Arşiv

07Oca 2018

Mehmet Akif, Asım isimli eserinin sonlarında, Sultan II. Abdülhamid’e alenen hakaret ediyor:

Düşürdün milletin en kahraman evlâdını ye’se…
Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun rûh-i İblis’e

“Sen de bir tekmede buldun mu, nihayet, yerini,
Ne kılıktaysa gelen, hepsi hüviyetlerini,
Aynı mâhiyette aktarma ederler çabucak.
Sana her gün sekiz on kerre söverler mutlak.
Hani dillerde gezen nâmın, o hiçten şerefin?
Ne de sağlammış, evet, anlasın aptal halefin.”

“Âh efendim, o ne hayvan, o nasıl merkepti!
En hayır-hâhı idik, bizleri hattâ tepti.
Bu hayâ der, bu edeb der, verir evhâma vücud;
Bilmez aptal ki değil hiçbiri zâten mevcud.
Din, vatan, âile, millet, ebediyyet, vicdan,
Sonra haysiyyet-i zâtiyye, şeref, şöhret, şan,
Daha bir hayli hurâfâta herîf olmuş esîr.
Sarmısak beynine etmez ki hakâik te´sîr.
Böyle ankâ gibi medlûlü yok esmâya kanar;
Adamın sabn tükenmek değil, esmâsı yanar.
Kız, kadın hepsi haremlerde bütün gün mahbûs,
Şu telâkkîye bakın, en kötü vahşet: Nâmûs!
Herifin sofrada şampanyası hâlâ: Ayran,
Bâri yirminci asırdan sıkıl artık hayvan!

Âh efendim, o herif yok mu, kızıl kâfırdi:
Çünkü bir şey tanımaz, her ne desen münkirdi.
Ne edeb der, ne hayâ der, ne fâzîlet, ne vakar;
Geyirir leş gibi, mu´tâdı değil istiğfar:
Aksırır sonra, fütûr etmiyerek burnumuza…
Yutarız, çare ne, mümkün mü ilişmek domuza
Savurur balgamı ta alnımızın ortasına,
Tükürürmüş gibi taşlıktaki tükrük tasına!

“Çoktan beridir vardı benim bir derdim:
Gideyim, zâlimi ikâz edeyim, isterdim.
O, bizim câmi uzaktır, gelemez, mani’ ne?
Giderim ben, diyerek, vardım onun cami’ine.
Kafes ardında hanımlar gibi saklıydı Hamid,
Koca Şevketli! Hakîkat bunu etmezdim ümid.

“Ortalık şöyle fena, böyle müzebzeb işler,
Ah o Yıldız’daki baykuş ölüvermezse eğer

04Oca 2018
Son yılların fikir modası “erkeklerin aşağılanması” oldu. Her dönem bazı fikirler, farklı akımlar moda olur.

Fikir modasının da kıyafet modasından pek farkı yoktur. Az sayıda insan tarafından kurgulanır; kurgulayanlar kendi inançlarını ya da inançsızlıklarını, hayata bakışlarını, zevklerini kısacası kendi içlerindekini dökerler eserlerine.

Bazı şöhretli insanlar kullanılarak bu fikirler dile getirilir ve bir bakarsınız ki insanların pek çoğu bilinçsizce bu fikirlerin peşine düşmüşler. Papağan gibi herkesin dilinden aynı cümleleri duyarsınız.

Savunulan fikirlerin üzerinde bir kritik analitik yapılmaz, sebep sonuç ilişkisi kurulmaz, hatalı olabilir mi diye bile düşünülmez. Bu fikir akla mı hitap ediyor, nefse mi hitap ediyor, dünyaya mı ebedi hayata mı hitap ediyor, neden destekliyorum diye hiç sorgulanmaz. Bu fikri savunmanın topluma faydaları mı zararları mı oluyor diye bakılmaz. Kitle psikolojisi ile sürü hâlinde pek çok insan aynı cümleleri dillendirir.

