Arşiv

29Ara 2017

CEVAP: Cahiliye döneminde veya şimdiki zamanda Müslüman olmayan kimselerin bayram olarak edindikleri bir günü bayram edinmek veya o günde gayr-i müslimlere uyarak şenlik yapmak caiz değildir; küfürdür. Mesela, Avrupa’da yaşayan bir Müslümanın, Hıristiyan veya Yahudilerin bayram veya merasimlerine katılması ve o günlerde yapılan yemekleri yapması küfürdür. Ebu Hafs el-Kebir diyor ki: “Bir kimse bir yumurtayı nevruz gününe saygı duyarak bir gayr-i müslime hediye ederse kâfir olur.” El-Kadı Huseyn de şöyle diyor: “O güne hürmet etmek için, çocuk ve aile efradına bol bol harcayan veya başkasına bir şey ikram eden kimse kâfir olur. Çünkü kendini onlara benzetmiş olur”. Enes’ten rivayet edilmiştir. Peygamber (sav) Medine’ye geldiğinde, Medinelilerin oynayıp şenlik yaptıkları iki günleri vardı. Bu sebeple buyurdu ki, “Bunlar nedir? Onlar da dediler ki “Cahiliyette oynayıp şenlik yaptığımız günlerdir” bunun üzerine Peygamberimiz şöyle buyurdular: “Allah Teala, bunların yerine sizlere daha iyis ini verdi; Kurban Bayramı ve Ramazan Bayramıdır.”
Esefle kaydedelim ki, bugün İs lam aleminde nice kimse bilerek veya bilmeyerek Müslüman olmayan kimselere ayak uydurarak bayramlarında yaptıklarını yapıyor ve dini merasimlerine katılarak adetlerine uyuyorlar.

Halil Gönenç Hoca

25Ara 2017

| Açıklama: Bu Bilgileri Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin Torunu Tarafından İfşa Edildiği Icin Paylaşıyoruz (İhlas grubu Ehli Sünnet Akaidini Savunan bir cemaattir, burada bazı tenkitleri, kaynağı sağlam ve delilli olduğu için dikkatlerinize arz ediyoruz.)

HİLMİ BEY’İN, DAMADI ENVER BEY’İN, TORUNU MÜCAHİD’İN VE SONRASINSA KİMBİLİR KİMLERİN LİYAKATSİZ OLARAK SİLSİLE-İ ALİYYE’YE EKLENMESİNE RIZA GÖSTEREN GAFİLLERE:

