Cemalettin Afgani

cemaleddin-afgani

  1. CEMALETTİN AFGANİ HAKKINDA YAZILAN 400 MAKALENİN ÖZETİ – Dr. Muhammed Reşad
    Cemalettin Afgani, 1838 senesinde Afganistan’da doğup, 1897’de İstanbul’da ölmüştür. 1944’te, kemikleri, İstanbul’dan Kabil’e nakledilmiştir.

    Dr. Muhammed Reşad, 400’ün üstünde önemli kaynaktan hazırladığı Efgani Etrafında Makaleler isimli kitabında özetle diyor ki:
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Çok önemli bir kaynak olan Sicil-i Osmani’de Efgani’nin İranlı bir Şiî olduğu belirtilmektedir. Manastırlı Naibi Efendi ve o devrin Şeyh-ül İslâmı, büyük âlim Hasan Fehmi Efendi tarafından kâfir olduğuna fetva verildi. Afganistan hakkında Ruslara casusluk da yapan, dînine ve vatanına ihanet etmekten çekinmeyen Efgani; mason olmadan önce de hiçbir zaman masonluğu kötülememiştir. Hatta dehrilere (dinsizlere) yazdığı reddiyede masonluktan hiç bahsetmemesi manidârdır. Gittiği her yerde, sicilli masonlar tarafından himaye görmüş, İngiliz masonları ile de işbirliği yapmıştır. Birden fazla mason locasına kayıtlı olan Efgani, Mısır’daki İskoç locasından kovulmuşsa da kendisi bizzat mason locası kurmuş; çömezleri bu locaya girmiştir. Edward Brown, Efgani’nin özel mason eldiveni ile bir resmini neşretmiştir.

    Sultan Abdulhamid merhumun maskara diye vasıflandırdığı Cemâleddin-i Efgânî: “İslâmîyet, vardığı yerde ilmi boğmuştur.” diyebilmiştir. Bilindiği gibi hakikat, tam tersidir. Yâni İslâmîyet, vardığı yerde ilmi teşvik etmiştir. Çünkü İslâm’ın ilk emri “Oku!” dur.

    26 FARKLI İMZA KULLANMIŞTIR

    Hadîs âlimi Muhammed Avvâme: “Afgânî, sapkınlığın ve dalâletin başıdır. Ben Allah (c.c.)’ın izniyle, karakter olarak övgüde ve medihte mübalağayı sevmem. Afgânî ve ekolü, Muhammed Abduh ve takipçileri dalâletin ve sapkınlığın öncüleridir. Cemâluddîn Esedâbâdî adında bir kitap var. Bu kitapta, mutlaka bilinmesi gereken bir hâdise anlatılır. Afgânî’nin seferde-hazarda, gece-gündüz yanından ayırmadığı ve içinde çok özel belgeler bulunan bir çantası vardır. Bir defasında geceleyin Tahran’da bir arkadaşının yanında uyumaktayken Sultan Abdülhamid’den bir haber gelir. Sultan, Afgânî’yi çağırmaktadır… Afgâni apar topar hazırlanır ve yola koyulur. Ancak çantasını arkadaşının evinde unutur. Adam, çantayla ilgili dostlarıyla istişarede bulunur. Sonunda târihe bir hizmet olsun diye çantanın içindeki belgeleri çoğaltmaya ve Farsçaya çevirip incelemeye karar verirler. Cemâlüddîn Afgânî’nin, 26 farklı imza kullandığı tesbit edilir. Ayrıca, evrakların arasında Afgânî’nin Mason mahfiline sunduğu masonluğa katılma dilekçesi ve masonluğa kabul edildiğine dair belge de vardır. Kabul merasiminin yeri ve zamanı da belirtilmiştir.
    İNGİLİZ İŞBİRLİĞİ

    Başka bir belge, Muhammed Abduh’un bir mektubudur. İngilizler, Muhammed Abduh’u Mısır halkı nezdinde popüleritesini artırması için –İngilizler Mısır ahalisinin kalbini kazanan bir Arap öncü yetiştirmek istiyordu- Lübnan’a sürdüklerinde mektubu buradan yazmış. Muhammed Abduh diyor ki: “Biz, senin sağlam yolundayız. Dînin başını yine dînin kılıcından başka bir şeyle kesemezsin. Bizi görsen âbid, zâhid, rükû ve secdeden başını kaldırmayan kimseler zannedersin.” Çantada daha birçok belge vardır.

    Renan’a Cevabı:

    Batılı filozof Ernest Renan’ın İslâm’ın gelişmeye mâni olduğu yönünde verdiği konferansa, Efgânî’nin cevabı: “İlmin tekâmülünde İslâm’ın bir mâni teşkil ettiği doğru ise de bu mâninin bir gün ortadan kalkmayacağını söylemek mümkün müdür?

    Hayır, İslâm’da bu ümidin beslenmediğini kabul edemem. Ben burada M.Renan’a karşı Müslümanlığı değil; barbarlıkta ve cehalette yaşamaya mecbur kalacak yüz milyonlarca insanı savunuyorum. Müslümanlığın, ilmi ve ilmî gelişmeyi yok etmek isteği bir hakikattir… (Dîn ehli). Bir öküzün arabaya koşulduğu gibi bir dogmanın, mezhebin esiri olarak şerîat ehli tarafından evvelce çizilmiş yolda aynen yürümeye mecburdurlar… (Cemaleddin Efgânî, Journal des Débats gazetesi, 18 Mayıs 1883, s. 2) (Tercümesi: Alaaddin Yalçınkaya, Cemaleddin Efgani, İstanbul 1991, Osmanlı Yayınları, 144-151)

    Muhammed A. Yemâni: Riyad’da Dr. Fehd er-Rûmî, İmam Muhammed Üniversitesinde yaptığı doktora tezinde Cemaleddin Afgani’in baş talebesi Abduh’u şöyle anlatır: “…İngilizler Mısır’da Abduh’u ciddî anlamda desteklemiş ve bir “dîn ıslahatçısı” olarak öne çıkarmışlardır. İslâm dünyasını bütünüyle ifsad etmesi için Abduh’u, Mısır müftülüğü makamına atamışlardır. Çünkü Mısır, Ezher’e ev sahipliği yaptığı için tüm İslâm dünyasının ilim kıblesiydi. İngilizlere göre Muhammed Abduh’u aktör yaptıkları bu ifsad projesi, Mısır’da tutarsa İslâm dünyasının diğer ülkelerinde de tutacaktı. Bu yüzden Muhammed Abduh aleyhine konuşanlara baskı uygulamışlardı. Ama tüm bunlara rağmen AllahüTeâlâ, hak yolunda malını ve canını feda eden kimseler gönderdi. Bunların en başta geleni Şeyh-ül İslâm Mustafa Sabri Efendi (r. a.)’dir. O, Mevkıfü’l-Akl isimli kitabında bu akımın maskesini düşürdü. Bu akımın gerçek yüzünü bilmek için Mustafa Sabri Efendi’nin bu kitabı mutlaka okunmalıdır.” Kaynak: Rıhle Dergisi, sayı. 5-6

    Cemaleddin Afgani’nin bazı görüşleri:

    Cemaleddin Afgani: “Ben mezheb imamlarını kendimden büyük görmüyorum ki birinin yoluna gireyim. Bir meselede onlardan birinin görüşünü benimsiyorsam birçok meselede muhalif kalabiliyorum.” (Mirza Lüfullah Han Esedâbâdî, Hakîkatu Cemaleddin Efgânî c.1, s. 106-128; Abdullah Kudsizâde, XIII/5-7, s. 364’ten naklen Hamdi Döndüren, aynı makale, s. 73) Bu görüşlere verilecek cevap nedir?

    Hiçbirimiz; İmâm-ı Â’zâm Ebû Hanife, İmâm Mâlik, İmâm-ı Şâfi ve İmâm Ahmed bin Hanbel (r.a.e.) ve onların mezheblerinde müçtehid olan âlimler kadar kitap ve sünnet bilemediğimiz gibi onların mertebelerine de ulaşamayız. Bu yüzden dîni konularda, ehl-i sünnet imamlarından birisinin mezhebine mutlaka tâbi olmak zorundayız. Aklımıza veya zayıf rivâyetlere uyarak ahkâm kesmemeliyiz; helaldir veya haramdır, sünnettir veya bid’attır dememeliyiz. İslâm âleminin büyük çoğunluğu, ehl-i sünnet müçtehid ulemâsının yolu üzerinde birleşmiş ve mezheblerinin hakkaniyeti üzerinde ittifak etmiştir. Ehl-i sünnetin bu ittifakı icmadır.

    Ahmed b. Hanbel (r.h.) şöyle demiştir: “Kim, dînde taklidin makbul olmadığını (mezheb imamlarının taklid edilemeyeceğini) iddia ederse; O (nun sözü), Allah (c.c.) ve Resûlü(s.a.v.) katında fâsık kimsenin sözüdür. Bununla, ashâb-ı kirâmdan gelen rivâyetleri iptâl etmeyi ilim ve sünneti boşa çıkarmayı istemektedirler. Hâlbuki doğru yol; ehl-i sünnet olanların, rivâyet sahiblerinin, kendilerine yetişip de onlardan hadîs aldığımız, kendilerinden sünnetleri öğrendiğimiz kimselerin (selef imamlarının) gittiği yoldur. Onlar; tanınan, doğruluk sahibi, kendilerine uyulan ve kendilerinden (ilim) alınan, bid’at, muhalefet sahibi olmayan güvenilir kimselerdir. Bu da, onlardan önce gelen imamlarının ve âlimlerinin kavlidir. Öyleyse, buna tutunun -Allah (c.c.) size rahmet etsin- ve onu öğrenip öğretin. Tevfîk, sadece Allah (c.c.) iledir.” İmâm Ebû Ya’lâ el -Ferrâ, “Tabakâtü’l-Hanâbile”, c. 1, s. 31, c.1, s. 65

    Günümüzde kullanıldığı mânâda Selefîlik ise, ilk defa Mısır’da Cemaleddin Efganî ve öğrencisi Muhammed Abduh tarafından başlatılan “İslâmî ıslah!” hareketi, daha sonra Selefîlik adıyla anılan zümrenin doğmasına kaynaklık etmiştir. Hemen hemen aynı dönemde bugünkü Suudi Arâbistan’ın sınırları içinde bulunan Necid bölgesinde ortaya çıkan ve Mısır’daki hareket ile benzer söylemleri dillendiren Muhammed b. Abdilvehhab’ın yürüttüğü Vehhâbîlik hareketine de daha sonra Selefîlik denmiştir. Mezhebsizlik üzere kurulmuş bir akımdır.

    Buhâri’ de geçen Hadîs-i Şerif’ te Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki:
    “(Medine’nin) Doğu tarafından (Necid’ den) bir takım insanlar çıkar. Kur’an okurlar. Fakat okudukları Kur’ an boğazlarından aşağı inmez. Okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar ve sonra ona dönüş de yapamazlar. Denildi ki: ( Ya Rasulallah!)
    Onların simaları nasıldır? Buyurdu ki: Onların simaları, Başlarının tıraşlı olmasıdır (yani saçlarının çok kısa kesmeleridir).“ (Sahih-i Buhâri, Tevhid 57) Abdullah İbn-i Ömer (r.a.)’dan (Sened-i Sahih-i Muttasıl ile) rivayet edildiğine göre, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem): “Allahım! Şam’ımızı ve Yemen’imizi bize mübarek kıl.” Orada bulunanlar: (Ya Rasulallah!) “Necid’imize de” dediler. Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) tekrar: “Allahım! Şam’ımızı ve Yemen’imizi bize mübarek kıl,” dedi.” Orada bulunanlar yine: (Ya Rasulallah!) “Necid’imize de” deyince, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu: Zelzeleler (felaket ve musibetler), fitneler Necid’dedir. Şeytan’nın boynuzu (askeri ve ümmeti) oradan doğacaktır,”1 demiştir. (Sahih-i Buhâri, Fiten 16; Sahîh-i Buhâri Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, İstiska Bahsi, Hadîs No: 545; Sünen-i Tirmizi, Menkıbeler, (4210); Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadîs No: 5715)

  2. CEMALEDDİN AFGANİ SAPKINLIĞIN VE DALALETİN BAŞIDIR – Muhammed Avvame

    Ben Allah’ın izniyle, karakter olarak övgüde ve medihde mübalağayı sevmem. Afgânî ve ekolü, Muhammed Abduh ve takipçileri dalâletin ve sapkınlığın öncüleridir.