Feminizm Batı’ da kurgulanmış fikirlerden biri. Kapitalist sistemin kurulması ve varlığını sürdürmesi için kadınlara ihtiyaç vardı. Zira kadınlar harcamayı severler. Harcamayı artırmak için kadınlar harcandı. Kadınlar evden çıkmalı çalışmalı ve çokça tüketmeliydiler ki sistem dönsün. Sanayi devrimi ile birlikte kurgulandı feminizm. Öyle ya üretilenler hızla tüketilmezse fabrikalardan istedikleri kazancı elde edemeyeceklerdi.

O dönemin şartları; çıkan savaşlar ile erkeklerin evden uzaklaşması ve Batı kültürünün kendi dinlerinden dolayı kadını aşağılaması da onların işine yarayan unsurlar oldu. Kadınlar akın akın evden fabrikalara koştular.

Sanayi devrimi, aile kurumunun çöküşünü başlattı. Bu da kapitalist sistemi üzmedi tam aksi mutlu etti. Zira kadınlar mutsuzken daha çok harcarlar. Ayrıca boşanma demek ayrı ayrı evler, ayrı ayrı eşyalar derken alıp satılan her şey sanayiyi güçlendirir!

Kadın hareketi ile modernizmin de temelleri atılmış oldu. Feminizmi savunmak sanki modern olmanın bir ölçüsü gibi algılanmaya başlandı. Pek çok erkek de feminizme destek oluyor modern görünebilmek adına. Ülkelerin politikaları bile feminist fikirler üzerine kuruluyor.

Feminizm medya desteği ile bir virüs gibi yayıldı. Köydeki Güllü Teyze bile feminist oldu, feminist olduğunu bilmeden.

Şu da net bir gerçek ki kadınların feminizmi bu kadar tutmalarının sebebi feminizmin kadınların zaaflarından besleniyor olması yani feminizmin nefse hitap ediyor oluşu…

Feminizm güç vurgusu ile nefsi şişiriyor. Ben ben ben… Ben kadınım ben her şeyim ve ben her şeyi yapabilirim bir erkeğe ihtiyacım yok… (Gerçekten öyle mi acaba?)

Feminizmin bireysellik vurgusu “Ben bireyim kimse bana karışamaz” nefse hoş geliyor. Yalnız “bana kimse karışamaz” diyen kadın; kocasına, çocuklarına, etrafında pek çok kişiye karışıp kontrol etmeye çalışıyor. Bireyselliğine saygı istiyor fakat yakınlarının bireyselliğine saygı duymuyor.

Feminizmin vaat ettiği “Özgürlük” yine nefsi besleyen bir iddia. “Özgürlük” fakat nasıl bir özgürlük? Evler kadınlara hapishane, eşe ve çocuklara hizmet kölelik gibi gösterilerek kadınlar evden koparılıp paranın ve alışveriş merkezlerinin gönüllü kölesi hâline getirildi. Ve ne yazık ki kadınlar kendilerini böyle özgür zannediyorlar.

Feminizm, kadınların haklarını savunur fakat kadınların sorumluluklarından hiç bahsetmez. Kadınlar kendi sorumluluklarının konuşulmasından hoşlanmazken erkeklerin bütün sorumluluklarını fazlasıyla yerine getirmesini hatta kadınların sorumluluklarını da üstlenmesini bekliyorlar.

Feminizm kadınlara dokunulmazlık getiriyor. Kadınsan ne yaparsan yap haklısın, masumsun…

Feminizm, toplum ve ailedeki bütün aksaklıklardan, kadınların mutsuzluğundan erkekleri sorumlu tutar. Bu da insan nefsinin kendini temize çıkarma çabasını destekliyor, doğal olarak.

Feminizm eşitlik iddiası ile başladı fakat gelinen noktada erkek düşmanlığına dönüşmüş durumda. Feministler bir hak mücadelesinden daha çok din ve erkeklerin üzerine basarak yükselme hedefi güdüyorlar.