Zâtınızın, annenizin, babanızın, çocuğunuzun bu zevatın herhangi birisinden iyilik görmüş olması, onların Tâhâ-i Hakkâri Hazretleri gibi, Hazret-i Şeyh Fehim Efendi gibi, Abdülhakim Arvasi Efendi Hazretleri gibi zahirî ve batınî ilimlerde en ileri derecelere ulaşmış, Allahü teala’nın takdiri ile bu yola önderlik etmiş gerçek büyüklerimizin devamı gibi gösterilmesine gerekçe değildir.
Özellikle, annenize, çocuklarınıza size iyilik yaptılar diye bir zamanlar “eczacı fıkıhtan ne anlar” dediğiniz adamı silsileye ekleyecek kadar ileri gidemezsiniz. Sizi haketmediğiniz evliyalık mertebelerine yükselttiler, önünüzde gerdan kırıp el pençe divan durdular diye bu cinayeti işleyemezsiniz. Binlerce insanı nakıs şeyhlerin, dolayısı ile şeytanın oyuncağı yapamazsınız. Kimsenin anasının hatırı, koca ailenin ve silsile büyüklerinin hatırından, binlerce insanını imanından yüksek değil.
Hakikat şu ki, Abdülhakim Arvâsî Efendi Hazretleri kendi yerine kimseyi tayin etmemiş ve makamını kendi uhdesinde tutmuştur. Bunu da bütün müridlerine ve aile efrâdına bildirmiştir. Hala hayatta olan mürîdi vardır.
Günümüze yakın son on, on beş seneye kadar durum böyle bilindiği, herkesçe kabul gördüğü, aykırı herhangi bir ses duyulmadığı, aksine bir görüş, bir iddia ortaya atılmadığı hâlde belirtilen süreden itibaren önceleri fısıltı hâlinde ikna ile, sonraları iyi niyet ve muhabbet edası içinde inşa ile, en sonunda ise bir iddia, hatta iddiadan öte bir hakikat çehresi zarfında ifşa ile hilafetin Seyyid Abdulhakim Arvasî (Üçışık) tarafından bir zata tevdi edildiği dillendirilmiştir.
Bu iddianın Abdulhakim Arvasî Hazretlerinin, onun talebelerinin, hilafet isnat edilen zâtın ve nihayet, olayı kâmil manada bilen diğer zevatın ufûlünden sonra kademe kademe sergilenmiş olması işin uzun süreden beri planlandığını, şartlar müsait hâle geldikçe ilgili kısmın sahneye konulduğunu ve bu tiyatronun gizli bir mahfilin görevlendirdiği bir yönetmen tarafından sahnelendiğini göstermektedir. Bu oyuna alet olamazsınız !!!
***********************
Tâlibin isteğini gevşeten, ateşini söndüren, en kötü şey, NÂKIS olan, yolu bitirmemiş olan kimseye teslîm olmakdır. Nâkıs demek, sülûk ve cezbe ile yolu temâmlamayıp, kendisine şeyh, mürşid ismini veren kimse demekdir. Nâkıs şeyhlerin sohbeti semm-i kâtildir. Ona teslîm olan, felâkete gider. Böyle sohbetler, tâlibin yüksek isti’dâdını, kâbiliyyetini bozar. Meselâ, bir hasta, mütehassıs olmıyan, İCÂZETİ bulunmıyan bir tabîbin ilâcını içerse, iyi olmak şöyle dursun, hastalığı artar. İyi olmak kâbiliyyeti de bozulur. O ilâc, önce, ağrıları durdurabilir. Fekat, sinirleri bozduğu, zarar yapdığı için ağrı duyulmaz. Bu hâl, iyilik değil, kötülükdür. Bu hasta hakîkî bir tabîbe giderse, bu tabîb, önce o ilâcın zararlarını gidermeğe uğraşır. Ondan sonra hastalığı tedâvîye başlar.
***********************
Taşlar yerine oturuyor.
Ekteki resimde, Hilmi Işık’ın icâzetnâmesi diye internet’te yayınlanan “hattattan icâzet”e yakından bir bakış mevcut. Bunu haricinde, yine bu konu ile alakalı, merhum Molla Sadreddin Yüksel’den nakil bir anekdotu da aktaralım. Puzzle’ın taşlarını siz yerlerine yerleştirin:
Hadisenin hala canlı şahidi mevcuttur, yani hadiseyi Molla Sadreddin merhumdan bizzat işiten şahitlerimiz vardır.
Hadise kısaca şöyle:
Malum Molla Sadreddin, son zamanlarda Şark medreselerinde yetişen şöhret sahibi alimlerdendi. 1966 yılında memleketi olan Bitlis’ten İstanbul’a göç etmiştir. İstanbul’daki meşhur zatlarla tanışma arzusu çerçevesinde ismini duyduğu, dini kitap yazdığını öğrendiği H. Hilmi merhumla da tanışmak üzere kendisinden randevu almış ve onu evinde ziyaret etmiştir. giderken de henüz küçük yaşta olan ve Türkçe bilmediği için arkadaş çevresi edinmeyen o yüzden de evde sıkılan Edip ismindeki oğlunu da, biraz açılsın, sıkılmasın diye beraberinde götürmüştür. Hadisenin bundan sonrasını Sadreddin Hoca’dan dinleyelim:
“Edip o zaman da haşarı bir çocuktu. sürekli hareket ediyor, merak ettiği eşyayı kurcalıyor, ona-buna dokunuyordu. Hilmi beyin bize ikram edilecek kahveleri getirmek üzere odadan çıktığı bir ara, Edip, karşı duvarda üstü bir perde ile örtülü levhanın perdesini indirdi. Hilmi bey girmeden perdeyi örtmek üzere ben hemen yerimden kalkıp levhaya doğru gittim. ancak levhanın Arapça yazılmış olması ve sureta bir icazet olması merakımı celbettiğinden levhayı okudum. gördüm ki levhada sayılamayacak kadar i’rab ve sarf, hatta mana hatası var.
Ben tam okumayı bitirdim ki, içeriye Hilmi Bey girdi ve benim levhayı okuduğumu görünce yüzünün şekli hayli değişti. ben çocuğun yaramazlık yapıp perdeyi indirdiğini söyleyip özür diledim. Ancak sormaktan da kendimi alamadım, “Efendim, bu icazeti zat-ı alinize kim vermiştir?” Hilmi Bey, icazeti Ahmed Mekki Arvasi Efendinin verdiğini söyledi.
Hayret ettim, “Efendim; bendeniz Seyyid Abdulhakim Hazretlerinin ne büyük alim olduğunu idrak edenlerdenim. Onun oğlu Ahmed Mekki efendi ile çendan henüz tanımış değilim ama onun da büyük alim olduğunu duydum. Onun gibi birinin bu denli maddi hata yapması nasıl mümkün olur?”
Hilmi bey bu suale içinden çok kızdı ama dışa vurmamaya da gayret etti ve dedi ki, “Efendim, metin ona aittir ancak A.Mekki efendi müsvedde halinde yazmıştı; arkadaşlar tebyize çalışırken maalesef o hataları yapmışlar. ben daha sonra tashih edeceğim”.
Baktım ki Hilmi bey gittikçe öfkeleniyor, biz de fazla üzmemek için hemen izin alıp çıktık.”