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Afgânî, sapkınlığın ve dalâletin başıdır. Ben Allah’ın izniyle, karakter olarak övgüde ve medihde mübalağayı sevmem. Afgânî ve ekolü, Muhammed Abduh ve takipçileri dalâletin ve sapkınlığın öncüleridir. Cemâluddîn Esedâbâdî adında bir kitap var. Bu kitapta, mutlaka bilinmesi gereken bir hadise anlatılır. Afgânî’nin seferde-hazarda, gece-gündüz yanından ayırmadığı bir çantası vardır. Çantada çok özel belgeleri var. Bir defasında geceleyin Tahran’da bir arkadaşının yanında uyumaktayken Sultan Abdülhamid’den bir haber gelir. Sultan, Afgânî’yi çağırmaktadır… Afgâni apar-topar hazırlanır ve yola koyulur. Ancak çantasını arkadaşının evinde unutur. Adam çantayla ilgili olarak dostlarıyla istişarede bulunur. Sonunda tarihe bir hizmet olsun diye çantanın içindeki belgeleri çoğaltmaya ve Farsçaya çevirip incelemeye karar verirler. Cemâlüddîn Afgânî’nin 26 farklı imza kullandığı tesbit edilir. Ayrıca, evrakların arasında Afgânî’nin Mason mahfiline sunduğu masonluğa katılma dilekçesi ve masonluğa kabul edildiğine dair belge de vardır. Kabul merasiminin yeri ve zamanı da belirtilmiştir.

    Başka bir belge, Muhammed Abduh’un bir mektubudur. İngilizler, Muhammed Abduh’u Mısır halkı nezdinde popülaritesini artırması için –İngilizler Mısır ahalisinin kalbini kazanan bir Arap öncü yetiştirmek istiyordu- Lübnan’a sürdüklerinde mektubu buradan yazmış. Diyor ki Muhammed Abduh: “Biz senin sağlam yolundayız. Dinin başını yine dinin kılıcından başka bir şeyle kesemezsin. Bizi görsen âbid, zâhid, rükû ve secdeden başını kaldırmayan kimseler zannedersin.” Çantada daha birçok belge vardır.

    Riyad’da Dr. Fehd er-Rûmî, İmam Muhammed üniversitesinde yaptığı doktora tezinin konusu Menhecü’l-Medrese el-Akliyye el-Hadîse fi’t-Tefsîr (Modern Akılcı Ekolün Tefsir Yöntemi)… Çalışmanın başında bu akımın öncüleri olan Afgânî, Muhammed Abduh ve Reşîd Rızâ’nın biyografileri var. Benim az önce sözünü ettiğim belgeleri de oraya koymuş. Muhammed Abduh da bu çizgide olan bir kimsedir. İngilizler Mısır’da Abduh’u ciddî anlamda desteklemiş ve bir “din ıslahatçısı” olarak öne çıkarmışlardır. İslam dünyasını bütünüyle ifsad etmesi için Abduh’u Mısır müftülüğü makamına atamışlardır. Çünkü Mısır Ezher’e ev sahipliği yaptığı için tüm İslam dünyasının ilim kıblesiydi. İngilizlere göre Muhammed Abduh’u aktör yaptıkları bu ifsad projesi Mısır’da tutarsa İslam dünyasının diğer ülkelerinde de tutacaktı. Bu yüzden Muhammed Abduh aleyhine konuşanlara baskı uygulamışlardı. Ama tüm bunlara rağmen Allah Teâlâ hak yolunda malını ve canını feda eden kimseler gönderdi. Bunların en başta geleni Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi (rh. a.)’dir. O, Mevkıfü’l-Akl isimli kitabında bu akımın maskesini düşürdü. Bu akımın gerçek yüzünü bilmek için Mustafa Sabri Efendi’nin bu kitabı mutlaka okunmalıdır.

    Kaynak: Rıhle Dergisi, Sayılar: 5-6.

  3. CEMALEDDİN AFGANİ VE ABDUH HAKKINDA SÖYLENENLER

    Cemaleddin Efganî, İran’ın Esedâbâd şehrinde doğdu. Necef medreselerinde tahsil gördü. Pek çok dil bilirdi. Son derece hareketli bir yapısı vardı. Daha sonra siyasî işlere bulaşmış, Mısır hükümeti kendisini sürgün etmiş, o da Paris’e giderek, orada Mısırlı ögrencisi Muhammed Abduh ile birlikte ‘el-Urvetü’l-Vüskâ’ adlı bir gazete çıkarmıştır.

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Bilahâre İstanbul’a davet edilmiş, burada yaptığı bir konuşmadan dolayı devrin alimleri tarafından tenkid edilmiş ve İstanbul’dan kovulmuştur. Efganî, masonluğa intisab etmiştir. Hatta İngiliz belgelerine göre bir ilâha inanmayı şart koşan İskoç Mason Locası’na üye iken, buradan Allahsızlık ithamıyla kovulmuş, o da Allahsızlığın makbul sayıldığı Fransız Grand Orient Locası’na reis olmuştur.(4) Taraftarlarınca Efgani’nin masonluğu, davası uğruna yaptığı -ne davasıysa- bir iş olarak yorumlanmışsa da konunun ehlince yapılan tenkidlerle bunun bir safsata olduğu anlaşılmıştır. II. Abdulhamid Han’ın Efgani’yle ilgili söylediği şu sözlere bakarsak Efgani’nin nasıl birisi olduğu daha iyi anlaşılacaktır: “…Hilafet’in elimde olması sürekli olarak İngilizleri tedirgin etti. Blund adlı bir İngilizle Cemaleddin Efgani adlı bir maskaranın elbirliği ederek İngiliz hariciyesinde hazırladıkları bir plân elime geçti… Cemaleddin-i Efgani’yi yakından tanırdım. Mısır’da bulunuyordu. Tehlikeli bir adamdı. Bana bir ara Mehdilik iddiasıyla bütün Orta Asya müslümanlarını ayaklandırmayı teklif etmişti. Buna muktedir olamadığını biliyordum. Ayrıca İngilizler’in adamı ve çok muhtemel olarak İngilizler beni sınamak için bu adamı hazırlamışlar idi. Derhal reddettim. Bu sefer Blund’la işbirliği yaptı. Kendisini İstanbul’a çağırttım… Bir daha İstanbul’dan çıkmasına izin vermedim.”(5)

    4) Geniş bilgi için bkz. Alaaddin Yalçınkaya, Cemaleddin Efgani, İstanbul 1991, Osmanlı Yayınları, s. 131-132; Muhammed Reşad, Cemaleddin Efgani Hakkında Makaleler, İstanbul 1416/1996, s. 21, dipnot: 36
    5) Abdulhamid Han, Sultan Abdulhamidin Hatıra Defteri (Haz. İsmet Bozdağ), İstanbul 1986 (8. Baskı), Pınar Yay., s. 73

    Muhammed Abduh

    Muhammed Abduh Mısır’da doğmuş, Ezher’de yetişmiş ve İskenderiye’de ölmüştür. Efgânî’nin öğrencisidir. O da üstadı gibi mason olmuş, maddî mucizeleri inkar etmiş, sahih hadislere uydurma damgası vurmuş, Kadir gecesi gibi mübarek gecelerin hiçbir kıymeti olmadığını iddia etmiştir. Bütün bu iddiaları tek tek ele alınmış ve yanlışlığı ortaya konulmuştur. Abduh gibilerinin kimler tarafından destek gördüğüne dair zamanınında İngiltere’nin Mısır sömürge valisi Lord Cromer’in söylediği şu söz ibretliktir: “Kuşkusuz İslâmî reformist hareketin geleceği Şeyh Muhammed Abduh’un çizdiği yolda ümit vaadediyor. Ve o yolun yolcuları Avrupa’nın her türlü yardım ve teşviklerine lâyıktırlar.”(5) Büyük âlim merhum Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi Abduh’la ilgili şunları söylemiştir: “… Şeyh Muhammed Abduh’a isnad olunan ıslâhâta gelince hülâsası şudur: Şeyh din sahasındaki sarsılmaz vukűfundan Ezher’i sarsıp ayırmış, mensubînini(mensuplarını) bu suretle lâdînîliğe(dinsizliğe) doğru geniş hatvelerle yürütmüştür. Fakat dinsizleri, dindarlığa doğru bir hatve bile attıramamıştır. Üstadı Efgani vasıtasıyla, masonluğu Ezher’e idhâl(sokan) eden odur.”(6)

    Reşid Rıza

    Aslen Bağdatlı olan Reşid Rıza, Trablus ve Şam’da okumuştur. Abduh’un talebesidir. O da üstadı gibi mucizeleri inkar etmiş, hadislerle ve icmâ ile hükmü kesinleşmiş pek çok meseleyi reddetmiştir.(7)

    4- Efgânî’nin hayatıyla ilgili geniş bilgi için Muhammed Reşad ve Alaaddin Yalçınkaya’nın kitapları ile merhum Ahmed Davudoğlu Hocaefendi’nin Dini Tamir Dâvasında Din Tahripçileri (İstanbul 1980 [4.Baskı] , Sağlam Kitabevi) adlı kitabının 57-73 sayfalarına bakılabilir.
    5- M. Muhammed Hüseyin, Modernizmin İslâm Dünyasına Girişi, (Trc. S. Özel), İstanbul 1986, İnsan Yayınları, s. 91-92 (Cromer’in 1905 yıllığının 7. maddesinden naklen).
    6- Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Alem, Beyrut 1314 (3.Baskı), c. I, s. 133; Tercüme: İbrahim Sabri Efendi (Yazma), c. I, s. 111’den naklen Muhammed Reşad, s. 28.
    7-Reşid Rıza’nın bozuk görüş ve fikirlerinin isabetli bir tenkidi için bkz. Hasib es-Samarrai, Dinî Modernizmin Üç Şövalyesi, (Trc. Ali Nar-Sezai Özel), İstanbul 1419/1998, Bedir Yayınları, s. 149-264. İşin ilginç tarafı bu kitabın Efgânîciler’in yoğun olduğu Ezher Üniversitesi’nde yapılmış bir doktora tezi olmasıdır.

    Yazan: Abdülkadir Coşkun

    Not: Bu pasajlar yazarın “DİNDE REFORMCU YAKLAŞIMLAR VEYA DİNÎ MODERNİZMİN YÜKSELİŞİ” başlıklı üç bölümlü makalesinden alınmıştır.

    M. Abduh ve C. Efgani Hakkında Yazılanlar

    M. Abduh ve C. Efgani hakkında Mehmed Şevket Eygi Bey şunları yazıyor:

    “Reformcular Cemaleddin Afganî’yi de büyük bir İslam önderi ve rehberi olarak gösterirler ve Ehl-i Tevhid’in kurtuluş ve selametini bu zatın eteğine yapışmakta görürler. Kimdir bu Afganî? Bir kere Afgan değildir, İran’ın Esedâbad şehrine mensuptur. Bu zat Sünnî de değildir, Şiîdir. İki konuda, tagiyye yaparak Müslümanları aldatmıştır. İranlı olduğu halde kendisini Afganlı göstermiş, Şiî olduğu halde Sünnî postuna bürünmüştür. Resûlullah efendimiz “Bizi aldatan bizden değildir” buyuruyor. Bu zatın bir başka özelliği de, Farmason oluşudur. İstanbul’da yayınlanan “Mimar Sinan” adlı Mason dergisinde Afganî hakkında uzun bir övgü makalesi yayınlanmış bulunuyor. (Mimar Sinan dergisi, sayı: 127, Mart 2003) Afganî bir din âlimi, bir rehber, bir mürşid değil aktivist bir İslamcıdır. Yalancı, karışık, bulaşık bir kişidir. Bir ara, Blunt adlı bir İngiliz ajanı ile birlikte Halife Sultan Abdülhamid’i tahtından indirmeye teşebbüs etmiştir. Bugün İslam aleminde görülen, Kitabullah’ın ve Resûl Sünnetinin ruhuna muhalif nice olumsuz iş ve davranışta Afganî’nin tuzu biberi vardır. Afganî’ci reformcular, onun talebesi ve halefi Muhammed Abduh’u da göklere çıkarttılar. Abduh da mason ve reformcudur. Onun talebesi Menarcı Reşid Rıza da bozuk fikirli ve yanlış görüşlü bir kimsedir. Afganî, Abduh ve Reşid Rıza üç bacaklı bir şer sacayağıdır. Bin dört yüz yıl boyunca İslam dünyasından nice Ehl-i Sünnet müctehidleri, büyük fakihler, velîler, kâmil mürşidler, âmil ve râsih âlimler, imamlar, rehberler çıkmıştır. Müslümanların bu nurlu kafileyi bırakıp da Afganî ve tilmizleri gibi birkaç sarıklı masonun peşine düşmesini isteyenlerde akıl mı yoktur, yoksa hüsnüniyet mi?”(İnkişaf Dergisi, No: 2)
    http://www.inkisaf.net/articles+article.id+5.htm

    Doç. Dr. Mehmet Ali Büyükkara diyor ki:

    “[Bir Suudi Devlet kurumu olan] İdare’nin sorumluluğundaki diğer bir görev olan kitap basım işinin başlangıcı da 1920’li yıllara dayanmaktadır. Basımlarının büyük bölümünü, İbni Suud’un maddi desteğiyle Muhammed Reşid Rıza üstlenmiştir. Bu kitaplar Kahire’deki ona ait Menar Matbaası’nda basıldı. 1927’de İbn Abdülvehhab’ın Tevhid ve Keşfü’ş-Şubuhat gibi risaleleri bastırılarak dini ilimler tahsil eden öğrencilere parasız olarak dağıtıldı.” (İhvan’dan Cüheyman’a Suudi Arabistan ve Vehhabîlik, Rağbet Yayınları, İstanbul, 2004; s. 144.)