Feministler din karşıtı ne varsa talep ediyorlar. Özgürlük (aile bağlarını zayıflattılar) Cinsel özgürlük (elde ettiler) Kürtaj (pek çok yerde serbest yapılıyor)… Ahlaki değerlerin yerle bir olması…

Kadın hareketinin geldiği bu noktada feminist kadınlar, erkekleri aşağılayarak yükselme hedefindeler. Medya ve pek çok uluslararası kuruluşlar kadınlara yardım etmekte ve bunun için büyük bütçeler ayırmaktalar, özellikle İslam ülkelerinde kadın hareketlerini desteklemek için.

Batılı ülkeler feminizmin kendi ülkelerinde erkeklere ve aile kurumuna verdiği zararı yeni yeni fark ederken durumu toparlama çalışmalarına başladılar. Feminist hareketin zehirlediği kadınların şerrinden korktukları için hızlı adım atamıyorlar fakat durumun vahametini halka anlatan kitaplar yayınlanmaya başladılar.

“Erkeklere Karşı Savaş: Yanlış Politikalar Genç Erkeklerimize Nasıl Zarar Veriyor?” gibi sistemi sorgulayan içerikte kitaplar yayınlanıyor ve akademisyenler tarafından makaleler kaleme alınıyor.

Fakat bizim ülkemizde bir uyanış henüz görülmüyor. Körü körüne bir feminizm destekçiliği devam ediyor. Hataları fark edenler de feministlerin şerrinden korkuyor olmalılar ki duruma sessiz kalıyorlar.

Feminizm yanlış anlaşılıyor “Erkek düşmanlığı” değildir diyen feministlerin her daim söylemleri ve yaptıkları yanında, bu sözleri pek bir samimiyetsiz duruyor.

Cinsiyet ayrımına karşı olan ve cinsiyet eşitliği savunan feminist dernekler, buldukları her fırsatta erkekleri aşağılayarak hatta hayvandan da aşağı görerek en büyük cinsiyetçiliği kendiler yapıyorlar.

Kadına şiddet ve taciz haberleri bahane edilerek erkekler üzerinde ciddi bir aşağılama kampanyası yapılıyor. Erkeklerin kadına karşı işlediği bireysel suçlar bütün erkeklerin üzerin yıkılmaya çalışılıyor. Şiddet haberlerinden sonra sosyal ağlarda genç erkeklerin “Erkek olduğum için utandım” sözlerine defalarca denk geldim.

Feminizm, temelde bir din karşıtlığı iken maalesef ki bizim toplumumuzda da kendini dindar diye tanımlayan kadınlardan fazlasıyla destek görüyor. Yazı dünyasında yer alan kadınlar, her dem kadınların ezilmesinden, erkeklerin onlara kötü davrandığından… bahsedip duruyorlar. Sürekli bir erkek aşağılaması içindeler. İnandık dedikleri din ile bu yazdıklarının ne kadar uyuştuğunu ya da çatıştığını hiç sorgulamıyorlar. Erkekleri aşağılamak kadınları yüceltmeyecek, tam aksi erkeği aşağı çeken kadın kendi de en dibe batacak.

Din karşıtı feministlerin yaptıkları, beslendikleri Batı ideolojisi sebebiyle bana normal geliyor da İslam dinine mensup onların, onlarla aynı fikirde olmaları üzücü.

Ülkemizde ilk defa din düşmanları ile dindar kesimin okumuş kadınları ortak bir noktada buluştu: Feminizm. Bu bile feminizmi sorgulamak için mühim bir sebep. Rabbimiz “Siz onlara benzemedikçe onlar sizden memnun olmaz buyuruyor.”

Kadın ve erkek bir kuşun iki kanadı. Kanatlardın biri kırık olursa o kuş uçamaz.

Kendini dindar diye tanımlayan feministlerin kendilerine şu soruyu sormaları gerekmiyor mu? Kırdığımız kanattan sorumlu tutulacak mıyız? Tek kanatla uçmayı başarabilecek miyiz? Erkeklerin aleyhine konuşarak ve yazarak kadınlara fayda mı zarar mı veriyoruz? Bu yaptıklarımızın; kendimize, çocuklarımıza, aile kurumuna ve topluma etkisi nedir?

