyetin küllî ve umumî mânasında Risale-in-Nur kasdî bir surette dahil olduğuna iki kuvvetli emâre var. (…) Âyetin makam-ı cifrîsi bin üçyüz iki ederek Risale-i Nur müellifinin Kur’an dersini aldığı tarihe tam tamına tevafuk ile remzen Kur’anın bâhir bir bürhanı olan Resâilin-Nur’a bakar.”35

    “Nitekim kendi içinizden, size ayetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitabı ve hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir Elçi gönderdik.”36

    “Bu âyetin külli ve umumî mânasında Risale-i Nur kasdî bir surette dâhil olduğuna iki kuvvetli emâre var. (…)”37

    “Kemâ erselnâ fîkum rasûlen minkum = 998-948 Risâletu’n-Nûr = 998-948”38

    “Dinde zorlama yoktur. Hak yol, batıl yoldan ayrılmıştır. Tağutu inkâr eden ve Allah’a inanan, kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuş olur. Allah işitendir, bilendir.”39

    Başta “lâ ikrâhe fi’d-dîni kad tebeyyene’r-rüşdü” cümlesi, makam-ı cifrî ve ebcedî ile bin üçyüz elli (1350) tarihine parmak basar ve mânâ-yı işârî ile der: Gerçi o tarihte, dini dünyadan tefrik ile dinde ikraha ve icbara ve mücâhede-i dîniyeye ve din için silâhla cihada muarız olan hürriyet-i vicdan, hükümetlerde bir kanun-u esasî, bir düstur-u siyasî oluyor ve hükümet, “Lâik Cumhuriyet”e döner. Fakat ona mukabil mânevî bir cihad-ı dinî, îman-ı tahkikî kılıncıyla olacak. Çünki, dindeki rüşd-ü irşad ve hak ve hakikatı gözlere gösterecek derecede kuvvetli bürhanları izhar edip tebyîn ve tebeyyün eden bir nur Kur’an’dan çıkacak diye haber verip bir lem’a-i i’caz gösterir.

    Hem, tâ “hâlidûn” kelimesine kadar Risale-i Nur’daki bütün muvazenelerin aslı, menbaı olarak aynen o muvazeneler gibi bir emâredir ki, o tarihte bulunan cihad-ı mânevî mübarezesinde büyük bir kahraman; Nur namında Risale-i Nur’dur ki, dinde bulunan yüzer tılsımları keşfeden onun mânevî elmas kılıncı, maddî kılınçlara ihtiyaç bırakmıyor.40

    30 Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 120; Kastamonu Lâhikası,

    31 32 31 Sûre-i Bakara/2 32 Tılsımlar Mecmûası, 184

    33 Tılsımlar Mecmûası, 189

    34 Sûre-i Bakara/129

    35 Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 87

    36 Sûre-i Bakara/151

    37 Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 87-88

    38 Tılsımlar Mecmûası, 187

    39 Sûre-i Bakara/256

    40 Şuâlar, 235, Onbirinci Şua/Meyve Risalesi/On birinci Mes’elenin Haşiyesinin Bir Lahikasıdır.

    “Ey Risale-i Nur! Senin, hakkın dili, hakkın ilhamı olup O’nun izni ile yazıldığına şüphe yok. “Ben, kimsenin malı değilim. Ben hiçbir kitabdan alınmadım, hiçbir eserden çalınmadım. Ben Rabbânî ve Kur’ânîyim. Bir lâyemut’un eserinden fışkıran kerametli bir Nûr’um.” ( Müdâfaalar, 347, Benzer ifadeler için bak. Şuâlar, 141, 523, 535, 545, 590; Mektubat, 361, 362; Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 68, 74; Kastamonu Lâhikası, s.14, 179, 212; Âsâ-yı Mûsa, s. 118; Tarihçe-i Hayat, s. 579)
    Said-i Nursi, Risale-i Nur’un asırlar evvel müjdelendiğini(!) şu cümleleriyle anlatıyor: “… Hattâ, evliyanın bir kısmı, keramet-i gaybiyelerinde Risale-i Nur’u aynı o âhir zamanın hidâyet edicisi olduğu, bu tahkikatla teville anlaşılır diyorlar.”11