    Cemil Meriç‘in değerlendirmesi şöyle:

    “Bizim “Büyük İslâm Birliği”nin kurucusu olarak selâmladığımız Efgani’nin Fransa’daki dostu Hıristiyan Halil Ganem’dir. Sultan Abdülhamid han’ın hasm-ı biamânı Ganem. Renan, Efgani’yi bir masal kahramanı olarak değil, gerçek kişiliği ile yani dinsiz, bir “libre penseur” olarak tanımaktadır. …Zavallı Türk intelijansiyası! Kimlerin peşinden gitmemiş. Düşmanları dost, dostları düşman olarak tanımış. Peygamber’in adını anmağa cesaret edemeyen bir Efgani’yi Peygamber kadar saygıya layık görmüş.” (Umrandan Uygarlığa)

    Muhammed Reşad:

    İran Esedâbâd doğumlu Cemaleddin Efganî, İngiliz belgelerine göre “tanrıya inanma” şartı koşan İskoç Mason Locası’na üye iken, buradan “tanrısızlık” ithamıyla kovulmuş, o da “tanrı tanımazlık”ın makbul sayıldığı Fransız Grand Orient Locası’na reis olmuştur (Bkz. Alaaddin Yalçınkaya, Cemaleddin Efgani, İstanbul 1991, Osmanlı Yayınları, s. 131–132; Muhammed Reşad, Cemaleddin Efgani Hakkında Makaleler, İstanbul 1416/1996, s. 21, dipnot: 36). Efgani, aynı zamanda Kahire Mason locasını kurdu ve oranın reisi oldu. Öğrencisi Abduh ile birlikte Paris’ta “el–Urvetü’l–Vüskâ” adlı bir gazete çıkardı.

    II. Abdulhamid Han: Efgani İngiliz maskarası

    II.Abdulhamid Han’ın, Efgani’yle ilgili söylediği şu sözlere bakarsak Efgani’nin nasıl birisi olduğu daha iyi anlaşılacaktır: “…Hilafet’in elimde olması sürekli olarak İngilizleri tedirgin etti. Blund adlı bir İngilizle Cemaleddin Efgani adlı bir maskaranın elbirliği ederek İngiliz hariciyesinde hazırladıkları bir plân elime geçti… Cemaleddin–i Efgani’yi yakından tanırdım. Mısır’da bulunuyordu. Tehlikeli bir adamdı. Bana bir ara Mehdilik iddiasıyla bütün Orta Asya müslümanlarını ayaklandırmayı teklif etmişti; buna muktedir olamadığını biliyordum. Ayrıca İngilizler’in adamı ve çok muhtemel olarak İngilizler beni sınamak için bu adamı hazırlamışlar idi. Derhal reddettim. Bu sefer Blund’la işbirliği yaptı…” (Bkz. Abdulhamid Han, Sultan Abdulhamidin Hatıra Defteri (Haz. İsmet Bozdağ), İstanbul 1986 (8. Baskı), Pınar Yay., s. 73)

    Ezher’e masonluğu sokan Abduh

    Efgani’nin talebesi olan Muhammed Abduh ise Mısır doğumlu. Abduh gibilerinin kimler tarafından destek gördüğüne dair zamanında İngiltere’nin Mısır sömürge valisi Lord Cromer’in söylediği şu söz ibretliktir: “Kuşkusuz İslâmî reformist hareketin geleceği Şeyh Muhammed Abduh’un çizdiği yolda ümit vaadediyor. Ve o yolun yolcuları Avrupa’nın her türlü yardım ve teşviklerine lâyıktırlar” (M. Muhammed Hüseyin, Modernizmin İslâm Dünyasına Girişi, (Trc. S. Özel), İstanbul 1986, İnsan Yayınları, s. 91–92 (Cromer’in 1905 yıllığının 7. maddesinden naklen). Merhum Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, Abduh’la ilgili şunları söylemiştir: “…Üstadı Efgani vasıtasıyla, masonluğu Ezher’e idhâl(sokan) eden odur” (Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l–Akl ve’l–İlm ve’l–Alem, Beyrut 1314 (3.Baskı), c. I, s. 133; Terc: İbrahim Sabri Efendi (Yazma), c. I, s. 111’den naklen Muhammed Reşad, s. 28 ).

    http://yenimesaj.com.tr/index.php?sayfa=yazarlar&haberno=4013238&tarih=2004-10-21

    Mehmed Şevket Eygi Bey bir başka makalesinde diyor ki:

    “TELFİK-İ MEZÂHİB: Aslen Suriyeli bir Osmanlı Arabı iken Mısır’a kaçıp orada fikirlerini yaymış Reşid Rızâ adında biri vardır. Bu zat, Muhammed Abduh’un talebesi olduğunu iddia eder ama boynuzun kulağı geçmesi gibi, bu Reşid Rızâ reformculukta üstadını geride bırakmıştır. Abduh, Cemâlüddin Afganî’nin talebesidir. Farmasondur. İtikad bakımından Mutezile mezhebine bağlıdır. Risâle-i Tevhîd adlı meşhur eserinin ilk baskısında (Bulak mat.), Mutezile mezhebinin “Kur’ân mahluktur” bozuk inancını açıkça benimsemiş ve tutmuştur. Daha sonraki baskılarda bu paragraf taqıyye icabı çıkarılmıştır. Kim çıkartmıştır? Tilmizi Reşid Rızâ! Peki mason ve mutezile Abduh’un bu eli bayraklı talebesi hangi mezhebdendir? Vehhabî’dir. Bu zâtın İslâm’da Birlik ve Fıkıh Mezhebleri isimli kitabı 1970’li yılların başında maalesef bizim Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayınlandı. Makam ve müessese olarak Diyanet’i tenzih ediyorum. Lakin o tarihte Diyanet’e hâkim olan bazıları bu işi yaptılar. Daha sonra Diyanet kitabın yeni baskılarını yayınlamadı. Şu anda telfikçi, Afganîci, Abduhçu, Reşid Rızâcı bir ilâhiyatçı tarafından yayınlanmaktadır. Telfik-i mezâhib ne demektir? Bu soruya ben cevab vermeyeyim. Son devrin büyük ve açık fikirli Osmanlı ulemasından Seydişehirli Esad Mahmud Efendinin sözünü nakledeyim: Bu zât, Tarih-i İlm-i Hukuk adlı kitabının “İslâm Şeriatının Tarihi” bölümünde, telfikin İslâm dinini ve fıkhını oyuncak hâline getirmek olduğunu yazıyor…” (İnkişaf Dergisi, No: 3)

    Bu yazının tamamı için bkz. http://www.inkisaf.net/modules/articles/article.php?id=34

    Not: M. Ş. Eygi’nin “telfikçi, Afganîci, Abduhçu, Reşid Rızâcı bir ilâhiyatçı” diyerek bahsettiği kişi Hayreddin Karaman’dır.

    Yukarıda 21.10.2004 tarihli yazısından bir kısmını naklettiğim yazar E. Koç ayrıca şunları söylüyor:

    Masonik troyka İngilizlerle işbirliği halinde Abduh, Osmanlı’ya karşı Urabi veya A’rabi Paşa isyanında elebaşı ve fetvacıbaşı rolü de üstlenerek Mısır’ın İngiliz birlikleri tarafından 1300/1882 yılında işgal edilmesine ciddi katkılar sağladı. Efganî’nin reisliğini yaptığı Kahire Mason Locası üyeleri, İngilizlerle işbirliği hâlinde faâliyette bulunuyordu. Abduh’a üç yıllık sürgün cezası verildi (Bkz. M. Zeki İşcan, M. Abduh’un Dini ve Siyasi Görüşleri, AÜSBE, gayr–ı matbu doktora tezi, Erzurum, 1997). Büyük mason Efgani’nin küçük mason talebesi Abduh’un çömezi olan Reşit Rıza ise aslen Bağdatlıdır. O da mason üstadları gibi mucizeleri inkar etmiş, hadislerle ve icmâ ile hükmü kesinleşmiş pek çok meseleyi reddetmiştir (Bkz. Hasib es–Samarrai, Dinî Modernizmin Üç Şövalyesi, Ezher Ünv. Doktora tezi, İstanbul 1419/1998, Bedir Yayınları, s. 149–264)

    Bunlar elbette yazılarını naklettiğim yazarların görüşleri; şahsıma ait değil. Yazarların şahsi görüşlerinden ziyade, naklettikleri vesikalar daha mühim diye düşünüyorum. Son paragrafta bahsedilen Hasib es–Samarrai’nin doktora tezi kütüphanemde mevcuttur. Orada çok daha fazla malumat bulunabilir. Ezher’de doktora yapmış olan Dr. Hasib es-Sammarai‘nin tezinden birkaç satır okuyalım:

    Ulemanın tefsirdeki tavır ve tutumuna ters düşen Menar tefsiri de, rey ile tefsir olup [rey ve akla dayalı tefsiri, nakil ve esere dayalı tefsire tercih ettiği için] merduddur… Reşid Rıza bu tefsirine ne dercetti ise, ilhamını üstadı Abduh’tan almıştır… Abduh indi yorum ve tefsir yapmakta ve melekleri tabiat kuvveti, şeytanı yeryüzüne yayılmış şer kuvvetler, cinleri ise zararlı mikroplardır diye ifade eder. Reşid Rıza da üstadının bu görüşünü naklettikten sonra, bu görüşü benimsemeyi reddeden bir dini nass’ın olmadığını kaydeder (Menar Tefsiri: I/268). Bu te’vil tarzı ve aklı zorlıyarak satırların altından manalar aramalar ve ille de her şeyi müsbet ilim denilen deneylere bağlayıp, maddeci zihniyetle izah, müsteşrik tabiatıdır. Ona danışırlarsa, gayri müslimleri yani maddecileri bu te’villerle İslama ısındıracağını iddia eder! … (Menar Tefsiri, I/274) Bu metod ve tavır maddeci Batı’nın, Reşid Rıza ve ıslahatçı ekolüne aşılayıp kabul ettirdikleri duyumsal metoddur ki, vahyi bir yana itmekten ibarettir. …

    Mustafa Özcan şunları yazmış:

    Cinlerin mikrop veya benzeri canlılar olduğunu söyleyenlerden birisi de maalesef Reşid Rıza’dır. Reşid Rıza’nın tasavvuf ehli ve geleneksel ulemayı sevmeyişinin nedenlerinden birisi de bu modernizm bulaşıklığıdır. Dileyen bu hususla ilgili Muhammed Hüseyin Zehebi’nin et-Tefsîr ve’l-Müfessirûn kitabının Reşid Rıza bölümüne bakabilir. Fakat kimileri bu ibareleri Ahmet Davudoğlu gibilerin kitaplarında görünce bunları iftira olarak nitelendiriyor. Kendisini hafakanlar basıyor. Keza Peygamberleri [aleyhimüsselam] “dahi kişiler” olarak vasıflandıranlardan birisi de söz konusu konuşmasıyla Daru’l-Funun’un kapatılmasına gerekçe olan Cemaleddin Afgani’dir. …Afgani’nin nübüvveti de mesleklere benzettiğine dair birden fazla rivayet vardır. (bkz. Guraba Mecmuası, 7.-8. Sayı, “Mezhepsizlik Suçlamasından Mezhepçilik Suçlamasına” başlıklı makale.)

    Dr. Ebubekir Sifil bir makalesinde şöyle diyor:

    “Abduh da tevessülü şirk sayanlar arasındadır. …Abduh, tevessül uygulamasının ilk dönemlerde mevcut olmadığını ve bunun şirk olduğunu söylemektedir. Oysa …bu konuda yapılmış birçok çalışmada, tevessüle delalet eden pek çok sahih ve hasen hadis ile, anlam bakımından bu rivayetlerle desteklenen zayıf rivayet, tevessülün sabit ve tatbikat konusu olmuş bir husus olduğunu ortaya koymuştur.”
    (bkz. http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=makale&no=2)

  4. CEMALEDDİN AFGANİ’NİN MASONLUĞA GİRİŞİ – Yusuf Hanif
    Cemâlu’d-Dîn ‘Efgânî”nin masonluğu umûmiyyetle 1280’lerde (1870’ler), ikinci Mısır ikâmeti esnâsında başlatılır.(1) Oysa eldeki ba’zı kaynaklar, kesin bir delîl ortaya koyamamakla birlikde, masonluğa intisâbının Mısır’dan evvel İstanbul’daki ilk ikâmeti sırasında gerçekleşdiği ihtimâlini akla getiriyor.