Ve en mühimi şu soru ki, erkekleri aşağılayarak kadınların zaaflarından beslenen bir Batı ideolojisine destek olmamızdan Rabbimiz razı mıdır?

http://www.cocukaile.net/erkeklerin-asagilanmasi-kadinlari-yuceltiyor-mu-2/

03Oca 2018

 

 

Nurettin Yıldız’la yapılan bir röportajda şu ifadeler yer alır: “HZ. EBÛBEKİR BİZİM HAYATIMIZA ULAŞAMAZ. GELSİN İNTERNET ÇAĞINDA BİR EBÛBEKİR SIDDIK OLSUN GÖREYİM ONU…” “…ELLİ ÇARPI HZ. EBÛBEKİRLİK İMKÂNIM VAR BENİM.” şeklindeki düşüncelerin ehl-i sünnet çizgisine göre değerlendirmesi nasıldır?

“Ashâbım yıldızlar gibidir” buyurulduğu halde, yerdeki cücenin gökteki yıldıza yetişmesi mümkün müdür?

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ebûbekir (r.a.)’in önünde yürüyen Ebû’d-Derdâ Hazretleri’ne:
“Yâ Eba’d-Derdâ! Senden daha hayırlı olan birisinin önünde mi gidiyorsun? Şüphesiz, Nebîler ve peygamberlerden sonra, Ebûbekir’den daha fazîletli birisi üzerine güneş doğup batmamıştır.” buyurdu. (Mecma‘u’z-Zevâid, 9/44)
“Ümmetimin îmânı terazinin bir kefesine, Ebûbekir’inki diğer kefesine konsa, Ebûbekir’in îmânı ağır basardı.” (Kenzu’l-Ummâl, Hadîs No: 35614)

Diğer bir hadîs-i şerîfte de “Cebrâil, bana haber verdi ki: Senden sonra ümmetimin en hayırlısı Ebûbekir’dir.” Hz. Ebûbekir (r.a.)’in faziletinde bütün ehl-i sünnetin ittifakı vardır.
Hz. Ömer (r.a.), bir gün minbere çıkarak şöyle demiştir: “Bu ümmetin en hayırlısı, peygamberinden sonra Ebûbekir’dir. Artık kim bundan başkasını söylerse iftiracıdır, iftiracıya lâzım gelen cezaya müstahak olur.” Seyyidinâ Ebûbekir (r.a.), Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in en büyük iltifatlarına mazhar olmuştur. Onun fazilet ve iyiliklerine nihâyet yoktur.

Bu delillerle Hz. Ebûbekir (r.a.)’in kıyamete kadar erişilmezlik vasfı anlaşılmış oldu. Ayrıca, şerefli ismini câmilerimize astığımız Hz. Ebûbekir (r.a.) hakkında kullanılan ifâdelerdeki nezaketsizlik, ifadelerin sahibinin; bütün müslümanların üzerinde ayrı ayrı hakları bulunan sahâbeye bakış açısını yansıtması açısından yeterlidir.

Müslümana düşen; Hz. Ebûbekir (r.a.)’in izinden gitmeye çalışmaktır, ona benzemeye çalışmaktır, onun bağlandığı gibi Resûlullâh (s.a.v.)’e bağlanmaya çalışmaktır, onu yakalayıp geçmek değildir ki bu, zaten mümkün değildir. Onu büyük bilmek ona tâbi olmamızı kolaylaştırır ve bu onu melekleştirmek değildir çünkü akâidimizde mü’minlerin âvâmı bile, umum meleklerden faziletlidirler. Ümmetin en büyüğünün elbette melekleşmeye ihtiyacı yoktur. Hz. Ömer (r.a.) bile bunu i’tirâf sadedinde “Ebûbekir (r.a.)’in Sevr Mağarası’nda Resûlullâh (s.a.v.) ile birlikte geçirdiği bir gecesi ile -eğer kendisi kabul ederse- Ömer’in bütün ömrünü değişirim.” buyurmuştur.
———————————————————————————–
Yayından kaldırılan ancak arşivimizde mevcut olan linkin ekran görüntülerini takipçilerimizle paylaşıyoruz.