24Ara 2017

ABDÜLAZİZ BAYINDIR sitesinden yaptığı açıklama ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın naklettiği -Fahrettin Paşa’nın Nebîmizin kabri başında söylediği- “YA RESULALLAH! SENİN İÇİN SAVAŞANLARLA SANA KARŞI ÇIKANLARI GÖRÜYORSUN. ALLAH’IN YARDIMINI BİZE ULAŞTIR!” sözlerine “ALLAH’I İKİNCİ SIRAYA KOYANLARDAN OLMAYIN” diyerek karşı çıktı.

Bu iddialara verilecek cevaplar nelerdir?

TEVESSÜLÜN DELİLLERİ
Başta Peygamber (s.a.v.) ile ve salihlerle tevessül (vesile aracı kılmak) konusunun Kur’an ve Sünnet’ten delîlleri nelerdir?

Kur’an’dan delil:

Mâide Sûresi’nin, “Allâh (c.c.)’a yaklaşmak için vesile arayın.” mealindeki 35. âyet-i kerîmesinde, Allâhü Te‘âlâ’nın rızasına ulaşmak için, vesileye (sebeplere) yapışmak emredilmektedir.
Hz. Meryem de: “Yâ Rabbi! Bana hiçbir insan dokunmadığı hâlde çocuğum nasıl olur?” deyince, Cebrail (aleyhisselam): “Allâh-ü Azim’uş-şan dilediğini böyle halk eder (yaratır). Bir şeyin olmasını istediği vakit: Ol, der. Hemen olur ve senin oğluna kitap, hikmet, Tevrat ve İncil’i öğretir ve oğlunu İsrailoğullarına peygamber olarak gönderir.” dedi. Îsâ (a.s.) da: “Ben size Rabbinizden mucizat ile geldim. Ben size çamuru, kuş şeklinde yaparım ve ona üfürürüm. O da bi iznillah (Allâh (c.c.)’un izniyle) kuş olur, uçar. Anadan doğma körlerin gözlerini açar ve ebrasları (vücudunda beyaz lekeler çıkan hastaları) bu illetten kurtarırım. Ve Allâh (c.c.)’un izniyle ölüleri diriltirim. Yediğiniz ve evlerde sakladığınız şeyleri size haber veririm. Eğer îmân ederseniz, bunlar sizin için birer mûcizedir. Benden evvel nazil olan Tevrat’ı tasdik ve Tevrat’ta size haram olanlardan bir kısmının helal olduğunu beyan eder olduğum hâlde Allâh (c.c.) tarafından apaçık âyetler ile size geldim. Allâh-ü Azim’uş-şan’dan korkunuz ve bana itaat ediniz. Şüphesiz Allâh-ü Azim’uş-şan, benim ve sizin Rabbinizdir. Ona itaat ve ibadet ediniz. Doğru yol budur.” dedi. (Âl-i İmrân s. 49) Böyle yapmakla Hz. Îsâ (a.s.) yanlış mı yaptı ki vesile kılmak yanlıştır deniyor!
Bu âyet-i kerîmede Hz. Îsâ (a.s.)’ın “Ben size çamuru kuş şeklinde yaparım ve ona üfürürüm. Anadan doğma körlerin gözlerini açar ve ebrasları (vücudunda beyaz lekeler çıkan hastaları) bu illetten kurtarırım. Ve Allâh (c.c.)’un izniyle ölüleri diriltirim.” diye ifade etmesi; vesilenin en bariz örneklerindendir. Öldüren ve dirilten ancak Allâhü Te‘âlâ olmasına rağmen, Allâhü Te‘âlâ diriltir demiyor. “Allâh (c.c.)’un izniyle ben diriltirim.” demek suretiyle, bu olaya vesile olduğu, açık bir şekilde âyet-i kerîmede ifade edilmektedir.