    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Bu kaynaklardan ilki, şeyxin yakın dostu, solcu ve müfrîd bir din adamı düşmanı (anti-cleric) olan Ernest Vaukuelin’dir. Vaukuelin,
    “Cemâlu’d-Dîn İstanbul’a gitdi ve kendileriyle irtibâta gecdiği “Genç Türkiye” [Jeune Turkuie] mensûbları vâsıtasıyla masonluğa intisâb etdi.”
    diyor.[2] Müellif, “Efgânî”nin Mısır’a gitmeden evvelki, yani ilk İstanbul yıllarındaki (1286-1287 / 1869-1871) masonik irtibâtlarından bahsetdiğine göre “ ‘Genç Türkiye’ mensûbları” ile Yeni Osmanlıları kastediyor olmalı.[3] Bu irtibâ-tın mâhiyetine, tam olarak nerede ve ne zaman gerçekleşdiğine dâir herhangi bir tafsilât verilmiyor. Fakat “Efgânî”nin bu yıllarda temâs kurduğu, himâyelerini gördüğü ricâlin umûmiyyetle garbperest ve mason oldukları hatırlanırsa[4] masonik bir irtibâtın da –hattâ intisâbın– mümkün ve muhtemel olduğunu düşünülebilir.
    Nitekim Auriant nâm (müsteâr isim olmalı) bir Fransız müdekkîkden, “Efgânî”nin Yeni Osmanlılar’dan Mustafa Fâzıl ve Nâmık Kemâl ile mahfil arkadaşı olduğu nakledilmektedir.[5] Eğer bu doğruysa mevzû-i bahs mahfil Fransa Maşrık-ı ‘Azamı’na bağlı I Proodos (terakkî) olmalı. Zîra Mustafa Fâzıl Paşa ve Nâmık Kemâl bu mahfildendiler.[6] Fakat mezkûr mahfilin ve Fransız obediyansına bağlı diğer mahfillerin matrikül defterlerinde –bugüne kadar bunları tedkîk edenlerin çalışmalarından anlaşıldığı kadarıyla– “Efgânî”nin adı geçmiyor.[7] Auriant’ın bu iddiâsının mesnedini bilmediğimiz için bu husûsda kesin bir şey söylemek şimdilik mümkün görünmüyor.
    Acabâ “Efgânî” İtalyan maşrıkına bağlı bir mahfile girmiş olabilir mi? Târix olarak böyle bir ihtimâle mâni yok. Zîrâ İstanbul’daki ilk İtalyan mahfili 10 Zilhicce 1279’da (28 Mayıs 1863) açıldı.[8] İtalyan Maşrık-ı A’zam’ına âit arşiv evrâkı üzerinde çalışan Angelo Iacovella onun adını kitâbının hiçbir yerinde zikretmez.[9] “İtalyan ve İngiliz kaynaklarında bulunabilecekleri şahsen, tamamen denecek oranda taradı”ğını iddiâ eden Orhan Koloğlu da “Efgânî”nin İstanbul’da vukû’ bulmuş herhangi bir masonik intisâbından bahsetmiyor.[10]
    “Efgânî”nin 1309-1314 (1892-1897) yıllarındaki ikinci ve son İstanbul ikâmetinde Jön Türklerle ve dolayısıyla İttihadcılarla irtibâtda olduğu ve onların da şeyxe sâhib çıktıkları, hürmet etdikleri ma’lûmdur.[11] Kezâ Jön Türk ve İttihadcı takımının masonlarla olan irtibâtı da…[12] Devrin devlet erkânı da bu irtibâtların pekâlâ farkındadır. Meselâ Sadr-ı A’zam Xalîl Rıf’at Paşa’nın[13] II. Abdu’l-Hamîd Xân’a arz etdiği 22 Nisan 312 (21 Zilka’de 1313=4 Mayıs 1896) târixli arîzada Efgânî’nin “mason cemiyeti ve Ermeni komiteleri ve Jön Türk takımı ile münâsebet ve muhabere-i hafiyyesi” olduğu ifâde ediliyor.[14]
    Hâsılı Efgânî’nin İstanbul’daki ilk ikâmeti sırasında masonluğa girmiş olması muhtemel ve fakat eldeki kaynaklara nazaran –şimdilik– kat‘î değil-dir. İkinci ikâmetinde ise, en azından yukarıda bahsetdiğimiz Mısır devrindeki masonik irtibâtları ve faâliyetleri sebe-biyle, müseccel bir masondur ve âhir ömrüne kadar da masonlukla ve mason-larla irtibâtlı olmuşdur. Kendisiyle İstanbul’daki son yıllarında birlikde olmuş ve hâtıralarını kaleme almış olan Muhammed Maxzûmî Paşa’nın ondan nakletdiği masonlukla ilgili fikirlerinde herhangi bir nedâmet veyâ tevbe alâmetine rastlan-maması[15] bu irtibâtı sebebiyledir.

    [1] Bkz. Albert Kudsi-Zadeh, “Afghānī and Freemasonry in Egypt”, Journal of the American Oriental Society, 92/1, 1391-1392 (Ocak-Mart 1972), 27-28.s..
    [2] Ernest Vaukuelin, “Souvenirs de la Revolution d’Egypte”, L’Intransigeant, 28 Ramazân-ı şerîf 1299’dan (13 Ağustos 1882, Pazar) nakleden: Homa Pakdaman, Djamal-ed-din Assad Abadi dit Afghani, G.-P. Maisonneuve et Larose, Paris, 1389 (1969), 346.s., makâlenin tamâmı mezkûr kitâbın 344-348. sâhifelerinde iktibâs edilmişdir.
    [3] “Yeni Osmanlılar”, “Genç Türkiye”, “Genç/Jön Türk” gibi ta’birlerin ma‘nâları ve târixleri için bkz. Şerif Mardin, Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu, trc. Mümtaz’er Türköne v.d., İletişim nşr., İstanbul, 1416 (1996), 30-31, 50-51.s.; Roderic H. Davison, Osmanlı İmparatorluğu’nda Reform, 1856-1876, 1.c., trc. Osman Akınhay, Papirüs nşr., İstanbul, 1417 (1997), 198-200.s.; Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, 4. tab’, haz. Ahmet Kuyaş, YKY nşr., İstanbul, 1423 (2003), 275-283.s..
    [4] Bkz., Nikki R. Keddie, Sayyid Jamāl ad-Dīn “al-Afghānī”: A Political Biography, University of California Press, Los Angeles, 1392 (1972), 59-62.s.; Niyazi Berkes, 238-241.s..
    [5] Auriant, “Un émir afghan, adversaire de l’Angleterre en Orient. Djamal ed Din, ténebreux agitateur”, Mercure de France, 288[/971], 9 Şevval 1357’den (1 Aralık 1938) nakleden M. Kaya Bilgegil, “Cemâleddîn Afgânî ve Türkiye”, Kubbealtı Akademi Mecmûası, 6. sene, 3. ‘aded, 1397 (Temmuz 1977), 57.s.. Roderic H. Davison ise Auriant’ın bu mahfil arkadaşlığından bir ihtimâl olarak bahsetdiğini naklediyor: “Auriant, ayrıca Cemaleddin’in İstanbul’da, Mustafa Fazıl ile Namık Kemal’in katıldıklarının aynısı olması muhtemel bir Mason locasına kabul edildiğini de söyler.” (Roderic H. Davison, Osmanlı İmparatorluğu’nda Reform, 1856-1876, 2.c., 77-78.s./2. hâşiye).
    [6] Paul Dumont, “Freemasonry in Turkey: A By-Product of Western Penetration”, European Review, 13/3, 1426 (July 2005), 484.s.. Paul Dumont, Mustafa Fâzıl Paşa’nın 1284’de (1868) l’Union d’Orient mahfiline de kaydolduğunu, fakat bir sene kadar sonra mahfili terk etdiğini kaydediyor, bkz. Paul Dumont, Osmanlıcılık, Ulusçu Akımlar ve Masonluk: Osmanlı İmparatorluğu’nda Tanzimat’tan Mütareke’ye Fransız Obediyansına Bağlı Mason Locaları, trc. Ali Berktay, YKY nşr., İstanbul, 1420 (2000), 23, 25.s.. V. Murad da I Proodos mahfilinde tekrîs edilmişdi, bkz. Paul Dumont, a.g.e., 176-187.s.; kezâ Edhem Eldem, “Geç Osmanlı Döneminde Masonluk ve Siyaset Üzerine İzlenimler”, Toplumsal Tarih, 6/33, 1416 (Eylül 1996), 16-28.s..
    [7] Bkz. Paul Dumont, Osmanlıcılık, Ulusçu Akımlar ve Masonluk, 15-50, 160-163, 196-197.s..
    [8] Angelo Iacovella, Gönye ve Hilal: İttihad-Terakki ve Masonluk, trc. Tülin Altınova, Tarih Vakfı Yurt Yayınları nşr., İstanbul, 1418 (1998), 9.s.
    [9] Bkz. Angelo Iacovella, Gönye ve Hilal.
    [10] Bkz., Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar, 3. tab’, Eylül nşr., İstanbul 1422 (2002); aynı mü., Abdülhamit ve Masonlar, 3. tab’, Eylül nşr., İstanbul, 1421 (2001).
    [11] Bkz. M. Şükrü Hanioğlu, Bir Siyasal Düşünür Olarak Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi, Üçdal nşr., İstanbul, trz., 151, 153, 155.s.; aynı mü., The Young Turks in Opposition, Oxford University Press, New York, Oxford, 1415 (1995), 57.s.; Şerif Mardin, Jön Türklerin Siyasî Fikirleri 1895-1908, 5. tab’, İletişim nşr., İstanbul, 1416 (1996), 65-66.s..
    [12] Bu husûsdaki neşriyât pek çokdur. Belli-başlıları şunlardır: Paul Dumont, Osmanlıcılık, Ulusçu Akımlar ve Masonluk, 63-86, 97-121.s.; Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar; aynı mü., Abdülhamit ve Masonlar; M. Şükrü Hanio[ğ]l[u], “Notes on the Young Turks and the Freemasons, 1875-1908”, Middle Eastern Studies, 25/2, 1409 (Nisan 1989), 186-197.s.; aynı mü., “Jews in the Young Turk Movement to the 1908 Revolution”, The Jews of the Ottoman Empire içinde, haz. Avigdor Levy, The Darwin Press, Inc., Princeton, New Jersey, 1414 (1994), 519-526.s.; aynı mü., Young Turks in Opposition, 33-41.s.; Angelo Iacovella, Gönye ve Hilal; Thierry Zarcone, İslam’da Sır ve Gizli Cemiyetler: Türkiye, İran ve Orta Asya, 19.-20. Yüzyıllar, Masonluk, Carboneria ve Sufi Tarikatlar, trc. Ali Berktay, Alkım nşr., İstanbul, 1425 (2005), 19-21, 38-39, 77-85.s.; Elie Kedourie, “Young Turks, Freemasons and Jews”, Arabic Political Memoirs and Other Studies içinde, Frank Cass, London, 1394 (1974), 243-262.s., Türkçesi: “Jön Türkler, Farmasonlar ve Yahudiler”, trc. Zeynep Avcı Karabey, Birikim, 45. ‘aded, 1398 (Kasım 1978), 54-68.s., Mete Tunçay’ın bu son makâleyle ilgili kayd-ı ihtirâzîsi için bkz. Mete Tunçay “ ‘Jön Türkler, Farmasonlar ve Yahudiler’ Üstüne”, Birikim, 45. ‘aded, 1398 (Kasım 1978), 52-53.s.). Ayrıca bkz. Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, Cilt 3, İttihat ve Terakki: Bir Çağın, Bir Kuşağın, Bir Partinin Tarihi, İletişim nşr., İstanbul, 1420 (2000), 37-39, 393-395.s..
    [13] Sadâreti 1313-1319 (1895-1901) târixlerine müsâdifdir.
    [14] BB[OA], YEE, 3/110/31/1709’dan nakleden Fahri Ç. Derin, “Cemâleddin Efgâni Hakkında İki Vesika”, Tarih ve Toplum, 14/84, 1411 (Aralık 1990), 55.(375.)s., kezâ M. Şükrü Hanioğlu, Young Turks in Opposition, 57.s..
    [15] Bkz. Muhammed Mahzumî Paşa, Cemaleddin Afganî’nin Hatıraları, trc. Adem Yerinde, Klasik nşr., İstanbul, 1427 (2006), 18-23.s..