31Ara 2017

Hristiyan âleminin bir uygulaması olan Noel kutlamalarının yılbaşı kutlamaları adı altında ülkemize adeta bir kültür transferi olarak girdiği malum. Bize ait olmayan bu kutlamaların zararı sadece israf, lehiv ve türlü haramların irtikâp edilmesi boyutuyla sınırlı kalmıyor elbette. Bir de bunların ötesinde doğrudan akideyle ve hatta küfre girip girmemeyle ilgili boyutu var işin.

Beşeri fiillerden tutun ibadetlerdeki fiiliyattan kılık kıyafete dek bütünüyle ehl-i küfre muhalefeti esas alan bir dinin mensuplarıyız.[1] Ne yazık ki günümüz müminleri olarak geldiğimiz nokta Allah Resulü ( Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’nün asırlar önce buyurduğu gibi[2] karışı karışına ve arşını arşınına ehl-i küfrü takip etmek ve onlara özenmek oldu.

Müslümanlar yine şuursuzca eğlenecek, fütursuzca haramlar işleyecekler. Belki bu yılbaşı da diğerleri gibi Hz. Peygamber ( Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ in ifadesiyle[3] “mümin olarak akşamlayan birçok müslümanın kâfir olarak sabahlamasına” vesile olacak.

Cenab-ı hak ehl-i kitapla ilgili şöyle buyurur Peygamber’in şahsiyetinde bütün müminlere; “Muhakkak o kimseler ki dinlerini parça parça ettiler ve muhtelif fırkalara ayrıldılar. Sen hiçbir şey hususunda onlardan değilsin”[4] Ayette bahsedilen “hiçbir şey” ifadesinden hiçbir şey çıkmaz. Söylediği söz ve işlediği fiilden hayatın bütün boyutlarına kadar Müslüman ehl-i küfre muhalefet etmekle memurdur.[5] Bundan dolayı Allah Teala sırf Yahudilerin “raînâ” sözüne benzediği için Müslümanlara “raina” demeyi yasaklamış “unzurnâ” demeyi emretmiştir.[6]

Bütün bu emirlerin zımnında onlara benzemenin peşi sıra getireceği “onlardan olma” tehlikesini bertaraf etme hikmeti vardır. İbn Mesud (radıyallahu anh)’un “Elbise elbiseye benzemez ki nihayetinde kalpler kalplere benzer”[7] şeklindeki sözü de teşebbühteki psikolojik etkileşimi ima etmektedir.

Kâfirlerin kendilerine mahsus kutlamış oldukları bir takım bayramlar da vardır. Kaynaklarımızda bu bayramlara tarihteki ehl-i küfrün yılbaşı olarak kutladıkları Nevruz[8] veya sonbahar bayramı dedikleri Mihrecan bayramı misal verilir. Bu bayramlar için söylenilen sözler ve verilen hükümler bu gün itibarıyla kutlanan yılbaşıyla bire bir aynı olacaktır.

Allah Resulü ( Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Medine’ye geldiğinde orada ikamet etmekte olan ensarın nevruz ve mehrecan isminde cahiliye bakiyesi olan iki bayramı kutlamakta olduğunu gördü. Ve bunun üzerine onlara “Kendilerinde eğlendiğiniz iki gününüz vardı. Artık Allah Teâlâ onları daha hayırlıları olan Ramazan ve Kurban bayramıyla değiştirdi” buyurdu.[9] Bu rivayetten de anlaşıldığı üzere İslamiyet kendinden önceki cahiliye kalıntılarını temizlemiş ve bunların yerine tamamen ilâhî olan bir takım uygulamalar getirmiştir. Artık bu saatten sonra cahiliye adetlerinin peşine düşerek şer anlamında irtica yapmanın bir anlamı kalmamıştır.