    “… Evet Hazret-i Ali Radıyallahü Anh, “Kaside-i Celcelûtiye”de iki suretle Risâle-i Nur’dan haber verdiği gibi…”12

    Denizli Müdafaası adlı eserinde Said-i Nursî, kendisinin Hz. Ali (r.a.) tarafından müjdelendiğini yazar: “Hz. Ali’nin kasidesinde ebced hesabıyla, “bin üç yüz ellide Said-i Kürdî gelecektir” çıkıyor. Hülâgû’dan ve Latin hurufundan ve İslâm deccalından ve bir kısım ulemâların yanlışlarından kat’i haber veren İmam-ı Ali o cümle ile biçare Said’e diyor: “Sen o zamana yetişeceksin. Cenab-ı Hak’tan muhafazanı niyaz eyle.”

    “Birden bir ihtar-ı gaybî gibi kalbime denildi: İmam-ı Ali Radıyallahü anhü Risale-i Nur ile çok meşguldür. Mecmuundan haber verdiği gibi kıymetdâr risalelerine de işaret derecesinde remzedip îma ediyor. Eğer sarîh bir surette gaybdan haber vermek (çok zararları bulunduğundan hikmete münafi olduğu cihetle) hikmet-i İlâhiye tarafından yasak olmasa idi tasrih edecekti.”13

    Said-i Nursî’nin bu müjdeleme iddiasını en yoğun olarak “Keramet-i Gavsiye” adıyla takdim edilen Şeyh Abdülkadir Geylânî’nin haberleridir. Sikke-i Tasdiki Gaybi Sekizinci Lemada geçen: “On dördüncü asırda “El-Kürdî” lâkabiyle yâdedilen Molla Said, benim müridimdir. O fitne ve belâ asrının her şer ve fitnesinden, Allah’ın izniyle ve havl-i kuvvetiyle onun muhafızıyım.”

    “…Bundaki hüccet ise matbu’ Âyetü’l-Kübra Risalesidir. O emsalsiz hüccetin harikalığı içindir ki; İmam-ı Ali (r.a.), Nur’un eczalarından haber verdiği sırada وبالآية الكبرى أمني من الفجت (Ayetül Kübrâ hakkı için beni ani ölümden koru) deyip o Âyetü’l-Kübra’yı şefaatçı yaparak…”14

    11 Şuâlar, On Dördüncü Şuâ

    12 Siracü’n-Nûr

    13 Sekizinci Şua

    14 Şuâlar, On Beşinci Şuâ’da Birinci Kelime

    “Risale-i Nur, hakaik-ı İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat’î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risale-i Nur’dadır. Evet onbeş sene yerine, onbeş haftada Risale-i Nur o yolu kestirir, îman-ı hakikîye îsal eder.

    Bu fakir kardeşiniz yirmi seneden evvel, kesret-i mütalâa ile bazan bir günde bir cild kitabı anlayarak mütalâa ederken, yirmi seneye yakındır ki, Kur’an ve Kur’an’dan gelen Resâil-in-Nur bana kâfi geliyorlardı. Bir tek kitaba muhtaç olmadım, başka kitabları yanımda bulundurmadım. Risale-i Nur, çok mütenevvi’ hakâika dair olduğu halde, te’lifi zamanında, yirmi seneden beri ben muhtaç olmadım. Elbette lâzım gelir.”( Kastamonu Lâhikası, s.73; Tarihçe-i Hayat, s. 279)