  5. EFGANİ VE ABDUH’UN MASON OLUŞLARINA DAİR BELGELER
    Abduh ile Efgani’nin masonluklarını anlatan bu makale ‘Freemasonry Today’ dergisinin 31. sayısında yayınlanmış (2005, Winter (Kış) sayısı).
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    efgani_p1_c

    Freemasonry Serving Egypt

    Matthew Scanlan describes how Islamic modernisers found an ally in Freemasonry

    Today it is a tragic irony that Freemasonry is falsely derided in much of the Muslim world as a stooge of Zionism, when some of the great names of the Islam have in fact been keen Freemasons. And foremost among these were two towering figures of nineteenth-century Islamic modernism – Jamal al-Din al Afghani and Sheikh Mohammed Abduh – both actually members of the same Egyptian lodge. Freemasonry was first introduced to Egypt by the forces of Napoleon Bonaparte in 1798. Following the French withdrawal interest in the movement appears to have waned, although it underwent something of a revival in 1830s and 40s. Nevertheless, it was not until the 1860s, when the country opened up to increased western influence during the construction of the Suez Canal, that Freemasonry really blossomed. Several lodges were established at this time, including a National Grand Lodge that worked the craft degrees and a Grand Orient that worked the ‘high’ degrees.
    In the summer of 1867 the youngest son of Pasha Mehemet Ali, Prince Abd al Halim, the legal heir to the throne, became Grand Master of the newly established District Grand Lodge of Egypt. However his appointment was short-lived, as the succession to the throne swung in favour of Pasha Ismail and Prince Halim was exiled – leaving the two Grand Lodges without a head. Consequently the British consul, Raphael Borg, took over the running of the District Grand Lodge, and in 1872 the Grand Orient of Egypt was re-organised as the National Grand Orient of Egypt (the latter was re-organised as the Federal Diet of Egyptian Freemasonry on 8 July 1876).

    Al Afghani

    Amid this milieu Freemasonry became eminently respectable, even fashionable, and enticed many of Egypt’s political and social elite, including Jamal al-Din al Afghani (1838-97). Afghani was a leading pan-Islamist who has been variously described as the ‘the father of Islamic modernism’ and even the ‘prototype of the modern fundamentalist’. Born in Persia and educated in Afghanistan (hence the name), Afghani traveled extensively before arriving in Egypt in 1871. He was deeply impressed by western science, and convinced that nothing but science could eliminate economic backwardness and cultural sterility. He viewed it as universal, transcending nations, cultures and religions. He argued that a rediscovery of Islam’s scientific past would not only help Muslims materially, but also strengthen the unity of Islam, and castigated educational establishments who ignored ‘the important role of scientists’:

    Those who imagine that they are saving religion by imposing a ban on some sciences and knowledge are enemies of religion.

    It is only ‘philosophy that shows man the proper road and makes man understandable to man’, he averred. Yet Afghani was also a devout Muslim and hostile to Western imperialism and railed against the wanton excesses of secular materialism.
    Afghani was already an initiate of an Italian lodge, when in May 1875, he was persuaded to join Kawkab al-Sharq (‘Star of the East’) Lodge, No. 1355, by the head of the District Grand Lodge of Egypt, Raphael Borg. The lodge had been founded in 1871 by some native Egyptian members of Bulwer Lodge of Cairo, No. 1068, who wanted to form a lodge that worked in Arabic for non-Europeans. Afghani quickly progressed through its ranks, and two years later, another remarkable figure joined the lodge, most probably at his behest.

    Sheikh Mohammed Abduh

    In 1877 Afghani’s student and protégé, Sheikh Mohammed Abduh (1849-1905), was initiated in the Star of the East Lodge, who, like his mentor, was also a religious scholar, liberal reformer and Arab nationalist. The two men had met five years earlier in al-Azhar, when Abduh was stirred from his early passion for mysticism and persuaded to campaign for Islamic renaissance and colonial liberation. Like Afghani, Abduh believed Islam should return to its scientific roots. He recalled how the great medieval Islamic scientist and Sufi mystic, Al- Ghazali, considered the study of logic and philosophy as essential for the defense of Islam, and in an article written in the year of his initiation, Abduh advocated the introduction of modern sciences to Al Azhar University. He deplored the blind acceptance of traditional doctrines and argued that as ‘modernity is based on reason, Islam must therefore be shown not to contradict reason, thus we may prove that Islam is compatible with modernity’:

    There are two books: one created which is the universe, and one revealed which is the Qur’an and only through reason are we guided by this book to understand that one.

    In 1878 Afghani was elected Master of the Star of the East Lodge and through his considerable influence many of Egypt’s nomenclature joined the lodge, which attracted several hundred members. He referred to his followers within Freemasonry as his ‘Sincere brethren and faithful companions’, although his ideas inevitably led him into conflict with other members of the lodge. When he was cautioned that the lodge was not a political platform, he is reported to have responded,

    I have seen a lot of odd things in this country [Egypt], but I would never have thought that cowardice would infiltrate the ranks of masonry to such an extent.

    For Afghani, Freemasonry was a vehicle for combating ‘the towering edifices of injustice, tyranny, and oppression’, and, it is believed, actually formed the basis of the political group he later founded – the Hizb al Watany al Hurr (‘the Free National Party’), which helped remove Ismail Pasha from the throne. At the time, Egypt was undergoing a financial crisis and the Khedive Ismail was clashing with his British and French creditors over the national debt. The Ottoman sultan responded by deposing him in favour of Mohammed Tawfik (1852-92), Ismail’s eldest son. Tawfiq was a mason and an admirer of Afghani and his teachings, and he also favoured a parliamentary constitution. However, Tawfiq soon distrusted Afghani and had him sent into exile.

    In 1881, the Egyptian ruler, Khedive Tawfiq, became Grand Master of the Grand Lodge of Egypt, although he assigned most of his duties to his Minister of Justice, Hussein Fakhry Basha. Yet within months a revolt broke out within the ranks of the Egyptian army, which was quelled by British forces. Tawfik remained ruler although Evelyn Baring (later Lord Cromer) took charge of the country and Mohammed Abduh was exiled for agitating against foreign occupation. Abduh sought sanctuary in the Lebanon, before joining his former teacher Afghani in Paris in 1883. There they collaborated on a semi-religious, semi-political, and anti-British periodical called Urwat al-wuthqa – ‘The Firmest Bond’ – a title taken from the Koran. The paper circulated widely and was smuggled into Egypt, India and much of the Islamic world. Afghani gained a degree of notoriety in Parisian circles as a result of his polemical attacks on the French historian and positivist philosopher, Ernest Renan, and, it is claimed, the couple also cultivated further Masonic contacts at this time.
    Abduh eventually broke with Afghani, and after briefly visiting England and Tunisia, he settled in Beirut where he taught at an Islamic college; he also translated Afghani’s book The Refutation of the Materialists (Beirut, 1886) into Arabic. In 1888 he was allowed to return to Egypt by Lord Cromer, having rejected his former radicalism, and became a teacher at Al Azhar University. He began to pursue a career in the Judiciary, quickly rising through the legal ranks, and in 1891 became an Appeal Court Judge. In this capacity he reformed a number of laws, established a benevolent society that operated schools for poor children, served on the legislative council, and tried to implement educational reforms. Having earned the trust of Lord Cromer, he was appointed Grand Mufti of Egypt in 1899, although his cooperative attitude towards the British also earned him the enmity of the ruling prince, Abbas Hilmi, and the nationalist leader, Mustafa Kamil.
    At the time of Abduh’s death in 1905, Freemasonry spanned all sectors of Egyptian society and included a number of notable figures: three Prime Ministers, a Minister of Public Works, and a number of Junior Ministers. Indeed, the Craft remained popular in Egypt for the next half century or more, and many leading Egyptians embraced the Craft, including the leader of the 1919 revolution, Saad Zaghlul (1859-1927); King Fuad I (1921- 36); and Prince Mohammed Ali. However during the Suez crisis of 1956, the Egyptian President, Gamal Abdel Nasser, turned on the foreign Masonic delegations and sequestered their assets. The Egyptian Grand Lodge also began rejecting Jewish members and became increasingly nationalistic, and as a consequence many Grand Lodges around the world withdrew recognition as they deemed the move contrary to the true spirit of Freemasonry.
    Freemasonry staggered on in Egypt for another eight years, until finally, on 4 April 1964, President Nasser ordered the closure of all Masonic lodges. According to the Egyptian magazine Akhir Sa’a this was done because the lodges did not submit themselves to government inspection. However it was also noted that, ‘Zionism has decided to utilise Masonic lodges for practising its activities’, despite the fact that Freemasonry had clearly been held in high esteem by many leading Arab nationalists whose faith in Islam was beyond doubt. © M.D.J. Scanlan, 2003.

    afganii

    Hazırlayan: Murat Yazıcı

    Masonlar Efgani’ye Sahip Çıktı

    efgani54

    efgani55

    Kaynak: Ehl-i Sünneti Müdafaa ve Bid’atleri Tenkid, Bedir Yayınevi, s.459-460.
    Hazırlayan: Murat Yazıcı

  6. SULTAN II. ABDULHAMİD’İN DEYİMİYLE ‘İNGİLİZ AJANI BİR MASKARA’ CEMALEDDİN EFGÂNÎ – Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
    Modernizmin kurucusu Efgânî hakkında, talebeleri sonradan bir efsane meydana getirdiler. Ama yapıp söylediklerini ustaca bir elekten geçirerek…

    Cemaleddin Efgânî, kısa, fakat çok hareketli bir ömür sürdü. Ancak faaliyetlerinin neticesini hayatta iken pek elde edemedi. Ölümünden sonra, Abduh başta olmak üzere önde gelen talebelerinin meydana getirdiği Efgânî efsanesi, Afganistan’da doğumu ve tahsili gibi Sünnî arka plân ile başlayan, Şiî kimliği ispatlandığı halde, hâlâ Sünnî olduğu iddiasının sürdürüldüğü standart çarpıtılmış bir hikâyedir.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN.

    Efgânî biyografileri, hep sübjektif ve yanıltıcı olan Abduh ve Corci Zeydan ile Efgânî’nin yeğeni Lütfullah’a dayanır. O, kendisi hakkında hiç bir zaman gerçeği konuşmamış; hayatını dostları yazmıştır. Bunlar da, onu müslümanlar nezdinde aklama gayesi güder. Abduh, Efgânî’nin en sevdiği ve İngiliz işgal komiseri Lord Crommer’e tavsiye edip Mısır müftüsü yaptığı talebesidir. Oryantalistler ise, başka bakımdan Efgânî’yi çok över. Ama aklı başında ayakları yere basan biri, her ikisinden de doğru bir senteze varabilir. Zira hepsi, “Şecaat arzederken merd-i kıbtî, sirkatin söyler” meyânındadır.

    Efgânî’nin, küçük bir Afgan Tarihi ile maddeciliği tenkit etmek için yazılmış teolojik bir eser olmaktan ziyade, siyasî bir hiciv hususiyeti taşıyan Reddü ale’d-Dehriyyîn adlı eseri; ayrıca çeşitli gazete ve mecmualarda yazılmış makaleleri bulunmaktadır. Efgânî’nin fazla bir ilmî mesaisi olmadığı anlaşılıyor. Zeki olduğu ise katidir. Zaten ilmiyle değil, daha çok hareketli politik hayatı ile öne çıkmıştır.

    cemaleddin-efgani

    “Maskara”

    Efgânî, İstanbul’da iken bazı okumuşlara tesir etti. Batıcılık, Türkçülük ve İslâmcılık gibi cereyanların mensupları, ayrı fikir ve inançta olmalarına rağmen, onu hoca kabul ettiler. Hayatı boyunca, gidip gezdiği yerlerde daima tefrika bırakan Efgânî’nin hayattaki tek muvaffakiyeti İran Şahı Nâsirüddin suikastıdır. Fikirlerinin mahsulleri, öldükten sonra,İslâmiyetin çözülmeye başladığı II. Meşrutiyet’ten itibaren revaç buldu. Abdullah Cevdet, Ahmet Agayef, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Şemseddin Günaltay tarafından benimsendi.

    Günaltay kendisini, “Şeyh [Efgânî], peygamber kadar şâyân-ı hürmet; ona itiraz edenler, Ebu Cehl kadar lânete müstehaktır. Çünkü Peygamberin zamanındaki İslâmlığı yeniden diriltmeye kalkışmıştır.” diyerek medheder.

    Başta Abduh ve Reşid Rıza olmak üzere İslâm dünyasındaki modernistlerin düşünüş tarzını şekillendirdi. Reşid Rıza, Efgânî’nin aşırılıklarını törpüleyerek, modernizmi hizaya soktu. Efgânî, talebeleri vasıtasıyla Musa Cârullah’a, Mehmed Âkif’e ve daha da şaşırtıcı bir şekilde Said Nursî’ye tesir etti.

    Âkif, Safahat’ta kendisinden övgüyle bahsetmiş; “yeni Cemâleddinler yetiştirme reçetesi” vermiştir. Hiç görmediği Efgânî’yi temize çıkarmak için yazılar yazmış; Efgânî’nin kovulmasını, İstanbul ulemasının hasedine bağlamıştır.