Sünnetten delil:
Osman bin Huneyf (r.a.)’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanına gözleri görmeyen bir adam gelip; “Yâ Resûlallâh gözlerimin açılması için bana duâ et.” deyince, Peygamberimiz (s.a.v.); “İstersen senin için duâ edeyim, istersen sabret, ahiretin için daha hayırlıdır.” buyurdular. Adamın “duâ et demesi” üzerine Peygamberimiz (s.a.v.); “Güzelce abdest al ve iki rek’at namâz kıldıktan sonra şu duâ ile duâ et.” diye emretmiştir.
“Ey Allâh’ım, sana (bütün masivalardan kesilip) rahmet peygamberi olan Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.) ile yönelerek Sen’den istiyorum. Yâ Muhammed (s.a.v.), sana yöneldim, ihtiyacımın giderilmesi için Sen’i vesile ederek Rabbime yöneldim. Allâh’ım, O’nu bana şefaatçı kıl.”
Osman bin Huneyf (r.a.) diyor ki: “Allâh (c.c.)’a yemin ederim ki biz daha Resûlullâh (s.a.v.)’in huzurundan ayrılmamıştık ki adam geri döndü, sanki gözleri hiç kör olmamıştı.”
Osman bin Huneyf (r.a.), sevgili Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in vefatından sonra müşkül ve sıkıntılı zamanlarda bu duâ ile sahâbe-i kirâmın Resûlullâh (s.a.v.)’i vesile ederek müşküllerinin hâllolduğunu rivâyet etmiştir.55 Hadîs-i şerîfte görüldüğü gibi Nebî (s.a.v.)’in duası ile değil zâtı vesile kılınmıştır. (İlginçtir ki bu hadîsi rivâyet edenlerden Tâberâni Hazretleri, kitabında hiçbir hadîsin sıhhati hakkında özel bir beyanda bulunmadığı hâlde bu hadîs için sahîh-hasendir buyurarak bu konuyu ileride inkâr edeceklere kerâmeten minallâh cevap vermiştir.)

Aklî delil:
Rızık veren Allâh (c.c.) olduğu halde “işveren”e, şifâyı veren Allâh (c.c.) olduğu halde doktora başvurarak onları vesile edinmiyor muyuz?