  18. EBUBEKİR SİFİL’DEN, SAİD NURSİ’NİN FETRET EHLİ KONUSUNDAKİ GÖRÜŞÜNE CEVAP
    Risale-i Nur’un birkaç yerinde mesele farklı bağlamlarda geçmektedir. İlgili pasajlardan biri şöyledir:
    “… zaman-ı fetrette “vemâ kunnâ mu’azzibîne hattâ neb’ase resûlen”3) sırrıyla; ehl-i fetret, ehl-i necattırlar. Bil’ittifak, teferruattaki hatiatlarından muahazeleri yoktur. İmam-ı Şafiî ve İmam-ı Eş’arîce; küfre de girse, usûl-i imanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünki teklif-i İlahî irsal ile olur ve irsal dahi, ıttıla’ ile teklif takarrur eder. Madem gaflet ve mürur-u zaman, enbiya-i salifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevab görür, etmezse azab görmez. Çünki mahfî kaldığı için hüccet olamaz…”4)
    Soruda kısmen zikredilen pasajın tamamı da şöyledir:CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    “Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber manevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden bîçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki: Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye, masumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor. (…) O musibet-i semaviyeden ve beşerin zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar eğer onbeş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehid hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı maneviyeleri, o musibeti hiçe indirir. Onbeşinden yukarı olanlar, eğer masum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür; belki onu Cehennem’den kurtarır. Çünki âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedî’ye (A.S.M.) bir lâkaydlık perdesi gelmiş ve madem âhirzamanda Hazret-i İsa’nın (A.S.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (A.S.) mensub Hristiyanların mazlumları çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir…”5)
    Bu iki pasajdan ilki, ikincisini açıklar mahiyettedir. Şöyle ki, Eş’arîler, bir kimsenin ahirette sorumlu olabilmesi için kendisine hak davetin ulaşmış olması gerektiğini söylerler. Bu hususta Mâturîdîler daha farklı düşünür ve bu husus iki itikadî mezhebin ayrıldığı noktalardan birini oluşturur. Eş’arîlerin bu konudaki bakış açılarını daha önce detaylı biçimde nakletmiştim.6)
    Bediüzzaman merhumun, fetret devri sayılabilecek ahir zamanda zulüm altında ölen mazlum hristiyanların bir nevi şehit sayılabileceği doğrultusundaki ifadelerini, son zamanlarda Dinlerarası Diyalog süreciyle birlikte ortaya çıkan “Ehl-i Kitab’ın cennetlik olduğu” iddiasıyla karıştırmamak gerekir. Zira bu ikincisi konjonktürün tazyikiyle ortaya çıkmış bir söylem olarak doğrudan doğruya İslam itikadına muhalefet anlamı taşırken, ilki Eş’arîler’in –ki Bediüzzaman merhumun da bir Eş’arî olduğu unutulmamalıdır– Ehl-i fetretin akıbeti konusundaki kanaatine yaslanmaktadır. Bununla birlikte Bediüzzaman merhumun bu tesbitinin birkaç noktada netleştirilmeye muhtaç olduğunu düşünüyorum:
    Eş’arîler’in, kendisine hak bir peygamberin tebliği –olması gerektiği şekilde– ulaşmamış kimseler hakkındaki görüşü günümüz Ehl-i Kitabı için aynıyla söz konusu edilebilir mi? Bilgi ve iletişim teknolojilerinde gelinen nokta göz önünde tutulduğunda, bilhassa “gelişmiş” diye nitelendirilen ülkelerde yaşayan insanların İslam dininin varlığından ve özelliklerinden hakkıyla haberdar olma imkânına sahip bulunmadığını söylemek pek inandırıcı olmasa gerek…
    Kaldı ki, İslam daveti –ideal seviye ve tarzda olmasa da– artık yeryüzünün her köşesine ulaşmış durumda; her ülkede o ülkenin yerli halkından İslam’ı seçen insanların ve onlar eliyle vücut bulan kurumların sayısı –elhamdülillah– hızla artıyor. Yeryüzünün hangi köşesinde olursa olsun İslam hakkında bilgi edinmek isteyen insanlar bunu kolayca yapabilecek imkâna sahip bulunuyor. Evet, bu imkânı yeryüzündeki her bir fert için tek tek aynıyla vaki olarak görmek makul değil; ama günümüzü bir fetret dönemi olarak nitelendirip şu veya bu biçimde zulme muhatap olmuş insanların tamamını şehit diye nitelendirmek için de bir daha düşünmek gerekir.
    Bir an için günümüzün tam anlamıyla fetret dönemi olarak nitelendirilebileceğini kabul etsek bile, Eş’ariler ehl-i fetretin sadece “sorumlu olmayacağını” söylerken, Bediüzzaman merhum onlar hakkında “bir nevi” de olsa “şehit” ifadesini kullanmaktadır. Burada da genel Eş’arî tavrıyla Bediüzzaman merhumun tesbiti arasında tam bir mutabakat bulunmadığı dikkat çekiyor. Her ne kadar Bediüzzaman merhum bu tesbitini o mazlumların maruz kaldığı felaket ve zulümlere dayandırıyor ise de, bunun onlar için “bir nevi” de olsa “şehitlik” payesi getireceğini söylemek için ayrıca delile ihtiyaç bulunduğu açıktır.