    Nursî, 1892’de Efgânî’nin Mardin’de tanıştığı bir talebesi vâsıtasıyla onun yoluna intisab ettiğini söyler. İnanç ve amel bakımından apayrı bir yolda bulunmasına rağmen Efgânî’den, “Beni hakka irşad eden bir zât” diye bahseder;“Siyasetteki muktesit mesleği [ortalama yolu] bana gösterdi” diyerek ittihad-ı islâmdaki selefleri arasında Tahsin, Abduh ve Ali Süavi ile beraber, onu da sayar. [Tarihçe-i Hayat, 41, 65] Efgânî’nin içyüzü yavaş yavaş ortaya çıkınca, “intisab etme” kelimesi, “âşinâlık peydâ etme” ile değiştirilmiştir.

    afganistan-iran-pullari-efgani

    Ders vekili Filibeli Ahmed Halil Fevzi, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Yusuf Nebhanî gibi pek çok Sünnî âlim, Efgânî’ye reddiyeler yazıp, zındıklığına fetvâ verdiler.

    Safvet Paşa, “Mechûlü’l-efkâr ve’l-ahvâl [hal ve hareketi belirsiz] bir Efgânlı”;

    Sultan Hamid “İngiliz ajanı bir maskara“;

    Ebulhüdâ Efendi, “Hedefinden sapmış bir ok gibi dinden çıkmış bir mürted“ diye tavsif eder.

    1979 İran inkılâbından sonra Efgânî Efsanesi Türkiye’de yeniden canlandı. Zamane muhipleri, önceki ulemanın muhalefetini, Efgânî hakkındaki malumat azlığına bağlar; umumiyetle Paris’te çıkardığı Urvetü’l-Vüskâ mecmuasındaki yazılarına itibar eder; ama Fransız filozofu Renan’a yazdığı ve dinden çıkış vesikası olan mektubu görmezden gelirler. Öte yandan ulemaya havlayanlar, Efgânî-Abduh-Rızâ üçlüsü karşısında kediye dönerler.

    Efgânî, sonradan çok dillere çevrilmiş bu Fransızca mektubunda der ki:

    “İlmin tekâmülünde İslâmiyet bir mâni teşkil eder… [Hristiyan cemiyeti Hristiyanlık mânisini aştıktan sonra] hür ve serbest terakki ve ilim yolunda ilerlemektedir. Halbuki İslâm cemiyeti henüz dinî vesâyetten kurtulmamıştır… [İslâm] dini yerleştiği her yerde ilmi bertaraf etmek istemiş ve bu gayesini gerçekleştirmede, despotizmin yardımından çokça fâidelenmiştir. Dinler isimleri ne olursa olsun birbirlerine benzerler. Dinlerin felsefe ile uyuşmaları mümkün değildir. Din, insana iman ve itikadı zorla kabul ettirir. İnsanlık var oldukça din ile felsefe arasındaki mücâdele bitmeyecektir. Bu mücadelede, hür düşüncenin gâlib gelemeyeceğinden korkuyorum”. [Keddie, 204]

    Renan da Efgânî hakkında der ki: “Şimdiye kadar pek az kimse üzerimde bu kadar kuvvetli bir tesir meydana getirmiştir. İslâmlığın peşin hükümlerinden tamamen kurtulmuş biridir. Fikirlerindeki serbestlik, İbni Sina, İbni Rüşd gibi o büyük imansızlardan birinin dirilip karşıma çıktığı hissini veriyordu”. [Journal des Débats, 1883] Bu mektubu tercüme eden nice Efgânî meddahı, “kâfir, imansız” manasına “infidéle” kelimesine, başka manalar vermiştir. “Büyük imansız” kelimesini, hakkında yazılan kitaplarda Efgânî muhibleri, “efsanevî filozof”; “çiçek”; “hür büyük adam”; “büyük şahıs”, “eski âşinâ” diye tercüme etmiş; “İslâmlığın peşin hükümlerini” yerine “hurafeler” kelimesini kullanmıştır.

    renan-efgani

    Ayakları yerden kesiliyor ..

    Efgânî, Şeyhîlik adlı Bâtınî Şiî tarikatının tesirinde yetişti. Bunlar, her çağın kendine has yanılmaz mükemmel bir önderi olduğuna inanırlar. Mucizeleri te’vil yoluyla inkâr ederler. Liderleri mesîh, peygamber ve mukaddes kitap sahibi olarak ortaya çıkar. İran’da terörist faaliyetleri ile tanınan Bâbîlik de bu yoldan çıkmıştır. [Gencer, 458]

    Efgânî’nin ömrü, Fârâbî gibi, şarkın uyanışı yolunda kendisiyle işbirliği yapacak bilge bir hükümdar arayışı ile geçti. Ümidini kaybedince de mehdi rolüne soyundu. Bunun için seyyid ve gerçek adının da Muhammed olduğunu iddia etti. Müridleri de kendisini mehdi olarak görüyordu. Halkın avam ve havas kanadına ayrı ifadeler kullanmaya dikkat ederdi. Meselâ İslâm âlemindeki yazılarında Sünnî gibi görünürken; Fransızca makalelerinde radikal vizyonunu gözler önüne sererdi. [Kedourie, 55] Hayatta en sevdiği şey sigara olduğu ve ölümüne kadar de elinden düşürmediği halde, sırf İran Şahı’na muhalefet için tütünün haramlığına fetvâ neşretmiş; bu vesileyle İran’da meşhur tütün protestosunda rol oynamıştır.

    Şiî kültüründe yetişmesine rağmen, Şiî doktrininde de karşı olduğu yerler çoktur. Bu sebeple Şiî olduğuna kolay kolay kimse inanmaz. Sünnî-Şiî ayrımının Müslüman dünyasına zarar verdiğini düşünür; Halife Muaviye’yi Sünnî saltanatı kurduğu için ağır tenkit eder; ama İran’da iken Sünnî-Şiî birliğinden hiç söz etmezdi. [Mahzumi, 142]

    İslâm âleminin modernizm sayesinde kurtulacağına inanmıştı. “Sosyalizm, kalkınmak için yararlıdır. İslâmiyet, sosyalizm ile örtüşür” derdi. [Mahzumi, 149] İngilizlere pek aleyhtar gözükürdü; fakat ne yapsa, o zamanki İngiliz politikasına yarardı.

    Osmanlıların, Rumeli’yi elde tutmaya çalıştıkları için zarara uğradığını;

    Âli Paşa’nın istediği gibi, elden çıkarsalardı, rahat edeceklerini söylerdi. Türklerin göçebe olduklarını; maddî güçten başka bir şeye mâlik bulunmadıklarını ve fethettikleri yerlere de medeniyet götüremediklerini iddia ederdi. Türklerin, İslâm’ı basit bir kulluk hissi ile kabul ettiklerini; ama Kur’an’ın manasını anlamaktan uzak kaldıklarını söylerdi. [Mahzumi, 72] Halifeliğin Kureyşîliğini müdafaa etmiş; Ortadoğu’da İngiliz menfaatlerinin hâdimi olmuştur. [Blunt, Gordon and Hartoum, 492] Arap milliyetçiliğini fişeklediği gibi, Türkçülük cereyanı körükleyen de odur. Makalelerini Türk yurdu’nda neşreden Yurdakul, şeyhi ile aralarında tenasüh olduğuna inanırdı. [Gencer, 491]

    Prof.Dr. E.Buğra Ekinci

  7. CEMALEDDİN AFGANİ’NİN GERÇEK YÜZÜ (Manzume)- Yusuf en- Nebhani
    Şeyh Cemâleddîn el-Efgânî ve Onun Bid’atçi Taifesi Hakkında
    Onlar ki, ictihâd iddiasındadırlar. Yeryüzünde fesatla dolaşırlar; Kendilerine ‘yeryüzünde fesat çıkarmayın’ dendiğinde de ‘bizler ancak ıslah edici derler. Haberiniz olsun ki, asıl bozguncular kendileridir, lâkin farkında değiller.
    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    Nice asırlar gelip geçmiştir ki
    Mutlak ictihâd iddiası, hiçbir âlimin aklının ucundan geçmemiştir

    Hâl böyleyken nasıl olur da asrımızdaki câhiller bunu iddia eder?
    Ne kadar kötü bir iddia! Ne fecî bir durum!

    Bu kişilerin başında, Afgan Sultânı’nın başına bela olmuş
    Bir şeyh vardı ki, yapacağını yapmıştı

    Bu kişi, Sultân’a çok yakın biri iken halkının dînine fesat karıştırmak istemişti
    Sultân da onu gözünü kırpmadan kovuvermişti2

    İsmi “Cemâleddîn”dir ama yaptığı işler kötüdür
    Tıpkı çöle ‘mefâze/kurtuluş’ dendiği gibi

    Diyorlar ki; İşte bu en büyük ıslahatçıdır
    Ki onun sayesinde dînin hükümleri asrımızda kolaylaşmıştır

    Önceki âlimlerin kurdukları mezhebler
    Geçmiş zamanın durumuna uygundur

    Bu şeyh ise insanlara öyle bir mezheb icat etmiştir ki,
    Hükümleri kolaylaştırmada asrımıza uygundur

    Neticede herkes bir mezheb sahibi olmuştur ki
    Mezhebiyle ahkâmda hür bir müctehîd hâline gelmiştir

    O, bunların azgınlık tufanına bir tennur3 olmuştu
    Fakat onlara su yerine kor fışkırdı

    Mısır’a kovulmuş bir halde geldi4 ve burada bozgunculuk yaptı
    Ne kötü bir şeyh! Fakat ne güzel bir şehir!

    Ben o vakitlerde Mısır’da, Ezher’de bulunuyordum5
    Ezher ki, yıldızları ışığa yoldaş olmuştur

    Hicret-i Garrâ’nın binikiyüzseksenaltı6 senesiydi; oranın hatibi olan
    Şirbîn şeyhinin7 Şafiî fıkhı dersine katıldım ve onun bir ilim deryası olduğunu gördüm

    Bir gün Cemâleddîn de onun dersine geldi
    Ve üstada peş peşe sorular sormaya başladı

    Bunun üzerine şeyhimizin ilim deryasından öyle seller aktı ki
    Kendisinin yanında, ilminin bir damla olduğunu gösterdi ona

    Şeyh ondan sapıklık ve ilhâd kokusu alınca
    Onu hem azarladı hem de kovdu8

    Onunla bir gün konuştuğumda
    Kendi memleketinde hocamız gibi bir âlim görmediğini söyledi

    Daha sonra Mısır’da bir şöhret kazandı
    Ve felsefe dersleri vermeye başladı

    İşte bu sıralarda Abduh ve benzerleri yanına geldiğinde
    Onlara bu sırrı açtı

    Tüm mezheblerin ortadan kaldırılması fikrini söyledi onlara
    Böylece bu din aslına dönecekti kendi zannınca9

    Neticede aralarında uyumlu bir dostluk oluşmuştu
    Bu kişiler onun sözünü dinler ve emrine itaat ederlerdi

    Ve İslam’ın üzerine birbiri ardınca
    Onlardan müteşekkil ordular yolladı

    Onlar her memlekette İslâm’a saldırdılar
    Girmedik delik bırakmadılar

    Müslümanların arasına onları saptırmak için girmiş şeytanlardır onlar
    Nice acemi câhili ifsâd etmişlerdir

    Cahillikleri sebebiyle Muhammed’in dînini kısalttılar
    On tane dînî hükmün birini bile bırakmadılar

    Üstelik fesatlarıyla ıslahat yaptıklarını zannettiler
    Ve sapıklıklarından birçok şeyi de o dîne hamlettiler

    Tıpkı bir sarayın fareleri gibi çabaları hep ifsad edici olmuştur
    Ama onlar kendilerini, sarayı ıslah etmiş görür

    Onlara ne oluyor ki kendilerini düzeltmiyorlar
    Başka şeylerdense kendileri ıslah edilmeye daha lâyıktır

    Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’in sûre-i zehrâsında10 zikredilmiştir
    Onların fesatları ve bunu ıslah zannetmeleri

    Durretu’l-Mensûr’da geçtiğine göre Selmân diyor ki
    Onlar henüz zuhur etmedi, yazıklar olsun onlara!