“Ölülerden yardım istemek, “Sadece senden yardım dileriz.” (Fâtiha s. 4) âyetiyle çelişir.” şeklindeki iddialara verilecek cevap nedir?
İmâm-ı Nesefi hazretleri buyuruyor ki: Her mümin uykuda da mümin olduğu gibi, öldükten sonra da mümindir. Bunun gibi Peygamberler, öldükten sonra da Peygamberdir. Çünkü Peygamber olan ve îmân sahibi olan ruhtur. İnsan ölünce, ruhunda bir değişiklik olmaz. (Umdetü’l-itikad)
Sahih-i Buhâri’de Hz. Ömer (r.a.)’den rivayet edilen hadîs-i şerîfte Hz. Ömer (r.a.) duâsında diyor ki: “Ey Allâh, Sana Peygamberin ile tevessül ediyorduk ve bize yağmur yağdırıyordun, şimdi de Peygamberinin amcası ile tevessül ediyoruz, bize yağmur yağdır!” Bu söz Sahabe’nin Peygamberle tevessül ettiklerine bir delildir.
Hz. Ömer’in Hz. Abbas ile tevessül etmesinden maksat, Sahabeye ve sonrakilere Evliya ile tevessül etmenin cevazını beyan etmek içindir yoksa irtihâl etmiş bulunan Nebî (s.a.v.) ile tevessül câiz olmadığı için değildir.
Hz. Abbâs (r.a.), Hz. Ömer (r.a.)’in kendisiyle tevessülünün hakikatini açıklamış ve ön tarafa geçince “ Ey Allâh! Bu topluluk Senin Peygamberin indindeki yerim sebebiyle Sana benimle yöneldiler.” buyurmuştur. “Yani Peygamberin vefat ettiği için beni aracı kılıyorlar” dememiştir. Hâfız İbn-i Hacer bu hadîs hakkında der ki; Hz. Ömer (r.a.)’in Hz. Abbas (r.a.)’i aracı kılmasından, salih kimseler ve Ehl-i Beyt ile şefaat talebinin câiz olduğu anlaşılıyor.
“Yalnızca senden yardım isteriz.” âyetindeki yardım istemenin, her türlü yardımı kapsadığı kabûl ediliyorsa, o hâlde, sadece ölülerden değil; dirilerden de herhangi bir şekilde yardım istemek bile âyet ile çelişir. Hayatımızda birilerinden mutlaka yardım istemişizdir.

24Ara 2017

Bir Ulü’l-emr idin emrine girdik
Ezelden bey’atli hakanımızsın
Az idik sayende murada erdik
Dünya ve ahiret sultanımızsın

Unuttuk İlhan’ı Kara Oğuz’u
İşledik seni göz bebeğimize
Bağışla ey şefi’ kusurumuzu
Bin küsür senelik emeğimize

Suçumuz çoksa da sun’umuz yoktur
Şımardık müjde-i sahabetinle
Gönlümüz ganidir, gözümüz toktur
Doyarız bir lokma şefaatinle

Nedense kimseler dinlemez eyvah
O kadar saf olan dileğimizi
Bir ümmi isen de ya RasulAllah
Ancak sen okursun yüreğimizi

Suları tükendi gülaptanların
dinmedi gözümüz yaşı merhamet
Külleri soğudu buhurdanların
Aşkınla bağrını yakmada millet

Ne kanlar akıttık hep senin için
O Ulu Kitab’ın hakkıçün aziz
Gücümüz erişsin ve erişmesin
Uğrunda her zaman döğüşeceğiz

Yapamaz Ertuğrul Evladı sensiz
Can verir canânı veremez Türkler
Ebedi hadimü’l-Harameyniniz
Ölsek de ravzanı ruhumuz bekler

İdris Sabih Bey

Not:1916 nın sonundan 1919 yılının başlarına kadar Medine, İngiliz destekli Şerif Hüseyin birlikleri tarafından kuşatılmıştı. Bu ağır kuşatma şartlarında Fahreddin Paşa ve Osmanlı askerleri kahramanca bir mücadele sergilemişler ve Medine’yi korumaya çalışmışlardır. Bu müdafaa sırasında ciddi açlık tehlikesi ile karşı karşıya kalacak ve kumandanlarının emri ile çekirge yemek zorunda kalacaklardır. Müdafaanın son günlerinde İngilizler sinsi bir plan neticesi Medine’ye girmeye muvaffak olurlar. Askerlerimiz esir edilecektir. Fahreddin Paşa ve askerlerimiz Medine’den ayrılırken, bir yandan göz yaşı dökmekte, bir yandan gözlerini ikide bir geriye çevirerek Efendimiz’in yeşil kubbeli türbesine bakmakta ve bir yandan da bu şiiri seslendirmekteydiler. Bu şiir, kuşatma altında, Fahreddin Paşa’nın ihtiyat mülazımı İdris Sabih Bey tarafından yazılacaktır.