Efendimiz aleyhissalatü vesselam şöyle buyurur bu noktada:

“Allah’a karşı insanların en kötüleri Harem (bölgesin) de haddi aşan, İslam(a girdikten sonra kâfirlere benzeyerek Müslümanlığın)da cahiliye yolunun peşine düşen ve haksız yere kanını akıtmak için bir kişinin kanını (dökmek) isteyenlerdir.”[10]

Hz. Ömer (Radıyallahu anh) şöyle buyurmuştur: “Toplanma günleri olan bayramları konusunda Allah’ın düşmanları olan Yahudi ve Hristiyanlardan uzak durunuz. Zira Allah’ın gazabı onların üzerine inmektedir. Size isabet etmesinden korkarım.”[11]

Eban b. Ebî Ayyâş şöyle demiştir: Talha b. Ubeydullah el-Huzâ’î’ ile karşılaştım ve ona “Ehl-i sünnet ve’l-cemaat kardeşlerinden bir topluluk Müslümanlardan kimsenin aleyhinde konuşmuyorlar, sadece bir gün şunun evinde bir gün bunun evinde toplanıyorlar, Nevruz ve Mihrecân günlerinde bir araya gelip (kutlama amacıyla) bu günleri oruçlu geçiriyorlar” dedim. “Bidatlerin en şiddetlilerinden bir bidattir bu, Vallahi onlar (bu tavırlarıyla) Nevruz ve Mehrecan’a kendilerinin gayrısındaki insanlardan daha çok tazim etmiş oluyorlar” dedi.[12]

Hz. Peygamber ( Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in “Kim bir kavme benzerse o da onlardandır”[13], “Kim bir kavmin karartısını çoğaltırsa o da onlardandır”[14] şeklindeki hadisleri kâfirlere benzemenin yarın onların zümresinde haşr olmak, iman nimetinden soyutlanmak ve Allah indinde onların hükmünde olmak gibi tehlikeleri barındırdığını göstermektedir.

Abdullah b. Ömer şöyle buyurmuştur: Kim ehl-i küfrün beldelerinde bulunur, ölünceye dek aynı hal üzere kalıp onlara benzeyerek nevruz ve mihrecanlarını kutlarsa Kıyamet günü onlarla haşr olunur.”[15]

Ehl-i küfrün kutlamalarına katılmak bütün ehl-i ilmin ittifakıyla caiz değildir.[16]

Bu günlere mahsus oruç tutmak da caiz değildir.[17] Fetavâ-i Kadıhân’da denildiği üzere “Bir kişi daha öncesinde satın almadığı bir şeyi Nevruz günü satın alarak tıpkı kâfirlerin yaptığı gibi bu güne tazim etmeyi kastederse bu yaptığı iş küfür olur. Diğer günlerde yapmadığı bir işi bu günde yaparak kâfirlere benzememelidir.[18]

İmam Ebu Hafs el-Kebîr şöyle demiştir: Bir insan elli yıl ibadet etse sonra Nevruz günü gelse ve bu kişi Nevruz gününü kutlayıp tazim etmek amacıyla müşriklerden birine bir yumurta hediye etse bu kişi Allah’ı inkâr etmiş olur ve bütün amelleri iptal olur[19].

Eğer bu güne tazim etmek için değil de insanların adetine uyarak bir Müslümana bir şey hediye edecek olsa kâfir olmaz. Ancak bunu (asla) yapmaması gerekir. Çünkü bunda kafirlere benzemek vardır. Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) “Kim bir kavme benzerse o da onlardandır” buyurmuştur.[20]

“Mecmau’n-nevâzil”[21] isimli eserde şöyle denilmiştir: Mecusiler nevruz günü toplansalar ve bir Müslümanda onlar için “Güzel bir adet oluşturmuşlar” dese kâfir olur. Çünkü bu sözü küfrün vazettiği bir şeyi güzel görme manasına geldiği gibi İslam’ın oluşturduğu şeyleri de çirkin görme manasını taşır.[22]

Bütün bunlardan anlaşıldığı üzere kâfirler için sembol olan şeyleri uygulayan kişi kâfir olur. Müslüman birinin haç takması veya zünnar bağlaması gibi. Ancak eğer işlenilen şey onların dînî şiarı/sembolü değilse bu durumda kafirlere benzeme illetinden dolayı haram işlenmiş olur.

Bu günkü yılbaşı Hristiyan aleminin Noel bayramının –tarih farkıyla da olsa- Türkiye’ye aktarılmasından ibarettir. Bu açıdan bakıldığında onların dînî bir bayram olarak kutladıkları bu bayramı Yılbaşı adı altında Noel ismiyle mezc ederek kutlamak haramdır ve Müslümanı küfre götürebilir.