    İşte onlar bu zamanda zuhur etti; tıpkı Rabbimizin buyurduğu vasıflarla
    Büyük bir ibret olarak hayret et, onların bu vasıflarına

    Onlar Haricîler ama şeyhleri Nâfi11 değildir
    Bununla birlikte mavi gözlü ve esmer idi

    Nitekim hadîslerde de onların dinden nasıl çıktığı bildirilmiştir
    Tıpkı yayından fırlayan ok gibi

    Onlar ictihâdlarında Protestanların yaptıklarına uydular
    Zâten Hz. Peygamber de buyurmuştu: “deliğe bile girseler…”12

    Onlar dinlerinde lüzumsuz gördükleri şeyleri atmışlardı
    Ve bu konuda rahip ve bilginleri sapıklıkla suçlamışlardı

    Onlar gördüklerinde ictihâd etmişlerdi
    Kilise meclislerinin çirkinliklerinin kat kat arttığını

    Onların ictihâdları bir mazerete dayansa bile
    Zamane müctehîdleri böyle bir mazerete sahip değildirler

    Onlar Protestanlar gibi olmakla beraber, imamların yolundan ayrılıp
    Her biri âlim ve dînî otorite kesilmiş

    Hıristiyanların kilise meclisini taklit etmişlerdir
    Mısır’da düzenledikleri din araştırmaları konferansıyla

    Böylece tamamen Hıristiyanların yolunu takip etmişlerdir
    (Onları) bir kol, bir karış miktarı olsun geçmemişlerdir

    Beşerin efendisi Mustafâ ne büyük insandır
    Onun bildirdiklerinin hepsi tecrübe edilenlere tıpa tıp uymaktadır

    Yoksa Allah Teâlâ’nın ‘dîninizi tamamladım’ sözünden sonra da mı
    İslâm’da yeni bir şey ortaya koymak istiyorlar?

    Diyorlar ki “ne Kitab’ı ne de Sünnet’i bir tarafa atarız
    Dînî hususlarda ister Zeyd’i, isterse Amr’ı takip ederiz”

    Bu hak bir söz olmasına rağmen bu sözle kastettikleri şey bâtıldır
    Bu söz çok güzel bir sözdür, ama bununla şerri kastetmişlerdir

    Kendini bilmezlikten dolayı içtihada yeltenmişlerdir
    Tâ ki ictihâd iddiası onların kadr u kıymetlerini artırsın

    Bunun üzerine herkes onlarla alay etmeye başlamıştı
    Durumları tıpkı hacamatçının sultanlık iddia etmesi gibiydi

    Bize göre mezheblerin hiç birisi
    Sünnet-i Ğarrâ ve Allah’ın Kitab’ı dışında bir şeyi esas almamıştır

    Bizim kıymetli imamlarımız ise Kitab’ı ve Sünnet’i açıklamışlardır
    Onlar Allah’ın ve Mustafâ’nın sözünü en iyi bilen kimselerdir

    İnsanların en bedbahtı karanlık bir gecede yolunu şaşırıp da
    Ay’ı gören gece yolcusunun peşinden gitmeyendir

    Biz bütün ictihâd da’vâlarını reddederiz
    Her yerde bu iddiayı yere çalarız

    Bu gün ictihâd iddia eden kişiler
    İlim havuzunun dibinde kalmış, arkı bulandırmış çamurdur

    Muhammed’in dînini sonuçsuz kılmak için ictihâd etmişlerdir
    Her ne kadar onlar bu ictihâdlarıyla dîne yardım ettiklerini zannetseler de

    İctihâd ederek dînen sorumluluk olmadığı sonucuna varmışlardır
    Sonuçta “ne emir var, ne de yasak” diyen İbâhiyye fırkasına katılmışlardır

    Onlara göre ne takva ne de ilim içtihadın şartıdır
    Artık her köle hür olmuştur

    Ve (herkes) dînî hükümlerde
    İpi çözülüp çayıra salınan hayvanlar gibi ne isterse yapabilir

    Onlara göre içtihadın en güçlü şartı
    Keskinliği kayayı parçalayan arsız bir yüzdür

    İctihâd iddia eden nice keçiler gördük
    Ve aralarında bulunan nice merkebler

    Evet hayvanların cehaleti cehl-i basittir
    Onlarınki ise cehl-i mürekkeb olduğundan hayvanlannkinden daha kalıcı

    Onlar bu yolda o kadar çok mesafe katetti ki
    Başı boş hayvanlar onlar kadar mesafe alamaz

    Biz hiç görmedik atla yarışan eşek
    Ve aslanla kaplanı yere çalmış bir teke

    Şayet onlar bin tabaka ve bir o kadar daha sınırları kat etmiş olsalar
    Dibi aşmış olmazlar

    Diyorlar ki; “biz de o imamlar gibiyiz, hepimiz adamız
    Onlar kimseden bir tırnak bile önde değillerdi ”

    Ama hatâ ettiler; onlar kim, imamlar kim!
    Serçe ne yapsa nafile, benzemez kartala

    Doğru, ağırlık olarak ve görünüş itibariyle aynıdırlar
    Nitekim altın tozu da toprağa benzer

    Keşke bir ayna olsaydı da onda kendilerine baksalardı
    Böylece akıllılar arasında kendilerinin bir toz gibi kaldığını görürlerdi

    Diyorlar ki “Kitap ve Sünnet bize yeter
    Onlar bizi başka bir şeye muhtaç bırakmamıştır”

    Onlardan bin kişi arasında bir cüz hadîs ezbere bilen bir kişi bile yoktur
    Hattâ ve hattâ bir sûre bile ezbere bilen yoktur

    Kur’ân ve Sünnet’ten okudukları şeyleri bilmeden okurlar
    Ne ma’nâsını anlayan vardır, ne de sırrını bilen

    Kur’ân ve Sünnet’in neyi emredip neyi yasakladığını da bilmezler
    Ne yasağı dinleyen vardır ne de emre uyan

    Onların İbâhiyye yahut benzerleri olduklarını görürsün
    Sırlarının üstündeki perdeyi araladığında

    Hiç biri tartışırken yalan söylemekten ve palavra atmaktan utanmaz
    Ne kadar garip şeyler söylemiş olsa bile

    Biri onlara dese ki ‘namaz kılın!’
    Hemen cevap gelir: ‘namazları evde kısaltarak cem etmemiz de caizdir’

    Dense ki “içmeyin!”
    Cevap verir: “Şifa niyetine içiyoruz” ya da şöyle der: “Bunun adı şarap değil”

    Hepsi de işledikleri günahları açığa vurur
    Bir yandan da Şeytan’ın kalbine üflediği sırrı savunur

    Ne oruç tutar, ne namaz kılar ne hacca gider ne de
    Ölecek durumda bile olsa bir fakire iyilik olarak karşılıksız bir şey verir

    Bin kişiden sadece biri çok nâdir olarak mescidimize uğrar
    Tabi o da gelmek zorunda kaldığında

    Doğruluğundan hiç kuşku duymadığım biri söyledi
    Onlardan birinin istibra yapmadan bevl ettiğini görmüş

    O da peşine takılmış ve nihayet o kişi bir mescide girmiş
    Fakat yeni baştan abdest almamış

    Onlardan bir diğeri de namazını kılmış
    Hem de cenabet iken, gusül abdesti almadan

    Her birinin yüzünde karanlık bir alâmet vardır
    O alâmet durumu gizli kimseleri sana gösterir

    Dînin garipliği onlarla ortaya çıkmıştır zamanımızda
    Ne kötü bir topluluk! Ne kötü bir zaman!

    Diyorlar ki aydınlık çağı; bu zamandadır aydınlanma
    Fakat bu aydınlık, kılları döken kireçten ibarettir

    Nitekim dinlerini de kalplerinden söküp almıştır
    Sonunda îmân nurlarından eser bırakmamıştır

    Onlar kötülük kaynağıdır; kişi onların şerrinden korunur
    Onlarla açıktan iyi geçinir ama, arkalarından lanet okur

    Onların ilhâdları bir mıknatıs gibi çeker insanlardan lanetleri,
    Başkalarına lanet okusalar da

    Onlar bütün mü’minlerin düşmanıdırlar
    Onların kalpleri mü’minlere karşı kin doludur, yüzleri gülse de

    İslâm’a karşı kurt kesildiler, azı dişleriyle yetinmeyip
    Ona tırnaklarını da geçirdiler

    Onlar dilleriyle ırzların demir makaslarıdır
    O dilleriyle, sıçan ve farelere benzemişlerdir

    Onların kaya gibi yüzleri vardır, tıpkı kalpleri gibi
    Nitekim yüzlerinde haya yoktur, taşların içinde su damarları olmadığı gibi

    Ben zahir görünüşlerine bakarak onların Müslüman olduğuna hükmetsem
    Dilleriyle Müslüman oldular diye, içlerine kefil olmam

    Onların her birinin yüzündeki karanlıktan bir duman görünüyor ki
    O duman, kalplerinde bir kor olduğunu gösteriyor bize

    Vallahi onlardan karşılaşıp da konuştuğum herbir kimsenin
    Kabirde olmasını diledim

    Dinlediğim her iddiasından iğrendim
    Ve yüzünde ahmaklığı satır satır okudum

    Kendilerini dîni ve aklı eksik kimseler olarak gördüm
    Hiç edebleri olmadığı için fikirleri de fâsid

    Aramızdan onların düşmanları tüm sâlih kişilerdir
    Özellikle de o kişi derin ilim sahibiyse

    Eğer o kişi veliliği meşhur biriyse
    Onların kalbindeki nefretten en büyük pay o kişiye aittir

    Ahbapları ise kendileri gibi sapık kimselerdir
    Ne kadar sapık olursa onların katında o kadar makbul olur

    Bu bir hastalıktır ki dosttan dosta bulaşır
    İstese de istemese de

    Buldukları her bid’ati aldılar ama
    Sahiplerinin faziletlerinden onda birini bile almadılar

    Onların fıtratları kötülükle yoğrulmuştur
    Onlar, şerli hilkatinde yaratılmışlardır

    Onlar sapıklığın destekçileri ve taraftarıdır
    Her ne kadar Rahman onlardan bize bir yardım takdir etmiş olsa da

    Sakın ola onlardan olan bir fâcire kanma
    Velev ki yaptığı işte bir hayır görmüş olsan da

    Bu hayır onların tabiatlarına aykırı olarak meydana gelmiştir
    Nitekim o hayrın kat kat fazlası şer yapmışlardır

    Nice zamanlar vardır ki Rabbim İslâm’ı bir fâcirle desteklemiştir
    Bundan dolayı hamd ve şükrü o fâcire değil, Rabbimize ederiz

    Bize kâfirlerden çok daha zararlıdırlar
    Dînimize onlardan çok daha büyük zarar vermişlerdir

    Müslüman, küfre karşı tedbîrini alır ama
    Bu kişilere karşı bir tedbîr alamaz

    O güruh Müslüman’a sapıklıklarından öyle bozukluklar aşılar ki
    Bu bozukluklar onu helak eder, halbuki o bunu bir hayır zanneder

    Bizim dînimizin üstüne kitaptan ordular saldılar
    Ve dine karşı olan bu savaşta dergileri de peş peşe geliverdi

    Bunlar sayesinde insanlara sapıklıklarının kapılarını açtılar
    Bunlar sayesinde dünyayı yücelttiler, âhireti alçalttılar

    Bunlar sayesinde hak ve bâtıl görüşlerini karıştırdılar
    Bunlar sayesinde İslâm’ı diğer dinlerle mezcettiler

    Bu dergilerde yalanları yaldızlı nasihat şeklinde çıkardılar
    Ve bunlarla saf, câhil insanları aldattılar

    Bu dergilerde sapık mezheblerini yazdılar
    Onların içine türlü hile ve desiseler kattılar

    Tüm bu neşriyat onlar için Ümm13 gibi olmuştur
    Tüm hükümleri o neşriyatta müdevvendir, fakat bu ‘ümm’ şer doğurmuştur

    Onların kitaplarında imamların görüşleri
    Beklemekten donmuş bal gibidir

    Ey İslam ümmeti! Ey hayırlı ümmet!
    Bu ümmetin imamları hidayet yollarına uymuşlardır

    Her hak mezhebin din kitaplarına sarılın ve anlayın!
    Ayrıca başkalarının sözlerine karşı dikkatli olun

    İşte Allah’ın din gemisi; kurtuluşun orada
    Fesat tandırı sizin için tutuştuğunda

    Mezhebleriniz ne güzel kaledir dininize
    Onları ihmâl etmeyin, onlardan bir karış bile uzaklaşmayın

    Haberiniz olsun ki, aç aslanlardan kaçıyorsanız bir kere
    Bu sapıklardan kaçın on kere

    Onların hepsi sapıklık hastalığından cüzzamlıdırlar
    Ve hiçbiri ebedî olarak bu hastalığından kurtulamaz

    Bu bid’atleri birbirlerine bulaşmıştır
    Tıpkı kuduz köpek gibi ki, başkasını ısırdığında ona da bu hastalığı geçirir

    Onlar her gün arttıkça artıyorlar
    Tıpkı iblisler gibi ki, sadece sürtünmek suretiyle bir tane daha doğuyor

    Onların hepsi pisliktir ama
    Önderlerinin pislikleri necâset-i galizedir

    Coşkun bir denizde yıkanacak olsalar eğer
    Okyanus bile onları temizleyemez

    Sapıklıklarında hepsi tarağın dişleri gibi aynıdır
    Kimse kimseye bu konuda bir üstünlük taslayamaz

    Aralarından kimse tevbe de etmez. Gerçi ne tevbesi;
    Onlar günâhı günâh olarak görmüyorlar ki

    Şeytan ebedî bir mülkle sahip olmuş
    Onların perçemlerine, etlerine, kemiklerine ve tüylerine

    Yaşadığım sürece onlarla mücâdele edeceğim
    Öldüğümdeyse onlara karşı iki ordu bırakmış olacağım; şiirim ve yazım

    Onlara karşı olan mücadelemde galip gelmeyi pek önemsemem
    Eğer Büyük Roma’yı fethedemeyeceksem

  8. CEMALEDDİN EFGÂNÎ
    Cemaleddin Efgânî, 1839 yılında İran’ın Esedabâd şehrinde doğmuştur. Lakin kendisini Afganistan’lı bir Sünni olarak tanıtmıştır. Zira bu Şiilerin takıyye anlayışından ileri gelmiştir. Şii inancına göre, bir Şii Müslüman olmayan bir toplumda kendisini onların dininden gibi gösterebilir veya Sünnilerin yanında Sünni gibi tanıtabilir. Takıyye konusunda Şiilik başlığı altındaki yazımızda uzunca bilgi vereceğiz. Cemalettin Efgânî, Hindistan’da dini ve dünyevi ilimler okumuştur. Mısır’a gitmiş ve siyasete atılmıştır. Hatta ilk derslerinden sonra babası Safder tarafından İran’a götürülerek Şii âlimi Murtaza el-Ensarî’den ders almış ve Irak’ta dört yıl kaldıktan sonra Hindistan’a geçmiştir. MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

    1870 yılında İstanbul’a gelmiştir. Bu gelişinde evvela Jön Türklerle görüşen Efgânî, Darü’l Fünûn’da bir konuşma yaptı. Bu konuşmasında: “Peygamberlik sanatlardan bir sanattır.” dediği için İstanbul’un dışına çıkarıldı. Ve zamanın şeyhülislamı tarafından tekfir edilmiştir.