    Bediüzzaman ve Risale-i Nur-15

  19. YENİ ŞAFAK YAZARINDAN, FETÖ BAĞLAMINDA SAİD NURSİ İLE İLGİLİ İLGİNÇ TESPİTLER…

    Şimdiye kadar, müslümanların birliği ve mevcut olumsuz şartlar gözetilerek, bir ayrılık gayrılık doğmasın diye nazariyat ve uygulama planında Said Nursi-Fetullah Gülen karşılaştırması yapılmadı.CEVABIN TAMAMI ICIN TIKLAYIN.

    Ancak ben bir yazarım ve söz konusu maslahatın artık beni bağlamadığını düşünüyorum. Atalarımın dediği gibi “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” hükmüne itibar ediyorum. Ancak bu Said Nursi ile Fetullah Güleni eşitlediğim anlamına da gelmez. Said Nursi gereğinden fazla parlatılmış bir alim olabilir; Fetullah Gülen’in ise iblis olduğu kesindir. 13 yaşımdan beri risale okuyorum. araştırmalarım da yeni değildir. ancak farklı bir perspektifin oluşması için zaman ve farklı tahakkular gerekiyormuş. o sıradan, bilinen ilişkiler değildir peşinde olduğum; çoklarının dudağını uçuklatacak ilişkilerdir. Rabbimiz hepimizi yanılgılardan, yanlış perdelerden ve amellerden korusun inşallah. (Yeni Şafak Yazarı Ömer Lekesiz, https://www.facebook.com/omer.lekesiz?fref=ts)
    Fetullah Gülen’in ilk merdiveni neden Sait Nursi’dir? Onun eserlerinde kendi yolunu inşa etmek için hangi mazlemeleri bulmuştur? Diğer bir soruşla Said Nursi’nin düşünceleri gerçekten istismara çok mu açıktır? Esas aldığımız bağlamda, Sait Nursi’nin hakkını gözeterek, fincancı katırlarını da ürkütmeksizin bu soruların cevabını arayabilmeliyiz.
    Kör bağlılığı üreten nedenlerin temeline inmezsek, FETÖ takiyyecilerinden kurtulma gayretiyle sadece boşa kürek çekmiş oluruz.
    Said Nursi’den FETÖ’ye geçişle ilgili kaynak-türev ilişkisini merkeze alan sorular daha önce başkalarınca da soruldu.
    Soruluş zamanlarındaki şartlara ve anlayışlara göre kimi değişiklikler gösterse de özü hep aynı kalan o soruları ilk soranlardan biri Yaşar Kutluay’dı.
    …bu çalışmalardan büyük rahatsızlık duyan İsrail gizli servisi tarafından kaçırıldığı ya da öldürüldüğü, Dücane Cündioğlu başta olmak üzere (bkz.: Yeni Şafak, 12 Eylül 2000), birkaç yazar tarafından önceden dile getirilmişti. Fethullah Gülen’in İsrail gizli servisiyle ilişkisinin 60’lı yıllara dayanması ve Kutluay’ın hem Siyonizm hem de Said Nursi gibi iki riskli konuda araştırma yapıyor olmasıyla ortak düşman sayılması ve dolayısıyla ortak bir kararla (operasyonla) öldürülmesi ihtimaliydi. Buna göre Kutluay’ın, Gülen-İsrail işbirliğine karşı verilmiş ilk şehit olması mümkündü. (Yeni Şafak, 31 Temmuz ve 2 Ağustos)

Bu Konuda Ayrıntılı Bilgi İçin :