İmam Ahmed’in “Kitabu’z-zühd” ünde naklettiği şu rivayet konumuz açısından mühimdir: “Allah Teâlâ Benî İsrail’in Peygamberlerinden bir Peygamber’e şöyle vahyetmiştir:

‘Kavmine söyle benim düşmanlarımın yeme içmeleri gibi yiyip içmesinler ve onların şekillerine bürünmesinler! Sonra, tıpkı onlar benim düşmanlarım olduğu gibi kavmin de benim düşmanım olurlar.’”[23]

ÖMER FARUK KORKMAZ
_____________________________________
[1] Bu konu hakkında yeterli malumat için Ahmed el-Gumârî’nin “el-İstinfâr li gazvi’t-teşebbuhi bi’l-küffâr”ı incelenebilir. Daru’l-beşâiri’l-İslâmiyye, Beyrut-Lübnan, 2005, B.III

[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, No: 9818, Buhari, Enbiya, No: 3269, Bezzâr, Müsned, No: 8411

[3] Müslim, İman, No: 328, İbn Hibbân, No: 6704, Ebu Davud, Sünen, Fiten, No: 4261

[4] En’âm, 159

[5] İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’âni’-azim, Daru’l-hadîs, Kahire, 2003, I/187

[6] Bakara, 104

[7] İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 19/167, No: 35690

[8] Nevruz diğer tarifiyle İran ve orta asya Mecusilerinin en büyük bayramlarından biridir.

[9] Nesâi, Sünen, Salâtu’l-îdeyn, No: 1556, Ebu Davud, Sünen, Kitabu’s-salât, No: 1134

[10] Buhari, Kitâbu’d-diyyât, No: 6488,Taberâni, el-Mu’cemu’l-kebîr, No: 10749, Beyhaki, es-Sünenu’l-kübrâ, No: 16325

[11] Beyhaki, Şu’abu’l-İman, No: 8940

[12] Muhammed b. Vaddâh el-Kurtubî, el-Bida’ ve’n-nehyu anha, Mektebetu İbn Teymiye, Kahire, 1416, I/42, No: 27

[13] Ahmed b. Hanbel, Müsned, No: 5114, Ebu Davud, Sünen, No: 4031, Taberânî, el-Mu’cemu’l-evsat, No: 8327, el-Mu’cemu’l-kebir, No: 14109, Müsnedu’ş-şâmiyyîn, No: 1862, Bezzâr, Müsned, No: 2966

[14] Ali el-Müttaki, Kenzu’l-ummâl, No: 24735 (Deylemi, İbn Mesud Radıyallahu anh’den)

[15] Beyhaki, es-Sünenu’l-kübrâ, No: 19335

[16] İbn Kayyimi’l-Cevziyye, Ahkâmu ehli’z-zimme, 1997, B.III, III/1245

[17] Alauddin el-Kâsânî, Bedaiyu’s-Sanâi’, Daru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut-Lübnan II/79

[18] Kâdıhân, Fahruddin Ebu’l-Mehâsin, Fetâvâyı Kâdıhan fî mezhebi’l-imami’l-a’zam Ebi Hanifeti’n-Nu’mân, Daru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut-Lübnan, 2009, B.I, III/519

[19] Kâdıhân, a.g.e., a.y.

[20] Zeylâi, Fahruddin Osman b. Ali, Tebyînu’l-hakâik, Daru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut-Lübnan, 2010, B.II, VII/468

[21] Elimizdeki nüshada bu eserin ismi “Mücmelu’n-nevâzil” olarak kaydedilmektedir.

[22] Ali el-Kâri, Minehu’r- Ravdi’l-ezher fî şerhi’l-fıkhi’l-ekber, Daru’l-beşâiri’l-İslâmiyye, Beyrut-Lübnan, 2009, B.II, s. 499

[23] Ahmed b. Hanbel, Kitabu’z-zühd, Daru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut-Lübnan, 1999, B.I, s. 85, No: 525