    Mısır’da ve daha başka yerlerde mason localarının faaliyetleri ve güçleri hakkında bilgi sahibi olduktan sonra kendi amacını gerçekleştirmek üzere İskoç mason locasına girdi. Bu locayı siyasete zorlamasıyla bu locadan atılan Efgânî, bu sefer French Grand Orient’a bağlı bir mason locası kurdu. Bu faaliyetleri Mısır hükümeti tarafından işitildiği zaman ülkeden çıkarıldı.  Bunu hem Reşid Rıza’nın El-Üstazu’l İmam adlı eserinde hem de Abdülkadir el Mağribî’nin Cemaleddin adlı eserinde görüyoruz.

    Cemaleddin Efgani’nin mason locasına yazdığı mektup:

    Mahruse-i Mısır’da felse bilgiler müderrisi, ömrünün 37. yılına ermiş bulunan Cemaleddin-i Kabilî der ki: “Ben İhvan-ı Safa’dan reca eder, Hıllan-ı vedadan, yani ayıp ve kusurlardan masum olan mukaddes mason cemiyeti erbabından bu nezih topluluğa kabulüm ve şayanı iftihar meclisinin sırasına dizilenlerin arasına katılmam suretiyle bana minnet ve ihsan buyurmalarını istifa eylerim.

    Hürmetlerimle, Cemaleddin.”

    Bu mektuba verilen cevap ise şöyledir:

    Şarkın Yıldızı Locası

    No:1355

    Kahire, Mısır: 7 1878/5878

    Muhterem Cemaleddin kardeşe,

    Zât-ı âlinizce mâlum olsun ki, geçen ayın 38. celsesinde, bu yıl locaya bir ihtiram reisi seçilmeniz oy çokluğu ile vaki olmuştur. Bundan dolayı sizi tebrik ederim. Şimdiki muhterem reisin emri ile siz kardeşimizi bu ayın gelecek Cuma günü güneş kavuştuktan sonra Arabi saatle 2’de icap eden mutat terkiz tamamlandıktan sonra kadumu teslim almanız için bu loca yerinde bulunmaya davet eylerim. Sonra bu ayın 10. Perşembe günü akşamı alafranga saat ile 6’da muhterem loca konkardiye reisinin tekrizi olacaktır. Yapılacak işlere iştirak etmeniz için mezkûr günde teşrifiniz rica olunur. Her iki halde de elbiseniz siyah, boyun bağı ve eldivenleriniz beyaz olacaktır.”

    Cemaleddin Efgânî’nin bir panislamist olduğu söylenmektedir. Lakin bu da bir aldatmacadan başka bir şey değildir: “

    “Efgânî; Mısır, Hindistan, Osmanlı ve birçok Avrupa ülkelerinde farklı siyasi hareketlerin veya oluşumların içine giren, birçok siyasi şahsiyetlerle temas kurup onları etkileyen Cemaleddin Efgani, Panislam ideolojisinin kurucusu ve ideologu olarak kabul edilir. İlk defa Afganistan’da siyaset sahnesinde görülen Efgani, kendisini İstanbullu Seyyid olarak tanıtarak, Afgan liderleri arasındaki kavgaya katılmış, desteklediği taraf yenilince Hindistan’a, Mısır’a ve İstanbul’a gelmiştir. İstanbul’dan çıkarıldıktan sonra Mısır’a dönmüştür. Hidiv İsmail Paşa’ya, hidivlikten feragat etmeyince Abduh ile beraber suikast düzenlemiştir. Yaralı olarak kurtulan paşa hidivlikten ayrılmış ve Efgani’nin mensup olduğu mason locasına bağlı olan Tevfik Paşa yeni hidiv olmuş. Yeni hidiv Efgani’nin baskılarına bir süre dayanabilmişse de daha sonra Mısır’dan sürgün etmiştir. Bir müddet Hindistan’da kalan Efgani, daha sonra Paris’e gitmiştir. Paris’te Ürvetü’l Vüska’yı çıkarmaya başlıyorlar. Bu dergideki çelişkiler için Fevzi bin Abdüllatif Gazal şöyle demektedir: “… Efgani, Mısır’da doğuluların birleşmesi için de çağrıda bulunmuştur. Çünkü, halkın buna hasret duyduğunu ve bundan sahifeler dolusu sözler ettiğini  görüyordu. Etrafına bakarak Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi karışımını müşahede ediyordu. Bunun üzerine “Mısır Mısırlılarındır” sloganıyla, Mısır milliyetçiliğine çağrıda bulunmaya başladı. İleride Edip İshak’ın tanınmış Hıristiyan olmasına rağmen buna nasıl çağrıda bulunduğunu göreceğiz.

    İslam birliğine daveti ise Avrupa’da başlamıştı. Bu sırada masonluk gibi gizli kuruluşlara bağlı olan bir gizli kuruluşa ait Urvetü’l Vüska isimli mecmuasını yayınlıyordu.

    Bu sebeble diyebiliriz ki, Cemmaleddin kendisi çizmiş olduğu çizgiden sapmayıp, duruma göre söz etmekteydi. Her makam için bir söz vardır.

    Her halükârda Cemaleddin iki dâvet arasında bocalayan bir merhaleden geçiyordu. Neticede ikincisinde istikrar bulmuş. Zira o devirde bazı İslam devletlerinin kendi milliyetçilikleriyle tutunmaya ve milliyetçilikler arasında mücadelenin artmaya başladığını görüyordu.” 1

    Sultan İkinci Abdülhamit Han: “Hilafetin elimde olması sürekli olarak İngilizleri tedirgin etti. Blund adlı bir İngilizle Cemaleddin Efgânî adlı bir maskaranın elbirliği ederek İngiliz hariciyesinde hazırladıkları bir plan elime geçti.  Cemalettin Efgânî’yi yakından tanırım. Mısır’da bulunuyordu. Tehlikeli bir adamdı. Bana bir ara Mehdilîk iddiasıyla bütün Orta Asya Müslümanlarını ayaklandırmayı teklif etmişti, buna muktedir olamadığını biliyordum. Ayrıca İngilizlerin adamı ve çok muhtemel olarak İngilizler beni sınamak için bu adamı hazırlamışlardı. Derhal reddettim. Bu sefer Blund ile işbirliği yaptı.”2

    Cemaleddin Efgânî, tuhaf bir şekilde hem Türk hem Arap milliyetçileri tarafından hep saygıyla yadedilmiştir. Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı kitabında: “Efgânî, Türk kavmiyetçiliğinin imamları arasındadır.” demiştir. Mehmet Emin Yurdakul onun hakkında şöyle demiştir: “Beni o yoğurmuştur; eğer ruhların ebediyet ve lâyemutluğu varsa, derim ki, o, etlerini, kemiklerini Maçka Mezarlığının topraklarına bırakmış ise, ruhunu bana yadigâr etmiştir. Cemaleddin’in ruhu bende yaşıyor.”3 Arap diyarlarında, Arap milliyetçiliğini körükleyen, Osmanlı’ya karşı ahaliyi kışkırtanlar, buralarda Türk kavmiyetçiliğini aşılamışlar ve Araplar aleyhine iddialarda bulunmuşlardır. Acaba neden?

    Cemalettin Efgânî, Ernest Renan’la giriştiği bir münazarada Renan’a yazdığı mektupta şöyle demektedir: “İlmin tekâmülünde İslam’ın bir mani teşkil ettiği doğru ise de, bu maninin bir gün ortadan kalkmayacağını söylemek mümkün müdür? İslam bu mevzuda diğer dinlerden hangi cihetle ayrılır? Bütün dinler kendi bünye ve üsluplarına göre müsamahasızdırlar. Hıristiyanlığın telkinleri ve doktrinleri neticesinde meydana gelmiş cemiyet hür ve serazad terakki ve ilim yolunda ilerlemektedir. Hâlbuki İslam cemiyeti henüz dini vesayetten kurtulmamıştır.” Sanırım Efgânî’nin tüm düşüncelerini ortaya koyan bu ifadelerine ciltler dolusu verilecek cevap yerine, kendisini Müslüman addettiği için yalnızca susarak ve onun adına utanarak cevap vermek kâfidir.

    Çocukluğunda İran’ın Kazvin ve Tahran medreselerinde gençliğinde Irak’ın Kerbela ve Necef kentlerinde dil ve felsefe dersleri görmüştür 1868 de Afganistan’dan sınır dışı edilince Paris, Londra, Rusya gibi yerleri dolaşmıştır. Onun 1960’dan sonra İranlı bir Şii olduğu anlaşılmıştır. Ehl-i Sünnet düşmanı olarak Vehhâbî hareketini desteklemiştir. İngilizler onu Sudana Mehdi olarak göndermek istemiştir. Rus çarından Osmanlı Sultanına kadar tüm devlet büyüklerine menfaat için yaklaşmıştır. Efgânî’ye ait bir şiir:

    İngilizler benim Rus olduğuma inanır.

    Müslümanlar ise Zerdüşt olduğuma.

    Sünniler beni Şii zanneder.

    Ve Şiiler Alinin bir düşmanı.

    Dört mezhepten bazıları Vehhabî,

    Erdem sahibi bazı imamlar bi,

    İnananlar bir materyalist,

    Dindarlar takvadan yoksun bir günahkâr,

    Âlimler hiçbir şey bilmeyen bir cahil,

    İnananlar inançsız bir günahkâr,

    Ne inançsız beni kendisine çağırır.

    Ne de Müslümanlar kendisine addeder.

    Camiden kovulmuş ve kiliseden uzaklaştırılmış ben,

    Kime güveneceğimi ve kiminle kavga edeceğimi şaşırdım.

    Birini ret için diğerini kabul şart.

    Birini kabul diğer taraftaki dostları düşman ediyor.

    Kaçmaktan kuşatılmaktan ve bir guruptan kurtuluşun bir çaresi yok.

    Diğer taraftan kavga edebilmek için sabit bir mekânım yok.

    Elleri bağlı ve ayakları kırık ben Kâbilde Bâlâ Hisarda,

    Oturmuş bilinmezlik perdesinin bana ne hazırladığını.

    Ve bu hain semanın yedeğinde bana nasıl kader gizlediğini

    Görmek için bekliyorum…4

    Cemaleddin Efgânî’ninin neredeyse hiç normal bir hareketi yoktur. Mısır’da ikamet ettiği yer bir Yahudi mahallesiydi. 1897’nin Mart ayında Nişantaşı’nda Sultan II. Abdülhamid Hân’ın tahsis ettiği köşkte çene kanserinden dolayı ölür. Maçka’da Şeyhler Mezarlığına gömülen Efgânî’nin kabri 1927 senesinde yakın dostu Amerikalı Mr. Chales Crane tarafından mermerlerle kaplanır. 1944 senesinde Afganistan’ın Kâbil şehrine götürülür.

cemalettinefgani

Tarih ve Medeniyet | “Cemalettin Afgani” Kimdir ?

Bu Konuda Ayrıntılı Bilgi İçin :

cemalettinafgani

cemalettinefganiningerçekyüzü